Aile Dergisi Ekim Sayisi_Layout 1

Bir de şöyle demektedirler: "Bu dünya hayatımızdan başka
bir hayat yoktur. Ölürüz, yaşarız. Bizi öldüren ise
zamandan başkası değildir." Halbuki onların bu konuda bir
bilgileri yoktur, zannetmekten başka bir şey yaptıkları yok.
Câsiye Suresi, 24.
Editörden
nsanoğlunun hakkında aldandığı iki nimetin sağlık ve
boş vakit olduğunu bildirir
Sevgili Peygamberimiz. Bizlerse bugün nedense hep vakitsizlikten şikâyet ediyoruz.
Meşgalelerimiz mi arttı, vaktimizin bereketi mi kalmadı,
yoksa onu doğru kullanmayı
mı bilmiyoruz? Çoğunlukla boş geçirdiğimiz zamanların farkına bile varamıyoruz. Belki dünya ve ahiret dengesini de
gözeterek öncelik sıralamamızı doğru
yapamadığımız için her zaman bir koşuşturma, bir telaş içerisindeyiz ama
yine de koskoca gün bize yetmiyor. Haftanın başlamasıyla bitmesi sanki bir
anda oluyor. Bu telaş ve koşturmamızda,
büyük şehirde yaşamanın getirdiği zorlukların ya da günümüzün zor çalışma koşullarının epeyce büyük bir payı olsa da
sanıyorum zaman yönetimiyle ilgili olarak da ciddi problemler yaşıyoruz. Bu
problemler nelerdir? Zaman yönetimiyle ilgili en çok yaptığımız hatalar nelerdir?
Vaktimizi doğru ve etkili kullanabilmek
için nelere dikkat etmeliyiz? Dinimizin zamanı değerlendirme konusunda bize
sunduğu perspektif nasıldır? Bu ve benzeri soruların cevaplarını aradı Dr. Elif Arslan, “Biriktirilemeyen Bir Kaynağın; Zamanın Yönetimi” başlıklı yazısıyla.
Yukarıda sözünü ettiğim kapak konumuzun dışında farklı bölümlerimizdeki
bazı yazılarımızdan bahsetmek istiyorum:
Dr. Zekiye Demir “Rüyalar Ülkesine Yolculuk” başlıklı yazısıyla, bir hac yolculuğunda yaşanan duygu yoğunluğunu anı
üslubunda yazıya döktü. Ömer Baldık ise
İ
Peygamber Efendimizin sünneti olan
güzel bir hasletimizi; selamlaşmayı anlattı.
Aile-ce bölümümüzde Özgül Piyade, “İyi
insan; iyi gelin, iyi kayınvalidedir!” başlıklı yazısıyla, ülkemizde genellikle problemli görülen kayınvalide-gelin ilişkileriyle
ilgili güzel bir bakış açısı sunuyor. Söyleşi
bölümümüzde bir sürpriz bekliyor sizleri: Cahit Zarifoğlu’nun ‘Yedi Güzel
Adam’ından biri; saygıdeğer Nuri Pakdil,
bu ayki söyleşi konuğumuz. Söyleşiyi İbrahim Arpacı gerçekleştirdi. Evimiz bölümündeyse bu ay temizliğin olmazsa olmazı sabunların dünyasıyla buluşturdu
bizi Esra Akıcı ve Merve Gül Olgun. Diğer bölümlerimizde de ilginizi çekeceğinizi umduğumuz konularımızla, bu ay da
sizlere ulaşmanın verdiği mutluluğu yaşıyoruz.
Bu ay içinde idrak edeceğimiz Kurban
Bayramınızı kutlar, bayramın ülkemize, İslam âlemine ve tüm dünyaya esenlik ve
huzur getirmesini Rabbimden niyaz ederim. Ayrıca tüm din görevlisi/din gönüllüsü kardeşlerimin Camiler ve Din Görevlileri Haftasını tebrik ederim.
Dr. Faruk Görgülü
İÇİNDEKİLER
2
Ekim 2014 Sayı: 286
BİRİKTİRİLEMEYEN
BİR KAYNAĞIN;
Diyanet İşleri Başkanlığı Adına
Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni
Dr. Yüksel SALMAN
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Dr. Faruk GÖRGÜLÜ
Mali işler ve Dağıtım Sorumlusu
Mustafa BAYRAKTAR
Yayın Koordinatörleri
Dr. Elif ARSLAN
Merve Gül OLGUN
Sevde Nur ÖZKAN
[email protected]
www.facebook.com/diyanetailedergisi
ZAMANIN
YÖNETİMİ
4
Dr. Elif Arslan
Tashih
Mesut ÖZÜNLÜ
Teknik Servis
Latif KÖSE
Arşiv
Ali Duran DEMİRCİOĞLU
Tasarım
Mustafa CİNGÖZ-MG Ajans
Yönetim Merkezi
Dini Yayınlar Genel Müdürlüğü
Üniversiteler Mahallesi Dumlupınar
Bulvarı No: 147/A 06800
Çankaya/ANKARA
Tel: 0312 295 8661-62
Faks: 0312 295 6192
RÜYALAR
ÜLKESİNE
YOLCULUK
Dr. Zekiye Demir
10
KISA KISA
23
Engin Eker
Çocukta
Öfke!
16
Ömer Baldık
Selamlaşma
Kültürümüz
30
Ayten Kılıçarslan
Almanya’da
Değerler Eğitimi
18
Sevde Nur Özkan
Serbest Kürsü
32
20
Özgül Piyade
İyi insan; iyi gelin,
iyi kayınvalidedir!
Vural Kaya
Güzellik Ülkesi
Çocukluğu Özlemek
34
İbrahim Ethem Özer
Sesin Geldiği Kutu:
Radyo
NURİ
PAKDİL
26
İbrahim Arpacı
Lale
42
DER Kİ;
Kamil Büyüker
Sağlığına önem
verenlerin tercihi:
DOĞAL
SABUNLAR
36
Esra Akıcı
Merve Gül Olgun
40
Elif Erdem
Resulûllah’a En Çabuk
Kavuşan Kıymetli
Validemiz: Zeynep
Binti Cahş (r.a.)
44
Dr. Lamia Levent
Neyi Arıyorsan
O’sun!
46
Nida Çeliksoydan
Doğanın Sağlık
Kaynağı: Süt
48
KIRKAMBAR
pencere
Dr. Elif Arslan
4
Diyanet İşleri Uzmanı
BİRİKTİRİLEMEYEN
BİR KAYNAĞIN;
ZAMANIN
YÖNETİMİ
İster bir metropolde
yaşayalım ister küçük
bir şehirde ya da
kasabada, ister çalışan
olalım ister ev hanımı
ya da öğrenci, hemen
hepimiz zamanla ilgili
yakınmalarda
bulunuruz: “Yirmi dört
saat bana yetmiyor.”,
“hiçbir işimi
yetiştiremiyorum”, “o
kadar yoğunum ki
başımı kaşıyacak
vaktim yok.”…
u ve benzeri yakınmaları bazen de zamanımız olsa neler neler
yapacağımızla ilgili
planlar ya da hayallerin dile getirilmesi izler.
Zamanımız olsa pek çok faydalı
işe imza atacağızdır. Söz gelimi
uzun süredir ziyaret edemediğimiz dostlarımızın gönlünü alırız;
çocuklarımızla, ailemizle ya da
yaşlı anne babamızla daha çok
vakit geçiririz; uzun zamandır yapamadığımız bir kültürel aktiviteye katılırız; çocuk yurduna ya da
bir huzur evine düzenli ziyaretler
gerçekleştiririz; daha çok kitap
okuruz; yalnız yaşayan Zehra
teyzemizin kapısını daha çok çalarız… Bu kısa liste yaşımıza,
bulunduğumuz ortama, yaptığımız işe göre çeşitlenir…
B
Günümüz insanı zaman
yoksunu mu?
Günümüz insanının zamanla ilgili yakınmalarını duyan eskiler
buna şaşırmaktan kendilerini alamazlar. “Bizim zamanımızda olsaydınız ne yapardınız acaba…
Ayağınızın altında araba, beş dakikalık yola bile arabayla gidiyorsunuz. Ekmek bakkalda, sebze manavda… Onu bile isterseniz sipariş verip eve getirtiyorsunuz. Ev işleri deseniz çamaşırı da
bulaşığı da makine yıkıyor…”
Saydıkları bu hususlar da devam eder gider. Onlar şaşırmakta haklıdırlar. Otomasyonun bu
derece arttığı, eskiden insanların yaptığı pek çok işi makinelerin yaptığı bu devirde insanlar nasıl zaman sıkıntısı çekerler?
Günümüz insan kendisini zaman konusunda bir
cenderede hissetmekte, yetitirilmesi gereken bir i
ya da iler yn zihninin bir yerinde kendisini sürekli
megul etmekte ve adeta bir maratoncu gibi
koturmaktadr.
pencere
6
“Aslında kişinin hangi
durumlarda ‘zamanım
yok’ dediğine
odaklanırsak, bunun
gerçekten zaman bulma
zorluğu mu yoksa o
zamanı ayırmaktan
kaçma mı veya zaman
oluşturmada yeterli
beceriye sahip olamama
mı olduğunu daha iyi
ayırt edebiliriz.”
Belki teknolojinin bu kadar gelişmediği zamanları da görüp yaşayanlar için, içinde bulunduğumuz
durum gerçekten şaşılasıdır. Ancak şu da kesindir ki günümüz insanı kendisini zaman konusunda
bir cenderede hissetmekte, yetiştirilmesi gereken bir iş ya da işler yığını zihninin bir yerinde kendisini sürekli meşgul etmekte ve
adeta bir maratoncu gibi koşturmaktadır.
Günler kısalmadığına, halâ 24 saat
olduğuna ve hayatı kolaylaştıran
bunca teknolojik gelişmeye rağmen ağzımızdan sık sık çıkan “hiç
zamanım yok” sözü ne kadar geçerli acaba? Bu soruyu yönelttiğimiz uzman psikolojik danışman Dr.
Durmuş Ümmet, özellikle büyükşehirlerde yaşayan insanların zaman bulma konusunda ciddi sıkıntılar yaşadıklarını ve bunun öncelikle kabul etmemiz gereken bir
durum olduğunu söylüyor. Şehrin
trafiği, iş yoğunluğu vs. gibi birçok
etkene bağlı olan bu durumun
anlaşılır olmasıyla birlikte yine de
‘zamanım yok’ cümlesini kurmanın
her zaman doğru olmayabileceğini ifade ediyor ve şu dikkat çekici
açıklamayı yapıyor: “Hepimiz kendi hayat telaşemiz içinde mutlaka
çeşitli işler için zaman ayırabiliriz,
oluşturabiliriz. Aslında kişinin hangi durumlarda ‘zamanım yok’ dediğine odaklanırsak, bunun gerçekten zaman bulma zorluğu mu
yoksa o zamanı ayırmaktan kaçma
mı veya zaman oluşturmada yeterli
beceriye sahip olamama mı olduğunu daha iyi ayırt edebiliriz.” Sayın Ümmet’in yaptığı açıklamadan, yaşanan sorunun çoğunlukla “zamanı etkin kullanamama”
sorunu olduğu sonucunu çıkarabiliriz.
Öyle görünüyor ki bu sorun sadece günümüzün meselesi de değil…
Sevgili Peygamberimizin zamanı iyi
değerlendirmekle ilgili yaptığı uyarılara, Kur’an-ı Kerim’de bir surenin zamanla ilgili oluşuna bakarak
insanın zamanla imtihanının yeni
olmadığını ve hiçbir devirde de bitmeyeceğini söyleyebiliriz.
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
Doç. Dr. Halil Altuntaş, Asr suresinde insanın mutlak zarar ve ziyan
içinde olduğunun ifade edilmesinin zamanla, ömür sermayesi ile ilgili bir husus olduğunu dile getiriyor ve bu ziyandan kurtulmanın yolunun imana dayalı salih ameller
sergilemek olduğunu vurguluyor.
“Hayat zamanın bize
takdir edilen dilimi ile
sınırlı kısa bir
‘yolculuk’tur. Sonsuz
bir hayat işte bu kısa
yolculuk süresinde
kazanılacaktır. Bu
kazancı
gerçekleştirebilmek
için ‘az zamanda çok
iş görmek’ gerekiyor.”
Sayın Altuntaş, İslam’ın zamana
verdiği önemi onun sorumlu bir
varlık olarak takdim edilmesiyle
açıklıyor: “Ölüm ötesi hayat inancı insanı sorumlu bir varlık olarak
takdim eder. Bu sorumlu varlık, yapıp ettiklerinin hesabını vereceği
bir başka âlemde ebedi bir hayat
yaşayacaktır. Her insan yaşayacağı bu sonsuz sürecin kalitesini
hayatta iken kendisi belirleyecektir. Hayat ise zamanın bize takdir
edilen dilimi ile sınırlı kısa bir ‘yolculuk’tur. Sonsuz bir hayat işte bu
kısa yolculuk süresinde kazanılacaktır.
Bu kazancı gerçekleştirebilmek
için ‘az zamanda çok iş görmek’
gerekiyor.”
Günübirlik hayat anlayışı
Kur’an’ın “dünyayı imar”
ilkesine aykırı…
Hemen hepimiz zamanın “en değerli hazine” olduğunu, elimizden
gittikten sonra tekrar kazanamayacağımız tek değer olduğunu öğrenerek büyümüşüzdür. Ancak
yine de zamanın değerini gerçekten bildiğimiz ya da her zaman bildiğimiz bu gerçeğe göre hareket ettiğimiz söylenemez. Esasında zamanın değerinin algılanıp algılanmadığı, onun ölçülü ve verimli
kullanılmasından belli olur. Zamanı ölçülü ve verimli kullanabilmek de planlı, programlı olmayı gerektirir. Doç. Dr. Halil Altuntaş,
Kur’an’ın dünyayı imar hedefinden
yola çıkarak planlı ve programlı yaşamanın önemine şöyle değiniyor:
“Günübirlik/plansız, olayların akışına terk edilmiş bir hayat anlayışı Kur’an’ın ‘dünyayı imar’ ilkesine
aykırıdır. Dünyayı imar hedefi,
dünyada insanca bir hayat yaşama
imkânı yakalayarak ‘iyi kul’ olmaya zemin hazırlamaktır. Bu da zamanın planlı ve verimli bir şekilde
kullanılmasını zorunlu kılar. Hz.
Peygamber uzun bir ömür yaşadığı hâlde, ebedi mutluluğu kazanmayı başaramayan kimsenin
mazeretlerinin geçersiz
olacağını bildirmiştir.”
(Buhari, Rikak, 4.)
“İletişimin hızının
yanında “miktarı
da” hızla arttı.
Erişimin kolaylığı
iletişimin kalitesini
düşürdü ve zaman
kaybına dönüştü.
Gün içinde defalarca
sosyal medyada veya
diğer sanal
platformlarda zaman
geçirir olduk.”
Sayın Altuntaş, zamanın değeriyle ilgili olarak sınırlı ve sonlu olan
hayatımızda sınırsız ve sonsuz
mükâfatları kazanabilmenin ve
dünya hayatında başarılı olabilmenin yolunun zamanı doğru ve
verimli kullanmaktan geçtiğini belirterek Sevgili Peygamberimizin
şu hadisini hatırlatıyor: “Kıyamet
gününde hiçbir kul şu beş şeyden
sorguya çekilmedikçe Allah’ın huzurundan ayrılamaz: Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini nerede eskittiğinden, malını nereden
kazanıp nerede harcadığından,
bildiği ile ne kadar amel ettiğinden.” (Tirmizi, Kıyamet, 1.)
Günümüzde çokça sarf edilen “ânı
yaşa” ifadesi, çoğunlukla “anlık
yaşa, planı programı, sorumluluklarını düşünme” olarak algılansa da
aslında sahabeden İbni Ömer’in
(r.a.) aşağıda yer vereceğimiz tavsiyesinde ifadesini bulan bir gerçeği dile getiriyor: İçinde bulunduğun zamanı iyi değerlendir, geçmişe, geçmişte yaşadıklarına veya
yarın ne olacağına zihnini ve gönlünü yorarak geçirme vaktini. İbni
Ömer şöyle diyordu: “Akşama erdin mi sabahı bekleme, sabaha
erdin mi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık hâ-
pencere
8
lin için hazırlık yap. Hayatta iken
de ölüm için hazırlık yap.” (Buhari, Rikak, 2.)
Dünya ve ahiret mutluluğu, sonuç
itibariyle bize verilen zaman sermayesini doğru kullanabilmekten
geçiyor.
Zamanı verimli
kullanmada en çok
yapılan hatalardan
biri, aynı zamanda
farklı birkaç iş
yapmaya çalışmaktır.
Bu yüzden tek bir işe
odaklanıp onu
bitirdikten sonra diğer
işe geçmekte ve bunu
yaparken
öncelik/mühimlik
hiyerarşisi oluşturarak
yapmakta yarar vardır.
İş gelip yine ‘elektronik
çağ’a mı dayanıyor…
Zamanı etkin kullanmayı engelleyen ne gibi unsurlar var acaba hayatımızda? Bunların bir kısmının
büyükşehirde yaşıyor olmak, ulaşım sorunları, iş yoğunlukları, öncelikleri iyi belirleyememek gibi etkenler olduğunu ifade eden Durmuş Ümmet, bize zaman tuzakları hazırlayan bir durumu da şöyle
açıklıyor: “İçinde bulunduğumuz
elektronik çağ bir yandan bize
ciddi zaman kazandırırken bir yandan da farkında olmadan ciddi zaman tuzakları hazırlamakta. Özellikle iletişimdeki hızlılık oldukça
avantajlı bir durum… E-mail ya da
cep telefonu uygulamaları ile kişiler arası iletişimin hızının arttığını
biliyoruz. Ancak diğer yandan iletişimin hızının yanında “miktarı
da” hızla arttı. Erişimin kolaylığı iletişimin kalitesini düşürdü ve zaman
kaybına dönüştü. Gün içinde de-
falarca sosyal medyada veya diğer
sanal platformlarda zaman geçirir
olduk.
Özellikle gençlerimiz cep telefonu
ve bilgisayarda internet üzerinden birbirleri ile iletişim kurmakta
ancak bunu ciddi zamanlar ayırarak ve genellikle faydasız sohbetlerle gerçekleştirmektedirler.” Öyle
görünüyor ki işlerimizi kolaylaştıran ve çabuklaştıran teknoloji, bir
taraftan da bir “zaman hırsızı”
gibi bizi meşgul ediyor. Bu tespit,
yaşadığımız zaman kıtlığı sorununu tamamen ‘elektronik çağ’a, internete bağlamak anlamına gelmiyor elbette ama onun payının
önemli olduğu da bir gerçek.
Zamanı etkin
kullanmak için…
Belki de zamanımızı planlamadığımız, yapmamız gereken işler ya
da öncelikler listesi oluşturmadığımız veya yaptığımız plana uymak
istemediğimiz, ertelediğimiz zaman kendimizi dijital dünyanın
rehavetine kaptırıyoruz. Bir işle
meşgul gibi hissediyoruz kendimizi
ve vaktimizin boşa geçtiğini bile
fark etmiyoruz. Öyleyse bu rehavete düşmemek ve zamanı etkin ve
doğru bir şekilde kullanmak için
neler yapmalıyız?
Doç. Dr. Halil Altuntaş, namaz,
oruç, hac gibi ibadetlerin belli bir
şekilde ve belli zamanlarda yapılmasının zaman disiplini aşılayan
önemli olgular olduğunu dile getiriyor. Buradan yola çıkarak öncelikle bir günümüzü doğru planlamada beş vakit namazın önemini hatırlatmadan geçmemeliyiz.
Zamanı etkili kullanmakla ilgili
bazı önemli noktalara değinen Dr.
Durmuş Ümmet, bunun en iyi yolunun önceliklerin iyi belirlenmesi ve sıralanması olduğunu ifadeyle şöyle söylüyor: “Var olan işlerimizi en önemliden başlayarak
Fotoğraf: Burhan Çimen
zaman kaybettireceğini düşündüğümüz tekliflere (çalışırken uzun
aralar vermek, sık sık ziyaretçi kabul etmek, uzun sohbetlere müsait
arkadaşların teklifleri gibi) ‘hayır’
demekte hayır vardır.”
Yukarıda değindiğimiz hususlara
çoğunlukla dikkat
etmenize ve neredeyse hiç boş vakit
geçirmemenize rağ“Bu kadar çok ve
yine de işleriyoğun çalışırken insan men
nizi istediğiniz veolmanın hakikatlerini
rimlilikte yapamıde unutmadan,
yorsanız, zamanınızı bir türlü yetişkendimize, ailemize,
tiremiyorsanız da
büyük ve
ortada bir yanlışlık
küçüklerimize yani
var demektir. Çüninsanlığımıza da
kü çok yoğun çalışzaman ayırmayı ihmal mak, zamanı etkili
kullanmak anlamıetmemeliyiz…”
na gelmiyor. Sayın
Ümmet, bu konuda
da şu önemli tavsiyelerde bulunuyor: “Çok yoğun
çalışmak, asla zamanı etkili kullanmak anlamına gelmez; tam aksine yoğunluk bize ciddi zaman
kaybettirir. Mühim olan çok değil
etkili çalışmaktır. Bunun için yoğunluk nedenlerimizi gözden geçirip analiz etmekte, devredebileceğimiz sorumluluklarımızı paylaşmakta, kendimize yazılı bir zaman planlaması yapmakta yarar
vardır. Diğer yandan bu kadar çok
mızın da dediği gibi ‘bugünün işive yoğun çalışırken insan olmanın
ni yarına bırakmamaya’ yani işlehakikatlerini de unutmadan, kenrimizi ertelememeye dikkat etmek
dimize, ailemize, büyük ve küçükde ayrıca önemli bir husustur. Zalerimize yani insanlığımıza da zamanı verimli/etkili kullanmak için
man ayırmayı ihmal etmemelibir yandan kendimize sık sık geri
yiz… “Bu çok önemli tespitten
bildirim vermek de işe yarayacaksonra, Halil Altuntaş Hocamızın zatır. Günlük, haftalık ve aylık geri bilmanla ilgili önemli hatırlatmasıyla
dirimlerle zamanı ne kadar etkili
konumuzu sonlandıralım: “İslami
kullandığımızı görebilir ve bunun
dünya görüşüne göre zaman çok
için tedbirler alabiliriz.”
değerlidir fakat ‘her şey’ değildir.
Zamanı doğru değerlendirmek koSadece ‘sonsuz sonun’ bir başnusunda bazı ipuçlarını aldığımız
langıcıdır, hepsi o kadar. Bu seDurmuş Ümmet’e, bu konuda en
beple zamanı ilahlaştırarak onu sefazla yapılan yanlışları da sorduk ve
bepler zincirinin etkin birinci halşu cevabı aldık: “Zamanı verimli
kası gibi algılayıp ‘yapıp edici’ bir
kullanmada en çok yapılan hatakonuma getirmek Allah ve ahiret
lardan biri, aynı zamanda farklı birinancına aykırıdır. (Casiye, 24.)
Buradan hareketle, zaman disiplikaç iş yapmaya çalışmaktır. Bu yüzninden uzak, pasif ve sorumsuzca
den tek bir işe odaklanıp onu bibir hayat anlayışının getireceği
tirdikten sonra diğer işe geçmekolumsuzlukları zamana mal ette ve bunu yaparken öncelik/mümek de, dolaylı olarak onu ilahhimlik hiyerarşisi oluşturarak yaplaştırmak anlamına gelecektir.”
makta yarar vardır. Ayrıca bize
sıralar ve her işimize ortalama
tahmini bir zaman verirsek hem işlerimiz hem de zamanımız düzene
girer. Bunun için planlı çalışma alışkanlığı kazanmak, bir not defteri,
ajanda vb. kullanarak not alma alışkanlığı edinmek, iletişimde teknolojik imkânlardan istifade etmek
ancak teknolojinin getirdiği zaman tuzaklarına karşı uyanık olmak, bize en çok nelerin zaman
kaybettirdiğini analiz edip bunlara karşı bazı önlemler almak, paylaşılabilecek sorumluluklarımızı
zaman zaman yakınlarımızla paylaşmak zamanı etkili kullanmada
epeyce işimize yarayacaktır.”
Zamanın biriktirilemeyen veya geri
çevrilemeyen bir şey olduğunun
unutulmaması gerektiğini hatırlatan Sayın Ümmet, zamanı etkili
kullanmanın “doğru zamanda doğru şeyi yapmak” demek olduğunu
ifade ederek bununla ilgili şu hatırlatmalarda bulunuyor: “Ataları-
kısa-kısa
10
BALIK YE
SIHHAT BUL!
Sonbaharın tatlı
serinliği ve yağan
nazlı
yağmurlarıyla
tabiat kışa
hazırlanırken,
balıkçı tezgâhları
ışıl ışıl
görüntüleri ile
hareketli bir
balık sezonunun
açıldığını
müjdeliyor...
aha şimdiden gözlerimizi kamaştıran irili ufaklı onlarca çeşidiyle lezzetli balık dünyası sofralarımıza konuk olmayı bekliyor.
Uzmanlar, sağlıklı gelişim ve hastalıklardan korunmak için bol bol balık tüketmenin şimdi tam zamanı olduğunu vurguluyor. Ancak üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde, balık gibi besleyici değeri son derece yüksek bir gıdanın bol ve ucuz olması, onu çok tükettiğimiz anlamına gelmiyor... Zira ülkemizdeki balık
tüketimi, önerilen
miktarların oldukça altında seyrediyor. Şifa kaynağı
özelliği ile balık,
zengin protein
içeriği ve yapısında bulunan
çoklu doymamış yağ
D
asitleri sayesinde, vücudun temel besin ihtiyacını karşılayan mükemmel bir gıda kaynağı diyebiliriz. Balığın cinsine ve büyüklüğüne göre değişen oranlarıyla Omega3
yağları ve bol miktarda bulunan mineraller,
başta göz sağlığı olmak üzere, kan akışkanlığı, beyin fonksiyonları, bilişsel gelişim
ve sinir iletimindeki işlevleriyle önemli roller üstleniyor. Soğuk kış günlerinde bağışıklık
sisteminin kuvvetlenmesine de destek
olan balığı afiyetle yiyebilmek
ümidiyle…
?
KÜFTEN
kurtulmak
mümkün mü
Çöp kovalarında,
banyolarda, kirli ve ıslak
beklemiş çamaşırlarda,
dahası besin
maddelerinin iyi
yıkanmaması, yeterince
pişirilmemesi gibi
durumlarda ortaya çıkan
sayısız küf oluşumunu
soluduğumuzun
farkında mıyız?
ir çeşit bakteri türü olan küfler,
dikkatli ve bilinçli hareket edilmediği takdirde alerjik reaksiyonlara ve solunum problemlerine neden olabiliyor. Bulunduğu yüzeye göre değişiklik gösterebilen
bu küf gelişimlerine engel olabilmek için
vereceğimiz birkaç öneri işinizi oldukça
kolaylaştırabilir. Buna göre öncelikle evinizi yaz kış demeden, her gün havalandırın. Çamaşırlarınızı ev içerisinde kurutmamaya özen gösterin. İhtiyaç halinde, duvarların iç kısımlarına terleme
yapmaması için ısı yalıtım plakaları dö-
B
şetin. Gıdaları buzdolabında ya da kilerlerde depolarken; mutlaka neme karşı koruma altına alın. Açılan ve çabuk bozulabilen konserve ürünlerini, saklama
kaplarına koyarak hemen buzdolabına
kaldırın. Çabuk bozulabilen gıdaları buzdolabı dışında iki saatten fazla bulundurmayın. Artan yemekleri 3-4 gün içinde, küf gelişimine fırsat vermeden tüketin. Bununla birlikte, yeterli temizlik ve
hava koşullarının ihmal edildiği durumlarda, karşılaşılması muhtemel zararlı
küf ve bakteri oluşumlarına karşı ailenizi ve sevdiklerinizi bilinçlendirin.
Çocuklarımızın ruhsal, fiziksel ve sosyal
gelişimleri için huzurlu bir aile ortamında
yaşamalarının önemi büyüktür“
Çocuklarımız
Çiçek
açsın...
nları her açıdan sağlıklı bireyler olarak yetiştirebilmek, ailelerin sorumluluğunun ne
kadar fazla olduğunu gözler önüne seriyor.
Zira aile içerisinde şiddete maruz kalmış ya
da şiddete tanık olmuş çocuklar, etkisinden
ömür boyu kurtulamayacakları psikolojik ve fiziksel sorunlar yaşayabiliyor. Konunun önemine binaen Genç
Hayat Vakfı koordinasyonluğunda yürütülen “Çocuğa
Karşı Aile İçi Şiddetin Önlenmesi Projesi”, hâlihazırda
var olan şiddeti ‘görünür kılmaya’ ve şiddetin önlenmesi adına gerekli adımların atılmasını sağlamayı
amaçlıyor. İstanbul’da 49 ilköğretim okulunda 440 çocukla görüşülerek yapılan araştırmaya göre, en az bir
defa ev içi şiddet yaşantısı olan çocukların oranı
%73,4’ü gösteriyor. Sonuçlar, araştırmaya konu olan
çocukların %67,9’unun da en az bir kez duygusal şiddet yaşadıklarını ortaya koyuyor. Son bir yıl içerisinde
en az bir kez ev içi fiziksel şiddete maruz kalan çocukların
oranı ise %37 gibi ürkütücü bir rakamla karşımıza çıkıyor. Şiddetin şiddet doğurduğu gerçeğinden hareketle,
evlerimizde çiçek açmasını beklediğimiz çocuklarımızın şiddete maruz kalmasına izin vermeyelim. Onlara
olan sevgimiz su gibi saf, şefkatimiz güneş gibi samimi olsun ki çocuklarımız da çiçek gibi açabilsin.
O
Geleceğimizi tüketmeyelim
Yağış miktarının
yetersizliği, tarım
alanlarında
yapılan ‘ilkel’
sulama ve
yerleşim
merkezlerinde
görülen
önlenemeyen su
israfı, geçtiğimiz
yaz tehlike
çanlarının bir kez
daha çalmasına
neden oldu.
on yıllarda yaşanan iklim değişiklikleri ve bilinçsiz su kullanımı, güzel
coğrafyamızdaki bereketli toprakları kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya bırakmış durumda... Yağış miktarının
yetersizliği, tarım alanlarında yapılan ‘ilkel’ sulama ve yerleşim merkezlerinde görülen önlenemeyen su israfı, geçtiğimiz yaz tehlike çanlarının bir kez daha çalmasına neden oldu. Türkiye İstatistik Kurumunun 2012 yılında
yaptığı ‘İstatistiklerle Çevre’
araştırmasına göre 2012 yılında su kaynaklarından
14,3 milyar m3 su kullanıldı.
Kullanılan 14,3 m3 suyun
%52,1’i denizlerden, %18’i
barajlardan, %15’i kuyulardan %11,9’u kaynaklardan
ve %3’ü diğer su kaynakla-
S
rından tüketildi. Araştırma aynı zamanda su
tüketim haritamızı da ortaya çıkarmış oldu.
Buna göre tüketim sıralamasında %44,8 ile
termik santraller ilk sırayı alırken, %34,6 ile evlerimize içme suyu hizmeti sağlayan belediyeler, %11,7 ile imalat sanayi en fazla su tüketimine neden oldu. Bu sıralamayı %7,3 ile
köyler, %0,8 ile organize sanayi bölgeleri ve
maden işletmeleri takip etti. Söz konusu
araştırmada zikredilen rakamlar,
istatistiklerin diliyle su kaynaklarımızın doğru yönetilmesi gerektiğini ifade etmesi bakımından oldukça önem taşıyor. Ayrıca, gelecek nesillere yaşanabilir bir
doğa bırakabilmek için aile
fertlerimizin her birine su tüketiminde tasarruf bilinci kazandırılması gerektiğini bir
kez daha gözler önüne seriyor.
biz bize
12
RÜYALAR
ÜLKESİNE
YOLCULUK
Anne! Kendimi rüyalar ülkesine yolculuğa çıkmış gibi
hissediyorum” diyordu küçük kızım, biz yolculuğa çıkmadan
önce. Ha küçük dediysem o kadar da değil. Lise çağlarında
iki kızımla birlikte ailece yapalım istemiştik umremizi. Allah
niyetimizi kabul etti ve bir yaz günü çıktık yolculuğumuza...”
Dr. Zekiye Demir
Diyanet İşleri Uzmanı
iz anne babalar ne çok yatırım
yaparız çocuklarımızın geleceğine. Dershaneler, özel hocalar… Hatta yememizden içmemizden keser daha iyi olacağını düşünerek özel okullarda okuturuz. Dedim ya her
şey onların geleceği için. Onların geleceği,
onların hayatı hep bu dünyadan mı ibaret
ki yatırımımız, çabamız bu dünya ile sınırlı kalıyor. Ebedî hayat için ne hazırlıyoruz
çocuklarımıza? Ona yönelik ne yatırım yapıyoruz? Aslında bu kabildendi benim onları umreye götürme niyetim. Çok şükür örtülü değilse de ölçülüydü giyimleri, eee düzenli olmasa da ara ara kılarlardı namazlarını. En azından bu kadarını sağlayabilmiştim. Ama istiyordum ki bunlar daha yerleşsin kişiliklerine, hayatlarına.
B
biz bize
14
Hiç başörtüsü ile sokakta yürümemişlerdi. Onbeş gün bunu yaşayarak tecrübe etsinler istemiştim. Allah’ın bildiğini kulundan niye saklayayım, gerçekten ileriye yönelik bir
beklenti ile planlamıştım bu kutsal
yolculuğu. Neyse çıktık yola. Benim
daha önceden tecrübem vardı.
Çok şükür güzel bir de arkadaş
grubumuz ve iyi, ilgili de bir hocamızla umreci olmanın ilk heyecanını havaalanında yaşadık. Kızlarımı
önceden tanıyanlar onlara iltifat
yağdırıyordu ne de güzel oldukları
yolunda. İki rekât namazımızı kılıp
topluca umremize niyet edince çocuklarımın gözlerindeki parıltıya,
heyecana, kendilerini bekleyen atmosfere olan meraka şahit oldum.
Dua ettim: Allah’ım! O pırıltıyla
döndür onları, sev onları, sevdiğini
hissettir onlara. İstikamet Mekke...
Kendilerine bazı bilgiler vermiştim
“Kâbe, tavaf, say, Hz. Hacer, Hz. İsmail” hakkında. Haccı andırırcasına
kalabalık içinde tavaf, say tamamlanıp umremiz bittikten sonra sordum neler hissettiklerini.
Birisi Kâbe garipti dedi ve devam
etti; ben çok büyük zannediyordum
ama küçükmüş diye düşündüm
sonra şaşırdım; tavaf ederken san-
“Bazen kızdılar
Peygamberimizi
yurdundan çıkaranlara,
ona zulmedenlere, bazen
keşke onun yerinde ben
olsaydım dediler
Peygamberimize yiyecek
taşıyana. Zihin
dünyalarını görüyor
gibiydim; çağlar öncesine
gidip geliyorlardı.”
ki kocaman oldu, sanki benim tavafım sırasında büyüdü. Diğeri ekledi; evet, sanki canlı gibi hatta tak
tak diye kalp atışını duydum, benim
kalbim mi onun kalbi mi anlamadım.
Gerçekten Kâbe’den ve oradaki
renk cümbüşünden, insan çeşidinden çok etkilenmişlerdi. İtiraf edeyim, ben de onların zaman zaman
algılarını dürtüyordum. Bir hafta
boyunca hemen hemen tüm namazlarımızı, sabah namazı da dâhil,
Kâbe’de kıldık.
Doğrusu kızlarımın performansına
hem şaşırdım hem de hayran oldum. Çoğu kez bizden önce hazır
oluyorlardı namazlara. Ayrıca Kâbe’de benim daha önce keşfetmediğim yerleri bizimkiler keşfetti;
“Anne iç kısımda klimalı yerler var
çok serin, Kâbe’yi görmüyor ama ara
ara enerji toplamak için kullanalım”
dediler. Öyle de yaptık. İşimiz, hayatımız ibadetten ibaretti kısa bir
dönem için de olsa. Ne güzel.
Zaman zaman çevre ziyaretleri yaptık; Hira ve Sevr Mağaraları, Arafat
Dağı. Görerek öğrenmek diye buna
derler. Etkili ve kalıcı… Bazen hocamız bazen de anne baba olarak
biz, bildiklerimizi anlattık.
Bazen kızdılar Peygamberimizi yurdundan çıkaranlara, ona zulmedenlere, bazen keşke onun yerinde
ben olsaydım dediler Peygamberimize yiyecek taşıyana. Zihin dünyalarını görüyor gibiydim; çağlar
öncesine gidip geliyorlardı.
Doyulmaz, doyulmuyor oralara; ayrılık vakti Kâbe’ye ve Mekke’ye.
Ancak bir başka heyecan şimdi,
Medine’ye Peygamberimizi ziyarete
gidiyoruz. Efendimizin yapımında
çalıştığı, içinde yattığı camide namaz
kılacağız. İnanılmaz bir heyecan.
Önce biraz hayal kırıklığı. Her ne kadar daha önce ben Peygamberimizin kabrini uzaktan göreceklerini
anlattımsa da, onlar tam algılayamamışlar. Eh anlatmakla yeterince
olmuyor demek, yaşamak gerek.
İlk ziyaret günümüzdü, epeyce uzun
beklemeden sonra cennet bahçe-
“Onlara “Şu an Suffe
Ashabı’nın oturduğu
yerlerde oturuyorsunuz”
dedim. “Yumun
gözlerinizi, hayal edin;
siz de onlardansınız ve
Peygamberimiz size ders
veriyor.” Çok
heyecanlandılar.”
sine girdik. Çocuklar, Efendimizin
kabrine dokunamayacaklarını biliyorlardı ama görebileceklerini zannediyorlarmış. Onlara büyük kızımın
adaşının Hz. Fatıma’nın evini, Peygamberimizin kabrinin ne tarafta olduğunu, kabir arkadaşlarını anlattım.
Ayrıca onlara “Şu an Suffe Ashabı’nın oturduğu yerlerde oturuyorsunuz” dedim. “Yumun gözlerinizi,
hayal edin; siz de onlardansınız ve
Peygamberimiz size ders veriyor.”
Çok heyecanlandılar.
Sonra “kaldırın başınızı bakın yıldızlara” dedim. Baktılar. “Belki de
Efendimizin gözü de aynı yıldızlara
değdi” dedim.
Heyecan dorukta. Bundan sonraki
tüm ziyaretimizi benzer ruh hâliyle
yapmaya çalıştık. Cennet bahçesinde namaz kıldık. Hatta bir kez,
son zamanlara doğruydu, görevliler
biraz rahat bırakmıştı. Baktım kızlarıma, içimden “Oynayın çocuklarım. Cennet bahçesinin çocukları!”
dedim.
Bir haftalık Medine ziyaretimizin
en unutulmazı bir yatsı namazıydı.
Esinti vardı, mescidin bahçesinde kılalım dedik. Biz namaza başladık,
yağmur başladı. Temmuz ayında, kavuran sıcakta, yağmur! Hayret; kimse kımıldamadı, telaşlanmadı, safını bozmadı! Yerler mermer, yağmuru
çekmiyor. İncecik seccademiz su
üzerinde yüzüyor. Secdede şap,
suya dalıyoruz. Bir de imam Fetih suresini okurken “Muhammedur-Resulûllah” derken ağlamaya başlamaz
mı? İki üç kez tekrarlar ama sonraki ayete geçemez. O ağlar, biz ağlarız. Namaz bitmişti. Eteklerimizden
sular damlayarak otelimize giderken,
büyük kızım “Gözyaşları yüzümüzü,
yağmur gözyaşlarımızı yıkadı, anne”
dedi. Ne güzel bir tespit!
Rüya ülkesinden döndük. Rüyadan
uyandık. Hâlâ zaman zaman hep beraber rüyamızı sayıklarız. Hepimiz
tekrar o rüyaya dalmanın hasretini
çekeriz.
biz bize
Ömer Baldık
16
SELAMLAŞMA
z
ü
m
ü
r
ü
t
l
kü
“Müslüman bir
toplumda selamlaşma,
Allah’ın rahmet ve
bereketi (üzerinize
olsun!) dileğiyle yapılır.
Buradaki temel fark,
Allah inancının devreye
sokulmasıyla insanların
kendilerinden bağımsız
bir gerçeklik olarak din
müessesesine atıfta
bulunmalarıdır. Bu
yönüyle Müslüman bir
toplumda selam, ezan
gibi en başta gelen
şiarlardan biridir.”
aygı bozukluğu, depresyonla birlikte çağın hastalığı olmaya
aday. Bunun en başta gelen nedeni, zihinlerdeki “tehdit algısı”nın çok fazla artması. Kentlerin yapay dünyasında
geniş caddelerden mahalle aralarına, AVM’lerden gökdelenlere, işyerlerinden site bloklarına kadar
her yer, gerilimli insan ilişkilerine
sahne oluyor. Devasa boyutlardaki
ölçüleriyle mekân olarak bile bu
yerlerin insan psikolojisini ezen bir
tarafı olduğu söylenebilir. Dolayısıyla hem insan ile eşya arasında,
hem de insanların kendi aralarında asimetrik bir ilişki biçimi ortaya çıkıyor. İster istemez, toplum
hayatında güven duygusu yerini
stres ve kaygıya bırakıyor.
K
Fotoğraf: Mustafa Bektaşoğlu
Bir düşünün; iki üç çocuğun bir
araya gelip zar zor oyun kurduğu
sokaktan bile vızır vızır arabalar geçiyor. Bu çocukların ruhları nasıl
sükûnet içerisinde hareket edebilir? Kaygılı olma ve güvenli ilişki
yoksunluğu bakımından, yetişkinlerin dünyası da bundan çok farklı sayılmaz doğrusu. Uzaydan biri
gelip alışveriş merkezlerindeki kalabalıkları ve kasa önünde tek sıra
oluşlarına şahit olsa, onları ev
hizmetlerinde kullanılan birer robot zannedebilir. Çünkü aralarında en ufak bir insani ilişki göze
çarpmıyor. Stadyumlarda ve şehrin işlek caddelerinde göze çarpan
insan manzaraları da neredeyse
aynı. Bedenen birbirine yakın durdukları hâlde, kalabalıklar, bu fiziksel yakınlıklardan manevi bir birlik duygusu üretemiyorlar.
Pek iyi, neden böyle oluyor? Çünkü ruhlar birbirine uzak, birbirine
yabancı. Çoktandır gazetelerin
üçüncü sayfa haberlerine dönüşmüş olan televizyondaki haber
programları, her gün beynimize
dışarıdaki dünyanın tehlikelerle
dolu, güvenilmez bir yer olduğu
mesajını kazıyor. Yine, siyasi yorumların pek çoğu, ortak değerler
etrafında buluşabilmiş bir toplum
manzarasından ziyade, gerçek bilgiye dayanmayan spekülatif çarpıtmalar üzerinden parçalanmış
bir ülke resmediyor.
İşte “selam” ve “selamlaşma kültürü” dediğimiz zaman, her şeyden
önce, toplum içinde manevi birlik
duygusuna hayat veren sihirli bir
anahtardan bahsediyoruz. Öyle
bir anahtar ki bu, fertlerin birbirlerine selam vermeyi alışkanlık
Fotoğraf: Mustafa Bektaşoğlu
“Selam alıp veren yüzler,
yabancılık hissinden
kurtulup aralarında
sımsıcak bir ilişkinin
serpilmesine imkân
tanımış oluyorlar. Toplum
içinde, ünsiyet ve güven
duygusu da bu sayede
yaygınlık kazanıyor.”
hâline getirdiği bir toplumda, gerçekten genel bir güven ve huzur ikliminin yerleşmesi mümkün olabiliyor. Selam alıp veren yüzler, yabancılık hissinden kurtulup aralarında sımsıcak bir ilişkinin serpilmesine imkân tanımış oluyorlar.
Toplum içinde, ünsiyet ve güven
duygusu da bu sayede yaygınlık kazanıyor.
Elbette, her toplumun kendine
has bir kültürü olduğunu da göz
ardı edemeyiz. Söz gelimi, seküler
kültüre sahip toplumlarda selamlaşma daha dar bir anlam aralığını ima eder. Böyle olmasına rağmen, orada bile selamın ulviyetinin soluk gölgeleri insan ilişkilerinde olumlu yönde bir işlev görür.
İnsanlar karşısındakine “Günaydın” “Merhaba” “İyi günler” diyerek en azından birbirlerine sağlık ve
afiyet dilemiş olurlar.
Müslüman bir toplumda ise selamlaşma, Allah’ın rahmet ve bereketi (üzerinize olsun!) dileğiyle
yapılır. Buradaki temel fark, Allah
inancının devreye sokulmasıyla
insanların kendilerinden bağım-
sız bir gerçeklik olarak din müessesesine atıfta bulunmalarıdır. Bu
yönüyle Müslüman bir toplumda
selam, ezan gibi en başta gelen şiarlardan biridir. Birbirlerine Allah’ın
selamıyla hitap eden iki kişi sadece selam vermiş olmazlar. O andan
itibaren tüm ilişki boyunca dinin
temel değer ve ölçütlerini aralarında referans kümesi olarak kabul
etmiş olurlar. Böylece her iki taraf
da kendi bireysel arzularının ve tercihlerinin üstünde bir otoriteye boyun eğmiş olarak, rekabet ya da çatışmanın değil, bir yakınlaşma ve
dayanışmanın parçası olurlar. Bu
yönüyle selam, İslami bir toplumda “tevhit ruhu”nun diriltilmesidir.
Gelgelelim, günümüzde selam ve
selamlaşma kültürümüzde ciddi
bir zayıflama göze çarpıyor. Bir
otobüs durağına varıp orada bekleyenlere selam verseniz, sanki
ruh hastasıymışsınız gibi bir muameleyle karşılaşabiliyorsunuz. Neden? Çünkü toplumda manevi birlik ruhu o kadar gerilemiş ki, insanlar yabancı birisine selam vermeyi tuhaf karşılar hâle gelmişler.
Maalesef selam; veren açısından
da, alan açısından da kaygı kaynaklı çekinceler uyandırmaya başlamış. Oysa çekincelerimizi biraz
cesaret edip susturabilsek, çoğunluğu Müslüman olan bir toplumda, en azından aynı kültürel atmosferi soluyan insanlar olarak, referanslarımızın genelde ne kadar
ortak olduğunu görebileceğiz. Aynı
zamanda bu bir özgüven meselesi… Şahsiyet sahibi olan ve sahip
olduğu değerlere güvenen biri,
sırf toplumda selamın yaygınlık
kazanmasına katkı vermek adına,
kendisini ortaya koyup selamlaşmayı başlatmalıdır. Bu yönüyle
selamlaşmanın, bir kişilik testi işlevi gördüğünü de düşünüyorum
doğrusu.
Bu konuda asıl görev ise her zaman
olduğu gibi ailelerimize ve okullarımıza düşüyor. Ebeveynlerin eve
girip çıkarken selamlaşmaları, hatta odaya girerken dahi selamla
söze başlamaları bu kültürün körpe ruhlara yerleşmesinde bir çekirdek işlevi görür.
serbest kürsü
Sevde Nur Özkan
18
Gençlere Sorduk...
an (19)
v
li
h
zamae
P
a
asam da planlı
Büşr
m
a
y
u
n
a
ya
her zam
in hafta
Planlara rimli geçmesi iç lumla ilgili çalış
u
e
k
v
a
nımın ya çalışırım. O ailem ve ark
a
başlama fırsat buldukç orum. Zamanı
n
iy
a
ir
d
r
ç
e
öylemala
zaman g kullandığım s adıla
ım
r
la
lu
m
do
daş
le anlaşa
an dolu
her zam u konuda ailem faydalı şeylere
B
nemez. yor. Onlar daha
lu
o
ğımız camamı ister.
r
vakit ha
Boş zamanlarınızı verimli kullandığınızı düşünüyor
musunuz? Zamanı doğru kullanmak için günlük veya
haftalık bir programınız var mı, varsa bu programda
nelere yer verdiniz? Ailenizle zaman yönetimi
hususunda anlaşamadığınız noktalar var mı?
Hakan Em
ir Ertürk (2
2)
Üniv
ersite s
dukça yoğu on sınıfa başladığım
iç
lık planım v n geçiyor zamanım. H in ola
aftar.
B
u
p
lan
çalışma sa
atlerime, d da düzenli ders
il kursuma
verdim. İle
rl
a
tezimle ilgil eyen zamanlarda da ğırlık
e
n
e
de de edeb ceğim. Kalan vakitlisans
rum. Şehir î eserler okumaya ça lerimlı
d
evde olduğ ışında öğrenciyim fa şıyokat
um zaman
bu konuda
la
sorun yaşa rda da ailemle
mıyorum.
Selen Acar (17)
Okul derslerimin zorluğundan dolayı
fazla boş vaktimin kaldığı söylenemez. Üniversite sınavına da bir yandan hazırlanmaya çalışıyorum ve
dershaneye gidiyorum. Fırsat bulursam kuzenlerimle gezmeye gidiyorum. Ailem derslerime daha çok
ağırlık vermemi istiyor.
a
n
ı
n
a
Uzm uk...
d
r
o
S
Nazlı Özburun
Uzman Aile Terapisti
n (24)
Yağız Ünlüha
um için beş
ide olduğ
Hafta içi mesayoğunluğuyla geçiyor.
günüm işimin e de genelde dinlendird
Kalan vakitle nı çok verimli kullandığıa
m
za
in
iç
n kitap
ğim
yeceğim. Baze yok. Aie
m
ye
e
yl
sö
ı
m
elirli bir planım
okuyorum. B ek karışmaz.
p
lem de bana
Her şeyin bir öncelik sıralaması ve bir
zamanı vardır. Uygun zaman belirlenmediğinde veya kaçırıldığında, o şeyin
bir daha yapılabilme olasılığı azalır. Bazı
durumlarda hiç yapılamaz.
Buna rağmen insanın, hayatında en
hoyratça kullandığı şey zamandır. Zaman bir yönüyle en değerli sermaye
iken, sıkıntılı bir insan için bir an önce
bitirilmesi gereken bir şeymiş gibi
muamele görür.
Yerine konması, geriye döndürülmesi,
yenilenmesi, bir yerde depolanması, birisinden satın alınması mümkün olmayan tek kaynak zamandır. Bu nedenle zamanın, kendi başına bıraktığımızda akıp gitmesine engel olamayız.
Zamanı etkili bir şekilde kullanmayı öğrenmenin yollarını bulmak ve denemek
zorundayız.
Zamanını iyi kullanamayan insanlara
baktığımızda, öğrenilmiş tutumların
Anne Babalara
Sorduk...
dın (40)
y
A
li
ı veA
l
a
k zaman apaVur
a
c
n
a
k
o
y
iy
gelen
planım
Belirli bir mek için elimden ili olarak aynı
ir
rimli geç an yönetimiyle ilg bayla gidip
m
a
. Ara
Z
rım.
iş yaparımliştirmek adına İnç
a
k
ir
b
a
e
u
c
ig
and
esela. Ço
İngilizcem
gelirken tinleri dinlerim m in henüz çok
e
gilizce m büyük olmadığı iç bu bilinci aşık
o
na da
ğum ç
il fakat o
ğ
e
d
a
d
farkın
lıyoruz.
Belirli bir günlük veya haftalık planınız var mı?
Zaman yönetimiyle ilgili hassasiyetleriniz nelerdir? Bu konuda yeterince dikkat ediyor
musunuz? Çocuğunuzun zamanı doğru kullandığını düşünüyor musunuz?
Zerrin Tanrı
kut (43)
Gü
nlük plan
göre hareke larım var ve planlarıma
t
şına çıktığım ederim. Sürekli yurt dıiçin zamanla ve işlerimle ilgilendiğim
mühim oldu yarışıyorum. Zaman
ğ
rekenleri ya u için oyalanmadan ge
parım. Eşim
konuda çoc
uğumuza ha ve ben bu
öğrettik ve b
s
ir sorun yaş sas olmayı
amıyoruz.
Ümit Söke (55)
Hayır, sabit bir planım yok. Zamanı
gereksiz işlerle boşa harcamamaya
çalışırım. Televizyon, internet vs.
gibi sosyal medya araçlarıyla ilgilenmeyerek zamandan tasarruf yaparım. Çocuklarım belirlemiş olduğumuz haftalık planına uyuyor ve bir
problem çıkmıyor.
ve alışkanlıkların etkili olduğunu görürüz. Sabahları güne on birden önce
başlayamayan bir ailede büyümüş
çocuğun, zaman yönetimini iyi yapması zordur.
Zamanı kötü kullanmanın önemli bir
nedeni, erteleme alışkanlığıdır. Aslında
erteleme bir alışkanlıktan çok bir
hastalıktır. Yapılması gerekli veya yapılırsa kişiyi mutlu edecek bir şeyin sürekli ertelenmesi bir süre sonra umut-
urt (39)
Nazlı Yeşily
kanlık hâliha çok alış
rim var.
aktan da
Plan yapm üş olan meşguliyetle dan dine dönüşm a harcamamak açısın kip
ş
Zamanı bo leri asgari düzeyde taakit ayızileri ve filmr işe gerektiği kadar v alışırım.
ederim. He an kaybetmemeye ç e onun
d
m
rırım ve za çok dikkat etmese çaba
z
u
iç
i
m
s
u
e in
Çocuğ
rimli geçirm
e
v
ı
ın
n
a
m
da za
z.
sarf ediyoru
suzluğa dönüşür. Büyük zaman kayıplarına neden olur. Karar vermek ve
hareket etmek ayrılmaz parçalardır.
Eğer bir konuda bir türlü karar verilemiyorsa, başlamak için oldukça zaman kaybı yaşanacaktır. Zamanı iyi
yönetmek için bir konuda karar verme süresinin ucunun açık bırakılmaması önemlidir.
Sonuç olarak zaman yönetimi; hayatın içinde, beklentilere uygun planla-
ma yapmakla başlar ve başlanan işlerin mutlaka tamamlanmasıyla devam
eder. Ne yapmak istediğimizi belirlemek ve harekete geçmek, zamanı en
iyi şekilde kullanmak için günümüzü
yapılandırmak, ruhsal sağlığımız için
önemlidir.
Sonrasında; duygu, düşünce ve davranışlarımızın zamanla uyumlu olması hayattan aldığımız mutluluğu arttıracaktır.
aile-ce
20
İyi insan;
iyi gelin,
iyi kayınvalidedir!
Gelin ve kayınvalide
olmak, hayatımızdaki
özel dönemlerden
bazıları...
Keyifli, kaygılı, endişeli ve
beklentisi yüksek
dönemler... Görev
sorumluluğu bilincinde
olarak yaşanması
gereken önemli zaman
dilimleri... Kadın olmanın
taçlandığı, onurlandığı
anlar...”
Özgül Piyade
Aile Danışmanı
H
ayatımızı bu kadar anlamlı
kılan değerleri doğru ve sağlıklı yaşamak için, bu kavramları iyi anlamak ve içini
doğru doldurmak gerekir. Yaşadığımız toplumda gelin ve
kayınvalide arasındaki ilişki
olumsuzluklar üzerine kurulmuş, çekişmeli bir ilişki olarak
tanımlanmıştır.
Geçmişte ve günümüzde, kayınvalide ve gelin olmak arasında
ciddi farklar vardır. Geniş aileden
çekirdek aileye dönüşen aile yapısı,
gelin ve kayınvalideyi bir arada yaşayan değil, ayrı dünyalarda yaşayan, ortak noktalarda buluşan bireyler hâline getirmiştir. Büyük evlerde geleneksel yapıya sahip olan
gelin; hiyerarşiye göre yaşamak durumundayken, şimdi kendi yönetip karar veren konuma gelmiştir.
Bu da kuşaklar arası farklılıklardan
dolayı, kayınvalide-gelin çatışmalarını artırmıştır.
Erkeğin üzerindeki
sorumluluk: Denge!
Bu çatışmada, dengeyi kurma sorumluluğu erkeğin üzerine yüklenmiştir. Erkek eşiyle ilgili yaşadığı
sıkıntıları en yakın gördüğü annesiyle paylaşmak
isteyebilir. Oğlunun sıkıntılarını
Arada kalan “oğul” ya da
dinleyen anne bu
“eş” denge kurmakta
duruma üzülerek
zorlanır; bir tarafta
çözüm için olaya
müdahale etme
üzerinde hakkı olan
ihtiyacı hisseder.
anne, diğer tarafta
Erkeğin buradaki
gönlünde yeri olan eş.
amacı sadece
dertleşmektir.
İşte can alıcı durum…
Ancak bu, annesi
ile eşi arasındaki
dengeleri ve sınırları tamamen altüst eden bir
olay hâline gelir. Bunun yanında,
anne de oğluna geliniyle ilgili sıkıntılarını aktarmak isteyebilir.
Bu durumu erkek bazen annenin
görüşü, bazen de sorun olarak
algılayarak eşine olumsuz şekilde
yansıtabilir. Annenin bu tavrı, evine ve eşine müdahale olarak algılanacak bir durum ise erkek buna
izin vermemelidir. İki tarafı dengede tutmaya çalışırken yıpranmamak ve yıpratmamak için anne
ve eşi arasında söz taşımamaya,
verdiği kararların bire bir kimi ilgilendirdiğine dikkat etmelidir. Örneğin, evine eşya alıyorsa buna annesi ile değil, eşi ile karar vermelidir. Bu hususta annesini devre dışı
bırakmalıdır.
Çocukluk ve ön yetişkinlik dönemini ailesi ile geçiren genç, ailesine karşı tartışmasız güven duyar.
Bu hayatta kendisi için en değerli kimseler onlardır. Ailesi onun iyiliğini ister. Yanlışları olsa da anne
baba tartışılmaz.
Evlilik döneminde çekirdek aile
olmak, iki taraf için de hoş olsa da
aileleri dışarıda tutan bir yaşam
olamaz. Kız alınır yani gelin ailenin
bir üyesidir artık. Evlendiği kişi
sadece eşi değil; eşinin ailesi de evliliğin içindedir. Hayatı kendi sınırları içinde yaşamak isteyen gelinin sınırları vardır. Ancak bu sınırlara kayınvalidenin mutlaka müdahalesi olacaktır.
Geleneklere göre beklentiler, akrabalar ile ortak görüşmeler, kayınvalidenin oğlunun evine yaptığı yönlendirmeler, oğlunun ve gelinin ekonomik durumundan haberdar olma çalışmaları, çocuk
sahibi olma ve çocuk yetiştirmeye
yönelik müdahaleler gibi benzer
içerikli, aynı evde olmasa da sanki aynı evde yaşıyormuş gibi hareketleri iyi niyetli gibi görünse de,
kayınvalidenin müdahalesi olarak
algılanınca çatışma başlar. Bunun
sonucunda, gelinin “anne” olarak
hitap ettiği kişi artık “eşinin annesi”dir. “Annene söyle şunu yapmasın”, “Annene söyle buna karışmasın” gibi ifadelerle eşine “O ailenin oğlu olabilirsin ama artık
aile-ce
22
“Birinin eşi olmak,
onun annesini
terbiye etme, onun
eksikliklerini
düzeltme ve onunla
mücadele etme
hakkını
vermemelidir.”
“Kayınvalide;
kucaklayan, ufku geniş
ve çözümsel bakan bir
anne modeli olmalı. Yol
göstermeli, kusurları
görmemeli; yük değil,
güç olmalı ki oğlunun
gönlündeki değeri
gelininde de
oluşturabilsin.”
biz ikimiz yaşıyoruz, ikimizin hayatı.
Bu hayata karışılmamalı” mesajı verilmeye başlar.
Anne oğlunu seviyordur, aynı sevgiyi gelinine de vermek ister. Geline yakın olmaya çalışarak oğlundan ayrı kalmamaya, onları ve
kendini mutlu etmeye gayret eder.
Paylaşılamayan eş ve oğul mücadelesi “güç savaşına” dönüşür.
Burada asıl sorun, yönetme arzusudur. Arada kalan “oğul” ya da
“eş” denge kurmakta zorlanır; bir
tarafta üzerinde hakkı olan anne,
diğer tarafta gönlünde yeri olan eş.
İşte can alıcı durum… Yeni evli bir
genç şöyle demişti: “İkisi de beni
çok sevdiğini söylüyor ama nasıl
bir sevgi ki bu beni öldürüyor.”
Çocuk yetiştirme metotlarında güven ve değer duygusunu alarak yetişen çocukların evliliklerinde, hem
çocuklar hem de aileler açısından
bu problemleri sorun hâlinde gör-
müyoruz. Çünkü bu tür sağlıklı
ortamlarda yetişen bireyler sorumluluklarını yerine getiren, problemlere çözüm odaklı bakan kendileri ve çevreleriyle barışık kişilerdir.
Hangi kayınvalide modeli
sorun oluşturabilir?
Psikolojik açıdan değerlendirdiğimizde;
• Eşi ile kendi hayatını yaşayamayanlar,
• Kayınvalide ile beraber yaşayıp,
onunla problem yaşayanlar,
• Geleceğini oğlunun üzerine kuranlar,
• Sevgisini ve tüm duygularını
oğullarına yönlendirenler.
Halk arasında “gelinini kıskandı”
ifadesini çok duyarız. Gerçekten
kayınvalide kıskanır mı? Evet. Yapısında kıskançlık olanlar ve yukarıda ifade ettiğimiz durumlar
içine girenlerde kıskançlık yüksektir.
Peki; bu kıskançlık evliliği bitirmeye
götürebilir mi? Evet, yüksek oranda bu sonuçları kendi danışanlarım arasında görebiliyorum. Kayınvalideye bu boyuttan baktığımızda durumu sorunlu olarak algılıyoruz. Bu tür sorunlu durumlarda evliliğin sonlanmaması için
uzmandan yardım almaya özen
gösterilmelidir.
Tam tersini düşünün; oğlu ve gelininin hayatına saygı duyan, kendi hayatını yaşamaya özen gösteren, onların hayatının içinde yer al-
mak için sınırlara dikkat eden, gelininin yapısını doğru algılayan kayınvalide, anne yerini tutabiliyor.
Kayınvalide; kucaklayan, ufku geniş ve çözümsel bakan bir anne
modeli olmalı.
Yol göstermeli, kusurları görmemeli; yük değil, güç olmalı ki oğlunun gönlündeki değeri gelininde
de oluşturabilsin. Kayınvalide olmak beklentileri sıfırlamaktır! Oğlunun hayatındaki 20-30 yıllık süreyi mutlu yaşadıktan sonra, onun
hayatına giren yeni kadına sonsuz
yer açmaktır ve onların mutluluğundan mutlu olmaktır.
Gelin olmak ne demektir?
Hayatın başında olan, beklentileri yüksek, yaşanmamışlıkları fazla
olan gelin, kendi hayatını planlarken eşi ile beraber onun ailesini
kucaklamalıdır. Bunun yanında
eşine verdiği değeri ailesine de vermelidir. Gelin olmak, saygı kavramının içini doldurmaktır.
Birinin eşi olmak, onun annesini
terbiye etme, onun eksikliklerini
düzeltme ve onunla mücadele
etme hakkını vermemelidir. Kayınvalideyi sevmek, uzun sürede
ilişkilerdeki sorunları çözmeye yeterli değildir. Gelin, kendi annesinden beklediğini kayınvalidesinden beklememelidir. Annesi ile
olan ilişkisindeki rahatlığını, kayınvalidesi ile olan ilişkisine yansıtırken saygı kavramını ön plana
çıkarmalıdır.
Gelin veya kayınvalide olmak farklı isimler gibi görünse de özü anne
olmaktır, kadın olmaktır, insan
olmaktır. İyi insan; iyi gelin, iyi kayınvalidedir.
ÇOCUKTA
ÖFKE!
Öfkeden kızarmış,
yüksek sesle bağıran
bir çocuğa aynı şekilde
karşılık vermek, onun
öfkesini ve öfkeli halini
kabul etmemek
demektir. Oysa
çocuklar öfkelenseler
bile, annelerinin onları
sevmekten
vazgeçmeyeceğini
bilmek isterler. Bu
sebeple çocuğunu her
ne şart altında olursa
olsun seviyor
olduğunu dile
getirmelidir anne.”
nsanoğlu, annesinin zihnine ve
rahmine düştüğü ilk andan
itibaren arzu doyumunun peşindedir. Anne karnında ve
doğumdan bir yaşa kadar olan
süreçte anne, bebeğin ihtiyaçlarını her seferinde tam
olarak doyurma amacındadır.
Bir yaşa kadar da anne karnındaki bu
“cennet yaşantısı” mümkün mertebe devam ettirilmeye çalışılır. Her ağladığında susturulmaya çalışılan,
keyfi kaçmasın diye sabahlara kadar
başında beklenilen bebek; yürümeye, etrafı karıştırmaya, etkinlik
alanını genişletmeye başladıkça annenin sınır koyma girişimleriyle yüz
yüze gelir. Bu bebek için anneyle kurulan o kutsal birlikteliğin de zarar
görmesine sebep olur.
İstediği besinin gelmesi için sadece
ağlaması yeten bebeğin, artık konuşması ya da alabiliyorsa kendi ih-
İ
█
Engin Eker
Uzman
Psikolog
tiyacını kendi alması beklenir. Kuralları yasaklar, yasakları cezalar izlemeye başlar. Bu her istediğinin olduğu, insan yavrusunun kendini biricik hissettiği masal, yavaş yavaş
gerçeklikle yüzleşir.
Yüzleştikçe de insan yavrusunda
hayal kırıklığı ve bu duygunun dışa
yansıması olan öfke ortaya çıkar.
Annenin sunduğu sonsuz doyum yaşantısından ve bunun krallığından,
bu evrende küçücük bir nokta olduğu, sıradan, herkes gibi biri olduğu
gerçeğine uyum sağlama sürecidir
büyümek.
Kaybeden herkes gibi, öfkelenir insan yavrusu da. Ancak bu kayıpların her zaman telafisi vardır. Annenin karnının içini kaybeden insan
yavrusu, annenin şefkatli kucağını,
sütünü ve ilgisini, zamanı gelince
bunlar da elden gidince anneyle ya-
aile-ce
24
Çocuk için iç dünyasındaki yoğun,
tanımlanamayan gerginlik, sözel
yani sembolik olarak tanımlanabilir
bir şey haline dönüşür ve böylece
öfkenin gergin ipi gevşer ve
erimeye başlar.”
kın duygusal ve zihinsel bağı geliştirir.
Gelişim somuttan soyuta, hareketten
düşünceye, bedenden zihne doğrudur. Olgunlaşma bu kayıplarla baş edebilmeyi gerektirir.
Kaybetmesi kaçınılmaz olan bir insan
yavrusu için, o zaman temel ödev kaybın yerine koyabileceği yeni bir değer
bulabilmesidir. Asıl olan insan yavrusunun geçtiği duygusal döneme göre
hissettiği öfkenin niteliğini kavrayabilmektir.
İlk bir veya bir buçuk yılı kapsayan “şefkat döneminde” bebek için öfkelenme
sebepleri, ihtiyaçlarının karşılanmasının
olası gecikmeleridir ve zaten onun için
koşturan, yeterince iyi bir bakım verenin varlığında öfkenin olabildiğince az
yaşanması için çaba gösterilir.
Şefkat döneminde koşulsuz şartsız her
şeyiyle kabul edilen insan yavrusu için
öfke duygusunun aşinalaşmaya başlaması, tuvalet eğitimiyle vuku bulur.
İkinci yaşa doğru başlayan bu dönemde artık her şeyi olduğu gibi kabul
eden anne, yerini kızgın bakan, kural koyan, ceza kesen anneye bırakır. Bu dönem, insan yavrusunun annenin şartlı
sevgisiyle karşılaştığı ilk dönemdir. Anneyi ve sevgisini kaybetmemek için
şarta uyulur ve anneyle uzlaşılır.
Tabii bu seyir, yeterince iyi bir anne figürü düşünülürse gerçekleşir. Çocukla
kurulan ilişkinin en çetin sınavı, tuvalet
eğitimiyle gelen “denetim dönemidir”.
Annenin, çocuğun koyulan kurallar karşısında ortaya çıkan öfkesi ile nasıl
baş ettiği çok önemlidir. Burada öğrenme davranışının en hassas alıcıları
devreye girer. Çocuğunun öfkesini amatörce ve kendi dürtülerini kontrol edemeyecek şekilde karşılayan anne, çocuğuna da iyi bir model olamaz ve onun
öfkesiyle baş edebilme kapasitesinin gelişmesine fırsat vermez.
Kabul Etme
En önemli dayanak, öfke gibi yoğun bir
duyguyu öncelikle kabul etmektir. Öfkeden kızarmış, yüksek sesle bağıran bir
çocuğa aynı şekilde karşılık vermek,
onun öfkesini ve öfkeli hâlini kabul etmemek demektir. Oysa çocuklar öfkelenseler bile, annelerinin onları sevmekten vazgeçmeyeceğini
bilmek isterler. Bu sebeple
Çocuğun öfkesini
çocuğunu her ne şart altınsözel olarak ifade
da olursa olsun seviyor olduğunu dile getirmelidir
edebilmesi, ilişkileri
anne.
içerisinde bunu
Tanımlama ve
makul şekilde
Zihnîleştirme
gösterebilmesi,
Öfke, yoğun ve kontrolün
öfkenin
kolaylıkla kaybedilip eyleyoğunluğundan
me dönüşebildiği bir duygudur. Bu sebeple öncelikkurtulabilmek için
le çocuğa, öfkesinin kabul
yaşına uygun olarak
edildiği gösterilir. Bu, çoneler yapabileceği
cuğa insani yeteneklerini
geliştirme sürecinin başında
(nefes egzersizleri,
onun duyguları karortamdan uzaklaşma, olduğu,
şısında bir amatör olduğu
dikkatini başka bir
unutulmadan, içinde hissettiği yoğun ve gerilim yayöne çekebilme gibi)
ratan duygular kendisine taaktarılmalıdır”
nımlanarak yapılır.
Neyi ne yoğunlukta hissettiği, bu duyguya hangi sebeplerle ulaştığı, bu duygunun bedenindeki, zihnindeki etkileri, nasıl sonlanacağı ve nasıl bir davranışa dönüşeceği aktarılır.
Çocuk için iç dünyasındaki yoğun, tanımlanamayan gerginlik, sözel yani
sembolik olarak tanımlanabilir bir şey
hâline dönüşür ve böylece öfkenin
gergin ipi gevşer ve erimeye başlar.
Davranışsal Yönlendirme
Çocuk; öfke duygusunun oluşmasının nedenlerini anlayabildiğinde, öncelikli olarak kendisi için yeni bir alanda nasıl davranacağını bildiğinden
kendine güven duygusu artar.
Burada önemli olan bir diğer unsur, çocuğa öfke duygulanımını tanıyıp kontrol ettikten sonra, bu duygunun gücünü
kaybetmesi için neler yapabileceğinin
aktarılmasıdır. Çocuğun öfkesini sözel
olarak ifade edebilmesi, ilişkileri içerisinde bunu makul şekilde gösterebilmesi, öfkenin yoğunluğundan kurtulabilmek için yaşına uygun olarak neler yapabileceği (nefes egzersizleri, ortamdan uzaklaşma, dikkatini başka
bir yöne çekebilme gibi) aktarılmalıdır.
Davranışsal olarak kendini ifade edebilmek, büyük olasılıkla insanoğlunu en
çok rahatlatan şeydir. Bunun, çocuğun
içinde bulunduğu durum ve ilişkiler açısından makul karşılanabilecek bir tepki olması, dikkat edilecek bir noktadır.
Kendini yerden yere atmak yerine,
duygularını sözel olarak ifade edebilmek, öfkesini sözelleştirebilmek ve
bunu yaparken içinde olduğu bağlama
uygun davranabilmek çocuğun takdir
edilmesi gereken bir başarısıdır.
Annesinden öfke gibi güçlü bir duygu
karşısında sözel/sembolik bir karşılık
alan insan yavrusu, bu tepki bütününü model alacaktır. Hem duygularını tanıyacak, hem bu duygunun oluşma sebeplerini düşünecek hem de duygularıyla ne yapacağı ve tepkilerini sosyal
hayatla uyumlu hâle nasıl getireceği konusunda farkındalık geliştirecektir.
söyleşi
İbrahim Arpacı
26
NURİ
PAKDİL
i
ş
e
l
y
e sö
il
Camiyle caddeyi,
mescitle sokağı
birbirinden ayrı,
birbiriyle ilişkisiz
şeyler olarak
düşünmemiz;
mideyle kalp,
beyinle beden
arasında ilişki
olmadığını
düşünmemiz kadar
tuhaftır. Yeni genç
kuşakların
yetişmesinde
ailenin sınırlı etkisi
var. Caminin ise hiç
yok ne yazık ki.”
Kıymetli Hocam bildiğiniz üzere Camiler ve Din Görevlileri Haftasının
bu yılki teması “cami ve gençlik”
olarak belirlendi… Gençliğin üzerinde durulması gereken önemli bir
konu olduğundan hareketle; şuurlu bir neslin yetişmesinde cami
ve ailenin nasıl bir işleve sahip olduğunu düşünüyorsunuz?
Camiyle caddeyi, mescitle sokağı
birbirinden ayrı, birbiriyle ilişkisiz
şeyler olarak düşünmemiz; mideyle kalp, beyinle beden arasında ilişki olmadığını düşünmemiz
kadar tuhaftır. Yeni genç kuşakların yetişmesinde ailenin sınırlı et-
“Cami, İslamiyet’in
mekân bağlamında,
temel taşıdır, ana
unsurudur. Minareler, bir
şehrin şehadet
parmağına benzerler.
Gerçekte, yalnızca
camilerde savunulur alın
teri, emek... Ne var ki,
zaman içerisinde
camiler hayatın dışına
itilmiştir.”
kisi var. Caminin ise hiç yok ne yazık ki. Çünkü cami hayatla değil,
ölümle özdeşleştirilmiş. İnsanların
sadece öldükleri zaman uğradıkları
bir yere dönüştürülmüş. Caminin
yeni kuşakların yetişmesinde sahip
olduğu tarihsel işlevi yerine getirebilmesi için, onu önce bu tuhaf
konumundan, yani hayatın dışına
itilmişlikten çıkartmak gerekiyor.
Şunu da vurgulayalım: Değişmeyen
yasa şudur; cüzi kurtuluş yoktur,
kurtuluş küllidir. Yani camiyi de aileyi de bir bütünlük içinde, köktenci bir yaklaşımla ele aldığımızda ancak gerçekçi çözümlemelere
ulaşabileceğiz. Gerekli olan, bence, 'dinsel değerlere' İslamcı yaklaşımla bakabilmek, bunun için
de İslam öğretisini “tüm yaşam gereksinimini içeren ilkeler bütünü”
olarak irdeleyebilmektir. Ailelere
düşen görev, çocuklarına caminin
manevi-dinî havasını teneffüs ettirmektir. Çocuk camilere gittikçe,
götürüldükçe, orayı sevmeye başlayacaktır. Büyük din bilgini olan
büyük amcam Ziya Efendi Hoca ve
babam da evimizin çok yakınındaki
Hacı Veli Camii’ne, elimden tutarak sık sık götürürdü beni.
Geçmişten günümüze İslam medeniyetinin cami ve ibadethane
kültürü değerlendirildiğinde bu
ibadet mekânlarının İslam öğretilerindeki yansımaları üzerine neler
söylemek istersiniz?
İslam öğretisinin tüm ilkeleri evrensel içerikli ilkelerdir. İnsancıldır
bu ilkeler. İslam öğretisi özgürlükçüdür, ilericidir, sömürünün her biçimine karşıdır, yabancılaşmaya
karşıdır. İnsanın, yalnızca, “emeğinin karşılığını yiyebileceğini” vurgular bu öğreti. İslam öğretisi sürekli olarak, zulme karşı, tüm haksızlıklara karşı insanın başkaldırmasını ilkeleştiren temel görüşlerle doludur. Camiler de bu anlayışı simgeleyen yapılardır.
Cami, İslamiyet’in mekân bağlamında, temel taşıdır, ana unsurudur. Minareler, bir şehrin şehadet
parmağına benzerler. Gerçekte,
yalnızca camilerde savunulur alın
teri, emek... Ne var ki, zaman içerisinde camiler hayatın dışına itilmiştir.
Camiyi hayatın içine çekmeliyiz
yeniden. Beş vakit namazı camide
kılmalıyız. Yeni kuşaklar, yoğun bir
yabancılaşmanın etkisinde, kendi
kültüründen kopmaya özendirilen
bir ortamda yetişiyor. “Din görevlisi” olarak tanımlanan kardeşlerimizin görevi, hepimizin görevi aslında… Onların görevi, yeni kuşakların henüz dünyayı, çağı algılamaya başlamadan önce önlerine
dikilen bu engelleri kaldırmak olmalı...
söyleşi
28
Gençler sizlere hangi yazarları okumalıyız sorusunu sorduklarında
verdiğiniz tek cevap mükerreren
“Necip Fazıl Kısakürek” oluyor.
Peki, bir genç olarak Necip Fazıl size
neyi aşılamıştı; bundan bahseder
misiniz?
Necip Fazıl Kısakürek’in sanat ve
düşünce dünyamızda çok etkin bir
yeri vardır. Onun kişiliğinde, eylemci
yazarın sürekli atılımlarını görüyoruz. Şiirleriyle, oyunlarıyla, tarihsel
eleştirileri içeren kitaplarıyla uygarlığımızın en güçlü savunucusu
oldu. Onunla, sözcüklere kurşun
gibi ağır, ama öldüren değil inşa
eden bir yük yüklendi.
Yabancılaştırma girişimleri, özünde
tabiatçılık ve maddecilik bulunan
bir değişimi öneriyordu. Böyle bir
ortamda, antimateryalist ve ruhçu
bir üslupla, mistik bir yaklaşımla düşünüyor ve yazıyordu. Batıcılığa
karşı ilk yazılı eleştiriyi yapan ve
başlatan o oldu. Yalnız eleştiri ile
kalmıyor hüküm de getiriyordu.
Hem Batı’ya yönelmeyi (değişimi ve
yabancılaşmayı) eleştiriyordu, hükme bağlıyordu, hem de Batı düşüncesi yerine yerli düşünceyi yeniden ikame ediyordu.
“Özgürlük savaşımına,
bir kelimeyle bile olsa
katkı sağlayanlara selam
olsun. Yerli düşünce
düşmanlarına karşı, Batı
saldırganlığına karşı
yapıtlarıyla bir direniş
üssü oluşturan
yazarlarımıza selam
olsun.”
Üstat Necip Fazıl Kısakürek; bir şair,
bir piyes yazarı, bir üslupçu yazar
olmasıyla birlikte, çok duyarlı bir tarih bilincine sahiptir. Tarih bilinci
içinde düşünmeye onunla ulaştık.
Getirdiği eleştirisel ölçülerle yabancılaşmaya yiğitçe karşı koydu,
uygarlığımızı savundu. Aydınların,
uygarlığımızı yeniden anlamaları, bir
tarih süreci içinde terk edilmiş görülen değerleri yeniden savunmaları için bir ortam oluşturdu.
1839 Tanzimat Fermanından sonraki Batılılaşma hareketlerinin tüm
çürük ve yıkıcı yönlerini çok iyi kavramış, sahte kahramanları, müthiş
zekâsıyla çok şümullü algılamıştır ve
yazmıştır. Üstadın bütün hayatı,
sahte kahramanlarla mücadele etmekle geçmiştir. Büyük Doğu Koleksiyonları bunların en çarpıcı kanıtlarıdır. Necip Fazıl Kısakürek’i
okuyarak hem bir tarih ve din bilinci
edineceğiz, hem de sanatın ve
edebiyatın insanın oluşum bağlamındaki önemini kavrayacağız.
Ben, bir Necip Fazıl tekeli kurmuyorum. Nazım Hikmet’i de okusunlar, bütün öbür yazarları da
okusunlar. Fakat önce, Üstat Necip
Fazıl’ı okusunlar.
İzin verirseniz şunu da söyleyeyim: “İnsan kardeşlerim, korunağınızı koruyun hırsızlardan!” diye seslenen, “Evrensel adalete, barışa, sömürüsüz bir dünyaya bizi ulaştıracak yolda yürüyelim insan kardeşlerim.” diyen bir yazarın da, bugünkü tarih itibariyle 43 kitabı yayınlanmış olan Nuri Pakdil’in de, büyük bir titizlikle okunması şarttır.
Özgürlük savaşımına, bir kelimeyle bile olsa katkı sağlayanlara selam
olsun. Yerli düşünce düşmanlarına
karşı, Batı saldırganlığına karşı yapıtlarıyla bir direniş üssü oluşturan
yazarlarımıza selam olsun.
Katıldığınız programlarda, söyleşilerinizde gençlere devamlı kitap
okumaları yönünde tavsiyelerde
bulunuyorsunuz. Gençlerin kitap
okumaları neden bu kadar önemlidir?
Okuyunca, düşünmeye de başlarız… Yani düşünme özelliğinizin birden farkına varıyorsunuz bir yazıyı okurken. Bir şiir sizi alıp bir yerlere götürüyor, düş kurma diye bir
güç bulunduğunu fark ediyorsunuz
kendinizde. Bir öykü ile bir romanla insanların toplum içindeki
durumunu, değişik davranışları,
yeryüzünün görüp bilmediğiniz bölgelerindeki çeşitli özellikleri görüyorsunuz. Sınırsız bir görme, gösterme gücü olduğunu anlıyorsunuz
sanatın… Ve hepsinden önemlisi,
sanatla tanışık olunca sizin de bakışınız, görüş ufkunuz değişiyor, o
eski sıkışık hâlden kurtuluyorsunuz.
Gereksiz kendine güvenme de gereksiz hissettiğiniz eksiklikler de
kayboluyor; daha bir esnek, daha
bir hoşgörülü, daha bir sağlam konumlu buluyorsunuz kendinizi. Bu
planda meselelere bakmanın daha
sağlıklı olduğunu düşünüyorsunuz.
Peki, gençler hangi tür kitapları
okumalı sizce?
Öncelikle kutsal kitabımız Kur’anı Kerim’i okumalıyız. Kutsal kitabımız insana sürekli olarak, ruhunun
gereksinmelerini duyurmaya çalışır,
iç dünyasını yorumlamaya çağırır insanı... Bunun için, kutsal kitabımızı okudukça bilincimiz genişler,
evrensel boyutlara ulaşır. Evrensel
bir görevle yüklü olduğunu anlar insan; kutsal kitabı her okuyuşunda...
Klasikleri okumalıyız. Klasik yapıtlar çağların aşınmalarından etkilenmeksizin günümüze değin gelen,
hâlâ beğenilen, çağının ya da çağlarının tüm düşünce yönsemelerini de bir bakıma yansıtan yapıtlar
olduğu için okunması gereklidir. Sanat yapıtları, edebiyat yapıtları
ulaklıdır, bağlıdır birbirine; aşama
aşama, günümüze ulaşmıştır bu
kökler…
Sonuç olarak mutlaka okumalıyız.
Okumalıyız ki, Türkiye’nin karanlığı gitgide ufalsın, bir gün tam karanlıksız bir Türkiye oluşsun Orta
Doğu’da. Kudüs bilinciyle, okuya
okuya, yaza yaza bir umut büyüyecektir gönüllerimizde, yaşantımızda, yurdumuzun coğrafyasında,
yeryüzünde. Tüm putçulukların,
tüm zulüm düzenlerinin bir bir yıkılması, insana onurunu yeniden
kazandıracak olan kendi uygarlığımızın yeniden yaşanır olması umududur bu umut.
“İslam’ın beş şartından biri
olan namaz için niçin
“Eylem” kelimesini
kullandığımı açıklayayım:
Çünkü namaz; insan
varoluşsalının en kapsamlı,
en veciz yorumunu ifade
etmektedir. Namazla,
iblise ve bütün şer
kuvvetlerine karşı en büyük
savaş verilmektedir. “
Kudüs’süz ve İstanbul’suz ‘aşk’ olmaz diyorsunuz her defasında,
bunu işitiyoruz sizden. Bu şehirlere atfedilen önem nereden geliyor,
neyi simgeliyor düşünce dünyanızda?
Kudüs sevilmeden insanlığa girilemez. Bizim için, daha da özel bir
konumu vardır. Kudüs’ü savunmak, gerçek bağımsızlığı savunmaktır. Çünkü gerçek bağımsızlık,
yüzyıllar boyunca damıtılarak oluşturulan bir birikimdir. İnsanın onurunun asal kaynaklarından biridir,
putçuluğun kesinlikle iptalidir.
Kudüs ve İstanbul; bilinci, iradeyi,
vicdanı, sorumluluk duygusunu temellendiren, bunları birbirleriyle
ilişkilendiren, birbirleriyle eklemleyen ve politik duruşumuzu hemen
hemen remizlendiren, simgeleyen;
gerçeklilikle perçinleyen, örtüştüren iki asal bağıştır, iki asal lütuftur
bize.
Kudüs bizim ideolojik temelimizdir.
Yüreğidir İstanbul’un. Müslümanların ilk kıblesini simgeleyen Mescidi Aksa Camii Kudüs’tedir. İstanbul, yüce Peygamberimizin fetih
olunacağını müjdelediği tek şehirdir.
Yine “Çok okuyun ve âşık olun” ifadesini duyuyoruz sizden… İki tavsiyeyi birbiriyle mezcederek aile
dergisi okuyucuları için açıklayabilir misiniz?
Aşk, kendinden başkasına yönelmek, kendinden başkasına tutkuyla bağlanmaktır. Aşk, aşkınlık
demektir; ben’imizi, bencilliğimizi
aşmak, insanlığa karışmak demektir. Bu da bir eğitimi, bir alıştırmayı gerektirir. Okumak da bu eğitimin, bu alıştırmanın, bakışımızı
kendimizden çevirip başkasına yö-
neltmenin yeterli olmayan ancak
gerekli olan bir sürecidir. Karşılaştırarak daha iyi farkına varıyor kimi
şeyleri insan. Romanlar, hikâyeler,
şiirler, sanat eserleri biraz da bu imkânı sağlıyorlar bize. Sözgelimi bir
roman okuyan insan, kendisinin de
böyle anlatılabilecek, gözlemlenebilecek, üzerinde düşünülebilecek
bir hayat taşıdığını fark edebiliyor.
Bir şiir, okuyana kimi incelikler hissettirebiliyor. Sanat eserleri, edebiyat eserleri giderek insana, kendi hayatına özen gösterme, davranışlarına, çevresine, dünyaya, olup
bitenlere dikkat etme gereğini hissettiriyor. İnsan sevgisi de böyle
böyle meydana geliyor kuşkusuz.
Ben okumaya, evlerimizde bir kitaplık oluşturmaya çok önem veriyorum. Şu anda, kirayla oturduğumuz evimizde de oldukça zengin
bir kitaplığımız var. Hemen hemen,
çağdaş ve klasik sayısız çoğu yazarın kitabı mevcuttur kitaplığımızda. Ben, her Müslümanın evinde bir kitaplık bulunmasını yürekten istiyorum.
Diyanet İşleri Başkanımız Sayın
Görmez, öğrenciyken katıldığı bir
hutbe yarışmasında namaz için
“eylem” tabirini kullanır. Daha sonra sizin düşünce dünyanızda da bu
tabiri kullandığınızı öğrenir. Bu duruma atfen sözün sahibine sormak
isteriz: Namaz “eylemi” kendi içinde nasıl bir devinimi barındırır?
İslam’ın beş şartından biri olan
namaz için niçin “Eylem” kelimesini
kullandığımı açıklayayım:
Çünkü namaz; insan varoluşsalının
en kapsamlı, en veciz yorumunu
ifade etmektedir. Namazla, iblise ve
bütün şer kuvvetlerine karşı en
büyük savaş verilmektedir.
Namaz, zamanın kalp atışıdır. Namazı kaldırırsanız, zaman bir ölü
olur. “Namazı, bir savaş teçhizatı
gibi kuşanıyorum. Namaz kılıyorum,
o halde varım.” Namaz, Allah'ın
Müslümanlara verdiği ödüldür. Nobel ödülü değil, Yaradan'ın ödülü…
Namaz ortak eylemimizdir. Ortak
eylemimizin mekânı da camidir.
Bugün yeryüzünün neresinde bir
cami tutukluysa bunun acısını yüreğimizde hissetmeliyiz. Özellikle
Kudüs’ü, şimdi tutuklu olan Mescidi Aksa’yı düşünmeliyiz. Kudüslü kardeşlerimiz Mescidi Aksa’ya
özgürce giremedikleri sürece, hepimiz tutuklu sayılırız ve sürekli özgürlüğümüzün arayışı içinde olmalıyız.
gurbetten
notlar
Ayten Kılıçarslan
30
Almanya’da
Değerler
eğitimi
Avrupa genelinde din eğitimi, farklı cemaatler
tarafından değişik yaş gruplarına yönelik olarak
farklı metodlarla sunulmaktadır.
iyanet İşleri Türk İslam
Birliği (DİTİB) tarafından camilerde din görevlileri nezdinde verilen din eğitimi, altı yaşından itibaren okul
çağına gelmiş çocuklara Kur’an
eğitimi temelinde verilen bir hizmettir. Özellikle velilerin çocuğun
din eğitimindeki başarısını veya
başka bir deyişle din görevlisinin
performansını ölçme kriterleri, genellikle çocuğun Kur’an-ı Kerim
okumaya geçme hızı ve ezberlediği dua ve sureler ile sınırlı kalmaktadır. Velilerin bu beklentilerinin
merkeze alındığı din eğitiminin, en
geç ergenlik çağından sonra (bu genellikle 12 yaş denebilir) çocukları
camide tutması imkânsız gibidir.
Anne ve babaların din eğitiminden
beklentisinin Kur’an ve ezbere sure
okumak, namaz kıldırabilecek kadar
kıraat ve usul bilmek ile sınırlı kalması, din görevlileri ve cami yönetimleri üzerinde de bu istikamette
olumsuz bir baskı oluşturmaktadır.
D
Avrupa Müslümanının dinî ve kültürel değerleri
anlamlandırarak hayatına aksettirmesi,
şuuruna varması ve bu değerleri korumayı ve
aktarmayı öğrenmesi için en doğru mekânlar;
ailelerin, bu görevi kendisi tam olarak yerine
getiremeyeceği için kurdukları camiler
olmalıdır.”
“Çocuk, oyun oynarken kültürüne yakınlaşmalı, bıktırılmadan öğrendiklerinin hayatın diğer alanlarında ona
yardımcı olduğunu fark etmeli, anaokulunda öğrendikleri ile paralelliği fark etmeli ve öğrendikleri ile yaşadığı topluma değer katabildiğini görerek öz güvenini artırmalıdır.”
Zira çocuk, en geç ergenlik dönemine girdikten sonra giderek daha
fazla karşılaştığı güncel konularda
sebep-sonuç ilişkisini sorgulamakta, kurallarda mantık aramakta, dinî gelenekleri sorgulayarak
kavramaya çalışmakta ve anne
babası ile arasında mesafe oluşturarak kimlik bulmaya çalışmaktadır.
Özellikle çocuğun hayatında giderek daha fazla yer alan Almanca veya yaşadığı ülkenin diğer dilleri ile de sorularına cevap araması
kaçınılmaz olmaktadır. Çünkü çocuğu çevreleyen sosyal hayat,
dünyadaki olaylar da dâhil din ve
kültürü oluşturan kuralların ve her
türlü gelişmenin neden, niçin, nasıl sorularına vereceği cevapları
merak etmekte, bu sorular okul hayatı da dâhil gündelik hayatta çocuğu kuşatmaktadır. Bu sorulara
verilen cevaplar da genellikle çevrenin diline (Almanca, Fransızca,
Flamanca vs.) çevrilmek zorundadır. Bu bağlamda internet ve
sosyal medya, artık gündelik hayatta çocuğun/gencin camisi hâline gelmektedir.
Hâlbuki din, kurallar kadar ve hatta kurallardan çok daha fazla değerler bütünüdür. O hâlde Avrupa
Müslümanının dinî ve kültürel değerleri anlamlandırarak hayatına
aksettirmesi, şuuruna varması ve
bu değerleri korumayı ve aktarmayı
öğrenmesi için en doğru mekânlar;
ailelerin, bu görevi kendisi tam olarak yerine getiremeyeceği için kurdukları camiler olmalıdır. Çocuk
burada aldığı temel eğitim sayesinde, daha sonraki yaşlarda, diğer
detaylı bilgileri kendi kendine öğrenebilecek istek ve arzu ile donatılmaldır.
Dürüst olmak, yalan söylememek,
kimsenin malına ve hakkına el
uzatmamak, kibar davranmak, kırmamak, sevmek, merhamet etmek,
saygı göstermek, kabullenmek,
paylaşmak, düzenli olmak, iffetli olmak, temiz olmak, başkalarını rahatsız etmemek gibi hayatı kuşatan değerlerin çocuğun ailesinden başlayarak camiler de dâhil
sosyal çevrede fark edilmeden yaşanmakla kalmayıp doğrudan öğretilmesi çok önemlidir. Zira aynı
değerler, insanlığın ortak değeri
olarak anaokullarından itibaren
hayatın her alanında çocuğun bilinçli bir biçimde karşılaştığı bilgi
alanlarını da kapsamaktadır. Çocuk, eğer bu değerler bilinçli olarak ailesinde ve camide ders gibi
işlenmiyorsa, zaman içinde bu
değerlerin Hristiyanlık değerleri
veya Batılı değerler olduğu algısı ile
yetişmekte, bu değerlerin aynı zamanda kendine/kimliğine ait değerler olduğunu fark edememektedir. Camilerin İslam’ın ahlak ve
bilgi düzeyinde öğretildiği yerler
olarak çocuğun karakter oluşumunu desteklemesi, cemaatlerin
önemsediği bir hedef hâline gelmiştir. Ancak değerler eğitiminin
metod ve müfredat çalışması yapılması gerekmektedir. Camilerin
bir bölümü değerler eğitimini hâlâ
çocuğa oyunla Kur’an öğretmek
şeklinde algılamaktadır. Hâlbuki bu
eğitim, çocuğun genellikle ilk bilinçli değerler eğitimini aldığı anaokulu ile paralel yürütülmek ve diğer sosyal hayatı desteklemek,
onu sosyal hayatta daha başarılı ve
kendine güvenen bir birey hâline
getirmeyi hedeflemek zorundadır.
Çocuk, oyun oynarken kültürüne
yakınlaşmalı, bıktırılmadan öğrendiklerinin hayatın diğer alanlarında ona yardımcı olduğunu fark
etmeli, anaokulunda öğrendikleri
ile paralelliği fark etmeli ve öğrendikleri ile yaşadığı topluma değer katabildiğini görerek öz güvenini artırmalıdır. Bu nedenle değerler eğitimi, daha çok küçük
yaşta çocuklarla çalışabilen, metod
bilgisine sahip, çocuğun anaokulunda öğrendiklerini bilen, paralellik kurabilen, çocuğun içinde
yaşadığı topluma bu değerleri aktarabilmesi için o dili de kullanabilen kişilerce verilmelidir.
Değerler eğitimi alanında Türkiye’de yapılan müfredat çalışmalarını incelediğimizde bu çalışmaların aynen Avrupa’nın farklı ülkelerinde uygulanamayacağını da
görmekteyiz. Zira Türkiye’de yetişen çocuğun kullandığı kelimeler,
onun hayatında yer alan aktörler
ve mantalite ile Almanya, Fransa,
Belçika gibi diğer ülkelerde yaşayan çocukların hayat gerçekleri
aynı değildir. Almanya’da kullanılan bir müfredat aynı şekilde diğer
Avrupa ülkelerinde de uygulanamayabilir.
Bu nedenle mantık kurguları ve kullandığı dili ile çocuğun yaşadığı ülkenin gerçeklerini dikkate alan
çalışmalara ihtiyaç vardır. Özellikle İslami değerleri temel alan müfredatın uygulanmasını kolaylaştıracak materyallerin yerinde üretilmesi, dinî hizmet sunan örgütler
için önemli bir sınavdır.
hayatın
içinden
Vural Kaya
32
Sİ
E
K
L
İK Ü
L
L
E
GÜZ
U
Ğ
U
L
K
U
ÇOC
EK
M
E
L
Z
Ö
ir
emez b
y
e
l
z
ö
ın
ğunu
ocuklu odern dünyan ndan
ç
s
e
k
r
“He zellikle m çocukluğu
kere. Ö lerinin çoğu , bazen
yetişkino anı sığınağı
kaçar, maması
hatırlan kaçış yeridir
isteneni için. Yazık,
kimiler güzelim
oysa o ın böyle
sığınağ satılmaması
haraca di. Maalesef
gerekir üz
günüm ında,
dünyas in marazi
yetişkin in çoğu
hâllerinmeyen
özlene ukla ilgili,
çocukl ”
ilintili…
Ç
ocukluğumu şükür ki çok özleyenlerdenim. Bu bir zenginlik, bu bir nimettir benim için. O anı sığınağıma nefretle bakmam için, hiçbir sebep zuhur etmedi kalbimin çocuk evinde. Neler gelir bazen aklıma, ben bile şaşarım. Çocukluk sığınağımdan bulup getiririm hâlâ o en nadide anılarımı.
Onları eski ve kıymetli bir kitabı sever gibi severim.
Eski ama eskimeyen bir dost gibi özlerim. O an’ı yine
içime çekerim de,, bir bahar güzelliğini bir yağmur sonrası bir gökkuşağını ne biçim kıskandırırım
Yazıyorsam, okudukça kitapların bitmez tükenmez
hazine oluşuna hayretle şahit oluyorsam çocukluğumdandır. “Çocukluğumdandır” ifademle, çocukluk zamanlarımı da kast ediyorum, çocuksulaşıvermemi de…
Bugün şiir söylüyorsam, çocuk metinleri
ile aramı bu kadar nezih tutuyorsam o anı
sığınağımın mahsus ve erişilmez güzelliğindendir.
Çocukluğunu yaşamamışlar için hep
üzülürüm, onlara iyi çocukluk dileklerimi gönderirim daima… O yaşanılası anların muhteşem diriliğidir bizdeki
ferah tutulabilecek kalp; kalbimiz ne
yana dönse o anı sığınağı durur ya
karşımızda… Muazzam bir nimettir, şükrü eda edilmeli…
Ninemi hatırlarım en çok çocukluğuma gittikçe; çocukluğumu
özledikçe. İyi ki de hatırlarım. O
bana muhteşem mâniler okuyan, masallar anlatan, efsaneleri bir dilci hassasiyetiyle ama
geleneğin en muteber kıvamında aklıma ve ruhuma nakşeden ninemi. Belki de bu-
gün yazabiliyorsam yine ninemin bana kattığı yürek güzelliği sayesindedir. Allah gani gani rahmet etsin. Cennette yine o güzel masallarından dinlesem keşke. Düşünsenize, çocukluğunuzu tekrar yaşayabileceğiniz tek
yer orası aslında. Öyleyse çocukluğumuzla cennet arasında da bir bağ kurmak mümkün… Çocukluğumuz
bitmez tükenmez güzellikler ülkesiyse cennete benzemiyor mu sizce?
Çocukluğumun oyunları oyun değilmiş gibi şimdi. Başka bir gerçek yaşanmışlıkmış da şimdi şimdi anlıyormuşum gibi… Etrafınızda bir sürü gerçek kalbi olan
dostlarınız ancak çocukluk zamanlarınıza ait olabilir.
Yetişkinler niçin bu kadar kıskansın çocuklukları yoksa?
Evet, özledikçe güzelleştirdiğim çocukluğum, ömrüm
vefa ederse daha da güzelleşecek olan bir hakikat gibi.
Hiç bıkmadan usanmadan yine kırlara çiğdem toplamaya, menekşe dermeye, sümbül bulmaya gideceğim
gibi. Uzaktan dümdüz bozkırın ortasında bir trenin kıvrılarak bir akşamüstü ıssızlığının gelip gelip beni dün
uykusundan uyandırıvermesi gibi bir şey işte çocukluğum. Ah, ne muhteşemdir o güzellik düşü! Yaşanmışlığın dünde duran resmidir o… Kolay kolay kıymeti
yitirilmeyecek bu resme bakarak yaşamak kimilerine
göre avuntu sayılacakmış, sayılsın. Umurumda mı? Kimse dokunmasın ister insan bazen, o mahrem dünün
güzelliği daima hafızamızın bir kıymetli köşesinde dursun ve yeri geldikçe bize bir merhaba desin ister…
Çocukluğum gelip uyandırsın isterim daima; modern
dünyanın aklımızı ve ruhumuzu uyuşturup uyuttuğu zamanlarda…
Bir ikindiüstü kuşların göğü kavislerle süslediği minicik sesleriyle gelip bir dost eli omzuma dokunur gibi
uyandırmasını istiyorum…
Bu hiç yok olmasın, daima yaşasın, bu güzellik ülkem
ama daima yaşasın istiyorum…
“Nine
m
çocuk i hatırları
m
l
çocuk uğuma git en çok
tik
lu
ki de ğumu özle çe;
ha
d
muht tırlarım. O ikçe. İyi
eşem
mânil bana
okuya
er
n
efsan , masallar
an
el
hassa eri bir dilci latan,
si
gelen yetiyle am
kıvam eğin en m a
utebe
ruhum ında akl
r
ı
m
a
a
nakşe
ve
Belki
d
en nin
d
emi.
yazab e bugün
iliyors
bana
am yi
k
n
sayes attığı yüre e ninemin
k güz
inded
elliği
ir.”
hayatın
içinden
İbrahim Ethem Özer
34
Bir gün gelecek, bir icat
yapılacak ve içinden insan
sesi duyacaksın…
Türkiye’den ve dünyadan
haberin olacak. İstersen
türkü de dinleyebileceksin.”
denilirdi. Hiç kimse
inanmadı tabii bu
söylenenlere. Bir aletten nasıl
insan sesi gelebilirdi ki?
SESİN GELDİĞİ KUTU:
Radyo
izler bu sözlerle şaşkınlığımızı ifade ederken önceleri
kimsenin keşfedilebileceğine ihtimal vermediği bu
sesli kutu, icat edildikten
sonra insanların gerçekleşebileceğini mümkün görmediği birçok keşfin öyküsüne de ön ayak
olacaktı.
Evet, Türkiye’den ve dünyadan her türlü
bilgi ve olaylardan haberdar olabilmeyi
sağlaması onu daha da değerli kılmıştı.
Satın alındıktan sonra eve gelmesini heyecanla beklemek, çoğumuzun yaşadığı
güzel ve bir o kadar da kıymetli zaman
dilimleriydi. Sadece gelmesi yetmiyor,
heyecanla kutusunu açıyorduk. Hemen
çalışması için prizin olduğu yere götürülmesi de sabırsızlığın göstergesiydi.
B
Sadece tek
kanalın
çekmesi ve
cızırtılı
olmasına
rağmen hep
sevdik onu.
Yanından uzun
süre
ayrılamayanlar
bile olmuştu.”
Büyük kasası olmasına rağmen evimizin
en önemli yerine, başköşeye koyuşumuz, ona gözümüz gibi bakmamız ve
merak dolu gözlerle kırmızı ışığına veya
frekans ayarı kısmına bakıp, uzun uzun
dalmalarımız hâlâ hafızalardadır. Şu an
markalarını bile unuttuğumuz radyolar,
o zamanlar bize çok lüks geliyordu. Bir
kişinin evinde radyo olması zenginlik
göstergelerindendi. Sadece tek kanalın
çekmesi ve cızırtılı olmasına rağmen
hep sevdik onu. Yanından uzun
süre ayrılamayanlar bile olmuştu.
Belki de her gün annelerimizin
tozunu almaları, bir şey olacak
diye korkmaları, şu an onu tebessüm ile anlatmalarına sebep
olacaktı. Dünyadan herhangi bir
frekansı bulduğumuzda, sanki
yabancılarla iletişime geçiyor hissi verirdi. Radyo oyunları diye bilinen programlar vardı. Televizyon ve sinema gibi izleyicinin
önüne her şeyi hazır vermez, onu
hayal kurmaya sevk ederdi. İçine
bu kadar insanın nasıl sığdığını
düşündüğümüzde hayal penceresinin boyutu da büyüyordu. Çocuklar için radyo masalları vardı.
Büyük bir çoğunluğumuz mutlaka
dinler ve saatini beklerdik. Masal
kahramanlarından birisi mutlaka biz
olurduk. Güzel Türkçe konuşabilmeyi ve
karşımızdakine nasıl hitap edeceğimizi
çoğunlukla ondan öğrenirdik.
Eskilerin, eski değerlerin veya günlerin
kıymetli olması aslında bu güzel anılara
dayanıyor. Anlatırken herkesin yüzünü
tebessüm kaplaması o zaman için onun
ne kadar değerli olduğunu gösteriyor.
Şimdi ise kolay bulunması ve kolay ulaşılması sanki kıymetini azaltıyor.
Türkiye’de radyo yayıncılığı 1900’lü yılların ilk çeyreğinde, canlı yayıncılığının ise
o yıllardan birkaç sene sonra başladığını
söyler büyüklerimiz. Radyodan ilk
Kur'an-ı Kerim tilavetinin Ahmet Hamdi
Akseki tarafından gerçekleştirildiğini, ilk
mevlit programının ise, Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında şehitlerimiz için okunduğunu duymuşuzdur. Dinî ve ahlaki konuşmaların yayını başladıktan sonra, iftar ve sahur programlarının da sonradan
eklendiğini söylemişlerdir.
Onun yeri hep farklı oldu!
Evde sessiz bir odada onunla baş başa
kaldığımızda, yolculukta, iş yerinde, trafiğin sıkışık olduğu zamanlarda, sevdiklerimizden uzak olduğumuzda, moralimiz bozuk iken, eğlenmek istediğimizde,
annelerimizin mutfak ile meşgul oldukları zamanlarda ya da iftara geç kaldığımızda hep sıkıntılarımızı almış ve bize
yoldaş veya arkadaş olmuştur.
Hızlı yaşam, kolay elde edebilme ve bazı
değerlerin önemsizleşmesi radyo örneğinde olduğu gibi bazı aletleri unutmamıza yol açabiliyor. Radyo da bu hızlı
yaşamdan yara almış durumda. Şu an
için yerini müzik setleri, mp3 player gibi
modern müzik aletleri almış gibi görünse de çoğumuzun hayatında hala önemli yere sahip olduğu bir gerçek...
evimiz
36
SAĞLIĞINA
ÖNEM
VERENLERİN
TERCİHİ:
Esra Akıcı-Merve Gül Olgun
Doğal
sabunlar
Bir masalın içinde
yaşamak gibiydi biz
hanımlardaki
sabun tutkusu...
Beyaz ve tertemiz...
Annelerimizin çeyiz
sandığı, el işi
örtüleri, dantelleri
ve beraberinde
gelen nefis sabun
kokusu…”
Ç
ocukluğumuzun en eğlenceli oyunlarından
biriydi annelerimizin
çeyiz sandığını karıştırmak. Sandığın kapağı açıldığında burnumuza gelen mis gibi sabun kokularını hiç unutmadık... O zamanlarda sandık içine yerleştirilen
minik keselerdeki bu sabunlar;
bembeyaz örtü ve dantelleri kokusuyla sarmalar, sanki hepsini
ayrı bir sevgiyle kucaklar gibiydi.
En eski medeniyetlerden
eskimeyen sabun
geleneğine...
Bundan birkaç kuşak öncesinde,
annelerimizin çeyiz sandıklarını
etkileyici kokularıyla süsleyen, dolap ve çekmece düzenlerinde, dahası elbise katlarının arasında görülmeye aşina olunan sabunlar; aslında insanoğlunun binlerce yıllık
geçmişindeki köklü bir geleneği hatırlatıyor. M.Ö. 2500’lü yıllara ait
çivi yazılı tabletlerde kökenlerine
rastladığımız bu önemli buluş, Sümerler dönemine kadar götürülebiliyor. Mısırlılar ve Romalılar da bu
geleneğin devam ettirilmesine katkı sağlıyor.
Tabi o devirlerdeki yeri doldurulamaz bu temizlik maddesi, şimdilerde olduğu gibi doğal ürün arayışından ya da güzellik amaçlı bir
olgudan değil; yalnız ihtiyaçtan
doğan bir durumun tezahürü anlamına geliyor… Başlangıçta el ve
vücut temizliğinden ziyade genel
temizlik amacıyla kullanılan sabunun, kişisel bakım için yaygın olarak kullanımı 18. yüzyıla dayanıyor.
Ancak geçen zaman içerisinde (şaşırtıcı olmakla birlikte) gelişen teknolojinin sabun üretimine yönelik
fazla bir değişikliğe neden olmadığı
görülüyor. Elbette burada bahsettiğimiz gelişme, ürün yelpazesinin genişleyip, içerikçe zenginleşmesi değil; sabun üretim maddelerinin temelde aynı kalması ile
ilgili bir durum…
Komşuların
birbirlerine ziyarete
giderken keselere
konulmuş kalıp
sabun götürmeleri,
en makbule geçen
hediyelerden
sayılırdı...
Anadolu’nun sabun kokulu
sokaklarına doğru adım
adım…
Geçmiş dönemlerdeki kadar yoğun
olmasa da şirin Anadolu kasabalarında hâlen devam ettirilen, eski
bir gelenek sabun yapımı... Zararlı sentetik kimyasallardan, yapay
boya ve koruyucu maddelerden
uzak; yenilebilir malzemelerle evde
yapılan sabunun sağlık açısından
olduğu gibi aile bütçesine katkıları da su götürmez bir gerçeklikti…
Komşuların birbirlerine ziyarete
giderken keselere konulmuş kalıp
sabun götürmeleri, en makbule
geçen hediyelerden sayılırdı…
Özellikle zeytin üretiminin bol olduğu Ege taraflarında annelerimiz
zeytinden yağ elde ettikten sonra
posasını atmıyor, bundan sabun
yapıyordu. İsrafı haram bilen, nehirden bile abdest alsa bunu israf
etmeyen bir dinin mensubu Ana-
dolu insanı, elindeki her türlü malzemeyi, yiyeceği bütçesine uygun
olarak kullanıyordu. Sabun bir ihtiyaçtı ve bütçe de dışarıdan almaya müsait değildi... Zaten fedakâr Anadolu kadını için, ev idaresine katkı sağlayabilmek her zaman öncelik taşımamış mıydı?
O öyle bir ‘anne’ idi ki asla israf etmeyecek ve elinden geldiğince ekmeğini, buğdayını, hatta sabununu dahi en doğalından kendisi
imal edecekti…
Bir yaz günü serinliğinde, annelerin odun ateşinde ağır ağır kıvama
getirdiği sabunların hazırlık süreçlerine değinelim biraz da… Sabun
kokulu evlerin avlularında, yılların
birikimi ve tecrübesiyle hazırlanan ‘temizliğin en saf hâlinin’ içine neler konulurmuş bakalım… Elbette burada bahsedeceğimiz hakiki sabun üretiminin, son derece
geleneksel forma sahip olduğunu
unutmamak gerekiyor.
Öncelikle kullanılan en temel madde cildin doğal nem dengesini korumaya yardımcı olan ve sabun yapımı için gerekli asit dengesini
sağlayan hakiki zeytinyağı… Şimdilerde zeytinyağı yerine (doğal
sabun üretimi yapılan yerler hariç)
kullanılan hayvansal katı yağlar, ticari kaygılar güdülerek, ucuza geldiği için tercih edilen maddeler ne
yazık ki… Sabun yapımında kullanılan bir diğer malzeme, yine
eskilerde yaygın olarak bilinen,
meşe odununun bembeyaz külüyle karıştırılmış su. Şimdilerde bu
doğal kül suyunun yerine de kostik denilen sabun sodası, yani
kimyasal tuz benzeri madde tercih
ediliyor ve sabuna istenilen yoğunluğu bu madde veriyor... Sabun
yapımı için öncelikle geleneksel ölçülerine sadık kalınarak hazır edilen zeytinyağı ve dinlendirilmiş
su, kazanlarda yeterli sıcaklığa
ulaştırıldıktan sonra içerisine kül
suyu boşaltılıyor, bir süre sonra bu
çözeltinin sabuna dönüşümü başlayıveriyor. Puding kıvamındaki bu
karışım ahşap, düz sabun tepsilerine dökülerek üzerleri bir mala yardımıyla düzeltilip, birkaç gün bekletilerek kuruması sağlanıyor.
Donup sertleşen sabunlar daha
sonra sabun şeklinde kesiliyor.
Böylece hane halkının en az bir yıl
kullanabileceği miktarlarda sağlıklı sabunlar üretilmiş oluyor.
evimiz
38
Fedakâr Anadolu kadını
için, ev idaresine katkı
sağlayabilmek her zaman
öncelik taşımamış mıydı?
O öyle bir ‘anne’ idi ki
asla israf etmeyecek ve
elinden geldiğince
ekmeğini, buğdayını,
hatta sabununu dahi en
doğalından kendisi imal
edecekti...”
Neden doğal sabun tercih
etmeliyiz?
Son yıllarda tüm dünyada ve elbette Türkiye'de doğal ürünlere, organik gıda ve tüketim maddelerine müthiş bir yönelim görülüyor.
İnsanlar kullandıkları ürünleri, yiyecekleri, giyecekleri 'ne kadar az
katkı maddesi içeriyor'u gözeterek
almaya dikkat ediyor. Sabunun
ise her türlü temizlik malzemesi ihtiyacından, kişisel bakıma, cilt temizliğine kadar önemi ve yeri tartışılmaz. Sağlıklı yaşama önem veren, duyarlı bireyler için bu organik ürün pazarının, günden güne
geliştiği söylenebilir. Günümüzde
teknolojinin tüm imkânlarından
yararlanılarak soğuk işlemle, bitkisel doğal sabun üretimi yapılan
yerlerin sayısı da buna bağlı olarak
her geçen artıyor.
Neden doğal sabun ürünlerini tercih etmemiz gerektiğini sizlerle
paylaşalım.
• Gerçekten güvenilir ve doğal
malzemeler kullanılarak hazırlanır.
• Vücuda parlaklık ve canlılık kazandırır.
• Bakterilere karşı doğal savunma sağlar.
• İçeriğindeki E vitamini (zeytinyağı) sayesinde hücre yenilenmesini hızlandırır.
• Koruyucular, yapay boyalar ve
sentetik esanslar içermez.
• Süt ve bal dışında hiçbir hayvansal ürün kullanılmaz.
• Giysilerin temizliğinde de gü-
venle kullanılan sabunlar çamaşırların renklerini soldurmaz, eskitmez.
Saf bitki özleri ve yağları kullanılarak hazırlanan sabunların, zengin
çeşitliliğine dair vereceğimiz birkaç
önemli bilgiyle yazımızın sonlarına
doğru gelelim:
Aşağıda bir kısmına yer verdiğimiz
şifalı sabunlardan, sağlığınız için
uygun olanlarını güvenle kullanabilirsiniz.
Bu sayımızda geleneksel üretiminden, tarihçesine, şifalı özelliklerine varıncaya kadar sabunların
şifalı dünyasına konuk olduk.
Satın aldığımız (neredeyse) her
ürünün endüstriyel olduğu günümüzde, herkes doğala hasret, eskiye özlem duyuyor. İnsanlar, gittikleri yerlerde, küçük tatil kasabalarında, alışverişlerinde en çok
ev tarhanası, ev salçası, ev turşusu gibi doğal ürünlere ilgi gösteriyor. Hatta internetten alışveriş
yaparken de sepetlerini en çok doğal etiketli ürünlerle dolduruyor.
Elbette bu ürünler arasında, her
geçen gün sağlığa faydaları daha
çok kimse tarafından keşfedilen,
doğal el yapımı sabunlar da bulunuyor. Sizleri de bu mis kokulu sabun dünyası ile tanışmaya davet
ediyoruz.
Doğal Sabun Çeşitleri:
Lavantalı sabunlar:
Özel bileşimi sayesinde cildi tahriş
etmeden temizlerken, antiseptik etkisi sayesinde doğal bir koruma
sağlar.
Killi Sabunlar:
Cildi ölü hücrelerden arındırarak
kahverengi cilt lekelerini ve kızarıklıklarını azaltır. Siyah nokta ve akne
gidericidir.
Kekikli sabunlar:
Kepeklere karşı korur. Derideki pek
çok rahatsızlığa, egzama, mantar ve
sedef hastalığına iyi gelir.
Limonlu sabunlar:
Yağlı ciltler için ideal bir temizleyicidir. Cildi sıkılaştırıcı etkisi vardır.
Yüz çillerinde faydalıdır.
saadet asrının
hanımları
Elif Erdem
Diyanet İşleri Uzmanı
40
RESULÛLLAH'A
EN ÇABUK KAVUŞAN KIYMETLİ
VALİDEMİZ:
Zeynep
Binti Cahş
(R.Anha)
Allah Resulü’nü kaybetmenin hüznüyle doluydu yürekler. Hane-i saadette de
hüzün vardı. Aynı zamanda bir merak içindeydi müminlerin anneleri. Bir
seferinde onlara, henüz hayattayken "İçinizden bana en çabuk kavuşacak
olanınız, kolu en uzun olanınızdır." demişti âlemlerin Efendisi.
(Müslim, Fadailu's-sahabe, 101.)
Acaba kimi kastetmişti? İçlerinden hangisi diğerlerinden daha önce
kavuşacaktı o gül yüzlü nebiye? Resulûllah'ın kıymetli eşleri, bu sorunun
cevabını bulmak için ne zaman bir araya gelseler, duvar kenarında kollarının
uzunluğunu ölçmeye koyuluyorlardı. Bu durum bir süre böyle devam etti.
Zihinleri meşgul eden bu bilmece, Zeynep Binti Cahş'ın ölümüyle
çözülüverdi. Boyu pek de uzun olmamakla birlikte cömertliği ve ihtiyaç
sahiplerini görüp gözetmesiyle meşhur olan bu hanımın vefatıyla anlaşıldı ki,
"kolu en uzun olan", "en çok sadaka veren" demekti.
Z
eynep Binti Cahş, Allah Resulü'nün halası
Ümeyme'nin kızıydı.
Hz. Peygamber onu,
köleyken azat ederek
evlat edindiği Zeyd b.
Harise ile evlendirmek istemişti. Toplum içerisinde saygın
bir konumda olan Kureyş kabilesinin en seçkin ailelerinden birine mensup bulunan Zeynep Binti Cahş,
bu teklife sıcak bakmasa da o sıralarda nazil olan "Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına
o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı
yoktur." (Ahzap, 33/36.) ayeti doğrultusunda
Resulûllah'a karşı gelmek istememiş ve
Zeyd (r.a.) ile evlenmeyi kabul etmişti. Cahiliye âdetlerinde hür bir kişi, azat edilmiş
bile olsa köle statüsünde olan biriyle evlenemezdi. Dolayısıyla bu evlilik, hür ve
köle ayrımına odaklanmış cahiliye anlayışına darbe vuran önemli bir olaydı. Fakat zaman içerisinde iki genç arasında çıkan anlaşmazlıklar had safhaya vardı, Resulûllah'ın barış tavsiyeleri artık sonuç vermiyordu ve sonunda boşanma yoluna gidildi.
Resulûllah'ın takdiri karşısında kendi tercihinden vazgeçen, ancak bu birliktelikte huzur bulamayan Zeynep Binti Cahş'a
müjde olacak haber, vahiyle geldi: “...Biz
onu -Zeynep’i- sana nikâhladık ki evlatlıkları, kadınlarıyla ilişkilerini kestiğinde (o
kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere
bir güçlük olmasın. (Ahzap, 33/37.) Bu ayetle Zeyd b. Harise'den ayrılan Zeynep (r.a.),
Resulûllah'a eş olmakla kalmıyor, mü-
minlerin anneleri arasında eşsiz bir konuma haiz oluyordu. Evlilikleri boyunca
bu hususu dile getiren Zeynep (r.a.),
“Sizleri (Hz. Peygamber ile) kendi aileleriniz evlendirdi. Beni ise yedi kat göklerin ötesinden Yüce Allah evlendirdi.”
sözleriyle Hz. Peygamber'in diğer eşlerine karşı övünürdü. (Buhari, Tevhit, 22.) Zeynep'in (r.a.) ilk evliliği gibi bu ikinci evliliği de inananlar için bir mesaj niteliğindeydi. Zira Yüce Allah, elçisine Zeynep
Binti Cahş'ı nikâhlayarak, cahiliye toplumunda mevcut "evlatlıkların boşadığı
hanımla evlenememe" âdetini kaldırdığını ilan ediyordu.
İbadete düşkünlüğü ve hayır işlerindeki
gayretiyle ön plana çıkan Zeynep Binti
Cahş, Hz. Peygamber'in en sevdiği hanımlarındandı. Deri tabaklama, deri dikme ve boncuk dizme gibi işler yapar, kazandığı parayı Allah yolunda harcardı. Hz.
Ömer'in halifeliği sırasında kendisine
tahsis ettiği gelirin tamamını yoksullara
dağıtmıştı. Resulûllah'ın diğer hanımları da
onun bu yönünü takdir ederdi. Vefatının
ardından Ümmü Seleme validemiz onun
hakkında şöyle demişti: “Zeynep, saliha
bir hanımdı. Gece namazı kılar, çok oruç
tutardı. Elişi yapar ve ondan elde ettiğinin hepsini yoksullara sadaka olarak dağıtırdı." (İbn Sa'd, Tabakât, VIII, 82.) Onun vefat
haberini alan Hz. Aişe ise, üzüntüsünü şu
sözlerle dile getirmişti: “Övgüye layık, ibadetine düşkün, yetim ve dulların sığınağı gitti.” (İbn Sa'd, Tabakât, VIII, 87.) Bu güzel
özellikleriyle Resulûllah'ın nazarında özel
bir yeri olan Zeynep validemiz, vefatından
sonra da ona en çabuk kavuşan eşi
oldu.
geçmiş zaman
olur ki
Kamil Büyüker
42
e
l
a
der
ki
L
Ç
içeklerin hepsinin ayrı bir
hususiyeti vardır. Her birisi
kendi lisanıhâliyle bir şeyler
söyler. Onlar kendi lisanlarınca konuşurlar lakin biz de
kadim medeniyet mirasımız içinde her birisine bir
şeyler söylemişiz, risaleler kaleme almışız,
tasvirlerini yapmış, üzerlerine türküler,
ilahiler söylemişiz, konuşmuş ve konuşturmuşuz... Kimi zaman "sordum sarı çiçeğe", kimi vakit, "güller, sümbüller, öten
bülbüller" kimi vakit de "çiğdem der ki, lale
der ki" demişiz...
Sayısız örnekle çiçekleri konu edinmişiz.
Çiçekler arasında da hususiyeti olan çiçekler olmuş. Bir devre adını veren lale de
rımın yanık izi kalmıştır şeklinde açıklamışlardır. Lalenin her
çiçekler arasında hep özellikli bir çiçek olmuş. Sadece bir
soğanının bir tek sap ve tek bir çiçek vermesini, tasavvufta
devre adını vermesiyle değil, harflerin sayısal değerini ifatevhit yani Allah'ın birliğinin simgesi olarak yormuşlardır.
de eden ebcet hesabıyla 66'ya yani lafzatullah'a (Allah) teHem ebcet değerindeki güzellikten hem de bu hikmetli bakabül etmesiyle de hep özel bir çiçek olmuş. Bir tefekkür
kış açısından dolayı ilk lale yetiştiricileri ve teşvikçileri arasembolü olarak da dikkat çeken lale, adının verildiği Dasında Ebussuut Efendi ve Aziz Mahmut Hüdayi hazretlemat İbrahim Paşa'nın sadrazamlık yaptığı 1718-1730 tarini sayabiliriz. Öyle ki 1628'de vefat eden Aziz Mahmut
rihlerini içine alan Lale Devrinde yani bir tutku derecesinde
Hüdayi hazretleri lalelerin sevilip yayılması ve yetiştirilmesi
lale yetiştiriciliğinin yayıldığı dönemde rivayete göre 1108
için teşvikçi olmuş, laleyi çiçeklerin en şereflisi olarak takçeşit renkte üretilmiş. Ancak laleye özel bir önem atfedim ederek; "Allah ismiyle aynı vezinde ve çiçeklerin en şedilmesi lafzatullah'la ebcet değerinin aynı olmasından kayreflisi ve itibara şayan olan laleyi yetiştirmekte benaklanmaktadır. Bayrak şairimiz Arif Nihat Asya bu ilreket vardır. Dikkatli bir gözle incelendiğinde
ginç ilişkiyi su sözlerle ifade eder: “Eskiler lalehakkın nice manevi sırları müşahede oluyi mukaddes sayarlardı. Gerçekten, izahı
nur ve hiss-i manevisi diğer çiçeklerden
zor bir şuur, o zamanın yazılarında ‘lale’ keziyade olduğu açıkça görülür." demişlimesi ile ‘Allah’ kelimesini aynı harflerLalenin her
tir.
den meydana getirirdi. Üstelik ebcette
lale, Allah, hilal aynı sayıyı verirdi. Biri
soğanının bir tek
Meşhur laleler
güzelliğiyle yurdumu, biri ulviliğiyle
sap
ve
tek
bir
çiçek
Lale-i Rumi denilen kültür lalesinin
dinimi, biri şerefiyle istikbalimi anlavermesini, tasavvufta
ve türlerinin anavatanı İstanbul'dur.
tan, kelimelerdeki ebcet beraberliğiHer
lale türü farklı bir isimle anılır. Lane sizi bilmem fakat ben, tesadüf detevhit yani Allah'ın
leler için şiirler, besteler yapılmıştır.
yip geçemeyeceğim.”
birliğinin simgesi
Bunlardan birisi Dördüncü MehÇiçek Akademisi
med'in
musahiplerinden Fenni Meholarak yormuşlardır.
Osmanlı bir zarafet medeniyeti idi. Demet Dede'dir ki kendisi şair ve bestetaylardaki incelik, letafet kolayca görülebilir.
kârdır. Yazdığı dörtlüklerle isimlerini
Genel olarak çiçeklere özel ihtimam gösteölümsüzleştirdiği bazı laleler şunlardır: Müren medeniyetimiz 17. yüzyılda Sultan İbrahim
sellem-i Âlem, La'l-i Bedahşî, Kavs-ı Kuzah,
zamanında "terbiye-i riyâz u ezhâr ve tenmiye-i haHüsn-i Hasan, Mihr-i Münîr, Rûy-i Nigâr, Sultânî Güldâyık u eşcar" amacıyla bir cemiyet teşkil etmiş ve çiçekgûn, Ferah-bahş, Kass-ı Nigîn, Kubçibaşılık makamı ihdas etmiş. Bu maksatla da Sarı Abdullah
beli, Tâcidâr, Gül-i Bîhâr, Siyâh u
Efendi şükûfedârâna (çiçekçilere) mümeyyiz ve başbuğ"
Sefîd gibi...
(Beşir Ayvazoğlu, "Lâle Devrinden
olarak tayin edilmiş. Yine Sultan VI. Mehmet "Çiçek EnÖnce Lâle" İstanbul Armağanı,
cümen-i Dânişi" (çiçek akademisi) kurmuştur. Gelelim
İBB yay. 2000, s. 122.),
laleye... İzzet Ali Paşa lale için şöyle bir beyit söylemiş:
1811 yılında kaleme alınan Lalezâr
Mazhar-ı ism-i celâl olmasa
isimli kitabın yahakka lâle
zarı Mehmet Aşkî
Bulamazdı bu kadar rütbe-i
Efendi de lalelere
vâlâ lâle
olan aşkını ve hissiyatını
şu beyitlerle ifaHikmet saçan
de ediyor:
çiçek lale
Lale Farsça bir kelime. Gerçek
vatanının ise Orta Asya olduğu
Olmasa mazhar eğer ism-i celâle lâle
rivayet ediliyor.
Nâil olmazdı bu hüsnü ile cemâle lâle
(Dr. Kaya Üçer-Dr. Münevver Üçer, Lâle-i
Münevverân, İBB Yay. 2006, s. 16.)
Lale çiçekleri bir tek sap
üzerinde bir tane olurlar
ve renkleri hemen hemen
tamamı parlaktır. Her parçasının dip kısmında genellikle siyahlık görülür. Onu da
efsanelerde, üzerinde bulunan
çiğ tanesine yıldırım düşmesi
sonucu alev alan yaprak, öylece donup kalarak laleye dönüşmüş, dip kısmında ise yıldı-
Dest-i muşâta-i kudretle bulup zîb-i cemâl
Döndü bir duhter-i pür gunc u delâle lâle
Hayl-i uşşâk sıfât dâğ-ı dil izhâr etmiş
Benzer âşık geçer ol ruhları ala lâle
(Lâlezâr, Çev. İlyas Özdemir, S. Atilla Sağlamçubukçu,
Marmara Belediyeler Birliği Yay. 2012, s. 26.)
Meğer laleler görebilene, duyabilene ne söylermiş...
Öyleyse buyrun lalelerin latif tefekkür bahçelerine...
bilgelik hikayeleri
44
NEYİ
ARIYORSAN
O’SUN!
z. Mevlana insanın kendini
arayışını ne güzel formüle etmiş: “Neyi arıyorsan o’sun!”
En çok uzağında olduğumuz
kendimiz değil miyiz? Ne
zordur insanın kendini tanıması, kendini bilmesi. Çıktığımız uzun ve ince hayat yolunda rastladığımız her insan, karşılaştığımız her sıkıntı bize
bizi anlatan bir işarettir esasında. Hayat
yolculuğu bir bakıma insanın kendini bulma,
kendini tanıma serüveni değil midir?
Ne çok şey biliriz başkaları hakkında! Söz konusu arkadaşımız, eşimiz dostumuz olunca
H
Dr. Lamia Levent
Diyanet İşleri Uzmanı
Can konağını aramadaysan cansın,
Bir lokma ekmek arıyorsan ekmeksin…
Şu nükteyi biliyorsan işi biliyorsun demektir:
Neyi arıyorsan O’sun sen…
sayıp dökeriz. Övgüler, yergiler… Sıra kendimize gelince sözler kifayetsiz kalır, ne desek bizden başka bizden ayrı… Zordur ruhun
kıvrımlarında saklanan beni görmek, tanımak.
Bazen bir ömür sürer kendimizi arayış serüvenimiz. Ama gelin görün ki, insan sarrafı olan
Allah dostları, öyle ince bir yolla anlatırlar bize
hakikati, anlamamız için…
Derler ki, adamın biri uzun bir yola koyulmuş.
Kendine bir yer bir yurt bulmak ümidiyle yollara revan olmuş. Nihayet uzaktan bir köy görünmüş ve daha köye varmadan karşılaşmış
köylülerden biriyle. Heyecanla yaklaşmış
yanına:
“Kardeşim ben öyle kötü bir yerden geliyorum ki,
oranın insanları sevgisiz, merhametsiz, acımasız.
Orada insanların birbirine saygısı yoktur. Kıskanç,
hasetçi, riyakâr, yalancı ve düzenbaz insanlardır
onlar. Söyle bana, bu köydeki insanlar nasıldır?”
Köylü adamın yüzüne bakar ve şöyle der:
“Bu köydeki insanlar da öyledir.”
Adam çeker gider oradan, aradığı yeri buldu mu
bilinmez ama çok geçmeden başka bir yolcu uğrar köye. Aynı köylüyle karşılaşır ve sorar:
“Kardeşim ben iyi insanların, hakkın, adaletin, sevginin olduğu bir yerden geliyorum. Orda insanlar
merhametli, şefkatli, iyiliksever ve dürüstler. Acaba bu köyün insanları da öyle midir?”
Köylünün yüzü aydınlanır ve cevap verir:
“Bu köyün insanları da öyledir!”
Evet, işte böyle… Biz neysek ve neyi arıyorsak oyuz
ve Cenab-ı Hak onu çıkartır karşımıza. Niyetlerimiz, düşüncelerimiz bizden ayrı değildir ki! Hz. Mevlana’nın dediği gibi, küpün içinde ne varsa dışına
da o sızar. İçimizdeki iyilik ya da kötülük bize yoldaşlık eder, yolumuz nereye giderse bizimle gelir.
Güzeli içinde taşıyıp güzele talip olanlar eninde sonunda ona ulaşırlar. Tıpkı gül misali; dikeni görüp
de güle burun kıvıranlar değil, gülün hatırına dikeni
görmezden gelenler gül kokusunu alır, güllere yoldaş olurlar…
bir nefes sıhhat
Nida Çeliksoydan
Diyetisyen
46
DOĞANIN
SAĞLIK
KAYNAĞI:
Süt, insan neslinin
devamı için en elzem
besinimiz olması
dolayısıyla hayatımızda
oldukça önemli bir yere
sahiptir. Gerek içecek,
gerekse süt türevleri
olarak vücudumuza
aldığımız bu beyaz içecek;
kalsiyum, D vitamini ve
fosforun yanı sıra kemik
ve dişlerimizin sağlıklı ve
sağlam olmasını sağlayan
diğer besinleri de içerir.
Ayrıca kan damarlarının
ve kasların daha düzenli
çalışmasını sağlar.”
nsan besini olarak tüketilen
süt miktarları, her ülkede
aynı değildir. Türkiye'de kişi
başına yılda ortama 113 kg
kadar süt (türevleri dâhil)* tüketildiği tahmin edilmesine
karşılık, hane halkı besin tüketim araştırmaları, ne yazık
ki yıllık tüketimin birey başına 65 kg
civarında olduğunu göstermektedir.
İ
Sütle gelen sağlık
Büyüme ve gelişmeyi sağlayan süt,
kemik erimesini engelleyerek kemikleri sağlamlaştırır; bu sayede vücuda güç verir. Mikropların neden
olduğu hastalıklara karşı vücudun
bağışıklık kazanmasını sağlar, vü-
cuda direnç verir. Cildin yıpranma
ve yaşlanmasını önlediği gibi beyin
için de oldukça önemlidir. (Beynin
ihtiyacı olan enerjiyi sağlar.) Sağlıklı
saç ve tırnak uzamasında, doku
hücre oluşumunda koruyucu bir
kalkan gibidir. Bu sayede yaraları
daha hızlı iyileştirir, hücreleri onarır, güçlendirir. Üstelik kronik bronşitin engellenmesinde, sindirim sistemi hastalıklarında, ülserin önlenmesinde, tansiyon ve kolesterolün düşürülmesinde de olumlu etkileriyle benzersiz bir besindir. Düzenli süt tüketen bireylerde, yaralanma ve benzeri durumlarda kanın
daha çabuk pıhtılaştığı da yapılan
araştırmalar arasındadır.
Süt ile kilo kontrolü
sağlayabilirsiniz!
Biz diyetlerimizde çoğu zaman süt
ve sütlü ürünler önermekteyiz.
Bunun nedeni sütün mideye indikten sonra yaklaşık yarısının
mide tarafından katı yiyecek olarak algılanmasıdır. Bu da beyne
“doydum” sinyali gönderilmesini
sağlar. Sütün bu özelliği de, özellikle yağsız veya yarım yağlı sütleri diyetlerimizde tercih etmemizin
baş sebepleri arasında yer alıyor.
Ne oranda içilen süt
faydalıdır?
Ne kadar içerseniz için, süt faydalıdır! Ama ideali günde bir bardaktır. Gelişme dönemindeki bir
çocuğun günde en az 500 ml,
yani 2 su bardağı süt içmesi gerekmektedir. Üç bardak süt ise kalsiyum ihtiyacınızın %100'ünü karşıladığı gibi D vitamini ihtiyacınızın
da %75'ini karşılar ve yüksek kalitede protein, potasyum, fosfor, A
vitamini ve B12 vitamini de almanızı sağlar.
Bütün bu faydalarının yanında süt,
günlük sıvı ihtiyacınızın da giderilmesine yardımcı olur. Çünkü sütün
%90'ı sudan oluşur ve bir bardağı
yalnızca 80-120 kal içerir.Laktoz intoleransınız olabilir ama bu elbette
ki süt içemeyeceğiniz anlamına
Anne sütü
doğadaki en değerli
besindir. İlk 6 ay
süresince bebek
her ağladığında
ona anne sütü
vermek en etkin
süt verme şeklidir.
Anne sütü ile
beslenen
çocukların
bağışıklık sistemi
daha güçlü olur ve
bu sayede birçok
hastalığa karşı
korunurlar.”
gelmez. Genellikle intoleransınızın
durumu, tek seferde tükettiğiniz
süt ve süt ürünlerine bağlıdır, bir
kerede daha az süt tükettiğiniz takdirde semptomlarınız azalabilir.
Ayrıca, artık marketlerde laktozsuz
sütlere ulaşmak çok kolay!
Uzun ömürlü sütlerde katkı
maddesi çelişkisi var mıdır?
Uzun ömürlü sütlerde herhangi
bir katkı maddesi bulunmamaktadır. Pastörizasyon, sterilizasyon
ve ambalajlama ilkesi ile besin
kalitesi korunur.
Anne Sütü
Anne sütü doğadaki en değerli
besindir. İlk 6 ay süresince bebek her ağladığında ona anne
sütü vermek en etkin süt
verme şeklidir. Anne sütü ile
beslenen çocukların bağışıklık sistemi daha güçlü
olur ve bu sayede birçok
hastalığa karşı korunurlar.
Anne sütü bebeğin zekâ gelişiminin daha iyi olmasını sağlar ve bebek için doğal sakinleştiricidir.
Emzirerek fazla kilolardan
kurtulmak mümkün!
Emzirme döneminde her gün yaklaşık 6-7 çay bardağı yani 600-700
ml süt salgılanır. Bunun için harcanan kalori ise 100 ml süt salınımı için yaklaşık 100 kalori civarındadır. Bu da anne için günlük
600-700 kal fazladan bir enerji
harcaması gerektirmektedir.
*(Prof. Dr. Ayşe Baysal, Beslenme, Hatiboğlu Yayıncılık, 2011.)
kırkambar
48
DUA
RAPTİYE
Bekayı hak tanıyan, sa’yi bir vazife bilir,
çalış, çalış ki beka sa’y olursa hak edilir.
“Allah’ım, şehrimizde (Medine’de)
meyvelerimizde ve ölçeklerimizde
bereket üstüne bereket ver!”
Mehmet Akif Ersoy
Müslim, Hac, 474.
KISSADAN HİSSE
TADIMLIK
Behlül Dânâ ve
Fırıncılar
ehlül Dânâ Harun Reşid’den bir görev ister.
Harun Reşid de talep
üzerine ona çarşının
ağalığını verir. Görevine başlamak isteyen Behlül Dânâ
oyalanmadan yola koyulur. İlk
olarak fırına gider. Birkaç tane
ekmek tartar fakat ekmekler
normal gramajından noksan
gelir. Bu durumla karşılaşan
Behlül Dânâ fırıncıya sorar:
“Kazancın yetiyor mu? Huzurun yerinde mi, mutlu musun?” Behlül bir sorar, bin âh
işitir, fırıncı hep olumsuz cevaplar vermiştir. Behlül Dânâ
bunun üzerine fırıncıya bir şey
B
Yaşarken
Ağaçların daha bu bahçelerde
Bütün yemişleri dalda sarkıyor;
Umutların mola verdiği yerde
Geceler bir nehir gibi akıyor.
demeden oradan ayrılır ve
başka bir fırına geçer. Orada da
birkaç ekmek tartar ve görür ki
bütün ekmekler gramajından
fazla gelir. Aynı soruları bu fırıncıya da sorar ve her soruya
olumlu yanıtlar alır. Bundan
sonra başka bir yere gitmeden
Harun Reşid’in yanına varır ve
yeni bir görev ister. Harun Reşid, “Behlül vazifeni vereli çok
olmadı, ne çabuk usandın?”
der.
Behlül Dânâ şöyle söyler:
- Efendim çarşı pazarın ağası
varmış. Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları tartmış,
buna göre herkes hesabını
ödemiş, bana ihtiyaç kalmamış.
Baksan bir uzaklık var hangi yana,
Hangi eşyaya dönsen boş bir
ayna;
Varmak istediğim uzak limana
Gemiler beni almadan kalkıyor.
Gelmedi gün daha, çalmadı saat,
Daha uçurmuyor beni bu kanat;
Sabırsızlanma, ey kapımdaki at!
Güneş daha gözlerimi yakıyor.
Ahmet Muhip Dıranas
Ali Çağan Uzman
İki nimet vardır ki insanların çoğu (onları
değerlendirme hususunda) aldanmıştır:
Sağlık ve boş zaman.
Buhari, Rikâk, 1.