close

Enter

Log in using OpenID

Değer Dergisi - Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü

embedDownload
Değer
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü Yayınıdır
Mart 2014 Yıl: 1 Sayı: 3
Aylık Kültür ve Yaşam Dergisi
Sesleniş Gazetesi Ekidir
Ücretsizdir
04
Atatürk ve
Vatanseverlik
10
Aile
Ziyareti
12
İstiklâl
Şairi Akif
18
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün kü, kanın kurtarıyor Tevhid’i;
Bedrin aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Çanakkale'de
Birlik Ruhu
28
TV, Şiddet
ve Toplum
Vatan bizim, ülke bizim, el bizim
Emin ol ki her çalışan kol bizim
Ayyıldızlı bayrak bizim, mal bizim
Söyle Veysel öğünerek, överek.
Âşık Veysel
Mart 2014
D eğer
BAŞYAZI
Kıymetli okurlarım,
İnfaz hizmetlerimizin önemli unsurlarından olan iyileştirme hizmetlerinin bir parçası olan dergimizin bu
sayısında da sizlerle birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyorum.
Ceza infaz kurumlarımızda yaşanan kalabalıklaşmanın 150.000’i geçtiği bu günlerde, kurumlarımızda huzur ve sükunun sağlanmasında, infaz ve iyileştirme hizmetlerinin aksatılmadan yürütülmesinde
görev yapan personelimize teşekkür ediyorum. Yine kendilerine sunulan eğitim, iyileştirme ve işyurdu hizmetlerine katılımları
ile bu faaliyetlerimizi anlamlı hale getiren, diğer infaz hizmetlerinin yürütülmesinde personelimizin işlerini kolaylaştıran, gayretlerimize olumlu geri dönüşlerde bulunarak hizmetlerimizin amacına ulaştığını görmemizi sağlayan hükümlü ve tutukluları
tebrik ediyorum. Bu anlamda 2013 yılında, değişik tip ve modellerdeki ceza infaz kurumlarımızda barındırılan hükümlü ve tutuklulardan mesleki eğitim ve işyurdu hizmetlerine toplam 61.239 kişiyi dahil ederek, bu kişilerin meslek edinmiş olarak tahliye
sonrasına hazır hale getirilmesini, yönlendirmelerimiz sayesinde ilk orta ve yüksek öğrenime dahil ettiğimiz kişi sayısının her
geçen gün artmasının haklı gururunu sizlerle paylaşıyorum.
Yaptığımız görev; ceza infaz kurumlarımızda bulunan yaklaşık 150.000 hükümlü ve tutuklu, denetimli serbestlik tedbiri altında
bulunan yaklaşık 200.000 kişi ile bunların ailelerini de düşündüğümüzde faaliyetlerimizin doğrudan 2.000.000 dan fazla kişiyi
ilgilendirmektedir. Bu nedenle üzerimizdeki sorumluluğun farkında olarak çalışmalarımızı hız kesmeden sürdürüyoruz.
Mart ayı, bir yandan bahar bayramı ile hayatın canlanışını haberdar ederek içimize farklı bir mutluluk getirirken, diğer yandan
da Çanakkale Zaferi ve İstiklal Marşı’nın kabulünün yıldönümünü de içinde barındırması nedeniyle vatan ve millet sevgimizin
doruklara çıktığı bir ay olma özelliğini taşıyor. Anadolu’nun vatan haline getirilmesinde atalarımız büyük bedeller ödedi ve bizler de hâlâ ödemeye devam ediyoruz. Bu düşünceler vatan sevgimizi ve vatana hizmetteki motivasyonumuzu artırıyor. Mart
ayının sosyal kültürel faaliyetler yönü ile kurumlarımızda dolu dolu ve coşkulu geçeceğini öngörüyorum. Bu nedenle faaliyetleri
yürütecek olan arkadaşlarımıza başarılar dilerken hükümlü ve tutuklularımızın da aktif katılımını bekliyorum.
Bilindiği üzere kurumlarımızda annesinin yanında kalmakta olan çok sayıda çocuğumuz bulunmaktadır. Bu çocuklarımızın
kreşe devam ederek, gelişimlerini en iyi şekilde tamamları hususunda hepimize önemli sorumluluklar düşmektedir. Bu konuda
cezaevi ortamının olumsuz etkilerinin en aza indirilmesi için çocuklarımıza ve annelerine her türlü destek sağlanmaktadır.
Bu vesile ile Genel Müdürlüğümüz bünyesinde görev yapan tüm kadın personelimizin ve tüm kadın hükümlü ve tutukluların
Dünya kadınlar gününü kutluyorum.
Enis Yavuz YILDIRIM
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü
1
D eğer
D eğer
Aylık Kültür ve Yaşam Dergisi
Yıl: 1 Sayı: 3 Mart 2014
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü Yayınıdır
YAYIN KURULU
Burhanettin ESER
(Yayın Kurulu Başkanı)
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdür Yardımcısı
Vehbi Kadri KAMER
Eğitimden Sorumlu Daire Başkanı
Mustafa DOĞAN
Tetkik Hakimi
Ramazan GÜNŞAN
Şube Müdürü
Melike ÖNBAŞ
Alpaslan DEMİR
Tuncay KARACA
Evren TANRIKULU
Metin KARTAL
Mustafa Serdar ÖZGÜN
Süleyman KARAKUŞ
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Naci BİLMEZ
Editör
İlhan GÜLER
Grafik Tasarım
Fatih ŞAFAK
Sahibi
Ankara Açık Ceza İnfaz Kurumu Adına
Ali Turan KARADAĞ
Kurum Müdürü
Baskı
Ankara Açık Ceza İnfaz Kurumu Matbaası
İstanbul Yolu 15.Km Hava Müzesi Karşısı
Şaşmaz / Ankara
Tel: (0312) 278 7610 Faks: 278 25 68
Yayın Türü
Yerel Süreli Yayın
Basım Tarihi: 07/03/2014
İletişim
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü
Konya Yolu No:70 06330 Beşevler/ANKARA
Tel: 0312 204 13 75 Faks: 223 43 91
e-posta: [email protected]
Web: www.cte.adalet.gov.tr
Sesleniş Gazetesinin
Ayda Bir Yayımlanan Kültür Ekidir
2
Mart 2014
İÇİNDEKİLER
06
08
12
15
17
18
24
26
28
38
48
STRESİ ALAN
YİYECEKLER
ÇANAKKALE'DE
KADIN KAHRAMANLAR
İSTİKLÂL ŞAİRİ
MEHMET AKİF
ÇOCUK YETİŞTİRME
YAKLAŞIMLARI
MAZERET
YOK
ÇANAKKALE'DE
BİRLİK RUHU
KAÇ YIL
GEÇTİ?
PEYGAMBERİMİZLE
AŞILIYOR ZORLUKLAR
TELEVİZYON, ŞİDDET
VE TOPLUM
YİĞİDİN HARMAN
OLDUĞU İL; YOZGAT
GÖZYAŞLARININ
DİLİ
Mart 2014
D eğer
EDİTÖR’DEN
Merhaba, dergimizin Mart sayısı ile yine beraberiz,
Mart ayı, eşlere, sevgililere ve annelere yani kadınlarımıza özel bir gün
olan dünya kadınlar gününü, baharın habercisi bahar bayramını içinde
barındırıyor. Vatan sevgimizin, milli birlik ve beraberliğimizin göstergelerinden olan, ulus olarak tarihimizin en büyük kahramanlıklarından Çanakkale Zaferi’ni bu ayda kutluyoruz. Tabi ki yedi düvele meydan okuyan,
çetin günlerden alnının akıyla çıkan şanlı ecdadımızın hürriyet hikayesinin
anlatıldığı İstiklal Marşı’nın kabulü de Mart ayına rast gelmektedir.
Bir kimsenin doğup büyüdüğü; bir milletin hakim olarak üzerinde yaşadığı, barındığı toprak bütününe vatan denilmektedir. Vatan sevgisi öylesine
güçlü bir değerdir ki, buna sahip olan kişi üzerinde doğup büyüdüğü ve
hayatını geçirdiği, atalarını bağrına gömdüğü bu topraklar için, gerektiğinde sevdiklerini bir daha görememe, gelecekle ilgili planlarından ve hayallerinden vazgeçme uğrana, yani her şeyini feda ederek şehitliğe kanat
çırpabilmektedir. Vatan sevgisi, bu yönüyle en asil, en yüce sevgilerden
biridir
04 ATATÜRK VE VATANSEVERLİK
Bir şairimiz; ‘Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,Toprak eğer uğrunda ölünüyorsa vatandır’. der. Ne güzel der, işte bu şiir tam bizim vatanımız
için söylemiştir. Dünya üzerinde başka bir millet gösterilemez ki, bizim
kadar vatanı için can vermiş olmasın. İstiklal Marşı şairimiz vatanımız ile
milletimizin bir beden ve ruh olduğunu şu dizesinde ne güzel anlatır:
"Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda.
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda."
Evet ''Değer'' dergisinin bu sayısında yukarıdaki sözlerimizden de anlaşıldığı üzere vatanseverlik teması ele alındı.Yine bu sayımızda da birbirinden
bilgilendirici, öğretici konularla sizlerle birlikteyiz.
Dergimize bu ay; vatanseverliği ve milliyetperverliği ile tüm dünyaya ve
Türk Milleti'ne örnek olmuş Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Büyük
Önder Atatürk'ün vatan ve millet sevgisi en önemli başlıklarımızdan biri
olarak yer aldı.
8 Mart Dünya Kadınlar Gününden , 18 Mart Çanakkale Zaferine geçiş yaptığımız yazımızda Çanakkale'nin görünmeyen kahramanları 'kadınlar' gün
yüzüne çıkıyor.
İnsan tek başına yaşayamaz düsturu doğrultusunda akraba ziyaretinin
önemi ve psiko-sosyal yönüne dikkat çekmeyi unutmadık.
10
AİLE ZİYARETİ
Anadolu’nun en eski yerleşim yerlerinden ve yiğitler diyarı olarak bilinen
Yozgat’a bir gezi düzenledik.
Bu ay dergimizin okur kitlesinin büyük bir kısmını oluşturan hükümlü ve
tutuklularımıza da bir yer ayırdık, onların seslerini duyurabilmeleri için
“Sizden Gelenler Köşesi” açtık.
Hepsi bu kadar da değil; İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy hayatı, çocuk yetiştirmede önemli yaklaşımlar, sıkça başvurduğumuz mazeret üretmenin olumsuz sonuçları ve kurtulmanın yolları, tarihimizde destansı
mücadelelere sahne olan Çanakkale Zaferindeki birlik ruhu,uzman psikolog dilinden televizyonun çocuklar ve toplum üzerindeki etkileri, Harp
Mecmuasından dokunaklı hikayeler, hepsi birbirinden değerli olan tema
odaklı kitaplarımızın tanıtımı, okuyunca hem güldüren hem düşündüren
fıkralar, ilginç yönleriyle smokinli hayvanlar olarak bilinen penguenler,
farklı duygularla akan gözyaşlarının farklı mahiyetlerde olduğu... gibi nice
birbirinden bilgilendirici ve öğretici yazıları istifadenize sunduk.
Bu vesile ile kurumlarımızda görev yapan kadın personelimizin, kadın hükümlü ve tutuklularımızın “Dünya Kadınlar Gününü” kutluyoruz.
20 AKİF’TEKİ MEHMETÇİK SEVGİSİ
Sizleri dergimizle baş başa bırakırken bir sonraki sayımızda "Sağlıklı Yaşam" teması ile karşınızda olmayı umuyoruz.
Gelecek sayıda buluşmak ümidiyle…
3
D eğer
Toplum
Mart 2014
Atatürk ve
Vatanseverlik
M
illet, genel kabul gören
anlamıyla aynı topraklar
üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek
ve görenek birliği olan insan topluluğudur. Milletin üzerinde yaşadığı toprak da vatan olarak adlandırılır. Vatan
yalnızca üzerinde yaşanılan toprak
parçası olarak algılanamaz; bir insanın hayatında sahip olduğu en önemli
varlıklardan birisidir. Millet ve vatanın
her insan için anlamı büyüktür. Bireyi
güçlü kılan temel, ait olduğu milletin
kültür birikimi, tarihi, geleneksel özellikleri gibi unsurlardır. Milletin devamlılığını sağlayan ana öğe de, vatanın
bölünmez bütünlüğünün korunmasıdır.
Türk Milleti'nin vatanına olan sevgisi ve bağlılığı tarihsel bir gerçektir ve
milletimizi diğer milletler arasında üstün kılan en asil özelliklerden birisidir.
Bununla birlikte her Türk, milletinin
menfaatlerini kendi menfaatlerinden,
milletinin geleceğini kendi geleceğinden üstün tutan bir anlayışa, derin bir
millet sevgisine sahiptir. Türklerin, diğer tüm milletlere örnek olması gere-
4
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Büyük Önder Atatürk de vatanseverliği ve milliyetperverliği ile tüm dünyaya ve Türk Milleti'ne
örnek olmuş bir insandır. Son derece mütevazı bir kişiliğe sahip
olan Atatürk, kendisinin sahip olduğu üstün özelliklerini hep milletinin kendisine kazandırdığı özellikler olarak görmüştür.
Mart 2014
D eğer
ken vatan ve millet sevgisi, bize şanlı
tarihimizin en önemli miraslarından birisidir. Vatan ve millet sevgisi, çok asil
sevgilerdir ve Türk Milleti için kutsal
değerlerdir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu
Büyük Önder Atatürk de vatanseverliği
ve milliyetperverliği ile tüm dünyaya
ve Türk Milleti'ne örnek olmuş bir insandır. Son derece mütevazı bir kişiliğe
sahip olan Atatürk, kendisinin sahip
olduğu üstün özelliklerini hep milletinin kendisine kazandırdığı özellikler
olarak görmüştür. Aynı şekilde kazanılan zaferleri ve elde edilen başarıları
da hep milleti ile birlikte gerçekleştirdiğinin bilincinde olmuş, bunları daima
milletine mal etmiştir. Konuşmalarında
ve yazılarında bu noktanın altını önemle çizmiştir. "Benim hayatta yegane
fahrim, servetim Türklükten başka bir
şey değildir" diyerek Türk olmaktan
gurur duyduğunu ifade etmiştir. Atatürk, yaşamı boyunca vatan ve millet
sevgisinin önemi üzerinde durmuş,
Türk Milleti'ne duyduğu derin saygı
ve sevgiyi önemle vurgulamıştır. "Ne
mutlu Türküm diyene" sözü, kuşkusuz
çok üstün bir sevginin simgesidir.
Atatürk, vatan ve millet sevgisinin
üstünlüğü ile tanınan, bu sevgisi sayesinde tarihi başarılara imza atmış bir
lider, büyük bir devlet adamı idi. Gerek
Kurtuluş Savaşı sırasında yaşanan büyük zaferlerin, gerekse bağımsızlığın
kazanılmasının ardından ekonomide ve
sosyal hayatta katedilen ilerlemelerin
temel kaynağı Atamızın vatanına duyduğu derin sevgi ve milletine karşı hissettiği güçlü bağlılıktı. Koşullar ne kadar zor, durum ne kadar umutsuz gibi
gözükse de, vatanı ve milleti için her
zaman yapacak bir şeyi olduğuna inanan büyük bir insandı. Atatürk'ün hayatı incelendiğinde, tüm yaşamı boyunca
en büyük amacının Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak olduğu
ve bu yolda yapılan büyük mücadelenin de derin bir vatan ve millet sevgisinden ilham aldığı açıkça görülecektir.
Gerçek sevgi ve bağlılık olmadan, böylesine büyük başarılar elde edilemeyeceği açıktır. Bir insan vatanını korumak
ve kurtarmak için verdiği mücadelede
hiçbir zorluktan yılmıyor, en içinden
çıkılmaz gibi görünen durumlar karşısında dahi akılcı ve etkili çözümler
üretebiliyor, zafere olan inancını ve azmini a sla kaybetmiyor ise, bu, uğrunda
mücadele verdiği değerlere sarsılmaz
bir bağlılık duyduğunun en önemli
göstergesidir. Atatürk'ün ideali, bağımsız bir vatan üzerinde, güçlü bir milli
birlik anlayışına sahip bir millet ortaya
çıkarmak ve bu milletin hiçbir engel
tanımadan çağdaşlaşma yolunda ilerlemesini sağlamaktır. Türk Milleti'nin
çağdaş milletler seviyesine yükselmesi
gerektiğine inanan, bu düzeye çıkma
hakkına sahip bir millet olduğu gerçeğini tam anlamı ile kavramış olan Atatürk, vatan ve millet sevgisi sayesinde,
kimsenin düşünemeyeceği, düşünse
bile gerçekleştirmesinin mümkün olamayacağı bir başarı kazanmıştır.
"Türklerin vatan sevgisi ile dolu
göğüsleri, düşmanların melun ihtiraslarına karşı daima bir duvar gibi yükselecektir" sözleri ile vatanseverliğin
önemine dikkat çeken Atatürk, milletini seven, milletine sadık ve milletine
güvenen gerçek bir Türk milliyetçisidir. Ve şu önemli gerçek de göz ardı
edilmemelidir ki; vatanını ve milletini
herşeyin üstünden tutan, bu derin sevgi için gerektiğinde kendi canını dahi
tehlikeye atan Büyük Atatürk'ün bize
bıraktığı en önemli miraslardan biri
vatanseverlik ve millet aşkıdır. Atamızın bizlere bıraktığı büyük mirası onun
bizden beklediği gibi değerlendirebilmek, ülkemizi onun bize bıraktığı noktadan hep daha ileriye götürebilmek,
Türk Milleti'ni, tarihine yakışır bir
makama ulaştırabilmek için yapılması
gereken, Atamızın izinden yürümektir.
Tüm vatanseverlerin ve gerçek Türk
milliyetçilerinin kendilerine örnek
alabilecekleri en güzel örnek, hiç şüphesiz Atatürk'tür. Atatürk ise, "Benim,
Türk Milleti için yapmak istediklerim
ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır.
Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl
ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse,
manevî mirasçılarım olurlar" sözleri ile
bize hedefe ulaşacak en kısa yolu göstermektedir
Kaynak : www.turkansiklopedi.com
5
D eğer
Bilim
Psikoloji
Şehir hayatı strese
girme yaşını düşürdü
Uzm. Psik. Dan. Sait Özdemir, stresin 7 yaşına
kadar düştüğünü belirterek, "Bunun nedeni çocuklar için katı ve acımasız bir hayat sunan şehir
hayatıdır." dedi. Özdemir, kendilerinin tarlalarda
büyüdüğünü, doya doya toprakla oynama zevkini tattıklarını ifade ederek, "Bizden sonraki nesil
seralarda büyüdü. Yeni yetişen nesil ise cam fanuslarda büyümek zorunda bırakılıyor. Her yer
taş yığını, ayaklarımız toprağa değmiyor. Vücudumuzdaki elektriği alacak, tabiri caizse topraklama
yapacak kadar toprak bile yok.
Tarih
Mart 2014
Toplum
İznik Gölünde 1600
yıllık kilisi bulundu
Çanakkale 100.Yıl
Marşı'na yoğun talep
Uludağ Üniversitesi (UÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr.
Mustafa Şahin, yaptığı açıklamada, İznik ve
çevresindeki hava çekimlerinden elde edilen
fotoğraflarda, "Senato Sarayı" olarak tanımlanan alanın 500 metre doğusunda, göl kıyısından 20 metre açıkta anıtsal yapı kalıntısının
fark edildiğini belirtti. Bazilikanın, M.S 740
depremindeki çökmenin etkisiyle göl sularına
gömüldüğü tahmin ediliyor.
Çanakkale Savaşları'nın 100. yılı
olan 2015'teki etkinliklerde kullanılmak üzere marş bestelenmesi amacıyla Basın Yayın ve Enformasyon
İl Müdürlüğünce başlatılan çalışma
yoğun ilgi gördü. Müdürlük yetkililerine telefonla ulaşan pek çok
müzisyen, marşı bestelemeye talip
olduğunu bildirdi
Bu yiyecekler
stresi alıyor
Hatice Tuba Çetinkaya
Gün içinde ne çok şeyin sıkıntısını, stresini yaşıyoruz. Yaramazlık yapan çocuğa,
kötü kokuların karıştığı toplu taşıma araçlarına, sokak düğünlerine, sıcak havaya, yoğun trafiğe, hatta bazen “Gözünün üstünde
kaşın var.” diyene bile sinirlenebiliyoruz.
Bir de bunların yanına yapmamız gereken
ama yetiştiremediğimiz işler eklenince vay
halimize! “Çok stresliyim.” gibi bir nedeni
de arkamıza alıp esiyor gürlüyoruz. Acaba
yaşadığımız yoğun stresten kurtulmak için
birilerine kızmak, küfür etmek, kötü alışkanlıklar edinmek ya da anti-depresan kullanmak dışında çözüm yok mu? Aklımıza
takılan bu soruları uzmanlara yönelttik ve
ondan stres yönetimini kolaylaştıran besinlerin neler olduğunu öğrendik. Doğal yollarla
da stresimizi yönetip daha dingin ve huzurlu
olabiliyormuşuz meğer.
Kuru baklagiller
Kuru fasulye, nohut, barbunya gibi sindirimi geç olan besinler özellikle öğleden
sonraki gerginliklerimiz için ideal. Öğle ve
akşam yemeği arasındaki zamanın uzadığı
yaz günlerinde, açlık kan şekerimiz düşürebiliyor. Kan şekerimiz düşünce daha gergin
oluyoruz. Öğlen kuru baklagilleri tükettiğimizde ise kan şekerimiz daha uzun süre
6
dengede kalıyor ve daha az geriliyoruz. Bu
gıdalar, sinir sistemimizin sağlığı için gerekli
B vitamini açısından da oldukça zengin.
Bitki çayları
Özellikle melisa ve sarı kantaron çayları
rahat uyumamıza yardımcı oluyor. Uykusuzluk, stres yapıcı unsurların başında geldiğinden bu çayların üzerimizde gevşetici etkisi çok işe yarıyor. Ancak uyku verdiğinden
bunları gündüz değil de akşam yatmadan
önce tüketmeyi tercih etmeliyiz. Melisa ve
kantaron gibi stresimizi azaltmaya yardımcı
olan papatya ve rezene çaylarını ise gün içerisinde içebiliriz.
Kuruyemişler
Kuruyemiş deyince kastımızın çekirdek
çitlemek olmadığını belirtelim önce. Fındık,
ceviz, bademin diğer kuruyemişlerden farklı
etkileri var. Mutluluk hormonu ‘seratonin’
salgılanmasına yardımcı olan bu ara öğün
besinleri, antioksidan etkili E vitamini açısından zengin. Magnezyum yetersizliğinde
kaslarımız daha çabuk gerginleşir. Magnezyum içeren fındık, ceviz ve bademi tüket-
Mart 2014
D eğer
Aile
Herkes aynı sofraya
buyursun
Amerika’da yapılan bu araştırmayla, bilhassa akşam yemeğini beraber yiyen ailelere mensup gençlerin, kötü arkadaş
gruplarından uzak durdukları ve madde bağımlısı kişilerle daha az arkadaşlık
kurdukları belirlendi. Bu durum, hazır
ve ayaküstü yemek yeme tarzının gittikçe
yaygınlaştığı günümüz toplumları için oldukça dikkat çekici...
Beslenme
Yavaş ye, ağır çiğne
kilo ver
ABD’deki Texas Üniversitesi’nden bilim
insanları yavaş yavaş yemenin kalori alımını azalttığını kanıtladıklarını açıkladı.
Deneylerde iyice çiğneyerek ve her lokmadan sonra çatal kaşıklarını bırakarak yiyen
kişilerin yemek masasından kalktıklarında
ortalama 88 kalori daha az tükettiğini ve
kendilerini daha tok hissettiğini gördüklerini söyledi.
mek stresi önleyici etkiye sahip. Ayrıca kuruyemişler, sahip oldukları
bitkisel Omega-3 ile kalbimizi koruyorlar.
Bitter çikolata
Çikolatanın mutluluk verici etkisini çoğumuz biliyoruz zaten.
Öğleden sonra atıştırma olarak 20-30 gram bitter çikolata, hem salgılattığı seratoninle bizi mutlu ediyor hem de kalp sağlığımıza destek
veriyor.
Tahıllar
Bu başlığa aslında beyaz ekmeği sevenlerin dikkat etmesi gerek.
Çünkü beslenme düzenimizde alışkın olmadığımız yulaf ezmesi,
kepeği veya bisküvisi, arpa, müsli, tam tahıllı ekmekler kan şekerini diğer karbonhidrat kaynaklarına göre daha uzun süre dengeliyor.
B vitamini açısından da oldukça zengin bu besinleri sadece ekmek
olarak değil çorbalara katarak, haşlamasını ya da lapasını yaparak da
tüketebiliriz. Öğle ve ikindi vakitleri bu tahıllardan faydalanmak için
ideal zaman dilimi.
Antioksidan meyveler
Gün içinde yiyip içtiklerimizden, hatta teneffüs ettiğimiz havadan bile birçok toksin alıyoruz. Antioksidanlar bunları vücudumuzdan atmamıza ve gevşememize yarıyor. En güçlü antioksidan meyveler, koyu kırmızı renkte olan annelerimizin “Kan yapar.” dedikleri;
Toplum
Uyuşturucudan tedavi
görenlerin sayısı arttı
Alkol ve Madde Bağımlılığı Tedavi ve
Eğitim Merkezlerine başvuran hastalara ilişkin Sağlık Bakanlığı istatistikleri, dikkat çekici sonuçlar ortaya
çıkardı. Uyuşturucudan tedavi görenlerin sayısı yüzde bin 781 arttı.
kiraz, vişne, ahududu, böğürtlen, dut, yaban mersini ve nar. Ayrıca C
vitamini açısından zengin olan kavun, karpuz, ananas da antioksidan
etkiye sahip. Düşük şeker içeriği, düşük kalorisi ve yüksek C vitaminiyle kiviyi de unutmamalı.
Acı biber
İnsanın acının, tatlı etkisi göstereceğine inanası gelmiyor ama acı
biber, vücutta mutluluk veren ‘endorfin’ hormonunun salgılanmasını hızlandırıyor. İçerdiği pigment sayesinde vücut ısımızı artırıyor,
metabolizmamızı hızlandırıyor. Bunun için en acı biberi bulmamız
gerekmiyor elbette. Acının vücut sıcaklığımızı artıracak düzeyde olması yeterli. Acı biberi yemeklerimizin içinde ya da baharat olarak
kullanabiliriz.
7
Toplum
D eğer
Mart 2014
Çanakkale'de
KADIN KAHRAMANLAR
Çanakkale’de, Türk ordusu, yokluk ve yoksulluk içinde büyük bir direniş göstererek büyük bir
zafer kazanmıştır. Bu zaferin kahramanları ve hikâyeleri kuşaktan kuşağa aktarılır. Bu savaşta
olağanüstü işler başaran kadın kahramanlar da bulunmaktadır. Bunlar arasında Nezahat Onbaşı,
Hatice Hanım, Zeynep Mido Çavuş, Başhemşire Safiye Hüseyin Elbi gibi isimler yer almaktadır.
Ç
anakkale Zaferi'nin görünmeyen kahramanları
'kadınlar' gün yüzüne çıkıyor. İşte 8 Mart’tan 18
Mart’a Çanakkale'nin kahraman kadınları...
8 Mart’ı geride bıraktığımız bugünler, kadınların günümüzdeki statülerine kavuşmak için ne kadar zorlu bir
mücadeleden geçtiklerini hatırlamak için iyi bir vesile.
Öte yandan, içinde bulunduğumuz ay, kadınların sadece
bireysel hakları için değil, küresel mücadelelerde, savaşta, cephede ve cephe gerisinde de etkin roller icra ettiklerini öğrenme fırsatı sunuyor.
Çünkü bu ay, aynı zamanda Çanakkale Zaferi’nin
yıldönümü olarak kutlanan 18 Mart’ı da içeriyor. 8
Mart’tan kalkıp 18 Mart’a çevirdiğimiz projektörler Çanakkale Savaşı’nın cevval kadınlarını aydınlatıyor.
Çanakkale ile ilgili yabancı kaynaklar, askerlerin
mektupları ve anılarından, keskin nişancı kadın savaşçıların varlığından bahsediyor. Bizim kaynaklarımız ise
Nezahat Onbaşı gibi, savaşta önemli yararlılıklar göstermiş ve sonra Meclis tarafından rütbeye layık görülmüş
kadınların bulunduğuna işaret ediyor. Çanakkale Savaşı
ile birlikte İnönü muhabereleri ve Kurtuluş Savaşı’na
iştirak eden Mücahide Hatice Hanım, Kosova’dan gelerek savaşa katılan ve şehit düşen Zeynep Mido Çavuş,
Çanakkale’den İstanbul’a yaralı taşıyan Reşit Paşa Vapuru’nunbaş hemşiresi Safiye Hüseyin Elbi, Türk yaralıları tedavi ederken yaşanan bombardımanla can veren
Alman hemşire Erica, Çanakkale’nin kadın kahramanları arasında yer alıyor. Savaşı takip eden 50 gazeteci arasındaki tek kadın Bulgar kökenli WandaZembrzuskayı
da unutmayalım!
Onlar savaşın çeşitli dönemlerinde yer alarak kendi
mücadelelerini verdiler. Bu 8 Mart ertesinde, 18 Mart’a,
bir de bu açıdan bakma vakti geldi de geçiyor diye düşündük.
18 Mart tarihi, Türkiye için tarihî bir zaferdir.
Çanakkale’de tarihçilerin tabiriyle 7 düvele karşı savaşan
Türk ordusu, dönemin şartlarında, yokluk ve yoksulluk
içinde büyük bir direniş göstermiş, sonuçta da büyük bir
zafer kazanmıştır. Bu zaferin kahramanları ve hikâyeleri
kuşaktan kuşağa aktarılır. İşte bu tabloda, Seyit Onbaşı,
Ezineli Yahya Çavuş gibi isimlerin yanında, onlar kadar
ön planda ve sayıca fazla olmasa da kadın kahramanlar bulunuyor. Kendisine daha sonra TBMM tarafından
Onbaşı unvanı verilen Nezahat Onbaşı, Çanakkale’den
sonra Türkiye’yi cephe cephe dolaşan Hatice Hanım,
Kosova’dan gelerek savaşa katılan Zeynep Mido Çavuş,
8
Mart 2014
D eğer
Çanakkale’den İstanbul’a yaralıları taşımak için hastaneye dönüştürülen Reşit Paşa Vapuru’nun başhemşiresi
Safiye Hüseyin Elbi, bu isimler arasında bulunuyor.
Askerlik çağındaki tüm erkeklerin savaşa çağrıldığı
bu dönemde, cephe gerisindeki fedakârlık ise genelde
kadınlara düşer. Ancak cephe gerisindeki fedakârlıklarla
yetinmeyen bazı kadınların, bizzat cepheye giderek savaşta yer aldıkları biliniyor. Bu çerçevede, Çanakkale
Savaşındaki kadınların öykülerini toplayan Zümrüt Sönmez, Savaşın Kadınları isimli kitabında, kadınların nasıl
bir rol aldığını aktarıyor. Hilali Ahmer (Kızılay) Hanımlar Merkezinin teşviki ve ilanları ile dernek merkezine
giderek cephe gerisi hizmeti sunan kadınlar, bununla da
sınırlı kalmıyor. Bir kısmı cephede, sıcak çatışmaların
yaşandığı ortamlarda sağlık hizmetlerini sunuyor, bir
kısmı da omuz omuza savaşmayı tercih ediyor. Hatta,
keskin nişancı olarak cephenin en ön safında yer alıyorlar. Ancak, bu yöndeki bilgilere Türk arşivlerinde değil,
yabancı kaynaklarda rastlanıyor. Örneğin, Avusturyalı
piyade er J.C.Davies, annesine yazdığı mektupta, keskin nişancı bir Türk kızının karşı taraftan pek çok askeri
vurduğunu, gün batmadan kendisinin de bir Avusturyalı
tarafından vurulduğunu söylüyor. 19-21 yaşındaki genç
kızın bedeninden, ölü olarak ele geçirildiğinde 51 kurşun çıkmış.
Çanakkale Savaşında gerek keskin nişancı olarak ön
saflarda gerekse diğerleriyle birlikte omuz omuza çarpışan kadınların yer aldığı halde bu isimlerin neden kayıtlara geçmediğini tarihçiler o günkü toplum yapısına
bağlıyor. Çünkü dönemin koşullarında kadınlar çok fazla ön planda değildi. Hatta, Anafartalar’dan başlayarak
Kurtuluş Savaşına kadar pek çok cephede boy gösteren
Mücahide Hatice Hanımın ismini Ahmet olarak duyurması da bunu açıklıyor.
Nezahat Onbaşı
Ne çeyiz ne de madalya sahibi oldu
Annesi vefat ettiği için babası Albay Hafız Halit Bey
ile birlikte cepheden cepheye koşan Nezahat Onbaşı’nın
serüveni, çocukluk yıllarında başlıyor. 8 yaşında cephelerle tanışan Nezahat’in rütbesini aldığı savaş, Gediz
Cephesi’ndeki bir çatışmadır. Babası Halit Bey’in kumandasındaki 70. alay zor anlar yaşamaktadır. Aralarından cepheden kaçmayı düşünenler bile olur. Atıyla 600
kişilik alayın önünü kesen Nezahat, Ben babamın yanında ölmeye gidiyorum, siz nereye gidiyorsunuz? diyerek
kalmalarını ve savaşın kazanılmasını sağlar. Bu nedenle
onbaşı rütbesini alan Nezahat, Meclis’in kendisine öngördüğü çeyiz ya da madalyayı ise ömrü boyunca göremez. Çünkü unutulup gitmiştir.
Mücahide Hatice Hanım
Türkiye’yi cephe cephe dolaştı
Anafartalar’da 56. fırkada mücadele eden Hatice
Hanımı herkes erkek zannediyordu. Çünkü, tanınmamak ve savaş dışında kalmamak için erkek ismi kullanarak, kendisinin Ahmet ismiyle çağrılmasını istemişti.
Anafartalar’dan sonra diğer muharebelere de katılan
Hatice Hanım, İzmir’de Yunanlılara esir düşer. Buradan
Manisa’ya kaçan ve Bandırma üzerinden İstanbul’a geçen kadın asker, buradan sonra da İnönü Muharebeleri’ne
katılır. Kurtuluş Savaşı boyunca pek çok cephede boy
gösteren Hatice Hanım, Kütahya cephesinde, Çay ve
Dumanlı Pınar muharebelerinde de bulunmuştur.
Zeynep Mido Çavuş
Kosova’nın gönüllü kahramanı
Osmanlı’nın verdiği savaşta sadece Türkiye sınırları içindeki kadınlar rol almadı. Bunun dışında da eski
Osmanlı topraklarından gelerek savaşa katılan kadınlar
olmuştu. Kosova’dan gelerek gönüllü olarak Çanakkale
savaşında bulunan Zeynep Mido Çavuş, bunlardan biridir. Ailesi Kosova’da bulunan ve savaşa katılmak üzere tek başına gelen Zeynep Çavuş’un şehit düştüğü ve
İzmit’te heykelinin olduğu iddia ediliyor.
Safiye Hüseyin Elbi
Reşit Paşa Vapuru’nun yardım meleği
İngiltere’de deniz ataşeliği yapan Ahmet Paşa’nın
kızı olan Safiye Hüseyin Elbi, Avrupa’da eğitim almış
ilk hemşirelerdendir. Çanakkale Savaşı’nda gönüllü
hemşirelik yapan Elbi, hastane gemisine dönüştürülen
vapurlardan biri olan Reşit Paşa Vapuru’nda görev alır.
Burada yaşananları, Reşit Paşa’ya bindik. Çanakkale’ye
geldik, Akbaş mevkiinde demirledik. Hastaları, yaralıları toplamaya başladık. Ne yaralılar, ne yaralılar. Şu
parmakları görüyor musunuz? Ben bu parmaklarımla
kaç delikanlının gözlerini bir daha açılmamak üzere kapattım. sözleriyle aktaran Elbi, Balkan savaşlarında da
bulunmuştur.
Hemşire Erica
Hem dikti hem de yaraları sardı
Doktor Ragıp Bey’in eşi olan Alman asıllı hemşire
Erica’nın, savaşın en şiddetli anında köylü kadınlar arasında birliktelik sağlayarak orduya destek olduğu belirtiliyor. Orduya kıyafet, yorgan, yastık, çadır dikiminde
rol alan hemşire Erica, köydeki kadınlardan sağladığı
dikiş makinesiyle kendisi de pek çok şey dikmiş. Türk
yaralıları tedavi ederken de, hastane ve hasta bakım yerlerini bombalayan düşmanın top mermisiyle can vermiş.
Çanakkale’de Yalova köyü mezarlığında bulunuyor.
www.milliyet.com.tr
9
Aile
D eğer
Mart 2014
Aile
aaaaaaaaaaaaa
aaaaaaaaaaa
Dr. Sait Şahin
İ
nsan tek başına yaşayamaz. İnsanlarla münasebet, hayata
mânâ ve güzellik katar. Bunun için insan hayatının çok mühim yönlerinden biri, insanlarla kurulan yakınlıklar ve bunlara yüklenen
mânâlardır. Yakınlık kurmak, insanî duygulardandır.
Akrabalık milletlerarası münasebetlerde de aranan
bir mefhumdur.
Akrabalık, doğuştan veya sonradan kazanılmıştır.
Akrabalar bir yönüyle kaderin yakın kıldıklarıdır. Zira kan
akrabalarını kimse kendisi seçmez. Akrabalar genetik
açıdan birbirine benzer. Bilinen kan akrabalığına hısımlık ve süt yoluyla eklenen akrabalıklar da katılır. Evlenme
ile başlayan hısımlık, çocukların olması ile kan akrabalığına dönüşür. Çocuklar sebebiyle taraflar arasında kan
bağı, başka bir deyişle genetik bağ oluşur.
Akrabalar, insanın ilk tanıdığı, sevdiği, insanî münasebetlerini geliştirdiği, şirin ve sıcak bakışlardan oluşan
çevresidir. Onların varlığı insana moral destek sağlar. Bu
ilk münasebetler müsbet ve menfî yönleriyle neredeyse
ömür boyu sürecek alışkanlıkların ve insanlarla münasebetlerin temel kriterini teşkil eder.
Bir gençten beklenilenler arasında, ailesine ve akrabasına faydalı olması vardır. Yapılan hayırlı işlerin yakınlara da faydası dokunur. Aksine serseri olan bir kişi,
öncelikle akrabalarına zarar verir. Vatanına ve milletine
faydalı olan biriyle önce akrabası iftihar eder. Tecritte,
yalnızlıkta, hastalıkta yahut gurbette akrabanın yüzü,
şefkati ve ilgisi aranır.
Akraba münasebetleri, aynı soydan gelenlerin âdeta
yeniden birbirini keşfidir. Bu ilişkilerin sosyal, ekonomik,
10
psikolojik, dinî ve beşerî
yönleri vardır.
Akrabalık
münasebetlerinin
psiko-sosyal yönü
Çocuklar, aile ve akrabalık münasebetlerinden
büyük ölçüde etkilenir. İnsanın sevinç ve üzüntülerinin kaynağı, çoğunlukla aile ve akrabalarıyla ilgilidir.
İnsanın sosyal tecritten kurtulmasının en kolay ve tabii yollarından biri, akrabalarla irtibatın koparılmamasıdır.
Sosyal hayatın temeli, akrabalar arasındaki sıcak
münasebetlerin varlığıdır. İçtimaî yönden akrabalık bağlarının gücü, millet olmanın ve sağlam karakterlerin geliştirilmesinin teminatıdır.
Yaşlılıkta akraba ve tanıdıklarla yakın münasebeti
devam ettirme çok daha önemlidir. Hayatın bu döneminde yalnız kalan bir kişinin kendisini yönetmesi zor olabilir. Bu zorluk karşısında yaşlı kişi, günlük faaliyetlerini
Mart 2014
D eğer
ziyareti
mümkün olduğunca devam ettirmek için akrabalarından yardım alabilir.
Şehirleşme ve akraba yardımlaşması
Şehirleşme ve şehre göç ile birlikte köylerde hayat
tarzı değişimi meydana gelmekte, ayrıca aile yapısının,
fonksiyonlarının ve akrabalık bağlarının çözülmesi gibi
neticeler ortaya çıkmaktadır. ‘’Şehirleşme akrabalık
bağlarını zayıflatıyor.’’ iddiası, bizim toplumumuz için
fazla geçerli değildir. Aksine şehirleşmenin toplumumuzda akrabalık münasebetlerinin canlanmasına vesile olduğu söylenebilir. Şehre göç edenlerin genellikle
akrabalarına yakın yerlere yerleşmeleri, şehir hayatında karşılaştıkları problemlerin çözümünde, geleneksel
yardımlaşma ve dayanışma yoluyla birbirlerine destek
sağlamaktadır. Böylece yabancılaşma, suçluluk, alkolizm gibi menfî durumlar kısmen engellenmektedir.
Şehirde çalışmak durumunda kalan annenin, çocuğuna bakma vazifesinin genellikle anneanne veya babaanne tarafından üslenilmesi, münasebetlere başka
bir yön kazandırmıştır. Şehre göç, kendini yalnız hisseden ferdin, akrabalarını özlemesini sağlamakta, önceden farkına varmadığı sevgilerin ortaya çıkmasına
vesile olmaktadır.
Netice
Kısacası, ‘’Değer verdiğimiz münasebet kalıplarını
nasıl sürdürebiliriz ve yenilerini nasıl kurabiliriz?’’ sorusuna cevap aramaya aile ve akrabadan başlamalıyız.
Ne mutlu akrabasına karşı iyi muamelede bulunanlara
ve onları unutmayıp hal ve hatırlarını soranlara.
ÇOCUK EĞİTİMİNDE
BAZI ÖNERİLER
•
Çocuğunuz, güçlü yanlarını ve olumlu
özelliklerini farkedip, ona bundan gurur
duyduğunuzu hissettirin.
•
Çocuğunuzun güçlü yanlarını, yeteneklerini ve ilgilerini öğretmeniyle paylaşın.
•
Çocuğunuzdan ne beklediğinizi ve geleceği hakkındaki düşüncelerinizi onunla
konuşun.
•
Aileler ve öğretmenler için düzenlenen
bilgi edinebileceğiniz konferanslara katılmak için çabalayın.
•
Aile kültürünüzü, değerlerinizi ve annebabalık deneyimlerinizi çocuğunuzun
okuluyla paylaşın.
•
Çocuğunuzun arkadaşlarıyla ve onların
aileleriyle tanışın..
•
Çocuğunuzla okul günü, ev ödevleri, arkadaş ilişkileri hakkında konuşun.
•
Kendi ilgilerinizi, hobilerinizi ve yeteneklerinizi çocuğunuzla paylaşın.
•
Çocuğunuz izlediği çizgi filmleri onunla
birlikte izlemeye çalışın. Filmde gördükleri hakkında onun düşünce ve duygularını dinleyin. Anlamadığı ya da tanımadığı şeyler hakkında onu bilgilendirin.
(Unutmayın! bu yöntem çocuğu televizyonun istenmeyen etkilerinden korumak
için etkili bir yoldur).
•
Kütüphane, hayvanat bahçesi müze ya
da parklara gidin, bunlar eğlenceli öğretici deneyimlerdir.
•
Okul yararına kermes, sergi vb. organizasyonların düzenlenmesine yardımcı
olun ve böyle etkinliklere katılmaya çalışın.
Kaynak: 100 Waysforparentsto be involved in theirchild'seducation. National PTA www.pta.org
11
Örnek Hayatlar
D eğer
Mart 2014
İstiklâl Şairi
Mehmet
Akif
Bu marş - insanı heyecanlara gark eden müthiş bir duygu
çağlayanı olduğu gibi aynı zamanda, aziz milletimizin, Müslüman olup öz ve has benliğini bulduktan sonra kazandığı bütün değerleri, yücelikleri ve güzellikleri de tespit edip
dile getiren; hepimizin yaşama gayesini tespit ve ilan eden,
muazzam bir bildiri ve bir milli yemindir.
HAYATI
Mehmet Akif Ersoy, 1873 yılının Aralık ayında, İstanbul'un Fatih
ilçesinin Sarıgüzel semtinde doğmuş ve 27 Aralık 1936 Pazar günü,
saat 19.45'te Beyoğlu'ndaki Mısır
Apartmanı'nda vefat etmiştir.
Mehmet Akif’in babası Mehmet
Tahir Efendi (1826–1888) ve annesi Emine Şerife Hanım'dır (1836–
1926). Mehmet Tahir Efendi çocuk
yaşta Arnavutluk'tan İstanbul'a
gelerek tahsil etmiş ve Fatih Medresesi müderrisliğine kadar yükselmiş âlim ve arif bir zattır. Annesi ise
aslen Buharlı olan Tokatlı bir aileye
mensuptur.
TAHSİL HAYATI
Mehmet Akif, dört yaşında iken
Fatih'te Emir Buharı mahalle mektebine (yuva) gönderildi ve tahsil
hayatına başladı. Burada iki sene
ve sonra sırasıyla üç sene ibtidâî
12
(ilkokul), üç sene rüştiye (ortaokul)
ve üç sene mülkiye idadisine (lise),
sonra da iki sene (gündüzcü olarak)
Ahırkapı'da ve iki sene (yarılı olarak)
Halkalı'da olmak üzere, dört sene de
Baytar Mektebi'ne (Veterinerlik Fakültesi) devam etti. 1893'te mektebin
ilk mezunu ve birincisi olarak diploma aldı.
Mehmet Akif, resmi tahsilin dışında, çok bilgili ve şuurlu bir zat olan
babası başta olmak üzere birçok
âlimden devamlı olarak ders okumuş ve kendisini yetiştirmiştir. Lisana karşı bilhassa kabiliyeti bulunduğundan, devamlı çalışarak Arapça,
Farsça ve Fransızcayı, edebiyatlarını takip edecek ve tercümeler yapacak kadar iyi öğrenmiştir. Çocukken
başladığı hafızlık çalışmalarını, bir
müddet ara verdikten sonra, yirmi
yaşında iken kendi kendine tamamlamış ve Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş-
tir. Mısır'daki son seneleri de Kur'an meali ile meşgul olarak geçmiştir.
BULUNDUĞU VAZİFELER Tahsilini tamamladıktan sonra, Ziraat Vekâleti Baytarlık şubesinde vazifeye
başlamıştı. İlk dört sene Rumeli, Anadolu ve Arap bölgelerinde dolaşarak baytarlık yaptı. Yirmi yıllık bir memuriyetten
sonra bir başkasına yapılan haksızlık
üzerine istifa ettiğinde, aynı şubenin müdür muavinliği vazifesinde bulunuyordu.
Öğretmenlik hayatına 1906'da Halkalı Baytar Mektebi'ne "kitabet-i resmiye" (resmî yazışma usulü) dersi muallimliği ile başladı. 1908'den sonra
ise Edebiyat Fakültesi ile Darülhilâfe
Medresesi'nde "Osmanlı Edebiyatı" müderrisliğinde bulundu. Mütareke devrinde, "İslamiyet'i doğru olarak halka öğretmek, yanlış bilgileri gidermek ve İslam
ahlakını korumak” için Şeyhülislamlık'a
bağlı olarak kurulmuş bir "İslam Da-
Mart 2014
nışma, Tebliğ ve İrşad İlim Heyeti"
olan "Darülhikmet-il İslamiyye"de
üye ve başkâtip (genel sekreter)
olarak çalıştı (Ağustos 1918 - Nisan 1920) ve bu kuruluşun yayın
organı olan "Cerîde-î İlmiyye"yi
idare etti. İstiklal Savaşı'nı yapan
Birinci Millet Meclisi'nde milletvekili
olarak vazife gördü. Mısır'da 1929
yılından 1936'ya kadar, Kahire
Üniversitesi'nde Türkçe Hocalığı
yaptı. Bütün ömrünü okuyarak ve
okutarak geçirdi.
Yirmi beş yaşında iken İsmet
Hanım'la (1878¬1944) evlenen
Mehmet Akif'in üç kızı ve iki oğlu
olmuştur.
ŞİİR HAYATI Lise yıllarında şiirle meşgul olmaya başlamıştı. Baytar
Mektebi'nin son senelerinde bu kabiliyetini ilerletti Türkçeye ve aruz
veznine hâkim olmuştu. Arkadaşlarına uzun manzum mektuplar yazıyordu. Önceleri, Ziya Paşa, Muallim
Naci ve Namık Kemal gibi eski üstatlar tarzında şiirler nazmederken,
daha sonra kendi üslûbunu bularak
onların tesirinden uzaklaşmıştır.
Şairliğinin ilk devresinde yazdığı, yayınlanmamış binlerce mısralık
eski şiirlerini yok etmiştir. Bunlardan elde sadece, bazı dostlarının
defterlerinde bulunan veya çeşitli
dergilerde daha önce çıkmış olan,
iki bin mısra kadarı kalmıştır. Bu
eski şiirlerini "Safahat" (Safhalar,
Hayattan Manzaralar) adını verdiği
şiir kitabına da almamıştır.
BURDUR VE BİGA'DAN MEBUS SEÇİLMESİ Mehmet Akif'in Burdur'dan mebus seçilmesine, o sırada yeni seçilmiş olan bir mebusun istifa etmesi ve Mustafa Kemal Paşa'nın onun
yerine Akif Bey'in yazılmasını istemesi, sebep olmuştur.
İSTİKLAL MARŞI Yazdığı şiir, 12 Mart 1921'de,
Meclis kararı ile “İstiklal Marşı" olarak kabul olunmuştu. İstiklal Marşımızın yazılma hadisesi de hem
milletimize hem de merhuma tam
olarak yakışan bir özellik ve güzellik
göstermektedir.
Genel Kurmay'ın Milli Eğitim
Bakanlığı’na müracaat ederek, "Bu
savaşımızın manasını anlatacak,
halka ve askere heyecan verecek
D eğer
ve diğer milletlerde bulunan milli marşlara denk olacak bir marş"
istemesi üzerine, Milli Eğitim Bakanlığı bütün kuruluşlarına genelge
ile bildirdiği gibi gazetelere de ilan
vererek “Birinci seçilenin sözlerine
500 ve bestesine 500 lira olmak
üzere mükâfat” koyarak, bir müsabaka açtı.
Müsabakaya 724 şiir geldi. Akif
Bey, işin içinde para olduğu için,
herkes kendisinden istemesine
rağmen, bir şey yazmadı. Hâlbuki
o sırada bir paltosu bile yoktu ve
çok soğuklarda arkadaşının (Baytar Prof. Şefik Kolaylı) paltosunu
ödünç alıyordu. Sonunda Akif Bey'i,
kendisine "para vermeyeceklerini"
söyleyerek razı ettiler ve işte bu
ihlas ve samimiyet ile, muhteşem
"İstiklal Marşı"mız kaleme alındı.
Akif Bey, mükâfat olarak ayrılan parayı, Darülmesai (İşevi) adlı, Hilal-i
Ahmer'e (Kızılay) bağlı bir derneğe
verdirmiştir.
İSTİKLAL MARŞI'NIN MANASI Bu marş - insanı heyecanlara gark
eden müthiş bir duygu çağlayanı
olduğu gibi aynı zamanda, aziz milletimizin, Müslüman olup öz ve has
benliğini bulduktan sonra kazandığı
bütün değerleri, yücelikleri ve güzellikleri de tespit edip dile getiren;
hepimizin yaşama gayesini tespit
ve ilan eden, muazzam bir bildiri ve
bir milli yemindir.
Bunun böyle olduğu, on kıt'alık
İstiklal Marşı şiirinin, Büyük Millet Meclisi'nde ilk defa okunduğu
1 Mart ve resmen kabul olunup iki
defa üst üste okutulduğu 12 Mart
1921 tarihli celselerinde, ayakta ve
her kıt' ası uzun uzun alkışlanarak
dinlenilmiş olmasından da bellidir.
Hepsi, o günlerin, dini ve milli
Müsabakaya 724 şiir geldi.
Akif Bey, işin içinde para olduğu için, herkes kendisinden
istemesine rağmen, bir şey
yazmadı. Hâlbuki o sırada bir
paltosu bile yoktu ve çok soğuklarda arkadaşının (Baytar
Prof. Şefik Kolaylı) paltosunu
ödünç alıyordu. Sonunda Akif
Bey'i, kendisine "para vermeyeceklerini" söyleyerek razı
ettiler ve işte bu ihlas ve samimiyet ile muhteşem "İstiklal
Marşı"mız kaleme alındı. Akif
Bey, mükâfat olarak ayrılan
parayı, Darülmesai (İşevi) adlı,
Hilal-i Ahmer'e (Kızılay) bağlı
bir derneğe verdirmiştir.
13
D eğer
kültürü iyi bilen seçkin kimselerinden olan ve o sırada savaşın
heyecanı içinde bulunan Birinci
Meclis topluluğunun bu takdir
ve alkışı çok önemlidir.
HASTALIĞI, ÖLÜMÜ VE
MEZARI Akif Bey, son üç yılında Kahire Üniversitesi'nde Türkçe öğretmenliği yapmıştır. Ancak Mısır'da
uzun müddet kalan yabancılara
bilhassa musa1lat olan "siroz
hastalığına tutulmuş ve durumu
ağırlaşınca, 17 Haziran 1936'da
İstanbul'a dönmüştür.
İstanbul'da yine Abbas ve
Said Halim Paşa ailelerinin
yardımıyla tedavi olunmuşsa
da şifa bulamamış ve 27 Aralık 1936 tarihinde vefat etmiştir.
Hastalığında da resmi bir alaka
görmeyen İstiklal Şairi'nin cenazesi, birkaç kişi ve çıplak bir
tabutla Beyazid Camii'ne getirilmiş; ancak vefatını duyan ve
ağlayarak koşup gelen "üniversiteli gençler tarafından bayrağa ve Kâbe örtüsüne sarılarak,
etrafında nöbete durulmuştur.
Namazdan sonra mezarlığa kadar tabutu omuzlarda
götürülen bu büyük insan ve
büyük Müslüman’ın naaşı,
kefenin üzerine bayrak sarılarak ve "İstiklal Marşı okunarak kabrine konulmuştur. Kabri bugün Edirnekapısı'ndaki
"Şehitlik"te “Mehmet Akif Ersoy
Meydanı"ndadır.
ESERLERİ
Safahat, 1911; Süleymaniye
Kürsüsünde, 1911; Hakkın Sesleri, 1912; Fatih Kürsüsünde,
1913; Hatıralar, 1917; Âsım,
1919; Gölgeler, 1933.
www.burdur.gov.tr
Mart 2014
Çanakkale Şehitlerine
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’yaKaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızcatehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârıhayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkelesbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
(...)
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr'inarslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridânamıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizenilebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânıSalâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.
Mehmet Akif Ersoy
14
Mart 2014
D eğer
Çocuk
Çocuk yetiştirmede
dört boyutlu yaklaşım
Çocuklar 1¸5-2 yaşından itibaren gelişim özelliklerine ve bireysel farklılıklarına uygun olarak sorumluluk
alabilmelidir. Anne babalar ve eğitimciler gerek kıyamamaktan gerekse yeterli bilgiye sahip olmadıkları
için çocuklara ne tür sorumluluklar yükleyeceklerini tam olarak ortaya koyamamaktadır.
Mehmet Köroğlu
Anne babalar¸ çocuklarını fedakârca geleceğe hazırlama gayreti içindedirler. Ancak bu gayreti gösterenlerin birçoğu¸ çocuğu için
yaptığı fedakârlıkların karşılığını alamayıp büyük bir hüsran yaşamaktadır. Çocuğuna karşı etki ve otoritesini kaybeden anne babaların
hemen her gün; kızgınlık¸ öfke¸ pişmanlık¸ çaresizlik¸ acizlik¸ güvensizlik ve tükenmişlik gibi duygularla baş başa kalmaları mukadderdir. Böyle olunca da kimileri pes eder¸ kimileri sebeplere sarılır suçlu
arar¸ kimileri psikolojik savunma mekanizmalarını kendisine kalkan
eder¸ kimileri sorumluluktan kaçıp problemi eşine yükler.
Ebeveynler ve eğitimciler çocuk eğitimi konusunda yaşanan
problemleri azaltmak ya da ortadan kaldırmak arzusuyla yanıp tutuşmaktadır. Ebeveynlerin ‘Çocuk Eğitiminde Dört Boyutlu Yaklaşım
Tarzı' şeklinde adlandırabileceğimiz sistemi uygulayarak sağlıklı çocuk yetiştirme konusunda başarıya ulaşmaları mümkündür.
Çocuk Yetiştirmede Geçerliliği Kanıtlanmış Dört Boyutlu
Sistem
1. Kaliteli ve Düzenli İlgi
Anne-baba ya da çocuğa bakan kimseler¸ çocuğun hayatta en çok
güveneceği kişilerdir. Aralarındaki birliktelik ya da ayrılık durumu
çocuğu doğrudan etkiler. Göle düşen damla bir noktaya düşer fakat
damlanın oluşturduğu dairesel etki çok geniş alanlara yayılır. Aynı bu
şekilde anne-babadan çocuğa yansıyan küçük bir olumsuzluk çocukta yıkıcı etkiler meydana getirebilir. Kaliteli ilgiye başlamadan önce
anne baba çocukla ilgili her konuda¸ birlikte hareket etmeye karar
vermelidir. Çocuğu dünyaya getirmek sadece annenin yapacağı bir
şey olmadığı gibi onu yetiştirmek de sadece annenin sorumluluğunda
değildir. Baba bu ortak sorumluluktan asla kaçınmamalıdır. Beslenme
kalitesi ve düzeni beden sağlığını ne kadar etkilerse¸ kaliteli ve düzenli anne-baba ilgisi de çocuğun ruh sağlığını o oranda etkileyecektir.
2. Tutarlı Yaklaşım
Anne-babayı çocuk karşısında en zayıf düşüren şey kendi koyduğu kuralı kendisinin bozmasıdır. Bu durum çocuğa karşı tutarsız
yaklaşım güçsüzlük¸ acizlik¸ karmaşa¸ güvensizlik ve belirsizlik getirir. Kararlı ve dengeli yaklaşım ise güven¸ istikrar¸ emniyet¸ tatmin
ve huzur getirir.
Tutarlı yaklaşım; kullanmasını kısıtladığınız bir imkân¸ yemesine
izin vermediğiniz bir yiyecek ya da sergilemesini tasvip etmediğiniz
herhangi bir davranışla ilgili evde¸ çarşıda¸ düğünde¸ tatilde¸ akşam¸
sabah¸ üzgün ve yorgun olduğunuzda; kısacası her zaman¸ her yer ve
şartta yaklaşık aynı tepkileri verebilmektir.
Çocuğa karşı tutarlı davranış sergilemeyi başarmış anne babanın
ne kadar güçlü olduğunu rakamlarla ifade etmekte mümkündür.
Birlikte davranan anne baba çocuğa karşı onbir kuvvetindedir.
Onbir ile birin farkını aldığımız zaman on kat fark söz konusudur.
Anne babanın çocuğuna karşı ortak tavır sergilemesi onları daima on
kat güçlü kılacaktır.
Anne-baba aralarında fikir ve uygulama çatışması içinde ise çocuk anne ya da babayı teke tek mücadelede çoğu zaman alt edebilecektir.
3. Sorumluluk Kazandırmak
"Kimin çocukları naz içinde yetiştirilirse o kimseye ağlamak düşer¸ keder ona mukadderdir." (Yusuf Has Hacip)
Çocuklar 1¸5-2 yaşından itibaren gelişim özelliklerine ve bireysel
farklılıklarına uygun olarak sorumluluk alabilmelidir. Anne babalar
ve eğitimciler gerek kıyamamaktan gerekse yeterli bilgiye sahip olmadıkları için çocuklara ne tür sorumluluklar yükleyeceklerini tam
olarak ortaya koyamamaktadır.
Çocuklarına yapabileceği işleri yaptırmayan¸ yüklenebileceği sorumluluğu yüklemeyen ya da çocuğun yaşına uygun sorumlulukları-
15
D eğer
nı kendileri üstlenen anne ve babalar çocuklarına bilinçsiz bir şekilde
çok büyük haksızlık yapmaktadır.
Elbisesi¸ masa¸ halı kirlenir ve temizleme işi çıkar ya da kendi yediği yeterli olmaz zayıf kalır düşüncesiyle çocuğun yemeğini kendisi
yediren anneler bilinçsiz bir şekilde beceri kazanmasını engellediği
için çocuğa çok büyük haksızlık etmektedir. İki yaşından sonra başlayan bağımsız gelişim ihtiyacını engellemektedir.
Çocuk için beceri her şeydir. Beceri başarıyı¸ başarı özgüven ve
mutluluğu getirir.
4. Olumlu Özelliklerini Ortaya Çıkarmak
Çocukların ihtiyaçları sadece yemek¸ oynamak ve yatmaktan
ibaret değildir. Öyle olsaydı yuvalarda kalan çocukların ileriki yaşamlarında davranış bozuklukları ve ruh sağlığı açısından daha riskli
olması beklenmezdi. Günümüzde yuvalarda bu üç ihtiyacın evden
daha sistematik olarak karşılandığını biliyoruz. Ancak yuvalarda kalan çocukların sevgi¸ ilgi¸ değer ve fark edilme gibi ihtiyaçları için
aynı şeyi söylemek mümkün değildir.
Çocuk ister yuvada ister aile ortamında olsun yokluğuna tahammül edemeyeceği; bedensel ve ruhsal tüm ihtiyaçlarını gidermek¸ ona
bakım verenin boynunun borcudur.
Çocuklar çevresindeki yetişkinlerden hep şunu beklerler; beni
sevsin¸ bana değer versin¸ beni anlasın¸ beni olduğum gibi kabul etsin¸ beni hep hatırlasın¸ benim olumlu özelliklerimi fark etsin.
Temel ihtiyaçlarını giderip¸ süslü ifadelerle seni seviyorum¸ sen
benim için çok değerlisin demek yerine; karşılıklı top atmak¸ onu
kucaklayıp gıdıklamak ya da çizdiği resimdeki evin pencerelerinden
bahsetmekle daha çok şey yapmış olacaksınız.
Samanlıkta iğne arar gibi¸ çocukta güzele odaklanmalı ve çocukta fark ettiğimiz bütün güzellikleri ona yansıtmalıyız.
Bir işi normalden daha kısa sürede bitirmesi¸ misafirlere "hoş geldiniz" demesi¸ ortada olan bir malzemeyi kaldırması¸ defterin bir sayfasına özenle yazmış olması¸ siz söylemeden televizyonu kapatması¸
oyundan hep geç gelirken bir gün erken dönmesi¸ sizi zorlamadan
yatağına girmesi¸ evde işlerinizi kolaylaştıracak küçük yardımlarda
16
Mart 2014
bulunması¸ yaptığı hatayı paylaşması ve daha birçok şey…
Küçük bir hikâye…
Kadir yazılı sınavdan 40 almış. Sonucu öğrenince itiraz etmiş:
- Ama öğretmenim! Sınavda sorduğunuz tüm soruları biliyordum. İsterseniz şimdi cevap verebilirim.
Öğretmen:
- Bildiklerini kâğıda dökmen gerekiyordu Kadirciğim. Performans¸ bilmekten bambaşka bir şey!
Bu hikâyede size ait bir şeyler var mı¸ ne dersiniz?
Mart 2014
D eğer
Kişisel gelişim
Mazeret yok...
Sıkışık bir durumdan kurtulmak için arada bir herkes bir mazeret üretir. Ancak mazeret uydurmak bir alışkanlık ve ikinci bir
tabiat haline geldiğinde elinizi ayağınızı bağlar. Bir süre sonra mazeretler sizin hayattan ve yaptığınız işten tat almanızı önler.
Faruk Türkoğlu*
Mazeret üretimi ve başkalarını haksız
yere suçlama kültürü insanlık tarihi kadar
eskidir. Bir başarısızlık durumunda hatayı
başkalarında, kullandığı araçlarda veya ortamda bulan kişi, özgüveninin zedelenmesini
önlemek ister. Açıkça ve mertçe “Ben başarısız oldum” diyemeyen kişi, itibarını korumak için bulabildiği mazeretleri arka arkaya
sıralar. Bir kez mazeret üretmeye başlayan
kişi bu huyunu kolay kolay bırakamaz. Çünkü mazeretçilik, bir uyuşturucu madde gibi
önce insanı rahatlatır ama sonraları şiddetli
bir bağımlılığa yol açar.
Olumsuz sonuçlar
Mazeret üretme kültürünün ve ataletin
yaygınlaşması aşağıdaki olumsuz sonuçlara
yol açar:
- İnsanlar, sorunların çözümünü, neredeyse mucizevi güçlere sahip olacağını düşündükleri kişilerden bekler.
- Mazeret üretenin gözü dışarıdadır ve
kendi hata ve zaaflarını görmek için aynaya
bakmaz. Herkes bir başkasını suçladığı için
kimse kendi tutum ve davranışlarını değiştirmeye çalışmaz. İnsanlar, hatalarının bilincine
varamadığı için de onları düzeltemez.
- Mazeret üretimi bir bulaşıcı hastalık
gibidir. Sizin mazeretinizi ben, benimkini de
siz hoş gördüğünüz için görünürde bir çatışma ortamı yoktur ama bu sahte huzur ortamı
sorunları çözümsüz bırakır.
- Bir şeyi yapmamak için gösterilen bahanelerin çokluğu insanların cesaretini kırar,
onları daha karamsar yapar.
Mazeret, yetersizliğin itirafıdır;
Mazeret bir itiraftır. Başarısızlığa kılıf
uydurmak isteyenler, önlerine çıkabilecek
engelleri ve riskleri işe başlarken dikkate
almadıklarını kendi ağızları ile kamuoyuna
duyurmuş olur. Hem yetersiz olan hem de
bu yetersizliğinin bilincinde olmayanlara da
kimse güvenmez. Mazeret üretiminin temelinde tembellik, yalancılık, karamsarlık, korku, dirençsizlik, bilgisizlik gibi kişisel zaaflar
yatar.
MAZERETLERİN ZİNCİRİNDEN
NASIL KURTULUNUR
Sıkışık bir durumdan kurtulmak için
arada bir herkes bir mazeret üretir. Ancak
mazeret uydurmak bir alışkanlık ve ikinci bir
tabiat haline geldiğinde elinizi ayağınızı bağlar. Bir süre sonra mazeretler sizin hayattan
ve yaptığınız işten tat almanızı önler. Çırpındıkça çaresizlik-karamsarlık bataklığında
daha derinlere çekilirsiniz, Sizin ürettiğiniz
mazeretler bir süre sonra daha inandırıcı olarak yine size döner.
“Mazeret üretimi-edilgenlik-atalet-çözümsüzlük-sorunların birikmesi-yeni mazeretlerin bulunması” şeklinde devam edip
giden kısırdöngünün zincirlerinden kurtulmak istediğinizde aşağıdaki önerilerden yararlanabilirsiniz:
- Kendinize ve beraber çalıştığınız kişilere mazeret üretme yasağı koyun.
- Başkalarının uydurma mazeretlerini
kabul etmeyin ve onları tatsız da olsa gerçeği
söylemeye teşvik edin.
- Kendinizi derinlemesine tanıyın. Mazeret üreterek kendinizi aldatmak yerine
gerçeklerle yüzleşin. Kendinizi tüm zaaf ve
erdemlerinizle tanımaya gayret edin. Aynaya
baktığınızda kendi hatalarınızı itiraf edebilecek cesaretiniz olsun.
- Başkalarını suçlayarak değiştiremeye-
ceğinize göre istediğiniz sonucu almak için
kendi tutum ve davranışlarınızı değiştirmeye
bakın.
- Sorumluluk alın, parmağınızı taşın altına koymaktan korkmayın. Omzunuza bir
sorumluluk yüklendiğinde yere daha sağlam
basabilirsiniz.
- Bir işe başlarken tüm engelleri ve riskleri ayrıntılı olarak analiz edin. Farklı senaryolar hazırlayarak geleceğin getireceği her tür
olumsuzluğa karşı önceden bir önlem düşünün. Hiç beklenmeyen bir aksilik ortaya çıksa
bile bunu işin bir cilvesi kabul edip, mazeret
üretme tuzağına düşmeyin.
- İşi ve makamı layık olana verdiğinizde
daha az mazeret duyarsanız. İşinizde çalışanları değerlendirirken kıdem ve yaş yerine performansı esas aldığınızda mazeretler azalır.
- Başkalarını işaret parmağınızla suçladığınızda, diğer üç parmağınızın sizi gösterdiğini unutmayın.
- İçinde yaşadığımız kritik günlerde hepimiz için iki yol var: Ya ataletimize bahane
üretip problemin bir parçası olacağız ya da
bir şeyler yapıp çözümün... Siz belki de haklı
olan mazeretlerinizi unutarak çözümün bir
parçası olmaya gayret edin.
17
Toplum
D eğer
Mart 2014
Tarihimiz destansı mücadelelerle bezeli. Birçok savaşın altında hüzün, insanüstü gayret, fedakârlık, civanmertlik bulmak
mümkün. 1915-1916 yılları arasında Gelibolu
Yarımadası’nda gerçekleşen, Osmanlı Devleti
ile İtilaf devletlerini karşı karşıya getiren Çanakkale deniz ve kara savaşları da bunlardan
biri. Üç kıtada hüküm süren bir devletin son
nefesinde yazılır Çanakkale destanı.
Cihan Yenilmez
Bastığımız topraklar birçok destansı mücadeleye şahit. 97
yıl önceki Çanakkale Savaşı da bunlardan biri. Kurşunun ırk tanımadığı bu savaşta, bu toprakların çocukları birlikte mücadele
verdi. Gelecek nesillere hâl dili ile kardeşliğin, birliğin nasıl yaşandığını gösterdiler...
Azametli bahtsız kıtanın, şanlı ve talihsiz bir devletin değerli evlatlarıydı onlar. Kosova’da, İstanbul’da, Belgrat’ta,
Niğbolu’da destansı mücadeleler verdiler. Sırası gelince de
Viyana önlerine dayandılar. Aşk ve şevklerinde azalma olunca
geri çekilmeler baş gösterdi. Yüzyıllarca huzurla yönetilen topraklar bir bir veda etmeye başladı Devlet-i Osmaniye’ye. Ve iş
1. Dünya Savaşı’nda ölüm-kalım noktasına kadar vardı. Asırlardır Âlem-i İslâm’ın bayraktarlığını yapan şanlı devlet, yok olma
tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Ama o devletin ciğerpareleri boş
durmadı. Çanakkale, Sarıkamış, Yemen, Kut-ülAmare, Süveyş,
Hicaz’da bir hilal uğruna toprağın bağrına düştüler. Kimler yok
tu ki aralarında. Diyarbakırlı Rojat, ErzumluMutiullah, Urfalı
Devran, İzmirli Mehmet, Rizeli Dursun, Sivaslı Haydar, Giritli
Rauf, Kırımlı Faik, Prizrenli Sarı, Trablusgarplı Abdülhamit…
Türk, Kürt, Arap, Laz, Gürcü, Çerkez, Arnavut, Makedon,
Boşnak, Romen… Irkın ne önemi vardı ki, dava bir olduktan
sonra!
Tarihimiz destansı mücadelelerle bezeli. Birçok savaşın altında hüzün, insanüstü gayret, fedakârlık, civanmertlik bulmak
mümkün. 1915-1916 yılları arasında Gelibolu Yarımadası’nda
gerçekleşen, Osmanlı Devleti ile İtilaf devletlerini karşı karşıya
getiren Çanakkale deniz ve kara savaşları da bunlardan biri. Üç
kıtada hüküm süren bir devletin son nefesinde yazılır Çanakkale destanı. Fizikî anlamda küçük, jeopolitik anlamda büyük
toprakların savunması için binlerce Mehmet toprağın bağrına
düşer. Ve I. Dünya Savaşı’nın en kanlı cephesi olur bu küçük
yer. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
Öğretim Üyesi Doç. Dr. İbrahim Güran Yumuşak, 1. Dünya
Harbi’nde Osmanlı Devleti’nin toplam zayiatının (şehit, yaralı, kayıp, esir) bir milyona yakın olduğunu, bunların üçte birlik
kısmının Çanakkale’de verildiğini anlatıyor. İstanbul’un kilidi
olarak görülen Çanakkale büyük bir ruh ile müdafaa edilir. Bu
sebeple mücadeleye Anadolu’nun tüm vilayetlerinden Meh-
18
Çanakkale'de
metçik katılır.
Zorlu savunmada hemen hemen her il şehit verir. İbrahim
Güran Yumuşak, şehirlere göre şehit sayısını şöyle açıklıyor:
“Çanakkale Savaşları’nda en çok şehit veren il 3274 ile Bursa.
Balıkesir 3003, Konya 2683, Kastamonu 2527, Denizli 2258,
Manisa 2174, Çanakkale 1787, Ankara 1772, Aydın 1746, İzmir
1720, Trabzon 175, Kayseri 771, Diyarbakır 49, Erzurum 109,
Urfa 383, Nevşehir 525 şehit verdi.”
Savaşa sadece Anadolu topraklarından değil Osmanlı
Devleti’nin terk etmek zorunda kaldığı diyarlardan da katılanlar
olur. Kosova, Bosna, Arnavutluk, Üsküp, Trablusgarp, Trablus,
Tebriz, Şam bu diyarlardan sadece birkaçı. Muharebeye Sırp
hakimiyetinde olan Kosova’dan yoğun bir katılım gerçekleşir.
Yeni Pazar, Yeni Varoş, İpek, Gora, Prizren, Priştine, Üsküp
ve Kalkandelen taburları destek verir. Doç. Dr. Yumuşak’ın
verdiği bilgiye göre, Anadolu dışından Çanakkale’ye gelip şehit
düşenlerin sayısı ise şöyle: “Suriye-Filistin: 787, Lübnan-Irak:
Mart 2014
D eğer
birlik ruhu
117, Arabistan-Yemen: 10, Libya-Tunus-Mısır: 23, Afganistan-İran-Kafkasya: 11, Yunanistan: 45, Bulgaristan: 21, Arnavutluk: 27, Makedonya: 31, Kosova: 65.”
ÇANAKKALE’DEN ALINACAK EN BÜYÜK DERS:
KARDEŞLİK
Türkiye’den savaşa katılanların etnik unsurlarına baktığımızda, resmî kaynakların bunları ayırmadığını görüyoruz.
Çünkü asırlardan beri etle kemik gibi halklar, İstanbul’un fethinde, Viyana önleri, Kosova meydanı ve Çaldıran’da bir arada olduğu gibi Çanakkale, Sarıkamış ve Yemen’de de omuz
omuzaydı. Dolayısıyla Türkiye’deki her etnik kimlikten şehit,
Çanakkale topraklarında yan yana yatıyor. Çanakkale Savaşları, birlik ve beraberliğin yenilmez bir güç olduğunun ispatı,
bunu anlamlı bir örnek: “Orada Türk, Kürt, Arap, Çerkez,
Laz, Çeçen, Boşnak gibi Devlet-i Aliye içindeki bütün tebaa,
yan yana ve gönül gönüle mücadele etti. Balkan Savaşı gazisi
Boşnak Şükrü Binbaşı’nın annesiyle olan diyaloğu, iman gayretinin bütün etnik aidiyetleri nasıl aşıp geçtiğini çok net anlatır
bize. Annesi, ‘Oğlum, yaraların yeni iyileşti. Ne işin var şimdi
Çanakkale’de?’ diyerek onu durdurmaya çalışır. Oğlu ise şöyle karşılık verir: ‘Anneciğim, Çanakkale İstanbul’un kilididir.
Eğer o kilit kırılırsa, sade payitaht değil, ırz, namus, din, iman
hepsi birden payimal olur. Seni de burada (Üsküp) koruyabilmem için Çanakkale’ye gitmem gerekiyor.’ Şükrü Binbaşı, savaşta şehit düşer.”
Sadece Müslümanlar değildir Çanakkale’de vatan savunmasında bulunan. Rum, Ermeni ve Süryani olan gayrimüslimler de cephelerde vatan müdafaası için çarpışır. Genellikle
cephe gerisinde yardımcı birliklerde görev yapan bu askerlerden, Genelkurmay Başkanlığı’nın kayıtlarına göre 100’ü hayatını kaybeder. Vehbi. Bunlardan birinin 57. Alay doktorlarından
Dimitriyati olduğunu belirtiliyor. Savaşta yaralanan Dimitriyati,
kan kaybından ölmek üzere olduğu bir anda, yanındaki sıhhiye çavuşuna dönerek, “Bak Ali! Şimdi ben ölünce, gavurmavur
diye düşünüp, başka bir yere gömmeyesiniz. Ben burada şehit
Mehmetçiklerle koyun koyuna olmak istiyorum.” diyerek gelecek nesillere örnek olur.
Hikâyelerden de anlıyoruz ki sadece kahramanlık ve
fedakârlık değil, şanlı mücadelede galip gelen en önemli erdemlerden biri de kardeşlikti. Çanakkale, insanların ya dinde
kardeşimiz ya da yaratılışta bir eşimiz olduğu bilinci verir. Zafer, bu bilinçle, tek yürek, tek bilek olmuş insanların şahlanışıdır. Eğer orada, ırkçılık, etnik kimlik ön plana çıksaydı, ne o
birlik sağlanabilir ne de öyle muhteşem bir başarıya imza atılabilirdi. Almamız gereken en önemli ders; ırkçılığa asla pirim
vermemektir. İnsan kendi seçimi ve eseri olmayan bir halinden
dolayı övünmemeli ya da aşağılanmamalı. Zira üstün ırk yoktur. Üstünlük, geldiğimiz kökten değil, ancak ahlâklı ve dürüst
olmakla kazanılır. Bu inancın sonucu olan Çanakkale yıllar geçse de bize birlik, bütünlük ve kardeşlik dersi vermeye devam
ediyor.
Çanakkale Savaşı’ndan alınacak birçok ders vardır şüphesiz. Doç. Dr. Yumuşak, ırkçılık söylemlerinin yükselmeye başladığı günümüzde Çanakkale’deki ruhu iyi anlamak gerektiğini
ifade ediyor: “Çanakkale Zaferi’nde her kesimin kendisinden
bir parça bulması mümkün. Kurşunun etnik kimlik tanımadığı, Türk’ün, Kürt’ün, Laz’ın, Arap’ın omuz omuza mücadele
verdiği, dindarlar için hilafetin korunduğu, milliyetçiler için
vatanın müdafaa edildiği bir yerdir Çanakkale. Dolayısıyla tüm
etnik ve ideolojik kesimler bu zaferde kendilerini bulur ve haklı
olarak onu sahiplenir. Çanakkale Zaferi, Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlarının en büyük paydasını oluşturan ortak bir değeridir. Bu nedenledir ki Çanakkale, Türkiye’dir.”
Tıpkı diğer cephelerde olduğu gibi Çanakkale’de de ‘Bedrin Aslanları’ misali omuz omuza vuruşanlar yine Türkler,
Kürtler, Araplar, Çerkezler, Arnavutlar, Lazlardan başkası
değildi. Ankara, Afyon, Adana, Batum, Zaho, Buhara, Yemen,
Hindistan, Trablusgarp, Cezayir’den koşup gelenler şu an
‘toprak diyerek basıp geçtiğimiz’ yerlerin altında yatıyor. Onlar,
kurtardıkları vatanın harçlarını oluşturan kardeşliği, yıllar geçmesine rağmen hal diliyle anlatmaya devam ediyor.
19
D eğer
Tarih
Mart 2014
MEHMET AKİF’TEKİ
MEHMETÇİK SEVGİSİ
Prof. Dr. Mehmet Çelik
Akif, Allah Resulü’nün bu duasında, İslam’ın istikbalini ve kaderini görmüş; Çanakkale’deki savaşın
da sıradan bir savaş olmadığını, İslâm’ın istikbal
ve kaderini tayin edecek, Hilâl’in Haç karşısında
var olma/yok olma mücadelesi olduğunun idrakindedir. Bu nedenle Çanakkale’deki Mehmetçik’in
Bedir’deki Sahabe ile aynı şuur ve idealle ortak
bir paydada yer aldığını görmüştür.
20
B
aşlığa bakarak ilk anda şu akla gelebilir: İstiklâl
Marşı’mızın yazarı, milli şairimiz, bağımsızlık
savaşı verdiğimiz bir süreçte, Mehmetçik’in
verdiği o olağanüstü mücadeleye şahit olmuş birisi olarak, Mehmetçik’e büyük sevgi duymasından
daha tabii ne olabilir!
Bu düşünce doğru. Ancak, bu sevginin ölçüsü maalesef hak ettiği ölçüde toplumun büyük kesimi tarafından,
hatta geçin toplumun büyük kesimini, aydınlar tarafından
tam anlamıyla anlaşılmış mıdır derseniz, buna olumlu cevap verebilmek pek de mümkün değildir.
Mart 2014
D eğer
Genel anlamda toplumun ve aydınların kahir
ekseriyeti Akif’teki Mehmetçik sevgisinin farkındadırlar. Ama bu farkındalık yüzeysel bir farkındalıktır. Bunun yanında Allah’la problemli bazı beyin ve
ruhların Akif’in Çanakkale Şehitlerine ithaf ettiği şiirindeki:
mücadelesine benzetmiştir.
Konu rahat anlaşılsın diye, önce biraz Bedir’den
bahsedelim, sonra da Akif’in bu Mehmetçik aşk ve
sevgisini anlatalım.
Hicret’in henüz birinci yılında Bedir’de Mekkeli müşrikler ile Müslümanlar karşı karşıya gelirler.
Mekkeli müşriklerin sayısı bin civarındadır, MüslüNe büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi
manların sayısı üç yüz civarında. Sayı üstünlüğü
Bedr’in arslanları ancak bu kadar şanlı idi.
ortadadır.
Mısralarından hareketle “Mehmetçiği nasıl Arap
İki ordu karşılıklı savaş düzenine geçer:
çapulcuları bedevilere” benzetir hezeyanları, diğer
İslam ordusunun sancağını taşıyan Ebu Huzeytaraftan dini bilgi ve birikimleri İslâm’ı idrak etmeye fe atının üzerinde en öndedir. Karşısındaki müşrik
dahi yetmeyen dindar kılıklı zavallıların “Mehmetçik’i ordusunun sancağını taşıyan ise Utbe b. Rabia’dır.
nasıl sahabe ile mukayeUtbe, Ebu Huzeyfe’nin
se eder!” zırvalamaları…
Biz insanlık tarihindeki savaşlara baktığımızbabasıdır. Biribirilerini yok
bizi bu konuyu kısaca da
da, hemen hepsi şan, şöhret, ülke topraklarıetmek üzere karşı karşıya
olsa kaleme almaya mecnı genişletmek, intikam, ganimet…vb. birkaç
gelen iki ordunun sancakbur etmiştir.
nedene dayanır. Bunun tek istisnası Bedir’dir.
tarları baba ile oğuldur.
Konuya bir tespitle
Ebu Huzeyfe babasının
Bedir, Tevhid’in Şirk karşısındaki var olma/
başlayalım: Akif, sadece
hemen arkasında en ön
yok olma savaşıdır. Akif, Çanakkale’yi bu kabir şair değil, bir İslâm
safta elinde kılıcıyla kartegoride gördüğü için, Mehmetçiğin buradaki
âlimidir. İtikadî ve amelî
deşi Velid’i de fark eder.
mücadelesini, Bedir’deki sahabenin mücayönden Kur’an’ı yaşayan,
Ebu
Huzeyfe’nin
delesine benzetmiştir.
sahabe meşrepli bir Müshemen
arkasında
lümandır. Kur’an’ın tarif
Hz.
Peygamber
vardır.
ve idealize ettiği bir mümin
Peygamber’in sağında amcası Hamza yer almaktipidir.
tadır. Peygamberin tam karşısında ise diğer amcaBu tespitten sonra şu soruyu soralım: Akif, Ça- sı Abbas görülmektedir. Abbas ile Hamza bilindiği
nakkale’deki Mehmetçik’i neden Malazgirt’teki, gibi kardeştiler. Hz. Peygamber’in solunda Ebu
Niğbolu’daki, İstanbul’un Fethindeki, Mohaç’ta- Bekir vardır. Ebu Bekir’in tam karşısında ise oğlu
ki kahramanlarla mukayese etmez de, Bedir’deki Abdurrahman yer almıştır. Ebu Bekir’in yanında
Müslümanlarla eder? Tarihteki savaşlara baktığı- Mus’ab b. Ümeyr vardı. Mus’ab’ın tam karşısında
mızda Bedir, savaş bile sayılmaz. Bir tarafta bin ise kardeşi Ebu Aziz b. Ümeyr elinde kılıç ve kalkakişilik bir kuvvet, diğer tarafta üç yüz kişilik bir kuv- nıyla durmaktadır. Hz. Hamza’nın yanında yeğeni
vet; lojistik ve savaş araç-gereçleri açısından da iki Hz. Ali vardır. Tam karşılarında ise Ali’nin ağabeyi
taraf da klasik anlamda bir ordu/asker sayılmazlar. Akil yer almaktadır. Bu listeyi daha fazla uzatmanın
Olsa olsa köy kavgası kategorisinde yer alabilir.
anlamı yoktur. Baba oğula, kardeş kardeşe, amca/
Peki, o halde neden Bedir?..
dayı yeğene karşı…
Biz insanlık tarihindeki savaşlara baktığımızda,
Bu insanları Bedir’de karşı karşıya getihemen hepsi şan, şöhret, ülke topraklarını geniş- ren nedir peki?.. Şan, şöhret, malletmek, intikam, ganimet…vb. birkaç nedene da- mülk gibi dünyevî gaye
yanır. Bunun tek istisnası Bedir’dir. Bedir, Tevhid’in mi?..
Şirk karşısındaki var olma/yok olma savaşıdır. Akif,
Çanakkale’yi bu kategoride gördüğü için, Mehmetçiğin buradaki mücadelesini, Bedir’deki sahabenin
21
D eğer
Elbette hayır!..
Bu, Tevhid’le Şirk’in var olma/yok olma mücadelesidir.
Bu manzarayı derin bir hüzünle seyreden
Allah’ın Resulü hemen kendisi için kurulan komuta
çadırına girer, iki rekat namaz kılar ve ellerini semaya kaldırır: “…Ya Rabbî! Peygamberlerine yardım
sözünü, bana da özel olarak zafer va’dini yerine getirmeni talep ediyorum: Eğer şu bir avuç Müslüman
helâk olursa, yeryüzünde sana secde eden kimse
kalmayacaktır!”
Akif, Allah Resulü’nün bu duasında, İslam’ın istikbalini ve kaderini görmüş; Çanakkale’deki savaşın da sıradan bir savaş olmadığını, İslâm’ın istikbal ve kaderini tayin edecek, Hilâl’in Haç karşısında
var olma/yok olma mücadelesi olduğunun idrakindedir. Bu nedenle Çanakkale’deki Mehmetçik’in
Bedir’deki Sahabe ile aynı şuur ve idealle ortak bir
paydada yer aldığını görmüştür. Çanakkale geçilirse, sadece İstanbul’un, hilafetin pay-i tahtının işgal
edileceğini düşünmemiş, tüm İslâm dünyasının târ
u mâr olacağını görmüştür. Çanakkale’de Mehmetçiğin akan kanının, tıpkı Bedir’de Allah Resulünün
de belirttiği gibi, Sahabenin akan kanı ile aynı ideal
içindir: Küfrün karşısında Tevhid’i kurtarmak!..
Asım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek;
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor.
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi, Bedrin arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
İslâm’ın istikbali ve Tevhid’in kıyamete kadar
dünyayı aydınlatması için canlarını seve seve veren Mehmetçik’e, bu muazzez şehitlere son görevini yapmak için Akif, bir türbe inşa etmeye karar
verir. Tarihteki tüm türbeler, başta Sinan’ınkiler ol-
22
Mart 2014
mak üzere hepsi gözlerinin önünden bir film şeridi
gibi geçer. Hepsi muhteşem sanat eserleridir. Fakat
Akif, bunların hiç birini Mehmetçik’e layık görmez!
Ruhunun hayal alemlerinde Mehmetçik’e bir türbe
inşa eder:
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın!
Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab…
Seni ancak ebediyetler eder istiâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâbe’yi diksem başına
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyla
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecramıyla
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedâr’ın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüz’ün fecr ile avizeni lebriz etsem,
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana…
Akif, Beytullah’ı mezar taşı yapsa da, gökkubbeyi ridâ olarak Mehmetçiğin lahdine çekse de, mor
bulutları bu türbeye tavan yapsa da, mehtabı fecre
kadar ona türbedar yapsa da… böyle bir türbenin
dahi Mehmetçik’in yaptıkları karşısında, Ona layık
olamayacağını haykırır:
Sen ki son Ehl-i Salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili Sultanı Selahaddini
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran.
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, asâra gömülsen taşacaksın… Heyhât!..
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihan…
Ve, bu muazzez şehitlere ebedî istirahâtgâhları
için layık türbelerini işaret eder:
Ey Şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber!
Mart 2014
D eğer
Kişisel Gelişim
Farkı fark edenin hayatı farklı olur
Ömür ismini verdiğimiz zorlu yol üç gündür; dün geldi geçti, yarın meçhuldür. O halde ömür sermayemiz bir gündür; o da bugündür. Bunu hiç unutmamalıyız. Unutmamamız gereken bir gerçek daha var: Farkı fark edenin hayatı farklı olur.
Y
azı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder gibi hareketler yapan birini
görür. Biraz yaklaşınca, bu kişinin sahile vuran deniz yıldızlarını, okyanusa atan genç bir adam olduğunu fark eder.
Genç adama yaklaşır: ”Neden deniz yıldızlarını okyanusa atıyorsun”? diye sorar.
Genç adam yanıtlar: ”Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek.
Onları suya atmazsam ölecekler”. Yazar sorar: ”Kilometrelerce
sahil, binlerce deniz yıldızı var. Ne fark eder ki”? Genç adam eğilir,
yerden bir deniz yıldızı daha alır, okyanusa fırlatır. ”Onun için fark
etti ama… ” der.
İnsanoğlu yeryüzünde en donanımlı varlık olarak yaratılmıştır.
Bu özellik, onun değerini ve diğer varlıklar arasındaki seçkin yerini gösterir. Aynı zamanda o harika bir sanat eseridir. Sahip olduğu
irade ile, şu muhteşem kainatta sergilenen, her biri kudret mucizesi
olan mükemmel eserleri üstünkörü bir bakışla geçiştirmemeli. Düşünme, insanın en belirleyici vasfıdır. Onun içindir ona ”düşünen
canlı„ derler. Düşünmeli yaptığı ve yapmaktan kaçındığı şeyleri.
Değerlendirmeli ona sunulan her fırsatı. Çıkarmalı umursamazlığı hayat sözlüğünden. Ve boşvermişlikten uzak durmalı yürüdüğü
yolda. Anlam katmalı hayatına, uzun ama bir o kadar da kısa olan
ömrüne.
Hayat hızla geçen zaman dilimidir. Göz açıp kapayana kadar
bitiveriyor çoğu zaman. Bu hızla akıp giden saatler içerisinde, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor insan. Çocukluğunda gençliği, ona
erişince olgunluğu istiyor. Olgunluğa erdikten sonra, hiç istemese
de yaşlılık çalıyor ömrünün kapısını. Ve bitiveriyor çok uzun sanılan ömür sermayesi. Geride sadece yapılan iyilikler veya kötülükler bırakılıyor. Oysa bir çok fırsat geçiyor insanoğlunun eline.
Hayat birçok seçme şansı veriyor herkese. Her an bir takım
seçimler yapmak zorunda kalıyor insan. Ama ne yazık ki bazen bu
şanslarını tutarsızca harcayabiliyor. En basitinden, ne içersin gibi
bir soruya bile ”Fark etmez” cevabını verebiliyor. Oysa basit olan
sorulara geçiştirme babında verilen bu alışılmış cevaplar hayatının
ilerleyen dönemlerinde büyük bir kapsama alanını sahipleniyor.
Gün geliyor, birine ne iş yaparsın diye sorulduğunda alınan cevap
ne iş olsa yaparım tarzında oluyor.
Herkesin geçmişi ve geleceği “fark edilmez” seçenekleri ile
doludur. Oysa ”fark etmez” kelimelerin arkasına sığınınca ortaya
çıkan sonuçlar çok fark edilir oluyorlar. Aynen şu olaydaki gibi:
Genç adam arkadaşını ziyarete gitmişti. Koyu bir sohbet ortamında arkadaşı ona “Ne içersin?” diye sordu. O da “Fark etmez!”
dedi. Daha sonra arkadaşı, “Peki o zaman. Çay mı kahve mi desem?” diye teklifini yeniledi. Genç adam tekrar, “Bana hepsi uyar.
Sen bir şeyler getir de beraber içeriz.” dedi. Arkadaşı mutfağa geçtiğinde ona ders verecek bir içecek hazırlamayı düşündü. Elinde
bulunan sert bitki çaylarından kekik ve anasonu alıp karışık iki
bitki çayını hazırladı. Genç adamın çayı dudaklarına götürmesiyle
geri çekmesi bir olmuştu. “Bu da ne?” diye sordu. Arkadaşının yü-
zünde bir tebessüm vardı. Ben buna ‘fark etmez’ içeceği diyorum.
dedi. Hazırlanan fark etmez karışımı, yüzünde fark edilir bir değişime sebep olmuştu.
Hayatımızda birçok yerde bu diyalog yaşanıyor ve içinde geçen klasik ”Fark etmez” kelimeleri birçok kişinin başına iş açıyor.
Ne yazık ki sonradan fark ediliyor sonuçlar. Birçok soruların cevabı meşhur “Fark etmez” kelimeleridir. Çay mı içersin, kahve
mi?- Fark etmez, Hangi filme gidelim?- Fark etmez, Bu gün ne
yapalım?- Fark etmez, Televizyonda ne seyredelim?- Fark etmez,
Hangi kitabı alayım?- Fark etmez v.s. Oysa kişilikli yaşam “fark
ediş” ile gerçekleşir.
Gündelik hayatta karşılaştığımız bir sürü sorun oluyor. Bazen
bu sorunların cevaplarını düşünmek bile istemiyoruz. ”Fark etmez” diyoruz gayri ihtiyari. Fark eder aslında ama bunu düşünmek
istemiyoruz. Bir ”fark etmez” çıkıveriyor ağzımızdan.
Ama çoğumuzun hayatında yaptığı en büyük hata yapmadığı
veya istemeden yaptığı şeyler oluyor. Oysa umursamadan yaptığımız işlerin sonucu ne olacağını asla bilemiyoruz. Ne var ki, sahip
olduğumuz ve emek harcadığımız her türlü maddi, manevi ne varsa çok değerlidir. Hayatımızda göz ardı edeceğimiz ve boş vereceğimiz tek saniye bile yoktur aslında. Hiç birşeyi umursamamak,
dertleri askıya almak, hayatı sallamak kolay ama bir o kadar da
tehlikelidir. Hayat boşvermişliklerle harcanacak kadar uzun değildir. Her şeyi askıya alıp sallamak hiç bir şeyi çözmez.
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmeli insan. Ancak
böyle farklı olur diğer canlılardan. Fark etmeli bir çok şeyi geç
olmadan. Onun için fark etmeyen şey başkaları için çok şey fark
edebileceğini fark edebilmeli. Ömür ismini verdiğimiz zorlu yol
üç gündür; dün geldi geçti, yarın meçhuldür. O halde ömür sermayemiz bir gündür; o da bugündür. Bunu hiç unutmamalıyız. Unutmamamız gereken bir gerçek daha var: Farkı fark edenin hayatı
farklı olur.
Kaynak: http://umitdergisi.com
23
Tarih
D eğer
Mart 2014
KAÇ SENE
Diyanet İşleri Başkanlığı kurulması
üzerinden 90 sene geçti.
6 Mart 1995
3 Mart 1924
Türkiye Yeşilay Cemiyeti kurulması
üzerinden 94 sene geçti.
Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki “Gümrük Birliği
Anlaşması” imzalanması üzerinden 19 sene geçti.
8 Mart 1403
5 Mart 1920
Cumhuriyet dönemi Türk öykücülüğünün
önemli ismi Ömer Seyfettin ölümünün üzerinden 94 sene geçti.
Yıldırım Bayezid Akşehir’de vefatının üzerinden 611 sene
geçti.
8 Mart 1921
6 Mart 1920
Mehmet Âkif Ersoy’un şiiri, TBMM’de İstiklâl
Marşı olarak kabul edilmesi üzerinden 93
sene geçti.
12 Mart 1921
24
Antep’e TBMM’ce “Gazi” unvanı verilmesi üzerinden 93
sene geçti.
Mart 2014
D eğer
GEÇTİ?
Erzincan’da 6,8 şiddetinde meydana gelen
depremde 653 kişi ölümü 3850 kişinin yaralanması üzerinden 22 sene geçti.
8 Mart 1948
13 Mart 1992
Ünlü halk ozanı Âşık Veysel Şatıroğlu ölümünün üzerinden 41 sene geçti.
Dünyada “Morbus Behçet” veya “Behçet Hastalığı” diye bilinen
deri hastalığını ortaya çıkarmasıyla tanın ünlü tıp bilginimiz Profesör Hulusi Behçet ölümünün üzerinden 66 sene geçti.
10 Mart 1876
21 Mart 1973
Boğaz Köprüsü’nün 57. ünitesinin de yerine
konulmasıyla şehrin Asya ve Avrupa yakaları
birbirine bağlanması üzerinden 41 sene geçti.
Telefonun icadı ve ilk denemesinin yapılması üzerinden 138
sene geçti.
10 Mart 1954
26 Mart 1973
2. İnönü Zaferi kazanılması üzerinden 93
sene geçti.
Türkiye UNICEF’e (Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu) kabul
edilmesi üzerinden 60 sene geçti.
31 Mart 1922
25
D eğer
Din
Mart 2014
Peygamberimlizle
BİR
DUA
Allah'ım! Yaptığım ve yapacağım
gizli ve aşikâr işlediğim israf ettiğim
ve benden daha iyi bildiğin günahlarımı bağışla. Sen Mukaddim (Öne alan) ve Muahhirsin (geciktirensin). Senden başka ilah
yoktur. Müslim (1/534)
Zeynep Kaçmaz
Hayat denizinde hadiselerin darbesiyle sarsılıyor, sorunlarımızın
içinde boğulabiliyoruz. Ne var ki Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) hayatı, sıkıntılarımızın çözümünde geniş ufuklar açacak uygulamalarla
dolu.
Mevsimler üç ayda bir değişir; fakat insan ömründeki mevsimler
bırakın üç ayı, bazen üç dakika içinde bile değişebiliyor. Gün oluyor
işlerimiz yolunda gidiyor, gün oluyor “Bu halin içinden nasıl çıkacağım?” diye kara kara düşünüyoruz. Bazen bu sıkıntılı sürecin üstesinden gelemeyip, bunalımlara giriyor, nefsimizin yanlış telkinlerine
uyabiliyoruz. Oysaki Peygamberimiz sosyal, ailevî, dinî, siyasî konularda karşılaştığı zorlukları aşmada başvurduğu uygulamalarla bize
yol gösteriyor. Müminler olarak her zaman dayanıklı olmamız, şartlar
ne şekilde olursa olsun ümitsizliğe kapılmamamız gerektiğini hatırlatıyor bize Ufuk İnsanı. Biz de O’nun (s.a.v) hayatındaki belli başlı
handikapları hangi yöntemlerle aştığını görelim istedik.
Her işte dua ve tevekkülü esas aldı
Resûlullah (s.a.v) her türlü işinde dua ve tevekkülle iç içeydi.
Zihni yapacağı işin planıyla meşgulken, gönlü İlahî iradeyle bağlantılıydı. Çünkü her şeyin Yüce Allah’ın kontrolünde olduğunu biliyordu.
Zira O’nun (cc) iznini almadan, O’ndan yardım istemeden olayların
yönünü değiştirmek mümkün değil.
Peygamberimiz, ashaba nasıl dua edileceğini öğreterek tavsiyelerde bulunurdu. Örneğin hicret esnasında, Sevr Mağarası’nda
saklandıkları esnada Hz. Ebû Bekir’in sıkıntılı hali üzerine Resûlullah
kendisine diz çöktürerek, gözleri kapalı bir şekilde kalp atışlarıyla “Allah Allah” demesini söyleyip telkinde bulundu. Bunları yapan Hz. Ebû
Bekir ferahladı. Başka bir hadis-i şerife göre Osman İbnAs’ın Müslüman olduğundan beri vücudunda hissettiği ağrılardan şikâyet etmesi
üzerine Hz. Peygamber, ona vücudunun ağrıyan yerine elini koyup
üç defa “Bismillah” demesini, yedi defa da “Bendeki bu hastalığın
şerrinden, ileride yenilip elem ve hüzün vermesinden Allah’ın izzet ve
kudretine sığınırım.” demesini tavsiye etti.
Ailesi en büyük yardımcısıydı
Resûlullah’a verilen peygamberlik görevi birçok zorluk ve sıkıntı-
26
yı beraberinde getiriyordu. O’nun (s.a.v) bu zorlu süreci aşmadaki en
önemli yardımcısı Hz. Hatice Validemiz’di. Hz. Hatice, Peygamberimiz’inrisaletine inananların ilki olması sebebiyle de Efendimiz’in ilk ve
en büyük destekçisi oldu, davasına güç kattı. Bütün malını eşinin davası uğrunda harcadı, hayatta olduğu müddetçe kendisine yardımcı
oldu. Herkesin kendisinden yüz çevirdiği bir sırada güzel muamele
ve nasihatleri ile Gönüller Sultanı’nı teselli edip huzura kavuşturdu.
Hz. Aişe Validemiz 2 bin hadis rivayet ederek, bazı âlimlerin ifadesiyle İslam ahkâmının (hükümler) yaklaşık üçte birine kaynaklık etti.
Onun Nebiler Serveri ve İslam’a hizmeti de böyle oldu. Hz. Fatıma
ise her zaman babasının en büyük destekçilerinden biriydi. Mesela
Uhud Savaşı’nda Resûlullah yaralanmıştı, Hz. Fâtıma Validemiz, hemen O’nu (a.s) tedavi etti.
Akrabalık ve dostluk bağları kuvvetliydi
Akrabalık bağlarımızın kopmak üzere olduğu günümüze inat
Efendimiz bazı sıkıntılarını akraba ve dostlarının desteği ile aştı. Amcası Ebu Talib, en büyük dostu Hz. Ebubekir ve diğerleri güçlerinin
yettiği kadar hep O’na (s.a.v) yardımcı oldu. Mesela Akabe biatları boyunca amcası Hz. Abbas, yeğeni Hz. Muhammed’in yanında
bulunarak Resûlullah’ın işini teminat altına almaya önem verdi. Biat
edenlerin Hz. Muhammed’i düşmanlarına karşı koruyup koruyamayacaklarından emin olmak istedi. Mutmain olmadan yeğenini onlara
teslim etmedi. Hz. Abbas bu tavrıyla, Medinelilere, Hz. Muhammed’in
kimsesiz olmadığını, arkasında O’nu kollayan yakın akrabalarının
Mart 2014
D eğer
aşılıyor zorluklar
BİR
HADİS
Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona
zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim,
(mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun
bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının
birinden kurtarır. Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.
Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.
bulunduğunu ve yeğenine sonuna kadar destek vereceğini anlatmak
istedi. Efendimiz de hısım ve dostlarına her zaman önem verdi, onların yanında oldu.
Sabır en güvenli sığınağıydı
Sabırsız kimseler sürekli darlık içindedir. Biraz zorluk karşısında
bile sıkıntı duyarlar. Oysa sabırlı olmak nefsin iyi bir iş yapmak veya
fenalıktan kaçınmak için meşakkate tahammül kuvveti, imtihan zamanında en güvenli sığınak. Resul-i Ekrem (s.a.v), musibete karşı
sabır gücünü artırmak ve Allah’tan yardım istemek için namaz kılardı.
Ayrıca Sa’d b. EbiVakkas’ınPeygamberimiz’e sorduğu sorunun cevabı da sabrı arttıran nitelikte. Sa’d b. EbiVakkasResûlullah’a “Hangi
insanların başına gelen belâ daha şiddetli olur?” diye sorduğunda
Hz. Peygamber, “Peygamberler, sonra sırasıyla (Allah katında) rütbece en üstün olandır. Kul; dindarlığının durumuna göre belâya uğrar. Eğer dininde kuvvetli ise belası şiddetli olur ve şayet dindarlığında gevşeklik-zayıflık olursa dindarlığı derecesine göre belâya uğrar.
Belâ kuldan ayrılmaz. Nihayet kul üzerinde hiç günah kalmayarak
yeryüzünde dolaşınca belâ onun peşini bırakır.” buyurdu.
En kolay olanı tercih ederdi
Hz. Peygamber (s.a.v) dünya işlerinde iki iş arasında muhayyer
bırakıldığında, o iş günah olmadığı müddetçe, muhakkak onların en
kolay olanını tercih etti. Her zaman güçlük çıkarmayıp kolaylık gösterirdi, ashabına da bunu tavsiye ederdi. Nitekim bir gün bir bedevînin
mescitebevletmesi üzerine oradakiler ona ceza vermeye kalktı. Ora-
da bulunan Resûlullah da onu bırakmalarını, kirlettiği yerin üzerine
bir kova su dökmelerini istedi. Ardından ashaba kendilerinin ancak
kolaylık göstericiler olarak gönderildiklerini, güçlük çıkaranlar olarak
gönderilmediklerini hatırlattı. Böylece mescide bevletmek gibi kötü
bir durum karşısında dahi oraya su döktürerek olayı tatlıya bağladı.
Adil olmayı emrederdi
Günümüzde özellikle miras gibi konular aile içinde kırgınlık ve
kavgalara yol açıyor. Hz. Peygamber (s.a.v) bu sorunu büyükleri adil
olmaya yönlendirerek çözüyordu. Nitekim sahabelerden biri oğluyla
birlikte Efendimiz’in yanına gelerek “Sahip olduğum bir köleyi bu oğluma verdim.” demesi üzerine Resûlullah, “Buna verdiğini diğer çocuklarına da verdin mi?” diye sorar. Baba “Hayır vermedim.” deyince
Peygamberimiz, “O halde hibenden dön.” buyurur. Bir diğer rivayette
de “Allah’tan korkunuz; çocuklarınız arasında adaletli davranınız.”
der.
Kanaatkârlığı kurtuluşa ermek olarak görürdü
Nebiler Nebisi (s.a.v); Müslüman olan, kendisine yeteri kadar rızık verilen, Allah’ın kendisine verdiği nimete kanaat eden kimsenin
kurtuluşa ereceğini müjdeledi. Öyle ki ganimet mallarını kimine verip
kimine vermemek suretiyle dağıttı. Mal vermediği kişilerin ileri geri
konuştuklarını duyan Hz. Peygamber, aslında mal vermediklerinin,
verdiklerinden daha sevgili olduğunu; bazı kimselerin kalbinde tama’
ve sabırsızlık gördüğünü, bazı kimseleri de Allah’ın kalplerinde yarattığı kanaatla baş başa bıraktığını bildirdi. Kalpleri İslam’a ısındırılacak kişilere, gönüllerinde mala karşı düşkünlük olanlara, onların
zaaflarından doğacak hatalardan korunmak maksadıyla ikramda
bulunmak nebevî uygulamadır.
Her işi dikkat ve titizlikle yapardı
Hz. Peygamber’in her konuda dikkatli ve titiz olması, O’nu (s.a.v)
başarıya götürmesinin yanında zor durumların aşılmasını da sağladı. Resûlullah, kararlılığı ile her türlü tereddütü ortadan kaldırırdı.
Ayrıca işe başlamadan önce iş bölümü yapar, kendisi de görev alırdı.
Örneğin Hendek Savaşı’ndan önce hendek kazımında ashabıyla birlikte çalıştı. Kazı esnasında işin sıkıntısını gidermek amacıyla şiirler
söyledi, sahabenin neşelenip azimle çalışmasına vesile oldu.
27
Sosyoloji
D eğer
Mart 2014
Televizyon, şid
İletişimde başarısızlık, sadece insanlarda olan/yaşanan bir olgu değildir. Bu başarısızlıklar türler arası
farklılıklar gösterse de doğada var olan ortak bir paydayı gözler önüne koyar: “geri bildirim eksikliği”.
Uzman psikolog Serap Altekin televizyonun çocuklar ve toplum üzerindeki zararlı etkilerinden, medyanın ve
ebeveynlerin üstüne düşen görevlerden bahsediyor. Medyadaki şiddet içeren yayınların olumsuz etkileriyle ilgili gözlem ve araştırmalar uzun yıllardır süregelmektedir. Yapılan
araştırmalar, medyada yayınlanan, özellikle de televizyonda
yer alan şiddet olaylarının, toplum genelindeki saldırganlık
oranları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir artışı tetiklediğini ortaya koymaktadır.
Bu olumsuz etki özellikle, işsizlik, ekonomik kriz ve politik
belirsizliklerin olduğu az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde daha belirgindir. Bireysel boyutta ise, 0-6 yaşlar arası
çocuklar ve 13-21 yaşları arasındaki ergenler bu yayınlardan ve olumsuz modellerden en fazla etkilenen, yüksek risk
grubunda yer almaktadırlar. Gerek bireysel gerekse toplumsal boyutta, söz konusu olumsuz etkileri minimuma indirgeyebilmek adına; medya mensupları, aileler ve uzmanların
bilinçli ve sağduyulu bir işbirliği içinde olabilmesi önemlidir.
Medyanın değerlerimizi, tutum ve davranışlarımızı şekillendirmede ne denli bir etkileyici güç olduğunu, son yıllarda
basına ve klinik ortamlarımıza yansıyan birçok vaka örneği
ile daha da net bir biçimde gördük. İçinde "bu akşam ölürüm, beni kimse tutamaz" sözleri geçen bir şarkının ardından köprüden atlayan ergenleri, "temel içgüdü" ve "testere"
filmlerinin ardından gördüklerinin aynısını uygulayan genç
insanları, tecavüz sahnelerini oyun zannedip arkadaşları
üzerinde uygulamaya kalkan çocukları, "erkekliğin kitabını
yeniden yazan" delikanlıları ve onlara hayranlık duymayı
öğrenen, adeta tokat yemeyi hayal eden genç kızları, ve tabii ki "kurtlar vadisi" ile birlikte mafya olmaya iyiden iyiye öykünen "Polat"ları, "Çakır"ları sanırım hepimiz farkediyoruz.
Günümüzde televizyon, tüm kitle iletişim araçları içerisinde belki de en kolay erişilen ve en yaygın kullanılan araç
olması nedeniyle, en etkili öğrenme kanalı olarak da dikkat
çeker. Çocuklar ve ergenler gittikçe daha fazla vakitlerini televizyon ve bilgisayar karşısında geçirmeye başladılar. Başta televizyon programları, filmler, çizgifilmler, diziler ve bilgisayar oyunları olmak üzere, tüm kitle iletişim araçlarında yer
alan şiddet, vahşet ve saldırganlık son yıllarda dikkat çekici
ve düşündürücü bir hal almıştır. Buna paralel artan ve özellikle çocuklar ve gençler arasında yaygınlaşan, öldürme,
28
yaralama, kavga, taciz, tecavüz ve tehdit gibi şiddet olayları;
medyada yer alan şiddetin çocuklar ve ergenler üzerindeki
etkisini araştırmanın gerekliliğinin altını çizmiştir. Doğrudan
nedensel bir ilişkiden söz etmek zor olmakla birlikte, yapılan
bilimsel araştırmalar; televizyon ve medyada izlenen şiddetin, gerek kısa gerekse uzun vadede, çocukların duygu,
düşünce, değer, tutum ve davranışları üzerinde, tetikleyici,
hızlandırıcı ve özendirici bir etki gösterdiğini açıkça ortaya
koymaktadır.
Söz konusu bu etki 5 ana boyutta tanımlanabilir;
1. Çocuklar ve ergenler, model alma ve sosyal öğrenme
yolu ile televizyonda izledikleri diyalogları, sözleri, tutum ve
davranışları taklit eder ve öğrenirler. Televizyondaki program ve dizilerdeki kahramanlarla özdeşleşerek, onlar gibi
Mart 2014
D eğer
ddet ve toplum
konuşmaya, onlar gibi davranmaya, onlar gibi varolmaya
öykünürler.
2. Şiddeti ve saldırganlığı bir "problem çözme" yöntemi,
bir "varolma" şekli ve bir "kendini ifade etme" yolu olarak
benimsemeye başlarlar.
Şiddete, saldırganlığa, ölüme, acıya vb. karşı duyarsızlaşmaya, tepkisizleşmeye, adeta bağışıklık kazanmaya
başlarlar. Bu kavramlar, bu görüntüler ve bu davranışlar
gittikçe normalleşmeye ve kabul görmeye başlar. Kurbanla,
yani acı çekenle empati kurma yetilerini yavaş yavaş kaybederler.
4. Kızgınlık, öfke, kin, nefret, hiddet, intikam gibi duyguları hem daha sık hem de daha yoğun hissetmeye, yaşamaya ve dışavurmaya başlarlar.
5. Dünyayı ve hayatı tanımaya anlamaya ve öğrenmeye
çalıştıkları bu gelişim dönemlerinde; algıları ve düşünce kalıpları "iyiler - kötüler", "kahramanlar - antikahramanlar" olarak katı ve çarpık bir şekilde bölünmüş bir hal alır; gerçekçi
ve işlevsel olmaktan uzaklaşır. TV izleme süreleri arttıkça;
doğru ile yanlışı, gerçek ile kurguyu, olasıile imkansızı, uygun ile uygunsuzu ayırt etmekte zorlanmaya başlarlar.
http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/psikoloji/klinik.
htm#tvsiddetvetoplum
29
Edebiyat
D eğer
Mart 2014
Harp Mecmuasından mektup var
İkinci kampana çalınmış olmalı
ki vagonlara inen binen yok. Fakat
askerî trenlerin ikinci kampanalarıyla üçüncü kampanaları arasında epeyce zaman geçtiğini biliriz.
Sivil yolcu trenlerinin ân-ı hareketini ihtar eden kondüktörlerin “Tamam, tamam” nidaları askerî bir
trenin harekete hazır olduğunu itham edemez. O sağdan saydıran,
mevcudun adedini anlatan başka
bir usule, başka bir ‘tamam’a tâbi
olduğundan askerî memurlar bütün mevcudiyetleriyle çalışıyorlar,
vazifelerini ikmâle uğraşıyorlardı. Trenin tam karşısında ve kapısı açık kırk beşlik bir vagonun
hizasında bir karaltı vardı, oraya
mıhlanmış duruyordu. Abdulkadir
Kemal bu karaltının ne olduğunu
anlamak istemişti, evvela nöbetçidir diye hükmetti. Hakikatte bu bir
evlâd-ı vatan bekleyen şefkatli bir
anneydi. Yanına yaklaştığı vakit,
30
vücudu manevi kederlerin büktüğü
bellerin rükû şeklini andırır bir şekilde biraz önüne doğru eğilmişti.
Elinde bir değnekcik sırtında bağlı
bir torba vardı. Karaltı, kendisinin
sessiz lisanına ve inleyen kalbine
tercüman olan mukaddes bir maksadla canlı bir abide gibi orada
kakılmış kalmış bir Türk anasıydı.
Yıldırımların salıverdiği kuvvetli
projektörlerinaydınlığı sararmış,
çizgili çehresini gösterdi. Başındaki örtü ıslanmış, çenesine, şakaklarına akçıl saçlarınayapışmıştı.
Şimşek çaktığı her kısa zaman
aralığında gözleri vagona yöneliyordu.Abdulkadir yaklaştı:
- Valide burada ne duruyorsun?
Sualiyle aşağıdaki konuşma
başladı:
- Şimendiferde asker oğlum
var;onu geçirmeye, selametlemeye geldim.
- Oğlun kimdir, nerelidir?
- Söğüt’ün Akgünlü köyünden,
Osmancığın ana yatağından Mahmudoğlu Hüseyin...
- Çağırayım mı, görmek istiyor
musun?
- Ona bir sözüm var, söyleyecektim.
Zahmet olmazsa, sana duâ
ederim.
Abdulkadir vagona koştu. Bir
künye okudu. Mahmud oğlu Hüseyin,
Söğüt. Bir ses:
- Efendim. Benim Mahmud oğlu
Hüseyin, Söğüt. Akgünlü’den.
- Gel oğlum, seni anan görmek
istiyor.
Delikanlı vagondan atladı. Şimşeğin ışığı altında seçilebilen levendine bir vücud, filiz gibi bir boy,
Hüseyin Polat, müheykel gibi
hazır ol vaziyetinde sağ el selam
ve ihtiram mevkiinde Abdulkadir’in
karşısında emre âmâde idi. Bera-
berce yürüdüler. Muhterem validenin karşısında durdular. Hüseyin
anasının elini öptü. Zavallı valide
ciğerparesini bir daha kokladı.
Dedi ki:
- Hüseyin... Dayın Şıbka’da,
baban Dömeke’de ağaların da
sekiz ay evvel Çanakkale’de yatıyorlar. Bak son yongam sensin!
Minareden ezan sesi kesilecekse,
caminin kandilleri körlenecekse,
sütlerim haram olsun, öl de köye
dönme. Yolun Şibka’ya uğrarsa
dayının ruhuna Fatiha okumayı
unutma! Haydi oğul, Allah yolunu
açık etsin.” dedi. Hüseyin bu sözleri kalbinin en derin ahd ve vefa
yerine gömdüğünü îma eden bir
saygı ile dinlemişti. Anasını ve
Abdulkadir’i selamladı, gitti. Abdulkadir, bu büyük ruhlu kadınla yalnız kalmıştı, sordu:
- Valide demek ki sizin soyun
erkekleri hep şehit oldular öyle mi?
- Yalnız bizim soy değil, oğul.
Elli yıldır köylü, mezarlığa delikanlı
gömemedi. Din dursun da; ko biz
hep ölelim.
- Şimdi köyünüzde hiç erkek
yok mu?
- Köyümüz bütün erkek dolu.
Bizi beğenemediniz mi, hiçbir işimiz geri kalmadı. Evvelden nasılsak yine öyleyiz, bağrımıza kara
taş bağladık düşman mahvoluncaya kadar dayanacağız. Yaradanım
bana o günü göstermeden canımı
almasın dedi. Abdulkadir bu ulu
validenin karşısında donmuş kalmıştı. Dayanamadı, gözlerinden iki
iftihar damlası salıverdi ve bir iman
ve kanaatle şu sözleri söyleyerek
ayrıldı:
Milleti doğuran da ana, yaşatan
da. Türk anası hâlâ oradaydı, trenin hareketini bekliyordu.
Harp Mecmuası Sayı: 17, s.
267, 269.
D eğer
Mart 2014
Deyimler
ATEŞ PAHASI
Vaktiyle Osmanlı hükümdarlarından biri maiyetiyle avlanmaya çıkmış. Bir ceylanın peşinden
koşarken, vakit bir hayli ilerlemiş ve gün batmaya yüz tutmuş. Bu sırada gök kararmış, ortalığı
şiddetli bir rüzgâr ve ardından da savruntulu bir yağmur bastırmış. Hünkâr ve adamları, en
yakın kulübeye kendilerini zor atmışlar. Meğer sığındıkları kulübe odunculuk yapan bir garibe
aitmiş. Adamcık onları içeri almış. Sultan her ne kadar adamı tedirgin etmemek için kim olduklarını söylememiş ise de oduncu durumu kavramış ve ocağa büyük odunlar atıp kulübeyi iyice
ısıtmış. Dışarıda hem ıslanıp hem üşüyen padişah ve adamları bu durumdan pek memnun
kalmışlar ve geceyi orada rahatça geçirmişler. Hatta bir ara hünkâr,
— Doğrusu şu ateş bin altın eder, diye söylenmiş.
Ertesi gün yola çıkacakları vakit, padişah oduncuya sormuş:
— Efendi! Bizi ihya ettin, harlı ateşin sayesinde geceyi pek rahat geçirdik. Söyle bakalım borcumuz ne kadar?
Oduncu, fırsatı değerlendirmenin zamanıdır deyip rayici yüksek tutmuş:
— Bin altın beyzadem! Vekilharç hemen atılmış:
— Ne masraf ettin ki bin altın istersin bre densiz?
— Sabaha kadar ateşi aynı kıvamda tuttum. Böyle dağ başında bu ateş az bulunur.
— Ama ateş bu denli pahalı mıdır?
O sırada padişah vekilharcına dönüp:
— Ağa, demiş, ateş iyiydi, şimdi pahasını verin! Oduncunun bu tavrı halk arasında şüyu bulunca, değerinin üstünde fiyat biçilen şeyler hakkında "ateş pahası" denilmeye başlanmış ve
giderek deyimleşmiş. Umulana göre çok pahalı bulunan fiyatlar hakkında bugün dahi "ateş
pahası" denir.
AVCUNU YALAMAK
Umduğumuz bir nimet ele girmediği zamanlarda söylenilen bu deyim, eskiden kadınlar arasında
yaygın iken bilahare çıkış noktası unutulup erkekler tarafından da kullanılır olmuştur. Eskiden
hamile kadınların aş erme (aş yermek) dönemleri ile bebekli hanımların süt dönemlerinde
canlan çekip de ulaşamadıkları bir şey olursa, göğüslerinin şişeceği veya sütlerinin
kesileceğine dair bir inanış mevcutmuş.
Fakirlik, yasaklama, sıhhî gerekler, vs.
yönünden bir şeyi canı çektiği hâlde
ondan tadamayan bir kadın, sanki
onu tadıyormuşçasına sağ avucunun içini yalar ve böylece nefsini
köreltir, istediği nimeti yediğini
farz edermiş. Aynı uygulamanın
çocuklara yönelik bir versiyonu da imrendikleri yiyecekten
onlara bir tadımlık da olsa
ikram etmektir. Eğer ikram
edilmezse çocuğun bir
yerlerinin şişeceği söylenir ki bu ifade, galiba kadınların göğüs
şişmesi ile aynı olsa
gerektir.
BAĞDAT GİBİ DİYAR OLMAZ
Dilimizdeki "Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar
olmaz." sözünün aslı muhtemelen "Ane gibi
yar; Bağdat gibi diyar olmaz." şeklindedir. Çünkü sözün aslındaki Ane kelimesi,
Bağdat yakınlarındaki sarp bir uçurumun
kuşattığı dik bir geçidin adıdır. Bağdat
gibi (güzel) şehir, Ane gibi de (sarp, ama
manzaralı) yar (uçurum) olmaz, demeye gelir. Ancak siz Bağdat'ın Osmanlı
Türk'ü için önemine bakınız ki oradaki Ane'yi anne yapıvermiş. Tıpkı
"Yanlış hesap Bağdat'tan döner."
sözüyle Bağdat'ın eskiden beri bir
ilim merkezi olduğunun altının
çizilmesi gibi.
Kaynak: Prof. Dr. İskender Pala, "İki Dirhem Bir Zekirdek
31
Edebiyat
BENİM GÖZLERİM GÖRECEĞİNİ GÖRDÜ
O gün Boğaz tabyaları arasında en çok iş gören ve en
çok hasara uğrayan Rumeli Mecidiyesi Bataryası oldu.
Sabahtan beri muharebenin en şiddetli anlarında dahi iki
sahil arasında gidip gelmekten çekinmemiş olan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, tabyanın feci durumunu haber aldığı zaman yine motora atlayıp Çimenlik İskelesinden karşı sahile hareket etti. Cephaneliği berhava
olan tabyanın durumu hazindi. İstihkâm yıkıntıları arasında dolaşmakta olduğu sırada bir ağacın altına uzanmış
olan bir askerin hali dikkatini çekti ve yanına gidip
“Ne var evlat ?” diye sordu.
Nefer hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyeti aldı.
Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu.
“Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?”
O zaman nefer tok sesiyle
“Üzülmeyin efendim” diye cevap verdi. “Benim gözlerim göreceğini gördü” ( Evet düşman gemilerine tam
isabet kaydedilmiş ve Ocean destroyeri hareket edemez
hale getirilmişti.)
Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu.
D eğer
Mart 2014
SAĞ KOLUMU KAYBETTİM AMA
SOL KOLUM VAR
Seddülbahir ve Conkbayır'ın büyük kahramanlarından biride Bombacı Mehmet Çavuş 'tu. Bu
kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen
yakalar, karşı tarafa fırlatır ve zararını kendilerine
dokundururdu. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki
bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak
Mehmet Çavuş 'un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş 'un elinde
patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep
olmuştu. Bu yiğit delikanlı vazife şuuruyla hastaneden tabur kumandanına yazdığı mektupta şöyle
diyordu:
"Sağ kolumu kaybettim, zarar yok, sol kolum var.
Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni müteessir
eden ve yüne kıtama iltihak edip düşmanla çarpışmama mani olan şey, yaramın henüz kapanmamış
olmasıdır.
Hastaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz, affedeniz muhterem kumandanım.."
"ÇANAKKALE PARASI" ÖZEL KASADA KORUNUYOR
Çanakkale Savaşı sırasında Yahudi bir tüccardan
kamyon lastiği almak için verilen "yüzlük kaime",
Emniyet Genel Müdürlüğünde özel kasada muhafaza ediliyor.
Anadolu tarihinin dönüm noktasını oluşturan Çanakkale Savaşı, birçok kahramanlık hikayelerini
de barındırıyor. Bunlardan biri de savaşta kullanılan araçlara lastik almak üzere görevlendirilen
zabıt namzedi Mehmet Muzaffer'in yaşadıkları.
Komutanlarının emri üzerine lastik almak üzere
İstanbul'a gelen Mehmet Muzaffer, aradığı lastikleri Karaköy'de Yahudi bir tüccarda bulur. O
yıllarda İstanbul'da otomobil ve kamyon nadir
rastlanan vasıtalardır ve lastikleri ise yok denecek
kadar azdır. Yahudi tüccarla anlaşan Muzaffer,
lastikler için ödenecek parayı almak üzere Erkan-ı
32
Harbiye'ye gider ama eli boş döner. Mehmet Muzaffer, 1. Dünya Savaşı'nın başlarından itibaren
çıkarılan ve karşılıklarının harpten sonra altın
olarak ödeneceği yazılan "evrakı nakdiye"nin basımında kullanılan kağıdın aynısını Karaköy'de
tedarik eder, bütün gece çini mürekkebi ve boya
ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek
güzellikte de taklit eder. "Bedeli Dersaadet'te altın olarak tesviye olunacaktır" ibaresi yerine ise
"Bedeli Çanakkale'de altın olarak tesviye olunacaktır" yazar. Mehmet Muzaffer, 100 altın karşılığındaki "yüzlük kaime"yi tüccara verir ve lastikler, Sirkeci'den Çanakkale'ye gidecek gemiye
yüklenir. Birkaç gün sonra Yahudi tüccar elindeki
parayı bozdurmak üzere Osmanlı Bankasına gider
ama bozulmaz çünkü sahtedir.
Mart 2014
D eğer
Edebiyat
Sakarya Türküsü
İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük! ..
Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, sâf çocuğu, mâsumAnadolunun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! ..
Necip Fazıl Kısakürek
33
D eğer
Edebiyat
Vatan Destanı
O kadar dolu ki toprağın şanla,
Bir değil, sanki bin vatan gibisin.
Yüce dağlarına çöken dumanla
Göklerde yazılı destan gibisin.
Hep böyle bulutlar içinde başın,
Hilâli kucaklar her vatandaşın.
Geçse de asırlar, tazedir yaşın,
O kadar leventsin, fidan gibisin.
Çiçeksin, bayılır kuşlar kokundan,
Her dalın bir yay ki zümrüt okundan
Müjdeler fısıldar Ergenekon'dan:
Bu sese gönülden hayran gibisin.
Ey bütün cihana bedel Türkeli,
Açtığın cenklerin yoktur evveli.
Tarih bir nehir ki coşkundur seli.
Sen ona nisbetle, umman gibisin.
Bir yandan hep böyle taştın, köpürdün,
Bir yandan cefalı bir ömür sürdün,
Fakat ne derece ezildinse dün.
Şimdi gene tunçtan kalkan gibisin.
Bir insan nihayet kemikle ettir,
Bu et, bu kemiğe can hürriyettir.
En büyük hürriyet Cumhuriyettir,
Demek şimdi sen bir cihan gibisin.
Ey ana toprağı, ey Anadolu,
Açıldı önünde terakki yolu.
Hamdolsun her yanın bereket dolu,
Cennette bir yeşil meydan gibisin.
Yeni bir ay ördün al bayrağına,
Girdin en sonunda irfan bağına,
Medeni hayatın nur ırmağına
Ezelden susamış ceylan gibisin.
Halit Fahri Ozansoy
34
Mart 2014
Mart 2014
D eğer
Edebiyat
Bir Hikaye...
KINALI HASAN
Y
üzbaşi Sırrı Bey, ikindi vakti yeni gelen erleri teftiş ederken, içlerinde bir tanesinin saçinin bir tarafikinalanmişoldugunu görür ve
takilir:
“Hiç erkek kinalanir mi?
Mehmetçik: Buraya gelmeden evvel, anam kinalamiştikomutanim” der ve sebebini bilmedigini
ilave eder.Komutaninistegi üzerine anasina haber
salar, “Niye benim saçimikinaladin?”
Gelen cevabi mektupta şunlar yazar:
“Ey gözümün nuru Hasan'ım,
Köyümüzde rahat rahat oturalım mı? Vatan sevgisi içimizde alev alevyanıyor.Sen ecdadından, babandan aşağı kalamazsın... Ben, senin anan isem.
Beni ve seni Allah yarattı, vatan büyüttü.Allah, bu
vatan için seni besledi. Bu vatanın ekmeği iliklerinde duruyor...
Sen bu ailenin seçilmiş kurbanisin...
Hasan'ım, söyle zabit efendiye... Bizim köyde
kurbanlık ayrılan koyunlar kınalanır... Ben de seni
evlatlarımın arasından vatana kurban adadım.Onun
için saçını kınalamıştım...
El-hükmü billah. Allah, seni İsmail Peygamber'in
yolundan ayırmasın.
Seni melekler şimdiden rahmetle anacaktir. Gözlerinden öperim...
Anan - Hatice”
GAZİ MEHMET AŞKIN'IN ANLATTIKLARI
“İngiliz donanması Saroz'dan top atışları ile bize
son derece ağır kayıplar verdiriyordu.Böyle bir atıştan sonra, aynı, birlikte silah arkadaşım Recep Eniştemin iki ayağı kopmuş çalıların üzerinde gördüm,
henüz sağ idi.Yanına kadar gidebildim.Onu o vaziyette görünce ağlamaya başladım. Henüz ruhunu
teslim etmeyen Recep Eniştem:
“Kardeşim niçin böyle ah edip aglarsin, benim
cigerimidaglarsin! Allah' in verdiginemerhaba!
Takbir- i Rabbani böyle imiş! Onun kazasi geri çevrilmez ve hükmüne mani yoktur. Elimizden ne gelir.
Arzuladigim savaş yolunda oldu.O saadet bana yeter! Sen sagkalirsan, anamin elini benim içinde öp!
Emzirdigi sütleri helal etsin!” dedikten sonra:
“Başimikibleyedogru çevir!” diye bildi... Ruhu
çoktan uçmuştu...
“Halil, bölükte süngü hücumuna kalkmıştı, ağır
bir yara alarak yanıma yıkıldı.Birmütted sessiz kaldı ve sonra: “Ahiretlik ölümüm yaklaştı, öldükten
sonra cesedimi geriye götürtme, buraya ellerinle
göm! Üzerimde harbediniz! Ta ki Gazilerin ayak
seslerini Allah! Allah! Nidalarını rahatlıkla duyayım!” dedi ve gülerek ruhunu teslim etmişti
“Karayürekderesi'ne doğru iniyorduk: Bir akşam beni keşif kolu çıkardılar bu derenin yatağında
geziniyordum.Çok susamış idim. Dere şırıldıyordu,
mataramı doldurdum. Birkaç yudum içtiğimde, içtiğim suyun tadı çok başka idi avucuma mataradan
su aldığımda, matarama doğdurduğum suyun kan
olduğunu anladım.”
İNSANLIK DERSİ
Çanakkale Savaşlar'ında savaşıp, bir kolu ile bir
ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında
şöyle diyor:
"Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirsiniz.Hiçunutmam.
Savaş sahasında döğüş bitmişti.Yaralı ve ölülerin
arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zaliyatvermişlerdi.
Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca
unutamayacağım.Yerde bir Fransız askeri yatıyor,
bir Türk askeride kendi göleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu.Tercüman
vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:
- Niçin öldürmek istediğin askere ediyorsun?
Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
"Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı.Birşeyler söyledi, anlamadım ama
herhalde annesi olacaktı.Benim ise kimsem yok.
İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün".
Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür
ağlamaya başladım.Bu sırada, emir subayım Türk
askerinin yakasını açtı.O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşlarımı dondurduğunu
hissettim.Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim
askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu
yaraya bir tutan ot tıkamıştı.Az sonra ikisi de öldüler..."
Fransız Generali BRIDGES
Çanakkale Savaşları komutanı.
35
Tarih
D eğer
Mart 2014
Çanakkale'de
bir nesli kaybettik
Halkın maddi-manevi tüm imkanlarını seferber ederek Türk ve dünya tarihine adını altın harflerle yazdırdığı Çanakkale Savaşları, bir dönemin okumuş, eğitim almış neslinin de kaybolmasına yol açtı. Osmanlı Devleti’nin 250
binden fazla kayıp verdiği cephede, yaklaşık 10 bin üniversiteli ve 70 bin orta öğretim öğrencisi şehit düştü.
H
alkın maddi-manevi tüm imkanlarını seferber ederek
Türk ve dünya tarihine adını altın harflerle yazdırdığı
Çanakkale Savaşları, bir dönemin okumuş, eğitim almış neslinin de kaybolmasına yol açtı.
Osmanlı Devleti’nin 250 binden fazla kayıp verdiği cephede, yaklaşık 10 bin üniversiteli ve 70 bin orta öğretim öğrencisi
şehit düştü.
Galatasaray, Kayseri, Konya, Sivas lisesinde son sınıf okuyan ve eli silah tutan bütün öğrenciler cepheye gitti. Şimdi bu
liseler Çanakkale'de şehit düşen öğrencilerinin kimliklerini arıyor.
Halkın maddi-manevi tüm imkanlarını seferber ederek
Türk ve dünya tarihine adını altın harflerle yazdırdığı Çanakkale Savaşları, bir dönemin okumuş, eğitim almış neslinin de
kaybolmasına yol açtı.
Osmanlı Devleti’nin 250 binden fazla kayıp verdiği cephede, yaklaşık 10 bin üniversiteli ve 70 bin orta öğretim öğrencisi
şehit düştü.
36
Selçuk Üniversitesi (SÜ) İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi
Doç. Dr. Caner Arabacı, AA muhabirine yaptığı açıklamada,
Çanakkale Cephesi’nin, 1. Dünya Savaşı’nın en önemli cephesi olduğunu söyledi.
Dar bir alanda 500 binin üzerinde insan kaybının yaşandığı
Çanakkale Cephesi’nin İstanbul’a açılan kapı olması nedeniyle
büyük önem taşıdığını ifade eden Arabacı, sözlerini şöyle sürdürdü: ”Çanakkale gittiği zaman, İstanbul gidecek. İstanbul’un
alınması, emperyalist devletlerin İslam alemindeki hakimiyetini sağlayacaktı. Milletimiz bu kastı, bu niyeti çok iyi anladı.
Onun için Çanakkale’de; Konya’dan, Erzurum’dan, Van’dan,
Filibe’den, Mestanlı’dan, Bağdat’tan, Kudüs’ten, Yemen’den
ve bütün İslam aleminden şehitler verildi. Bu yönüyle Çanakkale, İslam aleminde bütünleşmenin, dayanışmanın, emperyalizme karşı direnişin bir sembolüdür.” -Konya Lisesi 3 yıl
mezun vermedi- Arabacı, Çanakkale Savaşları’nda, yaşına bakılmaksızın kilosu 45’in üzerinde herkesin cepheye alındığını
dile getirerek, yüksek okul olan ”Hukuk Mektebi”nin memur
Mart 2014
D eğer
olan talebeleri dışında bütün öğrencilerinin cepheye gittiğini
anımsattı.
Cepheye gönderilmeleri nedeniyle lise öğrencilerinin de
oldukça azaldığını belirten Arabacı, 1889 yılında açılan Konya
Lisesi’nin, 1914-15 öğretim yılında 25 mezun verirken, ertesi
yıl mezun sayısının sadece iki kişiye düştüğüne dikkati çekti.
Çanakkale Savaşları sırasında öğrencileri derslerine devam
edemediği için Konya Lisesi’nin sonraki yıllarda mezun veremediğini vurgulayan Arabacı, şunları kaydetti: ”Türkiye’nin
en eski liselerinden Konya Lisesi, 1918-1920 yılları arasında
hiç mezun vermedi. O dönemde Galatasaray, Kayseri Lisesi gibi bazı liseler de mezun veremedi. Çünkü eli silah tutan,
askere alındı. Bu konuda rakamlar çok iç acıtıcı. Çanakkale
Cephesi’nde yaklaşık 10 bin üniversiteli, 70 bin orta öğretim
öğrencisi şehit düştü. Yani 250 binin üzerindeki kaybın içinde
bir dönemin okumuş nesli, eğitim almış nesli de bulunuyordu.
Bu, Türk milletinin dünya çapında devlerle büyük kavgasıdır.”
-İngiliz generalin ilginç yaklaşımı- Arabacı, Çanakkale’de eğitilmiş nesil kaybedildiği için ilkokul mezunlarının savaştan
sonra öğretmen yapıldığını aktararak, şunları söyledi: ”İngiliz
generali Oglander’in bir tespiti var; ’Çekildik... Çanakkale’yi
geçemedik ama Türk milletinin genç neslini, eğitimli neslini,
çiçeğini yok ettik. Dolayısıyla geleceğini yok ettik. Bellerini
zor doğrulturlar’. Bu görüş, İngiliz kastının bir yansımasıdır”
ifadesini kullandı.
İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’nin de hatıratında; ”Annem
bize kahvaltılarda derdi ki, ’Türkiye, Anadolu çok güzel bir
ülke, Türklere layık değil” cümlelerine yer verdiğini hatırlatan
Arabacı, sözlerine şöyle devam etti: ”Bu, Şark meselesine sıradan bir İngiliz kadının bakışı. Anadolu’ya, Türkiye’ye bakışta
İngiliz’in, Rus’un, Fransız’ın, Alman’ın pek bir farkı yok. 1.
Dünya Savaşı yıllarında paylaşım anlaşmalarına ve işgal bölgelerine dikkat edildiğinde, bu durum çok net görülmektedir.
Bu nedenle Türk milletinin evlatları gayretli, çalışkan, yüksek
düşünceli, üretken ve güçlü olmak mecburiyetindedir.”
ÖĞRENCİLERİNİN KİMLİKLERİNİ ARIYORLARLAR
SİVAS’ta 1887 yılından bu yana eğitim veren Sivas
Lisesi, tüm son sınıf öğrencilerinin 1915 yılında gönüllü olarak katıldıkları Çanakkale Savaşı’nda şehit
düşmesi nedeniyle o yıl mezun veremedi. Arşiv
taramasında savaş yılı mezuniyet verilmediğini
belirleyen okul yönetimi şimdi o isimleri tespit etmek için araştırma başlattı.
Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı
Sivas Kongresi’ne ev sahipliği yapan ve
günümüzde müze olarak kullanılan 121
yıllık tarihi bina 1915 yılında Sivas Erkek
Lisesi olarak hizmet veriyordu. Çanakkale Savaşı başladığında o lisenin son sınıf
öğrencileri eğitimlerini bırakıp gönüllü
olarak cepheye koştu. Henüz bıyıkları dahi
terlemeyen ancak yürekleri vatanları için
atan o öğrenciler cephede kahramanca savaştı. Savaş kazanıldı ama o lisesilerin tümü
şehit düştü.
18 İSİMSİZ KAHRAMAN
Sivas Lisesi, tüm öğrencilerinin şehit düşmesi
nedeniyle 1915 yılında tek bir mezun bile veremedi.
Yaşları 15 ile 17 arasındaki o şehitlerden geriye isim dahi kalmadı. Çünkü liseli şehitler okullarına geri dönemedekleri için
diploma defterine isimleri yazılamadı. 1915’te 18 şehit veren
Sivas Lisesi bugün o öğrencilerini isimsiz kahramanlar olarak
anıyor. O dönem Sivas Lisesi’nin bölgeye hizmet veren bir
eğitim kurumu olması nedeniyle şehit düşen öğrencilerin çevre
illerdenden kente gelen öğrenciler olabileceği de düşünülüyor.
İSİMLER ARAŞTIRILIYOR
1915 yılında okulun son sınıf öğrencilerinin Çanakkale
Savaşı’na katıldığını ve bir daha dönmediklerini ifade eden Sivas Lisesi Müdürü Osman Yekeler, öğrencilerinin o yıl şehit
düştüğünü söyledi. Yekeler, şunları söyledi: "Bu okula müdür
olduktan sonra arşivi incelemeye başladım. Sivas Lisesi’nin
kurulduğu günden itibaren verdiği mezunların isimlerinin yer
aldığı 125 yıllık Osmanlıca bir defter buldum. Bu defterde
1913 ile 1914 arasında Sivas Lisesi’nin mezun verdiği öğrencilerin isimleri yer alıyor. Ancak 1915 yılı diploma defterinde
boş bulunuyor. Ardından 1916 mezunlarının ismi yer alıyor.
Çünkü o senenin son sınıf öğrencileri Çanakkale’ye gitmiş ve
şehit olmuşlar. Onların dönüşleri olmamış, Allah mekanlarını
cennet etsin. Şu an, Çanakkale’ye gidip şehit olan öğrencilerimizin isimlerini tespit etmeye çalışıyoruz. 125 yıllık Osmanlıca bir defterdeki yazıyı okumakta zorlanıyoruz. Okulumuzdan
18 şehit olduğu söyleniyor. Ama onların isimlerini de diploma
defterine yazmamışlar, o sayfayı boş bırakmışlar. Kütükten
bulmamız gerekecek, onun için uğraşıyoruz." O dönem savaşa Türkiye’den 5 lisenin öğrenci gönderdiğini belirten Yekeler,
"Sivas Lisesi ile birlikte İstanbul Galatasaray Lisesi, Erzurum
Lisesi, Kastamonu Lisesi ve Konya Lisesi de o yıl mezun verememiş" diye konuştu.
Kaynak: www.milliyet.com.tr
37
Gezi
D eğer
Mart 2014
Anadolu'nun en eski
yerleşim yeri
YOZGAT
Yozgat, Anadolu’nun en eski yerleşim merkezlerinden biridir. Alişar Höyüğünde 5000 yıl öncesine ait eserler bulunmuştur. Yozgat’ın tarihi kronolojisine baktığımızda; Hititlerin, Friglerin, Kimmerlerin, Perslerin, Kapadokya Krallığının,
Galatların, Doğu Roma ve zaman zaman İslam ordularının hâkimiyetinde kaldığını görürüz.
Yozgat; Orta Kızılırmak Bölümü’nde sahip olduğu doğal
güzelliklerin yanı sıra, yöresel özellikleri ve tarihi yapılarıyla
Hitit’den Osmanlı’ya uzanan zengin kültürel çeşitliliğin somutlaştığı mekan.
Anadolu’da merkezi bir konumda yer alan Yozgat, geniş bir
kültürel yelpazeye sahiptir; zengin mutfağıyla damak zevkinize,
özgün türküleriyle duygularınıza hitap eder.
Tarihi
Yozgat, Anadolu’nun en eski yerleşim merkezlerinden biridir. Alişar Höyüğünde 5000 yıl öncesine ait eserler bulunmuştur.
Yozgat’ın tarihi kronolojisine baktığımızda; Hititlerin, Friglerin, Kimmerlerin, Perslerin, Kapadokya Krallığının, Galatların,
Doğu Roma ve zaman zaman İslam ordularının hâkimiyetinde
kaldığını görürüz. Yozgat İli toprakları Anadolu’da ilk siyasi birliği kuran ve Anadolu’da tarih devrinin başlangıcı sayılan Hitit’lerin sınırları içerisinde en kalabalık yerleşim merkezlerinden
biriydi.
Bozok(Yozgat) çevresinde Türk - İslam izleri Malazgirt
Savaşı’ndan (1071) sonra başlar. 1728’de Çapanoğullarından
Ahmet Ağa, Yeni İl Has Mütesellimliği’ne getirilmiştir. 1741
yılında, Bozok Mütesellimliği görevine atanan Çapanoğlu Ahmet Ağa, bundan sonraki yıllarda etkinliğini komşu sancaklarda
da duyurmuştur. Osmanlı Devleti’nce 1745’de “Kapıcıbaşılı”
payesiyle ödüllendirilen Ahmet Ağa, Yozgat ve yöresinde bazı
bayındırlık hareketlerine girişerek, halkın desteğini kazanmaya
38
özen göstermiştir. Çapanoğulları, merkezi yönetimle uyum içinde olmayı sürdürmüşler; 1755’de İstanbul’da ortaya çıkan et sıkıntısını gidermek üzere koyun göndermeleri karşılığında Bozok
Sancağı malikâne olarak Çapanoğlu Ahmet Ağa’ya verilmiştir.
Yozgat, 1320 m yükseklikte olan Bozok Platosu üzerinde kurulmuş bir kenttir. İlkçağın önemli başkentlerinin ortasında kurulan Yozgat, ayrıca önemli yol kavşaklarının üzerindedir. Doğu ile
Batıyı birbirine bağlayan Kral Yolu; Yozgat yakınlarında (Tavium ve Muşallim), güney (Adana) ile kuzeyi (Samsun ) birbirine
bağlayan Kadim Yol Sorgun’dan geçer. Ayrıca Selçuklu döneminin İpek Yolu ve Osmanlı Döneminin yolları ile Ordu Yolu bu
ilin topraklarından geçer.
Coğrafya
Mart 2014
D eğer
İç Anadolu Bölgesi’nde, kuzeyden Çorum, Amasya, Tokat; ğı, Behramşah Kalesi (Akdağmadeni), Saat Kulesi, Karabıyık
doğudan Sivas; güneyden Kayseri, Nevşehir, Kırşehir ve batıdan Köprüsü ve Sarıkaya Roma Kalıntıları ilimizin geçmişten günüKırıkkale ile çevrili olan Yozgat’ın denizden yüksekliği 1300m. müze taşıdığı tarihi miraslarıdır.
Kerkenes
Harabeleri
Pteria(Antik
Kent),
olup, yüzölçümü 14037 km²dir. Yozgat yöresinde, yazların kurak
ve sıcak, kışların soğuk ve sert geçtiği karasal iklim hakimdir. Büyüknefes(Tavium), Çadırhöyük (Sorgun Peyniryemez Köyü)
Genel olarak Temmuz ve Ağustos en sıcak aylardır. İle bağlı 13 ve Yenifakılı Damlalı Yer Altı Kompleksleri ilimizin geçmişten
ilçe vardır. Bunlar Akdağmadeni, Aydıncık, Boğazlıyan, Çandır, günümüze taşıdığı antik kentler açık hava müzesini oluşturur.
Karslıoğlu Konağı, Hayri İnal Konağı, Miralay Şerifbey
Çayıralan, Çekerek, Kadışehri, Saraykent, Sarıkaya, Sorgun,
Konağı(Sakarya İlköğretim Okulu), MuteŞefaatli, Yenifakılı ve Yerköy’dür.
ber Divanlıoğlu Konağı, Salim KorkYozgat İlinin Adı
Bir rivayete
maz Konağı, Hacı Ozan Konağı,
Bir rivayete göre, Yozgat Sagöre, Yozgat Saray Köyünden itiilin konak kültürünün köşe
ray Köyünden itibaren aşağıbaren aşağıdan yukarıya doğru kat kat yükselişintaşlarıdır.
dan yukarıya doğru kat kat
den ve rakımının yüksekliğinden dolayı önceleri yöreye “YüzMerkez Çapanoğlu
yükselişinden ve rakımıkat” denildiği, zamanla bu isim söylene söylene “Yozgat” halini aldığı Camii, Başçavuş Camii,
nın yüksekliğinden dolayı
önceleri yöreye “Yüzkat”
bilinmektedir. Birinci TBMM'de Kütahya Milletvekili tarafından ve- Osmanpaşa Emirci Sultan Türbesi, Çandır-Şah
denildiği, zamanla bu isim
rilen önerge ile Yozgat adı Bozok olarak değiştirilmiş, 23 Haziran
Sultan
Hatun Türbesi,
söylene söylene “Yozgat”
1927 tarihinde Bozok Mebusu Süleyman Sırrı İÇöz Bey ve
Çayıralan Çerkez Bey Türhalini aldığı bilinmektedir.
arkadaşlarının verdiği bir önerge ile Bozok ismi
besi ilimizde İslam eserlerinin
Birinci Büyük Millet Meclisintekrar Yozgat olmuştur.
dönemlerinden günümüze ulaşan
de Kütahya Milletvekili tarafından
çok nadir örneklerindendir. Akdağmaverilen önerge ile Yozgat adı Bozok
deni Kilisesi gibi mekânlar, inanç turizmi yöolarak değiştirilmiş, 23 Haziran 1927 tarihinde
Bozok Mebusu Süleyman Sırrı İÇÖZ Bey ve arkadaşlarının ver- nünden ilin önemini artırmaktadır.
Termal Turizm
diği bir önerge ile Bozok ismi tekrar Yozgat olmuştur.
İlde antik dönemde “AquaeSarvenae” veya “Bazilika TherTarihi - Kültürel ve Doğal Güzellikler
Yozgat’ta; Barındırdığı flora çeşidi ve hayvan türleri, ende- ma” adıyla anılan ve Roma Döneminde hamam olarak kullanılmik bitki çokluğu ile öne çıkan ülkemizin ilk Milli Parkı olan mış kalıntılar arasında tonozlu mekâna geçişi sağlayan kemer
Çamlık Milli Parkı’nda, Kafkas Çamı (PinusnigraArn. Subsp. dizileriyle, bunun üzerindeki boğa başı motifli süslemeler olan
Pallasiana) 400 – 500 yaşlarında karaçam türü ile dikkat çek- antik hamamlarve Roma kalıntıları Sarıkaya ilçemizdedir.Bu
mektedir. Aydıncık ilçemizde bulunan macera turizmcilerinin ve ilçe Kültür ve Turizm Bakanlığınca Termal Turizm Merkezi ilan
doğa turizminin birçok türü için oldukça uygun olan Kazankaya edilmiş olup, birçok hastalığa iyi gelen şifalı sulara sahip modern
kaplıcalar turizme hizmet vermektedir. Bunun yanı sıra BoKanyonu; 1871 tarihinde yapılmış ve günümüzde Yozgat evlerinin tipik örneği olarak öne çıkan ve şu anda 7682 adet arkeolojik ğazlıyan, Sorgun ve Yerköy ilçelerinde Kültür ve Turizm Bakanve etnografik eseri sergileyen Yozgat Müzesi Nizamoğlu Kona- lığınca Termal Turizm merkezi ilan edilmiş olup, bu ilçelerde
39
D eğer
turizme hizmet veren Bakanlık ve Belediye belgeli termal ve
konaklama tesisleri bulunmaktadır.
ÇAMLIK MİLLİ PARKI
Çamlık Milli Parkı 1958 yılında Yüksek İcra Vekilleri Heyetinin 05.02.1958 tarih ve 4/9909 sayılı kararı ile mili park
ilan edilmiş ve tapuya şerh konularak, belediyeye ait olan bu
alanın 49 yıllığına izin ve irtifak hakkı Orman Bakanlığına
devredilmiştir.
Halen tescilli olarak 264 hektar olan Çamlık Milli Parkı,
Türkiye’nin ilk milli parkı’dır. Yozgat Çamlığı Milli Parkı
1982 yılında yapılan bir araştırmaya göre, Kafkas Çamı (PinusnigraArn. Subsp. Pallasiana) denilen 400 – 500 yaşlarında
Karaçam türünü barındırmaktadır. Bu çam türü Türkiye’de sadece Çamlıkta bulunmakta ve halen tohum verebilmektedirler.
Ayrıca Çamlıkta 43 familya ve 144 cins içinde toplam 212 bitki türü yaşamakta olup, bunların içinde 30 yakın endemik tür
bulunmaktadır. Bu nedenle Yozgat Çamlığında botanik turizm
potansiyeli de bulunmaktadır.
Milli Parkta yine Orta Anadolu’nun mevcut bilinen hayvan
türlerinin yanında Beyaz Kartal olarak bilinen, Amerika’ya has
40
Mart 2014
Altın Kartallar 1992 yılına kadar görülmekte idi.
SAAT KULESİ
Çarşı içerisi merkezde bulunan saat kulesi, 1897 yılında
dönemin belediye başkanı Ahmet Tevfiki Zade tarafından Yozgatlı Şakir ustaya yapılmıştır. Şehrin orta yerinde kurulmuş,
kare pirizma şeklinde uzun bir kuledir. Aşağıdan yukarıya
doğru genişleyen enine silmelerle altı kata bölünen kulenin
üst kısmı şerefe gibi bir terasla çevrilidir. En üst kısımda çan
şeklinde bir külah vardır. Saat çanı 250 kg. ağırlığında olup,
her yarım ve tam saatte isabetli olarak (çalar) vurur. Kuleye
çıkış kuzeyden, yuvarlak kemerli kapıdan olur. Şerefeli kısmın
altında üç kat aşağı doğru her katta küçük yuvarlak kemerli bir
pencere bulunur.
BÜYÜK CAMİİ (ÇAPANOĞLU)
Köseoğlu Mahallesinde olan ve iki kısımdan meydana
Mart 2014
D eğer
gelen caminin birinci kısmı Çapanoğlu Mustafa Bey tarafından
1779 tarihinde yaptırılmış olup, 1795’de kardeşi Süleyman
Bey tarafından genişletilmiştir. İnşaatından 16 yıl sonra yapılan
bu ilave ile cami, iç cami ve dış cami olmak üzere 2 kısımdan
oluşmuştur. İç cami beyaz dış cami ise açık kahverengi kesme
taşlardan yapılmıştır. Birçok özellikleri ayrı olan bu kısım birbiriyle uyumlu niteliktedir. Camide canlı renkler kullanılarak yapılan motifler kubbelerin sanatsal ve görsel estetiğini destekler
niteliktedir.
Bu gün camiye girerken en dıştaki küçük giriş revakındaki,
kapının iki yanındaki kemer aynalıklarında, simetrik iki ağaç
arasında binalar olmak üzere tasvirler göze çarpar. Bunlardan
birinde kule ve büyük yapılar, diğerinde tek minareli bir camii
ve yine saray olduğu düşünülen yapılar işlenmiştir. Bunların
Yozgat görüntüleri olduğu tahmin ediliyor. Kule saat kulesine,
tek minareli camii bu caminin kendisini temsil etse gerektir. Yapı
tasvirleri başarılı sayılır. Ağaçlardan natüralist diyebileceğimiz
bir doğrulukla verilmiştir. Yalnız tepeler ve üzerindeki otlar minyatür resimlerin özelliklerini taşımaktadır. Bu revakın tonozlarında, kubbe ve pandantiflerinde kıvrık dallar yapraklar kaplar
içinde çiçek motifleri ve çeşitli meyveler tasvir edilmiştir. İçeride
bu büyük ek mekândan asıl hareme, yapının ilk taç kapısı olan ve
mihrap, minberi gibi renkli mermerle barok üslupta hazırlanan
zengin ve görkemli giriş kompozisyonundan geçilir
FATİH (KİLİSE) CAMİİ
İstanbullu oğlu mahallesinde olan camii, Çapanoğlu (Büyük) camisinin kuzeybatısında olup ona 150m. Uzaklıkta ve
uzun süre değişik amaçlarla kullanılan kilise 1996’da Fatih Camii adıyla camiye çevrilmiştir.
Harim doğu-batı doğrultusunda iki sıra üçayakla üç nefe
bölünmüştür. Neflerin üzeri beşik tonozla örtülmüştür. Orta nef
daha geniş tutulmuştur. Sütunlar yüksek kare kaideler üzerine
oturur. Köşeleri volütlü ince başlıkları vardır. Doğuda dışarı taş-
mayan bir apsis yanlarında pastaforiom hücreleri bulunur. Batıda
ise güney ve kuzey kanada doğru galeri gibi uzanan U şeklinde bir mahfili vardır. Güney cephede bir mihrap nişi açılmıştır.
İç mekânı dikey eksende yer alan geniş yuvarlak kemerli alt ve
üst pencereler aydınlatır. Batıda üç bölümlük bir narteks vardır.
Narteksin üzeri düz tavanla örtülmüştür. Narteks bugün önü
camekânla kapatılmış üç yuvarlak kemerle dışarı açılır. Narteks
güneye ve kuzeye doğru dikdörtgen şeklinde taşan ve çift katlı
bir dış görünüşe sahiptir. Narteksin kuzeybatısında çan kulesi yer
alır. Fatih (Kilise) Camii kırma çatılı ve profili ince saçaklıdır.
Camiin iç ve dışında süsleme yoktur.
YOZGAT MÜZESİ (NİZAMOĞLU KONAĞI)
Yozgat Merkez İstanbulluoğlu Mahallesindedir. 1871 de
yapılan iki katlı binanın, taban ve duvarları ahşaptır. Uzun yıllar konut olarak kullanılmış, bir müddet Kız Sanat Okulu ve bir
dönem de Tekel Deposu olarak hizmet vermiştir. 1985’te müze
olarak ziyarete açılan konakta çok sayıda etnografik eser bulunmaktadır. Müzeye ait bahçe içerisinde iki bina bulunmaktadır.
Bu binalardan biri idari, diğeri ise eserlerin teşhir edildiği Müze
binasıdır.
Müze gerek ahşap işçiliğinden gerekse geç devir resim sanatından çeşitli örnekler sunar. Sergilenen resimler oldukça ilgi
çekicidir. Konular arasında; ormanlık bir kıyıda görülen çoban
ve sürüsü, ağaçlı koylar, ağaçlar arasındaki bir köy; çeşmeden su
içen çoban ve atları, Yozgat’ın geçirdiği bir yangınla ilgili sahneler ve bazı savaş sahneleri sayılabilir. Müze’de sergilenen resimlerde bütün dinlerde kutsal kabul edilen kişi ve olayların tasvir
edilmiş olması, konağı tüm semavi din mensupları için cazibe
merkezi haline getirmiştir.
Müzede etnoğrafik ve arkeolojik eserler sergilenmekte olup,
bu eserlerin çoğunluğu yöresel nitelik taşımaktadır. Ayrıca binanın içerisinde bir ihtisas kütüphanesi mevcuttur. Müzede envanterli toplam 7682 adet eser bulunmaktadır.
www.yozgatilkulturturizm.gov.tr
41
D eğer
Kitap
Mart 2014
Kitap Tanıtımı
ÇANAKKALE MAHŞERİ
Mehmet NİYAZİ
Savaşla ilgili romanlar ya stratejik bir yerdeki direnişi, yahut da bir askerin yaşadıklarını anlatarak savaşın
tamamı hakkında fikir verirler, daha çok da cephe gerisindeki acıları dile getirirler. Mehmed Niyazi; bir
yerin veya bir kişinin değil, Çanakkale Savaşı' nınromanını yazmıştır. Roman ilk atılan mermiyle başlıyor,
bütün cephelerinde sonuna kadar devam ediyor. Yazarımıza göre tarihi roman gerçeğe sadık kalmalıdır;
ancak o atmosferi okuyucuya teneffüs ettirmek için malzeme kabilinden tarihe mal olmayacak kahramanlar kullanılabilir; ama Çanakkale' de o kadar çok kahraman var ki, buna da gerek duymamıştır.
OSMANCIK
Tarık Buğra
"Osmanlı'nın sırrı nedir" sorusunun cevabını arayan yazarın Osmanlı kuruluş döneminin dinamiklerini ve
felsefesini bugünkü dille inşa ettiği romandır. Duvarları süsleyen "Ey Osmancık; beğsin. Bundan sonra
öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bizde, katlanma sende; bundan
böyle, yanılgı bize, hoş görmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adalet sana; kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey
Osmancık bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengenlik bize, gayret sana; uyuşukluk bize,
rahat bize, uyarmak şevklendirmek, gayretlendirmek sana" gibi sözler bu kitabın eseridir.
GÜN OLUR ASRA BEDEL
Cengiz Aytmatov
Cengiz Aytmatov’un bütün dünyada geniş yankılar uyandıran bu romanı, yürek paralayan, tüyler ürperten bir haykırıştır.
Fakat umutsuz bir çırpınış değil, aynı zamanda tutsaklığa karşı bir meydan okuyuştur…
Romanda derin ve temiz aşklar, efsane ve masallar, KGB’nin acımasız uygulamaları, okuru heyecandan heyecana
sürükler. Aytmatov, o eşsiz anlatım gücü ile “insanlarımızı mankurt olmaktan kurtaralım” mesajını vermektedir. Neden
mankurt? Bunu romanda anlatılan bir Nayman efsanesinden öğreniyoruz: Juan-Juan’lar, tutsak ettikleri genç savaşçılara, akıl almaz bir işkence usulü ile geçmişlerini unuttururlar. Geçmişini unutan tutsak, artık bir “mankurt”tur. Anasını
babasını, çocuklarını bile tanımaz. Yeni efendisinin emriyle ve ona yaranmak için öz anasını öldürmekten çekinmez…
Bu kadar da değil… Aytmatov, birbirinden ilginç ve sürükleyici konuları bütünleştirerek sunmasını en iyi bilen yazardır.
TARİHİMİZ VE BİZ
Prof. Dr. İlber Ortaylı
Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek
Tarih yapan milletlerden biri olarak biz Türkler tarih bilincine ne derece sahibiz? Geçmiş belgelerimize ne kadar
yakın, ne ölçüde uzağız? Prof. Dr. İlber Ortaylı derin vukufiyeti ve benzersiz üslubuyla bizi tarihimizle tanıştırıyor,
yüzleştiriyor. Osmanlı'nın klasik dönemini, XVIII ve XIX. asırlardaki toplumsal ve siyasal panoramayı, bugünkü
Avrupa'yı var eden koşulları, Türk, Rus ve Japon modernleşme yolculuklarını, kısacası dünya medeniyetinin kökenlerini gözler önüne seriyor
42
Mart 2014
D eğer
ONLAR DA İNSANDI
Cengiz Dağcı
"Evet, onlar da insandır! Pavlenko'lar, İvan'lar, Kostyürk'ler, Vasil Dimitroviç'ler, Stepan'lar, belki bunu gülünç görecekler; ama nasıl görürlerse görsünler, ben eserimi tekrar sakin bir dua ile bitirmek istiyorum.
Romanımı kapatırken: "Tanrım!" diyorum. "Onlar da insan!" Acı onlara! Kendileri gibi, başkalarının da
insan olduklarına inandır onları!" Ötekiler, o hayvan gibi sürülüp götürülenler... Onlar da insandı."
SAFAHAT
Mehmet Akif Ersoy
Mehmet Akif Ersoy
Safahat Külliyâtı, milletimizin irfânının, düşünce ve duygularının, sevinç ve acılarının bir
mesnevisi, iman ve kahramanlıklarının bir destanı, geçmişimizden geleceğimize uzanan
ışıklı yolun en mûtemed bir rehberidir.
DİRİLİŞ ÇANAKKALE 1915
Turgut Özakman
Tarihin en eski milletlerinden birinin dirilişi...
Ateşten geçerek, kan içinde, bir daha uyumamak, benliğini unutmamak, kandırılmamak,
sömürülmemek, ezilmemek, ölmemek üzere çığlık çığlığa dirilişi...
AVRUPA'NIN 50 BÜYÜK YALANI
Mustafa Armağan
Mustafa Armağan, Osmanlı tarihi ve yakın tarih üzerine kaleme aldığı bir düzine kitaptan sonra bu defa projektörünü Avrupa tarihinin karanlık bölgelerine tutuyor. Bu çalışmayla yalnız Avrupa tarihinin bilinmeyenleri ortaya
çıkmakla kalmıyor, aynı zamanda kendi yüzümüzün de bir kısmının aydınlandığını fark ediyorsunuz. Eşitsiz
olarak, adeta bir ast-üst ilişkisi içinde kurgulanan Osmanlı ve Avrupa tarihleri, olmaları gereken eşit konuma
yerleştiriliyor. Türk aydınının 1,5 asırdır peşinde koştuğu ‘Avrupa mucizesi’ yalanı, farklı ve şaşırıcı yönleriyle
bu kitapta birer birer deşifre edilip ortaya konuluyor.
99 SORUDA OSMANLI
Erol Özbilen
Dr. Erol Özbilgen’in, Bütün Yönleriyle Osmanlı adlı hacimli eseri umulanın üzerinde ilgi görmüş ve kısa
sürede temel başvuru kitapları arasında yerini almıştı. Bunun üzerine Bütün Yönleriyle Osmanlı kitabı
esas alınarak bu kitap ortaya çıktı. Kitap, harem’den padişahların gündelik yaşamına, devletteşkilatından ordunun yapılanmasına, devşirmelerden yeniçerilere, taşradan şehir yaşantısına... kadar merak
edilen tüm konuları genel okuyucuya yönelik formatta ele alıyor ve anlatıyor.
43
Değişim
D eğer
Mart 2014
DEĞİŞEN YAŞAMLAR
M.G geriye dönüp
eski hayatına baktığında işlediği
suçtan dolayı çok
pişmanlık duyduğunu ancak her bir
hayat imtihanından
kendisine çok ders
çıkardığını ifade
etmektedir.
44
Ceza infaz kurumunda eğitim aldı
şimdi kepçe operatörlüğü yapıyor
İşlemiş olduğu suç neticesinde aldığı ceza sonucu 2002 yılında Ceyhan Ceyhan
Açık Ceza İnfaz Kurumuna giren M.G ilk zamanlar çok zor günler geçirir. Bulunduğu ortama alışmakta ilk zamanlar oldukça zorlanır. Günlerin boş boş geçtiğini fark
eden M.G artık bir şeyler yapmanın gerektiğini düşünür. Zamanla kurumda içerisinde gerçekleştirilen faaliyetlere katılmaya başlar.
Koğuş ortamında sürekli bulunmanın kendisine hiç bir şey kazandırmayacağına
karar veren M.G Ceyhan Açık Ceza İnfaz Kurumunda bulunan makine operatörlüğü
iş ve meslek kursuna katılır. Bu cezaevinde kaldığı sürece makine operatörü olarak
görevlendirilir. Maddi olarak da durumu çok iyi sayılmazdı. Kurs sonucunda makine
operatörlüğü belgesine sahip olan M.G kısa bir süre sonrada tahliye olma zamanı
gelmiştir.
2004 yılında Ceyhan Açık Ceza İnfaz Kurumundan tahliye olan M.G artık yeni
hayatında da ceza infaz kurumunda sahip olduğu mesleğini devam ettirme düşüncesindeydi. Tahliye olur olmazda kurumda elde ettiği makine operatörlüğü belgesi
sayesinde Osmaniye Valiliğinde makine operatörü olarak işe başlayan M.G hem kendisine hem de eşi ve çocuklarına daha güzel bir hayat sunma imkana sahip olduğu
için çok mutlu olmuştu.
Daha sonra sırasıyla Kahramanmaraş Belediyesinde görev alan M.G Ceyhan
Açık Ceza İnfaz Kurumunda katılmış olduğu iş ve meslek kursunun faydalarından
yararlanarak Kahramanmaraş Belediyesinde göreve başlayan M.G son olarak şuanda
Elbistan’da faaliyet gösteren özel bir firmada makine operatörü olarak hayatını devam
ettirmektedir.
M.G geriye dönüp eski hayatına baktığında işlediği suçtan dolayı çok pişmanlık duyduğunu ancak her bir hayat imtihanından kendisine çok ders
çıkardığını ifade etmektedir. Kısacası hataların çok iyi bir öğretmen
olduğunu dile getirmektedir. Son olarak da ceza infaz kurumlarında bulunan tüm hükümlü ve tutuklulara geçmiş
olsun dileklerini gönderiyor ve ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlü ve tutukluların
sahip olduğu zamanın kıymetini iyi
bilmelerini, hayatın her anını
çok iyi değerlendirmelerini
ve kurumlarındaki tüm
eğitim-iyileştirme, iş ve
meslek kurslarına katılmalarını şiddetle tavsiye
ediyor.
Mart 2014
D eğer
Bilgi
GERÇEKLER
GÜLÜMSEYİN DEĞERİNİZ ARTSIN
Duygularımızın çevremizdeki insanlara sirayet ettiği bir gerçek. Fakat bu duygu etkileşimi sadece yakınlarımızla olmuyor. Sokağa çıktığınızda tanımadığınız
insanlara daha güler yüzlü olmayı denediğinizde bunu fark edebilirsiniz. Çünkü
bilim adamları, tanımadığınız kişilere gülümsemenin insanlar arasındaki bağı
güçlendirdiğini, onları görmezden gelmenin ise anında olumsuz etkilere yol açtığını yaptıkları deneyle kanıtlandı. Societyfort he Study of Motivation dergisinde
yayımlanan araştırmaya göre, gülümsemeyerek selam verilen kişiler, kimsenin
suratına bakmadığı kişilere kıyasla kendilerini insanlara daha bağlı ve yakın hissediyor. Aksi halde insanlar psikolojik bir acı çekiyor hatta bu acı fiziksel boyuta
da genişleyebiliyor. Hatta bazı araştırmalar, yalnızlığın daha zayıf bir bağışıklık
sistemine veya atardamarların sertleşmesine sebep olduğunu gösteriyor.
İYİLİK BULAŞICI MI?
“İyilik insandan insana bulaşabilir mi?” Bu soruya Deneysel Sosyal
Psikoloji Dergisi, merhametli bir davranışa tanık olan kişilerin, olayın hemen sonrasında başkalarına karşı daha merhametli davranma
ihtimalinin arttığı cevabını veriyor. Belki de bizi teşvik etmesi için ara
sıra iyi bir örneği görmeye ihtiyacımız var. Başka bir araştırmaya göre
ise insanlarda merhamet duygusu her zaman yararlı değil. Zira acıya
bizzat tanık olunan durumlarda yardım etmek için empati duygusunu
köreltmek gerekebilir. Hiroşima’daki nükleer saldırı sonrası kurtarma
görevlilerinin ancak merhamet etmeyi bıraktıktan sonra işlerini yapabilmeleri buna örnek. Bütün bu bilimsel açıklamaları kabul etmeyenler de var. Çünkü kimileri her canlıya olağanüstü fedakârlık gösterirken kimileri de kendi çocuklarına bile fedakârlık yapmıyor.
UYKUSUZLUK HASTALIĞA DAVETİYE ÇIKARIYOR
İsveçli bilim insanları, uykusuzluğun Alzheimer, Parkinson ve MS gibi beyin hastalıklarıyla ilişkili olduğunu tespit etti. İsveç Uppsala Üniversitesi’nde
yürütülen araştırma, düzenli uykunun beyin sağlığına olumlu katkı sağladığını ortaya koydu. Beyin sakin uyku sürecinde kendi toksinlerinden daha
kolay arınıyor. Yetersiz uyku ise beyin dokusuna zarar veriyor. Çalışmaya
göre, bir gece uykusuz kalmak beyne başa alınan ağır bir darbe kadar hasar
veriyor. Ayrıca yeterli uykunun alınmadığı gecenin ertesindeki IQ seviyesinin normalden daha düşük olduğu düşünülüyor. Çoğu bilim insanı düzensiz
uykunun hastalıklara sebebiyet verdiği tezini savunuyor. Ayrıca uzmanlar,
gece uyunup gündüz yaşanmasını öneriyorlar
45
Bilgi
D eğer
Mart 2014
DÜNYANIN EN YAŞLI AĞAÇLARI
Teneffüs ettiğimiz tertemiz havanın, hayatta kalmak için ihtiyacımız olan besinlerin,
kullandığımız enerjinin kaynağı büyük ölçüde bitkilerdir. Çarpıcı güzellikteki manzaraların, etkileyici kokuların ve gözalıcı renklerin kaynağı da bitkilerdir.
İnsan hayatında çok önemli yeri olan bitkiler,
500 binden fazla çeşidiyle Allah’ın insanın faydasına sunduğu sınırsız hazinelerdendir. İnsanlar için binlerce yıldır bu faydalarını sunan ağaçlardan bazıları şunlardır:
Bristlecone Çamı
Dünyada yaşayan en yaşlı ağaçlardan biri olan
Kaliforniya’daki Bristlecone çamı, 4 bin 800 yaşındadır. Çok yavaş büyüyen bu ağacın en belirgin özelliği çok yoğun bir reçinesinin olmasıdır.
Ağacın uzun bir yaşam sürmesinde Allah’ın bu
canlılarda yarattığı bu savunma mekanizmasının da büyük etkiswi vardır. Çünkü bitki bu yoğun reçinesi sayesinde böceklerin ve mantarların işgaline karşı kendini koruyabilir. Zoroastrian
Sarv (Sarv-e-Abarkooh)
İran’ın Abarkooh bölgesinde yaşayan bu ağaç
ortalama 4 bin yaşındadır. Bir selvi türü olan bu
ağaç 82 metre yüksekliğinde 59 metre çapındadır. Allah’ın bu bitkileri çok uzun ömürlü olarak
yaratmasında pek çok hikmetler vardır. Kuşkusuz bu hikmetlerden biri de insanı düşünmeye
sevk etmesidir. Ağaçları binlerce yıl yaşatan
Rabbimiz’in yeryüzünün halifeleri olarak tanımladığı insanı ortalama 70-80 yıl yaşatması
aslında insanın asıl hayatının dünya olmadığını
ahiret olduğunu hatırlatmaktadır.
Llangernyw Yew
35 milyon yıldır yeryüzünde var olan ve evrimin
olmadığının en büyük delillerinden biri olan bu
ağacın bilinen en yaşlı türü 3 bin 600 yaşındadır. Bir porsuk ağacı türü olan bu ağaç, Kuzey
Galler’de yer alır. Oldukça geniş olan ağacın
gövdesi 10.75 m’dir. Kerestesi oldukça pahalı
46
olan bu ağaç çatı malzemesi olarak kullanılır
Alerce ağacı
1993’teW Şili’de And dağlarının eteğinde bulunan yapraklarını dökmeyen bu dev ağaç, 45
metreye kadar uzar. Gövde genişliği ise her yıl
sadece bir milimetre genişleyerek çapı 3 metreden daha büyük hale gelmiştir. Bu yaprak dökmeyen dev ağaç, 3 bin 500 yaşındadır. Senator
Florida’da tropikal Big Tree Parkı’nda palmiyelerle beraber bulunan bu heybetli bataklık selvisi, 5 bin 100 metreküplük hacmi ile Amerika’daki
en büyük bataklık selvisidir. 37 metrelik bu dev
ağaç 3 bin 200 yaşındadır.
Patriarca de Floresta
3 bin yaşındaki bu ağaç, 1997 yılındaki fırtınaya yenik düşerek yıkılmıştır. Alıshan Sacred
Yaşının 2 bin ve 4 bin civarında olduğu sanılan
bu ağaç, Sicilya’daki Etna Yanardağı civarında
yer alır. General Sherman 82 metre uzunluğu
ile 27 katlı bir bina ile aynı boyutta olan bu sekoya ağacının gövde çevresi 30 metreyi aşar.
Kaliforniya’daki Sekoya Ulusal Parkı’nda bulunan bu ağacın yaşı 2 bin 300 ile 2 bin 700 arasındadır. Bu ağacın odunundan 5 milyar kibrit
yapmak mümkündür. Yaprakları mavimsi yeşil
olan bu ağacın kızıl kahverengi kabukları, yer
yer 61 cm kalınlığındadır. Ağacın ağırlığı 2030
tondur. Jomon Sugi 24 metrelik uzunluğu ve 16
metrelik çevresi ile bu Japon Sediri, Japonya’da
Yakushima adasının en yüksek dağının kuzey
eteğinde yer alır. Ağaç halkaları ile yapılan çalışmalarda, bu ağacın yaşının 7 bine kadar çıkacağı tahmin edilmektedir.
www.bilimveteknoloji.org
Mart 2014
D eğer
Canlılar Alemi
Canlılar alemi
Smokinli
bir hayvan
PENGUEN
Önlerinde yürümeleri gereken yüzlerce kilometre buzlu yol vardır ve onlar bir adımda yalnızca
10 cm ilerleyebilir. Ama dakikada 120 adım atarlar. Yürümekten yorulunca da beyaz göğüsleri
üzerine yatıp bacaklarını bir kürek gibi kullanarak kızakla kayar gibi yol alırlar.
S
mokinli bir hayvan: Penguen Antartika’da uzun kutup
gecesi güneşin ufuktan yükselmesiyle biter ve altı ay
sürecek gündüz başlar. Çok geçmeden smokinlerini
giymiş penguen sürüleri, kısa bacakları üzerinde hoplayarak
ilerlemeye başlar. Önlerinde yürümeleri gereken yüzlerce kilometre buzlu yol vardır ve onlar bir adımda yalnızca 10 cm
ilerleyebilir. Ama dakikada 120 adım atarlar. Yürümekten yorulunca da beyaz göğüsleri üzerine yatıp bacaklarını bir kürek gibi kullanarak kızakla kayar gibi yol alırlar. Hedeflerine
varınca bir çukur kazar, çevresini taştan bir duvarla çevirir
ve çukurun içine girerek beklemeye başlarlar. Bekledikleri
şudur: Güneşin kendilerine erkek ya da dişi olduklarını bildirmesi. O zamana kadar cinsiyetlerinden haberleri yoktur.
Güneş ışığı cinsiyet bezlerini harekete geçirir. Böylelikle
hormonlardan biri daha fazla salgılanmaya başlar. Cinsiyetlerinin ne olduğunu ancak o zaman anlarlar. Penguenler, geleneklerine göre gagasına bir taş alarak törenle dişinin önüne
koyar. Oralarda taş çok nadir olduğundan bundan daha mükemmel bir düğün hediyesi yoktur. Şayet dişi taşı kaldırır ve
eğilip kalkarsa erkek dişiyi tavlamıştır. Fakat taş olduğu yer-
de kalırsa erkek penguen başka bir kız arar. Dişi yumurtladıktan sonra yuvadan ayrılamaz. Çünkü büyük martılar, yumurta
ve yavrular için büyük bir tehlikedir. Kuluçka süresince anne
ve baba yemek bile yemez. Ancak yavrular çıktıktan sonra
baba penguen, balık tutmaya gidebilir. Yürüyemeyecek duruma gelene kadar midesini doldurur. Yuvada gagasını ardına
kadar açarak yavruları besler. Yavrular, mart ayı gelinceye
kadar yüzmeyi, dalmayı, balık tutmayı, yürümeyi kısacası bir
penguenin bilmesi gereken her şeyi öğrenmiş olur. Çok geçmeden Antarktika yazı sona erer. Kışın gelişiyle penguenlerin
cinsel güdüleri de söner. Artık penguenler için kışı geçirecekleri yerlere yürüme zamanı gelmiştir. Yüz binlerce penguenden oluşmuş sürü, gürültüyle yol aldıkça, arkada bıraktıkları
kıyı altı aylığına sessizliğe ve karanlığa gömülür. Penguenlerin bu hali bize, dünya yazı ve kışını hatırlatır. Evet, dünya
da tıpkı Antartika yazında kıyıların şenlendiği gibi şenlenir.
İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, cinler, melekler ve bilmediğimiz
daha nice varlıklar. Ne var ki bu yazın bir de kışı olacaktır. Ve
kışın gelmesiyle birlikte herkes başka bir âleme göç etmek
zorunda kalacaktır. Hem de her şeylerini kıyıda bırakarak.
47
Bilim-Teknoloji
D eğer
Mart 2014
Gözyaşlarının Dili
Hüzün kaynaklı gözyaşı
Uzun bir aradan sonra, beklenmedik bir
anda kavuşan kişilerin gözyaşı
Emeklilik, bir evlâdın evlilik töreni gibi insan
hayatında bir dönemin bittiği, yeni bir dönemin başladğı zamalada dökülen gözyaı
Bütün gözyaşları aynı özellikte midir? 100'den fazla gözyaşı örneğinin kurutulmasından sonra standart mikroskopla alınan görüntüler, farklı duygularla akan gözyaşlarının aynı mahiyette olmadığını gösteriyor.
R
ose L. Fisher isimli fotoğraf sanatçısı, farklı açılardan yakaladığı fotoğraflarla dikkat çekiyor. 2010'da ilk baskısı
yapılan Arı (Bee) isimli fotoğraf albümü, bize arıları daha yakından tanıma fırsatı veriyor. Gözümüzle fark edemediğimiz
güzellikleri görmemize sebep olan bu çalışma, biz insanların
tekrardan düşünmeye sevk etmesi bakımından oldukça önemli.
Fisher'ın son çalışması gözyaşları üzerine... Eserin hareket noktası enteresan: Bütün gözyaşları aynı özellikte midir?
100'den fazla gözyaşı örneğinin kurutulmasından sonra standart mikroskopla alınan görüntüler, farklı duygularla akan gözyaşlarının aynı mahiyette olmadığını gösteriyor. Hislerin ve ruh
hâlimizin vücudumuza tesiri ile alâkalı çalışma yapanlara yeni
ufuklar açacak sözkonusu fotoğraflar, herkese faklı düşünceler
ilham ediyor... İşte fotoğraflarla temaşa şöleni..
http://www.rose-lynnfisher.com/index.html
Çok gülme sebebiyle akan
gözyaşı
Soğanın sebep olduğu gözyaşı
48
Göz kapaklarının açılıp kapanması
esnasında gözün zarar görmesini
engellemeye vesile bazal gözyaşı
Yarışma kazanma, büyükbir başarı elde etme gibi insan hayatında
beklenmedik sevinçlerin tetiklenmesiyle dökülen gözyaşı
Mart 2014
D eğer
Gökyüzü
neden mavidir?
Güneşten gelen ışığın kırmızıdan mora kadar bütün renkleri
içerdiğini artık biliyoruz. Şimdi de Güneş’ten gelen ışığın atmosferden geçerden başına gelenlere bir bakalım.
Atmosferimiz temel olarak nitrojen (%78) ve oksijen (%21)
gazlarından oluşuyor. Geriye kalan %1’in çoğunluğunu argon gazı
ve su oluşturuyor. Ayrıca atmosferde başka parçacıklar, toz, kül,
polen ve okyanuslardan dolayı tuz bulunuyor. Atmosferi oluşturan
maddelerin kompozisyonu yer, zaman, yükseklik, iklim vs. gibi etkilere de bağlı olarak farklılıklar gösterebiliyor.
Işık atmosferden geçerken ortamdaki parçacıklardan etkileniyor. Bu etki parçacıkların büyüklüğüne ve ışığın dalgaboyuna bağlı
olarak farklı şekilde kendini gösteriyor. Eğer parçacıklar ışığın dalgaboyundan çok daha küçükse Rayleigh saçılması oluyor ve küçük
dalgaboyları parçacıklarla etkileştiklerinde her yöne
doğru yayılıyor. Bu durum atmosferdeki gaz molekülleri
ve görünür ışık için geçerli.
Burada iki anahtar nokta var:
1. Saçılan ışık her yönde yayılıyor.
2. Gaz molekülleriyle ışığın etkileşmesinde küçük
dalgaboyları (yani mavi ve mor) daha fazla tercih ediliyor.
bir yol takip ediyor olduğundan bu etkiyi daha fazla görüyoruz ve
Güneş’in rengi daha kırmızıya dönük oluyor.
Güneş’ten uzağa doğru baktığımızda ise atmosferden geçerken
yön değiştirmiş yani saçılmış olan dalgaboylarını görüyoruz yani
maviyi…
Peki, gökyüzünü neden mor değil de mavi olarak görüyoruz?
CD spektroskop’la değişik ışık kaynaklarına baktığımızda her
rengin parlaklığının aynı olmadığını görmüştük. Güneş’ten gelen
ışıkta da mor ışık mavi ışıktan daha az bulunuyor, dolayısıyla saçılma daha etkili olarak mavi ışık için gerçekleşiyor. Gökyüzünün
mor değil de mavi görünmesi aynı zamanda gözümüzün maviyi
daha etkili olarak algılamasıyla da ilgili.
Gökyüzünde mavinin saçılması etkisini sınıf içerisinde basit
bir uygulamayla izleyebiliriz.
Kaynak:
BİLİM EĞİTİMİNDE ASTRONOMİ
Dr. Defne Üçer Şaylan
Doç. Dr. Ersin Göğüş
Yani daha büyük dalgaboyları nispeten etkileşmeden yollarına devam ediyorlar.
Aşağıdaki şekle bakalım. Güneş’ten gelen ışık
farklı yönlerde yayılıyor. Atmosfere girdiğinde
mavi/mor ışık en fazla saçılıyor. Ali Güneş’e doğru
baktığında mavi/mor ışık saçılmış olduğundan Güneş’i
beyaz değil sarımsı olarak görüyoruz. Hatta Güneş
ufka yaklaştığında bize ulaşan Güneş ışınları daha uzun
49
D eğer
Sağlık
Belinizdeki ağrıyı dindirin
Mart 2014
Sağlık
Köşesi
Bel ağrısından yakınan kişiler, birçok hareketten kaçınmak zorunda. Çünkü günlük yaşamdaki bazı
hareketler kolay görünmesine rağmen dikkat edilmediği takdirde bel ağrısını artırıyor. Oysa günlük
hareketlerimizde yapacağımız ufak değişikliklerle bu rahatsızlıktan büyük ölçüde kurtulabiliriz.
Zeynep Kaçmaz
Bel ağrısından yakınan kişiler, birçok hareketten kaçınmak zorunda. Çünkü günlük
yaşamdaki bazı hareketler kolay görünmesine rağmen dikkat edilmediği takdirde bel ağrısını artırıyor. Oysa günlük
hareketlerimizde yapacağımız ufak
değişikliklerle bu rahatsızlıktan
büyük ölçüde kurtulabiliriz.Bel
neden ağrır?
tek kullanılarak veya ellerle uyluk itilmeli.
OTURMA-KALKMA
Vücuda yeterli destek sağlamayan
bir kanepe veya koltukta uzun
süre oturmak,
Omurgamız, omur adı verilen 33 kemikten oluşur. Kafa
tabanında kuyruk sokumuna
kadar uzanır. Baş ve vücudu
desteklemek üzere bir silindir şeklinde gelişir. Çevresini kaslar, bağlar
ve diğer dokular sarar.
EV SÜPÜRME
Bel ağrısını ufak hareketlerle önlemenin yolları
Süpürge vücuda yapıştırılarak tutulmamalı. Öne doğru eğilme veya uzanma yerine ayak ve bacaklar hareket ettirilmeli. Masa ve sandalyenin altı süpürülecekse kalça ve dizler bükülmeli. Bel dengeli durumda
tutulmalı. Ayağın bir tanesinin vücudu dengeli tutacak şekilde her zaman önde olmasına dikkat edilmeli.
Gittikçe daha az hareket eden, taşıtlara mahkûm
olan ve fastfood yeme alışkanlık edinen toplumumuzda en fazla yükü ‘bel’ üstleniyor. Bu durumda belimizin sağlığı için neler yapmalıyız?
YATMA
Bacaklar yataktan indirilmeli ve kalktığımız yöndeki
kolumuz ile yatağımızdan destek alarak vücut kaldırılmaya çalışılmalı. Eğilme sırasında ağrı artabilir. Bu
sebeple kalkarken mümkün olduğu kadar yatağın kenarına yaklaşılmalı. Ayaklar yere konulmalı. Bir des-
50
Bacaklar, omuzlarla aynı düz-lemde olacak biçimde,
bir ayak diğerinin hafif önünde ayakta durulur. Ayaklar yarı çömelme durumuna getirilir, vücut hafifçe
yüke doğru eğilir. Kalçadan bükülerek yük yakına
getirilir. Baş ve omuzlar tutularak yük kaldırılır. Bel
hareket ettirilmez, cisim vücuda yakın
tutularak kaldırma işlemi gerçekleştirilir.
Bulaşık yıkarken tabakları kendinize yakın tutun. Bu, dik durmayı sağlar.
Ağır bulaşıklar kaldırılmamalı,
kaydırılmalı. Bulaşık makinesini
doldurur-ken, yıkanacak bulaşıklar,
önce makinenin yanındaki tezgâha yerleştirilir.
Bir diz bükülür, makine doldurulur. Diz bükmek,
eğilmeyi önler. Ayağa kalkarken, makine destek olarak kullanılmalı.
Bir omuru normal pozisyonunda tutan bağ ya da
kaslar zayıfladığında, omurga bütünlüğünü yitirir.
Böylece ağrı oluşur.
YATAKTAN KALKMA
YÜK KALDIRMA
BULAŞIK YIKAMA
Stres, gerilim, ağır kaldırma, eklem rahatsızları
gibi birçok faktör sebebiyle bel ağrısı yaşanabilir.
Yatak vücudun gömülmesini engelleyecek kadar
sert, sırt eğrilerini koruyacak kadar yumuşak olmalı.
Yastık, enseye destek vermeli. Kuş tüyü veya fiber
yastıklar tercih edilmeli. Dizleri göğse doğru çekerek
yatmak kişiyi geçici süre rahatlatabilir. Alttaki bacak
düz tutulur, diğer bacak bükülür. İki bacak arasına yerleştirilecek bir yastıkla kişi daha da rahatlayabilir.
dımcı olur.
Nelere dikkat edilmeli?
bele ek bir yük bindirir. Baş, omuzların arasında çökmüş bir biçimde oturulmamalı. Döner iskemlede bacakları açarak oturmak belin yükünü azaltabilir. Bele
destek veren bir iskemle ya da koltukta oturulmalı.
ARABAYA BİNME
Yüz, dışa bakacak şekilde koltuğa oturulmalı. Hafifçe
ayaklar bükülür, baş ve omuzlarla öne doğru dönerek
ayaklar arabanın içine sokulur. Direksiyon, destek gibi
kullanılır. Omuz ve kalçalar birlikte hareket ettirilmeli.
Araba kullanırken bel hafifçe arkaya doğru yaslanmalı. Koltuk öne kaydırılarak, öne eğilme azaltılmalı.
Koltuğa yerleştirilen yastık da eğimi sağlamaya yar-
1- Ayakta çalışırken beldeki çöküklüğü hafifletmek
için ayak iskemlesi kullanın.
2- Yürürken vücut ağırlığınızı ayak parmaklarınız
üzerinde değil, topuklarınız üzerinde taşıyın.
3- Günlük hareketlerde veya yük kaldırırken karın
kaslarınızı gergin tutun.
4- Uzun süre aynı pozisyonda kalmamaya dikkat edin.
5- Belinizle değil, ayaklarınızla dönün.
6- Omurga ve sırt kaslarınızı güçlendiren egzersizler
yapın.
Mart 2014
D eğer
Portakal, kış
yorgunluğunu gideriyor
Nemli hava, kalbi soğuk
havadan daha çok etkiliyor
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi
Balcalı Hastanesi’nden Doç. Dr. Hakan Poyrazoğlu, kalp sağlığı açısından nemli havanın soğuk havadan daha tehlikeli olduğunu
söylüyor. Türkiye’nin çok soğuk bir yer olmadığına dikkat çeken Poyrazoğlu, soğuk
havanın kalbe bir zararının olmadığını anlatıyor. Tedbir alınırsa normal koşullarda soğuk
havanın insan sağlığı açısından risk oluşturmadığını belirten Hakan Poyrazoğlu, şunları
kaydediyor: “Halk arasında ‘soğuk hava kalbe zararlıdır’ diye bir anlayış var ama bu çok
doğru değil. Özellikle nemli iklimde yaşa-
yanlar daha çok sorun yaşar. Mesela çocukluktan itibaren yaşanan romatizmal hastalık,
ileride kalp sağlığına olumsuz etki yapar. Romatizma ve sızı gibi rahatsızlıklara ise nemli
ortamlar neden olur. Genel olarak aileden genetik olarak gelen bir kalp rahatsızlığı yoksa
çevresel faktörlere, beslenme biçimine ve
spor alışkanlığına dikkat edilmeli.”
Kayısıdaki
mükemmel sır
Kayısının günümüzde kurusunun, dirisinin pek çok yararı bilinmektedir, başlıcaları
şunlardır; Kayısı besleyici ve iştah açıcıdır.
Bol miktarda demir içerdiğinden kansızlığa
iyi gelir. Vücuttaki zararlı maddelerin uzaklaştırılmasına yardımcı olur. Başta akciğer ve
cilt kanseri olmak üzere kansere karşı koruyucudur. Vücuda kuvvet verir. Bedensel ve
zihinsel yorgunluğu giderir. Özellikle gelişme çağındaki çocuklara faydalıdır. Raşitizm
Dişlerinizi günde
en az iki kez fırçalayın
gibi gelişme bozukluklarını önler. Hastaların
iyileşmesini hızlandırır. Sinirleri sakinleştirir ve uyku verir. Migrene karşı da iyi gelir.
Ayrıca cildi besler, nemlendirir ve yumuşatır.
İki kaşık pekmez
beyne iyi geliyor
Uzmanlara göre, pekmez günlük kalsiyum, demir, potasyum ve magnezyum ihtiyacının büyük bir kısmını karşılıyor.
Pekmez, hastalıklara karşı koruyucu, hasta
olduktan sonra da tedavi edici özelliğinin yanı
sıra, hızla kana karışabiliyor ve acil enerji ihtiyacını giderebiliyor.
İki yemek kaşığı pekmez; insan vücudu
için çok değerli olan 2 miligram demir, 80
miligram kalsiyum ve 58 kcal enerji içerirken,
günlük vitamin ihtiyacının da yüzde 20’sini
karşılıyor.
Bir sigara ömürden
5 dakika kısaltıyor
Bir araştırmaya göre, sigaraya harcanan
para ile Türkiye'de yılda 4 fabrika yapılabiliyor. Sigara dumanında vücut için zararlı 4 binden fazla madde bulunuyor ve bunlardan en
tehlikelileri nikotin, karbonmonoksit, katran.
İçilen bir sigara insan yaşamından 5 dakikayı
kısalttıyor.
Havaların soğumasıyla birlikte bağışıklık
sistemi zayıflayan kişilerde üst solunum
yolu hastalıklarında önemli bir artış gözleniyor. Özellikle C vitamininin bağışıklık
sistemi üzerinde önemli bir etkisi olduğunu ifade eden uzmanlar, bir bardak portakal suyunun her gün tüketilmesi gerektiğini vurguluyor. Portakal gibi C vitamini
içeren meyveler, aynı zamanda vücut yorgunluğunu da gideriyor.
Uzmanlar, “Bebeğe yeterli glikoz verilmediği takdirde beyin gelişmesinde duraklama
veya yetersizlik olabilir. Kana çok kolay geçen
ve beynin tek enerji kaynağı olan glikoz, pekmezde yeterince bulunmaktadır.” diyorlar.
Dişlerin günde iki kez mutlaka fırçalanması gerektiğini belirten uzmanlar,
fırçalama süresinin ise en az 2 dakika
olması uyarısında bulunuyor. Ayrıca,
sağlıklı dişler için fırçalama işleminde
dikkat edilmesini tavsiye ediyor. Dişlerin
ağızda süt dişi görüldüğü andan itibaren
fırçalanması gerektiğini ifade eden uzmanlar: çocuklara bu alışkanlığın küçük
yaşlarda kazandırılmasının gerektiğini,
günde iki kez düzenli olarak, an az iki-üç
dakika süresince fırçalamaya özen gösterilmesini, diş fırçalarını başkalarıyla paylaşılmamasını ve en geç altı ayda bir değiştirilmesini belirtiyor. Diş fırçası kuru
olmalı ve üzerine çok az macun sürülmeli. Diş fırçası 45 derecelik açı yapacak
biçimde tutulmalı ve fırçalama yumuşak
hareketlerle daireler çizecek biçimde, ön
dişlerden arka dişlere doğru yapılmalı.
Dişlerin iç yüzeyleri süpürme hareketi
yapacak şekilde, çiğneme yüzeyleri ise
fırça, diş dizisi boyunca ileri geri hareket
ettirilerek fırçalanmalı. Dişlerin tüm yüzeyleri mutlaka temizlenmeli.
51
Edebiyat
D eğer
Mart 2014
UMUT
Sen benim efkar dağıtmak için yaktığım sigaram
İçimi ısıtmak için yudumladığım çay gibisin
Sen benim hücrelerde çektiğim tesbih
Mapus damında attığım voltam gibisin.
Sen benim soframdaki ekmeğim, tuzum aşım
Her türlü zorlukta dik duran başım gibisin
Sen benim kör karanlıkta yol gösteren ışığım,
Adını bildiğim ama dokunamadığım yar gibisin.
Sen benim cefa çekerken umutla beklediğim
Hiç bir şartta beni terk etmeyen dost gibisin
Sen benim ömrüm boyunca ilk ve son aşkım
Yaşamım sonunda bitecek tek varlığımsın,
Çünkü sen, Çünkü sen bitmeyen umudumsun.
Mehmet Çelik
Akşehir T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu
SEN GELMEDİN
Gündüzler geceye döndü,
Sözcükler heceye döndü,
Şiirler dizeye döndü,
Sen gelmedin sevdiğim ...
Ovalar dağlara döndü,
Asmalar bağlara döndü,
Yıllarım çağlara döndü,
Sen gelmedin sevdiğim ...
Damlalar ırmağa döndü,
Gönüller yanmağa döndü,
Sözlerim caymağa döndü,
Sen gelmedin sevdiğim ...
Yazlarım ayaza döndü,
Saçlarım beyaza döndü,
Sözlerin niyaza döndü,
Sen gelmedin sevdiğim ...
Ağaçlar meyveye döndü,
Yürekler sevdaya döndü,
Gerçekler hülyaya döndü,
Sen gelmedin sevdiğim ...
Erdemoğlu aşkından Kereme döndü,
Sağlığı tükendi vereme döndü,
Dünyası depreme döndü,
Sen gelmedin sevdiğim ...
Fatih Erdem
Niğde E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu
52
KENDİN İÇİN
Uzaklaşmak gerekir yakınlaşmak için
Hatırlamak gerekir hatırlanmak için
Ağlamak gerekir açılmak için
Anmak gerekir anılmak için
Susmak gerekir duymak için
Anlamak gerekir anlatmak için
Öğrenmek gerekir öğretmek için
Ekmek gerekir biçmek için
İnanmak gerekir ibadet için
Çalışmak gerekir yaşamak için
Dinlemek gerekir anlamak için
Sende dinle ve hayatı anla kendin wiçin
Kamil Uysal
Kartal H Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu
Mart 2014
D eğer
YOKLUĞUNA SERENAT 3
Sensizliğin ortasındayım yine sevgilia
Cebimde eskiden kalan bir hasret
Dudaklarımda adını yad eden bir türkü var...
Yokluğunun kasvetli hüznü baki bu sene de
Bu sene de bahar geç gelecek demek...
Unutmak gibi kaygılarım olmadı benim
Sahip çıktım ruhumu törpüleyen mirasa
Bir yanım küf tutarken,
Bir yanım çürüdü,
Unutmadım unutamadım belki
Bir adın kaldı baki,
Bir de yokluğun...
Kansız bir ihtilal yaşadı yüreğim
Sürgünlere yollandım kendi memleketimde
Ne sokağından geçebildim,
Ne karşıma çıkabileceğin yollardan yürüdüm
Bir firari gerillaydım
Amaç sen, araç sen,
Başımı koparacak düşman sen...
Tadı yok yemeklerin,
Filmlere gülmelerin,
Şarkılarda dans etmenin
Biraz da dediği gibi şairin
Herkeste sen vardın,
Hiç kimselerde sen...
Yokluğunun sonsuz boşluğuna saldım kendimi
Ne gelmen kaygısı kaldı,
Ne benden gidebilmen.
Öyle yetim ,
Öyle Öksüz,
Öyle sensiz,
Öyle seninle bir ömür kalacak ellerimde...
Tüketebilene aşk olsun
Sen dolu sensizliğimi...
Adnan Akkaya
İnfaz ve Koruma Memuru
Hatay E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu
Güzel Söz
Küsmek ve darılmak için bahaneler aramak
yerine, sevmek ve sevilmek için çareler arayın.
Mevlana
HAYAL GÖZLÜM
Sana gerçeklerim kadar düşler getirdim
Gel uyu şimdi kollarımda
Gerçeğin esmerliğini azalsın düşlerim
Ben aslında sana
Düş gibi gerçekler yaşatmak istedim
Haydi kalk hayal gözlüm
Sana yeni bir gün hazırladım
Şöyle salına salına genç ömrümün sokaklarından
Biliyorsun senin kentlerinin
İlk sokağı ben olmalıydım
Haydi kalk hayal gözlüm
Sana demli bir çay hazırladım
Açmak için iznini almaya geldi tomurcuklarım
Haydi kalk
Geç kalmışlığın bütün hüzünlerini paylaşdım
Haydi kalk hayal gözlüm
Sevgini tespih ettim dilime
Tuzunu karıştır bütün maviliklerime
Kalk sürekli barış getir gecelerime
Haydi kalk hayal gözlüm
Mahmur bir şiir gibi dalan odama
Neyim varsa getirdim sana
Yanlızlığım son bulsun
Hayal gözlüm .....
Rıza Altunbay
Akşehir Kapalı Ceza İnfaz Kurumu
53
Nükte
D eğer
Mart 2014
a
Fıkra
FATİH'İN YİĞİTLERİ
Bir gün Cennet'in kapıları şiddetle vurulmuş:
- Güm GümGüm!! İçeriden seslenmişler:
- Kim o?
- Dışarıdan gök gürültüsü gibi bir ses: " Biz İstanbul'u fetheden Fatih'in yiğitleriyiz! " İçeriden hoş geldiniz diyerek
kapılar ardına kadar açılmış ve yiğitleri içeriye buyur etmişler. Her şey çok güzel gidiyormuş. Ta ki, 40 yıl geçinceye
kadar. Bir gün kapılar yine şiddetle çalınmış:
- Güm güm güm!!!
- İçeriden sormuşlar: "Kim o?"
- Dışarıdan gök gürültüsü gibi bir ses: "Biz İstanbul'u fetheden Fatih'in yiğitleriyiz!"
- İçeriden hemen cevaplamışlar: "Hadi len! Onlar 40 yıl
önce geldi!"
- Dışarıdan yine ses gelmiş: " Biz mehter takımıyız ancak
geldik!!!
KEŞKE SARI ÖKÜZÜ VERMESEYDİK
Bir gün aslanlar toplanmış. "ya lafta ormanlar kralıyız açlıktan
öleceğiz. maymunlara saldırsak daldan dala kaçıyor. fillere saldırsak fazla büyükler, kuş desen uçuyor, ceylan desen kaçıyor, balık desen yüzüyor. ne yapacağız biz" demiş bir tanesi. "öküzlere
saldıralım" diye öneri gelmiş genç bir aslandan. "iri yarı görünüyorlar ama, ne pençeleri var, ne dişleri... tam dişimize göre" ama
düşündükleri gibi olmamış. Organize bir şekilde takım savunması
yapan öküzlere yaklaşamamışlar bile. Bakmışlar açlıktan ölecekler, gururlarını şereflerini bir kenara bırakıp tilkiye danışmışlar. "o
iş kolay" demiş tilki. "siz beni onların yaşadığı otlakların prensi
yapın yeter."
çaresiz kabul etmiş aslanlar. Tilki eline beyaz bir bayrak alıp
barış elçisi gibi öküzlerin arasına gitmiş. "saygıdeğer öküz kardeşlerim" demiş, "aslında aslanlar uysaldır, sizi de çok seviyorlar. ama
şu aranızdaki sarı öküz var ya, sarı öküz, işte sorun o... görünce
tahrik oluyorlar, canları çekiyor, verin şu sarı öküzü, kurtulun kardeşim, huzur içinde yaşayın!"
öküzler düşünmüş taşınmış. bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığından yola çıkarak sarı öküzü vermeyi kabul etmişler.
aslanlar da afiyetle yemişler.
Bir iki gün sonra yine gelmiş tilki. "bakın gördüğünüz gibi, saldırılar kesildi, mutlu mutlu yaşıyorsunuz" demiş ve eklemiş: "ama
şu benekli öküz var ya, benekli öküz, o burada olduğu
sürece size rahat yüzü yok arkadaş, canları çekiyor, verin, kurtulun!"
Öküz heyeti tekrar toplanmış, nizam-i alem için benekli öküzü de vermişler. Devam eden günlerde tilki gelmeye devam etmiş,
kuyruğu uzun olanı...burnu beyaz olanı...semiz olanı...günler böyle
devam etmiş. otlak seyrelmiş, aslanlar güçlenmiş.
Daha tilki gelmemiş. gerek kalmamış çünkü. doğrudan aslanın
biri gitmiş öküzlerle görüşmeye.
"hanginizi istersem onu vereceksiniz, alem buysa kral benim
adamı hasta etmeyin" demiş.
otların arasında tek tük kalmış, korkudan tir tir titreyen öküzler "keşke sarı öküzü hiç vermeseydik" demişler. İş işten geçmiş
tabi...
54
BEN KİM OLDUĞUMU BİLİYORUM
Yaşlı bir adam, sabah erken evinden çıkmış yolda ilerlerken,
bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve
hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler, yaşlı adamı hemen en
yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler, adamcağızın
yarasına pansuman yapmışlar, ama 'biraz beklemesini ve
röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler. Yaşlı adam huzursuzlanmış ve acelesi olduğunu, tetkik istemediğini söylemiş.
Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuşlar.
Adamcağız da: 'Karım huzur evinde kalıyor, her sabah
onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum.'
demiş. 'Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde.' demiş bir hemşire. Adam üzgün bir
ifade ile 'ne yazık ki karım alzheimer hastası ve benim kim
olduğumu bilmiyor.' demiş.
Hemşireler hayretle: 'Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor, neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşturuyorsunuz? ' demişler.
Adam buruk bir sesle 'ama ben onun kim olduğunu biliyorum.' demiş.
İŞİNE GÖRE EVLÂT
Doğumevi bekleme salonuna hemşire koşarak girer, ilk sırada
oturan adama yaklaşarak:
- Sizi tebrik ederim, ikiz çocuğunuz oldu, der.
- Ne tesadüf, der adam.
- Minnesota İkizleri - Basketbol Takımındayım.
Bir saat sonra, aynı hemşire yine koşarak gelir:
- Mr.Smith ismini anons eder. Mr.Smith yerinden heyecanla
doğrulur. Hemşire:
- Artık üçüz babasısınız, der.
Mr. Smith şaşırır ve 'Olacak şey değil, ben de 3M şirketinde
çalışıyorum' der.
Hemşire bir daha göründüğünde üçüncü adama:
'Eşiniz dördüz doğurdu, kutlarım' der. Adam da şaşkınlıkla
'Ben de Dört Mevsim Otelinde çalışıyorum' der.
O sırada yanında oturmakta olan adam hafif baygınlık geçirerek oturduğu yerden aşağı doğru kayar, yetişip müdahale
eden hemşire sorar:
'İyi misiniz, ne oldu size?'
Adam kendine gelmeğe çalışarak doğrulur:
'Temiz havaya ihtiyacım var, 101 Dalmaçyalı mağazasının
müdürüyüm de...'
Mart 2014
D eğer
ÇENGEL BULMACA
KOLAY SUDOKU
ORTA ZORLUKTA
SUDOKU
Bulmaca: Mehmet Acar
GEÇEN AYKİ BULMACALARIN CEVAPLARI
55
D eğer
Bulmaca
Mart 2014
KARE BULMACA
SOLDAN SAĞA
1 - Ne kadar süreceği belli olmaksızın sürüp
giden, kronik -Güneş doğmadan önceki
alacakaranlık, fecir 2 - Avuç içi - Aşağı derece. 3
- Nemi olan, az ıslak, rutubetli - Nezir. 4 - Sonra,
sonradan, daha sonra, sonraları. 5 - Sinirler - Bir
Meyve. 6 - Tren vagonlarını çeken makine 7
- İşaret - Yasaklama - Dar, uzun va hafif bir yarış
kayığı. 8 - Lezzet - Pamuktan dokunmuş basma
- Bir nota. 9 - Töre bilimi - Manevi bakımdan.
10 - Görevden alma - Geniş toprağı olan büyük
konut.
YUKARIDAN AŞAĞIYA
1 - Anlayış. 2 - Aza - Badem şerbeti3 - Güzel
ve iri çiçekli, çok yıllık bir süs bitkisi - İnce,
keskin ses. 4 - Yağ uru - İlgi eki. 5 - Kır hayatı
içindeaşk konusunu işleyen kısa şiir -Saçın
küçük tutamlar biçiminde değişik renklerde
boyanmış durumu. 6 - Neonun sembolü - Çok
ortaklı. 7 - İnsanda üzüntü, sıkıntı olmama durumu, huzur - Mücevherlerde kullanılan yüksek
değerli cevher. 8 - Sağlama, elde etme - Sodyumun sembolü. 9 - Gelir getiren mülk - Derinliği
her yerinde aynı olan sığ su alanı. 10 - Cimri Kürekle yürütülen dar, uzun, hafif tekne.
SOLDAN SAĞA
1 - Köy evi veya köy görünüşü veren, kırsal Ham ipekten yapılmışastarlık kumaş. 2 - Görme
Engelli - Düzgün ve iyi konuşma yeteneği 3 Pudralık 4 - Ruhsal Gerilim - Bazen kimi vakit. 5 - Çabuk davranan, çevik - Uzak Doğu'da
yetişen Amerika elmasından çıkan zamk. 6
- Kaval, baldır ve uyluk kemiğinin birleştiği
yer - Dalkavuk. 7 - Açıklamalar - İğne yapraklı
bir orman ağacı. 8 - Metal olmayan element Bir Nota. 9 - Suçu bağışlamak - Erkek kardeş.
10 - Aykırı, karşıt, ters - Bir gemi veya uçağın
izleyeceği yol
YUKARIDAN AŞAĞIYA
1 - Genellikle halk türkülerinden ve milli ezgilerden oluşturulmuş müzik eseri - Beddua.
2 - Ummaktan doğan güven duygusu, ümit
- Göreceli. 3 - Osmanlı İmparatorluğunda
Başbakan. 4 - Geri çevirme - Hiçbir işe yaramadan yok olma, boşa gitme
5 - Karar
verme yetkisi. 6 - Yağmur, yaz yağmuru - Taşıt
dizisi.7 - Eşi olmayan, biricik - Bir çoğul eki. 8 Klasör - Bir nota. 9 - İlkel bir silah - Onur kırma,
onura dokunma.10 - Elektrik geriliminde evre Görüntülerin filme alınmasını sağlayan alet
56
Biz bu cennet vatanı,
geçmiş nesillerden emanet,
gelecek nesillerden
ödünç aldık!..
Ceza ve Tevkifevleri Genel
Müdürlüğü
2014
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik,
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.
Author
Document
Category
Uncategorized
Views
5
File Size
6 453 KB
Tags
1/--pages
Report inappropriate content