close

Enter

Log in using OpenID

Aile ve Toplum 2 - Aile ve Toplum Hizmetleri Genel Müdürlüğü

embedDownload
YIL: 1 CİLT: 1 SAYI:2 HAZİRAN 1991
BAŞBAKANLIK AİLE ARAŞTIRMA KURUMU BAŞKANLIĞI DERGİSİ
SAHİBİ
Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu
Adına
Dr. Necmettin TÜRİNAY
Kurum Başkanı
Genel Yayın Yönetmeni
Arif AY
Müşavir
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
İrfan ÇAYBOYLU
Aile Yayınları Şb. Md.
Yayın Koordinatörü
Feramuz Aydoğan
Yayın Kurulu
Doç.Dr.Beşir ATALAY
M.Çetin BAYDAR
Doç.Dr.Beylü DİKEÇLİGİL
Yrd.Doç.Dr.
Abdullah TOPÇUOĞLU
Doç.Dr.Ümit Meriç YAZAN
Doç.Dr.Mustafa İsen
Prof.Dr.Mehmet Ünal
Doç.Dr.İhsan Sezal
ADRES:
Necatibey Cad. No: 11
Sıhhiye - ANKARA
Tel; 231 83 60 (10 Hat)
Fax: 229 68 25
DİZGİ
BELDE FOTODİZGİ
Tel: 125 41 41
125 26 16
Aile ve Toplum Dergisi
Yayın İlkeleri
1. Aile ye Toplum Dergisi Başbakanlık Aile Araştırma Ku
rumu Başkanlığı tarafından 3 ayda bir yayınlanır. Dergi
nin muhtevasını aileyi konu alan araştırma, inceleme, der
leme ve deneme türündeki yazılarla doktora ve yüksek
lisans tezi özetleri oluşturur.
2. Dergiye gönderilen yazıların başka bir yerde yayınlan
mış veya yayınlanmak üzere gönderilmiş olması, daha ön
ce kongrede tebliğ veya özeti sunulmuş çalışmalar ise bu
husus belirtilmek koşuluyla, Dergi Yayın Kurulu tarafın
dan uygun görülmesi halinde yayınlanabilir.
3. Gönderilen yazılar standart daktilo kağıdının bir yüzü
ne iki satır aralıklı olarak daktilo ile yazılmalı ve sayfanın
2 yanından 3'er cm. boşluk bırakılmalıdır.
4. Yazılar şu temel özellikleri taşımalıdır; Yazıların başlık
ları 60 harfi geçmemeli; başlığın altına yazarların adları
ve unvanları yazılmalıdır.
Başlıktan sonra 100 kelimeyi geçmeyen Türkçe bir özet
yapılmalıdır.
Türkçe özetten sonra, yazının üç batı dilinden biriyle
(İng. Fr. Alm.) yapılacak 150 kelimelik bir özetinde, incelemenin amacı, yöntemleri ve varılan sonuçları özlü bir
biçimde verilmelidir. Bu bilgiler, Uluslararası Bilgi Erişim
Ağına aktarılacağından gerekmektedir.
Şekil, fotoğraf, grafik, çizim ve şemaların tümü numaralandırılarak yazıda yeri geldikçe belirtilmelidir. Ayrıca
makale yazarının adı, şekil numarası, başlığı, varsa alt yazısı yazılarak ayrı bir zarf içinde gönderilmelidir.
Grafik ve çizimler aydınger veya kuşe kağıda çini mürekkebi ile çizilmiş, fotoğraflar ise ayrıntılar görülebilecek derecede kontrast ve parlak kağıda basılmış olmalıdır.
5. Dergide yayınlanacak her makalenin yazarına telif öde
necek ve ayrıca 15 adet ücretsiz dergi gönderilecektir
SUNUŞ
Aile ve Toplum dergisinin bu sayısında yer alan yazıların çoğunluğunu "çocuk" konusu oluşturmaktır.
Bilindiği gibi 6. Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda, "geleceğin güvencesi" olan çocukların sağlıklı bir biçimde yetiştirilmesi temel ilke olarak benimsenmiştir. Ayrıca ailelerin
çocuk yetiştirme, sağlıklı ve dengeli beslenme konularında bilgilendirilmeleri üzerinde
de önemle durulmuştur.
Karşılaştığı ilk toplumsal kurum olan ailede çocuk iyi, kötü, güzel, çirkin gibi değer
yargıları ile gelenek ve göreneklerin ilk bilgisini alır. Bireyi toplumsal hayata hazırlamanın, eğitimin temel hedeflerinden biri olduğu gözönüne alındığında, çocuğun toplumsallaşmasında, ailenin yerinin ne denli önemli olduğu ortaya çıkar. Bu arada, gelişim psikologlarının çok önem verdiği hususlardan biri olan çocukta özdenetim mekanizmasının gelişmesi de, okul öncesi dönemin ilk yıllarında, yani ailede başlamaktadır.
Ülkemiz nüfusu içinde teşkil ettiği oranlar göz önünde tutulduğunda, çocuk konusuna
özel bir dikkatle eğilmek gerekiyor. Bilindiği gibi Aile Araştırma Kurumu, aile bireylerine soyut varlıklar olarak değil, bilâkis onların aile bütünlüğü içinde taşıdığı rol ve
statüleri göz ardı etmeyerek yaklaşmak istiyor: Erkek, kadın, çocuk (kız ve erkek kardeş), ağabey, abla, ilk çocuk, tek çocuk varsa yaşlı kuşaklar vs. Bunların her birinin,
birey olarak bir değeri var. Her birisi apayrı bir dünya olarak karşımıza çıkar. Fakat
bunun yanısıra aile bireylerinin, aile içinde kazandıkları rol ve statüler de vardır. Bu
rol ve statüleri gözardı eden her yaklaşım toplumsal fenomenleri yok farzettiği gibi, aile bireylerinin üstlendiği fonksiyonlara da uzak düşmüş olur.
Çocuk da öyle. Onu ancak ailesinden yola çıkarak kavramak mümkün. Çocukta olduğu gibi, kadın ve erkekte de aileyi ihmal ettiğimiz anda, ortaya son derece soyut ve birbirinden kopuk bağımsız varlıklarla karşı karşıya kalırız.
Bu açılardan düşünülünce ailenin anahtar konumu daha bir ortaya çıkıyor. Konuştuğu
dili öğrendiği, ilk davranışlarını edindiği, büyük oranda kişiliğinin şekillendiği bu en
temel toplumsal üniteden çocuğu soyutlamak hiç de mümkün görünmüyor. Bu gerçeği, büyük romancıların, ilk çocukluk dönemlerine uzandıkları kahramanlarını
okurken daha iyi farkediyoruz.
Tabii ki konuya, çok daha değişik açılardan yaklaşmak mümkün: sağlık, eğitim tabii
ve sosyal çevre, yaş dönemi geçişleri vs.
Aile ve Toplum' un bu sayısında, çocuğa ilişkin çok değerli inceleme ve araştırma örnekleri ile karşılaşaksınız. Sosyal bilim çevrelerimizin aile konusunda geliştirdikleri bu
ilgiden son derece memnun olduğumuzu ve bunun devamını beklediğimizi burada ifade etmek istiyorum.
Dr. Necmettin TURİNAY
Aile Araştırma Kurumu Başkanı
YIL: 1 CÎLT: 1 SAYI: 2 HAZİRAN 1991
İÇİNDEKİLER
W.DUMON
(Çev. Dr M. Ruhi ESENGÜN)
Avrupa Topluluğu Ülkelerinde Aile Politikalan/1
Prof Dr. Kerim YAVUZ
Anne ve Çocuk/12
Doç. Dr. Orhan ÇİFTÇİ
Çocuğun Sosyalleşmesinde Ailenin Rolü/19
Prof. Dr.Turgut ÖZEKE
Y.Doç, Dr. Ergün ÇİL
Uz.Dr. Nilgün KOKSAL
Yeni Doğum yapan Annelerin Son 5 yıl içinde Bebek Bakımı
ile ilgili Bilgi Düzeylerinin Değişimi/ 23
Dr Sevin ALTINKAYNAK
Uzm. Sevinç YAMAN Dr.
Handan ALP
Dünyadaki ve Türkiye' deki Çocuk Ölüm Nedenleri ve
Bunların Önlenmesine Yönelik Öneriler/27
Prof, Dr, Emine AKYÜZ
Medeni Kanuna Göre Çocuğun Ana-Babasına Karşı
Korunması/31
Doç. Dr. Osman GÜNAY Doç.
Dr. Mualla AYKUT
Prof. Dr. Yusuf ÖZTÜRK Doç.
Dr. Osman CEYHAN
Sosyal Güvenlik Kuruluşlarının Çocuk Sağlığına Etkisi/48
Prof. Dr. İbrahim CANAN
Vakıfların Çocuğun Korunmasına Yönelik Fonksiyonel
Yapılan/56
Yrd. Doç. Dr. Canan
Yaşlılıkta Ortaya Çıkan Fiziksel Değişiklikler/63
YERYUTAN Yrd. Doç. Dr. Bilal
Yaşlılık Psikolojisi/67
AK Doç, Dr. Doğan EKER
Ailenin ve Toplumun Akıl Hastalıkları ile ilgili Tutumlan/72
Prof. Dr. Mehmet ÜNAL
Madde Bağımlılığı ve Alkolizmde Aile/80
Mualla SEZGİN Feramuz
Karaman-Taşkale Kasabası Eski Kadın Kıyafetleri/86
AYDOĞAN
Endüstrileşme Sürecinde Bir Tüketim Objesi Olarak Aile/93
Joffre DUMAZEDİER
(Çev.Eriman TOPTAŞ)
Aile ve Boş Zaman/101
Avrupa Topluluğu
Ülkelerinde
Aile Politikaları
• W. Dumon
Çev.Dr.M.Ruhi ESENGÜN
Aile Politikasına Genel Yaklaşım
Fransa, Belçika, Lüksemburg ve Federal Almanya
gibi bazı ülkelerin aile politikaları açıktır; yani, "aile
politikası" terimi siyasî literatüre girmiştir. Dahası,
bu ülkelerde bu politika kurumlaşmış, aile
politikasından sorumlu bakanlar atanmıştır. Yunanistan, B. Britanya, Danimarka, İrlanda, İspanya ve
İtalya gibi ülkelerde ise bu politika "üstü kapalı" olarak nitelendirilebilir. Ancak, açık ya da üstü kapalı
ayrımı bütünüyle doğru değildir; zira bazı ülkeler
için bu ikisini kesin bir çizgiyle ayırmak oldukça
zordur. Hollanda ve Portekiz'de bir zamanlar aile işlerine bakmakla görevli bakanlar atanmışken hâlen
bu bakanlıklar kaldırılmış bulunuyor. Bundan başka,
Hollanda'da hükümet görevlileri ve bilim adamları
aile politikalarını açık olmaktan ziyade üstü kapalı
olarak nitelemekte iseler de alınan önlemler meselâ
Belçika'dakilerden pek farklı değildir.
Yukarıda ifade edildiği gibi, açık - kapalı ayırımı a) siyasî literatüre, b) siyâsî ünvâna, yani; konunun öneminin bir bakana sorumluluk vermekle kav-
ranılmış olmasına dayanmaktadır. Almanya dışında,
açık aile politikası güden diğer bütün ülkelerde hazırlanan raporlar, doğum oranını arttırma eğilimleri
üzerinde durmakta, öte yandan B. Britanya ve Hollanda gibi çoğu ülkelerin hazırladığı raporlar, ülkelerinin aile politikalarını üstü-kapalı olarak nitelerken
doğumu özendirici önlemlerin alınmamış olmasını
vurgulamaktadırlar. Sonuç olarak, açık aile politikasının kısmen de olsa perde arkasında, nüfus politikasını ifade ettiği varsayımı her zaman varittir. Bununla
birlikte, açık aile politikasının, doğumu özendirici
nüfus politikaları ile sadece marjinal olarak çakıştığını ve ailenin refahı ile ilgilenmesi dolayısıyla nüfus politikasından tamamıyla farklı gaye ve hedefleri
bulunduğunu belirtmek gerekir. Açık veya üstü ka
palı aile politikalarının amacı, Danimarka hariç, ailenin refahıdır. Danimarka'da bu politika çocukların
iyiliğini ve refahını sağlamakla sınırlıdır.
Açık aile politikası güden ülkelerde bu politika
1930'lu yıllarda başlamış, 50'li yıllarda aile bakan-
lıklarının ihdas edilmesiyle yeniden kurulmuş ve kurumlaşmıştır. (Almanya'da 1953'te, Belçika'da
1965'te). Son on yıllarda (1980'ler) Avrupa Topluluğu ülkelerinde aile politikasında büyük bir yaygınlaşma gözlendiğini ve bu dönemin içerik yönünden büyük değişikliklerin meydana geldiği bir dönem olduğunu kaydetmek gerekir. Bu değişikliğin asıl özelliği,
hedef alınan nüfusun kayda değer biçimde değişmesi
olmuştur: Bu değişikliğin üç genel özelliği sayılabilir:
-Hedef nüfus olarak tüm aileleri ele almak anlayışından, muhtaç ailelere önem veren görüşe doğru
bir değişiklik görülüyor. Önlemlerin birçoğu, kısmen
de olsa, ailenin gelir durumu ile bağlantılı olmuştur.
Bu da servetin düşey biçimde dağılımı üzerinde
önemle durulduğunu gösteriyor. Ancak, İtalya gibi
bazı ülkelerde hâlen geçerli olan aile politikası servetin yatay dağılımına bir tür dönüşü yansıtmaktadır.
-ikinci unsur, tek ebeveynli aile gibi değişik aile yapılarının dikkatleri üzerine, çektiği ve bazı ülkelerde bu tür aileleri destekleme yönünde daha hoşgörülü davranıldığıdır.
-Danimarka gibi, aile politikasıyla yeni tanışan
ülkelerde hedef alınan grup aile değil çocuklardır ve
aile fertleri, çocukların ebeveyni olarak ele alınır. Bu
da, çocuklarının bakımını üstlenen karı-kocanın yükünü hafifletmeyi amaçlayan geleneksel aile politikasından önemli ölçüde bir sapma demektir.
Çoğu ülkede, Özellikle aile politikasının "üstü
kapalı" olarak nitelendirilebileceği ülkelerde aile politikası sosyal refah politikası içinde daha belirgin bir
biçimde yer alırken, açık politika güden ülkelerde aile
politikasını kendi sınırları içinde bir tür politika
olarak tanımlama eğilimi görülmektedir. Aile politikasının "kendine özgü" ya da "bir başka politikanın
parçası" olarak algılanması, değer sorunlarına olduğu
kadar diğer ülkelerle olan ideolojik farklılıklara da
bağlıdır. Parti ideolojisi ile aile politikası arasındaki
ilişkiye bağlı olarak, bazı ülkelerde hükümet değişiklikleriyle birlikte (yani farklı siyasî partilerin iktidara
gelmesiyle) aile politikalarında dramatik değişiklikler olmaktadır. Ancak, bu değişikliklerin, alınan önlemlerin özünden ziyade, kanun ve yönetmeliklerin
ifade tarzında yani önlemlerin sunulmasında daha
şiddetli ve kesin biçimde yer aldığını belirtmek gere-
kir. Yine de, bu politika ister "aile", ister "refah" adı
altında sunulmuş olsun açık ya da kapalı aile politikasının en can alıcı bir bölümünü oluşturan belirli bir
değerler sistemine destek veren gayri-maddî bir unsuru ifade eder.
Hâlen hiçbir Avrupa ülkesinin açık bir nüfus politikası yoktur. Almanya gibi ülkeler bu tür bir politikayı açıkça reddediyorlar. Hollanda gibi bazı ülkelerde ise nüfusu politikasına ait bazı unsurlar görülebiliyor. Ama Fransa gibi, doğurganlık oranını arttırmak
biçiminde nüfus politikası hedefini güdenler, bunu aile
politikası çerçevesinde yürütüyorlar. Bütün ülkelerde
ortak olan belirleyici unsur, gerek aile gerek nüfus
politikası konusunda belirgin bir isteksizliktir. Bunun,
açık aile politikası güden Fransa'ya ait raporun başlığında yer almış olması bile bir paradoks sayılmaz. Bu
isteksizlik, Nazi Almanyası ve benzer sağcı rejimlerin
yönetiminde güçlü ve açık bir aile politikasının kurulduğu ve nicelikli olmaktan çok nitelikli (ırkçı) bir nüfus politikasının uygulandığı iki dünya savaşı arasındaki dönemde olduğu gibi tarihî sebeplere dayanıyor.
Ülkelerin raporlarında da yansıdığı biçimde, bu dönemin anıları bütün Avrupa Topluluğu ülkelerinde hâlâ
canlılığını korumaktadır. Bu yüzden, belirli bir aile
yapısının baskın olduğu tiplerden ziyade fırsat eşitliğinin sağlanması esasına dayalı yeni aile ve nüfus politikalarının ortaya konulmakta olduğunu görmek şaşırtıcı değildir. Aslında, çoğu ülkelerdeki aile politikaları,
ailenin yapılanması konusunda tarafsız kalmak iddiasındadır. Hatta, tek ebeveynli aileler gibi ekonomik
baskılara karşı daha hassas olan özel aile oluşumları
gittikçe artan biçimde dikkatleri üzerinde toplamaktadır.
Avrupa'da Aile Politikası
Konusunda Alınan Önlemler
Aile politikası ile ilgili önlemler genellikle üç
kategoriye ayrılır:
-Güçlendirme politikaları olarak adlandırılabilecek olan ve aileyi sürekli gelir sahibi yapacak ekonomik önlemler. Bu politika, gelir sağlamanın yanında iş
bulma (istihdam) politikalarını da içerir.
-ikinci grup önlemler, eğitim ve danışma hizmetleri gibi, aile hayatını geliştirmeye ve rahatlatmaya yönelik hizmetleri kapsar.
-Üçüncü gurup, ailenin yerini tutacak veya onun
yerini alabilecek önlemler olarak adlandırılabilecek
olan ve aile bireylerinin ayrı ayrı ya da part-time olarak yaptığı işleri devralacak hizmetler ve aile dışı kurumlan öngören önlemlerden ibarettir.
Güçlendirme Politikaları
Bütün Avrupa ülkelerinde hâmile kadınların, hâmile olmaları nedeniyle işlerine son verilmesini önlemek konusunda koruma altına alınması sağlanmıştır.
Bu hususta, nispeten geç kalmış sayılabilecek olan
Yunanistan'da da bu önlemler 1984'te getirilmiş bulunuyor.
Çoğu ülkelerde, doğum öncesi ve sonrasında ana
veya babaya izin verilmesi konusunda bir takım önlemler alınmaktadır. Belçika, Büyük Britanya, Almanya ve Lüksemburg'da annelere izin hakkı vardır.
Danimarka ve Yunanistan'da ana-babanın her ikisi de
izin alabilmektedir. Bu iznin süresi, önemli ölçüde değişiklikler göstermekte ve sürelerin uzatılması yönünde olumlu eğilimler gözlenmektedir. Almanya'da anne için izin süresi 6 aydır. Danimarka'da da 6 aylık bir
süre tanınmış ise de bir değişiklik yapılarak bu süre
anne için 14 hafta, buna ek olarak kocası için de 10
hafta olarak belirlenmiştir.
Üçüncü bir önlem de, çocukların eğitilmesi amacıyla uzun süreli, çocuğun hastalanması gibi olaylarda
da kısa süreli olmak üzere ailevî sebeplere dayanan
izin hakkıdır. Bu önlemlerin temel özelliği, izinden
sonra işe alınmanın güvence altına alınmış olmasıdır.
Aslında, bu önlemler, ana-babanın geçici olarak işten
ayrılabilmeleri imkânını kapsamaktadır. Buna benzer
önlemler, eğitim amaçlı izin biçiminde Fransa'da ve
Almanya'nın bazı bölgelerinde mevcut olup Almanya'da 1990'dan itibaren 18 aya çıkabilecektir. Belçika'da ailevî sebepler de dahil çeşitli gerekçelerle, ebeveynden bilisinin mesleğine 5 yıla kadar ara verebileceği hususunda önlemler alınmıştır. Genel olarak, bu
konuda iki sınırlama getirilmiştir. Bu önlemlerin çoğu
sadece devlete ait kurumlarda uygulanmaktadır. Ancak, çoğu hallerde devlet kurumlarında pilot proje olarak uygulanmakta ve müteakiben ana-babanın gelir
durumuna bağlı olarak özel sektör alanında da uygulamaya geçilmektedir. Almanya'da uygulanan eğitim
amaçlı izin, ailenin gelir durumuna bağlı olmasına
rağmen hem kamu sektörünü hem de özel sektörü
kapsamaktadır.
Bazı ülkelerde iş ve aile sorunu, aile politikasının en önemli sorunu olarak kabul edilmekte ve aile
ile iş arasındaki ilişkiler iki bakımdan bir sorunsal
oluşturmaktadır:
a) Karı-kocanın rolleri paylaşması düşüncesine
karşı olarak işlerin karı-koca arasında bölüştürülme
si,
b) Aileye karşı işe zaman ayrılması, yani dışa
rıda bir işte çalışma durumunun aksine, evde yapıla
cak işe ayrılacak zaman ile bu işlerin uyuşmaması
mesaî vakitlerinde esneklik sağlanması sorunu ya da
part-time çalışabilme imkânı bu durumda tehlikede
demektir. Bu iki unsurun karşılıklı olarak birbiriyle
ilişkili olduğunu belirtmek gerekir. 1988 yılında an
nelerin evde oturarak çocuklarına bakabilmesi ve
eğitilebilmesi hakkının tanındığı Lüksemburg dışın
da, diğer bütün önlemler bunun tam tersi etkiyi ya
pacak hedefleri amaçlıyor:
a) Karı-koca arasında daha simetrik bir görev
dağılımı,
b) Evdeki işleri yüklenmede karı-kocanın üstlendiği ikili rolün doğurduğu gerilimin azaltılması.
Vergilendirme
Bütün Avrupa Topluluğu ülkelerinde ailelerin
ödediği vergileri hafifletici bazı usuller vardır. Vergi
indirimleri Italya'daki gibi sembolik olmasına karşın, bir tür "bölümlere ayırma" sisteminin uygulandığı Almanya'daki gibi köklü olabilmektedir. Hepsinde
ortak olan bir nitelik kaynak aktarma sisteminin
gerçekten çok karmaşık olmasıdır, indirimden faydalananlar ikiye ayrılır: a) Çocuk sayısına göre vergi
indirimi, b) Çalışmayan eş için vergi indirimi (genellikle kadın için). Bu bakımdan Hollanda'nın raporu,
hükümeti, ev kadınlığı müessesesini koruyucu bir tutum içine girmekle itham etmektedir. Fransa gibi bazı
ülkelerde, ayrılan kaynakların sadece ailenin kazancının daha büyük bölümünü ayırabilmesini değil,
aynı zamanda aile için bir tür ek gelir sağlamayı da
amaçlamaktadır. Bu ek yardımların ailenin gelir kaynaklarıyla bağlantılı olduğunu belirtmeye gerek yoktur.
Sosyal Güvenlik
Bütün Avrupa Topluluğu ülkelerinde çocukları
destekleyici önlemler alınmış bulunmaktadır. Bu ülkelerin çoğunda, destekleme programlan çocuk yardımı biçiminde yürütülmekte ve sosyal güvenlik sistemi kapsamına girmektedir. Bu yardımlar çocukların yaşına ve sırasına göre artmaktadır. Bütün ülkelerde, çocuk yardımı sosyal güvenlik kapsamında olmasa da vergiden muaftır. Yine çoğu ülkede, çocuk
yardımları ailenin gelir düzeyine bağlı değildir. Bunun tek istisnası, yardımın pek cüz'i olduğu ve gelir
düzeyine bağlandığı italya'dır. Pek az ülkede ise, tek
ebeveynli ailelere mahsus olmak üzere özel çocuk
yardımları ödenmektedir. Bütün ülkeler, çocuk yardımlarının yanında, ayrıca doğum yardımı da ödemektedir. Fransa ve Lüksemburg gibi bazıları ayrıca
çocuğun okula başlaması dolayısıyla bir miktar yardım yapmaktadır. Seksenli yılların başında çocuk
yardımlarına daha fazla sınırlamalar getirildiğini,
ikinci yansından sonra ise yardım çarkının tersine
döndüğünü ve yardım planlarının daha cömert biçimde düzenlendiğini kaydetmek gerekiyor. Bu durum 1987'de Danimarka ve 1986'da Almanya için
geçerli olup 1990'da tam olarak uygulamaya konulmuş olacaktır. Hollanda'da da benzer bir eğilim gözlenmektedir.
Çocuğu dünyaya getiren anneye ek emeklilik
olanaklarının sağlandığı tek ülke Almanya'dır. Bu
önlemlerin, aile mi yoksa nüfus politikası içinde mi
mütala edileceği tartışılabilir. Bütün ülkelerde aile
yardım lan, çocukların refahını arttırıcı önlemler olarak ve/veya sosyal eşitliğe katkıda bulunmak amacıyla yapılmaktadır. Bu önlemler, doğumu özendirici
önlemler olarak savunulmamaktadır. Bu konudaki
siyasî literatür, nasıl aile lehinde ifadeler taşıyorsa,
aile yardımlarının doğumu özendirici sonuçlar doğurmayacak ölçüde ufak olduğunu belirten ulusal raporlar da öyledir.
Sosyal Yardım
Çoğu Avrupa Topluluğu ülkesinde sosyal yardım programları aile yapısındaki ve aynı zamanda
ailenin kurumlaşmasındaki değişiklikler ile yüz yüzedir. Biçimsel yapı konusunda raporların çoğu tek
ebeveynli ailelerin ekonomik bakımdan hassas ve
nâzik oluşuna dikkati çekmekte ve bu olayla kamu
yardımları programı -arasında bağlantı kurmaktadırlar. Her ne kadar tek ebeveynli ailelerin ekonomik
duyarlılığını çok büyütmemek gerekiyorsa da, zaman içinde bu eşlerin tekrar bir araya gelebilmeleri
aşaması hesaba katıldığında, bunların sosyal yardım
kurumlarında hak ettiklerinden fazla temsil edildikleri görülüyor. Belçika'da yapılan deneysel bir çalışma, yardımı hak edenlerin % 50'yi bulmasına karşın
tek ebeveynli ailelerin sadece % 2'sinin kamu yardımlarıyla geçindiklerini gösteriyor.
Kamu yardımı programları, bütün aile bireylerinin yararını düşünmekten çok aile yapısını gözönüne almaktadır. Belçika'ya ait raporda anneye ödenmesi garanti edilen gelirin, çocukları için almakta olduğu yardım miktarı kadar düşürüldüğü belirtiliyor.
Burada çocuk yardımı, çocukların ekonomik düzeyini yükseltmeye katkıda bulunan bir destek olarak değil, kadının geçinme ve bakım faaliyetleri için sağlanan bir yardım biçiminde tanımlanıyor.
Raporların büyük bir bölümü, kamu yardımlarını, aile politikasının bir unsuru olarak görmüyor.
Bu da, bilimsel araştırmalar gibi siyasî programların
da, refah sisteminden çok vergi ve sosyal güvenlik
sistemine ağırlık verdiğinin bir göstergesi olabilir.
Sonuç olarak, aile politikasının hedef aldığı halk
toplulukları, muhtaç durumda olan ailelerden çok,
toplumun orta tabakasını oluşturan ya da toplumda
marjinal gurup olarak adlandırılan aileleri kapsıyor.
Gayri-maddî Refah Politikası
Gayri-maddî refah politikasının çatısı altında,
yukarıda belirtildiği üzere, iki ayrı tip politika yer
alır: Birisi koruyucu yani part-time, diğeri tedavi
edici yani ailedeki hizmetleri kısmen karşılayan politikalar.
Aile Hayatı ile İlgili Eğitim
Çoğu ülkelerde, gebeliği önleyici yöntemlerin
kullanılması ile ilgili bilgilendirme kampanyaları aile politikası çerçevesi içinde devlet tarafından üstlenilmiştir. Maddî amaçlı olmayan aile politikasının
bütünlüğü gereği, hükümetler bu görevleri özel kurumlar arasında bölüştürme eğilimindedirler. Çoğulcu toplumlara özgü olan bu duruma göre, hükümetler
maddî yardımların bu toplumda yardımı hak ve talep
eden kişilere dağıtılmasından yanadırlar.
Belçika, Lüksemburg ve irlanda dışındaki bütün Avrupa Topluluğu ülkelerinde az veya çok sınırlı
olmakla birlikte belirli şartlar altında kürtaja izin
veren kanunlar yürürlüktedir, Bu önlemlerin, (aile
politikası, aile planlaması doğrultusunda uygulandığı sürece) aile politikasıyla ilişkili olduğu kabul edilebilir, Bu, "La Famille heureuse" ya da "istenilen
çocuk mutlu çocuktur" adı altında hizmet veren veya
kampanyalar yürüten kuruluşların beyan ve ifadelerinde bile gözlenebilir. Hizmetler ve eğitsel programlar, altmışlı ve yetmişli yıllarda, seksenli yıllara
göre daha göze çarpan bir biçimde yürütülüyordu.
Ne var ki, Yunanistan gibi bazı ülkelerde seksenli
yıllara kadar tam anlamıyla işlemiyordu.
Aile danışmanlığı hizmetlerinin henüz gelişme
aşamasında olduğu Portekiz ve Yunanistan dışındaki
diğer A.T. ülkelerinde aile danışmanlığı ve rehberlik
hizmetleri iyi organize edilmiş ve geliştirilmiştir.
Çoğu ülkelerde, bu hizmetler aile politikasının unsurları olarak algılanıyor. Yine de, Hollanda gibi bazı ülkelerde, aileyle ilişkili olmayan ve genel psikolojik ve tedavi edici hizmetlerle bütünleştirildiği, öte
yandan Belçika'nın Flanders bölgesinde bu hizmetlerin genel sosyal refah sistemi içinde mütalaa edilmesi eğilimi göze çarpıyor.
Ailenin Yerini Alacak
Hizmet ve Kurumlar
İrlanda dışındaki bütün ülkelerde çocukların
gündüz bakımı için bir sistem geliştirilmiştir. Bütün
ülkelerin raporları, özellikle ana-babanın ihtiyaçlarını gidermek bakımından gerek nicelik gerek nitelik
olarak talepleri karşılamaktan uzaktır. Nitelik yönünden Danimarka'nın raporu tehlikeli sağlık şartlarına işaret etmektedir. Diğer birçok ülkelerin raporlarında da kurumsal sorunlardan söz edilmiştir.
Kreşlerin yanında, A.T. ülkelerinde kreşlerden tutunuz, ev işi esasına dayalı özel aile bakım tesislerine
kadar geniş bir gündüz bakım şebekesi geliştirilmektedir.
Ülkelerin çoğunda, aileye bakmakla görevli ev
kadınının geçici olarak evden ayrılması durumunda
onun yerini tutacak aile yardımı sistemi geliştirilmiş-
tir. Çoğu ülkede bu tür hizmetler yavaş yavaş uygulamaya konulmakta, ancak bu hizmetler, küçük çocuklu ailelerden ziyade yaşlılardan oluşan aileler
üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Aile hizmetleriyle ilgili önlemlerin hızla gelişmesinin ve yaygınlaşmasının aksine (son yıllarda
malî güçlükler dolayısıyla kısıntıya gidilmesine rağmen) nüfus politikasıyla ilgili herhangi bir önlem veya girişim hemen hemen yok gibidir ve olduğu durumlarda da aile politikası çerçevesi içinde algılanmakta ve yapılandırılmaktadır.
Aile Politikası ile Rakip Politika
Alanları Arasındaki Çakışmalar ve
İhtilaflar
Aile politikası, hükümetlerin dikkatinin kendileri üzeninde yoğunlaşmasını ve kıt kaynakların yeniden dağılımını isteyen diğer çıkar gruplarıyla
amaçları bakımından çakışmakta ve potansiyel olarak aralarında ihtilaflar bulunmaktadır. Bu sorun ile
başa çıkabilmenin iki yolundan birisi a) Resmî beyan ve yayınlar; diğeri de b) Girişilen işlem ve faaliyetler düzeyinde olabilir. Resmî beyan ve yayınlar
konusunda birçok değişik mücadele stratejileri geliştirilebilir. Bunlardan biri sorunun çözümüne niyetli
ve taraftar olmadığı halde öyle görünmektir. Çeşitli
olaylar vesilesiyle girişilecek işlem ve faaliyetlere
gelince raporlai" birbirleriyle çatışan amaçlara aynı
anda ve birlikte ulaşılmak istendiğini, ancak ortak
belirleyici faktörün, çoğunlukla uygulanan stratejileriyle bunları uzaklaştırmak olduğunu belirtiyorlar.
A.T. ülkelerinde birbiriyle çakışan ve rekabet eden
üç alan ortaya çıkmaktadır: a) Nüfus politikası, b)
Kadınlara daha fazla hak ve özgürlük tanınması, c)
Sosyal refah politikası.
Nüfus Politikası
Raporların birçoğu, açık bir nüfus politikası bulunmadığına göre, çatışmaya da pek fazla yer olmadığını belirtiyorlar. Yine de, aynı raporların bazıları,
nüfus politikası ile aile politikasının karşılıklı olarak
birbirleri yararına işlev yaptığını gösteriyor. Daha
ayrıntılı biçimde ifade edersek, maddî olarak nitelendirilen aile politikası, ailelere ekonomik destek vermekle, sosyal güvenlik yardımı sağlayan ve yaygın-
laştıran nüfus politikası ile elbette çakışacaktır. Bunun aksine, gebeliği önleme ile ilgili bilgilendirme
konusuna ağırlık veren gayrimaddî aile politikası da
nüfus politikası perskpektifi içinde kuşkusuz yer alamaz ve doğumu özendirici amaçlara ters düşer. Raporların bazılarında açıklandığı gibi, kürtaj sorunu
ahlâkî bir sorun olarak ele alınmış ancak henüz nüfus sorunları açısından tartışılmamıştır. Aile politikası konusunda alınacak önlemlerin maddî olmayan
araç ve gereçlerle işletilebileceği düşünülebilir. Zira
aile politikası, niceliğe değil niteliğe önem veren bir
nüfus politikasına dayanır. Ne var ki, A.T. ülkelerinin hiçbiri siyasî beyan ve yayınlarda bile niteliğe
önem veren bir nüfus politikası izlememiştir. Niteliği
ön plana alan bu politikayla ilgili olarak gözlenebilen
tek unsur, genellikle sağcı fraksiyonlar olarak
adlandırılan guruplar tarafından, göç eden nüfus
içindeki bazı guruplardaki farklı doğum oranına işaret edilerek ileri sürülen bir takım endişelerden ibarettir. Resmî hükümet politikası bu gibi tepkileri ırkçılık ya da yabancı düşmanlığı diye nitelendirmek
suretiyle böyle eğilimleri etkisiz hâle getirmeye çalışmaktır. Yüksek teknolojinin uygulanmasıyla doğurganlık alanında bilgi ve ehliyetin gittikçe artması,
üstün nitelikli bebeklerin ortaya çıkması sonucunu
doğurmuştur. Şimdiye kadar kaydedilen demografik
sonuçlar önemsenecek ölçüde değildir ve çocuğa bakacak bir anne bulmak gibi teknik içerikli olmayan
olgular nüfus problemi yönünden algılanmamakta,
ancak ümitsiz hastayı acı çekmemesi için öldürmek
olayında olduğu gibi bir çeşit biyolojik-ahlakî sorun
olarak görülmektedir.
Kadınlara Özgürlük Politikası
Aile politikasıyla özgürlük politikası arasındaki
ilişki, aile politikasıyla nüfus politikası arasındaki
ilişkinin tersi bir durumu yansıtıyor, ikinci tür ilişkide, maddî unsurlar içermeyen aile politikası uyumsuz bir politika olarak algılandığı halde, birinci ilişkide ters düşen ya da uyumsuz olan politika, ekonomik politika olmaktadır. Uyumsuzluk gösteren özellik ve nitelikler bir aynadaki görüntüler gibidir. Aileye verilen maddî destek ve yardımlar, kadını mutfağa ve çocuklara bağlamak suretiyle onu eve hapsetmek biçiminde tanımlanmaktadır. Doğum kontrolü
konusunda verilen bilgiler gibi maddî olmayan destek ve hizmetler ise kadınların özerkliğini etkileyen
sonuçlar doğuracak nitelikte algılanıyor. Hemen hemen bütün ülkelerde (Lüksemburg hariç) aile politikası çatısı altında alınan en son önlemler her iki
amaca, yani özerklik tanıma ve aileye intibak sağlama amaçlarına birlikte hizmet eden önlemler olarak
nitelendirilebilir. Bu durumda, hiç değilse siyasî beyan ve yayınlarda, iş ile ev ve çocuk bakımı rolleri
birleştirilmiş oluyor. Aynı eğilim, "analık" teriminin
yerini yavaş yavaş annenin yanında babanın rolünün
de yer aldığı, daha doğrusu rollerin değişebileceğini
gösteren "ana-babalık" teriminin almasıyla siyasî
ifade ve beyanlara da yansıyor. Aslında, çoğu durumlarda bir tür uzlaşmaya varıldığı görülüyor. Meselâ Belçika raporunda ana-babaya verilen izin hakkının, "işe ara verme" konusundaki toplu programda
yer almadığı sürece, siyasî bakımdan mümkün olmadığı belirtiliyor. Hatta bu eğilim tek sesli olmadığı
gibi bu konudaki gelişmeler de tek yönlü olarak nitelendirilemez. Birçok A.T. ülkesinde bazı kadın gurupları evdeki bakım işlerinin toplum tarafından değerli sayılmasını ve sonuç olarak kendilerine sosyal
güvenlik alanında emeklilik, vergilendirmede ve diğer maddî yardımlarda bazı haklar tanınmasını talep
etmektedirler. Lüksemburg dışında bu konuda henüz
siyasî önlemler alınmış değildir. Ancak, Avrupa
Konseyi'nde de ifade edildiği gibi ev işlerinin ekonomik değerinin kabul edilmesi yönünde genel bir
eğilim vardır.
Sosyal Refah Politikası
Burada iki unsur tehlikeye maruzdur:
a) Gelirin ya da aile politikasına temel teşkil
eden imkân ve fırsatların düşey dağılımına karşı ya
tay dağılım düşüncesi,
b) Küçük yaştaki çocuklara, hasta ve özürlü ki
şilere verilen (aile bireyleri olarak) bakım ve hizmet
lerin başlıca kaynağı olan ailenin yeniden tanımlan
ması konusundaki artan eğilim ya da Hollanda rapo
runda yer aldığı şekilde, bu görevlerin refah devle
tinden alınıp bakım sağlayacak olan topluma veril
mesi eğilimi.
Yukarıda da belirtildiği gibi, yetmişli yıllarda
ve seksenli yılların başında aile politikası ile ilgili
İ
önlemlerin gittikçe artan biçimde aile gelirine bağlı
kılınması eğilimi gözlenebilmektedir. Bu alanda,
çok çeşitli düzenlemeler uygulamaya konulmaktadır.
Bunlar, gelire bağlı olarak yardımı hak edenlere uygulanan değişken basamaklı yardım programlarına
kadar uzanıyor. Hatta, burada iki husustan söz etmek
gerekiyor: a) Çoğu ülkelerde yardımlar henüz ailenin gelir durumuna göre dağıtılmamakta, b) Çok yakın geçmişte kişilerin yardıma muhtaç olup olmadığını belirlemek için yapılan anket ve testlerin yürürlükten kaldırılması konusunda bazı düzeltmeler yapıldığı gözlenebilmektedir.
Tehlikeye maruz bulunan büyük sorun yalnızca
bunalım dönemlerinde uygulanan programların artan
maliyeti değil, sosyal güvenlik, vergilendirme ve
hizmetlerde tanınan hakların ve yapılan yardımların
birey esasına göre belirlenip belirlenemeyeceği ya
da bireysel haklar olarak algılanıp algılanamayacağı
yahut bu hak ve yardımların aile (hâne) durumuna
göre yapılması ya da en azından buna göre tadilâta
tâbi tutulup tutulmayacağı meselesine dayanan gerçekten büyük ve önemli bir sorundur. Bu sorun, sadece bir sosyal adalet sorunu değil, burada söz konusu olan tarafların yükünü taşıma sorunudur.
Son on yılda, özellikle seksenli yılların ikinci
yarısında engelli, yaşlı ve hasta kişilerin bakımı alanında, ev içinde yapılacak bakıma aşın harcamalar
yapmak yerine bu alanda destek sağlayan bakım şebekelerine daha fazla önem vermek yönünde eğilimler gözlenmektedir. Akrabalık ilişkileri ve hâne yapılan, daha doğrusu aileler, bakım sağlayan unsurlar
olarak yeniden değerlendirilmekte ve bir dereceye
kadar bu eğilimleri teşvik eden planlı ve ciddî politikaların konusu olmaktadır. Aile içinde kadın, bakım
görevinde münhasıran olmasa bile tabiî olarak en
büyük payı üstlenen kişi olarak farz ve kabul edildiğine göre, özellikle feminist gruplardan ve simetrik
aile kurumunu savunanlardan, bu eğilimin kadınlara
daha fazla hak ve özgürlük tanınması alanında olumsuz ve ters sonuçlar doğuracağı yolunda kaygılar
yükseliyor. Bu yüzden, birçok A.T. ülkesinde,
hükümetin gerekli değerlendirmeleri yapmak, sosyal
güvenlik haklan tanımak, maddî yardımlarda bulunmak ve başka uygun önlemler almak suretiyle bu görevlerin değerini kabul etmesi yolunda taleplerde bu-
lunulmaktadır. Her ne kadar bazı ülkelerde ilgi gurupları tarafından ayrıntılı planlar geliştirilmişse de,
ülke raporlarının hiçbiri kendi ülkelerince herhangi
bir önlem alındığından söz etmemektedir.
Aile Politikasının Organizasyonu
Aile politikasının üç ayrı türde kurumlaştırıldığı görülmektedir: a) Fransa, Almanya, Belçika gibi
bazı ülkelerde aile işlerinden sorumlu bakanlar vardır ve bakanların görevleri arasında aile sözü açıkça
belirtilmiştir. Ancak, birçok bakımdan, meselâ bu
bakanlığın sağlık, gençlik, kadın v.s. gibi diğer sorumlulukları da aile işleri ile birleştirip birleştiremeyeceği gibi konularda farklılıklar görülüyor. Bir diğer tedricî değişiklikde bu yetkililerin kabine üyesi
kişiler mi yoksa bakan yardımcısı ya da müsteşar gibi daha alt düzeyde kişiler mi olacağı noktasında ortaya çıkıyor, b) Aile kelimesinin bakanların görevleri
ve unvanları arasında yer almadığı Hollanda ve
Portekiz gibi ülkelerde belirli bir bakanın başkanlığında bir genel müdürlüğe bağlı bir şube veya alt şube aile işlerinden sorumludur ve bu genel müdürlüğün adında aile kelimesi yer alır. c) B. Britanya ve
Danimarka gibi, aile işlerinden herhangi bir bakanlık
ya da genel müdürlüğün görevli ve sorumlu olmadığı ülkeler de vardır.
Özetlersek, bazı ülkelerde aile politikası belirli
bakanların ya da bir hükümet mekanizmasının sorumlu olduğu bir ilgi alanı olarak kabul edilmekledir. Öteki ülkelerde ise aile adının yer aldığı sadece
bir bürokratik mekanizma vardır. Üçüncü gurupta
ise ne siyasî otoritenin ne de bürokratik bir mekanizmanın açıkça böyle bir görev aldığı belirtilmemiştir.
Her ne kadar böyle farklılıklar gösteren topografya değişik konumları ve görüşleri yansıtmakta ve
ilgili ülkelerde aile politikasına aynı derecede önem
verilmediği gerçeğini göstermekte ise de, yine de bu
konuda Avrupa ülkeleri arasındaki eşitsizliğin göründüğü kadar dramatik olmadığı anlaşılıyor. Aslında, ülkelerin hiçbirinde hatta aile işleriyle görevli
tam yetkili bakanların bulunduğu ülkelerde bile, aile
politikası konusundaki hak ve yetkiler tek bir yetkili
veya dairenin yönetimi altında değildir. Bütün ülkelerde, aile politikasının hayatî bölümleri değişik yönetim birimleri arasında dağıtılmıştır. Böylece, vergi
indirimleri maliye, aile yardımları (Almanya hariç)
sosyal güvenlik, iş hayatı ile ilgili önlemler de çalışma genel müdürlüğünün yetkisi altındadır. Aileden
sorumlu yönetimler, yetkilerinin bu raporda maddî
olmayan aile politikasıyla sınırlandığına ve/veya
Hollanda'da olduğu gibi kendilerine sadece bir koordinasyon görevi verildiğine inanmaları ihtimali vardır (Hollanda'da bu dönemde aile işleriyle ilgilenen
bir bakan vardır.) Maddî olmayan aile politikasının,
genellikle özel ya da yarı-özel kuruluşlar arasında alt
bölümlere ayrıldığını ve böylelikle aile işlerinden
sorumlu bakanların rolünün koordinasyon ya da teşvik görevinden öte bir yönetim görevi olduğunu belirtmek gerekir. Ne var ki, başka gurupların da çalışmalarını yürütebileceği genel bir çerçeve plan meydana getirilebilir. Bu görevin diğer kabine üyeleri tarafından yürütüldüğü ülkelerde, meselâ Portekiz'deki
şimdiki hükümette çalışma ve sosyal güvenlikten sorumlu bakanın durumu böyledir.
Açık aile politikası güden ülkelerde hükümetler
Aile Yüksek Danışma Konseyleri adı altında aile politikası konusunda danışma organları kurmuşlardır.
Bu konseyler, Belçika, Fransa ve Hollanda'da olduğu gibi "aile kurumlan"nın temsilcilerinden oluşur.
Almanya ve Portekiz'de ise daha bilimsel doğrultuda
olup aile sorunlarıyla ilgilenen bilim adamlarından
meydana gelir. Çoğu ülkede hükümetler, aile alanında hükümete bağlı enstitüler kurmuşlardır. Bu bilimsel kuruluşlar, demografi ve nüfus sorunları üzerinde
çalışan enstitülerden ayrılabilir ya da onlarla birleştirilebilir. Ayrıca, sürekli olan bu organlara ilâveten,
son on yıllık süıeler içinde birçok ülkede hükümetler
aile politikası konusunda teklif ve tasanlar hazırlayacak geçici komisyonlar kurmuşlardır. Bu önerilerin uygulanması konusunda birbiriyle çelişen belirtiler vardır. Lüksemburg raporu, komisyon raporunun,
aile politikasında basmakalıp önlemler ihtiva etmesine rağmen, hükümetin herhangi bir işlem yapması
veya harekete geçmesi sonucunu doğurmadığını
açıkça ifade ediyor. Bunun aksine, italya raporu ise,
komisyon raporunun, İtalya aile politikasında yapılan toplu ve dramatik değişikliklere temel teşkil ettiğini açıklıyor.
Ülke çapında genel politika tiplerine göre, aile
politikası Fransa'da olduğu gibi,son derece merkezi-
yetçi bir nitelik kazanma eğilimi gösteriyor, ya da
mahalli yönetimlerin yetkisine bırakıldığı Belçika'daki gibi adem-i merkeziyetçidir. Aile politikası
yalnızca ülkenin siyasî yapısına göre farklılıklar göstermez, aynı zamanda ulusal ya da federal, merkezî
hükümet ya da yerel yönetim gibi çeşitli düzeylerdeki
karar ve icra güçlerine dayandırılabilir. Hemen
hemen bütün ülkelerde, çeşitli düzeylerde alınan politika önlemlerinin, bir kurumun ya da organın yerine, bir başkasını koyan (ikameci) olmaktan çok, destekleyici ve tamamlayıcı biçimde olduğu görülüyor.
Fransa ve Belçika gibi pek az ülkede, aile sendikası
olarak nitelendirilebilecek güçlü aile kuruluşları
vardır. Almanya gibi ülkelerde aile kuruluşları kilise
ile ilişkilidir ve mezheplerle bağlantılı olma eğilimi
göstermektedir. Britanya gibi ülkelerde ise bu tür
kuruluşlar yoktur. Ancak bütün ülkelerde aileyle
ilişkili olan ve profesyonel olarak nitelendirilebilecek
kuruluşlar varsa da bunlar aile politikasını pek
etkileyemezler. Aile kuruluşlarının olduğu kadar
hükümetler tarafından kurulan ve hükümetlerde temsil edilme ihtimâli olan danışma organlarının asıl gücü hükümet faaliyetleri için fikir ve öneri üretmektir.
Bu fikirlerin gerçekten uygulanması işçi sendikalarının, işveren ve çiftçi sendikaları gibi benzer kuruluşların olduğu kadar, siyasî partilerin de desteğine ve
kabulüne bağlıdır. Siyasal iktidara gelince, aile kuruluşlarının sosyal bakımdan denk kuruluşlar olarak
sayılmaması ve aile politikası ile ilgili sorunlar üzerinde anlaşmaya varılan ilgili sosyo-ekonomik konseyler gibi karar ve pazarlık yetkisi bulunan organlarda temsil edilmesi yönünde eğilimler vardır.
Aile Politikasının İşlerliği ve Etkileri
Aile politikasının, demografik yönden ve doğumu özendirici niteliği bakımından etkilerine gelince,
bunun sonuçlarının semereli olduğu söylenemez.
Raporlar da sonuçların ne olumlu ne de olumsuz nitelikte olduğunu ifade ediyorlar. Ailenin refahı konusuna gelince, araştırma sonucunda elde edilen bulgu ve kanıtlar sadece bazı ülkelerle sınırlı olup toplumun orta düzeydeki guruplarının gerek nakdî gerek aynî bakımdan toplumun marjinal guruplarına
nazaran daha fazla yararlandıklarını gösteren sonuçlar ise oldukça elverişlidir.
Aile Politikasında Son Eğilimler
Aile politikasındaki son gelişmeler ve potansiyel gelişmeleri teşvik edici proje ve planlar ulusal
raporlarda ortaya konulan gözlemlerden çıkarılabilir.
Burada iki yaklaşım görülüyor: Birisi gözlenen tarihî
eğilimlerden yararlanmaktan ibaret olan yaklaşım,
diğeri de sosyal değişimleri gösteren ve siyasî önlemlerde değişiklikler yapılmasını yani, değişen durumlara yeterince ayak uydurabilmek için alternatif
çareler bulunmasını isteyen, gerçek gelişmelere dayanan yaklaşım.
Bazı ülkelerde, raporları hazırlayan yazarlar
birbiri ardından takip edilen değişik aile politikası
biçimlerini karakterize eden çeşitli aşamalar belirtiyorlar. Dumon, bu farklı aşamaların, birbirinin yerini
alan politikaları temsil etmediğini, daha ziyade
birbirlerini tamamlayan politika tabakaları olarak nitelendirilebileceğini iddia ediyor. Raporda ortaya
konulan kanıtlar, her iki eğilimin gözlenebildiğini
gösteriyor: Rol ve görevlerin yavaş yavaş yer değiştirmesi yanında aynı zamanda destekleme ve tamamlama yani yenilenme. Çoğu ülkelerde seksenli yıllardaki refah politikasında kısmî ve sektörel bir bütünleşmeye doğru biı değişiklik gözlenebiliyor. Ancak
aile politikasının çoğu özelliğinin, bu konuda alınan
önlemlerin ve aynı zamanda aile politikası için kullanılan bir takım alet ve vasıtaların refah politikası
olarak nitelendirilmesi hayli zordur. Bunun bir göstergesi, aile gelirine bağlı olmaması ve dolayısıyla
da düşey gelir dağılımından çok yatay dağılım sistemine ait oluşudur. Ayrıca, raporların çoğu ıslah edici
olarak nitelendirilen belirli bir eğilimden söz ediyorlar. Bu da, ailenin, bir kategori olarak, yeniden ele
alınması ya da politika üretmenin bir objesi veya süjesi olarak yeniden önem kazanmasıdır.
Raporların çoğunluğu, değişen demografik durumlar hakkında olduğu kadar, değişen aile modelleri
ve işlevleri konusunda da gerçek ve geçerli bilgiler
veriyor. Değişen demografik durumlar konusunda üç
unsurun üzerinde duruluyor: a) İrlanda hariç bütün
A.T, ülkelerinde doğum oranının, nüfusun yenilenme
düzeyinin altına düşmesi, b) Yalnızca doğum
oranının düşmesi nedeniyle değil, yaşlanma yani
ortalama ömrün uzaması nedeniyle de nüfus yapısının değişmesi.
c) Üçüncü faktör de, birçok raporda belirtildiği
üzere, göç olayıdır.
Aile modelleri konusunda, kanıtlanan olaylar
arasında: a) Evlilik dışı çocukların sayısının gittikçe
artması ve tüm doğumların % 25'i gibi azımsanamayacak bölümünü oluşturması, b) Tek ebeveynli ailelere daha fazla önem verilmesine ve çok sayıda çocuğun en azından hayatlarının bir bölümünü başka
ailelerin yanında geçirmesine neden olan yüksek boşanma oranları, c) Ömrün uzaması ve başka nedenlerle tek kişilik hanelerin sayısının artması. Aile yapısının değişmesi yanında çoğu raporda, bakım görevi
yapmak gibi ailenin işlevlerine olan ilginin yeniden
arttığı vurgulanıyor. Raporların olgulara dayalı
bilgiler sağladığı şeklindeki gerçek, yazarların aile
politikalarını pek düşünmeden olduğu gibi kabul etmelerinin, rasyonel bir hareket olduğu ve bu hareket
sayesinde politika üretenlerin aktüel durumlara tepki
gösterebildiklerini ifade ediyor.
Her ne kadar bu sorun açık-seçik ifade edilmemiş olan bu duruma göre ele alınabilir ve üretilen
politikaların çoğunun başka faktörlere atfedilebileceği
ileri sürülebilirse de (meselâ sembolik bir anlamı
olduğu ve şüphesiz bir de kültürel unsuru bulunduğu
gibi) yine de yazarların aile politikasındaki aşamaları
iyi belirlemelerinin -değişen yapısal unsurlara uygun
olarak- değişen demografik ve aile durumlarına
dikkati çektiği bir gerçektir.
Değişen demografik durum, özellikle düşmekte
olan doğum oranı, politikacıların, aile politikası çatısı
altına girmeyen bir tür nüfus politikası geliştirmeleri
beklentisine götürebilir. Bilimsel çevrelerde ve nüfus
alanında uzman olanlara göre böyle bir politi-kanın
gerekliliği hatta verimliliği konusunda çok çeşitli
görüşler vardır. Yine de hemen hemen bütün raporlar
düşük doğum oranı ile aile politikası alanında alınan
önlemlere öncelik ve önem verilmesi arasında olumlu
ya da olumsuz bir ilişki bulunduğu konusunda
birleşiyorlar. Kadınlara daha fazla hak ve özgürlük
verilmesi yönündeki eğilimlere gelince, bu tür
önlemlerin uygun ve uygulanabilir olduğu gittikçe
kabul görmekte ve özgürlük politikası ile aile politikası arasında bir uzlaşma zemini ortaya çıkarmaktadır. Evlilik dışı çocukların sayısı durmadan arttığından, son zamanlarda alınan önlemler, çocuk zammı
konusundaki ilke ve esasları da dramatik
değişiklikler göstermekte ve bu konuda yardıma
temel teşkil eden kişi olarak, ağırlık aileden çocuğa
kaydırılmaktadır.
Danimarka'nın çocuk yardımı politikasında olduğu gibi, bu haktan yararlanmaya hak kazanılmasında temel faktör artık ana-babanın yaptığı iş değil
(sosyal güvenlik), çocuğun kendisi ve içinde bulunduğu şartlardır (tek veya iki ebeveynli ailede yaşamak gibi). Yardıma hak kazanacak kişinin ana-baba
yerine çocuk olması, ailenin parçalanması, süt annelik veya başka kadının yanına verilmek gibi çocuğa
bakan kişilerin değişmesi sorunlarına çözüm getirmekte ve meşruiyet konusunda da bertaraf etmiş olmaktadır.
Göç ve göçün demografik sonuçları arasındaki
ilişki gittikçe daha fazla A.T. ülkesinde bir sorun
olarak kabul edilmektedir. Göçmenlerin bir faktör
olarak istatistiklerde olduğu kadar gerçekte de var
olan önemi sadece bilimsel çevrelerde değil politik
çevrelerde de kabul görmektedir. Doğurganlık sorunu ile göç hareketlerinin sabit nüfusa etki eden faktörler olarak karşıt durumlarda yer alışı bilimsel ve
siyasal alanlarda tartışılan bir sorun olmuştur. Nüfus
içindeki değişik ırklara göre farklılık gösteren doğum oranı bir başka sorun ortaya çıkarıyor. Ne var
ki, eldeki kanıtlar göçmenlerin ülke halkının doğurganlık konusundaki davranışlarına bazı hallerde fazlasıyla uyum gösterdiklerini ortaya koyuyor.
İtalya dahil hemen hemen bütün A.T. ülkelerinde etnik azınlıkların gittikçe artan ölçüde göze çarpması, sadece demografik alanda değil aile politikası
alanında da önlemler alınmasını gerektiriyor. Refah
politikası düzeyinde alman ve göçmenlerin toplumla
bütünleşmesini amaçlayan önlemler, çoğu ülkelerde,
aile alanında alınan ek önlemlerle, özellikle çocukların vasîlik ve sorumluluk haklan, ülke dışında büyütülen çocuklara yardım edilmesi gibi önlemlerle destekleniyor.
Refah devletindeki (haklar ve imkânlar sağlayan devlet) bunalım, imkân ve hizmet sağlayan ve
bakım hizmetleri sunan kuruluşlar ağını gayri-resmî
yoldan destekleyen programlara hız vermiştir. Bu
konuda, aralarında akrabalık bağları bulunan yapılar,
yani aileler ve hâne halkları iki yönlü gelişmenin sonuç ve etkilerini yaşıyorlar. Üzerinde önemle duru-
lan ilk husus bakım hizmetlerinin evden alınıp gezici
ekiplere ve evde hizmet veren kişilere aktarılmasıdır. Bu değişme, tıbbî bakım alanında olduğu kadar
yaşlı ve engellilerin bakımında da gözleniyor. Kadının konumu gibi, aile içindeki kişilerin konumlarından yukarıda söz etmiştik.
Aile politikası alanında, bazı ülkelerde ailede
verilen hizmetleri desteklemek gibi yeni girişimler
yapılmaktadır, ikinci bir unsur da, kişilerin kendi
imkânlarına dayanmaları ve kendi kendilerine yardımcı olmaları konusu üzerinde durmaktır. Ayrıca,
çok kere tek kişilik aileler oluşturan yaşlı, engelli ve
benzeri diğer kişilerin kendi evlerinde oturabilmelerini sağlamak gibi, bu kişilere bir tür özerklik kazandırma yönünde önlemler alınıyor. Her ne kadar Danimarka raporu yaşlıların bakımı işinin Danimarka'nın sosyal hizmetler bağlamında aile politikası
kapsamına girmediğini açıkça ifade ediyorsa da, yine
de çoğu Avrupa ülkesinde hiç değilse kısmen ve bir
ölçüde de olsa bu tür önlemler aile politikasıyla
çakışmakta ve bazı hallerde bu politikanın bir bölümünü oluşturmakta ve hatta onun yerini tutmaktadır.
Sonuçlar:
-Ulusal aile politikalarındaki gelişmeler birçok
bakımlardan büyük ölçüde benzerlik ve uyuşma gösterdiği gibi, bazı hususlarda da birbirine zıt eğilimler
ve uyuşmazlıklar ifade etmektedir. Bununla birlikte,
demografi ve aile yapılarındaki asıl ve temel değişiklikler de kaydadeğer benzerlikler göstermektedir.
Bu durum büyük çapta bilgi değişimini gerektirmekte
ve hükümet kuruluşlarında ve hükümet dışındaki
teşekküllerde olduğu kadar uluslararası ve toplumlar-üstü düzeylerde de karşılıklı istişare ve danışma
ihtiyacını gittikçe arttırmaktadır.
-Gerek demografik gerekse aile politikalarının,
çoğulcu bir toplumda geniş ölçüde farklılıklar gösteren değerler, normlar ve beklentilerle temelde ilişkili
olduğu gerçeği gözönünde bulundurulursa, nüfus ve
aile politikalarıyla ilgili sorunların birçoğunun da
birbiriyle çelişkili olacağına şüphe yoktur. Bu yüzden, bu alanda girişilecek herhangi bir hareketin, bilimsel yöntemlere dayalı ve toplumun her kesimine
ulaşabilecek nitelikte gerçek bulgulara dayandığı
taktirde etkili olacağı ve belirginlik kazanacağı açık-
tır. Bu da, gerek ulusal gerekse uluslar-üstü düzeylerde bilgi ve bulguları birbirlerine aktarma araçlarını olduğu kadar, uluslararası ve uluslar-üstü kuruluşlar aıacılığıyla ulusal düzeyde gelişmeleri izleyecek
ve elde edilen sonuçları bildirecek sürekli bir sistem
bulunmasını da gerektirmektedir.
-EEC (AT) bağlamında, nüfus düzeyindeki gelişmelerin ulus ve Avrupa Topluluğu düzeyinde nicelikli ve/veya nitelikli (kalitatif ya da kantitatif) bir
aile politikasına gerek olup olmadığı konusunda daha fazla tartışma ve görüşmeler yapılmasını gerektirmektedir. Ailenin gelişmesindeki dramatik değişikliklerin ister açık biçimde ister sosyal güvenlik, sosyal refah veya başka bir düzenleme veya faaliyet
alanıyla bütünleştirilmiş biçimde olsun bir tür aile
politikası uygulanmasını gerektirdiğine şüphe yoktur. Kişilerin, mal ve sermayenin toplumda serbestçe
dolaşımı ve aktarımı, aile politikası açısından alınacak önlemlerle ilgilenen ülkeler arasında işbirliğini,
hiç değilse bir uzlaşmayı gerektirmektedir. Ulusal
aile kuruluşlarının ve bunların Avrupa Topluluğu
düzeyindeki federasyonlarının (ICOFA gibi) tanınması, hiç değilse bir uzlaşmayı gerektiriyor.
-Nüfus ve aile ile ilgili geleneksel olarak belirlenen gelişmeler yanında, tıp, iş, ulaşım ve iletişim
alanlarındaki yeniliklerin aile üzerinde büyük, hatta
bazı siyasal eylemleri gerektirecek etkileri bulunmaktadır. Bunun bir Örneği eve dayalı işin gelişmesinde görülebilir. Kapsamlı bir aile politikası hiç bir
ülkede yoktur. Onun için Topluluk düzeyinde ortaya
çıkması da mümkün görünmemektedir. Bununla birlikte, bütün ülkelerde aile kimi siyasal dikkatlerin
odak noktası olmaktadır. Çoğu ülke kendilerine bu
tür bir politikayı yönetip uygulamada yardımcı olacak spesifik araçlar geliştirmişlerdir. Eğer Avrupa
daha gelişmiş bir birliğe doğru yol alacaksa, topluluk düzeyindeki bu tür araçların ortaya konması,
sözkonusu hedefe ulaşılmasında bir fonksiyon üstlenecektir. Bunun ötesinde, bu, Avrupa'yı bürokratik
bir örgütten öte, yurttaşlarının refahı açısından işlevi
bulunan bir şey olduğunu tanımayı gerektirecektir.
Anne ve Çocuk
Prof. Dr. Kerim YAVUZ*
Giriş:
B
u alt başlıkta görülen tersliğin bizi rahatsız ettiğini biliyoruz. Ancak ana olma hususunda annenin çocuğunu sevmesinin gerekli olduğuna da inanıyoruz. Aslında gerçek olan da budur. Ancak bazı
annelerde çocuğun ihtiyacı olan sevgi eksiktir ya da
yok olmuştur. Çocuk sevgisinin bir içgüdü olduğunu
iddia edenler vardır. Fakat aslında bu durum böyle
değildir. Esasen insanın bu anlamda gerçekten içgüdüleri mevcut değildir. Zira çocuklarına karşı sevgisi
olmadığını gösteren pek çok örnekler vardır. Biz burada böyle annelerle sohbet etmek istiyoruz. Üzerinde duracağımız sorularımız şunlar olacaktır:
a) Çocuğa karşı sevgisizlik kendini nasıl gös
termektedir?
b) Sevgisizliğin arkasında hangi sebepler yat
maktadır?
c) Çocuk üzerinde sevgisizliğin hangi tesirleri
olmaktadır?
d) Annenin çocuğuna sevgisi nasıl olmalıdır?
a) Sevgisizliğin ortaya çıkışı
Hiç şüphesiz çocuğunu seven anne isteyerek
bir çok fedakârlıklara katlanır. Herşeyden önce o çocuğunu sevgiyle bağrına basar; anne oluşundan dolayı mutluluk duyar. Her adım atışında bedenî ve ruhî
12-
* E.Ü. Öğretim Üyesi
olgunluğunu gönülden gelen bir arzu ile gösterir.
Bu durum çocuğuna karşı içinde sevgisi olmayan
anada ise başka türlüdür. Öyle ise sevgisizliğin arkasında ne yatmaktadır? Böyle bir annenin çocuğunun
reddedişini çok genel ölçülerle ifade edebileceğimizi
sanıyorum.
-Bir kere çocuğunu reddeden bir anne ona
sert ve zalimce davranmaktadır:
Zaman zaman gazetelerden öğrendiğimiz örneklere bakılınca, bir anne yeni doğan çocuğunu terkediyor ve bir daha onunla hiç ilgilenmiyor. Bazen
sefalet gelip çatıyor. Biz yine çocuklara yapılan çok
kötü muameleleri okuyoruz. Bunlar arasında çeşitli
dayak aletleriyle döğmeler, yemeğini kesme, karanlık kilerde hapsetme, iple bağlama (v.s.) vardır. Hatta bir annenin çocuğunun ellerini kaynar suya sokmak suretiyle cezalandırması olayı üzerinden henüz
çok geçmemiştir. Bu hareketiyle anne, çocuğun evdeki hoşlandığı şeyleri habersiz yeme alışkanlığından vazgeçirmek istiyordu. Sekiz yaşındaki bir kız
çocuğu işlediği çok küçük bir suçtan (ya da hatasından) dolayı annesi tarafından bir saat süre ile batıcı
dişlilerden oluşan bir tahta (Holzscheit) üzerine diz
çökmeye zorlanmıştır. Bu ve buna benzer cezalandırma örnekleri istendiği ölçüde çoğaltılabilir. Ebeveynler (çocukları) çok kötü bedenî işlemlerle ceza-
landırırken gözle görülebilen zararların ortaya çıkması kesindir. Buna karşılık çocuğun uğradığı ruhsal
zararları telafi edecek kanun maddeleri ise bulunmamaktadır. Fakat burada onun tahrip edici sonuçları
çok daha korkunç olabilir. Parmağını emen küçük çocuk parmaklan kesilmekle tehdit edilmektedir. Ancak burada kolayca yaralanan çocuk ruhunda hangi
korkuların yerleştiği düşünülmemektedir. Altı yaşındaki bir kız çocuğunu yalan söylemekten vazgeçirmek için annesi diş doktoruna gittiğinde dişçi makası
ile kötü dilini keseceğini söyleyerek tehdit etmektedir. Fakat bu korkutucu tehditler yanında sürekli
azarlamaları, küfretmeleri, kısaca hep kırıcı davranmaları ve böylece tamamen sevgiden yoksun ve soğuk bir atmosfer estirmelerinin çocuk üzerinde çok
olumsuz tesirleri olmaktadır.
-Çocuğunu ruhen reddeden anne kendisini
ona adamaz. Aslında çocuk ona bir yüktür:
Beş yaşındaki kız çocuğu (Hildegard) büyük annesinin yanma konur. Anne ve babası çalışmaya giderler. Akşam eve gelince her ikisi de rahatlarının bozulmasını istemezler. Hafta sonunda Cumartesi ve
Pazar günleri araba ile sık sık çeşitli yerlere gezmeye
giderler. Üstelik bu durumda çocuğu yanlarına alsalar rahatsız olacaklarını düşünürler. Onun için bu süre
zarfında da çocuk yine başkalarının yanına bırakılır.
Başka bir evli çift sekiz yaşındaki oğullarını
(Max) yatılı bir okula verirler. Ona dört haftada bir
kere anasını ve babasını ziyaret etme- hakkı verilir.
Buna rağmen çocuğun eve geldiği hafta sonunda
onun için çok az zaman kalır. Zira anası-babası yine o
hafta sonunda yerine göre eş dost ziyaretlerine giderler ya da başkaları ziyaretlerine gelirler. Böyle durumlarda çocuk, ana babasının ilgisini göreceği yerde, yine o yalnızlığa itilerek boş olan kendi oyuncak
odasında elektrikli treni ile meşgul olmak zorunda
kalır.
Başka bir ailede anne, ikinci kocasının tesiriyle
birinci evliliğinden olan çocuğu ile daha az ilgilenir.
Hafta sonunda anne baba araba ile tanıdıklarına giderler. Buna karşılık on yaşındaki kız (Traudl) kendi
yemeğini kendi ısıtmak zorunda kalır. Bu çocuk sık
sık kendi başına terkedilir. Pazartesi sabahı ise Pazar
günü giydiği elbiseleriyle saçı başı taranmamış ve bakımsız olarak okula gider.
-Çocuğunu ruhen reddeden bir anne onu her
fırsatta başkalarına vermekle tehdit eder:
Hiç şüphesiz çocuğun anne himayesine ve onun
kol kanat germesine ihtiyacı vardır. Çocuk evinde
kendini emniyette hisseder. Fakat onun şu veya bu
davranışından dolayı sık sık ya da zaman zaman da
olsa anası çocuğunu olur olmaz yere "Eğer sen bir
daha" diye başlayan azarlama ve tehditlerini sürdürerek "seni evden kovarım, seni amcana gönderirim;
seni çocuk bakım yurduna gönderirim; seni yurda
gönderirim v.s." demesi, onun üzerinde hiç de iyi tesir bırakmaz. Çocuğun küçüklüğünde, günün birinde
korkunç bir adamın kendini kaçırması için sürekli
hep dışarda beklediğinin söylenmesi, yine olumsuz
bir davranıştır. Aslında bu tehditler anne tarafından
ekseriya ciddi manada söylenmiş değildir. Fakat bu,
çok hassas yapılı bir çocuk için çok çeşitli manalar
ifade edebilir ve onun devamlı korku içinde yaşamasına sebep olabilir. Böyle olunca da bu korkular onun
uykularını kaçırabilir ve rüyalarına girebilir. Bu halin
devam etmesi çocuğun huzurunu yitirmesine sebep
olabilir.
Bugün biz biliyoruz ki korku bir insanı kötü
olandan kurtarmaz, aksine onu kötü olana yöneltir
(onunla birlikte olmasına sebep olur).
-Çocuğunu kalben reddeden anne onun hakkında nadiren iyi şey söyler:
Bir annenin bir eğitim danışmanı aradığı ve çocuğu hakkında bana çok kötü şeyler anlattığı sık sık
karşılaşılan bir olaydır. Öyle ki ben neredeyse o zaman çocuğun şeytan tarafından çarpılmış kötü ruhlu
birisi olduğunu sanacak hale gelirim. Ancak hemen
arkasından çocukla tanışıp onunla birlikte konuşup
oynaştıktan sonra çocuğun gerçekten iyi karakter
özelliklerine sahip birisi olduğunu gördüm. Yoksa
annesi bunları henüz hiç görmedi mi? Ya da belki de
o bu özelliklerin hiç birisinin faikına mı varmak istemedi? Acaba çocuk sadece benim yanımda mı çok
uslu duruyor da evlerinde tamamen başka birisi mi
oluyor? Çocuk bana bir kaç kere gelip gittikten sonra,
annesinin yeniden bana gelmesini söyledim. Annesi
bana çocuğunda son zamanlarda gerçekten değişmeler olduğunu bildirdi ve dedi ki; "Sayın Doktor, inanın o bunu uzun zaman tutmayacaktır. Dün ben oğluma ondaki bu iyileşmenin ne kadar devam edeceğini
merak ettiğimi söyledim." Annesi ile yaptığım konuşmalardan sonra zamanla edindiğim intihaya göre, o
çocuğuna kesinlikle inanmak istememektedir. Hatta
o çocuğun kendisini düzeltmesini bile hiç arzu etmemektedir, işte bunu anlamak hakikaten çok zor! Anne
çocuğunu sevmemektedir. Öyle ki çocuk kendisini
gerçekten düzeltse bile o zaman anne onu reddetmek
için artık bir reddediş sebebi bulamayacaktır.
Sözünü ettiğim bu kadının üç yaş büyük bir oğlu
daha vardır. Ona ise anne taparcasına bağlıdır ve sürekli ondan övgü ile söz etmektedir. Ben küçük oğlan
hakkında bazı bilgiler almak istediğimde o söze önce
her zaman büyük oğlandan başlar: "Biliyor musunuz,
doktor, ben gerçek sevgiyi Fritz ile buluyorum. O, çocuk yuvasına gittiğinde çocuk bakıcısı bana, onun uslu ve terbiyeli bir oğlan olduğunu söyledi. Bunun
üzerine annesine; "Fakat ben küçük oğlanın çocuk
yuvasına gittiğinde, durumunun nasıl olduğunu bilmek istiyorum" dedim. O da "Evet o, büyük oğlumdan tamamen farklıydı...." dedi. "Şimdi anlıyorum ki
annesinin yanında küçük Hubert'in işi öyle kolay olmayacaktır."
Eğer bir anne kendi çocuğunu ya da komşunun
çocuğunu yani başka bir çocuğu, problemli çocuğuna
daima örnek olarak gösterirse, böyle bir çocuğun
kendisini düzeltmesi zordur. Açıkça hissediliyor ki
anne bu çocuğun dışında başka çocukları daha çok
tercih etmektedir. Hatta onun yerine başka bir çocuğu
memnuniyetle isteyebilecek durumdadır. Bu hali fark
eden çocuk, kendini düzeltme cesaretini yitirmekte
ve hatalarından uzaklaşmada kendinde yeterli gücü
ve sevinme arzusunu bulamamaktadır. Üstelik o bir
şeyi yapmaya kalkışsa veya bir şeyi ortaya koymaya
girişse, her defasında annesinin kendisiyle hiç ilgilenmediğini fark etmektedir.
-Çocuğunu sevmeyen bir anne onu ruhen
reddedişini dışarıya karşı perdeler. Hatta annenin
ona karşı gösterdiği sevgisizlik ekseriya hiç farkedilmeden devam edebilir:
Çocuğunu sevmeyen bir anne açıktan açığa
"Keşke bu çocuğum olmasaydı" sözünü nadiren söyler. Ancak ben çocuğunun kendisine yük olduğunu,
doğmasaydı veya ölü olarak doğsaydı, çok daha iyi
olacağını çekinmeden söyleyen bir annenin bulunabileceğini belirten bir kaç hadisenin olduğunu hatır-
lıyorum. Şu halde bugün istenmeyen çocukların büyük bir rakam oluşturdukları bir gerçektir. Fakat doğumdan kısa bir süre sonra ekseri annelerde sorumluluk duygusunun uyanışı ile çocuğunu sevmeye
başlıyor, "Aslında biz Franz'ımızı istemiyorduk. Fakat o dünyaya gelince, kısa sürede çok sevindik ve
onun yuvamızın bir parçası oluşundan dolayı şimdi
çok mutluyuz."
Bununla birlikte bazı anneler istenmeyen çocuklarına karşı içlerinde kabullenmeme duygusunu
muhafaza etmektedirler. Fakat onlar bunu dışarıya
hissettirmemeye özen göstermektedirler. Bu şuur
içinde böyle bir anne annelik görevine vicdanen sahip çıkar; çocuğuna hatasız bir şekilde bakar: besler,
büyütür; giydirir, kuşandırır. Böyle olunca dışardan
kimse bu çocuğun gönülden anne bağrına basılmanın eksikliğini görmez. Öte yandan bazen öyle anneler vardır ki onlar kalben reddedişlerini suç ve günah
olarak içlerinde gizlice saklarlar. Onlar bunlara karşı
içlerinde mücadele ederler. Böyle hallerde çoğu zaman çocuk onların yanında sadece beslenip büyütülmez, aynı zamanda şımartılır ve yaramaz hale getirilir. Bu şekildeki bir davranış biçimiyle bu tür annelerin bazıları ruhen huzur bulurlar. Fakat eğitimin bu
çeşidi çocuk için zararlıdır. Eğer annenin gizliden
gizliye çocuğunu reddedişini kimse sezemezse, günün birinde o çocuktan öcünü alacaktır. Halbuki bir
çocuk annesi ile derin bir temas kurma ihtiyacındadır. O daima annesinin sevgisini kazanmaya çalışır.
Bunun için çocuk annesinde sürekli bilinç dışında ve
gizli bir şekilde doğrudan doğruya bir bağlılık ve
ilişki arar ve ona sahip olmak ister.
Sevgisizliğin Sebepleri
Ben yılların akışı içinde ruhen yeterince besle nememiş ve böylece bedenî ve ruhî zararlara uğramış çok çocuk ile tanıştım. Çok çeşitli hadiseler vesilesiyle annelerle uzun uzadıya sohbet etme imkânları buldum. Bu esnada en çok hayretle karşılanan
husus bizzat annelerin çocuklarına karşı sevgisizliklerinden habersiz olmalarıdır. Onların bunu farketmelerini temin etmek ve dolayısıyla onları ruhen değiştirip düzeltmek üzere bir çözüm yolunun açılması, çoğu zaman onlarla bir çok konuşmaların sürdürülmesi gerekiyordu. Sadece çok az durumlarda böy-
le anneler bu tür davranışları için ikna edici, ancak
bir sebep söyleyebilmektedir. Bununla birlikte bunların sebeplerinin şuur dışında aranabileceğine dair
bir çok işaretler vardır.
-Çocuklarını sevmeyen annelerin bizzat kendileri, ekseriya kendi annelerinden vaktiyle sevgi
görmeyen çocuklar olmalarıdır:
Esasen mevcut kabiliyetin gösterilmesi ve sevginin başkasına verilebilmesi için öncelikle insanın
bizzat çocukluğunda kendisinin sevgi ile yeterince
beslenmesi ve sevgiyle iyice serpilebilmesine bağlı
olduğunu tahmin edebiliriz. Ancak bunun mutlak bir
kural olmadığı da bir gerçektir. Çünkü zaman zaman
öyle annelere rastlıyoruz ki, onlar çocukluk döneminin kötü kaderinin üzerine kendi acı tecrübelerini gözönünde bulundurarak, harika bir biçimde çıkmak suretiyle günün birinde kendi çocukları olduğunda, onları kendi acı tecrübelerinden uzak tutmak üzere kendilerini sürekli ikaz edip durmaktadırlar.
-Sevgisiz anneler çoğu zaman özellikle olgunlaşmamış kadınlardır:
Bunlar görünüşte çok kibar ve temiz olup çocuksu ve şikayetsiz bir tavır takınırlar. Psikolojide
böyle kadınlar, çocuk ruhlu kadınlar (die infantilen
Frauen) olarak nitelendirilir. Günümüzde bunlar erkeklerin genelde kolayca hitap ettikleri bir tiptir. Fakat her ciddi erkek kısa süre içinde bu tipteki yüzeyselliği, gayri ciddiliği, dış görünüşe ve çocuksu bir biçimde kendine değer verişini keşfeder. Burada bu tür
kızların çoğu zaman çok erkenden evlendiklerini belirtmek lâzımdır. Başlangıçta dünyaya gelen çocuğa,
oyuncak çocuk gibi muamele edilir. Nitekim o güzel
çocuk arabalarına konarak dışarıya gezmeye götürülür. Bu sırada çocuk bir prens veya prenses gibi giydirilir. Fakat o üç-dört yaşına gelip ilk çocukluğun güçsüz ve çaresizlik içinden çıkarak biraz daha tek başına (müstakil) hareket edebilecek duruma geldiğinde,
ailede yük olarak rahatsızlık veren birisi olduğu hissini uyandırmaya başlar. Bundan sonra bizzat önemsiz,
basit vesilelerle sert cezaların birbirini izlediği görülür. Zira bu tür anneler olgun olmadıkları için, tamamen keyfi hareket ederek herşeyi bu keyfî hallerine
göre belirlerler. Çocuğun artık bunlardan daha çok
çekip göreceği vardır.
-Çocuklarına karşı sevgisiz anneler ekseriya
mutsuz evlilik yapan kadınlardır:
Mesut olmamış, yani mutsuz bir evlilikte, görünüşte birbirine zıt iki tutumun sergilendiği bir anne tipi ile karşılaşıyoruz. Birisinde biz kocasına olan sevgisi tatmin edilmediği için çocuğunda bunu bulmaya
çalışan bir kadını görüyoruz. Ancak burada şimdi
bundan söz etmek istemiyoruz.
Öte yandan öyle anneler vardır ki onlar kocalarına karşı besledikleri kinlerini çocuklarına kaydırmak suretiyle onlara taşırlar. Bu durumdaki eşlerin
birlikte yürüttükleri evlilik çoğu zaman zorlama sonucu veya aklî hesaplara dayanan bir evliliktir. Başlangıçta kadın doğan çocuğu vasıtasıyla kocasını kendine daha çok bağlayabileceğini ümit eder. Ancak bu
hesaplamanın yanlışlığı çok geçmeden kendini ortaya
çıkarır. Sonra çocuğun bazı bedenî ve karakter
özellikler bakımından babasına benzediği görülürse,
bu da annenin çocuğunu ruhen reddedişini besleyen
yan etkenler olabilir. Ancak yukarıda da işaret ettiğim gibi anne bu tür etkilerin çoğu zaman hiç faikında
olmayabilir. Eğer böyle bir anne kendi çocuğu ile
doğru ve samimi bir ilişki içinde bulunması gerekiyorsa, o zaman biz annenin bu yanlış tutumlarını belirlemek ve onları düzeltmek zorundayız. Burada ben
bir olayı hatırlıyorum. On yaşındaki bir oğlan, bazı
dış görünüş özellikleriyle adamın çalışmayı sevmeyen oğlan kardeşine benzemektedir. Çocuğun günün
birinde bu adam gibi olabileceği korkusu, uzun zamandan beri kocasından ayrı yaşayan anneyi çok sert
eğitim tedbirleri almaya sevk eder. Fakat bunlarla
doğrudan doğruya çocuğunun yanlış bir gelişme içinde ilerlediği, ancak onunla yapılan ayrıntılı danışma
görüşmelerinden sonra ortaya çıkabilmiştir.
-Sevgiden yoksun annelerin kendilerine karşı
kinleri vardır:
Annenin çocuğunu ruhen reddediş sebepleri
çok yönlüdür. Biz burada özellikle göze batan bazı
örnekleri gösterebiliriz. Biraz önce yukarıda anılan
olaylar yanında, annenin çocuğunu kalben reddedişinde sık sık başka olaylar da görülmektedir. Bundan dolayı biz sürekli kendimize şu soruyu sorarız:
Bu kadın kendi içinde neye karşı kin duymakta ve
neden korkmaktadır? Bu sorunun cevabı çoğu zaman bize asıl problemin anlaşılmasında aranan anah-
tan vermektedir. Şüphesiz burada bir anne vardır. O
gençliğinde evlilikten neler bekliyorsa, onların hepsini çok önceden öğrenmiş birisidir. Şimdi kendi kızı da aynı yaşa (yani gençlik yaşına) ulaşmıştır. Fakat o kızının dışarı çıkışlarını ve serbest zamanlarını
hoşgörü ve yumuşaklığın bulunmadığı bir sertlik
içinde kontrol altında tutmaktadır. Fakat ben bu kadının gençliğinde "Schwebing" denen sanatçı halkasına ait olduğunu hatırlıyorum. O orada resim çalışmalarında bulunuyordu ve daha sonra öğretmen olmuştu. Şimdi ise kendi oğlu ondört yaşında olup severek resim çizme ve resim yapma ile meşgul olmakta ve sanat sergilerini ziyaret etmektedir. Fakat
annesi ise aksine oğlunun bu yoldaki isteklerini ve
atılımlarını kösteklemeye çalışmaktadır.
Bir kere biz gençliğimizdeki günahlarımızdan
dıştan da olsa uzaklaşmış olmamıza rağmen, yine de
onların bazıları ruhumuzun derinliklerine iyice sinmiştir. Bunların içimizde hala canlı bir şekilde bulunduğunu ispatlayabiliriz. Nitekim biz, yetişkin halde iken -şimdi de başkalarında olanları kendi fiillerimizi dikkate almadan- onlara karşı büyük ölçüde
şiddetli bir şekilde tenkitlere giriştiğimiz olmaktadır.
Aslında biz içimizdeki şeytanî dürtüler (Kobolde)
vasıtasıyla ruhumuzu huzursuzlaştırıyoruz. Bu modern problem psikolojisinin (Konfliktpsychologie)
derinden yakaladığı bir kavrayışıdır ki kin daima bir
yönüyle (zum Teil) kişinin kendi kendine aittir. Bunun farkedilebilmesi ya da keşfedilmesi eğitim danışmanlığına ait en zor ve en etkili bölümünü oluşturur.
Sevgisizliğin Etkileri
Bizim bedenî varlığımız veya sağlığımız için
vitaminler nasıl bir gıda oluyorsa, ruhî varlığımız
veya sağlığımız için de annenin çocuğuna gösterdiği
sevgisi de öylece bir gıda olur. Kabul görme, beğenilme ve sevilme kısaca sevgi ihtiyacı, insanın en
kökül ihtiyaçlarından birisidir. Esasen sevginin çift
anlam taşıdığı bir gerçektir. İnsan bir yandan sevilmek, bir yandan da sevmek ister. Öyle ise insan sevgiyi hem alır, hem de verir. Biz başkaları tarafından
tanınmak, kabul edilmek ve sevilmek isteriz. Onların sevgilerini isteyerek kabul ederiz ve başkalarına
da biz veririz. Eğer biz bu manevî besinleri önceden
almış isek, daha sonra da başkalarına veririz. Çocuk
yaşadığı yerde sevgiyi bulamazsa, öteki insanlarla
olan ilişkileri de yaralanmış olacaktır. Böyle bir çocukta insanlara ve dünyaya olan köklü güven duygusu tamamen gelişme gösteremeyecektir. Ayrıca dinin yaşanmasında daha sonra görülecek rahatsızlığın
tohumcukları ekseriya onda köklü güven duygusunun gelişememesinden ileri gelmektedir. Burada psikologlar insanlara olan sevginin yaşanarak gelişmesi, çocukta Allah sevgisine geçişi ve onun uyanışına
zemin hazırladığı görüşündedirler.
Fakat biz devamlı bir şekilde sevgiden yoksun
olarak muamele edilen çocukların yanlış ve sağlıklı
olmayan çeşitli gelişmeler içine sürüklendiğini görüyoruz. Bu durumda mücadele gücü fazla olmayan
çocuğun giderek kendi kabuğuna geri çekildiği de
bir gerçektir. Böyle bir çocuk böyle bir durumda
kendisinin şuur dışında olup bitenleri söyleyebilecek
durumda olup da konuşabilseydi, şunları söylerdi:
"Anam babam beni sevmiyorlarsa bunun bir sebebi
olmalıdır. Bunu da bende aramaları gerekir. Öyle ise
ben kötüyüm."
Fakat gelişme tamamen bu yönde olmaktadır.
Böyle bir çocuk hiç de çocuktan beklenmeyen bir
ciddiyet içindedir, sessizdir, korkaktır ve kendini
emniyet içinde hissetmemektedir. Başkaları pür neşe
içinde gülüp oynarken, o kül kedisi gibi bir kenara
çekilip sessizce durmakta veya yük taşıyan eşek gibi
başkalarının bırakıp gittiği yükü yüklenmektedir.
Buna karşılık yaşama arzusu ve gücü ile dolu olan
çocuk (hal diliyle ana babasına) gösterdiği tepkisinde "Şayet anam babam beni sevmiyorlarsa, ben de
bunun neticesinde onlara uğraşacakları pek çok işler
ortaya çıkaracağım, demektedir. Böyle olunca onlar
benimle çok fazla meşgul olmak zorunda kalacaklardır." Şu halde böyle bir çocuk yaptığı yaramazlıklarla
görmediği itibarı kendine çekmek üzere ısrarla inat
etmektedir. Çocukların yaptığı yaramazlıklarda
itibar görme arzusunu göstermek üzere son sebep
olarak sürekli yalan söylemeye ve hırsızlığa girişildiğine sık sık şahit oluyoruz.
Fakat arasıra ilk tipin çocuğu da itibar görmeyi
ister. Ancak o tepki gösterecek gücü kendinde bulamaz. Böyle bir durumda ona sadece hastalık bir kaçış yolu olarak görünmektedir. (Zira çocuk bu du-
rumda) "Eğer ben hasta olursam o zaman anam babam benimle ilgilenirler," diye düşünecektir. Böyle
gizli arzular bazen onda çok güçlü olabilir. Hatta onlar gerçekten çocuğu hastalığa bile sürükleyebilir.
Öyle ki onun ateşi bile çıkabilir, ter nöbetleri başlayabilir, iştahsızlık görülebilir. Ancak ana babalar ilk
defa böyle bir durumda çocukları için gerekenleri
yapmak zorunda olduklarını hissedeceklerdir.
Bu münasebetle ben modern çocuk araştırmalarının sonucuna kısa bir giriş yapmak istiyorum. Bilhassa çocuğun ilk yılının çok önemli olduğu kesin
bir biçimde isbatlanmıştır. Amerikalı psikolog Rena
Spitz, eğer bir çocuk doğumunun ilk yılında annesinden ayrılır ve sevginin olmadığı çocuk yurdu atmosferine gelirse veya bir anne çocuğunun sadece
karnının doymasını temin ediyorsa ve çocuk okşayıcı
sevgiden mahrum kalıyorsa, onun ilerideki hayatında
telafisi mümkün olmayan ruhî rahatsızlıklara maruz
kaldığını tesbit etmiştir. Sonra rahatsızlığın şiddeti,
sevgiden mahrum oluş süresiyle yakından ilgilidir.
Nitekim bu durumdaki çocukta bir ay geçtikten sonra
ruhsal gelişme yavaşlar. İki ay geçince bu onda daha
açık işaretlerle gözlenebilir: Çocuk kendini geri
çeker. Kendine yaklaşmalarda endişe ve korku duyar.
İştahsızlıktan
şikayetçidir.
Hatta
yeterli
beslenmelerde bile kilosunda azalmalar olur. Böylece
ruhî olgunlaşmada bir durgunlaşmaya girilmiş olur.
Üç ay sonra çocuk ruhsal gelişme bakımından geri
kalır: Başkalarıyla temas kuramama ortaya çıkar.
Hareketleri daha çok zayıflar; uykusuzluk başlar ve
bulaşıcı hastalıklara elverişli hâle gelir.
Bunlar, üç aylık bir çocuğun sevgiden yoksun
olmasından dolayı ortaya çıkan sonuçlardır. Şayet
bundan sonra o ihtiyacı olan sevgiyi bulursa, çocuğun bu rahatsızlıkları oldukça hızlı bir biçimde geriler.
Bu olmazsa üç ayı izleyen iki ay içinde rahatsızlıklarda artış görülecektir. Böylece çocuklar hastalanmaya daha elverişli hale gelir. Artık onlar kendilerini
acayip bir tutum içinde gösterirler: Böyle çocuklar
saatlerce hareketsiz bir şekilde karınları üzerinde, diz
ve dirsek üzerine kapanmış bir vaziyette yatarlar.
Yüz ifadesi asık ve donuktur. Bu sırada bir daha gerilemeyen bir kaç rahatsızlık daha ortaya çıkar.
Beş ay sonra çocuk tamamen rahatsızlaşmıştır.
Bilhassa yüzündeki aşıklık ve bakışındaki boşluk belirginleşmiştir. Artık çocuk yalnızca gerileme durumunda bulunmaktadır. Sık sık çeşitli boyun ve ense
krampları (tutulmaları) ortaya çıkar. Böylece biz onda alışılmamış tuhaf parmak hareketlerini ve acaip
ani sarsılmalarla beliren ruhsuz denebilecek bedenî
hareketleri görürüz. Ölüm nisbeti (Sterblichkeit)
korkutucu ölçüde çoğalır. Böyle bir çocuğun özellikle en iyi bakım ile bile olsa artık iyileşemez. Duygusal ve zihinsel rahatsızlık onun bütün hayatı boyunca
onu takip eder. O hiç bir zaman gerçekten mutlu olamaz ve hayatî becerileri hiç bir zaman istenen seviyeye çıkamaz.
Bu sonuçlar sarsıcı sonuçlardır. Fakat bunlar
gösteriyor ki çocuğa gösterilen sevgi yalnızca onunruhî huzuru için değil, aynı zamanda bedenî rahatlığı
için de büyük bir önem taşır. Biz bir çocuğu en iyi
gıda maddeleriyle besleyebilir, en iyi elbiselerle giydirebiliriz; ancak onun ihtiyacı olan sevgi eksik olursa, o zaman çocuğun yeterince serpilip gelişmesi
mümkün değildir.
Çocuğa Sevgi
Ana babanın çocuğuna sevgisi, özellikle ananın
sevgisi çocuk için gerçekten vazgeçilmez bir ruhî gıdadır. Fakat bu sevginin nasıl olması ve görünmesi
lâzımdır? Zira bu insanlar arasında çok farklı bir biçimde anlaşılmaktadır. Ancak ben bu sevginin aşağıdaki karakteristik beş özelliğinden söz edebileceğimize inanıyorum:
a) Sevgi hiç bir zaman bıktırıcı olmamalıdır. O
ruhu besleyen bir gıda olarak vitamine uygun olma
lıdır. Vitamin gıdanın içinde bulunur; ama hiç bir şe
kilde onun dışında açıkça görülmez.
b) Gerçek sevgi kendisini sürekli şımarmaya
açılan bir eda için de göstermez. O çocuğun, çocuk
ve müstakil bir varlık olarak tamamen derinden ve
sarsılmaz bir biçimde kabul edildiğini ve bunun dai
ma böyle sürüp gideceğini gösteren bir tutumun ifa
desidir.
c) Böyle bir sevgi diğer insanı, nasıl birisi ise
aynen olduğu gibi kendi karakter özellikleriyle bir
likte kabul eder. Böyle bir sevgi çocuk olsun olmasın
her insanın birbirinden farklı olduğunu ve her karak
terin kendisi için iyi ve kötü (faydalı ve zararlı) yön-
lerini bilir. Ancak aktif bir şekilde sürekli çalışan bir
anne, eğer oğlu veya kızında dalgın ve uyuşuk bir hal
belirmiş ise tabiatı ile o bunu görmek istemez. Sonra,
o bunun nasıl böyle olabildiğini kesinlikle anlayamaz ve ekseriya mevcut bütün imkanlarla çocuğunu
kendi stiline göre biçimlendirmeye çalışır.
d) Sevgi hiç bir zaman şematik olamaz. Çünkü
bu sevgi başka bilisinin varlığı ile ilgilidir. Örneğin
o kendini gösterişlerinde hiç bir zaman ailenin öteki
tek tek çocukları karşısında tamamen eşit değildir.
Zira bizim hemen göreceğimiz gibi sevginin küçük
çocuk, bir okul çocuğu veya bir gence karşı gösterilişi birbirinden farklıdır. Fakat onun ferdî farklılıkla-
ra da dayanması gerekir. Bir çocuğun tabiatı itibarıyla başka bir çocuktan daha çok sevgiye ihtiyacı olabilir. Bu, aynen çocukların yemek yerken tamamen
aynı porsiyonları takip etmeleri ve onlara aynı derecede ihtiyaç duymalarının zorluğuna benzemektedir.
e) Böyle bir sevgi arka planda daima aynı derecede
kabul edilerek aynı güçte kalsa da yine de o kendi
görünüş şekillerinde değişmelere uğrar. Çünkü
sevgi çocuğun serpilip gelişmesiyle ilgilidir ve o
bunu isteyerek kabullenir. O ilk çocukluk, çocukluk
ve olgunlaşmaya açılan gençlik basamaklarına uygun olarak kendi haline bırakılan sevgiye ulaşıncaya
kadar değişmeye devam eder.
Çocuğun
Sosyalleşmesinde
Ailenin Rolü
Doç.Dr. Orhan ÇİFTÇİ*
SUMMARY
In child's mental improvernent the presence of parents have a great importance. The
humain being through out of his life carries the trace of his childhood. Though a child took
his first life lesson from his parents. Briefly ali the behaviours of humaîn beîng are the products of his childhood. Therefore the child should be taught for the correct behaviours. The
father should help the chîld to discover himself and taught the realities of life. AH these can
be done by a good education.
Giriş
B
irey yaşamı öğrenirken, ilk bilgilerini ve algılarını ailesinden özellikle de annesinden alır.
Anne, çocuğun ilk öğreticisidir, onun aracılığı ile çocuk dünyayı kavramaya çalışır. Anne, çocuğun yol
göstericisi ve ona ışık tutanıdır. Buna da karşılık
beklemeden doğal sevgisiyle yapar. Annenin çocuğun üzerinde olan büyük etkisi de buradan kaynaklanır.
Babanın sevgisini ise ilkeler ve umutlar belirler. Bu nedenle baba sevgisi, korkutan bir sevgi değil, sabırlı ve hoşgörülü bir sevgi olmalıdır.
* K. T. Ü. İktisadi ve Id.Bilm.Fak.Öğr. Üyesi
insanın tüm davranışları çocukluğunun bir ürünüdür. Bu nedenle insana çocukluğu sırasında örnek
bir davranış aşılamak gerekir. Bunun için de, insanın, yaşamı ve kendisini iyi tanıyabilmesinin en
önemli faktörü, iyi eğitilmiş olmasına bağlıdır.
Eğitim Ailede Başlar
Ailenin çocuğuna olan tutumu, onunla kuracağı
ilişki nasıl olmalıdır? Başka bir deyişle aile çocuğuna en çok neyi vermelidir? Bu sorunun yanıtı; "Ço-
Bana göre, çocuğun en çok muhtaç olduğu şey
ana-babanın kendisine ayıracağı bol zamandı. Çocuğuna bol zaman ayıran ve bol ilgi gösteren ve bütün
kusurlarına rağmen, onu içtenlikle sevdiklerini ve
onunla beraber bulunmaktan zevk duyduklarını bilen
ana-baba ideal bir ana babadır. Bu çoğu zaman pek
kolay değildir, ama meselenin özü de buradadır.
Daha başlangıçta, ana-baba; çocuklarını olduğu
gibi kabul edip, içlerindeki sevgi ve güzel duyguları
kendilerine gösterirlerse bu temel atılmış olur. Ama,
çocuk hangi yaşta olursa olsun, şöyle bir sırtını okşamak, hoşuna gidecek bir söz söylemek veya kendisini heveslendirmek, ana-baba ve çocuklar arasındaki
o sıkı bağı daha da pekiştirir.
Çocuğu itaate yönelten en etkili şey saygı, sevgi ve beraberlik duygusudur1.
Çocuğu içtenlikle olduğu gibi kabul etmek, ona
yeteneklerini mümkün olduğu kadar geliştirmesi için
gerçekten olgun ve bencil olmayan bir ana-baba gereklidir. Çoğu kez, kendimizce belli nedenlerden dolayı çocuklarımıza olabilecekleri değil, bizim istediğimiz bir şey olmaları için baskı yaparız. Böylece
çocuklarımızın gelişmesine yardım edeceğimize, tersine, bu gelişmeyi önleriz. Eskiden çocukları eğitme
yöntemi çoğu kez şu cümleyle anlatılırdı: "Ağaç
yaşken eğilir." Bilindiği gibi eğilen bir dal, bükülmüş bir- dal olma eğilimindedir. Onu eğmekle, ağacın tam anlamıyla ve doğal güzelliğiyle gelişmesini
engelleriz. Aynı durum çocuklar için de sözkonusudur.
Çocuğun kendi kişiliğini bulması çabaları kendi
davranışları ile çevresindeki insanların yaptığı
davranışları karşılaştırması ile başlar2.
Adler'e göre, ailenin çocuğa vereceği şey: "Çocuğun doğarken birlikte getirdiği bütün iç güdülere,
tepkilere, yeteneklere, vs. biçim ve renk verebilmektir"3.
Çocuğun en büyük gereksinmesi sevgi ve anlayıştır. Eğer çocuk bunu ailesinden görürse; ailesini
sever ve onlara bağlanır. Zira yaşamın güç koşulları
onu pek etkilemez. Çünkü, ruhsal gücü ve dayanıklılığı ailesinin ona verdiği sevgiden almıştır. Bu konuda şu düşünceler ileri sürülebilir: "Bir ailede tüm
konfor temin edilse bile, çocuğa karşı sert davranan
bir baba veya anneye bir çocuk nasıl minnet duygu-
ları besleyebilir?" Eğer çocuk sevgi ve sempati görürse, evde büyük yoksulluk hüküm sürse bile, yine
de çocuk fakirliğin neden olduğu ızdıraplara katlanarak evine bağlanır. Şu halde herşeyden önce, evde
yani ailede bir güvenlik havası esmelidir. Çünkü insanın kendinden ve çevresinden emin olmak ihtiyacı, onun maddî arzu ve ihtiyaçlarından daha önemlidir. Bu nedenle çocuğun ruhsal bakımdan tatmin
edilmesi önplânda yer almalıdır.
Her insanın gelişim alanlarındaki büyüme ve
gelişimi farklı olduğundan ve kendine özgü tavırları,
değerleri ve ilgileri bulunduğundan kişiliği de başkalarından farklı olacaktır. Dolayısıyla her insan büyürken ve gelişirken değişik etkiler altında kalır. Bu
büyüme ve gelişme boyunca her insan kendinin bir
"BEN" olduğunu anlar4. Kişiliğin gelişmesi bilinçli
bir "BEN" duygusunun ve kavramının gelişmesine
bağlıdır5.
Zira bireyin zihinsel sağlığı ve davranışının düzenliliği, "BEN" duygusunun iyi işlemesine bağlıdır.
Çağdaş Eğitimci W.O. Lester Smith'in belirttiği
gibi; "Çocuklar aile atmosferini yansıtırlar."6 İçinde
sevgi bulunan evlerin çocukları bunu, sıcak bir arkadaşlık duygusuyla belli ederler, oysa sevgi bulunmadığı durumlarda çoğu zaman çocuklar kişiliksiz olurlar. Bilindiği gibi çocukların dünyasında ilgi çekmekönemli bir yer tutar7. Sevgi birey için gerekli bir
besindir, sevgiye susamış çocukların herhangi bir
yöntemle, ilgiyi kendi üzerlerine çekmek* için nasıl
çaba harcadıklarına bakmak, onların bu gereksinimlerinin ne derece büyük olduğunu göstermektedir.
Çünkü sevgi açlığı, bedensel açlık kadar acıklı ve
korkunçtur. Gerçek şudur ki, bu temel besin olmadan hiç kimse eksiksiz bir kişilik gelişimi gösteremez.
Çocuğun Dünyasında Anne ve Baba
İlk sevgi ve şefkat eğilimleri anne ile olan ilişkilerle ilgilidir. Bir çocuğun en önemli yaşantısı budur. Çünkü böyle bir yaşantı ile çocuk tamamen güvenebileceği bir kimsenin varlığını kavramaktadır.
"BEN" ile "SEN" arasındaki ayırımı böylece öğrenebilmektedir. Nietzsche bu konuda şöyle demektedir.
"Herkes sevdiği kişinin hayalini, annesi ile olan ilişkilerine göre biçimlendirir"8. Gerçekten de anne ile
olan ilişkide daha sonraki bütün faaliyetleri
belirlemektedir.
Bireyin yetiştiği aile ortamı ve aile fertleri ile
olan ilişkiler, kişiliğin oluşmasında çok önemli bir
rol oynar.
Ana-babanın değişik davranış kalıplarına sahip
olması, çocukların da zamanla bilerek veya bilmeyerek bu kalıplan benimsemelerine yol açar.
Annenin çocuğuna olan tutumu, onun tüm yaşamını etkilemektedir. Çocuğun annesiyle kuracağı
ilişki, onun, ömrü boyunca kuracağı insan ilişkilerinin temelini oluşturur. Bu nedenle psikologlar çocuğun aile içinde geçen (0-6) yaşının üzerinde dururlar.
Yapılan araştırmalar bir çocuğun bu dönemde aldığı
eğitimin, ondan sonraki eğitimine temel teşkil ettiğini ortaya koymuştur. Psikologların, eğitimcilerin ve
özellikle de ilkokul öğretmenlerinin çocuğun ailesini
tanımaya çok önem vermelerinin nedeni budur.
George Herbert'in de belirttiği gibi: "İyi bir anne
yüz öğretmene bedeldir."9. Çünkü çocuk sürekli
olarak annesinin yaptıkları yapar. Bu da canlı bir öğretim şeklidir. Bu tür öğretimde sözlerin büyük rolü
yoktur. Çoğu zaman verilen örnekler, dilin öğretebileceğinden çok daha şey öğretirler. Bilindiği gibi
gözle görülen şeyleri izlemek daha kolaydır. Çocuğa
bir şey göstermeyip, sadece anlayışına hitap etmek
yararsızdır, insanların bu yolla ikiyüzlülüğü bile öğrendikleri bilinmektedir. Şunu da unutmamak gerekir ki çocuklar bile, söylediklerinin aksini yapan anne ve babalan hakkında hüküm verebilecek mevkidedirler.
Baba, düşkün, kötü ahlâklı, sarhoş olsa bile, anne becerikli ve duygulu ise, aileyi bir arada tutabileceği gibi, çocuklarına da onurlu bir yaşam sağlayabilir. Toplumumuzda bu durumda pek çok aile görülmüştür. Fakat anne kötü kişi oldu mu, baba ne kadar
iyi ahlâklı olursa olsun, çocuklarının hayatta başarılı
olma olasılıkları azdır.
Babanın, çocuğun dünyasındaki yerini ise Joseph Nuttin şöyle belirtmektedir: "Baba ile çocuklar
özellikle de yetişkin oğullar arasındaki sempati ilişkileri ileride insanın sosyal ve moral davranışlarına
hükmeden kişiliğin gelişmesi bakımından son derece
önemlidir"10.
Aile içindeki otoriteyi -aşırı derecede kötüye
kullanan baba kadar, aksine, bunu, çeşitli şekillerde
ihmal eden baba, da çocuğun bunalımlarına bir kaynak teşkil edebilir11. Çocuk, çoğu kez doğal çevresi
ve morale ilişkin sorunlarla karşılaştığında babadan
aydınlanmalar bekler ve ona çeşitli sorular sorar, işte çocuğun bu tür meraklarını doyurmak, sabırla dinlemek, ona, akla yakın açıklamalarda bulunmak, zekâ ve kişilik gelişimini sağlayan psikolojik terbiye
esaslarıdır. Aile içinde korunmuş olma ve şefkatli
rehberlere sahip bulunma duygusu çocuğu aileye ve
yaşama güvenle bağlar.
Her çocuğun anneden daha çok şefkate, babadan ise sevgi ile karışık yönetici otoriteye ihtiyacı
vardır. Çocuklar başlarında onları disipline alıştıran
ve onlara doğru yolu gösteren bir koruyucu isterler.
Sözkonusu otoritenin esas teması adalete ve çocuğun psikolojik haklarını kabul eden bir anlayışa dayanmalıdır.
Anne sevgisinin yokluğu ya da aşırılığı ile ölçüsüz biı baba otoritesinin varlığı çocuklarda tepkiyle
karşılanır. Özcan Köknel'in de belirttiği gibi; "Babanın çocuk üzerindeki aşın baskısı, onları kavgacı,
saldırgan yaptığı gibi babaya ve çevreye karşı düşmanlık duygulan beslemelerine de neden oabilmektedır"12.
Psikoralist Erich Fromm ise; ana ile baba sevgisini ilginç bir biçimde şöyle kıyaslamaktadır. "Çocukların çoğu anne sevgisini tartacak ölçüde talihlidir."13.
Babaya bağlılık ise çok değişiktir. Babaya bağlılık ise çok değişiktir. Anne içinden çıktığımız yuvadır. Baba böyle bir yuva özelliği gösteremez. Aynı
zamanda babanın yaşamın ilk yıllarında çocukla ek
az bir ilgisi vardır. Bu ilk evrede babanın çocuk için
önemi, anneninkiyle karşılaştırılamaz. Oysa baba,
doğal dünyayı göstermezse de, insan varlığının öteki
kutbunu oluşturur.
Baba, çocuğun öğretmenidir, ona dünyaya açılan yolu gösteren kişidir. Kanun, düzen, disiplin, düşünce gezip dolaşma gibi evreni baba gösterir.
Baba sevgisi koşula bağlı bir sevgidir, temel
öğesi: "Seni seviyorum, çünkü beklediklerimi yerine
getiriyorsun, görevini yapıyorsun ve bana benziyorsundur."
Çocuğun, annenin koşula bağlı olmayan sevgi
ve ilgisine hem beden hem de ruh bakımından ihtiyacı vardır.
Annenin görevi, çocuğu yaşamda güvenli kılmak, babanınki ise öğretmek ve içinde bulunduğumuz toplumun sorunlarıyla başa çıkabilmesi için yol
göstermek olmalıdır. Bu da sabırlı ve hoşgörülü bir
sevgi ile sağlanabilir.
Sonuç
Aile ve çevre koşullarının bireyin zihinsel güçlerinin gelişiminde büyük bir etkisi vardır. Bireyin
öğrenme ortamını ilk olarak aile oluşturur. Daha
sonraki bütün faaliyetleri belirleyen, anne ile olan
ilk ilişkiler, ömür boyunca kurulacak insan davranışlarının temelini oluşturur.
Bu nedenle annenin görevi yaşamda güvenli kılmak, babanınki ise çocuğa yaşamı öğretmek ve toplumsal sorunlarla başa çıkabilmesi için yol göstermek
olmalıdır.
Yetişkin insanın, gelecekte hayatta tutacağı yolun çocukluğun ilk yıllarında aldığı terbiyeye bağlı
olduğu, pedagojinin bir buluşudur.
iyi alışkanlıklar, iyi bir eğitimle oluşur, insanda
çocukluktan oluşmaktadır. Zira yaşamı boyunca çocukluğun izlerini taşıması da bunu doğrulamaktadır.
Bu nedenle çocukların kendilerini ve yaşamı çok iyi
tanıyabilmeleri için, iyi eğitilmeleri gerekir.
Anne ve baba olarak büyümekte olan çocuğa
gittikçe artan bir yeterlilik duygusu vermeli, sonunda
onu kendi başına bırakmalı ve böylece ailesinin desteğinden kurtulmasını sağlamalıdır.
DİPNOTLAR
1) Alpay Y: Başarının Oluşumu, Kültürel Dayanış
ma Yayınları, İstanbul, Azim Matbaası, 1977, p.
p.84.
2) Başaran I. E. : Eğitim Psikolojisi (modern Eği
timin Psikolojik Temelleri), Ankara, Sevinç Mat
baası, 1985, p. p. 91.
3) Alpay: loc. cit.
4) Başaran: op. cit. p. p. 237.
5) Hicks H. G.: Örgütlerin Yönetimi (Sistemler ve
Beşeri Kaynaklar Açısından) Çev. Tekok O., Aytek B, Bumin, B., Ankara, Son Matbaası, 1976,
p.p. 166-167.
6) Alpay, op. cit. p.p. 85.
7) Alpay: ibid, p.p. 86.
8) Tezcan M.: Eğitim Sosyolojisi, Ankara, Ankara
Üniversitesi Basımevi, 1985, p.p. 158.
9) Alpay op. cit, p.p. 87.
10) Nuttin J: La Structure de la Personalite, Paris,
Presses Universitaaires de France, 1975, p. p.
21.
11) Ünver, Ö., Tolan B, Bulut t., Dağdaş, C: 12-24
Yaş Gençlerin Sosyo-Ekonomik Sorunları, Gazi
Üniversitesi, Basın-Yayın Yüksekokulu Matbaa
sı, Ankara, 1986, p.p. 285.
12) Köknel Ö: Kişilik, İstanbul, Altın Kitaplar Yayı
nevi, 7. Baskı, 1986, p.p. 205.
13) Haar M: Introduction â la Psycoanalyse Freud,
Paris, Hatier, 1974, p.p. 17.
Yeni Doğum Yapan Annelerin Son
5 Yıl içinde Bebek Bakımı İle İlgili
Bilgi Düzeylerinin Değişimi
Prof.Dr.Turgut ÖZEKE*
Y.Doç.Dr.Ergün ÇİL*
Uz.Dr.Nilgün KÖKSAL*
ÖZET
SUMMARY
Bursa ve çevresinde yeni doğum yapan
annelerin bebek bakımı ve beslenmesi
konusundaki bilgi düzeyini saptamak amacıyla
1985 yılında 500 anneye bir anket uygulamıştık. Aradan geçen 5 yıl içinde bilgi düzeyinde
değişme olup olmadığını saptamak amacıyla
500 yeni doğum yapmış anneye yine aynı anket uygulandı İkinci ankete katılan annelerin
eğitim düzeylerinde belirgin bir yükselme olduğu görüldü. Bebek bakımı ve beslenmesi
konusundaki bilgi düzeyleri ve bilgilenme kaynaklarında ise anlamlı farklılık olmadığı saptandı. Sonuç olarak bebek bakımı ve beslenmesi
konusunda annelerin bilgi düzeylerinin arttırılması için daha yoğun çaba harcanması gerektiği kanısına varıldı.
Alterations in the mothers' knowfedge ie-vet
about baby-care in İast five years. İn 1985, an
iquiry was performed between 500 mothers
who just gave birth in order to determi-ne their
knowledge about baby-care and fee-ding in
Bursa district Five years later, the same inquiry
was performed again between 500 rnot-hers
who were just after birth, to determine an
improvement in this period. in the second inquiryf it is found that rnothers were more'educated than the ones in the first inquiry but there
was no significant difference between their
knowledge on baby-care and feeding. it is
conciuded that more effort have to be used to
inçrease the mothers' knowledge about babyçare and feeding,
Ülkemizde kaba ölüm hızı % 0,9'a düşerek, gelişmiş ülkeler düzeyine yaklaşmıştır. Ancak bebek
ölüm hızı, zamanla azalmış olmasına rağmen, hala
gelişmekte olan ülkelerin bazılarından bile oldukça
yüksektir(1) Bunun nedenlerinden en önemlisi;
sosyoekonomik ve kültürel düzey ile bağlantılı olarak annelerin bebek bakımı ve beslenmesi konusundaki bilgilerinin yetersiz oluşudur(1,2)
* Uludağ Univ.Tıp Fak.Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı
Beş yıl önce (1985) Uludağ Üniversitesi Tıp
Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği ile
Bursa Zübeyde Hanım Doğumevi'nde doğum yapan
rastgele seçilmiş 500 anneye, çocuk bakımı ve beslenmesi ile ilgili çeşitli soruları içeren bir anket uygulamış, annelerin çoğunun basit bilgilerden dahi
yoksun olduğunu saptamıştık. Çeşitli iletişim araçlarından yararlanarak anne eğitiminin yükseltilmesinin
çok önemli olduğunu vurgulamıştık.
TABLO I: Yeni Doğum Yapan Annelerin Yaş
Dağılımları
Bu çalışma 5 yıl sonra (1990) aynı anket sorulan ile, aynı kurumlarda, aynı sayıda anne üzerinde
yapılmıştır. Sonuçlar 5 yıl önce yapılan çalışma ile
karşılaştırılmış, bu zaman içinde annelerin bilgi düzeylerinin artıp artmadığı saptanmaya çalışılmıştır.
Gereç ve Yöntem
Bu anket 1.5.1990 ve 20.7.1990 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği ile Bursa Zübeyde Hanım
Doğumevi'nde yeni doğum yapan rastgele seçilmiş
500 sağlıklı anneye uygulanmıştır. Araştırmanın
sağlıklı olabilmesi için bir önceki çalışmada kullanılan yöntemleri uygulamaya özen gösterilmiştir. Sonuçlar 5 yıl önce yapılmış (Tablo I) benzer çalışmanın sonuçları ile karşılaştırılmıştır. Her iki ankette de
anneler rastgele seçildi ve genel olarak şu sorular soruldu: Çocuk bakımı hakkında bilgi düzeyini nasıl
bulduğu, nereden öğrendiği, bebeğe aşı yaptırmalı
mı, ne zaman yaptırmalı, çocuğa hangi ayda hangi
ek gıdaları vermeli, çocuğa meyva suyu ve vitamin
verilmeli mi, lohusalıkta kimin yardım edeceği, bebeğin ateşi aniden çıkarsa ne yapılması gerektiği,
hasta olmayan bebekler, doktor kontrolünün gerekli
olup olmadığı gibi. Istatiksel karşılaştırmalarda T
testi kullanılmış olup anlamlılık sınırı olarak p<
0.001 kabul edilmiştir.
Bulgular
Her iki gruptaki annelerin yaş dağılımları Tablo Fde görülmektedir. Tablo I'de 20 yaş altındaki anne oranı % 20.4, Tablo II'de % 11.4 bulunmuştur (p
< 0.001). Tablo I'de yaşı 25-29 arasında olan annelerin oranı % 24.1 iken Tablo II'de bu oran % 32 bulundu.
Annelerin eğitim durumları Tablo II'de verilmiştir. Tablo Il'deki okur yazar olmayan annelerin
oranının anlamlı olarak azaldığı, ortaokul ve lise mezunu annelerin oranının anlamlı arttığı belirlenmiştir
(p<0.001).
TABLO II: Yeni Doğum Yapan Annelerin
Eğitim Seviyeleri
Annelerin çocuk bakımını öğrenme kaynakları
Tablo III'de, kendilerine lohusalıkta yardım etmesi
beklenen kişiler Tablo IV'te gösterilmiştir.
TABLO III: Annelerin Çocuk Bakımını
Öğrenme Kaynakları
Grup I (1985)
Grup II (1990)
Kaynaklar
(%)
(%)
Anneden
32.7*
65.4*
Kitap-gazeteden
24.6
32.8
Akrabalardan
Kayınvalideden
17.7
14.3
32.4
20.8
Radyo-TV'den
19.7
16.8
Okuldan
3.4
4.0
Hiçbiryerden
29.0*
12.2*
TABLO V: Aylara Göre Başlanması
Gereken Ek Gıdaları Bilen Annelerin Oranı
Grup I (1985)
Grup II (1990)
Aylar
(%)
(%)
l.ay
26.8
28.6
2. ay
17.4
19.6
3. ay
20.6
20.2
4. ay
6. ay
26.6
21,4
22.6
32.8
8. ay
30.4
37.2
10. ay
33.6
36.8
12. ay
41.6
41.6
TABLO VI: Çocuğun Aniden Ateşi
Çıkarsa Ne Yaparsınız?
*p<0.001
Yanıtlar
Grup I (1985)
Grup II (1990)
Doktora
64.8
33.9
37.4
1.3
0.0
100.0
100.0
TABLO IV: Annelere Lohusalıkta
Yardım Etmesi Beklenen Kişiler
Grup I (1985)
Grup II (1990)
başvururum
Ateş düşüıücü
62.6
veririm
Annesi
38.2
44.7
Bilmiyorum
Kayınvalidesi
32.9
28.5
Toplam
Diğer akrabalar
13.2
Bakıcı
Bilinmiyor
9.1
0.6
19.2
13.1
TOPLAM
100.0
100,0
0.5
Annelerin çocuk beslenmesi konusundaki bilgileri ile ilgili veriler Tablo V'te verilmiştir. Her iki
grup arasında anlamlı farklılık görülmemiştir.
"Çocuğa meyve suyu ve vitamin gerekli midir?" sorusuna her iki grupta da annelerin yaklaşık
% 90'ı "Gereklidir" yanıtını vermiştir.
"Çocuğa banyo gerekli mi?", "Emzik gerekli
mi?" ve "Çocuğunuz hasta olmasa da doktora götürür müsünüz?" sorularına verilen yanıtlar her iki
grupta da benzerdir.
Aşı yaptırmanın gerekliliği ve ne zaman hangi
aşının yapılması gerektiği gibi sorulara verilen yanıtlar
da yine benzerlik gösteriyordu. BCG aşısının yapılma
zamanını annelerin yaklaşık yarısı bilirken, polio ve
DBT aşısının yapılma zamanını annelerin ancak
%.25'i biliyordu.
Tartışma
Çocuklarda morbidite ve mortalite oranlarını
düşürmek için anne adaylarının ve annelerin hamilelik, doğum ve çocuk bakımı hakkındaki bilgi düzeyini arttırmak son derece önemlidir. Çünkü bilgisizlik
hatta yanlış bilgi nedeniyle ülkemizde her yıl yüzbinlerce çocuk ya ölmekte ya da sekelli olarak yaşamaya mahkum olmaktadır(3).
Bunu araştırmak için beş yıl önce yaptığımız
çalışmamızda annelerin bebek bakımı hakkındaki
bilgilerinin şaşılacak kadar düşük olduğu bulunmuştu(2). Beş yıl sonra yaptığımız bu çalışmada aşağıda
tartışılan bazı parametrelerde değişme olduğu görülmekle beraber beslenme ve bakım gibi konularda değişiklik olmadığı saptanmıştır.
Her iki grupta annelerin yaşları karşılaştırıldığında; 20 yaşın altında doğum yapan anne sayısının
hemen hemen yarıya indiği görülmektedir (p <
0.001). Ayrıca 25-29 yaş arasında doğum yapan annelerin oranı da anlamlı oranda artmıştır (p < 0.001).
Annelerin eğitim durumu incelendiğinde; okur
- yazar olmayan anne oranının anlamlı oranda düştüğü (p < 0.001), ortaokul ve lise mezunu anne oranının anlamlı oranda arttığı (p < 0.001) belirlendi. Beş
yıl gibi kısa bir sürede, eğitim düzeyinin bu derece
yükselmesi sevindiricidir.
Bununla birlikte her iki grupta da annelerin ço-
cuk bakımını yine ağırlıklı olarak kendi annesinden
ve yakın akrabalarından öğrendiği saptanmıştır. Ancak çok az sayıdaki anne (% 3-4), çocuk bakımı
hakkında okulda bazı bilgiler öğrendiğini ifade etmiştir. Radyo, televizyon gibi iletişim araçlarının
yaygınlaşması, kültür ve eğitimin yaygınlaşmasında
kullanılmasına rağmen, bu kaynaklardan bilgi aldığını söyleyen anne oranında artma görülmemesi dikkate değerdir. Kanımızca radyo ve televizyonda eğitici ve öğretici programların süre ve nitelik olarak
yetersiz oluşu bunda etkendir. Görsel ve işitsel bir
eğitim aracı olabilen televizyonda, çocuk bakımı ve
beslenmesi konusuna daha fazla süre ayrılmasının
ve mevcut programlanıl da daha ilgi çekici ve daha
eğitici hale getirilmesinin şart olduğu görülmektedir.
Çünkü bebek ölümlerini azaltmak için başta
anne ve anne adayları olmak üzere toplumun eğitim,
kültür ve bilgi düzeyini arttırmamız gerekmektedir.
Tunçbilek ve arkadaşları Türkiye'de bebek ölümlerinin nedenlerini kapsamlı olarak araştırmışlar ve anneleri daha iyi eğitim görmüş çocukların hayatta kalma şanslarının, anneleri eğitimsiz olanlara göre çok
daha yüksek olduğunu saptamışlardır.
Sonuç olarak sağlıklı bir nesil yetiştirebilmek
için, anne ve anne adaylarının bebek bakımı ve beslenmesi konusundaki bilgisini arttırmak amacıyla
başta okul, radyo, televizyon ve basın olmak üzere
tüm kaynakları seferber etmemiz gerekmektedir.
KAYNAKLAR
1. Tunçbilek, E.: Türkiye'de bebek ölümleri, temel
etkenler. H. Ü. Nüfus Etütleri Enstitüsü, Semih Matbaası,
Ankara, 1988, s: 3-63.
2. Özeke, T., Paksoy, S., Timur, N.: Yeni doğum ya-
pan annelerin çocuk bakımına ait bilgi düzeyleri, Bursa
Devlet Hastanesi Tıp Bülteni 3:1, 45-50, 1987.
3. Paçacı, K.: Sağlık Dergisi (SSYB), 56:1-12, 9799,1982.
Dünyadaki ve Türkiye'deki
Çocuk Ölüm Nedenleri ve Bunların
Önlenmesine Yönelik Öneriler
Dr.Sevin ALTINKAYNAK*
Uzm. Sevinç YAMAN**
Dr.Handan ALP***
Giriş
0. yüzyılın sonlarına yaklaştığımız şu günlerde
çağdaş tıp, insanlığın yakasını bırakmayan pek
çok hastalığı önleyebilecek duruma geldiği halde,
gelişmekte olan ülkelerde halen günde 5 yaşından
küçük 40.000 çocuk hayatını kaybetmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu oran % 3'den az olmakla birlikte,
bu ülkelerin yoksul kesimlerindeki yaşam düzeyi
çevresel bozulma, şiddet, aile yapısının çökmesi ve
uyuşturucu kullanımı gibi çeşitli nedenlerle bu oran
giderek kötüleşmiştir1.
2
Bu nedenle, gerek gelişmiş ülkelerde gerekse
gelişmekte olan ülkelerde bunca çocuğun ölümüne
yol açan nedenler araştırılmış, nedenlerin başında;
ishal, pnömoni, kızamık, tetanoz ve boğmaca sıralanmıştır. Ölümlere dolaylı olarak yol açan faktörlerden, gelişmekte olan ülkelerde fazla olmak üzere
beslenme yetersizliği ve eğitim eksikliği üzerinde
durulmuş ayrıca çağımızın felaketi olarak adlandırılan AIDS bildirilmiştir2. Ölümlere yol açan faktörlerin ortaya çıkış nedenleri ve bunların önlenmesine
ilişkin WH0 ve UNICEF tarafından kapsamlı çalışmalar yapılmış, araştırmalar sonrası şu öneriler getirilmiştir.
Ölümlere yol açan, kızamık, boğmaca ve tetanozdan günde 8.000 çocuğun öldüğü, oysa bu hastalıkların hepsinin de ucuza mal olan aşılarla önlenebileceği belirlenmiş, buna rağmen bugün dünyada
3.000.000 çocuğun bağışıklamadan yoksun olduğu
bildirilerek, 1990 yılında bu çocukların % 80'inin
yaşamlarının ilk yılında aşılanmaları hedeflenmiştir.
Son derece düşük bir maliyet karşılığı önlenebilecek
bir diğer neden de yani ishalden günde 7.000 yılda
ise 2.500.000 çocuğun öldüğü, bu hastalığın da uygun sanitasyon koşulan ve ağızdan şeker-tuz eriyiğinin kullanımıyla yok edilebileceği belirlenmiştir.
Ancak bugün dünyadaki ishalli vakaların yanlızca %
20'nin bu tedaviye sahip olduğu, tüm vakalara uygun
tedavinin sağlanmasıyla önümüzdeki 10 yılda
25.000.000 çocuğun hayatının kurtarılabileceği bulunmuştur. Yine antibiyotiklerin uygun koşullar da-
* Atatürk Üniv.Tıp Fak.Çocuk Sağlığı ve Hast.Anabilin Dalı Klinik Bşk.
** Atatürk Üniv.Hemş.Yük.Ok.Pediatri Doktora Öğrencisi
*** Atatürk Univ.Tıp Fak.Çocuk Sağ.ve HastAnabilim Dalı Öğr.Gör evlisi
hilinde kullanımıyla pnömoni gibi solunum yolu enfeksiyonlarından günde 6000 yılda ise 1.500.000 çocuğun ölümünün önlenebileceği, ayrıca halk sağlığı
alanında çalışanların ve ailelerin bu konuda yeterli
bilgiye kavuşturulmasının, ölümlerin azalmasına
katkıda bulunacağı da vurgulanmıştır1,3.
Bu risk faktörlerinin yanısıra, Afrika ve Karayipler'de yaygın olmak üzere, tüm dünyada AiDS'in
çocuklar açısından felaketlere yol açtığı, çocukların
bu hastalığı ya annelerinin rahmindeyken veya doğum esnasında kaptıkları, yaşayanlarınsa kısa bir süre sonra öksüz ya da yetim kaldıkları belirlenmiştir1.
Çocuk sağlığı açısından önemli olan bir başka
sorun da beslenme yetersizliğidir Bu sorunun özellikle gelişmekte olan ülkelerde önemli boyutlarda olduğu ve bu ülkelerde doğan çocuklardan 1/3'nin 5
yaşma erişmeden kötü beslenme nedeniyle öldüğü
bildirilmiş, yaşayanlarınsa 1/4'nin ağır ya da orta dereceli protein-enerji malnütrisyonuna maruz kaldığı
saptanmıştır. Bu soruna yönelik olarak, mamayla
beslenen çocuklarda ölüm olasılığının, kullanılan suların kirliliği ve sağlık açısından elverişsiz koşullar
nedeniyle anne sütü alanlardan 25 kat fazla olduğu
bulunmuş, ilk 4-6 ayda anne sütünün en ideal gıda
olduğu anlatılarak, maalesef gelişmekte olan ülkelerde dahi bu uygulamanın giderek azaldığı vurgulanmıştır3.
Saydığımız tüm bu faktörlere eşlik eden eğitim
eksikliğinin ve bilinçsiz davranışların, ölümleri daha
da artırdığı bulunmuştur2. Bugün dünyanın eğitim
konusundaki sorunun da, oldukçabüyük olduğu ifade edilmiş ve dünyada 60.000.000 kız çocuğu olmak
üzere 100.000.000 üzerindeki çocuğun sınıfa adım
bile atmadıkları, bir bu kadarının da öğrenimlerini
yarıda bıraktıkları belirlenmiştir3. Ayrıca eğitim konusundaki eksikliklerin giderilmesinin ve kız çocuklarında görülen uçurumun ortadan kaldırılmasının,
uzun dönemli toplumsal ve ekonomik yararlar sağlayacağı da bildirilmiştir. Böylece UNICEF'inde çalışmalarında belirttiği gibi, seçilen hedefler doğrultusunda, dünyadaki çocukların yüzyüze bulunduklarını
tüm bu sorunların bir an evvel önlenmesi gerekmektedir. Aksi halde önümüzdeki 10 yıl içerisinde,
100.000 çocuk ölüme terk edilecektir. O halde, ge-
rek gelişmiş ülkelerde gerekse gelişmekte olan ülkelerde, böyle bir tercih doğrultusunda atılacak olan
ilk adım günümüz uygarlığının çehresini bozan çocuk ölümlerini, çocuk istismarını, çocuk hastalıklarını ve beslenme bozukluklarını büyük ölçüde yok
edecektir. Böylece doğacak her çocuğun gidecek bir
okulu, başvuracak bir sağlık görevlisi, fiziksel ve zihinsel gelişimini tamamlayacağı beslenme olanakları
sağlanmış olacaktır1.
Çocuk ölümlerinin, yapılan çalışmalar sonrası
ülkemiz için de büyük sorun teşkil ettiği görülmüştür. Ölümlere yönelik gerçekleştirilen çalışmalarda
ise, ölümlerde ASYE'larının (Akut Solunum Yolu
Enfeksiyonlarının) öncelikli olduğu ve 0-4 yaş grubunda yılda 70.000-80.000 çocuğun bu nedenle öldüğü bildirilmiştir4.
Bölgelere yönelik olarak yapılan araştırmalarda
da bu sorun açıkça dile getirilmiş ve etkin bir sağlık
hizmetinin yürütüldüğü bölgelerde, ölümlerde belirgin azalmaların olduğu gözlenmiştir.
TABLO 1: Etimesgut Sağlık Eğitim Araştırma
Bölgesindeki 1967-1988 Yılları Arasındaki
Bebek Ölüm Hızları
Bebek Ölüm
Yıllar
Hızı (%) (BÖH)
1967
1988
Azalma
Bebek (BÖH)
142.0
28.8
79.7
Neonotal
36.0
13.4
62.7
Erken Neonotal
17.7
10.6
40.1
Geç Neonotal
18.3
2.8
84.7
Postneonatal
106.0
15.4
85.5
Tabloda da görüldüğü gibi 1967'de % 0.106
olan postneonatal bebek ölüm hızının % 85.50 azalmayla % 0.15.40'a düştüğü yine ikinci sırayı alan
geç neonatal bebek ölüm hızının da % 84.70'lik bir
azalmayla, % 02.80 olduğu bulunmuştur. Aynı bölgede 1967-1988 yıllarındaki bebek ölüm nedenlerinin yüzde dağılımı ise şöyle sıralanmıştır.
TABLO 2: Etimesgut Sağlık Eğitim Araştırma Bölgesinde 19671988 Yılları Arasındaki Bebek Ölüm Nedenlerinin Dağılımı
1967
(%)
1988
(%)
Pnömoni
49.3
Kongenital Malformasyonlar
17.8
İshal
Perinatal Nedenler
Bilinmeyen
Septisemi, pyemi
Diğer
Toplam
N
15.2
10.6
6.9
4.1
13.9
100.0
217
Tablo 2'de, 1967 yılındaki ölüm nedenlerinde
ilk sırayı alan pnömoninin 1988 yılında % 13.10 olduğu, ikinci sırada yer alan ishallerin ise 1988'de,
nedenler arasında bulunmadığı gözlenmiştir5.
Ayrıca 1987 yılında İstanbul'da yapılan bir çalışmada da bu şehirdeki tüm ölümlerin % 20.70'inin
5 yaşının altında olduğu, bebek ölümlerinden %
63.70'inin neonatol dönemde meydana geldiği ve
ölümlerin % 37.30'unun doğumdan hemen soma
gerçekleştiği belirlenmiştir6.
Yine 1983 yılında, Türkiye genelinde bebek
ölüm nedenleri, korunabilirlik oranları ile bebek
ölüm hızları araştırılmış ve ölümlerde ilk sırada bulunan bronkopnömoniden korunabilirlik oranının %
80.00 gastroenteritlerden korunabilirlik oranı ise %
84.00 olduğu saptanmıştır8.
Kısaca elde ettiğimiz verilere göre ülke genelinde BÖH'nın % 0.78, beş yaş altındaki ölüm hızında % 0.97 olduğu bulunmuştur. Çocukluk dönemi
ölümlerinin bu kadar yüksek olduğu ülkemizde ilk
sırayı enfeksiyon hastalıklarının aldığı belirtilmiştir8.
Türkiye genelinde, yenidoğan dönemine ilişkin
veri olmakla birlikte Hacettepe Çocuk Hastanesinde
1977-1987 yıllarında, yenidoğan döneminde ölen
862 bebeğin otopsi sonuçlarına göre yapılan bir araştırmada, % 33.60 ile yine enfeksiyon hastalıklarının
Perinatal Nedenler
Pnömoni
Bilinmeyen
Septisemi, pyemi
Diğer
Toplam
N
16.7
13.1
9.5
8.3
34.6
100.0
84
ilk sırayı aldığı bildirilmiştir9. 1-4 yaş grubunda da
ilk sırayı pnömoni ve enteritler almıştır10.
Toplumumuzda en sık görülen enfeksiyonlara
ilişkin Sağlık Bakanlığı ve üniversitelerin işbirliğiyle hizmet veren Sağlık Eğitim Araştırma bölgesinde
ilk 5. sırayı alan hastalıkların dağılımı Tablo 3fde
gösterilmiştir9,
Ülkemizde olduğu gibi 1986-1989 yılları arasında Erzurum Araştırma Sağlık Grup Bölgelerinde
gerçekleştirilen bir çalışmada, 1989 yılında BÖH'nın
% 0145.60 olduğu ifade edilmiş, 0-4 yaşa özel ölüm
hızının ise % 070.50 olduğu belirlenmiştir11.
Yine Erzurum yöresinde 1990 yılında en sık
gözlenen 5 hastalığın dağılımı da şöyledir12:
1) Akut Solunum Yolu Enfeksiyonları,
2) Parasitozlar,
3) Otitis Media,
4) Allerji ve Cilt hastalıklar,
5) Göz problemleri.
Verilerimizden de anlaşılacağı gibi, çocuklarda
ölümle sonuçlanan nedenlerin hemen hepsi de kolayca önlenebilir niteliktedir. Bu nedenle bizler de
tüm dünya çocuklarının sağlıklarını tehdit eden bu
risk faktörlerinin, WHO ve UNICEF'in aldığı kararlar doğrultusunda, gerçekleştirilen çalışmalarda büyük ölçüde azaltılacağı kanısındayız.
TABLO 3: Ülkemizde Yaş Gruplarına Göre İlk 5 Sırayı Alan Hastalıkların Dağılımı
0 Yaş Grubu
1-4 Yaş Gurubu
5-14 Yaş Grubu
Akut solunum yolu enfeksyionlan
Solunum sistemin akut
Solunum sisteminin akut
enfeksiyonları
Enferit ve diğer diare ile
seyreden hastalıkları.
Deri ve derialtı dokusu ve
diğer enfeksiyonları
Diğer barsak parazitleri bütün
diğer enfeksiyonal ve barsak
hastalıkları.
Orta kulak iltihabı ve
mastoidit
enfeksiyonları
Diğer barsak parazitleri.
Enteritler ve diğer diare hastalıkları
Deri ve derialtı dokusunun
enfeksiyon hastalıkları
Orta kulak iltihabı ve mastoidit
Diğer pnömoniler
Vitaminsizlikler ve diğer
bozuklukları
Deri ve deri altı dokusu
enfeksiyon ve diğer hastalıkları
Diğer pnömoniler.
Orta kulak iltihabı, mastoidit
ürogenital sisteminin diğer
enfeksiyon hastalıkları.
Virüs ve diğer hastalıklar
DİPNOTLAR
1) UNICEF.: "Çocuklara Bir Gelecek Tanımak."
Çocuklar İçin Dünya Zirvesi, Birleşmiş Milletler, New
York, 29-30 Eylül 1990.
2) Herkes İçin Sağlık Hedefleri, WHO, Kophenhag
Meteksan Limited Şirketi, Ankara, 1986.
3) Günöz, H. Neyzi, O.: 0-6 Yaş Grubu Çocukların
Korunması 5 ve 6. Pediatri Günleri Raporları, Kent Bası
mevi, İstanbul. 1985.
4) Çocuk Sağlığı El Kitabı, Hıfsızzıhha Okulu Tıbbi
Eğitim Teknolojisi Merkezi Projesi, El Kitapları Serisi,
No: 1. Ankara, 1982.
5) Özcebe. H. Enünlü., T. Berton, M.: Etimesgut
Sağlık Eğitim ve Araştırma Bölgesinde Bazı Sağlık Ölçüt
lerinin Değerlendirilmesi, Nüfus Bilim Dergisi, Cilt: 12,
1990.
6) Bulut, A. ve Diğerleri.: İstanbul'da Bebek ve Ço
cuk ölümleri, Nüfus Bilim Dergisi, Cilt: 12. 1990.
7) Tezcan, S.: Türkiye'de Bebek ve Çocuk Ölümleri,
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Yayını, Ankara, 1985.
8) Bertan, N, D.: Türkiye'de Çocuk Sağlığının Duru
mu, Çocuğun Durumu, 1990. Çocuk Politikası Kongresi,
Ankara, 1989.
9) Çağlar, M.: Perinatal-Neonatal Ölüm Nedenleri,
Fötal ve Neonatal Patoloji Konulu Panel, 8- Ulusal Pato
loji Kongresi.
10) Behrman R.E.: The Field of Pediatrics, Nelson
Textbook of Pedratics, Vaughan 111, VC. W.B. Saunders
ComPhiladclphia, 1987.
11) Tıp Fakültesi Eğitim Araştırma Sağlık Ocakları.
Çalışma Raporu, Erzurum Atatürk Üniversitesi Halk Sağ
lığı Anabilim Dalı Yayını, Erzurum, 1990.
12) Erzurum Sağlık Müdürlüğü İstatistik Şube Kayıt
ları, Erzurum, 1989-1990.
Medeni Kanuna Göre
ÇocuğunAna-Babasına
Karşı Korunması
Prof.Dr.Emine AKYÜZ*
Giriş:
Ç
ocuk Hakları Sözleşmesinin 9, maddesi çocuğun ana-babasına karşı korunmasını düzenlemiştir. Sözleşmenin 5. maddesi, ana-babanın
çocuğu yetiştirme hakkına sahip olduğunu
belirttikten sonra, 9. madesi, ana-babanın çocuğa
kötü muamele etmeleri, ihmal etmeleri gibi
durumlarda resmi makamlar tarafından çocuğun anababadan alınması da dahil olmak üzere gerekli
tedbirlerin alınacağını hükme bağlamıştır.
Türk Medeni Kanununda Çocuk Haklan sözleşmesinin bu maddeleri doğrultusunda ayrıntılı hükümler vardır. Medenî Kanun çocuğun ailede anababası tarafından yetiştrilmesinin ideal bir durum olduğu görüşünden hareket etmiştir. Kanunun 262264. maddelerine göre ana-baba çocuğu yetiştirmek,
ona sevgi ve şefkat göstermekle yükümlüdür. Kanun
bu görevlerini yerine getirebilmeleri için ana-babaya
velayet hakkı vermiştir. Velayet, çocuğun şahsına,
mallarına özen ve onu temsil hususunda ana-babaya
yüklenen görevlerle bu görevlerin en iyi biçimde yerine getirilmesini sağlayan yetkilerden ibaret yalnızca çocuğun korunması amacını güden bir kurumdur.
Ana-baba velayetin kendilerine yüklediği gö-
* A.U. Eğitim Bilimleri Fakültesi Öğretini Üyesi
revleri yeterli biçimde ya da hiç yerine getirmezlerse
hâkim çocuğu ana-babasına karşı korumak için gerekli tedbirleri alır (TMK m. 272, 273, 274).
I. Ana-Babanın Çocuğun
Şahsına Gösterecekleri
Özenin Sınırları
Çocuğun şahsının korunmasında ana-babanın
yükümlülüklerinin sınırları iki bakımdan incelenebilir.
A. Çocuğun Şahsına Gösterilecek
Özenin Nisbî Sınırı
Ana-babanın çocuğun şahsına özen gösterme
görevlerinin nisbî sınırını herşeyden önce, çocuğun
bedensel ve fikirsel yetenekleri ile eğilimleri belirler. Bu sonuç, Türk Medenî Kanununun, çocuğa muayyen bir mesleğin seçiminde ana-babayı onun eğilim, yetenek ve arzularını nazara almakla yükümlü
tutan 265. maddesinden çıkmaktadır. Gerçekten, çocuğa verilen eğitim, öğretim ve özellikle de seçilen
mesleğin onun yetenek ve isteklerine uygun olması
gerekir. Yeteneklerine uygun olmayan bir mesleği
öğrenmeye ana-baba, çocuğu zorlayamaz.
Ana-babanın çocuğa özen gösterme görevinin
sınırlarını belirleyen diğer bir hususta bizzat kendilerinin bedensel ve psikolojik yetenekleridir. Bu da,
Medenî Kanunumuzun, ana-babanın, çocuğu imkânlarına göre yetiştirmekle yükümlü olduklarını ifade
eden 264. mad. II. fıkrasından anlaşılmaktadır. Ana
babanın imkânları çocuğa gösterecekleri özenin içerik ve kapsamı bakımından önemli olduğu gibi, bu
özenin en az ve en yüksek ölçüsünü tayin etmesi bakımından da önemlidir.
Nihayet, ana-babanın çocuğa gösterecekleri
özenin sınırları çocuğun ve ana-babanın ekonomik,
sosyal şartlarına da bağlıdır. Ana-babadan, çocuğa
ekonomik ve sosyal imkânlarının üstünde bir bakım
ve ihtimam göstermeleri istenemez1.
Her ne kadar kanun koyucu, bireyin kişiliğini
korumayı ve bunu en iyi biçimde gerçekleştirmeyi
arzu etmiş ise de, genel hayat şartları, kanun koyucunun bu çabasının tam olarak gerçekleşmesini engeller. Çünkü, çocuk belli bir çevrede doğar. Kanun
koyucu, çocuğun doğduğu ve bağlı olduğu bu çevrenin şartlarını dikkate almak zorundadır. Bu nedenle
o, ana babadan gerçekleştirilmesi mümkün olmayan
isteklerde bulunmaktan kaçınmış ve MK.nun 264.
mad. II. fıkrasında "Ana-baba çocuğu kudretlerine
göre yetiştirmekle mükelleftir" kuralını koymuştur.
Bu kural, ana babanın hem kişisel yeteneklerini,
hem ekonomik imkânlarını ve hem de sosyal mevki ni içine alacak genişliktedir2.
B. Çocuğun Şahsına Özenin
Mutlak Sınırı
Yukarıda ana-babanın çocuğun şahsına gösterecekleri özenin sınırının kural olarak ana-babanın
ve çocuğun kişisel, ekonomik ve sosyal yetenek ve
imkânlarına göre tayin edileceğini belirtmiştik. Bununla beraber Medenî Kanunumuz, Çocuğa asgari
bir özenin mutlaka gösterilmesini istemektedir.
TMK. 273. md. I. fıkrası bu ihtimamın asgarî ölçüsünü dolaylı biçimde bildirmektedir: "Çocuğun bedenî ve fikrî gelişimi tehlikede bulunur veya çocuk
manen metruk (terkedilmiş) bir halde kalırsa, hâkim
çocuğu ana ve babadan alarak bir aile nezdine ya da
bir müesseseye yerleştirebilir." Şu halde, kanun koyucu bir taraftan çocuğa gösterilecek özeni ana ba-
banın yeteneklerine tabi tutarken, diğer taraftan da
ana-babayı çocuğa, onun bedensel ve fikirsel gelişiminin tehlikeye maruz kalmayacağı, veya onun manen terkedilmiş duruma düşmeyeceği ölçüde ihtimam göstermekle yükümlü tutmaktadır. Hâkim, bu
asgarî ihtimamı göstermeyen ana babadan çocuğu
alabilir. Ancak bu, çocuğun ana-babasına karşı korunması için en son başvurulacak bir tedbirdir. Başka
bir ifade ile, ana-baba çocuğa bu asgari özeni
gösterebildiği sürece onu ana-babasından ayırmak
gerekil*. Eğer ihtimam bu sınırın altına düşerse ancak
o zaman devlet çocuğun güvenliğini korumak için
müdahale etmelidir. O halde çocuğun mutlak ihtimam görebilme talebi son olarak devlete yönelmektedir3.
Devletin bu görevi üzerine almasının Medenî
Kanunumuzun çocuğun korunmasına ilişkin hükümleri bakımından büyük önemi vardır. Ana-babadan
mümkün olmayan şeylerin talep edilememesi halinde, kanun bakım ve ihtimam görevlerinin nisbî olacağını kabul etmek zorunda kalmıştır. Böyle bir durumda, çeşitli nedenlerden dolayı çocuğu yetiştirebilme yetenek ve imkânlarına sahip olmayan anababalarm çocuklarının tehlikeye düşecekleri açıktır.
Fakat, devlet kendini bu durumdaki çocukları eğitip
yetiştirmek yani korumak ile görevli sayarsa çocuğun gelişimi güven altına alınmış olur4.
II. Hakimin Müdahalesi
A. Genel Olarak
Hâkimin ana-babanın velayet hakkına müdahalesinin dayanağını özel hukuk alanında esas itibariyle Medenî Kanunun 272, 273 ve 274. maddeleri teşkil eder. Kanunun diğer bazı maddelerinde de hâkimin müdahalesini gerektiriri şartları düzenleyen hükümlere yer verilmiştir.
Çocuğu tehdit eden tehlikenin çeşitli olması hâkimin alacağı tedbirlerin de çeşitli olmasını gerektirir. Kanun koyucu bu hususu Medenî Kanunda
mümkün olduğu ölçüde dikkate almaya çalışmıştır.
Başka bir deyişle MK. tedbirlerin seçiminde hakime
geniş takdir yetkisi vermiştir.
Fakat, bu geniş takdir yetkisine rağmen hâkim
yine de belirli sınırlar içinde kalmak zorundadır. Bir
kere herşeyden önce, özel hukuka göre alınacak ted-
birlerin konusunu velayet hakkı teşkil eder. Bu nedenle koruma tedbirleri ancak bu çerçeve içerisinde
alınabilir. Bu bakımdan ana-babaya kendilerini muayene ve tedavi ettirme gibi bir mükellefiyet 272 ve
devamındaki hükümlere göre yüklenemez5. Buna
karşılık ana-babaya bazı tavsiyelerde bulunmak, bu
tavsiyelere uyulmaması halinde çocuğun korunması
için velayetin kaldırılması da dahil gerekli tedbirlerin alınacağını ihtar etmek mümkündür.
Bundan başka, velayet hakkına müdahale, ancak çocuğun güvenliğinin korunabilmesi için gerekli
olduğu ölçü ve tarzda olmalı, bu ölçünün sınırları
aşılmamalıdır. Velayet hakkına gereksiz tecavüz anlamını taşıyan tedbirler uygun görülemezler. Aksi
takdirde ana-babanın velayet hakkının bütünlüğü ve
devamına ilişkin kişilik haklan zarar görmüş olur6.
Esasen çocuğun yararları da aile içi ilişkilere ve anababanın haklarına aşırı müdahaleden kaçınmayı gerektirir.
Hâkimin müdahalesi, ana-babaya yardım şeklinde olmalıdır. Bundan başka, hâkim, çocuğun güvenliği yanında, ana-babanın iyi niyet kurallarına
göre yapmaya muktedir olduğu görevleri onların
üzerinden almama ilkesini de gözden uzak tutmamalıdır.
Alınacak tedbirin seçimini çocuğu tehdit eden
tehlikenin derecesi de etkiler. Yani, hâkimin alacağı
tedbirlerin ağırlığı çocuğu tehdit eden tehlikenin
ağırlığına da uygun olmalıdır.
Bu hususlardan başka, burada"hâkimin hukuk
yaratırken ve takdir hakkını kullanırken gözönünde
tutması gereken kurallara da uyması gerekir. Yani
hâkim, duygularının etkisi altında kalmamalı, düşüncelerini her olayda objektif ve olumlu sonuçlara dayandırmalı ve bulduğu çözüm tarzının kanundaki
hükme de saygı göstererek şartlara uygun olmasına
itina göstermelidir7.
B. Tedbirler
Medenî Kanunumuz çocuğun şahsının korunması için hâkim tarafından alınabilecek tedbirleri iki
ana gruba ayırır. Birinci gruptaki tedbirler velayet
hakkını ana-babada bırakan ve nisbeten daha hafif
olan tedbirlerdir. Hâkim kanunun kendisine verdiği
yetkinin sınırları içerisinde çocuğun korunması için
uygun olan her tedbiri alabilir. Bu nedenle, bu tedbirleri hafif ve genel tedbirler olarak nitelendirmek
mümkündür (MK. m. 272).
ikinci gruptaki tedbirler ise çocuğun anababadan alınmasını (MK. m. 273) ya da velayet hakkının kaldırılmasını öngören durumları içerirler
(MK. m. 274, 275). Bu nedenle bu tedbirleri de özel
ve ağır tedbirler olarak nitelendirebiliriz.
Çocuğun doğrudan doğruya korunmasını sağlayan bu hükümlerden başka, Medenî Kanun, çocuğun
yararlarının zarar görebileceği bazı durumlarda onun
bu yararlarını korumak için özel hükümler koymuştur (MK. m. 137, 148,161 gibi).
1. Hafif ve Genel Tedbirler
Medeni Kanunun 272. maddesi vesayet makamlarına ailenin sorunlarına karışma yetkisini vermektedir. Bu makamlar, ailedeki yetersizliklere dikkati çekebilirler, ana babaya tavsiyeler verebilirler,
çeşitli yardım imkânlarına işaret edebilirler, ikazda
bulunabilirler, ya da çocuğun bakımı, öğretimi ve
eğitimi için somut bir takım emirler verebilirler. Ayrıca hâkim bir şahsı veya kurumu ana-babaya rehberlik yapmak üzere görevlendirebilir. Ana-babaya
somut emirler verilmesi ve onların denetime tabi tutulması velayet hakkını bir ölçüde kısıtlar. Sözü edilen diğer tedbirler ise velayet hakkına kısıtlama getirmezler.
a) Hafif ve Genel Tedbirlerin
Şartları
a) Ana-Babanın Görevlerini
İhmal Etmiş olmaları
Medenî Kanunun 272. maddesinin uygulanabilmesi için ilk şart, ana babanın görevlerini ihmal etmiş olmalarıdır8, Acaba ana babanın görevlerini ihmal etmiş sayılmaları için kusurlu olmaları gerekir
mi? Her ne kadar "ihmal" kavramı kusurlu bir davranışı içermekte ise de, bugün uygulamalarda ve doktrinde MK. 272 ve 273. maddelerine göre velayet
hakkına müdahale için kusur aranmamaktadır. Çünkü, çocuğun güvenliği ilkesi, çocuğun korunması
için alınacak tedbirlerin, ana-babanın kusuruna değil, çocuğun güvenliğinin tehlikeye düşmesi esasına
bağlı olmasını gerektirir. Şu halde kanun, görevin
hangi nedenle olursa olsun yerine getirilmemesini
"ihmal" olarak nitelendirmiştir. Bununla beraber,
ana-babanın kusurlu olması, hâkimin alacağı tedbirleri dolaylı biçimde etkiler9. Çünkü, ana-babanın kuşum çocuğun, özellikle tehlike içinde bulunduğunun
ve korunmaya olan ihtiyacının işaretidir. Kusurun
mevcut olmadığı hallerde tehlike daha hafiftir ve bu
nedenle de mümkün olduğu ölçüde hafif tedbirlerle
yetinmek gerekir. Tedbirin amacı tehlikeyi ve tehlikenin, çocuğa zarar vermesini önlemektir. Bu nedenle
alınacak tedbirin ölçüsü de tehlikenin, korunmaya
olan ihtiyacın derecesine ve nihayet ana babanın kusuruna bağlı olacaktır.
Acaba ana-baba hangi hallerde görevlerini ihmal etmiş sayılırlar? Velayet hakkının kapsadığı hak
ve görevler çeşitli olduğu için, bunların ihlâli yolları
ve biçimleri de çeşitlidir. Bunu gözönünde tutan kanun koyucu hangi hareketlerin görevin ihmalini
oluşturduğunu saymaktan kaçınmıştır. Kanundaki
kısa açıklamalar da aynı nedenden dolayı örnek niteliği taşımaktadır. Bununla beraber göreve aykırı davranışı, yazılı veya yazılı olmayan hukukun veya yetkili makamın ana babaya yüklemiş olduğu herhangi
bir görevin ihlâli veya hakkın kötüye kullanılması
şeklinde tanımlamak mümkündür10.
Hakkın kötüye kullanılması suretiyle meydana
gelen görev ihlâli ana babanın ya haklarını hukuka
veya ahlâka aykırı bir amaca ulaşmak için veya yalnızca aşırı bir şekilde kullanmaları halinde söz konusu olur. Hakkın kötüye kullanılmasının bu iki şekline tedip hakkını örnek gösterebiliriz. Şöyle ki, ana
baba çocuğu ölçülü, fakat hukuka ve ahlâka aykırı
bir davranışa, örneğin hırsızlığa, dilenciliğe itmek
için tedip ediyorlarsa haklarını birinci şekilde kötüye
kullanmış sayılırlar.
İkinci anlamda hakkın kötüye kullanılması ise
ana-babanın çocuğu haklı bir şekilde ve iyi niyetle,
ancak aşırı olarak tedip etmeleri halinde söz konusu
olur11. Aşırı veya amaca aykırı bir tedip çocuğa bedenî bakımdan zarar verebileceği gibi, onun fikir ve
ruh sağlığını da tehlikeye sokabilir12.
b) Görev ihmali ve tehlikenin
hukuken önemli olması.
Hâkimin müdahalesi için, ana-babanın göreve
aykırı hareketlerinin önemli yani görev ihmalinin
hâkimin müdahalesini haklı kılacak derecede ağır olması gerekir13. Yetkili makamlar ana-babanın hafif
bir ihmali halinde müdahale etme yetki ve görevine
sahip değildirler. Çünkü, böyle önemsiz ihmal durumları günlük hayatta sık sık meydana gelir. Bu nedenle hâkimin her olayda müdahale etmesi mümkün
olmadığı gibi çocuğa zarar da verebilir14. Öte yandan, bakım ve ihtimam görevinin muayyen bir kısmı
yerine getirilmesi ana-babanın anlayış ve iradesine
bırakılabilen ve bırakılması gereken doğal bir yükümlülüktür15.
Görev ihmalinin hukuken önemli olması, çocuğun bu ihmal sonucunda zarar görmesi veya hiç değilse bir tehlike ile karşı karşıya bulunmuş olmasını
ifade eder. Şu halde, ana-babanın görevlerini ihmalde ağırlığın ölçüsünü çocuğun güvenliği teşkil eder.
Medenî Kanunun 272. maddesi müdahalenin
şartlarını ana-babanın görevlerini gereği gibi yerine
getirmeyerek çocuğun güvenliğinin tehlikeye düşmesi esasına bağlamak suretiyle hâkime geniş takdir
yetkisi vermiştir. Başka bir ifade ile kanun, hâkimin
müdahalesini gerektiren şartları sınırlayıcı biçimde
tek tek saymayarak çocuğun karşılaşabileceği önemli
tehlike durumlarını ve tarzlarını kapsamına almıştır16.
Her çocuk, gelişim süreci içerisinde bir çok
tehlikeli durumlarla karşılaşabilir. Her olayda müdahale ederek tehlikeyi giderici önlemleri almak vesayet makamlarının görevi değildir. Diğer bir deyişle
ana-babanın her yanlış davranışı hâkimin müdahalesine yol açmaz17. Bunun nedeni, vesayet makamlarının hem sınırlı bir takım imkânlara sahip olmaları,
hem de hâkimin ana-baba çocuk ilişkilerine müdahalesinin sadece iyileştirici değil, aynı zamanda bu ilişkileri bozucu etkisinin de bulunmasıdır18.
Bu nedenlerle hukuk doktrininde, çocuğun korunması amacıyla alınacak tedbirlerin, hâkimin müdahalesi ile çocuğun karşılaştığı tehlike arasında
açık bir oransızlık olmadığı takdirde caiz olacağı ilkesi getirilmiştir19.
Çocuğa zarar verebilecek tehlikelere ilişkin görüşler de zamanla değişmektedir. Bu husus her şeyden önce bilimsel araştırmaların sonuçlan için geçerlidir. Yani bilimsel gelişmelere uygun olarak,
araştırma sonuçları değişmektedir. Toplumda çocuk
yetiştirmeye ilişkin görüşler ve uygulamalar da bu
bilimsel çalışmalardan zaman içinde olumlu yönde
etkilenmektedir. Özellikle, çocuğun, gelişimin hedeflerine uygun biçimde yetiştirilmesini sağlayan
tek bir yöntem yoktur. Bir çok farklı eğitim tarz ve
yöntemleri ile çocuğun güvenliği korunabilir20.
Ana-babanm uyguladığı eğitim yönteminin çocuğun güvenliğini tehlikeye düşürüp düşürmediğini
değerlendirmek uzmanlar için de kolay bir iş değildir, uzmanların ve resmî makamların bu konuda
yanlış karar verebileceklerini dikkate almak gerekir.
Çocuğun maruz kaldığı tehlike ne kadar açıksa, yanlış karar verme ihtimali de o kadar az olur. Bu nedenle, hâkimin müdahalesi için tehlikenin sadece
önemli olması değil aynı zamanda teşhis edilebilir
olması da şarttır21,
c) Somut Bazı Örnekler
Ana-baba tarafından çocuğa gösterilen ihmalin
hukuken önemli olup olmadığı sorunu, bir yandan
somut olayın özelliklerine, diğer yandan da çevrenin
sosyo-kültürel şartlarına ve bilimsel araştırmaların
verilerine göre değerlendirilmelidir. Bu konuda verilmiş eski mahkeme kararlarından ihtiyatla (çekince) yararlanmak gerekir. Başka bir deyişle, güncel
bir olayın değerlendirilmesinde eski kararlar olduğu
gibi örnek alınmamalıdır. Çünkü, bu kararlar hem
çabuk eskimekte hem de her çocuğun yaşadığı somut şartlar çok değişik olabilmektedir. Öte yandan
çocuğun güvenliğini tehlikeye düşürebilecek durumlar zamana ve çevreye bağlı olarak sürekli değişmektedir. Bu nedenle tehlike ölçütlerinin bilimsel
değerlendirmeler yanında, toplumun gelenek, görenek örf ve adetleri de dikkate alınarak belirlenmesi
gerekir. Belli bir toplumda ve çevrede çocukların o
çevrenin koşullarına göre ne ölçüde sağlıklı yetiştiklerine bakarak olayları değerlendirmek zorunluluğu
vardır. Bu ölçütlerin zaman ve mekân içinde değiştiği
düşünülürse, değişme dinamiğini izleme ve yakalamanın çok zor olduğu görülür. Özellikle çocuğun
terbiyesi ve disiplini (tedip) ile ilgili düşünceler zaman içinde hızla değişmektedir. Bugün fena muamele, ihmal sayılan bir davranış daha önceki devirlerde
şımartmama olarak övülmüş olabilir. Eğitim eskiden
zorunlu olmadığından çocuğun okula gönderilme-
mesi bir ihmal olarak görülmediği halde, günümüzde ihmal sayılmaktadır. Bu nedenle yetkili makamar, yoksunluk, ihmal, istismar, tehlike, fena muamele durumlarını ölçebilecek açık ölçütleri zaman
içinde değerlendirmekle yükümlüdürler.
Eski kararlarda daha çok çocuğun yetersiz beslenmesi dolayısıyla maruz kaldığı bedensel tehlikelerden söz edilmektedir22. Böyle bir beslenmenin hukuken önemli bir tehlike sayılıp sayılmayacağı, somut olayda hekimin raporu ile tesbit edilebilir. Bugün ise, ana-babanın çocuğu dengeli biçimde beslemek yerine, kolaylığından dolayı piyasadaki hazır
tatlı ve yağlı besinlerle beslenmesi durumlarına rastlanmaktadır. Bu nedenle ana-babanın çocuğu tatlı,
yağlı besinlerle beslemesi ya da alkol kullanmasına
izin vermesi hâkimin müdahalesine sebep olabilir.
Eğer çocuğun hastalanmasına, ya da arkadaşlarının ondan kaçmasına neden olarak duygusal gelişiminin zarar görmesine yol açarsa, yetersiz vücut bakımı da hukuken önemli tehlike sayılabilir23.
Keza, çocuğun gerektiğinde bilimsel yöntemlere
uygun biçimde muayene ve tedavi ettirilmemesi, ona
uygun olmayan ilaçlar verilmesi gibi davranışlar da
önemli tehlike sayılarak, hâkimin müdahalesini
gerektirebilir24.
Çocuğun yaşına uygun olmayan işlerde çalıştırılması, oyun, eğitim, uyku ve arkadaşları ile ilişki
kurmasına zaman bırakılmaması durumlarında da
çocuğun güvenliği tehlikeye düşer.
Bütün bu tehlike durumları değerlendirilirken
yukarıda belirtildiği gibi somut olayın özellikleri ve
modern psikoloji ve pedagojinin ölçütleri dikkate
alınmalıdır.
Eski kararlarda, çocuğun kirli giysilerle dolaştırılması halinde velayeti kısıtlayıcı tedbirlere rastlanılmaktadır25. Bu konuda bugün görüşler oldukça
değişmiştir. Bugün daha çok giyimin amaca uygunluğuna önem verilmektedir. Başka bir deyişle çocuğun ihtiyaçlarına uygun biçimde-örneğin oyun sırasında-giydirilmesi ve giysileri dolayısıyla arkadaşlarının alaylarına maruz bırakılmaması önemlidir.
Giysilerinin temiz olmaması her zaman çocuğun hukuken önemli derecede tehlikeye düşmesi olarak değerlendirilemez.
Günümüzde evin düzeni ve yerleştirilmesine
ilişkin görüşler de değişmiştir. Bugün sadece rutubetli ve hijyenik şartlara uymaması nedeniyle sağlığa zarar verebilen ev değil, aynı zamanda çocuğun
rahat biçimde oynayıp hareket etmesini engelleyen
ev düzeni de onun güvenliğini hukuken önemli derecede tehlikeye sokan bir durum olarak değerlendirilebilir26.
Çocuğun güvenliği, besinden, uykudan ve serbest zamandan kısıcı tedip yöntemleri uygulama, haşin, kaba, şefkat ve bağışlayıcılık ile bağdaşmayan
muameleler ile de tehlikeye düşebilir.
Ana-babanın çocuğu okula göndermeme, ödevlerini yapmaktan alıkoyma, onu yeteneğine uygun
olmayan bir meslekte eğitim yapmaya zorlama gibi
davranışları da çocuğun güvenliğinin tehlikeye düşmesine yol açabilir. Bu husus özellikle bedenen ya
da zihnen Özürlü çocuklar bakımından önemlidir.
Ana babanın eğitsel (pedagojik) yeteneksizliği,
bu yeteneksizlik ister aşırı sertlik, ister aşırı yumuşaklık şeklinde olsun çocuğu tehlikeye düşürebilir27.
Böyle durumlarda çocuğun, ana-babanın davranışlarına normal olmayan davranışlarla karşılık verme, alkol ve uyuşturucu kullanmaya yönelme veya
suça iten kişilerle ilişki kurma gibi olumsuz, bir gelişim süreci içine girmesi halinde güvenliği ciddi biçimde tehlikeye düşer. Öte yandan ana-babanın bu
tür pedagojik hataları aşın titizlik ve korkudan da
kaynaklanabilir. Bu titizlik sonucu ana-baba çocuğun, yakın aile çevresi dışında yaşıtlarıyla ve diğer
kişilerle, yani dış dünya ile ilişkisini kesmişse hukuken önemli tehlike durumu gerçekleşmiş sayılır28.
Ana-babanın bu tür davranışları çocuğun kişilik gelişimini ve sosyalleşmesini olumsuz yönde etkiler.
Bunun aksine, ana-baba çocuğu diğer kişilerin
kötü etkilerinden korumak, aile içindeki ya da dışındaki kişilerle olan kavga ve düşmanlıklarına karıştırmamak ile yükümlüdürler29. Ana-babanın bu tür pedagojik yetersizlikleri, onların çocuklarıyla ilişkilerini ağır biçimde bozacağından koruma tedbirlerinin
alınmasını gerektirebilir.
Ana-baba çocuğu yetiştirme yeteneklerini korumak için gerekli çabayı gösteımemekle de eğitim
ve yetiştirme görevlerini ihmal etmiş olurlar. Buraya
hem alkol alışkanlığı, düzensiz hayat, serserilik, di-
lencilik, alışkanlık haline getirilmiş hırsızlık gibi onları görevlerini yerine getirmekten alıkoyan durumlar, hem de ana-babanın kendilerinde daha önceden
mevcut bulunan ve görevin yerine getirilmesini engelleyen durumlar girer30. Bütün bu durumlarda anababanın kusurlu yaşam tarzlarının çocuğun gelişimi
üzerinde olumsuz etkide bulunduğunun isbatı gerekir.
B) Alınabilecek Tedbirler a)
Rehberlik ve Yardım
Çocuğu tehdit eden tehlikelerin büyük bir kısmı, ana-babaya veya çocuğa rehberlik ve gerekli
yardımların yapılmasıyla giderilebilir. Bu yardımlar
isviçre'de genellikle resmî rehberlik büroları, özel
uzmanlar veya gönüllü kuruluşlar tarafından yapılmaktadır31, İstisnaî durumlarda, çocuğu eğitme yeteneğine sahip ve buna istekli ana-babalar, rahata düşkünlüklerinden, özel kuruluş ve uzmanlara karşı
duydukları, şüphe ya da benzer nedenlerden dolayı
bu alandaki kurumlarla işbirliği yapmaktan çekinmektedirler.
Gönüllü kuruluşların aksine vesayet makamları
ailenin iç işlerine karışma, aileye rehberlik ve yardım etme yetkisine hukuken sahiptirler. Vesayet makamları böyle durumlarda eğer gerekli bir hassasiyet
ve duyarlılıkla hareket edebilirlerse ana-babanın gönüllü olarak kendileriyle işbirliği yapmasını sağlayabilirler. Çocuk koruma hizmetinde çocuğunu ihmal
eden ya da ona fena muamelede bulunan ana-baba
ile çalışma özel bir beceri gerektirir. Böyle bir anababa uzman tarafından yardıma ihtiyacı olan zor durumdaki bir kişi olarak ele alınır. Ana-babalar, bazen
çocuklarına karşı gösterdikleri ihmal ve olumsuz
davranışların bilincinde değildirler. Bu davranışlar,
içinde bulundukları kişisel ve sosyal bazı sorunlara
bir tepki olarak ortaya çıkmaktadır. Resmi ya da gönüllü sosyal hizmet kurumlan onlara sorunlarının
çözümünde yardım ederlerse, çocuğa karşı olan bu
tür davranışlar da önlenmiş olur. Şu halde anababaya yardım ve rehberlik yapılırsa, velayet hakkına ağır müdahaleleri gerektirecek ve ana-baba çocuk
ilişkilerini zedeleyebilecek tedbirler alınmasına gerek kalmaz.
Çünkü, temel amaç aile bütünlüğünün muhafa-
za edilmesini, çocuğun daha fazla ihmal görmeksizin ailesi ile kalabilmesini, ve ihtiyaçlarının öz aile
içinde karşılanmasını sağlamaktır. Gerek özel, gerek
resmi kurumların çocuğun güvenliği ile ilgilenmekte
oldukları gerçeği, ana-babaları çoğunlukla bu gibi
kurum ve uzmanlarla işbirliği yapmaya motive edebilir32.
b) İhtar
Rehberlik ve yardım uygulamalarda kural olarak daha çok informel biçimde vukubulur. Fakat,
resmi makamlar ana babaya veya çocuğa daha ciddî
ve fonnel biçimde ikazda bulunmak gereğini duyarlar.
İhtar, kural olarak ana-babaya velayete ilişkin
bazı konularda görevlerini hatırlatmaktan ibarettir.
Şu halde ihtar belirli ve daha açık yapma ve yapmama şeklinde ortaya çıkan emirlerin ön safhasını teşkil eder. Rehberlik ve yardımda olduğu gibi, ihtarda
da ana-babanın prensip olarak eğitime yetenekli ve
istekli olmaları gerekir. İhtar çoğunlukla rehberlik
ve yardım ile ilişkili olarak yapılır33. İhtarın etkileri
daha çok psikolojiktir. Yani ihtar, buna maruz kalan
kişide vesayet makamının çocuğu korumak için daha sert tedbirler alabileceği izlenimini yaratır. Böyle
resmî bir tehdit genellikle amaca uygun sonuç vermektedir34. İhtarla ana-babaın velayet hakkı sınırlandınlmamaktadır35.
c) Ana-babaya emir ve
direktifler verilmesi
Çocuğun içinde bulunduğu tehlikeyi gidermek
için ihtarın yeterli derecede etkili olmadığı anlaşılırsa hâkim ana-babaya çocuğun yetiştirilmesine ilişkin
bazı emir ve direktifler vererek onları belirli bir hareket tarzına zorlayabilir. Bu emir ve direktiflere
aşağıdaki örnekler verilebilir: Çocuğun bir gündüz
bakımevine ya da çocuk yuvasına yerleştirilmesi36,
uygun bir okula gönderilmesi, gözetim, muayene ve
tedavi için geçici olarak hastahane veya yurda yerleştirilmesi37, tehlikeli bir işte çalıştırılmasının yasaklanması, bazı kötü şöhretli veya çocuğa kötü etkide bulunabilecek kişilerle ilişki kurmasına müsamaha
gösterilmemesi38, içki alışkanlığı ya da akıl hastalığı
geçinceye kadar evden uzaklaştırılması; muay-
yen aralıklarla vesayet makamlarına rapor verilmesi
gibi. Medenî Kanunun 272. maddesine göre alınabilecek en ağır tedbir çocuğun geçici olarak gözlem,
muayene ve tedavi için bir hastahane, gözlem evi ya
da benzer bir kuruma yerleştirilmesidir39.
d) Ana-Babanm Denetime
Tabi Tutulması
Bu tedbire tehlikenin çocuğun eğitim ve yetiştirilmesinin sürekli olarak gözetim altında bulundurulması, ana-babanın rehberliği de içeren bir kontrol altında tutulması halinde giderilebileceği durumlarda
başvurulur40. Ayrıca, böyle bir denetim, resmî makamlar tarafından verilen emirlere uyulup uyulmadığının kontrolüne de hizmet eder.
Gözetim ve denetim organı olarak prensip itibarıyla mesleki bakımdan bu iş için eğitilmiş kişi ya
da bu işle ilgili kurumların tayin edilmesi gerekir.
Çünkü, ancak uzmanlık bilgisine sahip kişiler anababanın çocuğu yetiştirme görevini gereği gibi yerine getirip getirmediğini değerlendirebilir ve onlara
rehberlik yapabilirler. Gönüllü kuruluşların organları
ya da bu konuda uzmanlık bilgisine sahip kişiler gözetici ve denetici olarak atanabilirler.
Denetim organı çocuğun veya ana-babanın
kayyımı olarak değil, hâkim tarafından vesayet makamının yardımcısı olarak atanır. Bunlar sadece denetleme ve rehberlik yapma yetkisine sahiptirler41.
Denetici (gözetici) her zaman çocuğun içinde bulunduğu durumu kontrol edebilir, ayrıca vesayet makamı taralından verilen emirlere uyulup uyulmadığını
inceler. Bu amaçla, ana-babadan veya üçüncü kişilerden bilgi isteyebilir, denetim ziyaretlerinde bulunabilir. Deneticinin bunların dışında bağımsız yetkileri yoktur42. Yani, ne ana-babaya emirler verebilir
ne de hukukî işlerde onları temsil edebilir. Meğer ki
ana-baba ona ayrıca yetki vermiş olsun43.
Ancak, bu kişilerin yetkilerinin hukukî bakımdan kısıtlı olmasına rağmen, çocuğun korunması bakımından etkili olup olamayacakları kişisel yetenekleri ve mesleki bilgilerine büyük ölçüde bağlıdır.
Ana-babanın kendileri ile olumlu ve yapıcı bir işbirilği kurmasını bu yetenekleri sayesinde sağlayabilirler44. Bu nedenle, bu görev yeterli zaman, bilgi ve
kişisel yeteneğe sahip kişilere verilmelidir.
Denetimin yapılış biçimini ve sınırlarını vesayet makamı belirler. Şu halde, denetim organının
yetkilerinin, yalnızca bazı emirlerin yerine getirilip
getirilmediğinin kontrolü ile mi sınırlı olduğu, yoksa
çocuğun ve ana-babanın her yönüyle denetimini mi
kapsayacağı mahkeme tarafından belirlenir. Son durumda denetim organı çocuğun bedensel, zihinsel ve
ruhsal gelişiminin her yönünü denetim altında bulundurmuş olur.
Denetim organı, faaliyetleri ve edindiği bilgiler
konusunda mahkemeye periyodik olarak rapor verir.
Eğer şartlar gerektirirse, mahkemeyi bazı hususlardan derhal haberdar eder ve çocuğun korunması için
hemen tedbir alınmasını önerir. Bu durum özellikle
ana-babanın vesayet makamının emirlerine riayet etmediği, denetici ile işbirliğine yanaşmadığı veya çocuğun güvenliğinin o ana kadar bilinmeyen bir şekilde tehlikeye düştüğü durumlarda söz konusu olur45.
Denetim ve gözetim için bir şahıs tayini tedbiri
özellikle, çocuğun ana-babadan MK. 273. maddesi
gereğince alınıp bir aile yanına yerleştirilmesi halinde özel biı önem taşır. Çünkü, çocuğun yabancı bir
aileye yerleştirilmesinin hemen herzaman rizikosu
vardır. Bu nedenle çocuğun ana-babadan alınması
tedbirinin gözetim için bir şahıs tayini tedbiri ile birlikte alınması uygun olur.
2. Çocuğun Ana-Babadan Alınması a)
Genel olarak
Medenî Kanunumuz 273. maddesinde "çocukların yerleştirilmesi" başlığı altında çocuğun anababadan alınması tedbirini düzenlemiştir. Çocuğun
bedensel, zihinsel ve ruhsal gelişiminin temel şartı
ana-babası ile birlikte yaşaması ve onlar tarafından
yetiştirilmesidir. Ana-babanın çocuğu kendi evlerinde
yetiştirmeleri yalnızca bir hak değil, aynı zamanda
kaçınamayacakları bir görevdir. Fakat çocuk hakim
tarafından bu doğal çevresinden alınırsa aile yaşantısı
ve sıcaklığından mahrum kalır. Bu nedenle, çocuğun
ana-babadan alınması tedbirine ancak MK. 272.
maddesine göre alınacak tedbirler çocuğun korunmasını sağlamakta yetersiz kalırsa veya kalacaksa
başvurulabilir.
Çocuğun ana-babadan alınması. Medenî Kanuna göre yapılabilecek müdahalelerin en ağırıdır ve
çocuk üzerinde derin iz bırakır. Çünkü, çocuğun
uzun ve aralıksız bir süre ana-babasından veya bunlardan birinden ayrı yaşamak zorunda bırakılması,
onda bir takım endişeler ve korkular meydana getirir. Bu da onun kişiliğini ve gelişimini olumsuz yönde etkiler. Bowlby bu konuda şunları söylemektedir.
"Ana-babalar tarafından çocuklara sunulan hizmetler, o kadar doğal karşılanır ki, çoğunlukla bunların büyüklüğü unutulur. İnsanlar arasındaki başka
hiç bir ilişkide, ana-baba ve çocuk arasındaki ilişkilerde olduğu gibi birey kendisini bir başka bireyin
hizmetine böylesine kayıtsız şartsız hazır bulundurmaz. Bu olgu, her ne kadar çocuk sahibi olmayan
eleştiriciler tarafından unutulursa da, "kötü anababalar" için de geçerlidir. Çocuğunu ihmal eden kötü bir ana bile, onun için yine de çok şeyler yapmıştır. En aşırı istisnalar bir tarafa bırakılacak olursa, bu
ana çocuğunu beslemiş, ona barınacağı bir yer temin
etmiş ve nihayet bakım ve ihtimam göstermiştir. Bir
çocuk, kötü konut şartları içinde yaşayabilir, yetersiz
besin alabilir, yeterli bakım ve ihtimam görmediğinden dolayı hastalanabilir; fakat buna rağmen anababanın çocuğu tamamen reddettiği durumlar dışında
çocuk anası yanında kendini güvenlik içinde hisseder. Çünkü yetersiz de olsa kendisine bakmaya çaba
gösteren ve değer veren birinin bulunduğunu sezer"46
İşte bu nedenledir ki çocuğun ana-babadan alınabilmesi için ana-baba bakım ve eğitiminin hiç bir
olumlu yönü kalmamış olmalıdır47.
Medeni Kanunun 273. maddesi çocuğun anababadan alınmasının şartlarını genel bir ifade ile belirlemiştir. Bu maddeye göre, çocuğun bedensel veya
fikirsel güvenliği tehlikeye düşer ya da çocuk manen
terkedilmiş olursa, ana babadan alınır.
Ayrıca maddenin son cümlesinde terbiyesi güç,
kanunun ifadesi ile "şirret ve itaatsiz" çocukların da
ana-babadan onların talebi üzerine alınabileceği belirtilmiştir.
b) Şartları
a)
Çocuğun Bedenen, Fikren veya
Ahlaken Tehlikeye Düşmesi
Çocuğun bedenen, fikren veya ahlaken tehlike
içinde olması onun korunmaya muhtaç olduğunu
gösteren ve uygulamada sık sık rastlanan bir durumdur.
Acaba, çocuğun ana-babadan alınmasını haklı
gösteren tehlikenin unsurları nelerdir?
Burada her şeyden önce, hukukî tehlike kavramının konuşma dilinde kullanılan tehlike kavramından daha dar anlamda olduğunu belirtmek gerekir.
Konuşma dilinde kullanılan anlamdaki tehlike hâkimin müdahalesine yol açmaz. Bir tehlike ancak, çocuğun güvenliğini ciddi biçimde zarara uğratabilecek
hale gelmiş ise kanunun kastettiği anlamdadır. Bununla beraber, hâkimin müdahale edebilmesi için,
tehlikenin ağır olması şart değildir. Tehlike hafif de
olsa, doğurduğu zararın ilerde artacağından ve normal şartlara göre ana-babanm böyle bir zararın sonuçlanın ortadan kaldıramayacağından endişe ediliyorsa, hâkim MK. 273. md. I. fıkrası gereğince müdahale edecektir48.
Hukukî tehlike kavramını açıklığa kavuşturmak
için kanun koyucunun arzusuna ve kanunun amacına
da bakmak yerinde olur. Medenî Kanunun 272. ve
sonraki maddeleri özel hukuk çerçevesi içerisinde
mümkün olduğu ölçüde çocuğun korunmasını amaç
edinirler. Bu nedenle, kanun, sadece meydana gelmiş
zararı ortadan kaldırmayı değil, aynı zamanda zararın
meydana gelmesini önlemeyi de ister. Bu nedenle,
kanunun kastettiği tehlike kavramını çok dar bir biçimde yorumlamamak gerekir.
Çocuğun ana-babadan alınabilmesi için tehlikenin devamlı olması şart değildir. Geçici bir tehlike de'
çocuğun ana-babadan geçici olarak alınması için yeterli olabilir. Örneğin, çocuğun kendisine buluşma ihtimali mevcut olduğu sürece tüberkülozlu bir çevreden alınması mümkündür.
Acaba çocuk hangi bakımlardan tehlikeye maruz kalabilir? Medenî Kanunun 273. md. I. fıkrası çocuğun bedensel veya fikirsel güvenliğinin tehlikeye
düşmesinden söz eder. Bu madde, velayet hak ve görevine ilişkin hükümlerin yani, MK. 264 ve 265.
maddelerinde ana-babaya yüklenmiş olan görevlerin
müeyyidesidir. Ana-baba, adı geçen maddelerde belirtildiği şekilde çocuğun beden, fikir ve ruh güvenliğine ihtimam göstermeyerek onun tehlikeye düşmesine sebep olursa, hâkim, MK. 273. maddesi gereğince
müdahale eder. Şu halde, MK. 273. maddesi çocuğun
beden, fikir ve ruh yani tüm güvenliğini tehdit eden
tehlikeleri içine alır.
Çocuğun bedensel güvenliğinin hangi hallerde
zarar göreceği veya tehlikeye düşeceği açıktır. Yetersiz ve sağlığa zarar verici biçimde beslenme49, aşırı
spor yaptırtmak, çalıştırmak ya da aşırı biçimde eğlenmesine izin vermek suretiyle çok yorma50, fiziksel
istismar, yani döğme, aç bırakma, şiddetli cezalara
çarptırma, eziyet etme, gıda, uyku ve serbest zamandan kısma şeklinde tedip yöntemleri uygulama, uygyunsuz, düzensiz ve kirli biçimde giydirme51, sağlığa
aykırı biçimde barındırma52, bedensel gelişimine ve
sağlığına yeterli ihtimamı göstermeme, örneğin tüberküloz veya çocuk felcine maruz kalmış çocuğu
gerekli biçimde tedavi ettirmeme gibi durumlar onun
bedensel güvenliğinin tehlikeye düşmesine örnek teşkil ederler.
Çocuğu muntazam olarak okula göndermeme,
yeteneklerine ve isteğine uygun bir meslekte eğitmeme53, bedensel, ruhsal ya da zihinsel özürlü çocuğa
uygun bir eğitim vermeme, sürekli yer değiştirerek
çocuğun düzenli ve istikrarlı bir eğitim görmesini
tehlikeye düşürme54, çocuğun hatalı davranışları karşısında aşın hoşgörülü olma, çocuk üzerinde gerekli
otoriteyi kuramama ve kararsızlık gösterme, çocuğa
karşı haşin ve gururunu incitici davranışlarda bulunma55, ebeveynlerden birinin diğerinin çocuk üzerindeki kötü etkisini önleme bakımından yeteneksiz ve etkisiz kalma56, koruyucu aile yanında iyi durumda bulunan ve uzun zamandan beri ilgilenmediği çocuğunu, onun istememesine rağmen ziyaret ederek duygusal sağlığını tehlikeye düşürme57 gibi, durumlarda
çocuğun zihinsel ve duygusal güvenliği tehlikeye düşebilir.
Çocuğun dilenciliğe, hırsızlığa itilmesi, çalışmaya arzu duymaz şekilde yetiştirilmesi, çevrenin
kötü etkilerinden korunmaması, ana-babanın iffetsiz
ve düzeniz bir hayat sürerek çocuğa kötü örnek olması
gibi durumlarda da çocuk ahlâki bakımdan tehlikeye
düşmüş olur58.
Bütün bu durumlarda, ana-baba MK. 272. md.
sine göre denetime tabi tutularak çocuğun korunması
mümkün olursa, bakım hakkının kaldırılması tedbirine "yardımcı olma" ilkesi gereğince başvurulmamahdır59.
Birleşmiş Milletler Yardım Fonunun (UNICEF)
14 Mart 1986 tarihli bir toplantısında çocuğun bedensel (fiziksel), cinsel ve duygusal bakımdan tehlikeye
düşmesine evrensel bazı ölçütler getirmek amacıyla
konu ayrıntılı biçimde ele alınmış ve bir rapor düzenlenmiştir. Bu raporda çocuk istismarı ve ihmali, çocuğa yakın kişilerin yasaklanmış ve yapılmayabilir
bir hareketinden ya da hareketsizliğinden kaynaklanan bedensel cinsel veya duygusal zarar olarak tanımlanmıştır. Rapora göre çocuk istismar ve ihmalini
şu hususlar belirler.
• Kasıtlı olarak çocuğa zarar verilmesi ve yapı
lan muamelenin sosyal açıdan yasaklanmış bir mua
mele olması.
• Bir davranışın ihmal ve istismar olduğu konu
sunda uluslararası düzeyde mümkün olduğu ölçüde
çok görüş birliğnin bulunması,
• İhmal veya istismarı oluşturan davranışın ço
cuğa yakın kişilerce yapılması.
Çocuk ihmal ve istismarının türleri ise raporda
şöyle gruplandırılmıştır:
Fiziksel istismar ve ihmal, kazara olmayan yasaklanmış ve çocuğa acı veren, gelişmesinde sürekli
zarara yol açabilecek şiddet hareketlerinin yapılması.
Duygusal istismar ve ihmal, çocuğun kalite, kapasite ve arzularının devamlı kötülenmesi, onun sosyal ilişkilerden ve kaynaklardan yoksun bırakılması,
insanüstü güçler veya terkle tehdit edilmesi, çocuktan yaşına, gücüne uygun olmayan isteklerde bulunulması.
Cinsel istismar, yetişkinlerin cinsel doyumu
için çocukla ilişki kurulması, çocuğun para için fuhuş ve pornografiye yöneltilmesi60.
b) Çocuğun Manen Terkedilmiş
Olması
Modern anlayışlara göre çocuk ailesi içinde
onun kurucu unsuru olarak yer alır. Fakat o maddî
ve manevî ihtiyaçlarını kendi kendine karşılayamaz.
Çocuk ihtiyacı olan bakım ve ihtimamı anababasından bekler. İşte bu nedenledir ki çocuğun gelişmesinde en uygun çevre normal bir aile çevresidir.
Aile çocuğun sadece bedensel gelişmesini de-
ğil, aynı zamanda kişilik ve yeteneklerinin de gelişmesini mümkün kılmalıdır; ona rüşt yaşına ulaştığı
zaman başkaları ile normal ve güvene dayalı ilişkiler
kurabilmesi, ait olduğu toplumun üyesi olarak kendine düşen sorumlulukları üzerine alabilmesi ve daha
sonra da babalık-analık görevini yerine getirebilmesi
için gerekli olan denge ve olgunluğu kazandırmalıdır"61.
Günümüzde ekonomik, sosyal, kültürel hızlı
değişme ve gelişmeler aile yaşantısı üzerinde olumsuz etkiler meydana getirmekte ve çoğunlukla da aileyi çözülmeye götürmektedir. Bu nedenlerle anababa çocukları ile gereği gibi ilgilenememekte çocuk manen terkedilme tehlikesi ile karşılaşmaktadır.
Acaba, manen terkedilme kavramından ne anlaşılır?
Doktrinde, bedensel, fikirsel ve ahlakî terkedilmeye verilen öneme göre bu kavram çeşitli biçimlerde tanımlanmaktadır. "Manen terkedilme, anababanın ya da onların temsilcilerinin veya özel bir
eğiticinin çocuğun yetişmesinde ihmalkâr davranmasından meydana gelen bir eğitilmeye muhtaçlık durumudur. Bu durum, kendisini ihmal edilmiş çocuğun yaşına göre normal ahlâkî olgunluğa sahip olmaması ve bu yüzden çevresi ve toplum için tehlike
teşkil etmesinde gösterir"62.
Ancak bu tanım Medenî kanun açısından dardır. Çünkü tanım her ne kadar manen terkedilmiş olmanın hem nedenini, hem sonucunu belirtmiş ise de
çocuğun sadece ahlâki güvenliğini nazara almıştır.
Bu nedenle manen terkedilmeyi daha açık ve
kapsamlı olarak şöyle tanımlamak mümkündür. Manen terkedilmiş çocuk öyle hatalı davranışlarda bulunmaktadır ki, bu davranışlar çocukta artık alışkanlık haline gelmiştir ve onun kendi gücü ile düzeltilemezler63. Manen terkedilme bir anlık bir görünüş değil, devamlı bir durumdur. Bu durum çocuğun bedensel ve ruhsal güvenliğine ilişkin olması bakımından çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilir64. Ancak, yalnızca bedensel ya da duygusal terkedilmeden söz
edilemez. Çocuğun bedensel bakımdan terk edilmesi
çoğu kez, duygusal ve zihinsel bakımdan da terk
edilmesi sonucunu doğurur. Bunun aksi de mümkündür.
Medenî Kanun çocuğun manen terkedilmiş ol-
ması konusunda ayrıntılı bir düzenleme yapmayarak, hâkime hangi hallerde onun manen terkedilmiş
sayılacağını tayin bakımından takdir yetkisi vermiştir. Böylece hâkimin gelişen ve değişen psiko-sosyal
bilimlerin verilerine uygun biçimde karar verme olanağı bulunmaktadır.
Manen terkedilmeye aşağıdaki örnekleri vermek mümkündür:
Yeterli besin alamama sonucunda gelişmesinin
geri kalması, tüberküloz veya kemik hastalığına tutulması gibi örneklerde çocuk bedensel bakımdan
manen terkedilmiş sayılır.
Çocuğun fazla yalan söylemesi, işten ve okuldan kaçınması, suç eğilimleri göstermesi, düzensiz
bir hayat sürmesi, meyhane, sinema ve diğer eğlence
yerlerine dadanması da fikren ve ahlaken manen terkedilmiş olduğunun belirtileridir65.
c) Çocuğun Şirret ve İtaatsiz Olması
Medenî Kanun 264. m. II. fıkrasında "çocuk
ana babasına itaate mecburdur" kuralını koymuştur.
Şu halde çocuk velayet hakkının kullanılmasını kolaylaştırarak kendi yetişmesine yardım etmelidir. Bu
nedenle Medenî Kanunumuz velayet hakkını elinde
bulunduranlara, çocuğun bu hakkın kullanılmasını
engellemesi halinde onu tedip etme yetkisini vermiştir (MK. m. 267).
Bazı çocuklar ana babanın velayet hakkını kullanmasına sırf şirretlikleri (uyumsuzlukları) nedeniyle engel olur ve ana babalarına itaat etmezler. Böyle
çocuklar bazen aile çevresinden uzaklaşır, günlerini
kahvehane, sinema, uygunsuz yer ve kişiler arasında
geçirmeye başlarlar66. Eğitimi güç çocuklar denilen
bu gibi çocukların ana-babadan alınması onların talebi
ile olur (MK. m. 273/11). Ancak ana baba nadiren bu
maddeye dayanarak devletin yardımına başvururlar.
Böyle hallerde onlar ya tedip hakkını aşıp çocuğa zor
kullanarak yola getirmeye çalışırlar67, veya işi oluruna
bırakırlar. Fakat, bu hal ana babanın çocuğa ihtimam
gösterme ve bakma görevlerine aykırı davranmaları
anlamına gelir. Çünkü, çocuğun bu tür davranışları
onun tehlikeye düşmesine yol açar68.
Şu halde, hâkimin ana-babanın talebi ile müdahale etmesi uygulamada sık sık ortaya çıkmaz.
Çocuk, kendisine ana-babası tarafından verilen
işi yapmakla yükümlüdür. Yeter ki bu iş onun yetenek ve gücüne uygun olsun ve bu iş dolayısıyla beden veya fikir sağlığı tehlikeye düşmesin. Ancak çocuğun MK. 273. maddesine göre ana-babadan alınabilmesi için o ana-babanın emirlerine karşı devamlı
direnmeli ve onlar, çocuğu makul ölçüler içerisinde
tedip etmelerine rağmen yola getirememiş olmalıdırlar. Ancak bu takdirde ana-baba hâkimin yardımına
başvurabilir. Hatta bu başvurma çocuğun yararına
olduğundan ana-baba için bir görevdir. Çünkü, MK.
273. m. II. fıkrasının amacı ana-baba otoritesini sağlamak değil, çocuğu korumaktır69.
Maddeye göre, hâkim başka etkili bir hal çaresi
kalmamışsa ana-babanın isteği üzerine çocuğu alır.
Ancak ana-baba, çocuğu yetiştirme konusunda gerekli otoriteye sahip değillerse kuşkusuz hâkimin
yardımını isteyemezler70. Bu nedenle hâkim ancak
ana-babanın bütün güç, iyiniyet ve sabırlarına rağmen etkili bir sonuç elde edemedikleri hallerde bu
maddeye göre müdahalede bulunur. Başka bir deyişle, ana-baba bu yola başvurarak çocuklarının sorumluluğunu üzerlerinden atamazlar71.
Hâkimin, karar vermeden önce, çocuğun anababasının hangi emirlerine ve niçin karşı geldiğini
iyice incelemesi gerekir. Bazı hallerde ana-babanın
davranışları onların haklarını kötüye kullandıklarını
gösterir. Örneğin çocuğun itaat görevine ve kendilerinin de emir verme yetkisine dayanarak çocuğu ahlâka aykırı veya cezai sorumluluğu olan davranışlara
itebilirler. Çocuk bu davranışları yapmamakta ısrar
ederse tabii ki ana-baba bu maddeye dayanarak çocuğun alınmasını isteyemezler. Fakat hâkim bu gibi
durumlarda çocuğun devamlı bir tehlike içinde olduğuna kanaat getirirse, onu ana-babadan kendiliğinden almalıdır.
b) Çocuğun Yerleştirilmesi
a) Genellikle
Gerekli incelemeler yapıldıktan sonra çocuğun
ana-babadan alınıp bir yere yerleştirilmesinin doğru
olacağı, sonucuna varılırsa hâkimin üzerinde duracağı en önemli nokta, çocuğun ihtiyaçlarının aile yanında mı yoksa bir kurumda mı daha iyi karşılanacağıdır. Aile yanına yerleştirmenin de kuruma yerleştirmenin de sakıncalı ve iyi tarafları vardır72.
Koruyucu aile hizmetinde koruyucu aile ve çocuk arasındaki karşılıklı benimsememe, özellikle koruyucu annenin, çocuğun kendisine ait olmadığı bilincinde olması en büyük sakınca olarak.ileri sürülmektedir. Dış ülkelerde uygulanış biçimi bu sakıncaları daha da artırmaktadır. Sosyal hizmet kurumlarının bir dış uzantısı ve personeli olarak düşünülen koruyucu aileler bir yerde ücret karşılığı çocuk bakma
yani bir işgörme durumundadırlar. Bu yüzden çocukla ilişkileri bir iş ilişkisine dönüşebilir. Gerçi sosyal yardımcı koruyucu aileyi herzaman kontrol edebilir ve uygun olmayan durumların varlığını görürse
çocuğu geri alabilir. Fakat çocuğun sık sık aile değiştirmesi onun özellikle duygusal güvenliğini tehlikeye düşürür. Bu nedenle koruyucu aile bakımının
ancak koruyucu ana-babanın öz ana-baba yerini tutabildiği ölçüde bir anlamı vardır. Bütün diğer dış şartlar çocuğun gelişmesini sağlayan sevgi ve anlayış
şartı yanında' pek az önemlidir.
Kurum bakımının en önemli sakıncası çocuğa
normal toplum yaşantısı şartlarını sağlayamaması ve
onun ruh sağlığını ihmal etmesidir. Aslında kurumlardaki yetiştirme düzeni ailedeki yetiştirme düzeninin ve ana-baba çocuk ilişkilerinin yerini almaya yöneliktir. Fakat yetiştirme kurumlarının yapısı ile aile
yapısı arasında önemli farklılıklar vardır. Yapısal bu
farklılıklar dolayısıyla kurumlar ailenin yerini alabilecek düzeye ulaşamadıklarından yetiştirme yurdu
ve çocuk bakım yuvalarında yetişen çocukların sevgi ihtiyacı karşılanamamaktadır. Bu da çocukların
sosyal ve psikolojik gelişimlerinde önemli sorunlara
yol açmaktadır73.
Bu sakıncalarına rağmen toplumsal koruma sistemi içerisinde kurumlara da ihtiyaç duyulmaktadır.
Çünkü, aileye uyum gösteremeyen, davranışları ve
eğilimleri nedeniyle uygun bir kurumda uzman kişiler tarafından eğitilmesi gereken çocuklar vardır74.
Ancak, kurum bakımından beklenen yararların sağlanabilmesi için, kurumun herşeyden önce idari ve
teknik hizmetleri yürütecek, eğitim-öğretim görevlerini yapacak eğitilmiş uzman personele sahip olması
gerekir.
Demek ki çocuğun aile yanında mı yoksa kurumda mı daha iyi korunabileceği sorunu ailenin, çocuğun ve kurumun da şartları dikkate alınarak çö-
zümlenmelidir. Bu konudaki kararı uygulamadaki
yerleştirme imkânları da etkiler. Özellikle ülkemizde
istenilen sayı ve uygunlukta koruyucu aile bulmak
mümkün olmadığından çocuklar kurumlara yerleştirilmektedir. Kaldı ki bazen manen terkedilmiş bir
çocuğu eğitecek ve onu topluma kazandıracak imkânlara sahip kurum bulmak bile güçtür75.
Çocuk hakkında hâkimin verdiği korunma kararından sonra çocuğun uygun kurum ya da aileye
yerleştirilmesi görevi Sosyal Hizmetler ve Çocuk
Esirgeme Kurumu Kanununa göre İl Sosyal Hizmet
Müdürlükleri tarafından yerine getirilmektedir. Anılan Kanunun 21. ve 22. maddelerine dayanılarak çıkarılmış olan "Korunmaya Muhtaç Çocukların Tesbit, Înceleme-Korunma Kararlarının Alınması ve
Kaldırılmasına İlişkin Yönetmeliğe" göre İl Müdür
lüğü yetkili ve görevli mahkemeden alınan korunma
kararından sonra çocuğun tercihan aynı mahalde bulunan yuva, yurt ve koruyucu aileye yerleştirme işlemlerini yerine getirir. Çocuk aynı ildeki kuruluş
veya aileye yerleştirilemezse uygun görülecek illerdeki kuruluşlardan biline yerleştirilmek üzere korunma karan sureti Genel Müdürlüğe gönderilir (m.15).
b) Yerleştirmenin Ana-baba Hak ve
Görevlerine Etkisi
Çocuğun ana-babadan alınarak yerleştirilmesi
ile, ana babanın herşeyden önce yetiştirme hakkı kısıtlanır. Çünkü, çocuk ana-babadan genellikle, kendisine yanlış veya eksik eğitim verdikleri için alınır.
Eğitim ve öğretim hakkının üçüncü kişilere
(kurum veya koruyucu aile) geçmesi, buna bağlı diğer hakların da kısıtlanmasına yol açar. Şöyle ki, çocuğun üçüncü kişilerle olan ilişkilerini tayin etme,
mektuplarını kontrol etme ve boş zamanlarını değerlendirme konusunda karar verme yetkileri artık anababaya ait değildir. Çünkü, onlar çocukla ancak yetkili makamlarca tayin edilen ziyaret günlerinde ilişki
kurabilirler. Bununla beraber eğer çocuğun yararına
ise hâkim, ana-babaya çocuğun yetiştirilmesi konusunda fikirlerini açıklama yetkisi verebilir76.
Yerleştirme ile birlikte ana-babanın çocuğun
ikametgâhını tayin ve iadesini isteme hakları da tedbirin devam ettiği sürece ortadan kalkar. Zaten çocuğun hâkimin karan ile ana-babadan alınması onların
bu haklarının kalktığını gösterir. Hâkimin, anababanın isteği üzerine yerleştirmeye karar verdiği
durumlarda bile ana-baba mahkeme kararı olmaksızın çocuğu geri alamazlar.
Çocuğun yerleştirilmesi ana-babanın tedip hakkı ile çocuğun itaat görevini de etkiler. Çünkü çocuğun eğitim ve öğretimi üçüncü kişiler tarafından sağlanacağından çocuk günlük eğitim ve öğretime ilişkin hususlarda bunlara itaate mecburdur77. Bununla
beraber ana-baba kendilerinde kalan haklar ölçüsünde çocuğun itaat etmesini isteyebilirler. Fakat çocuğun yaran gerektiriyorsa hâkim ana-babanın bu haklarını da kısıtlayabilir.
Eğitim ve öğretim görevinin yerine getirilmesinin bir vasıtası olması bakımından koruyucu aile veya kurum tedip hakkına sahiptir78. Tedip hakkı konusunda ana-baba için uygulanan ölçüler koruyucu
aile veya kurum için de geçerlidir. Başka bir deyişle
çocuğa verilecek ceza onun yetiştirilmesi için elverişli olduğu ölçüde uygun görülebilir. Ana-baba çocuğun yetiştirilmesi konusunda bazı yetkilere sahip
iseler de tedip hakkını tamamen kaybederler. Çünkü,
onlar yerleştirilmiş çocuk üzerinde doğrudan doğruya etkide bulunamazlar. Şikâyet ve isteklerini ancak
yetkili makama bildirebilirler.
Çocuğun ana-babadan alınarak yerleştirilmesi
onların bazı görevlerini de etkiler. Şöyle ki, anababa ve çocukların birbirlerinden mekân bakımından
ayrı olmaları ve yetiştirme hakkının koruyucu aile
veya kuruma geçmesi zorunlu olarak çocuğu denetleme, onun bedenen ve fikren sağlıklı olmasını sağlama ve çocuğu muntazam olarak okula gönderme
görevlerinin de koruyucu ana-babaya geçmesini gerektirir. Bu nedenle velayet hakkı sahibini çocuğun
zarar verici fiillerinden sorumlu tutmak mümkün değildir. Çünkü, çocuk fiilen başka bir kimsenin idaresi altındadır. Şüphesiz ana-baba çocuğun kendilerinden ayrı olmasının imkân verdiği ölçüde ahlaken çocuğa her türlü yardımı yapmakla yükümlüdür. Bununla beraber velayete ilişkin hakların fiili olarak
kaldırılması ve kısıtlanması doğal olarak bazı görevlerin de kısıtlanması sonucunu doğurur.
Çocuğun MK. 273. maddesi gereğince alınması
halinde ana-babanın kurtulamayacağı bu görevlerin
başında çocuğun iaşe, bakım ve yetiştirme masrafla-
rının karşılanması gelir. Çünkü, bu görev velayet
hakkından değil, ana-babalık ilişkilerinden doğar
(MK. m. 251 vd.).
İaşe masraflarının karşılanması görevi yanında
MK. 260. maddesinde genel olarak belirtilen "çocuğa yardım etme" görevi de yerleştirmeye rağmen
ana baba üzerinde kalır. Ancak fiilî ayrılık ve mevcut şartlar nedeniyle bu görev az veya çok değişikliğe uğrar. Örneğin çocuğun ana-babası ile hergün görüşmesi yasaklanabilir.
Ana-baba çocuğun kendilerinden alınması ile
bazı görevleri değil, aynı zamanda gerek ana-baba
ve çocuk ilişkilerinden gerek velayet hakkından doğan bazı haklan da kaybetmez. Ana-babanın kaybetmediği bu hakların en önemlileri çocuğun meslekî
ve dinî eğitimi konusunda karar verme hakkıdır79.
Ana-baba bu hakları ancak velayetin kaldırılması halinde kaybeder. Hâkim, çocuğu yerleştirirken özellikle ana-baba tarafından çocuğa seçilen dinin olumsuz yönde etkilenmeyeceği bir koruyucu aile bulmaya gayret etmelidir80. Bununla beraber, yerleştirmede
herşeyden önce çocuğun genel yararı nazara alınarak
yeteneklerinin en iyi şekilde geliştirilebileceği bir
aile bulmaya çalışılır.
Yerleştirme ile ana babanın çocuğun mesleki
eğitimi hakkında karar verme yetkisini kaybetmediğini belirtmiştik. Bununla beraber çocuğun alınması
bu yetkinin fiilen kısıtlanmasına yol açar. Çünkü,
ana-babanın seçtiği mesleğin çocuğa uygun olup olmadığını onunla yakından ilişki halinde bulunan ve
günlük gelişimini izleyen koruyucu ana-baba veya
kurum daha iyi anlayabilir.
Ana-baba çocuğun yerleştirilmesine rağmen ismini koyma (MK. m. 264/111), nişanlanmasına (MK.
m. 82), Evlenmesine (MK. m. 88), hâkim kararıyla
reşit kılınmasına (MK. m. 12) ve evlât edinilmesine
(MK. m. 254) izin verme yetkilerini de kaybetmezler.
Nihayet çocuğun alınması ve yerleştirilmesi halinde ana-babada kalan diğer bir hak daha vardır ki,
bu hak ana baba ve çocuk aynı evde kaldığı sürece
pek göze çarpmaz. Bu da ana-babanın çocukla kişisel ilişkide bulunma hakkıdır. Medenî Kanunumuz
boşanma ve evlilik dışı analıkta(MK. m. 148/11, m.
313) velayet hakkı kendisine verilmeyen ana veya
babanın çocukla kişisel ilişki kurma hakkına sahip
olduğunu açıkça belirtmiştir. Bu hak her iki halde de
hısımlık bağına ve psikolojik ana-baba olma ilişkisine
ve bu ilişkiden doğan sevgi ve bağlılık duygularına
dayanır. Boşanma halinde her iki eş aynı derecede
bakıma yetenekli ve istekli olsalar da velayet hakkı
çocuğun yararı gözönünde tutularak bunlardan birine
verilecektir. Diğer eş çocuğun yetiştirilmesine ilişkin
bütün haklarını kaybedecektir. Bu ise gerek çocuk
gerek velayet hakkı kendisine verilmemiş eş
bakımından haklı olmayan bir sonuçtur. Bunu dikkate
alan kanun, bu eşe çocukla kişisel ilişkide bulunma
hakkını tanımıştır.
Çocuğun MK. 273. maddesine göre anababadan alınması halinde ise şartlar boşanmadaki
şartlardan daha başkadır. Çünkü burada çocuk anababanın zararlı etkilerinden uzaklaştırılmak amacıyla
alınmaktadır. Ancak, çocuğun yararlan aksini gerektirmedikçe burada da çocukla ana baba arasındaki
ilişkiler koparılmamalıdır. Özellikle ülkemiz açısından düşünürsek, ülkemizde kurumlarda kalan
gençlerin korunmaya muhtaç duruma düşmeleri daha
çok ekonomik nedenlerden kaynaklanmaktadır. Aile
yoksulluk ve olanaksızlıklar nedeniyle çocuğunu aile
dışında bir kuruma vermek zorunda kalmaktadır. Bu
nedenle kuruma yerleştirilmiş çocuk ile ana baba
arasında
kişisel
ilişki
kurulması
çocuğun
toplumsallaştınlması açısından yararlı olacaktır.
Çünkü aile çocuğun duygusal, sosyal ve ahlak gelişimini sağlayan temel kurumdur81. Çocuğun toplumsallaşma süreci önce ailede başlar. Çocuk sosyal bir
varlık halini alırken ilk önce kendisini aile içindeki
sosyal şartlara uydurur. Böylece çocuk için aile ilk
sosyal uyum okulu, toplumsallaştıncı ilk unsur ve
onun temel ihtiyaçlarına doyum sağlayan ilk topluluktur. Aile içindeki eğitim ve yetişme sürecinin diğer toplumsal kurumlarca devir alındığında bile ailenin destek görevi önemini sürdürür82.
Korunmaya muhtaç kalarak aile dışında bakım
altına alınan çocuklar bakımından da ailenin bu niteliği önemini korur. Ailenin yapısal, özellikle de ekonomik koşulları nedeniyle kurumlara yerleştirilen
çocukların ana-babalarıyla kişisel ilişkileri göreli
olarak sürdürülmelidir. Bu konu hâkimin kararları
doğrultusunda kurumun sorumluluğu içine girmektedir. Çocukların aileleriyle ilişkilerinin kurulması ve
sürdürülmesi konusunda kurum yönetiminin yardımcı
ve yönlendirici olması gerekir. Çünkü çocuk genellikle kurum veya koruyucu aile yanına geçici olarak yerleştirilir. Fakat devamlı olarak yerleştirilse bile, hakim çocukla ana-baba arasındaki ilişkileri zorunlu olmadıkça tamamen koparmamalıdır. Bu nedenle yerleştirilmiş bir çocuk koruyucu aile veya kurum tarafından ana-babasına ve aile birliğine saygı
gösterecek şekilde yetiştirilmelidir. Keza, çocuğa
ana babasına riayet etme ye her türlü yardımı yapma
görevinin mevcut olduğu öğretilmelidir. Çünkü ana
baba herşeye rağmen çocuğun en yakın hısımıdır.
Sonuç
Medenî hukuka göre, çocuğu korumak için tedbir alınabilmesinin şartı çocuğun güvenliğinin tehlikeye düşmesidir. Çocuğun güvenliğinin tehlikeye
düşmesi ana-babanın kanunun kendilerine yüklediği
görevleri yerine getirmemekte olduklarının önemli
bir belirtisidir. Ana-babanın, yerine getirmedikleri
takdirde devletin müdahalesini gerektiren yetiştirme
ve eğitim görevlerinin kapsamını onların eğitim yetenekleri ve istekleri değil, çocuğun bakım ve korunmaya olan ihtiyacı belirler. Bu nedenle ana-babanın,
çocuğa uygun bakım ve ihtimam gösterememelerine
bazı gerekçeler ileri sürmesi kabul edilemez. Başka
bir ifade ile Medenî hukuka göre alınacak koruma
tedbirleri ana-babanın kusurlu olması şartına bağlı
değildir.
Bununla beraber çocuğa özen göstermek ve
onu yetiştirmek ilk plânda ana-babanın görevidir. Bu
nedenle, çocuğun korunması için medenî hukuka göre
müdahale edilmez ancak, çocuk başka şekilde korunamadığı takdirde söz konusu olur. Medenî Kanunun 275. madesindeki "icap ettiği halde" ibaresi, çocuğun Medenî Kanuna göre korunması için alınacak
bütün tedbirler için geçerlidir. Bu nedenle anababadan birinin çocuğun eğitiminde ihmalkâr davranmasına rağmen, diğerinin yetenek ve becerileri,
onun eksikliğini telâfi ediyorsa medenî hukuka göre
tedbir alınmasına gerek kalmaz.
Devletin velayet hakkına müdahalesi sadece
yararlı değil, aynı zamanda ana-baba ve çocuk ilişkilerini bozucu bir etkide meydana getirir. Bu nedenle,
koruma tedbirlerinin haklı olabilmesi için, çocuğun
güvenliği, velayet hakkının uygun biçimde kullanılmaması nedeniyle önemli derecede ve açıkça tehlikeye düşmeli ve ana-baba bu tehlikeyi kendiliklerinden gidermiyor ya da gideremiyor olmalıdırlar. Çünkü, Medenî Kanunun öngördüğü tedbirlerin amacı,
ana-babanın cezalandırılması değil, çocuğun korunmasıdır.
Müdahale ana-babanın kusuruna bağlı olmamakla birlikte, tedbirlerin seçim ve uygulanmasında
onların tutum ve davranışlarından tamamen vazgeçilemez. Çünkü, ana-babanın kusuru çocuğun tehlike
içinde bulunduğunun ve korunmaya olan ihtiyacının
işaretidir. Kusurun mevcut olmadığı hallerde tehlike
daha hafiftir ve dolayısıyla mümkün olduğu ölçüde
hafif tedbirlerle yetinmek gerekir.
Medenî Kanunumuz, velayet hakkının iyi kullanılmaması halinde çocuğun korunması için, genel
tedbirler (m. 272), çocuğun ana-babadan alınması ve
bir kurum ya da aile yanına yerleştirilmesi (m. 273)
ve velayet hakkının kaldırılmasından ibaret olmak
üzere üç çeşit tedbir öngörmüştür.
Hakim çocuğun güvenliğinin korunması amacını
sağlamaya yeterli olduğu takdirde daha hafif tedbirlerle yetinmelidir. Çocuğun ana-babadan alınması
velayetin nezi tedbirlerin en ağırlarıdır. Bu nedenle
bu tedbirlere ancak daha hafif müdahalelerin sonuç
vermeyeceği veya yetersiz olduğu daha başlangıçta
bilinir ya da daha hafif tedbirlerin uygulanması sonucunda bunların amaca ulaştırarnayacağı anlaşılırsa
başvurulabilir.
Böylece çocuğun ana-babası tarafından korunmasına devletin müdahalesi yardımcı olmalıdır. Medenî Kanunun 273. maddesindeki "etkili başka ıslah
çaresi bulunmadığı takdirde" ibaresi ile koruma tedbirlerinin ana-babaya yardımcı olması gerektiği ifade edilmiştir.
DİPNOTLAR
l)SAY MEN,s.l72
2)MÜLLER,s. 15
3)MÜLLER,s. 16.
4)MÜLLER,s. 16.
5) HEGNAUER, Art. 283, Nr. 250.
6 ) M A l E R , s. 31
7) EDİS, s. 193; Yg. HGK. 21.11.1962, E.6-29, K.
64(OLGAÇ,1967,s.22,N.I.)
8) İNAN, s. 140.
9) EGGER, Art. 283, N. 14; SILBERNAGEL, Art,
283, Nr. 18 vd.; MAİER, s. 29; HEGNAUER, Art.
283 N. 101.
10) EGGER, Art. 283, Nr. 15.
ll)LE HMANN.s.29.
12) KAUFMANN, s. 13 vd.
13) İNAN, s. 141.
14) GROB, s. 33, 34; LEHMANN, s. 25; MÜLLER, s. 15.
15)MÜLLER,s.l5.
16) EGGER BBL 1944, 1110; bu görüşün eleştirisi
MNOOKIN, FamarZ 1975, s. 1 vd.
17) BOEHLEN, MBUR 1954, s. 370; BÜHLER.
ZSR 1955, s. 411; EGGER, Art. 283, N. 31;
HENKEL, s.35.
18) HEGNAUER, Art. 283, N. 43; MNOOKİN,
FamRZ 1975, s. 4 vd.
19) GROB, s. 33; HEGNAUER, Art. 283; HENKEL, s. 36.
20) HERZKA, ZVW 1973, s. 137; MNOOKN,
FamRZ 1975, s. 2.
21) HEGNAUER, Art. 283, N. 45.
22) SJZ 1915-16, 320; 1916-1917, 33.
23) Semjud 1958,431; ZVW1960,136.
24) Semjud 1958, 431; SJZ 1924-1925, 304 vd.;
Grossen, Pro juventute 1972, s. 251.
25) SJZ 1915-1916, 320. ZVW 1950,15.
26) HENKEL, s, 39.
27) 7VW 1970, 62; 1970, 69; ZVW 1960, 138; 1967,
22.
28) BGE 82 II476.
29) BGE 53 II 194; 54 II 9; ZVW 1968, 32 vd.;
1972
17 vd.
30) BGE 54 11 72; ZVW 1960, 138; 1962, 16; 1966,
66 1971; 149; 1972, 122.
31) HENKEL, s. 20-21, 75.
32) HENKEL, s.75.
33) HEGNAUĞR, Art. 283, N. 118.
34)MÜLER,s.34.
35) ÖZTAN, s. 397.
36) HEGNAUER, Art. 283, Nr. 119.
37) HENKEL, s. 81.
38) HEGNAUER, Art. 283, Nr. 119,120.
39) BGE 80 W103; ZVW 1962,135.
40) HEGNAUER, Art. 283, Nr. 139 a.
41) ZVW 1958, 143; HEGNAUER, Art. 283; Nr.
132,134.
42) HEGNAUER, Art. 283, Nr. 131.
43) HEGNAUER Art. 283, Nr. 131
44) HENKEL, s. 80; HEGNAUER, Art. 283, Nr.
139.
45) HENKEL, s. 80; HEGNAUER, Ar. 283, Nr.
136.
46) BOWLBY, s. 70.
47) HEGNAUER, Art. 284, Nr. 7, Art. 285 Nr. 9.
48) GROB, s. 76; EGGER, Art. 284, Nr. 3
49) JORIO, s. 321 vd.; MAIER, s. 29 vd.
50) HEGNAUER, Art. 275, Nr. 30, 31, Art.293,
Nr.60.
51) ZVW 5/1950,1İ, Nr. 12.
52) HEGNAUER, Art. 283, Nr. 67 vd.
53) ZVW 5/1954,124, Nr. 54.
54) SJZ 12 1914-15, 319, Nr. 79.
55)ZVW 51/1950,81,15.
56)BGE53 II 194.
57)BGE 54 II 9.
58) HEGNAUER. Art. 284, Nr. 17.
59) Koruma tedbirleri alınması bakımından uygula
nacak ilkeler hakkında geniş bilgi için bkz., İNAN, s.
104-105; AKYÜZ, Çocuğun Güvenliği, s. 49-55.
60) United Nations, Childrens Fund, Child Ubııse
und Neglect in a Global perspectice, UNICEF
1986/CRP 4,14 March 1986.
61) Enfants prives d'un milieu familial noral Naüons
Unies. Departement de questions Sociales, s. 4.
62) REİCHER, s. 718.
63) CLOSTERMANN. s. 829.
64) LEHMANN, s. 44.
65) İNAN, s. 144.
66) MÜLLER, H., s. 69; İNAN, Çocuk Huk., s. 144.
67) Bir babanın eğitimi, güç. çocuğunu zincirle bağ
layarak evde tutmaya çalışmasına dair bir haber
televizyonda verilmiştir.
68) EGGER, Art. 284, Nr. 6.
69) GROB. s. 21; HEGNAUER, Konim., Art. 284,
Nr. 27.
70) SCHEURER, s. 108,109.
71) WOLF, s. 16; HEGNAUER, Konim. Art. 284,
Nr. 24.
72) Kurum ve koruyucu aile bakımını yarar ve sakın
caları üzerinde diğer bir incelemede ayrıntılı biçimde dur
duğumuzdan konuyu burada özetle ele aldık (bkz. AKYÜZ-E. "Çocuğun Güvenliği ilkesi Işığında Korunmaya
Muhtaç Çocukar", A.Ü.E.B.F. Dergisi, Ankara 1990. s.
73)ClLGA,s.45.
74) GÖKÇE, s. 162.
75) Bugün memleketimizde yeterli sayıda kurum ol
madığı gibi koruyucu aile uygulaması da çok sınırlıdır. Bu
nedenle yetkili makamlar yöntem mücadelesinden çok (ku
rum mu-koruyucu aile mi) korunmaya muhtaç çocukları
bakım altına alma ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılama ça
bası içindedirler. Mevcut kurumlarımız kapasitesinin üs
tünde çocuk barındıran, bunları yalnızca doyurup giydi
ren, eğitme ve sosyalleştirme yönünü ihmal eden kışla tipi
kurumlar durumundadır. Binalar bir çok yerlerde çocuk
ların yerleştirilmesine uygun şartlara sahip değildir. Ço
cukların yetiştirilmesinde en büyük faktör olan onların
sosyal ve duygusal gelişmelerini olumlu yönde etkileyecek
şartlar da bulunmamaktadır. Nitelikli personel yetersizliği
kurumların çoğunun en büyük sorunudur. Keza özel eğiti
me ihtiyacı olan çocuklar için yeterli sayıda kurum mevcut
değildir.
76) SCHWEİZER, s. 116; RUTZ, s. 89, 96: TARAKÇIOĞLU, s. 69.
77) WEİSSy s. 65; MARKUS. s. 114.
78) WE SS, s. 65; EGGER, Art. 278. Nr. 1, Art.
284,Nr.l3.
79) MAİER, s. 42; RUTZ, s. 64; İNAN, s. 144.
80) ROSSEL, s. 118; EGGER, Art. 378, Nr. 19;
OETLİ, s. 78; HOERNİ, s. 234. Memleketimizde çocuğun
yerleştirileceği ailenin seçiminde din pek rol oynamaz.
Çünkü islam dinindeki mezhep ayrımları hıristiyan dinin
deki katolik ve protestan ayrımındaki kadar kesin değildir.
81) HINTERKAUSEN/WEİNOHL, s. 46; GOODE, s. 64; MİTSCHLERLİCH, s. 70 vd.
82) KUDAT, s. 99; CILGA. s. 30.
KAYNAKLAR
1) AKYÜZ, Emine: Çocuğun Güvenliği Sorunu,
Ank, 1989.
2) BOEHLEN, Markı: "Entzııg und Wiederherstellung der elterlichen Ge\valt, Voaussetzung und Wirkungen" (MBUR 1954, s. 369 vd.)
3) BOWBL John, Muit erli ebe und Kindliche Entwicklung, Basel 1972,
4) CILGA, ibrahim: Korunmaya Muhtaç Gençlerin
Sorunları ve Yetiştirme Yurtları, Ankara 1989.
5) CLOSTERMANN, Heller: Enzyclopadisches
Handbuch d es Kinder schııtzes und der Jugendfürsorge,
Leipzig 1930.
6) EDİŞ, Seyfullah: Medeni Hukuka Giriş ve Baş
langıç Hükümleri, Ankara 1979.
7) EGGER,A.: Das F amili enrehct, 2. Aht., Die Verwantschaft, Art. 252-359, Zürich 1943.
8) GOODE, William: Struktur der Familie, Köln
1960.
9) GÖKÇE, Birsen: Memleketimizde Cumhuriyet
Devrinde Kimsesiz Çocuklar Sorunu, Ankara 1967.
10) GROB, Hans: Das rechi des Kindes a uf die
Für sor ge der E it em, Diss., Zürich 1912.
11) GRÖSSEN, JacoqueS'Michel: "Elterüche Gewalt und Kindeschutz" Pro. Juventute, 1972, s. 246., vd.
12) HEGNAUER, Cyril: Bemer Kommentar zum
ZGB, Bd. II, FamiUenrecht, 2. Abteilung Die Venrantschaft. Teil-band, das eheliche Kindesverhartniss, Art. 252301 ZGB, Bern 1964.
13) HENKEL. Helmııi: Die Anordnung von Kindesschuîzmassnahmen Gemass Art. 307. Çev. ZGB, Diss.,
Zürich 1977.
14) HERTZKA, Stefan: "Der rechtliche Kinderschutz aus Kinderpsychiatrischer Sicht", Z\/W, 1973, s. 136
vd.
15) HOERNI, Margrit: "Über die rcligiösc Erziehung Bovermundeter Kinder", in Fesischrift für A. Egger,
1945.
16) İNAN, Ali Naim: Çocuk Hukuku, İstanbul 1968.
17) JORIO, Ti no: Der Inhaber der elterlichen Gewalt nach dem nenen Kindesrecht Diss, Zürich 1977.
18) KAUFMANN, Joscph: Das Züchtigungsrecht
der elterlichen Ge\valt und Erzieher, Zürich 1909.
19) KUDAT, A.: "Aile ve Yeniden Üretim", Toplum
ve Bilim Dergisi, Sayı 2, s. 94 vd. HINTERKAUSENWEINOHZ
20) LEH M ANN, W a it er: Die Einschrankung der el
terlichen Gewalt dur eh Mossnalımen gemas Ari. 283 und
284 des sclnveizerischen Zivilgeseizbuches, Diss., Bern
1949.
21) MAIER, Eduard: Contribution a Vetüde de
L'intervention des Aut or i es du Tutelles dans l'e.\ ercice de
la puissance Pat er ne II e Diss. Laussanne 1921.
22) MARKUS, A. Madeleine: Die Pflegekindschaft,
eine rechtsvergleichende Studie, Diss., Zürich 1954.
23) MNOKIN, Robert: "Was stimmt nicht mit der
Formel Kindesvvohl (FamRZ 1975, s. 2 vd).
24) MÜLLER, Hulda: Das Staatliche Eingreifen in
der elterlichen Rechte zum Shutz der Person des Kindes,
Diss, Zürich 1923.
25) O ETLİ, Hedwig: Die Persöhnliche Für sor ge
des Vormundes für das Mündel, Diss. Zürich, 1941.
26) OLGAÇ, Senai: Türk Medenî Kanunu Şerhi B2,
İstanbul 1969.
27) ÖZTAN, Bilge: Aile Hukuku, 2 B. Ankara 1979,
1983.
28) ROSSEL, Jean: Les mesures de proteetion administiratives de l'enfant dans Leurs rapports avec le
purssance pat emelle en d rot suisse Zeitsclırift für Schweizerisehes reeht 1917.
29) RUTZ, Alois: Das unmündiğe Kind ausserhalb
der elterlichen Haushaltes nach schweiz. Zivilgesetzbuch.
Diss., Freibourg 1928.
30) S AY M EN, Ferit Hakkı: "Medeni Kanunumuzda
Çocukların Ana-babalanna Karşı Korunmaları", tş Mec
muası 1943, C.9, sayı 34. s. 172 vd.
31) SCHEURER, Daniel: Eltern und Kind im
Schweizerrecht, Zürich 1916.
32) SCHWEHZER, Dora: Die Versorgung Vernachlâssigster Kinder nach Art. 284 des schweizerischen
Zivilgesctzbuches, Zürich 1948.
33) SİLBERNAGEL, Alfred.Familienrecht, II. Abı.,
Die Verwantschafi, Bern 1927.
34) TARAKÇIOĞLU, Nurettin: Le controle de la
puissance paternelle, Diss. Neuchâtel 1955.
35) TUOR, Peter-SCHNEIDER, Bernhard: Das
Schweizerische Zivilgezetzbuch, 8. A. Zürich 1968,
36) WEISS, Hans: Das Pflcgekindenvesen in der
Sc/nveiz Diss., Zürich 1920.
37) WOLFER, Ernst: Die behördliche Jugendhilfe.
Zürich 1940.
Sosyal Güvenlik Kuruluşlarının
Çocuk Sağlığına Etkisi
•
•
•
•
ÖZET
Aile reisinin bağlı olduğu sosyal güvenlik kuruluşunun, 0-6 yaş grubu çocukların sağlık hizmetlerinden yararlanma düzeyine etkisini belirlemek amacıyla, Kayseri Eğitim ve Araştırma Sağlık Grup Başkanlığı Bölgesi'nde 1496 çocuk üzerinde
anket yöntemiyle bir araştırma yapıldı,
Sosyal
güvenlik
kapsamında
olan
çocuklarda, özellikle 2, ve 3, basamak
tedavi örgütlerine başvurma ve yazılan
reçetelerin alınma oranlan sosyal güvenlik
kapsamında olmayanlardan, daha yüksek
bulundu. Buna karşılık, koruyucu sağlık
hizmetlerinden yararlanma yönünden,
sosyal güvenlik kapsamında olanlarla
olmayanlar arasında belirgin bir fark
bulunamadı. Tüm gruplarda yaşına göre
tam aşılı oranlan % 90'nın üzerinde
bulundu.
Anahtar Kelimeler; Sosyal güvenlik,
sağlık örgütü, çocuk, başvuru.
Doç. Dr. Osman GUNAY*
Doç. Dr. Muallâ AYKUT*
Prof. Dr. Yusuf ÖZTÜRK*
Doç. Dr. Osman CEYHAN*
SUMMARY
This investigation has been carried
out in Kayseri on 1496 children in 0-6 age
group in order to determine the effects of
the social security organizations on the
chiid heaith, it has been found that the
chtldren inciuded by various sociai security
organizations apply to the hospîtals and
their prescriptions are bought rnore frequ~
entiy ihan the other chtldren, On the other
hand, no significant difference has been
fond between the chtldren who are inciuded and not inciuded by the social security
organizations from the utilization of the
preventîve health services, The percentages of the chifdren who are fully immunized according to the age have been found
higher than 90 percent in alt groups.
48 - * E. Ü.Tıp Fak.Halk Sağlığı Anabilim Dalı Ögr.Üyeleri
Giriş
Bilindiği gibi, 1980'li yıllar tüm dünyada çocuk
sağlığında önemli atılımlara sahne olmuştur. Bu
dönemde başlatılan "Ucuz maliyetli devrim" sayesinde, dünyada 5 yaş altı ölüm hızı yılda % 1.9
oranında düşüş göstermiştir. 2000 yılına kadar bu
gelişmenin daha da hızlanması ve 5 yaş altı ölüm hızının yılda % 4.4 oranında düşürülmesi hedeflenmektedir8. Bu hedefe ulaşılabilmesi için herşeyden
önce finansman sorunlarının çözümlenmesi gerekir.
Çocuklara verilen sağlık hizmetlerinin finansmanı toplumun diğer kesimlerinden ayrı düşünülemez. Sağlık hizmetlerinin finansmanı genel olarak,
devlet bütçesi, sağlık sigortası ve doğrudan ödeme
olmak üzere üç ana kaynaktan sağlanır.
Endüstrileşmiş ülkelerde sağlık hizmetlerinin
finansmanı genel olarak, devlet bütçesi ya da genel
sağlık sigortası tarafından karşılanır. Ülkemizde ise,
bu alanda tam bir karışıklık hakimdir. Emekli sandığına bağlı olan kesimin sağlık harcamaları devlet
bütçesinden. Sosyal Sigortalar Kurumu ve BağKur'a bağlı olanlarınki kendi sağlık sigortaları tarafından karşılanmakta, bunların dışındakiler ise sağlık hizmetlerini doğrudan satın almaktadır. Ayrıca
koruyucu sağlık hizmetleri ile sağlık ocakları ve dispanserler tarafından verilen tedavi hizmetleri devlet
bütçesinden finanse edilmektedir7.
Öte yandan, sosyal güvenlik kapsamında olan
bireyler, çeşitli nedenlerle, zaman zaman sağlık hizmetlerini doğrudan satın almak zorunda kalmaktadır.
Ailenin bağlı olduğu sosyal güvenlik kuruluşunun, 06 yaş grubu çocuklara verilen sağlık hizmetlerini ne
ölçüde etkilediğini belirlemek amacıyla bu araştırma
yapılmıştır.
Materyal ve Metod
Araştırma, Kayseri Eğitim ve Araştırma Sağlık
Grup Başkanlığı Bölgesinde, 1990 yılında yapıldı.
Araştırma bölgesinde 1/10 oranında hane örneklemesi yapıldı. Örneğe çıkan hanelerdeki, son 6
yıl içinde doğan tüm çocuklar araştırma kapsamına
alındı. Araştırma kapsamına alınan çocukların anneleri ile görüşülerek, ailenin sosyal güvenlik durumu
ve çocuğun sağlık hizmetlerinden yararlanma durumuna ilişkin 43 soru içeren anket formu dolduruldu.
Örneğe çıkan 1640 çocuktan 144'ünün annesi
ile görüşülemedi. 1219 annenin 1496 çocuğu ile ilgili
veriler burda değerlendirildi.
Bulgular ve Tartışma
Tablo l'de görüldüğü gibi, araştırma kapsamına alınan çocukların aile reislerinin yaklaşık % 13'ü
Emekli Sandığı'na, % 31'i Sosyal Sigortalar Kurumana (SSK), % 12si Bağ-Kur'a bağlıdır. % 43'ü ise
herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna dahil değildir. Türkiye genelinde, bu oranların yaklaşık olarak
TABLO 1: Araştırma Kapsamına Alınan Çocukların Sosyal Güvenlik Durumuna ve
Hayatta Olma Durumuna Göre Dağılımı
Sosyal Güvenlik
Kuruluşu
Yaşayan Sayı
(%)
Ölen
Sayı
(%)
Toplam
Sayı (%)
Emekli Sandığı
Sosyal Sigortalar K.
Bağ-Kur Yok
Toplam
191
444
182
631
1448
3
24 1
20
48
1.5
5.1
0.5
3.1
3.2
194
468
183
651
1496
X2= 11.530
98.5
94.9
99.5
96.9
96.8
S.D.=3 P<0.01
100.0
100.0
100.0
100.0
100.0
sırasıyla, % 18, % 36, % 17 ve % 29 olduğu bildirilmektedir7.
Aynı tabloda. Emekli Sandığı ve Bağ-Kur'a
bağlı olanlarda ölen çocuk oranlarının diğer iki grup-
tan daha düşük olduğu da görülmektedir.
Tablo 3'de görüldüğü gibi, çeşitli sosyal güvenlik
kuruluşlarına bağlı olanların ve sosyal güvencesi
olmayanların sağlık örgütü tercihleri birbirlerinden
TABLO 2: Araştırma Grubundaki Yaşayan Çocukların
Yaş ve Cinslere Göre Dağılımı
Yaş Grupları
Kuruluşu
Erkek Cins
(%)
Sayı
Kız
Sayı
(%)
0-12 Ay
13-24 Ay
25-60 Ay
169
146
432
49.4
52.0
52.4
173
135
393
50.6
48.0
47.6
342 100.0
281 100.0
825 100.0
Toplam
747
51.6
701
48.4
1448 100.0
Toplam
Sayı (%)
TABLO 3: Ailenin Bağlı Olduğu Sosyal Güvenlik Kuruluşlarına
Göre Son 12 Ayda Sağlık Örgütlerine Başvuru Durumu
Son 12 Ayda
Sağlık
Sosval
Sağlık
Ocağı
Sayı
Örgütüne Başvuranlar
2.Basamak
Üniversite
Özel Hekim
Hastaneler
Sayı
(%)
Hastanesi
Sayı
(%)
Güvenlik
Kuruluşu
Çocuk
Sayısı
Emekli Sand.
191
99
51.8
46
24.1
64
33.5
42
22.0
SSK
Bağ-Kur
Yok
Toplam
444
182
631
1148
214
118
337
768
48.2
64.8
53.4
53.0
146
39
88
319
32.9
21.4
13.9
22.0
40
29
32
165
9.0
15.9
5.1
11.4
74
55
162
333
16.7
30.2
25.7
23.0
(%)
ve Hastane
Sayı %
X2
14.77
54.69
119.24
17.92
S.D.
P
3
<0.01
3
<0.001
3
<0.001
3
<0.001
farklıdır. Sağlık ocağına başvuru oranı SSK'na bağlı
hastanesi dışındaki tüm resmi yataklı tedavi kuruluş-
olan grupta en düşüktür. 2 basamak hastanelere baş-
ları 2. basamak hastane olarak kabul edilmiştir.
vuru ise bu grupta en yüksektir. Burada, üniversite
SSK'na bağlı olanların genellikle SSK hastanelerine
başvurmaları nedeniyle bu oranın yüksek olması doğaldır. Sağlık ocaklarında yazılan ilaçların SSK tarafından verilmemesi, bu grubun temel sağlık örgütüne başvurusunu azaltmaktadır. Nitekim aynı bölgedeki Caferbey sağlık ocağında yapılan iki ayrı araştırmada da SSK'na bağlı olanların sağlık ocağına daha az başvurdukları gösterilmiştir(1,6)
Aynı tabloda görüldüğü gibi, Üniversite hastanesine başvuru oranı Emekli Sandığı'na bağlı olan
grupta en yüksek, sosyal güvencesi olmayanlarda en
düşüktür. Bu oran SSK'na bağlı grupta da oldukça
düşük görülmektedir. Bunun nedeni Emekli Sandığı'na bağlı olanların üniversite hastanesine daha kolay sevkedilmesidir.
Öte yandan, araştırma kapsamına alınan çocukların % 23'ü son 12 ayda özel muayenehane ya da
hastanelere götürülmüştür. Bu oran tüm gruplarda
birbirine oldukça yakındır. Yani sosyal güvencesi
olanlar da sıklıkla özel muayenehane ya da hastanelere başvurarak sağlık hizmetini doğrudan satın almak zorunda kalmaktadır.
Belirlenen bir başka önemli nokta da, ikinci basamak hastanelere başvuruların % 76.5'sinin, Üniversite hastanesine başvuruların ise % 76.2'sinin
doğrudan yapılmış olması, yani sevk zincirine uyulmamış olmasıdır. Üniversite hastanesine başvuranların % 10.3'ü sağlık ocaklarından ve sadece % 13.5'i
ikinci basamak hastanelerden sevkedilmiştir.
Tablo 4 ve 5'de görüldüğü gibi, son 12 ayda hekime başvuran çocukların % 88.6'sına reçete yazılmış ve yazılan reçetelerin % 93.4'ü alınmıştır. Reçete yazılma oranı sağlık ocaklarında en düşük, özel
TABLO 4: Son 12 Ayda Çeşitli Sağlık Kuruluşlarına Başvuran
Çocuklara Reçete Yazılma Durumu
Reçete Yazılma Durumu
Başvurulan
Sağlık Kuruluşu
Yazılan
Sayı
(%)
Yazılmayan
Sayı (%)
Toplam Başvuru
Sayı (%)
Sağlık Ocakları
2.Basamak Hastaneler
Üniversite Hastanesi
Özel Hekim ve Hast.
Toplam
1031
450
226
350
2057
83.6
92.2
95.4
96.2
88.6
202
38 11
14
265
1233 100.0
488 100.0
237 100.0
364 100.0
2322 100.0
X2=56.922
S.D.= 3
muayenehane ve hastanelerde ise en yüksektir. Yazılan reçetelerin alınma oranı sosyal güvencesi olmayan grupta diğer gruplardan önemli ölçüde düşük
bulunmuştur.
Araştırma kapsamına alınan çocukların koruyucu sağlık hizmetlerinden yararlanma düzeylerinin bir
göstergesi olarak, yaşına göre tam aşılı oranlan saptanmış ve Tablo 6'da gösterilmiştir.
16.4
7.8
4.4
3.8
11.4
P<0.001
Tabloda görüldüğü gibi, tüm gruplarda 6 hastalığa karşı yaşına göre tam aşılı olanların oranlan %
90'ın üzerinde olup. Emekli Sandığı ve Bağ-Kur'a
bağlı olanlarda oranlar daha yüksektir. Gruplar arasındaki bu farklılık sosyal güvenceden çok, eğitim
düzeyi ile ilgili olabilir. Nitekim anne-babanın eğitim düzeyi yükseldikçe, tüm gruplarda aşılanma
oranlarının da yükseldiği tespit edilmiştir.
TABLO 5:Araştırma Grubundaki Çocuklara Yazılan Reçetelerin
Alınma Durumu
Reçeteleri Alınma Durumu
n
Sosyal Güvenlik
Alınan
Kuruluşu
Sayı
(%)
324
96.7
591
291
716
1922
95.3
93.9
90.4
93.4
Emekli Sandığı
SSK
Bağ-Kur
Yok
Toplam
Alınmayan
X2=21.556
Sayı
(%)
11 3.3
29
19
76
135
S.D .= 3
Çocuk sağlığı ile ana sağlığı yakından ilişkili
olduğu için, araştırma kapsamına alınan çocukların
annelerinin gebelikten korunma, doğum yapma ve
doğurganlık düzeyine ilişkin veriler de elde edilmiş
ve Tablo 7, 8 ve 9'da gösterilmiştir.
Tablo 7'de görüldüğü gibi, araştırma grubundaki çocukların annelerinin yaklaşık % 70'i gebelikten
4.7
6.1
9.6
6.6
Toplam
Sayı
(%)
335 100.0
620
310
792
2057
100.0
100.0
100.0
100.0
P<0.001
korunmaktadır. Korunanların yaklaşık 2/3'ü ise etkili
yöntemlerle korunmaktadır. Gebelikten korunma ve
etkili yöntem kullanma yönünden gruplar arasında
önemli bir fark bulunamamıştır.
Tablo 8'de görüldüğü gibi, araştırma grubunda
kendi kendine doğum oranı % 8.5 olup, bu oran sosyal güvencesi olmayanlarda ve SSK'na bağlı olanlar-
TABLO 6:Ailenin Bağlı Olduğu Sosyal Güvenlik Kuruluşlarına
Göre Çocukların Bağışıklanma durumu
Sosyal Güvenlik
Kuruluşu
BCG
Sayı
Yaşın Göre Tam Aşılılar
a
DBT ve Polio
(%)
Sayı (%)
Emekli Sandığı
185
96.9
SSK
Bağ-Kur
Yok
Toplam
413
178
593
1369
93.0
97.8
94.0
94.5
X2
S.D.
P
178 98.4
412
174
583
1347
95.2
98.3
94.2
95.5
Kızamık
Sayı (%)
169
99.4
376
160
528
1233
95.7
98.2
94.3
95.9
8.15
9.61
12.84
3
<0.05
3
<0.05
3
<0.01
TABLO 7:Araştırma Grubundaki Çocukların Annelerinin Sosyal
Güvenlik Kuruluşlarına ve Gebelikten Korunma Durumuna Göre Dağılımı
Gebelikten Korunma Durumu
Sosyal
Etkili
Güvenlik
Kuruluşu
Yöntemler
Sayı
Emekli Sandığı
SSK
Bağ-Kur
Yok
Toplam
(%)
Etkili Siniri
1
Yöntemler
Sayı
(%)
Korunmayan
(%)
Sayı
Toplam
Sayı
(%)
93
51.1
37
20.3
52
28.6
182
100.0
173
64
236
566
45.2
39.5
48.0
46.4
89
49
102
277
23.2
30.2
20.7
22.7
121
49
154
376
31.6
30.2
31.3
30.8
383
162
492
1219
100.0
100.0
100.0
100.0
X2=9.213
P>0.05
S.D.=6
TABLO 8:Araştırma Grubundaki Çocukların Annelerinin Sosyal
Güvenlik Kuruluşlarına ve Son Doğumu Yaptığı Yere Göre Dağılımı
Son Doğumun Yapıldığı Yer ve Yaptıran
Sosyal
Evde Kendi
Güvenlik
Kuruluşu
Kendine
Sayı
Emekli Sandığı
4
SSK
Bağ-Kur
Yok
Toplam
31
3
66
104
Evde
Hastanede
(%) Sayı
(%)
Toplam
Sayı
26
14.3
152
83.5
182
100.0
8.1
48
1.9 26
13.4 118
8.5 218
12.5
16.0
24.0
17.9
304
133
308
897
79.4
82.1
62.6
73.6
383
162
492
1219
100.0
100.0
100.0
100.0
(%)
2.2
X2=62.607
Ebe île
Sayı
S.D.=6
da yüksek. Emekli Sandığı'na ve Bağ-Kur'a bağlı
olanlarda ise düşüktür. Araştırma bölgesinde kendi
kendine doğum oranı 1987 yılında % 12, 1989 yılında ise % 8.2 olarak bulunmuştur(3,5).
Tablo 9'da görüldüğü gibi, araştırma kapsamına alınan çocukların annelerinin ortalama gebelik sa-
(%)
P>0.01
yısı 3.27, canlı doğum sayısı 2.64 ve yaşayan çocuk
sayısı 2.23 olarak bulunmuştur. Bu ortalamalar
Emekli Sandığı'na bağlı grupta diğer gruplardan belirgin olarak düşüktür. Bu farklılık emekli sandığına
bağlı olanların genel olarak daha yüksek öğrenim düzeyine sahip olmalarına bağlı olabilir.
TABLO 9:Araştırma Grubundaki Çocukların Annelerinin Bazı
Doğurganlık Göstergeleri
Ortalamalar
Sosyal
Güvenlik
Kuruluşu
Kadın
Sayısı
Toplam
Gebelik
Spontan
Düşük
Emekli Sandığı
182
2,70
SSK
383
Bağ-Kur
Yok
Toplam
Canlı
Kürtaj Doğum
Ölen Yaşayan
Çocuk Çocuk
0,30
0,22
2,09
0,23
1,86
3,39
0,30
0,29
2,71
0,49
2,22
162
3,00
0,15
0,30
2,50
0,25
2,25
492
3,43
0,29
0,35
2,79
0,46
2,33
1219
3,27
0,28
0,31
2,64
0,41
2,23
Araştırma grubundaki annelerde 100 canlı doğuma karşılık 12 isteyerek düşük olduğu belirlenmiştir. Türkiye genelinde, 1987 yılında 100 canlı doğuma karşılık 35 isteyerek düşük olduğu bildirilmektedir4. Araştırma grubumuzda bu oranın Türkiye
geneline göre çok düşük bulunması, araştırma grubumuzdaki annelerin doğum ve düşüklerinin uzun
bir zaman dilimine dağılmış olmasına bağlı olabilir.
Çünkü son yıllarda isteyerek düşük oranı hızla artmaktadır2.
Yine Tablo 8'de görüldüğü gibi/araştırma grubundaki annelerin ortalama ölen çocuk sayısı 0.41
olarak bulunmuştur. Yani bu kadınların canlı doğan
çocuklarının % 15.5'i ölmüştür. Bu oran Emekli
Sandığı'na bağlı olanlarda % 11, SSK'na bağlı olanlarda % 18.1, Bağ-Kur'a bağlı olanlarda % 10 ve
sosyal güvencesi olmayanlarda % 16.5 olarak bulunmuştur. Görüldüğü gibi, çocuk ölüm oranları sosyal
güvencesi olmayanlarda ve SSK'na bağlı olanlarda
diğer iki gruptan daha yüksektir. Bu bulgular Tablo
l'de gösterilen, son 6 yıl içindeki doğumlardaki
ölüm oranları ile benzerlik göstermektedir.
Sonuç
Bu araştırmada başlıca şu sonuçlar elde edilmiştir.
1. Sosyal güvenlik kapsamında olan ailelerin
çocukları genel olarak 2. ve 3. basamak tedavi örgüt
lerine daha yüksek oranda başvurmaktadırlar. Ancak
bu kesimin, sosyal güvencesi olmayanlara yakın
oranda, özel muayenehane ve hastanelere başvura
rak tedavi hizmetlerini satın almak zorunda kalması,
sosyal güvenlik sistemlerinin yeterli sağlık güvence
si sağlamadığını ortaya koymaktadır.
2. Sosyal güvenlik kapsamında olanlara yazılan
ilaçların alınma oranları sosyal güvenlik kapsamında
olmayanlardan daha yüksektir.
3. Bağışıklama ve aile planlaması gibi koruyu
cu sağlık hizmetleri yönünden, sosyal güvenlik kuru
luşlarının önemli bir katkısı yoktur.
4. Sosyal Sigortalar Kurumu'na bağlı olan ka
dınlarda kendi kendine doğum oranı sosyal güvence
si olmayanlara yakın bulunmuştur. Benzer şekilde,
bu kadınların çocuklarının ölüm oranlan da Emekli
Sandığı ve Bağ-Kur kapsamında olanlardan çok da
ha yüksektir.
KAYNAKLAR
1) Çetinkaya F: Sağlık Ocağı Hizmetlerinden Ya
rarlanmada Aile Reisi Eğitiminin Rolü. Halk Sağlığı Bi
lim Uzmanlığı Tezi, Kayseri, 1988.
2) Dervişoğlu AA: Türkiye'de Kadın Sağlığı ve So
runları, Jinekoloji ve Obstetride Yeni Görüş ve Gelişme
ler. 1 (1): 13-19, 1990.
3. Günay O ve Diğerleri: Kayseri Sağlık Grup Baş
kanlığı Bölgesinde Doğum öncesi Doğum ve Doğum Son
rası Bakım Hizmetleri, Halk Sağlığı Günleri-I. Sivas, 2022 Haziran 1989.
4. H.ÜN.E.E.: 1988 Turkish Population and He
alth Survey. Ankara, 1989.
5. Öztürk Y, Günay O, Hasanoğlu E: Ana ve Çocuk
Sağlığını Etkileyen Olumsuz Bazı Etkenler ve Önerilen
Çözüm Yolları. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi-88. Antal
ya, 7-11 Kasım 1988.
6. Öztürk Y ve Diğerleri: Kentsel Bölgede Sağlık
Ocağına Başvuruda Mesafe Faktörünün Rolü, Ulusal
Halk Sağlığı Kongresi-88. Antalya, 7-11 Kasım 1988.
7. Sağlık Bakanlığı: Genel Sağlık Sigortası Kılavu
zu. Ankara, 1990.
8. UNICEF: Dünya Çocuklarının Durumu 1990.
Ankara, 1990.
Vakıfların
Çocuğun Korunmasına
Yönelik Fonksiyonel Yapıları
Prof.Dr.İbrahim CANAN*
Giriş:
Vakıf müessesesi, eskiden beri, islam cemiyetinde,
medrese, kervansaray, cami, çeşme, aşevi,
kütüphane, kopili, yol... gibi pek çok faydalı tesisler
yaparak, gerek maddî, gerek manevî mühim hizmetlerde bulunmuştur. Günümüzde de bu çeşit hizmetlere devam etmektedir. Vakıf deyince bu hizmetleri
hatırlamayan yok gibidir.
Burada, sözü edilecek olansa vakıfların verdiği
bir başka hizmet olan: Çocuk himaye hizmetleridir.
Görüleceği üzere vakıflarımızın bu yolda verdiği
hizmetler de küçümsenemeyecek bir derecededir.
veya bir yakını olan çocuklar birdir. Hepsi de himayeye, şefkate muhtaçtır.
Ancak, elbette ki, kimsesi olmayan veya bâzı
yakınları olsa bile yaşlılık, sakatlık, fakirlik gibi sebeplerle onlardan istifade edemeyen, himaye göremeyen bir çocukla, ihtiyaçlarına el atacak, himaye verecek bir yakını bulunan çocuk aynı durumda değildir.
Dolayısıyla, kimsesizin, yetimin himayeye olan ihtiyacı çok, hem de pek çok fazladır ve farklıdır.
Bir milletin geleceğini temsil eden çocukların
küçük yaşta himayeleri millî hayatın mühim meselelerinden bilidir. Ancak, çocukların himâyesi deyince ne anlıyoruz? Önce bunu belirtmek gerekecektir.
Bu sebeptendir ki, çocukların himâyesi deyince, öncelikle himayeciden mahrum, kimsesiz çocuklar hatıra gelir. Yine bu sebeptendir ki, Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerde çocuk himayesine müteallik
emirler, irşadlar, teşvikler çoğunluk itibarıyla yetimlerle ilgili olarak ele alınır.
Şüphesiz himaye çok geniş bir mefhumdur.
Mesele hakiki vüsati içerisinde mütalaa edecek olursa, yaratılışlarındaki acz sebebiyle bütün çocukların
himayeye muhtaç olduklarını kabul etmek gerekir.
Bu açıdan cami avlusuna, sokak köşelerine terkedilmiş hiç kimsesi bulunmayan bir çocukla, anne-baba
Biz bu yazımızda, daha çok, yetim ve yeterli
himayeden mahrum çocuklara vakıflarca sağlanan
himayeden bahsedeceğiz. Bu çeşit himayeye daha
ziyade maddî yardım, maddî himaye denebilir.
Hepsine şâmil himayeye de mânevî-himâye diyebiliriz.
Atatürk Üniversitesi Öğretini Üyesi
Öyle ise, önce, kısa olarak, bütün çocuklara yönelik mânevi himaye faaliyetlerinden söz etmek gerekirse, bilindiği üzere, çocukların hayata hazırlanmasını gaye edinen bütün terbiye ve maarif müesseseleri
bu çeşit himayenin tezahürleridir. Bugünkü ilkokulun
karşılığı olan sıbyan mektebleri -ki bunlara mahalle mektebi de denir-, Kur'ân mektepleri, daha büyük
çocukların devam ettiği medreseler, kütüphaneler,
çocuklar için oyun mahalleri vakıfların en mühim
hizmet sahalarını teşkil eder.
Vakıfların ifa ettiği hizmetler arasında bu çeşit
hizmetlerin nisbeti hakkında bir fikir verebilmek için
18. asırdaki vakıflardan ihtimali sondaj metoduyla
seçilen 330 adedinin üzerinde yapılan incelemeden
elde edilen bir iki noktayı belirteceğiz:
Sözkonusu araştırmaya göre, bu vakıfların toplam bütçesinin % 28,16'sı eğitim-öğretim hizmetlerine harcanmaktadır; % 30,75'i dini hizmetlere geri kalanı da başka hizmetlere...
Dini hizmetler deyince öncelikle camiye bağlı
hizmetler kastedilmektedir. Günümüzde olduğu gibi,
her devirde camilerin çocuklara da hizmet verdiği gözönüne alınınca, vakıfların çocuklara yönelik hizmetlerinin nisbetinde daha da artma olacağı söylenebilir.
Bu noktanın anlaşılması için, vakıfların bütçesi
ne kadardır? Meselesine temas edelim: Bu mevzuda
kesin bir rakam vermek zor. Ancak, konuya ışık tutacak, kısmen tahmin, kısmen hesaba dayanan bazı
açıklamalar kaydedebiliriz:
1-18. ve 19. asırlarda Osmanlı İmparatorluğunu
gezen bazı batılılar imparatorluk dahilindeki gayr-ı
menkul emlakin dörtte üçünün vakıf olduğunu tahmin etmişlerdir.
2- Cezayir, Fransızlar tarafından işgal edildiği
zaman, buradaki emlakin yarısının vakıf olduğu gö
rülür.
3- Keza, Tunus arazisinin üçte ikisinin vakıf ol
duğu tesbit edilmiştir.
4- 1925'te yapılan bir hesaplama Mısır'da ekilen
arazinin sekizde birinin vakıf olduğunu göstermiştir.
5- 18. yüzyılla ilgili, yukarıda temas ettiğimiz
araştırma, bizzat vakfiyelerdeki rakamlara dayana
rak, daha ikna edici bir fikir vermektedir: Buna göre,
vakıfların bütçesi imparatorluk bütçesinin yarısına
eşittir.
Böylece, vakıfların deruhte ettiği hayır hizmetlerine, üzerinde güneş batmayan imparatorluk bütçesinin en az, üçte birine eşit bir meblağa ulaştığı anlaşılır. Bu, elbette büyük bir yekûn teşkil etmektedir.
İşte, çocuklara yönelik hizmetlerin yer aldığı %
28,16'lık eğitim-öğretim kalemine giren meblağın
hacmini böyle değerlendirmek gerekecek.
Çocukların Maddi Himayesine
Yönelik Vakıflar
Yazımızın ağırlıklı kısmını teşkil edecek bu
maddi himaye vakıflarına gelince: Hemen belirtelim
ki, Islamda, başta Hz. Peygamber (a.s.), Hz. Ömer,
Hz. Ali olmak üzere ilk nesil müslümanlarıyla başlayan vakıf işlerinde, betahsis "çocukların korunması" diye bir kayda raslanmaz. Bir başka ifadeyle, islam tarihinde çocuklara yönelik vakıflara daha çok
sonraki asırlarda raslanır. Üstelik bugünkü kadar çok,
çocuk himaye müesseseleri hiçbir devirde görülmez.
Bunun bidayette görülmeyişi, sonraki devirlerde de
sayıca azlığına nedendir?
Vakfiyelerde zamanla çocukların da zikredilmesi, yetimlere mahsus dâruleytam'larm doğuşu bir
ilerleme midir, yoksa bir gerileme midir münakaşa
edilebilir. Ancak, bizce "içtimaî açıdan bir tedenninin göstergesi" kabul edilebilecek olan bu durumu
bir kaç sebeple açıklayabiliriz:
1- ilk asırlarda içtimaî ve dini hayat sağlamdı.
Sokağa atılan sahipsiz çocuk azdı. Ayrıca, dini duyguların kuvvetli oluşu, sahipsiz çocukların aileler tarafından hemen kabullenilmesine âmil olmaktadır.
Zira yetim himaye etmenin ehemmiyetini belirten,
dindarları buna teşvik eden pek çok hadîs mevcuttur.
Bunlardan bir kaçını kaydedelim:
"Ben ve yetime bakan kimse, cennette şöyle
(iki parmağıyla göstererek) yan yanayız."
"Müslümanlar arasında en hayırlı ev, içerisinde yetim olan ve yetime iyi muamele yapılan evdir."
"Kim Müslümanlar arasında bir yetimi (evine alıp) kendi yediğinden yedirir, kendi içtiğinden
içirirse, affı kabil olmayan bir günah (yâni şirk) işlemediği takdirde Allah onu mutlaka cennetine
kor."
"Kalplerinizin yumuşamasını, hacetinizin
kabul bulmasını isterseniz yetime merhamet ve
ona lütf ile muamele edin."
"Küçüklerimize acımayan bizden değildir."
2- Öte yandan bu ilk asırlarda, İslam cemiye
tinde devletçilik de güçlüdür, şuurludur ve dolayısıy
la devlet raiyyetine sahiptir. Bir hadîste: "esSultânu veliyyu men lâ veliyye leh" yâni "Sultan
velîsi olmayanların velisidir" buyrulur. Bir başka
ifade ile, kimsesiz çocukların sahibi, velîsi baştaki
hâkimdir, yani devlettir, onun temsilcisi mahallî
amirdir, yani Devlet-Baba'dır.
Hakimiyeti, liderliği, istibdad ve sömürü değil,
"Seyyidü'l-kavm hâdimuhum" hadîsine uygun
olarak halka hizmet anlayan ilk devre devletçiliğinde sokakta sahipsiz çocuk kalması mümkün değildir.
Nitekim Hz. Ömer (r.a.) ve onun yolunda gidenler
Fırat nehri üzerindeki bozuk bir köprüden düşen keçinin sorumluluğunu vicdanının derinliklerinde duyabilmiştir. Bu şuur sadece Hz. Ömer'de (r.a.) değil,
onun valilerinde, komutanlarında ve onun izinden
giden muakkıplarında da vardır. Bu şuur islam tarihinin ilk beş asırlık döneminde müşterek bir vasıftır.
3- Bu ilk devrede müstakil çocuk himaye mü
esseselerinin yokluğunu izah eden bir üçüncü nokta
daha var. Konumuz açısından arzettiği nezaket ve
ehemmiyet sebebiyle buna da temas edeceğiz: Gerek
Kur'ân-ı Kerîm ve gerek hadîs-i şerifler, çocukların
"aile içerisinde" himaye ve terbiyelerine amirdir.
Öyle ise ideal islâmî cemiyette, himayeye muhtaç
çocuklar, müstakil çocuk müesseselerinde değil, ai
leler içerisinde himaye edilecektir. Âyet-i Kerîme
şöyle emreder: "Bir de sana yetimleri sorarlar, De
ki: Onları faydalı ve iyi bir hâle getirmek hayırlı
dır. Şayet kendileriyle bir arada yaşarsanız, on
lar sizin kardeşlerinizdir" (Bakara 2, 220).
Öyle ise. Devlet, kimsesiz çocuklara, hasbî olarak bakan aile çıkmadığı takdirde, ücretle bakan aileler bulacaktır.
Bazı Müesseselerden Örnekler:
Anlaşıldığı üzere, değişen şartlar sonucu, gerek
raiyyetin ve gerekse devlet sorumlularının hayatında
dinî tatbikatın zayıflaması sonucu islam cemiyetinde, kimsesiz çocukların sayısının arttığı devreler olmuştur, işte bu durumlarda, Müslümanın vicdanında
kökleşip müesseseseleşmiş olan Allah rızası için
yardım ve hizmet etme duygusu, bir emniyet sübabı
gibi derhal ortaya çıkarak, vakıf kıyafetine bürünmüş olarak cemiyetin yarasını müessir şekilde sarmıştır. Bu çeşit durumlarda yardımcı olmak maksadıyla kurulan vakıflara avarız vakıfları denir. Ömer
Nasuhî Bilmen'in açıklamasında on bir çeşide çıkan
vakıf hizmetlerinden sadece birini teşkîl eden avarız
vakıfları hakkında bir iki kelime açıklama sunalım:
Avarız, arapça, arıza kelimesinin çoğuludur.
Beklenmedik, ani gelen musibet, bela, kaza, hastalık... demektir. Öyle ise bununla, belaya düşen, kazaya uğrayan, hastalanan insanlara yardım yapmayı
gaye edinen vakıfların hepsi kastedilir. Bu konunun
mütehassıslarından Ali Himmet Berki avarız vakıflarını şöyle açıklar: "Varidatları, bir mahalle veya
köyde fukaradan vefat edenlerin techîz ve tekfinine, hasta olan fakirlerin tedavilerine ve hastalık
gibi bir sebeple kâr ve kisbten (kazançtan) âciz
kalanların ve bunların evlat ve iyallerinin infak
ve iaşesine, mahalle ve köyün tamire muhtaç olan
kaldırım ve su yollarının tamirine sarf olunmak
üzere yapılan vakıflardır."
Şu açıklama, bu vakıfların daha nerelere kadar
el attığını göstermek için ayrıca kayda değer: "Fakirlere vakit vakit ve bilhassa ramazan-ı şerifte
regâib ve berat gibi mübarek gecelerde para veya
erzak dağıtmak, fakir kızlara çeyiz tedarik etmek, fakir cenazeleri kaldırmak, yetim yoksul çocuklara, fakir dul kadınlara bayram elbisesi satın
almak, desti ve bardak gibi şeyleri kıran hizmetçileri serzenişten kurtarmak için kırdıkları şeylerin benzerlerini hemen alıvermek için yapılmış vakıflardır."
Gazan Mahmut Han Vakfiyesi
Gazan Mahmut Han İlhan prenslerindendir. Milâdî 1225 - 1304 yılları arasında hükümdarlık yapmıştır. Hakimiyeti sırasında Müslüman olmuştur.
Tebriz yakınlarında Şeneb-i gazan diye anılan bir şehir ve burada vakıf yoluyla büyük müesseseler kurmuştur. Ebvâbi'l-birri Gazan diye söylenen bu müesseseler şunlardır: Büyük bir terbiye evi, Hanefîlere
ait bir cami, Şâfiîlere mahsus iki medrese, firevn
Hangâh, dâruşşifa ve ıslahhane, kütüphane, Beytu'l-
Kanun (Devlet arşivi), mütevelliye mahsus bina,
umumî hela, umûmî hamam ve eytamhâne (yüz yetim çocuk için) ve metruk çocuklara bakmak üzere
kurulmuş bir müesseseden ibarettir. Bunlardan başka, dul kadınlar, yoksullar, fakirlerle kimsesizlerin
cenazelerini kaldırmak, yolları temizlemek, efendilerden korkan kölelerin kırdıkları çanak-çömlek vesairenin tazmini, kışın aç kalan kuşların beslenmesi
için ayn ayrı hizmetler te'sîs olunmuştur.
Gökbörü Vakfiyeleri
Musul'da, Erbil'de, Erbil Atabeyi, Muzafferüddin Ebû Saîd Gökbörü vakfiyesidir. Adı geçen vakfiyelerle Erbil'de hastalar ve körler için bir yetimhane,
sokaklardan toplanan çocuklar için bakım yurtları
te'sîs olunmuştur. Ayrıca bu iki müessesedeki küçük
çocuklar için sütanneleri tayin etme hizmetleri de konulmaktadır.
Erbil Atabeyi Selçuk imparatorluğunun atabeylerindendir. Selçukîlerin Suriye, Mısır, Iran, elCezîre sahasını da kaplayan imparatorluklarında 12,
13 ve 14. asırlarda pek çok vakıflar yaptıkları görülür. Bu müesseseler hep vakıflar sayesinde payidar
olmuşlardır. Osmanlı imparatorluğu devirlerinde de
Selçukîlerin vakıflarıyla idare olunmuştur.
Fatih Sultan Mehmed Vakfı
370 sayfa tutan muazzam vakfiyenin, bilhassa
çocuklara ait kısmı bizi ilgilendirmektedir. 313-315.
sayfalarda yer alan bu bölümde, hülâsa olarak, yetimlerin ve fukara çocuklarının yetiştirileceği bir dâru'ttâlim'den bahsedilir. Buraya, tâlim işlerini yürüten
hocaların tayininden başka, yetim ve fakir çocuklara
nakden ödenecek maddî yardım da vakfiyede zikredilir. Bu vesîkada günümüzün diliyle şöyle denir: "Saltanat merkezim istanbul'da yaşayan yetimlere,
her gün yüz akçe olmak üzere bir ayda 3.000 akçe
sarfoluna. Ebeveyni olmayan kız ve erkek her yetime günde yarım dirhem olmak üzere her ay 15
akçe dağıtıla. Bu tahsisat, her bir yetime, hidane
yaşından çıkıp istiğna yaşına girene dek (yâni yeme, içme, giyinme ve bir kavle göre, istinca işlerini
kendi kendine yapabilir hâle gelinceye kadar ki 78 yaşına basması demektir) verilmeli, bu yaşa gelince kesilerek bir başka yetime bağlanmalıdır.
Tahsisatın bağlandığı ve kesildiği vakitler, merkez
kadısı defterine kaydedilmeli ki, vakıf sorumlularının, işleri dürüstlükle yürüttüğü Allah ve halk
nazarında da bilinerek kendisine teşekkür edile.*1
Bu vakfiyenin en mühim bölümlerinden biri de,
her senenin sonunda 70 sayfalık vakfiye metninin,
bilcümle muallim, müderris ve diğer hizmet erbabının huzurunda okunması ve böylece içindeki vazifelerin hakıyla ifa edilip edilmediğinin ve şartlarının
yerine getirilip getirilmediğinin tedkîk edilmesi şartıdır.
Daye Server Hatun Vakfiyesi
1551 tarihinde kurulmuştur. "Fakir çocuklar
için bir mektep yapılması" şart kılınan vakfiyede
"mezkur mektepte okuyan yetim çocuklara elbise
giydirilmesi için her sene yüz dirhem verilmesi"
gereği de kaydedilir.
Hoca Abdullah Vakfı
Ödemiş kazasının Birgi nahiyesinde Hoca Abdullah adında bir zâtın 979 hicrî 1571 milâdî tarihli
vakfiyesidir. Vakfiye birçok hayır işleriyle birlikte
yetimlerle ilgili hizmet de vermektedir. Vakfiyede şu
bilgiler var: "Birgi nahiyesinin Kalenderhâne mahallesinde okuyan çocuklardan 25 yetime kapama
gömlek, don, birer çift pabuç, mest ve arabiye kumaştan mürekkep bir takım elbiseliğin her sene
ramazan bayramında giydirilmesi, kurban bayramında da çocuklara birer çift pabuç alınması ve
talebe için, yetişecek kadar hasır, desti, kuzu deresi
alınması" yazılıdır.
Katibzâde Vakfı
İzmir'de kâtipzâde Ahmad Reşid Efcndi'nin
1163 (1749 miladi) tarihi vakfiyesinde birçok hayır
şartları ve hizmetleri arasında bir de mektep kurulması kaydı vardır. Bu mektepte okuyan çocuklar,
vakfiyede yer alan bir şart uyarınca, yıllarca güneşli
bir havada çimenli ve çiçekli bir sahraya götürülme
imkanı bulmuşlardı, ilgili fıkra şöyle: "... Adı geçen
mektepte mevcut olan çocukların, her sene i l k baharda hocaları marifetiyle sahraya (pikniğe) gitmeleri için 1200 akçe verile..."
Mehmet Vânî Efendi Vakfiyesi
Bursa'nın Kestel köyünde Vâni Mehmet Efendi
adında bir hayırsever (1671 miladi) tarihli vakfiye siyle bir cami, bir medrese, bir de imarethane yaptırmış ve medresedeki çocukların yiyeceklerinin de
imaretten verilmesini şart koşmuştur, imarette pişipte talebeden artan aşların fukaraya dağıtılması da yine
şartlar arasındadır. Vazifelerin ifası için Kestel
köyündeki han, hamam, altı dükkan ve bahçeler,
Ada köyündeki hamam,ve bahçeler, çiftlik, Koyun
Hisar köyündeki meralar vakfolunmuştur.
Vakfın bizi ilgilendiren kısmında vâkıf şunu
söyler: "Cenâb-ı Hakkın fazl u keremi olarak bana verdiği mal-i helal ile Bursa Livası köylerinden Kestel köyünde müzminlerin farz namazları
cuma ve bayram namazlarını kılmaları için bir
camii şerif ve yanında ilim öğrenmek ve ahlakı
güzel kılmak için ayrı bir mübarek bina inşa ettirdim ki medrese ve zaviye olmak üzere iki kısımdır. Bu medreselerde ancak ilim öğrenenler
ve amelde ilerleme gayreti gösterenler kalabileceklerdir, işbu meskendeki odaların sayısı semavarın adediyle yedidir. Ve mezkur mesken dahilinde ilimler öğrenilmek ve Allah rızası için Amel
olunmak üzere dershane denen bir ver daha inşa
eyledim. Ve yine derununda ulemâ ve fukaraya
taam pişirilmek için başka bir kısım daha te'sîs
eyledim.."
Mısır'da Seyfeddin Kaiavun Vakfı
Mısır'da 1284 yılında kurulmuş olan Seyfeddin
Kaiavun Hastanesi de burada zikre değer. 1279'da
tahta geçen Seyfeddin Kalavun tarafından yaptırılmıştır. Mansûre hastanesi de denen bu müessese,
kendisine müracaat eden her çeşit hastayı kabulden
başka evdeki hastaları da tedavi için hususi teşkilata
sahiptir. Hastahanenin bizim için mühim olan yönü,
bir de medrese ile bir dâruleytam da ihtiyva etmesidir.
Konya Mahalle Sandıkları
Milletimizin hayırsever ve himayeci ruhunu aksettiren değişik bir müessese de Konya mahalle
sandıklarıdır. Konya mebuslarından Prof. Dr. Sadi
Irmak'm bir makalesinde, "yakın zamana kadar" de-
vam ettiği belirtilen, Konya mahalle sandıkları hakkında şu bilgi verilir:
"Yetim kalan, fakir düşen kimseleri ve çocukları çıraklık, kalfalık ve ustalık safhalarını geçirerek yetiştirdikten sonra sermaye vererek bunları müstakil birer iş sahibi yapardı. Konya'daki
dükkanlardan alınan küçük bir pay, sandığın
sermayesini daima elde tutmasını sağlardı. Böylece Konya'da sefalete düşmüş, işsiz adam kalmazdı. Bu sandıkların asıl dikkate değer tarafı şu idi:
Sandıklar sadaka şeklinde yardım yapmayıp
muhtaçlara ve yetimlere iş bulmayı ve şehirlerde
geçerli olan sanatlar öğretmeyi ve böylece memlekete faydalı adam yetiştirmeyi gaye edinirdi. Daha fazla gelişmesi beklenen bu müesseseler, tafsili
uzun sürecek sebeplerden dolayı sönmüştür."
Kayseri Köy Vakıfları
Kısmen, Konya mahalle sandıklarını hatırlatan
bir müesseseye de Kayseri köylerinde rastlanmaktadır: Şer'iyye sicillerinin tedkîkinden anlaşıldığına
göre, "varlıklı köylüler, hem hayatlarında bilmeden
ve istemeden işledikleri günahlarından sıyrılmalarını
ve hem de kendilerinin ölümünden sonra hayırla
söylenmelerini sağlamak maksadıyla vakıflar yapmışlardır. Bunlar arasında tarla, ev, değirmen, bağ
ve bahçe gibi gayr-ı menkuller bulunmakla beraber
para halinde de vakıflar vardır. Bunların irat getiren
mallar olmalarına dikkat edilmiştir. Vakıfların iradı, köyün değirmen ve camiine olduğu kadar,
kimsesiz kalan kızların evlenmelerine ve cihazınave köy mektebine devam eden öksüz ve yoksul
çocukların türlü masraflarına tahsis olunur."
Şüphesiz, çocuk himaye müesseseleri deyince,
vakıflar tarafından verilen hizmetler bu kadar değildir. Biz örnek kabilinden bir kaç misal vermiş olduk.
Bunlar denizden bir katre mesafesindedir.
Vakıfların çocuk himaye hizmetlerini inceleyen araştırıcılarımızdan Osman Korkut Akol "Hemen her vakfiyede korunmaya muhtaç çocuklar
hakkında esaslı hükümler konduğunu ve bu işe
mühim paralar tahsis edildiğini" ifade eder. Bu
mevzuya temas eden bir diğer müellifimiz Hüseyin Sapmazlı da birçok vakfiyelerde yer alan çocuklarla ilgili hükümler meyanında şunları sa-
yar: "Öksüz kızlara çeyiz verilmesi, çocuklara
meyve yedirilmesi, yetimlere yardım edilmesi, çocukların ilk baharda açık havalarda gezdirilmesi,
açık hava mektepleri yaptırılması, gıda, elbise,
tedris levazımı tedarik edilmesi, yakacak ve mesîre masraflarının verilmesi, bayramlarda çocukların sevindirilmesi, spor meydanları ve teşkilâtı
vücûde getirilmesi için tahsisat konmuştur ve vakıflar yapılmıştır."
Bazı Modern Çocuk Himaye
Müesseseleri:
Vakıflar, kendi kendini finanse eden hususi
mahiyetteki müesseselerdir. Bunlara devletin maddî
katkısı yoktur. 19. asrın sonlarına doğru, bizzat devlet teşebbüsüyle ve millî bütçeden beslenen, çocukları himaye maksadıyla modern müesseseler de kurulmaya başlamıştır.
gelip hükümetin resmi emriyle alınması istenen çocukların alınacağı kabul edilmiştir.
Darülacezeler
Çocukları koruma gayesiyle kurulan müesseselerden biriside budur. Kuruluş gayesi, "Sokaklarda
dilenen çocuklarla, sakat erkek ve kadınların dilenmekten kurtarılmaları ve güçlerinin yettiği kadar çalıştırılabilmeleri" şeklinde ifade edilmiştir.
İlk darülaceze, 1890 yılında Halit Rıfat Paşa'nın
dâhiliye nazarlığı zamanında düşünülmüş ve devrin
Padişahı 2. Abdülhamid'in emri ve büyük mali yardımlarıyla 7 Kasım 1892'de İstanbul Okmeydanı semtinde Kağıthane sırtlarında temelleri atılmıştır. Birçok
tesislerle hizmete başlaması 1896'da mümkün olan
müessese çocuklara san'at da öğretmek suretiyle hayata
hazırlıyordu.
Daruleytamlar (Yetimevleri)
Islahhaneler
Vakıflardan ayrı olarak, çocuğu, bedenî, ruhî,
aklî ve fikrî tehlikelere karşı korumak maksadıyla
devlet tarafından teşkil edilen ilk müesseseyi Mithat
Paşa kurmuştur. Mithat Paşa nereye gitmişse daima
çocuklarla meşgul olmuş, onlara ait müesseseleri ya
kurmuş, veya kurdurmuş, yahut vakıflardan istifade
ederek ve münderis olmuş vakıfları meydana
çıkararak yine çocuklara ve gençlere faydalı olmaya
çalışmıştır. Tuna vilayeti valisi iken Niş'te kurduğu
ilk müesseseye "Çocuk Islahhanesi" adını verir.
Mithat Paşa ıslahhanenin çalışmasını tanzî eden bir
de nizamname hazırlar. Dâhiliye nezâretince, her tarafta aynen tatbik edilmek maksadıyla 1868 yılında
bütün valiliklere tamim edilen nizamnamede başlıca
şu hususlar yeralır.
1- Yerli, yabancı, islam, Hıristiyan farkı gözet
meksizin ve müsavata riâyet edilmek şallıyla 12-13
yaşından yukarı olmayan anasız, babasız, öksüz yetim
olanlar veya anne-babası amel-i manda (işten kesil
miş) fakir ve zaruret hâlinde bulunan,
2- Yahut terbiye ve ıslah edilmek üzere bir ıslah
haneye kabulü istenen analı, babalı, hısım akrabalı 13
yaşından aşağı olan,
3- 13 yaşından aşağı olup irtikap, töhmet ve ci
nayetle kanunen bir sene ve daha ziyâde hepsi lâzım
Trablus ve Balkan harpleri sebebiyle çoğalan yetim ve kimsesiz çocukların himayesi için kurulan bu
müesseselerin mâlî yükünü kaldırmak üzere evlâd-ı
şühedâ vergisi ihdas edilmiştir. Bu müesseselerin birinci gayesi, harplerde şehit düşenlerin yetimlerini
okutmak ve onları cemiyete faydalı hale getirmektir.
Bu yetimlerin korunma işini en ziyâde kendine konu
edinen Araç ilçesi, Boyalı bucağı, Balcı köyünde
1869'da doğmuş bulunan İsmail Mahir Efendi'dir.
Mahir Efendi, meşrutiyet inkılabından sonra
Kastamonu milletvekili olarak Meclise girdi. Mecliste
bu meseleye ait sık sık takrirler verdiği için arkadaşları kendisine Ebu't-Tekârîr lakabını verdiler.
Mahir efendi, ciddî çalışmalarında ısrar ederek
bir proje hazırlar, İttihad ve Terakki fırkasınca kabul
edilen bu projeye göre, evlâd-ı şühedâ vergisi adı ile
tütüne bir miktar zam yapılarak, kolay, sağlam ve bol
bir gelir temin edilebilecek. Bu para ile yurdun her yerinde, bilhassa şehîd çocukları olmak üzere, öksüz ve
kimsesiz yavrular yetiştirilecekti.
Buna uygun kanun çıktıktan sonra Daruleytamlar Umum Müdürlüğü kurulmuş ve İsmail Mahir
Efendi, teşkilatın başına getirilmiştir. İlk dâruleytam
Sait Halim Paşa tarafından teşkîlata hediye edilen Bebek Yalısı'nda açılmıştır.
Birinci Cihan Harbi sırasında, diğer vilâyet-
lerdekilerden ayrı olarak yalnız İstanbul'da ikisi
kız olmak üzere 9 dâruleytam vardı. Kız-erkek beş
bin şehîd yavrusu veya kimsesiz çocuğun yetiştirildiği bu müesseseler, yabancılara ait olup boş kalan
mektep binalarına yerleştirilmişti.
1918 müterâkesini müteakip İstanbul işgal edilince, Dâruleytamlar Umum Müdürü bulunan rahmetli Selâhaddin Öksüzcü, işgal ordusu komutanlığından, yabancı mekteplerin 24 saat içinde boşaltılması
emrini alır. Umum müdür bizzat Padişah Vahdettin'e
çıkarak Validebağı köşkü, Çağlayan ve Balmumcu
kasırları, Ortaköy sarayı gibi yedi mühim binayı Dâruleytamlara tahsis etmesini te'mîn eder.
Bilhassa İstanbul'daki dâruleytamlar mütâreke
devresinde pek ciddî malî sıkıntılar çeker. Fakat Selâhaddin Öksüzcü, meşhur hattat Mehmed Yusuf Efendiye Fe-emme'l-yetîme fe-lâ takhar âyetini yazdırıp
sattırarak bu buhranlı devreyi muvaffakiyetle atlatmış
ve müesseseyi yaşatmak" imkânını sağlamıştır.
Dâruleytamlarda çinicilik, marangozluk, terzilik, kunduracılık, çorapçılık gibi mühim san'at
şubeleri vardı. Kızlar için dikiş, örgü, oya şubeleri
vardı. Buralardan mühim şahsiyetler yetişmiştir.
Dâruleytamların Ortadan Kalkışı
En buhranlı günlerde bile, hayatiyetini koruyarak milletimize değerli hizmetler ifa eden bu müessesenin sönüşü hakkında Osman Korkut Akol'un izahını
ibretle okuyalım:
"İstiklal savaşı sırasında Anadolu'da bulunan
dâruleytamlar millî hükmetçe. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'nın idaresine verilmişti. Bu Bakanlık,
işi, biı* koruma meselesi değil, bir eğitim davası saymış ve müesseseleri Millî Eğitim Bakanlığına bırakmıştır. Millî Eğitim Bakanlığı, evlâd-ı şühedâ ver-
gisi olarak tütünden te'mîn edilen geliri umîmî bütçeye eklemiş ve müesseseleri şehir ve köy yatı okulları haline sokmuştur. Bilâhare özel idarelere devredilen bu müesseseler devam ettirilemeyerek kapanıp
gitmiştir.
İstiklal savaşı sırasında Garp Cephesi komutanı
rahmetli General Kâzım Karabekir de kendi bölgesinde kimsesiz çocukları okutup yetiştiren müesseseler kurmuş, fakat bunlar da devam ettirilememiştir.
Bu modern müesseselerin kısa zamanda sönmeleri, bize vakıf müessesesinin ehemmiyetini anlamaya yardımcı olmaktadır. Çünkü vakıf kurulurken
onun masrafını karşılayacak gelir kaynaklan düşünülmekte ve bu, devlet bütçesine dayanmamaktadır.
Böylece vakıflar, kültürel ve sosyal hizmetleri,
devlet bütçesinin dışında kalan mâli kaynaklara dayandırdığı için, devletin mâlî bakımdan zayıfladığı
dönemlerde bile, bu zaaftan fazla müteessir olmayarak hizmetini aralıksız yürütebilmiştir. Bugünkü eğitim sistemimizde olduğu gibi, tamamen devlete dayalı olsaydı, devamlı dış güçlerle uğraşmış bulunan
Osmanlı Devletinde, kültürel hizmetler daha kısa zamanda çöküntüye uğrayabilir ve Osmanlı Devleti
daha erken çağlarda çökebilirdi. Gerek ilkokul ve
gerekse Üniversitelerimizin istikbâlini bu açıdan tehlikede görebiliriz. Çünkü Allah korusun, meselâ
İran'da olduğu şekilde uzun yıllar devam edecek bir
dış gaile ile karşılaşacak olsak devlet bu kadar
me'murların maaşını vermekte zorluk içinde kalacaktır. Kanaatimizce, devletimiz tarihimizdeki bu
tatbikattan örnek alarak, maarif müesseselerini, devlet dışı bir bütçe ile kendi kendini idare edecek bir
mâli yapıya dayandırma istikametinde tedbîrler almalı, tekrar vakıf müessesesenin yaygınlaştırılması
cihetine gitmelidir.
Yaşlılıkta Ortaya Çıkan
Fiziksel Değişiklikler
Yrd.Doç.Dr.Canan YERTUTAN*
Giriş:
Yaşlılık; çocukluk, gençlik, orta yaşlılık gibi hayatın
bir devresidir. İnsanın doğumdan itibaren geçirdiği bu
devrelerde fonksiyonları, metabolizması, psikolojisi
ve sosyal ilişkileri de değişmektedir. Bu nedenle
yaşlılık bir hastalık değil, kendine özgü özellikleri
olan fizyolojik bir süreçtir. Yaşlılıkta, kişilerin fiziksel
ve ruhsal durumlarının bir daha yerine gelmeyecek
şekilde yavaş yavaş kaybolduğu görülür0}.
Bütün canlılar yaşlanacaklar, yaşlandıkça da değişeceklerdir. Bu nedenle yaşlılık da durulamaz. Fakat günümüzde bu devreye özgü hastalıklaım tıptaki
modern gelişmelerle tedavi edilebilmesi, aynca çeşitli
teknolojik gelişmelerin sağladığı yaşam koşullarındaki kolaylıklarla işdeki yıpranmanın ve aşırı yorgunluğun önlenmesi, ortalama insan ömrünün uzamasını ve
daha çok insanın ileri olgunluk çağma ulaşmasını sağlamıştır (1,2,3).
Örneğin, Roma imparatorluğunda doğan bir insan, ortalama 23 yıl yaşamayı ümit edebilirken,
1900'lü yıllarda 49 yıl yaşamayı ümit edebilir duruma
gelmiştir. 20 yy .da ise ortalama ömür hızla artmış, gelişmiş ülkelerde 70 yaşa ulaşmıştır. Bu durum yaşlı
nüfusun artmasına ve gençlere oranının yükselmesine
neden olmuştur(3).
Ülkemizde 1960 nüfus sayımında 65 yaşın üs-
* H.Ü. Ev İdaresi ve Aile Eko. Böl Öğr. Üyesi
tünde bulunan kişilerin oranı % 3.5 iken 1980 nüfus
sayımında % 4.7'ye ulaşmıştır(4). 1985 nüfus sayımına
göre ülkemizde 60 yaşın üzerinde 3 milyon kişi bulunmaktadır(5). Fakat ileri yaşa gelmiş bu kimselerin, sağlıkları bozuk, dinçlikleri kalmamış, bir veya birden
fazla hastalığa sahiptirler. Bu şekilde olan kimselerin
üreticilik yetenekleri azalmış, birer tüketicidirler. Halbuki dinç ve sıhhatli bir şekilde ileri yaşa gelmiş bir
kimsenin, topluma üretici olarak pekçok faydası olacaktır. Çünkü senelerin kazandırdığı tecrübe ile,
olayları genç ve yüksek zekalı, fakat tecrübesi olmayan gençten daha doğru bir şekilde çözebilecektir( 3 , 6 )
Bu nedenle Amerika Birleşik Devletlerinde tıbbi araştırmalara harcanan paranın büyük bir miktarı yaşlılıktaki (hepertansiyon, kalp, kanser, diabet, pankerias gibi) kronik hastalıkların tedavisine aynlmaktadır(6).
Aslında yaşlanma olayı hayatla başlar. Yaşlılığa özgü klinik belirtilerin ilk tohumlan 40 yaş civarında atılır. Bu bakımdan 40 yaşından sonra geçen
ömrü, hücre ve dokulardaki yaşlanma dikkate alınarak 3 devreye ayırmak mümkündü. 40-60 ileri olgunluk çağı, 60-75 yaşlılık çağı, 75 + ihtiyarlık çağıdır, Fakat bu kesin bir ifade taşımaz(3).
Yaş kavramı, biyolojik ve kronolojik yaş olarak ikiye ayrılır. Kronolojik yaş tüm insanlarda aynı
olduğu halde, biyolojik yaş kişilere göre değişir. Aynı
günde doğan iki insan 50 sene sonra kronolojik
olarak aynı yaştadır. Ancak biyolojik yaşlanma kişilere göre değiştiğinden birisi diğerinden daha yaşlı
veya genç olabilir(1). Hatta aynı kişide de her doku
ve organ aynı kronolojik zaman içinde farklı derecelerde yaşlılık belirtisi gösteril*. Bunda yaşam, çevre
koşulları, genetik yapı ile ağır işte çalışma ve ağır
stres altında bulunma etkili olmaktadır(3,4,7).
Belirtilen nedenlerle yaşlılığın kesin olarak ne
zaman ortaya çıktığını belirlemek çok zordur. Kişi
kendisini hissettiği oranda yaşlıdır(2). Fakat unutulmaması gereken gerçek, yaşın ilerlemesine bağlı olarak doku ve organlarda yaşlanmanın olmasıdır. Karaciğerde, kalpte, damarda, iç salgı bezlerinde değişmeler görülür. Beyinde yaşayan hücre toplamı azalır, hafıza zayıflar, dolaşım, sindirim ve diğer sistemlerde fonksiyon zayıflamaları olur, çoğalma yeteneği kaybolur, deri yağsız buruşuk bir hal alır, saçlar beyazlaşır ve onarım olayları zayıflar. Romatizmaya bağlı olarak şekil bozuklukları oluşur, hareket
güçleşir, ayak, bacak ağrıları sıklaşır. Organlarda istem dışı titremelere neden olan parkinson hastalığı
başlar. Ayrıca göz merceğinin uyum kapasitesi ile
işitme, tad alma, koku alma yeteneğinde azalma
olur. Ağrı ve sıcaklık duyuları eşiği düşer(l,3,4) Her türlü
hastalığa karşı direnci azalır ve daha kolay ve sıklıkta
hastalanır. Yapılan bir çalışmaya göre ortalama
olarak kronik hastalıklara ait başlangıç belirtilerinin
en sık rastlandığı yaş 40-55 yaş arasındadır. Yaşın
ilerlemesine bağlı olarak da hastalıklarda artma
başlar(1)
Yaşlanma ile birlikte kişinin harcadığı enerji
miktarında da değişiklik görülür. 30-50 yaş arasında
erkek 2700 kcl. harcarken, 70 yaşdan sonra 2200
kcl, kadın ise 30-50 yaş arasında 2000 kcl harcarken, 70 yaşından sonra 1700 kcal harcar(7).
Yaş
30-50
50-70
70 +
Erkek
Kadın
Ağırlık
Enerji
65
65
65
2700
2500
2200
Ağırlık Enerji
55
55
55
2000
1800
1700
Boy uzunluğuna gelince, 20 yaşından sonra
boy kısalmaya başlar. 25-85 yaş arasında erkekte 10,
kadında 15 cm kısalma olur(1). Kadın 20 yaşında
1.62 m iken, 70 yaşında 1.5 m, erkek ise 20 yaşında
1.73 m, 70 yaşında ise 1.67 m dir. Ağırlık kadın ve
erkekte faklılıklar gösterir. Erkekte 40, kadında 50
yaşından sonra azalma başlar. Kadında 40 yaşında
kilo kaybı olur. Sonra 50 yaşına kadar kilosu artar.
50 yaşından sonra azalmaya başlar. 70 yaşındaki bir
kadın 60 kg gelirken erkek 66.kg gelir. Kuvvette de
azalma görülür. 20-50 yaş arasında yavaş, sonra hızlı
bir şekilde kuvvette düşme olur.
Ayakta
Robert
(1960)
Birmingham
(1964)
Yerden-başa kadar
155 cm
156 cm
Yerden göz hizası
Yerden omuz
Yerden dirsek
Ayakta ulaşılabilen en
yüksek uzaklık
144 cm
128 cm
96 cm
184 cm
146 cm
130 cm
97 cm
173 cm
Otururken
Oturma yeri dirsek
Oturma yeri baş
19 cm
79 cm
22 cm
80 cm
Oturma yeri göz
68 cm
69 cm
Oturma yeri omuz
53 cm
Kuyruk sokumu kemiği ile dizin
önü (Üst bacak uzunluğu)
56
cm
Kuyruk sokumu dizin
47 cm
arka kısmı
55 cm
58 cm
Omuz genişliği
Omuzdan yumrukta
kalem tutulan mesafe
Yerden oturulan yüzyüze
olan mesafe
48 cm
41 cm
39 cm
73 cm
71 cm
41 cm
41 cm
Ayakta kalça genişliği
40 cm
Eğilmişken, duvardan yumruğa
kadar olan uzaklık
80 cm
Ayakta kol yukarı doğru
kaldığında yumrukla duvar
arasındaki uzaklık
32 cm
Ayakta fazla zorlanmadan
ulaşılacak mesafe
145 cm
Bazı organların çevresinin genişliği de değişir.
Kol ve bacak kaslarının çevresi erkeklerde 30 yaşa
kadar artar, sonra azalmaya başlar. Kadında ise 30'a
kadar artar, 30-40 arasında azalır. 40-50 yaş arasında
artar, 50'den sonra azalır. 20 yaşında bir erkeğin 26
cm, kadında 25 cm olurken, 70 yaşında erkeğin 24.5
cm, kadının 27 cm. dir.(8),
Bu değişimlerin dışında bazı vücut ölçülerinde
de değişiklikler olur. İki ayrı yılda kadınları kapsayan iki ayrı araştırmada, otururken, ayakta dururken
çeşitli vücut ölçümleri alınmıştır(9).
1964 yılında yapılan ölçümler 1960 yılında yapılan ölçümlerden yalnız 4 tanesi hariç (ayakta uzanma, ayakta omuz genişliği otururken kolun birşey tutarken uzandığı mesafe, oturulan yüzeyin altı ile yer
arasındaki uzaklık) daha fazla olduğu belirlenmiştir.
Bu da giderek vücut ölçümlerinin arttığını göstermektedir.
Bir takım fiziksel değişikliklerin olduğu yaşlılıkta önemli olan bir düşünürün dediği gibi yaşlıların
hayatlarına sene katmak değil, senelerine hayat katmak gerektiğidir(4). Kişi 65 yaşından evvel de sonra
da aynı insandır. Yalnız, fiziksel, psikolojik durumları ve heyecanlan farklıdır. Yaşlılık dönemini yaşayan kişilerin yapmaları gereken en önemli şey, güçleri ile orantılı olarak mutlaka etkinliklerini sürdürmeleridir. Bir gencin elinden sorumluluğu alınıp
bir köşeye oturtulduğu zaman ne hissederse, yaşlı insan da aynı duyguları hisseder. Çünkü insan aklı ve
vücudu kullanılmayan işe yalamayan bina değildir,
insan hangi yaşda olursa olsun aklını ve fiziksel yeteneklerini kullanmak ve faal olmak için yaratılmıştır. Yalnız faaliyetlerde yaşın, ilerlemesine bağlı
olarak değişiklik olmaktadır. Bu değişiklik, enerji
yetersizliği başta olmak üzere, zamanın bol olmasından ve ailedeki değişimden kaynaklanmaktadır(10).
Yaşlının faaliyetlerini sürdürebilmesinde iş ve
günlük yaşam biçiminin düzenli olmasının rolü büyüktür. Yaşlılıkta değişimlere uyum kapasitesi azaldığı için, iş, semt, komşu ve alışkanlıkların değiştirilmesi yoluna gidilmemelidir.
Günlük yaşantılarında kendilerini yormayan
hafif işlerle uğraşmaları sağlanmalıdır. Bazı hafif
uğraşı isteyen mesleklerde çalışanların daha zinde
kaldıkları belirlenmiştir. Çünkü bu mesleklerde ya-
ratma heyecanı ve vakit geçirme birleşmektedir(4).
Yürüttüğü bir işi, bir mesleği olmayan yaşlının gerek mantal gerekse fiziksel sağlığı için bir uğraşı
seçmesi, boş vaktinin hem zevkli hem de işe yarar
geçmesini sağlar. Yalnız yeteneğine ve kapasitesine
uygun bir uğraşı seçmesi gerekir(4). Bu uğraşı; el sanatları, hafif bahçe işleri olabildiği gibi sosyal etkinliklere katılma da olabilir. Bu yolla insanlarla ilişkiler kurulur ve korunur. Belirli bir grubun istenen, benimsenen üyesi olarak, sosyal ihtiyaçlarını da karşılayabilirler.
Yapılan bu uğraşılarda fiziki faaliyet olmakla
birlikte vücudun tüm adaleleri aktif halde kullanılmamaktadır. Eksersizler yaparak adeleleri faal halde
tutmak gerekir. Organların kullanılmaması sonucunda fonksiyonel gerileme başlar. Vücudun tümü için
devamlı faaliyet gerekil. Bu eksersizler her kişiye ve
her organın özelliklerine göre ayarlanmalıdır. Yaşlılıkta belirli kapasitelerin azalması nedeni ile kazalarda önemli bir artış olur. Düşmelere en fazla yaşlılarda
rastlanır. Bunun için ufak ve yerde kayan halıların
koyulmaması, kenarı kıvrık, bükük halıların olmaması, sallanan merdiven, bozuk trabzanın tamir
edilmesi, küçük ve kolay kayan komidinlerin yatak
kenarına koyulmaması, tuvaletle yatak arasındaki
yolda engellerin olmaması ve yakın olması ve gece
lambasının yakılması gerekir(3).
Sağlıklı ve dinç bir ihtiyarlık için çocukluktan
itibaren uygulanmış dengeli bir beslenme de oldukça
önemlidir. Fakat insanların alıştığı beslenme şeklini
değiştirmesi çok zordur. Çünkü hayat boyu kazanılmış ve adet haline gelmiş bir durum söz konusudur.
Ayrıca yaşlının karakteri keskin çizgiler halindedir.
Yaşlı için alıştığı ve sevdiği şekilde yemek yemek
en büyük tatmin aracı ve zevkidir. Bunu değiştirmek
için uygun ve gerekli olan beslenme şekli, belli bir
plan ve program içinde öğretilmelidir. Noksan ve
yanlış beslenme yaşlılarda daha sıktır. Sebebi, dişlerin kaybolması, bütçenin daralması, aile biteyleri ile
sürtüşme gibi nedenlerle iştahının azalması, pişirmeye üşenme ve kulaktan dolma yanlış bilgilerdir(3)
Yaşlılıkta beslenme ile ilgili olarak sık görülen iskelet hastalığı osteoporozdur. Bu nedenle iskeletin iki
önemli unsuru Ca ve Proteinin alınması gerekir. İki
maddeyi birlikte yüksek miktarda kapsayan süt ve
türevleri yaşlıların beslenmesinde ihmal edilmemelidir. Ömür düşük kalorili gıda ile kısalır, yüksek kalorili gıda ile uzar.
Yaşlılık döneminde önem kazanan ve yaşlıların
uyum sağlamaları gereken problemlerden birisi de
konut sorunudur. Yapılan bir araştırmada yaşlıların
önemli bir bölümünün eşi ile eşi olmadığında yalnız
yaşamayı tercih ettikleri bulunmuştur. Bu nedenle
huzurevi sayısının artmasından çok, yaşlılar için
özel konutların planlanması çalışmalarına ağırlık verilmesi gerekmektedir(11).
Yaşlıların bakımı da önemli bir konudur. Toplumda yaşlılığa hazırlık öğretiminin olması gerekir.
Yaşlanmakta olan kimsenin psikolojisi ve yaşlılıktaki
farklı fiziksel sınırlamaların neler olacağı konusunda
kişiler önceden hazırlanmalıdır. Tüm bu değişikliklerin kaçınılmaz olduğu, emeklilik devresine
uymanın ve bu devreyi yaşa uygun faaliyetlerle değerlendirmenin yolları, aile çevresi içinde kuşaklara
davranışın uygun şekilleri, onların davranışlarına cevap veriş ve fiziki hayata kendini ayarlama şekli, buna ek olarak yalnız yaşayanlar için dengeli beslenme, işlerini kolay yapma ve güvenlik önlemleri ile
ilgili bilgi verilmelidir. Bunun yanısıra aileler de
yaşlılara nasıl davranacakları, hastalık hallerinde nasıl bakacakları, dengeli beslenebilmeleri için nasıl
hareket edecekleri konularında bilgi sahibi yapılmahdırlar(1,4).
Ayrıca günümüzde aile bünyesinin küçülmesi
nedeniyle yaşlıların bakım ve korunması ile ilgili aile dışı hizmetlere duyulan ihtiyaçda artmaktadır. Bu
tip ihtiyaçların eskiden olduğu gibi rastgelc değil, bilimsel ve rasyonel bir biçimde karşılanması gereği
ortaya çıkmıştır.
Yaşlılara verilecek bu tip hizmetleri yürütecek
ve bilgi vermek amacıyla eğitecek olan grubun, doktor, fizyoterapist, diyetisyen, sosyal hizmet uzmanı
ve ev ekonomistinden oluşması gerekir.
Ancak bu şekilde yaşlı kendi kendine yeterli
olacak hatta etrafına yararlı olacaktır. Tüm bunların
dışında yaşlılara yardım edebilmek için, yapılan
araştırmalar sadece hastalıklarla ilgili olmamalı onların, ailedeki ve toplumdaki rolleri, toplumda değerlerinin korunması için ne yapılması gerektiği, ilgileri
ve ihtiyaçlarının da ne olduğunun araştırılması gerekir.
Ülkemizde halen yaşlılara götürülen hizmetler
kurum bakımı şeklindedir. Yaşlılara kendi ailesi veya kendi evinde götürülen bakım hizmetleri örnek
bir proje olarak evlere yemek servisi olarak başlatılmıştır. Ayrıca yaşlılar için yaşlı kulüpleri hizmete
girmiştir.
Sürekli bakıma muhtaç yatağa bağlı kişiler için
özel bakım kurumları ise henüz kurulmamıştır. Yalnız, Sağlık Sosyal Yardım Bakanlığı Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğüne bağlı huzurevlerinde 665
özel bakım bölümleri bu tür yaşlılara ayrılmıştır(5).
KAYNAKLAR
1. Karsh, O. Yaşlılık ve Türkiye'de Yaşlılık So
runları. T.C. S.S.Y.B. Hıfzıssıhha Okulu Sosyal Hizmetler
Bölümü Ankara: 1982.
2. Bilen, M., Ailede Sağlıklı İlişkiler. Mars Matba
ası, Ankara, 1978.
3. Kayhan, Ş., Geriyatri İhtiyarlamanın Biyolojisi
ve ihtiyarlığın Klinik Özellikleri. Hilal Matbaacılık Koli
Şti., İstanbul. 1970.
4. Velicangil. S., Hekimler, Sanayi (İş) Hekimleri,
Dişhekimleri Eczacılar ve Sağlık Çevre Mühendisleri
İçin Koruyucu ve Sosyal Tıp. Filiz Kitabevi. 1980.
5. Türk Aile Yapısı. VI. Beş Yıllık Kalkınma Planı
A.İ.K. Raporu. T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşki
latı Yayın No: DPT 2165, OİK: 338, Nisan 1989.
6. Nichelson, E. Physical and Psychological Adequ
ecy. Journal of Home Economics, 54 (8) October:
700-705,1962.
7. Baysal. A.. Beslenme. Hacettepe Üniversitesi
Yayınları. A: 13. Yargıçoglıt Matbaası, 1975.
8. Heron, A., Chown, S. Age and Funchon Little
Brown and Company Boston. 1967.
9. Wardj. S., Kirk N.S. Antropometry of Elderly women Ergonomics, 10(1): 17-24, 1967.
10. Meeuwig, J. Housing and Activities of the El
derly. Journal of Home Economics, 62 (S) October: 592597. 1970.
11. Bilgin, 0. Yaşlıların Konuta İlişkin Tercihleri
nin İncelenmesi. Ya\mlanmamış Master Tezi. Ankara,
1989.
Yaşlılık Psikolojisi
Yrd. Doç. Dr. Bilal AK*
ÖZET
Türkiye'de psikoloji alanında çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalar çocuk psikolojisi, eğitim psikolojisi, örgüt psikolojisi v.b, alanlarda kendisini göstermektedir. Günümüzde; nüfusumuzda yaşlıların sayısı da giderek artmakta ve yaşlılıktan meydana gelen birçok problem de ortaya çıkmaktadır. Bu problemlerden birisi de yaşlıların psikolojik yapısıdır.
Yaşlılık psikolojisi kendine has özellikler taşımaktadır ve Türkiye'de bu alan ile ilgili çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu makale ile yaşlılık psikolojisine ilgi çekmeye çalışılmıştır.
Giriş:
B
ilindiği gibi psikoloji bilimi, insan davranışlarını
incelemekte; insan davranışlarının ne olduğunu,
davranışlarını nelerin etkilediğini ilmi yollarla ortaya
çıkarmayı amaçlamaktadır.
İnsanın gözlenebilen tüm eylem ve etkinlikleri
de insan davranışını oluşturmaktadır.( 1 )
İnsan; hayatı boyunca sürekli gelişim içindedir.
İnsan bir fert olarak bedeni, zihni, duygusal, cinsi,
törel ve toplumsal gelişim içindedir.(2) Bu gelişmeler;
doğum öncesi, bebeklik, anaokulu, ilkokul, ergenlik,
gençlik, olgunluk, emeklilik, yaşlılık ve ileri yaşlılık
çağlarını kapsamaktadır, insanların çeşitli gelişim
dönemlerinde yetenekleri arasındaki farklılık çok
fazla ve öğrenilmiş davranış ömekleri'de birbirinden
çok farklıdır.(3) Türkiye'de psikolojik alanında; çocuk
psikolojisi, eğitim psikolojisi, örgüt psikolojisi v.b.
üzerine çalışmalar yoğunlaşırken yaşlılık psikolojisi
üzerinde de çalışma ihtiyacı gündeme gelmektedir.
Çünkü; Türkiye'nin nüfus pirami-
H. Ü. Sağlık idaresi Yüksekokulu Öğretim Ü\esı
dinde yaşlıların payı çoğalmaktadır. Dolayısı ile yaşlıların beden ve ruh sağlığında da yeni problemler
karşımıza çıkmaktadır. Yaşlıların davranışları özellik göstermektedir. Bunun için yaşlıların psikolojik
durumlarının incelenmesi de psikoloji ile uğraşanların gündemine girmelidir. Bu nedenle bu makalede
yaşlılık psikolojisine bir giriş yapılmaya ve konunun
önemi vurgulanmaya çalışılacaktır.
İnsanın Toplumsallaşması
Her insan biyolojik bir organizma olduğu kadar
toplumsal bir varlık, bir kültür taşıyıcısı, içinde yaşadığı toplumun bir ürünüdür. Her insan bir grup içinde
doğmakta ve toplumsal niteliklerini guruplarda
kazanmaktadır. Bir toplumun hayat biçimleriyle o
topumda yaşamak için gereken bilgilerle değerler,
gruplar aracılığı ile bireye aktarılmakta ve bu bilgi
ve değerlerle birey belli bir toplumun üyesi olma niteliği kazanmaktadır.
Çocukluk dönemindeki toplumsallaşma birey-
lere, toplumda yaşamak için gerekli temel bilgi, beceri ve özbenlik kavramlarını vermekte fakat toplumsallaşma böylece tamamlanmış olmamaktadır, insan
yaşamının, ergenlik, annelik, askerlik, yaşlılık v,b.
her yeni devresi yeni toplumsal ilişkilere dolayısı ile
de yeni becerilere, bilgilere, özbenlik kavramı değişimlerine yol açmaktadır. Ekonomik hayat bireylerin
meslek çevresine, bu çevrede değişen işlere, yenileşen teknolojiye, yeni örgütlere ve yeni yaşayış dönemlerine alışmasını gerektirmektedir. Coğrafi hareketlilik, göç, yeni komşular, yeni davranış ölçütleri,
emeklilik, yaşlılık v.b. yeni yaşayış biçimleri ve hatta
yeni siyasal bağlantılar anlamına gelmektedir.(4)
Sosyal hayata; biyolojik (soya çekim) etmen,
coğrafya etmeni, ekonomik etmen, kültür etmeni ve
grup etmeninin şekil verdiği görülmektedir(5) Psikologlar, bireylerin toplumsal bir boşlukta varoldukları
varsayımında çalışırken, bu boşluğu doldurmak için
kişilik araştırıcıları kişiliğin oluşmasında ailevi davranış kalıplarının önemini isbatlamışlar fakat bireylerin yalnızca büyümüş çocuklar olarak değil, toplumsal sistemin yetişkin üyeleri olarak da davrandıkları gerçeğini gözönüne almamışlardır. Örgüt ve kurumlar içinde insan davranışlarının en büyük merkezcil alanı ve bu toplulaşmaların psikolojik özellikleri görmemezlikten gelinmiştir6 Fakat şunu da
unutmamak gereklidir ki örgütlerde yer alan insan
davranışlarını önceden tahmin etmek oldukça güçtür. Bunun nedeni, insan davranışlarının bir takım
köklü ihtiyaçlardan ve belirsiz değer sistemlerinden
kaynaklanmasıdır. insanlarla birlikte çalışmanın basit
ve hazır formülleri yoktur. Fakat bilimin katkıları ile
insan davranışlarının anlaşılması ve tahmin edilmesi
ihtimali artmıştır.17
insanın sosyalleşmesi, hayatının büyük bölümünü örgütlerde geçirmesi birçok farklı davranışları
ve çatışmaları da beraberinde getirmektedir8,9 Bireyin
örgüt içindeki davranışlaıını örgütsel davranış bilimi
incelemektedir. Fakat; bunun yanında endüstri
psikolojisi, mühendislik psikolojisi (10) , örgüt psikolojisi, örgüt sosyolojisi, sosyal psikoloji( 1 1 ) , yönetim
bilimi ve ekonomi de insanın örgüt içindeki davranışlarını incelemektedir12
Yetişkin insan davranışları veya yaşlı insan
davranışlarını inceleyen psikoloji disiplinlerinin de
gelişmesi gereklidir. Örgüt psikolojisi içerisinde
emeklilik psikolojisine onun içinde de yaşlılık psikolojisine değinilmektedir ama, Türkiye için yaşlılık
psikolojisinin ayrı bir disiplin olarak yer alması gerekmektedir.
Yetişkin İnsan Davranışları
insanın; bebeklik, okul çağı, ergenlik çağı v.b.
olduğu gibi yetişkinlik (olgunluk) çağında kendine
has davranışları vardır. Yetişkin insanın davranışları,
akli mantıki bakımdan üç grup içinde toplanmaktadır. 1- Akli ve mantıki davranışlar, 2- Akıl ve mantık dışı davranışlar, 3- Gayri akli davranışlar.
Beşeri davranışların çoğu ne akli ne de gayri
aklidir. Beşeri davranışlar daha çok akıl ve mantık
dışı davranışlar olup duygulara dayanmaktadır. Akli
ve mantıki davranışlar muhakeme sonucunda ortaya
çıkmaktadırlar. Akıl ve mantık dışı davranışlar, ferdin içinde bulunduğu cemiyetin sosyal adetlerine uygun hareket etme duygusuna dayanmaktadır. Gayri
akli davranışlar ise çoğunlukla, ferdin sosyal çevrede karşılaştığı hadise ve durumlara intibak edememesi neticesi ortaya çıkan psikolojik tatminsizlikten
doğmaktadır13
Görüldüğü gibi insanın gelişim devrelerine göre
davranış şekilleri de farklılıklar göstermektedirler.
Çocukluk, gençlik, olgunluk yaşlılık gibi insanın çeşitli zamanlarında ve okul, örgüt, aile, toplum gibi
çeşitli mekanlarında davranışlar farklılaşmaktadır.
Yaşlılık Psikolojisi
Doğuştan başlayan ve yıl birimiyle ölçülen zaman yaş olarak tanımlanmaktadır. Yaşı ilerlemiş ihtiyar kimselere yaşlı, yaşlı olma durumu yani ihtiyarlığa da yaşlılık denilmektedir14
Yaşlı insanların da kendilerine özel davranış
şekilleri vardır. Bu davranışlar yani yaşlılık psikolojisinin karekteristikleri genelde şu şekildedir:
Yaşı ilerlemiş bir kimsenin karşılaşabileceği
problemlerin ilk belirti ve arazı, ruhi bir depresyondan yersiz ve aşırı bir iyimserlik ve sevince; ya da
gelecek için aşırı endişe duymaktan sebatsız ve düşüncesizce yapılan ani davranışlara kadar değişebilir. Yaşlıların çoğu kendi kendilerini tenkit etmeye
başlarlar veya başkalarına karşı mantıklı olmayan
kızgınlık hisleri belirtirler. Bu belirti ve araz zamanında teşhis edilemediği takdirde ortaya çıkacak
problemler bir ruh hastalıkları mütehassısının müdahalesini gerektirecek kadar ciddi mahiyet alabilir.
Yaşlı kişiler; her ne kadar içinde bulundukları
ruh halini sıhhatle tasvir etmiyorlar ise de, böyle
kimseler dışardan bakılınca ruhi bir çöküntü içinde
görünürler, işi bitmiş kabuledilecekleri düşüncesindedirler. Çabuk öfkelenir ve kızgınlıklarını açıkça
gösterirler; veya öfkeleri davranış ve konuşmalarından kolaylıkla anlaşılır. Kendilerini ya dev aynasında
ya da dürbünün tersi ile görürler. Başarısızlık ve
hayal kırıklığı hislerini açığa vururlar ve bundan dolayı, genel olarak akıl hastalarında görülen davranışlarla çevrelerini suçlarlar. Yaşlılar; misilleme korkusu ile suçlu olduklarını ifade eder, bu suçluluk duygusunun etkisi ile intihar etmeyi düşündüklerini veya ölmek arzusunda olduklarını söylerler. "Yaşamam için ne sebep var." diye düşünürler. Aynı zamanda intihardan vazgeçmek için manevi ve sosyal
sebeplerin mevcut olduğunu ileri sürerler. Yaşlı hasta
intihar fikrini ciddiye aldığı takdirde kendisine dini
yönden telkin yapacak yetkili bir din adamının veya
sosyal işlerde çalışan kimselerin, yahut da psikolog
veya psikiyatrların yardımını istemek doğru olur.
Şahsın ailesi tehlikeden haberdar edilmeli ve tehlikeli
devreyi atlatıncaya kadar hasta ile daima temas
edilerek nezaret altında bulundurulmalıdır.(15) Türk
toplumunda aile en önemli sosyal kurumlardan biridir. Toplumun çekirdeği ve özü durumundadır.(16)
Fakat hızlı değişme sürecinde ailede eskiyle çatışan
yeni davranış beklentileri oluşması sonucu intiharlar
artmaktadır. Aile içi duygusal atmosferin ve kontrol
ortamının kişilik gelişmesine olumsuz, sevgi ortamının ise psikolojik gelişime genellikle olumlu etkisi
vardır17
"Yaşlılar, neşesizlikten, hiçbir şeyden zevk alamadıklarından, kendilerini faydasız bulduklarından
ve ümitsizliklerinden şikayet ederler. Yemek, uyku,
kişisel ilişkileri, iş, merak ve meşgalelerine ve her
çeşit eğlenceye karşı ilgi ve heyecanlarını kaybettiklerini söylerler.
Yaşlılığa hissi bakımdan layıkı ile hazırlanabilmek, çocukluk çağındaki ruhi sorunların başarılı bir
şekilde çözümlenmesi ile başlar. Birçok durumlarda
çocukluktaki hissi ihtilaflar baskı altına alınmış ve
yetişkin şahıs intibakını kendini koruma mekanizması ile sağlamıştır. Yaşlı hastaların birçoğu çocukluklarında şiddetli ailevi baskılara, disipline ve anne ve
babanın aşikar inkar ve reddine maruz kalmıştır, ileri
yaşlarda, baskı altında tutulmuş olan bu ihtilaflar
nüksederek mutat kendini koruma ölçülerini aşabilir.
Yaşlı kimselerde korku ve endişeleri bertaraf edebilmek için görülen diğer korunma şekilleri alınganlık,
şüphecilik, istifçilik, değişikliklere karşı koymak ve
aşırı evhamlı tutumlardır.
Yaşlılarda; ruhi depresyon en fazla görülen
arazdır. Bu durum, özellikle toplumun gençlere fazlasıyla önem verdiği fakat yaşlıları kaale almadığı
hallerde kendisini gösterir. Böyle toplumlarda yaşlılar kendi kendilerini inkar etme durumuna düşerler
ve kendilerine yönelttikleri düşmanlık hisleri ruhi
depresyonlara ve kendilerini değersiz görmelerine
sebep olur. Gerçeği tahrif etme de çok görülen belirtilerden biridir. Şahıs yaşlılık dolayısı ile bedeni ve
fikri bakımdan birçok şeyler kaybettiğini kabul etmek istemez.
Emekliye ayrılmış yaşlı kişiler için eski durumuna nazaran maddi imkanlarının kısıtlanmış bulunması ve bu yüzden başkalarına daha fazla yük olması
da çok mühim bir problemdir. Artık sadece maddi
veya bedeni hususlarda değil, aynı zamanda ve hepsinden daha mühim olmak üzere hissi yönden yakınlarının destek ve ihtimamına muhtaçtır. Yaşlı ve
genç nesiller arasında dış görünüşteki farklılıklar da
genellikle gerginlik yaratır ve iki nesil arasında istikrarsız ve tatminkar olmayan ilişkilere yol açar. Kişi,
yaşlanma dolayısı ile yakınlarına daha fazla muhtaç
oldukça şimdi koruyucusu durumunda bulunan genç
nesil için bir problem haline gelebilir. Aynı zamanda
bu hale düşmüş olmak şahsın "hiçbir işe yaramadığı" hissine kapılmasına sebebiyet verir. Buna karşılık yaşlılar kendilerine daha çok teminat verilmesi
ve saygı gösterilmesinde ısrar ederler. Hatta inatçı
birer insan olur, kendilerine sorulmadığı halde akıl
vermeye kalkarlar. Bu tip reaksiyonlar düşmanlık
hislerinin doğmasına, aradaki ahenksizliğin artmasına
ve gerginliğe sebep olur.
Yaşlı kişi ileri yaşlarda evlilik hayatında da
güçlüklerle karşılaşabilir. Bu durum, zaten başarısız
bir evlilik yapmış olan çiftler için çok daha nazik bir
mahiyet arzeder. Bu tip evliliklerde dışarı ile olan ilgi ve faaliyetlerin azalması, eşler arasındaki ilişkilerin bozulmasına sebep olur. ihtimam ve merhamet
duygularını celbetmek amacı ile eşler arasında adeta
bir "rekabet" doğar. Emekliliğin sebep olduğu hissi
darbe ile kişinin bağlı olduğu kimselerden ayrılması
veya onlan kaybetmesi ihtimali karşısında duyduğu
hissi darbe arasında büyük bir benzerlik olduğu kanısındadır. Emeklilik orta yaşlarda ve daha sonraki
yıllarda meydana gelen, birbirine bağlı buhranlı devrelerden biridir ve diğerleri gibi üzerinde durulmalıdır. Bu buhranların müşterek bir yönü vardır: Hissi
bakımdan derin bir şekilde bağlı olduğu şahsın şefkatini veya hissi desteğini kaybetmek tehlikesi ile
karşılaşmış olmak. Bu şahıslar genellikle anne-baba,
eş veya çocuklardır. Anne ve babanın ölümü, çocukların okul veya evlenme dolayısı ile evden ayrılması,
eşin hastalığı ve yaş dönümü devresi bu buhranlara
örnek olarak verilebilir.
Emekliliğin veya yaklaşan emekliliğin düzen
bozucu etkileri kısmen şahsın sahip olduğu itimat
hislerine dayanır. Karşısındakilere güvenen şahıs
yalnız kalmaktan daha az endişe duyar. Diğer önemli
bir faktör de kişinin şuuraltında kendi kendisine
verdiği değer hissidir. Esas itibariyle kendisini değersiz gören kimse, iyi bir işi başarmakla duyulan
güven hissinden, ya da bir memur olarak kendi değerini takdirden mahrum kalır. Muhtemelen anababanın ölümü, eşinin hastalanması, çocukların kendisine gösterdiği ilginin azalması veya patronu yahut
iş arkadaşları ile arasındaki hissi bağların kaybolması
gibi hallerde diğerlerine nispetle daha büyük bir
üzüntüye kapılacaktır.
Ölümden korkmak veya onu filozofça karşılamak; mali bakımdan emniyetsizlik içinde bulunmak
veya daha düşük bir hayat seviyesini rahatça kabul
edebilmek; yalnız kalmak veya ayrılığa razı olmak;
psikosomatik rahatsızlıkları bahane ederek şefkat ve
ilgi beklemek; yerli yersiz taleplerde bulunmak veya
ruhen çökmüş görünmek; yahut ihtimam ve arkadaşlığı daha makul yollarla aramak. Bütün bunlar genel
olarak yaşlılıkta olduğu kadar emeklilikte de iyi veya kötü intibakı gösterir. Yukarıdaki durumların herbirinin ne şekilde tecelli edeceği aile efradının birbi-
rinden ayrı kalması veya ölümü, etrafındakilerin sağlayacağı destek ya da onlar tarafından kabul edilme
gibi hususların sebep olacağı endişenin derecesine
bağlıdır.
Yaşlılığa intibaka hazırlık genellikle olgunluk
çağında başlar. Şahsın yaşlılığa tam anlamı ile intibak edebilmesi için gerekli şartlar henüz emekliye
ayrılmadan, eşini kaybetmeden, ciddi bir rahatsızlığı
yokken veya anî ve büyük teessür yaratabilecek bir
olay bahis konusu olmadan vuku bulur.
Yaşı ilerlemiş kimsede yaşlılığın sebep olduğu
bazı organik noksanlıkların bulunacağı hatırdan çıkarılmamalıdır. Yaşlılarda en çok görülen araz hafıza kaybı, düşünme kabiliyetinin azalması, zihni karışıklık devreleri ve daha ileri yaşlarda zaman ve mekân duygusunun kaybolmasıdır. Birçok emekliler
bedeni ve zihni kabiliyetlerindeki azalmadan dolayı
haksız yere kendilerini sorgularlar? Yaşı ilerlemiş
şahıs kendisinden gençliğinde yapabildiklerini beklememelidir. Yapabileceğinden fazlasını istemek itimada muhtaç olunduğunu veya karşısındakinden
yardım beklendiğini gösterir. Bu da maalesef, insanı
hayattan daha fazla uzaklaştıracak olan bir rededilmeye yol açar.
Tedavi ve rehabilitasyon hayatın son devreleri
için şahsın duyduğu tereddüt ve müphemiyetleri gidermek gayesini gütmektedir. Kişinin kendisine olan
saygısını geliştirmek sureti ile arkadaşlarından, sosyal faaliyetlerden ve ailesinden uzak kalmasını önlemek mümkün olur. Emekliye ayrılan şahıs toplum
ve aile içinde bir yeri olduğunu, kendisine saygı duyulduğu, bedenen ve zihnen gösterdiği gerilemeye
rağmen kabul edildiğini bilmek ihtiyacındadır. Yaptığı planlar sonucu elde ettiği başarı ne kadar önemsiz olursa olsun yakınlarından göreceği destek ve teminat onun için başarılı veya başarısız olmak demektir.
Yaşlanan şahsın eşi ve değer verdiği kimseler
arasında tatminkar bir haberleşme olmalıdır. Endişe
ve problemler karşılıklı konuşmak sureti ile giderilebilir. Geçim için ihtiyaçlar karşılanmalı, refah yolla
rı geliştirilip açık tutulmalıdır. Her ne kadar kendilerini faydalı hissetmeleri ve mümkün olduğu kadar
faal bir hayat sürmeleri gerekli ise de, yaşlılar kendi
kabiliyetlerini aşmamayı bilmelidirler. Kendilerin-
den ne bekleyebileceklerini makul bir şekilde takdir
etmeleri gerektir. Ancak bu suretle yaşlı bir kimsenin daha büyük sorumluluktan almasını teşvik edecek bir duruma girebiliriz. Genellikle, bütün iyi niyetimize rağmen yaşlıları kendi sınırlarını aşan bazı
yapıcı faaliyetlere teşvik etmekteyiz. Yaşlılık yıllarına başarı ile intibak edebilmek için kişi kendi yeteneklerini öğrenmeli, işten yavaş yavaş el çekip boş
zamanlarını dinlenme ve eğlence kabilinden işler ve
oyunlarla değerlendirebilme kabiliyetine sahip olmalıdır."
Sonuç
Görüldüğü gibi yaşlılığın kendisine has psikolojik bir yapısı vardır. Yaşlılara bu davranış özelliklerini bilerek yaklaşmak gereklidir. Türkiye'de de
yaşlıların psikolojik yapılarını belirleyici araştırmalar yapılmalıdır. Yaşlılara sahip çıkılmalı, onlara
özen göstermeli, psikolojik ve fiziki problemleri ile
ilgilenmelidir. Türkiye'nin nüfus pramidinde yaşlı
nüfusun çoğalmaya başlaması, bu probleme şimdiden tedbir almayı gerektirmektedir.
KAYNAKLAR
1. ibrahim Ethem Başaran, Psikoloji, Ankara,
1977, S. 8,9.
2. İbrahim Etlıenı Başaran, Eğitim Psikolojisi,
Pars Matbaası, Ankara, 1978, S. 27-170.
3. James, D., Thompson, (Ural Sözen, Tengiz
Üçok) Örgütler Çalışırken Yönetim Teorisinin Toplum
Bilimsel Temeli, Kalite Matbaası, Ankara, 1976, S. 124.
4. Mine TAN, Toplum Bilimine Giriş, Sevinç Mat
baası, Ankara, 1981, S.35-41, 42.
5. Hüseyin Öztürk, Eğitim Sosyolojisi, Kadıoğlu
Matbaası, Ankara, 1983, S52.
6. Daniel Katz, Robert L. Kahn, (Halil Can, Yavuz
Bayar), Örgütlerin Toplumsal Psikolojisi, Doğan Bası
mevi, Ankara, 1977, S. 1.
7. Keıth Davıs, İşletmelerde İnsan Davranışı, Ve
nüs Ofset, 1984, S.3.
8. E.W. Stewart, J.A. Glynn, Introduction t o Sociology, Mac Graw Hill Pub. Co. Ltd., New Delhi, 1981,
S.74-76.
9. Harold, J. Leavitt, Louis R. Pondy, David M.
Boje, Readings in Managerial Psychology, The University of Chicago Press, chicago, 1980, S .471-492.
10. Edwin A. Fleishman, Studies in Personnel and
Industrıal Psychology, The Dorsey Press, İne 1965,
S579-624.
11. Roger Brown, Social Psychology, the Free
Press, New York, 1965.
12. ibrahim Et hem Başaran, Örgütsel Davranış,
A.Ü. Basımevi, Ankara, 1982. S.11-12.
13. R.Tagiuri, A. Baransel, Organizasyonların Beşe
ri Yönü, Hüsnütabiaî Matbaası, İstanbul, 1966. S.119.
14. Kemal Demiray, Türkçe Sözlük, Milliyet Matba
ası, İstanbul, 1990, 5.711-712.
15. Ronald Chen, "Yaşlanmaya Bakış" Public Per
sonnel Review, Temmuz, 1967 (Nükhet Erdem, Emekliliğe
Hazırlık Programı Devlet Personel Dairesi, Ankara, 1968.
S. 18-21.
16. Selman Erdem, Sosyoloji, Kurtuluş Ofset Matba
ası, Ankara, 1974. S.98.
17. Çiğdem Kağıtçıbaşı, insan ve İnsanlar, Beta Basım-Dağıtım, İstanbul, 1985. S.300-301.
18. Nükhet Erdem, Emekliliğe Hazırlık Programı,
Başbakanlık Devlet Personel Dairesi Yayın No: 27, Anka
ra 1968. S 21-24.
Ailenin ve Toplumun
Akıl Hastalıkları ile
İlgili Tutumları
Doç.Dr.Doğan EKER*
ÖZET
Bu makalede, toplum içinde hizmet
(community-based mental health çare)
anlayışı çerçevesinde aile ve toplumun
akıl hastalıktan ile ilgili tutumlarının önemi
üzerinde durulmuştur. Kişiye "akıl hastası"
etiketini ilk koyanın yakın çeyre ve kişinin
kendisi olduğu görüşüne yer verilmiş ve
hangi tip davranış örüntülerinin toplumda
daha çok akıl hastalığı etiketi aldığı, tedaviye karar verme ve toplumun hastayı kabulü İle ilgili araştırmalar gözden geçirilmiştir. Toplumun genelde olumsuz olan tutumlarının değiştirilmesi konusu işlenmiş,
bulguların tutarsız olduğu ve bir sonuca
varmak İçin erken olduğu ifade edilmiştir.
Akıl hastalıkları ile ilgili tutumların değiştirilmesi konusunda daha çok araştırma gerektiği sonucuna varılmıştır.
O.D.T.Ü. Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi
SUMMARY
Attitudes toward mental illness.
İn this arîicle the importance of the attitudes of the community toward mental ///nes for community-hased mental heaith
çare is discussed. The viewpoint that the
tabel of mentat illness î$ first apptied by
significant others or the person himself is
pointed out and the studies on perception
of mental itiness in various behaviorat patterns> preferred treatment modalities, and
acceptance o the mentalty ili are reviewed.
The generally negative attitudes of the
public and the attempts to modify them are
examined and it is indicated that it is too
early to reach a clear conclusion on attitude change due to inconsistent results. İt is
suggested that more research is needed
on the subject of attitude change.
Giriş
A
kıl hastalıklarının toplum içinde ilk olarak farkına varma ve akıl hastası olarak etiketleme, bu
konuda çare aramak için karar aşaması, iyileştirme
için hastane veya benzeri kurumlara baş vurma, tedavinin bir parçası olarak rol oynama, hasta kişinin
hastaneye yatmadan evde kalması ve ayakta takip
edilmesi ve eğer yattıysa hastaneden eve dönüşünden sonra tekrar uyum sağlaması gibi durumlarda ailenin ve çevrenin önemli etkileri olabilmektedir.
Ailenin ve çevrenin yukarıda sayılan etkileri
veya rolleri toplum içinde hizmet yaklaşımı (community-based mental health care; community care)
çerçevesinde oldukça ilgi görmektedir. Kısaca, bu
yaklaşım büyük ve merkezi olan hastanelerin ilgili
birimleri veya hastaneler yerine ulaşılması daha kolay olan ve toplum içinde hizmet veren daha küçük
birimleri içeren bir yaklaşımdır. En önemli hedeflerinden biri de tedavi etmekten ziyade akıl hastalıklarını önleyici bir rol üstlenmektedir.
Yazarın toplum içinde hizmet yaklaşımı ve ailenin rolü konulan arasında vurgulamak istediği
nokta kendi araştırma alanı olan ve literatürde üzerinde çok çalışılmış olan ailenin ve toplumun akıl
hastalıkları ile ilgili tutumlarıdır. Ailenin ve toplumun tutumları akıl hastalıklarının tanınmasında, tedavisinde ve tedavi sonrasında rol oynayan faktörler
arasında kabul edilmektedir. Ayrıca, özellikle toplum içinde hizmet yaklaşımı çerçevesinde bu tutumlar önem kazanmaktadır. Hastanede yatmak yerine
evde kalmak ve varsa işine devam etmek ailenin ve
yakın çevrenin kişiyi kabulüne bağlı olacaktır.
Etiketleme
Akıl hastalığı ile ilgili tutumların önemine, ailenin ve yakın çevrenin kişiyi akıl hastası olarak tanımlamadaki rollerinden bahsederek girebiliriz.
Bhugra (1989) ve Mechanic (1967) genel olarak akıl
hastalığı tanısının hastaneye başvurmadan önce ve
konuda uzman olmayan kişilerce (aile, arkadaşlar, iş
yerindekiler, v.b.) konduğunu ileri sürmektedirler.
Diğer bazı durumlarda ise kişinin kendisi de bu tanımlamayı yapmaktadır. Yani ilk önce problemi tanıyan veya problem olarak tanımlayan kişinin kendisi ve/veya çevresi olmaktadır, Bu basamaktan sonra
ise, eğer karar verilmişse, kişi konunun uzmanına
götürülmektedir.
Toplumun ve çeşitli kesimlerinin bazı davranış
örüntülerini nasıl tanımladıkları konusunda çok sayıda araştırma yapılmıştır. Genelde toplum paranoid
şizofreni tipinde bir tabloyu diğerlerine (depresif ve
kaygı durumları, kişilik bozukluğu, v.s.) oranla daha
çok akıl hastası olarak tanımlamaktadır. Erinhosho
ve Ayonrinde'nin (1978) karşılaştırdığı kültürlerde
(Kuzey Amerika, Japonya, Yeni Zellanda, Avusturalya, Nijerya), Parra ve Yin-Cheong So (1983) tarafından Meksika kökenli Amerikalılar arasında yapılan çalışmada, Malla ve Shaw (1987) tarafından Kanada'da yapılan çalışmada ve nihayet bu makalenin
yazarının Türkiye'de üniversite öğrencileri (Eker,
1989) hemşireler (Eker ve Arkar, baskıda), ve hasta
yakınları arasında (Arkar ve Eker, 1991) yaptığı çalışmalarda yukarıdaki genel sonucu destekleyen bulgular elde edilmiştir. Rabkin'e (1972) göre garip ve
rahatsız edici davranışlar, içe kapanma, çevreden
kopma ve depresif davranışlar gibi davranışlardan
daha az toplum tarafından kabul görmektedir. Yukarıdaki araştırma bulgularını bu açıdan yorumlamak
mümkün görülmektedir. Hastalık belirtilerinin toplum tarafından görülebilirliliği (visibility) önemli bir
faktör olarak ortaya çıkmaktadır (Mechanic, 1967).
Bu arada farklı kültürler arasında tanımlama
açısından farklılıklar da olabilmektedir. Mesela, Nijerya'da yapılan bir çalışmada (Erinhosho ve Ayonrinde, 1978) kullanılan o zamanki adları ile basit tip
şizofreni ile nevrotik vaka hikayeleri birbirlerinden
farklı derecelerde akıl hastası olarak algılanırlarken
Türkiye'de (Eker, 1989) bu iki tablo birbirleriyle aynı
derecede akıl hastası olarak algılanmışlardır.
Tedaviye Karar Verme
Aile ve/veya kişinin kendisi tarafından hasta
olarak tanımlama yapıldıktan sonra hastane veya
başka çarelere başvurmada özellikle eğitim olanakları daha az olan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ilk anda durumun pek beklendiği gibi olmadığı
ve modern yöntemlerin tercih edilmediği düşünülebilinir. Araştırmalar bunun her zaman böyle olmadığı
yönünde sonuçlar vermiştir. Çeşitli servislerde ça-
lışan Türk hemşireler arasında yapılan bir çalışmada
(Eker ve Arkar, baskıda) hastalığın nedeni olarak
psikolojik nedenler ve psikoterapi organik nedenler
ve ilaç tedavisinden daha çok tercih edilmiştir. Benzeri bir şekilde Eskin (1989) tarafından güneybatı
bölgemizde bir köyde yapılan çalışmada köylüler en
fazla "psikolojik" nedenleri göstermişlerdir, ikinci
sırada "sosyal", üçüncü sırada da "tıbbi" nedenleri
göstermişlerdir. Aynı örneklemde ilginç bir şekilde
psikiyatrist en faydalı, akıl hastanesi ikinci derecede
faydalı ve geleneksel tedavi (hoca) ise en az faydalı
yaklaşımlar olarak değerlendirilmişlerdir. Sözü edilen araştırmacı köy örnekleminin görüşlerinin modern psikiyatri ile uyum içinde olduğu sonucuna varmıştır. Ilechukwu (1988) tedavi yöntemleri konusunu
incelememekle beraber akıl hastalığı nedenleri
konusunda Afrika'da benzeri sonuçlar elde etmiştir.
Bir eğitim hastanesinde ayakta takip edilen psikiyatri
hastalan arasında mistik ve benzeri nedenler de gösterilmekle beraber beklenenin aksine en fazla "psikososyal" ve "tıbbi" nedenler gösterilmiştir. Sözü geçen araştırmacı, modern yaklaşımların hastaların çoğunluğunun ulaşması mümkün olduğu durumlarda
ve geleneksel çarelerden daha başarılı oldukları takdirde çoğunluk tarafından kullanılacaklarını tahmin
etmektedir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından gelişmekte olan bazı ülkelerde yapılan birseri çalışmada
(Harding, Busnello ve ark., 1983) toplum içinde ve
mahalli hizmet anlayışı benimsenmiş ve eskiye oranla
daha yüksek oranda akıl hastalığının farkına varma
ve daha fazla modern sağlık hizmetlerini tercih etme
yönünde bulgular elde edilmiştir. Tabii ki yukarıda
özetlenen çalışmalar belirli merkezlerde yapıldıklarından sonuçlar bütün topluma genellenmeyebilir. Bununla beraber hizmetin olmasının ve tanıtılmasının kullanıma yol açacağı düşünülebilinir. Çeşitli
eğitim çalışmalarının akıl hastalıkları ile ilgili tutumlar üzerindeki etkileri konusu bu makalede daha sonra
işlenecektir.
Toplumun Akıl Hastalarını Kabulü
Bu noktada toplum içinde hizmet anlayışı üzerinde biraz daha durulacak ve toplumun hastayı kendi
içine kabulü üzerine yapılan çalışmalar gözden geçirilecektir.
Makalenin başında kısaca toplum içinde hizmet
yaklaşımının mahalli ve küçük birimler şeklinde hizmet vermeyi ve ideal olarak da önleyici çalışmaları
amaç edindiği belirtilmişti. Iscoe ve Harris (1984)
"arenanın" mahalli seviyedeki gruplar, kurumlar ve
organizasyonlar olduğunu ve amacın özellike imkanları kısıtlı ve başkalarına bağımlı olan kişilere problemlerle başa çıkabilmelerinde yardımcı olmak ve
hayat şartlarının iyileştirilmesi veya iyi hayat şartlarının devamının sağlanması olduğunu belirtmektedirler.
Sözü edilen yaklaşımla ilgili çalışmalar ilk anda
düşünüldüğü kadar kolay olmayabilir. Mesela, Heller (1990) literatür taramasında mahalli grupların daha ziyade büyük çoğunluğu etkileyen ve sık görülen
problemleri çözmek için biraraya geldiklerini, fakat
beklenmeyen, sık olmayan veya çok az insanı etkileyen olaylarda ise başa çıkmanın zor olduğunu ve etkili desteğin daha az olduğunu belirtmektedir. Heller, okul ve iş yerlerinde de ancak alışılagelinmiş
tarzların yarattığı kısıtlamalar çerçevesinde program
çalışmaları yapılabildiğine dair görüşlere ve bulgulara yer vermektedir. Hatta, Gralnick (1985) hastane
sistemini yeniden canlandırmak için iyi nedenler olduğunu ve toplum içinde hizmet yaklaşımının amacına ulaşamadığını ileri sürmüştür. Gralnick'e göre
Amerika'da toplum içinde iyileştirme çabalan akıl
hastalığında bir azalmaya götürmemiştir. Hapishanelerde, yetersiz şartlardaki otel odalarında, huzur evlerinde ve benzer yerlerde artan sayılarda akıl hastalarının bulunduğunu ve evsizlerin en az %.25'inin akıl
hastalarından oluştuğunu ileri sürmüştür. Yazar, akıl
hastalarının toplum içine bırakılmalarının aileler üzerinde büyük baskı yalattığını ve bazı ciddi vakaların
hastanede bile başa çıkılması zor vakalar olduklarını
işaret etmektedir. Bu da ailenin diğer fertlerinde çeşitli rahatsızlıklar ortaya çıkmasına neden olabilir.
Bu görüşe karşılık Okin (1985) eğer hastaların çoğunluğu toplum içinde yaşayacaksa onların toplum
içinde uyum sağlamak için gereken becerileri öğrenecekleri en iyi yer gene toplumdur demektedir. Hastane ancak başa çıkılması güç olan hastalar için gerekli olacaktır.
Bu tartışmada kilit rolü herhalde toplumun ve
özellikle ailenin akıl hastasını ne derece kabul edece-
ği ve içine alacağı gerçeği oynayacaktır. İşte bu noktada toplumun akıl hastaları ile ilgili tutumları oldukça önem kazanmaktadır.
Toplumun akıl hastalarını ne dereceye kadar
kabul veya reddettikleri konusunda oldukça çok araştırma yapılmıştır. Bu çalışmaların genelde sonuçları
halkın akıl hastalarına olumsuz baktıkları ve reddettikleri yönündedir (Greenley, 1984, Nieradzik ve
Cochrane, 1985; Rabkin, 1972; Trute ve ark., 1989).
Toplumun tutumları derken yalnızca aile ve yakın
çevre değil, Bhugra'nın (1989) belirttiği gibi, ekonomik kaynakların ve personelin temin edilmesinde söz
sahibi olan kişilerin tutumları da önem kazanmaktadır. Ayrıca toplumun ilgili konularda eğitilmesinde
kilit rol oynayan uzmanların (psikiyatrist, psikolog,
hemşire, vb.) tutumları da önemli rol oynayabilir.
Çeşitli eğitim çalışmaları, yayınlar, aileler ve hastalarla ilişkiler ve bürokratlarla ilişkiler yoluyla akıl
hastaları ile ilgili tutumların başkalarına aktrılması
mümkün olabilir.
Toplum içinde farklı kesimlerin farklı özelliklere sahip hastalara karşı tutumlarında farklılıklar görülmektedir. Rabkin (1981), daha yaşlı, eğitimi daha
düşük ve ekonomik bakımdan daha alt gelir seviyesindekilerin daha az tolerans gösterdiklerine işaret etmektedir. Hasta özelliklen açısından ise görülebilir
şekilde rahatsızlığı olan, önceden tahmini güç davranışlarda bulunan, erkek olan, bir azınlık grubuna dahil bulunan, ilişkileri kopuk ve bir eyalet hastanesinde
organik tedavi gören kişiler en fazla negatif tutumlara
neden olmaktadır.
Akıl hastalıkları ile ilgilenen sağlık personelinin tutumları da incelenmiştir. Genelde mesleki eğitimi daha yüksek olanlarda düşük olanlara oranla daha olumlu olarak nitelendirilebilecek tutumlar görülmektedir (Rabkin, 1972). Uçman (1983) Türkiye'de
buna paralel sonuçlar elde etmiştir. Bununla beraber,
Rabkin (1972) meslek gruplarının bazı demografik
özellikler açısından farklılıklar gösterdiklerine ve bu
özelliklerin önemli ölçüde tutumları ve meslek seçimini belirleyeceğine dikkati çekmiştir. Literatürde,
sağlık hizmeti verenlerin hangi tipde hasta veya
davranışlara daha az tolerans gösterdiği yönünde
araştırmalar da bulunmaktadır. Mesela, tıp öğrencile-
ri arasında yapılan bir çalışmada (Elizur ve ark.,
1986) hastanın davranışlarının şiddetinin ve saldırganlığının artması hastaya karşı daha az yakınlıkla
ilişkili bulunmuştur. Mirabi ve arkadaşları (1985) ise
çeşitli meslek grublarından olan ve akıl hastalarına
hizmet veren elemanların çoğunluğunun kronik akıl
hastalarını tedavi için tercih etmediklerini göstermişlerdir.
Özellikle gelişmekte olan ülkelerde yetişmiş
elemanın az bulunması ve merkezi yerleşim birimlerinde toplanmış olması gibi problemlerden dolayı
toplum içinde hizmet anlayışında uzmanların dışında
uygun elemanların da gerekli noktalarda kullanımı
gündeme gelmektedir. Ruh Sağlığı Bülteni'nin önsözünde (Ruh Sağlığı Bülteni, 1988) ruh sağlığı hizmetlerinin temel sağlık hizmetleri ile bütünleştirilmesinden ve en uç birimler olan sağlık ocakları,
sağlık evleri ayrıca acil servis, dispanser ve poliklinik gibi bilimlerde çalışan pratisyen hekimlerin ön
plana çıkmasından söz edilmektedir. Dünya Sağlık
Örgütü (Harding, Busnello ve ark., 1983; Harding,
Climent ve ark., 1983; Murthy ve Wig, 1983; Sartorius ve Harding, 1983) gelişmekte olan bazı ülkelerde
yaptığı bir dizi çalışmada daha ucuza malolan ve halk
tarafından ulaşılması daha kolay olan bir yöntem
olarak temel sağlık hizmetleri çerçevesinde hizmet
veren personeli kısa bir eğitimden geçirerek kullanma
yoluna gitmiştir. Bu tip personelin akıl hastalan ile
ilgilenmeye karşı olan direncine dikkati çeken
araştırmacılar verilen kısa eğitim sonucu beklenen
yönde olumlu değişiklikler olduğunu belirtmişlerdir.
Akıl Hastalıkları ile İlgili
Tutumların Değişmesi
Toplum içinde hizmet anlayışı çerçevesinde
akıl sağlığı korunacaksa yukarıda belirtildiği gibi
toplumun, halk olsun bazı seviyelerdeki sağlık elemanları olsun, tutumlarında değişiklikler gerekebilecektir. Yardıma ihtiyacı olan kişinin ailenin ve yakın
çevrenin desteği ile ve varsa işinden kopmadan takip
edilerek uyum sağlaması toplum içinde ve özellikle
ailesi tarafından kabul edilmesine bağlıdır. Sosyal
desteğin sağlık üzerinde olumlu etkileri olduğu yönünde bulgular bulunmaktadır (Heller, 1990; Kess-
ler ve ark., 1985). Ailenin Ve çevrenin desteğinden
söz ederken gerçekçi olmayan ve sahte bir yakınlık
beklentisinden söz edilmemektedir. Dünya Sağlık
Örgütü taralından yürütülen ve daha önce sözü edilen çalışma çerçevesinde Wig ve arkadaşları (1980)
akıl hastalarının nasıl algılanması ve onlara nasıl reaksiyon gösterilmesi konularında standart bir yaklaşım empoze edilmesine karşıdırlar. Yetersiz bilginin
ve yanlış etiketlemenin olduğu durumlarda tutumların değiştirilmesi gerektiğine işaret etmektedirler.
Araştırmacılar mümkün olan en iyimser ve olumlu
tutumları geliştirmekten söz etmedikînerini belirterek bazı durumlarda gerçekçi olmayan seviyede
iyimser tutumlar olduğuna da dikkati çekmektedirler. Akıl hastalarının tabii ki bazı yetersizlikleri olduğu ve toplumun problemin farkında olarak gerçekçi
ve insancıl bir yaklaşım sergilemesi gerektiği yönünde görüşler belirtmişlerdir. Daha önce Gralnick'in (1985) akıl hastalarının aileleri üzerinde baskı yarattığı konusundaki görüşü ifade edilmişti.
Kessler ve arkadaşları (1985) sosyal destek vermenin verene olan etkisine araştırmalarda pek ilgi gösterilmediğine dikkat çekerek uzun süre destek verenin duygusal açıdan tükenebileceğin! belirtmişlerdir.
Ayrıca, ailenin işbirliğini isteyen programlanıl yaygınlaştırılmalarından önce risklerin değerlendirilmesini ve mümkün olduğu kadar azaltılmalarını tavsiye
etmektedirler. Hatta, Rabkin (1981) akıl hastalarına
karşı tutumların her zaman ilgisizlikten kaynaklanmadığını ve hangi şartlarda ve ne karşılığında hasta
yakınlarının onları evde kabul edecekleri veya ilişkilerini devam ettirecekleri konularında çalışmalar yapılması gerektiğini ifade etmektedir. Toplumdan
olumlu reaksiyon alma konusunda ilginç bir yaklaşımı Peterson (1986) sergilemiştir. Halka eğitim vermek yerine hastalara dışarıda uyum sağlamalarına
yardımcı becerileri (telefon kullanmak, genel görünüşüne dikkat etmek, bütçe yapmak, v.s.) öğreterek
onların toplumdan olumlu reaksiyon almaları sağlanmıştır.
Bhugra (1989) literatür taramasında eğitimin
akıl hastalıkları ile ilgili tutumlara etkisi konusunda
araştırma sonuçlarını tutarlı görmemektedir. Rabkin
(1972) ise bazı mesleki gruplarda tutumlarda beklenen yönde değişmeler olduğunu ve kritik faktörün
doğrudan akıl hastanesi ve akıl hastası ile etkileşim
ile birlikte ilave eğitim verilmesi olduğunu belirtmiştir. Bu yönde bir kombinasyonu kullanan Dünya
Sağlık Örgütü (Harding, Busnello ve ark., 1983;
Murthy ve Wig, 1983) sağlık elemanlarında beklenen yönde tutum değişmeleri olduğunu belirtmiştir.
Roman ve Floyd (1981) akıl hastaları ile daha fazla
doğrudan pratik deneyimi olanlarda daha az deneyimi olanlara oranla daha fazla hastayı kabul yönünde
bulgular elde etmişlerdir. Jaffe ve arkadaşları (1979)
hemşireler arasında yaptıkları çalışmada yalnızca sınıfta eğitimin etkisi olmadığını, akıl hastaları ile
doğrudan etkileşimin olduğu pratik deneyimin tutumları etkilediğini bulmuşlardır. Ayrıca pratik deneyimin olduğu hastane ortamının önemli olduğunu
ve olumlu tutumların hakim olduğu bir hastanede
deneyimin olumlu tutum gelişmesine götürdüğünü
bulmuşlardır.
Yukarıdaki olumlu bulgulara karşılık değişme
bulmayan araştırmalarda vardır. Türkiye'de hasta yakınları arasında yapılan bir çalışmada (Arkar ve
Eker, 1991) psikiyatri bölümünde hastası olanlarla
başka bölümlerde hastası olanlar arasında tutum
farklılıkları bulunmamıştır. Türk üniversite öğrencileri ile çoğunluğunu psikiyatristlerin oluşturduğu uzmanlar arasında yapılan karşılaştırmalarda da bazı
istisnalar dışında benzer tutumlar görülmüştür. Farklı
bölümlerden olan öğrenciler bazı farklılıklar olmakla beraber genelde benzer tutumlar göstermişlerdir (Eker, 1988) ve ayrıca birinci ve dördüncü sınıf
psikoloji öğrencileri ile çoğunluğunu psikiyatristlerin oluşturduğu deneyimli meslek gurubu arasında
gene bazı farklılıklar olmakla birlikte temelde benzer tutumlar görülmüştür (Eker, 1985). Üniversiteye
yeni girenler ile dört sene psikoloji okuyanlar ve
pratik/akademik bakımdan deneyimli olanlar arasında temelde benzeyen tutumlar olması ilginç görülmektedir. Rabkin'de (1979) benzeri bir şekilde değişik bölümlerden olan üniversite öğrencilerinin çoğunluğu teşkil ettiği bir "genel halk" gurubu ile çoğunluğunu psikologların oluşturduğu uzmanlar grubu arasında farklılıklardan çok benzerlikler oduğuna
işaret etmiştir. Gene Türkiye'de yapılan bir çalışmada
(Eker ve Arkar, baskıda) hemşirelerde meslekte
geçen seneler ile deneyim sahibi olunan farklı servis
sayısı akıl hastalıkları ile ilgili tutumlarla ilişkili bulunmamıştır. Malla ve Shaw (1987) akademik/pratik
psikiyatri eğitimi alan ve almayan hemşireler arasındaki karşılaştırmalarında tutumların çoğunda farklılıklar olmadığını görmüşlerdir. Malla ve Shaw sağlıkla ilgili meslekleri seçenlerin zaten olabilecek en
olumlu seviyede tutumlara sahip olduklarını ve istisnalar dışında daha fazla değişmeye imkan bulunmadığını ifade etmişlerdir. Aynı şekilde, benzer özelliklere sahip kişilerin benzer meslekleri seçmeleri veya
belirli bir seviyede genel eğitimin temelde benzer tutumlar geliştirebileceği yönünde görüşler bu makalenin yazarı (Eker, 1985) tarafından da ifade edilmişti.
Bu yazarın görüşüne göre ölçülen tutumlara ve değerlere bağlı olarak farklı eğitim/deneyim seviyelerinde tutumların gelişmesi ve yerleşmesi mümkün
görülmektedir.
Bu makalede toplum içinde hizmet anlayışı
çerçevesinde toplumun ve özellikle ailenin akıl hastalarını kabulü konusu vurgulanmış ve gerektiği takdirde hastanın gerçekçi bir seviyede kabulü için bazı
tutumlarda değişiklik yapılması gerektiğine işaret
edilmişti. Yukarıda örnekleri verilen literatür çok tutarlı sonuçlar vermemektedir. Bu durumda akıl hastalıkları ile ilgili tutumlaıın değiştirilmesi konusunda
bir sonuca varmak için erken olduğu görüşü ön plana çıkmaktadır. Akıl hastalıkları ile ilgili değer yargılarının ve tutumların çok erken yaşlarda başlayarak yerleşmesi ve katılaşması mümkündür. Daha yüzeysel olan bazı bilgileri belki değiştirmek mümkün
olabilir. Mesela, akıl hastalıklarının nedenleri ve te-
davisi konularında bilgiler vererek gerçekçi beklentiler geliştirmek mümkün olabilir. Eker ve Arkar'ın
(baskıda) hemşireler üzerinde yaptıkları araştırmada
diğer tutumlar arasında yalnızca psikoterapi ve prognoz ile ilgili olanlardaki değişmeler üniversite eğitimi ile ilişkili bulunmuştur. Bu açıdan baktığımızda
daha işin başlarında olduğumuz ve bu konuda daha
çok araştırma yapmamız gerektiği ortaya çıkmaktadır. Mesela, akıl hastalıkları ile ilgili hangi tutumlar
ne kadar erken yaşlarda gelişmeye ve yerleşmeye
başlamaktadır? Hangi tutumlar ileri yaşlarda meslek
eğitiminde ve meslek hayatında gerçekçi bir yönde
değişmeye açıktır?
Bu araştırmacının üniversite öğrencileri ve uzmanlar üzerinde yaptığı ve yukarıda sözü edilen çalışmalarda (Eker, 1985, 1988) ölçülen tutumlaıın
önemli bir kısmının yüksek öğrenime gelinceye kadar oldukça yerleştikleri ve fazla değişmeye açık olmadıkları izlenimi uyanmıştır. Fakat daha öncede
belirtildiği gibi tutumlarda değişmeler elde eden
araştırmaların da olduğu bir gerçektir. Bhugra
(1989) tutumlardaki değişmelerin yayılması içinbirden fazla neslin geçmesi gerektiğine ve bilgiyi bir
defa verip unutmak yerine devamlı ve ısrarlı verilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Bu arada tıp öğrencilerinin ve pratisyen hekimlerin tutumları ile ilgili olarak meslekte erkenden "yakalanmalarının"
akıl hastasını kabule ve erken tedaviye katkıda bulunacağını ifade etmiştir.
Bu makalenin yazarı, yukarıdaki tartışmalar
çerçevesinde akıl hastalıkları ile ilgili tutumların er-
KAYNAKLAR
l)Arkar, //., ve Eker, D. (1991). influence ofiıavıng
a hospitalized mentally ili memher in the family on attitudes loward mentalpat ients in Turkey. Yayınlanmamış araştırma raporu.
2) Bhugra, D. (1989). Attitudes to\vards mental ili
ne ss: A revie\v of the literatüre. Açta Psychiatrica Scandinavica, 80,1-12.
3) Eker, D. (1985). Attitudes ofTurkish and Ameri
can elinicians and Tıırkish psychology sîudents toward
mental patients.
4) International Journal of Social Psychiatry, 31,
223-229.
5) Eker, D. (1988). University sîudents' attitudes toward mental pat ients in a developing Country. Social
Psychkıtry and Psychiatric Epidemiology, 23, 264-266.
6) Eker, D. (1989). Attitudes toward mental illness:
recognition, desired social dislance, e.\pected hürden and
negative influence on mental lıealth among Turkish freshmen. Social Psychiatry and Psychiatric Epidemiology,, 24,
146-150.
7) Eker. D., and Arkar. 11. (Baskıda). Expcrienced
Turkish nurses' attitudes toward nıerüal illness and the predictor variables of their attitudes. International Journal of
Social Psychiatry.
8) Elizur, A., Neunıann, M., and Bawer, A. (1986).
Inîerdependency of attitudes, diagnostic assessment and
therapeutic recomnıendations of medical students towards
nıental patients. International Journal of Social Psychi
atry, 32, 31-40.
9) Erinhosho, O.A., and Ayonrinde, A. {1978). A
comparative study of opinion and knowledge about nıental
illness in deffer erit societies. Psychiatry, 41,403-410.
10) Eskin, M. (1989). Rural pop ula t i ons' opinion
about the causes of mentai illness, modern psychiatric
help-soure.es and traditional healers in Turkey. Internatio
nal J ournal of Social Psychiatry y 35,324-328.
11) Gralnick,A. (1985). Biti id a better state hospital:
deinstutionalization has failcd. Hospital and Community
Psychiatry, 41,403-410 '
12 f Grenley, J.R. (1984). Social factors, nıental illness, and psychiatric çare: recent advences from a sociologıcal perspective. Hospital and Community Psychiatry,
35, 813-820.
13) Harding, T.W.t Busnello, E. d'Arrigo, Climent,
C.E., Diop. Mb., El-Hakim, A., Giel, R., ibrahim, H.H.A.,
Ladrido-lgnacio, L.. and Wig. N.N. (1983). The W110 col
laborative study on strategies for e.\tending nıental health
çare, III: evaluative design and illustrative results. Ameri
can Journal of Psychiatry, 140,1481-1485.
14) Harding. T.W., Climent, C.E., Diop, Mb., Giel,
R., ibrahim. H.H.A., Mıırthy. R.S., Suleiman, M.A., and
Wig, N.N. (1983). The W110 collaborajive study on strate
gies for e.Ytending nıental health çare, II: the development
of ne\v research methods. American Journal of Psychi
atry, 140,1474-1480.
15) Heller, K. (1990). Social and community intervention. Annual Review of Psychology, 41, 141-168.
16) Hechııkwu, S.T.C. (1988). Inter-relationships of
beliefs about nıental illness. psychiatric diagnoses and
nıental health çare delivery among Africans. International
Journal of Social Psychiatry, 34, 200-206.
17) Iscoe, /., and Harrls, L.C. (1984). Social and
community interventions. Annual R*eview of Psychology,
35,333-360.
18) Jaffe, Y., Maoz, B., and Avrattı, L. (1979). Mental hospital e.yperience. classroonı instruction and change
in conceptions and attitudes towards nıental illness. British
Journal of Medical Psychology, 52, 253-258.
19) Kessler R.C.. Price, R.H., and Wortman. C.B.
(1985). Social factors in psychoj?atholog\: stress, social
support, and coping processes. Annual Review of Psycho-
logy, 36,531-572.
20) Malla, A., and Shaw, T. (1987). Attitues towards
nıental illness: the influence of education and e.Kperience.
International Journal of Social Psychiatry, 33,33 -41.
21) Mechanic, D. (1967). Some factors m idenüfying
and defining nıental illness. İn T.J. Scheff (Ed.), Mentai ill
ness and social processes. New York: Harper and Row.
22) Mirabi, M., Weinman, ML., Magnetti, S.M., and
Keppler, K.N. (1985). Professional attitudes toward the
ehronic mentally ili. ospital and Community Psychiatry,
36,404-405.
23) Murthy, R.S., and Wig N.N. (1983). The WHO
collaborative study on strategies for extending nıental he
alth çare IV: a iraining approach to enhancing the availibility of nıental health nıanpower in a developing Country.
American Journal of Psychiatry, 140,1486-1490.
24) Nieradzik, K., and Cochrane, R. (1985). Public
attitudes to\vards nıental illness-the effects ofbehavior, roles anii psychiatric labels. International Journal of Social
Psychiatry, 31, 23-33
25) Okin, R.L., (1985). E.ypand the community çare
systenı: deinstutionalization can work. Hospital and Comm u nUy Psych iatry, 36, 742-745,
26) Parra, E., and Yin-Cheong So., A. (1983). The
changing perceptions of nıental illness in a MexicanAmerican community. Intenational Journal of Social
Psychiatry, 29, 95-100.
27) Peterson, CL. (1986). Changing community atti
tudes toward the ehronic mentally ili through a psvehosocial program. Hospital and Community Psychiatry, 37, 180182.
28) Rabkin, J.G. (1972). Opinions about nıental ill
ness: a review of the lliîerature, Psychological Bulletin,
77,153-171.
29) Rabkin, J.G. (1979). Who is called mentally ili:
public and professional views. Journal of Community
Psychology, 7, 253-258.
30) Rabkin. J.G. (1981). Public attitudes: new rese
arch direetions. Hospital and Community Psychiatry, 32,
157.
31) Roman, P.M., and Elnoyd, II.II. Jr. (1981). Soci
al acceptance of psychiatric illness and psychiatric treatnıent. Social Psychiatry, 16,21-29.
32) Ruh Sağlığı Bülteni. (1988). Önsöz. Ruh Sağlığı
Bülteni, 1,1.
33) Sartorius, N., and Harding T.W. (1983). The
WIIO collaborative study on strategies for e.\ tendi ng men
tai health çare. I: the genesis of the study. American Jour
nal of Psychiatry, 140,1470-1473.
34) Trute, B., Tefft, B.. and Segall, A. (1989). Social
rejection of the mentally ill: a replication study of public attiîude. Social Psychiatry and Psychiatric Epidemiology,
24, 69-76.
33) Uçman, P. (1983). Attitudes of psychiatric personnel and the therapeutic miUieıı. Hacettepe Medical Journal, 16,191-197.
36) Wig, N.N., Suleiman, MA., Routledge, R..
Murthy, R.S., Ladrido-lgnacio y L., ibrahim H.H.A., and
Harding, T.W. (1980). Community reactions io mentol disorders: a key informantstudy in three developing countries. Açta Psychiatrica Scandinavica, 61,111-126.
Madde Bağımlılığı ve
Alkolizmde Aile
Prof.Dr.Mehmet ÜNAL*
Giriş:
Bu konuyu ele alırken madde bağımlısı kişi ile ailesi
arasında geçmişte, şimdi ve gelecekteki ilişki ve
etkileşimleri gözden geçirme, bağımlılığı hazırlayan
kalıtsal-dirimsel (biyolojik) ve psiko-dinamik
etkenleri araştırmak, bağımlılığın kişiye olduğu gibi
ailesine yaptığı zararlı etkenleri iyi saptamak gerekir.
Bunun için konuyu iki bölümde ele alabiliriz. 1.
Bağımlılığı hazırlayan ailesel etkenler, 2.
Bağımlılığın kişide ve aile de yaptığı etkenler.
I- Bağımlılığı Hazırlayan Ailesel
Etkenler A- KalıtsalDirimsel (Biyolojik)
Yaklaşımlar
Williams (1966) alkoliklerde kalıtımla geçen
bir enzim bozukluğu bulunduğunu, Randolp alkoliklerin alkolün elde edildiği gıdalara (karbonhidratlara) karşı doğuştan duyarlı olduklarını, Lipscomb ve
ark. (1980) alkole dayanıklı kişilerin direnci az olanlara göre, aynı ölçüde otonomik belirtiye ulaşabilmeleri için daha çok alkol aldıklarını bulmuşlardır.
Fenna ve arkadaşları alkolizm oranının yüksek
olduğu Amerikan yerlilerinde (kızılderili ve eskimo)
alkol metabolizmasının yavaş işlediğini; Wolf, Ja-
80 - Ç.Ü. Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı
pon, Çin'li ve Korelilerde kafkas kökenlilere göre
dayanıklılığın az olduğunu, daha az alkolle daha fazla etkilendiklerini saptamışlardır, bu uluslarda alkolizm oranı düşüktür. İrlanda, Iskoçya gibi Avrupa
kökenli uluslardan gelen ailelerde daha yüksektir.
Birçok araştırmada alkoliklerin yakın akrabalarında; % 50-60, alkol ve ilaç bağımlılarının yakın
akrabalarında; % 60-70 oranında bağımlı kişi saptanmıştır. Alkoliklerin babalarında alkolik oranı; %
30-50, erkek kardeşlerde; % 30, annelerde ve kız
kardeşlerde; % 10-15, tek yumurta ikizlerinde; %
70-80 oranında alkolik vardır. Genelde alkoliklerin
yakın akrabalarında alkolizm oranı alkolik olmayan
topluma göre 5 kat fazladır. Ana-babası alkolik olan
evlat edinilmiş çocuklarda, ana-babası alkolik olmayanlara kıyasla alkol bağımlılığı oranı yüksektir. Yine alkoliklerin yakın akrabalarında depresyon oranı
yüksektir. Kimi yazarlar bu tür ailelerde; erkeklerde
alkolizm, kadınlarda depresyonun görüldüğüne dikkat çekerek alkolizm ile depresyon arasında ilişki
kurar. Alkoliklerde birincil affektif bozukluk oranı;
% 50-60, sosyopati: % 40-67 bulunmuştur. Alkoliklerin çocukluğunda hiperkinetif tepkimeler, prefrontal korteks, nörobiyokimyasal yapı ve işlevlerde bo-
zukluklar genel topluma göre daha yüksek bulunmuştur.
B- Psikodinamik Yaklaşımlar: Alkoliklerin ailelerinde; dinsel, toplumsal, töresel bağlar, birliktelik, sevgi, saygı, yetkeye güven duygusu zayıflamıştır. Çelişkili iletiler, denetimsiz, tutarsız davranışlar
belirgindir. Ailede törelere aykırı çarpık bir rol dağılımı vardır. Baba yetersiz, edilgen; anne baskın, buyurgan ve egemendir. Baba ile ilişkiler zayıf, anneye
bağımlılık çok ileri düzeydedir. Sağlıklı, insancıl bir
eğitim yerine, dayak ve kırıcı sözler gibi şiddet öğeleri ve saldırganlık egemendi. Bu tür aileler kaçırılmış fırsatlar, yitirilmiş olanaklarla kültürel yoksunluk içindedir. Alkolizm ve madde bağımlılıkları, psikonörotik ve psikosomatik bozukluklar, antisosyal
ve yasal sorunlar yaygındır. Aile içi çatışma, tartışma, kavga, ayrı yaşama ve boşanmalar sıktır. Böyle
bir ortam içinde doğan, büyüyen ve gelişen gençte;
oral saplantı, preganital çatışmalar, karmaşalar, bilinç dışı gizli eşcinsellik, saldırganlık ve yıkıcı eğilimler, derin özsever (narsisistik) duygular, engellenme eşiğinde, özsaygıda ve benlik (ego) değerinde
düşüklük, benlik zayıflığı, üstbenlik (superego) yetersizliği olacaktır. Aile içinde öğrendiği ya da koşullandığı yönde gelişen psikopatalojik özellikler ve
madde bağımlılıkları ile; uyumsuz, mutsuz, sağlıksız
bir yaşam yolunda yuvarlanıp gidecektir.
Bir diğer aile örneği ise; azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde toprağa bağlı, geniş ve varlıklı
ailelerdir. Bu tür ailelerde erkek çocuğun ayrıcalıklı
bir yeri vardır. Çocukluğunda uzun süre emzirilmiş
ve meme almıştır. Çocukluğunda ve gençliğinde ne
isterse, ne zaman isterse karşılanmıştır. Çocukta
kendi sorumluluğunun bilincine varma ve yüklenme
yerine "Senin hiç birşeye gereksinimin yok. Sen hiçbir şeyi düşünme. Biz senin için herşeyi düşünür ve
yaparız. Bizim varlığımız sana, çocuklarına ve torunlarına da yeter" ile "sen bir şey yapamazsın, bir
şey olamazsın, her zaman bize bağımlısın" iletisi birlikte verilir. Aile içinde dilediğini yapan çocuk; özel
okullarda, özel öğretmenlerle ayrıcalıklı bir eğitim
görmüştür. Okulda uyumsuz davranışları gözardı
edilmiş, ya da "benim oğlum yapmaz, benim oğlum
haklı" gibi bir yadsıma ve ussallaştırma içine girilmiştir. Bu gençlere askerlik yaşamında da ailenin
parasal gücü ile önemli ayrıcalıklar sağlanmıştır.
Yurt içi eğitim kurumlarında yapay desteklerle orta
öğrenimini güçlükle yapabilen genç üniversite sınavlarında başarısız olunca yurt dışına yollanmıştır.
Kendisinden büyüklerle arkadaşlık, erken cinsel deneyim, bol para harcama ve tatlı eğlence yaşamı
içinde bağımlılık yapan alkol ve değişik maddeleri
kullanma olanağı bulmuştur. Genç toplumsal gelenek-görenek ve töreler yerine, emeğin değerini öğrenmeden, emeksiz kazancın; sınırsız, ölçüsüz harcaması özendirilmiş, ödüllendirilmiş ya da en azından
sınır konmamıştır. Yurt içinde ya da dışında; barpavyon, kumar, seks, eğlence, alkol, kokain, eroin
gibi maddelere yönelme olmuştur. Bol para harcaması, borçlanması, yasal sorunları ailesi tarafından
örtbas edilmiş ve kapatılmıştır.
II- Bağımlılığın Kişiye ve
Aileye Etkisi
Alkol ve madde bağımlılığı kişiye, ailesine ve
topluma zarar veren önemli bir halk sağlığı sorunudur. Kişilerde yaptığı ağır ruhsal ve bedensel hastalıklar yanında, kişiler arası ilişkilerin bozulmasında,
aile içi çatışma ve gerginliklerin artmasında, boşanmada, çocukların olumsuz yönde etkilenmelerinde
çeşitli ekonomik kayıplarda, yasal ve toplumsal sorunlarda, trafik ve iş kazalarında, yaralama, ölüm ve
öldürmelerde en başta gelen bir sorumludur.
Schuckit (1985) alkolikler arasında ayrı yaşama ve boşanmanın; % 50-60 oranında, Hasselbrock
ve ark. (1985); % 43 oranında bulmuşlardır. Chafety
ve ark. (1971) alkoliklerin çocuklarında; gelişme geriliği, okul ve öğrenme güçlükleri ve değişik ruhsal
bozuklukları yüksek bulmuştur. Gebelikte alkol ve
sigara kullanan annelerin çocuklarında; düşük, erken
doğum ve doğum anomalileri, fiziksel ve zihinsel
gelişme bozukluğu oranı yüksektir. Buna "fetal alcohol syndrome denir. Eroin ve morfin alan annelerin
çocukları doğuştan morfin bağımlısı olarak doğar,
Uzun süre esrar alanlarda RNA-DNA da bozulmalarla genetik kusurlar oluşur.
Alkolizm aile üzerine önemli bir psikososyal
stresdir. İş ve ekonomik kayıplara, toplumsal gerilemeye neden olur. Alkole erken başlama, hızlı gelişme ve kötü sonlanıma götürür. Alkolik kocada cin-
sel güçsüzlük oluşur, kendine güveni sarsılır, önderlik ve sorunları çözme yetisi kalkar. Karısı ve çocukları tarafından eleştirilir, yerilir, suçlanır, aşağılanır.
Ailede roller karışır. Anne, büyük oğlunu babasının
yerine, evin yetki ve sorumluluğunu almasını destekler, yönlendirir.
Alkoliklerin eşinde; psikonörotik, psikosomatik bozukluklar ve alkolizm oranı yüksektir. Kıskançlık, aldatılma, tartışma, kavga, yaralama ve öldürmeler görülür. Alkolik ana-baba da çocuklarına
karşı cinsel eğilim ve saldırılar, genel topluma göre
daha yüksektir. Alkoliklerde, erkek arkadaşlarıyla
alkol alma, erkek arkadaşını eve getirme, evinde erkek arkadaşlarının karısına karşı cinsel istek ve eğilimlerini belirtmesi klinik gözlemlerimizde sıkça
dinlediğimiz öykülerdir. Burada cinsel güçsüzlük,
gizli eşcinsellik eğilimleri etkili olmaktadır. Kıskançlık ve aldatılma kuşkuları sanrıya (hezeyan) dönüşerek yaralama ve öldürmeler de görülebilir. Esrar, LSD, eroin kullananlar ise geleneksel aile yapısnın dışında, değişik, çarpık bir yaşam sürerler.
Olgu Öyküleri
1- Susanna Y. : Susanna 21 yaşında, İsviçre doğumlu, hemşire. Doğu illerinden bir Türk'le İsviçre'de çalışma izni alabilmek için- 4 yıl önce evlenmiş. Kocasıyla birlikte lokanta işletiyorlarmış.
Aralarında cinsel ilişki yokmuş. Kocasının köyde
başka karısı ve 6 çocuğu varmış, izine geldiğinde tedavi için kliniğimize başvurdu.
Baba İsviçre'de kent plânlamacısı. Anne teknik
ressam. Birlikte, evden uzak, yoğun ve yorucu bir
çalışma içindeymişler. 4 kardeşi varmış. 1. geri zekâlı, 2. evli, 1 çocuklu haşhaş alırmış. 3. hastamız, 4
erkek, bekâr alkolik ve haşhaş alırmış. Çocukların
bakımı ve eğitimiyle anne-baba- işleri nedeniyle ilgilenememiş. Özel bakıcı ve okullarda bakım ve
eğitimleri sürdürülmüş. Baba katı, kuralcı işinden ve
paradan başka birşey düşünmeyen biriymiş.
Susanna 15 yaşında sigara ve haşhaşa başlamış.
18 yaşında evden ayrılmış. Arkadaşlarıyla yaşamaya
başlamış. Marijuana, LSD, kokain, benzodiazepin
alıyormuş. Alman arkadaşı eroin alarak ölünce, 20
yaşında eroine geçmiş. 23 yaşına geldiğinde 1 gün
eroini damardan alıyormuş. Hippilerle dünyanın bir-
çok ülkesini dolaşmış. Filistin'de teröristlerce ağır
yaralanmış, iki arkadaşı ölmüş, israil'de bir süre tutuklu kalmış, İsviçre'de ve Almanya'da eroin kullanırken satmaya, başlamış. Yakalanmış 40.000 DM.
ceza ödemiş. Hapis yatmış. Uyuşturucu mafisına
karışmış.
Hastanede 3 hafta kaldı. Kesilme belirtileri tedavi edildi. Genel durumu düzelince çıktı.
2- A.K. : 28 yaşında, Adana doğumlu, lise çıkışlı bekâr, işsiz. Yürüme ve denge güçlüğü, aşın zayıflama, konuşma ve düşünme bozukluğu, dikkatini
toplayamama, alkol, kodein, barbitürat, esrar bağımlılığı nedeniyle ailesi tarafından getirildi.
Baba oldukça varlıklı, geniş toprakları olan bir
çiftçi, iki evli. ilk evliliğinden 3, 2. evliliğinden 3
çocuğu var. Baba A. 5 yaşında iken sağ hemipleji
geçirmiş. Evde egemenliğini yitirmiş. Önce kız kardeşleriniıiu sonra A'nın annesinin sözü geçer olmuş.
Halalar A.'yi taşınır ve taşınamazlarının tek varisi
olarak görmüşler. A'nın büyüme, eğitim ve öğretiminde yetkili kılınmışlar. Halalar annenin yerine
geçmiş, A'nın annesi gibi davranmışlar.
Anne 2 yaşında kendi annesini yitirmiş. Anne
yoksunluğu içinde büyümüş. Çocuklarına karşı soğuk, uzak ve az ilgili. Günün büyük bir çoğunluğunu
iskambil oyunlarında geçirirmiş.
A. hiç anne sütü almamış. Biberonla beslenmiş.
Yürümesi ve konuşması zamanında olmuş. 6. ayda
havale (konvülziyon) geçirmiş. 6 yaşında sünnet olmuş, İlkokuldan sonra çok okul değiştirmiş. Özel
kolejlerde okumuş. 13 yaşında özdoyuruma, 14-15
yaşında genel kadınlarla yatmaya başlamış. 11 yaşında sigaraya, 14-15 yaşında alkole, 18 yaşında kodein ve esrara, daha sonra bulabildiği değişik maddeleri kullanmaya başlamış. Askerliğini Adana'ya
çok yakın bir yerde, çok rahat geçirmiş. Şimdiye değin hiç bir iş ve uğraşısı olmamış. Kendi deyimiyle
"Elbebek, gülbebek; ekmek elden su gölden" hiç bir
sorumluluk almadan ne isterse, ne zaman isterse verilerek, hiç bir sınır konmadan, sınırsız bir hoşgörüyle büyütülmüş. Alkol ve madde kullanımıyla ilgili
yasal sorunları örtbas edilmiş. Sağlığı bozulunca tedaviye getirilmiş. 2 aya yakın hastanemizde kaldı.
Genel durumu oldukça düzelmişti. Ancak daha son-
ra yine başlamış ve değişik hastanelerde uzun süre
yatırılarak tedaviler görmüş.
3- F.İ. : 36 yaşında. Lise II''den ayrılmış, 3.
evliliğini yapmış, çocuksuz, memur, erkek. Aşırı al
kol alma, alkole bağlı bedensel bozukluklar (polinöropati, karaciğer büyümesi, gastrit v.b.) nedeniyle
yatırıldı.
Baba da ağır alkolik. İçer-içer eşini ve çocuklarını dövermiş. Hastamız 10 kardeşten altıncısı ve ilk
erkek çocuk. İlk 5 çocuk kız olunca baba anneye daha da öfkelenmiş, şiddeti yoğunlaştırmış, alkolü arttırmış. Anne 5 kızdan sonra erkek olunca, oğluna
aşırı bir ilgi göstermiş. 3 yıl meme vermiş. Oğul büyüdükçe ona olan sevgi ve ilgisi daha da artmış.
Hastamız 15 yaşında alkol ve sigaraya başlamış. Anne, babadan gizli, istediği parayı sağlarmış.
16 yaşında öğretmenine aşık olmuş ve evlenmişler.
Bunun üzerine okuldan atılmış. Eşi 1 yıl sonra doğumda, oğlu da 1 yaşında enfeksiyondan ölmüşler.
Alkol miktarını arttırmış. Askerliği rahat geçmiş.
Asker dönüşü dayısının kızı ile 2. evliliğini yapmış.
Mutlu değilmiş. Eşini sık-sık dövermiş. 1 yıl sonra
eşini kovmuş,sonra boşanmış.. Belediye'ye memur
olarak girmiş, önce şef yardımcısı sonra şef daha
sonra şube müdürü olmuş. Belediye'de kendisinden
14 yaş büyük bir memur ile 3. evliliğini yapmış. Çocukları olmamış. Cinsel uyumsuzluk varmış. Sürekli
tartışma ve kavga ile günleri geçermiş. Belediye'de
alkol miktarını daha da arttırıp işini aksatınca, disiplin cezaları verilmiş ve ünvanı kantar memurluğuna
indirilmiş.
4- N.A. : 32 yaşında, üniversiteden ayrılmış.
Evlenip, boşanmış, çocuksuz, erkek. Bir kamu kuru
luşunda memur. Anne ve ağabeyi eşliğinde süreğen
ve aşırı alkol alma, alkole bağlı sorunlar nedeniyle
getirilerek yatırıldı.
Baba 61 yaşında alkollü iken trafik kazasında
ölmüş. O sırada hastamız 16 yaşında imiş. Hiç üzülmemiş, ağlamamış, ilişkileri iyi değilmiş.
Anne 72 yaşında, 4 yaşında babasını, 13 yaşında annesini yitirmiş. Teyze büyütmüş. Kocasının 3.
eşi. Kocası alkolik olduğu ve 5 çocuktan sonra hastamıza gebe kaldığı için düşürmek istediyse de başa-
rılı olamamış ve doğurmuş. "En çok sevdiğim çocuğum. "Yalnızlığımı paylaştığım arkadaşım" diyormuş.
Hastamız 6 kardeşin sonuncusu. 1. erkek, alkolik. Eşi bırakıp gitmiş. 3. evli, evkadını. 3. erkek, 39
yaşında, alkolizm tedavisi için Antabus almakta
iken, fazla alkol içmiş ve ölmüş. 4. evli, kadın, motel çalıştırıyor. Eşi alkol alırmış. 5. evli, evkadını,
Almanya'da yaşıyor. Eşi alkolik.
Hastamız hastalıklı bir çocukluk geçirmiş. 1,5
yaşında yürümüş. 3 yaşında tuvalet eğitimini kazanmış. 4,5 yaşına değin annesi emzirmiş. Gecekondu
mahallelerinde, aile içinde ayrıcalıklı bir çocukluk
geçirmiş. 8 yaşında sünnet olmuş. 16 yaşına değin
anne ile aynı yatağı paylaşmış. İlkokulda ve orta
okulda akciğer hastalığı (tbc) nedeniyle sınıfta kalmış. 16 yaşında bira ve sigara içmeye başlamış. Liseyi bitirince annesinin isteğiyle İstanbul'da üniversiteye ve profesyonel bir futbolcu olarak bir kulüpte
futbola başlamış. Alkolü arttırdığı için futbolu bırakmış, okuldan atılmış. Anne Almanya'ya ablasının yanına yollamış. Orada da alkol almayı sürdürdüğü
için abla evden kovmuş. Mezar kazıcı olarak bir iş
bulmuş. Bir Alman bayan barmenle arkadaş olmuş
ve evlenmek istemiş. Anne öğrenince öfkelenmiş
Türkiye'ye çağırmış. Sarhoş olunca anneye saldırır,
ayıkınca pişman olur, özür dilermiş. Komşularla alkollü iken kavga etmiş, karakola götürülmüş. Polise
saldırmış. 2 ay tutuklanmış. 26 yaşında askere gitmiş. Orada da alkol almasını sürdürmüş. Dayak yemiş, ceza almış. Askerde Bourger tanısıyla iki yanlı
sempatoktemi olmuş. Askerlikten çürüğe ayrılmış.
Bir çok işe girip çıkmış. Bir döviz kaçakçısıyla tanışmış. Para taşıyıcılığı yapmış. 20.000 doları alıp
kaçmış. Viski alıp sarhoş olunca üzerindeki paraları
çaldırmış. Polis yine yakalamış. 1 hafta tutuklu kaldıktan sonra delil yetersizliğinden çıkmış. Annesi ve
yakınlarının desteğiyle bir kamu kuruluşuna sokulmuş. Orada içki almayı sürdürmüş. Annesi işyerinden bir bayanla-kendi isteğine karşıt- nişanlamış. 2
yıl sonra evlendirilmiş. İlk gece 700 cc rakı alıp sızdığı için ilişkiye geçememiş. 2 yıllık evliliklerinde
aynı durum sürdüğü için eşi -kız olarak- baba evine
dönmüş ve boşanmış. Evlilik süresince anne eve gelir, oğlunu ve çamaşırlarını yıkarmış. Anne "sen
bensiz yapamazsın, bensiz olamazsın." Ağabey "sen
adam olamazsın. Ölsen daha iyi" derlermiş.
37 gün kliniğimizde tedavi gören N.A. alkolün
neden olduğu, bedensel bozukluklar iyileştikten ve
Antabus tedavisine alındıktan sonra ayaktan izlemek
üzere çıkarıldı.
Ç.Ü. Tıp Fakültesi Psikiyatri kliniğine yatırılarak incelenen alkol ve madde bağımlılığı tanısı almış
hastaların genel istatistiksel dökümü şudur. Erkek/
kadın oranı: 20/1 dir. Yaş dağılımı: 20-30 yaş: % 25,
30-40 yaş: % 40, 40 yaş ve üstü: % 25'dir. % 20'si
ilk, % 75'i orta-lise, % 5'i yüksek okul çıkışlıdır. %
25'i 5-10 yıl, % 50'si 10-20 yıl, % 25'i 20 yıldan fazla
bir süredir alkol ya da madde kullanmaktadır. %
50'si yalnız alkol, % 50'si alkol ve değişik maddeleri
birlikte almaktadır. Babalarında; % 25, kardeşlerinde; % 50 oranında bağımlı kişi vardır. % 25'i bekâr,
% 25'i evli, % 50'si boşanmış ya da ayrı yaşamaktadır. Evli olanların önemli ailesel sorunları vardır.
Cinsel güçsüzlük oranı % 80 dolayındadır. %
50'sinin yasal sorunları olmuştur. % 25'i işsiz, %
60'ının işi bozulmuş, % 10'unun işi orta, % 5'inin işi
iyi durumdadır.
Sonuç
Konuyla ilgili bilimsel çalışma ve yazılar incelendiğinde, yazarlar özgül bir bağımlı kişilik ve aile-
sini betimlemenin güçlüğünü vurgularlar. Bununla
birlikte giriş bölümünde belirtildiği ve olgu öykülerinde görüldüğü gibi, ortak özellikler şöyle özetlenebilir. Bağımlılık yapan maddeler, belli bir sürede, kişide, ailesinde ve toplumda önemli yaralar açar. Bağımlı kişilerin özellikle alkoliklerin ailesinde kalıtsal
bir yatkınlık vardır. Ailesel psikopatoloji (psikonörotik, psikosomatik, psikotik ve psikopatik) ve aile
üyelerinde bağımlı kişi oranı yüksektir. Genelde anneler baskın, egemen, aşırı ilgili, çocuklarını kendilerine kul-köle edercesine bağımlılığı körükleyen tutum ve davranışlar içindedir. Babalar soğuk, katı, ilgisiz, sorumsuz, kimileri öfkeli saldırgan, korkutucu,
kimileri varlığı ile yokluğu belli olmayan, silik, edilgen, yetersiz özellikler gösterir. Alkoliklerin ve bağımlı kişilerin süt çocukluğu (oral) döneminde daha
belirgin olmakla birlikte; ruhsal-cinsel-toplumsal gelişme ye olgunlaşmaları sağlıklı değildir. Engellenme eşiği düşük, benlik gücü ve üstbenlik gelişmesi
yetersizdir. Sınırsız, sorumsuz bir çocukluk ve gençlik, başarısız bir öğrenim, iş, askerlik ve toplumsal
yaşamı, sorunlu bir evlilik ve aile yaşantısı olmuştur.
Alkoliklerin eşlerinde ve çocuklarında da ruhsal sorun ve uyum bozukluğu, alkol ve ilaç bağımlılığı
oranı yüksektir. Genelde çok değişik maddeler değişik sürelerde denenmiş, kimileri sürekli, kimileri ara
ara kullanılmıştır.
KAYNAKLAR
1- Chafety M, Blaine II, Hill M. (1971): Children of
Alcoholics: Ohservations in a Child Guidance Clinic, QJ
Stııd Alcool 32: 687-698,
2- Donovan JM (1986): An Etiologıc Model of Acoholism Am. J. Psychiatry V: 143/1, P: 1-11.
3- Freedman AM (1980): Drug Dependence in
Comprehensive Texthook of PsychiatrylHI (Eds: H. I.
Kaplan, AM Freedman, BJ Sadock) Wiİliams, Wilkins, V:
2, PP: 1591-1645.
4- Hasselbrock, MN; M eyer, RE; Keener, JJ;
(1985): PsycJıopatlıology in Hospitalized Alcoholics, Ardı
Gen Psychiatry, 42-11, 1050-1055.
5- Kaufman, E., (1986): The family of the AlcohoUc
Patient, Psydıosomatics V: 2715, P: 347-360.
6- Pattison, EM; (1986): Clinical Approachess to
the AlcohoUc patient, Psychosomatics, Vol: 27. N: 11 P:
762-770.
7- Öztiirk MO (1988): Ruh Sağlığı ve Bozuklukları.
Nurol Matbaacılık A.Ş.. S: 343-367 Ankara. 1988.
8- Schuckit, M.A., (1985): The Clinical Inıplications
of Primarx Diognostic Groups Among Alcoholics. Ardı
Gen Psychiatry Vol: 42 N: 11, 1043-1049.
9- Schuckit, MA, (1986): Gcnetic and Clinical Inıp
lications of Alcoholism and Affective Disorder, Am J
Psychiatry, 143/2, P: 140-147.
10- Ünal M. (1981): Alkolizm ve Alkol Psikozları,
Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ders kitabı içinde (Ed. M.O.
Öztiirk), Meteksan Ltd. Şti. S: 263-292, Ankara.
11- Winokur G., Cadoret R, Dorzjab J, etal. (1971):
Depressive Disease: A Genetic Study. Ardı Gen Psychi
atry 24:135,135-144.
Karaman-Taşkale Kasabası
Eski Kadın Kıyafetleri*
Mualla SEZGİN
ÖZET
Bu çalışmada Karaman ili Taşkale
kasabası kadın giysileri incelenmiş ve eski Türk kadın kıyafetleri ile karşılaştırılması
yapılmıştır. Taşkale kasabası kadınlarının
giysilerinin dış giyim, iç giyim ve baş süslemesi olmak üzere üç kısımdan ibaret olduğu tespit edilmiş ve bunların detayları
incelenmiştir. Bu giysilerin eski Türk kadın
giysileriyle benzerlikler gösterdikleri anlaşılmıştır.
SUMMARY
People of Taşkale who come from
Middle Asia to Anotolia are called as Kızıllar, So we can see the most beautiful
exampte of art and culturel activities of
Middle Asla. Women ctothes of Taşkale
consist of underwear and dresses, Underwear consists of underports and woments
slip. Dresses consist of green dress and
coften, There is a fas on the head and there is also a black head scarf, Then, A beft
is tied which is made up of red clothes.
Giriş
daima bir kültür ortamı içinde yaşarlar. Bu
İnsanlar
kültürü nesilden nesile aktarmak ve yaşatmak,
milli kültürümüz açısından önemlidir. Ülkemizde
giyim; iklim, mevsim ve tabiat şartlarına göre
değişiklikler göstermektedir. Ülkemiz tarihi geçmişi
içinde birçok uygarlıkların, bazı devletlerin ve
kültürlerin içinde yaşadığı bir ülke olmuştur. Ayrıca
farklı iklim bölgelerine sahip olan ülkemiz, bu farklı
kültürlerin de etkisiyle farklı giyim şekillerinin
ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Üzerinde araştırma yaptığımız, Taşkale Kasabası kadın kıyafetlerinin özellikleri ve kıyafet tarihi
içindeki yeri araştırma konumuzun esasını teşkil etmiştir. Bu kıyafetlerle eski Türk kıyafetleri arasında
benzerlikler bulunmaya çalışılmıştır.
Taşkale Kasabası Karaman iline bağlıdır. Karaman'a uzaklığı 60 kilometredir. Kasaba Yeşildere
suyunun geçtiği dar bir vadi üzerinde kurulmuştur.
Kasabanın kuzeyi dik bir kaya kitlesi ile çevrilmiştir. Geleneksel konutların tümü güney yönüne yöneliktir. Sokakları dardır. Evler birbiri üstünde araziye
uygun olarak yapılmış olup toprak damla örtülüdür.
Sokakta yürürken aynı zamanda bir evin damı üzerinde yürünür.
* Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Araştırma Fonunun desteği ile
gerçekleştirilmiştir. * S. Ü. Kız Sanat Eğitim Y. O. Öğretim Üyesi
Yeni yapılmakta olan evlerin bazılarında kiremit örtüsü görülmektedir. Evlerin ambarlan kayalara
oyularak yapılmıştır, bu ambarlarda daha çok buğday, ceviz ve elma saklanmaktadır.
Taşkale halkı Orta Asya Cürcen Etrek Irmağı
kenarından gelip Anadolu'ya yerleşen Kızıllar boyuna mensuptur. Bu nedenle Orta Asya Kültür ve sanatlarının en güzel örneklerini Taşkale'de görebilmekteyiz. Özellikle kadın giyimleri bozulmamış ve
özelliklerini korumuştur. Geleneksel kadın giyimini
siyah renkte, yünlü kumaştan, çok bol olarak dikilmiş şalvarla çok uzun ve enli, kırmızı renkte ve saçaklı kuşak teşkil etmektedir.
Bu araştırma yapılırken Taşkale Kasabası'na gidilmiş ve yerinde araştırma yapılarak kıyafetlere ulaşılmıştır. Kıyafetlerin mevcut olanları evlerden tek
tek derlenmiş, giyim sırasına göre giyilerek fotoğrafları çekilmiştir. Kıyafetlerin ölçüleri alınarak kalıplan hazırlanmıştır.
parçalar bulunmaktadır. Bu parçaların önceden işlendiği ve yan kısımlara elde çırpma dikiş tekniği ile
tutturulduğu görülmektedir, işleme "susma nakış"
tekniği ile yapılmıştır. Bu nakış kumaş üzerine desen çizilmeden sayılarak, eksiltip çoğaltarak yapılan,
eski kilim desenlerinden yararlanılarak işlenen bir
nakış türüdür. Kırmızı ve siyah renkli yün ipliklerle
işlenmektedir. Bu işleme donlara mutlaka geçirilmektedir. Donların beline kendi renginden uçkur geçirilmektedir. Bu uçkur önde bağlanmaktadır. (Çizim-1) Donlar pamuklu kumaştandır.
Taşkale Kasabası Kadın Kıyafetleri
A- Taşkale Kadınının Özellikleri ve Giyimi:
Taşkale kadını tipik bir Anadolu kadınıdır. Evine, işine ve çocuklarına bağlıdır. Kocasının sözünden çıkmaz. Geleneklerine bağlı ve yaratıcıdır. El
emeği göz nuru dökerek dokuduğu halılarla ailesinin
geçimine büyük ölçüde katkıda bulunmaktadır. Misafirperverdir. Evinin temizliğine önem verir. Çocuklarına karşı sevgi ve şefkat doludur. Yaşlılarına
karşı saygılıdır. Taşkale kadını giyimine de çok
önem verir. Özellikle baş süslemesi yöredeki kadınların vazgeçemedikleri hususlardan biridir. Ev içinde bile baş bağlamasına ve süslemesine önem verirler. Taşkale kadınının karakteristik giyim özelliği
şalvardır, kadınlar günlük işlerini yaparken şalvar giyerler. Bu şalvarların kumaşları eskiden el tezgahlarında dokunurdu, şimdi satın alınmaktadır. Kadınlar
önemli günlerde geleneksel kıyafetlerini giyerler.
B- Genel Giyim
1- İç Giyim
a) Don: Belden ayak bileğine kadar uzanan paçalan lastik veya uçkurla toplanan ağlı geniş pantolondur. Genişliği üste giyilen şalvardan dar olarak
yapılmaktadır. Donların yan kısımlarında işlemeli
Çizim 1
b) Gömlek: Pamuklu kumaştan dikilmiş önden
bele kadar açık olarak yapılmıştır. Elde dikilmiştir.
Çizim 2
Yaka ve ön kısmına basit olarak "kaneviçe nakış"
tekniğinde süsleme yapılmıştır. Gömleklerin uzunluğu dize kadardır. Gömleklerin kol oyuntuları düz
olarak yapılmaktadır. Kol altına bedene rahatlık vermesi için parça konulmuştur. Kumaşı elde dokunmuştur. (Çizim-2)
c) Göğüslük: Kadınlar göğüslük kullanmamaktadır.
2- Dış Giyim Eşyaları
a) Yeşil Entari: Yeşil renkte yünlü kumaştan
dikilmiş, iç kısmı beyaz pamuklu kumaşla astarlanmış bir çeşit üst giyimdir. Boydandır, ilik ve düğmesi
yoktur. Yan dikişlerde ve kol uçlarında yırtmaçlar
bulunmaktadır. Etek boyu uzunluğu diz kapağının
altındadır. (Çizim-3)
Çizim 4
Çizim 3
b) Çizgili Kutnu: Yeşil entarinin üzerine giyi
len boydan yapılmış, önden açık, ilik ve düğmesi ol
mayan bir üst giyimdir, iç kısmı beyaz pamuklu ku
maşla astarlanmıştır. Kol ağızları düzdür. Yan dikiş
leri yırtmaçlıdır. Elde dikilmiştir. (Çizim-4) Çizgili
kutnunun kol altlarına giyimde rahatlık sağlanması
için parça konulmuştur.
c) Kırınızı Cepken: Çizgili kutnu giyilmediği
zamanlarda yeşil entarinin üzerine giyilen bir çeşit
kısa cekettir. Kol ağızları manşetle toplanmıştır. Yakasız ve önden açıktır, içi pamuklu kumaşla astarlanmıştır, ipek kadife kumaştan yeni dikilmiş bir
giysi olduğundan ölçüleri ve kalıbı alınmamıştır.
d) Peştemal: Siyah renkte yünlü kumaştan ya
pılmış bir çeşit önlüktür. Giyim tamamlandıktan
sonra bele bağlanmaktadır. Kadınlar şalvar giyme
dikleri zamanlarda mutlaka peştemal bağlamaktadır
lar. (Fotoğraf-1) Peştemalin uzunluğu entarilerin bo
yunu geçmektedir. Peştemalin bir adı da önçektir.
Peştemalın beline mekik örümü (elde mekik yardımı
ile örülür) Türkmen kolonu dikilmiştir. Bu kolonun
uzunluğu 2 m. dir. Beli üç kez sararak arkada bağ
lanmaktadır. Kolonlar değişik renk ve desende örü
lür. (Fotoğraf-2) (Çizim-5)
e) Şalvar: Taşkale'de kadınların vazgeçeme
dikleri giyimlerden biridir. Şalvarın beli uçkurludur.
Beline ince mekik örümü geçirilir. Şalvarın boyu
ayak bileklerine kadar uzanır, ağı az oyunculudur.
Elde dikilmiştir, çok geniştir. (Çizim-6)
3- Bele Sarılanlar
a) Acem Şalı: ince yünlü kumaştan 90x90 ölçülerinde bele sarılan bir çeşit kuşaktır. Hazır olaıak
alınmaktadır. Uçlarına ince bağcıklar dikilmiştir.
Fotoğraf 1
Çizim 5
Çizim 6
Acem şalını Taşkale kadınlan sürekli olarak bellerine kuşanmaktadırlar.
b) Al Kuşak: Taşkale'de kadın kıyafetlerinde
en önemli sayılan kuşaklardan biridir. El dokuması
olan kuşağın eni 32 cm, boyu 8,5 m.dir. Eskiden, yeşil kutnu giyildikten sonra bele sarılmaktaydı. Fotoğ-
raflarda al kuşağın bele sarılması ve önde bağlanması
görülmektedir. Al kuşağının saçaklarının uzunluğu 7
cm. dir. Al kuşak gelin olacak kızlara özellikle
bağlanmaktadır. (Fotoğraf 3)
4- Başa Giyilenler
a) Fes: Baş ölçüsünde ince ve keçeden yapıl-
Fotoğraf 3
mıştır. Fesin üzerine önce oyalı çemberler (yazma
veya tülbent) dolanır, sonra onun üzerine desenli veya düz renkte eşarplar sarılır. Bu şekilde hotoz görünüşünü alır. Fesin üzerine aldıkları baş örtülerini serbest bırakırlar. Baş örtüleri arkada etek uçlarına kadar uzanır. Siyah baş örtüsünün altına, ve başın arkasına ince yünlerden örerek hazırlanmış, üzerinde gümüş paralar ve salyangoz kabuklan bulunan nazarlık
takılmaktadır. (Fotoğraf-4)
5- Ayağa Giyilenler
a) Çorap: Yünden çeşitli renklerde elde örül
müştür. Daha çok mavi, yeşil, sarı, kırmızı ve siyah
renkler tercih edilmektedir. Evlenecek kızlara beyaz
ve siyah yünden elde örülerek yapılan "çekirdekli
çorap" giydirilmektedir.
b) Ayakkabı: Eskiden çivili ayakkabı dedikleri
ayakkabıları giyen Taşkale'li kadınlar, bugün sürekli
olarak siyah lastik ayakkabılar giymektedirler.
Çivili
ayakkabı örneğine rastlanmamıştır.
C- Özel Giyim, Saç ve Yüz Bakımı
Özel giyim denince aklımıza gelinlikler gelmektedir. Taşkale'de kadınlar eskiden gelin olurlarken günlük giysilerini giyerlerdi. Yalnız kuşaklarının arasına "al mendil" adı verilen küçük kırmızı
renkte bir mendil, ortadan katlanarak ucu iki parmak
genişliğinde görünecek şekilde yerleştirilirdi. Bu
mendil önem taşımaktaydı. (Fotoğraf-5)
Kadınların saçları genellikle uzun ve örülüdür.
Gelin kızların gözlerine sürme çekerlerdi. Saçlardan
zülüf bırakılırdı.
Fotoğraf 4
D- Taşkale Kadın Kıyafetlerinin
Genel Dikiş Teknikleri
Kumaşların biçildikten sonra dikme işlemi elde
yapılmıştır. Giysiler astarlı olaıak çalışılmış, aslar ve
kumaş arasına bir şey konmamıştır. Elde yapılan dikişler çok sıkı oyulgama dikişi olarak yapılmıştır.
Kapanma vasıtaları (ilik, düğme, kopça, kemer tokası) görülmemiştir. Şalvarların ve donların paça kısımlarına işlemeli parçalar geçirilmiştir. İşlemeler
"susma nakış" tekniğiyle yapılmıştır. Uzun, siyah örtülerin saçakları elde basit düğümle bağlanmıştır.
Gömleklerin yaka kenarlarına ve ön ortalarına basit
nakış işlemeleri yapılmıştır. Gömleklere sonradan
"çıt çıt" dikilmiştir.
E- Taşkale Kadın Kıyafetlerinin
Genel Kalıp Özellikleri
Kıyafetler boydan çalışılmıştır. Omuz dikişleri
yapılmamıştır. Ön ortasına üçgen şeklinde bir parça
Fotoğraf 5
geçirilmiştir. Kol oyuntuları düz olarak çalışılmıştır.
Kol ağızlarına yırtmaç yapılmıştır. Kol altına kuş
parçası çalışılmıştır. Kol ağızları genellikle üst kısma göre biraz dardır. Etek boyları dizkapağı ve bilek
arasındadır. Bedende pens yoktur. Kadınların çok
önem verdikleri önçek veya peştemal dikdörtgen
şeklinde bir kumaş parçasıdır.
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Kıyafetler inşaları dış etkilerden koruyan, ülke
ve uluslara göre değişiklikler gösteren giyeceklerin
bütünüdür. Bu araştırmada incelediğimiz Taşkale
kasabası kadın kıyafetleri Orta Asya'dan beri süreklilik göstermektedir. Kıyafetlerin ana hatları Orta
Asya kültür çevresinden izler taşımaktadır.
Kıyafetler iç giyim ve dış giyim olmak üzere
iki guruptur.
İç giyim don ve gömlekten oluşmaktadır. Donun ağı geniştir. Beli uçkurla bağlanmaktadır. Paça-
larına işli parçalar geçirilmiştir, ince yünlü ve pamuklu kumaşlardan yapılmıştır. Gömlekler kısadır
ve önden bele kadar açıktır. Kapanma vasıtası olaıak
ilik-düğme, bazan da "çıt çıt" kullanılmaktadır. Ön
kısımlarına ve yaka etrafına nakış işlenmektedir.
Dış giyimi entariler ve şalvar oluşturmaktadır.
Entariler iş yapılmadığı zamanlarda ve özel günlerde
giyilmektedir. Bu entarilerle ençek veya peştemal
mutlaka kullanılmaktadır. Al kuşak ve acem şalı kıyafetleri tamamlayan unsurlardır. Al kuşağın çok
uzun olması ve bele sarılma biçimi ilgi çekicidir.
Baş süslemesi, fes ve siyah örtüdür. Fesin üzerine desenli veya düz renkte örtü sarmak fesin daha
görkemli olarak görünmesini sağlamaktadır. Çoraplar yünden ve el örmesidir. Ayakkabı olarak lastik
ayakkabı giyilmektedir. Çivili ayakkabı örneğine
rastlanmamıştır.
Bu kıyafetler eski Türk kadın elbiseleri ile karşılaştırılacak olursa bazı benzerlikler görülür. B.
Ögel'in yayınladığı Orta Asya kadın kıyafetleri arasında yer alan baş bağlamaları Taşkale kasabası kadınlarının baş bağlamalarına benzemektedir1.
Orta Asya kültür çevrelerinde kaftan veya entariye benzeyen kıyafetere rastlanmaktadır. Selçuklu
döneminde kadın kıyafetlerinin zenginleştiği görülmektedir. Minyatürlerde, taş kabartmalarda, çini ve
madeni malzemeler üzerinde kaftanlı, cepkenli kadın figürleri vardır2. Ayrıca bu kadınların baş bağlamaları dikkat çekici güzelliktedir3.
Osman Hamdi Bey'in 1873 Viyana sergisi için
hazırladığı Kıyafet-i Osmaniye Albümünde benzer
kıyafetler ve baş süslemeleri bulunmaktadır4. Bu kıyafetler Sabiha Tansuğ'un Türkmen Kadın Giyimleri
ile de benzerlikler göstermektedir. Bu benzerlikler
deyre, ön gerge, göynek, bel bağı ve çoraplarda aynıdır5. Şalvar, Konya eski kadın giysileri arasındadır
ve Selçuklulardan beri süreklilik göstermektedir6.
Anadolu kadın giyimlerinde bulunan kemerin Taşkale'de kadınlar tarafından kullanılmadığı görülmüştür.
Bunun yanında al kuşak kemer görevini görmektedir. Bel bağı veya al kuşak Orta Asya Türklerinin
kullandığı bir aksesuardır7.
Kendine has özellikleri bulunan ve Türkmen
kıyafetlerine benzeyen bu kıyafetlerin yok olmadan
korunmaya alınması ve arşivlenmesi Türk kültürü-
müz açısından önemlidir. Çevremizde bulunan diğer
köy ve kasabalardaki eski kıyafetler araştırılarak
Konya ili için bir kıyafet kataloğu oluşturulmalıdır.
Diğer illerde de benzer çalışmalar yapılmalı, böylece
kataloglar oluşturulmalı, bu kataloglar bir araya getirilerek Türk Kıyafet Tarihi hazırlanmalıdır.
DÎPNOTLAR
1) B, ÖgeL, Türk Kültür Tarihine Giriş, Cilt V, Ankara, 1978, s. 233.
2) N. Atasoy, "Selçuklu Kıyafetleri Üzerine Bir De
neme", Sanat Tarihi Yıllığı, Cilt IV, İstanbul, 1971, s.
128.
3) M. Önder, "Selçuklu Devri Kadın Başlıkları",
Türk Etnografya Dergisi, Sayı: XIII (Ankara 1973) s.3
4) Osman Hanıdi Bey (Hazırlayan), Les Costümes
Popularies de La Turauie, istanbul, 1873.
5) S. Tansuğ, "Türkmenlerde Giyim Gelenekleri",
Türk Folklor Araştırmaları, Cilt 7, Sayı: 336 (1977). s.
8035-36.
6) M. Sezgin, "Eski Konya Kadın Giysilerinin Model
ve Kalıp Özellikleri", I. Uluslararası Folklor Kongresi
Tebliğleri, Konya, Ekim-1984, Türk Folklorunde Yeni
Görüşler, Ankara, 1985 s. 415-416.
7) B. Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Cilt V- An
kara, 1978, s. 73.
BİBLİYOGRAFYA
1) Atasoy, N., "Selçuklu Kıyafetleri Üzerine Bir De
neme", "Sanat Tarihi Yıllığı, Cilt, I\\ istanbul, 1970-71 s.
111-151
2) Es, S., "Konya Eski Kadın ve Erkek Kıyafetleri",
"Türk Etnografya Dergisi, Sayı: XIII, Ankara, 1973, s. 18
3) Henrı de Coliboeyf de Bloceveville, Türkmenler
Arasında, Ankara, 1986, s. 50 (Çeviren: Rıza Akdemir)
4) Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lügat-it Türk, (Besim
Atalay Tercümesi) Ankara, 1943.
5) Konya İl Yıllığı, 1973.
Osman Hanıdi Bey, (Hazırlayan) Les Costümes Popularies de La Turquie, istanbul. 1873.
6) Ögel, B., tslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi,
Ankara, 1962., Türk Kültür Tarihine Giriş, Cilt, 5, Ankara, 1978.
7) Sezgin, M. "Eski Konya Kadın Giysilerinin Model-Kalıp ve Dikiş Özellikleri", Türk Halk Edebiyatı ve
Folkloründe Yeni Görüşler, Ankara, 1985. s. 415-417.
8) Süner, F., Oğuzlar (Türkmenler), Ankara. 1967.
9) Tansuğ, S., "Türkmenlerde Giyim Gelenekleri
"Türk Folkor Araştırmaları, Cilt, 15 Sayı: 305. (1974), s.
7168.
10) Tizer, G., "Giyim Kuşam ve Türk Kadın Kıyafet
leri" Türk Folklor Araştırmaları, Cilt, 15 Sayı: 305,
(1974), s. 7168 Taşkale'de Alman ZDF TW Ekibi çalışma
raporları
Endüstrileşme Sürecinde
Bir Tüketim Objesi Olarak Aile
Feramuz AYDOĞAN*
ÖZET
Bu çalışmanın amacı; endüstrileşme sürecinde, bir tüketim objesi olarak ailenin, tüketimle olan ilişkisini ortaya koymaktır.
Bu bağlamda, öncelikle; tüketim ve tüketici kavramları tanımlandıktan sonra, dünyada
ve ülkemizde tüketicinin korunmasına yönelik
çalışmalar sıralanmıştır.
Çalışmada bir tüketim objesi olan ailenin,
tüketici fonksiyonları ve bu fonksiyonlarında
meydana gelen değişmeler belirlendikten
sonra, ailenin tüketimi gerçekleştirirken, çevreyle kurduğu ilişki ve sorumlulukları üzerinde
durulmuştur.
Bir tüketim objesi olarak aile ve tüketici
olarak korunmasının gerekliliği ve bunun önemi belirtildikten sonra da ailenin ortalama gelir, ortalama tüketim ve tüketim eğilimi ile hane
halkının gelir, tasarruf ve tüketim yüzdelerinin
bölgelere göre göstermiş oldukları dağılımların
değerlendirilmesi yapılmıştır.
Bu çalışma, bir tüketim objesi olarak aileye ilişkin teorik bilgilerle birlikte, DİE verilerinin
yorumlanmasıyla oluşturulmuştur. Çalışmanın
sonucunda aşağıdaki temel düşüncelere ulaşılmıştır.
Bütün toplumlar için tüketim temel bir olgudur. Tüketim kavramı, tüketici kavramını da
beraberinde getirmektedir. Toplumun en küçük birimi olan aile de, en büyük tüketici olarak tüketimin temel objesidir.
SUMMARY
The purpose of this study is to bring up
the relatious betwen consumption and the family
which is an object of consumption in the
process of industrialization.
in this frame, first of all, having defined
the concepts of consumption and consumer, İn
the world and in our own Country, have been
mentioned about
After having stated the functions and the
changesoccuring in these functions of the fami
ly which is an object on consumption the relations and the responsibilities of the family which
i$ in the position and process of consumption
are concentrated on.
After, as an object of the family, the necessity of its protection as a consumer and impor*
tance of this protection have been stated; income of the family on average, consumption
and tendency of consumption and income of the
family members on average, distributions of
savings andpercents of consumption according
to the regions have been interpreted.
This study has been done throught the research of resorces, and the tables of DİE have
been interpreted. At the end of the study, those
bebw have been reached at
Tüketim öz olarak, ihtiyaçların karşılanması,
arzuların tatmin edilmesi amacıyla, ekonomik varlıkların harcanması ve kullanılmasıdır. Bir başka deyişle tüketim; "bir ekonomide belirli bir dönem içinde, tüketilen mal ve hizmetlere yönelik harcamalar
toplamı(1) olarak tanımlanabilir.
Tüketici ise, ihtiyaçlarını karşılamak ve arzularını tatmin etmek için, varlıkları tüketen bütün canlılardır. Tüketiciyi; "üretilen herhangi bir mal ya da
hizmeti bir fayda elde etmek amacı ile kullanıp, yokeden kimse"(2) olarak tanımlamak mümkündür.
Canlılar içerisinde insanlar, tüketim eylemlerini bilinçli ve planlı gerçekleştirirlerken, insan dışındaki
diğer canlılar, tüketimlerini şuursuzca ve plansız olarak gerçekleştirmektedirler.
Tüketicinin tüketimde bulunduğu mallan genel
olarak üç başlık altında toplamak mümkündür. Birinci gruba girenler; yiyecek ve içecek maddeleri gibi, bir veya birkaç defalık kullanım sonucu yok olan
mallardır. Bunlara ekmek, süt, yoğurt, sebze vb. örnek olarak gösterilebilir, ikinci gruba giren mallar,
giyecek, maddeleri ve bazı kullanım malzemeleridir.
Bunlar kullanıldıkları anda yok olmayan ve sağladığı
faydanın devam ettiği mallardır. Örneğin, elbise,
ayakkabı, kitap, defter vb. mallar bunlardandır.
Üçüncü gruba girenler ise dayanıklı tüketim mallandır. Örneğin, buzdolabı, çamaşır makinası, araba vb.
mallar bunlardandır. Kullanmalan sonucu, değer
kaybına değil, aksine; değer artışına yolaçan, tablolar, antikalar ve değerli taşlar gibi mallar da bu
üçüncü gruba girmektedir.
Bir tüketim objesi olan aile, yukanda sözü edilen mallardan herbirini mütemadiyen tüketmek durumundadır. Tüketim kavramının içerdiği, 'ihtiyaçların
karşılanması' ve 'arzuların tatmin edilmesi' belirlemesi, fertleri ve onların ailelerini işaret etmektedir.
Tüketicinin Korunması Olgusunun
Dünyadaki Genel Durumu
Batıda, sanayi devriminden sonra, sanayi alanında görülen büyük değişikliklerin, ekonomik etkinliklere yansıması sonucu olarak üretim ve tüketim anlayışlarında meydana gelen değişmeler, beraberinde üreticilerin örgütlenmelerini de ortaya çıkar-
mış olmakla birlikte, aynı durum tüketiciler için
oluşmamıştır. Tüketicinin korunmasına yönelik çalışmalara ancak, 20. yüzyılda başlanılmış ve artık
günümüzde çokça tartışılan konulardan biri haline
gelmiştir, (özellikle ülkemizde, tüketiciler üzerine
eğilme, son birkaç yıl içerisinde başlamıştır.)
Fert ve içerisinde bulunduğu aile, daha geniş bir
grup olan topluluk tarafından çevrelenmektedir. Bundan dolayı da, özellikle günümüz modern toplumunda fertler ve aileler, ancak örgütlenmelerle meselelerini çözümlendirme yoluna gidebilmektedirler. Yetersiz de olsa, tüketicilerin örgütlenme yolunu seçmeleri, ancak 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmış ve
20. yüzyılda ilk tüketici toplulukları oluşturularak,
tüketicinin korunması çalışmaları başlatılmıştır.
Tüketicinin korunmasına yönelik çalışmaların
ilki, 1900 yılında, uzun yıllar boyunca, artan fiatlara
karşılık, düşen gelirler sonucu ortaya çıkan huzursuzluk ve hareketlenmelerin sonucunda, sendikalarla
ilgili hızlandırılan çalışmaların içinde yer almıştır.
1927 yılı ise tüketicilerin korunmasına yönelik çalışmalann dönüm noktası olmuştur. "...F. J. Sching adlı
bir ABD vatandaşı, Paranızın Değeri' adlı bir kitap
yayımlamış ve bu kitabı yayımlama amacının hileli
satış ve reklamların ardındaki gerçekleri gözönüne
sermek olduğunu belirtmiştir" Kitabın büyük ilgi
görmesi üzerine Sching'e çok sayıda mektup gelmeye başlayacaktır. Bunun üzerine Sching, bazı yardımcılar bularak, okuyucu mektuplarını teksir ederek cevaplama yoluna gitmektedir. Böylece,
"...Tüketiciler Kulübü Emtia Listesi adlı ilk tüketici
yayını basılmıştır"(4). 1929'da ise Tüketici Araştırmalan Örgütü çalışmalarına başlamıştır." Bu kuruluşun tüzüğünde amaç maddesi, 'tüketici sorunları ve
bunların kullanıldığı mal ve hizmetlerle ilgili bilimsel araştırmalar yapmak' şeklinde tanımlanmıştır.
Tüketici Araştırmaları Örgütü, aynı zamanda, tüketicinin satın aldığı mallan, test etmek amacıyla kurulan ilk kuruluştur".
1930larda ise, büyük ekonomik bunalımın doğurduğu huzursuzluklar yaşanmış ve bu huzursuzlukların sonucu olarak da, bazı toplu tüketici ayaklanmalan yapılmıştır. Mesela isveç'e özgü bir kurum
olan Tüketici Ombudsmanlığının, tüketicilerle ilgili
başkaldırılan bunlardan birisidir.
1960'lara gelindiğinde, gelirler üzerindeki baskıların, yine tüketici hareketlenmelerine yol açtığı
görülmektedir. Bu hareketlenmelerin en üst düzeye
ulaştığı yıl ise 1966'dır. Bu yılda, tüketicilerin son
derece üst sınıra ulaşan ayaklanmaları üzerine, devletler tarafından tüketiciyi koruyucu çalışmalar içerisine girilmiştir." Bu aşamalardan sonra tüketiciyi korumaya yönelik örgütlerin kurulma çabaları hızlanmış ve bu örgütlerin etkinlikleri giderek artış gösteren bir ivme kazanmıştır".
Tüketicinin Korunması Olgusunun
Türkiye'deki Durumu
Bizde, tüketicinin korunmasına yönelik örgütlenmelerin ilki, Ahi Birlikleri'nde görülmektedir.
Türklerin Anadolu'ya yerleşmeleri ile birlikte, yerleşik hayatın getirdiği yeni ihtiyaçları karşılamaya matuf ve Bizans'tan kalma üretim birimleri ile müesseseler karşısında tutunabilmek ve güç olarak varlık
gösterebilmek amacıyla kurulan Ahi Birlikleri, aynı
zamanda üretici ahlakı ile tüketici haklarını koruyucu özellikte bir yapı geliştirmiştir. "Asya'dan gelme
esnaf ve sanatkâr Türklerin, yerli tüccar ve sanatkarlar karşısında tutunabilmeleri, onlarla yaşayabilmeleri, ancak aralarında bir teşkilat kurarak, dayanışma
sağlamaları, bu yolla iyi, sağlam ve standart mal yapıp satmalanyla mümkün olabilirdi".
Selçuklu ve Osmanlı kaynaklan ile şer'iyye sicillerine bakıldığında, Ahi Birlikleri'nin X. ve XI.
yüzyıllarda kurulan organize müesseselerden olduğu
görülmektedir. Daha sonra gelişen ve genişleyen
Ahi Birlikleri, el sanatları ve tezgahlarda yapılan
üretim faaliyetlerini kontrol altına alarak, üretici ve
tüketici ilişkisi içerisinde, adeta 'selfkontrol' sağlamış bir kurum olmuştur(8).
Osmanlı İmparatorluğu döneminde, tüketicinin
korunmasına ilişkin olarak, çeşitli tedbirler alınmıştır. Bu tedbirlerin içerisinde, çeşitli kanunlar, kararnameler, nizamnameler, tüzükler, yönetmelikler ve
tebliğler vardır(9).
İmparatorluk döneminde, pazarın denetiminde
loncalar'ın hayli etkin olduğu görülmektedir. Her
mesleğin dürüst uygulanmasını sağlamakla görevli
olan bu örgütler, mesleğin içinden seçilen kişiler tarafından yönetilmekte ve üretimin kalitesi ve fıatını
denetleyerek, hatalı üretim yapılmasını engellemektedirler(10). XVII. yüzyıldan itibaren ise "... özellikle
kadıların fetvaları ve pazar nizamnameleri aracılığı
ile pazarı denetleme uygulamaları bulunmaktadır.
Konulan kurallara uymayanlar için çeşitli cezalar
sözkonusu olmaktadır(11). İmparatorluğun zayıf
düşmesinden sonra bu sistemde de çözülmeler başlamış ve imparatorluğun bitişiyle birlikte tükenmiştir.
Günümüz Türkiyesinde ise, tüketim ve tüketicinin korunmasına yönelik, son yıllara kadar kayda
değer bir ilerleme yoktur. Tüketicinin korunmasına
yönelik çalışmaların ilklerinin TSE ve Ticaret Bakanlığı bünyesindeki ilgili birimlerde yürütüldüğü
görülmektedir.
Ülkemizde tüketiciyle igili olarak ilk kez,
1929'da iktisadi buhranın olumsuz etkilerini ortadan
kaldırmak amacıyla, "Ticarette Tağşişin Men'i Kanunu" yürürlüğe konulmuştur. Günümüze kadar, tüketicinin korunmasına yönelik, çeşitli kanun ve tüzüklerle uygulamaya konulan önlemler şunlardır:
1929 tarihli Ticarette Tağşişin Men'i Kanunu"; 1931
tarih ve 1782 sayılı "Ölçü ve Ayarlar Kanunu"; 1930
tarih ve 1593 sayılı, "Hıfsıssıhha Kanunu"; 1936 tarih ve 3003 sayılı, "Sınai Mamullerin Maliyet ve Satış Fiatlarının Kontrolü ve Tesbiti Kanunu"; 1952 tarihli, "Gıda Maddeleri Tüzüğü"; 1930 tarih ve 1580
sayılı, "Belediyeler Kanunu"; 1960 tarih ve 132 sayılı "Standartlar Kanunu"; 1960 tarih ve 88 sayılı
"Toptancı Haller Kanunu"; 1965 tarih ve 551 sayılı
"Markalar Kanunu"; 1953 tarih ve 3003 sayılı "Eczacılar ve Eczaneler Kanunu"; 1965 tarih ve 632 sayılı "Tanıtmalık ile Satış Kanunu"; 1982 tarih ve
172 sayılı "Tüketicinin Korunması Kanunu".
Türkiye'de tüketicinin korunması olgusunun
gündeme gelmesi, ancak, 1970 yılında Sanayi Bakanlığı'nın "Tüketici Sorunları Semineri" düzenlemesiyle olmuştur. Seminerin sonucu olarak, Sanayi
Bakanlığı bünyesinde bir Tüketici Sorunları Dairesi1
kurulmuşsa da, bu girişim 1974'te bütçe darlığı gerekçesiyle sona erdirilmiştir. Daha sonra tüketicinin
korunması sorunu, 1982 Anayasası'nda yer almıştır.
Tüketicinin korunmasına yönelik bu maddede "Devlet tüketiciyi koruyucu ve aydınlatıcı tedbirler alır.
Tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini teşvik eder" denilmektedir. Bu kanun maddesi hükümlerinin ışığında 1982'den sonra "Tüketicileri Koruma
Derneği" kurulmuştur. 1986'da ise gazetecilerden ve
ev hanımlarından oluşan bir grup "Tüm Tüketicileri
Koruma Derneği"ni kurmuşlardır.
Görüldüğü gibi, 1982 Anayasası'nda yer alan
ilgili kanun maddelerinin sonucu olarak tüketicilerin
korunmaları yönünde yol alınmıştır. Nitekim, 1982
Anayasası'nın "Sosyal ve Ekonomik Haklar ve
Ödevler" başlığını taşıyan bölümde "...ilk olarak
üzerinde durulan konu: Ailenin korunmasıdır. Aile,
tüketici bireylerden oluşan ilk ve en küçük birim
olarak karşımıza çıkmaktadır. Tüketim dediğimiz insanî ve ekonomik olayın, büyük bir bölümü bu küçücük topluluk içerisinde gerçekleşmektedir. Bu sebeple tüketicinin korunması ile ailenin korunması
aynı anlama gelmektedir"(12). Yine aynı anayasanın
41. maddesinde, "Aile, Türk toplumunun temelidir.
Devlet ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve
çocuklarının korunması (...). için gerekli tedbirleri
alır" hükmüne yer verilmektedir.
Bir tüketim Objesi Olan Ailenin
Tüketici Fonksiyonu ve
Meydana Gelen Değişmeler
Bütün toplumlar için tüketim, temel bir olgudur. Toplumda, en küçüğünden en büyüğüne kadar
hemen herkes, birer tüketim obje durumundadırlar.
Toplumun en küçük birimi olan aile de, tüketim olgusunu doğrudan yaşayan, tüketim harcamalarını tayin eden ve tamamen tüketici durumunda olan objedir. "Bir tüketim birimi olarak ailenin çeşitli ihtiyaçlarını karşılayacak mallar için yapılan tüketim harcamalan, -iktisat bilimin ortaya koymuş olduğu üzere- gelir ve fiatlar ile sınırlandırılmıştır. Bir başka
ifade ile tüketici, kısa dönemde değişmez kabul edilen geliri ve serbest rekabet düzeni içerisinde malların alıcısı olarak fiatları etkiliyememesi nedeniyle,
fiatları veri olarak kabul etmek zorundadır. Bu yüzden tüketici, yalnız seviyesine değil, aynı zamandasatın alacağı malların fiatlarını da gözönünde tutarak, tüketim harcamalarını tayin edecektir"(13).
Üretimin temel örgüt birimi şirket olduğu gibi,
tüketimde de, temel örgüt birimi ailedir. Ülke genelinde düşünülecek olursa, bir ülkedeki iki tüketici
grubundan biri aile, diğeri ise ordu, yatılı okul, hastane, cezaevi gibi tüketici gruplarıdır. Bir ülkede
üretilen mal ve hizmetlerin % 80'i aileler, kalan %
20'si ise diğer gruplar tarafından tüketilmektedir(14).
Değişme süreci içerisinde meydana gelen değişmelere paralel olarak, tüketimin temel objesi olan
ailenin yapmış olduğu tüketim şeklinde ve tüketim
eğilimlerinde de değişmeler olmuştur. Örneğin, hızlı
şehirleşme, apartman hayatı, radyo, televizyon gibi
imkan ve haberleşme araçlarının; ailenin barınmış
olduğu konutunun içine daha çok girmesiyle birlikte,
ailenin tüketim eğilimlerinde ve beğenilerinde de değişmeler meydana gelmiştir. Bunlara bağlı olarak,
ailenin tüketeceği mamullere yönelik üretim etkinliklerinde de değişiklikler kendini göstermiştir. Bu
minvalden olmak üzere, "Evvelce aile tarafından yapılan bazı hizmetler, geniş ölçüde gıda imalatçıları
ve diğerlerine intikal etmiştir. Böylece aile, daha bağımlı bir tüketim ünitesi olmuş ve üreticilerin etkisi
altına girmiştir. Üretim örgütleri ihtisaslaşma yolunda ilerlerken, tüketim üniteleri geçmiş örneklerinden
daha bilgisiz ve daha etkin duruma düşmüştür"(15).
Bir Tüketim Objesi Olarak Aile ve
Çevre İlişkisi
Toplumun çekirdeğini meydana getiren aile,
aynı zamanda, içerisinde bulunduğu çevrenin de
merkezini oluşturmaktadır. Bu sebeple, tüketim süreci içerisindeki aileyi, tüketimi gerçekleştirme eylemi esnasında, bir dizi sorumluluklar beklemektedir.
Çünkü; aileler tüketici olarak çevrelerine bağımlılık
arzetmektedirler. Çevre, yeterli ve sağlığa uygun besin, su ve enerjiyi sağlamalıdır ki, hayatiyetini sürdürebilsin. Örneğin, "şehir hayatında, deterjanların
gereğinden fazla, kır hayatında suni gübrenin bilinçsizce kullanılması, toprak ve su kalitesini bozduğundan bireyin orta ve uzun vadede daha büyük bir boyutlarda ihtiyaç duyacağı, kendisi için şart olan yeterli besin üretimini ve temiz suyun teminini zorlaştırmaktadır. Ayrıca bu zararlı etkilerin giderilmesi
için yapılacak tüm arıtma-ıslah harcamaları da açık
olarak kaynak israfına yol açmaktadır''(16).
Aile içerisinde üyeler arasında alınan kararlar,
aynı zamanda, aile üyelerinin birer tüketici olarak
içinde bulundukları toplumu ve bu toplumun tüketim eğilimlerini de belirlemektedir. "Aileler hergün
aldıkları kararlarla, aile ünitesini ya da üyelerini ferdi olarak tatmin etme amacını güderler. Bu seçimler,
doğrudan aileyi çevreleyen fizikî ve sosyal çevreye
iletilir. Ailenin özel kararlan, toplumla ilgili kararlarda da etkili olur. Örneğin, ailelerin sahip olacakları
çocuk sayısı, mal ve hizmet seçimleri, kullandıkları
oy ile toplumu şekillendirirler. Aile hangi dergi ve
gazetenin alınacağına, hangi radyo ve televizyon
programının izleneceğine karar vererek, eve giren
bilginin türünü belirler(17).
Bir Tüketim Objesi Olarak Aile
ve Tüketicinin Korunması
Tüketicinin korunmasını öz olarak, "tüketicilerin güçlerini artırmaya yönelik bir sosyal hareket"(18)
olarak tanımlamak mümkündür. Tanımda işaret edilmek istenilen obje, tüketilenlerin tüketilmesinde
güçlerini biraraya getirerek, sosyal hareket içerisinde
bulunacak olan ailelerdir. Nitekim, tüketici durumda
olan iki objeden biri (Tüketimin % 80'ini aileler,
kalanını ise diğer toplu tüketim yerleri gerçekleştirmektedir.) her zaman tüketici durumunda olan
aileler olmaktadır. Üretim ve üretilenin tüketiciye
sunulması sonucu meydana gelecek olumsuzluklarda
ise ilk etkilenecek olanlar da yine ailelerdir. Bu
sebeple, tüketicinin korunmasında, birincil tüketici
olan ailelerin korunması, günümüzün ağır ekonomik
şartlarında aciliyet arzetmektedir.
Tüketicinin korunması girişiminin temelinde
yer alan sebepleri şu şekilde sıralamak mümkündür
(19),
1. Yanıltıcı reklamların giderek artması ve tü
keticilerin büyük ölçüde bunun farkına varmaları,
2. Sosyal konuların, özellikle çevre kirliliğinin,
giderek hissedilir hale gelmesi,
3. Bazı işletme ve ticarethanelerin sadece kâr
etmek güdüsüyle davranmaları, sosyal çıkarları ikin
ci plana bırakmaları,
4. Tüketicilerin pazar şartlan ve firmalarla ilgi
li olarak, yetersiz bilgiye sahip olmaları,
5. Gelişen teknolojiye paralel olarak üretilen
ürünlerin, daha komple bilgi ve detaylı inceleme ge
rektirmeleri,
6. Tüketici ve tüketicinin korunmasına yönelik
düşüncelerin ön plana çıkması,
7. Tüketici çıkarlarını korumak amacıyla ilgili
kişilerin teşkilatlanma yoluna gitmeleri,
8. Devletin ve diğer kamu kurum ve kuruluşla
rının tüketicinin korunması yönünde teşkilatlanmaya
gitmeleri,
9. Tüketicilerin üzerindeki enflasyonist baskı
nın artması ve tüketicinin tüketim alanında gitgide
bilinçlenmesi.
Ekonomik faaliyetlerin önde gelen amaçlarından biri de, sınırlılık arzeden mevcut kaynakların,
rasyonel bir şekilde kullanılması ve bu yolla tüketicilerin sınırsızlık arzeden tüketim ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Tüketimin birer objesi olan aileler,
kendi ihtiyaçlarının karşılanması ile ilgili olan faliyetlerde, kendilerine sunulan çeşitli mal ve hizmet
karşısında, tamamen ailelerinin iradelerine bağlı olarak, yapmış oldukları tercihlerle etkili olmaktadırlar.
Birer tüketici olan aileler; "... günümüzde çeşitli siyasi ve ekonomik sistemler içerisinde, üretici ve
araçların bilgi noksanlıklarından veya kaliteli mal
sunamamalarından ve de en önemli olarak, aldatıcı
ve yanıltıcı reklamlardan kaynaklanan zorluklarla
karşılaşmakta ve bu durumdan önemli derecede zarar görmektedir"(20).
Öyleyse, bir tüketim objesi olan ailenin, tüketici
olarak korunması yönünde çalışmalarda bulunulmamasının önemli olumsuzlukları bulunmaktadır.
Ülkesi, rejimi ve ekonomik durumu hangi düzeyde
ve yerde olursa olsun, her aile tüketmek zorundadır.
Ailelerin hayatlarını sürdürebilmelerinde önde gelen
ve hayatî rolü oynayan etmen, tüketimdir. Kaynakların kıtlığı ya da bolluğu, fakirlik ya da zenginlik
olguları dahilinde, nihayetinde tüketici olan aile ve
onun fertleri, güçleri ve imkânları oranında, tüketim
tercihleri yaparak, tüketim etkinliğinde bulunmak
durumundadır(21)
Her halükârda tüketim eğiliminde bulunan ailelerin, tüketimi gerçekleştirirken korunur olmalarının
önemi her ülke için, acillik arzedici niteliktedir. Ni-
tekim, "Kapitalist sistemde tüketici daha geniş bir
kültüre ve seçme hürriyetine sahip bulunmaktadır.
Sosyalist blok ülkelerinde, kaynakların kontrollü
kullanılması ve tüketimin dar ve planlı olarak yönlendirilmesi, tercih ve seçim unsurunu önemli ölçüde
ortadan kaldırmıştır"(22). Türkiye'nin yaşadığı
ekonomik sistemde ise tüketici konumunda olan ailelerin korunmasına yönelik çalışmaların yavaş ilerleyişi, aileleri güç duruma sokabilmektedir. Bunun
yanında, "Sosyal ve ekonomik gelişme, toplumda refahı birlikte getirmekle birlikte, refahın sınırlı olması, önemli bir tatminsizlik ve bunalımı da ortaya çıkarmaktadır. Doyumsuz olan insan, bolluk ve refahın içerisinde, daha büyük ve değişik arayışlara yönelmekte, ruhi bunalımlara düşmektedir"(23)
Tüketici konumunda olan ailelerin, birer tüketici
olarak korunmalarının temelinde, şu sorunlar yatmaktadır: "Piyasaya arzedilen her türlü malın kalitesi
ve ihtiyaca cevap verme özelliği hemen kolay anlaşılır bir durum değildir. Diğer yandan, yeni teknik
ve teknolojilerin gelişimi, reklam olayının tesiri ile
malların değişik biçim ve görünümlerde ve de olduklarından çok farklı takdim edilmeleri, tüketiciyi
büyük ölçüde yanıltmaktadır. Serbest rekabet sisteminin doğmasından kaynaklanan ve sadece "kâr' unsurunun tek gaye olarak hedeflendiği sistemlerde tüketicinin yanıltılması, aldatılması daima gündemde
olagelmiştir. Özellik arzeden husus, insan sağlığı ile
doğrudan ilgili mal üretimlerinde dahi kasıtlı, ya da
ihmal ve hatadan doğan yanlışlıkların mevcudiyetidir. Kanserojen maddeler ile petrol türevlerinden
üretilen malların insan sağlığına zararları, plastik
maddelerin olumsuz etkileri ile son zamanlarda dünya çevresindeki ozon tabakasının incelmesine sebep
olan sorumsuz ve tehlikeli üretimlerin bir yerde mutlaka önlenmesi, dizginlenmesi gerekmektedir"(24).
İşte bu yönlerden dolayı, oldukça güçsüz ve zayıf
durumda bulunan ve tüketim konusunda bilgisiz
olan ailelerin, belli oranlarda da olsa güçlendirilmesi, bilinçlendirilmesi ve korunması gerekmektedir.
Aileler belli tüketim eylemlerini gerçekleştirirlerken korunmakla birlikte, bir çoğunda da mevcut
olumsuz şartlardan dolayı korunamamaktadırlar.
"Elektrik, su, hava gazı, telefon gibi mal ve hizmetlerin devlet tekelinde olması, tüketici için bir güvence olmasına karşın, piyasada bir tekel olarak üretilen
diğer mallara karşı tüketici (aile) savunmasızdır"(25)
Reklam konusu da, ailelerin tüketimde bulunmalarında önemli bir mekanizmadır. Nitekim, "Eğer tüketici bilinçli ise, reklamlar da denetim altında ise
reklamın sakıncalı değil, alternatif mal ve hizmeti tanıyabilmesi bakımından tüketicinin korunmasında
etkili olacağı düşünülebilir".
Bir Tüketim Objesi Olarak Ailenin
Ortalama Gelir, Ortalama Tüketim
ve Tüketim Eğiliminin Dağılımı
Ülkemizde hane halkı büyüklükleri doğal olarak, bölgeye, şehir ve şehir dışı alanlara göre değişiklikler göstermektedir. Bu duruma paralel olarak,
gelir, tüketim, tasarruf miktarlarında da farklılıklar
olmaktadır.
Tablo 1: Hanehalkının yıllık ortalama gelir, ortalama tüketim ve tüketim eğiliminin
hanehalkı büyüklüklerine göre dağılımı
Ortalama Gelir
Hanehalkı
Büyüklüğü
Türkiye
Toplam
Kent
3.680.544 4.146.756
Ortalama Tüketim
Kır
Türkiye
Kent
3.164.412
2.886.782
3.575.352
Kaynak : DÎE, 1987 Tüketim Harcamaları
Tüketim Eğilimi
Kır
Türkiy
e
2.124.504 78.43
Tasarruf Eğilimi
Kent
Kır
Türkiy
e
Kent
Kır
86.22
67.14
21.57
13.78
32.86
Tablo l'de görüldüğü gibi, Türkiye'de genel
olarak hanehalkı ortalama gelir seviyesi miktarı
3680,544 TL'dır. Buna karşılık, hanehalkı ortalama
tüketimi 2886.78 TL olup, tüketim eğilimi % 78,43
tasarruf eğilimi ise % 21,57'dir.
Bu rakamlar, şehir yerleşim birimlerinde, ortalama gelirin 4.146.756 TL., ortalama tüketimin
3.575.352 TL., tüketim eğiliminin % 86.22 ve tasarruf eğiliminin de % 13.78 olduğunu göstermektedir.
Kır kesiminde durum ise daha farklıdır. Ortalama gelir 3.164.412 TL., ortalama tüketim 2.124.504
TL iken, tüketim eğilimi % 67.14 olup, tasarruf eğilimi % 32.86'dır.
Açıklanan verilerden de anlaşılacağı gibi, şehirde yaşayan ailelerin gelir miktarlarının yüksek olmasına karşılık, tasarruf eğilimleri daha düşük düzeyde kalmaktadır. Çünkü, şehirli ailenin tüketim
eğilimleri ve tüketim harcamaları yüksek seviyededir.
Kır kesiminde ise şehrin aksine birdurum söz-
sarruf eğilimi olarak ise Türkiye ortalamasının üzerindedir.
Hanehalkının gelir, Tüketim ve
Tasarruf Yüzdelerinin Bölgelere
Göre Dağılımı
Türkiye'nin bölgeleri itibariyle, ailelerin tüketim, tasarruf ve elde ettikleri gelir yüzdeleri, ülkemizin sosyal haritası bakımından oldukça önemlidir.
Tablo 2'deki ailelerin tüketim ve tasarruf yüzdelerinin bölgelere göre dağılımına bakıldığında,
Marmara ve Ege bölgelerinin, Türkiye'nin toplam
hanehalkı sayısının en yoğun bölgeleri olduğu ve bu
bölgelerin, Türkiye'nin toplam gelirinin % 44.99'unu
elde ettiği görülmektedir. Bu bölgeler tüketimde (%
48.14) ve tasarrufta da (% 33.56) en büyük yüzdeyi
oluşturmaktadırlar.
Marmara ve Ege bölgelerinden sonra, toplam
hanehalkı büyüklüğü ikinci sıra yüksek olan bölge
Tablo 2 : Hanehalkı gelir, tüketim ve tasarruf yüzdelerinin bölgelere göre dağılımı
Bölgeler
Hanehalkı
Gelir
Tüketim
Tasarruf
1. Bölge Marmara - Ege 2.
Bölge Akdeniz 3. Bölge İç
Anadolu 4. Bölge Karadeniz
5. Bölge Doğu-Güneydoğu
36.96
13.44
24.27
10.60
14.72
44.99
10.66
21.57
8.92
13.91
48.14
10.29
20.54
8.78
12.25
33.56
11.98
25.06
9.43
19.97
Toplam
100.00
100.00
100.00
100.00
Kaynak: DİE, 1987 Gelir Dağılımı
konusudur. Ortalama gelir miktarları, şehirli hane
halkına göre daha düşük, tüketim eğilimleri daha
aşağı, ortalama tüketim harcamaları daha az ve fakat
tasarruf eğilimleri daha yüksektir.
Şehir ailesi tüketim eğilimi bakımından, Türkiye ortalamasının epeyce üstünde, tasarruf eğilimi
olarak ise Türkiye ortalamasının altındadır. Dolayısıyla, gelirden harcamaya ayrılan bölüm artmaktadır.
Kır kesiminde ise ailelerin tüketim eğilimleri
Türkiye ortalamasının altındadır. Buna karşılık ta-
(% 24.27) Içanadolu bölgesidir. Içanadolu bölgesinin geliri, toplam gelir içerisinde % 21.57, tüketimi % 20,54, tasarrufu ise % 25.06'dır.
Bölgeler içerisinde hanehalkı büyüklüğünün en düşük olduğu yer (% 10.60) Karadeniz
bölgesidir. Karadeniz bölgesi hanehalkı büyüklüğünün yüzdesine paralel olarak, gelir düzeyinde
(% 8.92), tüketim düzeyinde (% 8.78) ve tasarruf
düzeyinde de (% 9.43) gerilerde kalmaktadır.
Bu tablodan çıkarılacak bir diğer sonuç ise,
Türkiye'nin nüfus potansiyelinin yoğun olduğu bölgelerin, % 50.40 ile Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgeleri olduğu, toplam gelirin % 55.65'inin bu bölge-
lere kaydığı, tüketimin % 58.43 ile bu bölgelerde
gerçekleştiği ve tasarruflarında % 45.54 oranında bu
bölgelerde gerçekleştiğidir,
DİPNOTLAR
(1)
(2)
(3)
(4)
(5)
(6)
(7)
(8)
(9)
(10)
(11)
(12)
(13)
AKYÜZ, Müfik, ERTEL, Nesrin, Ansiklopedik Eko
nomi Sözlüğü, Dünya Yayınları, İstanbul, 1990, S.
368.
YENER, Müberra: "Ülkemizde Tüketicinin Sorunmasının Gereği Önemi ve Bu Konuda Ev Ekono
mistlerinin Yerinin Belirlenmesinde Öneriler", Ev
Ekonomisi Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 1 Ocak 1986
YENER, Er gün, "Verimlilik Kalite Güvenliği ve Tü
keticinin Korunması", Standart Dergisi - Özel Sa
yı-, S. 72.
Y. a. g. m., S. 72
A. g. m., S. 72
A. g. m., S. 72
ÇAĞATAY, Neşet, Bir Türk Kurumu Olarak Ahilik,
A. Ü. İlahiyat Fak. Yayını, 1974
EKİNCİ Yusuf, Ahilik ye Meslek Eğitim, MEB.
Yay., İstanbul, 1989, GÜLLÜLÜ, Sebahattin, Ahi
Birlikleri, Ötüken Yayınları, İstanbul.
GÜNER, Ahmet, 'Tüketicinin Korunması, Sanayi
ve Ticaret Bakanlığı Uygulamaları", Standart Der
gisi-Özel Sayı-S. 48
YENER, Er gün, Verimlilik Kalite Güvenliği ve Tü
keticinin Korunması, S. 72.
Y.a.g.m.,S.72
ATASOY, Ömer Adil, "Tüketicinin Korunmasının
Hukuki Yönü", Standart Dergisi, Temmuz 1988, S.
11
EKE, Beğlü; Yaşama Tarzı ile Gelir Seviyesi Ara-
(14)
(15)
(16)
(17)
(18)
(19)
(20)
(21)
(22)
(23)
(24)
(25)
(26)
sındaki İlişki, 1. Ü. Sosyal Bilimler Ens. (Basılmamış Dok. Tezi)
AYDİN, Mehmet, Tüketici Günlüğü ve Standartlaş
tırma, Gonca Matbaası, Ankara, 1972, S. 88.
Y. a.g.e., S. 88.
MELSON G. F., Family and Environment An
Ecosystem Perspective, Burgess Publishing Çompany 7108 Ohms Lanc Mihnoarosis; BAYRAKTAR
Meltem, "Aile ve Çevre" Standart Dergisi, Türk
Standartları Enstitüsü Yayını.
PAOLUCCİ, B. Hal, OXİN, O. A., Family Desicion
Making: An Ecssytem Aproach Wiley and Sons Inc.;
BAYRAKTAR Meltem, "Aile ve Çevre" Standart
Dergisi, Türk Standartları Enstitüsü Yayını.
AKDOĞAN Şükrü, "Tüketicinn Korunmasında ve
Standartisyonda Devlet Üretici Tüketici İlişkisi
Standart D. S. 20.
Y.a.g.m.,S.2O.
GÜNGÖR, Yener, "Tüketicinin Korunması ve Tür
kiye Odalar ve Borsalar Birliğinin Uygulamaları",
Standart Dergisi. -Özel Sayı- 1990, Sayfa: 28.
Y.a.g.m.,S.28.
A. g. m. S. 29
A. g. m., S. 29.
A. g. m., S. 29
ÜNVER Özkan, "Tüketicinin Korunması ve Stan
dartlaştırma", Standart Dergisi, S. 98.
Y.a.g.m.,S.98.
Aile ve Boş Zaman
Joffre DUMAZEDİER
Çev : Eriman TOPBAŞ*
Aile Hayatına Boş Zamanın
Bazı Tesirleri
V
eblen (1899)'den beri, çok sayıda toplumbilimci
boş zamanın meslekî meşguliyetler ve umumî
olarak iş ile olan münasebetlerini enine boyuna
incelemiştir. Fakat boş zamanın ev işleri ve umumî
olarak aile hayatı ile olan münasebetleri henüz ortaya
konmamıştır. Ev içi işlerin ve aile içi vazifelerin
çalışmadan arta kalan zaman içindeki vaziyeti boş
zamanlara göre henüz yeterince bilinmiyor. "Üç sekiz"(1) semasıda (8 saat iş, 8 saat uyku, 8 saat boş zaman), herşey sanki ev işleri yokmuş gibi ceryan ediyor. Bu hususta şaşırmamak elde değil, zira aile içi
işler üzerindeki yeni çalışmalara göre anılan meşguliyetler bir ülkenin iş hayatında önemli bir zaman dilimini ortaya koyuyorlar. 1947'de evli hanımların zaman-bütçeleri hakkında yapılmş bir ankete göre{2),
1946'da Fransız nüfusun tamamından istenen 105
milyar saatlik çalışmanın 45 milyar saatlik kısmını
ev işleri, 43 milyar saatlik kısmını da meslekî çalışma teşkil ediyor(3) Bu neticeler, 10 yıllık bir aradan
sonra aynı enstitü (Millî Nüfus Çalışmaları Enstitüsü) tarafından yapılan bir başka anketle doğrulanıyor.
1958'de, şehirde çocuksuz ailelerde ev işlerine
ayrılan süre haftada kırk iki buçuk saat, ek çocuklu
Bolu Eğitim Yüksek Okulu
ailelerde bu süre 66, iki çocuklularda 78 ve üç çocuklularda 83 saate yükseliyor. Bu miktarlara evdeki
diğer kişilerin evin hanımına yaptıkları yardımlar da
dahildir(2).
Bu şartlar çerçevesinde ailede boş zaman nasıl
ortaya çıkar? Bu gerçek, yeni meselelerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Aile hakkında geleneksel teorilere mahkum bir sosyoloji ise bu meseleleri hem iyi
ortaya koyamıyor hem de iyi tahlil edemiyor. Goode'un sociology today'de belirttiği gibi, eski bir kelime olan "aile" kelimesi bünyesinde saklanan bu gerçeği yakalamak için yeni hipotezlere ihtiyaç vardır
(4)
. Bununla birlikte, ailenin fonksiyonları hakkında
Ogburn'un(5) klasikleşmiş tahlillerini yeniden ele
alan JJ. Stoezel, bazı görünüşlere rağmen ailenin
"dinlendirme fonksiyonu'nun geniş anlamlı olduğunu altını çizerek belirtiyor. Anılan fonksiyon, faaliyetler, vazifeler ve ailevî değerler sisteminin tamamını değiştirmeye doğru yöneliyor(6). Ailedeki harcama
kalemleri arasında "boş zaman kalemi" (yaz tatili
dahil), toplam masrafı, bütçenin diğer kalemlerinden
de kısıntıya yol açarak, çok hızlı bir şekilde artıran tek
bütçe kalemidir(7)
Bir Annenin Zaman - Bütçesinde İş,
Boş Zaman ve Yarı - Boş Zamanı
Ailenin muhtelif üyeleri, ev işleriyle birlikte
boş zamanlan için de belli bir zaman ayırırlar. Bu
zaman nasıl bir zamandır?
Hesaplamalarımıza göre, şehirde çalışan bir işçinin her hafta kendi boş zamanlarına ayırdığı süre
20 ila 30 saat arasında değişmektedir. Bu süre işçinin esas veya ilave işinden, ev içi veya toplumsal faaliyetlerinden arta kalan zamandır. 1958'de, I. N. E.
D. (Millî Nüfus İnceleme Enstitüsü)'nün verilerine
göre, çocuksuz bir ev hanımının ortalama günlük
boş zamanı dört saattir Diğer kesimlerdeki bütün hanımlar için (herhangi bir işte çalışan, çocuklu, ev hanımı) günlük boş zaman süresi ortalama iki saat on
dakikayı geçmemektedir. Bu süre, hem çalışan hem
de bir, iki veya üç çocuklu hanımlar için daha da
azalıyor. Zaman birimi olarak hafta alınırsa ve bu
değişmeler hesaba katılır ise, evli bir hanımın boş
zamanı haftada 14-21 saat civarında olacaktır.
Bu anketler bazı yorumları da beraberinde getiriyorlar. Boş olmanın, özellikle de evdeki hanımlarınkinin değerlendirilmesi ailevî zaruretlerin yapısından ileri gelen kendine has güçlüklerle karşı karşıya
kalır. Bu güçlükler, eğer zaman-bütçesi hakkında soruşturma yapanları engelleyemezler ise, çoğu zaman
belirsiz sınıflandırma kıstaslarından kaynaklanırlar.
Evdeki çalışma, niteliği.çok değişik olabilen sayısız
faaliyetler halinde dallanıp budaklanır: Meselâ dikiş
dikme, örgü işleri, tamirat, bahçe işleri v.s. gibi.
Yukarıda belirttiğimiz ankette, bu faaliyetler
sistemli bir biçimde evdeki çalışma hanesine kaydedilmişlerdir. Oysa, bu faaliyetler her zaman bir gerekliliğe tekabül etmezler, çoğu zaman keyfi olarak
tamamlanırlar ve kişiler bunları rahatlatıcı faaliyetler
türünden kabul ederler. Bu yan-zarurî faaliyetleri
biz "yarı-boş zaman" diye isimlendiriyoruz. Anılan
faaliyetler, ev hanımlarının günlük hayatında oldukça geniş biı yer tutarlar. Bunlar yemek yapmak, bulaşık yıkamak gibi zarurî meşguliyetlerle aynı planda bulunmazlar. Hem vecibeler ve hem de boş zamanlar içinde değişik derecelerde bulunurlar. Matematik ifadeyle söylenecek olursa, anılan faaliyetler
iki bütünün kesiştiği yerde ortaya çıkarlar. Bu durumda, zaman-bütçesi anketlerinde, muhtelif meşgu-
102 - AİLE VE TOPLUM / HAZİRAN 1991
liyetlerin zorlayıcı dereceleri ve bunların boş zamanlarla çakışma derecelerini ayırtetmek isabetli olacaktır, işte böylece, yarı-boş zamana ait ara bir bölge ortaya çıkacaktır. Anılan bölgenin genişliği muhtemelen boş zaman denilen bölge kadar ve hatta daha da
fazla olabilir. Bu aynımın yokluğu "çalışma" zamanına fazla değer biçmeye sebep oluyor.
Evli hanımların boş zamanı tetkik edildiğinde,
karşılaşılan ikinci güçlük zamanın niteliği ile ilgilidir. J. Fourastie'nin belirttiği gibi, ev işlerinin ilmî
olarak tetkiki henüz bakir bir alan olarak kalmaya
devam ediyoı(8). Böyle bir eksiklik ailedeki boş zaman
meselesini anlamamızı sınırlandırıyor.
Bizim için, ev işlerini oluşturan çerçeve olmadan, boş zamanın evdeki ve ailevî faaliyetler örgüsündeki yerini bilebilmek hakikaten çok zordur.
iş zamanı ile evdeki çalışma zamanı arasında
birbiriyle mukayese edilemeyen farklılıklar mevcuttur. Hiçbir durumda, bunlan anlamamız mümkün olmayacaktır. Birincisi pratik olarak engellenemez/
Her işin süresi her ferdin ritmine göre ayarlanmıştır.
Yapılan iş ile icra zamanı arasında doğrudan bir münasebet vardır. Ev işleri hakkında böyle söylenemez.
Ev işlerinin yapılma süresi hiç bir denetime tabii değildir. Ev işlerine ayrılan zaman oldukça esnektir, İlgilinin tavrına, zevkine ve kaprisine göre uzayabilir,
kısalabilir. Yalnızlık veya komşuluk çerçevesinde
yaşanmış ölü zamanların çok değişik anlamlar kazandığı büyük alışkanlık vasıtasıyla kendisini belirler; geleneksel zenaatin kararsız zamanını hatırlatır.
Evdeki çalışma günü Naville'in "gözenekli gün"(9)
diye adlandırdığı gün ile aynı türdendir. Anılan gün
eğlence mönülerinden yapılmıştır. Pratik olarak "güzenekli gün"ün sınırları belli değildir, boş zaman
faaliyetleri biçimsiz ve kararsız olarak bu zaman çerçevesinde yer alırlar. Bu durumda acaba boş zaman
için teorik olarak çoğu zaman gün içinde parçalanmış ve dağılmış bu ölü zamanların bir araya getirilmesiyle elde edilen süre denebilir mi?
Son olarak, boş zamanın süresinin ev işinin
kendisine kazandırdığı değere göre basitten karmaşığa doğru çeşitlenebildiğim de belirtmek gerekir. Bazıları için, bu devamlı bir fetihtir. Fakat o zamanda
ev işi değişiyor. "Kendine ait zaman"a sahip olmayı
arzu eden bir hanım işlerini normâlleştirir ve kayıp
zamanı azaltan akılcı bir çalışma düzeni kurar. Böylece maddi meşguliyetler üzerinden zaman kazanır.
Zaman çizelgesi bu durumda yeni değerlerin, iş ve
boş zaman münasebetleriyle ilgili bir başka kavramın rehberlik ettikleri bir tercih vasıtasıyla belirlenir. Böylece görüyoruz ki, boş zaman kronografik
usullerle değelendirilmesini güçleştiren zamana ait
yaşanan pratiklerle belirlenir.
Hayat Tarzının Modernleşmesi ve Ev
İşinin Azaltılması
J. Fourastie'ye göre, Amerikalı bir ev hanımı ev
işlerine günde ortalama bir buçuk saat ayırıyor(10)
Aynı işler için bir Fransız hanım beş saat harcıyor.
Niçin bu kadar fark? Muhtemeldir ki, bu fark yalnızca ev donanımının mekanikleşme seviyesindeki
farktan ileri gelmiyor. Ev işinin azalması ve boş zamanın çoğalması, sanayileşmiş ve şehirleşmiş ülkelerin tamamında hem maddi hem de manevî planda
yaşama biçiminin bütün cephelerine yayılan bir yığın amilin modernleşmesinden kaynaklanıyor. Maddi
ve ahlaki direnmelere rağmen, modernleşme hareketi
bütün ülkelerde ve bu ülkelerin bütün kesimlerinde
yaygın hale gelmişlerdir.
Bu yüzden yaklaşık onbeş yıldan beri Fransa
kendisini şehirleşme dönüşümünün belirgin gayreti
içine bıraktı. Sanayi ihtilali en ayrıcalıklı bölgelerde
dahi ev işini değiştirmeye başlıyor. Üç yıl içinde
(1954'den 1957'ye kadar) Paris'de ve bütün Fransa'da bundan önceki otuz yılda yapılanlardan daha
çok bina yapılmıştır. Yıllardan beri hedeflenen rakama (yılda 300.000 yeni konut) bu sene ulaşıldı. Konut meseleleri hükümetin bugünkü toplumsal politikasında geniş bir yer işgal etmektedir. Mimarlar ve
şehircilik uzmanları daha önceden yerleşme ve çevre
düzenlemesi şartlarını azamî ölçülerde ortaya koymaya uğraşıyorlar. İlk defa Fransız sosyologlar fertlerin ve ailelerin konut hususundaki özlemlerini ve
ihtiyaçlarını inceliyorlar(11) Toplumsal eylem, evleri
kullananların hizmetine yeni hayat tarzına uyum
sağlamalarında yardım eden personele de veriyor.
Konutların fonksiyonel düzeni yorucu hareketleri
azaltıyor. Sıcak su, sağlık aletleri, çöp kutusu müştemilatı en ağır angaryaları ortadan kaldırıyor. Zemi-
nin yeni örtüleri ve mobilyalar artık kısa yoldan bir
düzenlemeyi gerektirmiyor.
Ev donanımı makinalaştı. Teknik gelişmeden
yararlananlar ev aletleri türlerine göre şehir ailelerinin henüz sadece beşte birini veya onda birini temsil
ederken Amerika'dakiler yaklaşık yüzde seksenini
temsil ederler. Fakat bir kaç yıldan beri ev aletleri
harcamaları belirgin bir yükselme kaydetmektedir.
1957'de 1957'ye oranla 2.25 arttı ve fiyatları da yüzde sekiz çoğalttı1 Yeni ev aletlerini temin etmeye en
elverişli toplumsal kesimler öncelikle yüksek kadrolulardır, fakat işçiler de ev aletlerini elde etmek hususunda büyük gayretler göstermeye başlıyorlar(7)
Hakikaten, yeni bir evdeki müştemilat modern
ev aletlerinin alınmasını tahrik ediyor. Çağdaş bir
yapıda barınmaya aday olanlar, toplumsal durumları
ne olursa olsun, harcama programlarının en başına
elektronik ev aletleri alımını yerleştiriyorlar. Evdeki
teknik gelişme, evinde ihsan çalıştıran hali vakti iyi
sınıfların imtiyazı olarak kaldığından, başlangıçta ev
kadrosunun yenilenmesi fikrine bağlıdır. Bugün, bu
daha çok, kadını toplumsal muhitlerin tamamında ev
işleri konusunda serbest bırakma endişesine tekabül
eder.
Üstelik büyük barınma kümelerindeki müştemilat ev işleriyle ilgili yeni müşterek ihtiyaçlar geliştirildi. Eski evde, ev hanımı her işi tek başına bir sanatkâr gibi yapıyordu. Bundan böyle, bazı angarya
işler müştereken paylaşılmışlardır. Otomatik yıkayıcılar bazen müşterek kullanılmak üzere sitelere yerleştirilmişlerdir. Karo ve parke bakımıyla ilgili müşterek servisler kullananların emrine amadedirler. Çoğu zaman tertemiz zeminler bulmak çok daha kolaydır. Tüketim kooperatifleri aileye bağlanarak teşkilatlanıyorlar. Son olarak, şehirlerde en azından öğle
yemeğini kantinde yemek mümkündür. (Annecy'de
bin çocuktan beşte biri öğle yemeğini kantinde yiyor).
Müşterek düzenleme, büyük güçlüklerine rağmen yaygınlaşmıştır. Chombart de Lauwe, yeni bir
ankette, eğer insanların büyük bir çoğunluğu (üçte
ikisi) komşuluk ilişkilerinin çoğalmasını istemez ise,
bunların arasından yüzde altmışından fazlasının
müşterek hizmetleri ısrarla isteyeceğini ve bu hususta
müşterek temin etmeye hazır olacağını belirtiyor.
Bu uygulamalar ailevî fonksiyonun bazı transformasyonlarını getirebilirler. Ailenin muhtelif mensupları arasında işlerin en iyi paylaşımı, ev işinin daha sıkı bir şekilde düzenlenmesi ev işlerinde geçen
zamanı da kısaltmaya katkıda bulunur. Bu işlerin
paylaşımı A. B. D.'de Fransa'ya göre daha yaygındır.
Fransa'da erkeğin ev işlerine katkısı çoğu zaman bulaşık ve büyük hizmetlerle sınırlanır. En kalabalık
(ve çoğu zaman en ağır) işler hanıma kalır; evin düzeni, çamaşır, pazar, mutfak v.s. Fakat genç çiftlerde
kocanın ev işlerine katkıda bulunma eğilimi daha
yaşlı çiftlere göre daha güçlüdür.
Son olarak, ailevî meşguliyetler ev işleriyle sınırlı kalmıyor. Annelik vazifesi çoğu zaman feci şekilde silip süpürücü maddi işler yekunudur. Hakikaten bu, kadının boş zamanındaki en ciddi engeli değil
midir? Fakat bu engel azalmaya yüz tutuyor, ilk
önce, yüz sene içinde, ailenin boyutu küçüldü.
1945'den beri, belirgin bir şekilde nüfusun artmasına
rağmen, ailenin boyutu iki-üç arasında sabitleşmektedir(13). Çocukların eğitimi artık ailenin yegane gayesini teşkil etmiyor. Çiftler mutluluğa da hakları olduğunu beyan ediyorlar. Diğer taraftan, anne şefkati
daha da basit hale geldi. Bu da modern hayatın avantajlarından nasibini alıyor. Artık bebek malzemeleri
seri halde kolayca üretiliyor. Çocuk bakımı büyük
ölçüde tekleşti. Eğitimleri ana okullarında ve çocuk
yuvalarında sağlanıyor. Öyle görünüyor ki, bir annenin çocuklarına zorunlu olarak ayırmak mecburiyetinde olduğu zaman giderek azalıyor.
Küçük yaşta çocuğu olan bir hanımın çalışması
istisnaî bir durum arzetmiyor artık. Şu anda, Paris'te
bu şartlarda 150.000 kadın mevcuttur. 3-5 yaş grubundaki çocukların % 60'ı günde 6 saat annesinden
uzak ana okulunda kalmaktadır. Son olarak, çok sayıda kadın da çocukları okul çağma gelinceye kadar
işi bırakmaktadır.
Yaşa göre kadınların faaliyet oranları eğrisi 35
yaşa doğru bir çıkış göstermektedir. Bugün kreş ve
ana okulları sayı itibariyle yetersiz olmalarına rağmen, umumiyetle yetişkin bir kadının fonksiyon olarak dörtte bir oranda yerini tutuyorlar.
Küçük çocuklar haliyle ev hanımının zamanını
azaltıyor, fakat çocuklar büyüdükten sonra bu defa
aynı ev hanımının boş zamanı erkeğe göre çok daha
artıyor.
Bu yüzden, teknik gelişmeler, ev işlerinin müşterekleşmesi ve ev içi düzenlemenin tesiriyle ev işleri
azalırken, boş zaman imkânları da çoğalmaya yüz
tutuyor.
Boş Zaman Fonksiyonlarının Aile
Hayatıyla Bütünleşmesi
Faydacı faaliyetlerin azalması ailede boş zamanlar vasıtasıyla elde edilen önemin kararlı kıstası
olarak kabul edilebilir. Boş zamanlar günlük zaruretlere rağmen çoğu zaman kişilerin zaman çizelgesinde ortaya çıkarlar. Hakikatte, ailedeki boş zamana
ait çağdaş olgu kendi temel gücünü değerlerin tekamülünde ve medeniyetin teknik kısmıyla bağlantılı
aile yapılarının tekamülünde ve bunların toplumsal
neticelerinde, geleneksel merasimlerin azalmasında,
taşıma ve yayılma vasıtalarının gelişmesinde v.s. bulunur. Bir boş zaman ihtiyacı ortaya çıktı ve eğlence
vasıtalarının gitgide artan bir oranda çoğalmasıyla
gelişti. Bu aletlerin (radyo, televizyon, müzik seti
v.s.) eve girmesiyle birlikte bu ihtiyaç aile içine yerleşti.
Fransa'da, bazı şehir mimarları boş zaman ihtiyacının ev anlayışına getirme eğilimi gösterdiği felaketi tahmin etmişlerdi. 1945 tarihli kitabinde Le
Corbusier tatmin edilecek ilk ihtiyaçlar sırasına "telafi etme" ihtiyacı ve "nitelenme" ihtiyacı dediği şeyi
koyar. Bu önemli bir nokta olmasına rağmen, Le
Corbusier eğlenme, ibadet, seyretme v.s. ihtiyaçlarını
biraz çabuk bir şekilde ortadan kaldırmıştır. Kafayı
dinleme arzusunun çeşitliliği bir konut bu ihtiyaçları
ya tamamen ortadan kaldırmalı ya da hiç olmazsa
azaltmalıdır. Anketlere göre, çağdaş medeniyetin bu
ihtiyaçları esas itibariyle evde bir doyumsuzluğa yol
açmıyorlar. D. Riesman çağdaş ailede cansıkıntısının arttığını ve hatta yerleştiğini ve bunun da anılan sıkıntıyı bertaraf edecek vasıtaların olağan üstü
çeşitliliğinden çok daha çabuk olduğunu çok iyi belirtmiştik(15).
Aynı şekilde "nitelenme" ihtiyacı Le Corbusier
tarafından her şeyden önce ev dışı müşterek vasıtalarla bağlantılı olma şeklinde belirtilmiştir:
Okullar,
dernekler, gruplar; bir düşünce doğru olmasına rağmen yetersizdir. Bu müesseseler hangi şartlarda gelişirler veya batarlar? Televizyonun vazifesi nedir?
Boş zamanın gelişmesi, fonksiyonunu aşağı yukarı
herkese uygun düşen vasıtalarla ev içinde de kendini
göstermek eğilimindedir.
Ev sosyologları boş zamanla ilgili bu mesele
ile de karşılaştılar, işçi aileleriyle ilgili çalışmasında,
Chombart de Lauwe dinlenme meselesini ele almıştır. O'nun sayesinde "dinlenme - ihtiyacı" iyice aydınlanmıştır. Buna rağmen, çağdaş ailede dinlenme
ihtiyacının anlamı bu çalışma türünün ilave bir noktası olarak kalmıştır. Diğer meseleler çok daha iyi
bir şekilde incelenmişlerdir: söz gelişi, hayat seviyesi
düşük bazı ailelerde bu tip ihtiyaçların tatmin edilmesine karşı olan iktisadî ve toplumsal sınırlar meselesi. Chombart de Lauwe, bu ailelerde serbest ilgilerin bu ailelere mensup fertlerin şuurunda daima
mevcut günlük sıkıntılarla karşılaştırıldığını açık seçik göstermiştir. "Sıkıntılar" "Serbest ilgi" ile ilgili
çalışmayı engellediği vakit, burada boş zaman ihtiyacı her biçimiyle git gide dayanılmaz hal alır. Bilhassa genç ailelerde yeni tüketim ve davranış alışkanlıkları yaratır ve böylece aile ekonomisini ve aile
kültürünün geleneksel dengesini tehdit eder.
Her şeyden önce, telafi etme fonksiyonu modern ailede fazladan bir önem kazanmıştır. Dinlenme, annelerin çoğunun birinci özlemidir. Baba işten
döndükten sonra, herşeyden evvel sükunet arıyor.
Müşterek konutlarda en yaygın şikayet gürültüden
kaynaklanıyor(11) Bunun için ailedeki her ferdin dinlenme ihtiyacı açık hava, yeşil alan ve sessiz muhit
olarak ortaya çıkıyor. Günümüzde, anılan şartlar, her
ferdin kendi dinlenmesi için bu hususta istemek
mecburiyetinde kaldığı asgarî hayatiyetin bir kısmını
oluşturma eğilimi göstermektedirler.
Günümüzde bile, kişiler dinlenme ihtiyaçlarını
eğlence içinde tatmin ediyorlar. Dedelerimizin devrinde aile eğlenceleri bayramlarla bağlantılıydı. Bunlar hemen hemen değişmeyen bir kurala göre düzenlenirdi. Tarihleri ise takvimlerle belirlenirdi.
Daha önce de belirttiğimiz gibi eğlenme günümüzde günlük hale geldi. Cumartesi akşamı eğlenmek açısından ayrıcalıklı bir gecedir, fakat haftanın
her gecesi şenlik vesilesi olabilir. Şehrimizde aile re-
islerinin yarısı haftada bir defa şehir dışına çıkar. %
52 oranında sinema aile için bir eğlencedir; bu hususta açık havada bir eğlence türüdür. Bunda, izciliğin, motorlu bisikletlerin ve otomobillerin çoğalması
önemli rol oynamaktadır. 1957'de tatile çıkan yüz kişiden elli biri tercihen aileleriyle birlikte olmuştur
(17)
. Çoğu zaman genç çiftler harcamalarında ilk sırayı
evden daha ziyade arabaya ayırıyorlar. Gençlik
hakkında yapılan bir ankete göre(18), bilinci ihtiyaç
tatil süresinin uzatılması, ikincisi şahsi bir araba sahibi olma, üçüncüsü eğlencelerin artırılmasıdır. Eğlence ihtiyacı genç ailelerin özlemlerini alt üst ediyor.
Yeni buluşlar da bu ihtiyacı canlandırıyor. Eskiden kahveye ve eğlence yerlerine has faaliyetler,
bugün evlere girmiş durumdadır. Ev içerisinde bir
radyo çoğu zaman devamlı müzik ihtiyacı doğuruyor ve bu ihtiyacı tatmin ediyor. Televizyon, müzik
seti v.s. bunu daha belirgin hale getiriyorlar. Annecy
şehrinde oturan ailelerin % 20'sinde diskoteklerle
karşılaştık. Genç işçiler ve öğrenciler bu sesli makinaları zaman zaman eve girdiriyorlar ve ev müsait
olduğu vakit, muhtelif ortamlara göre, danslı, balolu
küçük toplantılar tertipleniyor. Fakat evdeki eğlence
faaliyetleri ve ve aileler arası ilişkiler konusunda en
önemli ihtilâl seksiz şüphesiz televizyon tarafından
gerçekleştirilmiştir. Fransa'da, televizyon karşısında
ortalama iki veya üç kişi görülür. Televizyon, evdeki
sinema, tiyatro, eğlence, sergi, tartışma veya röportaj
demektir. Gördük ki, bütün toplumsal ortamlarda,
televizyonla bağlantılı donanımların tamamı artan
bir ritmle hızlanmaktadır. Bugün, televizyon seyircisi
ortalaması aralıklı da olsa yaklaşık 16 saat televizyon
karşısındadır. Bu da ev işlerinin programlara göre
düzenlenmesi eğilimine sebep oluyor. Ev işlerinin
süresi azalırken, faydalı tamirat zamanı da azalıyor.
Aile eğlencesi yeni bir değer kazanabiliyor.
Boş zaman kendisini sadece eğlence ile sınırlandırmıyor. Eskiden, haberleşme hemen hemen
ebeveynlerle, komşu ve arkadaşlarla konuşmak suretiyle gerçekleşiyordu. Bu toplantılar hala devam ediyor. Anncey'de, şehir nüfusunun yaklaşık dörtte bilini
meydana getiren kırsal kesim işçilerinde yaygın bir
şekilde bunun devam ettirilmesi bizi şaşırttı. Annecy'li ailelerin yarısına yakını ayda bir defadan da-
ha fazla olmak üzere böyle toplantıları ve aile ziyaretlerini zevkle veya alışkanlıkla yapıyorlar.
Fakat çağdaş aile boş zamanının gittikçe artan
bir kısmını haberleşme vasıtalarıyla dışardan gelen
haberleri dinleyerek dolduruyor. Zaten radyo haberleri özellikle müzik yayınından sonra veriyor.
Günlük gazetede de aile reisinin yarım bir saatlik zamanını alması yönünden benzer bir öneme sahiptir.
Kadınlar ve çocuklar da gazeteyi okurlar. Tefrikaların, kadın ve ev bölümlerinin tercihen okunması,
hanımlarla ilgili yayınların nerdeyse tamamının bunlara yer vermesine yol açmıştır.
Aile yalnızca bütün dünya ile ilgili küçük bir
haber ajansı olma eğilimi göstermiyor, aynı zamanda git gide karşılıklı biçimlendirme yeri de oluyor,
ilk önce sanıldı ki, büyük yayılma vasıtaları kitleler
üzerinde doğrudan etki yapıyor. Hakikatte, anılan
vasıtalar kitle iletişim araçlarının muhtevasını halka nakleden ve yorumlayan önderler üzerinde etkili
oluyorlar. Aile çoğu zaman bu önderleri çıkartıyor.
Politik olarak bu görevi baba, sinema konusunda da
abla bu görevi yerine getiriyor(19). bu yüzden aile
nerdeyse teşkilatlı ve tutkulu bir tartışma halkası olabilir. Fakat en orijinal karşılıklı şekillendirme meselesi muhtemelen çocukların oyunları ve tahsilleri yoluyla ortaya konabilir. Çağdaş ailede çocuğun statüsünü değerli kılma ebeveynleri aile içi oyunlarda bir
araya getiriyor. Ebeveynlerin bu katılımında okul
ödevinin ve eğlencenin yeri nedir?
Belki çocukların okul ödevlerine yardımcı olma bazen ebeveynler açısından, fayda sağlamayan
bilginin git gide ilerleme ve toplumsal prestij vasıtası
olduğu bir dünyada, yeniden tahsil hayatına atılma
vasıtası olur. Üstelik, şehrin bütün kesimlerinde, aile
kütüphanelerinin nisbî önemi bizi hayrete düşürdü.
Bu yüzden çağdaş aile, bilhassa çocuğun tahsil ihtiyaçlarının baskısı altında, bazı şartlarda müşterek
eğitim merkezi olabilir. Ailevî boş zaman, bu sebeple, yalnızca haberleşmenin değil, aynı zamanda bilgi
ve tavırların gelişme imkanlarını da sunar.
Çok sayıda el işleri, entellektüel veya musiki
kültürü olmayanlar açısından önemli bir rol oynamaz mı? Evlerde gelişen aile sanatkarlığı git gide ai-
levî, hem kişisel, hem faydalı, hem faydasız, hem
konformist hem de yaratıcı fonksiyonları bünyesinde
taşır hale geliyor. Bu yarı-boş zamanların aile içinde
ferdin gelişmesine tesiri henüz pek açıklığa kavuşmamıştır. Bu tesir çoğu zaman sınırlı olmasına rağmen mevcut gibi görünüyor.
Boş Zamanın Çağdaş Aile Yapısına
ve işleyişine Tesiri
"Riesman'a göre, çalışma süresi kısıldıkça, şehirde yaşamayı kabul edecek çocuklu aileler de seyrekleşecektir(21). Amerikalı bir aile, bu hususta imkânlar elde eder etmez, öğle sonlarında, hafta sonlarında kendisini rahatlatıcı bir mekân arıyor. Aile yuvasının iş yerine yakın değil de tercih edilen boş zamanla ilgili yere kurulma eğilimi var. ABD'de son
savaştan bu yana şehirler için köylerden ayrılma
banliyöler için şehirlerden ayrılmaya göre pek fazla
önemsiz hale geldi. Elli milyona yakın Amerikalı
küçük evlere yerleşmişlerdir. Günümüz Fransa'sında
gündemdeki mesele şehirlerde büyük yapıların kurulmasıdır. Bu konut tarzı barakalara göre harikulade bir gelişmeyi gösterir. Üstelik para açısından da
en iyi çözümdür. Fakat insanlara konut hakkında arzulan sorulduğunda, çoğunluk bahçelik küçük bir
evi tercih ettiğini söylüyor. Sosyologlar büyük göçlerin sakıncaları üzerinde ısrarla duruyorlar. Bunlar,
yeşil banliyöde yapılaşma ve yerleşme imkanları ölçüsünde azalıp veya aksine umumileşmiyorlar mı?
Bizim hipotezimize göre, konut meselesini çözmek için, hayat seviyesinin yükselmesi ve boş zamanın değerlendirilmesi ölçüsünde, boş zaman konusunda halkın arzularına daha fazla önem vermek gerekecektir. Eğer şehirler ve şehirlerin devasa yapılan
köklü bir şekilde yeniden tanzim edilmez iseler, mekansız, gürültüsüz, havasız, ağaçsız, gezinti yerinden, oyun alanından ve bahçeden mahrum müşterek
yerleşim birimlerinin işsizleşeceğini on yıl öncesinden tahmin etmek gerekir. Ve aynı Amerikalıların
yaptığı gibi, yeni ve uzak banliyölerden küçük evlere
doğru giden bir şehir göçüne şahit olacağız.
Böyle bir harekette, çalışma hayatından kaynaklanan, insanın dinlenme ihtiyaçlarını tatmin edemeyen bir şehir medeniyetine karşı sessiz ve karşı
konulamaz bir isyanı görmek gerekmez mi? Büyük
Fransız şehirleri Amerikan şehirlerinden daha çok
böyle tepkilerin barınağı olmayacaklar mı?
Şehir planlamacılarının ve mimarların ekseriyesinin bu sahada muhayileden mahrum olmaları şaşırtıcıdır. Onlar şu anda ancak 2000 yılında kullanılacak evler inşa ediyorlar ve kendilerine göre, kendi
kendilerine halkın zevklerini soruyorlar. Konut sosyolojisi çok statik yapıdadır veya ileride gerekli olacak büyük tahmini incelemeleri yapacak imkânlardan mahrumdur. Üstelik bu alana da pek girmemiştir. Boş zaman belki de ailevi hayat modelleri seviyesinde en büyük ve en hassas felâketleri beraberinde getiriyordur. Jean Stoetzel'in tespit ettiği gibi, aile
ortamında oluşan değerler sistemi geleneksel olarak
ailevi işe ve sülale mutluluğuna yönelik faydacı bir
ahlâkı ortaya çıkarıyor. Oysa, mesleki işin üstünlüğüne karşı ilân edilen "tembel olma hakkı" 75 yıl
sonra aynı şekilde ailevi işin mutlak gücüne karşı
kendini ortaya koyma eğilimi taşıyor. Cemaatci ideoloji vasıtasıyla hakim duruma getirilmiş aile ilişkileri sistemi tehdit altındadır. Boş zamana sahip olma
hakkı ailenin her ferdi için, aile içinde ve dışında,
ferdi mutluluğa sahip olma hakkıyla birliktedir.
Bu yeni eğilimler orta sınıflarda işçi sınıflarına
göre daha çabuk ortaya çıktılar, işçi sınıflarında zor
hayat şartlarının sürekliliği geleneksel aile modelinin yaşamasını teşvik etti. Fakat anılan eğilimler bütün kesimlerin genç ailelerinde hâlâ hassastırlar.
Kendilerini hissettirerek ilerliyorlar ve ilerleyecekler. Muhtemelen, 1975 "medeniyeti"nin hakim özelliklerinden biri olacaklardır. Ailenin iç tutkunluğu
ve dış münasebetleri açısından ve ailenin toplumsal
ve kültürel hayata katılımı açısından buradan ne sonuç çıkar ve çıkacaktır?
Evi ve ev donanımı kötü olan çok sayıda Fransız aile için, boş zaman yaşama alışkanlıklarını pek
değiştirmiyor. Ailevî meşguliyetler bilhassa annelere
ağır yükler getiriyor. Fakat bazıları bugün çağdaş aile
düzeninde hemen hemen faydasız gibi görünüyorlar.
Gerçek vecibeler yanında geleneksel değerler
sistemini ortaya çıkaran ve çoğu zaman eskimiş bir
konformizme dönüşen yarı-vecibeler veya yalancıvecibeler de vardır. Bunlar "el ne der" korkusuna tekabül ederler; çocuklarından ayrılmak, güneş banyo-
su yapmak, saatlerce roman okumak, akşamleyin kocası olmadan sokağa çıkmak v.s. kötüdür. Bunlar aynı
zamanda özlem eksikliğine, ailenin modern hayata
uyumsuzluk göstermesine, aile hayatının yeni boş
zaman ihtiyaçlarına uyum sağlamaya da tekabül
ederler. Bunların aksine, dinlenme ihtiyacı özellikle
de yeni çiftlerde daha da çekilmez hale gelebilir: düş
kurmak, dışarı çıkmak, dans etmek, okumak, geceleri,
hafta sonlarını, tatilleri uzatmak, ev bünyesinde,
eşlerin uyumunda veya çocukların eğitiminde zaruri
işlere tecavüz eden meşguliyetler ve kaygılardır. Bugün, hem aile ocağının işleyişine, hem yeni aile ahlakına ve hem de kişiliklerin gelişmesine tam elverişli ortam neresidir? Bu yeni kültür modellerine
sağlam psikososyolojik temeller vermek için, ailevî
faaliyetlerin tamamını, vecibelerle, boş zamanla,
yarı-vecibe veya yarı boş zaman ile ilgili dinamik
bir sistem olarak dengeli veya dengesiz fert veya
müessese açısından gözlemek esastır.
Son otuz yılda, aile sosyolojisi aile içi tutarlılığın amillerini hem inceledi hem de belirgin hale getirdi. Anılan amiller boş zamanın gelişmesiyle ne
oluyorlar? Aile yeni durumuna iyi uyum sağlayamıyor, Burgess(22) gibi bazı sosyologlar Amerikan ailesi
gibi çağdaş bir ailede baskı azalmasını müşahade
etmişlerdir. Aile içi oyunların gelişmesi, otomobille
birlikte çıkmalar, müştereken televizyon seyretmeler
v.s. ailenin bütün fertlerini, genç-ihtiyar, birbirine
yaklaştırıyorlar. Toplumsal ve kişisel alışverişleri
teşvik ediyorlar. R. Meyersohn veya Bogart(23) gibi
başka sosyologlara göre de, aile içi faaliyetlerin paylaşılması her zaman kişiler arası alış-verişle sonuçlanmıyor. Ailenin her ferdi aile bünyesinde tamamen
tek başına kalabiliyor. Aksine, boş zaman kişileri aile dışı bir eğlence, bir saplantı veya bir tutku etrafında bir araya getiren aileden ayrı olarak düzenlenmiş
veya kendiliğinden oluşmuş gruplar için imkânları
artırmıştır. Nasıl olur da aile, bir biline zıt bunca eğilimler arasında kendi birliğini yeniden kurabilir?
Boş zaman eşlerin müşterek eğlenme vesilelerini
de çoğaltmıştır. Scheuch(24) karşılıklı konuşmaların ve
müşterek faaliyetlerin, eşlerin uyumu için boş
zamanın önemini ve bu iki varlığın karşılıklı dayanışmasını tetkik etmiştir. Aynı zamanda boş zaman
faaliyetlerinin ve ilişkilerinin serbest seçim hakkı eş-
lerden herbiri için çok önemli olduğundan, bunun
sonucunda her kişilikle ilgili kişisel ve toplumsal daha tam bir gerçekleştirme meydana gelebiliyor. Bununla birlikte, eşitlik henüz uzaklardadır. Fougeyrolles, Makakoffun işçi ailelerinde, evli erkeklerin %
30'u akşamları tek başlarına çıkarken, evli bayanlardan % 5'inin bunu gerçekleştirdiğini müşahade etmiştir(25). Orada geleneksel modeller yeni özlemlerin
tatmininde hâlâ engel teşkil ediyorlar. Bu vaziyet
içinde, eskiye göre çok daha kalabalık gibi görünen
eşler arası gerginliklerin sebeplerinden birini görmek gerekmez mi?
Ebeveynlerle çocuklar arasındaki ilişkiler çoğalmıştır. Müşterek eğlenceler artmıştır: top, tenis,
iskambil v.s. oyunları ve değişik radyo ve televizyon
eğlencelerine iştirak... Akşam, cumartesi, pazar ve
yaz tatillerinde zaman geçen asra göre, gençlerde ve
yaşlılarda boş zaman türü bakımından çok daha
uzundur. Eğitimin işlevi bu yüzden yeni biçimlere
bürünüyor.
Bu tekâmül ebeveynlerle çocuklar arasındaki
diyalogu daha kolay hale getiriyor. Baba kendini
bundan pek tecrit edemiyor. Artık baba yapmacık
ağır başlılığını kaybetti. Baba otoritesi bu boş zaman
faaliyetleri vasıtasıyla biçim değiştiriyor.
Fakat bazı ailelerde, ebeveynlerle çocuklar arasındaki oyun arkadaşlığı yetişkinlere ait bazı rollere
saygıyı, gençlerin şahsiyetinin biçimlenmesinde gerekli bazı aile değerlerine saygıyı da alt üst etmedi
mi? Bu yüzden, çağdaş aile, boş zaman içinde, boş
zamana rağmen artık bulması oldukça güç olan yeni
bir aile içi tutarlılığın temellerini arıyor.
Son olarak, bu ailevî tutarlılık gerekli olmasına
rağmen mutlak değildir. T. Parsons ve Amerikalı
sosyologların çoğu aile bünyesindeki iç uyum biçimlerini tahlil etmişlerdir. Fakat, bu bize toplumsal ve
kültürel hayata dıştan katılım biçimlerini incelemek
bakımından da önemli gibi görünüyor. Bu katılım aile fertlerini muhtelif gruplar bünyesinde kaybetme
tehlikesini de taşıyor. Bu durumda da grubun önemi
aileninkiyle yer değiştirebilir. Buna rağmen, toplumsal katılım olmaz ise bu defa da aile kendi içine kapanıyor. Aile fertleri kültür ve cemiyet hareketlerine
yabancı kalıyorlar.
Boş zamanın ailevi katılım ile toplumsal katı-
lım arasındaki denge üzerindeki tesiri nedir? Bu belki de boş zaman medeniyetinde aile içi tutarlılığın
en büyük meşelerinden biridir.
Boş zamanın ailenin toplumsal ve kültürel hayata katılımını hangi derecede değiştirebildiğini gördük. Radyonun kullanılması gazetelerin okunması,
televizyonun seyredilmesi, çocukların oyunlarına ve
derslerine iştirak etme, demek faaliyetlerine katılma
merakı genişletip toplumsal anlamı geliştirebilirler.
Fakat ailelerin çoğunluğu zamanını maddi işleri en
aza indirgemek, gün sonu, hafta sonu ve yıl sonunda
boş zamanla ilgili eğlendirici faaliyetleri dengelemek üzere faydasız tamirat ve gevezelikleri azaltmak için düzenleme arzusu ve gücü varmıdır? Grup
ve fert açısından bu mümkün müdür?
Ortada henüz aile ihtiyaçlarına ve boş zaman
medeniyetinin hazırlanmasına uygun olmayan geleneksel modeller varlığını devam ettiriyor. Ev işlerinin aşın inceliği toplumsal ve kültürel hayat fukaralığının ifadesi olabilir. Evinde her şeyi tam olan bir
amerikalı hanım için: "Çocuklara ve eve aşın derecede özen göstermek kendi için çoğu zaman hem
kendisini temize çıkarma hem de bir kaçış yoludur
(21)
." Belli bir hayat seviyesinden itibaren, kişisel ve
toplumsal hayat açısından canlandırıcı boş zaman biçimlerini ele almak korkusuyla veya yeteneksizliği
ile eski ailevi zorlamaların kalan bir kısmı yok mudur?
Bu yüzden, yeni ihtiyaçlar ile aile hayatına ait
eski normlar arasındaki açıklık gittikçe büyüyen
dengesizliklere sebep olmaktadır. Yeni normlar henüz açıklığa kavuşturulmamışlardır. Çok sayıda aile
artık pek inanmadıkları konformist modeller ile kendilerini yok edici anarşist modeller arasında sallanıp
durmaktadır. Yeni bir denge mekank kölelik ile vazifeler arasında, vecibeler ile boş zaman arasında,
dinlendirici faaliyetlerle geliştirici faaliyetler arasında, fertlerin boş zamanlarıyla ailenin boş zamanlan
arasında saklanmaktadır.
Bu dengesizliklere cevap olmak üzere ve yeni
dengeler bulmak için, aile ideolojileri, ister dindar,
ister sosyalist, ister muhafazakâr, ister ilerici, ister
cemaatçi, ister ferdiyetçi olsunlar, çoğu zaman
uyumsuz veya yetersiz gibi görünüyorlar. Bu durumda anılan ideolojiler boş zaman medeniyetinin eşi-
ğinde bulunan ailenin ve aile fertlerinin yeni ihtiyaçlarıyla ilgili somut bir inceleme bazında yeniden ele
alınmalıdırlar; ideoloji dışında hakikaten benimsenme eğilimindeki yeni hayat türü nedir? Serbestçe
yaşanmış hangi kültür hem fertlerin özlemlerine,
hem de aile ve günümüz cemiyetinin ihtiyaçlarına
uygun düşer?
Bu yeni kültüre ulaşmak için, aile çoğu zaman
dış yardıma ihtiyaç duyar. Ailelere tavsiye edilen
toplumsal yardımcılar bu meselelere cevap vermeye
hazırlanmışlar mıdır? Sauvy, ailelerin yanında yeni
yardımcıların olması gerekliliğinden bahsediyor.
Din adamı, eğitimci, doktor, sosyal yardımcı anılan
yardımcıların yerini tutabilecekler mi? Bu yeni vazifeye hazırlanmış olmak kaydıyla, soruya "evet" denebilir. Aile toplantılarını ve bu yeni yerleşim birimlerindeki topluluğa ait merkezleri düzenleyenlerin
yeni konut türlerinde bir araya gelmiş bir halk kültürünün gelişmesinde önemli bir sorumlulukları vardır.
DİPNOTLAR
1)
2)
3)
4)
5)
6)
7)
8)
9)
10)
11)
DUMAZEDIER J., HENNION R., Revue internationale des Sciences sociales, numero special, 1, ASpects sociologiques du loisir, UNESCO, vol. XII.
0°Z, 1960.
STOETZEL J., "Une etüde du budget-temps de le
femme mariee dons les agglomerations urbaines",
Population, mora 1948, n°l.
- GIRARD A., "Une etüde du budget-tempo de la
femme mariee dans les agglomerations urbaines",
Population, oct-dec. 1958, n°4, p 591-618.
- GIRARD A. et BASTIDE H., Le Budget-temps
de la femme mariee a la compagne.", Population, avril-juin 1959. n°2, p. 253-234.
DARIC J., "La Valeur economique du travail de la
femme â sonson fayer.", famille (Belgigue), juin
1952, n°t.
GOODE W., "Horizons in famıly theory", Socıology to-day, New York 1949.
OGBURN W. - F. et NIMKOFF MEYER A., A
Handbook of Sociology, London, Routledge and KeganPaul, 2eeU, 1950.
STOETZEL J., "Changements dans les fonctions
familiales", Renouveau des idees sur la famille, p.
343-369, Paris, 1954.
Consommation, Annales du Centre de recherches et
de documentation Janvier-mero 1958, n° I et, octdec-195 8 n°4, Paris.
FOURASTIĞ J. et F., Les ARts Menagers, Paris,
1947.
NAVILLE P., "La Vıe du travail et sus problemes".
Cahiers de la Fondation naturale des Sciences politiques,Paril951.
FOURASTIE J., Machmisme et Bien - etre, ap-cıt.
CHOMBAR DE LAUWE P., Menages et
12)
13)
14)
15)
16)
17)
18)
19)
20)
21)
22)
23)
24)
25)
Categorıes sociales dons les habitations nouvelles,
ertrait des Information socıetes n°5, Paris, ed. de V
U.N.C. A.R, 1958.
"Enquete sur Fequipenent menager des Français"
Bulletin hebdumadaire de statisques, Paris, I. N. S.
E. E., 12 maı 1956, et I. N. S. E. E., oct. 1960.
GIRARD A., "Sitauation de la famille contomporaine as: Economie et Humanısme, 16,103. supplement
lertr. 1957.
LE CORBUSIER, Les Troıs Etablissement, humains, Paris,ed. de Minuit, 1959.
RIESMAN D., The Lonely crowd, op. cıt.
DUMAZEDIER J. et RIPERD A., Le Loısır et le
Vılle, ler tome, â paraitre 1962, ed. C. N. R. S.
"Les Vacances des Francaıs" Etudes et Conjonctures, Paris, P. U. F. Juillet 1958.
EUROUD F., La Nouvelle Vogue. Portraits de la jeunesse, op cit.
LAZARSFELD P. et KATZ E., Personal Influence, Glencoe, III. The Free Press 1955.
CHAMBRE P., Enquerte sur le travail scolaire â la
maisones courrier de la recherche pedagugique, Pa
ris, juın 1955, et Ğcole nouvelle, n° 29.
RIESMAN D., The lonely crowd, op. cıt.
BURGESS E. - W. et LOCKE J. - H., The Fa
mily, from institution to communionship, New York
American, book company, 1945.
MEYERSOHN R., "Social Research in televısıon",
Moos culture, op. cit.
SCHEUCH E. - L., "Family cohesion in leisure ti
me", The sociological revievv, vol. 8, n°l, july 1963.
FOUGEYROLLAS P., "Predemınance du man ou
de la femme dans le menage", Population, jonu-mers
1951, n°l.
Author
Document
Category
Uncategorized
Views
1
File Size
1 599 KB
Tags
1/--pages
Report inappropriate content