close

Enter

Log in using OpenID

Dergiyi Bilgisayarınıza İndirmek İçin Lütfen Buraya

embedDownload
www.millidusunce.org
Adres: GMK Bulvarı, Özveren Sokağı Nu: 2/2 Demirtepe Metro Durağı
Kızılay/ANKARA
Telefon: 0 (312) 231 31 94
Belgeç: 0 (312) 231 31 22
GENCAY
GENCAY
Aylık Fikir - Kültür ve Gençlik Dergisi
Yıl 3 Sayı 26 - Mart 2014
Ücretsiz e-dergi
www.gencaydergisi.com
[email protected]
ÇANAKKALE SAVAŞLARINDA ALMANLAR / Çağhan SARI
EĞİTİMDE METİN TEMELLİ DEĞERLENDİRMENİN ELEŞTİRİSİ / Yunus Emre UYAR
YÖNETİM ERKİ VE MEDYA ETKİLEŞİMİ/ Mehmet UÇAK
NATURA 2000 VE TÜRKİYE -2- / Fatma Özge ÖZDEMİR
SICAK SİMİT VE ÇAY / Muhammed BÜYÜKKÖROĞLU
HÛ / Bektâşî Haşim Baba
SİYASETTE SOSYAL MEDYA / Vural Egemen SARIGÖZ
KÜLTÜR HAZİNELERİMİZ: MEZARLIKLARIMIZ / Ahmet Afşin KÜÇÜK
BİR TÜRK RÖNESANSI: CEDİTÇİLİK / Mehmet DOĞAN - Konuk Yazar
MİLLİ DÜŞÜNCE MERKEZİ SEMİNERLERİ / Prof. Dr. Nurullah ÇETİN
GENCAY
ÇANAKKALE SAVAŞLARI’NDA
ALMANLAR
Çağhan SARI
müttefikimiz Almanya, bu savaşta ne
yapmış? Bu sorunun yanıtlarını arayalım.
Çanakkale’nin tarihimizdeki değeri daima
artmakta olduğu malumdur. Özellikle
Birinci
Dünya
Savaşı’nın
seyrini
değiştirebilen savaşlardan birisi olan
Çanakkale Savaşları’nın deniz zaferinin 99.
Birinci Dünya Savaşı’nın da 100. yıl
dönümündeyiz.
Öncelikle
Almanya
asla
Çanakkale
Cephesine
duyarsız
kalmamıştır.
Çanakkale Cephesi’nin açıldığı andan
itibaren bu noktaya önemini kaydırmaya
başlamasının çeşitli nedenleri vardır.
Mühim neden, olası bir mağlubiyet
durumunda müttefiki Osmanlı Devleti’nin
savaş dışı kalmasıyla Almanya’nın batıdaki
yükünün ağırlaşması ve İngiltere’ye
yönelik tasarladığı sömürge yollarını ele
geçirme planlarının ortadan kalkması,
Rusya’ya yardımların ulaşmasıyla doğuda
düşmanının
canlanması
ihtimalleri
belirecek olmasıdır. Kısacası Çanakkale
Savaşı’nın yitirilmesiyle Büyük Savaş’ın
yitirilebileceği kanısında Berlin’e raporlar
gitmektedir. Almanya bu nedenle Osmanlı
Devleti’ne
yardımda
bulunmaya
çalışmıştır.
Çanakkale’nin
hemen
öncesinde, askeri heyetlere dayanan
yakınlaşmanın ittifaka dönüştüğü yerden
başlayalım.
Çanakkale ile ilgili bir şeyler yazmak,
okuyucunun ilgisini, tarihin bu dönemine
çekmek sadece tarih yazımı ile ilgili bir şey
olmamalıdır. Daha önce milli eğitim
konusunda Japonlar ile gerçekleştiği
aktarılmış anekdotu hatırlarsak her
Türk’ün, bu savaşı bilmesi gerekiyor. Tabi
şuan okumakta olduğunuz yazı Çanakkale
Savaşları’nı ana hatlarıyla ele alan bir yazı
değil. Okuyucunun merak eşiğinin
sınırlarına girmesi gereken bir yazı. Çünkü
Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda yenilgi
sebeplerimizden biri olan ‘müttefikimiz
Almanlar yenildiği için yenik sayıldık’
ifadesi bazen sosyal alanda yadırganıp
fıkralara dahi konu olabiliyor. Bakalım
1
GENCAY
İttifakın Kurulması ve Savaşa Giriş
konuldu.
Gemi
personeli
Osmanlı
Ordusu’na katıldı. Bu arada II. Dünya
Savaşı’nda Alman Donanması’na komuta
edecek ve Hitler’in intiharından sonra
Alman Devlet Başkanlığı’nı yapacak olan
Karl Dönitz de Goben’de üsteğmen olarak
bulunuyordu.
2 Ağustos 1914’de imzalanan anlaşma
hükmünce Almanya ve Osmanlı Devleti
resmen müttefik olmuştur. 8 maddelik
antlaşmayı,
Osmanlı Devleti
adına
Sadrazam Said Halim Paşa, Almanya adına
büyükelçi Freiherr Von Wangenheim
imzaladı.
Anlaşmanın ardından da
büyükelçilik ile Alman Dış işleri
Bakanlığı’nda bir dizi yazışma oldu. İttifak
Anlaşması’nın üçüncü maddesine göre
Osmanlı savaşa girdiği anda bütün
ordusunun idaresini Alman Islahat
Heyeti’ne bırakmayı kabul ediyordu. Bu
madde için ayrıca Sanders ve Enver
Paşa’lar arasında mukavele imzalandı.
Görülmektedir ki bu ittifakın doğuşunda
en büyük etken Alman Askeri Misyonunun
varlığıdır.
Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’de Rus
limanlarını
bombalamasını
İtilaf
devletlerinin ültimatomu onu da sırasıyla
savaş ilanları izledi. İstanbul’da Erkan-ı
Harbiye, Çanakkale boğazına muhtemel
bir saldırıyı savuşturmak için hazırlıklara
başladı. III. Kolordu ve dört piyade tümeni
farklı
zamanlarda
Gelibolu
ya
nakledilmeye başlandı. Boğazın tahkimatı
için de Amiral Usedom, Almanya’nın isteği
ile Deniz Kuvvetleri Komutanı olarak
görevlendirildi.
Bölgedeki son
takviyelerle V. Ordu oluşturuldu ve onun
da komutanlığına, Islahat Heyeti Başkanı
Liman Von Sanders getirildi. Sanders,
savunma düzenini beğenmemekle beraber
pek bir değişiklikte bulunmadı. Göreve
geldiği 26 Mart 1915 tarihi öncesindeki
savunma düzeninin de aslında iyi olduğu
askeri uzmanlarca yazıldı.
Hatta
çıkarmanın yeri konusundaki hatalı
öngörüsü ve Anzak birliklerinin çıkmasına
izin vererek doğrudan kıyıdan müdahale
yerine iç kesimde karşılama taktiği
Savaşa katılma yolundaki en önemli hadise
bilindiği üzere iki gemi olayıdır. Osmanlı
Devleti savaştan önce İngiltere’ye iki savaş
gemisi siparişi verdi ve parasını ödediği
halde İngiltere savaşı bahane göstererek
teslimatı yapmadı. Bundan kısa bir süre
sonra Akdeniz’de İngiliz filosunun
takibinden kaçan iki alman gemisi
Çanakkale’den içeri girerek Osmanlı’ya
sığındı. İngiltere gemilerin sınır dışı
edilmesini talep etti ama Osmanlı Devleti
gemilerin satın alındığını duyurdu .
Gemilere de Yavuz ve Midilli isimleri
2
GENCAY
nedeniyle savaşta kayıpların artmasında
mesuliyeti oldu.
Mayer isminde bir Alman başhekim
bulunuyordu. Orduda topçu komuta
kademesinde Alman subaylar diğer
birliklere oranla daha fazla idi. V. Ordu’da
Gressmann adında bir General, Miralay
Wehrle, Binbaşı Vonberg ve Yüzbaşılar
Lierrau ve Detleffen topçu olarak hizmet
veriyordu. Savaşın başında 51 kişi olan
Alman sayısı, savaş sonunda 700
civarındaydı. Donanma başlığı altında
vurguladığımız istihkâm bölüğü haricinde
de 12 takım makineli tüfek müfrezesi
bulunuyordu. Almanya’dan getirilen bir
müfreze değildi. Midilli gemisinden
sökülen silahlardan ve o geminin
mürettebatından oluşturulmuştu.
Bu
müfrezeler sanıldığı gibi etkili olamadı.
Çanakkale’nin
geri
hizmetlerini
karşılamak için de İstanbul’da silah
mühimmat heyeti geldi.74 memur,
mühendis, kimyacı, 47 usta ve 659 posta
başından oluşan bu grup, İstanbul’da
fabrikalarda çalışarak Çanakkale’deki
orduya yardımcı olmaya çalıştılar.
Kara Ordusunda Görev Yapan Almanlar
Çanakkale de Liman Von Sanders’in
karargâhındaki
Alman
subaylarının
haricinde başlangıçta 6 tümenden bir
tanesinin komutanlığında bir Alman
bulunuyordu. Savunma için kurulan dört
gruptan bir tanesine Sanders, Alman bir
komutan atadı. Tümen sayısı 13’e
çıktığında da Alman komutanlarının idare
ettiği tümen sayısı iki idi. Bu da şunu
göstermekteydi ki Sanders’in V. Ordu
komutanı olmasına rağmen savunma da
bütün grup ve tümen komutanlıklarında
Almanlar bulunmuyordu.
Savunmanın ilk gününden itibaren Türk
kurmayları ile sık sık anlaşmazlığa düşen
Liman Von Sanders’in bu yazının içeriği
dışına çıkmadan bir başka hatasına
değinmemiz gerekirse o da 1 / 2 Mayıs
gecesi gruplara verdiği gece taarruzu
kararıdır. Gece taarruzlarının kararını alan
Liman Von Sanders, taarruzların idaresini
yaveri Binbaşı Mülhman’a verdi. 1 / 2
Mayıs gecesi taarruzunda Mühlman henüz
binbaşı olmasına rağmen iki tümene
Cephede doğrudan Alman birlikleri
bulunmuyordu. Ama genel olarak ordunun
eğitiminde bir Alman ekolü mevcuttu.
Sıhhiye hizmetlerinde Tabib Albay Dr.
3
GENCAY
birden komuta etmiş oldu. Taarruzun
sonucu ise başarısızlıkla noktalandı.
Karargâhta Albay Zodenstern ve Albay
Kannengiesser de bulunuyordu. Emirler
Almanca verildiği için tercümesi de ayrı
bir sorun teşkil ediyordu. Taarruzun
başarısızlığından sonra bu hususta
Sanders ısrarcı olmadı.
Trommer, Kurmay Başkanı Yarbat
Tuweney, V. Kolordu Komutanı Yarbay
Albrect, XIII. Tümen Komutanı Albay
Hovik, IX. Tümen Komutanı Yarbay
Pötrich, Anafartalar Bölge Müfreze
Komutanı Yarbay Wilmer isimlerine
değişik tarihlerde rastlamaktayız.
Deniz Savaşları ve Alman Denizaltıları
Çanakkale Savaşları’nda ilk İtilaf taarruzu
19 Şubat 1915’de boğazı geçme
denemesiyle
oldu.
Seddülbahir
ve
Kilidbahir tabyalarını bombaladı. Düşman
netice alamayınca geri çekildi. Osmanlı bu
saldırıda
savunma
düzeninde
11
müstahkem mevkiden teşkil etti. Önceden
satın alınarak konuşlandırılmış 72 Krup
topu vardı. Savaş ilanından sonra 6 adet
Howitzer topu da dahil edilmişti. Henüz
Bulgaristan savaşa girmediği için yüklü
miktarda cephane ve silah yardımı
Almanya’dan
gelemiyordu.
Romanya
üzerinden getirilen malzemeler sınırlıydı.
Bulgaristan’ın harbe giriş tarihini (Aralık
1915) göz önüne alırsak, Çanakkale
Savaşları’nda
Alman
malzemesinin
istenilen
oranda
gelmediği
anlaşılmaktadır.
Savaşın ilerleyen safhalarında karargâhta
Alman subayları tarafından düşmana
zehirli gaz kullanılması önerisi geldi.
Almanların Batı Cephesi’nde Fransızlara
daha önce zehirli gazla saldırdığı için
İngilizler Çanakkale’deki askerlerine gaz
maskesi dağıtmıştı. Bu öneri şiddetle
reddedildi. Türk komutanlar, başta Esat
Paşa olmak üzere bunun mertçe ve adil
olmayıp savaş kurallarına uymadığını
belirtti.
Muharebelere katılan alman subaylarını
incelediğimizde Güney Bölge Komutanı
Albay Von Zodenstern ve Kurmay Başkanı
Mühlman, Albay Kannengieser, Güney
Grup Komutanı Tümgeneral Weber,
Kurmay Başkanı, Yarbay Thauvenay, 1.
Kolordu Kurmay Başkanı Binbaşı Eggert,
III. Tümen Komutanı Albay Nicolae, Güney
Grubu Topçu Komutanı Yarbay Binholt,
XIV. Kolordu Komutanı Tuğgeneral
4
GENCAY
19 Şubat ve 23 Şubat saldırılarında toplam
5 Alman bahriyelisi hayatını yitirdi.
Hamidiye tabyasında görev yapan Alman
bölüğünün başında Woerman isminde bir
deniz teğmeni bulunuyordu. Komuta
Yarbay
Wasillo’da
idi.
Erenköy
bölgesindeki ağır topçu komutanı Yarbay
Werle idi.
ismine
rastlanmamış,
Nusrat’ın
harekâtının gemi komutanı Kıdemli
Yüzbaşı Hakkı Bey’in gerçekleştirdiği
ATASE belgeleri ile ortaya koyulmuştur.
İtilaf donanması gemileri uçaklar ve
balonlarla keşif yaparak Türk siperlerini
belirleyip aşırtma top atışları yapıyordu.
Karaya çıkardığı birliklerini mevzilerinde
tutmak için yürüttükleri bu yöntem
yüzünden Türk tarafında çözüm önerileri
düşünülüyordu. Savaş gemilerinin aşırtma
top atışlarını engellemek için sonunda
Almanya’dan denizaltı istendi. 25 Nisan
1915 günü Wilhelmshaven’den U-21
Denizaltısı, Otto Hersing komutasında yola
çıktı. Atlantik’ten uzanarak Cebelitarık’ı
geçen denizaltı Çanakkale önlerine
yaklaştığında İngiliz Triumph zırhlısının
boğaz girişinde sabit batarya olarak
durduğunu gördü. 200 metreden torpido
atışını yaptı ve zırhlıyı batırdı. 25 Mayıs
1915’te batan Triumph’ın ardından 27
Mayıs günü İlyas burnu mevkisine yakın
bir noktada Majestic zırhlısını buldu ve
onu da torpilleyerek batırdı.
Bu iki
olaydan sonra denizaltı boğazdan içeri
girerek İstanbul yolunu tuttu. İngilizler ise
artık alman denizaltı varlığından rahatsız
olduğu için zırhlılarını kıyıya paralel sabit
batarya olarak kullanmaktan vazgeçti ve
demir ağ ile destroyer takviyesi yaparak
savunma durumuna geçti. İstanbul ve
Berlin basınında ise U-21 in başarısı
moralleri yükseltti ve cephede de asker
üzerinde olumlu tesir yaptı. Bir başka
alman denizaltısı da 21 Haziran günü
Seddülbahir önlerinde iki bacalı bir
Fransız nakliye gemisini batırdı.
Boğazın savunmasını Amiral Usedom,
tahkimli bölgelerin savunulması da Amiral
Merten’e verildikten sonra 200 kişilik bir
istihkâm bölüğü geldi. Ancak kısa sürede
etkisiz kaldı. Mevcutu 40 kişiye kadar
düşünce diğer birliklere karıştırıldı. Bu
birlik Çanakkale de savaşa gönderilen tek
Alman birliği idi. Nitekim daha sonra
topçu bataryalarında hizmet görmek için
subay ve astsubaylar gelmiş olsa da birlik
olarak sayılamazdı. Muavenet muhribinin
komutanlığına
da
Amiral
Usedom
tarafından Binbaşı Rudolf Firle getirildi.
18 Mart Deniz Zaferi’nin en büyük
unsurlarından biri olan Nusrat Mayın
gemisinin de mayınları dökmesinde Alman
bahriye mühendisi Raymer ile subay
Gehl’in rolü olduğu iddiaları Sanders ve
Mühlman günlüklerinde yer almaktadır.
Ancak Nusrat’in seyir defterinde bir Alman
U-21’in haricinde Çanakkale’ye toplam 13
Alman denizaltısı geldi. İlk olarak 11 Mayıs
5
GENCAY
1915’te UB- 8 denizaltısı geldi. Bu 13
denizaltının 4’ü Karadeniz’de battı, biri
karaya oturdu, bir tanesi de Bulgaristan’a
verildi.
2 Eylül günü de UB-14
Denizaltısı, İngiliz E-21 denizaltısını
batırdı.
örnektir. Fokker tipi muharip uçakların
gelmesiyle savaş pilotları da Çanakkale de
görev almaya başladılar. Oswald Boelcke,
Hans Buddecke, Arthur Faller, Teğmen
Shütz ve İnnelmann, hava gücündeki
muharip pilotlardı. Boeclke ve Buddecke
hava da itilaf uçaklarıyla çarpıştılar. Dört
düşman
uçağını
düşürme
başarısı
gösterdikleri
için
Enver
Paşa
ziyaretlerinde bu pilotlarla görüştü.
Çanakkale’de henüz torpido atabilen
uçaklar gelmediği için havadan gemilere
saldırı mevcut değildi. Gotha sınıfı bir
torpido
atabilen
uçak
Almanya’da
üretilmekte idi ancak henüz arge
aşamasındaydı. Bu uçağın Çanakkale de
kullanılması için Yarbay Rasch gönderildi.
Ancak uçağın kullanılması nasip olmadı.
Keşan ve Uzunköprü’de bulunan istasyon
merkezleri haricinde İstanbul Boğazı
içinde ayrılan uçaklar haricinde fazla bir
gelişme de mevcut değildi. Ancak savaşın
sonuna doğru Osmanlı hava kuvvetlerinin
gelişmesini ilerlettiğini kaydedebiliriz.
Keşif ve keşfi önleme amaçlı avcı uçak
hareketleri dışında propaganda amaçlı da
hava kuvvetleri faaliyet gösterdi. Alman
uçakları, İtilaf Devletleri’nin safında yer
alan sömürge birliklerindeki Müslüman
Hintli askerleri provoke etmek için
havadan bildiriler attı.
Çanakkale’de Hava Kuvvetleri
Çanakkale Savaşları’nda deniz cephesini
inceledikten sonra hava savaşına bakalım.
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na
girdiğinde ikisi onarımda olmak üzere
sadece dokuz uçakla savaşa girmişti. Hava
kuvvetlerinin güçlenmesi için ivedilikle
Almanya’ya sipariş verildi. 12 sivil pilot,
32 sivil takyap ustası, 24 Rumpler ve
Albatros B uçağı temin edildi. Havacılık
grubunun başına Üsteğmen Serno getirildi.
Serno daha sonra yüzbaşı ve binbaşı
rütbesine yükseldi, Temmuz 1915’de
boğazlar için deniz uçağı müfrezesinin
oluşturulmasında görev aldı.
Serno’nun
savaşın
başında
uçak
teknolojisinin karşılıklı savaşmayı fazla
gerektirmemesi nedeniyle daha çok keşif
harekâtlarında bulunduğunu görmekteyiz.
18 Mart 1915’deki deniz zaferi öncesi
günün
ilk
saatlerinde
düşman
donanmasının
boğazlara
varmadan
bulunduğunu konumu tespit ederek
karargâha keşif raporunu sunması buna
6
GENCAY
Son Söz Yerine
Donanmada Alman bahriyelileri çok fazla
varlık
göstermemiştir.
Çanakkale
cephesinin dışında Filistin, Kanal, Suriye
ve Irak Cephelerinde de Alman subayları
yer almakta idi. Mevcudiyet ağırlığı
bakımından
Çanakkale’ye
denk
sayılabilirdi. Ancak cephane bakımından
bakıldığından Çanakkale’nin şansızlığını
yukarıda vurguladık.
Çanakkale Savaşları’nda Almanların zafer
üzerinde
oynadıkları
rolü
kendi
nazariyatlarından
yükselterek
yazmalarına dair en kapsamlı cevabı,
İsmet Görgülü, Atatürk Araştırma Merkezi
Dergisi’nde
yayınladığı
makalesinde
vermiştir.
Sonuç
bölümünde
tekrarlamalardan
kaçınarak
değerlendirme
yapıldığında
Alman
etkisinin belki Çanakkale de zararının,
faydasından
fazla
olduğunu
bile
söyleyebiliriz. Nitekim savaş boyunca
düşünüldüğü
gibi
cephane
ikmali
yapılamamıştı. İlk ciddi sevkiyat, Kasım
1915’te top mermilerinin gelmesi idi.
Alman subaylarının mağrur tavırları Türk
subaylarının tepkisini topladı. Mustafa
Kemal, Bulgaristan’ın harbe girmesinin
gecikmesi
sebebi
tartışılırken,
Almanya’nın savaşa kazanacağı yönünde
bir kesinlik görmediğini belirtince Sanders
ile aralarında soğuk hava esmişti.
Almanlar Çanakkale içerisinde de aldıkları
kararların doğru olduğundan emin şekilde
Türklerle
görüşmeden
uygulamaya
koymaları belki çarpışmaların neticesi
üzerinde değil ama zayiat noktasında
olumsuz
etkileri
olduğu
kanısını
doğurmuştur.
KAYNAKÇA
A-Kitap
AHMAD, Feroz: ‘ Bir Kimlik Peşinde
Türkiye’, Bilgi Üniversitesi Yayınları,
İstanbul 2006
ARTUÇ, İbrahim: ‘1915 Çanakkale Savaşı’,
Kastaş Yayınevi, İstanbul 2004
BARTLETT, Ellis Ashmead: ‘Çanakkale
Gerçeği’ Yeditepe Yayınları, İstanbul 2007
BELEN, Fahri: ‘20. Yüzyılda Osmanlı
Devleti’, Remzi Kitabevi, İstanbul 1973
BUDDECKE, Hans Joachim: ‘Çanakkale
Üzerinde Bir Şahin’, çev: Bülent Erdemoğlu,
İş Bankası Yayınları, İstanbul 2009
BORAY, Ferit Erden: ‘Çetin Ceviz
Çanakkale’, Kumsaati Yayınları, İstanbul
2006
Triumph
ve
Majestic
Zırhlılarının
batırılmasına
rağmen
de
İngiliz
donanmasını
can
evinden
vuran
Muavenet-i Milliye ve Nusrat gemilerinin
unutulmaması gerektiğini vurgulamalıyız.
Almanya’da iken 3 yıldızlı bir general olan
Sanders’in ıslahat heyetinden sonra 4
yıldızlı Osmanlı generallerinin üstüne
çıktı. Onun da atamalarında bilhassa
güvendiği Alman subaylarını yeğlemesi
komuta da yetersizliği düşündürmüştür.
7
GENCAY
ERICKSON, J. Edward: ‘I. Dünya Savaşı’nda
Osmanlı Ordusu’, çev. Kerim Bağrıaçık, İş
Bankası Yayınları, İstanbul 2007
GÜVENÇ, Serhat: ‘Osmanlıların Drednot
Düşleri’ İş Bankası Yayınları, İstanbul 2008
GUHR, Hans: ‘Anadolu’dan Filistin’e
Türklerle Omuz Omuza’, çev. Eşref Özbilen,
İş Bankası Yayınları, İstanbul 2007
HERSİNG, Otto: ‘Çanakkale Denizaltı
Savaşı’, çev. Bülent Erdemoğlu, İstanbul
2009
HERBERT, Aubrey & MORGENTHAU, Henry:
‘Çanakkale Devler Ülkesinde Devler Savaşı’,
Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2007
HACİPOĞLU,
Doğan:
‘Osmanlı
İmparatorluğu’nun 1. Dünya Harbine
Girişi’, İst. Dz. İkm, Grp. K.lığı Basımevi
Müdürlüğü, İstanbul 2003
JACKH, Ernest: ‘Yükselen Hilal’ Kumsaati
Yayınları, İstanbul 2006
KARABEKİR, Kazım: ‘Türkiye’de ve Türk
Ordusunda Almanlar’, Emre Yayınları,
İstanbul 2001
MÜHLMAN Carl: ‘Çanakkale Savaşı’, Timaş
Yay, İstanbul 2009
MÜHLMAN, Carl: ‘1914 Osmanlı Savaşa
Neden ve Nasıl Girdi’, Timaş Yay, İstanbul
2009
ORTAYLI,
İlber:
‘Osmanlı
İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu’ İletişim
Yay, İstanbul 2003
ÖNSOY, Rifat: ‘Türkiye’deki Almanya 19141918’, Atlas Yay, İstanbul 2004
ÖZBİLEN, Eşref Bengi: ‘Cihan Harbinde
Alman Bahriyeliler; Auf Seen Unbesieght’, İş
Bankası Yay. İstanbul 2011
SANDERS, Liman Von: ‘Türkiye’de Beş Yıl’, ç.
Eşref Bengi Özbilen, İş Bankası Yay.
İstanbul 2010
T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel
Müdürlüğü:
‘Osmanlı
Belgelerinde
Çanakkale Muharebeleri II’, Başbakanlık
Basımevi, Ankara 2005
T.C Genelkurmay: ‘Birinci Dünya Harbinde
Türk Harbi V. Cilt 3. Kitap Çanakkale
Cephesi Harekâtı, Gnkur. Basımevi, Ankara
1980
TUNCOKU, Mete: ‘Anzakların Kaleminden
Mehmetçik’, Atatürk Araştırma Merkezi,
Ankara 2003
YILMAZ, Veli: ‘1.Dünya Harbi’nde TürkAlman İttifakı ve Askeri Yardımlar, Cem
Matbaacılık, İstanbul 1993
B – Makale
Çolak, Mustafa: ‘Çanakkale Savaşında
Yalnız Bırakılan Bir Müttefik: Almanya’nın
Osmanlı
İmparatorluğu’na
Yardım
Çabaları’, Türkler, c.XIII, Yeni Yurt
Yayınları, Sayfa:377-383
Görgülü, İsmet: ‘ Çanakkale Zaferi Üzerine
Alman İddiaları’, Atatürk Araştırma
Merkezi Dergisi C. X Sayı: 28, Sayfa: 105136 (Mart 1994)
Kılınç, Özge: ‘Alman Gözüyle Çanakkale
Destanı’, Savunma ve Havacılık Dergisi
Sayı: 137 Sayfa: 142-151,
Marttin, Volkan:
‘Çanakkale
Savaşı
Anılarında Türk Tarafının Askeri Teknik
Uygulamaları ve Eğitimi’, Askeri Tarih
Araştırmaları Dergisi Sayı: 17 Sayfa: 135146, (2011)
Özgüldür,
Yavuz:
‘Yüzbaşı
Helmut
Moltke’den Müşir Liman Von Sanders’e
Osmanlı
Ordusunda
Alman
Askeri
Heyetleri’. Ankara Üniversitesi Osmanlı
Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi
Dergisi Sayı: 4 Sayfa: 297-307, (1995)
8
GENCAY
EĞİTİMDE METİN TEMELLİ
DEĞERLENDİRMENİN ELEŞTİRİSİ
Yunus Emre UYAR
Metin
kavramının
tüm
netliğiyle
tanımlanması için Türkçe Sözlük’ün
tanımlaması yeterli değildir. Çünkü “Bir
yazıyı biçim, anlatım ve noktalama
özellikleriyle
oluşturan
kelimelerin
bütünü” (TDK, 2012) şeklindeki bir tanım
tümcesi metin kavramını açıklamakta
kullanılan örgü analojisinin işlevini
görmez. Metin sözcüğünün İngilizce
karşılığı olan text dokuma anlamına gelir.
O hâlde buradan metin kavramının
kelimelerin bütünü deyişinden daha geniş
bir açıklamaya gereksinim duyduğu
çıkarılabilir. Metin kelime bütününden çok
kelimelerin ve diğer dil birimlerinin belli
bir düzenle örülmesi/dokunması ile
mümkündür.
birbirini izleyen, sıralı ve anlamlı bütünler
oluşturan tümceler dizisidir.” (Günay, 13)
diyerek TDK’nin bir önceki paragrafta
sözü edilen eksiğini giderme yoluna
gitmiştir. Hayati Akyol da “Kendisinden
anlam çıkarılan her şey metindir.” (Akyol,
08) diye yazmak suretiyle metin
olgusundaki anlam ögesini çarpıcı bir
biçimde vurgulamıştır.
Ölçme ve Değerlendirme ise eğitim
bilimlerinin bir alt disiplini olarak kısaca
eğitimin çıktılarını saptamak işlevini
görür. (Temizkan, 12) Burada dikkat
edilmesi gereken nokta yukarıda kısaca
anlatılan metin kavramının ölçme ve
değerlendirmenin bir malzemesi olarak
sıklıkla kullanılmasıdır. Gerek ÖSYM’nin
gerek MEB’in yıllardır düzenlediği
sınavların en değişmezi bireylerin ana dili
becerilerinin
ölçümüdür.
Sınavda
kullanılan soru maddelerinin tipi gereği
her ne kadar temel dil becerilerinin tümü
ölçülüp değerlendirilemese de okuma
becerileri üzerinden anlama düzeyi sürekli
olarak ölçülmektedir. İşte bu çabanın
olmazsa olmazı metinlerdir. Çünkü
ortalama bir Türk’ün ömrü boyunca
girdiği sınavlarda karşısına belli metinleri
okuyup onların farklı yönlerini farklı
düzeylerde anlaması isteği çıkar. Bu yolla
bireylerin anama becerileri ölçülür.
Doğan Günay, metin kavramına bildirişim
işlevi olma zorunluluğu yükler. Ona göre
“Bildirişim işlevi olmayan yazılı ya da
sözlü bir belge, metin değildir.” (Günay,
13) Demek ki ortada bir yazı ya da söz
olması, onun metin olması için yeter sebep
değildir. Yine Günay “Dilsel açıdan metin,
9
GENCAY
ve onun malzemesi olan metnin belli bir
amaç dahilinde bir araya getirilmesiyle
ortaya çıkar. Ortalama bir Türk’ün ömrü
boyunca girdiği neredeyse tüm ulusal
ölçekli sınavlarda ona bazı metinler verilip
bu metinlerden o sınavı hazırlayanların
ulaştığı anlama mutlaka ulaşması beklenir.
Bunun dışında bir anlama ulaşanlar, metni
anlamamış kabul edilerek o sorudan
kendilerine puan verilmez. Oysaki o
sorunun metnini hazırlayanın metne
ilişkin önyargı alanıyla metni okuyup
çözmeye çalışanların önyargı alanı
arasında önemli farklılıkların olması
doğaldır. Bu farkın yani okurun metne
ilişkin dışarıdan getirdiklerinin göz önüne
alınmayarak
anlama
becerisinin
değerlendirilmesi
bugün
Türkçe
eğitiminin ölçülmesi ve değerlendirilmesi
uygulamalarının ciddi bir felsefî ve teknik
sorunudur. Üstelik bireyselleşme ve
öznelleşme için de bir sorundur. Bu sorun
ayrıca Wolfgang Iser’in sözünü ettiği
“metin ile okur arasındaki uzlaşma”yı ihlal
eder. (Iser, 78) Bu, her şeyden önce okuma
ve metni anlamlandırma etkinliklerinin
doğasına aykırı bir uygulamadır. Aslında
biraz zorlanırsa meselenin altından politik
amaçlar
da
çıkarılabilir.
Kitlelerin
metinlere ancak devletin, resmi ideolojinin
yetkili kurumlarının verdiği anlamları
vermesi istenmekte olabilir. Yetkili
makamın ulaştığı anlama yaklaştıkça
başarılı, ondan uzaklaştıkça başarısız
sayılan halkta belli bir otoritenin
anlamlarına
sarılma
güdüsü
uyandırılmaya çalışılıyor olabilir. Bundan
sonrası eğitim biliminin ilgi alanından
çıkacağından
o
kısma
burada
değinilmeyecektir. Ancak bu metnin metin
dışı okumalara kışkırtabildikleri için
Bu noktada okuma uğraşına ilişkin de bazı
betimlemelere
başvurmak
gerekir.
Bilindiği gibi okuma bilişsel, duyuşsal ve
devinişsel boyutları olan bir etkinlik
olarak temel dil becerilerinden ve temel
anlama becerilerinden birini oluşturur.
(Arıcı, 08) Ancak okuma sırasında bireyin
ön bilgileri, tahminleri, amaçları ve
bunların katkısıyla oluşan Gadamer’in
deyimiyle önyargıları devreye girer. Bu
unsurların her biri her bireyde farklılık
gösterdiğinden her bireyin okuduğu
metinden anladığı elbette farklı olacaktır.
Ne de olsa hiç kimse metni okurken
kendisini dış âlemden soyutlamaz,
soyutlamamalıdır da. Metne elbet dış
yaşantıdan aldıklarıyla birlikte bakacaktır.
Bu okuma etkinliğinin doğası gereği
böyledir. Hatta kimi postmodernistler
bundan hareketle belli bir anlamın mevcut
olmadığı, anlamların olduğu ve metnin
anlamının okur kadar olduğu gibi
söylemler üretmiştir. “Okurun bireysel
yorumlamasını düşündüğümüzde her
metnin çokanlamlılık (fr. Polysemie)
içereceği açıktır” diyerek yukarıdakilere
destek çıkan Doğan Günay’ın aşağıda
verilen tablosu yazarın anlatısıyla okurun
anlatısı arasındaki örtüşmezliğe dikkat
çeker. (Günay, 13)
Burada
asıl
problem
ölçme
ve
değerlendirme uğraşı ile okuma uğraşının
10
GENCAY
eğitimin politik temellerine
okumalar önerilebilir.
ilişkin
yanıtlarının kendi koşulları dahilinde
değerlendirilmesidir. Bu ortaya kolayca
atılabilen ancak teknik yapısı olmayan bir
fikir olarak görülebilir. O hâlde bir de
teknik öneri sunmak gerekir.
Bu metinde öne sürülenlere şöyle bir itiraz
gelebilir: Herkesin metinden çıkarması
gereken ortak veriler vardır.” Elbette her
metnin herkese mutlaka söylemesi
gereken veriler vardır ancak bunlar yüzey
anlama düzeyinde kalanlardır. Sözgelimi
öyküleyici bir metnin kahramanları, yeri,
zamanı, başlıca olayları ya da bilgilendirici
bir metnin verdiği temel bilgiler mutlaka
yorum farkı gözetilmeksizin her okurun
saptaması gereken metin unsurlarıdır.
Ancak mesele derin anlam ve eleştirel
anlam (Ülper, 09) olduğunda iş değişir. O
zaman verilen metinden “hangisine
ulaşılamaz?” gibi bir soru köklerinin
karşısına yukarıda özetlenen sorun çıkar.
Verilen metinde yer almadığı hâlde metni
okuyanlardan bazıları metindeki bazı
verilerden hareketle onları tamlayacak
önbilgileriyle metinde olmayan ve o
önbilgilere
sahip
olmayanların
çıkaramayacaklarını çıkarabilir. Ancak
mevcut sistem böyle birine adeta “Senin
bu konudaki ön bilgilerin önemli değil,
önemli olan soruyu hazırlayanların
önbilgileri, ona göre anlamalısın.” demekte
ve okumanın doğasına ters düşmektedir.
Öncelikle bireyin metne karşı önyargıları
tespit edilir. Bu doğrudan bireye metne
ilişkin tahminlerinin, amaçlarının, ön
bilgilerinin sorulup bunların saptanmasını
gerektirir. Ardından kendisine sunulan
metinden ulaştıklarıyla metin öncesinde
sahip oldukları arasındaki tutarlılığa
bakılır. Eğer metinden elde edilen anlamla
buna etki eden metin dışı unsurlar
arasında bir uyuşmazlık saptanmazsa
birey metni anlamış kabul edilir. O andan
sonra ölçmecileri ilgilendiren bireyin
kendi koşulları dahilinde metinden
alabildikleridir. Böyle bir uygulama iki
temel sorun oluşturur. Birincisi bireyin
metne
ilişkin
önyargılarının
nasıl
ölçüleceği sorunudur. İkincisi de bunun
mevcut
sınav
sistemine
nasıl
eklemleneceğidir.
Eleştirinin üçüncü temel ayağı çözüm
önerisidir. Bu henüz ortaokul düzeyindeki
öğrencilere bile böyle öğretilir. (MEB, 06)
O hâlde metin temelli ölçme ve
değerlendirmenin eleştirisini tamamlamak
için olumsuzlanan duruma bir alternatif
sunmak gerekir. Bu çalışmanın önerisi
ölçme ve değerlendirme uygulamalarının
kullandıkları
soru
maddesi
tipini
değiştirerek
bireylerin
yanıtlama
özgürlüğünün onlara verilmesi ve onların
Birinci sorunu doğrudan onu doğuran
öneriyi ortaya koyan bu metnin çözmesi
gerekir. Önyargıların nasıl harekete
11
GENCAY
geçirileceği
literatürde
mevcuttur.
Sözgelimi Kırkkılıç bunu gçrseller, başlık,
tür, yazar, tema vb. etmenler eşliğinde
düşünür. (Kırkkılıç, Akyol, 13)
Kaynakça:
TDK (2012) Türkçe Sözlük, TDK Yay.
Günay D. (2013) Metin Bilgisi, Papatya Yay.
Akyol H. (2008) Türkçe Öğretim Yöntemleri,
Kök Yay.
Temizkan M. (2012) Metin Türklerine Göre
Okuma Eğitimi, Nobel Yay.
Iser W. (1978) The Act of Reading, Hopkins
Uni. Yay.
Kırkkılıç A. Akyol H. (2013) İlköğretimde
Türkçe Öğretimi, Pegem Yay.
Ülper H. (2009) Okuma ve Anlamlandırma
Becerilerinin Kazandırılması, Nobel Yay.
MEB (2006) İlköğretim Türkçe Dersi (6. 7.
ve 8. Sınıflar) Öğretim Programı
Arıcı A. F. (2008) Okuma Eğitimi, Pegem
Yay.
İkinci sorun ise her şeyden önce soru
maddelerinin tipinin değiştirilmesiyle
mümkündür. MEB’in böyle bir değişikliğe
gitmeyi düşündüğü basına yansımış
durumda. Hatta bir süre önce açık uçlu
sorularda oluşan bir örnek deneme sınavı
bile yayınlandı. Her ne kadar bu istendik
düzeyde olmasa da bir şeyleri değiştirmek
için MEB’in umut verici bir uygulamasıdır.
Kısacası, ikinci sorunun çözümü için zaten
yetersiz de olsa doğru yönde bir adım
atılmıştır. Bundan sonrası için yetkili
makamları hiç değilse açık uçlu sorulara
verilen
yanıtları
belli
kalıplarla
değerlendirmemeleri uyarısı yapılmalıdır.
12
GENCAY
YÖNETİM ERKİ VE MEDYA
ETKİLEŞİMİ
Mehmet UÇAK
Yönetim erki önemlidir. Yönetim erki,
ülkenin iç ilişkilerinden ziyade dış dünya
ile olan bağlantısını da yönetir. İç
dinamikler, kırılgan olsalar da uzun
vadede onarılmaya müsait bir durum
teşkil eder. Yalnız dış dinamiklerin
bozulması durumunda daha çabuk ve daha
hızlı tepkimeler oluşur. Bu durumda
ülkenin uzun vadede bekâsını tehlikeye
atabilir. Bu yüzden yönetim erkini
kullanacak siyasal iradenin yolsuzluk,
rüşvet,
liyakatsızlık
ve
çeşitli
olumsuzlukların
dedikodusuyla
çalkalandığı bir ortamda yaşam bulması
oldukça
sakıncalıdır.
Böylesine
durumlarda halk, bilinçli ve kasıtlı bir
şekilde
yönetim
erkini
hakkıyla
kullanabilecek ve geçmişinin temiz
olduğuna bir siyasal hareketi -buraya
dikkat- erke emanet etmelidir.
Yönetim Erki ve Kitle İletişim Araçları
Bir de yönetim erkini kullananların, kitle
iletişim araçlarını istismar ettiği gerçeği
vardır
ki
günümüzde,
ülkemiz
koşullarında, AKP gibi güçlü bir iktidarın yıllardırsarsılmadan
yaşamını
sürdürmesi bunun tipik örneğidir. ''Güçlü
olandan yana saf tut.'' gibi sığ bir siyasi
düşünce ile beslenen Türk kamuoyu, bu
gerçekliğin ortaya çıkmasında ana
etkendir. Parti bağımlılığın had safhada
bulunduğu 10 yıllık süreçte, kitle iletişim
araçlarına olan güvensizlik de artmıştır.
Yönetim erkine sahip olan güçlü iktidar,
sahip olduğu üstünlük ile kitle iletişim
araçlarında da tekelleşmeye gitmiştir.
Bakınız Başbakan'ın bir konuşmasının on
kanaldan fazla yerde yayın bulması, diğer
siyasi hareket liderlerinin konuşmalarının
sansüre uğratılması, sansür ile ilgili
yasalar,
çoğu
gazeteden
kovulan
yazarların varlığı gibi nedenler, bu
gerçekliği bir kez daha yansıtmıştır. Bu
süreçte esasında iki ana grubun
oluşmasına zemin hazırlamıştır.
1.
Güçlü iktidar hakkında yapılan her
türlü iyi habere inanıp diğer tüm kötü
haberleri
gerçekliğini
araştırmadan
reddeden ütopik ve maceracı taife!
2.
Her ne sebeple olursa olsun
iktidarın lehinde olan hiçbir habere
inanmayıp aleyhinde yapılan her türlü
habere gerçekliğini araştırmadan biat
eden kimilerince anarşist, kimilerince
Evet, emanet edilmesi gereken yönetim
erki değil; erki kullanacak kişilerdir.
Çünkü yönetim yüzyıllar boyu süregelen
ve dinamikleri sağlam temellere oturmuş
bir olgudur. Bozuk olan ve düzensiz olan
ise yöneticilerdir.
13
GENCAY
milletperver, kimilerince Cumhuriyet
bekçisi ve kimilerince de milliyetçi taife!
da bu tür gerçekliklerin yaşanmadığını
söyleyemeyiz.
Önermeleri incelediğinizde birbirinin tam
zıttı gerçeklikleri göreceksiniz. Fakat ne
tuhaftır ki muazzam bir zıtlık oluşturan bu
gruplar,
esasında
birbirlerine
çok
benzerdirler. Şöyle ki her iki grupta bir
şeye inanıp bir şeye inanmama noktasında
ortak hareket edip işbirliği yaparcasına
inatçı ve dar pencerelere sahip gruplardır.
Birisi her ne şekilde olursa olsun
savunmaya
geçerken
diğeri
de
tereddütsüz saldırı pozisyonundadır.
Ahlak, etik, vicdan, feraset ve akılla
yoğrulmuş yorumlama kabiliyetinden
uzak, bir o kadar da geri kalmış
zihniyetlerdir.
Argümansız,
sağlam
temelleri olmayan ve gündelik siyaset
dilinin ucuz demagojik süslemeleriyle
hareket eden bu sosyal paydaşlar, kitle
iletişim araçlarını yönetenleri bir saf
seçmek durumunda bırakmışlardır. Bu
durum, ahlakî kriterleri olan üç beş
kuruluşun dışında tüm kuruluşlar için
geçerlidir. Ayrıca, Başbakan bu durumu
''Bitaraf olmayan bertaraf olur. '' sözüyle
de açık uçlu bir dillendirme olarak
yansıtmıştır. Görüldüğü üzere, yönetim
erkine sahip olanlar eğer orantısız bir güç
noktasına eriştilerse bunun sebebi, halktır.
Yönetim erkinin yani, siyasi iradenin kitle
iletişime nüfuzu arttıysa yine bunun
sebebi seçeneksizlik siyasetini şiar
edinmiş Türk halkıdır. Bugün iktidarın
AKP’de olmasıyla ilintili bir durum
değildir. Yönetimde başka siyasi çevreler
hâkim olsa bile yine karşımıza bu acı
gerçek
tüm
ihtişamıyla
çıkacaktır.
Geçmişte
türlü
örneklerini
görebilmekteyiz. Bu durum, tarihin hiçbir
sayfasında bu kadar şiddetlenmemiş olsa
Gerek sosyal medyanın olumlu etkilerinin
yaşandığı az ama var olan köşelerinde
gerekse de internet ortamının her
alanında yakın tarihimize ilişkin bilgiler
yer almaktadır. 1980 dönemi gazete
manşetlerinden tutun da 1930'lu yılların
makalelerine
kadar
hemen
hepsi
depolanmıştır. Bu bilgilere ulaşmak o
kadar da zor değildir. Geçmiş ile günümüz
mukayesesinde bu bilgiler mühim bir yer
tutar. Gelmek istediğim nokta ise
şurasıdır: Araştırmak, okumak, yargısız
infaza engel olmak...
Evet, seçim öncesi kitle iletişim
araçlarında neler vardı? Hangi yayın
kuruluşları kimlerin yazılarını ön plana
çıkardı?
Kimler
kendilerine
TV
programlarında yer bulabildi? Bu kişilerin
siyasi ve ahlakî geçmişi ne durumda? Bu
bilgilere delilleriyle internet ortamında
ulaşmak pek mümkündür. Namümkün
olan birçok bilgi için bile saatlerce
araştırma yapan kişiler bu bilgileri
aramayı kendilerine bir yük olarak görmüş
olacaklardır ki başkalarının ağzıyla
şekillenmeyi tercih ederler. Dün pek yanlı
olanların bugün 180 derece çark etmesini
anlayabilmek,
geçmişinin
milliyetçi
14
GENCAY
zafiyetten beslenenleri ile bugünün
hümanist saçmalıklarının hepsini tarihte
bulabilirsiniz. Bugün yaşananların hiçbiri
tesadüf ya da ilk defa yaşanan gerçeklikler
değildir. Geçmişin kirli oyunlarının ve
düzenbazlıklarının teknoloji ile yoğrulmuş
ve daha idealize edilmiş şeklinden
ibarettir.
Kıymetli okuyucu, sözün özü kısaca şudur:
Her neye inanırsan inan, her neyi görmek
istersen iste, her kimle olmak istiyorsan ol,
hangi siyasi düşünceye biat etmek
istiyorsan et ama şu aşağıdaki üç olgudan
taviz vermeden yap yapacaklarını:
1- Araştırma ve mukayese
2- Ahlakî ve etik düşünce sistemi
3- Dürüst ve birleştirici zihniyet
Görüldüğü gibi kitle iletişim araçları,
yurttaş ile yönetim erkini idare eden siyasi
iktidar arasında bir köprü, geçit
görevindedir. Yönlendirmeler ve algı
operasyonlarının yapılış tarzı dünden
bugüne sadece teknolojik açıdan yoğrulup
gelişme göstermiştir. İşin temel mantığı,
ahlakî zemini ve vicdan muhasebesinde
değişen bir mevzunun olmamasıdır.
Mektuplar yerini ses kayıtları ve tapelere
bırakırken
insanlarımızın
vicdanî
muhasebesi de kendini menfaatçilik
gerçeğine bırakıyor.
Tapeleri,
haberleri,
televizyon
programlarını, okuduğunuz gazeteleridergileri ve takip ettiğiniz yazarları bu üç
gerçeklik ışığında takip etmeniz dileğiyle…
Not: Hiçbir siyasi hareketi karalama amacı
gütmeden sadece insanlara vicdanları ile
hareket etmeleri noktasında ufacık bir
telkin içeren bu yazı ancak yazarın
kendisini bağlamaktadır!..
15
GENCAY
NATURA 2000 VE TÜRKİYE -2Fatma Özge ÖZDEMİR
1992’de Avrupa Birliği üyesi ülkelerin,
Avrupa içinde tehlikede bulunan doğal
yaşam alanlarının ve canlı türlerinin
koruma
altına
alınması
amacıyla
hazırlanmış bir çevre koruma ağıdır. Çok
önemli iki hukuki metin olan Kuş
Direktifi
ve
Habitat
Direktifi
yönergelerini kapsamaktadır. Kuş Direktifi;
Avrupa Birliği’nin en eski doğa koruma
mevzuatıdır.
Ayrıca,
kuşların
öldürülmesini,
yakalanmasını,
yuva
yumurtalarının tahrip edilmesi gibi
kuşların yaşamlarını doğrudan olumsuz
etkileyen faaliyetleri yasaklar. Habitat
Direktifi; Yabani Kuşlar Yönergesi’ni
tamamlamak
amacıyla
yürürlüğe
konulmuş olup, sıkı bir şekilde korunması
sistemini kapsamaktadır.
koruma alanları için ayırmış oldukları fon
olan
‘’AB
Life’’
programından
yararlanmamızı
sağlayacaktır.
Peki,
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi
ekolojik açıdan avantaj mı yoksa
dezavantaj mı teşkil edecek? Bu, yapılacak
olan değerlendirmelere bağlıdır. Avrupa
Birliği’nin
avantajlarını
düşünecek
olursak; yeni türlerin barındığı, yeni bir
biyocoğrafik bölge Avrupa ve ötesindeki
ekolojik ağı geliştirmektedir.
NATURA
2000
KAPSAMAKTADIR?
SÜRECİ
NELERİ
1.
Üye ülkeler Topluluk İçin Önemli
Alanları(pSCIs) önerir. Bu noktada seçim
tamamen ekolojik temeller üzerinden
yapılmalıdır.
2.
Üye ülkeler, gözlemci STK’lar ve
bağımsız uzmanlar arasındaki görüşmeler
yapılarak
ilave
değişiklikler
ve
düzeltmeler yapılmalıdır.
3.
Komisyon ulusal pSCI’s alanlarını
Topluluk İçin Önemli Alanlar(SCI)olarak
kabul eder.
4.
Üye ülkeler, Komisyon’un SCI alan
listesini Korunacak Özel Alanlar (SACs)
olarak ilan ederek yürürlüğe sokmalıdır.
5.
Üye ülkeler ayrıca Kuş Direktifi
gereği Özel Koruma Alanı(SPAs) listesi
sunmalıdır.
SPA’ler,
üye
ülkeler
Komisyon’a ilan edilen alan listesini
yolladığı zaman yürürlüğe girer.
Kuş türlerinin korunması hedef alınan
sitemde, en çok sorulan sorulardan biri
‘’Neden kuş türlerinin korumalıyız?’’
olmaktadır. Kuş türlerini korumalıyız,
çünkü kuşlar bir doğal alanın, habitatın
doğal niteliklerinin korunduğunun ve bu
alandaki besin zincirinin sağlıklı bir
şekilde işlediğinin en önemli göstergesidir.
Bu yüzden kuşlar insanlara çok
benzemektedir
ve
kuşların
yaşam
alanlarının korunması demek, insanların
da yaşam alanlarının korunması anlamına
gelmektedir.
Bilindiği gibi Natura 2000 üyeliği Avrupa
Birliği üyeliğini gerektirmektedir. Bu
üyelik sonucunda uzman bir komisyonun
uzun incelemeler sonucunda vereceği
kararlar baz alınacak ve bu süreçte
16
GENCAY
Natura 2000 kapsamında ülkelerin AB
uyumluluk sürecinde Sivil Toplum
Kuruluşları’na (STK) da fazlasıyla ihtiyaç
duyulmaktadır. Bu konuda STK’ların
görevleri;




Bu maddeler kapsamında, Natura 2000’e
üye ülkeler yaşam alanlarını bozan veya
türleri önemli derecede rahatsız eden
faaliyetleri önlemek, gerek duyulduğunda
yaşam alanlarını ve türleri uygun koruma
statüsünde idame ettirecek ve önemli
önlemler almak zorundadır. Bu koruma
önlemleri; ekonomik, sosyal ve kültürel
olarak bölgesel ve yerel özellikleriyle
değerlendirilmelidir.




Natura 2000’in yaptırımlarını göz önüne
aldığımızda, ülkemizin Natura 2000 için
neler
yaptığına
bakılmalıdır.
AB
adaylığından önce de mevcut olan çevre
korumaya yönelik yasa ve yönetmeliklerin
AB doğrultusunda revize edilmesi, AB
çevre
politikalarına
uyumlu
yeni
mevzuatın hazırlanması, üyelik süreci ile
birlikte ivme kazandı ve daha etkin bir
uygulama sürecine girildi. Doğal hayatı
koruma ve doğal alanların genişletilmesi
ve sayıca artırılması ile ilgili girişimlerde
bulunuldu. Her yıl yayımlanan kara avcılığı
ve iki yılda bir hazırlanan su ürünleri
sirküleri ile avcılık alanında önemli
düzenlemeler yapıldı.
Kampanyalar ile Natura 2000
profilinin yükselmesini sağlamak.
Doğa koruma için fon olanakları
bulmak.
Ekolojik
koridorların
geliştirilmesini desteklemek için
kampanyalar düzenlemek.
Alan sınırlarının çizilmesini ve bu
alanlarda
endişelere
ilişkin
raporları düzenlemek.
İstenilen
alanlarda
koruma
faaliyetlerini üstlenmek.
Tehdit altında bulunan türlerin
korunmasını desteklemek.
Ulusal
ve
bölgesel
yönetim
planlarının stratejilerine katkı
sağlamak.
Üyelikleri vasıtası ile geniş bir
kitleye ulaşmak.
Sonuç olarak; Natura 2000, Avrupa Birliği
üyeliğine gerek duyulan bir çevre koruma
ağıdır. Bu ağa üye olabilmek ve üyeliğinizi
devam ettirebilmek için gerekli şartlara
uymak ve şartların gereğini yerine
getirmek gerekmektedir. Tabi ki bu
durumda Avrupa Birliği şartı aranmakta
17
GENCAY
ve ülkemiz Avrupa Birliği’ne aday adayı
konumunda olduğu için Natura 2000
üyeliği mevzu olmamaktadır. Bu durumun
lehimize dönmesi için Türkiye bünyesinde
bulunan Sivil Toplum Kuruluşları’yla ortak
bir çalışma yürütmekte ve bu ortak
çalışma kapsamında gerekli verileri
toplayarak kurulun bünyesine sunmak
zorundadır. Natura 2000’e üye olmadan
önce Avrupa Birliği üyeliğinin ön koşul
olması ve STK’ların günümüzde sadece ve
sadece çıkar amaçlı kullanılıyor olması
bizim
“AB
Life
“
programından
yararlanmamıza imkân sağlamamaktadır.
Ülkemizin biyocoğrafik konumu ve
ekolojik bir ağ geliştirmesinden dolayı
zengin bir yapı oluşturmaktadır. Avrupa
örneğini baz aldığımızda, doğanın en
önemli
olayı
“tarım
faaliyetleriyle
bağlantılı” olmasıdır. Ülkemizin bu kırsal
alan genişliği Natura 2000 için elverişli
olup bizim olası bir Avrupa Birliği
üyeliğimizde gerekli fonlardan yararlanıp,
doğal koruma alanlarını değerlendirerek
gerekli korumaları gerçekleştirecektir.
KAYNAKÇA
Natura 2000 ve TÜRKİYE -I- , Fatma Özge
ÖZDEMİR
Natura 2000 ve STK’lar
18
GENCAY
SICAK SİMİT VE ÇAY
Muhammet BÜYÜKKÖROĞLU
Nane kokardı ellerin
Bazen de deniz kıyısında sıcak simit ve çay
Siyah beyaz bir düş gibiydin
Gündüzleri görürdüm, geceleri de
Yitik fotoğrafların unutulamayan yüzünde
Gözlerin mi? Onlarsa uçurumcasına derin
Düştüm avuçlarından gözlerine
Yürüdüm yalın yapıldak öteden beri
Bir bakraç uzattın iklimden serin
Yaralarına iyi gelir dedin
İmbiklenip dizlerinde, yılgın saçlarıma
Bağ bozumu ılıklığını üfleyiverdin
Saman alevinde buğulandı saat
Zaman titrek dudaklarına büründü
Kalk dedin, hiç uyumazdım ki ben
Karlar örttü uyur gezer heykellerden
Kitabeler vardı, el ele okumuştuk
19
GENCAY
Sonra yemin etmiştik göğün ve yerin üstüne
Toprak yeşil, gök mavi, fakat sular buruk
Uzaklaştın ama şah damarımdasın hala
Hiç tesadüflere inanmazdın sen
Tılsımı bozuldu mu büyünün
Üşüyorum şimdi ben
Yakamoz akşamları mı daha ehven
Raspa edilmiş uykularıma gelsen
...
Kuşlar urgan urgan fırtınalar doğurdu
Ebabil nisanları ufuktan uzak
Dar ağaçları güneşte de kuruldu
Sen sustun, konuştu paslı tuzak
Sahi nane kokardı ellerin
Bazen de deniz kıyısında sıcak simit ve çay...
20
GENCAY
21
GENCAY
HÛ
Bektâşî Haşim Baba
~ Bektâşî Haşim Baba’nın Çanakkale’de şehit olan oğluna yazdığı şiir ~
Gelibolu önünde Arıburnu'nda
Albayrak altında öldün mü ya Hû?
Besmeleyle varıp attın topunu
Düşmana korkuyu saldın mı ya Hû?
Bir sabah düşümde suretin gördüm.
Şubenin önünde künyeni aldım.
Hasret çıbanına pençemi vurdum.
Artık oralarda kaldın mı ya Hû?
Muhammed Ali'dir ismi oğlumun.
22
GENCAY
Şehitliğe koştu cismi oğlumun.
Bize yadigârdır resmi oğlumun.
Gözüme yaş diye geldin mi ya Hû?
Yârin mi çağırdı? Koşarak gittin.
Şarkı söyleyerek coşarak gittin.
Dağları denizleri aşarak gittin.
Şehitlik sırrına erdin mi ya Hû?
Dağlar bulutlandı, bülbüller sustu,
Avazın yükseldi, düşmanlar pustu.
Ne çabuk arzuladın Cenab-ı Dostu.
Sonunda rütbeni buldun mu ya Hû?
İsrafil Surru'dur hücum borusu.
Şehit olanların yoktur sorusu.
Diri bekliyorduk işin doğrusu.
Kopmuş güller gibi soldun mu ya Hû?
Haşim'in de oğlu gitti, merhaba!
Akıtacak yaşlar bitti, merhaba!
Bu dert bizi deli etti, merhaba!
Vatana canını verdin mi ya Hû?
23
GENCAY
SİYASETTE SOSYAL MEDYA
Vural Egemen SARIGÖZ
İnsan “Sosyal Medya” dediğimiz mecra
yalnızca Facebook, Twitter gibi etkin
sitelerden ibaret değildir. Sosyal medyayı
günümüzde internet kelimesinin yerine
dahi koyabiliriz. Sosyal medyanın siyaset
üzerindeki
etkisini
iki
kısımda
değerlendirebiliriz.
su, ilaç gibi malzemelerin tedariki dahi
sağlanabildi.
Sosyal Medya sayesinde istediğimiz kişiye
(ünlü-ünsüz) çok çabuk bir şekilde
ulaşabiliyoruz. Bir siyasetçinin sosyal
medya hesaplarını takip edip, aklımızdaki
soruları yine kendisine bu yol ile ulaştırıp
cevaplar bekleyip, yanıtlar alabiliyoruz.
a. Siyasetçiler
b. Vatandaşlar
Sosyal Medya üzerinde siyasetçiler de
vatandaş da etkin bir rol oynamaktadır.
Hemen hemen her siyasetçinin bir
Facebook, bir Twitter hesabı mevcut iken
vatandaşların da sosyal medya kullanım
oranı bununla orantılıdır.
An itibari ile dünyada üzerinde
1,463,632,361 internet kullanıcısı vardır
ve bunun 46,500,000’u Türkiye’dedir. 46
milyonluk bir kitlenin sosyal medya
gücünü
zihninizde
tasvir
etmenizi
istiyorum.
TBMM’de görev yapan milletvekillerinin
%55’inin kendi adıyla Twitter’da hesabı
bulunmaktadır.
Meclisteki
Twitter
kompozisyonunun siyasi partilere göre
dağılımında Ak Parti birinci sırada yer
almaktadır. Ak Partili milletvekillerin
Twitter kullanan toplam milletvekillerine
oranı %56, CHP milletvekillerinin %30,
MHP milletvekillerinin %8 ve BDP
milletvekillerinin %5’tir. Siyasi partilere
göre
değerlendirildiğinde
meclisteki
milletvekili sayısına oranla en çok Twitter
hesabına sahip siyasi parti CHP’dir. Siyasi
partilere göre Twitter hesabı bulunan
milletvekillerinin oranları şu şekildedir:
CHP milletvekillerinin %67’sinin, BDP
milletvekillerinin %55’inin, Ak Parti
milletvekillerinin
%51’inin,
MHP
Artık insanlar sosyal medya üzerinden
haberleşebiliyor, haberlerini daha hızlı
yayabiliyor, daha hızlı örgütlenip daha
hızlı organize olabiliyorlar. Bunun en
yakın örneğini Gezi Parkı eylemlerinde
gördük. Sosyal medya üzerinden ekmek,
24
GENCAY
milletvekillerinin
%47’sinin
hesabı bulunmaktadır.
Twitter
Baş’tır
(205.401).
Meclisteki
milletvekillerinin
toplam
takipçi
sayılarının (10.804.562) %92’si erkek
milletvekillerine aittir.
İnsanların Sosyal Medya anlayışı maalesef
Facebook ve Twitter isimli sitelerden
ibarettir. Siyasilerin bu iki siteden başka
bir site kullanmadığı görülmektedir.
İnsanlar siyasetçileri sosyal medya
hesapları
üzerinden
takip
ederek
gelişmeleri yakından izliyorlar. Siyasiler
içerisinde sosyal medya hesaplarını basın
açıklaması yapmak için yazılı bir metni
kopyala/yapıştır yapanlar gibi günün ve
hatta anın önemine göre iletiler/mesajlar
yayınlar da vardır.
Siyasetçilerin sosyal medyada takipçi
sayıları erişebildikleri potansiyel kitle,
takip ettikleri kişi sayısı ise sosyal mecrayı
tek yönlü değil; vatandaşların paylaştıkları
enformasyonu
önemseyip
önemsemedikleri
konusunda
fikir
vermektedir.
Siyasi
partilere
göre
milletvekillerinin
takipçi
sayılarına
bakıldığında başı Ak Parti çekmektedir. Ak
Parti
milletvekillerinin
Twitter’da
6.878.849,
CHP
milletvekillerinin
2.377.693, MHP milletvekillerinin 773.753
ve
BDP’nin
741.945
takipçisi
bulunmaktadır. Vekil başına düşen takipçi
sayısında ise BDP 46.371 takipçiyle birinci
sırada yer almaktadır. İkinci sırada 40.945
takipçiyle Ak Parti, üçüncü sırada 30.950
takipçiyle MHP ve dördüncü sırada 26.418
milletvekiliyle CHP gelmektedir. TBMM’de
milletvekili
başına
düşen
takipçi
ortalaması
35.895’tir.
Kadın
milletvekillerinin ortalama takipçi sayısı
18.447, erkek milletvekillerinin ise
39.043’tür. En fazla takip edilen kadın
milletvekilleri takipçi sayılarına göre
sırayla Ak Parti’li Fatma Şahin (205.401),
CHP’li Şafak Pavey (183.048), CHP’li
Emine Ülker Tarhan (77.448), BDP’li
Sebahat Tuncel (52.368), Ak Parti’li Nimet
2008 ve 2012 ABD seçimlerinde
Obama’nın sosyal medyayı etkin bir
şekilde kullanıp başarıya ulaşması dünya
üzerindeki diğer siyasetçiler için bir ilham
kaynağı olmuştur.
Türk siyasetinde sosyal medyayı aktif
olarak kullanan iki isim öne çıkmaktadır.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve MHP Iğdır
Milletvekili Sinan Oğan. Abdullah Gül
birçok sosyal medya hesabı üzerinden
günün değişik saatlerinde iletiler gönderip
takipçileri ile paylaşıyor. Fotoğraflar ve
videolar ile iletilerini destekliyor. Sinan
Oğan ise kendisini takip edenler ile birebir
iletişimde olduğu için sosyal medya
karnesi oldukça yüksek bir siyasetçidir.
Takip edeni takip eder, sorulara cevap
verir. Günün anlam ve önemine dair
onlarca ileti gönderir.
ABD Eski Dış İşleri Bakanı Hilary Clinton
ilk bakanlık koltuğuna oturduğunda
bakanlığın yalnızca bir adet web sitesi
25
GENCAY
bulunuyordu. Bakanlığı bıraktığında ise
ardında 300 Facebook sayfası,200 resmi
Twitter hesabı, Flicker, Tumblr, Youtube
gibi hesaplar bıraktı. Sosyal medyanın
siyaset ile olan ilişkisi için akıllı güç (smart
power) ismini de bizzat Clinton vermiştir.
Daha sonraları siyasiler tarafından
benimsenen isim ise “Dijital Diplomasi”
olmuştur.
Obama, 2008 seçimlerinde 16 milyon
dolarlık bir bütçeyi seçim çalışmaları için
ayırmıştır ve bunun 10 milyon kadarını
sosyal medya için finanse etmiştir. Sosyal
Medyadaki bağış ve online satış ile
yatırdığı 10 milyondan fazlasını geri
dönmesini sağlamıştır. Buna Obama’nın
medya danışmanı “kârlı harcama” ismini
vermiştir.
Türkiye’mizde de siyasetçilerin Obama
tarzı bir harcama yaparak hem seçim
çalışmaları için verimli bir yatırım yapmış
olacaklar hem de en tasarruflu şekilde
tanıtımlarını sağlayacaklardır.
Görüldüğü
gibi
sosyal
medyanın
siyasetteki gücü yadsınamayacak kadar
büyüktür.
26
GENCAY
27
GENCAY
KÜLTÜR HAZİNELERİMİZ:
MEZARLIKLARIMIZ
Ahmet Afşin KÜÇÜK
“Türk- İslam Kültürü müzelik bir kültür
değildir.” Ali Yardım
etmemize yarayan etnografik malzeme
depolarıdır.
“Türkler ölülerine saygı göstermeyi milli
ve dini bir borç sayarlar. Ulularının
mezarları üstüne(çok eski çağlarda iken)
balballar, taşlar dikerler, anıt türbeler
yaparlar.
Geçmişlerinin
kemiklerini
horlatmazları ayaklarda çiğnetmezler.” İ.H.
Uzunçarşılı
Anadolu’da Ortaçağ başta olmak üzere
Selçuklu, Osmanlı ve son olarak Türkiye’de
inşa edilmiş olan mezarlıklar ve hazireler
yapıldığı dönemi de göz önüne alınarak
mezarlıkların
kültürümüzdeki
ve
yaşantımızdaki yeri incelenecek. Ayrıca,
aynı medeniyet kurucu paradigmalar
üzerinde inşa edilmiş gibi görünen bu üç
devletin ölümden sonraki yaşama olan
yaklaşımları ve mezarlık kültüründeki
değişim mimari, tasavvufi ve İslam
inançları açısından dikkati celb edecek
hususlar ortaya konulmaya çalışılacaktır.
Mezarlıklarımız
Öncelikle
yabancıların
gözünden
mezarlıklarımızı
anlatmak
lazım.
“Mezarlıklar, Doğu’nun güzel şeylerinden
biri.
Bizdekilerin
kuruluş
tarzında
bulduğum o içten içe rahatsız eden hava
yok bunlarda... Her yerde ve her an insanın
karşısına çıkıveriyorlar. Ölümün ta kendisi
gibi... Pazar yerinden geçer gibi geçiyorsun
mezarlıklardan. Serviler dev boyutlarda...
Bu da kutsal şehre, İstanbul’a huzurlu bir
yeşil ışık veriyor. Mezarlıklar şehrin
ortasında bitmiş ormanlar gibi…” Gustave
Falubert(Fransız yazar, 1850)
Tarihten
günümüze
miras
kalan
mezarlıklarımız
ve
hazirelerimiz;
kendilerine has olan yapısı, taş işçiliği,
kitabeleri, hüsn-ü hat ve tezyini san’atları
ile
yapıldığı
dönemin
kültürünü,
medeniyetteki değişimi niteliksel ve
niceliksel olarak idrak ve muhakeme
İtalyan yazar Edmondo De Amicis( 18461908) de 1874’te kaleme aldığı İstanbul
kitabında mezarlıkların kendinde bıraktığı
hissi şöyle anlatıyor: “(Eyüp camii
28
GENCAY
yanındaki mezarlık) Fevkalade bir
sessizliğe gömülmüş aristoktarik bir
mahalle gibi, uhrevi bir hüzünle beraber,
dünyevi bir hürmet hissini ilham eden
bembeyaz, gölgeli ve şahane güzelliğe
sahip bir mezar şeridi... Mezarlık
bahçelerindeki yeşilliğin çelenkler ve
demetler halinde sarktığı ve üzerinden
akasya, meşe, mersin dallarının yükseldiği
beyaz duvarların ve parmaklıkların
içinden geçiyoruz. İstanbul’un başka hiç
bir yerinde, ölüm tasvirini bu kadar
güzelleştiren ve korkmadan seyrettiren
Müslüman sanatı bu kadar zarafetle gözler
önüne serilmez. Dudaklarda hem dua, hem
tebessüm uyandıran hüzün ve zarafet dolu
bir kabristan, bir saray, bir bahçe, bir
mabeddir bu... Her tarafta asırlık servilerin
gölgelediği, içinden yılankavi yolların
geçtiği, sulara dalmak için yol boyunca
toplanıyormuş
gibi
gelen
mezar
beyazlamış mezarlıklar uzanmakta...”
altındaki
türbe
ve
mescitlerin
kubbelerinin kalabalığında Eyüp’teki Türk
mezarlığı daha sıcak, daha ferahlatıcı bir
görüntü ile çıkmakta karşımıza...
II. Mahmud’un türbesi ve haziresini gezen
aynı yazar şöyle bahsediyor: “(...) Bu
huzurlu ve sakin hülyaların içinde telaşlı
şehirlerimizin, karanlık kiliselerimizin,
duvarlar içine alınmış mezarlarımızın
hayali gözümün önüne gelince bir nefret
ve sıkıntı hissi duyuyordum.”
(İstanbul’da) hayat sadece sonsuz bir neşe
kaynağı değildir. Ölüm ise ümitsiz acıların
kederlerin kaynağı hiç değildir burada.
İstanbul sokaklarını sayısız bahçeler
içindeki mezarlık ve türbeler belirsiz,
karanlık birer sokak haline getirmemiştir.
Bu mezarlık ve içindeki türbeler o
sokakları daha da güzelleştirmiş ve onlara
nitelik vermiş bir özellik kazandırmıştır.
Gürültü yapmadan, hiçbir şey talep
etmeden ve reklam yapmadan yaşayan
sanat eserleridir bunlar.”
Edmondo De Amicis yine İstanbul’da
gördüğü bir Yahudi mezarlığını şöyle
anlatır: “Zelzeleye uğramış korkunç bir
şehir’e benzetiyor “ne bir ağaç, ne bir
çiçek, ne bir ot, ne de bir yol var. Ruhu
daraltan hüzünlü bir ıssızlık...”
“Ölüler, Osmanlı şehrinde dirilerle birlikte
yaşamaya devam ederler. Yanıbaşlarında
oyun oynayan çocukların neşeli çığlıkları
orada kuş seslerine karışır. Bayramda,
Ramazan’da, kandilde, düğünde, sünnette,
başa bir dert geldiğinde veya bir musibet
Macar mimar Karoly Kos (1883-1977)
1917 yılında yazdığı şu ifadelerde
mezarlarımızı anlatmakta: “Şehrin diğer
ucunda, surların dışında kalan yerde, souk
Rum mezarlığının yerinde çınar ağaçları
29
GENCAY
kalktığında mezarlıkta yatan büyükler
ziyaret
edilir.
Mezarlıklar
ölülerin
gömüldüğü bir yer değil de ölülerin
ruhlarına ayrılmış olan, dua etmek için
girilen, girilmesi gereken, yaşayanların
dünyasından ayrı ama kopuk olmayan
güzel ve düzenli bir bahçedir.”
ŞAHİDELER: Mezarın baş veya hem baş
hem ayakucuna dik olarak konulan,
yukarıdan aşağıya doğru daralan taşlar
olup başucu ve ayakucu taşı olmak üzere
iki kısımdır. Şaidelerin başucu taşlarına
ayetler, hadisler, şiirler ve mezar adına
yapıldığı kişinin kimliği yazılır. Ayakucu
taşına ise genellikle ölüm tarihi ve dini
metinlerin tekrarlandığı görülür.
Yahya Kemal Beyatlı ise “Biz ölülerle
beraber yaşarız.” diyor; bu mimarisi ile
kültürü ve yaşantısı ile mezarlıkların bizim
için ne kadar mühim bir mevzuu
olduğunun en çarpıcı anlatımıdır.
MEZAR TAŞLARININ BÖLÜMLERİ






Mezar Taşlarımız Hakkında Bilgiler
MEZAR TAŞLARININ ÇEŞİTLERİ
SANDUKALAR:
Tek
parça
mermerden(başka çeşit taş veya ahşaptan)
bir iki veya üç kademeli olarak yontulmuş
mezar taşlarıdır. Şekil olarak “gemi
teknesi”, “prizmatik” ve “yarım silindirik”
tipleri vardır. Sandukaların diğer ismi
“Lahd(lahid)” dir.
Alınlık ve Taç
Alınlık Altı
Kitabe bölümü
Köşelik
Silme
Boyun
MEZAR TAŞLARINDAKİ BAZI SEMBOLLER
Cinsiyet
Erkek: Sarık, Külah, Fes …
Kadın: Hotoz, Tozak, Takke gibi
Ölüm sebebi
Hançer - Kama: Cinayet…
Başucu taşının boyun kısmında ilmekli ip:
Boğdurularak öldürülmek
Gerdanlık, Broş, Küpe:
gelmeden ölen kız gibi
30
Gelinlik yaşına
GENCAY
Değişik sembollerden
Sayılamayacak kadar çok çeşitli kavuk,
serpuş, fes gibi erkek başlıkları, terlik,
takke ve benzeri pek çeşitli kadın
başlıkları gibi giyim eşyası; gerdanlık,
broş, küpe gibi ziynet eşyaları, kemer,
hançer, kılıç, şamdan, kandil, vazo, meslek
aletleri, ibrik ve hatta kahve fincanı, divit,
rahle gibi gündelik hayatta kullanılmış
yüzlerce çeşit eşya resimleri hep bu mezar
taşları üzerinde bulunur.
Kandil: Ölünün yolunun aydınlık olacağına
Haşhaş
yaprakları:
sembolleştirir
ebedi
Kahve Takımı: o şahsın
misafirperver olduğuna
uykuyu
zengin
ve
Kılıç: Kılıç kullanmasındaki hüner… At:
yiğitliğine delalet
Kitabelerde atalarımızın müslümanca
yaşayışları, gelenekleri, ölüme, bu dünya
ve ahret alemine, madde ve manaya nasıl
baktıklarını, öldükten sonraki yaşama olan
inanışlarını anlamamız mümkün.
Gül: Nakşibendi tarikatını temsilen ve
cenneti anlatmak için
Cami ise kadınların mezarında yapılırdı.
(G. Tunçel, B. Karamağaralı, S. Nüzhet
Gerçek, Azade Akar)
Ayrıca manalı, ibretli sözler, şiir yüklü
metinler vardır.
Ayrıca: Bitki Motifleri, Hayvan Motifleri ,
Hatai(çiçek yaprak motifleri), Rumi (kuş,
kurt,vs), Palmet(palmiye), Lotüs(nilüfere
benzer çiçek), Geometrik Çizgi ve motifler,
Zencerek, Gülbezek, Rozet, Sütunce
Prof. Dr. Doğan Kuban 100 soruda Türkiye
Sanat Tarihi kitabında “Mezar yapısı İslam
dünyasında Türkler’in hâkimiyetinde
gelişen bir yapıdır.” diyor.
31
GENCAY
“İslam ülkeleri arasında mezar taşları
tiplerinin çeşitliliği, ölçüleri ve süslemesi
bakımından Anadolu’nun ayrı bir yeri
vardır.”Seyfi Başkan- Başlangıcından 14.
Yüzyıl Sonuna kadar Anadolu Mezar
Taşları- Türk Dünyası Araştırmaları
Dergisi sa67, Ağustos 1990
Mezarlıklarımızdaki Tarihsel Süreçteki
Değişimler
Unutmayalım ki Türk dili, tarihi, edebiyatı,
sanatı ve töresi hakkında önemli bilgiler
veren ilk Türk yazılı belgeleri, Orhun
Abideleri dediğimiz mezar taşlarıdır.
Mezar taşlarının tarihsel süreçteki yeri ve
önemini anlamak onun Ahmet Hamdi
Tanpınar’ın
sözünü
ettiği
“Bir
medeniyetten öbürüne geçerken yahut
düpedüz yaşarken kaybolan şeylerin
yanıbaşında zamana hükmeden gerçek
saltanatlar ve kültürün asıl şerefli tarafı…”
Bitlis’in Ahlat ilçesinde bulunan Selçuklu
mezarlarında ise adeta açık hava müzesi
gibi hava hakimdir. Ahlat’ta bulunan
mezar taşlarından sayıları bin civarında
olan şâhideli mezarlar, özellikle alışılmış
ölçülerden çok büyük, 3.50 metre
yüksekliğe varan ve her cephesinde
süsleme bulunan dikdörtgen pirizma
şeklindeki şâhideleriyle Ahlat mezar
taşlarını
karakterize
ve
temsil
etmektedirler.
Selçuklu
döneminde
yapılan diğer mezar taşlarında ise başta
koç, aslan ve diğer hayvan figürleri de yer
alır.
Yörük Türkmenlerinin devam ettirdiği
gelenekte
halen
yaşamakta
olan
yontulmuş düz bir büyük baş taşı ve bir
küçük ayak taşı olmak üzere iki taştan
oluşan etrafı çevrelenmemiş ve taşın
büyüklüğüne göre sahibinin önemini
gösteren türden mezarlar Selçuklu
dönemine aittir.
B. Karamağaralı’nın Ahlat mezar taşları
üzerindeki
incelemelerinin
sonuç
bölümünde; “Bazı lahitler üzerindeki
yazılar bu sanat dalının şaheser örnekleri
olmaktan başka, küfiden sülüse kadar
devam eden gelişmeyi bize kronolojik
olarak bütün safhaları ile vermesi
bakımından da önemlidir.”
32
GENCAY
Günümüzde Prof. Dr. Şemavi Eyice “En adi
bir malzeme muamelesi görmeleri
muhakkak ki bir gün büyük pişmanlık
duyulmasına yol açacaktır.”
Mehmet Ozan Semerci’nin şu satırları
tarihe not düşmelidir: “Günümüzde bu
taşların en basitini dahi yapabilecek bir
taşcı ustası var mıdır? İşte asıl vahim soru
budur, bu tehlike binlerce yıllık kültürün
yok sayılmasıdır, böyle giderse gün
gelecek geçmişin bu önemli belgelerini
arkeolojik kazılarda arayacağız.”
KAYNAKÇA
Mehmet
Ozan
Semerci,
“İzmir’in
Hazireleri”,Türk Ocakları İzmir Şubesi
Yayını, İzmir 2004
Osmanlı döneminde özellikle yükselme
dönemlerine ait olan mezar taşlarının
özellikle beyaz renklerde ve ağırlıkla
mermerden yapılması dikkat çekmekte,
tasavvufi etkilerle şiirler ve Hüve’l Baki
lafzı defalarca geçmekte, mezarlıklar
sokaklarla ayrılmakta ve hayvan figürleri
soyutlanmakta bitki motifleri ise başlı
başına bir sanat haline gelmekte. Hüsn-ü
hat ve tezyini(güzel yazı ve süsleme)
sanatlarımızın çeşit ve üslüp olarak tarih
içindeki gelişimini, hangi devirlerde hangi
tarzın daha ziyade tercih edildiğini mezar
taşlarından öğrenebiliriz. Bu elbette
yalnızca estetik anlayışının bir sonucu
değildir.
Gustave Flaubert “Louis Bouilhet’ye
Mektup”İstanbul
14
Kasım
1859
“İstanbul’dan Göremeye Kültür Mirasımız”
age., sy 51
E.D.Amicis “İstanbul 1874” Kültür bkn. Yn.
1981. Sy. 448,459,96
Karoly Kos “İstanbul Şehir Tarihi ve
Mimarisi” Çv. Naciye Güngörmüş, Kültür
Bkn. Ynl. Ankara 1995 s.92,94 ve 130
33
GENCAY
34
GENCAY
BİR TÜRK RÖNESANSI:
CEDİTÇİLİK*
Mehmet DOĞAN / Konuk Yazar
Selçuklular
‘Cedit’
kelimesi
‘yeniyenileşme’ anlamına gelmektedir. Bu
kavramdan ortaya çıkılarak oluşturulan
akıma da ‘Ceditçilik’ denilmektedir.
Ceditçiliğin nüveleri 18.yy da atılmasına
rağmen ilk ciddi çalışma, 1884’te Gaspıralı
İsmail Beğ’in açtığı ‘Usul-i Cedit’
mektepleri ile olmuştur. Ceditçilik kural
olarak,
Avrupa
medeniyetini
milli
değerlere hizmet edecek şekilde ele alıp
toplum içerisinde uygulamaya koyulması
hareketini ifade etmektedir. Körü körüne
batının gelişmişliğini kabullenmek değil,
bu gelişmeleri milli kültür içerisine
katarak Türklük potasında eritmeyi
amaçlayan akımdır.
medreseleri olan Buhara ve Orenburg
medreselerine yollamaktır.
Rus çarlığının bu dinsel nitelikli baskı
politikası
Türkistan
genelinde
uygulanmaya koyulmuş, bunun tabî
tepkisi de, o bölgelerdeki insanların milli
değerlere sıkıca bağlanması olarak
kendisini göstermiştir. Kazan Türkleri ve
Tatar Türkleri başta olmak üzere
Rusya’daki Türkler arasında ceditçilik
akımının bu denli güçlü olmasının
zemininde bu neden yatmaktadır. Ayrıca
Rusların bu baskı politikası, Ceditçilik
akımının Türkçü düşünce çerçevesinde
gelişmesine de olanak sağlamıştır.
Ceditçiliğin teorik çerçevesi, Adunnasır
Kursavi, Şahabettin Mercani, Rızaeddin
Fahreddin, Musa Carullah gibi âlim ve
düşünürler tarafından çizilmiştir. Bu âlim
ve düşünürler genel itibarı ile eserlerinde
dinde yenileşmeyi öngörmüşlerdir. Bu
yenileşme düşüncesi genel olarak şu
şekillerde tezahür görmektedir:
-Dini meselelerde Kur’an ve sünnetten
başka kişisel içtihat hakkının tanınması
18. yy başlarında Çarlık Rusya egemenliği
altındaki Türklere uygulanan Pan-Slavizm
politikası buralardaki Türkleri iki yola
sevk
etmiştir:
birincisi,
görünüşte
hristiyanlığı kabul eder gibi görünerek
gizliden direnişi sürdürmeyi amaçlamak;
ikincisi de, çocuklarını o dönemin ünlü
-Medreselerin dogmatik düşüncelerden
temizlenmesi
-Serbest düşünceye önem verilerek dine
eleştirel bir bakış açısının tanınması
35
GENCAY
-Dinin İslamiyet’in ilk yıllarındaki gibi
saflığa kavuşturulması
-Medreselerde seküler bilim ve farklı
dillerde yazılmış eserlerin okunup
anlaşılabilmesi için yabancı dil öğretiminin
getirilmesi
-Âlimleri birebir taklitten kaçınılması
Gaspıralı İsmail Beğ tarafından 1884’te
açılmış olan ‘Usul-i Cedit’ okullarının sayısı
1904’te Çarlık Rusya genelinde beş bine
ulaşmıştır. 1918’de Türkistan’daki bu
okulların
sayısının
328
olduğu
bilinmektedir. Ayrıca bir Sovyet yazarının
iddiasına göre o dönemde çıkarılan
‘Tercüman-ı Ahvali Zaman’ gazetesi ünlü
İngiliz ‘Times’ gazetesinden binlerce kat
fazla satmıştır. O dönemde, batıdaki okuryazarlık oranı ile Türkistan’daki okuryazar oranını karşılaştırdığımız zaman
batının ezici bir üstünlüğünü görmekteyiz.
Buna rağmen bu gazetenin bu derece
satılması, Ceditçilik akımının ne kadar
büyük ivmeye sahip olduğunu bize
göstermektedir.
Bu yenilikçi düşünceler yukarıdaki âlim ve
düşünürler tarafından belirtilmektedir.
Fakat bu itibarı ile Ceditçiliğin sadece teori
kısmını oluşturmuşlardır. Pratikte ele
alınacak olunursa, Ceditçilik ilk defa
1883’te Gaspıralı İsmail Beğ’in çalışmaları
ile açılan ‘Tercüman-ı Ahval-i Zaman’
gazetesinde başlatılmış olup yenileşme
düşüncesinin
sadece
beyinlerde
kalmasının önüne geçilerek hayata
geçirilmesi sağlanmıştır.
Türkistan’da bu akımın karşısında ise,
Kadimcileri görmekteyiz. Bunlar eski usul
ve gelenekleri savunan görüşleriyle
Ceditçilerle çekişmişlerdir. Bu çekişmeyi
büyük oranda Ceditçilerin kazandığını
belirtmek mümkündür. Kadimciler, Ruslar
ile işbirliği de yapmışlar ve Ceditçilerin
bağımsızlıkçı
hareketine
karşı
çıkmışlardır. Bolşevik İhtilali’nden sonra
Ceditçiliğin tasfiye sürecine girilmesiyle bu
çekişme büyük oranda önemini yitirmiştir.
36
GENCAY
rağmen Azerbaycan’da Rus etkisinde
kalmıştır. Ceditçilikte en geri kalmış çevre
Doğu Türkistan’dır. Nedeni ise, o
dönemdeki Çin baskısı ve politikasının
yıkıcı etkisidir.
Sadrettin Ayni’nin 20.yy başında yazılan:
“Mektepsizlik bizni kıldı yap yalıngaç
Mektepsizlik bizni etti talan taraç
Mektepsizlik turan elin öldürdüğü aç
Gözünü aç, bu horluktan mektebe kaç”
dörtlüğü, Ceditçiliğin misyonu hakkında
verebileceğimiz en güzel örneklerden
birini teşkil etmektedir.
Sonuç olarak Ceditçilik, Orta Asya’daki Rus
işgalinin, Rusların hristiyanlaştırma ve
kültürel asimilasyon çabalarına karşı
‘entelektüel’ bir hareket olarak ortaya
çıkmıştır. Bu, Türk dünyasında bir nevi
‘Türk Rönesansı’ olmuş ve edebiyattan
dile, dinden politikaya kadar toplumun
birçok alanına nüfuz etmiş ve günümüze
kadar da bu etkisini sürdürmüştür.
Ceditçilik her ne kadar dinde bir
yenileşmeye
dayandırılsa
da,
yapı
içerisinde, o dönemde teolojik konulara
ilgi göstermeyen seküler ilgi sahibi ve
batıyı iyi tanıyan bir aydın grubu etkili
olmuştur.
1905
yılında
Rusların
Japonlar
karşısındaki yenilgisi, Rusya egemenliği
altındaki Türklere bir umut ışığı olmuştur.
Çar 2. Nikola’nın manifestosu Ceditçilik
hareketinin hız kazanmasında oldukça
etkili olmuştur. İsmail Beğ ile başlayan bu
hareket bu tarihten sonra ‘Dilde, İşte,
Fikirde Birlik’ adı altında yürütülmeye
başlanacaktır. 1906’dan itibaren, ‘Terakki,
Hurşid, Şöhret, Asya, Buhara-i Şerif, Turan,
Semerkand, Sada-i Fergana, Sadiyi
Türkistan, Kazak, Balapan’ gazeteleri ile
‘Ayna, İstilah, Yurt’ dergileri yayım
hayatına sokulmuştur.
Kurtuluş savaşı sürecinde ve daha
sonraları ülkemizde yapılan Atatürk
dönemi yenileşme hareketinin de temelini
bu anlayışın oluşturduğunu belirtmeliyiz.
Mustafa Kemal Atatürk’ün döneminde
yakın çevresinde yer alan Ziya Gökalp,
Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Sadri
Etki sahası oldukça geniş olmasına rağmen
Ceditçilik ortaya çıktığı yerlerde aynı
özellik
ve
gelişmişlikleri
göstermemektedir. Mesela Kazan-Kırım
tatarlarının içinde oldukça gelişmesine
37
GENCAY
Maksudi
Arsal
gibi
Ceditçi-Türkçü
aydınlarımız bu düşüncelerin yeni
kurulmuş olan Cumhuriyet Türkiyesi’nde
hayat bulmasında ön ayak olmuşlardır.
ilahiyat-fakultesi/57616-orta-asyadaceditcilik-hareketi-modern-dini-dusunceuzerine-etkisi/ (Erişim Tarihi: 16/03/2013)
Yüce, Mehmet, Kalkan İbrahim, ‘Ortalık
Asya Devletler Birliği Fikrinin Tarihsel
Gelişimi ve İkinci Türkistan Forumu’,
Akademik Bakış Dergisi, Ocak, S.11,
Kırgızistan, 2007
Ersöz, Mehmet, ‘Marksizm, Leninizm ve
Tenkidi’, irfan Yayınevi, s.32, İstanbul, 1978
Ülkü, İrfan, ‘Moskova ile İslam Arasında
Orta Asya’, Kum Saati Yayınları, s.27,
İstanbul, 2002 Hayıt, Baymirza, ‘SSCB’deki
Türklüğün ve İslam’ın Bazı Meseleleri’, Türk
Dünyası Araştırmaları Vakfı, s.85, İstanbul,
1987İklil
Kurban,
‘Türkistan’da
Ceditçilikten Türkçülüğe’, Türk Yurdu, S.37,
s.41, Eylül 1990
KAYNAKÇA
* UNESCO tarafından 2014 yılı, -İsmail
Gaspıralı’nın vefatının 100. yılı olması
hasebi ile- “2014 İsmail Gaspıralı Yılı”
olarak ilan edilmiş ve bu yazı da Büyük
Türk Münevveri Gaspıralı’ya ithafen kaleme
alınmıştır.
Cengiz Çağla, ‘Azerbaycanda Milliyetçilik ve
Politika’, Bağlam Yayınevi, s.30, İstanbul,
2002
Zeytuna, Fehmide, ‘Orta Asya’da Ceditçilik
Hareketi ve Modern Dini Düşünce Üzerine
Etkisi’, http://www.nuveforum.net/1601-
38
GENCAY
MİLLİ DÜŞÜNCE MERKEZİ
GENÇLİK SEMİNERLERİ
08 Şubat 2014
Konu: Mehmet Akif’in Anti Emperyalist
Tutumu
Hoca: Prof. Dr. Nurullah ÇETİN
Derleyen: Açelya OĞUZ
1)
noktasıydı. Haçlı seferlerinden sonra
Osmanlı’nın
çöküşü
Türkiye
Cumhuriyeti’nin
kuruluş aşamasında
verdiği
ölüm
kalım
mücadelesi
emperyalizm algısını şekillendirmiştir.
Antiemperyalistlerce
emperyal
algı
Amerika veya batılı devletler olarak
düşünülmüş Rusların Türklere karşı
uyguladığı asimilasyon politikaları göz
ardı edilmiştir.
Emperyalizm Nedir?
Emperyalizm, bir ulusun veya uluslaşma
çabası içerisinde olan bir kavmin başka
devlet veya uluslar üzerinde kendi
çıkarları doğrultusunda etkide bulunma
temayülüdür. Sosyal, siyasal ve ekonomik
yaptırımlar
uygulayarak
önce
şuursuzlaştırma daha sonra da kendi
çıkarlarına uygun unsurları sömürülmeye
çalışılan halka dikte etmesi şeklinde
tezahür etmiştir. Bu sömürü politikası
başlangıç itibariyle ekonomi kullanılarak
yapılır. Ekonomik açıdan zayıflayan
ülkelere önce borç verilir, daha sonra bu
borçlar üzerinden söz sahibi olmaya
çalışılır. Ekonomik zayıflıkları fırsat bilen
emperyal yapı sömürülecek devleti
kendine bağımlı hale getirir. Başlangıçta
“ticaret” adı altında devlet açık pazar
haline getirilerek ekonomisi zayıflatılır.
Ekonomisi zayıflayan ülkeye siyasi
yaptırımlarda bulunulur. Ekonomisi ve
siyasi yapısı ele geçirilen ülkeye son ve en
önemli hamle olarak “kültürsüzleştirme ve
soysuzlaştırma politikası” izlenir. Peki, bu
emperyalistler
kimlerdir?
Tarihten
günümüze doğru emperyalizmin batı ile
birlikte düşünüldüğü göze çarpar. Haçlı
seferleri bu emperyalist hareketin çıkış
2)
Mehmet
Akif’in
Hareketle Emperyalizm
Şiirlerinden
Akif’in şiirleri incelendiğinde “soluk
benizli vasî”, “şakî lort”, “medeni canavar”
ifadeleri
dikkati
çeker.
Ekonomik
gelişmişliği kullanarak medenileşen(!),
medenileştikçe
canavarlaşan,
başka
milletlerin milli varlığına, bağımsızlığına
göz koyan zihniyeti ifade eder.
39
GENCAY
Mehmet Akif emperyalizmi Kuran-ı
Kerim’de geçen üç anlatıdan hareketle
açıklar: Karun, firavun, Belam-ı Baura.
Karun,
ekonomik
emperyalizmin
simgesidir. Sahip olduğu zenginlikleri
kibriyle birleştirerek “Zenginlikleri benim
ilmim verdi.” deme gafletine düşmüştür.
Bu ilim hiledir. Bugünkü ekonomik
sistemdir. İnsanları zayıf bırakarak
köleleştirme politikasıdır. Firavun, siyasi
emperyalizmi simgeler. Günümüzde masa
başında halledilen faaliyetler, ülkenin
siyasi ve dini liderlerinin zihniyetini ele
geçirerek bu siyasileri parmaklarda
oynatılan
kukla
haline
getirme
politikasıdır. Emperyalizmin son ayağı ise
Belam-ı Baura zihniyetidir. Belam-ı Baura
Firavun’un siyasi, Karun’un ekonomik
dayatmalarını fetvaya dönüştüren, bunu
halka şirin göstererek emperyalizmin
uluslararasında
yayılmasını
sağlayan
unsurudur. Şüphesiz bu en tehlikeli
olanıdır.
Akif’in karşı olduğu görüş şiirlerinden de
anlaşıldığı
gibi
milliyetçilik
değil
kavmiyetçiliktir. Kavmiyetçilik verilmiş bir
kimlik, biyolojik bir vasıftır. Devletleri
parçalayan, emperyalizme kurban eden bu
zihniyettir. Akif’e göre milliyetçilik bütün
İslamın birliği, ülke içerisinde ise Türk üst
kimliği altında oluşturulan medeni yaşam
şeklidir.
Akif, kavmiyetçiliğin İslâm dünyasının ve
Osmanlı Devleti’nin geri kalmasına,
dağılmasına ve çökmesine neden olan en
önemli toplumsal, siyasal sorunlardan biri
olduğu kanaatindedir.
“Ey insanlar! Muhakkak ki Biz, sizi bir
erkek ve bir kadından yarattık. Ve sizi
milletler ve kabileler kıldık ki, birbirinizi
(soyunuzu,
babalarınızı)
tanıyasınız.
Muhakkak ki Allah'ın indinde en çok kerim
olanınız (ikram olunanınız, en şerefli
olanınız), (ırk ya da soy olarak değil) en
çok takva sahibi olanınızdır. Muhakkak ki
Allah, en iyi bilen ve haberdar olandır.”
Hucurât Suresi 13. Ayet
“Temelinden yıkacak zelzele, kavmiyettir.
Bunu bir lahza unutmak ebedi haybettir.”
Mehmet Akif’in milliyetçilik fikrinin özü
Hucurât suresinde yer aldığı şekliyledir.
3)
Mehmet Akif’in Milliyetçilik ve
Kavmiyetçiliğe Dair Görüşleri
40
GENCAY
Buna karşı farklı etnik gruplar Fransız
milletini
oluşturdu.
Aynı
şekilde
milletleşme sürecini tamamlayan diğer
Avrupa ülkeleri de birleşerek Avrupa
Birliği’ni oluşturuldu.
Emperyalizm’in Türk milleti için planı
nedir?
Milletler Birliği  Millet  Kavim 
Dağınık İnsan Toplulukları
4)
Mehmet
Akif’in
Fikri
Temellendirmelerinden
Günümüze
Açılan Penceresi
Arap, Arnavut, Türk gibi milletlerin
birliğinden oluşan Osmanlı devleti
emperyalizmin oyunuyla parçalandı. Bir
bölgede Arap ülkeleri, Avrupa’da Avrupa
devletleri ve Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
Emperyalizm Türk varlığını tamamen
silmek isterken Türk’ün Türklük ruhunu
hesaba katmadı. Hezimete uğrasa da en
azından milletler birliğini bozmuş oldu.
Şuan ikinci aşamaya geçildi. Türk milletini
kavimlere ayırmak düşüncesi. Türk üst
kimliğinden Laz’ı, Çerkez’i, Kürt’ü ayırarak
kavim haline getirip daha sonra yok
etmek.
Akif’in kavmiyetçilik olarak adlandırdığı
düşüncenin iki çalışma alanı vardır. İlki
Avrupa’nın kendi içerisinde ki milli birlik
projesinin adıdır. Avrupa Kelt, Sakson,
Frenk gibi kavimlerden oluşan şahıs
merkezli örgütlerdi. Bu kavimler ortak
sosyokültürel değerlerde birleşerek millet
oldular.
“Allah, ancak din konusunda sizinle
savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp
çıkaranları ve sürülüp çıkarılmanız için
arka çıkanları dost edinmenizden
sakındırır. Kim onları dost edinirse,
artık onlar zalimlerin ta kendileridir.”
(Mümtehine Suresi/ 9 )
Kavim
Birliği

Millet  Milletler
“İyya kena’büdü ve iyya kenestain”
“De ki; biz yalnız sana ibadet ederiz ve
ancak senden yardım dileriz.” (Fatiha
suresi/ 5)
Frank kavmi günümüzde Fransız etnik
yapısının küçük bir bölümünü kapsar.
41
GENCAY
GENÇLİK SEMİNERLERİNDEN
42
GENCAY
MİLLİ DÜŞÜNCE MERKEZİ’NİN SON KİTABINI
MERKEZİMİZDEN TEMİN EDEBİLİRSİNİZ.
Author
Document
Category
Uncategorized
Views
1
File Size
3 587 KB
Tags
1/--pages
Report inappropriate content