Yitik Hazine -1 -

İÇİNDEKİLER
1. BÖLÜM
HADIS-1 $ERİFLERDE NİYET
RİSALE-İ NURDA NİYET
CİHADIN MANA VE EHEMMİYETİ
ASHAB-I KtBam KIMDIR? ABBAS BİN UBADE
ZATİ SIFATLAR
5
14
19
23
29
2. BÖLÜM
HADİS-İ ŞERİFLERDE NAMAZ
RİSALE-İ NURDA NAMAZ
CIHAD HAKICA ŞAHITLIKTIR-1
ABDULLAH BİN EBU BEKİR
SIFAT-I SUBUTİYYE
37
44
48
56
57
3. BÖLÜM
HADİS-1 ŞERİFLERDE DUA
RİSALE-İ NURDA DUA
dm]) HAKICA şmtnIKTIB-2
BERA BİN AZİB
ABDEST NASIL ALINIR
65
72
77
87
88
4. BÖLÜM
HADIS-İ ŞERİFLERDE MESULİYET DUYGUSU
RISALE-1 NURDA MESULİYET DUYGUSU
BÜYÜK CIHAD,KÜÇÜK CIHAD
CA'FER BIN EBİ TALLB
ABDESTİN SÜNNETLERİ
5. Dedim
HADIS-İ ŞERİFLERDE GIYBET
RİSALE-İ NURDA GIYBET
CIHAD VE FONKSİYONLAR1
EBU DOCANE
ABDB_B-1-1 BOZAN VE BOZMAYAN DURUMLAR
6. abıOpa
HADİS-İ ŞERİFLERDE İTİAT
RİSALE-İ NURDA İTİAT
CIHAD HAYAT KAYNAGIDIR
ERKAM BIN EBIL ERKAM
ABDEST ÇEŞİTLERİ VE ADABLARI
93
98
100
102
105
111
119
122
127
128
133
138
143
144
148
7. BÖLÜM
HADİS-İ ŞERİFLERDE SADAKAT
RİSALE-İ NURDA SADAKAT
CIHAD EN KARLI TİCARETTİR
HABBAB BİN ERET
TEYEMMÜM-MESH
153
158
164
165
168
8. Dedim
HADİS-İ ŞERİFLERDE MUHASEBE
RİSALE-İ NURDA MUHASEBE
CIHAD RUHU,UYARILMASI GEREKEN EN YÜCE DUYGUDUR
HASSAN BİN SABIT
MESH İLE ILGILI BILGILER
173
179
181
185
189
9. BÖLÜM
HADİS-İ ŞERİFLERDE IMTIHAN
RİSALE-İ NURDA IMTIHAN
CIHAD BIR BEREKET INLINIDIB
MUAZ BIN CEBEL
GUSÜL
193
201
203
206
209
10. BÖLÜM
HADİS-İ ŞERİFLERDE IRADE
RİSALE-İ NURDA IRADE
CIHAD HER MÜ'MİNİN VA.tFESİD1R
TALHA BİN UBEYDULLAH
GUSLÜ GEREKTİRMEYEN HALLER
213
221
223
227
230
1 .BÖLÜM
YİTİK HAZİNE-1
HADİS-İ ŞERİFLERDE NİYET
1- Hz. Ömer (ra) Resulullah (sav)'ı n şöyle
buyurduğunu işittim, dedi:"Ameller niyetlere göredir.
Herkese niyet ettiği şey verilir. (Niyetine göre ecir ve sevap
alır veya cezalanır.) Kimin hicreti Allah ve Resulüne ise,
onun hicreti Allah ve Resulüne olur. Böylece Allah'ı n emrini
yapmış, rızasını da kazanmıştır.) Kim de dünyalık kazanmak
ve bir kadı nla evlenmek maksadıyla hicret ediyorsa, onun
da yapmış olduğu hicreti, hicret ettiği şeylere olur. (Dünya
malını kazanı r. istediği kadına kavuşur, fakat Allah'ın
rızasından mahrum kalır.) (Tergib ve Terhib 1, 53)
2- Abdullah'ın anneliği Ümmü'l-Mü'minin Hazreti
Aişe (r.a.) den rivayete göre, Peygamber (SAV) şöyle
buyurmuştur:
"Bir ordu harp etmek icin Kabe'ye yürür; çıplak bir
yere geldiklerinde hepsi de yerin dibine geçer"
buyurmuştur. Aişe der ki:
"Ya Resulallah! Neden hepsi yerin dibine geçiyor?
Halbuki onların içinde ticaret için çı kanlar olduğu gibi,
onlardan olmadığı halde yollarda katı lanlar da vardır."
Dedim. Resul-i Ekrem:
"Hepsi birden yerin dibine geçerler ve kıyamet günü
niyetleri üzerine haşrolunurlar." Buyurdu. (Riyazüs Salihin
1, 4)
3- Ebu Yezid Ma'n b. Yezid (r.a.) den rivayete göreki bu zat ile babası ve dedesi Sahabedirler- şöyle demiştir:
"Babam Yezid sadaka olarak dağıtma için birkaç
dinar çıkarmış ve onları camide bir kimsenin yanına
koymuştu. Ben gelip onları alarak babamın yanına gittim.
Bunun üzerine babam: "Vallahi sana vermek istememiştim"
dedi. Nihayet Peygamber nezdinde babamla mürafaa
oldum. Peygamber Efendimiz meseleyi şu suretle halletti:
"Ey Yezid! Sen niyetinle sevap kazandı n. Ey Ma'n!
Aldığın mal da senindir" buyurdu. (Riyazüs Salihin 1, 5)
4- Ebu Musa Abdullah b. Kays el-Eş'ari (r.a.) şöyle
dediği rivayet olunmuştur:
"Peygamberimiz (SAV) den, secaat göstermek,
milletini korumak ve gösteriş yapmak maksatlarıyla
5
YİTİK HAZİNE-1
vuruşanlardan hangisinin Allah yolunda olduğu soruldu.
Peygamberimiz (SAV):
"Ancak İslam Dininin yükselmesi için vuruşan Allah
yolundadır" buyurdu. (Riyazüs Salihin 1, 9)
5-Ebu Bekre Nüfey b. Haris es-Sakafi (r.a.) rivayete
göre, Resul-i Ekrem Efendimiz:
İki müslüman kı lıçları ile karşılaşırsa öldüren de,
ölen de Cehennemdedir, buyurdu. Bunun üzerine ben:
Ya Resulullah, öldürenin durumu belli, ölene ne
oluyor? Dedim.
Resul-i Ekrem:
O da arkadaşını öldürmek istiyordu, buyurdu.
(Riyazüs Salihin 1,10)
6- Ebul Abbas Abdullah b. Abbas (r.a.) dan rivayete
göre, Resul-i Ekrem, Allahu Teala'dan rivayet ederek şöyle
buyurdu:
"Allah iyiliklerin ve fenalıkların yazılması nı emretti"
Sonra bunlan açıkladı:
"Bir kimse iyilik yapmağa niyetlenir de yapamazsa,
Allah kendi nezdinde o kimse için tam bir iyilik sevabı yazar.
Eğer hem niyetlenir, hem de o iyiliği yaparsa on iyilik sevabı
yazar ve bu sevabı yediyüze ve daha fazlasına kadar çı karır.
Ve eğer fenalı k yapmağa niyetlenir de sonra vazgeçerse,
Allah onun için tam bir iyilik sevabı yazar. Eğer kötü işe
hem niyetlenir, hem de onu yaparsa, Allah o kimse için bir
günah yazar." (Riyazüs Salihin 1, 12)
7- Hz. Ömer'in oğlu Abdullah (ra) "Resulullah
(sav)'ın şöyle söylediğini işittim" diyor:
" Sizden önceki ümmetlerden üç kişi yolculuğa
çıktı lar. Geceyi geçirmek üzere bir mağaraya girince dağdan
bir kaya parçası yuvarlanarak mağaranın ağzı nı kapattı .
Bunun üzerine (birbirlerine) şöyle dediler: "Bizi bu kayadan
ancak iyi amellerimizi dile getirerek Allah'a yapacağımız dua
kurtarabilir."
İçlerinden biri:
"Allah'ım! Benim çok ihtiyar anne ve babam
vardı . Onları doyurmadan çoluk çocuğumu ve hayvanlarımı
doyurmazdım. Bir gün, odun toplamak için uzaklara
gitmiştim. Geç vakte kadar da dönemedim. Akşam
6
YITIK HAZİNE-1
içecekleri sütü, sağıp getirdiğimde anne ve babam
uyuyorlardı . Onlara sütlerine içirmeden önce çoluk
çocuğumun ve hayvanları mı n karı nları nı doyurmayı hoş
görmedim. Ancak elimde tanyeri ağarı ncaya kadar anne ve
babamı n uyanmaları nı bekledim. Çocuklar (açlı ktan)
ayakları mı n dibinde ağlı yorlardı . Uyandı lar ve akşam
sütlerini içtiler. Allah'ı m! Bunu senin rızan için yapmışsam
bu kayadan bizi kurtar" dedi. Bunun üzerine kaya biraz
açı ldı . Fakat açı lan yerden çı kmak mümkün değildi.
Diğeri şöyle dua etti:
"Allah'ı m! Amcamı n bir kızı vardı . Onu çok
seviyordum. Kendisini bana teslim etmesini istedim, kabul
etmedi. Kıtlığı n hüküm sürdüğü bir yı lda bana başvurdu.
Kendisini teslim etmesi şartıyla ona yüz yirmi dinar verdim.
Teklifimi kabul etti. Ona yaklaşmaya imkan bulduğum bir
sı rada bana:
"Dini nikah olmadan mührümü bozman helal
olmaz" deyince yaklaşmaktan vazgeçtim ve yanı ndan
ayrı ldı m. Halbuki onu herkesten çok seviyordum. Verdiğim
altı nları da geri almadı m.
Allah'ı m! Bunu senin rızan için yapmışsam bizi
buradan kurtar."
Bunun üzerine kaya biraz daha açı ldı . Ancak
açı lan yer çı kabilecekleri kadar değildi.
Üçüncüsü şöyle dua etti:
"Allah'ı m! Ücretle işçiler tutmuştum, hepsinin
ücretlerini ödedim. Ancak biri ücretini almadan gitti. Ben de
onun ücretini ürettim. Öyle ki, bundan bir çok mal meydana
geldi. Bir müddet sonra bana gelerek:
"Ey Allah'ı n kulu! Ücretimi ver", deyince ona:
"Şu gördüğün develer, sığırlar, koyunlar ve
kölelerin hepsi senin ücretinden üremiştir, al götür" dedim.
O da:
"Ey Allah'ı n kulu! Benimle alay etmiyorsun ya?"
dedi. Ben de:
"Hayı r, alay etmiyorum" deyince, malları n
hepsini alarak götürdü. (Bana) hiçbir şey bı rakmadı".
"Allah'ı m, bunu senin rı zan için yapmışsam,
içinde bulunduğumuz şu beladan bizi kurtar." Bunun üzerine
7
YİTİK HAZİNE-1
kaya tamamen açıldı. Onlar da mağaradan çıkarak yollarına
devam ettiler. (Tergib ve Terhib 1, 44)
8- Ebu Hüreyre (ra) Resulullah (sav)'ı n şöyle
buyurduğunu rivayet ediyor:
İsrailoğulları ndan bir zat, bu gece Allah rızası
için mutlaka bir sadaka vereceğim, diyerek evinden çıktı ve
sadakayı, bilmeyerek bir hırsı za verdi. Sabahleyin halk:
"Bu gece hırsıza sadaka verildi" dediler. Bunun
üzerine hı rsı za sadaka veren kişi:
"Allah'ım! Hırsıza sadaka verdiğim için sana
hamdederim. Mutlaka "makbul" bir sadaka vereceğim"
deyip tekrar evinden çıktı ve bu defa sadakayı zina eden bir
kadına verdi. Sabahleyin halk:
"Bu gece de zina eden kadına sadaka verildi"!
diye dedikodu ettiler. Bunun üzerine sadaka veren kişi:
"Ey Allah'ı m! Bir fahişeye sadaka verdiğim için
sana hamdederim. Mutlaka "makbul" bir sadaka vereceğim"
dedi. Yine sadaka vermek üzere evinden çıktı . Bu sefer de
zengin birisine verdi. Sabahleyin halk:
"Hayret! Bu gece de zengine sadaka verildi, olur
mu böyle şey?" diye dedikodu ettiler. Bunu duyan sadaka
sahibi, yaptığı şeylerin Allah'ı n iradesiyle olduğunu bildiği
için şöyle dedi:
"Ey Allah'ı m! Hı rsıza, fahişeye ve zengine
sadaka verdiğim için sana hamdederim." Bu zata rüyası nda
şöyle müjde verildi:
"Senin o hı rsıza verdiğin sadaka var ya, belki de
hı rsızı hı rsızlığından, fahişe kadı nı da zinadan vazgeçirir, iyi
ve namuslu birer insan olmalarına vesile olur. Umulur ki,
zengin de "senden" ibret alı r, Allah rızası için harcar."
(Tergib ve Terhib 1,61)
9- Sefiy el-Esbahi anlatı yor:
"Medine'ye gittim, halkı n bir şahsı n etrafı nda
toplandıkları nı gördüm"
"Bu kim?" diye sordum:
"Ebu Hüreyre" dediler. Ona yaklaştım ve önüne
oturdum. Halka hadis rivayet ediyordu. Sözlerine son
verince ona:
"Resulullah (sav)'dan işitip, anladığın ve
8
YITIK HAZİNE-1
hatırında kalan bir hadisi bana rivayet etmeni istiyorum"
dedim. Ebu Hüreyre:
"Sana Resulullah (sav)'in bana söylediği,
ezberlediğim bir hadisi rivayet edeyim" dedikten sonra
bayıldı . Biz biraz bekledik. Ebu Hüi-eyre ayınca:
"Sana Resulullah (sav)'ın buyurduğu bir hadisi
rivayet edeceğim. Ben ve Resulllah Beytü'llah'da idik.
Yanımı zda bizden başka hiç kimse yoktu" dedi ve tekrar
bayıldı. Sonra ayılınca yüzünü sildi ve şöyle dedi:
Sana Resulullah (sav)'in buyurduğu bir hadisi
rivayet edeceğim. Ben ve Resulullah Kabe'de idik,
yanımızda da hiç kimse yoktu:" Bu sözden sonra Ebu
Hüreyre tekrar şiddetli bir şekilde bayı ldı, neredeyse yüz
üstü düşecekti. Ben, düşmemesi için onu tuttum. Ayılınca:
Bana Resulullah (say) şöyle buyurdu" dedi:
"Kıyamet gününde Allah Taala kulları arasında
hüküm vermek için tecelli eder. Bütün ümmetler dizleri
üzerine oturmuşlardı r. İlk sorguya çekilecekler: Kur'an'i
okumayi öğrenen, Allah yolunda şehit düşen ve çok mali
olan zengin kişilerdir." Bunlardan Kur'an-ı Kerim'i
okumayı öğrenene Allah (cc):
"Sana Resulüm Muhammed'e indirdiğim Kur'an-ı
Kerim'i öğretmedim mi?" der. O da:
"Evet Ya Rabbi, öğrettin;" diye cevap verir. Allah
(cc):
"Öyleyse öğrendiklerine karşılık neler yaptın?"
diye sorar. O da:
"Öğrendiklerimin karşılığında gece ve gündüz
ibadet yaptım.
Kur'an okudum" diye cevap verir. Bunun üzerine
Allah Taala şöyle buyurur:
"Yalan söyledi". Melekler de:
"Yalan söylüyor" derler. Allah Taala şöyle
buyurur:
"Hayı r, sen "falanca, güzel Kur'an okuyor"
denilsin diye okudun. 0 da söylendi, (karşılığını böylece
almış oldun."
Zengin de getirilir. Allah Taala:
"Sana hiç kimseye muhtaç olmayacağın kadar
9
YİTİK HAZİNE-1
mal vermedim mi?" der. Zengin:
"Evet Ya Rabbi. Bana çok mal verdin" diye cevap
verir. Allah (cc):
"Öyleyse vermiş olduğum bu malı nerede
harcadın, onunla neler yaptın" diye sorar. Zengin:
"Akrabalarıma harcadım ve sadaka verdim" diye
cevap verir.
Allah (cc) ona:
"Yalan söyledin" der ve melekler de:
"Yalan söylüyor" derler. Allah Taala şöyle
buyurur:
"Hayı r! Sen, falanca çok cömert desinler diye
malını harcadın ve bu söz de söylendi." (Alacağını almış
oldun).
Ayni şekilde Allah yolunda şehit düşen de
getirilir ve Allah (cc) ona:
"Uğrunda şehit düştüğün şey neydi?" diye sorar.
Şehit:
" Ya Rabbi! Senin yolunda senin rızan için
savaşmakla emrolundum. Ben de şehit oluncaya kadar
savaştım" diye cevap verince Allah (cc) ona:
"Yalan söyledin" der. Melekler de:
"Yalan söylüyor" derler. Allah (cc):
"Sen, falanca kahramandı r denilmesi için
savaştın. Bu da söylendi. Gayene ulaştın" buyurur.
Sonra Resulullah (say) dizlerime vurarak şöyle
buyurdu:
"Ya Eba Hüreyre! Bu üç kişi. Allah'ın kulları
içerisinde kı yamet gününde Cehennem'i tutuşturan ilk odun
olacaklardır."
Ukbe ve Ebu Hakim oğlu el-Ala'dan; Ebu
Osman'ın rivayet ettiğine göre hadisin ravisi Şefiy,
Muaviye'nin yanına girerek, bu hadisi Ebu Hüreyre'den
naklen ona rivayet edince, Muaviye "bu kişilere böyle bir
ceza verilirse, geri kalanların hali nice olur?" diyerek hüngür
hüngür ağladı. Öyle ki, biz Muaviye'nin öleceğini zannettik
ve şöyle dedik:
"Bu adam kötü bir haber getirdi." Sonra Muaviye
kendini toparladı, yüzünü silerek "Allah ve Resulu (say)
10
YITIK HAZINE-1
doğru söylüyorlar" dedi ve:
"Kim bu dünya hayatı nı ve (gösterişini) dilerse,
bu dünyada yaptıklarının karşılığını eksiksiz olarak veririz.
Onlar, bu hususta bir zarara uğramazlar. İste onlar öyle
kimselerdi ki, onlar için ahirette ateşten başka bir şey
yoktur. Dünyada bütün yaptıkları ameller boşunadır."
Ayetlerini okudu. (Tergib ve Terhib 1,66)
10- Ebu Hüreyre (ra)'den: Resulullah (say):
"Kim cihad etmeden ve cihad etmeyi gönlünden
geçirmeden ölürse bir çesit nifak üzere ölür" buyurdu.
(Tergib ve Terhib 3, 245)
11- Enes (ra) Resulullah (sav)'in şöyle
buyurduğunu rivayet etti:
"Kimin arzu ve emeli, biricik hedef ve niyeti
dünya olursa, Allah fakirliği iki gözü arası na koyar hep fakir
olmasından korkar.
Işlerini dağıtır huzurunu bozar. Dünyalı ktan da
ancak kendisi için takdir edileni elde eder. Kimin de arzu ve
emeli, biricik hedef ve niyeti ahiret olursa Allah -azze ve
celle- gönlünü zengin eder. durumunu düzeltir gönül huzuru
verir. Dünya, değersiz olarak onun hizmetine gelir. (Tergib
ve Terhib 4, 18)
12- Ebu Ümame (ra)'den Hz. Peygamber (sav)'e
isnad ederek şöyle dediği rivayet edildi:
"Kim ödemek niyetiyle bir borç alır sonra
ödemeden ölürse, Allah onu bağışlar ve alacaklısı nı istediği
şekilde razı eder. Kim de ödeme niyeti olmaksızın bir borç
alı r, sonra ödemeden ölürse, Allah -azze ve celle- kıyamet
gününde alacaklısının hakkı nı ondan alır." (Tergib ve
Terhib 4, 89)
13- Ebu Said el-Hudri (ra) der ki: Resul-i Ekrem
(sav)'in şöyle dediğini işittim.
"Sizlerden her kim, bir kötülük görürse onu
eliyle, (eğer eliyle) gücü yetmezse diliyle, buna da gücü
yetmezse kalbi ile edersin. Bu ise, imanı n en zayıfıdır."
(Tergib ve Terhib 4, 502)
14- Abdullah b. Abbas (ra) Resulullah (sav)'in
şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Her insanın başında, idaresi bir meleğin elinde
11
YİTİK HAZİNE-1
bulu4n bir gem vardı r: insan alçak gönüllü olduğu zaman
meleğe: "Onun gemini kaldı r" denir. Büyüklendiği zaman
da: "Gemini kafası na geçir" denir." (Terglb ve Terhib
5,460)
15- Zeyd b. Meysere'nin belirttiğine göre kutsi
bir hadisde Ulu Allah'ı n şöyle buyurduğu bildirilmiştir:
"Ben her hikmet ehlinin sözünü hemen kabul
etmem. Önce onun arzusuna ve gayesine bakarı m. Eğer
onun arzusu ve gayesi ben olursam o zaman susuşunu
düşünce ve hiç ağzı nı açmasa bile sözünü zikir sayarı m."
(Tenbihu7-Gafilin;471)
16- İbrahim Nehai diyor ki:
İnsan bazen çirkin bir söz söyler. Fakat bu sözü
söylerken iyi niyetli olduğu için Ulu Allah bu söze karşı
insanları n kalblerin de öyle bir hoşgörü uyandı rı r ki onlar adam bu sözü söylerken iyilikten başka bir şey
düşünmemiştir - derler.
Buna karşılı k insan bazen güzel bir söz söyler.
Fakat Allah tarafı ndan insanları n kalbinde o söze karşı öyle
aleyhde bir tepki uyandı rı lı r ki, onlar - adam bu sözü kötü
niyetle söylemiştir - derler." (Tenbihu'l-Gafilin; 471)
17- Rivayete göre Peygamberimiz - salat ve
selam üzerine olsun - şöyle buyuruyor:
"Kı yamet günü, Allah'ı n huzuruna öyle bir kul
getirilir ki, adamı n sı radağlar gibi amelleri vardı r. Fakat bu
arada -Falanca da hakkı olan gelip ondan hakkı nı alsı ndiyen bir ses duyulur.
Bu ses üzerine bir çokları gelerek adamı n iyi
amellerinden hakları kadarı nı alı p götürürler. Sonunda iyi
amelleri tükenip de adam ortada şaşkı n kalı nca Ulu Allah
kendisine "Benim katı mda sana ait öyle bir hazine var ki,
ondan ne meleklerin ve ne de kulları mı n haberi yoktur"
buyurur.
Adam "Ya Rabbi, nedir o hazine?" diye sorunca
Ulu Allah ona: "Bu hazine senin niyet edip de yapamadığı n
iyiliklerdir.Onları n her biri için defterine yetmiş kat sevap
yazmıştı m" buyurur.(Tenbihin-Gafilin;472)
18- Anlatı ldığına göre İsrailoğulları zamanı nda
bir abid, bir gün bir kum yığı nı nı n yanı ndan geçerken o
12
YİTİK HAZİNE-1
kumun un olmasını ve onunla o yı l büyük bir kıtlık içinde
bulunan yöre halkı nı n karnı nı doyurabilmeyi özledi.
Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah o
zamanın peygamberine şunları vahyetti: " O kuluma,
görmüş olduğu o kum yığını kadar unu olmuş da hepsini
halka dağıtmış gibi sevap yazdığımı bildir."(TenbihulGafilin; 473)
19-
Yine anlatıldığına göre Kıyamet günü bir kul
Allah'ın huzuruna getirilince sağ eline verilen amel
defterinde hacc, umre, zekat ve sadaka gibi bir çok ameller
görür ve içinden "Ben bunların hiçbirini işlemiş değilim,
herhalde bu benim amel defterim değil" der.
Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah kendisine
şöyle buyurur:
"Oku, o senin amel defterindir. Sebebine
gelince sen ömrün boyunca "Keşke param olsaydı da hacca
gitseydim", "Keşke param olsaydı da Allah yolunda savaşa
katılsaydım" diye yaşadın.Ben de niyetinde samimi
olduğunu bildiğim için yapmayı özlediğin o amellerin
tümünün sevabını sana verdim." (Tenbihu 'I-Geri/in; 473)
20- Sehl b. Saad Saidi'nin. - Allah ondan razı
olsun - rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz -salat ve
selam üzerine olsun-şöyle buyurmuştur:
"Mü'minin niyeti amelinden, münafığın
ise ameli niyetinden daha hayı rlıdı r. Herkes niyeti uyarınca
amel işler. (Tenbihul-Gafilin;474)
22- Ebu Hureyre'nin - Allah ondan razı olsun
- rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz - salat ve
selam üzerine olsun - şöyle buyurmuştur:
«Hiç şüphesiz Ulu Allah sizin dış
görünüşünüze, servetlerinize ve ne durumda olduğunuza
değil, işlediğiniz amellere ve kalblerinize bakar.»
Hz. Aişe'nin -Allah ondan razı olsun- rivayet
ettiğine göre Peygamber Efendimiz - salat ve selam üzerine
olsun - buyuruyor ki:
"Kim ki, insanları n nefreti pahası na Allah'ı n
rızası peşinde koşarsa Allah hem kendisi ondan razı olur ve
ona insanların rızası nı kazandı rır. Buna karşılı k bir kimse
Allah'ı darıltmak pahasına insanları n hoşnutluğunu ararsa
13
YİTİK HAZİNE-1
Allah hem kendisi ondan nefret eder ve hem de insanları
ondan nefret ettirir." (Tenbihin Gafilin;474)
RİSALE -İ NURDA NİYET
Amma hasenat ve hayrat ise, madem ki vücudidirler;
kesb-i insani ve cüz'-i ihtiyar? onlara illet-i mucide olamaz.
İnsan, onda hakiki fail olamaz. Ve nefs-i emmaresi de
hasenata tarafdar değildir, belki rahmet-i İlahiye onları ister
ve kudret-i Rabbaniye icad eder. Yalnız insan, iman ile, arzu
ile, niyet ile sahib olabilir. Ve sahib olduktan sonra, o hasenat
ise, ona evvelce verilmiş olan vücud ve iman nimetleri gibi
sabı k hadsiz niam-ı İlahiyeye bir şükürdür, geçmiş nimetlere
bakar.
Va'd-i İlahi ile verilecek Cennet ise, fazl-ı Rahmani ile
verilir. Zahirde bir mükafattı r, hakikatta fazıldır. (Lemalar
88)
Velayetin kerameti olduğu gibi,niyet-i halisenin dahi
kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus
Lillah için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde
ciddi, samimi tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hatta şöyle
bir cemaatin şahs-ı manevİsi bir veliyy-i kamil hükmüne
geçebilir, inayata mazhar olur. (Mektubat, 372)
Şehid velidir. Cihad farz-1 kifaye iken farz-1 ayn
ohnuştur. Belki muzaaf bir farz-ı ayn hükmüne geçmiştir.
Hacc ve zekat gibi, cihadda da niyetin tasarrufu azdı r. Hatta
adem-i niyet dahi ası l nokta-i
nazarı ndan niyet hükmündedir. Demek zıdd-ı niyet, yakinen
tebeyyün etmezse. cihad şehadet-i hakikiyeyi intac eder.Zira
vücub tezauf etse, taayyün eder. ihtiyarı tazammun eden
niyetin tesiri azalır. Şu günahkar millette, birdenbire on binler
evliya inkişaf ve tezahür etse, az bir mükafat
(Hutbe-i Samiye, 142)
S- Niyeti halis olanlar azdır. Senin niyetin halis olsa
14
YİTİK HAZİNE-1
muvaffak olacaksın, niyetine bak?
C- Lillahilhamd ve la fahr... İhlas-1 niyeti ihlal eden ve
anası r-ı garaz olan neseb ve nesil ve tama' ve havf beni
bilmiyorlar. Ben de onları tanı mıyorum veya tanımak
istemiyorum. Zira meşhur bir nesebim yok ki, mazisin!
muhafazaya çalışayı m. Ben ebu lâşey olduğumdan bir neslim
de yoktur ki, istikbalini temin edeyim, öyle bir cünunum var
ki, Divan-ı Harb dehşet ve tahvifiyle tedavisine muktedir
olamadı . öyle bir cehaletim var ki, beni ümmi edip, dinar ve
dirhemin nakşım okuyamıyorum...
Kaldı, ticaret-i uhrevi. Öyle bu ahdetmişim, re's-ül malı da
kaybetsem mesleğimden dönmeyeceğim.Şimdiden hasaret
ediyorum, çok günaha düşüyorum.
Bir şey kaldı : O da şöhret-i kazibedir. Işte ben ondan
usandı m, kaçıyorum. Zira uhdesinden gelmediğim çok
vazifeyi bana yükletiyor.(Münazarat, 93)
nem Eyyühel-Aziz! Hayrat ve hasenatı n hayatı niyet
iledir, Fesadı da ucb, riya ve gösteriş iledir. Ve fı tri olarak
vicdanda şuur ile bizzat hissedilen vicdaniyatı n esası,ikinci bir
şuur ve niyet ile inkı ta' bulur.
Nasıl ki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet
bir cihetle fitri ahvalin ölümüdür. Mesela: Tevazua niyet onu
ifsad eder, tekebbüre niyet onu izale eder, feraha niyet onu
uçurur, gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hakeza kıyas
et. (Mesnev-i Nuriye, 201)
Arkadaş! Bu niyet mes'elesi, benim kı rk senelik
ömrümün bir mahsulüdür. Evet niyet öyle bir hasiyete
maliktir ki, âdetleri, hareketleri_ibadete çeviren pek acib bir
iksir ve bir mâyedir.
Ve keza niyet, ölü ve meyyit olan haletleri ihya eden
ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur.
Ve keza niyette öyle bir hasiyet vardı r ki; seyyiatı
hasenata ve hasenatı seyyiata tahvil eder. Demek niyet, bir
ruhtur. O ruhun ruhu da ihlastı r. Öyle ise necat, halas ancak
ihlas iledir. İşte bu hasiyete binaendir ki; az bir zamanda çok
ameller husule gelir. Buna binaendir ki, az bir ömürde,
Cennet bütün lezaiz ve mehasiniyle kazanı lı r. Ve niyet ile
15
YITIK HAZINE-1
insan, daimi bir şakir olur, şükür sevabını kazanır. (Nesney-i
Nuriye, 70)
Ve keza nazar ile niyet, mahiyet-i eşyayı tağyir eder.
Günah' sevaba, sevabı günaha kalbeder. Evet niyet adi bir
hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti
günaha kalbeder. Maddiyata esbab hesabı yla bakılırsa
cehalettir. Allah hesabı yla' olursa, marifet-i İlahiyedir.
(Mesnev-i Nuriye, 51)
KÜLLİ NİYET
Arkadaş! Dünya ve âhiretteki lezzet ve nimetlere, imanla
bakı lı rsa, bunlarda bir hareket-i devriye görülür ki, emsaller
birbirini takip eder. Biri gider, yerine onun misli gelir. Bu sayede
o nimetlerin mahiyeti sönmez. Ancak teşahhusat-ı cüz'iyede firak
ve iftirakları vardı r. Bunun içindir ki, lezaiz-i imaniye, firak ve
iftirakla müteessir ve mükedder olmuyor. Fakat ikinci cihette,
herbir lezzetin zevali var. Ve o zeval, hadd-i zatı nda elem olduğu
gibi, düşünmesi de elemdir. Çünkü bu ikinci cihette, hareket
devriye değildir, müstakimdir. Lezzet, ebedi bir ölümle mahkOm
olur.
Eğer desen: "Şu kül'î hadsiz nimetlere karşı, nasıl şu
mahdut ve cüz'T şükrümle mukabele edebilirim?"
Elcevap: Külll bir niyetle, hadsiz bir Itikad ile. Mesela, nası l
ki bir adam beş kuruş kı ymetinde bir hediye ile bir padişahı n
huzuruna girer ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler,
makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir,
"Benim hediyem hiçtir, ne yapayım." Birden der: "Ey seyyidim!
Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi rıamınna sana takdim
ediyorum. Çünkü, sen onlara layı ksı n. Eğer benim iktidarım
olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim."
İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyyetinin derece-i sadâkat ve
hürmetlerine alamet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o
biçarenin o büyük ve kül!î niyetini ve arzusunu ve o güzel ve
yüksek Itikad liyakatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder.
16
YİTİK HAZİNE-1
#,«
Aynen öyle de, âciz bir abd, namazında
der. Yani, bütün mahlâkatı n hayatlarıyla Sana takdim ettikleri
hediye-i ubâcliyetlerini, ben kendi hesabıma umumunu Sana
takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler
Sana takdim edecektim. Hem, Sen onlara, hem daha fazlasına
layıksı n. İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllTdir.
Nebâtatın tohumları ve çekirdekleri, onları n niyetleridir.
Hem mesela, kavun, kalbinde nüveler sûretinde bin niyet eder
ki, "Ya Halı kım! Senin Esmâ-i Hüsnânı n nakışları nı yerin birçok
yerlerinde ilan etmek isterim." Cenab-ı Hak, gelecek şeylerin
nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibâdet gibi
kabul eder. "Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır," şu sı rra
işaret
eder.
4.1.»
Hem,
it)
(MahlCıkatının sayısınca, Zâtına lâyık şekilde, Arşının ağırlığınca,
kelimelerinin mürekkebi miktannca hamd ederek Seni her türlü
kusur ve noksandan tenzih ederiz. Bütün peygamberlerinin,
evliyâlannın ve meleklerinin tesbihâtıyla Seni tesbih ederiz) gibi
hadsiz adetle tesbih etmenin hikmeti, şu sı rdan anlaşılır.
Hem, nası l bir zâbit bütün neferâtının yekân hizmetlerini
kendi nâmına padişaha takdim eder; öyle de, mahltı kata zabitlik
eden ve hayvanat ve nebâtata kumandanlı k yapan ve mevcuclatı arzı yeye halİfelik etmeye kabil olan ve kendi hususi âleminde
kendini
herkese
vekil
telakki
eden
insan,
der; bütün halkı n ibadetlerini ve
istiânelerini, kendi nâmına Ma'bud-u Zülcelâle takdim eder.
Hem
(Bütün mahlükatının bütün tesbihâtıyla ve bütün masnuâtının
dilleriyle Seni tesbih ederiz.) der; bütün mevcuclatı kendi
hesabına söylettirir.
17
YITIK HAZİNE-1
Hem,
1L4"; • .,>-9
"5:
';
`?
J*4-4P
(Allahım! Kâinatın zerre/eri ve onlardan mürekkeb varlık/ayin
adedince Muhammed'e rahmet eyle.)der; her şey nâmina bir
salâvât getirir. Çünkü, her şey nur-u Ahmed' (a.s.m.) ile
alâkadardir. İşte, tesbihâtta, salâvâtlarda hadsiz adetlerin
hikmetini anla.
18
YITIK HAZINE-1
CİHADIN MA'N'A VE EHEMMİYETİ
Cihad, Arapça bir kelime olup, her türlü meşakkat ve
zorluğa göğüs gerip çalışmak, çabalamak ve gayret etmek gibi
ma'nâlara gelir. Ancak bu kelime, İslarrıla birlikte, "Allah
yolunda kavga verme"nin adı olmuştur. Bugün, cihad denince
akla gelen tek ma'nâ budur.
Yeryüzünde cihaddan daha büyük bir vazife yoktur;
olmuş olsaydı, Allah (cc) peygamberlerini o vazife ile
vazifelendirirdi. Cenab-ı Hakk'ı n cihad ile vazifelendirdiği
insanlar, insanların en şereflileri ve onlara bu vazifeyi getirip
intikal ettiren melekler de, meleklerin en şereflileridir. Hazret-i
Adem'den bu yana, nebi olsun, veli olsun Allah'ın bütün seçkin
kulları, bu seçkinliğe büyük ölçüde kılıçları n gölgesi altında ve
nefis muhâsebesi sâyesinde ulaşabilmişlerdir.
Cihad, insanın kendi özüne ermesi veya insanları n
özlerine erdirilmesi ameliyesidir. Bir bakı ma cihad, insanı n
yaratılış gayesidir. Onun içindir ki, Cenab-ı Hakk katında cihad
çok mühimdir, çok mübeccel ve mukaddes bir değere sahiptir.
Hiçbir mazeretleri olmadığı halde cihaddan geri
duranlarla, durmadan cihad eden ve ömürünü bu uğurda tüketen
insanlar arası nda başka amellerle kapatılması mümkün olmayan
büyük derece farkları vardı r. Bu ma'nayı ifade eden âyette
nnealen şöyle denilmektedir:
"Mü'minlerden geçerli bir özrü olanlar dışında oturanlar
ile, malları ve canlanyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz.
Allah, malları ve canlanyla cihad edenlerin derecelerini
oturanlardan üstün kıldı . Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet)
va'detmiştir ama, mücâhidleri oturanlara nazaran çok büyük bir
ecirle üstün kı lmıştı r". (Nisâ, 95)
CİHAD, PEYGAMBER MESLEĞİDİR
Allah yolunda mücadele eden ve da'vası nı anlatmayı
kendine gaye edinen, kat'iyyen diğerleriyle aynı seviyede
mütalaa edilemez... Şundan ki, hemen her insanı n bir mesleği ve
bu mesleğin gerektirdiği birtakı m vazifeler vardır. Mesela, bir
berber, bir marangoz, bir saraç veya bir başka meslek erbabını n
19
YITIK HAZİNE-1
mesleğinde kendine ufuk- nokta tayin ettiği bir hedefi bulunur ve
yerini, hâl-i hazı r durumunu bu hedefe göre değerlendirir. Ayrıca
her meslek, kendisi için belirlenen ufak-nokta nisbetinde bir
kı ymet ifade eder. Yani, söz gelimi, bir berberin neticede
ulaşacağı nokta ne ise, berberin de, berberliğin de değeri bir
bakıma o kadardı r. Daha ötede, milletvekilliği, başbakanlık,
hatta cumhurbaşkanlığı da birer meslek ise, aynı değerlendirme
bunlar için de geçerlidir. İşte, peygamberlik de böyle bir
meslektir; Allah'ın bazı müstesnâ insanlara verdiği en kutsi bir
meslektir. Peygamberlerin vazifesi, Allah'ın anlatılması ve
Allah'tan aldı kları dinin tebliğidir. Bu sayede peygamberler,
başlangıcı-üzerinize bulaşsa- yı kamak mecburiyeti duyacağınız
bir damla kerih su, sonu çürüyüp kokuşmaya mahkCım bir ceset
olan insana sonsuzluk ufkuna ulaşıp ebedileşmenin ve yücelikler
yurduna yerleşmesinin yolları nı öğretirler.
Peygamberlik mesleğinde mukadder hedef Allah'ı n
tanı tı lması ve insanlığın O'nu tanıyarak sonsuzluğu yakalaması,
dünyaya gelirken iniş kavsiyesi çizen insanı n, yeniden dönüp bir
arşiye çizerek Allah'a ulaşması.. şu fânT alemde beka cilveleri
göstermesi.. yoklukta varlığa âit renklerle oynaması ve
düşünceleriyle ebediyet gamzeden bir gökkuşağı olmasıdı r. Öyle
zafer takı gibi bir gökkuşağı ki, onun altı ndan bir kere geçilir ve
gidilir. İşte, ebede namzed olarak gelen insanı n mâhiyetindeki
bu hakikati tahakkuk ettirenler de nübüvvet vazifesini yerine
getiren peygamberlerdir.
Dolayı sı yla peygamberlik, Allah yanı nda en nezih, en
kudsi bir meslek olup Cenab-ı Hakk, Zat-ı Ulühiyetinden sonra
risâletine dikkat çekmiştir. İşte böyle kudsi bir mesleğin en kudsi
vazifesi de cihaddı r. Madem ki her meslek nihai hedefine göre
değerlendirilecek ve o mesleğe değer kazandıran da bu nihai
hedef olacaktır; öyleyse bu en mukaddes peygamberlik
mesleğinin hedeflediği nihai noktaya vesile ve vası ta olan
hareket tarzı da, aynı seviyede mukaddes bir iş olacaktı r.
Cihad öylesine mühimdir ki, cihad için söz veren, biat
eden cemaatin durumu Kur'ân-ı Kerim'de şöyle anlatı lmaktadır:
20
YİTİK HAZİNE-1
"Muhakkak ki Sana blat edenler, ancak Allah'a biat
etmektedirler. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Kim
bundan sonra ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhinde bozmuş
olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefâ gösterirse, Allah da ona
büyük bir mükâfat verecektir." (Fetih, 10)
Kaynaklarda bu ayetin nüzül sebebi olarak zikredilen
hâdise kı saca şudur:
Allah Rasülü, Mekke'ye gidip Kabe'yi tavaf edeceklerini
müslümanlara müjdelemişti. Herkes heyecan ve coşku içindeydi.
Senelerdir hasretten yanı p tutuşuyorlardı. Nasıl tutuşmasınlardı
ki, biz bile bir iki defa görmekle oraya aşık oluyor ve
gidemediğimiz zamanlar da hasretten yanı p tutuşuyoruz. Çünkü
orası, Nebiler Nebisi'nin maskat-ı re'si (doğum yeri) ve
yeryüzünün ilk bünyadı, Kabe'nin bulunduğu yerdir. O Kabe ki,
Nabi'nin ifadesiyle, "Meaf-ı Kudsiyan"dır; yerden ta SidretülMünteha'ya kadar meleklerin ve kudsTlerin tavaf yeridir. İşte
Ashab-1 Kirarn da, doğup büyüdükleri ve kavuşmak için yanıp
tutuştukları bu beldeye gelip, kudsIlerin tavaf ettiği Kabe'yi tavaf
edip, tekrar MedIne'ye dönmeyi önü alınmaz bir iştiyakla
istiyorlardı. Ancak Hudeybiye'ye vardıklarında, hiç beklemedikleri
bir hadiseyle karşılaştılar. Mekke müşrikleri, müslümanların
Kabe'yi tavaf etmelerine izin vermeyeceklerini ve müslümanlar
tavaf için diretecek olurlarsa, bu takdirde harb edeceklerini ilan
ettiler. Bu beklenmedik hâdise, Müslümanlar üzerinde şok tesiri
yaptı . Kimse duyduğuna inanmak istemiyordu. Böyle bir
hareketi, Islam'ın onuruna indirilmiş bir darbe gibi görüyorlardı .
Hisler kabarmış, heyecan doruk noktaya ulaşmış ve öfke,
yüreklerde müthiş bir gerilim hasıl etmişti. Kimse kimseyi
dinlemiyor, adeta herkes düştüğü şokun tesiriyle ayrı bir
bocalama geçiriyordu. İşte tam bu esnada Allah Rasülü
mü'minleri blata davet etti. Mat denince akan sular duruyordu.
Şimdi herkes sıraya girmiş, Allah Rasülü'nün elinden tutarak blat
ediyordu. Ve her sahabi, hangi şartlarda olursa olsun ve hangi
teklifle gelirse gelsin Allah Rasülü'ne bütünüyle bağlı kalacağına
söz veriyordu. İşte bu bağlılık sözü ve bu ma'nâda Allah
Rasülü'ne el verip yemin etme Kur'an'da tebcIl ediliyor ve
21
YITIK HAZINE-1
oradaki mü'minlerin bu hareketleriyle Cenab-ı Hakk'a ne derece
yakınlı k kazandıkları dile getiriliyordu. Bu da, yine cihada verilen
değerin bir başka tezahürüydü...
Bir başka ayette, aynı mevzıkla meâlen
denmektedir:
şöyle
"Allah, mü'minlerden mallarını ve canları nı kendilerine
(verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar, Allah
yolunda savaşırlar, öldürülürler ve öldürürler. (Bu), Tevrat'ta
İncirde Kur'an'da Allah üzerine hak bir va'ddir. Allah'tan daha
çok sözünü yerine getiren kim vardı r? O halde, O'nunla yapmış
olduğunuz bu alış-verişten dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten)
büyük kurtuluştur." (Teybe, 111)
Nefıslerini, bedenlerini, cismani varlı klarını Allah'a satan
insanlar, bunun karşılığında Cennet'i ve Cenab-ı Hakk'ın rızasını
kazanmakta ve Kur'an-1 Kerim, burada alış-veriş tabirini
kullanmakla insanı Cenab-ı Hakk'a muhatab olma seviyesine
yükseltmektedir.
Cihadı n önemi mevzüunda Allah Rasülü de şöyle
buyurmaktadır: "Ah, ne kadar arzu ederdim ki; Allah yolunda
öldürüleyim, sonra diriltileyim, sonra yine öldürüleyim ve sonra
yine diriltileyim..." Eğer söz uzamayacak olsaydı, Allah Rasülü bu
ifâdeyi kim bilir kaç kere tekrar deceklerdi. Esasen burada
kasdolunan da, Allah yolunda sonsuzca öldürülüp diriltilme
arzusunu ifade etmektir. Düşünün ki, bunu talep eden de,
Nebiler Sultanı Aleyhisselâm Efendimiz'dir; cihadın kı ymetini biz
ancak Allah'tan ve O'nun Rasülü'nden öğreniriz. O yine
buyuruyor ki, "Bir tek gün, Allah yolunda ve Allah uğrunda
gelecek tehlikeleri gözetlemek üzere uyumayan ve bir gedikten
gelecek muhtemel bir tehlikeyi gözetleyen kişinin yaptığı,
dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayı rlıdır".
Dikkat buyurun! Bir tek gün, memleketi saran tehlikeler
karşısı nda hangi gedikten ve delikten bir felaket sızacak diye
tetikte bekleyen ve kuracağı bir sistemle o gediği kapamaya
22
YITIK HAZINE-1
çalışan bir insan, Kabe'den daha hayırlı bir iş yaptığını söyleyip,
yemin etse, yemininde yalancı olmaz. Zira, "Dünyanı n içinde
bulunan her şeyden" tabirine Kâbe de dahildir.
Allah Rasûlü, bir hadislerinde de şöyle buyururlar:
"İnsanın ölmesiyle her ameli kesilir; ancak Allah yolunda
müdhade edenin ameli, bundan müstesnadır. O, kı yamete
kadar nernalanı r. Kabirde de, bir fitne ve imtihan olan kabir
suâlinden Allah onu emin kılar."
ASHÂB-I KİRAM KİMDİR?
Peygamber efendimizi hayatta iken ve peygamber olarak bir ân
gören, eğer âm'a ise bir ân konuşan mü'mine "Sahâbi" denir.
Birkaç tânesine "Eshâb" veya "Sahâbe" denir. Hürmet olarak
Eshab-ı kirâm denir. Peygamberimizi, kafir iken görüp de,
Resülullahı n vefatı ndan sonra ?mana gelen veya Müslüman iken,
sonra mürted olan ya'ni Müslümanlı ktan çıkan sahabi olamaz.
Zaten Peygamber efendimiz, Eshabından hiçbirinin sonradan
kafir olmı yacağını, ya'n? Müslümanlı ktan çı kmıyacağını, hepsinin
Cennete gideceklerini haber verdi.
Ehl-i sünnet alimleri, Eshab-1 kirâmı üçe ayı rmıştır:
1. Muhacirler: Mekke şehri alınmadan önce, Mekke'den veya
başka yerlerden, vatanlarını, yakınları nı terk ederek, Medine
şehrine hicret edenlerdir.
2. Ensar: Peygamber efendimize ve Muhâcirlere her türlü
yardımda ve fedakarlı kta bulunacaklarına söz veren Medine
şehrinde veya bu şehre yakın yerlerde bulunan Müslümanlardı r.
3. Diğer Eshab-ı kir-am: Mekke şehri alı ndığı zaman ve daha
sonra Mekke'de veya başka yerlerde "'mana gelenlerdir.
Eshab-ı kirannın en üstünleri, Resûlullahı n dört halifesidir.
Bunlardan sonra en üstünleri Cennet ile müjdelenmiş olan Hz.
Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Talhâ, Zübeyr bin
Avvânn, Abdurrahman bin Avf, Sa'd bin El)? Vakkâs, Said bin
Zeyd, Ebû Ubeyde bin Cerrah, ve Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'dir.
23
YITIK HAZİNE-1
Eshab-ı kirâmı n adedi: Mekke'nin fethinde on bin, Tebük
Gazası nda yetmiş bin, Vedâ Haccı nda doksan bin ve Restilullah
efendimiz vefat ettiği zaman yeryüzünde yüz yirmi dört binden
fazla sahâbî vardı . Bu konuda başka rivayetler de vardır.
Allahü teala, Eshab-ı kirâmdan razı olduğunu, onları sevdiğini
Kur'ân-ı kerimde bildiriyor. ve meâlen:
- Allah onlardan razı, onlar da Allahtan razıdır, ve:
- Hepsine hüsnayı, Cenneti va'dettik, buyuruluyor. Allahü
tealânı n sı fatları ebedklir, sonsuzdur. Bu bakımdan Eshab-ı
kiramdan razı olması da sonsuzdur.Bunun için bu mübarek
insanlardan bahsederken sıradan bir insandan bahseder gibi
konuşmamalıdır. Her zaman edebli, terbiyeli olmalıdı r.
Peygamber efendimizi sevenin, O'nun Ehl-i beytini ve Eshabı nı,
ya'nî arkadaşlarını da sevmesi lazımdı r. Hadis-i şerifte buyuruldu
ki:
- Sı rt köprüsünden ayakları kaymadan geçenler, Ehl-i beytimi
ve Eshabı mı çok sevenlerdir.
- Eshabı ma dil uzatmakta, Allahü tealadan korkunuz! Benden
sonra onları kötü niyetlerinize hedef tutmayı nız! Nefsinize uyup,
kin bağlamayı nız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler.
Onları sevmiyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el
ile, dil ile eziyet edenler, onları gücendirenler, Allahü tealaya
eziyet etmiş olurlar ki, bunun da muâhezesi, ibret cezası
gecikmez, verilir.
- Allahü tealânı n, meleklerin ve bütün insanların la'neti,
Eshâbıma kötü söz söyliyenin, üzerine olsun! Kı yamette Allahü
teala, böyle kimselerin farzları nı da, nâfile ibadetlerini de kabül
etmez!
- Kı yamette, insanları n hepsinin kurtulma ümidi vardır.
Eshabı ma söğenler bunlardan müstesnadı r. Onlara Kıyamet halkı
da la'net eder.
Eshab-ı kirâm, seçilmiş insanlardı . Üstünlükleri diğer
ümmetlerden çok fazlaydı . Mesela, Hz. Eba Bekir,
Peygamberlerden sonra insanları n en üstünü idi. Hadis-i şerifte
buyuruldu ki:
- Allahü teala, beni bütün insanlar arası ndan ayı rıp seçti. Bana
eshâb ve akrabâ olarak en iyi insanları seçti. Bunlardan sonra,
birçok kimse gelir ki, eshabıma ve akrabâma dil uzatı rlar. Onlara
yakışmı yan iftiralar söyliyerek, kötülemeye uğraşırlar. Böyle
24
YİTİK HAZİNE-1
kimselerle oturmayı nız! Birlikte yiyip içmeyiniz! Bunlardan kız
alıp vermeyiniz.
Eshab-ı kirâmı n herbirinin ismini hürmetle, saygı ile söylemelidir.
Birinin adı söylenince "radı yallahü anh= Allah ondan razı olsun"
denir. İkisi için "radı yallahü anhümâ= Allahü tel o ikisinden
razı olsun" Birkaçı veya hepsi söylenince "rıdvânullahi tel
aleyhim ecmain" veya kı saca "radıyallahü anhüm= Allah onları n
hepsinden razı olsun" denir.
Ensarın muhaciri diye tanınan sahabi:
ABBAS BİN UBADE
Abbas bin Ubâde, Peygamber efendimizin davetini duyunca,
Müslüman olmak için koşarak gelen Medineli ilk 12 kişiden
biridir. Birinci Akabe biatında Müslüman olan altı Medineli, ikinci
sene yanlarına altı arkadaş daha alı p, oniki kişi olarak Mekkeye
geldiler.
Şimdiden yapınız!
Peygamberimizle gece Akabede görüşmek üzere söz aldı lar.
Gece olunca buluştular ve araları nda anlaştı lar. Hz. Abbas bin
Ubâde, Peygamber efendimizle yapı lan anlaşmayı pekiştirmek
için arkadaşlarına dedi ki:
- Ey Hazrecliler! Peygamber efendimizi niçin kabul ettiğinizi
biliyor musunuz?
Onlarda: "Evet" cevabı nı verdiler. Bunun üzerine sözlerine söyle
devam etti:
- Siz Onu, hem sulh, hem de savaş zamanları için kabul edip,
Ona tâbi oluyorsunuz. Eğer, malları nı za bir zarar gelince, akraba
ve yakı nları nız helak olunca, Peygamberimizi yalnı z ve yardımsız
bırakacaksanız, bunu şimdiden yapı nız!
Vallahi, eğer böyle birşey yaparsanız dünyada ve ahirette helak
olursunuz. Eğer davet ettiği şeyde, mallarınızı n gitmesine ve
yakın akrabaları nızın öldürülmesine rağmen, Peygamberimize
bağlı kalacaksanız, Onu tutunuz. Vallahi bu, dünyanı z ve
ahiretiniz için hayı rdı r.
Bu sözler üzerine arkadaşları da dediler ki:
25
YİTİK HAZİNE-1
- Biz Peygamberimizi, mallarımız ziyan olsa da, yakınlarımız
öldürülse de yine tutarız. Ondan hiçbir zaman ayrılmaya. Ölmek
var, dönmek yok.
Sonra Peygamber efendimize dönerek sual ettiler:
- Ya Resulallah, biz bu ahdimizi, sözümüzü yerine getirirsek, bize
ne vardır, diye sual ettiler.
Peygamberimiz ise; "Cennet" buyurdular.
Bundan sonra sıra ile Peygamberimize biat ettiler ve söz
verdiler.
Peygamberimiz Medineli Müslümanlardan su hususlarda söz aldı :
Allahü teâlâya hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlı k etmemek,
zina etmemek, çocukları öldürmemek, yalan söylememek, iftira
etmemek, hayı rlı işlere muhalefet etmemek.
Medinelilerin Peygamber efendimize biat ettiği sı rada Akabe
tepesinden şöyle bir ses duyuldu:
- Ey Minada konaklayanlar! Peygamber ile Müslüman olan
Medineliler, sizlerle savaşmak üzere anlaştılar!
Peygamberimiz, bu ses için buyurdu ki:
- Bu Akabenin şeytanıdır.
Sonra seslenene de buyurdular ki:
- Ey Allahü teâlânı n düşmanı! İsimi bitirince, senin hakkı ndan
gelirim!
Bu şekilde emrolunmadık
Biat eden Medinelilere de buyurdu:
- Siz hemen konak yerlerinize dönün!
Hz. Abbas bin Ubâde dedi ki:
- Ya Resulallah, yemin ederim ki, istediğin takdirde, yarın sabah,
Minada bulunan kâfirlerin üzerine kılıçlarımı zla eğilir, onları n
hepsini kı lı çtan geçiririz.
Peygamber efendimiz memnun oldular, fakat, "Bize, henüz bu
şekilde hareket etmemiz emrolunmadı . Şimdilik siz yerlerinize
dönünüz" buyurdu.
Hz. Abbas bin Ubade, Akabe'de biat ettikten sonra,
ayrı lmamış,
Mekke'de
kalmıştır.
Peygamberimizden
Peygamberimize hicret izni gelince, o da Medine'ye hicret
etmiştir. Bu sebeple kendisine, "Ensarın muhaciri" denilmiştir.
26
YITIK HAZINE-1
Bize buyurun!
Peygamber efendimiz, Mekke'den Medine'ye hicret ettiğinde,
herkes Resulullahı misafir etmek istiyordu. Medine halkı,
Peygamberimize, görülmemiş bir tezahüratta bulunuyor, herkes,
"Bize buyurun ya Resulallah" diyerek evlerine davet ediyorlardı .
Resulullahı n Kusva adındaki develeri, sağa sola baka baka
ilerlerken, Abbas bin Ubade hazretleri ve Salim bin Avf oğulları,
Kusva'nın önüne gerilerek dediler ki:
- Ya Resulallah! Bizim yanı mı zda kal! Sayıca çokluk, mal ve silah
bakı mından, düşmanları na karşı seni koruyup savunacak kuvvet
ve kudret bizde var.
Peygamberimiz, gülümseyerek onlara buyurdular ki:
- Allahü teâlâ, onlari size hayırlı ve mübarek kılsın! Devenin
yolunu açı nız! Nereye çökeceği ona bildirilmiştir.
Peygamber efendimiz, Mekke'den gelen muhacirlerle, Medineli
Müslümanları birbirlerine kardeş yaptı lar. Hz. Abbas bin Ubade'yi
de Hz. Osman bin Maz'un ile din kardeşi yaptı lar.
Abbas bin Ubade hazretleri, Uhud gazası nda, bir ara eshab-ı
kiramın dağılmakta olduğunu görünce, dağılan eshab-ı kirama
şöyle seslendi:
- Ey kardeşlerim! Bu uğradığımız musibet, Peygamberimize karşı
isyanı mızı n neticesidir. O, sabı r ve sebat ederseniz, yardıma
kavuşacağını zı size vaad etmişti. Dağılmayınız! Peygamberimizin
etrafına geliniz! Eğer bizler, koruyucuları n yanında yer almaz da,
Resulullaha bir zarar gelmesine sebep olursak, artık Rabbimizin
katında bizim için ileri sürülecek bir mazeret bulunmaz!
şehitlik edeceğim
Bu sözleri söyledikten sonra, iki arkadaşıyla ileri atı ldı lar. Büyük
bir gayretle "Allah Allah" nidaları yla, önlerine gelenle dövüşmeye
başladı lar. Peygamber efendimizin uğrunda, Onu korumak için
sehit oluncaya kadar kahramanca çarpıştılar. Müşriklerden
Süfyan bin Ümeyye, Hz. Abbas'i iki yerinden yaraladı . Akşam
üzeri Hz. Abbas'ı, kanlar içinde eli, yüzü kesilmiş bir halde şehit
olmuş buldular.
Peygamberimiz Uhud'da şehit olan eshab-ı kiram için buyurdular
ki:
27
YİTİK HAZİNE-1
- Vallahi, eshabımla birlikte ben de şehit olup, Uhud dağının
bağrı nda gecelemeyi ne kadar isterdim. Ben, bunları n, Allahü
teâlânın yolunda hakiki şehit olduklarına kıyamet gününde
şahitlik edeceğim.
Hz. Abbas bin Ubade, Medineli Hazrec kabilesine mensuptu.
Babası; Ubade bin Nadle'dir. Doğum tarihi bilinmemektedir.
28
YİTİK HAZİNE-1
ZAT! SIFATLAR
1-Vücut. Bu sı fat, Allah'ın var olduğunu ifade eder. Allah vardır
ve en büyük varlı k O'dur. O'nun varlığı, herşeyin varlığından
daha belirgindir. Allah olmasaydı hiç bir şey var olmazdı .
Kainatın varlığı O'nun varlığına en büyük şahittir. Alemde hiçbir
şey kendi kendine var olmuş değildir. Hiçbir şey ne kendi
kendine var olabilir, ne de yok olabilir. Halbuki çevremizde
sayılamayacak kadar varlı k vücuda gelmekte ve yok olmaktadır.
En ufak çarpıklı k olmaksı zın, en ince hesaplarla var olan ve
varlığını çarpıcı özellikleriyle devam ettiren bu âlemin
tesadüflerle ortaya çı kması ve varlığını devam ettirmesi mümkün
değildir. Bütün bunlar, bu alemi var eden, yok eden, kuvvet ve
hikmet sahibi bir yaratıcını n varlığını n şüphe götürmez delilleridir
Allah'ı n varlığı, başka bir varlı k vası tası yla olmayıp; ilahi vücudu,
zatını n gereğidir. Vücudu zatını n icabı olduğu içindir ki; Allah'a
"Vacibu'l Vücud" denmiştir. Allah'ın zatı nı n ve sıfatlarını n
hakikatini anlamak; sıfatlarının zatı nı n aynı mı, yoksa ondan
ayrı, ona zı t bir şey mi olduğu hususunu kavrayabilmek aklen
mümkün değildir. Allah'ı n ilahi vücudu ister zatının aynı, ister
gayri olsun, her mükellefe vacipolan husus; Allah'ı n var
olduğuna inanmaktır. O'nun varlığına inanmamızı gerektiren aklı
ve nakli delilleri yukarıda izah ettik.
Vücudun zıddı olan yokluk, Allah için mümkün değildir. Yokluk,
Allah için muhâl olan noksan sıfatları n birincisidir. Allah'ı n
yokluğu ne geçmişte, ne de gelecekte mümkündür.
2-Kıdem. Allah'u Teala, varlığı, zatını n icabı olduğu için
kadirndir ezelidir. Geçmişe doğru ne kadar gidilirse gidilsin,
Allah'ı n var olmadığı bir zaman düşünülemez. Eğer Allah kadimezeli olmasaydı, hâdis- (sonradan var olmuş) olurdu. Sonradan
var olan her şey, kendisini icat eden bir (muhdise)- yaratıcı ya
muhtaçtı r. Aksi takdirde yok olan bir şeyin varlığını yokluğuna
tercih eden bir yaratıcı olmadan meydana gelmesi gerekirdi ki;
29
YİTİK HAZİNE-1
bu durum bütün düşünürlere göre batı ldır. Allah kadim
olmasaydı, var olmak için kendinden başka bir yaratıcıya muhtaç
olurdu. Halbuki Allah'ın vücudu, zatı nı n icabıdı r. Yani varlığı
kendindendir. Bir şeyin bir anda hem var, hem de yok olması ise
mümkün değildir. Öyleyse Allah hâdis değil, kadimdir.
Kıdem sıfatı nı n zıddı "Hudüs-sonradan var olma" sı fatıdır. Allah
kadim olduğu için O'nun hâdis olması aklen mümkün değildir.
3-Bekâ. Allah ebedidir, varlığını n sonu yoktur. O daima vardı r.
Varlığı kendinden olduğu için O, hem kadim ve ezeri; hem de
bak? ve ebedidir. "O, evvel ve ahirdir." (el-Hadid, 57/3),
"Kâinattaki her şeytani -yok olucudur. Celal ve Ikram sahibi olan
Rabb'im -zatı baki'dir- ebedi'dir-. " (er-Rahman, 55/27) Bu ayeti kerimeler, Allah'ı n bak? olduğunun delilleridir. Allah'ı n vücudunu
harici bir kuvvet yok edemez. Çünkü kadim olan Allah'ın
dışındaki tüm kuvvetler hâdistir (sonradan yaratı lmıştır.) Hadis
olan bir kuvvet ise, kadim olan zatın vücudunu yok edemez. Zira
vacibü'ı -vücud olan Allah, kudret sahibi olup; bütün eksik
sıfatlardan uzaktı r. Varlığını devam ettirememe acızliktir. Acı zlik
ise noksanlıktı r. Allah noksanlı ktan münezzehtir. O'nu yok
edecek bir kuvvet tasavvur edilemez, öyleyse Allah bakidir,
varlığını n sonu yoktur.
Beka'nı n zı ddı "fena -(bir sonu olmak)"dı r. Allah'ın fânT olması ise
aklen muhaldı r.
4-Muhalefetü'n li'l-Havâdis. (Sonradan vücut bulan varlıklara
benzememe). Allah zat ve sıfatı ile sonradan yaratı lmış olan
hiçbir şeye benzemez. Bu sıfatın zıddı olan benzerlik, Allah
hakkı nda akla aykı rı dır, mümkün değildir. Sını rlı olan aklımızla
Allah'ı nasıl düşünürsek düşünelim, hayalimizde nasıl
canlandırı rsak canlandıralım, O, bizim düşündüklerimizden hayal
ve tasavvurumuzdan geçirdiklerimizin hepsinden başka ve
hiçbirine benzemeyen ilahi bir varlı ktır. Hayalımizden
geçirdiğimiz bütün varlı klar, yok iken sonradan var olan, varlığı,
bir başkası nın varlığına muhtaç olan ve sonunda yok olmaya
mahkâm, noksan varlı klardır. Allah ise her türlü noksanlı klardan
30
YITIK HAZİNE-1
uzak mükemmel ve mukaddes bir varlı ktır. Böyle yüce bir varlı k,
önce yok iken var olan sonra yine yok olacak hiçbir varlığa
benzemez. Allah kendi zatı n' "0 ,nun benzeri yoktur. 0, herşeyi
işitici ve görücüdür. " (eş-Şürâ, 42/11)" ayetiyle vası f
landırmıştı r. Peygamberimiz de (s.a.s.), "Allah aklı na gelen her
şeyden başKadir. " buyurmuştur. Allah, sonradan olanlara
benzeseydi, bu takdirde hâdis yani başkasına muhtaç bir varlı k
olurdu. Kadim ve bak? olan bir varlık ise hâdis olamaz. Başkasına
benzemeye muhtaç olan bir varlı k, benzediği varlığın ve diğer
varlıkların yaratı cı sı olamaz. Allah, tek yaratıcı olduğuna göre,
yarattı kları na benzemez ve nnuhalefetü'n li'l-havâdis sifatıyla
muttası fdı r. Bu sıfat aynı zamanda, Allah'ı n, diğer varlıklarda
bulunan cisimlik, cevherlik, arazlı k, parçalardan bir araya
gelmek, yemek, içmek, oturmak, uyumak, kederli ve sevinçli
olmak gibi sıfatlardan da uzak olduğunu ifade eder." (Fetih,
48/10; er-Rahman, 55/27; Tâhâ, 20/5). ayetlerinde geçen
"Allah'ın eli", "Allah'ı n yüzü", "Allah'ı n arşı istiva-istilâ etmesi"
gibi maddi varlı klara ait sıfatların Allah hakkı nda kullanılmış
olması, Allah'ın başka varlıklara benzedığını n delili değildir. Bu
kelimelerin hepsi mecazi anlamındadır. Allah'ın eli: Allah'ın
kudreti; Allah'ın yüzü: Allah'ı n zatı manası nda kullanılmıştır.
5-Kıyânı Binefsihi. Her şey, kendi dışında bir varlığın
yaratması na muhtaç olduğu halde, Allah, başka bir zata ve
mekana muhtaç olmadan kendi kendine vardı r. Bu sıfatın zı ddı
olan "mutlak ihtiyaç" Allah hakkı nda muhal olan noksan bir
sıfattır. Alemde bulunan her varlık, yar olmasında ve varlığını n
devamı nda bir yaratıcıya muhtaçtır. Hiç bir şey kendi kendine
var olmamıştı r, varlığı sonradan vücüda gelmiştir. Buna mukabıl
Allah'ın varlığı kendi zatı 'nın gereğidir, var olmasında, kendinin
dışında bir başka varlığa muhtaç değildir. Zatı düşünüldüğü
zaman, vücudu da zatıyla beraber düşünülür. Ne zatı
vücudundan, ne de vücudu zâtı ndan ayrı tasavvur edilemez.
Kâinatı n var olması, kendinden evvel var olan, ezeli ve ebedi bir
yaratıcı sayesindedir, O'da Allah'tır. Allah yaratı cıdır, diğer
varlı klar ise yaratı landır. Yaratıcı, yaratı lana muhtaç olamaz.
31
YİTİK HAZİNE-1
"Ey insanlar! Siz, Allah'a muhtaçsı nız. Allah ise -her şeydenmüstağnidir (muhtaç değil), öğünmeye layı k olandı r." (Fatı r,
35/15)
"Şüphe yok ki Allah, bütün âlemlerden müstağnidir." (elAnkebut, 29/8).
6-Vahdâniyet. Allah'ı n her yönden bir olduğunu bildiren
vahdaniyet, bir kemal sıfatı olduğu için, bu sıfatı n zı ddı olan
"birden fazla olmak, bir ortağı bulunmak", Allah hakkı nda
mümkün olmayan bir sıfattır. Allah birdir, ortağı ve benzeri
yoktur. Bütün semayı dinlerdeki inanç esaslarının temelini
"Allah'ı n birliği" sıfatı oluşturur. Bu inanca "Tevhid Akidesi" denir.
Tevhid akidesine dayanmayan hiç bir inanç, güzel is, Allah
katı nda makbal değildir. En son ve en mükemmel din olan
Islâmiyet de bu inancı temel kabul etmiş ve bütün insanları
öncelikle bu temel inanca çağırmıştı r. Çünkü Allah, bütün
âlemlerin, bütün varlı kları n ve bütün insanları n Rabb'ıdı r. Her
şeyi yaratan, rı zkını vererek besleyen, büyüterek kemâle erdiren
yalnız O'dur. O'nun ortağı, oğlu veya kızı yoktur. Doğurmamıştı r,
doğurulmamıştır. Hiç bir şey O'nun eşi ve benzeri olamamıştı r.
Bu inanç ile Islâmiyet insanları Allah'ın dışındaki varlıklara kul
köle olmak zilletinden kurtarmış, onlara mutlak istiklallerini iade
etmiş. Allah'ı n birliği fikrini zedeleyen her türlü kölelik zihniyetini
yasaklamış, tabiat kuvvetlerine ibadeti, insanı n insana köle ve
esir olma despotluğunu ortadan kaldı rmış, Allah'tan başkalarını
rab edinmeyi en büyük günah ve sirk kabul etmiştir. Böylece
Islâmiyet, dünyaya akı l, ruh ve ahlak sahaları nda olduğu kadar,
fiziki sahada da tam bir özgürlük müjdelemiş; tevhid akideşiyle
bütün insanları n tek bir mabüdu olduğunu, dolayı sı yla
beşeriyetin de bir ana ve babadan meydana geldiğini ifade
ederek "beşer ırkında birlik" fikrini telkin etmiştir. Her müslüman
Allah'ın bir olduğunu söylemeli ve bu inancını Allah'tan başkasına
ibâdet etmemekle, ibadetine dolaylı olarak da olsa hiçbir şeyi
veya kimseyi ortak koşmamakla ispat etmelidir. Bu noktada,
sözü ile ibadetindeki birlik ruhu aynı olmalıdır. Allah'ın birliğine
delil olan ayetlerden bir kı smı nı şöyle sıralayabiliriz:
32
YITIK HAZİNE-1
a) "De ki: O Allah birdir. Allah Sameddir. (Her şey varlığını ve
varlığını n devamını O'na borçludur. Her şey O'na muhtaçtır. O,
hiç bir , şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım
dileyeceği tek varlı k O'dur). Kendisi doğurmamıştır ve (başkası
tarafından)doğurulmamıştı r. Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır."
(Ihlas, 112/1-4) .
b) "De ki: Ey kafirler! Ben sizin taptıkları nı za tapmam. Siz de
benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptı kları nıza
tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin
dininiz size, benim dinim banadır." (Kafirün, 109/1-6).
c) "Allah'tan başka bir yaratıcı var mıdı r?" (Fatı r, 35/3).
d) "O'nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. (Eğer olsaydı ) muhakkak
ki her tanrı kendi yarattığını kabullenir (ve korur) ve mutlaka
kimisi de diğerine galebe ederdi." (Mü'minun, 23/91)
e) "Eğer her ikisinde (yer ve gökte) Allah'tan başka ilâhlar
olsaydı, her ikisi de harap olurdu." (el-Enbiyâ, 21/22).
Allah, zatı nda, ilahlığında, mabud ve yaratıcı oluşunda birdir.
Ondan başka yaratı cı yoktur. Kainatı bizzat yaratmaya,
yaşatmaya, yok etmeye gücü yetmeyen bir zat Allah olamaz.
Bunun içindir ki ikinci bir Allah'ı n varlığına imkan yoktur. Çünkü
iki Allah olduğu farzedilse, bu iki Allah'tan biri kainatı yalnı z
başına yaratmaya muktedir ise, diğeri zaid-fazla olmuş olurdu.
Bunun aksine, yalnız başına kainatı yaratmaya muktedir değilse,
bu durumda da acız-güçsüz olurdu. Acız ve zâit olan bir zat ise
Allah olamaz. Bu nedenle Allah vardı r ve birdir.
33
2 .BÖLÜM
YITIK HAZINE-1
HADİS-İ ŞERİFLERDE NAMAZ
* Hz. Ebü Hüreyre (radı yallâhu anh) anlatıyor: "Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in şöyle söylediğini işittim:
"Sizden birinizin kapı sının önünden bir nehir aksa ve bu nehirde
hergün beş kere yıkansa, acaba üzerinde hiç kir kalır mı, ne
dersiniz?"
"Bu hal, dediler, onun kirlerinden hiçbir şey
bırakmaz!" Aleyhissalâtu vesselâm:
"İşte bu, beş vakit
namazın misalidir. Allah onlar sayesinde bütün hataları siler"
buyurdu."
* Sa'd İbnu Eb'i Vakkas (radı yallâhu anh) anlatıyor: "İki
erkek kardeş vardı . Bunlardan biri öbür kardeşinden kırk gün
kadar önce vefat etti. Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)ın
yanı nda bunlardan birincinin faziletleri zikredildi. Bunun üzerine
Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm):
"Diğeri müslüman değil
miydi?" diye sordu.
"Evet, müslümandı ve fena da değildi!"
dediler. Aleyhissalâtu vesselâm:
"Öldükten sonra, namazı nı n
ona ne kazandı rdığını biliyor musunuz? Namazı n misali, sizden
birinin kapı sı nı n önünde akan ve her gün içine beş kere girip
yı kandığı suyu bol ve tatlı bir nehir gibidir. Bu (nehrin) onun
üzerinde kir bı raktığını göremezsiniz. Öyleyse, siz ona namazını n
neler ulaştı rdığını bilemezsiniz."
* Ebü Ümâme (radlyallâhu anh) anlatı yor: "Resülullah
(aleyhissalâtu vesselâm) ile beraber mescidde idik. O esnada bir
adam geldi ve: "Ey Allah'ın Resülü, ben bir hadd işledim, bana
cezası nı ver!" dedi, Resülullah adama cevap vermedi. Adam
talebini tekrar etti. Aleyhissalâtu vesselâm yine sükut buyurdu.
Derken (namaz vakti girdi ve) namaz kı lındı . Resülullah
(aleyhissalâtu vesselâm) namazdan çı kı nca adam yine peşine
düştü, ben de adamı takip ettim. Ona ne cevap vereceğini
işitmek istiyordum. Efendimiz adama: "Evinden çıkı nca abdest
almış, abdestini de güzel yapmış mı ydı n?" buyurdu. O:
"Evet
ey Allah'ı n Resülü!" dedi. Efendimiz:
"Sonra da bizimle namaz
kı ldı n mı?" diye sordu. Adam:
"Evet ey Allah'ı n Resülü!"
deyince, Efendimiz:
"Öyleyse Allah Teâlâ hazretleri haddini veya günahı nı demişti- affetti" buyurdu."
* Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatı yor: "Ben Resülullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ı n yanında idim. Bir adam huzuruna
37
YİTİK HAZINE-1
gelerek: "Ey Allah'ın Resülü, dedi, ben bir hadd (suçu) işledim,
cezasını tatbik et!" Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) adama
(birşey) sormadı . Derken namaz vakti girdi. Resülullah'la birlikte
o da namaz kı ldı. Aleyhissalâtu vesselâm namazını
tamamlayı nca, adam yanına geldi ve:
"Ey Allah'ı n Resülü!
dedi, ben hadd (çeşidine giren bir suç) işledim. Bana Allah'ı n
Efendimiz:
Kitabını tatbik et!"
"Sen bizimle birlikte
namazı nı eda etmedin mi?" diye sordu. Adam:
"Evet!" dedi.
Efendimiz: "Öyleyse git. Zira Allah, senin günahı nı affetti" veya
-hadd'ini affetti" dedi."
* Asım İbnu Süfyan es-Sakafi (radıyallâhu anh)'nin
anlattığına göre, bunlar Selâsil gazvesine gitmişler. Fakat fiilen
gazveye iştirak edememişlerdi. Bunun üzerine kendilerini Allah
yoluna verdiler. Sonra Hz. Muâviye (radı yallâhu anh)'nin yanı na
döndüler. Hz. Muâviye'nin yanı nda Ebü Eyyüb el-Enski ve Ukbe
İbnu Âmir vardı . Asım:
"Ey Ebü Eyyüb! dedi. Bu sene gazveyi
kaçırdık. Bize, (bunun telafisi için bir çare) haber verildi. Buna
göre, kim dört mescitte namaz kı larsa, günahları affedilirmiş."
Ebü Eyyüb: "Ey kardeşimin oğlu! dedi. Ben sana bundan daha
kolayı nı haber vereyim. Ben Resülullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'ı n şu sözünü işittim: "kim emredildiği şekilde
(mükemmel olarak) abdestini alır, emredildiği şekilde namazını
kı larsa, önceden yapmış olduğu (kusurlu) ameli sebebiyle
affolunur. " Ey Ukbe! (Resülullah'ın tebşiri) böyleydi değil mi?"
Ukbe: "Evet!" dedi."
* Ukbe İbnu Amir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ı n şöyle söylediğini işittim: "Rabbin,
koyun güden bir çobanı n, bir dağın zirvesine çıkı p namaz için
ezan okuyup sonra da namaz kı lmasından hoşlanı r ve Allah
"Benim şu kuluma bakı n! Ezan
Teâlâ hazretleri şöyle der:
okuyor, namaz kılıyor, yani benden korkuyor. Kasem olsun,
kulumu affettim ve onu cennetime dahil ettim."
* İmam Mâlik (radıyallâhu anh)'e ulaştığına göre,
Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur:
"İstikamet üzere olun. (Bunun sevabını ) siz sayamazsını z. Şunu
bilin ki, en hayırlı ameliniz namazdı r. (nhiri ue bâtinT temizliği
koruyarak) abdestli olmaya ancak mü'min riayet eder."
38
YİTİK HAZİN E-1
* Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatı yor: "Resülullah
(aleyhissalâtu vesselann)'ı herhangi bir şey üzecek olursa namaz
kı lardı."
* Abdullah İbnu Selman, Resülullah (aleyhissalâtu
vesselam)'ın ashabından birisinden naklediyor: "Hayberin
"Ey
fethedildiğii gün bir adam Hz. Peygamber'e gelerek:
Allah'ın Resülü, bugün ben öyle bir kar ettim ki böyle bir karı şu
"Bak
vadi ahalisinden hiçbiri yapnnamıştı r" dedi. Efendimiz:
"Ben alı p
hele! Neler de kazandın?" diye sordu. Adam:
satmaya ara vermeden devam ettim. Öyle ki üçyüz okiyye kar
"Sana karlann
ettim dedi. Aleyhissalâtu vesselann efendimiz:
"O nedir,
en hayı rlı sı nı haber vereyim mi?" diye sordu. Adam:
"(Farz)
ey Allah'ı n Resülü?" dedi. Efendimiz açı kladı :
namazdan sonra, kılacağın iki rekattir."
* Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatı yor: "Bana kadı n ve
güzel koku sevdirildi, gözümün nuru namazda kı lı ndı ."
* Rebi'a İbnu Ka'b el-Eslemi anlatı yor: "Ben Resülullah
(aleyhissalatu vesselâm) ile beraber gecelemiştim, kendisine
"Dile
abdest suyunu ve başkaca ihtiyaçları nı getirdim. Bana:
"Senden cennette
benden (ne dilersen)!" buyurdu. Ben:
"Veya bundan
seninle beraberlik diliyorum!" dedim. Bana:
"Hayı r, sadece bunu istiyorum!"
başka birşey?" dedi. Ben:
"Öyleyse kendin için çok secde ederek bana yardımcı
dedim.
ol!" buyurdu."
* Ma'dan İbnu Ebi Talha el-Ya'meri (radı yallahu anh)
anlatı yor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı n azadlı sı
"Bana bir
Sevban (radıyallahu anh)'a rastladım. Kendisine:
amel söyle de onu yapayım. Allah da onun sayesinde beni
cennetine koysun" dedim. -Veya şöyle demişti: "Dedim ki:
"..Allah nezdinde en hayırlı ameli bana bildir."- Sevban sükut
etti. Sonra ben tekrar aynı şeyi sordum. 0 yine sükut etti. Ben
"Aynı şeyleri ben de
üçüncü sefer sordum. Sonunda dedi ki:
Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)a sormuştum. Bana şu
Çokça secde yapman gerekir. Zira sen secde
cevabı vermişti:
ettikçe, her secden sebebiyle Allah dereceni artı rı r, onun
sebebiyle günahı nı döker." Ma'dan der ki: "Sonra Ebu'd-Derdâ'ya
39
YİTİK HAZİNE-1
geldim. Aynı şeyi ona da sordum. O da Sevbân'ı n bana
söylediğinin aynısını söyledi."
* Osman İbnu Affan radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah
aleyhissalatu vesselam'ı n şöyle söylediğini isittim: "Birinizin
evinin avlusunda bir nehir aksa da bunun içinde günde beş sefer
yı kansa acaba bedeninde hiç kir kalı r mı?" Aleyhisalatu
vesselam'ın muhatabı : "Hiçbir şey kalmaz!" dedi. Resulullah da:
İşte namaz da böyledir, suyun kiri, pası giderdiği gibi o da
günahları giderir."
*
İbnnu Abbas radı yallahu anhüma anlatı yor:
"Peygamberiniz (Mirac gecesinde) elli vakit namazla emrolundu.
Sonra bunu beşe indirinceye kadar Rabbinize müracaatta
bulundu."
* Ebu Katade İbnu Rı b'i anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu
vesselam buyurdular ki: "Allah-u Zülcelal hazretleri buyurdu ki:
"Senin ümmetine beş vakit namazı farz kıldı m ve kim bunu
vaktinde kı lmaya devam ederse onu cennete koyacağım diye
katımda ahidde bulundum. Kim de bunu vaktinde kılmaya
devam etmezse katı mda onun için hiçbir ahid yoktur."
* Ubade İbnu's-Samit radıyallahu anh anlatıyor:
"Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Allah için
secde eden herkese Allah bir sevap yazar ve bu secde sebebiyle
bir günahı nı affeder, makamını da bir derece artı rı r; öyleyse
secdeyi çok yapı n."
* Osman İbnu Ebi'l-as radı yallahu anh anlatıyor:
"Resulullah aleyhissalatu vesselam
buyurdular ki: "Ben
namazda çocuk ağlaması işitir, bunun üzerine kı raatimi kı sa
tutarı m."
* Ebu Musa anlatı yor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam
buyurdular ki: "Ben artı k ihtiyarladı m. Ben rükuya gittim mi siz
de rükuya gidin. Rükudan kalktı m mı siz de kalkı n. Secde yaptım
mı siz de secde yapı n. Benden önce rüku ve secdeye giden
kimseyi görmeyeyim."
* Hz. Ebu Hüreyre radı yallahu anh anlatıyor: "Resulullah
aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kişinin namazda iken
40
YİTİK HAZINE-1
(yapışan öteberiyi gidermek için) alnı nı silme işini çok yapması
namazı n edebine aykı rıdı r."
* Hz. Ali radıyallahu anh anlatı yor: "Resulullah
aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Namazda iken sakı n
parmakları nı çıtlatma!"
* Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah
aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Biriniz esneyince elini
ağzı na koysun ve (haaah! diyerek) ses çı karması n. Çünkü bu
hale şeytan güler."
* Adiyy İbnu Sabit, babası kanalı yla dedesinden, Resulullah
aleyhissalatu vesselam'ı n şu sözünü rivayet etmiştir: "Namazda
tükürmek, sümkürmek, hayız haline girmek ve uyuklamak
şeytandandı r."
* İbnu Ömer radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah
aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Gözlerinizin hızla kör
olmaması için, namazdayken onları semaya kaldı rmayı n."
* Hz. Enes İbnu Malik radıyallahu anh'ı n anlattığına göre:
"Resulullah aleyhissalatu vesselam şöyle buyurmuşlardı r: "Kulla
şirk arası nda sadece namazı n terki vardı r. Onu terketti mi şirke
düşmüş demektir."
* Ası m İbnu Amr anlatı yor: "Irak ahalisinden bir grup, Hz.
Ömer'e gitmek üzere yola çı ktı . Yanı na geldikleri vakit Hz. Ömer
onlara: "Siz kimlerdensiniz!? diye sordu. Onlar: "Biz Irak
ahalisindeniz!" dediler. "Izinli olarak mı geldiniz?" dedi. Onlar:
"Evet!" dediler. Onlar Hz. Ömer radı yallahu anh'tan kişinin evde
kı ldığı namazı n hükmünü sordular. Hz. Ömer: "Ben Resulullah'a
bu hususta sormuştum da: "Kişinin evinde kı ldığı namazı nurdur,
öyleyse evlerinizi nurlandı rı n" buyurdu" dedi."
* Ebu Saidi'l-Hudri anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu
vesselam buyurdular ki: "Sizdenbiri namazı nı kı lı nca, ondan evi
için de bir nasib ayı rsı n. Zira Allah Teala hazretleri, onun evine,
namazı ndan bir hayı r bı rakı r."
* Abdullah İbnu Sad radıyallahu anh anlatıyor: "Ben
Resulullah aleyhissalatu vesselam'a: "Evdeki namaz mı ,
mesciddeki namaz mı daha efdal?" diye sordum. şu cevabı
41
YITIK HAZINE-1
verdi: "Evime bakmıyor musun, mescide ne kadar yakın! Farzlar
hariç, evimde kılmam, benim nazarımda mescidde kılmamdan
daha makbuldür."
:,q
,
ı
.1 öaıı
Hz. Câbir (radiyallahu anh)'in anlattığına göre, Resülullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'in şöyle söylediğini işitmiştir "Kişiyle
sirk arasında namazın terki vardır." [Müslim, iman 134, (82);
Ebü Davud, Sünnet 15, (4678); Tirmizi, iman 9, (2622). Metin
Müslim'in metnidir.]Tirmizi'nin metni şöyledir: "Küfürle iman
arasında namazın terki vardır."
4`.*1 ‘*.y.•?
' *:[
J 41 5."—t
Tirmizi ve Ebü Davud'un bir diğer rivayetinde: "Kulla küfür
arasında namazın terki vardır." [Tirmizi, iman 9, (2622); Ebü
Davud, Sünnet 15, (4678); İbnu Mke, Salt 77, (1078).]
..3:+;j1 :4111 :jy..) j14 :j1; ı;rr, :j_11 „:;) 5.4.j!
42
YITIK HAZİNE-1
.L5)
Hz. Büreyde (radı yallâhu anh) anlatıyor: "ResCılullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Benimle onlar
(münafıklar) arası ndaki ahid (antlaşma) namazdır. Kim onu
terkederse küfre düşer." [Tirmizi, İman 9, (2623); Nesât Salât
8, (1, 231, 232); İbnu Mâce, Salât 77, (1079).]
Jy..)
‘
çı..".11
ktıLL:.Ç..pi
oa
j1"...*P`I
Abdullah İbnu şakik merhum anlatıyor: "Resülullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ashâb'ı ameller içerisinde sadece
İman 9, (2624).]
namazı n terkinde küfür görürledi."
43
YİTIK HAZİNE-1
FtİSALE-İ NURDA NAMAZ
Yirmibirinci Söz
[İki Makamdır]
Birinci Makam
io
i-P
Ls
•
- "
;51,42i■
Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam
bana dedi: «Namaz iyidir. Fakat hergün hergün beşer defa kılmak
çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.»
O zatın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi
dinledim. işittim ki, aynı sözleri söylüyor ve ona baktım gördüm
ki; tenbellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit
anladım: O zât o sözü, bütün nüfus-u emmarenin namına
söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim:
«Mâdem nefsim emmâredir. Nefsini ıslah etmeyen, başkasını
ı slah edemez. Öyle ise, nefsimden başlarım.»
Dedim: Ey nefis! Cehl-i mürekkeb içinde, tenbellik
döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukabil «beş
ikaz»ı benden işit.
BİRİNCİ İKAZ: Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedi
midir! Hiç kat'i senedin var mı ki, gelecek seneye belki yarına
kadar kalacaksı n? Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir.
Keyf için, ebedi dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa
idin ki, ömrün azdır hem faidesiz gidiyor. Elbette onun
yirmidörtten birisini, hakiki bir hayat-ı ebediyenin saadetine
medar olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete
44
YITIK HAZINE-1
sarfetmek; usanmak şöyle dursun, belki ciddi bir iştiyak ve hoş
bir zevki tahrike sebeb olur.
İKİNCİ İKAZ: Ey şikem-perver nefsim! Acaba hergün
hergün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana
onlar usanç veriyor mu? Madem vermiyor; çünki ihtiyaç tekerrür
ettiğinden, usanç değil belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise: hâne-i
cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, ruhumun ab-ı
hayatı ve lâtife-i Rabbaniyemin hava-yı nesimini cezb ve
celbeden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir. Evet
nihayetsiz teessürat ve elemlere maruz ve mübtelâ ve nihayetsiz
telezzüzata ve emellere meftun ve pürsevda bir kalbin kut ve
kuvveti; herşeye kadir bir Rahlm-i Kerimin kapısını niyaz ile
çalmakla elde edilebilir. Evet şu fâni dünyada Kemâl-i sür'atle
vaveyla-yı fırakı koparan giden ekser mevceıdatla alakadar bir
ruhun ab-ı hayatı ise; herşeye bedel bir Mabüd-u Bakrnin, bir
Mahbeıb-u Sermedi'nin çeşme-i rahmetine namaz ile teveccüh
etmekle içilebilir. Evet fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için
halkolunan ve ezeli ve ebedi bir Zatın âyinesi olan ve nihayetsiz
derecede nazik ve letafetli bulunan zişuur bir sırr-ı insani, zinur
bir lâtife-i Rabbâniye; şu kasavetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve
zulümatlı ve boğucu olan ahval-i dünyeviye içinde, elbette
teneffüse pek çok muhtaçtır ve ancak namazın penceresiyle
nefes alabilir.
ÜÇÜNCÜ İKAZ: Ey sabırsız nefsim! Acaba geçmiş
günlerdeki ibadet külfetini ve namazın meşakkatini ve musibet
zahmetini, bugün düşünüp muzdarib olmak, hem gelecek
günlerdeki ibâdet vazifesini ve namaz hizmetini ve musibet
elemini, bugün tasavvur edip sabırsızlık göstermek hiç kar-ı akıl
mıdır? Şu sabırsızlıkta misalin şöyle bir sersem kumandana
benzer ki: Düşmanın sağ cenah kuvveti onun sağındaki kuvvetine
iltihak etmiş ve ona taze bir kuvvet olduğu halde; o tutar mühim
bir kuvvetini sağ cenâha gönderir, merkezi zayıflaştırır. Hem sol
cenahta düşmanın askeri yok iken ve daha gelmeden, büyük bir
kuvvet gönderir, «Ateş et!» emrini verir. Merkezi bütün bütün
kuvvetten düşürtür. Düşman işi anlar, merkeze hücum eder; tar
ü mar eder. Evet buna benzersin. Çünki: Geçmiş günlerin
45
YİTİK HAZİNE-1
zahmeti, bugün rahmete kalbolmuş; elemi gitmiş, lezzeti kalmış.
Külfeti, kerâmete iltihak ve meşakkati, sevaba inkılab etmiş. Öyle
ise ondan usanç almak değil, belki yeni bir şevk, taze bir zevk ve
devama ciddT bir gayret almak lâzımgelir. Gelecek günler ise
mâdem gelmemişler. şimdiden düşünüp usanmak ve fütur
getirmek; aynen o günlerde açlığı ve susuzluğu ile bugün
düşünüp bağırıp çağırmak gibi bir divâneliktir. Madem hakikat
böyledir. Akıl isen, ibâdet cihetinde yalnız bugünü düşün ve onun
bir saatini, ücreti pek büyük, külfeti pek az, hoş ve güzel ve ulvi
bir hizmete sarfediyorum, de. 0 vakit senin acı bir füturun, tatlı
bir gayrete inkılâb eder.
İşte ey sabı rsız nefsim! Sen üç sabır ile mükellefsin.
Birisi: Tâat üstünde sabırdır. Birisi: Mâsiyetten sabırdır. Diğeri:
Musibete karşı sabırdı r. Aklın varsa, şu üçüncü ikazdaki temsilde
görünen hakikati rehber tut. Merdâne «Ya Sabur » de, üç sabrı
omuzuna al. Cenab-ı Hakk'ın sana verdiği sabı r kuvvetini eğer
yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musTbete kafi
gelebilir ve o kuvvetle dayan.
DÖRDÜNCÜ İKAZ: Ey sersem nefsim! Acaba şu vazife-i
ubCıdiyet neticesiz midir, ücreti az mıdır ki, sana usanç veriyor?
Halbuki bir adam sana birkaç para yerse veyahut seni korkutsa,
akşama kadar seni çalıştı rı r ve fütursuz çalışırsı n. Acaba bu
misafı rhane-i dünyada âciz ve fakir kalbine küt ve gınâ ve elbette
bir menzilin olan kabrinde gıda ve ziya ve herhalde mahkemen
olan Mahşer'de sened ve berat ve ister istemez üstünden
geçilecek Sırat Köprüsü'nde nur ve burak olacak bir namaz,
neticesiz midir veyahut ücreti az mıdı r? Bir adam sana yüz liralık
bir hediye va'detse, yüz gün seni çalıştırır. Hulf-ul va'd edebilir o
adama itimad edersin, fütursuz işlersin. Acaba hulf-ul va'd
hakkında muhal olan bir zât, Cennet gibi bir ücreti ve saadet-i
ebediye gibi bir hediyeyi sana va'd etse, pek az bir zamanda, pek
güzel bir vazifede seni istihdam etse; sen hizmet etmezsen veya
isteksiz, suhre gibi veya usançla, yarım yamalak hizmetinle Onu
va'dinde ittiham ve hediyesini istihfaf etsen, pek şiddetli bir
tedibe ve dehşetli bir tazibe müstehak olacağını düşünmüyor
musun? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütursuz
46
YİTİK HAZİNE-1
hizmet ettiğin halde; Cehennem gibi bir haps-i ebedİnin havfı, en
hafif ve latif bir hizmet için sana gayret vermiyor mu?
BEşİNCİ İKAZ:
Ey dünyaperest nefsim! Acaba
ibâdetteki füturun ve namazdaki kusurun meşâgil-i dünyeviyenin
kesretinden midir veyahut derd-i maişetin meşgalesiyle vakit
bulamadığından mıdı r? Acaba sı rf dünya için mi yaratı lmışsı n ki,
bütün vaktini ona sarfediyorsun! Sen istidad cihetiyle bütün
hayvanatın fevkinde olduğunu ve hayat-ı dünyeviyenin
levazımatı nı tedârikte iktidar cihetiyle, bir serçe kuşuna
yetişemediğini biliyorsun. Bundan neden anlamıyorsun ki, vazife-i
asliyen hayvan gibi çabalamak değil; belki hakiki bir insan gibi,
hakiki bir hayat-ı dâime için sa'y etmektir. Bununla beraber
meşagil-i dünyeviye dediğin, çoğu sana ait olmayan ve fuzüli bir
Sûrette karıştığın ve karıştırdığın nnalayani meşgalelerdir. En
elzemini bırakı p, güya binler sene ömrün var gibi en lüzumsuz
mâlünnat ile vakit geçiriyorsun. Mesela: Zühal'in etrafındaki
halkaların keyfiyeti nasıldı r ve Amerika tavukları ne kadardı r? gibi
kı ymetsiz şeylerle kıymettar vaktini geçiriyorsun. Güya
kozmoğrafya ilminden ve istatistikçi fenninden bir kemâl
alıyorsun.
47
YİTİK HAZİNE-1
CİHAD, HAKK'A ŞRHİDLİKTİR - 1
Cihad vazifesi, Hakk'a şâhid olma vazifesiyle aynı
ma'nâyı paylaşır. Bir mahkemede hakk ve hukukun kime ait
olduğunu tesbit için şahidler dinlenir ve hüküm verilirken onları n
şehadeti nazara alınır. İşte, cihad yapanlar da, yerde inkârda
bulunan nadânları n muhâkemesinde en gür sadalanyla bağırarak
"Allah vardı r" diye gök ehline karşı şehadette bulunmaktadı rlar.
"Allah, melekler ve adalette sebat eden ilim adamları şâhidlik
etmiştir ki, O'ndan başka ilâh yoktur. (Evet) güç ve hikmet
sahibi Allah'tan başka ilâh yoktur." (Ak İmran, 18) ayeti, bütün
vüzühuyla bize bu hakikati anlatmaktadır.
Allah (cc), kendi varlığına şehadet eder. Bu şehadeti
vicdanlarında hakikata ermiş olanlar duyarlar ki, onları n
vicdanlarında duyduklarını kitapları n beyan etmesi mümkün
değildir.
Melekler de, Allah'ın varlığını n şahidleridir. Melekler, saf
mâhiyetten yaratılmışlardır. Fıtratları katışıksızdır, dupdurudur.
Şeytan onların içine küfür ve dalâlet sokamamamıştı r. Asil
yapıları kat'iyyen bozulmamıştı r. Ayna gibidir onlar, bakı ldığında
hemen Cenab-ı Hakk'ı n tecellileri görülür.
ilim sahipleri de, Allah'ın varlığına şehadet ederler.
Bütün dünya Allah'ı inkar etse, bu üç şehadet, O'nun varlığını
isbâta kâfidir ve yeterlidir.
Evet, öyledir. Zira bizler, bütün çı plaklığı ve azametiyle
bu hakikati vicdanlarımızda duynnaktayız. Hem de başka hiçbir
delil aramamak şartıyla duymaktayız. Bu şâhidlik, mele-i a'lânı n
sakinleri için de yeterlidir. Yerdeki kör ve sağırlar, kainattaki
tarrakaları duymuyor ve İlahi san'atı anlamı yorlarsa bunlara
karşı da ilim sahiplerinin şâhidliği yeter.
Allah'ı n şahidleri, en karanlı k yerlere kadar gidecekler ve
Allah'ı inkâr hesabı na kurulan mahkemelerde bütün gür
avazIanyla nidâ edecek, bağıracak ve "Biz, Allah'ı n şahidleriyiz"
diyeceklerdir. İşte nebıler, bu şehadet vazifesini en yüksek
keyfiyette ira etmek için gelmişlerdir.
"Müjdeleyici ve sakı ndırı cı olarak peygamberler
gönderdik ki, insanları n, peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir
bahaneleri olması n. Allah, izzet ve hikmet sahibidir. Allah, sana
indirdiğine şâhidlik eder, onu kendi ilmi ile indirdi. Melekler de
48
YITIK HAZINE-1
buna şâhidlik ederler. Ve şâhid olarak, Allah kafidir." (Nisa, 165166)
Her millet içinde, o milletin ufkunu aydı nlatmak için bir
nebi doğmuştur. Devirler, aynen dünya gibi döndü ve her
devirde gül açar gibi bir nebi zuhâr etti. Gelen her devir, karanlık
bir çağ gibi geldi ve her nebi, kendi çağını aydınlattı . Ve son
olarak da Efendimiz geldi ve bütün çağları aydı nlattı . Allah (cc),
O'na Kur'ân'ı nda şöyle sesleniyor: "Ey Nebi, şüphesiz Biz seni,
şâhid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik." (Fetih, 8)
en-Nebi ifadesinin başında bir lam-ı ta'rif vardı r. Bu,
bilinen ve ma'rCıf olan demektir. Allah Rasâlü nereden bakılırsa
bakılsın peygamberliği bilinen bir insandı r. O'nun nebİliği, cansı z
varıkların (cemadatın) selamlaması, bitkilerin temennası ve
hayvanları n serfurû etmesiyle malCim ve muşhâddur. O,
herkesin bildiği, inkarı mümkün olmayan belli ve bilinen
peygamberdir ki, Kur'ân-ı Kerim O'na hitaben, "Ey bilinen
nnalâm nebi'!" demektedir. Zaten taş gibi gönüllerin O'nun
karşısı nda eriyip gitmeleri de, O'nun bilinen Nebi oluşunu ispata
kandir.
Meâlini verdiğimiz âyetteki "İnna erselnake" ifadesinde
muhatap sığası yla "Seni" denilmekte ve adeta rahmetle diz dize
gelmiş bu rahmet ve şefkat peygamberine bu vası flarından
dolayı telmihte bulunulmaktadır.
"Şahiden", Seni insanlığa bir şâhid olarak gönderdik:
(İnsanlığa Beni duyuracak, Benim şahidim olacaksı n. Bütün
cihan yalanlasa ve inkâr da etse, Sen Allah'ı n varlığını ilan
edeceksin. Sen böyle bir şâhidsin. Arkandan gelen şahidler
cemaati de var ki, onlar bütün insanlığa, sen de onlara şâhid
olacak, "bunlar benim" diyecek ve onları n şehadetine şâhidlik
edeceksin. Ve, -hadisin ifadesiyle- O'nun ümmetinin şehadeti,
mahşerde nebileri mesüliyetten kurtaracaktı r.
O, iyi yolda gidenleri müjdeleyen ve kötü yolun
encânnı ndan sakı ndı ran bir insandı r. Cihadı n rCıhu da, bu
hakikatta saklıdır. İşte nebiler, bu ulvi vazifeyi yerine getirmek
için gönderilmişlerdir. Aydı nlatacak, tenvir edecek, afak-1 alemde
güneş gibi doğup batacaklar ve böylece insanlı k karanlık yüzü
görmeyecek; hakikatı n duyurulmadığı tek vicdan ve hakikata
açılmadık tek kapı ve tek panjur kalmayacak ve neticede Hakk
ve hakikat, her eve girecek ve herkes ondan istifa edecektir...
49
YİTİK HAZİNE-1
Onun içindir ki, ilk peygamberden son peygambere
kadar geçen devre içinde yaşayan ve kıyamete kadar da
yaşayacak olan hemen bütün insanların zihninde, düşünce
dünyası nda, bulanı k da olsa bir peygamberlik anlayışı vardır. Bu
anlayışın bir kı sım hüzmeleri, geçmişteki peygamberlerin
getirdikleri nârdan kaynaklanmaktadır. Gerçi insanlı k, zaman
zaman ekseriyetle doğru yoldan kaymış ve çeşitli sapık düşünce
ve anlayışlara girmiş fakat müessese olarak peygamberlik ve
peygamberlik ma'nâsı nı n girmediği ev kalmamıştır. Bugün, bizim
vicdanlarımızda, açık kapalı kendini hissettiren cihâd rühu ve
düşüncesi de, onları n bu temiz soluklarını n tesirinden bakşa
birşey değildir. Çünkü, ard arda gelen her peygamber, hakkı
neşretme uğruna hayatını Allah yolunda vakfetmiş ve büyüğüyle,
küçüğüyle cihâdı n en kusursuz temsilcisi olmuştur.
Cihad-ı Asgar (Küçük cihad), sadece cephelerde edâ
edilen bir cihad şekli değildir. Bu şekilde bir anlayış, cihad
ufkunu daraltmak olur. Halbâki cihadı n yelpazesi, şarktan garba
kadar geniştir. Bazan bir kelime, bazan bir susma, bazan sadece
yüzünü ekşitme, bazan bir tebessüm, bazan o meclisten ayrılma,
bazan da meclise sadece dahil olma, kı sacası, yaptığı her işi
Allah için yapma, sevgi ve öfkeyi O'nun rızasına göre ayarlama,
bütünüyle bu cihadın şümülüne girer. Bu şekilde hayatı n her
sahasında, cemiyetin her kesiminde toplumu ıslah adına
sürdürülen her türlü gayret, yine cihad cümlesindedir. Aile, yakı n
ve uzak akraba, komşu ve belde, derken daire daire bütün
dünya sathı nda yapı lan cihad, cihad-ı asgardır.
Cihad-ı asgar, bir ma'nâda maddidir. Manevi cepheyi
teşkil eden büyük cihad (Cihad-1 ekber) ise, insanı n iç alemiyle,
nefsiyle olan cihadıdı r ki, bunları n ikisi birden ifâ edildiği zaman
istenen denge tesis edilmiş olur. Aksine, bunlardan biri eksik
olduğu zaman, hakikattaki muvazene bozulur.
Biz, herşeyi olduğu gibi, cihadı da her iki şekliyle Allah
Rasülü'nden öğreniyoruz. Esasen bizler, henüz siyerin felsefesini
yapabilmiş değiliz. O, sistemli bir şekilde ve kı yamete kadar
tatbiki mümkün, sağlam kaideler üzerinde hakkı neşir vazifesini
eksiksiz yerine getirmiştir. Eğer mes'elelere Efendimiz'in hakkı
neşretme metodu çerçevesinde bakabilirsek, O'nun hayat-ı
seniyyelerinde gelişigüzel ve zuhuratı n akışına bı rakılmış tek bir
hareketini göremeyiz. O, bir plan ve program insanı ydı . Bunları
50
YİTİK HAZİNE-1
günümüz insanı nı n anladığı şekilde bir şema halinde yazı p ortaya
dökmüyordu ama, sanki hep daha önceden hazı rladığı bir çizgi
ve bir sistem üzerinde yürüyordu. Zaten bu da , O'nun
nübüvvetinin delillerinden biri ve aynı zamanda, Allah'ı n
ahlakı yla ahlaklanmış olmanın da en güzel örneğidir.
Allah Rasûlü, risaletinin ilk devrelerinde namazlannı hep
Kabe'de kı lıyordu. Bu, sadece orada kı lınan namazın faziletinden
değildi; bununla güttüğü nice gayeler vardı . Belki de hak ve
hakikati en masum şekil ve hüviyetiyle anlatmanın o gün için tek
çıkar yolu buydu.
Gençlere birşeyler anlatacaktı . Ne var ki, yanlarına gidip
de onlara birşeyler anlatmak adeta mümkün değil. Zira hepsinin,
gençlik hevesâtından gelen taşkı n hareketleri oluyordu. Eğer
Allah Rasûlü onların arası na karışacak olsaydı, birçok uygunsuz
davranışlarla karşılaşabilirdi. Onun için, gidip Kabe'de Rabbi'yle
olan irtibatını fiilen gösteriyor, O'nun bu davranışı gençlerde
merak uyandı rıyordu. Gelip ne yaptığını soruyorlar, O da, onlara
davasını anlatma fırsatı buluyordu. Bundan dolayı Allah Rasûlü,
namazlannı Kabe'de kı lmayı tercih ediyordu.
Namaz kılarken çeşitli saldı rı lara uğrardı . Halbûki evinin
bir köşesinde namaz kı lmış olsaydı, bunlardan hiçbiri başına
gelmezdi. Demek ki, bütün sıkıntılara rağmen orada namaz
kı lması nı n bir ma'nâsı vardı. Kaç defa başına işkembe konulmuş,
kaç defa saldı rı ya uğramış ve öldürülmek istenmişti....
Bir defasında Ebû Cehil elinde büyük bir taşla Kabe'ye
gelmiş ve ne yapmak istediğini soranlara, "Muhammed secdeye
vardığında bu taşı başına vuracak ve onu öldüreceğim" demişti.
Allah Rasûlü, secdeye kapandığında Ebû Cehil elindeki taşı
kaldı rmış ve tam vurmak istediği anda elleri havada donup
kalmıştı . Bir sıtmalı gibi titriyor ve yüzü gittikçe kireç rengini
alıyordu. Etrafı ndakiler koşuşup ne olduğunu sordular: "Aramıza
dehşetli bir canavar girdi ve neredeyse beni yutacaktı " dedi.
Batka bir seferinde Ukbe b. Ebi Muayt, Allah Rasûlü
namaz kı larken gelmiş ve Rasûlullah'ı n sarığını boynuna dolayı p
sıkmaya başlamıştı . Durumdan haberdar olan Hz. Ebû Bekir
yı ldırım gibi yetişip bu câniyi Allah Rasûlü'nün başından def'etmiş
ve şöyle demişti: "Rabbim Allah'tı r dediği için bir adamı
öldürmek mi istiyorsunuz?" Esasen bu, tarihi bir sözdür.
Ası rlarca önce, Hz. Musa'nı n başına üşüşenlere karşı o devrin
51
YITIK HAZİNE-1
inanan bir mü'mini de aynı şeyleri söylemişti. Öyle ki, daha
sonra Kur'ân-ı Kerim, bu şahsı n bu sözünü âyet olma şerefine
erdirmiştir. Hz. Ebû Bekir, öyle güçlü kuvvetli bir insan değildi.
Ancak Trnânı ndaki kuvvet, onu yenilmez bir insan haline
getiriyordu.
Eğer husOsT himâye olmasaydı, Allah Rasûlü namazında
ve secdesinde uğradığı bu saldı rı ların birinde şehid olabilirdi.
Fakat Allah, O'nu korumayı kendi te'minatı altına almıştı . Şu
kadar var ki, İki Cihan Serveri, Kabe'de namaz kılmak için ölümü
göze alı yor ve öyle namaz kı lı yordu. Böyle hareket etmesinde
hayat? bir önem vardı ki, adına and içilen bir hayat, âdetâ o
uğurda istihkâr ediliyordu.
Hz. Ebû Bekir, evinin önünde yaptırdığı cumbası nda
yüksek sesle Kur'an okuyor ve onun sesini duyanlar etrafına
toplanı p dinliyorlardı . Zamanla dinleyenterin sayısı o kadar arttı
ki, Mekke müşrikleri bu durumdan ciddi' rahatsızlı k duymaya
başladılar. O da, her türlü taarruzu göze alarak bu hareketini
devam ettirdi. Hatta Hz. Ebû Bekir'i bir insan olarak takdir ve bu
sebeple hinnâyesine aldığını ilan eden İbn Değınne himayesinin
devamı için Kur'an okumakdan vaz geçmesini teklif etti.. edince
de, Hz. Ebû Bekir hayatı nı ortaya atarak, her şeye rağmen
Kur'an okumaktan vazgeçmeyeceğini söyledi ve mücadelesinden
asla geri durmadı . Söz, fiil ve davranışlarla cihad mümkün
olduğu sürece, cihaddan uzak kalmamak onların yegâne
prensibiydi. Çünkü biliyor ve inanı yorlardı ki, ferdin ve cemiyetin
hâyatiyeti, ancak cihadla mümkündür ve cihadı terkedenler
çürüyüp kokuşmaya mahkûmdur. Aynı zamanda Allah'ı n
himâyesine girme de, ancak O'nun dinine omuz vermekle
mümkün olacaktı r. "Siz Allah'ı n dinine yardım ederseniz, Allah da
size yardım eder" (Muhammed Süresi, 7) ma'nası na gelen âyet
veya ayetler, bu hakikati ifade etmektedir.
Evet, siz Allah'ı n dinine omuz verirseniz, Allah da size
elini uzatır, size destek ve yardımcı olur; sizi kat'iyyen
kaydı rmaz ve zâyi etmez. Eğer hayatını zda kayı p, zâyi olup
gitmekten emin olmak istiyorsanız, mücadele ve mücahedede
bulunmayı hayatını za gaye edininiz. Yemeniz-içmeniz, yatı pkalkmanı z ve bütün hareketleriniz, hep bu gayeye hizmet için
olsun. Tâ ki, cihadın en küçüğünü olsun yapmış olası nı z.
52
YİTİK HAZİNE-1
Yine hayâlen Mekke'ye dönüyor ve Efendimiz (sav)'in
hareket tarzını takip ediyoruz:
Şartlar iyice ağırlaşmıştı . Bazı müslümanların dayanacak
tâkatleri kalmadığından onlara hicret izni verilmişti. Demek ki,
bu durumda onların cihâdı hicretti. Zaten bir süre sonra hicret,
cihadı n kendisi olacak ve biât etmek isteyen herkese, ilk şart
olarak hicret etmesi söylenecekti.
Habeşistan'a yapı lan iki hicretten sonra müslümanlar,
bütünüyle ve en son olarak Medİne'ye hicret ettiler. Medine
devrinde ise cihâd başka bir seyir takip temeye başladı .
Artı k, İslam Site Devleti'nin temelleri atılmıştı ve şimdi
bu şartlara göre bir cihad lazımdı. Keyfı yette bir değişiklik yoktu;
bütün mes'ele kemmi durumu şartlara uygun olarak
ayarlamaktaydı . Yeri gelince hız, yeri gelince yavaşlama, bazan
gaza, bazan da frene basma ve manevra kabiliyetini daima zinde
tutma.. bunlar işin stratejik yönleriydi.. devrin, hâdiselerin
durumuna göre değişiklik arzetmesi gayet normaldi...
Cihada izin verileceği âna kadar müslümanlar fiili bir
müdâhalede bulunamı yorlardı . Bu, bir bakıma pasif direniş
dönemiydi. Saldıran hep küfür cephesi oluyordu. Müslümanlar
dâima mazI0m ve mağd0r ediliyor fakat, maddi cihada izin
verilmediği için mukâbele düşünülmüyordu. Hicretten sonra da
bir müddet daha böyle geçti. Nihayet cihadın bir başka
merhalesine izin veren âyet nazil oldu:
"Kendileriyle savaşılanlara (mü'minlere) zulme uğramış
olmaları sebebiyle (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki
Allah, onlara yardım etmeğe mutlak surette kâdirdir. Onlar,
başka değil, sırf "Rabbimiz Allah'tı r" dedikleri için haksı z yere
yurtlarından çıkarı lmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kı sım insanları
diğer bir kı smı ile def'etmeseydi, mutlak surette, içlerinde
Allah'ın ismi bol bol anı lan manastırlar, kiliseler, havralar ve
mescidler yı kılır giderdi. Allah kendisine (kendi dinine) yardım
edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah
güçlüdür, AzTzdir". (Hac Sûresi, 39-40)
Dün, kendilerine "kı lıç kullanmayacaksını z" denen
insanlar, bugün kı lıç kullanma izni alınca şahlandı lar ve bu izni
kullanacak zemini sabırsızlı kla beklemeye başladı lar.
Bir müddet sonra bu, bir izin olmadan çı ktı ve bir emir
oldu. Bundan böyle mü'minler, kı lı çlarıyla cihad etmeye
53
YITIK HAZİNE-1
mecburdular. Artı k Bedir'e giderken, âdetâ Cennet'ten davetiye
almış gibi sevinç ve sürur içinde gidiyorlardı. Sanki, biraz sonra
canları tehlikeye girecek onlar değildi. Bu uğurda ölmeyi hepsi
de canı na minnet biliyordu. Cihada çağrı lan hiç kimse, bu davete
icabetten geri kalmadı . Sadece münafı klardı ki, ordubozanlı k
ediyorlardı .. ve her zaman da öyle yaptı lar. Cepheden ayrılıp
gittiler.. Efendimiz'i mevzide terkettiler.. ve bazan da hiç iştirak
etmediler. Onlar, içte saffete erememiş, gönül dünyasında nifakı
yenememiş, arkadaşları kavga verirken bir kenara çekilip şahsi
hazları nı yaşamış bir grup sefil-ruh ve birkı sım nefsin zebunu
kimselerdi ki; karakterlerinin gereğini yerine getiriyorlardı...
Allah RasCılü'ne yürekten inanmış insanlara gelince,
onlardan mevziini terkeden tek bir insan bile gösterilemez. Diğer
bir tabirle, cihad yolunda vası l-ı ilallah olmuş ve Allah'a ulaşmış
olanlardan hiçbiri geriye dönmemişti. Geriye dönenler, yoldaki
şaşkı nlar, hakikati idrak edememiş ve ruhunda hakikatla
bütünleşmemiş zavallı lardı .
Vakıa onlar da insandı; -her insan ölümü kerih ve çirkin
görebilir. -Kur'an-1 Ker'irın de insandaki bu duyguyu görmezlikten
gelmemiş ve inananlara şöyle hitap etmiştir: "Hoşunuza
gitmediği halde savaş size farz kı lı ndı. Mümkündür ki; hakkınızda
daha hayırlı olan bir şeyi sevmeyebilirsiniz. Tam tersine,
hakkınızda daha kötü olan bir şeyi sevmeniz de mümkündür.
Allah bilir, halbuki siz bilmezsiniz." (Bakara, 216)
İnsan tabiatını n böyle olmasına rağmen mü'minler,
kayı tsız şartsız Allah Rasûlü'ne boyun eğip, teslim oldular.
Gösterdikleri bu bağlılık, Cenab-ı Hakk'ı n onlara ard arda
lütuflarda bulunmasına sebep oldu... Ve zaferler birbirini takip
etti.
Böyelece her geçen gün mü'minlerin gücü artıyor ve
kazandıkları zaferler, en kısa zamanda civar kabileler arası nda
da duyuluyordu. Mü'minlerin her zaferi onları sevindiririken,
kafirleri de mahzun ve mükedder ediyordu. (Günümüzde de bu
durum değişmiş değildir.)
Mü'min, dirliğini ve diriliğini daima cihadda bulan
insandı r. O, cihadı bı raktığı anda öleceğini bilir. Evet, mü'min
ağaç gibidir; meyve verdiği sürece canlı lığını korur; meyve
vermediği zaman da kurur gider.
54
YITIK HAZİNE-1
Ne kadar bedbin ve karamsar insanlar varsa hepsini
tedkik edin, hepsi de cihadı terketmiş insanlardı r. Bunlar, Hakk
ve hakikati başkalarına anlatmadıkları için, Allah içlerindeki
füyûzâtı çekip almış ve dolayı sıyla da kapkaranlık kalmışlardı r.
Halbuki ne kadar cihad eden varsa, aşk u şevk içindedirler, içleri
apaydındı r ve biri bin yapma gayreti peşindedirler. Her cihad,
onlarda yeni bir cihad düşüncesi uyarı r ve böylece salih bir daire
teşekkül eder. Her hayı r, başka ve yeni bir hayra vesile olur;
onlar da hayırlar içinde yüzer giderler.. "Amma, bizim
uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yolları mıza eriştireceğiz.
Hiç şüphe yok ki Allah, iyi davrananlarla beraberdir" (Ankebut,
69) âyeti bize bu hakikati anlatmaktadı r.
55
YITIK HAZINE-1
ABDULLAH B. EBU BEKİR (RA)
Hz. Abdullah, Hz. Ebü Bekir'in oğlu, Peygamberimizin de kayın
biraderi idi. İslamiyetin ilk yıllarında Müslüman olmuştu. Zeki ve
maharetli bir insandı. Peygamberimizin hicretinde mühim hizmeti
oldu. Peygamberimiz Hicret esnası ndan üç gün Sevr
Mağarasında kalmıştı . Hz. Abdullah hem onlara yiyecek getiriyor,
hem de babası nı n tenbihi üzerine müşriklerin arası nda dolaşarak
topladığı haberleri geceleyin Peygamberimize ulaştırıyordu.
Orada koyun güden Hz. Ebü Bekir'in hizmetçisi de, Abdullah'ın
(r.a.) izlerini kaybediyordu.
Hz Abdullah Mekke'den hicret ederek "Muhacir" olma faziletini
kazandı . Mekke'nin fethinde bulundu. Huneyn Savaşına ve Taif
Muhasarası na katı ldı . Bu muhasarada isabet eden bir okla
yaralandı . Yarası iyileşmedi. Babasının halifeliğinin ilk yılında
yarası açıldı . Kurtulamayarak vefat etti. Cenaze namazı nı Hz.
Ebü Bekir kıldırdı.
Ebü Bekir (r.a.) Abdullah'ı n yaralandığı oku saklamıştı.
Sonradan Müslüman olarak Medine'ye gelen Sakıf heyetine oku
gösterdi ve "Bunu tanı yanını z var mı?" diye sordu. Said bin
Ubeyd (r.a.), "Bu oku ben yonttum, ucunu da ben sivrilttim.
Tüyünü ben taktım ve ben attım" dedi.
Hz. Ebü Bekir, bir insanı n müşrik olarak ölüp Cehenneme
gitmesini asla istemezdi. Eğer oğlu Said bin Ubeyd'i öldürseydi o
Cehenneme giderdi. Fakat onun eliyle ölen oğlu şehitlik
makamı nı kazanmıştı . Bu sebeple Said bin Ubeyd'e şöyle dedi:
"Bu ok Ebü Bekir'in oğlunu şehid eden oktur. Ona senin elinle
şehidlik veren, seni onun eliyle küfr üzere öldürmeyen Allah'a
hamd olsun. Onun rahmeti ve ikramı ikinizi de kuşattı ."
Hz. Said de o savaşta müşrik olarak öldürülmediğine sevindi,
Allah'a şükretti Allah onlardan razı olsun.
56
YİTİK HAZİNE-1
SIFAT-I SÜ BUTİYYE
Yüce Allah'ı n zatı nı n gereği olan ve bu zattan ayrılmayan, ezdi
ve ebedi olan vâcib sıfatlar. Bu sıfatları n hepsi Kur'an ayetleriyle
sabit oldukları ve bu ayetlerden çıkarı ldıkları için ve varlıklar]
Yüce Allah'ın zatı nda isbat edilmiş olduğu için, "sübutT sıfatlar"
diye isimlendirilmişlerdir. Yüce Allah bu sıfatlarla ta ezelde
vasıflanmış idi. Bu sıfatların hiç biri sonradan kazanılmış (hâdis)
sıfatlardan değildir. Bunların da her biri Yüce Allah'ın zatıyla
kaimdir. O'nun Yüce zatı ve varlığı düşünülmeden bu sı fatlardan
bahsetmek de mümkün olmaz. Bu sıfat-ı sübutiyye şunlardı r:
1. Hayat Sıfatı: Yüce Allah'ın diri, canlı ve ezeli bir hayat ile
hayat sahibi olması demektir. Bunun zı ddı olan ölü ve cansız
olmak, Allah hakkında düşünülemez, mümteni'dir. Allahu
Teala'nın bu sıfatı na işaret eden pek çok ayet vardır. Mesela:
"Ölümsüz, diri olan Allah'a güven ve O'nu tesbih et!..." diye
buyurulmaktadır (Furkân, 25/58).
Her şeye can veren, ölü gibi görünen toprağa, kuru sanılan
ağaçlara can, hayat ve tazelik veren Allahu Tealâ'dı r. Bütün
canlıların hayatı sonradandır ve Yüce Allah'ın yaratmasıyladır.
Halbuki Yüce. Allah'ın "Hayat" sı fatı da; zatı gibi kadimdir, ezelî
ve ebedidir; zatından ayrı lmayan, zatı ile var olan vacib bir
sı fattı r. Zira hayat olmadan diğer sıfatları düşünmek, onlarla
Allah'ı vası flandı rmak abes olur. Bu bakımdan sübuti sı fatları n
ilki "hayat" sı fatıdı r.
2. ilim Sıfatı: Allahu Teala'nı n ezell ilmiyle her şeyi bilmesi
demektir. O'nun ilmi, kâinattaki her şeyi kuşatmıştır. Evrendeki
hiç bir şey O'nun ilminin dışında meydana gelemez. Olmuşu,
olmakta olanı ve olacağı gerek küll halinde (genel kurallarıyla);
gerekse ayrı ayrı, hepsini bilir. O'nun ezeli olan ilim sıfatıyla
muttası f olduğunu gösteren pek çok ayet-i kerime vardı r:
57
YITIK HAZINE-1
"Içinizde (sinelerinizde) olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah
onu bilir. Göklerde olanları da yerde olanları da bilir..." (Alü
İmran, 3/29).
Şu halde Allah'ı n ilmi gizli açık her şeyi kuşatmıştır.
Kalblerimizden geçenler de O'na malumdur. Bütün gayb alemi,
bizim sınırlı ve sonradan kazanı lma bilgimizin ulaşamadığı o
âlem, Allah'ın bilgisi dâhilindedir. O'nun ilmi, zatı ile kaim olan,
ezeli ve ebedi, bilinenlerle değişmeyen bir ilimdir. Kulların ilmi
gibi kazanı lmış, sonradan elde edilmiş bir ilim değildir.
3. irade Sıfatı : Yüce Allah'ı n istediğini dileyip tercih etmesi
demektir. Yani O'nun, bir işin şöyle olmasını değil de, böyle
olması nı veya böyle olmasını değil de, şöyle olmasını dilemesi,
dilediği gibi tayin ve tahsis etmesidir. Evrende olmuş ne varsa,
hepsi O'nun dilemesi, iradesi ile olmuştur. O'nun iradesi ve isteği
dışında hiç bir şey var veya yok olamaz. Cenab-ı Hakk'ın "irade"
sı fatı, mümkün veya caiz olan şeylere tealluk eder. O'nun iradesi
o şeyin olması veya olmaması şıklarından birini tercih eder.
Tercih ettiği cihete iradesini tealluk ettirince, o şey de ya hemen
oluverir veya olmaması nı tercih etmiş ise, o şey olmaz, yok olur.
Bu anlamda Yüce Allah'ın iradesini iki şekilde anlamak kabı ldir:
a) Tekvini (kevni) irade: Bu iradeye "meşiyyet" de denir ki;
bütün yaratılmışlara şâmildir. Bir şeye tealluk edince, o şey
olmamazlı k edemez, her halde vuku bulur. Bu anlamda Cenab-ı
Hakk şöyle buyuruyor: "Birleyin olması nı istediğimiz zaman,
sözümüz ona sadece "ol!" demektir ve o hemen oluverir" (enNahl, 16/40).
b) Teşrii (dini) irade: Bu irade Cenab-ı Hakk'ı n muhabbet ve
rı zası demektir ki; bu mânâda irade ettiği şeyin herhalde
meydana gelmesi vacib değildir. Çünkü kulların işleriyle ilgilidir.
Bu mânâda Yüce Allah; "...Allah size kolaylık murat eder, zorluk
istemez" buyuruyor (el-Bakara, 2/185). Bunun anlamı "şayet siz
kullar, Allah'ın rı za ve mühabbetinin hilafı na zorluk, kötülük,
isterseniz; kendisi bunları istemediği dilemediği halde, siz
58
YITIK HAZINE-I
istediğiniz için yaratır; zorluğa ve kötülüğe rızası yoktur"
demektir.
4. Kudret Sıfatı : Allah Teala'nı n bütün mümkünâta gücünün
yetmesi, her türlü tasarrufta bulunması _demektir. İradesiyle
bütün mümkünâtı kuşattığı gibi, kudretiyle irade ettiklerini bir fiil
meydana getirerek, yaratarak bunlara Kadir olur. Allah Teala'nın
nihayetsiz, bitmek tüKerimek bilmeyen kudreti vardı r. Bu sı fat
da diğerleri gibi ezeli ve ebedldir. Ezell olan bu kudret sıfatı yla,
her hangi bir şeyi dilediği gibi yapmaya Kadirdir. O'nun
kudretinin erişemeyeceği, bu kudretin dışında kalan hiç bir şey
yoktur. Nitekim Yüce Allah; "Muhakkak ki, Allah her şeye
kâdirdir, gücü yetendir" buyurmaktadı r (el-Bakara, 2/20).
5. Basar Sıfatı : Cenab-ı Hakk'ın görmesi demektir. O her türlü
vasıta, organ ve bağıntı lar olmaksızın her şeyi görür. O'nun
görmesi, göz gibi bir organa, ışığa, uzaklığa ve yakı nlığa bağlı
değildir. Yüce Allah'ın görme sıfatı da ezelTdir, sonradan olma
değildir. Bu sıfat da bütün mevcuclata, görmek şanından olan her
şeye tealluk eder. O'nun görmeşinin dışında kalan hiç bir mahlâk
yoktur. İnsanın görmesi sınırlı dır, görme organı ndan mahrum
olanlar göremezler: Ayrıca aydı nlı k, karanlı k, uzaklı k, yakınlı k ve
daha dünyadaki nice olay, görmeye veya görmemeye etki
etmektedir. Allah Teala'nı n görmesi hiç bir şeyden etkilenmez.
Bu sıfatla ilgili Kur'ân-ı Kerim'de yüzlerce ayet yer almaktadır.
Mesela; Bakara süresi 233. âyet meâlen şöyle son bulmaktadı r:"
Biliniz ki, Allah, şüphesiz yaptıklarınızı görür ".
6. Semi' Sıfatı: Yüce Allah'ın işitmesi, duyması demektir. O bu
sıfatla ezelde muttası ftır. O, her çeşit, her kuvvette ve
zayıflı ktaki sesleri işitir, duyar. İşitilmek şanından olan her şeyi
işitir. Allahu Teala'nın işitip duyması, kulları n işitmesi gibi, bir
takım kayı t ve şartlara, vası talara ve organlara bağlı değildir. O,
işitilmek şanı ndan olan her şeyi, en gizli ve pek hafif sesleri,
fısıltıları bile duyar. Özellikle kulları nın duaları nı, zikirlerini, gizli
ve aşikar niyazlarıyla yalvarışlarını işitir, kabul eder ve
mükafatlandırır. Bu sıfatla ilgili pek çok âyet vardı r, ekserisi
59
YİTİK HAZİNE-1
görmek sıfatıyla beraber yer almaktadır. Mesela; Nisa suresi
134. ayet meâlen şöyle nihayet bulur: "...Allah işitir ve görür".
7. Kelâm Sıfatı. Yüce Allah'ı n söylemesi ve konuşması
demektir. O, harf ve seslere muhtaç olmadan konuşur ve söyler.
Allahın "Kelâm" sı fatı, ezelis ve ebedidir; yüce zatı için vacib olan
sıfattı r. O'nun dilsiz olması, konuşamaması düşünülemez. İşte
yüce Rabbimiz bu sıfatıyla peygamberlerine söylemiş, emirler
vermiştir. Kitablarını ve şeriatini bu kadim kelamı yla bildirmiştir.
O, kelâmı nı dilediği zaman, kendi zatına ve şanına layık bir
şekilde meleklerine bildirir, işittirir ve anlatır. Bunu yaparken
harflere, seslere, hecelere ve kitabete (yazıya) muhtaç değildir.
şeyleri, emir ve yasaklarını
Yüce Allah'ın dilediği
peygamberlerine ya Cebrail vası tasıyla veyahut doğrudan
doğruya vahy ve ilham etmiş olması da bu "kelâm" sıfatının bir
tecellisidir. Cenab-ı Hakk'ı n, peygamberleriyle tekellüm ettiğini
(konuştuğunu) gösteren ayetler vardır. Mesela; Cenab-ı Allah
meâlen şöyle buyurmaktadı r: "Allah Musa'ya hitabetti" veya
"Allah, Musa'ya da hitab ile konuştu" (en-Nisa, 4/164). Ayrıca
Bakara suresi 253. ayette de şöyle buyurulmuştur:" ... Onlardan
Allah'ı n kendilerine hitab ettiği (konuştuğu), derecelerle
yükselttikleri kimseler vardı r..."
8. Tekvin Sıfatı: Allah Teala'nın bilfiil yaratması , yoktan var
etmesi demektir. Allah'ı n bu sı fatı ezelidir. TekVin sıfatı da diğer
sıfatları gibi, O'nun yüce zatıyla kaim ve O'nun hakkında vacib
olan sübuti sıfatları ndan biridir. Tekvin sıfatı, irade sıfatı nı n
muktezası na göre, mümkünâta tesir eder, yaratır ve icad eder.
Nitekim Allah Tel meâlen şöyle buyurur: "Bir şeyi dilediği
zaman, O'nun buyruğu, sadece o şeye "ol!" demektir ve o
hemen oluverir" (Yasin, 36/82). İşte bütün bu kainatın ve
içindeki varlıkların yaratan!, icad edeni, Yüce Allah'tır. Bunları
varedip etmemeye muktedir olan (gücü yeten) Allah Teala,
"irade" sıfatı yla ezeri ilmine uygun olarak var olmasını, icad
edilmesini irade buyurmuş (dilemiş) ve Tekvin sıfatıyla yaratı p
icad eylemiştir.
60
YITIK HAZİNE-1
Yüce Allah'ı n alemleri yaratmak, rızık vermek, nimetler ihsan
etmek, yaşatmak, öldürmek, diriltmek, azab etmek,
mükafatlandırmak gibi bütün fıilleri Tekvın sıfatı na râcidir, yani
TekvIn sıfatının tealluklarının başka başka olmasıyla bu isimleri
alır. İşte TekvIn sıfatı nı n bütün bu tealluklarına "sıfat-ı fiiliyye"
de denir.
Allahü Teala'nı n yüce zatı na mahsustur. O'nun yüce zatı için
vacib olan sıfatları n hepsi, görüldüğü gibi, ayetlerle sabit
olduğundan, bütün Islam alimleri arasında bu konuda ittifak
vardır. O'nun bu sıfatlarla ezelde muttası f olduğunda şüphe
yoktur.
Yukarıda da ifade edildiği üzere, Yüce Allah, zatında, sıfatlarında,
işlerinde, fiillerinde bir tekdir; O'nun eşi, ortağı ve benzeri
yoktur. O'nun sı fatları ve işleri de yüce zatı na mahsustur. O'nun
yüce zatı ve varlığı kabul edilip tasdik edilmeden, yukarıda
sayılıp açı klanan sı fatlardan ve O'nun güzel isimlerinden
sözetmek de mümkün olamaz. Zira bu sı fatlar ve isimler, O'nun
yüce zatının ve varlığını n zorunlu bir gereğidir. Ne bu zat, bu
sı fatlarsız; ne de bu sı fatlar, bu zatsı z olur. Yine dikkat edilecek
olursa, bu sıfatların her biri açı k ve seçik olarak Kur'an ayetlerine
dayanmaktadır. Yani, bizzat Yüce Allah, kendisini bu sı fatlarla
vasıflandı rmıştı r. Böylece O'na olan inancımız daha da
kuvvetlenmektedir. Çünkü bu sıfatları yla O'nu daha iyi
anlıyabiliyoruz. Yoksa O'nu her hangi bir şeye haşa benzetmek
gibi bir gaye için asla değildir. Bütün bu sıfatlar O'nun yüce
zatına yaraşır bir tarzdadı r. Biz bütün bu sıfatları n ası lları na imân
ederiz; fakat keyfiyetlerine, nası l ve nice olduklarına dair her
hangi bir şekilde söz söylemeyiz. Bu konuda söz etmeye de
bilgilerimiz yeterli değildir.
61
YİTİK HAZINE-1
SIFAT-I SÜBUTIYYE KAÇTIR?
Bunlar da, Eş'arilere göre yedi, Maturidilere göre de sekizdir ve
şunlardır:
a- Hayat: İlmin imkanını gerektiren ezeli bir sıfattır.
b- ilim: Bilinmesi mümkün olan her şey, kendisiyle açık bir
şekilde bilinen ezeli bir sıfattır.
c- Kudret: Mümkinata taalluk edip, müessir olan ezeli bir sıfattır:
d- Sem': İşitilebilen şeylere taalluk eden ezeli bir sıfattır.
e- Basar: Görülmesi mümkün olan her şeye taalluk eden ezeli bir
sıfattır.
f- Kelam: İlahi emir ve nehiylerin kaynağı olan ezeli bir sıfattır.
g- irade: Kudret dahilinde bulunan şeylerden birinin vukuunu
belli bir zamana tahsis eden ezeli bir sıfattır.
h- Tekvin: Yaratmak, rızıklandırmak gibi fiili sıfatların kaynağı
olan ezeli bir sıfattır. Eş'arilere göre bu sıfat yoktur.
62
3.BÖLÜM
YİTİK HAZİNE-1
KUR'ANDA VE HADİS—İ ŞERİFLERDE DUA
• o •-• 4, ,
,G
1-.7•04'" (P-Ni 1-"'
ı
j'""4"n
' U 4->
Araf / 55. Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü
O, haddi aşanları sevmez.
Araf /205. Sabah akşam demeden, kendi içinden,
korkarak ve yalvararak, alçak sesle Rabbini an ve gafı llerden
olma.
ft o
ft ft
J13.,
Mü'min / 60. Halbuki Rabbiniz: "Bana yalvarın, dua edin ki
size karşılı k vereyim. Çünkü bana ibadet etmekten kibirlenip yüz
çevirenler yarın horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir."
buyurdu.
* Nu'man İbnu Beşir (radıyallâhu anh) anlatıyor:
"Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Dua ibadetin
kendisidir" buyurdular ve sonra şu âyeti okudular. (Meâlen):
"Rabbiniz: "Bana dua edin ki size icâbet edeyim. Bana ibadet
etmeyi kibirlerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme
gireceklerdir" buyurdu."
* İbnu Ömer (radı yallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kime dua kapı sı açılmış
ise ona rahmet kapıları açı lmış demektir. Allah'a taleb edilen
(dünyevi şeylerden) Allah'ı n en çok sevdiği afiyettir. Dua, inen
ve henüz inmeyen her çeşit (musibet) için faydalıdır. Kazayı
sadece dua geri çevirir. Öyle ise sizlere dua etmek gerekir. "
65
YİTİK HAZİNE-1
* Ubâde İbn's-Sâmit (radı yallâhu anh) anlatıyor:
"ResCılullah
(aleyhissalâtu
vesselâm)
buyurdular
ki:
"Yeryüzünde, mâsiyet veya sıla-i rahmi koparıcı olmamak
kaydıyla Allah'tan bir talepte bulunan bir Müslüman yoktur ki
Allah ona dilediğini vermek veya ondan onun mislince bir günahı
affetmek suretiyle icabet etmesin. "
* Ebü'd-Derdâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Res01-i Ekrem
(aleyhissalâtu vesselâm), (bir gün) sordu:
"En hayı rlı olan ve
derecenizi en ziyade artıran, melTkinizin yanında en temiz, sizin
için gümüş ve altı n paralar bağışlamaktan daha sevaplı,
düşmanla karşılaşıp boyunlarını vurmanız veya boyunlarınızı
vurmalarından sizin için daha hayırlı olan amelinizin hangisi
olduğunu haber vereyim mi ?"
"Evet! Ey Allah'ın ResCilül"
dediler. "Allah'ın zikridir!" buyurdu.
* Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatı yor: "Resülullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Allahu Teâlâ
hazretleri şöyle seslenir: "Beni bir gün zikreden veya bir
makamda benden korkan kimseyi ateşten çıkarın!"
* Hz. Muâz (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Akşamdan (abdestli
olarak) temizlik üzere zikrederek uyuyan ve geceleyin de uyanıp
Allah'tan dünya ve âhiret için hâyı r taleb eden hiç kimse yoktur
ki Allah dilediğini vermesin."
* Hz. Câbir (radı yallâhu anh) anlatı yor: "Resülullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Bir kimse evine veya
yatağına gir'ince hemen bir melek ve bir şeytan alelacele
gelirler. Melek: "Hayırla aç!" der. şeytan da: "şerle aç!" der.
Adam, şayet (o sırada) Allah'ı zikrederse melek Şeytanı koyar ve
onu korumaya başlar. Adam uykusundan uyanınca, melek ve
şeytan aynı şeyi yine söylerler. Adam, şayet: "Nefsimi, ölümden
sonra bana geri iade eden ve uykusunda öldürmeyen Allah
hamdolsun. Izniyle yedi semayı arzın üzerine düşmekten
alı koyan Allah'a hamdolsun"dese bu kimse yatağından düşüp
ölse şehit olur, kalkıp namaz kı lsa faziletler içinde namaz kılmış
olur."
YITIK HAZINE-1
* Hz.Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Allah'ı zikreden bir
cemaatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar
birlikte oturmam, bana İsmâil'in oğullarından dört tanesini âzad
etmemden daha sevgili gelir. Allah'ı zikreden bir cemaatle ikindi
namazı vaktinden güneş batımı na kadar oturmam dört kişi âzad
etmemden daha sevgili gelir."
* Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Her gece, Rabbimiz
gecenin son üçte biri girince, dünya semasına iner ve;
"Kim
bana dua ediyorsa ona icabet edeyim. Kim benden bir şey
istemişse onu vereyim, kim bana istiğfarda bulunursa ona
mağfirette bulunayım" der. "
Rivayetin Müslim'deki bir vechi
şöyle: "Allahu Teâla gecenin ilk üçte biri geçinceye kadar mühlet
verir. Ondan sonra yakı n semâya inerek şöyle der:
"Melik
benim, Melik benim. Kim bana dua edecek
* Ebû Ürnâme (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Derdi ki: "Ey
Allah'ın Resülül En ziyade dinlenmeye (ve kabule) mazhar olan
dua hangisidir?"
"Gecenin sonunda yapılan dua ile farz
namazların ardından yapı lan dualardır!" diye cevap verdi."
* Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatı yor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Ezanla kaamet
arasında yapılan dua reddedilmez (mutlaka kabule mazhar
olur.)" "Öyleyse, dendi, "ey Allah'ı n Resûlü, nasıl dua edelim?"
"Allah'tan, dedi, dünya ve âhiret için Mıyet isteyin!"
* Sehl İbnu Sa'd (radı yallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"İki şey vardı r, asla
reddedilmezler: Ezan esnası nda yapı lan dua ile, insanlar birbirine
girdikleri savaş sı rası nda yapı lan dua."
* Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatı yor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Kul Rabbine en
ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise (secdede) duayı çok
yapın."
* Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) anlatı yor:
"(Allah'ı n kabul ettiği) üç
müstecab dua vardı r, bunları n icâbete mazhariyetleri hususunda
67
YITIK HAZINE-1
hiç bir şekk yoktur. Mazlumun duası, müsâfirin duası, babanın
evladına duası ."
* Abdullah İbnu Amr İbni'l-As (radıyallâhu anh) anlatı yor:
"Resalullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"İc.âbete
mazhar olmada gâib kimsenin gâib kimse hakkında yaptığı
duadan daha sür'atli olanı yoktur."
* Hz. Ebeı Hüreyre (radı yallâhu anh) anlatı yor: "Resülullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyudular ki: "Acele etmediği
müddetçe herbirinizin duası na icâbet olunur. Ancak şöyle diyerek
acele eden var: "Ben Rabbime dua ettim duamı kabul etmedi."
Müslim'in diğer bir rivâyeti şöyledir: "Kul, günah taleb etmedikçe
veya sıla-i rahmin kopmasını istemedikçe duası icâbet görmeye
(kabul edilmeye) devam eder." TirmizVnin bir diğer rivâyetinde
şöyledir: "Allah'a dua eden herkese Allah icâbet eder. Bu icâbet,
ya dünyada peşin olur, ya da ahirete saklanır, yahut da dua
ettiği miktarca günahından hafifletilmek süretiyle olur, yeter ki
günah taleb etmemiş veya sıla ı rahmin kopmasını istememiş
olsun, ya da acele etmemiş olsun
* Hz. Câbir (rachyall,)hu anh) anlatı yor: "ResCılullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu, ir ki: "Nefslerinizin aleyhine
dua etmeyin, çocuklarınızı n aieyhine de dua etmeyin,
hizmetçilerinizin aleyhine de dua etmeyin. Malları nı zın aleyhine
de dua etmeyin. Ola ki, Allah'ın duaları kabul ettiyi saate
rastgelir de, istediğiniz kabul ediliverir."
* Hz. Enes (radı yallâhu anh) anlatı yor: "Resülullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden herkes,
ihtiyaçlarının tamamı nı Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı
bağına varıncaya kadar istesin."
* ELA Hüreyre hazretleri (radıyallâhu anh) anlatı yor:
"Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teâla
Hazretleri kendisinden istemeyene gadap eder."
* İbnu Mes'ud (radı yallâhu anh) hazretleri anlatı yor:
"Reseılullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allahu Teâla
Hazretleri'nin fazlından isteyin. Zira Allah, kendisinden
istenmesini sever. Ibadetin en efdali de (dua edip) kurtuluşu
beklemektir."
68
YİTİK HAZİNE-1
* Ebû'd-Derdâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kardeşinin gıyabı nda
dua eden hiçbir mü'min yoktur ki melek de: "Bir misli de sana
olsun" demesin."
Ebû Dâvud'un rivâyetinde şu ziyâde vardı r:
"Melekler: "Amin, bir misli de sana olsun!" derler."
* Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Her kim, kendine
zulmedene beddua ederse, ondan intikamını (dünyada) almış
olur."
* Fadâle İbnu Ubeyd (radıyallâhu anh) anlatıyor:
"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dua eden bir adamı n, dua
sırası nda Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e salat ve
selam okumadığını görmüştü. Hemen:
"Bu kimse acele etti"
buyurdu. Sonra adamı çağırıp:
"Biriniz dua ederken, Allahu
Teâlâ'ya hamd u senâ ederek başlası n, sonra Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'e salât okusun, sonra da dilediğini
istesin" buyurdu."
* Hz. Ömer (radı yallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Dua sema ile arz
arası nda durur. Bana salat okunmadıkça, Allah'a yükselmez.
(Beni hayvanı na binen yolcunun maşrabası yerine tutmayın.
Bana, duanızın başında, ortası nda ve sonunda salât okuyun.)"
* Hz. İbnu. Mes'ud (radı yallâhu anh) anlatı yor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer (radı yallâhu
anhümâ) beraber otururlarken ben namaz kılıyordum. (Namazı
bitirip) oturunca, Allah'a sena ile zikretmeye başladım ve
arkası ndan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a salât okuyarak
devam ettim. Sanra kendim. için duada bulundum. (Bu tarzım'
beğenmiş olacak ki) Hz. Peygaı nber (aleyhissalâtu vesselâm);
"İşte!.İstediğin veriliyor. İşte! istediğin veriliyor" dedi."
* Hz. Übeyy İbnu Kat (radıyallâhu anh) anlatı yor:
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) birisine dua edeceği vakit
önce kendisine dua ederek başlardı ."
* Ebû Müsabbih el-Makrâi, Ebû Züheyr en-Nümeyri
(radıyallahu anh)'den naklen anlatı yor: "Bir gece Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) ile beraber çı ktık., Derken bir adama
69
YİTİK HAZINE-1
rastlatdık. Sual (ve Allah'tan talep) hususunda çok ısrarlı idi.
Resâlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu dinlemek üzere
durakladı. Ve:
"Eğer (duayı ) sonlandırırsa vâcib oldu!"
buyurdu. Kendisine:
"Ne ile sonlandırırsa ey Allah'ın Resâlür
denildi.
"Amin ile" dedi, uzaklaştı . Adama:
"Ey fülan! duanı
âminle tamamla ve de gözün aydın olsun!" dedi."
* Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatı yor: "Resülullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Sizden biri dua
edince "Ya Rabb! Dilersen beni affet! Ya Rabb dilersen bana
rahmet et!" demesin. Bilâkis, azimle (kesin bir üslubla) istesin,
zira Allah Tel Hazretleri'ni kimse icbâr edemez. "
* Ebeı Musâ (radı yallahu anh) anlatı yor: "Bir sefere (Hayber
Seferi) çı kmıştık. Halk (yolda, bir ara) yüksek sesle tekbir
getirmeye başladı . Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm) (müdahele ederek):
"Nefislerinize karşı merhametli
olun. Zira sizler, sağır birisine hitab etmiyorsunuz, muhâtabınız
gâib de değil. Sizler gören, işiten, (nerede olsanız) sizinle olan
bir Zât'a, Allah'a hitab ediyorsunuz. Dua ettiğiniz Zât, her
birirıize, bineğinin boynundan daha yakındı r" dedi."
* Hz. Muâz (radı yallahu anh) anlatı yor: "Resülullah
(aleyhissalâtu vesselâm), bir kimsenin: "Ya Rabbi, senden
nimetin kemâlini taleb ediyorum" dediğini işitmişti. Sordu:
"Nimetin kemâli nedir?"
"Bu bir duadı r, onunla dua edip,
onunla hayır (çok mal) ümid ettim" dedi. Resülullah
(aleyhissalâtu vesselâm)
"Sordum, zira, nimetin kemâli
cennete girmektir, ateşten kurtulmaktır" dedi. Bir başkasının da
şöyle dediğini işitti:
"Ey celal ve ikrâb sahibi Rabbim!" hemen
şunu söyledi:
"Duana icabet edilmiştir, (ne arzu ediyorsan)
durma iste" Derken ,bir başkası nı n:
"Ya Rabbi senden sabır
istiyorum!" dediğini işitmişti, ona da:
"Allah'tan bela istedin,
afiyet de iste!" dedi.
* Hz. "kişe (radı yallahu anhâ) anlatı yor: "Restılullah
(aleyhissalâtu vesselâm) özlü duaları tercih eder, diğerlerini
bırakı rdı."
70
YİTİK HAZİNE-1
* Hz. İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: "ResOlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) duayı üç kere yapmaktan, istiğfarı üç
kere yapmaktan hoşlanırdı ."
* Hz. Enes İbnu Mâlik radı yallahu anh anlatıyor:
"Resülullah şu duayı çok yapardı : "Allahümme sebbit kalbT alâ
dinike.(Allahım kalbimi dinin üzere sabit kı l." Bir adam: "Ey
Allah'ı n Resülül Biz sana iman ettiğimiz ve senin getirdiklerini
tasdik ettiğimiz halde bizim (âkibetimiz) için korkuyor musun?"
dedi. Aleyhissalâtu vesselâm adama şu cevabı verdi: "Kalpler,
muhakkak ki Rahman'ın parmaklarından iki parmağı arasındadı r,
onu (dilediği şekilde) döndürür."
Ravi der ki : "A'meş iki
parmağını gösterdi. "
71
YİTİK HAZİNE-1
RİSALE-İ NUR'DA DUA
İman, duayı bir vesile-i katiye olarak iktizâ ettiği; ve fıtrat-ı
insaniye onu şiddetle istediği gibi, Cenab-ı Hak dahi "Duanız
ehemmiyetiniz
var?"
meâlinde,
olmazsa
ne
.* ,s
S -'''' s -.;; .0 -.S S--•- - . ):.
N) _,14.0,>.,)
5
- ,,s'
ferman ediyor. Hem,
U
-, 4 "
,t ofi
:.4044.411
emrediyor.
Eğer desen: "Birçok defa duâ ediyoruz, kabul olmuyor.
Halbuki, ayet umumidir; her duâya cevap var," ifade ediyor.
Elcevap: Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdı r. Her
dua için cevap vermek var; fakat kabul etmek, hem ayn-ı
matlübu vermek Cenab-ı Hakkın hikmetine tabidir. Mesela, hasta
bir çocuk çağırır: "Yâ hekim, bana bak."
Hekim "Lebbeyk," der. "Ne istersin?" Cevap verir.
Çocuk "Şu ilacı ver bana" der.
Hekim ise, ya aynen istediğini verir, yahut onun
maslahatına binâen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına
zarar olduğunu bilir, hiç vermez.
İşte, Cenab-ı Hak Hakim-i Mutlak, hazır, nazır olduğu için,
abdin duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini,
huzaruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat, insanın
hevaperestâne ve heveskarâne tahakkümüyle değil, belki
hikmet-i Rabbâniyenin iktizasıyla, ya matlübunu veya daha
evlasını verir veya hiç vermez.
DUADAKİ GAYE
Hem, duâ bir ubadiyettir; ubûdiyet ise, semeratı
uhreviyedir. Dünyevi maksadlar ise, o nevi dua ve ibâdetin
vakitleridir; o maksadlar, gâyeleri değil. Mesela, yağmur namazı
ve duası bir ibâdettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir; yoksa,
o ibâdet ve o duâ, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o
niyet ile olsa, o duâ, o ibâdet halis olmadığından, kabule layı k
olmaz.
72
YİTİK HAZİNE-1
Nasıl ki, güneşin gurübu, akşam namazının vaktidir; hem
güneşin ve ayı n tutulmaları, küsOf ve husCıf namazları denilen iki
ibâdet-i mahsusanın vakitleridir. Yani, gece ve gündüzün nuranı
ayetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlahiyeyi ilâna medâr
olduğundan, Cenab-ı Hak, ibadını, o vakitte bir nevi ibâdete
davet eder. Yoksa, o namaz, açı lması ve ne kadar devam
etmesi, müneccim hesabiyle muayyen olan ay ve güneşin husCıf
ve küsüflarının inkişafları için değildir. Aynı onun gibi,
yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin
istilası ve muzı r şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı
mahsusalarıdı r ki, insan o vakitlerde aczini anlar; duâ ile, niyaz
ile Kadır-i Mutlakın dergahına iltica eder. Eğer duâ çok edildiği
halde, beliyyeler der olunmazsa, denilmeyecek ki, "Duâ kabul
olmadı." Belki denilecek ki, "Duânın vakti, kazâ olmadı." Eğer
Cenab-ı Hak, fazl ve keremiyle, belayı ref etse, nurun ara nur, o
vakit duâ vakti biter, kazâ olur.
Demek duâ, bir sırr-ı ubOdiyettir. Ubüdiyet ise, hâlisen
livechillah olmalı . Yalnız aczini izhâr edip, duâ ile Ona iltica
etmeli; Rubübiyetine karışmamalı . Tedbıri Ona bı rakmalı,
hikmetine itimad etmeli, rahmetini ittiham etmemeli.
Evet, hakikat-i halde, âyat-ı beyyinatın beyanlyla sabit olan
budur ki: Bütün mevcudat, herbirisi birer mahsus tesbih ve birer
hususi ibâdet, birer has secde ettikleri gibi; bütün kainattan
dergah-1 İlahiyeye giden, bir duadır.
Ya istidad lisaniyledır-bütün nebâtat ve hayvanatı n duaları
gibi ki, herbiri lisan-ı istidadıyla Feyyaz-1 Mutlaktan bir sûret
talep ediyorlar ve esmasına bir mazhariyet-i münkeşife
istiyorlar. Veya ihtiyac-ı fitrı lisanlyladı r-bütün zıhayatın,
iktidarları dahilinde olmayan hacat-ı zareıriyeleri için dualarıdı r ki,
herbirisi o ihtiyac-ı fıtrı lisâniyle Cevad-ı Mutlaktan idâme-i
hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metalibi istiyorlar.
Veya lisan-ı ıztıranyla bir duadır ki, muztar kalan herbir zıruh,
katı bir iltica ile duâ eder, bir hamı-i meçhülüne iltica eder, belki
Rabb-i Rahlmine teveccüh eder.
Bu üç nevi duâ bir mâni olmazsa dâimâ makbuldür.
73
YİTİK HAZINE-1
Dördüncü nevi ki, en meşhurudur, bizim duâmızdır. Bu da
iki kısımdır: Biri fiili ve hali, diğeri kali)î ve kalİdir. Mesela,
esbâba teşebbüs, bir duâ-i fiilidir. Esbabın içtimaı, müsebbebi
icad etmek için değil, belki lisan-ı hal ile müsebbebi Cenab-ı
Haktan istemek için, bir vaziyet-i marziye almaktır. Hattâ çift
sürmek, hazine-i rahmet kapı sını çalmaktır. Bu nevi duâ-i fiili,
Cevad-ı Mutlakın isim ve ünvanına müteveccih olduğundan,
kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır.
İkinci kısım, lisan ile, kalb ile duâ etmektir; eli yetişmediği
bir kısım metalibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel
gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: Duâ eden adam anlar ki, birisi
var; onun hatırat-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, herbir
arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına
meded eder.
İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Duâ gibi hazine-i
rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medân olan bir
vesileyi elden bırakma. Ona yapış; ala-yı illiyyin-i insaniyete çı k.
Bir sultan gibi, bütün kainatın dualannı kendi duân içine al, bir
abd-i külli ve bir vekil-i umumi gibi
kainatın güzel bir takvimi ol.
- de,
MÜMİNİN EN İYİ DUASI
Sual: Mü'minin mü'mine en iyi duası nasıl olmalıdır?
Elcevap: Esbab-ı kabul dairesinde olmalı . Çünkü bazı şerâit
dahilinde dua makbul olur. Şerait-i kabulün içtimaı nispetinde
makbuliyeti ziyadeleşir.
Ezcümle, dua edileceği vakit, istiğfar ile manevi'
temizlenmeli; sonra, makbul bir dua olan salavat-ı şerifeyi
şefaatçi gibi zikretmeli ve âhirde yine salâvat getirmeli. Çünkü,
iki makbul duanın ortasında bir dua makbul olur.
• Hem bizahri'l-gayb, yani gıyaben ona dua etmek,
• Hem hadiste ve Kur'ân'da gelen me'sur dualarla dua
etmek; mesela,
74
YİTİK HAZİNE-1
gibi cami dualarla dua etmek
• Hem hulûs ve huşû ve huzur-u kalble dua etmek,
• Hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından
sonra,
• Hem mevâki-i mübarekede, hususan mescidlerde,
• Hem Cumada, hususan saat-i icabede,
• Hem şuhur-u selâsede, hususan leyali-i meşhurede,
• Hem Ramazan'da, hususan Leyle-i Kadirde dua etmek,
kabule karin olması rahmet-i İlahiyeden kaviyen me'muldür.
O makbul duanı n ya aynen dünyada eseri görünür; veyahut
dua olunanı n âhiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul
olur. Demek, aynı maksat yerine gelmezse, dua kabul olmadı
denilmez, belki daha iyi bir surette kabul edilmiş denilir.
DUANIN BİR MEYVESİ
Duanın en güzel, en latif, en leziz, en hazır meyvesi,
neticesi şudur ki:
Dua eden adam bilir ki, birisi var ki onun sesini dinler,
derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli
her şeye yetişir. Bu büyük dünya hanı nda o yalnı z değil; bir
Kerim Zat var, ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyacatı nı yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanla-rı nı def edebilir
bir Zatın huzurunda kendini tasavvur ederek bir ferah, bir inşirah
duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp
der.
75
YİTİK HAZINE-1
EĞER VERMEK İSTEMESEYDİ
Dua ubudiyetin ruhudur ve halis bir imanın neticesidir.
Çünkü dua eden adam duasıyla gösteri-yor ki:
"Bütün kâinata hükmeden birisi var ki, en küçük işlerime
ı ttılaı var ve bilir. En uzak maksudları-mı yapabilir. Benim her
halimi görür, sesimi işitir. Öyleyse, bütün mevcudatın bütün
seslerini işitiyor ki, benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri O
yapıyor ki, en küçük işlerimi de Ondan bekliyorum, Ondan
istiyorum."
.1
,»
4j
L$43 Ip+
J5
eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.
76
denildiği gibi,
YITIK HAZINE-1
CİHAD, HAKK'A ŞAHİDLİKTİR - 2
Allah'a giden çeşitli yollar vardır ve bu yolların sayı sı
mahlükatın mefesleri adedincedir. Allah, kendisi için cihad
edenleri bu yollardan birine mutlak surette hidâyet eder. Ne
kadar hayır yolu varsa onları n önüne çıkarır, ne kadar şer yol
varsa, öyle yollardan onları korur.
Allah'ın yolu Sırat-ı Müstakim'dir. O yolu bulan bir insan,
her şeyde orta yolu tutar gider. Gazapda, akılda, şehvette orta
yolu tuttuğu gibi, cihadda ve ibadetlerde de hep orta yolu takip
eder. Bu, Allah'ın insanı kendi yoluna hidayet etmesi demektir.
Fedakarlı k derecesi ne olursa olsun, dışa karşı verilen bu
kavga, bütünüyle Cihad-ı asgara dahildir. Ancak bunun küçük
cihad olması, büyük cihada nisbetledir; yoksa cihadın küçük
hiçbir tarafı yoktur ve kazandı rdığı netice ise pek büyüktür. Nasıl
büyük olmasın ki, bu yolda gazi olup Cennet'e namzet olma,
şehid olup berzah hayatını dipdiri yaşama ve her ikisinin
sonunda Allah'ın rızası na erme söz konusudur. Evet, böyle bir
neticeyi sonuç veren cihad nası l küçük olabilir ki?..
Cihad-ı asgar, dinin emirlerini fiilen yerine getirme ve o
mevzOda kendinden bekleneni eda etmektir. Cihad-ı ekber ise,
onu ihlaslı ve şuurlu olarak yapma ve daima kendi kendisiyle
kavga içinde bulunmadır. Kin, nefret, hased, enaniyet, gurur,
kendini beğenme, fahir, nefs-i emmâre gibi varlığında ne kadar
yıkıcı ve tahrip edici his ve kötü huy varsa, bütününe birden
cihad ilan etmek, hakikaten zor ve çetin bir cihaddır ki, bu
sebeple buna en büyük cihad denilmiştir.
İnsan, küçük maddi cihadda bulunduğu zaman çok kere
kendini düşünmeye vakit bulamaz. Bu, bir tehlikedir. Bir ikinci
tehlike de, insan küçük cihadı terk ettiği zaman baş gösterir ki, o
da pörsüyüp çürümedir. Bu duruma ma'ruz kalan bir insanı
bütün kötü düşünceler dört tarafından sarar ve onun ma'nevi
hayatını felce uğratır. Bu bakımdan, maddi cihad yapmadan
insanı n kendini koruyup kollayabilmesi cidden zordur. İşte
zorlardan zor bu duruma işaret için Efendimiz, gazadan
dönerken büyük cihada dönüldüğünü söylemiştir. Bunun ma'nası
şudur: İman ettik, cihad da yaptı k, gazâ şerefiyle şereflendik;
belki biraz da ganimet aldık. Bundan böyle üzerimize bir rahat
ve rehavetin çökme ihtimali vardır. Belki bazı larının içine kendini
77
YITIK HAZINE-1
beğenmişlik gelecektir. Belki de nefs-i emmâre, başka yollardan
ruha girip onu ifsad edecektir. Demek ki, bizi bir sürü tehlike
beklemektedir. Onun için bundan sonra verilecek kavga, bir
öncekinden daha çetin ve daha büyük olacaktı r.
Bu sözün muhatabı sahabiden ziyade, onlardan sonra
gelenler ve bizleriz. Onun için bu ölçüye çok iyi dikkat etmemiz
gerekmektedir. Eğer bir insan cihadı bütünüyle dışa karşı yapı lan
davranışlara bağlıyor ve bir iç murakebesinden uzak
bulunuyorsa, bu takdirde o insan, tehlike mıntıkasına girmiş
sayılı r.
Asr-ı saadetin insanı, harp meydanları nda kavga
verirken arslanlar gibi dövüşür, gece olunca da hepsi birer derviş
kesilir ve sabahlara kadar ibadet ve zikirle Cenab-ı Hakk'a
kullukta bulunurlardı . O kadar ki, sanki onlar gündüzleri gözleri
hiçbirşey görmeyen o cengaverler değil de hayatlarını hep bir
köşede inziva ve ibedetle geçiren zahidlerdi. İş böyle olunca,
maddi cihadı herşey sayıp cihad-ı ekberi görmemezlikten gelmek
veya cihad-ı ekber diye diye dinin en önemli bir müeyyidesini
yı kı p onu ruhbanlığa çevirmek dinin reıhüna hı yanetten başka
birşey değildir. İşte önümüzde Allah Rasülü'nün bütün bir hayatı
ve işte teker teker bütün sahabi..1
Bir muharebe gecesinde iki sahabi nöbet bekliyor.
Gündüz akşama kadar kı lı ç sallamış bu insanlar, gece de sabaha
kadar nöbet tutacak ve düşmanı n muhtemel saldı rı sı nı orduya
haber vereceklerdi. Biri diğerine, "Sen istirahat et de biraz ben
bekleyeyim, sonra da seni kaldırırım" der. İstirahata çekilen
çekilir, diğeri namaza durur. Bir ara düşman vaziyeti anlar ve
ayakta namaz kılmakta olan bu sahabiyi ok yağmuruna tutar.
Vücudu kan revan içinde kalmıştır; ancak o, namazını bitirinceye
kadar dayanır ve namazını bitirdikten sonradı r ki, yanındakini
kaldırır. Arkadaşı, onun durumunu görünce hayretten dona kalır
ve "Niçin" der, "birinci ok isabet ettiğinde haber vermedin?"
Cevap şöyledir: "Namaz kı lıyor ve Kehf süresini okuyordum.
Duyduğum o derin zevki bozmak, bulandı rmak istemedim...."
Huzur onu böyle çepeçevre kuşatmıştı . Sanki namazda
Kur'an okurken, Kur'an bizzat ona nazil oluyor ve sanki Cibril,
onun ruhuna Kur'an solukluyordu da o, böyle bir vecd içinde iken
bağrına saplanan oktan acı dahi duymuyordu. İşte büyük ve
78
YİTİK HAZİNE-1
küçük cihadı kendinde toplayan insanların durumu ve işte cihad
adı na hakikatın gerçek yüzü...
Efendimiz'de, her iki cihadı da en uç ve ufak noktada
bütünleşmit olarak görüyoruz.
O, harb meydanları nda bir cesaret abidesi olurdu. Hatta
Hz. Ali gibi şecaat örneği kahramanların itirafı yla, harb
meydanı nda endişe ve korkuya kapı lan bütün sahabi O'nun
arkasına saklanır ve kendilerini emniyete alırlardı. Mesela,
Huneyn'de öyle bir kükremişti ki, atını n dizginlerini iki kişi
tutmakta zorlanıyor, O ise durmadan düşman saflarına doğru
atı nı mahmuzluyor, bir taraftan da en gür sadasıyla
haykırıyordu: "Ben Peygamberim, bunda yalan yok. Ben,
Abdülmuttalib'in torunuyum, bunda yalan yok."
Bu şecaat ve kahramanlı k abidesi insan, ibadetlerinde
de aynı şekilde adeta bir kulluk abidesiydi. Namaz kılarken
kaynayan bir tencere gibi ses çı karırdı; ağlayı p gözyaşı döktüğü
zaman, kendisini görenleri rikkate sevkederdi. Bazen günlerce
oruç tutar, "savm-ı visal" yapardı . Bazen sabaha kadar namaz
kı lar ve ayakları şişerdi. Hatta Hz. Aişe validemiz, bu tehalükü
çok görerek, "gelmiş geçmiş günahları affolan Sen, niçin bu
kadar kendini yoruyorsun?" diye sormuş, O da, "Allah'a
şükreden bir kul olmayayım mı?" cevabını vermişti.
Mağarada yılan ve çiyanlara aldırış etmeden gizlendiği
esnada müşrikler mağaranın ağzına kadar gelmiş ve Hz. Ebu
Bekir, O'nun namı na telaşlanınca, gayet sakin "Korkma, Allah
bizimledir" buyurmuştu. Bu korkusuz şahıs, Kur'an dinlerken
öyle rikkate geliyor, öyle gözyaşı döküyordu ki, nefesi kesilecek
gibi oluyordu. Mesela, İbn-i Mesud'a "Bana Kur'an oku" demişti.
O ise, edep içinde "Yâ Rasülallah, Kur'an Sana nazil olurken ben
Sana Kur'ân mı okuyacağım?" cevabını vermiş ancak Allah
Rasûlü, ısrar gösterip "Ben başkasından Kur'an dinlemeyi
severim" buyurmuşlardı . Bunun üzerine İbn-i Mesud, Nisâ
Süresinin başından okumaya başlamış. "Her ümmetten bir şahid
getirdiğimiz ve seni de hepsine şahid kı ldığımız o gün nasıl
olacak!" (Nisâ Süresi, 41) meâlindeki ayete gelince, Allah Rasülü
artık dayanamaz hale gelmiş ve eliyle "yeter, yeter" demişti.
Gerisini İbn-i Mesud'dan dinleyelim: "Sustum. Dönüp baktım ki,
Allah Rasülü hıçkıra hıçkı ra ağlı yordu". O, bir kalp ve gönül
insanıydı . Maddi cihadda da, manevi cihadda da en öndeydi.
79
YİTİK HAZİNE-1
Ümmetini istiğfara teşvik ediyor ve "ben, hergün yetmişten fazla
istiğfar ediyorum" diyordu.
Büyük cihadda muvaffak olan bir insanı n ekseriyet
itibariyle, küçük cihadı da kazanması muhakak ve mukadderdir.
Fakat, büyük cihadda kaybeden insanın küçük cihadda kazandığı
hiç görülmemiştir. Öyleleri, iş ve hizmeti bir kerteye kadar
götürseler bile, neticeye varmaları mümkün değildir.
Hz. Aişe validemiz anlatıyor: "Allah Ras0Iü, bir gece
bana hitaben; "Ya Aişe", dedi, 'müsaade eder misin, bu gece
Rabbimle beraber olayım." (O, Rabbiyle beraber olmak için bile
hanımından müsaade isteyecek kadar incelerden ince bir insandı .
Asalet, O'nun damarlarına işlemişti.) Ben, "Yâ RasOlallah" seninle
olmayı isterim; fakat senin istediğini daha çok isterim" dedim.
Sonra, Allah Ras0Iü abdest aldı, namaza durdu, kıraatinde "İnne
fi halkissemavati ve'l ardi" âyetini okudu, okudu ve sabaha
kadar gözyaşı döktü."
Allah Rasülü, bazen de hanımını uyandırmamak için, hiç
sormadan kalkar ve ibadet ederdi. Yine Hz. Aişe validemiz
anlatıyor: "Bir gece uyandığımda Allah Rasülü'nü bulamadım.
Hemen kıskançlık damarım kabardı; acaba diğer hanılarından
birinin yanına mı gitti, diye düşündüm. Yerimden doğrulurken
elim, karanlıkta Allah RasOlü'nün ayaklarına ilişti. Baktım ki,
Allah Ras0Iü secdeye kapanmış, bir şeyler okuyor. Okuduğu
duaya kulak verdim, şunları söylüyordu: (Mealen) "Allahım,
Senin gadabından, öfkenden Senin rızana sığınıyorum.
Ukabetinden bağışlamana sığınıyorum. Allahım, Sen'den yine
Sana sığınıyorum. (Kahrı ndan lütfuna, celalinden cemaline,
ceber0tiyetinden Rahmaniyet ve Rahimiyetine sığınıyorum.) Sen,
Seni sena ettiğin gibisin. (Ben Seni sena edemem. Senin en
büyük şâhidin, yine Sensin.)"
İşte Allah Rasülü ve işte onun iç derinliği ve büyük
cihadı!
O böyle olunca, ashabı daha başka türlü olabilir miydi?
Öbür tarafta O'nunla beraber olabilmek için, burada O'na
benzemek gerekir. Sahabi, tam anlamıyla bunun şuurundaydı.
Hatta onlardan bazı ları, Sevban gibi, Allah RasOlü'nden ayrı
kalma düşüncesi akı lları na geldiği an, iştahtan kesilir ve ciddi
rahatsız olurlardı.
80
7.BÖLÜM
YITIK HAZINE-1
Büyük ve küçük dhadı bir arada mütalaa eden &yet ve
hadisler vardır. Bunlardan biri de "en-Nasr" süresidir. Bu kısa
sürede mealen şöyle denmelctedir: "Allah'ın yardımı ve zaferi
gelip de, insanlann bölük bölük Allah'ın dinine girmekte
olduklannı gördüğün vakit, Rabbine hamdederek O'nu tesbih
eyle ve O'ndan mağfiret dile, çünkü o tevbeleri fazla fazla kabul
edendir".
Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman insanlar fevc
fevc, bölük bölük Isl&m'a girecekti ve öyle de oldu. Maddi cihad,
(dhad-ı asgar), emr-i bil-malruf nehy-i anil-mühker ve Hakkın
anlablması sayesinde engeller bertaraf edildi ve insanlar, Islam
dinine girmeye başladılar.
Işte bu merhalede Cenab-ı Hakk'ın emri şu oluyor:
"Rabbini hamd ile tesbih ve takdis et". Çünkü bütün bu olanlar,
bir taraftan Rabbrnin sana bir ihsanklın diğer taraftan da bütün
bunlan yapan ve yaratan Allah'tan O halde bunlan düşün ve
Rabb'ini hamd ve tesbih et!
Debdebe ve ihtişam içinde kazanılan bu
muzafferiyetlerin yanısıra insan, kendi iç dünyasında nefsine
karşı da bir zafer kazanmalıdır ki, cihad tamamlanmış ve cihad
hakikati bütünleşmiş olsun. Bu çizgide Hz. Aişe validemiz bize
şunu naklediyor: "Bu süre nazil olduktan sonra Allah Ftasülü
sürekli "Sübhaneke Allahümme inni estağfiruke ve etübu ileyke"
duasını okumaya başladı.
Efendimiz (say), bir hadislerinde bu iki dhadı yine bir
arada zikreden "İki göz vardır ki, Cehennem ateşi görmez: Harp
meydanlan ve cephelerde nöbet tutan askerin gözü ve bir de
Allah korkusundan ağlayan göz?
Sınır boylannda veya harb meydanlannda en tehlikeli
anlarda nöbet tutarak uykuyu terkeden insanın cihadı, maddi
cihaddır. Bu dhadı yapan insanın gözü Cehennem ateşine maruz
kalmayacaktır. Bir de manevi ve büyük dhadı yerine getiren göz
vardır ki, o da Allah korkusundan ağlayan gözdür. Evet, bu her
iki göz, Cehennemi ve onun azabını görmeyecektir.
Memeden çıkan sütün tekrar geriye dönmesi nasıl muhal
ise, Allah korkusundan ağlayan gözün Cehennem'e girmesi de o
derece muhaldir. Allah yolunda üstü başı toz toprak içinde kalan
bir insanın durumu da bundan farklı değildir. Çünkü Allah
83
YITIK HAZINE-1
Rasülü, bu toz ve toprağın Cehennem ateşiyle asla bir araya
gelmeyeceği mevzüunda bir çok beyanda bulunmuşlardır.
Allah korkusuyla ürperip ağlayan göze, düşmanın
geleceği yerleri gözetleyen, nöbet bekleyen, rabıta yapan,
memleketin başına gelecek felaketler karşısında göğsünü siper
eden, müesseseler kuran, yaşatma zevkiyle yaşama hazzından
uzak kalan insanların gözleri, cehennem ateşini görmeyecektir.
Bu itibarladır ki, cihadı, millete bir anlatma iddiasıyla sağda solda
diyalektik yapmaktan ibaret görenler, şayet anlattıklarını ne
ölçüde tatbik ettiklerini kontrol etmiyorlarsa, bu takdirde sadece
vakit öldürüyor ve bir de kendilerini aldatıyorlar demektir.
İçlerini zapt u rabt altına alamamış, riyanın burnunu kıramamış,
fahri ayakları nın altında ezememiş, başkaları na iş buyurmayı ve
gösteriş yapmayı omuzlarından silkip atamamış insanların
yaptığı dış müdahalaler, huzursuzluk kaynağı olma ve gürültü
çıkarmaktan başka bir ma'nâ ifade etmeyecektir. Öte yandan,
mes'eleyi yalnız ma'nevi cihad şeklinde ele alıp "kendi kavgamı
vermeden, başkalarıyla uğraşmam doğru olmaz" diyerek bir
köşeye çekilenler, çekilip nefsine derece kazandırmayı herşeyin
üstünde görenler ve dışa karşı verilen kavgaya iştirak
etmeyenler ise -en hafif ifadeyle- İslam'i yogileştirme gayretine
düşmüşler demektir.
Bu ikinci gruptakilerin bazılarında şöyle bir düşünce
hakimdir: Koyunu kendi ayağından, keçiyi de yine kendi
ayağından asarlar. Nefsini kurtaramayan, başkasını da
kurtaramaz. Öyleyse insan, önce kendini kurtarmaya bakmalıdır.
Oysa böyle düşünen kimseler, her şeyden önce bilmelidirler ki,
insan, nefsini kurtardığını zannettiği gün, kendini girdapların en
içinden çıkılmazı na kapdırmış sayılır. Aslında, kim kendini
kurtardığını söyleyebilir ki? Kur'ân, "Yaktı.] sana gelinceye kadar
Rabbine kulluk et" (Hicr Soresi, 99) buyurmaktadır. Yani kimse,
perde açılıp da öbür âlemden "artık buyur" deninceye kadar,
kulluk ma'nasına dahil hiçbir fıilden uzak kalamaz. İnsan,
ömürünün son nefesine kadar kullukla mükelleftir.
Bu durumda, mükellefıyetleri devam eden bir insanın
kendini kurtardığını söylemesi nasıl mümkün olabilir ki..!
Öyleyse, insanın nefsiyle cedelleşmesi, içindeki fena huylarla
yaka paça olması ve kendini ı slaha çalışması, hayatının sonuna
kadar devam edecektir.
84
YİTİK HAZINE-1
Havf ve
recâ ağırlı klı bir hayat yaşamak
mecburiyetindeyiz. Neticeden emin olmak, hiçbir mü'mine
yakışmaz. Ümitsizlik de, aynı şekilde mü'minin sıfatı olamaz.
Ancak, havf tarafı ağır basmalıdır. Hz. Ömer gibi bir insan bile,
son anlarını yaşarken endişe içindeydi. Ancak hakkında İbn-i
Abbas'ı n hüsn-ü şehadette bulunması ve "senin iyi bir insan
olduğuna ahirettte ben şahid olurum" demesi, bir ma'nâda onu
bu endişeden kurtarmıştı . Kur'ân-ı Kerim'de, "Rabbinin
azametinden korkana Cenab-ı Hakk iki cennet va'detmektedir."
(Rahman, 46) buyurulmakta değil midir?
Netice olarak, mevzOu şöyle hülâsa edebiliriz:
Küçük ve büyük cihad, teker teker ele alındığında,
birinde sadece lafazanlı k, diyalektik ve anarşi, diğerinde ise
mistiklik, miskinlik, tembellik ve uyuşukluk hakim olur. Hakiki
cihad, her ikisini birleştirmekle mümkündür ki, Allah Rasâlü'nün
ve sahabenin cihad anlayışı da budur.
Islam'ın yetiştirdiği büyük ve hakiki mürşidlerde de hep
aynı cihad şuurunu görmekteyiz. Onlardan hiç biri, cihadı tek
yönlü ele almamış, demir parmaklıklar arkasında bile hakkı
neşretme gayretinden bir an uzak durmamış ve gecelerini
gündüzleri kadar aydı nlık geçirmişlerdir. Rableriyle olan
münasebetlerini de asla gevşetmemiş ve hizmetlerinin çapı ne
derece geniş olursa olsun, kalb dairesini ihmale
uğratmamışlardır. Bu sayede duydukları her şey, onlarda yeni bir
iman peteğinin oluşmasına vesile olmuş; böylece ihsan şuuruyla
yaşamış; kendilerini her an Cenab-ı Hakk'ın murakabesinde
hissetmiş ve bu amelleriyle Rabb'lerine o derece kurbiyet ve
yakınlık kazanmışlardır ki, Rabb, onların gören gözü ve tutan eli
olmuş ve böylece binleri bereketlenip binlere ulaşmıştı r.
Günümüzün insanı, Cenab-ı Hakk'ı hoşnud edecek bir
cihad yapmak istiyorsa -ki öyle yapması lazımdı r- başkalarına
hak ve hakikati anlatıp neşretmenin yanıbaşında, kendisini ve
arzularını da kontrol altı na alı p, ciddi' bir iç murakabesine
geçmelidir. Yoksa, kendi kendini aldatma ihtimali çok kuvvetlidir
ve yaptığı şeylerin, ne kendine, ne de başkaları na yararı
olmayacaktır.
Cihad eri, Allah'ı her şeye tercih edecek şekilde ihlaslı,
samimi, yürekten ve gönül insanı olmalıdır. Ancak o zaman,
verilen mücadele faydalı olacaktır. O, başkalarına karşı felsefe
85
YİTİK HAZINE-1
yapıp zihinlere faydalı faydasız bir sürü maleımat yığın. aktarma
yerine, kalp ve kafalara mümkün olduğunca samimiyet, hüsn-ü
niyet, içtenlik ve gönül adamı olma şuurunu yerleştirmeye
çalışmalıdır.
Cihad, bir iç ve dış fetih dengesidir. Onda hem erme,
hem de erdirme söz konusudur. İnsanın özüne ermesi, bu,
büyük cihaddır. Başkalarını erdirmesi, bu da küçük cihaddır.
Bunun biri diğerinden ayrıldığı sürece, cihad, cihad olmaktan
çı kar. Birinden miskinlik, diğerinden anarşi doğar. Halbuki biz,
Muhammedl bir ruhun doğmasını bekliyoruz. Bu da, her
mes'elede olduğu gibi bu mes'elede de, Allah Rasülü'ne ittiba ve
uymakla mümkün olacaktır.
Ne mutlu onlara ki, kendi kurtuluşlan kadar başkalarının
kurtuluşları için de yol ararlar. Ve yine ne mutlu onlara ki,
başkalarını kurtaralım derken, kendilerini untumazlar!..
86
YITIK HAZINE-1
BER/İ' İBN İ(ZİB
Ensar'dan olan bir sahabi. Babası kib olup
Hâriseoğulları'ndandır. Künyesi Ebu Ammare'dir. Nesebi, Berâ' b.
kib b. Adiy b. Ceşm b. Mecdia b. Hârise b. Haris b. Hazrec b.
Amr b. Mâlik b. Evs'tir.
Hicret'ten önce müslüman oldu. Uhud savaşından itibaren bütün
gazalarda bulundu. Sıffin'de Hz. Ali tarafında yer aldı .
Resulullah'ın ashabından Medine'ye ilk gelenler Mus'ab b. Ümeyr
ile İbni Ummi Mektum'du. Bu zatlar Berâ'nın da bulunduğu
Medineliler'e Kur'an okuyorlardı . Resulullah'ın bir gazvesine
katıldı. Veda haccından önce Berâ, Hz. Hâlid b. Velid ile birlikte
Yemen'e gitti. Daha sonra oraya gönderilen Hz. Ali ile geri
döndü. Hz. Ali'nin hilafeti sırasında Küfe'de bulunuyordu.
Hicret'in yetmişüçüncü yılında orada vefat etti. Muhammed b.
Malik, onun parmağında altın yüzük taşıdığını naklederek onunla
olan konuşmasını anlatır:
"Herkes itiraz ederek niçin altın yüzük taktığını sorduklarında
Beri' cevaben Bir gün Resufflullah ganimet dağıtırken elindeki
altın yüzüğü bana verip, "Al bunu, Cenab-ı Hak ile Resulu'nüun
sana taktığı bu yüzüğü parmağında taşı" buyurdular. Şimdi siz
ne diye bana Rasülullah'ın parmağıma taktığı bu yüzüğü çıkar
diyorsunuz?" dedi.
Berk Hz. Peygamber'den üç yüzden fazla hadis rivayet etmiştir.
Bunlardan yirmiikisi Buhari ile Müslim tarafından rivayet edilip
muttefekun aleyhtir. Bera'nı n rivayetlerinden bazıları.
-Resulullah Medine'de on altı on yedi ay Beytü'l Makdis'e doğru
namaz kıldı. Sonra bir ikindi namazında Kâbe'ye döndü.
- Yatarken abdest alıp sağ tarafa yat ve de ki: "İlahi, kendimi
sana teslim ettim. işimi sana bıraktım. Arkamı sana dayadım.
Çünki ümidim de sendedir, korkum da. Senden sığınacak yer
varsa o da sensin. Senden kurtulacak yer varsa yine sensin.
87
YITIK HAZINE-1
İlahi, indirdiğin kitabına, gönderdiğin peygamberine iman ettim.
" Şayet o gece ölürsen fı trat üzere ölürsün. "
-" Şu yedi şeyi yap: Cenazeyi mezara kadar izle, hastayı ziyaret
et, davete icabet et, mazluma yardı m et, yemini kabul et, selamı
karşıla, aksı rana dua et. "
ABDEST NASIL ALINIR?
Farz, sünnet ve edeplerini yukarıdaki maddelerde verdiğimiz
abdesti tertip ve usâlüne göre ancak şöylece alabiliriz:
Abdeste başlarken şu dua yapılmalıdır:
"Bismillahilazim ve'l hamdülillâhi alâ dini'l Islam" .
"Yüce Allah'ın ismini anarak başlarım. Beni Islam dini ve akidesi
üzere yarattığı için hamd ederim."
Abdest almaya niyetlendikten sonra, eCızü besmele çekilerek
eller bileklere kadar yıkanır. Parmakta yüzük varsa, kı mı ldatı lı r.
Altı na suyun geçmesi sağlanı r.
Uzuvların yı kanması sı rası nda bizden öncekilerden nakledilen şu
duaları okumak abdestin edeplerindendir.
A- Mazmaza=Ağıza su verme sı rasında: "Allâhümme einni alâ
tilaveti'l Kur'ân ve zikrike ve şükrike ve hüsn-i ibâdetike."
"Allah'ı m, Kur'ân-ı Kerimi okumada, seni zikretme, sana
şükretme ve sana güzel şekilde kulluk etmede yardımını istirham
ederim."
B- Istinşak = Buruna su verme sı rası nda: "Allâhümme, erihni
râyihate'l Cenneti verzukrıl min neimiha."
"Allah'ı m, bana Cennetin kokusunu koklat. Cennet nimetlerinden
beni rı zı klandır."
C- Yüzü Yıkama Sırasında
"Allâhümme, beyyid vecht binOrike yevme tebyaddu vücâbun ve
tesveddü vücâh."
"Allah'ı m, bir kı sı m yüzlerin ağarı p nurlandığı, bir kı sı m yüzlerin
ise karardığı gün, benim yüzümü nurlandı r, ağart."
D- Sağ Eli Yıkama Sırasında
"Allâhümme, a'tı ni kitabi biyernint ve hâsibni hisâben yesirâ."
"Allah'ı m, kitabı mı -amel defterimi- sağl elime ver ve hesabı mı
kolaylaştı r."
E- Sol Eli Dirseklere Kadar Yıkama Sırasında
88
YITIK HAZİNE-1
"Allâhümme, lâ tu'tini kitâbi bisimâli velâ min verâi zahfı ."
"Allah'ım, kitabımı -amel defterimi- sol elimden ve arkamdan
verme."
Sonra sıra başı meshetmeye gelir.
Kaplama mesh için, eller ıslatılır, küçük parmakla üç parmak uc
uca getirilir. Önden başlayarak başın üstü sıvazlanı p arka ve yan
taraflarda böylece meshedilir.
F- Kulakları Yıkarken
"Allâhümnnec'alni minellezine yesterniunel-kavle feyettebiâne
ahseneh."
"Allah'ım, beni hak sözü dinleyenlerden ve onun en güzeline
uyanlardan eyle." denilir ve kulaklar yıkanır.
G- Boyuna Mesh Etme Sırasında
"Allâhümme a'tik unuki (veya rakabeti) mine'n-nâri."
"Allah'ım, boynumu Cehennem ateşinden azad buyur."
H- Ayakları Yıkama Sırasında
"Allâhümme, sebbit kademeyye ales'sırâtı yevme tezülü Fhi'lakdâm."
"Allah'ım, Sırat köprüsünde ayakların kaydığı günde ayaklarımı
kaydırma, sabit eyle..."
Abdest alıp bittikten sonra Rasülullah (s.a.s.)'e salavât getirilmeli
ve şu dua okunmalı dır:
"Allâhümmec'alni minettevvâbine vec'alni mine'l-mütetahhirTn."
"Allah'ım, beni, teybe eden ve günahlarından temizlenen
kullarından eyle..."
89
4.BÖLÜM
YİTİK HAZİNE-1
HADİS-İ ŞERİFLERDE MESULİYET DUYGUSU
: ıiı Jim) Jı;[ :Juı 14.-Ç. âÛı 'Çs..,:;)
.ft
ı 4C
•■■
ı t
ı
ft
D
d»
r
O ğ
s.ıı
ıı ı
J
ı
fo t, ı
ı o ı
.t
t
O
ft
.ı
,
f
ıı
Wt,
O
fr J_,:,""4
c.3
4
J
• Ji
'LJU
sjfilb
,
„
ıı
1
Zaıo..0.,:4A
ı o ı
A.e.ry.+4
t
o
.p
İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "ResOlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hepiniz çobansınız ve
hepiniz sürünüzden mes'ulsünüz. İmam çobandır ve sürüsünden
mes'Cıldür. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes'uldür.
Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mes'ılldür.
Hizmetçi, efendisinin malından sorumludur ve sürüsünden
mes'eıldür."İbnu Ömer der ki: "Bunları ResOlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'tan işitmiştim. Zannediyorum ki şöyle de demişti:"Kişi
babasının malında çobandır, o da sürüsünden mes'Oldür."
[Buhari, Ahkam 1, Cum'a 11, İstikraz 20, Itk 17, 19, Vesâya 9,
Nikâh 81, 90; Müslim, İmaret 20, (1829); Tirmizi, Cihâd 27,
1705; Eb0 Davud, İmaret 1, (2928).]
AÇIKLAMA:1- Hadis, herkesin bir sorumluluk ve selahiyet
dairesinin olduğunu göstermektedir. "Çoban" diyen tercüme
ettiğimiz kelime rai'dir. Lügat açısından güden demek ise de,
hadiste "muhafazası için birşeyler tevdi edilmiş güvenilir
muhafız" ~asma kullanılmıştır.
2- İmam'dan maksad devlet reisidir. Bazı rivâyetlerde "emir"
denmiştir. Esasen bu bahiste emir ve imam kelimeleri müteradif
(eş manalı ) olarak kullanılmıştır.
93
YİTİK HAZİNE-1
3- Dikkat edilirse imam, erkek, kadın, hizmetçi, evlat gibi
fonksiyonları farklı
şahı slar, "çoban" vasfıyla tavsifte
birleşmektedirler. Şüphesiz bunların herbirinin sorumlu olduğu
husûslar farklı dı r.Hattabi: "İmamı n çobanlığı, hudûdu tatbik ve
hükümde adalete riayetkar olmak sûretiyle şeriatı korumaktı r;
erkeğin ailesine çobanlığı, işlerini idâre, hakları nı yerine
getirmek; kadının çobanlığı evin, çocukları n, hizmetçilerin işlerini
tanzim etmek, her hususta kocası na hayı rhah olmaktı r;
hizmetçinin çobanlığı, eli altında bulunan şeyleri koruması,
kendisine terettüp eden hizmetleri yapmasıdır" der.
4- "MI demiştir ki: "Bu hadisten anlı yoruz ki, çoban zatı için
tutulmaz, mâlikin, güdülmesini istediği şeylerin muhafazası için
tutulur. Öyle ise, Şari'in müsâde ettiği şeyler dışında tasarrufta
bulunmamalıdı r. Hadis, babı nda böylesine tatlı, böylesine câmi,
böylesine beliğ bir başka örneği olmayacak mükemmellikte bir
temsildir. Zira önce mücmel ve özlü şekilde beyanda bulunup
arkadan tafsil etti. Mükerrer kereler harf-i tenbihe (uyarı cı
unsura) yer vermektedir."Bazı alimler hadisin, baştaki: "Hepiniz
çobansınız, hepiniz sürünüzden mes'ulsünüz" şeklindeki mutlak
ifadesiyle hiç kimsesi olmayan bekar' da çobanlar arası na dahil
ettiğine dikkat çekmiştir. "Zira, derler, böyle birisi organları
üzerine çobandı r, fiil, söz ve itikad nevinden her ne emredilmişse
yapmaları her ne yasaklanmışsa terketmeleri meselesinde,
insanı n organları, kuvveleri, hisleri kişinin sürüsü hükmündedir.
Öyle ise insanın bir nokta-i nazardan, güdülen olması , bir başka
nokta-i nazardan güden olması na mani değildir."
5- Bu hadisi tamamlayan bir başka rivâyet Ebü Hüreyre'ye aittir:
"
:
ı".12,;,1 °J1 4131 ° rliÎ
'
"Her çoban
kı yamet günü hesaba çekilecektir: "Sürüsüne Allah'ı n emrini
tatbik etti mi etmedi mi?"Bu bâbta gelen başka hadisleri de
nazar-ı dikkate alan ulemâ şu kesin hükme ulaşmıştı r: "Mükellef
kimse, hükmü altı ndakilere karşı vazifelerinde kusur işlemiş ise
kıyamet günü muâheze edilecektir."Burada İbnu Hacer'in hadisle
ilgili olarak kaydettiği bir notu iktibas etmek münâsip düştü:"Bu
hadiste, bazı taassup sahiplerinin Emeviler lehine uydurdukları
yalan da reddedilmektedir. Şöyle ki: Ebü Ali el-Kerâbisî'nin
"Kitabu'l-Kaza"sında şunu okumuştum, "Bize ŞafiVnin amcası,
Muhammed İbnu Ali'den bildirdiğine göre demiştir ki: "İbnu
94
YITIK HAZ1NE-1
Şihâb, halife Velid İbnu Abdi'l-Melik'in yanı na girmişti. Velid ona
şu hadisten sordu: "Allah bir kulunu hilafet çobanlığına getirirse,
onun hasenatı nı yazar, fakat seyyiatını yazmaz." İbnu ŞihabrzZührı: "Bu düpedüz yalandır" dedi ve şu mealdeki ayeti okudu:
"Ey Davud, biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. O halde
insanlar arası nda hak ve adaletle hükmet. Hükmünde hevâ ve
hevese (hissiyâta) tabi olma ki bu, seni Allah yolundan saptı rı r.
Çünkü Allah yolundan sapanlar hesap gününü unuttukları için
onlara pek Çetin bir aza') vardı r" (Sad 26). Velid, bu cevab
üzerine: "insanlar bizi dinimizden ayartıyorlar" dedi.
MerMİN MESOLIYET İNSANIDIR
"Her birerleriniz ral (çoban) ve hepiniz elinizin
altı ndakinden sorumlusunuz: Devlet reisi bir râi ve elinin
altındakilerden sorumludur. Her fert, ehl ü ıyâlinin râisidir ve
raiyetinden mesTıldür. Kadı n beyinin hânesinin ralsi ve gözetiminde olan şeylerden sorumludur. Hizmetçi efendisinin malını n
râisi ve elinin altı ndakilerden mes'uldür. Herbirerleriniz râi ve
herbirerleriniz raiyetinden sorumludur." 342
Râi, herhangi bir şeyi görüp-gözeten, koruyup-kollayan
ma'nâsı na gelir. Çobana "râi" denmesi de, kendine emânet
edilen hayvanları en emin, en müsait yerlerde otlatması , onları
kurda-kuşa kaptırmaması herhangi bir şeye maruz kaldı kları nda
onlarla içden alâkadâr olması , bu kudsi vazifeyi ifa ederken de
fıtri safvetiyle, her zaman hasis Ihtiraslardan uzak kalabilmesi ve
sürüsüne karşı duyduğu derin şefkat, beslediği engin merhamet
hissiyle, onları n elemleriyle müteellim, lezzetleriyle de
mütelezziz olması gibi önemli hususlardan ötürüdür.
Ve işte, bir ma'nâda devlet reisi ile teb'a arası nda da böyle
bir münâsebet söz konusudur. Devlet reisi ve derecesine göre
değişik dâirelerdeki onun temsilcileri, ellerinin altı ndakilerini
görüp gözetmek, onları n elem ve lezzetlerini paylaşmak, onlara
mutlu gelecekler hazı rlamak ve onları n sı kıntı ları nı göğüslemekle
sorumludurlar...
Hâne reisi ile aile fertleri arasında da aynı münasebet bahis
mevzûdur; hâne reisi nafaka, elbise ve onlan uygun bir yerde
95
YİTİK HAZİNE-1
iskan etme gibi hususlarda birinci derecede sorumlu olduğu gibi,
talim, terbiye, hüsn-ü muâşeret, dünya ve ukba saadetini te'min
gibi mes'elelerde de sorumludur.
Aynı durum, kadının kocasıyla olan münasebetlerinde de
geçerlidir; kadın evinin işlerini tedvirde, kocasının malını, ırz ve
nâmusunu muhâfazada, sürüsünden mes'ul bir çoban gibi
sorumludur.
Hizmetkarı n, efendisinin malı nı, mülkünü; evladın, babanın
servet, şeref ve haysiyetini koruyup kollamadaki durumları, hep
bu "rat" ve "raiyye" mülahazasıyla alakalıdır. Denilebilir ki, din
nazarı nda ral ve merl olmadık hiçbir mükellef yoktur. Bir
yönüyle herkes tı pkı bir çoban, diğer yönüyle de güdülen raiyye
mesâbesindedir. Hatta bir râi için güdülecek herhangi bir râiyye
olmasa bile o yine sorumludur. Evet, herkes kendi nefsini, aklı nı
ve bütün duyguları nı , bütün uzuvlarını birer emanet gibi koruyup
kollama mecburiyetindedir.
İslam, bildiğimiz bütün sistemler ve dinler içinde, devlet
reisinden, evlerimizde çalışan hizmetçilere kadar, hem de, henüz
demokrasi rüyaları nı n görülmediği bir dönemde, herkesin
sorumluluğunu en ince teferruatına kadar belirleyip ilan eden
biricik hayat nizamıdır ve bu mevzOda ona raldb bir başka sistem
göstermek de mümkün değildir.
İslam Peygamberi "devlet reisi mes'Oldür"der, onun
sorumluluğunu,
sı nı rları nı,
sorumluluk
vazife
ve
mükellefiyetlerini bir bir sıralar.. kadı n ve erkeğin mes'ffliyetlerini
hatırlatır ve ayrı ayrı sahalarda, her ikisine de belli sorumluluklar
yükler.. babanın evlada, evladın babaya karşı mes'uliyetlerinden
söz eder ve her iki tarafın da hak ve mükellefiyetlerine, dikkat
çeker.. hatta, bu mevzOda, dünyadaki gelişmeler nazar-ı itibara
alınacak olursa, çok erken sayı labilecek bir dönemde, hizmetçi
ve işçilerin hak ve mes'üliyetlerinden bahisler açarak, beşer
tarihindeki içtimai çalkantılardan çok önce sosyal bir probleme
çözüm teklif eder.
İşte size, devlet reisi ve teb'anı n karşılı klı haklarından -ki,
çoğu Ahkam-ı Sultaniyelerde beyan edilmiştir- evlad ve anababa hakları na, ondan karı-koca ve işçi-işveren haklarına kadar,
96
YİTİK HAZİNE-1
fıkıh kitapları nda, ahlak ve terbiye risalelerinde, içtimaiyat ve
hukuk eserlerinde; oldukça hacimli birer yer işgal eden onca
mes'elenin üç-beş kelime ile peygamberâne bir ifadesi daha..
97
YİTİK HAZINE-1
RİSALE-İ NURDA MESULİYET DUYGUSU
MUKADDESAT VE MESULİYET
Başkasına itimat etmeyen nefsiyle teşebbüs eder. Size bir
misal söyleyeceğim: Siz göçersiniz. Göçerin malı koyundur; o işi
bilirsiniz. Şimdi herbiriniz, bazı koyunları bir çobanı n uhdesine
vermişsiniz. Halbuki çoban tembel ve muavini kayıtsı z, köpekleri
değersizdir. Tamamı yla ona itimat etseniz, rahatla evlerinizde
yatsanız, biçare koyunları müstebit kurtlar ve hı rsızlar ve belalar
içinde bı raksanız daha mı iyidir; yoksa onun adem-i kifayetini
bilmekle nevm-i gafleti terk edip, hanesinden her biri bir
kahraman gibi koşsun, koyunları n etrafında halka tutup, bir
çobana bedel bin muhafız olmakla, hiçbir kurt ve hırsı z cesaret
etmesin, daha mı iyidir?
Mukaddesat o koyunlardan daha kıymetlidir.
KADER AÇİSİNDAN MESULİYET
Kader ve cüz-i ihtiyar? İslâmiyetin ve imânın nihayet
hududunu gösteren, hal? ve vicdan? bir imânın cüzlerindendir.
Yoksa ilmi ve nazar? değillerdir. Yani, mü'min, her şeyi, hatta
fiilini, nefsini Cenab-ı Hakka vere vere, ta nihayette teklif ve
mesuliyetten kurtulmamak için, cüz-i ihtiyar? önüne çıkıyor; ona
"Mesul ve mükellefsin" der. Sonra, ondan sudOr eden iyilikler ve
kemâlât ile mağrur olmamak için, kader karşısına geliyor; der:
"Haddini bil, yapan sen değilsin."
Evet, kader, cüz-i ihtiyar?, imân ve İslarniyetin nihayet
merâtibinde; kader, nefsi gururdan; ve cüz-i ihtiyar?, adem-i
mesuliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil-i imâniyeye girmişler.
Yoksa, mütemerrid nüfüs-u emmârenin işledikleri seyyiâtı nı n
mesuliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve
onlara in'âm olunan mehasinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz-i
ihtiyariye istinat etmek, bütün bütün sırr-ı kadere ve hikmet-i
cüz-i ihtiyâriyeye zıd bir harekete sebebiyet veren ilmi' meseleler
değildir. Evet, mânen terakki' etmeyen avam içinde, kaderin cayı istimâli var; fakat, o da mâziyât ve mesâibdedir ki, yeisin ve
hüznün ilacıdı r. Yoksa, maasi ve istikbaliyatta değildir ki,
sefahete ve atâlete sebep olsun. Demek, kader meselesi teklif ve
mesüliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan
98
YITIK HAZINE-1
kurtarmak içindir ki, imâna girmiş. Cüz-i ihtiyar?, seyyiâta merci
olmak içindir ki akkleye dahil olmuş; yoksa mehâsine masdar
olarak tefer'un etmek için değildir.
Evet, Kur'ân'ın dediği gibi, insan, seyylâtından tamamen
mesüldür. Çünkü, seyyiâtı isteyen odur. Seyyiât, tahribât
nevinden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribât yapabilir.
Müthiş bir cezaya kesb-i istihkak eder: bir kibrit ile bir evi
yakmak gibi. Fakat, hasenâtta iftihara hakkı yoktur; onda, onun
hakkı pek azdır. Çünkü, hasenatı isteyen, iktizâ eden rahmet-i
İlâhiye ve icad eden kudret-i Rabbâniyedir. Sual ve cevap, da?' ve
sebep, ikisi de Hak'tandır. İnsan, yalnız duâ ile, iman ile, şuur
ile, ma' ile, onlara sahip olur.
Fakat seyyratı isteyen, nefs-i insaniyedir-ya istidad ile, ya
ihtiyâr ile. Nası l ki beyaz, güzel güneşin ziyası ndan bazı
maddeler, siyahlı k ve taaffün alı r; o siyahlık onun istidadı na
âittir. Fakat, o seyyiâtı çok mesalihi tazammun eden bir kanun-u
İlahi ile icad eden, yine Hak'tı r. Demek, sebebiyet ve suâl,
nefistendir ki, mesuliyeti o çeker. Hakka âit olan halk ve icad ise,
daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için, güzeldir,
hayı rdı r.
İşte, şu sı rdandı r ki, kisb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer
değildir. Nasıl ki pek çok rnesalihi tazammun eden bir
yağmurdan zarar gören tembel bir adam, diyemez "Yağmur
rahmet değil." Evet, halk ve icad da bir şerr-i cüzi ile beraber
hayr-ı kesir vardı r. Bir şerr-i cüzi için hayr-ı keski terk etmek,
şerr-i kesir olur. Onun için, o şerr-i cüzT hayı r hükmüne geçer.
İcad-ı İlahide şer ve çirkinlik yoktur; belki, abdin kisbine ve
istidadına âittir.
MUKADDES KELİMELERİ ÖĞRENMEYENLER
...şu memleketin maâbid ve medâris-i diniyesinden başka,
makberistanın mezar taşları dahi birer telkin edici, birer muallim
hükmündedir ki, o maani-i mukaddeseyi ehl-i imana ihtar
ediyorlar.
Acaba kendine Müslüman diyen bir adam, dünyanın bir
menfaati için bir günde elli kelime frengi lügatı ndan taallüm
ettiği halde, elli senede ve hergünde elli defa tekrar ettiği
99
YİTİK HAZINE-1
Sübhanallah, Elhamdülillah ve La ilâhe illallah ve Allahu ekber
gibi mukaddes kelimeleri öğrenmezse, elli defa hayvandan daha
aşağı düşmez mi?
BÜYÜK CİHAD, KÜÇÜK CİHAD
Cihad, insanın gücünü kullanarak, kendini zorlayarak,
hayatın akışına ters mânilere göğüs gererek kendi özüne ermeye
çalışmasıdır ki, buna büyük cihâd ma'nâsına 'Cihad-ı ekber '
diyoruz. Bir de, aynı şeyin başkalarını özleriyle bütünleştirmek
için yapılanı vardır ki, bu da küçük cihad yani 'Cihad-ı asgar'dır.
Düşmana haddini bildirmiş ve kılıçlar' düşman kanıyla
kıpkızıl kesilmiş olarak bir cihaddan dönerken cemaatına hitaben
Allah Rasülü, "şimdi, küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz"
buyurmuşlardır. Büyük cihadın ne olduğunu soran sahâbeye de,
"Nefisle mücadele" cevabını vermişlerdir.
Bu ifade, aslında bir hakikatın iki ayrı yüzüdür. Her iki
yönünde de, insanlığın temizlenmesi, saflığa ermesi ve Allah
katında matlüp keyfiyeti kazanması bahis mevzâudur ki, bu
ma'nâda cihadın büyüğü de, küçüğü de aynı hakikatın birbirini
tamamlayan iki ayrı yüzüdür. Esasen, peygamberlerin gönderiliş
gayesi de, insanların bu hale gelmesini sağlamaktır. Bu husus,
Kur'ân-ı Kerinn'de şöyle anlatılır: "Nitekim, kendi içinizden, size
ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitab'ı ve hikmeti
öğreten ve bilmediklerinizi öğreten bir Rasol gönderdik."
(Bakara, 151)
Peygamberler, insanların gözlerindeki perdeyi aralamak
ve Cenab-ı Hakk'ın ayetlerini okumalarını temin etmek için
gönderilmişlerdir. Böylece insanların zihin ve kalblerindeki
mânialar yı kılacak, eşya ve hadiselere bakış keyfiyetleri
bütünüyle değişecek ve körlük ve sağırlı k hesabına geçen
günleri, peygamberlerin getirdikleri nur sayesinde aydınlanı p,
100
YİTİK HAZINE-1
ayrı bir ma'nâ ve değer kazanacaktır. Evet, ayat-ı tekviniyeyi
okuma ve anlama, ancak peyamberlerle mümkün olmuştur.
İnsanlar, madenler gibi işlenmeye muhtaçtırlar. Belli bir
potada erimelidirler ki, üzerlerindeki curüfu ve işe yaramayan
kı smı atarak, matlâb keyfiyeti elde edebilsinler. istenilen
keyfiyet ise, hiç şüphesiz, Cenab-ı Hakk'ı n razı olduğu hüviyete
kavuşmuş olmaktadı r. Bu hale ermek ise, ancak nebilerin
irşachyla mümkün olabilecektir. Onların eritici ve erdirici potasına
girmeden saf ve som altın veya gümüş olmak, asla mümkün
değildir.
Ayette dikkat çekilen bir başka husus da, Nebi'nin Kitab'ı
ve hikmeti öğretmesidir. Eğer Kitap'tan maksat Kur'ân ise -ki
öyledir- hikmet, Kur'an'dan başkasıdır. Zira aynı şeyin kendi
üzerine atfedilmesi caiz değildir. Bundan da anlıyoruz ki hikmet,
Efendimiz'in Sünnet-i Seniyyeleridir.
Nebi, bunların ötesinde bir de bizlere, o güne kadar
bilmediklerimizi talim edecektir. Bu hitap, sadece Kur'ân'ın inzal
buyurulduğu günün insanına inhisar ettirilemez. Demek ki,
kıyamete kadar gelen insanları n Nebiden öğrenecekleri çok şey
olacaktı r...
Şahsi' hayat adına, kalp tasfiyesine giden yollan biz,
Allah Rasülü'nden öğreniyoruz. O'nun tilmizleri arasında Hz. Ali
gibi "gayb perdesi açılsa yakinim artmayacak " diyen; Şah-ı
GeylanT gibi, yerde iken gökteki esrarı sezen ve Fudayl b. İyaz,
İbrahim Edhem, Bişr-i Hafi gibi başları Nübüvverin kademine
değen binler ve yüzbinler hep o büyük terbiyenin meyveleridir.
Eğer Efendimiz'den sonra peygamberlik mukadder olsaydı,
bunların her biri İsrail Peygamberleri döneminde olduğu gibi
nübüvvet semasında pervâz edeceklerdi...
Peygamberimiz'in bize öğrettiği çok şey olmuştur ve
daha da olacaktı r. İnsanlık, hayatın her sahasında bugüne kadar
akıl erdiremediği birçok mes'eleyi O'ndan öğrenmiş ve gelecekte
de cehaletin zifirT karanlığından O'nun getirdiği nur sayesinde
101
YITIK HAZINE-1
kurtulup, ışık cümbüşleri arasında birer aydınlık tufanı idrak
edecek; ilim, fen ve tekniğin doruğuna bu ışıktan merdivenlerle
tırmanacaktır.
Evet, peygamberlik mesleği, insanları billârlaştırma,
olgunlaştırma, özlerine ulaştırma ve Rabb'in hoşnut olacağı bir
duruma kavuşturma vazifesini yüklenen ve kendinden sonra
gelen da'va adamlarına da aynı yükü miras olarak bırakan bir
meslektir. Bu neticeyi elde edebilmek de, ancak cihadla
mümkündür.
CA'FER B. EBİ TALİB
Hz. Peygamber'in amcası Ebeı Tâlib'in oğlu. EIDO Tâlib'in
Tâlib, Akil, Câ'fer ve en küçükleri Hz. Ali olmak üzere dört oğlu
vardı. Hz. Câfer, Rasâlullah (s.a.$) daha Erkam'ın evine girip
İslâm'ı yaymaya başlamadan önce müslüman olmuş; ikinci
Hicret kâfilesine katılarak hanımı Esma binti Üveys ile birlikte
Habeşistan'a hicret etmişti.
Habeş muhacirlerinin sayısı sekseniki erkek ve on kadına
ulaştı. Daha sonra bunlardan otuzdokuz kadarı, bazı Kureyş
büyüklerinin İslâm'a girdiği haberi üzerine Mekke'ye geri döndü.
Fakat bu haberin asılsızlığı ortaya çıkınca, bazıları gizlice bazıları
da Mekkeli müşrik akrabalarının himayesi altında, Mekke'ye
girebildiler.
Kureyş müşrikleri, muhacirleri Habeşistan'dan geri
çevirmek üzere Abdullah b. Ebi Rabia ile Amr b. el-ıbis'ı değerli
hediyelerle Habeşistan'a gönderdiler. Elçiler Habeş NecaşIsi
nezdinde müslümanları kötüleyince, Cafer b. Ebi Talib
müslümanların temsilcisi olarak konuştu ve müşriklere üç soru
sorulmasını istedi:
102
YİTİK HAZINE-1
1) Biz Kureyş'in köleleri miyiz? 2) Mekke'de bir cinayet
mi işledik ki, zorla iade edilmemizi istiyorlar? 3) Mekke'de mal
gasbettik de, üzerimizde başkaları nın hakları mı vardı r?
Kureyş elçileri bütün bu sorulara olumsuz cevap
verdiler. Ancak, puta tapmayı bı rakı p İslam dinine girmelerinin
suç olduğunu bildirdiler. Bunun üzerine Necaşt Ca'fer'e İslam
dini ile ilgili sorular sordu. Hz. Câ'fer, Islam'ın getirdiği iman,
ahlak ve fazilet esaslarından söz etti. NecaşVnin isteği üzerine
Meryem Suresi'nin* baş tarafından okumaya başladı . Ankebut*
ve Rûm* surelerini de okudu. Bu sırada NecaşNin gözlerinden
yaşlar akı yordu. Istek devam edince, Hz Câfer Kehf* süresini
okudu. Necaşi, kendisini tutamayarak "Vallahi, bu aynı kandilden
fışkıran bir rıCırdur ki, Mûsa da, Isa da aynı mesajla gelmiştir."
dedi. Hz. Muhammed'in bir peygamber olduğuna kanaat getirdi.
Bunu açı kladı ve Müslümanları himaye etti.
Câ'fer b. Ebi Talib ve arkadaşları hicretin yedinci yılı nda
Habeşistan'dan Medine'ye döndüler. Bu sı rada Hz. Peygamber
Hayber gazvesinde bulunuyordu. Hayber ganimetlerinden
Habeşistan'dan gelenlere de pay verildi.
Hz. Câ'fer, Hicret'in sekizinci yı lı nda vuku bulan Mute
gazvesine katıldı ve orada şehit düştü. Mûte, Şam'a yakın bir
köy olup, halkı Gassanilerden ve Rumlar'dan oluşuyordu. Hz.
Peygamber, Haris b. Umeyr'i Şam'a, GassanI hükümdarı na elçi
olarak göndermişti. MCıte'den geçerken, vali Şurahbil b. Amr
tarafından yakalandı ve Hz. Muhammed'in elçisi olduğu
anlaşılınca da şehit edildi. Hz. Peygamber olaya çok üzüldü.
Düşmana karşı bir ordu hazırlanması nı istedi. Üç bin kişilik bir
ordu hazırlandı . Allah Rasûlü öğle namazından sonra, orduya
Zeyd b. Hârise'yi komutan tayin ettiğini o şehit olursa yerine
Câ'fer b. Ebi Tâlib'in, o da şehit olursa yerine Abdullah b.
Revaha'nın geçmesini bildirdi. (İbn Sa'd, Tabakat, II, 128; İbn
İshak, es-SIre, IV, 15) Düşman hristiyan Arap ve Rumlardan
oluşan büyük bir ordu toplamıştı. Ebû Hüreyre şöyle der: "Mute
savaşında ben de bulundum. Müşrikleri gördüğümüz zaman
onların sayı, silah, at, atlas, ipek, altın vb. bakımı ndan bizimle
103
YİTİK HAZINE-1
karşılaştırılamayacak, karşılarında durulamıyacak derecede
olduklarını gördük. Gözüm kamaştı. Çarpışma başlayınca, baş
kumandan Zeyd b. Hârise, Hz. Peygamber'in sancağını elinde
tutarak ilerledi. Vücudu Rumlar'ın mızrakları yla delik deşik
oluncaya kadar çarpıştı ve sonunda şehit oldu."
Zeyd b. Hârise şehit düşünce, Câ'fer b. Ebi Talib sancağı
aldı. Zırhını giyerek atına bindi. Düşmanın ortalarına kadar
ilerledi. Kurtulamayacağını anlayınca, önce attan inerek, atını
düşmanın yararlanamaması için saf dışı etti. 0 düşmanla
çarpışırken, "Cennet de, ona yaklaşmak da ne güzeldir. Onun
şerbetleri tatlı ve soğuktur" diye mırıldanıyordu. Bu sırada
düşman tarafından vurulup, bir eli kesildi. Sancağı diğer eline
aldı . 0 da vurulup kesilince, sancağı koltuğunun altına kı stı rdı.
Aldığı yaralarla yere düştü ve şehit oldu."
Abdullah b. Ömer der ki: "Câ'fer b. Ebi Tâlib'i şehitler
arasında aradık. Bedeninde doksandan fazla mızrak, ok ve kılıç
yarası bulduk." (İbn Sa'd Tabakât, IV, 38; Buhar?, Sahih, V, 87)
Hz. Cafer'in iki kolunun da kesilmesi üzerine, şehadetinden sonra
Rasülullah ona Cennet'te iki kanat takıldığını haber vererek şöyle
buyurmuştur: "Câfeti, Cennet'te meleklerle birlikte uçarken
gördüm." (TirmizI, Menâkıb, 69) Bundan sonra, kuş gibi
kanatlanı p Cennette uçtuğu hadisle sabit olan Câ'fer'e "çok uçan
Câfer" anlamında "Câfer-i Tayyâr" lâkabı verilmiştir.
104
YITIK HAZİNE-1
ABDESTİN SÜNNETLERI
1-Nlyetle Başlamak
Niyet, bir şeyi yapmayı kalbinden geçirmektir. Kalpden niyet
etmeden, yalnız dil ile niyeti söylemek yeterli değildir. Abdest
için niyet müstehap bir sünnettir. Ancak Şafii mezhebine göre
niyet, başlı başına bir ibadet olduğundan abdeste niyet de
farzdı r. Bu sebeple niyetsiz abdest olamaz.
2-Abdeste Besmele ile Başlamak
Abdeste başlarken Allah'u Teala'nın ismiyle yani besmele ile
başlamak sünnettir. RasOlullah (s.a.s.): "Allah'u Teala'nın ismini
zikretmeyen kimsenin abdesti yoktur." (EU, Davud, Tahâre, 48;
Tahâre, 20; Ibn Mâce, Tahâre, 41) buyurarak
besmelenin faziletini belirtmiş olmaktadır. Besmeleyi abdeste
başlarken okumak esastır. Çı plak bir halde iken veya tuvalette
besmele okunmaz. Bir kimse abdestin başında "Lailahe illallah"
veya "Elhamdülillah" dese besmele yerine geçer (Fetevayı
Hinddyye, 1,7).
3-Önce Bileklere Kadar Elleri Yıkamak
Ras01-i Ekrem (s.a.s.): "Sizden birisi uykusundan uyandığı
zaman, kat'iyyen elini yı kamadı kça su kabı na daldırması n. Çünkü
o, eli nerede gecelemiştir bilemez" (Buhar?, Vudisı', 26; Müslim,
Tahâre, 87-88; Ebu Davud, Tahare, 49) buyurmuştur. Ayrıca
insanı n eli, temizleme hususunda bir araçtı r. Dolayı sıyla ilkin onu
temizlemeye başlamak sünnettir. Bilindiği üzere, elleri,
dirseklere kadar yı kamak (dirsekler dahil) farzdı r. Fakat önce
bileklere kadar yı kamak tertip olarak sünnettir.
4-Misvak Kullanmak
RasOlullah (s.a.s.): "Eğer ümmetime zorluk vereceğinden
çekinmeseydim, her namazdan önce onlara misvak kullanmayı
mutlaka emrederdim." (Müslim, Tahâre, 15; Ahmed Ibn Hanbel,
II, 250, 400) buyurmaktadır. Dişleri parmakla yıkamak misvağın
yerini tutmaz. Ancak misvak bulunmazsa sağ elin bir parmağı ile
dişleri temizlemek misvak yerine geçerli olabilir.
5-Ağzı Yıkamak
105
YITIK HAZINE-1
Abdest alırken Rasülullah (s.a.s.)'in ağzını üç defa yıkadığı
(mazmaza yaptığı) bize ulaşan bilgiler arasındadır. Bunun sınırı,
suyun ağzı n tamamını kaplamasıdır. Ayrıca her seferinde suyu
yenilemek de sünnettir.
6-Burnu Yıkamak
Yine Hz. Peygamber (s.a.s.)'in abdest alırken burnuna da üç defa
su çektiği bilinmektedir. Burna su çekerek sol eli ile suyu
dışarıya verip yeniden su çekerek burnu sol el ile temizlemek
sünnettir.
7-Kulakların Meshedilmesi
Baş meshedilirken kulakların da aynı şekilde sayılarak
meshedilmesi sünnettir. Ayrı bir su ile meshedilmesini sünnet
olarak kabul edenler de vardı r.
8-Yıkanması Gereken Uzuvları Üçer Defa Yıkamak
Yıkanması farz olan yüz, eller ve ayaklar gibi organlarımızı üçer
kere yıkamak sünnettir. Bu organlarımızdan her birini yı kamaya
başlayı nca ilk yı kama farzdı r. En sağlam ve geçerli görüşe göre
ikinci yı kama ise sünnettir. Abdest alırken, yı kanmakta olan
organa su ulaşır ve ondan damla damla dökülüp akarsa,
yıkamanı n tamam olduğu tam anlamıyla anlaşılı r.
9-Parmakların Arasını Yıkamak
"Parmaklarınızın arasını hilalleyiniz ki onların arası na Cehennem
ateşi girmesin ve onları hilallemesin" (Ebu Davud, Tahâre 56,
59; TirmizI, Tahâre, 30; Savm 68; Nesai, Tahâre 91) buyuran
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu buyrukları yla belirtilen işi yapmak
sünnet olmaktadı r. Bu aynı zamanda, farz olan yı kamanı n da
kâmil anlamda gerçekleşmesini sağlar.
10-Sakalı Oymak
Abdest alırken sakalı bulunanların sakalları nı, parmakları nı
sakalı n içine sokarak alt taraftan üst tarafa doğru hareket
ettirmesi hilallemek olarak tanımlanmaktadı r. Rasâlullah
(s.a.s.): "Müşriklere muhalefet edin, bıyı kları kısaltı n, sakalı
uzatı n." (Müslim, Tahâre, 56; Ebâ Davud, Tahâre, 29; TirmIzI,
Edeb, 14; Nesâi, Zinet, 1, 56) buyurarak mü'minler için sakalın
106
YITIK HAZINE-1
gerekçe ve önemini belirtmiş olmaktadır. Dolayısıyla mü'minler
sakallarını sünnete göre uzatmak ve sakal bırakmak konusunda
duyarlı olmak zorundadı rlar.
11-Abdest Almaya Sağ Taraftan Başlamak
"Şüphesiz ki Allah'u Teala, her şeye sağldan başlanmasını sever.
Hatta ayakkabılar giyilirken ve çıkarılırken dahi" (Buharl, VudG',
31) buyuran Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu uyarısına göre de
abdeste sağldan başlamak sünnettir.
12-Tertibe Uymak
Abdest alırken, Mâide Saresinde beyan buyurulan sı raya uymak
ve bu sıraya göre abdest almak da sünnettir. Yani önce elleri ve
akabınde yüzü yıkamak, ardından da başı meshetmek ve en son
olarak da ayakları yıkamaktır. Imam şâfil (rh.a) bu sı raya
uymanı n farz olduğu kanaatindedir. Şafirnin bu içtihadı ile
alimler abdestin farzı nın altı olduğunu tesbit etmişlerdir ki bunlar
şöylece sı ralanmaktadır: Niyet, ellerin yıkanması, yüzün
yı kanması, başa meshedilmesi, ayakları n yı kanması ve tertibe
uymaktır.
13-Başın Tamamını Bir Defada Meshetmek
Abdest alan bir kimse, iki avucunu ve parmaklarını başının ön
kı smı ndan başlayarak arka kı smı na kadar, başın tamamını
kaplayacak bir şekilde arkaya doğru çekerek mesheder. Bu
sünnettir. Başın tamamını devamlı olarak meshetmek ve özürsüz
bir şekilde terk etmek günah olur.
Muvalât ise, organları ara vermeden birbiri ardında yıkamak
demektir. Öyle ki ı lıman bir havada ilk yı kanan organ, abdest
tamamlanmadan kurumamalıdır.
107
5.BÖLÜM
YİTİK HAZİNE-1
HADİS-İ ŞERİFLERDE GIYBET
jı.4 :jt;
;:i1
?j,,.11
‘.5.9
‘.5.;t :•;P
r
j t°Pt
:j3Ç
C.ı lS
ı
iı J
ı o
ı
C.AS
.14 1'43Hz. Eb0 Hüreyre (radı yallahu anh) anlatı yor: "Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Gıybetin ne olduğunu
biliyor musunuz?""Allah ve Resulü daha iyi bilir!" dediler. Bunun
üzerine:"Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdı r!"
açıklaması nı yaptı . Orada bulunan bir adam:
"Ya benim söylediğim onda varsa, (Bu da mı gıybettir?)"dedi.
Aleyhissalâtu vesselâm:"Eğer söylediğin onda varsa gıybetini
yapmış oldun. Eğer söylediğin onda yoksa bir de bühtanda
(iftirada) bulundun demektir." [Eb0 Davud, Edeb 40, (4874);
Tirmizi, Birr 23, (1935); Müslim, Birr 70 (2589).]
Görüldüğü üzere, Resulullah, gı ybeti, hakkında
konuşulan kimse işittiği takdirde hoşlanmayacağı bir vasfı ile onu
anmak olarak tarif etmektedir. Bu vasfı n onda olması şuçu
hafifletmiyor. Olmaması, gıybetten de büyük olan iftirayı teşkil
etmektedir. Gıybetle ilgili ülemanı n sunduğu tarifler, aslı nı bu
tariften almış olmalıdı r.
AÇIKLAMA:
111
YİTİK HAZİ N E-1
?.6
j
.j.1•01 : jı;
1;
:jı..;
:"LiL'a; .[;GA :J
zi■z
;. ;,;°1 ■
:o
„53
yt £1>ri t .]&.j
2,1; i;1"...J1
Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Ey Allah'ın Res0Iü,
sana Safiyye'deki şu şu hal yeter!" demiştim. (Bundan memnun
kalmadı ve):"Öyle bir kelime sarfettin ki, eğer o denize
karıştırılsaydı (denizin suyuna galebe çalıp) ifsad edecekti"
buyurdu. Hz. Aişe ilaveten der ki: "Ben Resulullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'a bir insanın (tahkir maksadıyla) taklidini yapmıştım.
Bana hemen şunu söyledi:"Ben bir başkasını (kusuru sebebiyle
söz ve fiille) taklid etmem. Hatta (buna mukabil) bana, şu şu
kadar (pek çok dünyalık) verilse bile!" [Eb0 Davud, Edeb 40,
(4875); Tirmizi, Sıatu'I-Kıyame 52, (2503, 2504).]
4J
(t-
ı 11
4)J4:
L5
„
j1;ü
1";
*
:jj::;2;
Ltl.51
Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Mirac gecesinde, bakı r
tı rnakları olan bir kavme uğradı m. Bunlarla yüzlerini (ve
göğüslerini) tı rmalı yorlardı."Ey Cebrail! Bunlar da kim?" diye
sordum:"Bunlar, dedi, insanların etlerini yiyenler ve ı rzlarını
112
YİTİK HAZİNE-1
(şereflerini) payimal edenlerdir." [Ebü Davud, Edeb 40, (4878,
4879).]
Hadiste geçen "insanların etlerini yiyenler"
tabiriyle, ayet-i kerimeye tevkifen gı ybet edenler
kastedilmektedir.
2- Bu kimselerin yüzlerini ve göğüslerini tırmalamakla
cezalandı rı lmaları hususunda Ttb? şu açıklamayı yapar: "Yüz ve
göğüs yolmak matem tutan kadınların vasfı olması münasebeti
ile müslümanları gı ybet edip şereflerini payimal edenlere ceza
kı lı nmıştır. Böylece bu iki sı fatın erkeklere yakışmadığı aksine en
kötü halde ve en çirkin surette olan kadınları n sıfatı oldukları
iş'ar edilmiş olmaktadı r."
AÇIKLAMA:1-
: jli aSiı
J
4-)•
-
.
•
oı
'4.U1
o
r
.e"
,111ı
4.1.!A
ı
vı
2.3ı
- •
:
L
„
ı.
;Js'ı
„
ıo
c)ıi
ı
°
-
ı
ı
ı
ı
o ıı
.
Müstevred (radı yallahu anh) anlatı yor: "Resulullah
(aleyhissalâtu vesselarn) buyurdular ki:"Kim bir müslüman('
gı ybet ve şerefini payimal etmek) sebebiyle tek lokma dahi yese,
Allah ona mutlaka onun mislini cehennemden tattıracaktı r. Kime
de müslüman bir kimse(ye yaptığı iftira, gı ybet gibi bir) sebeple
(mükâfaat olarak) bir elbise giydirilse, Allah Teâla Hazretleri
mutlaka, onun bir mislini cehennemden ona giydirecektir. Kim
de (malı , makamı olan büyüklerden) bir adam sebeiyle bir
makam elde eder (orada salah ve
takva sahibi bilinerek para ve makama konmak için riyakarlı klara
girer)se Allah Teâla Hazretleri Kı yamet günü onu mürâiler
113
YİTİK HAZINE-1
makamına oturtarak (rezil eder ve mürallere münasib azabla
azablandırır.)" [Ebâ Davud, Edeb 40, (4881).]
1
4.5:?i t
o
"
.J
e.
?
y
Said İbnu Zeyd (radı yallahu anh) anlatıyor: "Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Ribanın en kötüsü,
haksız yere müslümanı n ırzını (mânevT şahsiyetini) rencide
etmektir." [Ebâ Davdu, Edeb 40, (4876).]
Ribanın en kötüsü diye tercüme ettiğimiz
erbâ'rriba tabiri "en çok vebâle sebep olan", "en ziyade haram
olan" gibi mübalağalı bir mana ifade etmektedir. Burada
kötülüğü zihinde tesbit edilmek istenen şey gı ybettir. Çünkü ırzı
rencide, gı ybetle olur. Gı ybetin bu kadar kötü olması, kişinin
nazarı nda şerefin maldan daha kı ymetli olmasından ileri gelir.
Irzla kişinin manevi şahsiyetinin, içtimai itibar ve şerefinin
kastedildiğini bir kere daha hatırlatabiliriz. İbnu'l-Esir, enNihaye'de: "Irz, insanı n medh ve zemm yeridir. Nefsi de, selefi
de veya durumunun taalluk ettiği bir başkası da olabilir" diye
tarif ettikten sonra "kişinin nefsini ve hasebini (itibarı nı )
koruyan, onu noksanlaşma ve yaralanmalardan koruyan yönü de
dendi" diye açı klar. Hadiste Aleyhissalâtu vesselarn
o °
°
"
•
AÇIKLAMA:i-
sı Lsip
4„.5
j.s
"Her müslümanı n kanı , malı, ı rzı bir diğer müslümana haramdı r"
buyrulmuştur. Şu halde, insanı n kan ve maldan sonra gelen
varlığı, onun ı rzını teşkil etmektedir. İnsan ecdadıyla itibar
kazanı r, intisab ettiği cemaatte, köy veya şehri veya beldesiyle
itibar kazanı r, şeref duyar. Şu halde, yukarı daki tarifteki medh
ve zemm yeri tabiri ile insana itibar getiren, şeref kazandı ran her
hususun kastedildiğini anlamamız gerekir. Böylece kişiyi dolaylı
114
YİTİK HAZİNE-1
olarak rencide edici sözlerin daima gıybet hanesine yazılacağını
bilmemiz gerekir. Dinimizin insan mevzuundaki bu hassasiyeti,
ona verdiği yüce değerden kaynaklanır.
2- Gı ybeti kötülemede, onu riba ile mukayese etmek de başka
incelik. Çünkü dinimizde riba en çok kötülenen, kaçını lması
hususunda en çok dikkat çekilen, hassasiyet gösterilen bir
günahtır. Kur'an-1 Kerim'de "Ribâ (faiz) yiyen kimselerin kı yamet
günü, kabirlerinden şeytan çarpmış kimselerin kalkışı gibi
kalkacakları ... Allah'ın riba'yı helal sayan kâfırleri sevmediği"
ifade edilir (Bakara 275-276).şu halde, sadedinde olduğumuz
hadis, gı ybetin bu pis günahtan daha pis bir günah olduğunu
belirtmektedir. Tibi der ki: "Resulullah "ı rz"1, mübalağa kasdı yla
mal cinsine sokmuş ve ribayı iki çeşit kılmıştır: Bir çeşidi
müteârif riba'dı r yani borçludan, malını fazlası yla almaktı r.
Müteârif olmayan riba ise
kişinin dilini arkadaşını n ı rzı na
uzatmasıdır. Hadiste ikinci riba birinciden daha kötü ilan
edilmiştir."Gıybetin böylece kötülenmesi İslam'ın çok ehemmiyet
verdiği içtimâi tesanüdü zedeleyici olmasından ileri gelir. Başka
çeşit yaraları n tedavisi kolay ise de, manevi yaraların, içtimai
hastalıkların tedavisi zordur. Çoğu kere mümkün değildir. Üstelik
bu, ferdi hukuka girmektedir, affedilmesi, öncelikle gı ybeti edilen
kimsenin affetmesine bağlıdır. Halbuki bazan ı rk?, mezhebi,
siyasi cemaati mülahazalarla kitlelerin gı ybeti yapı lmakta,
böylece hem ümmet
birliği ciddi şekilde yaralar alarak
günümüzdeki darmadağanı klıkta olduğu gibi gı yr-i İslam
unsurlar karşısı nda güçsüz duruma düşülmekte; hem de öbür
dünyaya büyük veballe gidilmektedir. Gı ybete giren ufak bir
kelamla, icabında bir millet, bir hizib, bir aile mensupları toptan
rencide edildiği için günahı büyük olmaktadır. Dinimizde bu
korkunç hal, "gı ybetin, bütün sâlih amelleri, ateşin odunu yiyip
bitirdiği gibi yiyip bitireceği" şeklinde ifade edilmiştir. Evet ateş,
kıymık kıymık toplanan odunu ân-ı vahidde yok eder. Bir hayat
boyu binbir zahmetle kılınan namazlar, tutulan oruçlar ve nice
fedakârlıklarla verilen sadakalar hesapsı z bir çift sözle bir anda
yakılıp yok edilebilecek bir nezâhet arzetmektedir. Resulullah'ı n
ikazı bilhassa bu meslede iyi dinlenilmelidir.
3- Hadiste geçen istitâle, dil uzatma demektir. Bunun içine
rencide edici her çeşit sözün gireceği açı ktı r.
115
YİTİK HAZİNE-1
4- Hadiste yer verilen "haksı z yere" tabirinden ilimler, bazı
hallerde gıybetin caiz olacağı hükmünü çıkarmışlardır. Zulme
uğrayan, hakkı rencide edilen kimsenin şikayet etmeye, zilimin
yüzüne zulmünü haykırmaya hakkı vardır. Bu günah olan gıybet
değilir. Müteâkiben (4327. hadis) görüleceği üzere ehl-i bid'anın,
fisığın kötülükleri, onların şerrinden mü'minleri korumak
kasdı yla hallerinin beyanı caizdir, yasağa girmez.
ı
c4 ? 4 ı
j" L5:41 j--ÇJ ‘.;g4t-° J
:42
•1:),;"61;1
Hz. Câbir ve Hz. EIDO Hüreyre (radıyallahu anhümâ)
anlatı yor:"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Ne
fisı k ne de mücâhir (günah' açı ktan işleyen) kimse için söylenen
gı ybet sayılmaz. Mücâhir olan hariç, bütün ümmetim affa
mazhar olmuştur." [Rezin ilavesidir. Buhârt'de ikinci kısım
mevcuttur. Edeb, 60; Müslim, Zühd 52, (2990).]
AÇIKLAMA:1- Rezîn merhumun ilavesi olan bu rivayetin
kaynağı bulunmamıştı r. Ancak hadisin ikinci kı smı yani
"...mücahir olan dışı nda bütün ümmetin affa mazhar olacağını"
beyan eden cümle Müslim ve Buhiri'de gelmiştir.
2- Mücâhir, masiyetini açığa vuran, Allah'ı n örttüğü günahını
söyleyerek açan kimsedir. Sadedinde olduğumuz rivayetin
Buhiri'deki vechi mücâhereyi açı klar: "Mücâhere (günah' aleni
işlemek)den biri şudur: "Kişi gece (haram) bir amelde bulunur,
sonra sabah olur, Allah onu örtmüştür (kimse bilmez) ama o der
ki: "Ey filan bu gece ben şunu şunu yaptım." Bazan da (gündüz
günah işlemiştir) akşam olur, Rabbi onu örtmüştür, (kimse
bilmez) ertesi sabah, kendi lehine Allah'ı n örtmüş olduğunu
açar."
116
YİTİK HAZİNE-1
3- Hadis, işlenen günahların setrini emretmektedir. Yani her ne
kadar yasak da olsa, günahtan kaçınmak mümkün olmayabilir.
Öyleyse mü'min şu veya bu şekilde, bilerek veya bilmeyerek bir
günah işleyecek olsa, ona düşen, teybe etmek ve bu günahını
kimseye söylememektir. Resulullah, günahını sıkılmadan herkese
söylenen veya herkesin gözü önünde çekinmeden günah işleyen
kimselerin İlahi aftan istifade edemeyeceklerini haber veriyor.
İslam aleyhine yapılan sistemli ve ısrarlı organize propogandalar
sonucu, dinin yasakladığı haramları işlemek bir marifet, bir
ilericilikmiş havası hakim olunca, kendini bilmeyen sefih ve
beyinsiz takım, içki, kumar, zina, rüşvet, aldatma, kaytarma gibi
pek çok çirkefliklerini, bir marifet işlemişcesine herkesin yanında
anlatır veya alenen işler. Bu durum, cemiyette "kötülüğe kötü
demek, günah' günah bilmek" marifetini de yok edeceği, hatta
pek çok zayıf kimselere teşvik olacağı için çok kötü bir
gelişmedir, pek ciddi içtimai bir marazdır. Bu dereceye ulaşan
kötülükten dönüş de zor olur. Nehy-i ani'lmünker de yapılamaz.
Onun için Resulullah kötülüğü aleni yapan veya gizli yapsa bile
ilan eden kimselerin durumlarını n ciddiyetini duyurmak için
"onları n affedilmeyeceklerini" söylemiştir. Bir parça Allah ve
âhiret inancı olana, bu tehdid-i nebevi çok şey söyler. İbnu
Battal der ki: "Günahı âleni yapmada Allah ve Resulünün ve salih
nnü'minlerin haklarını istihfaf vardır. Ayrıca bunda mücâhirlerin
bir nevi inadı yatar. Örtmede ise istihfaftan selamet vardı r.
Çünkü günah, sahibini alçaltır. Keza örtmede -eğer haddi
gerektiren bir günahsa- hadd cezasından kurtuluş; taziri
gerektiriyorsa ta'zir cezası ndan kurtuluş vardır. Allah'ın hakkına
tam riayet edildiği takdirde, Ekremul-EkremTn olan ve rahmeti
gadabı nı aşan Rabb Tel onu dünyada örttüğü için ahirette de
rüsvay etmez. Günahı nı açığa vuran, bütün bunlardan mahrum
kalır."NevevVnin zikrettiğine göre "fıskı nı veya bid'asını aleni
yapan kimsenin aleni olan günahları ile gı ybeti câizdir; aleni
olmayan günahları sebebiyle gı ybeti câiz
117
YITIK HAZİNE-1
ft
:a111
'r
:Jli
1
A.ZP 41.0
o
4)Pi
41>-,, tvls 44f.r1
Hz. Huzeyfe radı yallahu anh anlatı yor: "ResOlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kattat (söz taşıyan)
cennete girmeyecektir."Müslim'in rivayetinde "nemmânn cennete
girmeyecektir" şeklinde gelmiştir. [BuharT, Edeb 50, Müslim,
İman 169, (105); Ebü Davud, Edeb 38, (4771); Tirmizi, Birr 79,
(2027).]
118
YİTİK HAZİNE-1
RİSALE-İ NURDA GIYBET
Hâtime
-
„
Gıybet hakkındadır
o - o o L'yo
YİRMİ BEŞİNCİ SÖZÜN Birinci Şulesinin Birinci Şuaının Beşinci
Noktasının, makam-ı zem ve zecrin misallerinden olan birtek
âyetin, mucizâne altı tarzda gıybetten tenfir etmesi, Kur'ân'ın
nazarında gıybet ne kadar şen? birşey olduğunu tamamıyla
gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bı rakmamış. Evet,
Kur'ân'ın beyanından sonra beyan olamaz; ihtiyaç da yoktur.
İşte
o
o
- ft 0.- o
o ft ft -
âyetinde
altı derece zemmi zemmeder, gıybetten altı mertebe şiddetle
zecreder. şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit,
manası gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:
Malümdur, âyetin başındaki
hemze,
sormak, "âyâ"
nnanası ndadır. O sormak manası, su gibi, âyetin bütün
kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımni var.
İşte, birincisi, hemze ile der: Aya, sual ve cevap mahalli olan
aklınız yok mu ki, bu derece çirkin birşeyi anlamı yor?
ft
İkincisi:
- lafzı yia der: Aya, sevmek ve nefret etmek
mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?
G ft fi
(4,-5
Üçüncüsü:
kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan
hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı
zehirleyen bir ameli kabul eder?
119
YİTİK HAZİNE-1
o
0, O
c5
Dördüncüsii: Çlr.--""ej
kelâmı yla der: İnsaniyetiniz ne
olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşını zı dişle parçalamayı
yapı yorsunuz?
Beşincisi:
kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç
sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir
mazlumun şahs-ı mânevisini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç
aklı na yok mu ki, kendi azanı zı kendi dişinizle divane gibi
ı sırıyorsunuz?
o
o
Altıncısı:
kelâmı yla der: Vicdanı nı z nerede? Fı tratı nı z
bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşinize karşı,
etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapı yorsunuz?
Demek, şu âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delâletiyle,
zem ve gı ybet, aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve
fıtraten ve milliyeten mezmumdur. İşte, bak, nası l şu âyet
icazkarâne altı mertebe zemmi zemmetmekle, i'cazkarâne altı
derece o cürümden zecreder.
Glybet, ehl-i adavet ve haset ve inadın en çok istimal ettikleri
alçak bir silahtı r. İzzet-i nefis sahibi, bu pis silaha tenezzül edip
istimal etmez. Nasıl meşhur bir zat demiş:
.
ıt
1
Yani, "Düşmanı ma gı ybetle ceza vermekten nefsimi yüksek
tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünkü gı ybet, zayı f ve zelil
ve aşağıların silahı dı r."
Gı ybet odur ki, gı ybet edilen adam hazı r olsaydı ve işitseydi,
kerahet edip darılacaktı . Eğer doğru dese, zaten gı ybettir. Eğer
yalan dese, hem gı ybet, hem iftiradı r; iki katlı çirkin bir günahtı r.
Glybet, mahsus birkaç maddede caiz olabilir:
120
YİTİK HAZİNE-1
Birisi: Şekvâ suretinde bir vazifedar adama der, ta yardım edip o
münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsı n.
Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesai etmek ister, seninle
meşveret eder. Sen de, sı rf maslahat için, garazsız olarak,
meşveretin hakkını edâ etmek için desen: "Onunla teşrik-i mesai
etme. Çünkü zarar göreceksin."
Birisi de: Maksadı tahkir ve teşhir değil, belki maksadı tarif ve
tanıttırmak için dese: "O topal ve serseri adam filan yere gitti."
Birisi de: O gıybet edilen adam fası k-1 mütecahirdir. Yani
fenalı ktan sıkı lmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor,
zulmüyle telezzüz ediyor, sıkılmayarak aşikare bir surette işliyor.
İşte bu mahsus maddelerde, garazsız ve sırf hak ve maslahat
için gıybet caiz olabilir. Yoksa, gıybet, nasıl ateş odunu yer,
bitirir; gıybet dahi a'mâl-i salihayı yer, bitirir.
Eğer gı ybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit
JA
o
o o „I
demeli, sonra gıybet
edilen adama ne vakit rast gelse, "Beni helal et" demeli.
El-Eraki
Said NursI
121
YİTİK HAZİNE-1
CİHAD VE FONKSİYONLARI
Cihad, varlığı kıyamete kadar sürecek olan dinin temel
esaslarından bir esas, temel rükünlerinden bir rükün ve
müeyyidelerinden bir müeyyidedir. Ancak cihad, nasıl bütün
zaman dilimleriyle bütünleşmişse, aynı şekilde kendi
mekanlanyla da bütünleşmelidir ki, cihaddan beklenen misyon
tam elde edilebilsin ve cihad, milletler arası denge unsuru olma
mükellefiyetini tam eda edebilsin...
Medrese, okul, mektep birinci dereceden cihad
müesseseleridir. Her türlü terakki ve yükselite betiklik yapacak
bu müesseseler çok güçlü olmalıdır ki, cehalet denen en amansız
düşmanla başetmek mümkün olabilsin. Cehalete karşı bayrak
açmış bütün maarif yuvaları, cihad adına kurulmuş
müesseselerdir ve cihadın bir yönü de işte bu maarif yuvaları na
bakar...
Tekkeler veya camisiyle, mescidiyle ve bu işe
hasredilmiş evleriyle tekke vazifesini gören bütün yerler de
cihada ait önemli müesseselerdir. Buralarda ruh hallaç edilir,
buralarda his, duygu ve latifeler geliştirilir ve yine buralarda
nefis denen en acı masız düşmana karşı kavga verilir. Cihadın
ikinci yönü, bu ruhani oba ve kuruluşlara bakar.
Cihada ait müesseselerden bir diğeri de kışladı r. Harici
ve dahili her türlü tecavüzü önleme, mazlum milletlere revâ
görülen zulmü bertaraf etme ve dünyada umurnI bir sulh ve
düzen kurma, ancak kışlanın çok güçlü olması na bağlı bir
husustur ki, dolayısı yla cihadın bir yönü de kışlaya bakar.
Bize göre bütün bu kuruluş ve müesseseler, ayni vahidin
üç ayrı yüzünden ibarettir ve bunları birbirinden tefrik edip ayrı
mütalaa etmek doğru değildir. Zira "mekarim-i ahlak", ancak bu
ölçüyle elde edilebilir. Evet, Allah Rasâlü işte bu mekârim-i
ahlak'', yani güzel ahlaki tamamlamak için gönderilmiştir.
122
YİTİK HAZİNE-1
İnsanlar, eksiklerini Allah Rasâlü'nün getirdiği ahlak ile
tamamlayacak ve neticede kâmil hale geleceklerdir. Yarım
kalmış arşiyeler O'nunla tamamlanacak ve Allah'tan gelen insan
yine Allah'a O'nun getirdiği ahlakın ışıktan kollarıyla ulaşacaktır.
Yani, Allah ahlakıyla ahlaklanma, ancak Allah RasOlü'nün ahlakını
örnek edinmekle mümkün olacaktır. Bunun için de aynen Allah
Raseılü gibi davranı p, kışlayı, medreseyi ve mescidi bir araya
getirmek ve aynı çatı altına yerleştirmek, ihmali caiz olamayan
bir vecibe ve bir şarttır. Ve şu husus kat'iyyen bilinmelidir ki,
insanlı k cihadı kendi müesseseleriyle bu denli bütünleştirebildiği
zaman kurtulacaktır...
Cihad, Allah'ın bize emrettiği ve bizim vazifeli
bulunduğumuz ahkamın "hüsün li-gayrihi" ile güzel olmayan şeyi
emretmez. Bir bakıma Eş'arİliği tedayi ettiren ifadeyle biz,
Rabbimizin emrettiği herşeyde bir güzellik vardır, diyoruz.
Namazımız, orucumuz, haccımı z, zekatımı z ve Allah'ın emrettiği
ölçüde insanlarla olan bütün muaşeret ve nnuamelâtımız hep
güzeldir. Onun için Efendimiz (say), bir hadis-i şeriflerinde "Ne
yaparsan güzel yap.. Hayvanı boğazlamadan, aileyi muâşeretine
kadar herşeyin güzel olsun" buyurmaktadırlar. Yani, Allah'ın
emirleri istikametinde ve O'nunla münasebetimiz içinde
vazifelerimizi yaptığımız zamandır ki, güzel olanı yapmış
olacağız. Zaten bir yönüyle memur olduğumuz şeyler güzeldir;
bir yönüyle de biz, yaptığımı z şeyleri ihsan şuuruyla yapacak ve
yaptı klarımı za ayrı bir güzellik kazandıracağız. Rabbimizi görüyor
gibi O'na kulluk yapacağız. Biz O'nu görmesek dahi, O bizi
görüyor. İşte vazifemizi bu hava içinde yerine getirmeye
çalıtacak ve neticede, güzel'i yakalayacağız.
Cihada "hüsün li-gayrihi" dedik. Bunun usüldeki ifadesi,
cihad, bi-zatihi, yani cihad olduğu için güzel değildir. Cihad, `ria-i
kelimetullah'tan dolayı güzeldir... Cihad, mü'mini yeryüzünde
muvazene unsuru kıldığından dolayı güzeldir... Cihad, kendisine
tasallut ve tecavüz olduğu zaman mü'mine hakkını aramak
salahiyeti verdiğinden dolayı güzeldir... Cihad, mü'mini
yeryüzünde mazlum insanların imdadına koşturckuğu için
güzeldir... Yoksa, cihadın kendisinde tahrip vardır, öldürme
123
YİTİK HAZİNE-1
vardır ve bu yönüyle güzel değildir. Binaenaleyh, cihad teşri
kılı nı rken, onun güzelliği "i'lâ-i kelimetullah" şartı na bağlanmıştır.
Mü'min mücahede edecek; ata, tayyareye binecek; tank,
uçaksavar kullanacak. Ancak bütün bunları, Allah'ı n yüce adını
yükseltmek gayesiyle yapacak. İşte, mü'minin memur olduğu
cihad budur. Mücadelesi bu maksatla olmaz da aksine hamiyyet,
kan, ırk veya başka iznnierin kavgası şeklinde olursa, bu
takdirde kişi, cihad yapmış olmaz. Allah'ın meşrû kıldığı ve bizim
mükellef olduğumuz cihad, Allah'ı n yüce adı nı yükseltmeye
matuf olan cihaddı r ki, Allah Rasûlü, Buhar? ve Müslim'deki şu
hadisiyle buna işaret etmektedir:
"Kim Allah'ın yüce adı nı n yükselmesi için mücadele
ederse, işte o Allah yolundadı r." Bunun mefhum-u muhalifi
şudur: Bir insanı n mücadelesi, Allah'ı n yüce adını afak-ı alemde
şehbal açtırmak istikametine değilse, o mücadele, Allah yolunda
yapılan bir cihad değildir ve onda güzellik de yoktur.
Bu sebepledir ki, günümüzde belli bir mücadele içinde
olan insanları bu cihad anlayışı istikametinde kavga vermeye
davet ediyoruz. Cihad,
kelimetullah adı na yapılı r. Dava
adamı, Rabbin yüce adı nı yüceltmek ve yeryüzünde muzlim
hiçbir yer bırakmamak için cihad yapar. Dağları, vadileri aşar,
ormanları geçer ve önüne okyanuslar çı ktığı zaman da Utbe b.
Nafi gibi "Rabbim, eğer bu deniz önüme çı kmasaydı, Senin adını
ta ötelere götürecektim"der. Onu tek başına bir adaya koysalar,
bu defa da bir merdiven arar, ta göklere doğru uzanayım da,
orada cinlere ve ervah-ı habiseye Rabbimin adını duyurayım diye
çı rpı nı r. Onun içindir ki, Allah Rasûlü (say), "Cihad, kıyamete
kadar devam edecektir" buyurmuşlardı r.
Mekke'nin fethini müteakip birisi gelir ve "Ya Rasalallah!
Ben hicret etmek istiyorum" der. Allah Rasûlü (say), "Fetihten
sonra artık hicret yoktur; ancak cihad vardı r." cevabı nı verir.
Mekke'nin fethine kadar hicretin bir ma'rı ası vardı .
Hicret, o devrede ayn-ı cihad demekti. Fakat, fetihten sonra
hicretin tek başına ifade edeceği bir ma'nâ kalmadı . Yani artı k
124
YİTİK HAZİNE-1
hicret, hicret olarak cihad değildir. Şu kadar ki, (Hicret, 'dörtbir
yana' şimdi yeniden açıldı! Bir tereddüt doğar, bir açıklama
gerekir mi?- Allah'ın dinini yayma adı na, her zaman hicretler
vaki olmuştur denebilir mi; dünden bugüne) hicret sevabı nı elde
etmek, her zaman mümkündür. Bu da, cihad ile imkân dahiline
girecektir. Cihad için ise başka yere hicret şart değildir. Herkes,
kendi bulunduğu muhit içinde de cihad edebilir. Bu, bir bakıma
bataklıkta gül yetiştirmenin veya çölde vahâ kurmanı n kavgası
olacak, yani herkes cehenneme benzeyen çevresini cennete
çevirmenin mücadelesini verecektir.
Cihad, kıyamete kadar devam edecektir. Zira biz ne
yaparsak yapalı m, küfründe ısrar eden kafir, mutlaka
bulunacaktır. Onun mevcudiyeti ise, bizim cihadımızın devam
etmesi demektir. Biz, ona Rabbimizi anlatmakla mükellefiz.
Ancak biz gayet masum bir düşünce ile bu yola koyulmuşken,
onlar karşımıza mekanize birliklerle çıkar ve bizi yolumuzdan
geri çevirmek isterler. İşte o zaman, maddi cihad başlar. Eğer
biz bu maddi cihadda muvaffak olamazsak, yakın bir gelecekte
manevi cihaddan da mahrum hale geliriz. Onun için, maddi
cihadı n lüzumlu olduğu hallerde mutlaka bu cihad yerine
getirilmelidir.
Bir devrede ecdadımız, işte bunun kavgasını verdi. Salip
zihniyeti onun cihadına mani olmak isteyince, o da bu maniayı
bertaraf etmenin yolunu araştırdı . Ecdadı mızı n kavgasının
ma'nâsı buydu. Haşa ki, onlar gittikleri yerlere başka bir gaye
için gitmiş olsunlar. Ve yine haşa ki, onları harekete geçiren sâik,
ülkeleri istilâ etme sevdası olsun. Onlar, i'lâ-i kelimetullah'ın
sevdalı sı ve mecnunuydular. Tek dertleri Cihanı n dört bir
yanında hakikatı nı n duyulmasını te'min etmekti. Böylece,
yeryüzünde muzlim tek nokta kalmayacak ve her taraf iman ışığı
ile yıkanacaktı . Sanki onlar, birer müezzin idiler. Bulundukları
asrı n minaresinin başına çıkmış ezan okuyor ve bu şekilde bütün
kainatı şehadetlerine şâhid tutmak istiyorlardı . Nasıl ki, müezzin
ezan okur ve sesinin ulaştığı her şey ahirette ona şahidlik
edecektir, öyle de, ecdadı mız, ahirette bütün mükevvanatı
kendilerine şâhid yapma peşindeydi.
125
YİTİK HAZİNE-1
Bizde, bir milletin yüce minaresinden ordu diliyle ve
silahların tarrakaları içinde afak-ı aleme "La ilâhe illallah,
Muhammedün Rasülullah"ı haykı rma vardır. Bizde istilâ, bizde
teğallüp yoktur. Hz. Fatih'in, Hz. Yavuz'un ve daha nice büyük
hükümdarların bir müezzin gibi devlet minaresinin başında,
insanlığın muzlim noktalarına, "Allah'tan başka ma'bud-u Mutlak
yoktur" diye kükremeleri öyle müthiş bir müezzinliktir ki, siz bu
müezzinliğin şahidlerini Belgrad ormanlarından Himalaya
eteklerine kadar çok geniş bir sahaya yayılmış bulacak;
okyanusları n mevcelerinin bile buna şehadet ettiğini
duyacaksınız. Evet, bütün muzlim noktaları aydı nlatmak,
karanlık yerlere RasOlullah'ı n adının ışığını götürmek ve alemi
Kur'ân'ı n envarı yla donatmak için cihad, kı yamete kadar devam
edecektir. Öyleyse mü'min,
kelimetullah adına vatanı harici
ve dahili düşmanların hücumuna maruz kaldığında ve bundan da
önemlisi, ümmet-i vasat olarak yeryüzünde muvazene unsuru
olabilme mevkiini kazanmak için cihad yapacaktır. Biz, bu muallâ
mevkiyi ihraz etmekle mükellefiz. Hedefimiz budur. Zira, Allah
bizim için "Sizi, insanlara şahid olası nız diye ümmet-i vasat
kıldım". buyurmaktadır. Bunun ma'rıası, "Sizi müracaat mercii,
muvazene unsuru ve istikametin tahidi yarattım" demektir. Allah
(cc), bizi ala-i illiyin-i insaniyete, devletlerin üstüne çıkmaya,
Himalayaları n en zirvesini ihraz etmeye ve Hira dağının başına
tı rmanmaya, Ras01-ü Ekrem'le semanın eteklerinin ibtisal peyda
ettiği ve Hz. Muhammed (sav)'in melekleştiği ve menfezler bulup
cihanı fethettiği noktaya davet ediyor. Ya o noktaya çıkma
azmini kazanacak ve böylece yaşama hakkı nı kazanmış olacağız,
ya da dûn himmetlik içinde halimize razı olacak ve esfel-i sâfiline
sükût edip, ayaklar altında kalacağız.
126
YİTİK HAZİNE-1
EBIL) DÜCÂNE
Hicretten önce İslâm'a giren Ensâr'ı n kahramanları ndan meşhur
sahâbi. Ası l adı Sammak olup, Hazrec'in Saideoğulları kabilesine
mensuptur.
Hz. Peygamber hicretin birinci yı lı nda Muhâcirler ile Ensâr
arası nda "kardeşlik" tesis ettiğinde, Ebû Dücâne de
Muhâcirlerden Utbe b. Gazvan ile kardeşlik oluşturmuştur. Ebû
Dücâne, Ensâr'ı n ve
İslâm askerlerinin en cesur
savaşçı ları ndandı r. Uhud savaşında Rasûlullah, üzerinde
"korkaklı kta utanç, ileri gitmekte şeref var, kişi korkaklı kla
kaderden kurtulamaz" yazı lı bir kı lıcı eline alarak, "bu kı lıcı n
hakkı nı kim verir?" diye sormuş, Ebû Dücâne de kı lıcı alarak
savaşmıştı r. Başı nı kı rmı zı bir sargı ile saran Ebü Dücâne,
düşman safları nı yararak Ebû Süfyan'ı n karı sı Hind'in yanı na
kadar Ulaşı p, onu yalnı z başına yakalamış fakat "Rasûlullah'ı n
kı lıcı ile yalnız bir kadı nı n başı nı kesmek bana layı k değildir" diye
tekrar geriye dönmüştür. Savaşın kı zıştığı ve Rasûlullah'ı n
öldürüldüğü söylentileri çı karı larak müslüman ordusunun
moralinin bozulduğu sı rada Rasûlullah'ı n çevresini, Ebü Bekir,
Ömer, Ali, Abdurrahman, Sa'd, Zübeyr, Talha, Ebû Ubeyde ve
Ebû Dücâne kuşatmışlardı . Ebû Dücâne, RasOlullah (s.a.s.)'in
üzerine kapanarak düşman okları na ve taşları na karşı kendisini
siper etmiş, yaralanmıştı r. Müşriklerden Ası m ve Ma'bed'i
öldüren odur (Vakidi, MeğazI, s.63).
Uhud gazvesinin büyük kahramanları ndan biri olarak, Ebû
Dücâne'den bahsedilir. Bu savaşta elinde birkaç tane kı lıcı n
kı rı ldığı; savaş meydanı nda mağrur olarak yürüdüğü sı rada
ashabdan bazı ları nı n onun bu hareketine itiraz etmelerine
Rasûlullah'ı n, "Allah yolunda cihad eden bir adamı n cihadı yla
övünmesine karışı lmaması "nı söylediği rivâyet edilir (İbnü'l-Esir,
Üsdü'l-Gâbe, V, 148).
Nadiroğulları seferinden sonra ele geçirilen ganimetlerden Ebû
Dücâne de payı nı almıştı r (İbn Sa'd Tabakat, II, 353). Siyer
yazarları Rasûlullah'ı n gazvelerinde onun seçkin bir yeri
127
YİTİK HAZİNE-1
bulunduğundan söz etmişlerdir. Bütün savaşlarda korkusuzca
öne alıp çarpışmasıyla İslam ordusuna büyük bir cesaret örneği
olmuş, askerleri savaşa teşvik ederek moral kazanmalarını
sağlamıştır. İrtidat edenlere karşı girişilen Yemame savaşında da
yalancı peygamber Müseylime'nin mağlup edilmesinde onun bu
kahramanlığını n büyük etkisi olmuş (Üsdü'l-Gâbe, II, 353),
nihayet EbC.ı Dücâne Ridde savaşlarında şehid düşmüştür.
Ebt) Dücâne RasCılullah'ın yakın ashâbından birisi olmasına
rağmen kendisinden hiç hadis rivâyet edilmemiştir. Bunun en
önemli sebebi, onun Rasülullah'tan hemen sonra şehid olmasıdır.
Bu sahâb'inin (r.a.) Hz. Peygamber'e itâati ve imanı nı n sağlamlığı
onu en yüksek mertebelerden birine, şehidliğe götürmüştür. Bu
sebeple o İslâm'i hareketin büyük mücâhidleri arasında bir
sembol olmuştur. Tarihçiler onun şu mı srası nı nakletmişlerdir:
"Ben, sevgili peygamber ile ahde girmiş bir kimseyim,
Hurma korulukları yakınında tepenin eteğinde olduğumuz
zaman."
ABDESTİ BOZAN DURUMLAR
1- Idrar veya dışkı yolları ndan yani ön ve arkadan herhangi bir
şeyin çı kması. Mâide seıresi 6. âyetinde "...sizden birisi abdest
bozmaktan geri dönmüşse..." ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'e
"Hades nedir?" diye sorulduğunda; "Her iki yoldan çıkandı r"
cevabı nı vermeleri, ön ve arka yollardan birinden çıkan idrar,
dışkı, yel, yedi, mezi, meni, kurt ve diğer hususları n abdesti
bozduğunu ifade eder.
2- Aklı n idrak gücünü gideren hususlar; uyumak, bayı lmak,
delirmek, sarhoş olmak vs.'dir. Ancak oturduğu yerde
kı pı rdamadan uyuyan kimsenin abdesti bozulmaz. (Müslim,
Vudef, 2; Ahmed b. Hanbel, 1, 256).
128
YİTİK HAZİNE-1
3- Vücudun herhangi bir yerinden kan, irin veya sarı su çı kması
ve etrafı na yayı lması . Ağızdan akan kana bakı lı r, şayet bu kan
tükrük kadar veya tükrükten fazla ise abdesti bozulur.
4- Ağız doluşu kusmak. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) "Kusuntu
abdesti bozar" (Tirmizi, Tahâre, 64) buyurmaktadı r. Kusma ağız
doluşu değilse abdest bozulmaz.
5- Cinsi münasebette bulunmak.
6- Tam olarak cinsi' ilişki olmasa bile kadı n ve erkeğin çı plak
veya ince bir elbise ile vücutları nı n veya tenâsül uzuvları nı n
birbirine değmesi.
7- Teyemmüm yapan kimsenin su bulması .
8- Namazda sesli olarak gülmek. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.)
şöyle buyurrnaktadı r: "Sizden biriniz namazdayken kahkaha ile
gülerse abdesti ve namazı birlikte iade etsin. " Kahkaha namazı n
dışı nda olursa abdesti bozmaz.
Bir kimse abdest alı rken bazı organları nı yı kayı p yı kamadığı
konusunda endişe ederse, şayet bu ilk defa karşı laştığı bir şüphe
ise o organı nı yeniden yı kar, yok eğer sürekli şüpheye düşüp
duruyorsa bu şüpheşinin önemi yoktur. Abdestini tam almış
sayı lı r. Abdestinin bozulup bozulmadığı nı tam hatı rlayamayan
kişi kesin olarak abdest aldığını hatı rlı yorsa abdestli demektir.
Çünkü kesin olarak bilinen bir husus şüphelerle yok olmaz.
Ayrıca namaz haricinde abdestinden şüpheye düşenin abdest
alması nı n takvaya daha yakı n olduğu; fakat namaz içinde
bulunan kimsenin ise abdestinden şüpheye düşmesi halinde
namazı nı bozup abdest alması gerekmediği as limler tarafı ndan
ifade edilmiştir.
129
YİTİK HAZİNE-1
ABDESTİ BOZMAYAN DURUMLAR
1- Kişinin ön veya arka yollarından başka vücudunun herhangi
bir yerinden kan çıkıp, bir damla halinde kalması.
2- Kabuk bağlamış bir yaranın kan çıkmadan kabuğunun
düşmesi.
3- Yaradan, burundan yahut kulaktan bir vücud kurdunun
düşmesi.
4- Tenâsül uzvuna (cins? organına) el sürmek.
5- Kadın vücudunun herhangi bir yerine dokunmak.
6- Ağız doluşu olmayan kusuntu.
7- Ağızdan çıkan balgam.
8- Oturduğu yerde veya namazda uyumak .
9- Ağlamak.
130
6.BÖLÜM
YITIK HAZİNE-1
HADİS-İ ŞERİFLERDE İTİAT
Ebu Said radıyallahu anh anlatı yor: "Resulullah
*
aleyhissalâtu vesselam Alkame İbnu Mücezzez radıyallahu anh'ı,
benim de içinde bulunduğum bir askeri birliğin başında savaşa
gönderdi. Kumandan gazvesinin başına geçince veya yolda belli
bir yere varınca, askerlerden bir grup, kendisinden (ayrı gitmek)
hususunda izin istedi. Onlara izin verdi. Başları na Abdullah İbnu
Huzafe İbnu Kays es-Sehmi'yi sorumlu tayin etti. Ben onunla
savaşanlar içerisinde idim. Yolun bir yerine gelmiştik, (mola
sırasında) askerlerden bazıları ı sı nmak veya üzerinde (yemek)
yapmak maksadıyla bir ateş yaktı lar. Komutanı mız Abdullah -ki
şakacı birisiydi- "sizin üzerinizde itaat edilmek ve sözü
dinlenmek hakkım yok mu?"diye sordu. Askerler: "Elbette var!"
dediler. "Öyleyse, dedi ne emredersem yapacaksınız değil mi?"
Askerler yine: "Elbette!" dediler. Bunun üzerine komutan: "şu
halde size, şu ateşe atı lmayı emrediyorum" dedi. Askerlerin
birkı smı kalkıp emri yerine getirmeye hazırlandı lar. Abdullah,
onları n ateşe atı lacakları na inanı nca: "Kendinizi tutun, ben size
Medine'ye dönünce, bu hadiseyi
şaka yapmıştım" dedi.
Resalullah aleyhissalâtu vesselam'a anlattı lar. Efendimiz şöyle
buyurdular: "Onlardan (yani başınızdakilerden) kim size Allah'a
isyanı emrederse ona itaat etmeyin."
* Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resalullah
aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim bana itaat ederse,
muhakkak ki Allah'a itaat etmiştir. Kim de bana isyan ederse
muhakkak ki Allah'a isyan etmiştir."
* Avf İbnu Mâlik el-Eşca't (radıyallahu anh) anlatıyor: "Biz
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in huzurunda yedi veya
sekiz veyahut dokuz kişiydik. "Allah Resülü'ne biat etmiyor
musunuz?" dedi. Ellerimizi uzatarak: "Hangi şarlara uymak üzere
biat edeceğiz ey Allah'ın ResCılü?" dedik. Şu cevabı verdi:
"Allah'a ibadet etmek ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamak, beş
vakit namazı kılmak (verilen emirlere) kulak verip itaat etmek ve bu sı rada gizli bir kelime fı sı ldayarak devamla- "Halktan hiçbir
şey istemeyin" buyurdu. Avf İbnu Malik İlâveten der ki, Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i benimle dinleyen o
133
YITIK HAZİNE-1
cemaatten öylelerini biliyorum ki, bineğinin üzerinde iken kazara
kamçı sı düşse kimseye "şunu bana verir misin?" diye talebde
bulunmaz (iner kendisi alır)dı ."
*
İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Biz Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e kulak vermek ve itaat
etmek şartıyla biat ederken "Gücünüzün yettiği şeylerde"
diyordu.
* İrbaz İbnu Sâriye (radı yallahu anh) dedi ki: "Bir gün
ResCılullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize namaz kıldırdı . Sonra
yüzünü cemaate çevirerek çok beliğ, çok mânidar bir vaazda
bulundu. Öyle ki dinleyenlerin gözleri yaşla, kalpleri de
heyecanla doldu. Cemaatten biri: "Ey Allah'ı n Resülü, sanki bu,
bir veda konuşmasıdır, bize ne tavsiye ediyorsunuz?" dedi. "Size,
buyurdu, Allah'a karşı takvada bulunmanızı, başınızda Habeşli bir
köle olsa bile emirlerini dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim.
Zira, sizden hayatta kalanlar benden sonra nice ihtilaflar
görecek. Öyle ise size sünnetimi ve hidayet üzere olan Hülefâ-i
Raşidin'in sünnetini hatırlatırım, bunlara uyun ve dört elle sarılın.
Sonradan çıkarı lan şeylere karşı da son derece dikkatli ve uyanık
olun. Zira (sünnette bulunana zıt olarak) her yeni çıkarılan şey
bir bid'attır, her bid'at de dalalettir, sapıklı ktır."
* Yine aynı sahâbe (Ebu Musa) (radı yallahu anh) anlatıyor:
"Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Benim
misalimle Cenab-ı Hakk'ı n benimle göndermiş bulunduğu şeyin
misali şu adamı n misali gibidir: "Bir adam kendi kavmine gelip:
"Ben gözlerimle düşman ordusunu gördüm, tehlikeyi haber
veriyorum, tedbir alın!" der. Kavminden bir kı smı tavsiyesine
uyup, geceleyin, telaşa düşmeden oradan uzaklaşır. Bir kısmı da
bu haberciyi yalanlar ve yerinden ayrı lmaz. Ancak sabahleyin
ordu onları yakalar ve imha eder. İşte bu temsil bana itaat edip
getirdiklerime uyanlarla, bana isyan edip Cenab-ı Hakk'tan
getirdiklerimi tekzip edip yalanlayanları göstermektedir."
*
Ubeyd İbnu Umayr anlatıyor: "Ömer İbnu'l-Hattab
(radıyallahu anh) Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı n
ashabına sordu. "Şu ayet kimin hakkında nazil olmuştur?
"Sizden herhangi biri arzu edermi ki, hurmalardan, üzümlerden
kendisinin bir bahçesi olsun, altından ı rmaklar aksı n, orada
134
YİTİK HAZİNE-1
kendisinin her çeşit meyveleri bulunsun. Fakat ona ihtiyarlı k
çöksün, aciz ve küçük çocukları da olsun, derken o bahçeye
içinde bir ateş bulunan bir bora isabet etsin de o, yanıversin?
Cemaat: "Allah ve Resülü daha iyi bilir"
(Bakara, 266).
cevabını verdi. Hz. Ömer (radı yallahu anh) bu cevaba kızdı ve:
Bunun üzerine İbnu
"Biliyoruz veya bilmiyoruz" deyin dedi.
Abbas (radı yallahu anhümâ): "Bu hususta içimden bir şeyler
geçiyor ey müminlerin emiri" dedi. Hz. Ömer (radıyallahu anh)
ona: "Ey kardeşimin oğlu söyle onu, kendini küçük görme" dedi.
İbnu Abbas: "Bu, bir iş için misal olarak verilmiştir" deyince Hz.
Ömer: "Hangi iş için?" diye tekrar etti. İbnu Abbas da: "Zengin
bir kimsenin işi için, öyle ki bu zengin Allah'a kulluk ve itaatini
yerine getiriyordu. Sonra Allah ona şeytanı gönderdi. (Zengin
onun iğvası na kapı larak günahlar eşledi ve sonunda bütün
(salih) amellerini batı rdı ."
* Ebu Hüreyre (radı yallahu anh) anlatıyor: "Cenab-ı
Hakk'ın şu mealdeki sözü nazil olunca: "İçinizdekini açıklasanız
da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker ve dilediğini
bağışlar, dilediğine azab eder..." (Bakar, 284) bu ihbar Sahabe
(radı yallahu anhümâ)'ye çok ağır geldi. ResOlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'a geldiler, diz çöküp oturdular ve dediler ki: "Ey
Allah'ı n elçisi, bize yapabileceğimiz işler emredildi: Namaz, oruç,
cihâd ve sadaka, bunları yapıyoruz. Ama Cenab-ı Hakk sana şu
âyeti inzal buyurdu. Onu yerine getirmemiz mümkün değil."
ResCılullah (aleyhissalâtu vesselam) onlara: "Yani sizler de
sizden önceki Yahudi ve Hı ristiyanlar gibi "dinledik ama itaat
etmiyoruz" mu demek istiyorsunuz? Hayı r öyle değil şöyle deyin:
"İşittik itaat ettik. Ey Rabbimiz affını dileriz, dönüş Sana'dır."
Cemaat bunu okuyup, dilleri ona alışınca, bir müddet sonra
Cenab-ı Hakk şu vahyi inzal buyurdu: "Peygamber ve inananlar
O'na Rabbi'nden indirilene inandı . Hepsi Allah'a, meleklerine,
kitapları na, peygamberlerine inandı . "Peygamberleri arası nda
hiçbirini ayı rdetmeyiz, işittik, itaat ettik, Rabbimiz! Affı nı dileriz,
Ashab bunu yapınca
dönüş sanadı r" dediler" (Bakara 285).
Allah, önceki âyeti neshetti ve şu âyeti inzal buyurdu: "Allah
kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler; kazandığı iyilik
lehine, ettiği kötülük de aleyhinedir. Rabbimiz! Eğer unutacak
veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma. (Resâlullah bu duayı
135
YİTİK HAZİNE-1
yapınca Allah Teâla hazretleri: Pekala, yaptım buyurmuştur).
Rabbimiz bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük
yükleme! (Allah Teâla hazretleri: Pekiyi buyurmuştur). Rabbimiz!
Bize gücümüzün yetmiyeceği şeyi taşıtma (Rabb Teâla
hazretleri: Pekiyi dedi). Bizi affet, bizi bağışla, bize acı . Sen
Mevlâmızsı n, kafirlere karşı bize yardım et (Rabb Teâla buna da
Pekiyi demiştir).
* İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Ey iman
edenler, Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi
olanlara itaat edin" (Nisa 59) ayeti, Abdullah İbnu Huzâfe İbni
Kays İbni Adiy es-Sehmi hakkı nda, ResCılullah (aleyhissalâtu
vesselâm) onu bir seriyyeye gönderdiği esnada nazil oldu."
* İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Bir grup
insan ResOlullah (aleyhissalâtu vesselarn)'a gelerek: "Ey Allah'ın
Resulü biz kendi öldürdüğümüzü yiyor, fakat Allah'ın
öldürdüğünü yemiyoruz (bu nası l iş?)" dediler. Bunun üzerine
Cenab-ı Hakk şu âyeti indirdi: "Allah'ı n ayetlerine inanıyorsanız,
üzerine Allah'ı n adı anılmış olan şeyden yiyin. Size ne oluyor ki,
Allah size darda kalmanızı n dışında, haram olanları genişçe
anlatmışken adı nı n üzerine anıldığı şeyden yemiyorsunuz?
Doğrusu çoğunluk, hevâ ve heveslerine uyarak, bilmeden
saptı yorlar. Aşırı gidenleri en iyi bilen Rabbindir. Günahı n açığını
da gizlisini de bırakı n. Günah kazananlar, kazandı klarına karşılı k
şüphesiz ceza göreceklerdir. Üzerine Allah'ın adının anı lmadığı
kesilmiş hayvanları yemeyin. Bunu yapmak Allah'ın yolundan
çı kmaktır. Doğrusu şeytanlar sizinle tartışmaları için dostlarına
fı sıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz müşrik
olursunuz" (En'âm, 118-122).
•
Ala İbnu Ziyad'ı n anlattığına göre, cehennemi
zikrederken bir adam kendisine:
"- Niye milleti ümidsizliğe
sevkediyorsun?" diye müdahale etti. O da:
"- Allahu Teala:
"Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah'ın
rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahları n
hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayandı r, merhametlidir"
(Zümer, 53) ve: "...Aşırı gidenlerin ateşlikler olduklarında şüphe
yoktur" (Mü'min 43) buyurmuş olunca, ben ümidsizliğe
düşürebilirim. Ne var ki, siz kötü amellerinize rağmen cennetle
136
YİTİK HAZINE-1
müjdelenmekten hoşlanıyorsunuz. Halbuki Allah, Muhammed
(aleyhissalâtu vesselâm)1 itaat edenler için cennetle
müjdelemek, isyan edenler için de cehennemle korkutmak üzere
gönderdi." dedi.
* Muâz İbnu Cebel (radıyallahu anh) anlatıyor: "ResOlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
Gazve iki çeşittir:
Birincisi kişinin Allah'ı n rızasını aramak için yaptığı gazvedir. Bu
maksadla gazve yapan imama da itaat eder, en kıymetli şeyini
harcar, ()dağına kolaylık gösterir, fesaddan kaçınır. Bunun
uykusu da uyanı klığı da tamamen kendisi için ücret olur. Bir de
övünmek, riyâkârlı kta bulunmak ve kendini satmak için savaşan,
imama isyan eden, arzda fesad çıkaran kimse vardır. Böyle
gazveden asgari ücreti bile elde edemez."
* Hz. Aişe radıyallahu anh anlatı yor: "ResCılullah
aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söydediğini işittim:
"Kim
Allah'a itaat etmeye nezrederse hemen itaat etsin. Kim de
Allah'a isyan etmeye nezrederse, sakın isyan etmesin."
137
YtIİIC HAZİNE-1
RİSALE-İ HURDA İTİAT
Beşer ve cin, nihayetsiz şerre ve ciihüda müstaid
olduklanndan, nihayetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar.
İşte, bunun için Kur'ân-ı Kerem, öyle i'câzkâr bir belâgatla ve
öyle âli ve bâhir üslOblarla ve öyle gâIİ ve zâhir temsiller ve
mesellerle ins ve cinni Isyandan ve tuğyandan zecr eder ki,
kflinatı titretir. Mesela, "Ey ins ve cin! Emirlerime itaat
etmezseniz, haydi hudud-u mülkümden elinizden gelirse, çıkınız"
meseline işaret eden
.54:vâr .
L>4.4".44gt? -9
• /1 ÇIX,
(Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin
sınırlanndan çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat
Allah'ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. • Rabbinizin
ni'metlerinden hangi birini inkar edersiniz? • Üzerinize saf
ateşten bir alevle bakır gibi kızı l bir duman salınır da, birbirinize
hiçbir yardı mınız dokunmaz. (Rahmân Soresi: 33-35.))
âyetindeki azametli inzâra ve dehşetli tehdide ve şiddetli zecre
dikkat et.
Nasıl ins ve cinnin gayet mağrurâne temerrüdlerini, gayet
mu'cizâne bir belâgatla kırar, aczlerini ilân eder, saltanat-ı
Rubübiyetin genişliği ve azameti nisbetinde ne kadar âciz ve
blçare olduklannı gösterir. Güyâ
şu âyetle, hem
tıığş..
""
ayetıyle böyle diyor ki:
"Ey hakareti içinde mağrur ve mütemerrid ve ey zaaf ve
fakn içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesaret
edersiniz ki, isyanınızla öyle bir Sultan-ı Zişânın evâmirine karşı
geliyorsunuz ki; yı ldızlar, aylar, ~eşler, emirber neferleri gibi,
emirlerine itaat ederler.
138
YİTİK HAZİNE-1
"Hem, tuğ'yânı nala öyle bir Hâkinn-i Zülcelâle karşı
mübâreze ediyorsunuz ki; öyle azametli mut? askerleri var,
farazâ şeytanlarını z dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle
recm edebilirler.
"Hem, küfrânını zla öyle bir Malik-İ Zülcelalin memleketinde
isyan ediyorsunuz ki; ibadından ve cürı Cıdundan öyleleri var ki,
değil sizin gibi küçücük aciz nnahleıkları, belki farz-ı muhâl olarak
dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kafir olsaydınız, arz ve
dağ büyüklüğünde yıldı zları, ateşli demirleri, şuvazlı nühasları
size atabilirler, sizi dağıtırlar.
"Hem, öyle bir kanunu kı rı yorsunuz ki; o kanun ile öyleler
bağlıdır, eğer lüzum olsa, arzını zı yüzünüze çarpar, gülleler gibi,
küreniz misillü yı ldızları üstünüze yağdı rabilirler."
Evet, Kur'an'da bazı mühim tahşidat vardır ki, düşmanların
kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki, haşmetin izharı ve
düşman şenaatinin teşhiri gibi sebeplerden ileri geliyor.'
KALP KATILIĞ I
...Ey ben? İsrail ve ey berıladem! Sizlere ne olmuş ki,
kalbleriniz taştan daha câmid ve daha ziyâde katı laşmıştır. Zira
görmüyor musunuz ki, o pek sert ve pek câmid ve toprak altında
bir tabaka-i azime teşkil eden o koca taşlar, o kadar evâmir-i
İlahiyeye karşı mut? ve musahhar ve icraat-ı Rabbâniye altı nda o
kadar yumuşak ve emirberdir ki, havada ağaçları n teşkilinde
tasarrufat-ı İlahiye, ne derece suhuletle cereyan ediyor. Öyle de;
tahte'z-zemin ve o sert, sağır taşlarda o derece suhulet ve
intizam ile, hattâ damarlara karşı kanın cevelânı gibi muntazam
su cedvelleri"ŞiVe ve su damarları, kemâl-i hikmetle o taşlarda
mukavemet görmeyerek cereyan ediyor. Hem havada nebâtat
ve ağaçları n dalları nı n suhuletle sCıret-i intişarı gibi o derece
suhuletle köklerin nâzik damarları, yer altındaki taşlarda
münnanaat görmeyerek evânnir-i İlahi ile muntazaman intişar
ettiğini Kur'ân işaret ediyor ve geniş bir hakikati, şu âyetle ders
veriyor ve o ders ile, o kasâvetli kalblere bu nnânâyı veriyor ve
remzen diyor:
'Sözler s:166
139
YİTİK HAZİNE-1
Ey beni İsrail ve ey benTadem! Zaaf ve acziniz içinde nasıl
bir kalb taşıyorsunuz ki, öyle bir Zatın evarnirine karşı o kalb,
kasavetle mukavemet ediyor. Halbuki, o koca sert taşların
tabaka-i muazzaması, o Zatın es/amiri önünde kemâl-i inkıyadla
karanlıkta nâzik vazifelerini mükemmel ifâ ediyorlar. İtaatsizlik
göstermiyorlar. Belki o taşlar, toprak üstünde bulunan bütün
zevi'l-hayata, ab-ı hayatla beraber sair medar-ı hayatlarına öyle
bir hazİnedarlı k ediyor ve öyle bir adâletle taksimâta vesiledir ve
öyle bir hikmetle tevziâta vasıta oluyor ki, Hakim-i Zülcelalin
dest-i kudretinde, balmumu gibi ve belki hava gibi yumuşaktır,
mukavemetsizdir ve azamet-i kudretine karşı secdededir. Zira
toprak üstünde müşahede ettiğimiz şu masnuat-1 muntazama ve
şu hikmetli ve inâyetli tasarrufat-ı İlahiye misillü, zemin altında
aynen cereyan ediyor. Belki hikmeten daha ac'fb ve intizamca
daha garip bir sürette hikmet ve inâyet-i İlahiye tecelIT ediyor.
Bakınız! En sert ve hissiz o koca taşlar, nasıl balmumu gibi
evamir-i tekviniyeye karşı yumuşaklık gösteriyorlar ve memur-u
İlahi olan o latif sulara, o nâzik köklere, o ipek gibi damarlara o
derece mukavemetsiz ve kasavetsizdir. Güyâ bir aşık gibi, o latif
ve güzellerin temasıyla kalbini parçalıyor, yollarında toprak
oluyor.2
EFENDİMİZE İTAAT
ayet-i azimesi,
ittiba-ı sünnet ne kadar mühim ve lazım olduğunu pek kat'? bir
surette ilan ediyor. Evet, şu ayet-i kerime, kıyasat-ı mantıkıye
içinde, kıyas-ı istisnai kısmının en kuvvetli ve kat'? bir kıyasıdır.
Şöyle ki:
Nasıl mantıkça kıyas-ı istisnai misali olarak deniliyor: "Eğer
güneş çı ksa gündüz olacak." Müsbet netice için denilir: "Güneş
çıktı. Öyleyse netice veriyor ki, şimdi gündüzdür." Menfi netice
için deniliyor: "Gündüz yok. Öyleyse netice veriyor ki, güneş
çıkmamış." Mantı kça, bu müsbet ve menfi iki netice katIdirler.
Aynen böyle de, şu ayet-i kerime der ki: Eğer Allah'a
muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittibâ edilecek. İttibâ
2
Sözler s:266
140
YİTİK HAZINE-1
edilmezse, netice veriyor ki, Allah'a muhabbetiniz yoktur.
Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i
Seniyyesine ittibal intaç eder.
Evet, Cenab-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat edecek.
Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası,
bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.
Evet, bu kainatı bu derece in'âmât ile dolduran Zat-ı Kerimi Zülcelal, zişuurlardan o nimetlere karşı şükür istemesi, zaruri
ve bedihiclir. Hem bu kainatı bu kadar mucizât-ı san'atla tezyin
eden o Zat-ı Hakim-i Zülcelal, elbette, bilbedâhe, zişuurlar içinde
en mümtaz birisini Kendine muhatap ve tercüman ve ibâdına
mübelliğ ve imam yapacaktı r. Hem bu kainatı had ve hesaba
gelmez tecelliyat-ı cemal ve kemâlâtı na mazhar eden o Zat-ı
Zülkemal, elbette, bilbedâhe, sevdiği ve izharı nıistediği
cemal ve kemal ve esma ve san'atı nı n en cami ve en mükemmel
mikyas ve medarı olan bir zâta, herhalde en ekmel bir vaziyet-i
ubudiyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine numune-i imtisal
edip herkesi onun ittib ı na sevk edecek. Tâ ki o güzel vaziyeti
başkaları nda da görünsün.
Elhası l: Muhabbetullah, Sünnet-i Seniyyenin ittibaını
istilzam edip intaç ediyor. Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i
Seniyyeye ittibaı ndan hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki,
Sünnet-i Seniyyeyi takdir etmeyip bid'alara giriyor.3
MUHABBETULLAH VE İTAAT
Sünnet-i
Muhabbetullah,
ittibâ-ı
Muhammediye
Aleyhissalâtü Vesselâmı istilzam eder. Çünkü Allah'ı sevmek,
Onun marziyatı nı yapmaktı r. Marziyatı ise, en mükemmel bir
surette zat-1 Muhammediyede (a.s.m.) tezahür ediyor. Zat-ı
Ahmediyeye (a.s.m.) harekat ve efalde benzemek iki cihetledir.
Birisi: Cenab-ı Hakkı sevmek cihetinde emrine itaat ve
marziyatı dairesinde hareket etmek, o ittibal iktiza ediyor. Çünkü
bu i şte en mükemmel imam, zat-ı Muhammediyedir (a.s.m.).
3
Lemalar
141
YITIK HAZINE-1
İkincisi: Madem zat-ı Ahmediye (a.s.m.) insanlara olan
hadsiz ihsanât-ı İlâhiyenin en mühim bir vesilesidir; elbette
Cenab-ı Hak hesabına hadsiz bir muhabbete layıktır. İnsan,
sevdiği zâta eğer benzemek kabilse, fıtraten benzemek ister.
İşte, Habibullahı sevenlerin, Sünnet-i Seniyyesine ittibâ ile ona
benzemeye çalışmaları katiyen iktiza eder.4
4
Lemalar
142
YİTİK HAZINE-1
CİHAD HAYAT KAYNAĞIDIR
Cihad, müslüman milletleri canlı tutan bir hayat
kaynağıdır. Maddi-manevi cihaddan mahrum bırakılan bir
milletin arasında dahili sürtüşmeler baş gösterir ve o millet, içten
içe kokuşmaya başlar. Osmanlı gibi... Elbette Osmanlı'nı n
kokuşması bir kaderdir. Ama, buna sebep olanlar vardır.
Hükümdarlar, saraylarda sefil zevklerini yaşamaya koyuldular ve
kelimetullah yapmak üzere savaşa gitmediler. Onların bu
gevşekliği, orduya da sirayet etti. Bu ise, ruh sefaletini doğurdu
ve neticede Osmanlı , dünya devletlerinin üstündeki muallâ
mevkiini kaybetti. En nihayet dahili sürtüşmeler, koskoca bir
devlet-i âliyeyi yedi, bitirdi.
Biz cihadı terkettiğimiz günden itibaren içimizde fırkalar
türedi ve şu anda mevcud olan bütün fırka ve fraksiyonlar, o
devirde atı lan menfi tohumların, cehennem zakkumu gibi neşv u
nemâ bulmuş şekillerinden başka bir şey değildir. Bu halden
kurtulmanın tek çaresi vardır ki, o da cihaddır. Cihad, bir
mü'minin uğruna canını feda edebileceği en tatlı ümniye ve en
tatlı idealdir. Zira mü'min, kendi teri içinde boğulma veya kendi
kanı yla abdest alma zevkini ancak cihadla tadacaktı r. Öyle
tadacak ve öyle zevk alacaktı r ki, Haram b. Milhan'ın sinesinden
yediği bir okla yere düşerken dediği gibi: "Kabe'nin Rabbine
yemin ederim ki kurtuldum.." diyecektir.
143
YİTİK HAZINE-1
ERKAM B. EBİ'L-ERKAM VE EVİ
(V.h. 53 veya 55/m. 673-675)
Mekke'de müslüman olan ilk sahabIlerden biri. Erkam b.
Ebi'l-Erkam b. Esed b. Abdullah b. Ömer b. Mahz0m; künyesi
Ebâ Abdullah'tır. Babasının adı Abdü Menâf; annesinin adı
Ümeyye binti Hâris'tir. Erkâm, Mekke'nin en zengin ve müteber
ailelerinden biri olan Mahz0m kabilesine mensuptu. Annesi
Ümeyye, Huzâa kabilesindendi. MahzâmIler, Hz. Peygamber'in
muhâliflerinden olmakla beraber, Erkam onun sadık bir sahâbisi
olmuştur. İbn Abdilberr'e göre (el-İstlab, I, 31) Erkam, "Zalime
karşı, mazlumla birlikte hareket edeceğiz" diye and içen ve islam
tarihinde "Hılfül-Füdül" cemiyeti diye bilinen faziletli grup
içerisinde zikredilir.
Erkam, Hz. Eb0 Bekir'in teşvikiyle, Ebâ Ubeyde b. elCerrah ve Osman b. Maz'Orı ile aynı gün müslüman olmuştu.
İslami kaynaklar onu, müslüman olan ilk onbeş kişi arasında
saymaktadır. Oğlu Osman'a göre ise, yedinci müslümandı r.
Onun, "Ben Islam'da yedinci kişinin oğluyum. Babam yedinci kişi
olarak müslüman oldu" dediği nakledilir (İbni Sa'd, Tabakat, III,
242; Hâkim, el-Müstedrek, III, 502; Reckendorf, İA, "Erkam "
mad. IV, 3 1 6) . Resulullah (s.a.s.) ile birlikte başta Bedir ve
Uhud olmak üzere, bütün savaşlara katılmıştır. Medine'ye ilk
hicret edenlerdendir. Hz. Peygamber onu, Ensar'dan Ebu Talha
ile kardeş yapmıştır. Hicretten sonra, Medine'de Zureykoğulları
mahallesinde bir evde oturmuştur. Bu evin kendisine Hz.
Peygamber tarafından verildiği rivâyet edilmektedir (İbn Sâ'd,
a.g.e. III, 244).
Erkam denilince akla gelen hususlardan biri de onun
"evi"dir. Çünkü "Erkam'ın evi", Islam'da ayrı bir özelliğe sahiptir.
Sözkonusu ev; Kâbe'nin batısında, Safa ile Merve arası nda, Safa
tepesinin eteklerinde, hacı ların hacc görevini yapmak için gelip
geçtikleri en işlek bir yerdeydi. Erkam, ilk müslümanların sıkı ntı lı
günlerinde evini Resulullahın ve dolayısıyla İslâm'ın hizmetine
sunmuştu. Bu hareketiyle o, daima hakkı n ve haklının yanında
144
YITIK HAZINE-1
olduğunu göstermişti. Hz. Peygamber, kendi evini terkederek bu
eve tası ndı. Burası İslâm'ı tebliğe elverişli emin bir yerdi. Bir
süre bu evde emniyet içerisinde İslami tebliğe devam etti. Ancak
onun orada ne zaman ve ne kadar kaldığı konusu tartışmalıdı r.
Bununla beraber, 615-617 yı lları arasında kaldığı tahmin
edilmektedir. Peygamberliğinin dördüncü senesinde taşındığı da
söylenmektedir.
Erkam'ın evi, Islam'ın ilk yı llarında, Peygamberimize ve
ilk müslümanlara bir çeşit sığınak vazifesi görmüştür. İslâm'a
gönül verenler orada toplanır, cemâat halinde namaz kılarlardı .
Hz. Peygamber de onlara, peyderpey nazil olan Kur'an ayetlerini
okur, dini hükümleri tebliğ eder ve oraya gelenleri İslâm'a davet
ederdi. Böylece bu ev, oraya gelen pekçok kimsenin müslüman
olma şerefine nal' olduğu bir yer olmuştur. Hatta, Hz. Ömer gibi
İslam tarihinin en mühim şahsiyetlerinin hidâyetine de sahne
olmuştur. Onun müslüman oluşundan sonra Hz. Peygamber bu
evden ayrı lmıştı r. Çünkü Hz. Ömer'in İslâm'a girişi,
müslümanlara güç kazandırmış ve daha rahat hareket etmelerini
sağlamıştı r. O dönemde Mekkeli müşriklerin ilk müslümanlara
uyguladıkları amansız baskı ve işkence gözönünde
bulundurulacak olursa, Hz. Erkam'ın evini Islam'ı n tebliği
uğrunda Resulullah'ın hizmetine sunmuş olması nı n mana ve
önemi daha kolay anlaşılacaktır. İşte bu özelliğinden dolayı ona
"Daru'l-İslam ", "Beytül-İslam " gibi isimler verilmiştir. Hatta bu
evin, İslam uğrunda vakfedilen ilk bina olduğunu söyleyenler de
olmuştur. Bu hizmetinden dolayı Erkam ve evi, müslümanlarca
hep saygı ile anı lmıştı r. Evin diğer bir özelliği de, İslâm'a ilk
girenlerin sırası nı ve dolayısıyla İslâm'a girişte kimin kime sebkat
ettiğini tespit konusunda, tarih başlangıcı olarak kullanılmış
olmasıdır. Tarihçiler bu hususa büyük önem vermişlerdir. Ayrıca
bu ev Islam'ı n yapılan gizli davetinde merkezi ve karargahı
olmuştur.
Erkam b. Ebi'l-Erkam, bu mübârek evi sonradan oğlunun
ve yakı nları nı n yararı na vakfetmiş ve vakfiyesinde şöyle
demiştir.
145
yrriıc HAZINE-1
"Besmele... Bu, Erkam'ın, Safa'dan biraz ilerideki evi
hakkında yaptığı ahid ve vasiyyetidir ki: Onun arsası Harem-i
Haremleşmiş,
ev
de
şerieten
sayıldığından,
dokunulmazlaşmıştır. Satılmaz ve kendisine mirasçı olunamaz.
Hişam b. As ve Hişam b. As'ın azadlı kölesi filan (ismi
zikredilmemiştir) buna şahittir." Erkam'ın bu mübarek evi, içinde
oğullan ve torunlan tarafından oturulmak veya icarlanndan
yararlanılmak surdiyle Halife Ebu Cafer el-Mansur (v. 158 h.)
zamanına kadar devam etti. Halife Mansur, hacc sı rasında, Safa
ile Merve arasında sa'yederken, Erkam'ı n torununun develeri
evin arkasındaki bir çadırda bulunurken Halife de onlann alt
tarafından geçiyordu. Arada mesafe çok kısa idi. Hatta Halife'nin
başındaki serpuşu almak isteseler elleriyle uzanip alabilecek
derecede yüksekte idiler. Halife Mansur, Merve'ye inip tekrar
Safa tepesine çıkıncaya kadar eve ve evdekilere baktı , durdu.
Halife Mansur, Erkam'ı n torunu Abdullah'ın, Muhammed b.
Abdullah b. Hasan'a uyanlardan olduğu halde onunla birlikte
hareket etmemiş olduğundan ilgilendi. Medine valisine, Erkam'ın
torunu Abdullah b. Osman b. Erkam'ı hapsetmesi ve zincire
vurulması için emir yazdı. Bu emri de Küfeli şihab adında bir
şahısla Medine valisine gönderdi. Abdullah b. Osman b. Erkam
hapsedilip zincire vurulduğu zaman yaşı sekseni aşmış bir
ihtiyardı . Bu durum onu son derece üzmüş ve bunaltmıştı . Halife
Mansueun Medine valisine gönderdiği Küfeli Şihâb b. Abdi
Rabbin, Abdullah b. Osman'ı n hapsedildiği yere vardı ve ona,
"Ben seni içinde bulunduğun şu halden kurtannm, Dar-ı Erkam'ı
bana satar mısı n? Çünkü müminlerin emin o evi istiyor. Eğer
satacak olursan, senin hakkı nda halife ile konuşurum, suçunu da
affettiririm?" dedi. Abdullah b. Osman b. Erkam, "O ev vakıftı r,
sadakadı r. Benim onda ancak bir intifa" hakkı m vardır. Buna da
kız kardeşim ve başkaları ortaktı rlar" dedi. şihab, "Sen kendine
düşen hakkı nı bize ver, ondan ilgiyi kes, kurtul" dedi. Abdullah'ı n
sabit olan hakkı şehadetle hesaplandı . On yedibin dinarlı k bir
satış senedi yazıldı . Bunun peşinden kızkardeşi de paranı n
çokluğuna aldanarak hakkı nı sattı . Halife Mansur, bu evde intifa'
hakkı olan herkesin haklannı satı n alıp ilişiklerini kesti.
Erkam'ı n evi, Halife Mansur'un ölümünden sonra oğlu
Halife Mehdi'ye geçti. O da eşi Hayzeıran'a bağışladı . HayzGran,
146
YITIK HALINE-1
bu evin çevresindeki evleri ve arsaları satın alıp ona A:atmak
sûretiyle Dâr-ı Erkam'ı yeniden yaptırdı (İbn Sâ'd, a.g.e., III,
243-244). Bu imardan sonra adi Dâr-ı Hayzûran olarak anlan ev
içinde namaz kılınan bir mescid haline getirildi (Ezrâki, Ahbâr-ı
Mekke, II, 260).
Bu ev daha sonra halife Ca'fer b. Mûsa'ya geçti. Bu evde
bir müddet de Mı sı r ve Yemenliler oturdular. Daha sonra Gassân
b. Abbâd, Musa b. Ca'fer'in oğullarından bu evin tamamını -veya
büyük bir kısmını - satın aldı (İbni Sâ'd, a.g.e., III, 244). En
sonunda bu evi, Mısır-Kahire defterdârı İbrahim Bey, Sultan
ikinci Selim'e hediye etti. Üçüncü Murad da, hicri 999 (1591)
yılında bu evi mescid tarzı nda yeniledi. Bugün artık bu evi
yerinde görmek mümkün değildir. Harem-i Şerif için yapılan
çevre düzenlemesinde yıkılmış, arsası zaten Harem'in arsasına
dahil kabul edilen bu ev aslına rucû etmiştir (M. Asım Köksal,
Erkam'ın Evi, Diyanet Dergisi, Temmuz-Ağustos-Eylül 1984, Cilt:
20, Sayı: 3, sh. 3-8). (Ayrıca bkz. İbni Hacer el-Askalâni, elİsâbe JF Temyİzi's-Sahâbe, I, 28; İbnü'l-Esir, Üsdül-Ğâbei
Ma'rifeti's-Sahâbe, I, 74; Dâiratül-Maârifil-İslâmiyye, I, 630631; NedvI, Ashâb-ı Kirâm, III, 18-23; Mahmud Esad, İslâm
Tarihi (tıc.), s.433, 548).
Erkam b. Ebi'l-Erkam, H. 54 veya 55'te seksen yaşın
üzerinde, Muâviye'nin hilafeti döneminde vefat etmiştir. Bedir
ehlinin en son vefat edenidir. Vasiyyeti üzerine namazını sadı k
dostu Sâ'd b. Ebı Vakkâs kıldı rmıştır. Kabri Cennütül-Bakrdedir.
14'
YİTİK HAZİNE-1
ABDESTİN ÇEŞITLERI
1-Farz Olan Abdest
Namaz kı lmak, Kur'an-ı Kerim'e el sürmek ve tilavet secdesi
yapmak için abdest almak farzdır. Cünüp veya abdestsiz olan
kimsenin Kur'ân-ı Kerim'i eline almasının helal olamayacağı
hususunda Islam bilginleri arasında ittifak vardır.
2-Vaclp Olan Abdest
Kâbe-i Muazzama'yı tavaf* etmek için abdest almak vaciptir. Bir
kimsenin Kabe'yi abdestsiz tavaf etmesi vacibi terk ettiğinden
dolayı sorumlu olmakla beraber yaptığı bu tavaf caiz ve
geçerlidir. Ancak bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle
buyurmaktadır:
"Tavaf, namaz gibidir. Fakat tavaf sırasında konuşmak câizdir.
Tavafta konuşan kimse hayırlı söz söylesin." (Tirmizi, Hacc, 112;
NesaT, Menasik, 126) .
Farz olan tavaf abdestsiz olarak yapı ldığı takdirde bir küçükbaş
hayvan kurban etmek gerekir. Cünüb olan kimsenin ise böyle bir
farz tavafı yapması halinde bir büyükbaş hayvan kurban etmesi
lazımdı r. Ancak bu farz tavaf, abdest alınarak yeniden yapılırsa
böyle bir kurbana gerek kalmaz. Fakat farz günler dışında tekrar
yapılması halinde geciktirilmiş olduğundan dolayı kurban kesmek
gerekmektedir .
Yapılması vacipolan vedâ tavafını abdestsiz olarak yapan kimse
bir miktar sadaka vermelidir. Fakat vacip olan tavafı cünüb
olarak yapanın bir küçükbaş hayvan kurban etmesi lazımdır.
148
YİTİK HAZİNE-1
3-Mendup Olan Abdest
Uykudan önce veya uykudan kalktıktan sonra, cenaze yıkamak,
cenaze taşımak, cenâzeyi yıkadı ktan sonra, cinsel temastan
önce, ezberden Kur'an okumak, hadis okumak, Cenab-ı Allah'ı
ta'zim veya tesbih etmek için veya kızgınlık sı rası nda kızgınlığını
gidermek gayesiyle abdest almak ve sürekli abdestli olmak
niyetiyle abdest almak menduptur.
ABDESTİN EDEPLERİ (ADABİ)
Edeb; nezaket, zarafet, insanlara sözle ve davranışla yardımda
bulunmak, gönüllerini okşamak demektir. Abdestin edepleri ise
yapılması halinde sahibine sevap kazandıran hususlardır.
Yapılmamaları halinde ise kişiye günah yazı lmaz. Abdestin
edepleri şunlardır:
1- Abdest alı rken başkası ndan yardım istememek.
2- Abdest alırken suyun sıçramaması için dikkatli davranmak.
3- Kı bleye doğru yönelmek.
4- Gereksiz yere konuşmamak.
5- Niyet ederken dil ile niyet etmek.
6- Her uzvu iyice oymak.
7- Abdest dualarını okumak.
8- Kullanı lmış bir su ile abdest almmaya dikkat etmek.
9- Her uzvu yı karken niyeti korumakla birlikte "Bismillah"
demek.
149
YİTİK HAZİNE-1
10- Kulağını meshederken serçe parmaklarının uçlarıyla kulak
deliklerini meshetmek.
11- Burna ve ağıza suyu alırken sağl eli kullanmak.
12- Sol el ile sümkürmek.
13- özür sahibi olmayan kimsenin namaz vaktinden önce abdest
alması.
14- Abdest bittikten sonra kıbleye karşı ayakta kelime-i şehâdet
getirmek ve dua yapmak, biraz su içmek.
15- Durgun veya akarak yer değiştiren sular ile birikinti hâlindeki
sulara ve Kıble'ye karşı abdest bozulmaz.
Abdest Namazı
Abdest namazı abdest aldıktan sonra abdest âzaları henüz yaş
iken iki rek'at nafile namaz kılmaktan ibarettir.
ABDESTSİZ OLARAK YAPILMASI YASAK OLAN HUSUSLAR
1- Namaz kılmak.
2- Kur'ân-ı Kerim'e el sürmek.
3- Tilâvet secdesi yapmak.
4- Cenâze namazı kılmak.
5- Kâbe'yi tavaf etmektir.
150
YITIK HAZINE-1
Efendimiz bir cihada çıkmış, Sevban ise O'nunla
bulunamamıştı. Allah Rasûlü döndüğünde herkes kendisini
ziyaret ediyordu. Bunlar arasında Sevban da vardı . Sararmış,
solmuş ve adeta bir deri bir kemik kalmıştı. şefkat Peygamberi
sordu: "Sevban bu halin ne?" Sevban, şöyle cevap verdi: "Ya
Rasülallah! Beynimi kemiren bir düşünce var ki, işte o beni bu
hallere soktu. Kendi kendime düşündüm. Ben, Allah RasOlü'nden
üç günlük ayrı kalmaya dahi tahammül edemiyorum. Ebedi bir
alemde bu ayrılığa nasıl güç yetirebilirim? Çünkü O, Allah'ın
Rasûlüdür. Makamı mualladır. Gireceği cennet de ona göre
olacaktır. Halbûki ben sıradan bir insanım. Cennet'e girmiş dahi
olsam, Allah Rasülü'nün gireceği Cennet'e girebilmem mümkün
değil. O halde ben O'ndan ebedi ayrı kalacağım. Bunu düşündüm
ve bu hallere düştüm."
Allah RasCılü, bu dertli insana derdine derman olacak şu
ölümsüz ifadesiyle karşılı k verdi: "Kişi sevdiğiyle beraberdir."
Kişiyi sevmek, ona benzemek ve onun hayatını kendine
hayat edinmekle olacaktır. İşte sahabi, bu mevzâda herkesten
daha hassastı.
Hz. Ömer, bütün hayatı boyunca Allah Rasülü'ne
akrabalı k yönünden kurbiyet kazanmanın iştiyakı içinde yandı
durdu. Hz. Fatıma'yla bunu yapmak istedi; fakat o, Hz. Ali'ye
nasib oldu. Başka çare kalmayınca, Hz. Ali'nin kızı Ümm-ü
Gülsüm'ü aldı. Bütün derdi, herhangi bir bağla Allah Rastı lü'nün
akrabaları arasına girmekti. Yoksa isteseydi, Bizans
imparatorunun kızını, hem de isteme zahmetine katlanmadan
alacak durumdaydı . Ama O'nun derdi, evlenmek değil, Allah
RasCılü ile bir bağ kurmaktı . Çünkü o, bütün soyun sopun,
hasebin-nesebin hiçbir işe yaramayacağı bir gün, işe yarı yan bir
nisbet, bir haseb ve nesep peşindeydi.. Kızı Hafsa'yı Allah
Rasûlü'ne vermek istemesinde de yine aynı dert ve iştiyak bahis
mevzûu idi. Esasen Allah Rasülü'ne olan manevi bağı zaten çok
kuvvetliydi. Kimbilir kaç defa İki Cihan Güneşi onu elinden
tutmuş, "Burada da, âhirette de hep böyle olacağız" demişti.
Ancak O, bir de maddi bağını tahkim etmek istiyordu. İşte bu
düşünceyle kendi kı zını Allah Rasülü'ne vermiş ve Allah
Rasülü'nün de kı z torununu almıştı . Hatta böyle bir münasebette
muvaffakiyet, o koca Ömer'i çocuklar gibi sevindirmişti...
81
YITIK HAZİNE-1
Bir gün kızı Hafsa validemiz kendisine, "Babacığım,
dıştan gelen devlet elçileri oluyor ve daima yeni yeni heyetler
kabul edip, görüşüyorsun. Üzerindeki elbiseyi yenilesen daha iyi
olmaz mı?"der.
Hz. Ömer, kızından bu sözleri duyunca beyninden
vurulmuşa döner. Allah RasCılü'nü ve Hz. Ebu Bekr'i kasdederek,
"Ben bu iki dosttan nasıl ayrı kalabilirim? Vallahi, dünyada onlar
gibi yaşamalı yı m ki, ahirette onlarla beraber olabileyim" cevabını
verir.
Biz buna, büyük cihad veya manevi cihad diyoruz. Allah
RasOlü'nün ve sahabinin yolu budur. Onlar, Cenab-ı Hakk'la sı kı
bir irtibat içinde yaşadılar. Zikir ve ibadetleri o kadar çoktu ki,
onları görenler, ibadetten başka hiçbir şeyle meşgul
olmadıklarını zannederdi. HalbOki, hayatı bir bütün olarak
yaşıyorlardı ...
Adeta ihlası n özü ve hülâsası haline gelmişlerdi.
Yaptı kları her işi Allah rızası ölçüsünde yapıyorlardı . Her işlerinde
bir iç derinliği ve murakabe vardı . İşte karşımızda yine bir ihlas
abidesi olan Hz. Ömer; Hutbe esnasında bir ara, hiç münasebet
yokken mevztı değiştirir: "Ya Ömer", der, "daha dün, baban
Hattab'ın develerini güden bir çobandın." Hutbeden iner.
Sorarlar: "Durup duruken bunu söylemeye seni sevkeden
neydi?" Cevap verir: "Aklıma halife olduğum geldi...." Başka
birgün, sırtı nda bir çuval dolaşıyordu. Niçin böyle dolaştığını
soranlara, yine aynı cevabı vermişti: "İçimde bir gurur hissettim
ve onu öldüreyim dedim..."
Ömer b. Abdülaziz, bir dostuna mektup yazar. Mektup
çok edebl yazılmıştır. Kalkar, mektubu yırtar. Sebebini soranlara,
"içimde bir gurur hissettim, onun için mektubu yırttım"der.
Ruhen olgunluğa ermiş, ruhuyla bütünleşmiş Ve
paklaşmış bu temiz kimselerin cihadı, Allah rızası için
olacağından asla semeresiz kalmaz. Halbaki, kendi iç
mes'elelerini halledememiş, riyâdan, ucubdan, gurur ve kibirden
kurtulamamış ve sağda solda çalı m satmak için iş gören
insanların cihad adına yaptıkları şeyler ise büyük ölçüde yıkım
olacaktı r. Böylelerinin, bir devrede belli bir seviyeye kadar
ulaşmaları mümkündür; ancak neticeye varmaları, -üzerine basa
basa ifade ediyorum-mümkün değildir.
82
YİTİK HAZİNE-1
HADİS-İ ŞERİFLERDE SADAKAT
* Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Biz şu ayeti
amcam Enes İbnu'n-Nadr hakkında indi biliyorduk. (meâlen):
"Mü'minler içinde Allah'a verdikleri sözde sadakat gösteren nice
erler var. İşte onları n kimi adağını ödedi, kimi de (bunu)
bekliyor. Onlar hiçbir surette (ahidlerini) değiştirmediler."
(Ahzâb 23).
* Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Ebu Bekr
Radıyallahu anh, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanına
girmişti. Aleyhissalatu vesselam:
"Müjde. (Ey Ebu Bekr!) Sen
Allah'ın ateşten azad ettiği kimsesin!" buyurdular. İşte o günden
itibaren Hz. Ebu Bekr, Atik (azadlı ) diye isimlendirildi."
* Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah
aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Cebrail aleyhisselâm
yanıma gelerek elimden tuttu ve bana ümmetimin gireceği
cennet kapı sı nı gösterdi."
Hz. Ebu Bekr atılıp:
"Ey Allah'ın
Resulü! Ben o sırada seninle olmayı ne kadar isterdim, ta ki ona
ben de bakayım!" dedi.
Aleyhissalatu vesselam:
"Ey Ebu
Bekr, ümmetimden cennete ilk girecek kimse olman sana
yetmez mi!" karşılığında bulundular."
* Yine Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah
aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Nezdimizde bir
eli(ihsanı) bulunan hiç kimse yoktur ki, o ihsan sebebiyle biz ona
(misliyle veya daha fazlası yla) karşılıkta bulunmayalım. Ancak
Ebu Bekr bundan hariç.
Çünkü, onun nezdimizde yardım varsa da, onun karşılığını
Kıyamet günü ona Allah verecektir. Bana Ebu Bekr'in malı kadar
kimsenin malı faydalı olmadı . Benim müslüman olması nı teklif
ettiğim herkesten bir zorluk gördüm, Ebu Bekr hariç. Zira o
teklifim karşısı nda hiç tereddüd etmeden kabul etti. Eğer
kendime bir dost (halil) ittihaz etseydim, mutlaka Ebu Bekr'i dost
edinirdim. Haberiniz olsun, arkadaşınız Allah Teâla'nı n dostu
(halilullah'tı r)."
,* Ebu Sa'id radıyallahu anh anlatı yor: "Resülullah
aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) halka hitap ederek buyurdular
ki:
"Allah Teâla Hazretleri bir kulunu, dünya ile nezdindekini
153
YITIK HAZİNE--1
- tercihte muhayyer bı raktı . O kul, Allah'ın nezdindekini tercih
etti.
Bu söz üzerine Hz. Ebu Bekr ağlamaya başladı . Biz,
Aleyhissalatu vesselam'ın, Allah tarafı ndan muhayyer bırakı lan
bir kul hakkında verdiği haber sebebiyle onun ağlaması na hayret
ettik. Meğer, muhayyer bırakı lan o kul Aleyhissalatu vesselam'ın
kendisi imiş. Meğer bunu en iyi anlayan da aramızda Ebu Bekr
imiş.
Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Sohbetiyle olsun malıyla olsun bana en ziyade ikramda bulunan
Ebu Bekr'dir. Eğer, ben Rabbimden başkasını halil (dost) tutacak
olsaydım, mutlaka Ebu Bekr'i halil edinirdim. (Allah arkadaşınızı
kendine halil kı ldı). Ancak (aramı zda) İslam kardeşliği ve İslam
muhabbeti var ((bu) efdaldir).
Mescide açı lan (hususi) hiçbir
kapı bı rakılmayıp, hepsi kapatılacak, sadece Ebu Bekr'in kapısı
açık bırakı lacak."
* Ebu'd-Derda radıyallahu anh anlatıyor: "Ben ResCılullah
aleyhissalâtu vesselâm'ın yanında oturuyordum. Derken, Ebu
Bekr radıyallahu anh elbisesinin eteğini tutarak çıkageldi. Öyle
ki, dizleri açılmış durumdaydı . Aleyhissalatu vesselam (onu bu
halde görür görmez):
"Arkadaşınız biriyle çekişmiş olmalı!"
buyurdular. Ebu Bekr selam verdi ve:
"(Ey Allah'ın Rasülü!)
Benimle İbnu'l-Hattab arasında bir şey (tatsızlı k) oldu. Üzerine
yürüdüm, sonra da pişman oldum. Beni affetmesini taleb ettim,
kabul etmedi. Bunun üzerine sana geldim!" dedi.
Aleyhissalatu vesselam da:
"Ey Ebu Bekr! Allah sana
mağfiret etsin!" buyurdu ve bunu üç kere tekrar etti. Sonra da
Ömer radıyallahu anh, davranışından pişman oldu. Ebu bekr
radıyallahu anh'ın evine gitti ve:
"Ebu Bekr evde mi?" diye
sordu. "Hayır!" cevabı nı alı nca, o da doğru Aleyhissalatu
vesselâm'ın yanına geldi ve selam verdi: Aleyhissalatu
vesselam'ı n yüzü (öfkeden) renk renk olmaya başladı . Bu hal,
Hz. Ebu Bekr radıyallah'ı korkuttu. derhal diz çökerek:
"Ey Allah'ın Resülül Bu meselede (hata benim), ben
zulmettim!" dedi. Aleyhissalatu vesselam (hepimize):
"Allah
beni size (peygamber olarak) gönderdi. Size tebliğ ettiğim
zaman hepiniz bana: "Sen yalancısı n" dediniz. Ebu Bekr ise:
"Doğru söyledin" dedi ve bana canıyla, malıyla yardımcı oldu. Siz
154
YİTİK HAZİNE-1
arkadaşımı bana bırakırsınız değil mi?" buyurdular ve iki veya üç
kere, bu sözü tekrar ettiler."
Ebu'd-Derda der ki: "Bundan sonra, (Resâlullah'ı n hatı r!
için) Ebu Bekr'e hiç eziyet edilmedi."
4„5.L°
ı
,
jıi[ .ju;
•
O O
O
:tb'ı
o, ,
l ‘s.)+. J-L1/4,2JI
j
tO
ai'ı
4,1
ji
4CLoat-A, >r,jh ‘51:,
‘,£43
L531
„.
,
fi
c.531
jı. ı.ıs 42
•
.
İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sıdk insanı birr'e
(Allah'ı razı, edecek iyiliğe) götürür, birr de cennete götürür.
Kişi, doğru söyler ve doğruyu arar da sonunda Allah'ı n indinde
sıddik (doğru sözlü) diye kaydedilir. Yalan da kişiyi haddi
aşmaya götürür. Haddi aşmak da ateşe götürür. Kişi yalan söyler
ve yalanı araştırı r da sonunda Allah'ın indinde yalancı diye
kaydedilir."
o 1,
âUl
(.5 '
‘,,; j::>jj
ı
E
4.111 ‘.511,4 aJJ
..C.o.
°
t, Jls
j.).
L•
,..511
155
ı
L>..?t
YITIK HAZINE-1
Ebi'l-Cevzâi rahimehullah anlatıyor: "Hasan İbnu Ali
anhümâ)'ye:
"Resulullah
(radı yallahu
(aleyhissalâtu
vesselâm)'dan ne ezberledin?" diye sordum. Şu cevabı
verdi:"Aleyhissalâtu vesselâm'dan "Sana şüphe veren şeyi
terket, emin olduğun şeye ulaşıncaya kadar git. Zira sıdk
(doğruluk) kalbin itminanıdır, yalan şüphedir." [TirmizT, Kıyamet
61, (2520); Nesai, Eşribe 50, (8, 327, 328).]
AÇIKLAMA:1- Sıdk bölümünde yer alan iki hadisi müştereken
açı klayacağız. Birinci hadiste sıdk'ın ehemmiyeti ve neticesi
belirtilmekte, ikinci hadiste de mutlaka sıdkı aramamız tavsiye
edilmekte, sıdkından emin olmadığımız şeyden emin oluncaya
kadar kaçmamız istenmektedir.* Birr nedir?Birinci hadiste sıdk'ı n
insanı birr'e ulaştıracağı ifade edilmekte ve ideal bir hedef olarak
gösterilen birr'e ulaşma vasıtası olarak sıdk gösterilmektedir.
öyleyse birr nedir?Birr: Halis amel-i salih demektir. Yani birr'le
Allah rızası için yapılan bütün salih ameller ve hayırlar ifade
edilir. Bazı nasslarda, anne-baba hukukuna riâyet, bazı larında
Allah'a ve âhirete iman, taat, ibâdet, ahde vefa, sıdk, istikâmet
üzere olmak, sevdiği maldan Allah yolunda harcamak... bu
kelime ile veya bu kökten gelen bir başka kelime ile ifade
edilmiştir. (2)Birr'in zıddı fücür, ukuk, fuhş, günah, isyan gibi
fenalığı ifade eden bütün kelimelerdir.şu halde hadis, sıdk'ı n,
kişiyi yaratılışımızı n gayesi olan halis ibadete götürecek,
dolayı sı yla Allah'ı n rızasına erdirecek yegâne vasıta olan mutlak
hayra yani birr'e ulaştıracağını haber vermektedir.Sı dk bu
mânada bir bakıma İslam'dı r da. Çünkü vahy-i ilahidir, hiçbir
şüphe bulunmayan, eksiklik-fazlalık taşımayan hakikattir ve
ayrıca her çeşit hayırlara, kemallere, faziletlere iyi amellere
sahip çıkmış, tavsiye ve teşvikte bulunmuştur. Sonradan,
başkaları tarafından keşfedilecek, onların elinde görülecek
sıdk'lara (hikmetlere) "müslümanın yitiği" namını vererek hiç bir
sıdk'a bigane kalınmamasını, soğuk davranı lmamasını irşad
buyurmuştur. Öyleyse İslam'ı bulan, onu yaşayan birr'e erer,
rızaya kavuşur.
156
YİTİK HAZİNE-1
2- Sıdk'ın kişiyi nasıl yüceltip cennete götüreceğinin fiilî, canlı bir
örneğini Kur'an-1 Kerim kaydeder: Ka'b İbnu Mâlik... Hikayesini
daha önce kendi ağzından uzunca kaydettiğimiz (652. hadis) bu
sahabi, nefsine uyup Tebük seferi'ne katılmamıştır. Bu sefere
katılmamakta o yalnız değildir, pek çok münafı k da bu seferden
yan çizmiştir. Ama sefer dönüşü, Resulullah (aleyhissalâtu
vesselânn), katılmayanları sigaya çekince herkes bir mâzeret
uydurur, özür beyan eder ve Aleyhissâlatu vesselâm da
özürlerini kabul eder. Ka'b İbnu Mâlik, özür uydurmayı p, suç
itirafında bulunan yani sıdk'tan ayrılmayan üç samimi
müslümandan biridir. Resulullah bunları : "Allah'ın emri gelinceye
kadar kimse onlarla konuşmayacak" diye cezalandırır. Elli gün
kadar tecrid ve boykot edilme hayatı yaşarlar. Bizzat Kur'an-ı
Kerim'in ifadesiyle "Bütün genişliğine rağmen dünya onlara dar
gelecek" kadar sıkıntilar çekerler. Ancak, sonunda, sıdklarının
mükâfatı olarak lütufların en büyüğü en şahânesi olan aff-ı
İlâhi'ye mazhar olurlar: "... Allah, teybe ettikleri için onların
teybe kabul etmiştir. Çünkü O, tevbeleri kabul eden, merhametli
olandır. Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve doğrularla beraber
olun!" (Teybe 117-119).
Evet başta Ka'b, diğer iki arkadaşını bu ilahi lutfa mazhar kılan
tek şey doğru sözlü olmaları, sıdk'tan ayrılmamaları idi.
Rabbimiz Teâlâ Hazretlerinin, vak'ayı özetleyip, affını belirttikten
sonra: "Ey iman edenler, Allah'tan sakının doğrularla beraber
olun" buyurması, af, ittika (sakınma) ve sı dk arasındaki sıkı
irtibat' belirtmiş olmaktadır.Esasen, Ka'b İbnu Mâlik'in kendisi,
bir sureye isim olabilme ehemmiyetini taşıyan aff-ı İlâhi'ye
mazhariyetinin sebebini sı dk bilmekte ve bunu şuurla ifade
41-S■ r*-$1
etmektedir:
ıı
ı ı
ı
LA
ı O ı
ı
‘5.51:1.4
ı
j,53
L7A
"Allah Teâlâ Hazretleri'nin beni mazhar ettiği İslam hidayetinden
sonra bana en büyük lütfu sıdkımdır, yalan söylememiş
olmamdır. Şayet sıdktan ayrılsaydım helak olurdum, nitekim
yalan söyleyenler hep helâk oldular."
157
YİTİK HAZINE-1
RİSALE-İ NURDA SADAKAT
BİR BUÇUK MÜRİD
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Eski zamanda bir şeyhin müridleri pek çok olması ndan, o
memleketin hükümeti siyasetçe telaş edip onun cemaatini
dağıtmak istemiş. O zat, hükümete demiş: "Benim yalnız bir
buçuk müridim var, başka yok. İsterseniz tecrübe edeceğiz."
O zat, bir yerde çadır kurdu, kendi binler müridlerini oraya
toplattı. O da emretti: "Ben bir imtihan yapacağım. Her kim
benim müridim ise ve emri kabul etse, Cennete gidecek."
Çadıra birer birer çağırdı . Gizli bir koyun kesti. Güya has bir
müridini kesti, Cennete gönderdi! O kanı gören binler müridler,
daha hiçbiri şeyhi dinlemedi, inkara başladı lar. Yalnız bir adam
dedi: "Başım feda olsun." Yanına gitti. Sonra bir kadın dahi gitti;
başkalar dağıldı lar. O zat, hükûmet adamlarına dedi: "İşte benim
bir buçuk müridim bulunduğunu gördünüz."
Cenab-ı Hakka yüz binler şükürler olsun ki, Risale-i Nur,
Eskişehir imtihan ve mahkemesinde, şakirtlerinden yalnız bir
buçuk kaybetti. 0 eski şeyhin aksine olarak, Isparta ve civar
kahramanları nın himmetiyle, o zâyi olan bir buçuk adam yerine
on bin ilave oldu. İnşaallah, bu imtihanda dahi hem şark, hem
garbı n kahramanları nın himmetleriyle, çokları kaybedilmeyecek
ve bir giden yerine on girecek.'
ŞEYHİN ŞEYHİ
Bir zaman, müslim olmayan bir zat, tarikatten hilafet almak
için bir çare bulmuş ve irşada başlamış. Terbiyesindeki müridleri
terakkiye başlarken, birisi keşfen mürşidlerini gayet sukutta
görmüş. O zat ise ferasetiyle bildi, o müridine dedi: "İşte beni
anladın." O da dedi: "Madem senin irşadınla bu makamı buldum;
seni bundan sonra daha ziyade başımda tutacağım" diye Cenab-ı
Hakka yalvarmış, o biçare şeyhini kurtarmış; birden bire terakki
edip bütün müridlerinden geçmiş, yine onlara mürşid-i hakiki
kalmış.
1
13. Şua
158
YİTİK HAZİNE-1
Demek bazan bir mürid, şeyhinin şeyhi oluyor. Ve ası l
hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terk etmek değil, belki
daha ziyade uhuvvetini kuvvetleştirip ıslahına çalışmak, ehl-i
sadâkatin şe'nidir.
Münafı klar, böyle vaziyetlerde kardeşlerin tesanüdünü ve
birbirine karşı hüsn-ü zanları nı bozmak için derler: "İşte o kadar
ehemmiyet verdiğin zatlar âdi, âciz insanlardı r." Her ne ise,
musibette gerçi çok zararımız var, fakat umum âlem-i İslâm'ı
alâkadar edecek bir keyfiyet, bir vaziyet olmasından, pek çok
ucuz olarak pek büyük kıymeti var. Buna benzer vukua gelen
hadiseler, ya siyaset-i diniye veya başka sebeplerle, umum
âlem-i İslam namı na olamadılar.
Eski Said'in matbu Lemeat başındaki acip imzası az tağyirle
şimdiki halime ve yetmişinci sene-i ömrüme tam muvafı k
gelmesi cihetiyle yazdım. Münasip görseniz, hem müdafaatı n,
hem Meyvenin, hem küçük mektupların âhirinde imza yerinde
yazarsınız. İşte o garip imza, gelen üç buçuk satırdı r.2
SADAKAT, SEBAT VE SIKI İRTİBAT İÇİNDE OLMAK
Cenab-lHakkı n ihsan ve keremiyle sizlerle gâyet kudsi' ve
gâyet ehemmiyetli ve gâyet kıymettar ve her ehl-i ?mana
menfaatli bir hizmette taksimül-mesai kaidesiyle iştirak etmişiz.
Tesanüdümüzden hası l olan bir şahs-ı mânevinin fevkalade
ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı bize kâfidir.
Hem mâdem bu zamanda herşeyin fevkı nde hizmet-i
imâniye en ehemmiyetli bir vazifedir; hemkemmiyet ise
keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır; hem muvakkat ve
mütehavvil siyaset alemleri ebedi, daim?, sabit hidemat-ı
imâniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyas olamaz, nneclar da
olamaz.
Risâle-i Nur'un talimatıdairesinde ve bizlere bahsettiği
hizmet noktasında feyizli makamlara kanaat etmeliyiz.
Haddinden fazla fevkalade hüsn-ü zan ve müfritâne all* makam
2
13. Şua
159
YITIK HAZINE-1
vermek yerine, fevkalade sadâkat ve sebat ve müfritâne irtibat
ve İhlas lazımdır. Onda terakki etmeliyiz.3
RISALE-i NUR' LARA SADAKAT, SEBAT VE
METANETLE BAĞLANMAK
Risâle-i Nur, kendi sadık ve sebatkar şakirtlerine
kazandırdığı çok büyük kar ve kazanç ve pekçok kıymettar
neticeye mukabil fiyat olarak, o şakirtlerden tam ve halis bir
sadâkat ve daimi ve sarsı lmaz sebat ister. Evet, Risâle-i Nur on
beş senede medresede kazanı lan kuvvetli İman-1 tahkikiyi on beş
haftada ve bazılara on beş günde kazandırdığını, yirmi senede
yirmi bin zât tecrübeleriyle şehadet ederler.
Hem, iştirâk-i a'rnal-i uhreviye düsturuyla, herbir şakirdine,
herbir günde binler halis lisanlar ile edilen makbul dua ve binler
ehl-i salâhatin işledikleri a'rnal-i salihanı n misil sevaplarını
kazandırı p, herbir hakiki, sadık ve sebatkâr şakirtlerini amelce
binler adam hükmüne getirdiğine delil, kerametkarâne ve
takdirkarâne İmam-ı . Ali Radıyallahü Anhın üç ihbarıve kerâmet-i
gaybiye ve Gavs-ı Azamdaki (k.s.) tahsinkarâne ve teşvikkarâne
beşareti ve ashab-ı Cennet olacaklarına müjdesi pek kat? ispat
ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiyat ister.
Mâdem hakikat budur, Risâle-i Nur dairesinin yakı nı nda
bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarikat ve sofi meşrep zatlar, onun
cereyanına girmek ve ilim ve tarikatten gelen eski
sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak ve
şakirtlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enâniyetini, tam
bir havuzu kazanmak için, o dairedeki ab-ı hayat havuzuna atıp
eritmek gerektir ve elzemdir. Yoksa, Risâle-i Nur'a karşı rakibane
başka bir çığır açmakla hem o zarar eder, hem bu müstakim ve
metin cadde-i Kur'âniyeye bilmeyerek zarar verir; zı ndıkaya bir
nevi yardım olur.Sakın, sakın, dünya cereyanları, husûsan
siyâset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi
tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihat etmiş dalâlet fırkaları na
3
Kastamonu Lânikası, s. 57.
160
YITIK HAZINE-1
.00
karşı perişan etmesin yerine
Rahman?
e
s s s.
(el-iyazü
s.
düstur-u
billâh)
düstur-u şeytan?
hükmedip, melek gibi bir hakikat kardeşine adavet ve elhannas
gibi bir siyaset arkadaşına; muhabbet ve taraftarlıkla zulmüne
nzâ gösterip, cinâyetine mânen şerik eylemesin.
Evet, bu zamanda siyâset, kalbleri ifsad eder ve asabi
ruhları azap içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirahat-i ruh
isteyen adam, siyâseti bırakmalı . Evet, şimdi küre-i arzda herkes
ya kalben, ya ruhen, ya aklen, ya bedenen gelen musİbetten
hissedardır, azap çekiyor, perişandır. Bilhassa ehl-i dalâlet ve
ehl-i gaflet, rahmet-i umCımiye-i İlahiyeden ve hikmet-i tarnme-i
Sübhâniyeden habersiz olduğundan, nev-i beşere rikkat-i cinsİye
alakadarlık cihetiyle, kendi eleminden başka nev-i beşerin
şimdiki elim ve dehşetli elemleriyle dahi müteellim olup azap
çekiyor. Çünkü lüzumsuz ve malayani bir sürette vazife-i
hakikiyelerini ve elzem işlerini bırakıp afaki ve siyasi
boğuşmalara ve kainatın hadisâtına merak ile dinleyerek,
karışarak, ruhlarını sersem ve akıllarını geveze etmişler; ve
bilerek kendi zararına fiilen rıza göstermek cihetinde, zarara razı
J
J.;aLib,..54,01
kâide-i
olana şefkat edilmez manasındaki
esasiyesiyle şefkat hakkını ve merhamet liyakatini kendilerinden
selb etmişler. Onlara acınmayacak ve şefkat edilmez. Ve
lüzumsuz başlanna bela getirirler.
Ben tahmin ediyorum ki, bütün küre-i arzın bu yangınında
ve fırtınalarında selâmet-i kalbini ve istirahat-i ruhunu muhâfaza
eden ve kurtaran yalnız hakiki ehl-i iman ve ehl-i tevekkül ve
rızadır. Bunların içinde de en ziyade kendini kurtaranlar, Risâle-i
Nur'un dairesine sadakatle girenlerdir. Çünkü, bunlar Risâle-i
Nur'dan aldı kları iman-ı tahkild derslerinin nOruyla ve gözüyle,
herşeyde rahmet-i İlahiyenin izini, özünü, yüzünü görüp,
herşeyde kemâl-i hikmetini, cemâl-i adâletini müşahede
ettiklerinden, kemâl-i teslimiyet ve ma' ile, rubübiyet-i İlahlyenin
icraatından olan musibetlere karşı-teslimiyetle gülerek
161
YİTİK HAZİNE-1
karşılıyorlar- rızâ gösteriyorlar. Ve merhâmet-i İlâhiyeden daha
ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azap çeksinler. İşte
buna binâen, değil yalnı z hayat-i uhreviyenin, belki dünyadaki
hayatın dahi saadet ve lezzetini, isteyenler, hadsiz
tecrübeleriyle, Risâle-i Nur'un Imâni ve Kur'âni derslerinde
bulabilirler. (Kastamonu Lâhikası, s. 84-85.)
SADAKAT, SEBAT VE SIKI İRTİBAT İÇİNDE OLMAK
Cenâb-lHakkı n ihsan ve keremiyle sizlerle gâyet kudsi' ve
gâyet ehemmiyetli ve gayet kı ymettar ve her ehl-i Trnâna
menfaatli bir hizmette taksimü'l-mesâi kâidesiyle iştirak etmişiz.
Tesânüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı mânevinin fevkalade
ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşâdı bize kâfidir.
Hem mâdem bu zamanda herşeyin fevkı nde hizmet-i
imâniye en ehemmiyetli bir vazifedir; hem kemmiyet ise
keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdı r; hem muvakkat ve
mütehavvil siyâset âlemleri ebedi, daimi', sabit hidemât-ı
Tmâniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyas olamaz, medâr da
olamaz.
Risâle-i Nur'un tâlimâticlairesinde ve bizlere bahşettiği
hizmet noktası nda feyizli makamlara kanaat etmeliyiz.
Haddinden fazla fevkalade hüsn-ü zan ve müfritâne âli makam
vermek yerine, fevkalade sadâkat ve sebat ve müfritâne irtibat
ve ihlâs lâzımdir. Onda terakki etmeliyiz. (Kastamonu Lâhikası,
s. 57.)
SADAKATLE SABIR GÖSTERMEK
Eski zamanda, bir şeyhin müridleri pekçok olması ndan, o
memleketin hükOmeti siyâsetçe telâş edip, onun cemaatini
dağıtmak istemiş. O zât hükCımete demiş: "Benim yalnı z bir
buçuk müridim var, başka yok. İsterseniz tecrübe edeceğiz." O
zât, bir yerde çadır kurdu, kendi binler müridlerini oraya toplattı .
O da emretti: "Ben bir imtihan yapacağım. Her kim benim
müridim ise ve emri kabul etse, Cennete gidecek." Çadı ra birer
birer çağırdı . Gizli bir koyun kesti; güyâ has bir müridini kesti,
Cennete gönderdi. O kanı gören binler müridler, daha hiçbiri
şeyhi dinlemedi, inkâra başladı lar: Yalnı z, bir adam dedi: "Başım
fedâ olsun." Yanına gitti. Sonra, bir kadın dahi gitti; başkalar
162
YITIK HAZINE-1
dağıldılar. O zât, hükümet adamları na dedi: "İşte benim bir
buçuk müridim bulunduğunu gördünüz."
Cenâb-I Hakka yüz binler şükürler olsun ki, Risâlei Nur,
Eskişehir imtihan ve mahkemesinde, şakirtlerinden yalnı z bir,
buçuk kaybetti. 0 eski şeyhin aksine olarak, Isparta ve civar
kahramanlarının himmetiyle, o zâyi olan bir buçuk adam yerine
on bin ilave oldu. İnşaallah, bu imtihanda dahi hem şark, hem
garbın kahramanları nı n himmetleriyle, çokları kaybedilmeyecek
ve bir giden yerine on girecek.
Bir zaman, müslim olmayan bir zât, tarikatten hilafet almak
için bir çare bulmuş ve irşada başlamış. Terbiyesindeki müridleri
terakklye başlarken, birisi keşfen mürşidlerini gâyet sukutta
görmüş. O zât ise ferasetiyie bildi, o müridine dedi: "İşte beni
anladın." O da dedi: "Mâdem senin irşadı n ile bu makamı
buldum, seni bundan sonra daha ziyâde başımda tutacağım"
diye Cenab-ı Hakka yalvarmış, o biçare şeyhini kurtarmış; birden
bire terakki' edip bütün müridlerinden geçmiş, yine onlara
mürşid-i hakiki kalmış. Demek, bâzan bir mürid şeyhinin şeyhi
oluyor. Ve asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terk
etmek değil, belki daha ziyâde uhuvvetini kuvvetleştirip ı slahına
çalışmak, ehl-i sadâkatin şe'nidir. Münafı klar, böyle vaziyetlerde
kardeşlerinin tesânüdünü ve birbirine karşı hüsn-ü zanları nı
bozmak için derler: "İşte o kadar ehemmiyet verdiğin zatlar âdi,
âciz insanlardır."
Her ne ise, musibette, gerçi çok zararı mız var, fakat umum
âlem-i İslami alâkadar edecek bir keyfiyet, bir vaziyet
olmasından, pekçok ucuz olarak pek büyük kı ymet' var. Buna
benzer vukua gelen hadiseler, ya siyâset-i diniye veya başka
sebeplerle umum âlem-i İslam nâmı na olamadılar. (Şualar, s.
268.)
163
YİTİK HAZINE-1
CİHAD EN KARLI TİCARETTİR
Allah (cc) bizi, en kazançlı ticarete davet ederken şöyle
demektedir:
"Ey iman edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak
ticareti size haber vereyim mi? Allah'a ve peygamberine inanır
ve Allah yolunda canlarınızla, malları nızla cihad edersiniz.
Bilseniz, bu sizin için daha hayırlıdır." (Saff, 10-11)
Yani, "Ey iman edenler! Sizi öyle bir ticarete çağırı yorum
ki, siz o ticareti yapmakla, canınızı yakacak azaplardan
kurtulmuş olacaksınız. Allah'a ve Rasülü'ne gönülden inanın ve
Allah yolunda malınızla canınızla mücahede edin. Bu ticaretin en
büyüğüdür. Sizi dünya ve ahirette azaptan kurtaracak tek ticaret
de budur. Bu yolda sizin soluklarınız ibadet, nefesleriniz
tesbihattır. Attığınız her adımda cihad sevabı alı rsı nız. Zira,
kendinizi Rabbinize adamış ve Allah'a bağlanmışsınız".
Efendimiz de bu hususta şöyle buyurmaktadır:
"Kendinizi Allah'a adadığınız bir gün, dünya ve dünya
üzerindeki her şeyden daha hayırlıdı r. Bu gayeyle kullandığını z
kamçını n cennetteki yeri, dünya ve dünya üzerindeki her şeyden
daha hayı rlıdır. Bir sabah ve akşam cihada gidiş, dünya ve
üzerindeki her şeyden daha hayı rlıdır".
Evet, cihad, dünyanın bütün saltanat ve debdebesinden,
maddi-manevi' bütün füyuzat hislerinden, verilikten, keşiften ve
kerametten, insanları n içini okumaktan, burada iken Kâbe'de
namaz kılmaktan, elini sokup insanın kalbiyle oynamaktan ve
velâyetteki en âlî makamlardan daha hayırlıdı r. Zira cihad,
insanın ses ve soluğuna kudsiyet kazandı rı r. Ona şu ölümlü
dünyada ölümsüzlüğün sırrını keşfettirir. Zaten ölüme mecburen
gittiğimiz şu dünyada ölmeme sırrını araştı rmak, insanlığın
muktezasıdı r. Onu kaybetmeyen herkes, bunu araştıracaktır.
Ölümsüzlüğü bulmanın tek çaresi ise, fani şeyleri Bakrnin
yolunda sarfetmektir. Allah (cc): "Allah, mü'minlerden cennet
164
YITIK HAZİNE-1
karşılığında mal ve canlarını satın almak istiyor." buyurmaktadır
(Teybe, 111). Ehlullahtan bir zat, kendi canını üç defa Allah'tan
satın aldığını söyler. Her defasında ağırlığınca gümüşü Allah
yolunda sarfeder. Bunu yaparken de, "Allahım, benim asıl
kıymetim bu kadar da değildir; ama kendime kıymetimden
fazlasını ödedim ve senin yolunda kendimi şu kadar gümüşe
sattım" der. İşte Allah (cc), tatlı bir mukabele ile sizi böyle bir
alış-verişe davet ediyor.
HABBRB İBN ERET
İslam ile şereflenen ve İslâm'a girdiği için müşrikler
tarafından işkence edilen ilk sahabelerden biri.
Nesebi; Habbâb b. Eret b. Cendele b. Sa'd b. Huzeyme
b. Kat b. Zeyd. Temim kabilesinden, küçükken esir edilerek
Mekke'ye getirilmiş Huzâalı Ümmü En'mâr'ın kölesi, Zühre
oğullarının anlaşmalısı.
İslâm ile şereflenen ve Allah için işkence edilen ilk
müslümanlardan olan Hâbbab b. Eret müslüman olduğunu
açıkladığında Ilk işkence edilen sahabeler arasında idi. İlk
Müslümanlar; Hz. Peygamber (s.a.$), Hz. EbC.1 Bekir, Habbâb,
Suheyb, Bilâl, Ammâr, Sümeyye (r. Anheım)dir. Hz. Peygamber
ve ELA Bekir, kendi aileleri tarafından nisbeten korunmuş ancak
Mekkeli olmayan diğer dört kişi müşrikler tarafından şiddet ve
baskı ile yıldırılmaya çalışılmıştır. Bu insanlar kı zgın güneş
altında demir zırhlar giydirilerek ölesiye işkence edilmişlerdir.
Habbâb bu işkencelere sabrederek kâfirlerin Hz. Peygamberin
risâletini inkâr etmesini istemelerini reddetmiştir (İbnu'l-Esir,
Üsdül-Ğâbe II, 114).
• Hz. Habbâb (r.a) Medine'ye hicret edince Hz. Peygamber
(s.a.$) onu Cebr b. Atik ile kardeş yapmıştır. Hz. Ebeı Bekir'in
vefatı ndan sonra, Hz. Ömer'den izin alarak KCıfe'ye cihad için
165
YITIK HAZİNE-1
gitmiş, hicri 37 tarihinde şiddetli bir hastalığa tutulmuştur.
Hastalığın şiddetinden günde yedi defa başını dağlatan Habbâb,
hastalık anında acı içerisinde "Hz. Peygamber (s.a.$) biri ölümü
temenni etmekten alıkoymasaydı temenni ederdim" demiştir.
Oğullarına kendisinin KCıfe dışına gömülmesini vasiyet eder ve
KCıfe'nin dışına gömülmesi durumunda Hz. Peygamber'in
sahabTsi oraya gömülmüş diye insanların ölülerin' kendisinin
etrafı na gömeceklerini söyler. Öldüğünde altmış üç yaşında olan
Habbâb (r.a) yirmibeş yaşında hicret etmiş, muhtemelen onbeş
yaşları nda bir delikanlı iken İslam ile şereflenmiştir (İbn Hacer,
el-İsâbe, I, 416; İbnü'l Esir, Üsdü'l-Gâbe, II, 116).
Onbeş yaşında müslüman olmuş bir insanın dünyada
kendisinden başka beş kişi müslüman iken işkencelere
sabredebilmesi imanının ve dine bağlılığının en önemli
göstergesidir. Altmışüç yaşında bir ihtiyar iken ve acılar
içerisinde kı vranırken ölümüyle bir sünneti ihya etmeyi
düşünmesi, onun Hz. Peygamber (s.a.$)'ı n sünnetine de ne
kadar bağlı olduğunun en güzel delilidir.
Mekke döneminde, sırtına ateşte kızdırılmış taşlar
yapıştırılmış, sı rt yağlan eriyinceye kadar sı rtı nda tutulmuş, yine
imanında sebat etmiştir. Demircilik ile meşgul olduğundan,
efendisi Ümmü Emmâr demiri ateşte kızdırır Habbâb'ın başını
dağlardı . Hz. Peygamber Habbâb'a uğrar onunla sohbet ederdi.
Onun halini görünce: "Allahım Habbâb'a yardı m et" diye dua
etmişti. Bir müddet sonra Ümmü Enmâr şiddetli baş ağrılarına
tutulur, köpek gibi bağırmaya başlar. Ona başını dağlatmasını
tavsiye ederler. Habbâb demiri ateşte kızdı rı r ve kadı nın başını
demirle dağlar (İbnu'l-Esir, Usdü'l-Gâbe, II, 115).
İşkencenin dayanılmaz bir hal aldığı, müşriklerin şiddetli
baskı yaptı kları bir zaman Habbab Kabe'nin gölgesinde örtüsüne
bürünmüş oturan Hz. Peygamber'in yanına geldi; "Allah'a bizim
için dua buyurmaz mısın" dedi: Hz. Peygamber yüzü kı pkı rmızı
halde doğruldu, şöyle buyurdu: "Sizden önceki ümmetlerde bir
adam demir tarakla taranır ve sinirleri kemiğinden sı yrılırdı da bu
işkence onu diniden döndürmezdi. Testere başının saç ayırımı na
166
YITIK HAZINE-1
konur ve iki parçaya bölünürdü; bu da o adamı dininden
döndürmezdi. Allah muhakkak bu dini tamamlayacaktır.
San'â'dan kalkan yolcu Hadramevt'e içinde Allah korkusundan
başka hiç bir korku olmadan gidebilecek" (Buhar?, Menakıbu'lEnsar, 29). Bütün bu işkencelere katlanan Habbâb bir gün
halinden şikayetçi olmamış, Islam'ı n zafer yılları nda, çektiği
işkenceleri reklam ederek insanları n teveccühünü kazanmaya
çalışmamış, mükafatı yalnızca Allah (c.c.)'dan istemiştir. Hz.
Ömer (r.a.) hilafeti döneminde Habbab'a "Allah yolunda çektiğin
işkenceleri bize anlat ey Habbabl" demesi üzerine sırtını açar
gösterir. Hz. Ömer "Bu güne kadar bu derece harap olmuş bir
sırt görmedim" der. Habbâb (r.a) "Sırtı mda ateş yakarlardı,
derimden çıkan yağlar ateşi söndürürdü" der. Bazen de ateşte
kızdırılmış taşlar sırtına konur derisinin yağları soğutuncaya
kadar tutulurdu. Bunun için sı rtı yumurta büyüklüğünde oyuk
oyuk idi (İbnu'l Esir, Usdül-Gabe, II, 115).
Bütün bu işkencelere rağmen İslam'ı tebliğden geri
kalmazdı . Tâhâ suresinin bazı ayetlerini Hz. Ömer'in
kızkardeşinin ailesine öğretirken Ömer içeri girmiş; onları n
hallerindeki samimiyet Ömer'in müslüman olması na vesile
olmuştur.
Zühd ve takvası ile gerçekten örnek olan Habbâb,
ihtiyarlık döneminde islamın ilk yılları nda ölmediğine hayıflanı r
durur, şöyle derdi: "Hz. Peygamber ile sevabını Allah'tan
dileyerek hicret ettik; Allah indinde bir mükâfaata hak kazandı k.
Içimizden kimi bu mükâfaat bu dünyada almadan göçtü gitti.
Mus'ab b. Umeyr onlardandı r... Birden kimileri de meyvelerinin
olgunlaştığını gördü ve bunları topladı. Islam'ı n zafer yıllarını
gördü ve müslüman olması ndan dolayı dünya nimetlerinden
istifade etti" (Buhari, Menakıbu'l-Ensar, 45).
Habbâb (r.a)'ı n ilim talebeleri; Oğlu Abdullah, Ebû
Ma'mer, Kays b. EbT Hazım, Mesruk ve diğer Tabbiin imamlarıdı r.
Oğlu Abdullah da Hz. Peygamber'i görmüş ve babası yoluyla
ondan hadis rivayet etmiştir.
167
YITIK HAZİNE-1
Habbâb hastalığı nedeni ile Sıffin'e katılmadı . Sıffın
dönüşü Hz. Ali, Küfe dışında yedi kabir görüp, bunlar nedir? diye
sordu. Etrafındakiler Habbâb'ın öldüğünü ve KCıfe dışına
gömüldüğ'ünü söyleyince Hz. Ali (r.a) şöyle dedi: "Allah Habbâb'a
rahmet etsin. Isteyerek coşkuyla müslüman oldu; Allah'ın
emrine itaat ederek hicret etti; hayatı boyunca mücâhid yaşadı;
bedenine çektirilen işkenceler ve hastalığı ile imtihan edildi. Allah
güzel amel işleyenin amelini zayi etmez" dedi. Kabrine
yaklaşarak şöyle dua etti. "Ey mümin ve müslümanlar diyarı!
Allah'ın selamı üzerinize olsun, siz bizden önce yerinize ulaştınız,
biz de inşâallah kı sa zamanda size katılacağız. Allah'ım onları ve
biri mağfiret et. Bizi ve onları affet. Ahireti düşünüp onun için
amel eden, az ile kanaat eden, Allah (c.c)dan razı olan kullara
müjdeler olsun" (ıbnül-Esir, Usdü'l Gâbe, 11,144-117; İbn
Hacer, el-Isâbe, I, 416).
TEYEMMÜM
Hükmi pisliği temizleme yollarından biri de
teyemmümdür. Teyemmüm; ellerinin içiyle yeryüzü cinsinden bir
şeye vurup yüzünü yıkar gibi bir defa sıvazlamak, tekrar aynı
şekilde vurup, sol eliyle sağ kolunu, sağ eliyle de sol kolunu
dirseklerle beraber birer defa sı vazlamak ve bunları temizlenme
niyyetiyle, yani rastgele değil de, teyemmüm kastıyla yapmaktır.
Teyemmümün farzı ikidir: niyyet ve yüzü ve kolları
sı vazlamak üzere, ellerle iki vuruş. Buna kı saca "iki darp bir
niyyet" denir.
Teyemmümün sağlam olabilmesi için; suyu
kullanmaktan aciz olmak, teyemmüm edecek şeyin temiz olması,
teyemmüm edilen organların heryerini sı vazlamak şarttır.
Toprak, kum, kiremit, tuğla; beton ve taş gibi şeylerle,
tozlar' olmasa dahi teyemmüm yapılır.
168
YİTİK FIAZİNE--1
Cünüp, adetli, lohusa ve abdestsizin teyemmümleri
aynıdır.
Su soğuk olduğu ve ı sı tma imkanı bulamadığı için, hasta
olmaktan korkuyorsa gusul yerine teyemmüm yapabilir, ama bu
durumda abdest yerine teyemmüm yapamaz. Gusul yerine
teyemmüm eder ve ibadetler için ayrıca abdest alır.
Su bulunmadığı sürece teyemmüm abdest gibidir, vakit
girmeden de alı nabilir ve onunla istenildigi kadar namaz
kılınabilir.
Teyemmüm yapmak isteyen kimsenin; su bulma ihtimali
varsa, dörtbir yanı na doğru bir ok atımı kadar yeri araması,
parası varsa normal olan fiyatla suyu satın alması, su alabileceği
bir kimsede su varsa istemesi gerekir. Su bulma ihtimali yoksa
aramaz.
Teyemmüm edecek kimsenin, namazı vaktin sonuna
kadar geciktirmesi müstehap (hoş) tır. Belki su bulabilir.
Teyemmümü; abdesti bozan şeyler ve abdeste yetecek
kadar suyu kullanma imkanı bulunması bozar. Bu imkân,
namazda iken bulunursa o namaz batıl olur ve su ile alı nmış
abdestle kı lı nması gerekir. Namaz bittikten sonra bulunursa,
tekrar kılması gerekmez.
MESH
Silme, eli bir şey üzerine sürme; belirli süre içinde özel
bir mest'in üzerine ı slak eli sürmek anlamı nda bir fı kıh terimi.
Topuklarla birlikte ayakları örten, giyilen ayakkabı ya "mest
(huff)" denir. Abdestte mest üzerine meshetmek, ayakları
yı kama yerine geçer. Deriden yapılan ve topukları örten özel
yapıiı mest; potin, çizme, aba, terlik ve kalın çorabı da
kapsamına alır. Yani bunlarda mest hükmündedirler.
169
YİTİK HAZINE-1
Mest üzerine meshin cevazı sünnetle sabittir. Hz.
Peygamber şöyle buyurmuştur: Mukim, mestleri üzerine bir gün
bir gece; yolcu ise üç gün üç gece mesheder" (Nesai, Tahâre,
98; İbn Mâce, Tahâre, 86; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 213).
Bu, meşhur bir hadis olup, içlerinde Hz. Ömer, Afi, Huzeyme b.
Sâbit, Ebü Said el-Hudri, Saffân b. Assal, Avf b. Malik, İbn Abbas
ve Hz. Aişe gibi ünlü sahabelerin bulunduğu kalabalık bir sahabe
topluluğu tarafından nakledilmiştir. Hatta İmam Ebüs Yusuf,
mestlerin üzerine mesih haberinin, benzeriyle Kur'an ayetini
neshetmenin mümkün olacağı kuvvette bir hadis olduğunu
belirtmiştir. Ashab-ı Kiram söz ve fiil olarak meshin caiz
olduğunda ittifak etmiştir. İmam Malik meshi yalnız yolcu için
caiz görmüştür. Hasan el-Basri şöyle demiştir: "Bedir gazvesine
katılmış yetmiş sahabeye yetiştim, hepsi de mest üzerine meshi
caiz görüyordu" (el-Kasani, Bedâyiu's-Sanâyi, Beyrut
1402/1982, I, 7; İbn Abidin, Reddül-Muhtar, İstanbul 1984, I,
260, 261).
Ayaklara meshin farz miktarı, her ayağın ön tarafına
rastlayan mestin üzerindeki, elin küçük parmağı ile üç parmaklı k
yerdir. Bu kadar bir yere meshetmekle, farz yerine gelmiş olur.
şafiTlere göre, mestlerin üzerine bir parmak bile olsa
mesh yeterlidir. Hanbeliler mestlerin üstünün yarı dan fazlasına,
Malikiler ise, mestlerin üstünün tamamına meshi gerekli
görürler.
Mestlerin altına mesh edilmez. Yapılan mesihte
parmakların açıkça bulunması, meshin ayak parmaklarının
ucundan yukarıya doğru yapılması sünnete uygun bir meshdir.
Ancak sünnete uygun düşmemekle birlikte, mestin üzerine su
dökmek, mesti sünger gibi bir şeyle ı slatmak, mestin üzerine
enine olarak mesh etmek veya meshe mestin koncundan
başlamak da yeterli olur.
170
8.BÖLÜM
YİTİK HAZİNE-1
HADİS-İ ŞERİFLERDE MUHASEBE
* Bir gün adamı n biri Peygamberimize (s.a.s.) gelerek "Ya
Resulallah, bana bir nasihat et" der. Peygamberimiz de (s.a.s.)
ona "sen gerçekten nasihat istiyor musun?" diye sorar. Adam,
tabii, der. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.) buyurur ki, "bir
iş murat ettiğin zaman akı betini iyi düşün, doğru ise ona giriş,
eğer eğri ise ondan vazgeç"
MURAKABE İNSANI
Hz. Ömer'e isnad edilen bir söz vardır: "Hesaba
çekilmezden evvel nefsinizi hesaba çekin." Bu, murâkabenin bir
buudu. "İyi bir mü'min, daima kendi nefsine karşı savcı,
başkalarına karşı avukat gibi davranır." Bu da diğer buudu.
Hutbesini dinlemek için İbn Abbas'ı n Mekke'den Medine'ye
Öşedd-i rihal' ettiği (yollara düştüğü) Hz. Ömer (ra), bir gün
hutbede ortaya koyduğu fevkalade talâkat ve fesâhat karşısı nda
birden durur ve "Haydi be ordan, deve çobanı sen de!" gibi
ifadelerle nefsini tokatlar. Yine Ömer, evet Islam'da devlet
sistematiğinin güçlü temsilcisi o büyük zat, gerçekleştirdiği onca
büyük muvaffakiyetin en küçüğüne bile sahip çıkmamış ve bir
defa olsun, "Ben yaptım" dememiştir.
Hasan Basri (ra), Et96 Nuaym'ın Hı lyetül-Evliya'sı ndaki
kayda göre, Nebi zevcesinden süt emmiş büyük bir insandır. O,
kendisini her gün hesaba çeker ve "Sen, geçen gün namazda
şunları şunları düşünen kişi değil misin? Rabbin huzOrunda hiç
böyle şey yapı lı r mı? Önceki gün de şunu yapmıştın. İşte sen,
busun" derdi.
Bunlar, bir devri, aydınlatan büyük muhasebe ve murâkabe
insanları dı r. Zaten Kur'an da, "Sizi ve yaptı kları nı zı yaratan
Allah'tır" (Saffat, 37/96) demiyor mu?
173
YITIK HAZİNE-1
BAŞKALARINI DEĞIL KENDİMİZİ SORGULAMA
Maalesef hala insanlarda kusur arıyor ve onları
kusurları ndan dolayı sorguluyoruz. Aslında sorgulanması gereken
bizim kendi kusurları mızdı r. Biri gı rtlağına kadar çamura batsa,
fakat çamur senin sadece topuğuna bulaşsa karşındakini
sorgulayıp "Bu kadar çamur da ne?" demeye hakkı n yoktur;
"Neden ben topuğumu kirlettim?" deyip kendini sorgulaman
esastır. Başkası nı n gı rtlağına kadar çamura gömülmesi seni
alakadar etmez. Allah'ın onu halas eylemesi için dua edebilirsin
sadece; su-i zanna girmeden, gı ybet edip çekiştirmeden... Eğer
biz, bütün beklentilerden sıyrı lıp muradı mızı Hakk'ın muradı
haline getirememişsek daha yapacak çok işimiz var demektir.
Öyleyse nası l başkalarının kusuruyla uğraşıp onları
sorgulayabiiliriz; kendimizin onca eksiği varken.. Tasavvufta
mürid bir noktadan sonra murad olur. Yani, ömür boyu hep onu
diler, hep onu ister. O'nun mürididir. Kendi güç ve kuvvetinden
teberri edip Kudreti Sonsuz'un iradesine râm olur. Belli bir
noktaya gelince murad haline gelir. Yani; Hakk arzusuyla
dopdolu olur, bütün bütün masivaya, O'ndan başkası na kapanı r
da O'nun hoşnutluğundan başka hiçbir isteği kalmaz.. bu haliyle
de Hakk'ın murad ve matmah-ı nazarı "gözde"si bahtiyar bir ruh
olur. İşte biz Allah'ın muradı değilsek O emanetini niçin bize
versin ki?
Evet, bu hususta korkmalı, tir tir titremeli; her başarı ve
muvaffakiyetten sonra o işe layı k olup olmadığımız hususunu
(liyakatimizi) masaya yatı rmalı .. çok büyüten bir mercekle tavı r
ve davranışlarımıza bakmalı yız; "Acaba biz böyle bir ihsan-ı ilahi
ve nimet karşısı nda şükür ve vefa vazifemizi yerine getirebiliyor
muyuz?" İşte bu duyguyla kendi eksik ve kusurları mızı
sorgulannalıyız. Hani Muhasibi, muvakkaten aklı ndan geçenleri,
mesela bir anlı k "Şu adam şu kadar iyi olsa..." şeklinde
başkaları nı kritiğe tabi tutmayı dahi büyük günah sayı yor ve
onun ızdı rabıyla yaşıyor. Davranış, fili, ya da tavı r değil, aklı na
gelip uğrayan sevimsiz şeyler hakkı nda bile "Benim aklı m temiz
olsaydı o kirin ne işi vardı onda!" diyor ve her an kendi
muhasebesiyle uğraşıyor. Bizim şiarımız da bu olmalı ve biz
sadece, masiva düşüncesinden hâlâ sıyrı lamayan kendi nefsimizi
kınayı p onu sorgulamalıyız.
174
YİTİK HAZİNE-1
MUHASEBEDE DENGE
İnsan her mes'elede olduğu gibi, muhasebede de ölçülü ve
dengeli davranmalıdı r. Bir kere muhasebe, kat'iyen yeis ağırlı klı
olmamalıdır.
Evet, her insanın muhasebesi kendi seviyesine göredir.
Öyle mes'eleler vardır ki, ebrar onunla sevap kazanı rken,
mukarrebin için onlar günah sayılmaktadı r. Bu itibarla da ebrar
kendi muhasebe derinliği içinde, mukarrebin de kendi muhasebe
enginliği içinde daima ölçülü olmalı dı r.
Diyelim ki, bir insan gece namazı na kalktı ve sabaha kadar
gözyaşları içinde namaz kıldı . Bu, mutlaka takdir edilecek bir
ameldir. Fakat bu amel mukarrebinden birisine âitse, o kendine
göre bu amelinin muhasebesini yapacak ve belki de şöyle
diyecektir: "Ben bu geceki namazımda manevi füyuzatla dolup
taştım. Ama acaba, amelimdeki gaye ve hedef bu manevi
füyuzatı yakalamak mıydı? Eğer öyleyse yandım, mahvoldum.."
Evet, bu da bir muhasebedir; fakat has dâirede ve bazı insanlara
mahsustur. Henüz gece namazına kalkmayı bile düşünmeyenler
için böyle bir muhasebe teklifi, ifrattır ve altı ndan
kalkı lamayacak bir yüktür... İşte Muhasibi'nin riya ve ihlâs
konusunu işlerken ifade ettiği hususlara böyle bir pencereden
bakmak lazımdır. İmam Gazali'nin de bu konuları işleyişi aynen
Muhasibi gibidir ve onda da hassasiyet had safhadadı r. Bu
konuda hadislerin bize öğrettiği ölçü ise, hem objektif hem de
ekseriyete hitap etmektedir. O ölçü de şudur: 'Din kolaylı ktı r.
Onu zorlaştıran sonunda yenik düşmeye mahkûmdur..' Öyleyse
her ferd, muhasebede tecessüsünü, yenik düşmeme sı nı rında
tutmalıdı r. Bu da şahsın manevi yapı sı na göre çeşitlilik arzeder.
Bu arada, hadisteki ölçüyü herkes kendi seviye ve durumuna
göre tatbik edebilir.
Bir de mes'eleye şöyle bakmak gerekir: Az veya çok, her
insanın bir kudve ve rehber olma durumu vardır ve onları n
davranışları arkaları nda bulunanlara aynen yansımaktadı r.
Öyleyse her türlü davranışımız ölçülü ve umumun kabul
edebileceği durumda olmalı dır ki, bilerek-bilmeyerek başkaları nı
zora koşmayalım. Muhasebe şeklimiz ve muhasebe keyfiyetimiz
175
YİTİK HAZİNE-1
için şu prensip her zaman geçerlidir: Hiç kimse, ona aşıladığımız
muhasebe şekil ve keyfiyetiyle amele yenik düşmemelidir.
MUHASEBE VE HÜSN-Ü ZAN
Bir diğer çok önemli husus da şudur: Ben kendi hakkımda
düşünürken demeliyim ki, "Her namazdan sonra uzun uzun
tesbihat yapmam, her gün Mecmuatül-Ahzab'tan bir bölüm
okumam, bir-iki saatımı zikre, fikre vermem katiyen benim
durumumda olan bir insanın şükür mukabelesi sayılamaz. Bu
kadarcık bir evrâd u ezkarla bana dense dense "tembel" denir,
"miskin, uyuşuk" denir. Ama bu hizmet-i imaniye ve
Kur'aniye'deki arkadaşlarımı düşünürken, onlar namazlarının
sonunda ister herkesin bildiği "Sübhanallah, Elhamdulillah,
Allahuekber" şeklindeki malum tesbihatı yapsınlar, isterse de "Ya
Cemil Ya Allah..." diyerek Esmâ-i İlahl'yi uzun uzun saysınlar,
"inşaallah vazife-i ubudiyetlerini, genel durumun ve şartların
müsaadesi ölçüsünde yerine getiriyorlardır" demeliyim. Onlar
hakkı nda katiyen hüsn-ü zan etmeliyim. Kendim hakkı nda da
hüsn-ü zanna zerre kadar yer vermemeliyim. Yoksa biraz evvel
bahsettiğim şekilde, insanlar hakkı nda "Hiç kimse sorumluluğu
ölçüsünde Allah'ı anmıyor." diye bir mülahazaya girersem
zan etmiş olurum. "Bunlar ne zikir, ne fikir, ne de şükür
vazifelerini hakkı yla eda edemiyorlar." dersem sû-i zanna
saplanmış olurum. O da tehlikelidir ve kaybettirir. Her zaman
tekrar ettiğim bir mülâhazayla bağlayayım bunu; Kendimiz
hakkında sürekli suç arayan, suç derleyen, tevsi-i tahldkatta
bulunan bir savcı gibi davranmalıyız. Ama başkaları hakkında da,
onların fahri avukatı gibi olmalı, hep onları müdafaa etmeliyiz.
Başkaları hakkında hüsn-ü zan, kendi hakkımızda da sürekli
muhasebe esasına bağlanmalıyız.
Buraya bir küçük haşiye daha koymak istiyorum: Ben ölçü
olmasam da bazen canımı sı kan şeyler oluyor. Mesela, namazda
imam arkası nda ses çıkarmalar oluyor. Birisi durup dururken
boğazı sıkı lı yor gibi sesli sesli "Allaaahuekber" diyor;
"ettehiyyaaaaatü lillaaaahi vessalavaaaatü" diyor. Dinde böyle
bir sorumluluk yoktur. İnsan kendi kendisi duyacak, anlayacak
kadar söylemelidir. Şimdi bu harekete bir zaviyeden bakınca "Bu
bir riyadı r" dersiniz. Vakıa, duyurmaya matuf olan şeylere riya
176
YITIK HAZINE-1
değil "süm'a" denir. Göstermeye yönelik hareketlere, kendini
ihsas etmelere de "riya" denir.
İşte birinin böyle bir hareketi karşısı nda aklı mıza o şahsı n
süm'a yaptığı gelebilir. Mesela gece erkenden kalkı yor, kapı ları
sertçe açı p kapatıyor, su sesini duyuruyor bize. İçimize "Acaba
daha sessiz yapamaz mı bunu? Allah'a doğru yaptığı bu
yolculuğu sessizlik içinde götüremez mi? Çok inceyse şayet,
inceliğini ortaya kalı nlık şeklinde koymak suretiyle hakkında su-i
zan ettirmemeli değil mi?" gibi duygular gelebilir. Bu meselenin
bir yanı . Fakat bu türlü meselelerde biz, neden o adam hakkı nda
böyle düşünürüz? Çünki bir insan, ibadet ü taata, o ibadet ü taat
teşri kılı nı rken söz konusu olmayan meseleleri iradi olarak
katarsa Allah'a ibadete başka şeyleri karıştı rmış olur. Dinde,
imamı n arkasında boğaz sıkı lı yor gibi ses çı karmak diye bir şey
yoktur. Ibadet ü taat yaparken ses çı karı lacak diye bir şey
yoktur. Bunları n hepsi süm'adır dinimize göre. Ve dolayı sı yla bu
tür hareketlere riya ve süm'a nazarı yla bakı lı r. İnsanı n kalbinde
öyle kendini harap edecek kadar bir incelik yoksa, içinde
bulunduğu manevi hava itibariyle gerçekten boğazı sı kılır gibi
olmamışsa, "Allah" dendiği zaman halinde bir değişiklik olmuyor,
aynı kararı nda devam ediyorsa çok iyi bir kul hali sergilemek
onun hakkı değildir. O, o seviyenin insanı değildir ki; halkı n
içinde "Allah" diye seslensin. Onu iradesiyle ve düşünerek
söylediyse, mani olabileceği halde olmayı p söylediyse riya ve
süm'a yaptı demektir.
Bu, temelde ibadetin içinde olmayan bir şeyi ibadete
karıştırma demektir. Onun için Allah Rasulü (sallallahu aleyhi
vesellem) riya hakkı nda "debibü'n-neml" buyuruyor. Yani,
karanlı k bir zeminde bir karı ncanın yürürken bı raktığı izler gibi
bir şeydir riya.. farkına varamazsınız, ibadetinizin içine girer de
farkedemezsiniz.
MUHASEBE
Bir yerde çok güzel konuştunuz, çok güzel yazdınız, her
istediğiniz oldu. Oturup, bir güzel nefis muhasebesi yapmalı sı nız.
Zira istidraç olabilir. ihtimal onunla gurur, riya, kibir kapı sı açı lı r
ve insanlardan bir insan olmanızı n kapısı kapanı r.
177
YİTİK HAZİNE-1
Ehlullah, başarısızlık kadar hatta ondan da fazla başarıdan
da korkmuştur. Tarlaya ekin ekmiş, arkadan çok güzel mahsul
olunca, oturmuş hıçkıra hıçkı ra ağlamış ve "Ne yaptım da böyle
oldu. Yoksa istidraç mı?" diye kendisini tekrar tekrar
sorgulamış.
BİR MUHASEBE MİSALİ
1. İbadetleri samimi olarak yapmak.
2. Allah'a karşı yaptığı ibadetlerin en şuurlusunu eksik
bulmak.
3. İnsanlar karşısı nda kendisini hor ve hakir görmek; hem
o kadar hor ve hakir görmek ki, sadece kâfir olmadığından dolayı
oturup kalkıp Allah'a şükretmelidir. Bediüzzaman Hazretleri,
"Mecmuatül-Ahzab"ta büyük zatlara ait "En şaki kulum" denilen
yerleri "Senin lütfun olmazsa" şeklinde düzeltmiştir. Zannederim
bu husus, büyük zatları n nefis muhasebesini gösterme açı sı ndan
önemli bir misal teşkil etmektedir.
4. Güzel konuşan ve zâhiren iyi bir yaşantısı olanlar
umumiyetle halk nazarında hüsn-ü zanna mazhar olurlar. Bu
durumlarda insanın, kendini birşey olmadığına inandı rması çok
önemlidir. Aksi takdirde insan, kendini birşey oldum zannedebilir
ki bu da büyük bir tehlike demektir. Büyük veliler bile bu konuda
hep korkmuş ve titremişlerdir. İnsan Hz. Şuayp gibi hutbe irad
etse bile kendi iç mülahazası şöyle olmalıdı r: "Lafızperestlik
yaptım, insanları kelimelerle, cümlelerle aldattı m."
Sıraladığımız bu hususlar, takılı p kaldığımı z ve
kaybettiğimiz noktalardır. Bugün Allah (cc) bize büyük vazifeler
gördürüyor olabilir. Fakat, böyle bile olsa, bize düşen vazife ve
sorumluluk şudur: Kafamı zı her zaman muhasebe ile meşgul
etmek ve en güzel yaptığımı z işlerde bile bir bit yeniği var
olduğunu düşünmek.. Evet, halkın içinde ablam sızlayan,
gözyaşları yla namaz kılan bir insanı n, Rabbiyle başbaşa kaldığı
anları da böyle değilse, onun bu halinde, değil bit yeniği, akrep
yeniği var demektir.
178
YITIK HA7_İNE-1
RİSALE-İ NURDA MUHASEBE
Ey Rabb-i Rahimim ve ey Hâlı k-ı Keriminn!
Benim siSı-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti.
Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici
günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştı r.
Ve bu ağır yük ve hastalı klı kalb ve hacâletli yüzümle kabre
yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet süratle, sağa ve
sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsı z bir tarzda, vefat eden ahbap ve
akran ve akaribim gibi, kabir kapı sı na yanaşıyorum.
0 kabir, bu dâr-i fâniden firâk-ı ebedi ile ebedül-âbâd
yolunda kurulmuş, açı lmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Ve
bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da, kat? bir
yakin ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve
bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkası ndan kafile
kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i
emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, nnekkârdır. Bir
lezzet yerse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat
vurur.
Ey Rabb-i Rahimim ve ey Hâlı k-1 Kerimim!
,FF
Lj 1
4.<
sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki, yakın
bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla
veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-1
rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle
bağırarak derim: "El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân!
Beni günahlarımı n hacâletinden kurtar!"
İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takı p
kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı
dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nidâ
ediyorum: "El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni
günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!"
İşte, kabrime girdim, kefenime sarı ldım. Teşylciler beni
bı rakı p gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve
bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve menceyok.
179
YİTİK HAZİNE-1
Günahları n çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşi şeklinden ve o
mekânı n darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum:
"El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân!
Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımı n arkadaşlı kları ndan kurtar!
Yerimi genişlettir! İlâhi, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten
li'l-Âlemin olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için
vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana
şekvâ ediyorum.
"Ey Hâlı k-ı Kerimim ve ey Rabb-i Rahirnim!
Senin Said ismindeki mahleıkun ve masnuun ve abdin, hem
âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alll, hem zelil, hem
müsi', hem müsin, hem şaki, hem seyyidinden kaçmış bir köle
olduğu halde, kı rk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına
avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah
ve hatiatları nı itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle
müptelâ olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemâl-i
rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o
Senin şânındı r. Çünkü Erhamürrâhiminsin. Eğer kabul etmezsen,
Senin kapı ndan başka hangi kapı ya gideyim? Hangi kapı var?
Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak
mâbud yoktur ki ona iltica edilsin."
ÜSTADIN MUHASEBE YANI
...Üstad, bu yüksek iktisatçılı k kudretini sı rf yemek, içmek,
giymek gibi basit şeylerle değil, bilakis fikir, zihin, istidat,
1biliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevi ve mücerred
kıymetlerin israf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dahidir. Ve
bütün ömrü boyunca, bir karakter halinde takip ettiği bu titiz
muhasebe ve murakabe usülünü, bütün talebelerine de telkin
etmiştir. Binaenaleyh, bir Nur Talebesine olur olmaz eseri
okutturmak ve her sözü dinlettirmek kolay birşey değildir. Zira,
onun gönlünün mihrak noktası nda yazı lı olan şu "Dikkat!"
kelimesi, en hassas bir kontrol vazifesi görmektedir.
İşte, Bediüzzaman, kudretli bir ı slahatçı ve harikalar
harikası bir pedagog (mürebbi) olduğunu, yetiştirdiği ter temiz
180
YİTİK HAZİNE-1
nesille fiilen ispat etmiş ve iktisat tarihine nurdan pırı ltı larla
yazılan bir atlas sahife daha ilave eden bir nadire-i fıtrattır.
CİHAD RUHU, UYARILMASI GEREKEN EN YÜCE
DUYGUDUR
Mü'minde uyarılması gereken en yüce duygu, cihad
rühudur. Cihad duygusuna sahip olmayan insanlar, mezar
taşları ndan farksı zdır. Onlar, başka değil, sadece ölülerin
temsilcileridir. Böylelerine Allah'ı n nazar-1 merhametle bakması
düşünülemez. Kendisini Cenab-ı Hakk'ın yüce adını anlatmaya
adamamış bir insanı n, sair canlılardan bariz ve beyyin bir farkı
da yoktur. İnsan, mücahedesi nisbetinde canlılık kazanır. Zira o,
ancak cihadla kendini, ailesini ve milletini ihyâ etme imkanını
elde edecektir. Diriliş, ancak cihadla gerçekleşir. Ve insanın attığı
en büyük, en kudsi, en verimli, en semereli adım, mücahede ve
mücadele istikametinde attığı adımdır.
Rasül-ü Ekrem, bu mücadele ruh ve aşkı nı uyardı.
Ölümden yı lmayan, yolundan dönmeyen, alabildiğine zinde bir
cemaat meydana getirdi ve onlara mücadele sahalarını gösterdi.
Artı k bu cemaate sadece mücadele etmek düşüyordu.
Ölümsüzlüğün sı rrı nı onlar bu şekilde yakaladı lar. Kıyarnete
kadar defterleri kapanmayacak ve böylece ebediyen yaşamış
olacaklardı r. Maddeten ölüp gitmiş olsalar bile, İslam uğruna
katlandı kları, göğüs gerdikleri mehâlikten ötürü bizler ve bütün
gelecek nesiller onları hep hayırla yad edeceğiz. Onlar adı na
ağzımızdan hayırla çı kan her kelime, defter-i hasenatları na kayd
olacaktır.
Bu duygu, insanı n içinde uyanı nca en ali ümniye, en tatlı
ideal ve en yüce düşünce olur. İşte sahabide gelişen duygu ve
düşünce buydu. Bedir'e gidebilmek için birbiriyle yarışıyorlar,
çocuklar sırf harbe iştirak edebilmek için, parmakları nın ucuna
dikilerek boyları nı büyük göstermeye çalışıyorlardı. Geride
bı rakılan insanlara gelince, onlar harbe katı lamadı kları ndan
dolayı müteessir idiler. "Rasâl-i Ekrem (say) bizi niye kadı nlarla
181
YITIK HAZINE-1
başbaşa bırakıyor? Cihad erkek işiyse, biz kadı nlar gibi neden
evde kalı yoruz" diyorlardı . Topluluk, Bedir'e bu hava içinde
çı kmıştı . Insanlığın kaderini değiştirecek bir mücadele verilecek,
bir cihad yapılacaktı . O güne kadar irşad ve tebliğ yapılıyordu.
Ama kâfir, mü'minin karşısı na çıkı nca Allah RasCılü (say),
ashabını topladı ve "Bu toplulukla muharebe hususundaki
görüşünüz nedir?" diye sordu. İlk cevap verenler, "Ya RasOlallah,
biz buraya sadece kervanı takip etmek için çı ktı k. Yanımıza
fazladan ne ok, ne de kılıç aldık. Karşı taraftaki düşman ise, bir
kaç katımı z; bizden çok kuvvetliler. Onlarla harb etmeye hazır
değiliz" dediler.
Allah Rasülü, bu sözlerden memnun olmamıştı . Memnun
olmadığını anlayan Mikdad bin Amr veya Mikdad bin Esved -ki o
gün Bedir'in tek süvarisiydi- atını ileriye sürdü ve, "Ya
Rasülallah, biz Sana Hz. Musa'nın cemaatinin Hz. Musa'ya dediği
gibi demeyeceğiz. Onlar, "Sen ve Rabbin gidin savaşın biz
burada oturuyoruz." demişlerdi. Biz ise, şöyle diyoruz: "Seni
hakk peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ediyoruz ki,
eğer Sen deveni Berk-i Gımad tepelerine kadar kamçı lasan,
sürsen, vallahi bir lahza arkandan ayrı lmadan takip edeceğiz."
dedi. Allah Rasülü, Muhacirin-i kiram adına konuşan ve bu
mevzüda kendine teminat veren Mikdad b. Esved veya Amr'dan
memnun olmuştu.
Ardından, Ensar'a döndü ve "Ey kavim bana reyinizi
söyleyin" buyurdu. Sa'd b. Muaz hemen ayağa kalktı ve "Ya
Raseılallah öyle zannediyorum ki, bizi kasdediyorsun?" dedi.
Allah RasCılü, yüz ifadesiyle "evet" deyince, bu defa bütün Ensar
adı na şunları söyledi: "Ya RasOlallah, biz Sana tabiyiz. İşte
malımı z, istediğini al, istediğini bı rak. İşte canımı z, istediğin yere
sarfet, istediğinle bağlarımı zı kopar, istediğinle sağlamlaştı r.
İstediğinle harb, istediğinle sulh et. Bizden bir kişi bile Sen'den
geri kalmayacaktı r..."
Allah Ras01ü, Mikdad'dan sonra Sa'd'ı n bu sözlerinden de
çok memnun kaldı ve "Allah'ı n bereketi üzerine yürüyün. Allah
bana iki topluluktan birini vadetti. Ya kervanın ganimeti elimize
182
YITIK HAZİNE-1
geçecek veya bu düşmana karşı zafer elde edeceğiz." buyurdu.
Sahâbi, ciddi bir coşkunluk içindeydi. Bilâhare karşıları nda
çözülen, dağılan ve hezimet içinde Mekke'ye kadar kaçan küfür
ordusunun fertleri, daha sonra şunları söyleyeceklerdi: "Bizi öyle
kı skıvrak yakaladılar ki, sanki elimiz kolumuz bağlı, onlara teslim
olmuştuk ve onlar da, boyunlarımızı vuruyorlardı".
Evet, Din-i MübIn-i İslâm'ı n hakimiyetinin devamı ve
müslümanı n zilletten kurtulup, izzetle yaşayabilmesi için cihad
bir vecibedir. İslami bir cemiyet içinde bu işi sistemli şekilde
yürüten bir grup yoksa -ki Kur'an, "olsun" diyor- İslami hayat da
yoktur. Ferdi' müslümanlı k olsa bile, te'yidsiz ve desteksiz kalı r.
Müslümanlar fezayı fethe gitseler, yı ldızları birbirine bağlasalar
dahi, bu vazifeyi terkettikleri zaman, yine başaşağı geleceklerdir.
Teknik, teknoloji ve sanayide kat edilen terakki müslümanları
içine düştükleri çukurdan tek başına kurtaramayacaktı r. Cihad,
bir farz-ı kifâyedir. Ancak bu vazife sistemli olarak hiç kimse
tarafı ndan yapı lmaz ve bütün bütün ihmale uğrarsa, işte o
zaman cihad farz-ı ayn haline gelir ve her ferd teker teker
cihaddan mesul olur. Bilhassa günümüzde küfür cephesi gayet
koordineli ve sistemli bir çalışmayla bir milleti ayakta tutacak en
hayati üniteleri ele geçiriyorsa ve geçirmişse, bu durumda cihad,
farzlar ötesi farzdı r ve müslümanlar, mutlaka sistemli bir şekilde
cihad yapmalıdırlar.
Devlet, sistemli olarak cihad yapmalıdı r. Bazan bu cihadı
ordu yüklenir; bazan emniyet kuvvetleri, dahili tecavüzlere karşı
cihad yapar. Asker milletin cihadı ise cihanşümeıldür. Zira o,
yeryüzünde muvazene unsurudur. Allah, ona bu misyonu
vermiştir.
Ancak onun yeryüzünde muvazene unsuru olabilmesi,
bu işi en kudsi, en büyük vazife bilmesine bağlıdı r. Böyle bir
vazifeyi üzerine alan bir millet olmadığı takdirde, yeryüzünde
muvazeneden bahsetmek mümkün değildir. Ne acıdır ki, 2-3
ası rdan beri mü'minler, başkaları nı n muvazenelerine uymuş ve
fakat bir türlü muvazene unsuru olma mevzOunda gayret
sarfetmemişlerdir. Mü'minin camisi uyuşukların, miskinlerin yeri
183
YİTİK FIAZİNE-1
olmuş, tekkesi ve zaviyesi aşktan mahrum insanları n yatı p
kalktı kları izbehaneler haline gelmiş, medresesi, skolastik Batı
kültürünün tedris edildiği yer durumuna düşmüş ve mü'minler,
bu halleriyle mes'elelerini dehlizlerde anlatan ve devrini idraktan
mahrum insanlar olarak elbette dünya muvazenesindeki mevcud
koruyamamışlardır.
Cihanın
ağırlı kları nı
tekniğine
hükmedemedikten, teknolojide asrın önüne geçemedikten, aşk
vecd içinde Sahabi seviyesinde bir hayat yaşayannadı ktan,
gecenin karanlık zülüfleri üzerine Tabiin'in ibadet ü taatını
dökemedikten sonra, müslünnanlık adına yapılacak hiçbir şey
yoktur dersem, bu asla ifadede huşünet olarak telâkki
edilmemelidir. Zira, asrını yaşamayan, dertlerine kendi asrına
göre mualece ve müdahalede bulunamayan insanın,
müslümanlı k adı na bir iş yapması asla söz konusu olamaz. Böyle
bir müslüman sabaha kadar ellibin tesbih çekse, bütün gecesini
ibadetle geçirse dahi bu hüküm değişmeyecektir. Ancak, İslam'ı
bütünüyle kavrayıp bütünüyle hazmeden ve hakikat-ı Ahmediye
(say) çevresine intikal ettirme hususunda gayret gösteren
insandı r ki, muvazene unsuru olmada ilk adımı atmış demektir.
Böyle bir insanı tebcil eder ve ayağının bastığı yeri gözümüze
sürme diye çekeriz.
Bizim açı lacak mektebe ve orada müfredat programına
göre ders görecek talebeye ihtiyacımız yok, ancak sahabi
ruhuyla mes'eleyi omuzlayan aşk, vecd ve ruh insanı na
ihtiyacımı z var. Neslimiz, bu hüviyet ve havasıyla arz-ı endam
ettiği an, "üç ası rdan beri seni afakta arıyorduk; halbuki sen,
içimizdeymişsin." diye sevinecek ve bayram yapacağız.
Kesret mübtelası değiliz. Cemaatlerin fevc fevc bize
dehaletini gaye edinmiyoruz. Kütüphanelerde mahzen-i esrar
faresi gibi kitap fişleyip, sonra da iki satı rlı k yazının altı na yüz
tane kayıd düşmenin merakı nı da taşımı yoruz. Biz, yazı lmış ve
yazılacak eserlerin, evvela semavI aslı ve hakikatı yla iç içe
bütünleşmesinin sevdalı sıyız. Sonra da semayi hakikatları n
hayatımıza hayat olması nı arzuluyoruz.
184
YİTİK HAZİNE-1
İslam? onur ve gurur taşıyan ve ferd ve millet, mutlaka
kendini cihad vazifesiyle vazifeli olarak görür. Kendinde böyle bir
mes'ûliyet hissetmeyen ferd ve milletlerin ise, İslami onur ve
gururdan nasibi olduğu söylenemez.
Cihad, öyle bir vazife ve mükellefiyettir ki, bir cemaatin
mutlaka kendisini bu işe vakfetmesi ve "ribat" yapması
gerekmektedir. Böylece iç ve dış düşmanlardan gelebilecek
maddi-manevi her türlü saldırı önlenecek ve bu uyûn-u sâhire
(uyanı k gözler) vasıtasıyla bütün bir millet, mutlak felaket ve
helaketlerden kurtulmuş olacaktır. Bu gayret içinde olan
insanların saniyeleri seneler, seneleri ise asırlar kadar
bereketlidir. Onlar daha dünyada iken ebediyeti yakalamış
talihlilerdir. Hayatları nı vakı f haline getirmeleri sebebiyle de,
yiyip içmeleri, yatı p uyumaları dahi ibadet olarak kabul
görecektir.
HASSAN B. SABİT (r.a)
Kafirlere karşı İslam ve Müslümanları şiirleriyle
destekleyen, "Rasûlullah'ı n şairi" diye bilinen Sahabi. Nesebi;
Hassan b. Sabit, b. Münzir b. Haram b. Amr b. Zeyd-i Menât b.
Adiyy b. Amr b. Malik b. Neccar b. Sa'lebe b. Amr b. Hazrec;
künyesi, Ebu'l-Velid Ebû Abdurrahman ve Ebu'l-Hasan olarak
bilinmektedir. Ünvânı; şair-i RasOlullah'dır. Babası Sâbit, Annesi
ise Furay'a bint-i Halid'dir. Soyu, Neccaroğulları kabilesinden
gelip Kahtanİ Araplarına ulaşır. Peygamberimizden yedi veya
sekiz yıl önce dünyaya gelen Hassan b. Sâbit, yüz yirmi yaşını
geçkin olarak Muaviye döneminde Medine'de vefat etmiştir
(682M). Onun vefatı ile ilgili ayrı ayrı tarihler verilmektedir (İlon
Hacer el-Askalani, el-İsabe, I, 326).
Hassan b. Sâbit, müslüman olmadan önce şiirleriyle
tanınan ve sevilen şairlerden olup, bu durum daha sonra da
devam etmiş, Müslüman olduktan sonra da İslam hakkı nda
şiirler yazı p söylemeye başlamıştır. O, bulunduğu Gassanı
sarayında Yahûdi bir din adamı ndan duyduğu yeni bir
peygamberin geleceğine dair sözler üzerine onu beklemeye
185
YİTİK HAZİNE-1
şair lideri Ka'b b. Eşref savaşta ölen Mekkeli müşrikleri için şiirler
söylemişti. Çevrede te'sir uyandıran bu şiirlere karşı
Peygamberimiz (s.a.$) de Hassan b. Sâbit'e şiirler yazmasını
söylemiş Hassan b. Sâbit de Yahudi şaire karşı şiirler yazarak
onun Mekkeli müşrikler arasında itibarını n sarsılması na neden
olmuştur. Hicretin dokuzuncu yılında Temimoğulları kabilesinden
bir heyet, esirlerini almak üzere Medine'ye gelmişti. Yanlarında
en meşhur hatiblerinden de getirerek İslam aleyhinde
propaganda yapmayı düşünüyorlardı . Ancak Peygamberimiz
Hassan b. Sâbit, Utarid adlı müşrik şâirin söylediği şiire karşı
"Kalk bunun konuşması na karşılık ver" emriyle, Hassan b. Sabit
oradaki müşriklere güzel bir ders vermiş ve onların meclisten
çıkı p gitmelerini sağlamıştır. Daha sonra Temim heyetinden Akra
b. Hâbis, kendinden geçerek "Allah'a yemin olsun ki bu Zat'a
(Rasülullah'a), bizim bilmediğimiz bir yardım gelmektedir. O
muhakkak muvaffak olur, onun hatibi ve şiiri bizim şâirimizden
üstündür" diyerek hayranlı k ve İslam'ı n gücünü itiraf etmiştir.
Sonra Akrâ b. Habis Peygamberimize gelerek müslüman olmuş
ve orada bulunan Temimoğulları da İslâm'ı seçmişti. Bu olaya
sebep olan Hassan b. Sâbit'in, şu meâldeki bir şiir söylediği
kaydedilmektedir: "Fihr ve kardeşlerimin önde gelen kişileri,
insanlara uyacakları bir adeti açı kladı lar. Kalbinde Allah'a karşı
tavka duygusu bulunanlar ve her türlü hayrı işleyenler bu adeti
memnuniyetle kabul ederler. (...) Çok iffetlidirler. Onların iffeti
hakkında vahy nâzil oldu. Hiç bir pisliğe bulaşmayan
müslümanlardı r. Dünyaya düşkünlükleri de onları kirletmez (..).
Arzular ve taraftarlar farklı lı k gösterdikleri zaman sen
Rasülullah'ı n kendilerine taraftar olduğu kavme ikramda bulun
(...) onlar bütün kabilelerin en faziletlisidirler; ister ciddi olarak
konuşsunlar isterse alay etsinler bu hüküm değişmez; (İbn
Kayyim el-Cevziyye, Zâdü'l Meâd, çev. Vecdi Akyüz, Ali
Vasfikurt, Salim Ögüt, İstanbul 1990, IV, 68-69). Aynı dönemde
Abdullah b. Revâha ve Ka'b b. Mâlik de İslâm'ın yüceliği için
şiirler söylüyorlardı .
Hassan b. Sâbit (r.a), Peygamberimizin vefatı yla ruh? bir
çöküntü içerisine girmiş ve üzüntüsünden gözleri görmez
olmuştur. Uzun mersiyeler söyleyerek Peygamberimizin
arkası ndan yas tutmuştur. Şiirlerinin birinde "Rasülullah'ın pak
187
YITIK HAZINE-1
alnı karanlı k içinde göründüğü zaman ortalığa nur saçan,
karanlığı aydı nlatan çerağ gibi görünür" demişti. Daha sonraları
böyle bir hal içinde uzun bir hayat yaşayan Hassân b. Sabit, M.
862 yılı nda vefat etmiştir. Peygamberimizin "Muhakkak ki Allahu
Teâla, Rasâlünü övmek ve müdafaa etmek hususunda Hassan'ı
Cebrail (a.$)'la takviye etmektedir" Hadisi onun tek tesellisi
olmuştur (Buhâri, Bedu'l-Halk 6; Meğazi, 30; Müslim, Fadailü'sSahabe,153-157). Hassan b. Sâbit'in Peygamberimiz hakkı nda
"Sizden iyisini gözlerim görmedi asla, sizden güzelini doğurmadı
hiçbir ana, her ayı p ve kusurdan pak yaratı ldınız, sanki
dilediğimiz gibi yaratıldı mı" (Müslim, Fedailü's-Sahabe,151)
sözleri de "şairlere sapıklar uyar. Onları n her sahaya dalı p
çı ktı klarını ve yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmez misin?
Ancak imân edip salih amel işleyenler Allah'ı çok zikredenler ve
haksızlığa uğratı ldı ktan sonra haklarını alanlar böyle değildir. O
zalimler, yakında nası l bir inkılapla yıkılacakları nı bileceklerdir"
(eş-Şuara, 26/224-227) ayetlerinde geçen "Salih amel işleyen"
şair kullar arasında olduğunu göstermektedir.
MESHİ BOZAN ŞEYLER:
1) Mesh süresinin dolnnası. Mukim için bir gün bir gece,
yolcu için üç gün, üç gece geçtiği zaman kişi abdestsiz ise,
abdest alır ve namazını kılar. Eğer süre dolduğu zaman, abdestli
durumda ise, yalnız iki ayağını yıkaması yeterlidir.
2) Ayağından mestleri çıkarmak. Bu sırada, abdestli ise
ayakları nı yıkaması yeterlidir. Mesih süresi başlamadan abdestli
iken çı karılan mesh ise abdesti etkilemez. Ayakkabı yı çı karıp
giymek gibi olur. Eğer mesh süresi içinde, abdestsiz bulunduğu
sırada mestlerini çıkarı rsa, tam abdest alması gerekir. Tek
mestin veya ayağın çoğunun çıkması da abdesti bozar (elKasani, a.g.e., I, 12; el-Fetaval-Hindiyye, II, 34 vd.).
3) Mestlerdeki yı rtı k veya sökük, ayak parmaklarından
en küçük üç parmak sığacak büyüklükte ise, mesh bozulur. Bu
konuda iki mest ayrı ayrı değerlendirilir.
188
YITIK HAZİNE-1
4) Gusül abdesti gerektiren durumlarda da mesh
bozulur. Boy abdesti alındı ktan sonra, mestler giyilir ve abdest
bozulduğu andan itibaren yeni mesh süresi başlar.
MalikTlere göre, mesh için bir süre yoktur. Guslü
gerektiren bir şey bulunmadı kça mest üzerine devamlı olarak
mesh etmek mümkündür. Ancak cuma namazı kılacak kimseler
için, her cuma günü mestlerini çı karıp ayaklarını yı kaması
menduptur (el-Kâsâni, a.g.e., I, 8,9).
Sonuç olarak, mest üzerine mesh, İslâm'ı n
müslümanlara getirdiği bir kolaylı ktır, bir ruhsattır. Meshin caiz
olduğunu kabul etmekle birlikte, abdestle ayakları nı yı kamayı
tercih etmek azimet niteliğindedir ve daha fazla sevaba vesile
olur. Mest özelliği bulanan çorap üzerine mesh de başka bir
kolaylıktır. Özellikle soğuk iklimlerde yaşayan müslümanların
giyecekleri kalın, keçeleşmiş, altını göstermeyen ve altına suyu
da geçirmeyen çoraplar mest yerine kullanılabilir , çorapla ilgili
hadislerin kritiği için bk. eş-Sevkâni, Neylül-Evtâr, Mısır, t.y., I,
213, 214).
MESHİN CEVAZINDAKI ŞARTLAR
ŞUNLARDIR:
1) Mestler, ayağa abdest için ayaklar yıkandı ktan sonra
giyilmiş olmalıdır. Bir özürden dolayı çı plak ayak veya sargı
üzerine meshedilmiş bulunması yı kama hükmünde olup, bundan
sonra giyilmiş mestler üzerine de meshedilebilir.
2) Mestler, ayakları topuklarıyla birlikte her taraftan
örtmüş bir halde bulunmalıdı r. Topuklardan kısa mestler, potin,
terlik ve benzerleri üzerine mesih yapı lmaz.
3) Ayağa giyilmiş mestler ile, en az üç mil kadar (5 km.
kadar) bir yol yürümek mümkün olmalıdı r.
4) Mestlerin topuktan aşağı kısmında, ayağın küçük
parmakları ile üç parmak miktarı kadar yı rtı k veya sökük
189
YITIK HAZİNE-1
bulunmamalıdı r. Yırtık veya sökük konusunda her iki mest ayrı
kabul edilir.
5) Mestler, bağsız olarak ayakta durabilecek derecede
kalın olmalıdı r.
6) Mestler dışarıdan aldığı suyu hemen içine çekerek
ayağa ulaştı racak bir halden uzak bulunmalıdır.
7) Her ayağın ön tarafından en az küçük el parmağı
kadar kı sım mevcut olmalıdır. Bu yüzden bir veya iki ayağının ön
tarafı bulunmayan kimse, mestlerine mesh edemez. Ancak bir
ayağı tamamen bulunmayan kimse, diğer ayağına giydiği
mestine mesh edebilir (el-Kasani, a.g.e., I, 7 vd.; İbn Abidin,
a.g.e., I, 261 vd.; el-Fetava'l-Hindiyye, I, 32-34; Mehmed Zihni,
Nimet-i İslam, İstanbul, t.y.; s. 76; Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük
İslam İlmihali, İstanbul 1985, s. 82 vd.).
Meshin Süresi:
Bir meshin süresi, mükim olan kimse için bir gün bir
gece, yani yirmi dört saat; en az o sekiz saatlik yola giden yolcu
için üç gün üç gecedir. Bu da yetmiş iki saat eder. Bu süreler
Hadislerde belirlenmiştir (Nesai, Tahâre, 98; İbn Mâce, Tahâre,
86). Bir meshin süresi, mestin ayağa giyildiği andan itibaren
değil, abdestinin bozulduğu andan itibaren başlar. Mesela; sabah
abdest alıp mestlerini giyen kimsenin. abdesti, öğle vakti saat on
ikide bozulsa, mesh süresi saat on ikide başlamış olur.
Mukim iken yolcu olan kimse, yolculuk süresine tabi olur
ve bu süreyi doldurur. Bunun aksine yolcu olan kimse bir gün bir
gece meshettikten sonra mukim olsa, süresi bitmiş olur. Artık
abdest alırken ayaklarını yı kaması gerekir. Yolculuğun helal veya
haram bir amaç için yapılmış olup olmaması meshi etkilemez.
İmam Şan? ve Ahmed b. Hanbel'e göre, mübah olmayan bir
amaç için yapılan yolculukta mesh süresi yirmi dört saattir.
190
9.BÖLÜM
YİTİK HAZİNE-1
HADİS-İ ŞERİFLERDE İMTİHAN
1 C)1:;J1-3
,:j,..L
° ,1b
ro ,sir
.(,
0
ı
ı
ı ı
li.,:a.L. Ç,J j.li 2_..., rS 1,5,.,11 jI'j .l.',..:,..',.11 ,..,.._>...i .,...,,
ı
.J.„. .4..u
,. --H
6.1:,
i...,,,
J, ...,ı ,...x+Ç.
ıo ı 3
ı 42
.' ıo6s,
..ro,i..
. . .. ç...,....xs..
... , (..+.-ı ı
L,J
ı
ıı
ı
1. a J'''
' t
t
C't..<;
H
S
O 1 ı0 ı O J, ı O ı J1 '
.Ç'.4:
çaj''
J
u0.
fi 0;:
C.
r.44.)Y:t
'''
Ç,4....,l. 4131
.1, '''
..'
O.
ı
. :.li
w
'''
I 4111 J";;I C:.... Ii j..«..i.j 4111
1.:Cm
.
.
ı
f
İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatı yor. "(Bir gün)
ResCılullah Aleyhissalâtu vesselâm yanı mıza gelip şöyle
buyurdular: "Ey muhacirler! Beş şey vardı r, onlarla imtihan
olacağım zaman (artı k cemiyette hiçbir hayı r kalmamıştır.
'Onların siz hayatta iken zuhurundan Allah'a sığınırı m. (Bu beş
şey şunlardı r:)
1) Zina: Bir millette zina ortaya çı kar ve alanî işlenecek bir hale
gelirse, mutlaka o millette tâun hastalığı yaygı nlaşır ve onlardan
önce gelip geçmiş milletlerde görülmeyen hastalı klar yayı lı r.
2) Ölçü-tartıda hile: Ölçü ve tartı yı eksik yapan her millet
mutlaka kıtlı k, geçim sı kı ntı sı ve sultanı n zulmüne uğrar.
3) Zekat vermemek: Hangi millet malları nı n zekatı nı vermezse
mutlaka gökten yağmur kesilir. Hayvanlar da olmasaydı tek
damla yağmur düşmezdi.
4) Ahdin bozulması : Hangi millet Allah ve Resülünün ahdini (yani
düşmanla yaptığı anlaşmayı ) bozarsa, Allah Teâla hazretleri o
193
YİTİK HAZİNE-1
millete, kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat eder ve
ellerindeki (servet)lerin bir kı smını onlar alır.
5) Kitabullahla hükmetmeyi terk: Hangi milletin imamları
Kitabullahla ameli terk ederek Allah'ın indirdiği hükümlerden
işlerine gelenleri seçerlerse, Allah onları kendi araları nda
savaştı rı r."
-L5":',)
ı
.0
o
.JJL",,J1
5,.I â cjl; (i ı3
o'
ft
co
.11
4
Kat İbnu İyâz (radıyallahu anh) anlatı yor; "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ı şöyle derken işittim: "Her ümmet için
bir fitne vardı r, benim ümmetimin fitnesi de maldır." Tirmizl,
Zühd 26, (2337).
AÇIKLAMA: Tirmignin sahih olduğunu belirttiği bu hadisle Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) "mal" konusuna dikkat
çekmiştir. şârihler, hadiste geçen "fitne'yi dalâlet ve masiyet,
yan sapı tma ve Hakk'a isyan olarak anlarlar. Yani bu ümmeti
hak yoldan ayıracak, İslâm'dan uzaklaştıracak en mühim âmil
"madde ve mal" olmaktadı r. İslam düşmanı gizli ve açık
komitelerin, mahalli ve beynelmilel teşkilatları n Müslümanları
ayartabilmek için en ziyade "madde"ye dayandı kları nı müşahede
ettikçe, nice yakı nlarımızı n, bu vatan evlatlarını n maddi menfaat
sebebiyle dinden koptukları nı gördükçe, "Kâfirler malları nı,
Allah'ı n yolundan insanları alı koymak için sarfederler ve daha da
sarfedeceklerdir." (Enfal, 37) âyetinin teyidini görmekle
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı n benzeri ihbaratı nda ortaya
çıkan gaybtan haber mucizesi karşısında hayranlığımızı ifade
etmekten kendimizi alamı yoruz.Bu ve bundan sonra da
göreceğimiz bir kı sım hadisler, yanlış yoruma sebep olmamalı .
İslam temelde servete, kuvvete karşı değildir. Bilakis, pekçok
hadis Müslüman' kazanmaya teşvik eder. Dinimizin mühim bir
parçası nı teşkil eden zekât, sadaka gibi farz ve mendup emirlerin
194
YİTİK HAZİNE-1
yerine getirilmesi, cihad vazifesinin baraşıyla yürütülmesi hep
"mal"a, mal sahibi olmaya bağlıdır. Keza:"Veren el alan elden
üstündür", "Kuvvetli mü'min, Allah nezdinde zayıf mü'minden
daha hayı rlı, daha üstün, daha sevgilidir", "Müttaki olana
zenginliğin bir zararı yoktur" gibi hadisler, "(Ey mü'minler!)
onlara karşı gücünüzün yettiğince -Allah'ın düşmanı ve sizin
düşmanlarını zı ve bunları n dışında Allah'ın bilip, sizin
bilmediğinizi yı ldı rmak üzere kuvvet ve savaş atları hazı rlayı n"
(Enfal, 60), gibi ayetler Müslümanı çalışmaya, kuvvetli olmaya
teşvik etmektedir.Öyle ise, "mal" ve "madde"yi kınayan
ifadelerin gayesi, bunları n, her an uyanı k olunmadığı takdirde
ahlaki ve din? hayatımızda sebep olacağı sefahat ve düşüklüklere
karşı uyarmaktı r.Unutmayalım ki, bütün terakki ve kalkı nma
hareketleri yoksulluk ve darlı ktan doğduğu halde, duraklama ve
gerileme hareketleri de doruk noktası na ulaşan bolluk ve
zenginliğin getirdiği rehavet ve sefahetle başlamaktadı r. Bunun
en güzel
örneği Hz.Peygamber (aleyhissalâtu vesselam)'in
kurduğu İslam devletidir. Zaman zaman açlı ktan düşüp bayı lan,
açlığını hafifletmek için karınları na taş bağlayan insanlar, onun
temelini atı p, kı sa zamanda üç kıtaya uzanan bir devlet haline
getirmişlerdir. Kez tarihçiler Osmanlı Devleti'nin duraklaması nı
Kanuni ile başlatı rlar, halbuki, diğer açı dan Kanuni gelişmenin
zirvesini temsil eder.Şu halde Allah elçisi, ezer!' ve ebedi
hakikatları n tebliğçisi olan Peygamberimiz (aleyhissalâtu
vesselarn)in "mal" ve "madde" karşısı ndaki uyarılarına iyi kulak
vermek, onları iyi anlamak gerektir:"Allah'a kasem olsun sizin
için fakirlikten (darlı ktan) korkmuyorum. Sizin için öncekilere
genişleyip (bollaştığı) gibi size de dünyanı n genişleyip
bollaşmasından, onlar gibi sizin de dünyalı k yarışına
düşmenizden, dünyalığın onları helal< ettiği gibi, sizi de helal<
etmesinden korkuyorum."Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselam)'in "mal" karşısı ndaki tutumunu kavramada şu hadisi
görmemiz yeterlidir:"İnsanlar dünyalık karşısında dört kı sımdı r:
Bir kul vardı r, Allah ona mal ve ilim vermiştir, o bu mal
hususunda Allah'tan korkar da onu sı la-ı rahimde harcar, malda
mevcut olan Allah'ı n hakkı nı bilir ve yerine getirir. İşte bu en
yüce mertebeyi elde eder. Bir diğer kul vardır, Allah ona ilim
vermiştir fakat mal vermemiştir, ancak iyi niyet sahibidir, şöyle
der: Eğer malım olsaydı falanca gibi hayı r yollarında
195
YİTİK HAZINE-1
harcayacaktım. Allah onu niyyetiyle kabül eder ve ecir yönüyle
önceki ile eşit olur.Bir üçüncü kul vardı r, mal sahibidir, ancak
Allah ilim vermemiştir, malını şehvet yolunda câhilâne harcar. Ne
Rabbinden korkar ne de onunla sı la-i rahimde bulunur. Malda
mevcut Allah'ın hakkını da bilmez. Bu en fena bir
mertebedir.Dördüncü bir kimse daha vardı r. Allah ona ne mal ne
de ilim nasib etmiştir. Ancak, sefihlere gıbta ile: "Eğer param
olsaydı der, falanca gibi harcar onun gibi yaşardım." Bu da
niyyeti ile o sefih gibi olur ve günahta eşit olurlar."
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatı yor: "Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm) bir gözcü seriyye gönderdi. Başına
Asım İbnu Sâbit'i komutan tayinetti. Bu zât Amr İbnu Asım
İbni'l-Hattâb'ı n ceddi idi. Usfân ile Mekke arasında bulunan bir
yere kadar gittiler. Huzeyl Kabilesi'nin Beni Lihyan denen bir
koluna haber verdiler. Bunları yüz okçu yakından takibe aldı.
Izlerini takiben onların inmiş bulunduğu yere kadar geldiler.
Onların azık olarak Medine'den beraberlerine almış oldukları
hurmanın çekirdeğini buldular."Bu Yesrib (Medine) hurmasıdır!"
dediler ve izlerini takibe devam ederek, Ashab'a kavuştular.
Asım ve ashâbı onları hissedince sarp bir yere sığındı lar.
Takipçiler gelip onları kuşattılar."Eğer bize teslim olursanı z size
ahd ve misakımı z var, sizden kimseyi öldürmeyeceğiz!"dediler.
Asım:"Ben bir kâfirin zimmetine teslim olmam. Allahım,
Resedüne bizden haber ver!" dedi. Aralarında mukatele
(vuruşma) çı ktı . Takipçiler ok attı lar. Asım (radıyallahu anh) yedi
kişiyle birlikte şehid oldu. Geriye Hubeyb, Zeyd ve bir kişi daha
kaldı .Takipçiler, bunlarada ahd ve misak teklif ettiler. Bunlar,
onlara teslim oldular. Ele geçirir geçirmez, derhal yayları nın
kirişlerini çözerek, bunları onlarla bağladı lar.Hubeyb ve Zeyd'in
yanındaki üçüncü şahı s:"Bu verdikleri söze birinci ihânetleri"
deyip, onlarla beraberliği reddetti. Onu sürüyüp braberliğe
zorladılar. O yine de direndi. Onu da şehid ettiler, Hubeyd ve
Zeyd'i Mekke'ye götürüp orada sattılar. Hubeyb'i Beni'l-Hâris
İbni Âmir İbni Nevfel satı n aldı . Hubeyb, Bedir günü el-Hâris'i
öldürmüştü. Yanlarında esir olarak kaldı . Sonunda öldürmeye
karar verdiler. (Bir ara) el-Hâris'in kızları ndan birinden etek traşı
olmak için ustura istedi, kız getirdi. Kadın der ki: "Bir çocuğum
196
YİTİK HAZİNE-1
vardı, gafil davrandım. Hubeyb'in yanına kadar çıktı . Hubeyb
onu dizine oturttu. O vaziyette görünce çok korktum. Benim
korktuğumu Hubeyb farketti, ustura de elindeydi.""Çocuğu
öldüreceğimden mi korkuyorsun? İnşaallah böyle bir şey
yapmam" dedi. Yine o kadın şunu anlatmıştı :"Ben Hubeyb'ten
daha hayı rlı bir esir görmedim. Bir gün onun, salkı mdan üzüm
yediğini gördüm. Halbuki o sı rada Mekke'de hiç bir meyve
yoktu. Üstelik demir zincirlerle bağlı idi. Demek ki o, Allah'ı n
Hubeyb'e lutfettiği bir rı zıktı .Öldürmek üzere onu, Harem
bölgesinden çı kardı lar. Orada:"Beni bı rakı n iki rek'at namaz
kılayım!" dedi. (Bıraktılar namazı nı kı lınca) geri geldi."Eğer
ölümden korktu demiyecek olsaydınız daha fazla kılacaktım!"
dedi. Idam sırasında namaz kı lmayı ilk sünnet kılan kimse
Hubeyb idi."Allahım, onları n hepsini say, [dağınık dağını k öldür]"
dedi. Sonra şu beyitleri terennüm etti:"Müslüman olarak
öldürüldükten sonra gam yemem,Nerede olursa olsun Allah için
ölüyorum.Bu ölüm O'nun zatı(nın rızası ) yolundadı r. Dilerse O,
darmadağını k uzuvların eklemleri üzerine bereket verir.[Sonra
Hubeyb: "Alahım, Resulüne selamım' götürecek kimse
bulamı yorum, sen duyur" der.]( Bir rivayette şöyle denir: "Ve
aleykesselâm ya Hubeyb. Onu Kureyş katletti" der.)
Sonra Ukbe İbnu'l-Haris kalkı p Hubeyb'i öldürdü.Kureyş Bedir'de
pek çok büyüklerini öldürmüş bulunan iksım'ı n cesedinden bir
parça getirtmek için, onun ölümünden sonra, ölüsüne adamlar
gönderdi. Allah Tel Hazretleri de onun üzerine arı oğulu
nevinden bir gölgelik gönderdi. Bu, Kureyş'in gönderdiklerine
karşı onun cesedini korudu, hiç bir şey alamadılar." [Buhar?,
Megazi, 38, 9, 170, Tevhid 14; Ebu Davud, Cihad 115, (2660,
2661), Cenalz 16, (3112).]AÇIKLAMA:1- Reci vak'ayı ciğersuz'u,
İbnu'l-Esire göre hicretin dördüncü senesinin başları nda, Safer
ayında, Uhud Gazvesinin akabinde vuküa gelir. İbnu İshak'ın
nakline göre, Uhud'dan sonra Adel ve el-Kare kabilelerinden
gelen bir heyet Resulullah (aleyhissalâtu vesselarn)'a
başvurarak: "Ey Allah'ı n Resulü! Aramı zda İslam yayı lmaktadır.
Bizimle birlikte ashabından bazı larını gönder de bize dini
öğretsinler" diye talebte bulunurlar. Resulullah da onlarla
birlikte altı kişi gönderir. Başları na Âsım İbnu Sâbit'i -bir rivayete
göre de Mersed İbnu EbT Mersed- (radı yallahu anhümâ)'yı
koyar.Hadisenin tasvirinde rivayetler arası nda bazı farklı lıklar
197
YİTİK HAZİNE-1
var. Mesela sadedinde olduğumuz rivayet 10 kişi derken, İbnu
İshak'ı n rivayeti altı kişiden bahseder. İbnu Hacer, üç kişinin
bunlara tabi olan kimseler olabileceği, -bu yüzden- onlar
üzerinde ciddi durulmamış olabileceği tahminini yürütür.Bu grup
el-Hed'e nammevkiye gelince ihânete uğrarlar. Bunları
götürenler orada Hüzeyl'e mensub bir kabileden yüz kadar okçu
te'mini ile sadedinde olduğumuz hadiste tafsil edilen vukuatı
tezgahlarlar.2- Rivayette Asım'ın cesedinden bir parça getirmek
üzere ölüsüne adam gönderildiği kaydedilir. Başka rivayetlerde
"kafası nı getirip Sülâfe Bintu Sa'd'a satmak için" adam
gönderildiği mevzubahistir. Çünkü, Asım, Bedir'de bu kadının iki
oğlunu öldürmüştü. Kadın, Asım (radıyallahu anh)'ı n kafatasında
şarap içmeye nezretmişti. Ama Cenab-ı Hakk onu arı larla
koruyarak gündüz yanaşmaları nı mâni olur. İşi geceye bırakı rlar,
gece ise cesedi, Rabb Tel kaybeder, boş dönerler.Mekke'ye
getirilen ikinci şahı s Zeyd İbnu'd- Desinne'yi Safvân İbnu
Ümeyye satı n alı r. Bedir'de öldürülen iki oğluna bedel,
öldürülmek üzere Harem'den Hıll bölgesine çı karılır. Ten'ime
gelirler. Orada Safvân'ı n cellad oğlu sorar:"Allah adına söyle, şu
anda Muhammed'in senin yerinde olmasını, sana bedel onu
öldürmemi, seninde ailene dönmeni istemez misin?"Zeyd şu
cevabı verir:"Vallahi, Muhammed'in değil burada olmasını,
_.; ı nduğu yerde onu rahatsız edecek bir dikenin
ayağına batması nı, evirnde olmama tercih edemem." Bu
manzara karşısında Ebu Süfyan:"Ben, Muhammed'in ashabının
onu sevdiği kadar, bir kimsenin bir başkası nı öylesine sevdiğini
ömrümde görmedim!" der.Ashab'ı n Resulullah (aleyhissalâtu
vesselam)'a olan sevgisini aksettiren birçok vak'a Uhud savaşı
sı rasında geçer. Burada zikrine münasebet düştüğü için
kaydediyoruz. Bunlar bize, zulümle, katille, terörle, zorbalı kla,
zalimâne kanunların
baskı sıyla yarım asırdan fazla bir
zamandan beri vicdanlarda dikilmeye çalışılan beşer? putların
yı kı lmaya başladığı günümüzde (1989-1990 ve bu vetirenin
tamamlanacağı ileriki birkaç yı lda), İslam'ın hakiki büyüklüğü,
kısa zamandaki başarı sı ndaki sı r, ası rlar geçmesine rağmen
dimdik capcanlı ayakta oluşunun gerçek sebebi hususunda
mesaj verecektir:Enes İbnu'n-Nadr, Uhud'da herkesin şaşkı n
hale düştüğü bir anda tek başına ilerler, bu şaşkınlığın şoku
içinde
olan muhacirlerden bir gruba rastlar."Sizi böyle
198
YİTİK HAZİNE-1
hareketsiz kılan nedir?" der."Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)
öldürülmüş!" cevabını verirler. Enes ibnu'n-Nadr:"Ondan sonra
yaşamayı ne yapacaksı nı z? Onun öldüğü dava uğruna siz de
ölün!... Ey kavur! Muhammed öldü ise, Muhammed'in Rabbi
(davası) ölmedi. Muhammed'in kavga verdiği şey adı na siz de
kavga verin!"* Safiyye Bintu Abdilmuttalib, Hz. Hamza'nı n
müsle'ye maruz kaldığını, karnı nı n deşilip ciğerlerinin bile
çıkarı ldığını işitince, görmek üzere savaş yerine gelir. Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm), Safiyye'nin oğlu Zübeyr (radıyallahu
anh)'a: "Anneni geri çevir, kardeşi Hamza'yı o halde görmesin!"
emreder. Zübeyr, Safiyye (radı yallahu anhâ)'yı karşılar ve
Resulullah'ı n "geri dönmesi" emrini tebliğ eder. İşte Safiyye
validenin de o anda sarfettiği söz, İslam davası na inanmış bir
ağızdan çı kan tarihi bir sözdür:"Bana, kardeşime müsle yapı ldığı
haberi geldi. Allah yolunda bu azdı r! Biz daha fazlasına da
razıyı z! Allah'tan ücret bekleyeceğim ve sabredeceğim!"Hz.
Zübeyr (radı yallahu anh) bu sözleri Resulullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'a getirir. Aleyhissalâtu vesselâm:"Öyleyse bı rak
gitsin" buyurur. Kadın, Hz. Hamza'nı n yanına gelir, sükânet
içinde ruhuna dua okur ve innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciun deyip
ayrı lır.* Savaş sonrası, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)
ashabı yla birlikte Medine'de Beni Dinâr'dan bir kadına uğrar.
Savaşta kocası, oğlan kardeşi ve babası şehid düşmüştür. Ashab
birer birer bu kayı plarını haber verir. Kadı n:"Resulullah'a ne oldu
onu söyleyin!" der. Ashab:"Elhamdülillah! O sağdır, selâmettedir,
arzu edeceğin gibidir!" derler."Bana gösterin, gözlerimle
göreyim!" der. Resulullah burada denir. işaret edilerek kadına
gösterilir. Kadı n Resulul!ah'ı görünce:"Sen sağ olduktan sonra
her musibet küçüktür, hiçtir!" der.
HADİSTEN ÇIKARILAN BAZI FAİDELER:* Esir, düşmanı n
emanı nı kabul etmeyebilir, caizdir.* Emanı kabul etmesine de
ruhsat tanınmıştı r, ancak eman istememesi azimettir. Hasan
Basri hazretleri "Eman istemede bir beis yok" demiş ise de
Süfyan Seyri "mekruh addederim" demiştir.* Müşriklere verilen
ahde uymaya, onları n çocukları nı öldürmekten kaçı nmaya,
kendisini öldüreceklere iyi davranmaya örnek var.* Velilerin
kerâmeti haktır.* Kâfirlere âmmeten beddua caizdir.* İdam
edilirken namaz kı lınır.* İdam sırasında şiir inşadı caizdir.*
Hubeyb'in dinindeki kuvvet ve yakini gözükmektedir.* Allah
199
YITIK HAZİN E-1
müslüman kullarını da her çeşit musibetle imtihan eder.*
Müslümanın duasına diri veya ölü iken de Allah'ın icabet ettiğine
örnek var. Cenab-ı Hakk, öldükten sonra onun cesedini himaye
etmiş, müşriklerin dokunmasını önlemiştir. Ancak şehidlik
ikramıyla şereflendirmek için, katletmelerine mâni olmamıştır.
200
YİTİK HAZİNE-1
RİSALE-İ NURDA İMTİHAN
...Din bir imtihandı r. Teklif-i İlahi bir tecrübedir. Ta ervah-ı
Aliye ile ervah-ı sâfile müsâbaka meydanında birbirinden ayrı lsı n.
Nasıl ki bir mâdene ateş veriliyor, ta elmasla kömür, altınla
toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de, bu dar-1 imtihanda olan
teklitat-ı İlâfrye bir ibtiladır ve' bir müsâbakaya sevktir ki,
istidad-ı beşer mâdeninde olan cevâhir-i Aliye ile mevadd-ı
süfliye birbirinden tefrik edilsin.
Mâdem Kur'ân, bu dar-ı imtihanda bir tecrübe sûretinde,
bir müsâbaka meydanında beşerin tekemmülü için nazil
olmuştur; elbette şu dünyevi ve herkese görünecek urnar-u
gaybiye-i istikbaliyeye yalnız işaret edecek ve hüccetini ispat
edecek derecede akla kapı açacak. Eğer sarâhaten zikretse, sı rr-ı
teklif bozulur. âdetâ gökyüzündeki yı ldı zlarla vazıhan Lâ ilâhe
illallah yazmak misillü birbedâhete girecek; o zaman, herkes
ister istemez tasdik edecek. Müsâbaka olmaz; imtihan fevt olur.
Kömür gibi bir ruh ile elmas gibi bir ruh beraber kalacaklar.
ABDİN İMTİHANI
Bir zaman şeytan, Hazret-i İsa' Aleyhisselâma itiraz edip
demiş ki: "Madem ecel ve herşey kader-i İlahi nedir; sen kendini
bu yüksek yerden at, bak nası l öleceksin." Hazret-i İsa
Aleyhisselâm demiş ki:
J
Yani, "Cenab-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: 'Sen böyle
yapsan sana böyle yaparım. Göreyim seni, yapabilir misin?' diye
tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenab-ı
Hakkı tecrübe etsin ve desin: 'Ben böyle işlesem Sen böyle işler
misin?' diye tecrübevari bir surette Cenab-ı Hakkı n rububiyetine
karşı imtihan tarzı, sü-I edeptir, ubudiyete münâfidir."
CENNETTEN İHRACIN HİKMETİ
Sual: Hazret-i Adem'in (a.s.) Cennetten ihracı ve bir kı sım
beniadem'in Cehenneme ithali ne hikmete mebnidir?
201
YITIK HAZİNE-1
Elcevap: Hikmeti, tavziftir. Öyle bir vazife ile memur
edilerek gönderilmiştir ki, bütün terakkiyât-ı mâneviye-i
beşeriyenin ve bütün istidâdât-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları
ve mahiyet-i insaniyenin bütün esmâ-i İlâhiyeye bir âyine-i
câmia olması, o vazifenin netâicindendir. Eğer Hazret-i Adem
Cennette kalsaydı, melek gibi makamı sabit kalırdı; istidâdât-ı
beşeriye inkişaf etmezdi. Halbuki, yeknesak makam sahibi olan
melâikeler çoktur; o tarz ubudiyet için insana ihtiyaç yok. Belki
hikmet-i İlâhiye, nihayetsiz makamâtı kat edecek olan insanın
istidadınamuvafı k bir dâr-ı teklifi iktiza ettiği için, melâikelerin
aksine olarak, muktezâ-yı fıtratları olan malüm günahla
Cennetten ihraç edildi.
Demek, Hazret-i Adem'in Cennetten ihracı ayn-ı hikmet ve
mahz-ı rahmet olduğu gibi, küffânn da Cehenneme ithalleri
haktır ve adalettir...
İMTİHAN MEYDANI
Ezell, inâyet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin
iktizâsı ile, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve
Esmâ-i Hüsnâsına ayna ve kalem-i kader ve kudretine sayfa
olmak için yaratmış. Ve tecrübe ve imtihan ise neşv ü nemâya
sebeptir. O neşv ü nemâ ise, istidadların inkişafına sebeptir. O
inkişaf ise, kabiliyetlerin tezâhürüne sebeptir. O kabiliyetlerin
tezâhürü ise hakâik-ı nisbiyenin zuhuruna sebeptir. Hakâik-ı
nisbiyenin zuhuru ise Sâni-i Zülcelâlin Esmâ-i Hüsnâsının nukuşu tecelliyâtını göstermesine ve kâinatı mektubât-ı Samedâniye
süretine çevirmesine sebeptir. İşte şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı
teklif iledir ki, ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı
sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.
202
YİTİK HAZİNE-1
CİHAD BİR BEREKET İKLİMİDİR
Hayı rlı bir işin yolunda olmak da hayı rdır. Nitekim şer,
kendisi şer olduğu gibi, ona götüren yol da şerdir.
Kendini hayra adamış, hayırlı işe vakfetmiş insan için
gün, yirmi dört saat değildir. Yirmi dört saatin yirmi dördü de
onun hasenat defterine hasenat olarak geçer. Yatarken
kalkarken, yerken, içerken, gezerken ve hattâ uyurken hep bu
da'va ve hakikatın sevdası yla yaşar. Zira o, olduğundan büyük
bir davaya, büyük bir hakikate gönül vermiş. Hayatını bu
düşüncelerle planladığı, bu düşüncelerle çeşitli bölümlere ayırdığı
için Allah (cc) onun hayatı ndaki karanlı k noktaları dahi, niyet ve
düşüncesiyle aydınlatı r ve onu apaydı n bir hayata ulaştırı r. Allah
yolunda olan insanı n hayatında karanlı k nokta yoktur. Onun
gecesi, gündüzü kadar aydı ndır. Hayatı nı n her saniyesi, ibadetle
geçen seneler hükmündedir. Çünkü o, hayırlı bir yoldadı r. Ve
bâld istikametinde sarfedilen zaman parçasının kı salığına,
uzunluğuna bakı lmaksı zı n, Allah (cc) tarafından sonsuzca
mükâfatı verilecektir. Dolayı sıyla onun bir ân-ı seyyâlesi, binlerce
senelik ma'nâsı bir hayata müreccahtı r.
Bu sırrı kavradığı içindir ki sahadi, durmadan Allah
Rasülü'ne müracaat ediyor ve kendisi için hayı r yolları nı n
çoğaltı lması talebinde bulunuyordu. Onlardan niceleri nice
defalar gelmiş ve "Yâ RasCılallah! Bana öyle bir hayı r öğret ki,
onu yaptığımda cennete girebileyim" demiştir. Allah ma'rifetiyle
akı lları aydı nlanmış olan bu insanlar, durmadan hayır kapısı
araştırıyorlardı. Bu, bir bakıma, ebediyet yolunda yolculukları nı
kolaylaştırmanı n çaresini de aramak demekti.
Müracaatlar, hep hayır istikametinde oluyor ve bütün
hayatı tenvir istikametinde birbirleriyle adeta yarışıyorlardı . Bu
sebepledir ki, o devirde genç, yaşlı, ihtiyar, kadı n, erkek herkesi,
kendini hayı rdan uzaklaştı racak her şeye karşı ciddi bir
küskünlük içinde görüyoruz.
203
YİTİK HAZINE-1
Nesibetü'l-Maziniye, hayatı mücadeleyle geçmiş bir
kadındı . Efendimiz (say) Medine'ye teşrif edince, çocukları ve
kocasıyla hemen emrine girmiş ve hizmetini yüklenmişti. Bedir'e
de, Uhud'a da iştirak etmiş bulunan bu kadı n, Uhud'da yaralıları n
yaralarını sarma vazifesini üzerine alır. Hayatı boyunca
Efendimiz'le beraber bütün mücahede ve mücadelelere katılmak,
daima en büyük arzusu olmuştur. Tesettür ayeti nazil olup da
Efendimiz (say) kendisine artık erkeklerle beraber cihada
çı kamayacağını duyurunca, Nesibe beyninden vurulmuşa döndü.
Kendi kendine, gözyaşları içinde, "Ya RasOlallah Sen Allah
yolunda cihada çı karsın da, ben burda nası l dururum?" diye
söyleniyordu. Hayı r yolundan alıkonmak, onu mahzun ve
mükedder etmişti.
İbn-i Ömer diyor ki: "Bedir'e çıkı ldığı zaman ben 13
yaşındaydım. Efendimiz parmağıyla işaret ederek, "sen geriye
git" dedi. O gece geldim ve yatağa girdim. Allah'a yemin ederim
ki, ondan daha ıstıraplı bir gece geçirmedim".
Sa'd b. EU' Vakkas'ı n kardeşi olan Umeyr b. Ebi Vakkas,
Bedir'e iştirak ettiğinde 12-13 yaşlarında bir çocuktu. O gün
Allah Rasıllü, harbe iştirak edecekleri teftiş ederken o ayaklarının
ucuna dikilmiş, boyunu büyük göstermeye çalışmıştı . Orduya
kabul edildiğini duyunca da sevinçten uçacak hale gelmişti. Zira
kendisine bir hayı r kapısı açılmıştı. O, bu kapıdan girecek ve
şehid olacaktı .
Ebâ Süfyan, Rasül-i Ekrem (sav)'e Mekke fethine kadar
düşmanlı k yapmıştı . Ancak müslüman olduktan sonra kendisi için
sürekli bir hayır kapı sı aradı durdu. Nihayet aradığını cihadda
buldu ve cephede düşman tarafından atılan bir okla gözünü
kaybedince, "Neye yararsı n ki, yetmiş sene sahibini görmedin"
diyerek düşman saflarına daldı . Belli ki, o da şehadet
kovalıyordu.
İbn-i Hişam, 10 bin kişilik orduyla 100 bin kişilik Bizans
ordusunun karşısı na dikilmişti. O gün İbn-i Hişam'ı şöyle
seslenirken görüyoruz: "Ey Bedir'de Raseıl-i Ekrem'in önünde
204
YITIK HAZINE-1
savaşanlar; Uhud'da kıyasıya mücadele edenler; Hudeybiye'de
O'nun elini sıkanlar -kendisi bunları n arası nda yoktu- gelin,
bugün elele tutalım ve söz verip bu yüce bayrağı yere
düşürmeyelim!" O bayrak düşmedi, el değiştirdi ama düşmedi.
Eller kesilince, bacaklarla tutuldu, yine düşmedi. Bacaklar da
kopunca üzerine abanıldı, yine bayrak yere düşürülmedi. Bir gün
düşman bir adım ileri atabildiyse, bunu, ancak İbn-i Hişam'ı n
kütükte doğranan et haline gelmiş cesedine basarak yapmıştır.
Cihad, onlar için bir dertti, bu derdin dermanı da, yine bizzat o
derdin içindeydi.
Bilâl-i Habeşi (ra), Efendimiz'in vefatından sonra nice
defa Hz. Ebâ Bekir (ra)'a müracaatla Medine'den ayrılmak için
izin istemiş, ancak Hz. Ebâ Bekir, her defası nda onun bu
arzusunu geri çevirmişti. Zira o, Bilâl'i Allah Rasûlü'nden
kendisine kalan bir yadigâr gibi görüyordu. Ne var ki, Bilâl'in de
içi yanıyordu; o Allah Rasâlü'nün devrinde cihada çıkmaya ve
harb meydanlarında kılıç sallayı p, sancak taşımaya alışmıştı .
şimdi sadece müezzinlik için Medine'de beklemek ona giran
geliyordu. Bir Cuma günü Hz. Eb0 Bekir hutbe verirken Bilal
ayağa fı rladı : "Ya Ebâ Bekir! Beni nefsin için mi, yoksa Allah için
mi azad ettin?" dedi. Hz. Ebti Bekir, "Allah için" cevabı nı verince
de, sözlerini şöyle bağladı : "Öyleyse Allah için beni bırak, ben
cihad etmek istiyorum".
Ve Bilâl, Şam önlerine gider, orada şehid olur ve meçhul
bir mezara gömülür. Onu oralara götüren içinde yanan cihad
aşkı ydı .
Ebu Heysem, Allah Rasâlü Tebük'e giderken geri
kalmıştı. Bu geri kalış ve bu gecikme, onun vicdanını öyle baskı
altı na aldı ve öyle rahatsı z etti ki, duramadı ve hemen atı na
binip, yola koyuldu. At yorulunca da semeri yüklendi ve yola
yaya olarak devam etti. O esnâda Allah Ras0Iü, bir su başında
ashabıyla beraber oturuyordu. Medine canibinden bir toz
bulutunun yükseldiğini görünce, "Keşke Eb0 Heysem olsan" dedi.
Biraz sonra da Ebu Heysem göründü; pür-telaş geliyordu. Allah
Rasülü, onun gelişinden çok memnun olmuş ve kendisini candan
205
YITIK HAZINE-1
tebrik etmişti. Ebu Heysem ise, kendisini Allah Rasülü'nün
kucağına atarak "Ya RasCılallah, nerede ise helak oluyordum"
demişti. Zira cihaddan geri kalmak, ciddi bir günahtır; Eb0
Heysem, işte böyle bir günahla helak olmaktan korkuyordu.
Buna karşılı k cihad bir hayır kapısıdır; o kapıdan giren iki
hayı rdan birine mutlaka kavuşacaktı r; Ya şehid olup, ebedi bir
hayat ya da gazi olup, hem dünya hem de ukbâ nimetlerine
ulaşacaktı r. İşte, cihadda böyle bir bereket vardır.
MUAZ B. CEBEL
Ensarı n ileri gelenlerinden bir sahabi. Adı, Muaz b. Cebel
b. Amr b. Evs el-Ensari el-Hazreci'dir. Künyesi, s"Ebu
Abdurrahman"dır. On sekiz yaşında müslüman olmuştur.
Peygamber Efendimiz'le birlikte bütün savaşlara katılmıştı r.
Ras0lüllah (s.a.$) onu Muhacirinden Abdullah b. Mes'ud ile
kardeş yapmıştı. Muhammed b. Sa'd: "Muaz, uzun boylu, beyaz
tenli, güzel dişli, iri gözlü, çatı k kaslı ve kı vırcı k saçlı ydı " diye
tanı mlamıştı r.
Hz. Peygamber kendisini çok seviyor ve zaman zaman:
"Ey Muaz seni seviyorum" demek suretiyle bu sevgisini açığa
vururdu. Ashab arası nda da, yüz güzelliğinin yanı nda, yumuşak
huyluluğu, hayası, cömertliği ile tanını yordu. Onu Hz. Ömer de
çok seviyordu. Muaz hakkında şöyle dediği rivayet edilir: "Analar
bir daha Muâz gibisini doğuramaz. Eğer Muâz olmasaydı Ömer
helak olurdu. Şayet Muaz benim hilafetim zamanı nda yaşamış
olsaydı onu kendimden sonra halife tayin ederdim ve Rabbim
bana onu niçin halife tayin ettiğimi sorduğunda da: "Ya Rabbi,
senin Rasülün'ü, Alimler kı yamet gününde bir araya geldiklerinde
Muâz, bir ok atı mı (veya bir taş atımı) onları n önünde olacak"
derken işittim, diye cevap verirdim" demiştir (İbn Sa'd, Tabakat,
III, 583-590).
Hz. Muâz, sünnete de son derece bağlı ydı . Bir gün
peygamber (s.a.$) mescidin kı ble duvarında tükrük görmüş ve
bunun üzerine: "Her biriniz namazına durduğu vakit Şüphesiz
Rabbi ile münâcât eder (söyleşir). Rabbi, kendisi ile kıblesi
206
YITIK HAZINE-1
arasındadır. O halde hiç biriniz kı blesine karşı tükürmesin.
Mutlaka tükürmesi gerekirse, ya sol tarafı na veya sol ayağının
altına tükürsün... " buyurmuştur. Bunun üzerine Muâz (r.a):
"İslâmiyet'i kabul ettiğim günden beri sağ tarafıma tükürmüş
değilim (çünkü sağ tarafta insanın sevaplarını yazan melek
vardı r)" demiş ve bu hareketiyle RasCılüllah'a ne kadar bağlı
olduğunu göstermiştir (Sahih-i Buharı, Tevridi Sarih Tercemesi,
II, 353-354).
Muâz b. Cebel'in diğer bir özelliği de Kur'ân'ı ezbere
bilmiş olması ve onu güzel okumasıdır. Bunun için Sevgili
Peygamberimiz: "Kur'an'ı dört kişiden öğrenin: Abdullah b.
Mes'Cıd, Ubey b. Kâ'b, Muâz b. Cebel ve Ebu HCızeyfe'nin azadlı sı
Salim" buyurmuştur. Aynı zamanda Hz. Peygamber zamanında
Kur'ân'ın toplanması nda emeği geçenlerdendir (Ahmed b.
Hanbel, Müsned, II, 190; Tecrid Terc., IX, 401; X, 22).
Muâz (r.a), yaşayışında zühd ve takvaya da büyük önem
verirdi. Geceleri teheccüd namazı kılar ve namaz sonunda:
"Allahım! Şu anda gözler uykuda ve gökte yı ldızlar parlamış
durumda. Sen ise, diri, her an yaratı klarını gözetip duransın...
Rabbim bana dünya ve âhirette hidâyet nasib et! Şüphesiz Sen
va'dinden dönmezsin" diye duâ ederdi (İbnü'l-Esir, Üsdül-Gabe,
V, 194-197).
İbn Mes'ad, Muâz (r.a) hakkında: 3"Şüphesiz Allah'a
boyun eğen ve O'na yönelen bir kimse idi; Allah'a şirk
koşanlardan olmadı " demiştir. Bunun üzerine ona, bu sizin
söyledikleriniz Kur'an-ı Kerim'de Hz. İbrahim hakkında
söylenmiştir (en-Nahl, 16/120) denildiğ'inde: "Muaz da böyleydi;
hayrı biliyor, ona uyuyor, Allah'a ve RasCılü'ne itaat ediyordu"
cevabını vermiş ve onu İbrahim (a.$)'e benzetmiştir (üsdülGâbe, V, 197).
Muaz (r.a), Sahabe'den Abdullah b. Abbas, Abdullah b.
Ömer vs.'den hadis rivayet etmiştir. Kendisinden hadis rivayet
edenler arası nda Enes b. Malik, Mesruk, Ebu't-Tufeyl, Esved b:
Hilal, Ebu Müslim el-Havlânı, Abdullah b. Kays ve Abdullah b.
207
YITIK HAZINE-1
Ganem gibi zevât gelmektedir. Rivayet ettiği hadislerin toplamı
ise sadece yüz elli yedidir (ez-Zehebi, Tezkiratül-Huffaz, 1,1922; Nevzat Aşık, Sahabe ve Hadis Rivayeti, s. 117).
Hz. Muâz, aynı zamanda sahabenin fakihlerinden olup
dinde vukuf (ince anlayış) sahibiydi. Daha Rasülullah'ı n
sağlığında fetva vermeye başlamıştı . Hz. Peygamber onun
hakkında: "Ümmetim içerisinde helal ve haramı en iyi bilen Muâz
b. Cebel'dir" demiştir (Tecrid Tercemesi, I, 84). Peygamber
Efendimiz onu, İslami anlatıp öğretmek ve Kur'an-ı Kerim'i
ezberletmek üzere, Hicretin dokuzuncu yı lı nda Yemen'e
göndermişti. Yolculuk öncesi Hz. Peygamber'le araları nda geçen
konuşmayı Muâz (r.a) şöyle anlatır: "Allah Rasülü beni Yemen'e
gönderirken şöyle dedi: "Sana bir mesele sorulduğunda ne ile
hükmedeceksin?" Ben: "Allah'ı n kitabındakilerle" diye cevap
verdim. "Eğer Allah'ı n kitabı nda bulamazsan ne ile
hükmedeceksin?" dedi." "Allah Rasülü'nün hükmettiği ile, dedim.
Eğer onda da bulamazsan?" dediğinde: "Kendi reyimle içtihad
ederim, diye cevap verdim. "Bunun üzerine Allah Rasülü:
"Nebisini, razı olduğu şeyde başarılı kı lan Allah'a hamdolsun"
dedi. Ve Yemenlilere, size ashâbımdan ilmi ve dini en iyi bilen
hayırlı bir kimseyi gönderiyorum diye bir de mektup yazdı (İbn
Sâ'd, a.g.e., III, 583-590). Ona şu tavsiyelerde bulundu: "Ey
Muâz! Ehl-i kitap olan bir topluma gidiyorsun. Cennet'in anahtarı
nedir? diye sorarlarsa: "La ilâhe illallah'fir" de. Yâ Muâz, dâima
alçak gönüllü ol, hilimle (yumuşaklıkla, akla uygun olarak)
hükmet. Cenab-ı Hak, sende samimiyet görürse yardımı nı ihsan
eder, muvaffakiyet verir. Eğer içtihâddan âciz kalı rsan meseleyi
tahkik edinceye kadar hüküm verebilmek için bekle, yahut
meseleyi bana bildir. Nefsinin arzuları na uymaktan çekin. Nefsin
arzuları insanr Cehennem'e götürür. Halka merhamet ve şefkatle
muamele et. "Yâ Muâz! Onları Allah'tan başka Allah olmadığına
ve benim Allah'ın Rasulü olduğuma şehadete çağır. Eğer bunu
kabul ederlerse, Allah'ı n kendilerine bir günde beş vakit namazı
farz kı ldığını bildir. Bunu da kabul ederlerse, zenginlerden alınıp
fakirlere verilmek üzere, kendilerine zekatın farz kılındığını bildir"
(Buhari, Zekat,1). Ve şu mübarek sözleriyle vedalaştı : Ey Muâz!
Belki bu son görüşmemiz olabilir. Allah seni dinde başarı lı kılsın
ve sana hidâyet nasib etsin; önünden, arkandan, sağından,
208
YITIK HAZINE-1
solundan, yukarıdan veya aşağı tarafından gelebilecek her türlü
bela ve musibetlerden korusun. Senden, insanların ve cinlerin
kötülüklerini uzaklaştırsın. Ey Muâz, belki mescidimi ve kabrimi
ziyaret edersin" Bunun üzerine Muâz (r.a), üzüntüsünden
ağlayarak ayrıldı . Netice Allah Rasülü'nün tahmin ettiği gibi oldu.
Muâz, Hz. Ebu Bekr'in halifeliği döneminde Yemen'den döndü.
Kalan ömrünü Şam'da geçirdi ve Ürdün'de Taün hastalığından,
henüz genç sayılabilecek bir yaşta otuz sekiz yaşında vefat etti .
GUSÜL (BOY ABDESTİ)
Tepeden tırnağa kadar vücudun her tarafını hiçbir yer
kuru kalmayacak şekilde yıkamak.
Fiil kökünden isim olan gusl, sözlükte; yıkanmak ve
temizlenmek manasına gelir. "Gasele" fiili de, kirin suyla
giderilmesi ve temizlenmesini ifade eder.
Erginlik çağına gelmiş her müslüman erkeğin ve kadının
şu durumlarda boy abdesti alması gerekir.
1) Cünüplük; yani cinsi' münasebet, ihtilam ve ne şekilde
olursa olsun meninin (sperm) şehvetle vücut dışına çıkması.
2) Hayız (kadının âdet görmesi) ve nifas (lohusalı k)
halinin sona ermesi.
Bu hallerde gusletmek farzdır. Bazı durumlarda da
gusletmek, sünnet veya müstehabdır. Mesela; Hac ve Umre
yapmak maksadıyla Mekke ve Medine'ye girmeden önce, hac
mevsiminde Mina ve Müzdelife'de bulunmadan önce; yağmur
duasından önce; herhangi bir hayırlı iş için müslümanlarla bir
araya gelmeden ve mübarek gecelerde gusletmek sünnet ve
müstehabdır. '
Namaz için alınan abdest "küçük abdest" kabul edilerek,
gusle "büyük abdest" veya "boy abdesti" adı verilmektedir.
209
YITIK HAZİNE-1
Guslün farzları üçtür.
I) Ağza su alı p boğaza kadar çalkalamak.
2) Buruna su çekmek ve yı kamak.
3) Tepeden tırnağa bütün vücudu yıkamak.
Vücut yıkanırken en ufak bir yerin kuru kalmamasına
dikkat edilmelidir. Aksi taktirde gusül yerine gelmemiş olur.
Onun için kulaklar, göbek çukuru, saç, sakal ve bıyı kların dipleri
iyice yı kanır.
Guslün sünnetlerine gelince:
1) Gusle besmele ve niyet ile başlamak.
2) Avret yerini yı kamak ve bedenin herhangi bir yerinde
pislik varsa onu temizlemek.
3) Gusülden evvel abdest almak.
4) Abdestten sonra, önce üç defa başa, sonra üç defa
sağ, üç defa da sol omuza su dökerek her defası nda bedeni iyice
oğuşturmak.
5) Guslederken çok fazla veya çok az su kullanmaktan
kaçınmak.
6) Kimsenin göremeyeceği bir yerde yıkanmak.
7) Tenha bir yerde yı kanılsa bile, avret yerini açmamak.
8) Guslederken konuşmamak.
9) Gusl bitince bedeni bir havlu ile kurutmak
10) Gusulden sonra çabucak giyinmektir.
210
10.BÖLÜM
1
YITIK HAZINE-1
HADİS-İ ŞERİFLERDE İRADE
„
(:)!
ft
11os
o
csi, 4.51p
. ,yY)
Hz. Huzeyfe (radı yallahu anh) anlatı yor: "Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sakın sizden kimse
kararsı z olup da: "Ben insanlarla beraberim, eğer insanlar iyilik
yaparsa ben de iyilik yaparım, kötülük yaparsa ben de kötülük
yaparım" demesin. Aksine, nefsinizi sabit tutun, halka iyilik yaptı
mı siz de iyilik yapı n, kötülük yaparsa zulme yer vermeyin."
[Tirmizi, Birr 63, (2008).]
AÇIKLAMA: "Kararsız" diye çevirdiğimiz immea, rey sahibi
kimselere denmektedir. şahsiyet
olmayan zayıf karakterli
koyup, bir fikri, bir şahsi benimseyip sabit kalamadığı için
herkese "seninleyim" diyebilmektedir.Resulullah, bu halin
atı lması nı, hep başkası na tabi olma yolları arayacağına kişinin
iyilikte sabit kalmasını, ne olursa olsun şerrin yardımcı sı, hamisi
durumuna düşülmemesini tavsiye etmektedir. Kişinin iyilik
yapamama durumunda, başkasına kötülük yapması gerekmez.
Kendini kötülükten tutmak da bir nevi iyilik yapmaktı r ki,
hadislerde bu tavsiye edilmiştir.
213
YİTİK HAZİNE-1
İRADE ve İMTİHAN
Sual: "bade ile imtihan olma" mes'elesini nasıl
anlamalıyız?
Cevap: İnsanın fızyonomisi, anatomisi, biyolojisi gibi onun
maddi, cismani varlığına yönelik hususları âlem-i halk; irade,
vicdan, şuur, his gibi manevi yönleri de âlem-i emr içinde
mütalaa edilir. Ayrıca bu dört temel rükün haricinde latife-i
Rabbaniye ve onun içinde önemli birer yer işgal eden sır, hafi' ve
ahfâ da yine âlem-i emr içinde değerlendirilir.
Âlem-i emri teşekkül ettiren bütün bu unsurlar, doğrudan
doğruya ruhla irtibatlı dır. Bunların "seyr ü süleık"da, bizim
dünyevi hayatımız adına da, uhrevi hayatımız adına da va'dettiği
şeyler vardır.. ve tabii ki, bunların insana ihsan edilmesiyle
birlikte, onlarla hedeflenen bir nihai gaye, bir finalite de söz
konusudur ki, insan dünya hayatı nda hep bu gayeye erişebilme
peşinde koşar.
Yalnız şu husus da kat'iyen unutulmamalıdı r ki, insanın bu
gayeye erişebilmesi, insan-ı kâmil olmasıyla yakından alakalıdı r.
Şayet gaye, cismani arzuların tatmini veya cennet nimetlerinden
istifade, Cemalullah'ı müşahede ise, insanı n bu sonucu elde
edebilmesi, kendine Iütfedilen bu duyguları, bu potansiyel istidât
ve kabiliyetleri kullanması na bağlıdır. Bu da ancak amel etmek
ve çok temrinatla olur. Onun için insan, daima Abdülkerim
Cill'nin kitabında anlattığı ve kitabına ismini verdiği "İnsan-ı
Kamil" olmakla duyup hazzedebilecek ve varidatı na erebilecektir.
Evet, "fıtratı n gayesi, hilkatin neticesi iman-ı billahtır";
onun ardı ndan muhabbetullah, peşi sıra zevk-i ruhani, onun bir
devamı olarak da aşk, aşkın insan ruhunda hasıl ettiği şevk;
hatta bu mevzuda hayrete daima, kendinden geçme makamı
sayılan vecd, vecde girmek için bazen tevâcüd, vecdin katlanmış
şekli olan mevacid.. ve bunlardan bir girizgâhla ayrı lı p farklı bir
varyantta cereyan eden cezb.. iradenin söz konusu olmadığı
incizab.. ve incizabı n son sınırı "Yakin gelip çatıncaya kadar
ibadet şuuru." Evet işte bütün bunlarla, bir bakıma fıtratın
gayesi, hilkatin neticesi olan insan-ı kâmil seviyesi yakalanabilir.
214
YİTİK HAZİNE-1
İradeye gelince; başta da belirttiğimiz gibi, o âlem-i emr
içinde, vicdan mekanizmasının dört temel unsurundan birisidir.
Irade, Bediüzzaman Hazretleri'nin sehl-i mümteni' diye
nitelendirebileceğimiz o enfes üslubuyla ifade ettiği gibi "bir
meyelân (eğilim) veya meyelândaki tasarruftur." Evet Üstad'ın,
çok veciz ve kı sa bir şekilde dile getirdiği bu hakikati, Seyyid
Şerif Cürcânı, Teftâzâni gibi kelâm ilminin dâhi imamları,
kitablarında birçok sayfa ayırarak ancak izah edebilmişlerdir.
Evet irade, bir eğilim veya eğilimde tasarruftur. Yani iki
şeyden birini seçme durumunda bulunan bir insanın, o iki şeyden
herhangi birini seçme cehd ve gayretini ortaya koymasıdı r.
Aslında bu, bir şart-ı âdidir. Ve tabii bu şart-ı âdide, sebeplemüsebbeb arasında tenasüb-ü illiyet prensibine göre bir
münasebet de aranmaz. Yani cihanları aydınlatan bir elektrik
şebekesinin düğmesine dokunma ile aydı nlanma veya koskoca
sistemlerin yıkılması veya teessüs edilmesinin, sizin bir
üfürüğünüze bağlanması ve sı rf sizin üfürüğünüzle o sistemin
yıkılması veya kurulması gibi.
Misallerde de görüldüğü üzere, burada sebep ile netice
arasında münasebet, kat'iyen söz konusu değildir. Aslı nda ve
normal şartlar altında o sebebin, bu neticeyi meydana getirmesi
imkânsızdır. İşte Bediüzzaman Hazretleri bu çerçevedeki
iradeye, sair kelâmcılar gibi "nisbi, kisbi irade" adını veriyor.
şimdi bu kısa ve öz açı klamalardan sonra, irade ile imtihan
olma mes'elesini incelemeye çalışalım:
1- Öncelikle biz irademizle imtihan oluyoruz. Bu kadar
küçük bir şeyle (eğilim veya eğilimde tasarruf) nasıl böyle büyük
neticeler elde edilebiliyor? Halbuki, sebeble müsebbeb arasındaki
münasebetin, akli ve mantık? buudlarda olmaması, bize O'nun
büyüklüğünü ve o mutlak büyüklüğün çok önemli bir buudunu
gösteriyor. -Yalnız bu buud tabiri kemmiyet ve keyfiyet ifade
ettiğinden, bunun Allah'a isnadı hata olabilir. Eğer hata ise
Rabbim affetsin- Evet, Bediüzzaman Hazretleri'nin ısrarla
üzerinde durduğu gibi bir çekirdekten koca bir çam ağacı nı n
meydana gelmesi, bir yumurtadan veya daha doğru bir ifadeyle
yumurtanı n içindeki küçücük bir "ukde-i hayatiye"den civcivin
meydana gelmesi.. hepsi Allah'ın kudretinin, kuvvetinin birer
215
YİTİK HAZİNE-1
tecellisidir. İşte bizim iradelerimiz de bu ölçüde bir şeydir. Yani o
çekirdeğin veya o ukde-i hayatiyenin bir ağaç ve bir civcivdeki
rolü ne ise, bizim iradelerimizin de yapageldiğimiz işler ve o
işlerin neticelerindeki -ne kadar büyük olursa olsun- rolü odur.
Aslında bütün bunlar "Allah-u Ekber" gerçeğinin birer
göstergeleridir. Onun içindir ki günde beş defa ezan vesilesiyle
minarelerde 30 defa Allah-u Ekber diyor veya dinliyoruz. Hatta "
-Daha yok mu?" ufkunda dolaşan mü'minler, bunu kafi
görmüyorlar da namazların sonunda 33 defa "Allah-u Ekber"
diyerek bu hakikati bir kere daha ilan ediyorlar.
2- İradenin mahiyeti ne olursa olsun, madem ki Allah bazı
şeyleri onun üzerine bina etmiştir; öyleyse ona itibar etmek
lazımdı r. Zira Allah, geleceğimizi, bizim iradelerimiz üzerine
kurmuştur, yani geleceğimiz adı na irade, bir bakıma plan ve
proje gibidir. Onun için Ehl-i Sünnet olarak biz, ne Mu'tezilller
gibi ifrata, ne de Cebriler gibi tefrite düşmeden, iradeye gerçek
değerini vererek dengeyi korumuş oluyoruz. Evet, bazıları
"doğduğumdan bu yana hep O'nun dediği oluyor" deyip iradenin
hiçbir kıymeti olmadığını iddia ederek, bazıları da iradeyi herşey
görüp, hatta "O'nun harici vücudu bile vardır" diyerek imtihanı
kaybediyorlar. Ehl-i Sünnet'e gelince onlar, "irade itibar? bir
varlıktı r. Madem Allah (cc), irade üzerine çok şeyleri bina
etmiştir. Öyleyse iradenin küçüklüğüne veya yaratmanın,
yaratılanı n büyüklüğüne bakı p aldanmamalı " diyor ve böyle bir
düşünce ile; veya düşüncede istikameti yakalamakla imtihanı
kazanı yorlar.
İşte biz, bu çerçevede iradeye gerçek değerini verip Ehl-i
Sünnet çizgisini yakalıyor, geleceğimize, hususiyle de
işleyeceğimiz günahlara, hep bu açıdan bakı yoruz.
3- İradenin Allah'ın gösterdiği istikamette ve makul sını rlar
içinde kullanılması da çok önemlidir. Mesela sizler,
savunageldiğiniz dava adına ölesiye koşturur ama iradenizin
hakkı nı tam vermez, onu dengeli bir biçimde kullanmaz,
kullanamaz veya iradenizi kuvvetlendirecek sair unsurlar ile onu
besleyemezseniz birtakım önü alınmaz yanlışlıklar içine
düşmeniz her zaman söz konusu olabilir. Yani Asr-ı Saadet
şablonunu, içinde yaşanılan şartları, insan ve irade faktörünü
216
YİTİK HAZİNE-1
hesaba katmadan, "hizmet için sokağa dökülecek, silahlı
mücadele yapacak, siyasi yolları deneyecek, âlemle yaka-paça
olacak ve hedefe bu yolla yürüyeceğiz" der, ayak diretirseniz,
irade mevzuunda imtihanı kaybetmiş sayı lırsınız. Halbuki irade,
mantık? ve hissi boşluklara çarpmamalı, çeşitli destekleyici
unsurlarla daima beslenmelidir. Hatta bu bağlamda irade,
mutlaka şuur ile birleştirilmelidir. Böylece o, daha bir derinliğe
ulaşacak ve mehbit-i vahy-i İlâhi veya ilhâm-ı İlâh'i olan lâtife-i
Rabbaniye, irade hesabı na harekete geçebilecektir. İşte o zaman
vahyin veya ilhamı n aydınlatıcı tayfları altında irade, ister
ubudiyet isterse hizmet alanı nda çok farklı buudlara ulaşacaktır
ki, Allah da yapı lan ibadet ve hizmetlerin birini binlere
yükseltecektir. Mantı k? ve hissi boşluklar içine düşülmeden
yapılan böyle iradi hizmetler neticesi imtihan da kazanı lmış
olabilir.
4- irade-imtihan münasebeti açı sı ndan mes'elenin bir diğer
buudu da şudur: Bizim kendimize ait vazifeleri yapı p kat'iyen
şe'n-i Rububiyet'in gereğine karışmamamız gerekir. Evet, bu da
yine bir irade mes'elesidir. Zira bizim, Allah'ın yapacağı şeylere
talip olmamız, irademizi aşan bir nnevz6dur. Kaldı ki gücümüzü,
takatimizi aşan şeylere talep, neticede bizim ye'se düşmemize
ve imtihanı kaybetmemize de sebep olabilir. Onun için buna da,
yine Üstad'ı n eserlerinde verdiği ölçüler içinde bakmalıyı z.
Bediüzzaman'ı n ifadeleri içinde; harbe giderken vezirleri
Celâleddin Harzemşah'a demişler: "Sen muzaffer olacaksın", o
da onlara: "Ben Allah'ın emriyle cihad etmekle mükellefim. Galip
veya mağlub etmek Allah'ın vazifesidir" diye cevap vermiş.
Aslı nda buna "vazife" demeli mi, dememeli mi çok bilemiyorum?
Ama başta Üstad olmak üzere, bu kelimeyi, Allah hakkında
birçok kelâm uleması kullanmıştı r. Belki mukabelenin bahis
mevzuu edildiği bir yerde "Allah'ın vazifesi" demekte şeri bir
mahzur olmayabilir. Ancak ben yine de, Cenab-ı Hakk'a ait
noktada, "şe'n-i Rububiyet" demeyi tercih ediyorum. O büyük
Üstad ve diğerleri beni affetsinler!
Evet, bu ülkede yakı n geçmiş itibariyle Mehmed Akif,
Süleyman Nazif gibi insanlar hep ümitsizliğe düşmüşlerdir. Necip
Fazı l'ı n tabiri ile "milletin künde künde üstüne" yediği o
217
YITIK HAZİNE-1
dönemde, bu devâsâ kâmetleri ümitsizliğe iten herhalde bahsini
ettiğimiz mes'eleyi bütünüyle kavrayamamaları olsa gerek..
Netice itibariyle bize kulluk yapmak düşer. Allah'a karşı:
"Ben böyle yaparsam, sen böyle yapar mı sı n?.." türünden gizli
de olsa, pazarlı k yapı yor gibi tavırlar takı nmak çok yakışıksız
şeylerdir ve kat'iyen kulluk sı nı rları içinde mütâlâa edilemez. O
halde biz, bize düşeni yapı p şe'n-i Rububiyet'in gereğine
karışmadığımız takdirde, irade ile alâkalı imtihanı kazanmamız
söz konusu olduğu halde, aksine bir şey söylememiz mümkün
değildir.
Burada şöyle bir soru da akla gelebilir: "irade ile imtihan
yine irade ile kazanı lmayacak mıdır?" Evet, irade ile imtihan,
yine irade ile kazanı lacaktı r. Onun için iradenin devamlı olarak
güçlendirilmesi gerekir. Bunun için dua ve istiğfar, çok ama çok
önemli iki faktördür. Üstad Hazretleri: "İstiğfar meyelân-ı şerrin
kökünü keser, dua meyelân-ı hayra kuvvet verir" diyerek bu
hakikate parmak basar. İnsan, Hz. Sâdı k-1 Masduk'un
hadislerinde ifade buyurduğu ve cehennemin kendisi ile çevrili
bulunduğu şehevâtla, yani yeme-içme, yatma-kalkma ve bütün
bu bedeni arzuları gıcı klayı cı duygularla, düşüncelerle ihata
edilmiş ve çepeçevre sarılmıştı r. Öyle ki, insanı n bu istikamette
bir adım atması, onun gidip şehevâtın içine gömülmesine vesile
olabilecek mahiyettedir. Aslında, hadiste ifade edilen şehevâtı,
bazıları nı n anladığı gibi sadece insanı n karşı cinse beslediği arzu
mânâsına yorumlamak doğru değildir. Burada şehevât, daha
umurni ve kW? mânâdadır. Böyle bir yaklaşıma göre, kumar
oynama, içki içme, zina etme şehevâtın bir buudu olduğu gibi,
tOl-i emel, yeme-içme, gereksiz gezme-dolaşma da, şehevâtın
ayrı bir buudunu teşkil eder. İnsan bunlardan herhangi birisine
takı ldığı takdirde, nefs-i emmaresine avlanı r gider.. ve gün gelir
tamamen onun esiri ve zebünu olur. İşte bütün bunlara karşı
istiğfar, her türlü şerrin ve şerre meyelânı n kökünü kesen bir
tılsım haline gelir.
Bu anlamdaki istiğfarı biraz daha açacak olursak; meyelân-ı
şerrin kökünü kesen istiğfar, geçmiş günahlara nedamet etmek,
hal-i hazırdaki istikameti korumak ve gelecek adına günahlara
karşı tavı r belirleyerek, bunda kararlı olmak.. ve dahası sürekli
218
YİTİK HAZİNE-1
bunu vurgulamak, bir diğer ifadeyle Allah'a yöneldiğini
vicdanında tam duymak demektir.
Meyelân-ı hayra kuvvet veren duaya gelince; Allah (cc)
Kur'an-ı Kerim'de değişik yerlerde, bizleri duaya teşvik ederken:
" -Dua edin, duanıza icabet edeyim." (Mü'min, 40/60) " -Eğer
kullarım benden sorarlarsa, ben onlara çok yakınım.." (Bakara,
2/186) buyurmaktadır. Diğer bir ifadeyle kullarım sakı n ye'se
düşmesinler; zira, bir kere ben onlara şah damarlarından daha
yakı nım.. onlar şayet fiilen dua edemiyorlarsa kavlen dua
etsinler.. onu da yapamı yorlarsa gönülleriyle bana yönelsinler;
yani eğer dilleriyle söyledikleri şeyler, onları tatmin etmiyorsa,
vicdanlarındaki mülâhaza enginliğine kendilerini salı vererek şöyle
diyebilirler: "Allahım, ben şu mes'elede 30-40 cümle ile senden
bir şeyler istedim. Halbuki enbiyâ, asfiyâ, evliya, mukarrebin ve
ebrann istediği veya istenmesi gerekli olan nice şeyler vardır ki
istememişimdir; ben onları bilememiş, idrak edememiş,
istememiş olabilirim. Şimdi bu mülâhazalann hepsini birden
nazara alı yor, bütün ruhumla sana bir kere daha teveccüh ediyor
ve rahmet kapının tokmağına dokunup inliyorum." Evet,
himmetimizi asil' tutup, mülahazalarımızı n derinliği ile Rabbimizin
kapı sına aciz, iktidarsız bir varlığa gider gibi değil de, bizlere her
gün bin cennet yerse, hazinelerinde zerre kadar eksiklik
olmayacak Gani-yi ale'l-ıtrak'a müracaat ediyor gibi gitmeli.
Ayrıca " - Duanız olmasa Rabbim sizi ne yapsı n (ne
ehemmiyetiniz var)" (Furkan, 25/77) âyetinin ifade ettiği
hakikate göre, insanın çok önemli bir yanı, onun dua ile Allah'a
teveccühüdür. Çünkü sair ibadetler dua kadar halis olmayabilir.
Zira diğer ibadetlerin bazı ları riyaya, sum'aya açıktır, bazıları da
zahiri sebepler çerçevesi içinde zoraki yapı labilir. Halbuki dua,
esbabı n bi'l-külliye sukCıtu noktası nda, insanı n başvurduğu bir
silah gibidir. Duada sebeplere müracaat edilmez. O, bir nisbette
riyaya ve sum'aya da kapalıdır. İnsan dua sayesinde, hiç
kimsenin olmadığı bir mekanda bütün gönlüyle Rabbisine
teveccüh eder, ellerini açar, kendini secdeye atar, gözyaşlan ile
seccadesini ı slata ı slata ve yana-yakıla yalvarır durur.
İşte bu çizgi üzerinde yapılan dua, meyelan-ı hayra kuvvet
verir, yani hayı r yapma açısından insan iradesine güç ve kuvvet
219
1
YİTİK HAZİNE-1
kazandırır. Nitekim Allah Rasulü (say), farklı rivayetlere göre
günde 70 veya 100 defa istiğfar ediyor. Hayatının hemen her
safhasında horoz ötmesinden, yeni elbise giymeye.. varıncaya
kadar, değişik durumlarda hep dua ediyor. Aynen bunun gibi
bizler de başlangıçta biraz zorlama ile olsa bile, yapa yapa
zamanla hem duanın, hem de istiğfarın çocuğu haline gelebiliriz.
İşte bütün bunlar irade ile ilgili ubudiyet buudlu imtihanlardır.
Bu uzun faslı Yunus Emre'nin irade ile alâkalı mı sralarıyla
bitirelim:
Aciz kaldım zalim nefsin elinden
Şol dünyanın Iezzetinden doyamaz.
Aynını (gözünü) almıştır gaflet gömleğin
Ömrünün gelip geçtiğini bilemez.
İlâhi gaflet gömleğin giyene,
"Müslüman" der misin nefse uyana?
Kazanı p kazanıp verir ziyana
Hakk yoluna bir pulunu kıyamaz.
İlâhi, gafletten uyar gözümü,
Dergâhında kara etme yüzümü
Yunus eder, gelin tutun sözümü
Dünya seven, ahireti bulamaz.
220
YİTİK HAZİNE-1
RİSALE-İ NURDA İRADE
İrade-i cüz'iye-i insâniye ve cüz'-i ihtiyariyesi çendan
zalftir, bir emr-i itibarIdir, fakat Cenab-ı Hak ve Hakim-i Mutlak,
o zalf cüz'T iradeyi, irade-i külliyesinin taallükuna bir şart-ı âdi
yapmıştı r. Yani mânen der: "Ey abdim! İhtiyarınla hangi yolu
istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise mes'uliyet sana
aittir!" Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna
alsan, onu muhayyer bırakıp "Nereyi istersen seni oraya
götüreceğim" desen, o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün.
Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette "Sen istedin" diyerek itab edip
üstünde bir tokat vuracaksın. İşte Cenab-ı Hak, Ahkem-ül
Hakimin, nihayet za'fta olan abdin iradesini bir şart-ı âdi yapı p,
irade-i külliyesi ona nazar eder.
Elhasıl: Ey insan! Senin elinde gâyet zalf, fakat seyyiatta ve
tahribatta eli gâyet uzun ve hasenatta eli gâyet kı sa, cüz'-i
ihtiyarî namında bir iraden var. O iradenin bir eline duayı ver ki,
silsile-i hasenatı n bir meyvesi olan Cennet'e eli yetişsin ve bir
çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansı n. Diğer eline istiğfarı
ver ki, onun eli seyyiattan kısalsın ve o şecere-i mel'unenin bir
meyvesi olan Zakkum-u Cehennem'e yetişmesin. Demek dua ve
tevekkül, meyelan-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar
ve teybe dahi, meyelan-ı şerri keser, tecavüzatı nı kırar.1
İRADE-i İLAHİYE
Bütün mevcudat nasılki bir ilm-i muhke delalet ve şehadet
eder. Öyle de: O ilm-i muhit sahibinin irade-i külliyesine dahi
delalet eder. Şöyle ki: Herbir şey'e, hususan herbir zihayata pek
çok müşevveş ihtimalât içinde, muayyen bir ihtimal ile ve pek
çok akirn yollar içinde neticeli bir yol ile ve pek çok imkanat
içinde mütereddid iken gayet muntazam bir teşahhus verilmesi;
hadsiz cihetlerle bir irade-i külliyeyi gösteriyor. Çünki herşey'in
vücudunu ihata eden hadsiz imkanat ve ihtinnalât içinde ve
semeresiz akirn yollarda ve karışık ve yeknesak sel gibi mizansız
akan camid unsurlardan gayet hassas bir ölçü ile, nazik bir tartı
ile ve gayet ince bir intizam ile, nazenin bir nizam ile verilen
I 26. Söz 2. Mebhas
221
YITIK HAZINE-1
mevzun şekil ve muntazam teşahhus; bizzarure ve bilbedahe
belki bilmüşahede, bir irade-i külliyenin eseri olduğunu gösterir.
Çünki hadsiz vaziyetler içinde bir vaziyeti intihab etmek; bir
tahsis, bir tercih, bir kasd ve bir irade ile olur ve amd ve arzu ile
tahsis edilir. Elbette tahsis, bir muhassı sı iktiza eder. Tercih, bir
müreccihi ister. Muhassıs ve müreccih ise iradedir. Mesela: İnsan
gibi yüzler muhtelif cihazat ve alkın makinası hükmünde olan
bir vücudun, bir katre sudan.. ve yüzer muhtelif azası bulunan
bir kuşun, basit bir yumurtadan.. ve yüzer muhtelif kısımlara
ayrı lan bir ağacı n, basit bir çekirdekten icadları; kudret ve 'Ime
şehadet ettikleri gibi, gayet kat'? ve zaruri bir tarzda onların
Sani'inde bir irade-i külliyeye delalet ederler ki, o irade ile, o
şey'in herşey'ini tahsis eder ve o irade ile her cüz'üne, her
uzvuna, her kı smına ayrı, has bir şekil verir, bir vaziyet giydirir.
Elhasıl: Nası lki eşyada, mesela hayvanattaki ehemmiyetli
azanı n, esasat ve netaic itibariyle birbirlerine benzeyişleri ve
tevafukları ve birtek sikke-i vahdet izhar etmeleri, nasıl kat'?
olarak delâlet ediyor ki; umum hayvanatı n Sani'i birdir,
Vahid'dir, Ehad'dir. Öyle de: O hayvanatın ayrı ayrı teşahhusları
ve sTmalarındaki başka başka hikmetli taayyün ve temeyyüzleri
delâlet eder ki; onların Sani-i Vahid'i,
muhtardı r ve
iradelidir; istediğini yapar, istemediğini yapmaz; kasd ve irade
ile işler. Mâdem ilm-i İlahiye ve irade-i Rabbaniyeye mevcudat
adedince, belki mevcudatı n şuünatı adedince delâlet ve şehadet
vardır. Elbette bir kı sım feylesofların irade-i İlahiyeyi nefy ve bir
kı sım ehl-i bid'atın kaderi inkar ve bir kısım ehl-i dalaletin,
cüz'iyata adem-i ıttı laı nı Oiddia etmeleri ve tabiiyyunun, bir kısım
mevcudatı tabiat ve esbaba isnad etmeleri; mevcudat adedince
muzaaf bir yalancı lı ktır ve mevcudatın şuunatı adedince muzaaf
bir dalâlet divaneliğidir. Çünki hadsiz şehadet-i sadı kayı tekzib
eden, hadsiz bir yalancılık işlemiş olur.
İşte, meşiet-i İlahiye ile vücuda gelen işlerde; "İnşâallah
İnşaallah" yerinde, bilerek "tabii tabii" demek, ne kadar hata ve
muhalif-i hakikat olduğunu kı yas et...2
2
20. Mektup 2. Makam
222
YITIK HAZINE-1
BİR ~ETIN ŞAMİL OLMASI
Bir nimetin umumi ve herkese şamil olması, kıymetinin
azlığına ve ehemmiyetsizliğine delalet etmez. Ve o nimetin bir
kasd ve iradeden gelmemesine emare olamaz. Mesela: Göz
nimetinin bütün hayvanlarda bulunması, senin göze olan şiddet-i
ihtiyacını tahfıf etmediği gibi, gözün kıymetini tenkis etmeye de
sebeb olamaz. Ve keza hususî ve tek bir nimetin tesadüfü
mümkün olsa bile, umurni bir nimet behemehal bir mün'imin
eser-i kasd ve iradesidir.3
CIHAD HER MÜ'MİNİN VAZİFESİDİR
Dünya hayatında herkese düşen bir vazife vardır; hiçbir
şeyin kararında kalmadığı, servetlerin payimal olup cennetlerin
harabeye döndüğü ve insanlara ötede ancak buradan
gönderdiklerinin fayda vereceği şu dünyada herkes, kendi
durumuna göre bir şey yapacak ve bu örfaneye iştirak edecektir.
Zira kat'iyyen bilinmelidir ki, ölümle herkesin amel defteri
kapanacak ve herkes yaptığıyla karşı karşıya kalacak, ancak
Inine, milletine, ırzı na, namusuna ve korunması gereken her
şeye zarar gelmesin diye kendini Allah yoluna adayanların;
hayatı gerçek hayat içinde yaşayıp, Hz. Muhammed'siz bir
dünyaya lanet okuyan ve her şeyleriyle yüce İslam da'vasına
sarılanların defterleri asla kapanmayacaktır. Bir hadis-i şerifte,
"O'nun
ameli
kıyamete
kadar
nemalanır"
buyurulmaktadı r. Çünkü O, bir çığır açmıştır ve dolayısıyle,
kendisinden sonra o yolu takip edenlerin hasenatının bir misli
ona da yazılacaktı r. Hem o, kabrin fitnesinden ve dehşetinden de
emin olacaktır; zira ölmemiştir ki kabir azabına clOçar olsun.
Sadece cismaniyeti itibariyle yer değiştirmiş olup, arkada
bıraktığı tatlı çizgileri ve izleriyle hala insanların gönlünde
yaşamaktadır.
3
Mesnevi
223
YITIK HAZİNE-1
Hz. Muhammed (sav)'e, Raşid Halifeler'e ve sahabiye
ölü diyenin kendisi ölmüştür. Onlar öyle bir şehrah açmışlardı r
ki, uğradığımız yolun her girizgahı nda onlara ait bir kısım eserler
görüyoruz. Ve her görüşte yüzümüzü yerlere sürüyor ve "Payidar
olun. Bu yolu açtınız ve bize rahat ve emniyet içinde yürüme
imkanı hazırladınız" diyoruz. Bu sebeple, onların fazilet, meziyet
ve hasenatları üst üste yığılmakta ve arşa kadar yükselmektedir.
Zaten onlar, kabir azabından da emindirler. Çünkü kabir azabı,
ölü ruhlar, diri bir hayat yaşamayanlar, dini kendilerine can
yapmayanlar, hakikat-ı Ahmediye'ye gönül vermiyenler ve
Kur'ân'ı gözlerine sürme diye çekmeyenler içindir. Dolayı sı yle
hayatını bunlarla donatmış, mamur etmiş bir insanın kabir azabı
çekmesi düşünülemez.
Yine cihadın faziletindedir ki, Fahr-i kâinat Efendimiz,
şöyle buyuruyor:
"Kişinin kendisini bir gece Allah'a adaması, gündüzünde
oruç tutulan, gecesinde de ibadet edilen bin günden daha
hayı rlıdı r." Bir tarafta bin gün oruç tutacak ve bin geceyi ihya
edecek, beri tarafta ise, memleketin çeşitli boşluklarından
istifade ile sızmak isteyen düşman karşısında uyanı k bir nöbetçi
olarak silah omuzda bekleyeceksiniz. İşte bu, öncekinden daha
hayırlı bir ameldir ve Allah katı nda daha makbuldür.
Bir kı sım mü'minler, cihad vazifelerini doğrudan doğruya
ve fiilen yüklenip yaparlar ve neticede yukarıdan beri
arzettiğimiz fazilete ererler. Bir kı sı m insanlar da vardır ki,
onların bu işe fiilen sahip çıkmaları söz konusu değildir. Fakat
onlar da, yaptıkları nı n karşılığını Cenab-ı Hakk'ı n bir latfu olarak
diğerleri ölçüsünde alacaklardır. Yani, imana ve Kur'ân'a hizmet
istikametinde sırtına bir kerpiç alı p taşıyan insanın sa'yi heba
olmayacaktı r. Bu uğurda önüne tomar tomar kağıt yığıp da
İslâml müessese yapacağım diye yazıp çizen mühendisin
kaleminden damlıyan mürekkep, şehidin kanıyla muvazene
edilecek kadar kı ymet ve değer kazanacaktır. Kalemiyle cihada
iştirak eden yazarı n durumu da aynıdır. Öyle ise herkes, bu
224
YİTİK HAZİNE-1
örfaneye Rabbin kendisine bahşettiği imkanlarla iştirak edecek
ve neticede herkes, aynı sevaba ortak olacaktır.
Buhari'de gördüğümüz bir hadis-i şerifte Ebu
Hureyre'den şunu dinliyoruz: "Rasal-i Ekrem (say) Mi'rac'a irtika
buyururken, (ubOdiyetiyle, Allah'a kulluğuyla merdiven merdiven
semalara doğru tı rmanırken, nasa aleminden sıyrılıp, !kat
alemiyle yüzyüze gelirken) çeşitli manzaraları müşahede etmiş,
çeşitli vak'alara muttalT olmuştu. Bu arada şunu da gördüler: Bir
anda tohum toprağa ekiliyor ve aynı anda hasad edilip hasadlar
ambarlara gidiyor ve bu, durmadan muttasıl devam edip gidiyor.
Efendimiz, "bunlar kimdir?" diye Cibril'e sorduğunda, şu cevabı
alıyorlar:
"Bunlar, kendilerini Allah yoluna adamış mücahidlerdir.
Onlar için hasene yediyüz kere katlanır. Ve ne infak etseler
eksilmez; Allah, onun yerine başkasını ihsan eder". Yani, onların
verdikleri hiç bir şey heder olmaz, boşa gitmez...
Mü'min, Allah yolunda hayatını, zevkini, rahatını ve
gençliğini feda ederken, bunların heder olmadığı, fenaya
gitmediği kanaat ve düşüncesini taşıyacak ve öbür aleme
gittiğinde de hiç bir şeyin zayi olmadığını bizzat görecektir. Her
şeyi koruyan, muhafaza eden Hz. Allah, onun verip feda
ettiklerini de korumaktadır: Eğer Cennet'te secde söz konusu
ise, mü'min bu lütuf ve ihsanlar karşısında secdeye kapanır ve
Cennet'te başını secdeden kaldı rmak istemezdi. Öyle
zannediyorum ki, bu secdeden alı nan zevk, diğer cennet
nimetlerinden alınan zevkten aşağı da olamazdı..
Bu mevzOda Rasül-i Ekrem (sav)'in bir te'yidini de şu
hadiste görüyoruz:
"Gaziyi techiz eden, aynen gazaya gitmiş gibidir. Gazinin
ehline bakı p gözeten de gaza yapmış gibidir". Bir insanın kendisi
bizzat ve fiilen mücahedeye katı lamı yor, fakat mücahedeye
omuz veriyor, müesseseleriyle mücahidleri kucaklıyor ve onları
koruyup kolluyorsa, o da fiilen mücahedede bulunmuş gibidir.
Bedir'de kı lı ç çalanlarla, onlara destek verenler; Uhud'da
savaşanlarla onları techiz edenler, Tebük'e çı kanlarla, çıkamayıp
servetiyle o yola koyulanlar, Huzür-u Rabb-ül Alernin'e beraber
gidecekler ve beraber haşr ve neşr olacaklardır. Zira, Raseıl-i
Ekrem'in "Seferber olunuz!" emrine onlar da icabet etmiş ve her
225
YİTİK HAZİNE-1
ne kadar birtakım geçerli maniler sebebiyle fiilen harbe iştirak
edememişlerse de, harp için seferber olmaktan geri
kalmamışlardı r.
Evet, fiilen Tebük'e gidenler, ahirette kadınları, yaşlı ları
ve çocukları da yanlarında göreceklerdir. Çocuktur, ama bıçak
veya kamasını harpte kullanılsın diye getirip, RasCıl-i Ekrem'in
önüne atmıştır. Gelindir, kulağından küpeyi çıkarmış ve Allah
Rasâlü'ne vermiştir. Bir başkası kolundan bileziğini sıyı rı p Allah
RasOlü'ne teslim etmiştir. Yaşlıdır, ama koltuk değnekleriyle
sürünerek gelmiş, sırtındaki cübbesini çıkarı p, "Benim de sadece
verecek bir cübbem var" diyerek onu vermiştir. İşte bunlar da
bizzat sefere iştirak etmiş gibi muamele göreceklerdir. Bunu da
Rasıll-i Ekrem, bir başka hadislerinde ifade buyuruyorlar. Vadiler
geçilir, dağ-tepe aşılırken, meşra mazareti olanlar evlerinde
oturdukları halde niyetleriyle onları takip etmiş ve bir bakıma her
yerde fiilen gazaya çıkanlarla beraber olmuşlardır. Acizlik,
fakirlik, yaşlılı k ve kadı n olma gibi mazeretler, onların ayaklarına
bağ olup, kendilerini fiilen sefere çıkmaktan alıkoymuşsa da
cihad sevabından mahrum kalmadıkları gibi, mükâfatından da
mahrum kalmayacaklardır. Cenab-ı Hakk, niyetleri sebebiyle
onları aynen gazaya çıkanlar gibi kabul buyurmuştur. Allah
Rasâlü'nün müjde yüklü ifadesinden biz bunu anlıyor, buna
inanıyor ve inşâallah bu inancımızı hakkımızda bir dua ve niyaz
kabul ediyoruz. Bilhassa günümüzde, cihadın terke uğraması
gözönünde bulundurulacak olursa, cüzl-külli bu işe iştirak
edenlerin mutlaka cihad sevabından hisselerini alıp payidar
olacaklarına yakinimiz vardır. Ve kat'i kanaatımız odur ki,
Cenab-ı Hakk bizi bu yakinimizde yalancı çı karmayacaktır.
226
YITIK HAZİNE-1
TALHA B. UBEYDULLAH (r.a)
Talha b. Ubeydullah b. Osman b. Amr b. Sa'd b. Teym b.
Mürre b. Katb b. Lüeyy b. Galib el-Kuraşi et-Teymi. Künyesi, Ebu
Muhammed'dir.
Talha, Cennetle müjdelenen on kişiden biri, İslam'a
giren ilk sekiz kişiden ve Hz. Ebubekir aracılığıyla müslüman olan
beş kişiden biridir. Ayrıca, halife seçimini gerçekleştirmeleri için
oluşturulan altı kişilik Ashab-ı ,Sura arasında yer almış meşhur
bir sahâbdir. Annesi, es-Sa'be bint Abdillah b. Malik elHadramiyye'dir (İbn Hişam, "es-Siretü'n-Nebeviyye", I, 251,
Mısır 1955; el-Askalâni, "el-İsabe fi Temyrzi's-Sahabe", III,
290;İbnül-EsTr, "Üsdül-Gabe fı Ma'rifeti's-Sahabe", III, 85 vd.
1970).
Rivayete göre, Talha b. Ubeydullah, Busra panayırında
bulunduğu bir sırada, oradaki bir manastırın rahibi: "Sorun
bakayım, bu panayır halkı arasında, ehl-i Harem'den bir kimse
var mı ?" diye seslenir. Talha da: "Evet var! Ben Mekke
halkı ndanı m" diye cevap verir. Bunun üzerine rahip: "Ahmed
zuhur etti mi?" diye sorar. Talha: "Ahmed de kim?" der. Rahip:
"Abdullah b. Abdulmuttalib'in oğludur. Bu ay O'nun çıkacağı
aydır. O, peygamberlerin sonuncusudur. Haremden çıkarılacak;
hurmalık, taşlık ve çorak bir yere hicret edecektir. Sakın O'nu
kaçı rma" der.
Rahibin söyledikleri Talha'nın kalbine yer eder. Oradan
alelacele ayrı larak Mekke'ye döner ve yakı nda herhangi bir
olayın meydana gelip gelmediğini sorar. Abdullah'ı n oğlu
Muhammedül-Ernin'in peygamberliğini ilan etmiş oldOğunu ve
Ebubekir'in de O'na tabi olduğunu öğrenir. Hemen Ebubekir'in
yanına vararak rahibin anlattı klarını haber verir. Sonunda her
ikisi birlikte Resulullah (s.a.v.)'a giderler. Talha oracıkta
müslüman olur. (İbn Sa 'd, "et- Tabakatül Kübrâ", III, 215,
Beyrut; el-Askalâni, a.g.e., III, 291).
Birçok müslüman gibi, Talha b. Ubeydullah da İslam'a
girdikten sonra müşriklerin eziyetlerine maruz kalmış, ama
yolundan dönmemiştir. İslam'ı n azı lı düşmanlarından Nevfel b.
Huveylid, Talha'nın müslüman olduğunu duyunca, Ebubekir'le
onu bir iple biribirlerine bağlamış, uzun süre iplerini çözmemiş,
Teymoğulları da bu duruma seyirci kalmışlardır. (İbn Hişam,
227
YITIK HAZİNE-1
a.g.e., I, 709; el-Askalâni, a.g.e., III, 291; İbnü'l-Esir, a.g.e.,
III, 86).
Talha ile Zübeyr müslüman olunca, Resulullah (s.a.v.)
onları kardeş ilan etti. Hicretten sonra da Medine'de, Talha ile
Ubeydullah b. Ka'b'ı , başka bir rivayete göre ise Talha ile Said b.
Zeyd'i kardeş ilan etmişti.
Talha, Bedir savaşına iştirak etmemesine rağmen
Resulullah (s.a.v.) kendisine ganimetten pay vermiştir. Kimi
rivayetlere göre, bu sırada ticaret için Şam'da bulunuyordu. Akla
daha yatkın olan bir başka rivayete göre ise, Kureyş kervanı
hakkında bilgi toplamak üzere, Resulullah (s.a.v.) tarafı ndan
Şam yoluna gönderilmişti. Nitekim, dönüşte Talha'nın
ganimetten pay istemesi bunu gösteriyor (İbn Sa'd, a.g.e., III,
216; İbnül-Esir, a.g.e., III, 86).
Bedir'den sonraki birçok savaşa katılmıştır. Uhud günü
Peygamber (s.a.v.)'i kahramanca müdafaa etmiş, O'na bir şey
olmasın diye atılan oklara, indirilen kılıç darbelerine karşı
vücudunu siper etmiştir. Sonuçta birçok kılıç ve ok yarası almış,
aldığı yara neticesi bir kolu çolak kalmış, yine Resulullah'ı
müdafaadan geri durmamıştı r (İbn Hişam, a.g.e., II, 80; İbnü'l
Esir, a.g.e., III, 86; el-Askalâni, a.g.e., III, 291).
Hz. Osman'ın şehid edilmesinden sonra, müslümanların
büyük bir kısmını n Hz. Ali'ye bey'at ettiğini biliyoruz. Bu bey'atte
bulunanlardan biri de Talha b. Ubeydullah'tı r. Ancak, bey'atten
kısa bir süre sonra, Talha ile Zübeyr ibnü'l-Avvam'ı n, Hz. Ali'ye
karşı çıkan Hz. Aişe'nin yanında yer almışlardı r. Neticede ezZübeyr, Hz. Ali'ye karşı çı ktığına pişman olarak savaş meydanı nı
terketmiştir. Talha ise mücadeleye devam etmiş, nihayet Cemel
günü (h. 36), Mervan b. Hakem tarafından öldürülmüştür. Vefat
ettiği zaman tahminen 60-64 yaşlarındaydı .
Talha,
Peygamber
Efendimizin
bacanağıydı.
Hanımlarından dört tanesi Resulullah (s.a.v.)'ı n zevcelerinin kız
kardeşleriydi. Bunlardan Ümmü Gülsüm, Hz. kşe'nin; Hamne,
Zeynep bint Cahş'ı n; el-Fâria, Ümmü Habibe'nin ve Rukiyye,
Ümmü Seleme'nin kızkardeşi idi.
Talha b. Ubeydullah'ın, onbiri erkek, ikisi kız olmak
üzere onüç çocuğu vardı. Erkek çocukların herbirine bir
peygamber ismi vermişti. Bunlar: es-Seccâd diye bilinen ve
Cemel vak'asında babası yla birlikte öldürülen Muhammed,
228
YİTİK HAZINE-1
İmran, Musa, Ya'kub (Harre günü öldürüldü), Ismail, İshak,
Zekeriyyâ, Yusuf, Isâ, Yahya, Salih idi. Kızları ise Aişe ve
Meryem idi.
Talha, doğrudan Resulullah (s.a.v.)'dan rivayette
bulunduğu gibi, Hz. Ebubekir'le Hz. ömerden de hadis
nakletmiştir. Kendisinden de, (*Alan; Yahya, Musa ve Isa ile
Kays b. Ebi Hâzım, Ebu Seleme b. Abdirrahman, el-Ahnef, Mâlik
b. Ebi Amir ve başkaları rivayet etmişlerdir .
Talha; orta boylu, geniş göğüslü, geniş omuzlu ve iri
ayaklı idi. Esmer benizli, sık saçlı fakat saçları ne kısa kıvırcık ne
de düz ve uzundu. Güler yüzlü, ince burunlu idi. Saçlarını
boyamazdı. Yürüdüğü zaman süratli yürür, bir yere yöneldiği
vakit tüm vucudu ile dönerdi .
Ashâbın zenginlerindendi. Zengin olduğu kadar da
cömertti. Cömertliği sebebiyle kendisine "el-Fayyâd" denirdi.
Vefat ettiği zaman, miras olarak bir hayli gayrimenkul, nakit
para ve değerli eşya bırakmıştır. Rivâyete göre gayri
menkullerinin tutarı otuz milyon dirhem, nakitlerinin tutarı iki
milyon ikiyüz dirhem ve ikiyüz bin dinar idi. Sadece Irak'tan
gelen yıllık geliri yüzbin dirhem civarındaydı .
229
YITIK HAZINE-1
GUSLÜ GEREKTİRMEYEN HALLER;
Henüz şehvet duygusu oluşmamış ve bulüğa ermemiş
çocuğun cins? yakı nlaşmada bulunması . Tenâsül uzvundan
şehvetle açık bir sı vı halinde meni akması. Cins? bir şehvet
duyulması na rağmen meninin dışarı ya çıkmaması. Şehvetten,
başka bir şeyden (hastalı k, heyecan vs.) dolayı meninin akması,
kızın bekar-etini gidermeyen cinsi bir yakı nlaşma (çünkü kızlı k
zarı haşefenin sünnet yerine kadar girişini engeller). Bu gibi
durumlarda gusül farz değildir.
Gusletmeleri farz olanları n, gusülsüz olarak yapmaları
caiz olan hususlar da şunlardı r:
Zikretmek; tesbih etmek; salt ve selam getirmek;
Kur'an ayetlerini kelime kelime öğretmek; dua maksadıyla
Kur'an'dan ayetler okumak: Kelime-i şehadet getirmek; Kur'an'a
bakmak; bitişik olmayan bir kap içerisinde bulunan mushafa
dokunmak; uyumak (Cünübün abdest aldı ktan sonra uyuması
daha iyidir). Cünüp iken yemek yeneceği veya içileceği zaman
elleri yıkamak ve ağzı çalkalamak gerekir. Bunları n yanısıra,
Ramazan'da cünüp olarak sabahlayan kimse veya gündüz
uyuyarak ihtilam olan kimsenin orucu bozulmaz.
Cünüb olan kimsenin ise;
Dini kitaplardan herhangi birini elle tutması ve okuması;
elini ve ağzı nı yı kamadan yiyip içmesi ve eliyle tutmadığı bir
kağıda Kur'an ayetleri yazması mekruhtur.
Gusl, Allah'u Teala'nı n, müslümanlar için emrettiği en
önemli maddi-manevi temizlik biçimidir. Cenab-ı Hak, "Eğer
cünüb iseniz yıkanı p temizlenin" (el-Wide, 5/6) buyurmaktadı r.
Bu yı kanmanın şeklini de Hz. Peygamber (s.a.s.) kendi
tatbikatı yla bize öğretmiştir. Guslün daha çok manevi bir
temizleme aracı olduğu unutulmamalıdı r. Çünkü vücudumuzun
herhangi bir yerinde görünür bir pislik veya kir-pas olmasa bile
230
YİTİK HA7_İN E-1
cünüb olan kimsenin ibadetlerini yerine getirebilmesi için
mutlaka gusletmesi gerekir. Ayrıca gerekli şartları yerine
getirilmeyen yı kanma, ne kadar itinalı yapılırsa yapılsın guslün
yerine geçmez ve bununla cünüblükten kurtulmak mümkün
olmaz. Cünüb olan kimse ilk fırsatta gusletmeye çalışmalıdır. Bu
durumda ancak, içinde bulunduğu namaz vaktinin çıkmasına
kadar müsaade vardı r; daha fazla geciktirnıesi günâh
kazanmasına sebep olur.
Guslün vücud için faydalarına işaret eden doktorlar bu
hususta şunları söylemektedir: İnsanın başına gusletmesi
gerektiren bir hal gelince bütün damarlarda büyük bir sarsıntı
olur. Vücutta bir yorgunluk ve gevşeklik meydana gelir. Bu
yorgunluk ve sarsıntı yı gidermek için vücudun her tarafını
yıkamak lâzımdır. Demek ki; guslü gerektiren hallerde sadece
bazı organlar değil, vücudun tamamı yıkanma ihtiyacı
hissetmektedir. Çünkü gerek cünüblükte, gerekse hayız ve nifâs
hâlinde, başta kalp olmak üzere bütün organlar ve kan dolaşımı ,
yorgunluklarını, ancak güzel bir boy abdesti ile tertemiz bir
zindeliğe terkedeceklerdir. Allah'ın her emrinde olduğu gibi gusül
abdestinde de bizim bildiğimiz ve bilemediğimiz daha birçok
hikmet ve faydalar bulunmaktadı r.
231
YİTİK HAZİNE-1
GUSLÜN ADABI
Guslün adabı aynen abdest adabı gibidir.
Gusletmek isteyen kimse önce besmele çekerek gusle
niyet eder. Ellerini bileklerine kadar yı kar ve üzerinde yapışıp
kurumuş bir şey varsa onlan temizler. Sonra herhangi bir pislik
olmasa bile avret yerlerini ve uylukları nı yıkar. Sonra sağ avucu
ile ağzına bolca su alarak iyice çalkalar; bunu üç defa tekrar
eder; oruçlu değilse suyun boğazına ulaşmasını sağlar. Sonra
yine sağ eli ile burnuna üç defa su çekerek iyice temizler.
Bundan sonra namaz abdesti gibi bir abdest alı r. şayet yıkandığı
yere su toplanıyorsa, ayaklan, abdest alı rken değil gusülden
çıkarken yıkar. Abdest aldıktan sonra, önce başına, sonra sırayla
sağ ve sol omuzlarına üçer defa su döker. Her defasında
vücudun her tarafı nı iyice oğuşturur. Hiçbir yerinin kuru
kalmaması için dikkat eder. Bunun için saçları nı n, sakalları nın
diplerine, göbeğinin içine suyun ulaşmasını sağlar. Eğer
vücudunun bir yerinde, herhangi bir yaradan dolayı ilaç veya
sargı varsa ve fazla su bunlara zarar verecekse, bunları n
üzerinden suyu hafifçe geçirmekle yetinir; bu da zarar verirse
sadece eliyle üzerini mesheder.
Cünüb bir kimsenin veya hayız ve nifâs halindeki bir
kadını n bu durumdayken yapması haram olan hususlar,
şunlardır:
Namaz kılmak; Kur'an niyetiyle Kur'an'dan bir parça
okumak (ancak dua niyetiyle okumak caizdir. Ayrıca Kur'an
ayetlerini çocuklara kelime kelime öğretmek, Kelime-i Şehadet
getirmek, tesbih ve tekbirde bulunmakta da sakı nca yoktur);
Kur'an-ı Kerim'e ve onun en ufak bir parçası na dokunmak ya da
tutmak (fakat bitişik olmayan bir kı lıf veya kutu içerisinde ise
tutmak caizdir); Kâbe-i Muazzamayı tavaf etmek ve zaruret
olmadığı halde bir mescide girmek ve içinden geçmek; Üzerinde
ayet yazı lı olan bir levhayı veya buna benzer birşeyi tutmak.
232