close

Enter

Log in using OpenID

cumhuriyet dönemi istiklal mahkemelerinin uygulamalarına bir bakış

embedDownload
CUMHURİYET DÖNEMİNDE İSTİKLAL
MAHKEMELERİ
Seyfettin ASLAN, Tahir DÜNDAR
Doç. Dr., Dicle Üniversitesi, İİBF, Kamu Yönetimi Bölümü
Öğr. Gör., Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, MYO
Özet
Gerçekte dönemsel olarak birisi Kurtuluş Savaşı sırasında diğeri
Cumhuriyetten sonra olmak üzere İstiklal Mahkemeleri’ni ikiye
ayırarak incelemek mümkündür. Kurtuluş Savaşı sırasında
kurulan İstiklal Mahkemelerinin amacı, aşırı bir şekilde artan
asker kaçaklarını önleyerek cepheyi desteklemek ve cephe
gerisinde kamu düzenini ve güvenliğini sağlamak gibi teknik
konulardı. Cumhuriyetten sonra yeniden oluşturulan bu
mahkemelerin, daha çok siyasal iktidarın uyguladığı politikalara
karşı gerek basından gerekse muhalefet partisi ve diğer muhalif
kesimlerden gelen ağır eleştirileri bastırmak şeklinde siyasi bir
işlevi vardı. Bu çalışmanın odaklandığı ve Takrir-i Sükûn
Kanunu’yla birlikte kurulan İstanbul, Ankara ve Şark İstiklal
Mahkemeleri aracılığıyla iki yıllık bir sürede siyasal muhalefet,
muhalif basın, İslami ve etnik muhalefet tasfiye edildi.
Anahtar Kelimeler: İstiklal Mahkemeleri, devrimler, muhalefet.

Bu çalışma Dicle Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Yönetimi Anabilim Dalı
Yüksek Lisans Programı’nda hazırlanan “Muhalefetin Bastırılması Açısından İstiklal
Mahkemeleri” adlı tezden türetilmiştir.
3
Mukaddime
Sayı 5, 2012
Seyfettin Aslan, Tahir Dündar
Abstract
A View to Practices of Independence Courts in the Republic
Period
34
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
It is possible to examine the Independence Courts in two
categories: first one was during the War of Independence, and
the second one was after the establishment of the republic. The
aim of the Independence Courts that was established during the
War of Independence was some technical matters such as
preventing excessively increasing deserters to support of the
battlefield and maintain public order and security in the state.
The Independence Courts that was reestablished after the
establishment of the republic had political functions such as
suppressing the heavy critics from the press, opposition parties
and other opponents against the implementations of the
policies of the government. Via The Independence Courts of
Istanbul, Ankara, and Orient that was founded with Law of the
Maintenance of Order (Takrir-i Sükun Kanunu), political
opposition, opposite press, Islamic and ethnic opposition was
liquidated in two years.
Keywords: Independence Courts, revolutions, opposition.
Giriş
Genel olarak İstiklal Mahkemeleri, önce Kurtuluş Savaşı
esnasında daha sonra da Cumhuriyetten sonra tekrar gündeme
gelen siyasal iktidarın amaçlarını gerçekleştirmek için etkin olarak
kullanılmış olan kurumlardır. İşgalci güçlere karşı Kurtuluş
Savaşı’nın yapıldığı dönemde (1920-1922) kurulan İstiklal
Mahkemeleri asker kaçaklarını önleme ve böylece orduyu
güçlendirme konusunda büyük katkılar sağlamış, asayiş ve düzenin
kurulmasında etkili olmuştur.
Bu nedenle, ilk dönem İstiklal Mahkemeleri, çalışma
yöntemleri ve yetkileri bakımından tartışma konusu olsalar da, Milli
Mücadele döneminde varlıkları bir zorunluluk olarak görülmüştür.
Bu açıdan bu mahkemeler tarafından verilen kararlar genel olarak
fazla bir eleştiri konusu olmamıştır.
Oysa Cumhuriyet döneminde kurulan İstiklal Mahkemeleri
Cumhuriyet Döneminde İstiklal Mahkemeleri
(1923-1927) ise toplumu tüm değerleriyle birlikte dönüştürmek
amacıyla başlatılan devrimlerin başarıya ulaşması için her türlü
muhalefeti susturma ve sindirme aracı olarak kurulmuş ve “İhtilal
Mahkemeleri” olarak işletilmiştir. Bu nitelikleri dolayısıyla,
Cumhuriyet dönemi İstiklal Mahkemeleri, Cumhuriyet Tarihi’nin en
tartışmalı konularının başında gelmiştir.
1. İstiklal Mahkemelerinin Kuruluşu
İstiklal Mahkemeleri’ni kuran zihniyet ihtilal yöntemini
benimsemiş ve Fransız İhtilali’nde olağanüstü yetkilerle kurulan
“İhtilal Mahkemesi”ni örnek almıştır. Gerçekten de İstiklal
Mahkemeleri gerek kuruluş amacı ve şekli gerekse yetkileri ve
çalışma metotları bakımından hemen her yönüyle Fransız İhtilal
Mahkemeleri’ne benziyordu. 10 Mart 1793’te kurulan Fransız İhtilal
Mahkemeleri’nin amacı “inkılâp düşmanı her girişimi, hürriyet,
eşitlik, birlik, cumhuriyetin bölünmezliği, devletin iç ve dış güvenliği
aleyhindeki her suikastı ve krallığı tekrar kurmayı hedefleyen bütün
komploları yargılamaktı. Mahkemenin kararları kesin olup bu
kararlar aleyhine bir üst mahkemeye başvurma ve temyiz hakkı
yoktu. Bir jüri, bir savcı ve iki hâkimden oluşan mahkeme üyeleri
Convention (Meclis) tarafından tayin ediliyordu (Soboul, 1969: 326).
Fransız örneğine göre Türkiye’de İstiklal Mahkemeleri ilk defa
milli mücadele döneminde 11 Eylül 1920’de kabul edilen Firariler
Hakkında Kanun’la asker kaçaklarını yargılamak üzere kurulmuştur.
Meclisten alınan bu yetki üzerine genelkurmay başkanı İsmet Bey
14 İstiklal Mahkemesi kurulması teklifini 19 Eylül’de TBMM’ne
sunmuştur (TBMM, ZC. D.1, C.4: 192-193).
Asıl kuruluş amacı, Ankara’daki yeni hükümetin otoritesini
kabul ettirmek, asker kaçaklarını önleyerek Türk ordularını
güçlendirmek ve bölgede asayişi sağlamak olan İstiklal
Mahkemeleri’nde kararlar hâkimlerin vicdani kanaatlerine göre
verilirdi. Verilen kararlar kesin olup derhal infaz edilmekte ve temyiz
hakkı bulunmamaktaydı. Sanıklar mahkemede kendi savunmalarını
kendileri yapmak zorundaydı. Öncelikle asker kaçaklarını
yargılamak amacıyla kurulan bu mahkemelerin yetkileri kısa sürede
vatana ihanet, casusluk, yolsuzluk, eşkıyalık, isyan, saldırı ve
bozgunculuk gibi suçları da kapsar hale gelmiştir.
35
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Seyfettin Aslan, Tahir Dündar
İstiklal Mahkemeleri çalıştıkları yaklaşık beş aylık bir sürede
etkili olmuş, asker kaçaklarını büyük oranda azaltmış ve çok sayıda
askeri tekrar birliklerine göndererek ordunun güçlenmesini
sağlamıştı. Bu arada iç isyanlar büyük oranda bastırılmış ve bu
süreçte hükümet iç ve dış kamuoyunda özellikle de İstanbul
Hükümeti’ne varlığını ve otoritesini kabul ettirmişti. Böylece milli
mücadele döneminde kurulan ve faaliyetleri 1 Ağustos 1922’de
meclis kararıyla durdurulan ve yaklaşık iki yıl çalışan İstiklal
Mahkemeleri’nin birinci dönemi sona ermiş oluyordu.
2. Cumhuriyet Dönemi İstiklal Mahkemeleri
36
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Cumhuriyet dönemi İstiklal Mahkemeleri 1923-1927 yılları
arasında, Cumhuriyet’in ilanıyla başlayan yeni rejimin hayat hakkını
savunma perdesi altında, her türlü muhalefeti sindirme ve ortadan
kaldırma amacıyla kurulan mahkemelerdir. En önemli Kemalist
devrimlerin
İstiklal Mahkemeleri
aracılığıyla
uygulandığı
söylenebilir. Bu dönemde kurulan İstiklal Mahkemeleri, İstanbul,
Ankara ve Şark İstiklal Mahkemeleridir.
2.1. İstanbul İstiklal Mahkemesi
İstanbul İstiklal Mahkemesi Cumhuriyet döneminin ilk İstiklal
Mahkemesi’dir. Yaklaşık iki aylık bir süre çalışan İstanbul İstiklal
Mahkemesi,
Cumhuriyet
döneminde
kurulan
İstiklal
Mahkemelerden en az çalışan ve en az öneme sahip olan
mahkemedir. Bu mahkeme özellikle hilafetin kaldırılması için gerekli
zemini hazırlamak ve hilafeti savunan İstanbul basınına gözdağı
vermek amacıyla kurulmuştur.
8 Aralık’ta kurulan İstanbul İstiklal Mahkemesi, aynı gece
Meclis’te toplanarak Ağa Han ve Emir Ali'nin mektuplarını
yayınlayan gazetelerin sahipleri ile sorumlu müdürlerinin gözaltına
alınmasına karar verdi. Savcının çıkardığı tutuklama emri üzerine,
Tanin gazetesi sahibi ve başyazarı Hüseyin Cahit, İkdam gazetesi
sahibi Ahmet Cevdet ve müdürü Ömer İzzeddin, Tevhid-i Efkâr
gazetesi sahibi Velit Ebuzziyazade ve müdürü Hayri Muhiddin
Beylerin, vatana ihanet ve devletin dış ve iç güvenliğini bozmak,
hükümeti devirmek suçlarından dolayı İstiklal Mahkemesi’nce
haklarında yargılama yapılmak üzere tutuklandılar (Aybars, 2009:
177; Yalman, 1997: 907).
Cumhuriyet Döneminde İstiklal Mahkemeleri
İstanbul İstiklal Mahkemesi, 9 Aralık’ta İstanbul halkına
hitaben yayınladığı beyanname ile görevine başladı. Mahkeme
başkanı İhsan Bey’in imzasını taşıyan beyannameye göre
mahkemenin kuruluş amacı, Cumhuriyet’in varlığına ve esaslarına
muhalif hareket etmeye cesaret ve teşebbüs edenlerin mevcut
kanunlara göre şiddetle cezalandırılmasıydı (Tunçay, 1992: 79).
15 Aralık’ta başlayan duruşmada savcı adı geçen
gazetecilerin, Ağa Han ve Emir Ali’nin halifeliğin kaldırılmasıyla ilgili
propagandalarına bilerek veya bilmeyerek alet oldukları için
Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre yargılanmalarını talep ediyordu.
Sanık ve sanık avukatları ise mektubun saçmalığını (Tunçay, 1992:
81; Yalman, 1997: 909) kabul ettiklerini fakat mektubu gazetecilik
refleksiyle yayınladıklarını, amaçlarının sadece haber yapmak
olduğunu belirterek savunmalarını yaptılar.
Savcı, iddianamesinde Hüseyin Cahit’in cumhuriyetçi
olduğunu ve büyük hizmetler yaptığını belirterek kendisinin ve
sorumlu müdürlerinin beraatını istemişti. Hüseyin Cahit, Ağa Han’ın
mektubunu yayınlamak suç olmadığı için beraat ettirilmesini
istemişti (Aybars, 2009: 183). Sanıkların uzun savunmalarından
sonra 2 Ocak günü okunan mahkeme kararıyla tüm sanıkların
beraatına karar verilmiştir.
Milli mücadeleye büyük katkıları olan gazetecilerin
tutuklanması hukuki olmaktan ziyade siyasi bir karardır. “inkılâbın
kanunu mevcut kanunların üstündedir” anlayışıyla hareket eden ve
asıl düşüncesi İstiklal Mahkemesi’nin yarattığı ortamdan
yararlanarak hilafeti kaldırmak olan iktidar, bu yargılamalarla basına
gözdağı vermiş ve “inkılâpçı hareketin kararlılığını” (Aybars, 2009:
185) göstermiştir.
Yargılamalardan hemen sonra, Mahkeme başkanı İhsan Bey,
Mustafa Kemal Paşa’yı gazetecilerle barışmaya ikna etmiştir.
Sonuçta İstanbul gazetecilerinden İkdam sahibi Ahmet Cevdet,
Tanin başyazarı Hüseyin Cahid, Tevhid-i Efkâr başyazarı Velid
Ebuzziyazade, İleri başyazarı Celal Nuri, Akşam başyazarı
Necmeddin Sadık, Vakit başyazarı Mehmed Asım, Tercüman-ı
Hakikat başyazarı Hüseyin Şükrü ve Vatan başyazarı Ahmet Emin
Yalman 1 Şubat 1924'te Mustafa Kemal Paşa tarafından İzmir'e
çağrılmışlardır (Yalman, 1997: 16).
37
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Seyfettin Aslan, Tahir Dündar
Gazetecileri İzmir Göztepe köşkünde ağırlayan Mustafa
Kemal Paşa onlara yapacağı radikal değişim düşüncelerini
benimsetmeye çalışmış ve gazetecilerden tam olarak ne istediğini
şu meşhur sözleriyle dile getirmiştir: “Türk basını milletin gerçek
seda ve iradesinin bir tezahürü olarak Cumhuriyetin etrafında çelikten
bir kale vücuda getirmelidir, bir fikir kalesi, bir zihniyet kalesi…”
(Yalman, 1997: 920).
Bu durum, kendisini genel iradenin bir yansıması olarak gören
Mustafa Kemal Paşa’nın, tepeden inmeci demokrasi anlayışına göre
basını şekillendirme isteğinin bir yansımasıdır (Tunçay, 1992: 85).
İstanbul İstiklal Mahkemesi’nin 9 Aralıkta tutukladığı önemli
isimlerden biri de İstanbul Barosu başkanı Lütfi Fikri Bey’dir. Lütfi
Bey 10 Kasım 1923 tarihli Tanin gazetesinde yayımlanan “Halife
Hazretlerine Açık Ariza” adlı yazısında saltanatçılık davası güttüğü
iddiasıyla yargılanmıştır. Lütfi Bey bu yazısında hilafetin Türkiye ve
İslam dünyası için öneminden bahsetmiş ve Halife’ye istifa
etmemesi çağrısında bulunmuştu (Tunçay, 1992: 81).
38
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Hilafetin kanuni bir kurum olduğu bu dönemde Halife’ye
destek vermesinden dolayı yargılanan Lütfi Fikri Bey 27 Aralık’ta
mahkeme tarafından 5 yıl küreğe mahkûm edilmiştir. Lütfi Fikri Bey
kararın haksız ve kanunsuz olduğu gerekçesiyle TBMM’ye
başvurmuştur.
Lütfi Bey’in dilekçesini ele alan Meclis Adalet Komisyonu
“cezanın kaldırılmasına” karar verdi. Fakat Meclis Genel Kurulu
uzun tartışmalardan sonra cezanın kaldırılmasını değil “cezanın
affını” kararlaştırdı (TBMM, ZC. D.II, C.5: 802).
2.2. Takrir-i Sükûn Kanunu, Şark ve Ankara İstiklal
Mahkemeleri’nin Kurulması
Yaklaşık iki yıl süren Takrir-i Sükûn dönemi, Türkiye tarihinde,
yeni rejim karşıtlarının, hilafet yanlılarının, muhalif basın
organlarının, siyasi muhaliflerin ve tehlikeli görülen veya ilerde
tehlikeli olabilecek herkesin değişik suçlamalarla yargılanarak
susturulduğu bir şiddet dönemdir. Bu dönemdeki şiddet
politikalarının araçları başta Ankara ve Şark İstiklal Mahkemeleri
olmak üzere İstiklal Mahkemeleriydi.
Takrir-i
Sükûn
Kanunu’nun
çıkarılması
ve
iki
İstiklal
Cumhuriyet Döneminde İstiklal Mahkemeleri
Mahkemesi’nin kurulmasının görünürdeki sebebi Şeyh Said isyanı
olsa da asıl amaç devrimlerin gerçekleşmesi için karşı çıkan tüm
muhalif unsurların yok edilmesi isteği idi (Aybars, 2009: 204).
Başbakan Fethi Bey, Şeyh Said olayını doğu illerinde ortaya
çıkan irticai bir isyan hareketi olarak görüyor ve sıkıyönetim
tedbirlerinin yeterli olacağını ileri sürüyordu. İnönü’nün temsil ettiği
köktenci grup ise, isyanı geniş bir karşı ihtilal girişiminin bir parçası
olarak görmekte ve sert tedbirler alınmasını istemekteydi. Bu
tedbirlerin başında İstiklal Mahkemeleri’nin kurulması, ihtilal ve
inkılâp prensiplerine aykırı yayın yapan gazete ve dergilerin
kapatılarak sahip ve yazarlarının cezalandırılması geliyordu (Cemal,
1955: 53).
Şeyh Said İsyanını bastırmak amacıyla Başbakan Fethi Bey’in
isteği ve Bakanlar Kurulu kararıyla 21 Şubat 1925 'te Muş, Ergani,
Dersim, Diyarbakır, Mardin, Urfa, Siverek, Siirt, Bitlis, Van, Hakkâri
vilayetleriyle Erzurum vilayetinin Kığı ve Hınıs kazalarında bir ay
süreyle sıkıyönetim ilan edilmesi kararlaştırıldı (TBMM, ZC. D.II,
C.14: 306-309).
Sıkıyönetim kararının hemen ardından Adalet Bakanı Esat
Bey, uygulanacak şiddet politikalarının yasal dayanaklarından birini
oluşturacak olan Hıyaneti Vataniye Kanunu’nda değişiklik öngören
teklifini Meclis Başkanlığı’na sundu. Teklif yasanın birinci
maddesinin değiştirilmesini öngörüyordu:
“Dini veya mukaddesatı diniyeyi siyasî gayelere esas veya alet
ittihaz maksadıyle cemiyetler teşkili memnudur. Dini veya
mukaddesatı diniyeyi alet haini vatan addolunur.” (TBMM, ZC. D.II,
C.14: 310-311).
Görüşmeler sırasında muhalefet bu yasanın hukuk devleti
ilkeleriyle bağdaşmadığını, temel hak ve özgürlükleri ortadan
kaldıracağını, ülkede korku ve dehşete sebep olacağını savunurken
iktidar partisi kanunun inkılâpları korumak, huzur ve sükûnu temin
etmek maksadıyla uygulanacağını ileri sürüyordu (TBMM, ZC. D.II,
C.15: 131-154).
Yaklaşık üç saat süren şiddetli tartışmalardan sonra Takriri
Sükûn Kanunu (4 Mart 1925) kabul edildi. Bu kanunla hükümetin
beğenmediği her eylemi bastırma konusunda hükümete hızlı, kesin
ve kapsayıcı yetkiler verildi (Gökgöz ve Kurbanoğlu, 2013: 74).
39
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Seyfettin Aslan, Tahir Dündar
Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabul edilmesinden hemen sonra
İsmet Paşa hükümeti, iki İstiklal Mahkemesi’nin kurulmasını teklif
etti. Birincisi idam kararlarını meclis onayı olmaksızın infaz yetkisine
sahip olmak üzere İsyan bölgesinde, ikincisi de isyan bölgesi
dışındaki illeri kapsayan ve idam kararları meclis onayına tabi olmak
üzere Ankara’da kurulacaktı (TBMM, 149).
Meclis’teki bazı muhalifler, idam yetkisinin meclise ait
olduğunu ve bu yetkinin İstiklal Mahkemesi’ne verilmesinin
anayasaya aykırı oluğunu anlatmaya çalıştılarsa da CHF’li vekiller
kendilerini konuşturmadılar (TBMM, 149-151). Meclisteki kısa
görüşmenin sonunda parmak kaldırma usulüyle yapılan oylamada
büyük çoğunlukla iki İstiklal Mahkemesi’nin altı aylık bir süre için
kurulması kararı alındı (4 Mart 1925, Karar No: 117).
40
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Bu önemli karardan hemen sonra hükümet muhalif gazete ve
dergileri kapatarak şiddet politikalarını devreye soktu. Bu
kapsamda, 5 Mart’ta İstanbul’da çıkan Tevhid-i Efkâr, Son Telgraf ve
İstiklal gazeteleri ile Sebilürreşad, Aydınlık ve Orak Çekiç dergileri ve
Adana’da Sayha gazetesi Takrir-i Sükûn Kanunu gereğince Bakanlar
Kurulu kararı ile süresiz olarak kapatıldı. Yine 8 Mart’ta Trabzon’da
Kahkaha ve İstikbal, İstanbul’da Press De Soir ve İzmir’de Sada-yı Hak
gazeteleri de aynı şekilde kapatıldı (Akyol, 2012: 472; Aybars, 2009:
218).
Bu arada yasaların görünürdeki nedeni olan Şeyh Said İsyanı
başladığı tarihten iki ay sonra 15 Nisan 1925’te tamamen
bastırılmasına rağmen Başbakan İsmet Bey, 20 Nisan’da Meclis
Başkanlığı’na, İstiklal Mahkemeleri’nin görev sürelerinin ve
yetkilerinin artırılmasını öngören bir önerge verdi (TBMM, ZC. D.II,
C.18: 239-240).
İsmet Paşa hükümeti, Hıyanet-i Vataniye Kanunu, Takrir-i
Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla tam iki yıl devam
edecek olan en sert ve en şiddetli cezalandırmalarla toplumu
sindirmeye başladı (Ceylan, 1991: 243). İsmet Bey hatıralarında bu
tür araçlara başvurmadan Cumhuriyet’i ve yeni rejimi korumanın
mümkün olamayacağını belirtiyordu (İnönü, 2006: 200).
2.3. Şark İstiklal Mahkemesi
Şeyh Said İsyanını bastırmak amacıyla 4 Mart 1925 tarihinde
Meclis kararıyla kurulan Şark İstiklal Mahkemesi Diyarbakır, Elazığ,
Cumhuriyet Döneminde İstiklal Mahkemeleri
Urfa ve Malatya illerinde yaklaşık iki yıl çalıştı. 12 Nisan 1925'te
Diyarbakır'a varan Şark İstiklal Mahkemesi, ertesi gün harp
divanlarına, adliye mahkemelerine ve valilere bir bildiri göndererek,
mahkemenin bakacağı davaların hangi suçları kapsadığını bildirdi ve
bu suçlarla tutuklu bulunanların derhal İstiklâl Mahkemesi'ne
gönderilmelerini istedi. 14 Nisan’da Diyarbakır’daki Divan-ı Harp’ten
gelen dosyalarla fiilen çalışmaya başladı (Aybars, 2009: 230).
Bir başkan, bir savcı ve iki üyeden oluşan mahkeme heyetinin
üyeleri birçok defa değişikliğe uğradı (Akyürekli, 2013: 22-23).
Mahkemede yargılanan gazetecilerden biri olan Eşref Edip,
mahkemedeki en sert ve tavizsiz üye olan ve başkandan daha
yetkili olduğunu söylediği Ali Saip’in Ankara ile özel bir şifreye sahip
olduğunu belirtiyor (Edip, 2002: 105).
Şark İstiklal Mahkemesi’nde yetki konusunda yaşanan bir
anlaşmazlık bu mahkemelerin zihniyet ve karakterini gösterme
bakımından çok önemli bir ipucudur. Kırşehir mebusu Lütfi Müfit
Bey: “Bizim belli bir amacımız vardır. Ona varmak için ara sıra
kanunun üstüne de çıkarız.”
Bu zihniyetle çalışan Şark İstiklal Mahkemesi de etrafa saldığı
korku ile gazetecileri hükümete biat etmeye ikna etmiş, bölge
halkını sindirmiştir. Yargılamalarda sanıklarla ilgili yeterli delil ve suç
gerekçesi bulunmadığından, mahkeme kararları tamamen vicdani
kanaate göre verilmiştir (Doğan, 1964: 174).
13 Şubat 1925’te başlayan Şeyh Said isyanının tamamen
bastırıldığı hükümetin 15 Nisan tarihli resmi açıklamasıyla ilan edildi
(Cemal, 1955: 75). Her taraftan kuşatma altında kalan Şeyh Said, 14
Nisan’da Solhan’da arkadaşlarıyla görüşerek Varto yakınlarındaki
Abdurrahman Paşa köprüsünden geçip Bulanık üzerinden İran’a
geçmeye karar verdiler (Fırat, 1981: 204). Fakat 15 Nisan’da pusuya
düşürülerek yakalandılar. Varto’da resmi işlemleri tamamlanan
Şeyh Said ve arkadaşları Diyarbakır’da bulunan Şark İstiklal
Mahkemesi’ne gönderildiler.
6 Mayıs 1925 tarihinde Şark İstiklal Mahkemesi’ne gönderilen
Şeyh Said ve otuz sekiz arkadaşının ilk duruşması 26 Mayıs 1925’te
başladı (Aybars, 2009: 242).
26 Mayısta Savcı Süreyya Bey’in iddianameyi okumasıyla ilk
duruşma başladı. Savcı iddianamede, Türkiye’nin doğu illerinin bir
41
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Seyfettin Aslan, Tahir Dündar
kısmında bir ayaklanma olayının olduğunu ve bunun yıllarca içerden
ve dışarıdan yapılan telkinlerin ve planların bir sonucu olduğunu
belirtti. Savcı, isyanın din kisvesi altında yapıldığını fakat asıl amacın
vatanı bölmek, belirli bir bölgesini anayurttan ayırmak olduğunu
iddia etti. Ayrıca Şeyh Said’in binlerce kişinin canının ve malının yok
olmasına sebep olmuş bir hain olduğunu, diğerlerinin de bu isyanda
kendisine katıldıklarını veya yardımcı olduklarını söyleyerek
sanıkların bu esaslarla yargılanmalarını istedi (Cemal, 1955: 96;
Aybars, 2009: 244).
Şeyh Said, duruşma boyunca, isyanın şeriat düşüncesiyle
yapıldığını fakat önceden planlanmadığını ve Kürtlük davası
gütmediğini ifade etti. Onunla birlikte yargılanan ve sayıları sekseni
aşan tüm sanıklar da aynı şekilde görüş bildirdiler (Koylan, 1946:
236-244; Cemal, 1955: 97-105; Örgeevren, 2007: 197-207; Aybars,
2009: 244-245).
42
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Yaklaşık bir ay süren duruşmaların sonunda mahkeme,
kararını 28 Haziran’da açıkladı. Kararda isyanın din ve şeriat araç
yapılarak gerçekte bağımsız bir Kürdistan kurmaya yönelik olduğu
belirtiliyordu (Akyürekli, 2013: 60-74).
Bu suçları işledikleri iddia edilen seksen bir sanıktan, Şeyh
Said’in de aralarında bulunduğu kırk yedi kişinin idam kararları 29
Haziran 1925 Pazartesi günü Diyarbakır’da Dağkapı meydanında
infaz edildi.
Şeyh Said davasında verilen kararın çok önemli bir özelliği
daha buluyordu. Mahkeme, kararın son kısmında tekke ve
zaviyelerin “şer ve fesat yuvası” olduklarını” belirterek bölgedeki
tüm tekke ve zaviyelerin kapatılmasına hükmetti (Akyürekli, 2013:
60).
Öte yandan Şark İstiklal Mahkemesi’nin Şeyh Said davasıyla
ilgili duruşmalarında, Mahkeme Başkanı Mazhar Müfit, Şeyh Said ve
diğer sanıkların ağzından basını ve TCF’yi suçlu çıkaracak laflar
almaya çalışıyordu (Akyol, 2012: 469).
Şeyh Said isyanının failleri olarak yargılanan Şeyh Eyüp’ün
duruşmasında bir bağlantı bulmak amacıyla, mahkeme heyeti
kendisine TCF ile ilgili sorular sordu. Şeyh Eyüp, TCF’yi beğendiğini
ve Fırka’nın Urfa Genel Sekreteri Fethi Bey'in kendisine TCF’nin dine
bağlı olduğunu, CHF’nin ise dini batırdığını söylediğini ifade etti
Cumhuriyet Döneminde İstiklal Mahkemeleri
(Aybars, 2009: 282). Bu da TCF’nin bölgedeki faaliyetlerine son
vermek isteyen Şark İstiklal Mahkemesi için bir gerekçe oluşturdu.
Duruşmaların sonucunda Fethi Bey ve partisini suçlayacak
herhangi bir kanıt ortaya konmamasına rağmen (Tunçay, 1992: 146)
“dini ve mukaddesat-ı diniyeyi alet ittihaz ederek halkın arasına
nifak ve düşmanlık sokmaya teşebbüs ettiği” gerekçesiyle beş yıl
hapsine ve cezasını geçirmek üzere Samsun cezaevine
gönderilmesine karar verildi. Vatan için yaptığı hizmetler göz önüne
alınarak cezası üç yıla indirildi (Akyürekli, 2013: 107-108).
Fethi Bey’in mahkûm olmasından sonra, 25 Mayıs 1925’de
Şark İstiklal Mahkemesi, görev bölgesindeki tüm TCF şubelerinin
kapatılmasına karar verdi. Gerekçe Fırka’nın programındaki altıncı
maddesindeki “parti düşünceye ve dini inanışa saygılıdır” ifadesinin
Hıyanet-i Vataniye suçu kapsamına girmesiydi. Bu karar aynı gün
ilgili valiliklere bildirilerek derhal uygulanması istendi. Valilikler de
aldıkları bu emre uyarak, kendi illerindeki şubeleri kapatmaya
başladılar ve ilgili tutanakları da Mahkeme’ye yolladılar (Şimşir,
1975: 63-64).
1927 yılına gelindiğinde Şark İstiklal Mahkemesi’nin acımasız
uygulamaları sonucunda artık bastırılması gereken bir olay
kalmamış ve bölge halkı tamamen sindirilmişti. Dolayısıyla da
mahkemenin çalışma gerekçesi de artık kalmamıştı. Bu nedenle de
7 Mart 1927 tarihinde TBMM’nin kararıyla hem Ankara İstiklal
Mahkemesi’nin hem de Şark İstiklal Mahkemesi’nin görevine son
verildi.
Şark İstiklal Mahkemesi, TBMM başkanlığına gönderdiği 432
numaralı yazısında; göreve başladığı 12 Nisan 1925’ten 7 Mart
1927’ye kadar 207 vicahi, 213 gıyabi toplam 420 idam kararı
verdiğini, idamların yerine getirildiğini, 1911 kişinin çeşitli cezalara
çarptırıldığını, 2779 kişinin beraat ettiğini böylece toplam 5010 kişiyi
yargılandıklarını belirtti (Aybars, 2009: 272).
2.4. Ankara İstiklal Mahkemesi
4 Mart 1925’te kurulan Ankara İstiklal Mahkemesi için 7
Mart’ta üye seçimi yapıldı. Yapılan oylama sonucunda Mahkeme
Başkanlığı’na Kel Ali lakabıyla bilinen Afyon mebusu Ali Çetinkaya,
savcılığa Necati Bey (İzmir) ve üyeliklerine de Kılıç Ali (Gaziantep),
Reşit Galip (Aydın) ve Ali Zırh (Rize) Beyler 124'er oy alarak seçildiler
43
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Seyfettin Aslan, Tahir Dündar
(TBMM, ZC: 225-226). Bu mahkeme halk arasında “Üç Aliler Divanı”
(Alkan, 2012: 66) olarak bilinir. Mahkeme 12 Mart’ta yayınladığı
bildiriyle görevine başladı.
Ankara İstiklal Mahkemesi, hem çalışma bölgesinin genişliği
bakımından hem de baktığı muhalefet partisinin, basının
susturulması, İzmir suikastı ve Şapka Kanunu ile ilgili davalar
bakımından Cumhuriyet döneminde kurulan en önemli İstiklal
Mahkemesi’dir.
20 Nisan 1925’te Başbakan İsmet Bey’in teklifiyle Meclis’in
tatilde olduğu altı aylık süre içinde Ankara İstiklal Mahkemesi’ne,
verdiği idam kararlarını Meclis onayı olmadan infaz etme yetkisi
verildi. Meclis açıldıktan sonra da aynı yetki devam etti (TBMM,
ZC.D.II: 245-246). Ankara İstiklal Mahkemesi’nin en önemli
görevlerinden biri şapka inkılâbı başta olmak üzere gerçekleştirilen
inkılâpların halkta kabul görmesini sağlamak ve muhalifleri
sindirmekti (Ağaoğlu, 1969: 91).
44
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
17 Kasım 1924’te kurulan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yasal
muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası CHF’nin
köktenci, merkeziyetçi ve otoriter eğilimlerine açıkça karşı çıkarak,
adem-i merkeziyetçiliği, güçler ayrımını ve devrimci değişim yerine
evrimci değişimi savunuyordu (Zürcher, 2000: 246).
İlk günlerde bu partinin kuruluşunu demokrasi ve cumhuriyet
yönetiminin gereği olarak gören CHF yöneticileri kısa zamanda bu
düşünceden vazgeçerek TCF’nin rejim aleyhtarı, saltanat ve hilafet
yanlısı olduğunu ve irticai isyanlara cesaret verdiğini belirterek
ortadan kaldırmanın yollarını aradılar. Şeyh Said isyanı hükümete bu
fırsatı veren en önemli bahane oldu. TCF, Hükümetten gelen
kendini feshetme önerisini kabul etmeyince muhalefet partisini
İstiklal Mahkemesi aracılığıyla kapatma yoluna gidildi.
Nitekim Mahkeme göreve başlar başlamaz İstanbul’da TCF’ye
üye kaydı yapan Salih Başo ile Resul Hoca adlı şahısların
tutuklanarak Ankara’ya gönderilmesini istedi. Gerekçe olarak Takriri Sükûn Kanunu’na muhalefet, yani bu şahısların TCF’ye üye kayıt
etmek için propaganda yaparken dini siyasete alet ederek hıyaneti
vataniye suçu işledikleri belirtiliyordu (Aybars, 2009: 282-284). Diğer
yandan Şark İstiklal Mahkemesi de TCF’yi isyanla ilişkilendirmek için
partinin Urfa Genel Sekreteri Fethi Bey’i beş yıl hapse mahkûm
Cumhuriyet Döneminde İstiklal Mahkemeleri
etmiş ve partinin bölgedeki şubelerini 25 Mayıs’ta kapatmıştı.
Bu arada hükümet yanlısı basın da uygulanan politikaya ayak
uydurarak muhalefet partisini şiddetle eleştiriyordu (Goloğlu, 2011:
147). Böylece bu olaylar, hazırlanan mizansenin uygulanması için
İstiklal Mahkemeleri’ne yeterli oldu (Toker, 1968: 101).
TCF Genel Sekreteri Ali Fuat Paşa yaptığı açıklamada,
partilerinin hükümeti devirmek amacıyla irtica ve isyanlara yardımcı
olmadığını, hukuk çerçevesinde meşru muhalefet dışında hiçbir
hareketle ilgilerinin olmadığını ve hiçbir gizli amaçlarının olmadığını
belirtti (Cebesoy, C.II, 1960: 159).
Salih Başo davası 3 Mayıs 1925'te sonuçlandı. Mahkeme
sanıklara çeşitli cezalar verdikten sonra “siyasi bir fırka adına
yapılan propagandaların dini ve mukaddesat-ı diniyeyi siyasi
emellere alet mahiyetini aldığı sabit olması sebebiyle mezkûr
fırkanın çalışmaları hakkında hükümetin uyarılmasına” karar verdi
ve bu kararı hükümete bildirildi (Aybars, 2009: 285; Goloğlu, 2011:
149).
Gerek Ankara İstiklal Mahkemesi’nin bu kararı, gerekse Şark
İstiklal Mahkemesi’nin kendi bölgesindeki TCF şubelerini kapatması
zaten bu partiyi kapatma niyetinde olan hükümet için gerekli
ortamı hazırlamış oldu. Bakanlar Kurulu 3 Haziran 1925’te
toplanarak Takriri Sükûn Kanunu gereğince TCF’nin kapatılmasına
karar verdi (Aybars, 2009: 286; Goloğlu, 2011: 149).
Öte yandan Mustafa Kemal Paşa 1925 yılında yaptığı yurt
gezilerinde giyim kuşamın değiştirilerek modernleştirilmesinden
bahsediyor, tarikatların, tekke ve zaviyelerin ve türbelerin
kapatılması gerektiğini söyleyerek bunların birer hurafe ve şer
yuvası olduklarını belirtiyordu (Aybars, 2009: 310-313). 24 Ağustos
1925 günü Kastamonu’da kendisini karşılamaya gelenleri, elinde
Panama türü bir şapkayla selamlayan Mustafa Kemal Paşa, şapka
inkılâbının ilk adımını atıyordu. Toplumda büyük tepki çeken bu
olaydan sonra 1 Eylül’de Ankara’ya döndüğünde kendisini
karşılayanların hepsi artık şapkalıydı (Aybars, 2009: 312). Hatta
birkaç gün önce şapka giydiği gerekçesiyle, Vakit gazetesinin
muhabirine ağır hakaretler ederek kendisini hapsettirmeye çalışan,
Ankara İstiklal Mahkemesi Başkanı Ali Çetinkaya da Gazi Paşa’yı
şapkayla karşılayanlar arasındaydı (Atay, 1999: 213).
45
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Seyfettin Aslan, Tahir Dündar
Siyasal iktidarın halka benimsetmeye çalıştığı şapka 2 Eylül
1925’te Bakanlar Kurulu kararıyla devlet memurları için zorunlu hale
getirildi. Daha sonra Konya mebusu Refik Bey’in 16 Ekim’de Meclis
Başkanlığı’na verdiği “Şapka İktisası” hakkındaki kanun teklifi 25
Kasım 1925’te kabul edilerek kanunlaştı. Artık tüm vatandaşlar için
şapka giymeyi bir zorunluluk haline getiren 671 sayılı Şapka İktisası
Hakkında Kanun’un ilk maddesi şöyleydi: (TBMM, ZC. D.II: 231).
“Madde 1) Türkiye Büyük Millet Meclisi azaları ile idare-i
umumiye ve hususiye ve mahalliye ve bilumum müessesata mensup
memurun müstahdemin Türk Milleti’nin iktisap etmiş olduğu şapkayı
giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da umumi serpuş’u olup,
buna menafi bir itiyadın devamını hükümet men eder.”
46
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Aynı gün Başbakan İsmet Paşa’nın teklifiyle, Ankara İstiklal
Mahkemesi’ne daha önce Meclis’in tatilde olduğu süre boyunca
geçici olarak verilmiş olan, idam kararlarını Meclis onayı olmaksızın
uygulama yetkisi kalıcı hale getirildi. Böylece şapkanın kanuni
zorunluluğu halledildikten sonra uygulamada ortaya çıkacak
tepkileri bertaraf edecek olan Ankara İstiklal Mahkemesi de sınırsız
yetkilerle donatılmış oluyordu.
Şapka kullanmak kanunlaştırıldıktan sonra sıra tekke ve
zaviyelere gelmişti. Daha önce Şark İstiklal Mahkemesi 28
Haziran’da kendi bölgesindeki tüm tekke ve zaviyeleri “şer ve fesat
yuvası” oldukları gerekçesiyle kapatmıştı. 30 Kasım 1925’te de 677
sayılı kanunla ülke genelindeki tüm tekke ve zaviyeler ile türbeler
kapatıldı. Aynı kanunla tarikatlar, dini unvan ve giysiler de
yasaklandı (TBMM, ZC. D.II: 283-284).
Şapkayı Hristiyanların bir simgesi olarak gören halk,
hayatlarında önemli bir rol oynayan tekke ve zaviyelerin, tarikatların
yasaklanmasına da karşı çıktı (Zürcher, 2000: 252). Fakat “seyyar”
Ankara İstiklal Mahkemesi bu konuda kendisine verilen görev
gereği, hızlı bir şekilde şehir şehir dolaşarak “gericileri” bastırmaya
ve sindirmeye çalıştı (Tunçay, 1992: 152).
Henüz Şapka Kanunu çıkmadan yerel otoritelerin halkı şapka
giymeye zorlaması sonucu Anadolu’nun çeşitli yerlerinde tepkiler
ortaya çıkmaya başladı. Özellikle Doğu’da ve Doğu Karadeniz’de
beliren bu tepkiler bastırmak ve suçluları yerinde cezalandırarak
halka korku salmak amacıyla Ankara İstiklal Mahkemesi 23 Kasım’da
Cumhuriyet Döneminde İstiklal Mahkemeleri
otomobillerle Ankara’dan ayrıldı. 24 Kasım’da Kayseri’ye varan
Mahkeme burada halkı sarık takmaya kışkırtmak suretiyle isyan
başlattığı gerekçesiyle Mekkeli Ahmet Hamdi ve arkadaşlarını
tutuklayarak yargılanmak üzere Ankara’ya gönderdi (Aybars, 2009:
319-320).
Ankara İstiklal Mahkemesi, ertesi gün Sivas’ta yargılamalara
başladı. Sivas’ın merkezi bir yerinde duvara şapka ve inkılâplar
aleyhinde ve Mustafa Kemal Paşa hakkında olumsuz ifadeler yer
alan bir beyanname yapıştırılmıştı. Kimin astığı bilinmeyen bu yazı
Sivas’taki yargılamaların gerekçesini oluşturdu. İlk olarak Sivas’ın
tüm muhtarları, (Alkan, 2012: 126) daha sonra belediye başkanı ve
belediye meclis üyeleri, asılan beyannameden dolayı “halkı isyana
kışkırttıkları” gerekçesiyle yargılandılar. Belediye mensuplarından
sonra da eski TCF üyeleri sorgulandı (Alkan, 2012: 139-155).
Yargılamaların sonucunda bir kişiye idam, Belediye Başkanı Abbas
Bey’in de aralarında bulunduğu 13 kişiye, üç ila on beş yıl arasında
değişen hapis cezası ve diğer sanıklara da beraat verildi (Alkan,
2012: 156; Aybars, 2009: 320).
Bu sırada Erzurum’da da şapkayla ilgili bazı olaylar çıkmıştı.
İstiklâl Mahkemesi’ni sürekli yönlendiren İsmet Paşa 26 Kasım'da
Mahkeme'ye gönderdiği raporda Erzurum'da üç bin kişilik bir
kalabalığın çıkardığı isyanda, halktan üç kişinin öldüğünü bu
nedenle sıkıyönetim ilan edildiğini ve olayların bastırıldığını, Rize’de
de bazı köylerde ayaklanma çıktığını ve hilafetçilerin her yerde
çalıştığını bildirdi (Aybars, 2009: 221).
11 Aralık'ta Rize’ye varan Mahkeme iki gün içinde 143 sanığı
yargıladı. Yargılanan sanıklardan sekiz kişi idam, on dört kişi on
beşer yıl, yirmi iki kişi onar yıl ve on dokuz kişi de beşer yıl hapse
mahkûm edildi. Seksen kişinin de beraatına karar verildi. Buradan
Giresun’a geçen Mahkeme iki imama idam, dokuz kişiye de hapis
cezası verdikten sonra deniz yoluyla İstanbul’a, oradan da
Ankara’ya geçti. 21 Aralık’ta Ankara’da tekrar göreve başlayan
Ankara İstiklal Mahkemesi yurdun değişik yerlerinden tutuklanarak
getirilmiş olan yüzlerce sanığı yargılamaya başladı.
Ankara İstiklal Mahkemesi’nin Ankara’da yaptığı yargılamalar
içinde en dikkat çekeni İskilipli Atıf Hoca davasıdır. Gerek davanın
kendisi gerekse duruşmalarda geçen konuşmalar ve verilen karar
gerçekten de hiçbir hukuk ve adalet anlayışıyla bağdaşmaz
47
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Seyfettin Aslan, Tahir Dündar
niteliktedir. Atıf Hoca, önce Giresun’daki şapka olaylarıyla ilgili
yargılanmış ve beraat etmişti (Gökgöz ve Kurbanoğlu, 2013: 112).
Fakat aynı Mahkeme birkaç gün sonra Atıf Hoca’yı Şapka
Kanunu’ndan bir yıl önce yazdığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı
risalesini çeşitli bölgelere dağıtarak halkı isyana teşvik ettiği
gerekçesiyle tutuklayarak Ankara’ya sevk etti (Nedim, 1993: 289).
İskilipli Atıf Hoca ve beraberindeki sanıklar için 1-3 Şubat
tarihlerinde yapılan duruşmalarda (Aybars, 2009: 326) Atıf Hoca,
yazdığı kitabı çeşitli bölgelere dağıtarak halkı isyana teşvik ettiği
şeklindeki iddiaları tamamen çürütmüştür. Mahkeme savcısı kitabın
bir yıl önce yazıldığının ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın izniyle
basıldığının sabit olduğunu, fakat yine de olaylarda etkisi olduğunu
“vicdanen kabul ettiğini” belirtmiştir (Nedim, 1993: 276).
48
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
3 Şubat’ta yapılan son duruşmada, savcı tarafından İskilipli
Atıf Hoca için 3 ila 15 yıl arasında bir ceza istenmiş olmasına rağmen
Mahkeme, Ali Rıza ve Atıf Hoca’yı “Türkiye Cumhuriyeti’nin Teşkilatı Esasiye Kanunu’nu tamamen veya kısmen tağyir” gerekçesiyle
idama mahkûm etti. İdam kararı ertesi günü Meclis binasının
önünde infaz edildi. Aynı davada yargılanan on sekiz sanığa çeşitli
hapis cezası verilirken diğer sanıklar da beraat etti (Aybars, 2009:
327).
Değişik illerde şapkaya gösterilen tepkiler, karşı-devrim ve
isyan olarak gösterilerek idam ya da ağır cezalarla taşrada
kamuoyunu yönlendirebilecek kişiler sindirilmiştir (Alkan, 2012: 91;
Gökgöz ve Kurbanoğlu, 2013: 89-90). Şapka ile ilgili yargılamalarda
dikkat çeken bir durum da yapılan suçlamaların içeriğidir. Şapka
Kanunu’na muhalefetin cezası, muhalifleri sindirmekte yetersiz
kaldığı için bunlara karşı daha ciddi suçlamalar yöneltildi. Bu
suçlamalar genellikle Şeyh Said isyanı ile ilgili oldukları, TCF’nin
amaçlarını gerçekleştirmek için çalıştıkları, Hükümete ve
Cumhuriyet’e muhalefet ettikleri, dini siyasete alet ettikleri ve Teali
İslam cemiyeti lehine çalıştıkları şeklindeydi (Gökgöz ve
Kurbanoğlu, 2013: 68).
7 Mayıs 1926’da Mustafa Kemal Paşa, Güney ve Batı
Anadolu’yu kapsayan bir yurt gezisine çıktı. 15 Haziran’da İzmir’de
olmayı planlamasına rağmen beklenmeyen bir biçimde Balıkesir’de
bir gün kalacağını açıkladı. Böylece İzmir’e varış 16 Haziran’a
ertelendi. 15 Haziran’da ise Giritli Şevki isminde bir kişi İzmir
Cumhuriyet Döneminde İstiklal Mahkemeleri
Valiliği’ne giderek Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya suikast
yapılacağı ihbarında bulundu (Zürcher, 2000: 208; Aybars, 2009:
333).
Bu ihbar üzerine olayın tertipçisi Rize eski mebusu Ziya Hurşit
kaldığı otelde silahlarıyla birlikte yakalandı. Hemen ardından başka
bir otelde ise Çopur Hilmi, Laz İsmail ve Gürcü Yusuf yakalandı
(Aydemir, 1997: 255). Yakalananların ifadelerine göre olay kısaca
şöyle olmuştu:
Ziya Hurşit, Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Eskişehir mebusu Albay
Arif Bey ve İzmit mebusu Şükrü Bey’in de aralarında bulunduğu bir
grup Ankara’da Mustafa Kemal Paşa’ya suikast yapmayı
planlamışlar fakat şartlar uygun olmayınca Arif Bey’in köşkünün
bağında vurmayı planlamıştır. Şükrü Bey planı ağzından kaçırınca
plan suya düşmüştür. Suikastçılar daha sonra planlarını Bursa’da
uygulamak istemişler fakat burada da gerçekleştirme imkânı
bulamamışlardır.
Sonunda
suikastın
İzmir’de
yapılması
kararlaştırılmış ve Ziya Hurşit, Laz İsmail ve Gürcü Yusuf bu iş için
İzmir’e gönderilmiştir.
Suikast planına göre önceden belirlenen bir dönemeçte
Mustafa Kemal Paşa’nın arabasının virajı almak için yavaşladığı
sırada çeşitli açılardan tabancalarla vurulacak gerekirse bombalar
da kullanılacaktı. Olaydan sonra da Giritli Şevki’nin motoruyla Sakız
Adası’na kaçacaklardı. Fakat Mustafa Kemal Paşa’nın İzmir’e gidişini
ertelemesi ve Sarı Efe Edip’in suikastı beklemeden 15 Haziran’da
İstanbul’a gitmesi üzerine Giritli Şevki, suikasttan vazgeçildiğinden
şüphelenerek kendisi ihbar edilmeden, muhbirlik yaparak kendisini
kurtarmak istemiştir. Bu amaçla İzmir Valisi Kazım Paşa’ya giderek
ihbarda bulunmuştur (Zürcher, 2000: 207-208; Goloğlu, 2011: 213221; Aybars, 2009: 343-348; Aydemir, 1997: 255-256).
Suikast haberini alan Başbakan İsmet Paşa olayı Ankara
İstiklal Mahkemesi’ne bildirerek derhal İzmir’e gitmelerini istedi.
Bunun üzerine Mahkeme hemen aynı gece henüz ellerinde
suikastla ilgili hiçbir bilgi yokken tüm TCF’li mebusların derhal
tutuklanmalarına, evleri aranarak bulunan belgelerin İzmir’e
gönderilmesine karar verdikten sonra özel trenle İzmir’e hareket
etti ( Ali, 1955: 40).
İstiklal Mahkemesi'nin yola çıkarken Ankara'da verdiği karar
49
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Seyfettin Aslan, Tahir Dündar
gereğince TCF mensubu bütün mebuslar aynı gece ve ertesi gün
yakalandı. Ayrıca bunların dışında Ankara, İstanbul, Eskişehir ve
değişik yerlerde çok sayıda kişi yakalanarak İzmir’e sevk edildi.
Mete Tunçay, yakalanan sanıkları üç gruba ayırıyor: 1. Suikastın
düzenleyicileri 2. Onlarla ilişkili ve ilişkisiz TCF mensupları 3. Daha
eski ittihatçılar (Tunçay, 1992: 162).
Tutuklananlar arasında hem Milli Mücadele’nin hem de
TCF’nin önderlerinden Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet
Bele, Cafer Tayyar gibi Paşaların isimleri vardı. Ayrıca eski İttihat ve
Terakki’nin önde gelen mensuplarından Cavit Bey (eski Maliye
Nâzırı), İsmail Canbolat Bey (eski İttihatçı ve TCF mebusu), Dr.
Nâzım Bey, Nail Bey, Halis Turgut Bey, Abidin Bey gibi ünlü kişiler
bulunuyordu (Aydemir, 1997: 256).
Bu arada Mustafa Kemal Paşa’da 16 Haziran’da İzmir’e geldi.
Kendisini sevgi gösterileriyle karşılayan halka bir konuşma yaparak
şu tarihi sözlerini söyledi: “Benim naçiz vücudum, bir gün elbette
toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar
kalacaktır.”(Aydemir, 1997: 258).
50
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Tutuklanan kişilerin birçoğu yasama dokunulmazlığı olan TCF
mensubu mebuslardı. Buna rağmen Mahkeme, suçüstü
yakalandıklarını iddia ederek, dokunulmazlıklarının kaldırılması için
Meclis başkanlığına başvurmadan tutuklanmalarını sağlamıştı
(Kandemir, 1955: 11; Aybars, 2009: 348).
Başbakan İsmet Paşa’yı tutuklama teşebbüsü ve anayasal
dokunulmazlığı olan vekillerin tutuklanması, hem İstiklal
Mahkemeleri’nin yetkilerini ve sahip oldukları siyasal gücün
derecesini, hem de dönemin siyasal havasını gösteren iki önemli
örnektir (Koçak, 1997: 102).
Meclis Başkanı Kazım Paşa, suikast davası açıldığı sırada
Londra’da bulunan fakat suikasta teşebbüsle suçlanan Rauf
(Orbay) Bey’e bir mektup göndererek “İstiklal Mahkemesi’nin
adaletinden emin olarak” gelip teslim olmasını istedi. Rauf Bey bu
mektuba cevaben 30 Haziran ve 12 Ekim 1926 tarihlerinde Meclis
başkanlığına, çok ağır eleştiriler içeren iki mektup gönderdi (Orbay,
1993: 200-208).
Henüz yargılamalar başlamadan, gerek Mahkeme Başkanı Ali
Çetinkaya gerekse Savcı Necip Ali Bey’in basına yaptıkları
Cumhuriyet Döneminde İstiklal Mahkemeleri
açıklamalardan, asıl amaç belli olmuştu. Yapılan bu açıklamalara
göre suikast, İttihat ve Terakkiciler tarafından planlanmıştı. Milli
Mücadele sırasında ve sonrasında iktidarı ele geçirmeye çalışan bu
grup, çabaları boşa çıkınca, önce “paravan” örgüt olarak TCF'yi
kullanmışlar ve TCF kapatılınca da cumhurbaşkanını öldürerek
iktidarı ele geçirmeye karar vermişlerdi (Zürcher, 2000: 215;
Tunçay, 1992: 163).
Suikast davasının İzmir yargılamaları 26 Haziran 1926
tarihinde Savcı Necip Ali Bey’in, olayın kimler tarafından, ne zaman
ve nasıl planlandığını belirten iddianamesini okumasıyla başladı
(Aybars, 2009: 345). İlk olarak sorgulanan Ziya Hurşit suikast
yapma planını itiraf etti fakat savcının hükümeti devirme ve
anayasayı değiştirme suçlamasını reddetti (Erman, 197l: 148).
Daha sonra suikastın bir numaralı sanığı olarak gösterilen
İzmit mebusu ve Eski Eğitim Bakanlarından Şükrü Bey sorgulandı
(Zürcher, 2000: 217). Bütün suçlamaları reddeden Şükrü Bey bir
avukat tutmak istediğini söyleyince Mahkeme Başkanı Ali
Çetinkaya, “İstiklal Mahkemeleri avukatların cambazlıklarına gelmez.
Mahkememizin üst kademesi yoktur. Millet hüküm bekliyor. Ne
söyleyecekseniz açıkça söyleyiniz. Avukatlarla geçirecek zamanımız
yoktur” (Kandemir, 1955: 76) dedi.
Mustafa Kemal Paşa’nın en yakın arkadaşlarından biri olan ve
birinci dereceden suçlu sayılan Albay Arif Bey de sürekli olarak
olayla hiçbir ilgisinin olmadığını ve suçsuz olduğunu vurguladı
(Aybars, 2009: 347). Daha sonra diğer sanıklar sorgulandılar.
Avukat bulundurma veya şahit dinleme gibi usulleri zaman kaybı
olarak gören Mahkeme sorgulamaları çok hızlı bir şekilde yapıyordu
(Aydemir, 1997: 260).
4 Temmuz’da Milli Mücadele’nin liderleri olan paşaların
duruşması başladı. Paşaların tutuklanması kamuoyunda büyük bir
şok etkisi yaratırken ordu içinde de huzursuzluğa yol açmıştı.
Paşaların sorgusunda suikasttan çok, TCF'nin kuruluşu üzerinde
durularak bu partinin kuruluşu vatana ihanet olarak gösterilmiştir
(Zürcher, 2000: 220).
6 Temmuz’da eski ittihatçılardan Cavid Bey ile İsmail Canbolat
Bey’in sorgusuna başlandı (Aybars, 2009: 351). 11 Temmuz’da
iddianamesini okuyan Savcı Necip Ali, eski İttihat ve Terakki
51
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Seyfettin Aslan, Tahir Dündar
Cemiyeti (İTC) mensuplarının, meşru yollardan iktidarı ele
geçiremeyeceklerini anlayınca TCF’ye sızarak bu partiyi paravan
olarak kullandıklarını, TCF kapatılınca da son çare olarak Mustafa
Kemal’i öldürmeye karar verdiklerini, Şeyh Said isyanında ve şapka
karşıtı olaylarda ilgilerinin olduğunu ileri sürdü. Ayrıca TCF’nin
kuruluşunun İnkılâba karşı bir tehlike oluşturduğunu ve zamanında
kendilerini bu konuda uyardıklarını da belirtti (Zürcher, 2000: 221;
Aybars, 2009: 353).
52
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
13 Temmuz 1926’da Mahkeme kararı açıklandı. Verilen cezalar
savcının talebinden daha ağırdı. İsnad edilen suç, Ceza Kanunu’nun
55. maddesinde belirtilen anayasayı kısmen veya tamamen
kaldırmaya ve değiştirmeye, TBMM’yi vazifeden men etmeye
yönelik fiilleri işlemekti. Böylece Ziya Hurşit, Ahmet Şükrü, Gürcü
Yusuf, Laz İsmail, Çopur Hilmi, Sarı Efe Edip, Abidin, Halis Turgut,
İsmail Canbolat, Rüştü Paşa, Hafız Mehmet, Rasim, Albay Arif, Kara
Kemal ve Abdülkadir olmak üzere 15 kişi hakkında idam cezası
verildi ve aynı gün infaz edildi. Milli Mücadele kahramanı paşalarda
dâhil 21 kişi hakkında ise beraat kararı verildi (Zürcher, 2000: 222)
Hala yakalanamamış olan Kara Kemal gizlendiği bir kümeste,
yakalanacağını anlayınca intihar etti. Abdülkadir ise sınırı geçmeye
çalışırken yakalanarak Ankara’da idam edildi (Goloğlu, 2011: 226).
Örgütlenme konusundaki ustalıkları ve muhalif hareketlere
öncülük yapabilme yetenekleri nedeniyle bu kişiler her an rejim için
bir tehlike oluşturabilirdi. Bu nedenle de bunların kesin tasfiyesine
karar verilmişti (Zürcher, 2000: 206).
Ünlü ittihatçılardan bazıları İzmir yargılamalarında idama
mahkûm edilirken, bazıları da ayrıca yargılanmak üzere Ankara’ya
gönderildi. Davası ayrılan eski Maliye Bakanı Cavit, Mersin eski
mebusu Selahattin, Sivas eski mebusu Kara Vasıf, İzmir eski Valisi
Rahmi, Birinci Meclis’in en ateşli muhalifi ve İkinci Grup
liderlerinden Hüseyin Avni (Ulaş), TCF’nin önemli isimlerinden Rauf
Orbay ve Adnan (Adıvar) beylerle beraber yeni tutuklamalarla
Ankara’da yargılanan sanıkların sayısı 58’e çıktı (Akyol, 2012: 499;
Aybars, 2009: 361).
Duruşmaların başlamasıyla, davanın tamamen siyasal bir
gösteri olacağı anlaşılmıştır. Duruşmalarda, Savcı Necip Ali ve
Mahkeme heyeti daha çok İTC yöneticilerinin I. Dünya Savaşı
sırasındaki kötü yönetimleri, yolsuzlukları ve sorumsuz siyasetleri
Cumhuriyet Döneminde İstiklal Mahkemeleri
ile İttihatçıların 1921’de Mustafa Kemal Paşa’nın yerini alma
girişimleri ve kendi evlerinde yaptıkları toplantılar üzerinde
durmuştur (Aybars, 2009: 361,362; Zürcher, 2000: 223-224).
Verilecek kararın baştan belli olduğu ve dolayısıyla yargılamaların
tamamen mizansen olduğu bu davada ileri sürülen iddialar da hiçbir
belgeye dayandırılmamıştır (Akyol, 2012: 500; Goloğlu, 2011: 227;
Kılıç, 1994: 180,181, Aktaran Akyol, 2012: 500).
Bu davanın yargılamaları içinde şüphesiz en önemlisi 10
Ağustos'ta başlayan eski Maliye Bakanı Cavit Bey'in sorgusudur.
Kendisine İTC’nin iktidarı ele geçirmek için yaptığı girişimler ve
TCF'ye sızma yöntemleri ile evinde yapılan toplantılar sorulan Cavit
Bey bütün suçlamaları reddetti (Kandemir, 155: 90-95).
Davada yargılanan diğer sanıklar da savunmalarını yaparak
suçsuz olduklarını belirttikten sonra Mahkeme, kararını 26
Ağustos’ta açıkladı: “Teşkilatı Esasiye Kanunu'nu tamamen veya
kısmen tağyir, tebdil ve ilga, Büyük Millet Meclisi’ni ıskat veya
görevden men'e cebren teşebbüsten” dolayı eski Maliye Nazırı
Cavit, Dr. Nazım, Ardahan mebusu Hilmi ve Nail Beylerin idamlarına;
Ali Osman Vehbi, Hüsnü, İbrahim Ethem, Rauf ve Rahmi Beylerin
onar yıl hapsine ve otuz yedi sanığın da beraatına karar verildi ve
ertesi günün sabahında infaz edildi (Aybars, 2009: 366; Goloğlu,
2011: 235; Aydemir, 1997: 270).
Ankara İstiklal Mahkemesi, çalıştığı yaklaşık iki yıllık bir zaman
diliminde, önemli davalara bakarak hemen tüm muhalif unsurları
susturup sindirmeyi başarmıştır.
28 Şubat 1927’de yapılan CHF grup toplantısında, Başbakan
İsmet Paşa İstiklal Mahkemeleri sayesinde, artık tüm olayların
bastırılmış olduğunu anlatarak, bu mahkemelere şimdilik ihtiyaç
kalmadığını ve bu nedenle de 7 Mart’ta süresi dolacak olan İstiklal
Mahkemeleri’nin tekrar uzatılmasını teklif etmeyeceklerini,
gerekirse ilerde tekrar Meclis’e başvuracaklarını belirtti (TBMM, ZC.
D.II: 6-9).
3. Sonuç
Birinci dönem İstiklal Mahkemeleri, Kurtuluş Savaşı sırasında
yasama yürütme ve yargı erkini elinde bulunduran meclis hükümeti
53
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Seyfettin Aslan, Tahir Dündar
tarafından güçler birliği esasına uygun olarak kurulmuştur. Asker
kaçaklarını engellemek ve kamu düzenini ve güvenliğini sağlamak
amacıyla kurulan bu mahkemeler kendilerine verilen görevleri
Meclis denetimi altında yaparak Milli Mücadele’ye büyük katkı
sağlamışlardır.
Cumhuriyet dönemi İstiklal Mahkemeleri ise Milli
Mücadele’nin tamamlandığı ve siyasal devrimin gerçekleştiği,
olağanüstü bir durumun söz konusu olmadığı bir dönemde,
gerçekleştirilecek inkılâpları şiddet politikalarıyla uygulamak ve her
türlü siyasal muhalefeti tasfiye ederek Tek Parti yönetimini kurmak
ve sağlamlaştırmak amacıyla kurulmuşlardır.
54
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Olağan bir dönemde, var olan hukuk mahkemeleri vasıtasıyla
kovuşturulabilecek bazı olaylar bahane edilerek kurulan ve
olağanüstü yetkilerle donatılan bu mahkemelerin evrensel hukuk
normlarına açıkça aykırı olduklarını vurgulamak gerekir. Mahkeme
kararlarında delile ihtiyaç duyulmaması, temyiz imkânı ve avukat
tutma hakkının bulunmaması, idam cezası da dâhil tüm kararların
“vicdani kanaate” göre verilmesi ve bu kararları derhal uygulama
yetkisine sahip olunması bu düşünceyi pekiştirmektedir.
İstiklal Mahkemeleri üyelerinin hukuk ve adalet anlayışından
çok siyasi iktidarın eğilim ve talimatlarına uygun davranmaya gayret
ettikleri söylenebilir. Gazetecilerin iki kez serbest bıraktırılması ve
İzmir suikastı davasında paşaların mahkûm olmaktan son anda
kurtulmaları rica ve ima üzerine salıverilmeleri, bu örneklerden
bazılarıdır.
Cumhuriyet döneminde kurulan İstanbul, Ankara ve Şark
İstiklal Mahkemeleri çalıştıkları 1923-1927 döneminde, Takrir-i Sükûn
Kanunu’nun da kendilerine sağladığı sınırsız güçle birlikte kuruluş
amaçları doğrultusunda çalışarak, muhalefetin susturulması,
devrimlerin uygulanması ve “Tek Parti” yönetiminin kurulması
konusunda kendilerine verilen görevi eksiksiz olarak yerine
getirmişlerdir. Rejime muhalif olan ve siyasi iktidara rakip olan tüm
kişi, kurum ve basın-yayın organları bu mahkemeler vasıtasıyla
susturulup sindirilmiştir.
İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla sindirilen muhalif kesimler
şöyle sıralanabilir: İzmir suikastı vesilesiyle ortadan kaldırılan, TCF
ve İTC üyelerinden oluşan siyasal muhalefet, şapka inkılâbı
Cumhuriyet Döneminde İstiklal Mahkemeleri
dolayısıyla tasfiye edilen İslami akımlar ve kanaat önderleri, Şeyh
Said isyanı vesilesiyle tasfiye edilen Kürt aydınları ve etnik
muhalefet ve hükümetin politikalarını eleştiren tüm basın-yayın
organları.
Kaynakça
Ağaoğlu, S. (1969). Babamın Arkadaşları. İstanbul: Baha Matbaası.
Akyol, T. (2012). Atatürk'ün ihtilal Hukuku. İstanbul: Doğan Kitap Yayınları.
Akyürekli, M. (2013). Şark İstiklal Mahkemesi. İstanbul: Kitap Yayınları.
Alkan, A.T. (2012). İstiklal Mahkemeleri ve Sivas'ta Şapka İnkılâbı
Duruşmaları. İstanbul: Ötüken Yayınları.
Atay, F. R. (1999). Çankaya ( E-kitap). İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın
ve Yayıncılık.
Aybars, E. (2009). İstiklal Mahkemeleri. Ankara: Ayraç Yayınlar.
Aydemir, Ş. S. (1997). Tek Adam (1922-1938),C.3, İstanbul: Remzi Kitabevi.
Cebesoy, A. F. (1960). Siyasi Hatıralar. C.2, İstanbul: Vatan Matbaası.
Cemal, B. (1955). Şeyh Sait İsyanı. İstanbul: Sel Yayınları.
Ceylan, H. H. (1991). Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri. İstanbul: Risale
Yayınları.
Doğan, A. (1964). Kurtuluş, Kuruluş ve Sonrası. İstanbul: Dünya Yayınları.
Edip, E. (2002). İstiklal Mahkemeleri’nde Sebilürreşad’ın Romanı. İstanbul:
Beyan Yayınları.
Erman, A. N. (1971). İzmir Suikastı ve İstiklal Mahkemeleri. İstanbul: Temel
Yayınları.
Fırat, M. Ş. (1981). Doğu İlleri ve Varto Tarihi. İstanbul: Türk Kültürünü
Araştırma Enstitüsü Yayınları.
Goloğlu, M. (2011). Devrimler ve Tepkileri (3. Baskı). İstanbul: Türkiye İş
Bankası Yayınları.
Gökgöz, B., Kurbanoğlu B. (2013). İskilipli Atıf Hoca-İstiklal Mahkemelerinin
Tarihi Misyonu ve Şapka İnkılabı. İstanbul: Ekin Yayınları.
İnönü, İ. (2006). Hatıralar, İstanbul: Bilgi Yayınevi.
Kandemir, F. (1955). İzmir Suikastının İçyüzü. C.1-2, İstanbul: Ekicigil
Yayınları.
Kılıç, A. (1955). İstiklal Mahkemesi Hatıraları. İstanbul: Sel Yayınları.
Kılıç, S. (1994). (Der.) İzmir Suikasti, İddianame ve Kazım Karabekir’in
Savunması, İstanbul: Emre Yayınları.
Koçak, C. (1997). “Siyasal Tarih (1923-1950)”. Sina Akşin, (ed.), Türkiye
Tarihi, Çağdaş Türkiye içinde (85-175), İstanbul: Cem Yayınları.
Koylan, H. (1946). Şeyh Said İsyanı. Ankara: T.C. İçişleri Bakanlığı Yayınları.
Nedim, A. (1993). Belgelerle İstiklal Mahkemeleri 1, Ankara İstiklal
Mahkemesi Zabıtları. İstanbul: İşaret Yayınları.
Orbay, R. (1993). Cehennem Değirmeni. C.2, İstanbul: Emre Yayınları.
55
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Seyfettin Aslan, Tahir Dündar
Örgeevren, A. S. (2007). Şeyh Sait İsyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi.
İstanbul: Temel Yayınları.
Soboul, A. (1969). 1789 Fransız İnkılâbı Tarihi. (E-kitap), Şerif Hulusi (Çev.),
İstanbul: Cem Yayınları.
Şimşir, B. (1975). İngiliz Belgeleriyle Kürt Sorunu (1924-1938). Ankara: Türk
Tarih Kurumu Basımevi.
Toker, M. (1968). Şeyh Sait ve İsyanı. Ankara: Akis Yayınları.
Tunçay, M. (1992). TC’nde Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması (1923-1931),
3.bs.,İstanbul: Cem Yayınları.
Yalman, A. E. (1997). Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim. C.2, 2.bs.
İstanbul: Pera Turizm Ticaret A.Ş. Yayınları.
Zürcher, E. J. (2000). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi (E-kitap) Yasemin
Saner Gönen (Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları.
TBMM Zabıt Cerideleri
TBMM Gizli Celse Zabıtları
56
Mukaddime,
Sayı 9, 2014
Author
Document
Category
Uncategorized
Views
0
File Size
387 KB
Tags
1/--pages
Report inappropriate content