close

Enter

Log in using OpenID

Bir Maden Mühendisinin Gözünden Soma Faciası

embedDownload
BİR MADEN MÜHENDİSİNİN GÖZÜNDEN SOMA FACİASI
Doç. Dr. Çağatay PAMUKÇU
(Dokuz Eylül Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Maden Mühendisliği Bölümü Maden İşletmesi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi)
Soma kömür havzasında rezerv olarak 70-80
yıl daha işletilebilecek kadar linyit kömürü bulunmaktadır ve üstelik bu kömürün kalorifik değeri
de, ülkedeki diğer linyit rezervlerine kıyasla nispeten daha yüksek ve kalitelidir. Bundan yaklaşık 18-20 yıl öncesine kadar kazanın meydana
geldiği Soma Eynez Yeraltı Kömür İşletmesi, bir
devlet kurumu olan Türkiye Kömür İşletmeleri
(TKİ) tarafından işletiliyordu. Sonrasında TKİ, Soma
havzasındaki yeraltı işletmelerini taşeron şirketlere rödovans olarak vermeye (uzun süreli kiralamaya) başladı. Söz konusu Soma-Eynez yeraltı
ocağı, ilk olarak 2006 yılında TKİ tarafından Ciner
Holding’e bağlı olan Park Teknik şirketine verildi.
Bu şirket, tam mekanize üretim sistemini (üretim
+ tahkimat + nakliye işlemlerinin tümünün mekanize şekilde yürütüldüğü ve insan müdahalesinin
en aza indirildiği bir sistemdir) burada bir süre
uygulamaya çalıştı. Ancak, söz konusu yöntem
ileri teknoloji ürünü olmasına karşın, ülkemizdeki
kömür yataklarında hem eğim, hem de jeolojik şartlar açısından her ocakta çok uygun değildir. Hem tam mekanize üretim sisteminin yeraltı
ocağında tam başarılı bir şekilde uygulanamaması, hem de bölgeye özgü endojen yangınların
(kömürün kızışması) varlığı nedeniyle Park Teknik,
2009 yılında sahadan çekilme kararı aldı. Yani bu
kazada büyük rol oynayan endojen yangınlar, bir
başka deyişle, kömürün kendi kendine kızışarak
yanması geçmiş yıllarda da büyük bir problemdi
ve Park Teknik, bu yangınlarla tam anlamıyla baş
edemediği için hem üretim sekteye uğruyordu,
hem de iş güvenliği açısından riskler artıyordu.
Soma Holding ise söz konusu sahayı, 2009 yılında
devraldı ve üretilen kömürü Soma’daki termik
santrale çok daha ucuza satacağına dair taahhütte bulundu.
Kazada rol oynayan faktörleri inceleyecek olursak; bana göre en önemli faktörler, ihmal, gereksiz özgüven ve üretim zorlamasıdır. TKİ’nin ürettiği kömürün yaklaşık 1/4’ü kadar bir maliyette
üretim gerçekleştirmek için bir vardiyada olması
gerekenden çok daha fazla işçi yeraltında çalıştırılmış ve üretimi artırmak için de zaman zaman
eski imalat panolarına girilmiştir ki, bu durum
yeraltı kömür madenciliğinde tercih edilen bir
uygulama değildir. Yeraltında çalışan fazla sayıdaki personele daha fazla hava sağlayabilmek için
havalandırma tertibatı takviye edilmiş ve havalandırma hızı artırılmıştır. Artan hava hızı ve eski
2014/2 | Hukuk Gündemi 7 imalat bölgelerine girilmesi, endojen yangınların
oluşmasına bir anlamda davetiye çıkarmıştır. Bölgede eskiden beri var olan endojen yangınlara bir
şekilde kontrol altına alınır düşüncesi ve özgüveni
ile zamanında müdahale edilmemiş, yangının
genişlemesi sonucu çıkan karbon monoksit gazından zehirlenerek ani ölümler meydana gelmiştir.
Kanun gereği her yeraltı maden ocağında bir “merkezi gaz ölçüm, izleme ve sinyalizasyon sistemi”
kurulması zorunludur ve bu sistem söz konusu
ocakta da vardır. Bu sistem vasıtasıyla yeraltında
her bölgedeki oksijen, metan, karbon monoksit, karbon dioksit vs. gazların ölçümü sensörler
vasıtasıyla yapılır ve İş Güvenliği Yönetmeliğinde
belirtilen seviyeler aşılırsa, bu sistem sesli bir alarm
vermeye başlar. Çok emin olmamakla birlikte,
bölgede çalışan eski mezunlarımızın anlattıklarına
göre, karbon monoksit seviyesi çok aşılmasına
rağmen üretime devam edildiği ve sensörler ile
sinyalizasyon sisteminin ayarları ile oynandığı söylenmektedir. Tabii bu hususlar, şu an için bilirkişi
raporları tam ortaya çıkmadığı için varsayımdan
ibarettir. Ancak, Eynez yeraltı kömür ocağındaki
idari konumdaki mühendislerin, tehlikeli durumu
görmelerine rağmen inisiyatif almamaları oldukça
düşündürücüdür. Bununla birlikte, üretilen kömürden tonaj başına bu idarecilere şirket tarafından
prim verilmesi de ne kadar doğrudur, tartışılır.
8 Hukuk Gündemi | 2014/2
Normalde, maden ocakları teknik nezaretçi
çalıştırmak zorundadır ki, bu kişi mutlaka maden
mühendisi olmak zorundadır. Bu teknik nezaretçiler, görevli oldukları ocaktaki hem teknik işlerden,
hem de iş güvenliği kurallarının uygulanmasından
sorumludur. Ocakta normal dışı ve tehlikeli bir
durum var ise, bunu teknik nezaretçi defterine
yazarak imzalamalı ve aynı defteri işveren veya
işveren vekili de ortak imzalamak zorundadır.
Maden ocaklarında görevli olan teknik nezaretçilerin, maaşlarını işverenden almaları da ayrı bir
çelişkili durumdur.
Bunun dışında maden ocakları, yılda 2 kez devlete bağlı müfettişlerce denetlenmektedir. Ancak
şahsi fikrim, bu denetlemelerin genelde detaylı
olarak yapılmadığı veya yapıldıysa da ocaklarda
denetim esnasında geçici iyileştirme önlemleri
alındığıdır. Aynı zamanda müfettişler tarafından
gerçekleştirilen bu denetimler rastgele zamanlarda ve haber vermeden yapılması gerekirken,
bazen bu durum suistimal edilerek denetimler
haberli ve davet etme suretiyle olmaktadır. Bu
noktaya kadar paylaştığım fikirler, kendi fikirlerim olmakla birlikte hata payı elbette vardır.
Kaza ile ilgili gerçekler, bilirkişi raporlarının neticesinde mahkemenin vereceği karar ile aydınlığa
kavuşacaktır.
SONSUZA DEK UNUTMA
Stj. Av. Şilan TÜRK
Duyar gibiyim hala… Mayıs’ın 13’ünde hayatımızın tam orta göbeğine patlayan SOMA’yı…
Duyar gibiyim hala; “resmî rakamlara” göre 301
canın gökyüzüne kanat çırpışlarını…
Duyar gibiyim: “Mahmut nerede? Onun karısı
hamile!” diyebilen ölüm yoldaşlarının çaresiz kıvranışlarını… Ezilen, azımsanan ve hatta küçümsenen işçi sınıfının “Ayakkabımı çıkarayım, sedye
kirlenmesin.” diyen saflığını, kömür karası kadar
bembeyaz, tertemiz yüreğinin sıcaklığını duyar
gibiyim…
“Gitme baba!” diyen 432 çocuğun hıçkırıklarını;
ölüm geliri, cenaze gideri, utanç tazminatı ile acılarına bir de aşağılanmanın eklendiği eşlerin, anaların, babaların feryatlarını duyar gibiyim hala…
Üzerinden hepi topu 3 gün geçtikten sonra
hayatlarımıza kaldığımız yerlerden devam edebilişimize, bize, halimize, yukarılardan bir yerlerden
acıyarak gülen madencilerimizin seslerini duyar
gibiyim…
Öyle umarsızca yaşıyoruz ki bu hayatı… Öyle
ölüm yokmuşçasına, kapımıza hiç uğramayacakmış gibi, hep böyle televizyonlardan, radyolardan,
gazetelerden duyacakmışız gibi… Öyle yüzeysel
yaşıyoruz ki aslında.
Oysa sahiden kader miydi yüzlerce canın böyle
yitip gitmesi? Katliam değil mi yani? Yerin yüzlerce
metre altında, yüzlerce insan, sırf başkaları rant
sağlasın diye, zaten lüks olan hayatlarını daha
daha daha lüks yaşayabilsin diye, metrelerce gökdelenler dikebilsin, primler kazanabilsin diye ölüyorsa; canları tehlikeye düştüğünde ilk koşacakları gaz maskeleri 20 yıl evvelden kalmış ve hatta
tedavülden kaldırılmışsa, yaşam odaları diye depo
yapılıp sorulduğunda da “Biz aslında yapacaktık
ama…” gibi pişkin pişkin cevaplar veriliyorsa, buna
gerçekten kader diyebilir miyiz ki? Cinayet değil
mi yani? Durup düşünmeye gerek bile yok: bu bir
kıyımdır ve ne yazık ki göz yumulmuş bir utançtır
ülkem için.
Ne acı değil mi? Hiçbir tedbir alınmadan, üstün
körü araştırmalar, soruşturmalar yapılarak bu
ölümlere müsaade eden, zemin hazırlayan bir
sistemin içinde yaşayıp gidiyoruz hepimiz. Ve ne
acı ki, iki gün profil resimlerimizi karartıp üçüncü
gün susmaya başlıyoruz, ta ki yeni bir kıyım yaşanıncaya kadar. Hiçbir ölümden ders çıkarmıyoruz
ülke olarak. Haber yaparken bile yabancı kanallar
kadar cesur olamıyoruz.
Kader diyoruz, diyebiliyoruz; 300 küsur (!) cana
rağmen. Başka ülkelerde 100 -150 yıl önce yaşanmış olayları örnek gösterip “Eee baksanıza normal olan budur!” diyebiliyoruz. Acısını yaşayan
insanlara saygı duymak bir yana “Yahu bu işin
fıtratında ölüm var !” diyip yumruklayabiliyoruz,
tekmeleyebiliyoruz yas tutan madenci yakınlarını,
duyarlı insanları.
Ah SOMA… Kömür karasına buladın kalbimizi.
Ah SOMA… Seninle birlikte yandık hepimiz,
göçük altında kaldı samimi taziyelerimiz, içten
gözyaşlarımız.
Ah SOMA… Utanıyoruz bir kısmımız, sen can
almaya devam edecekken sadece “Vah! Tüh!” diyip
oturduğumuz yerden üzülüyor gibi davranacağımız için.
Ah SOMA…
Ruhu şad olsun ölenlerin… Tanrı yardımcısı
olsun o küçücük çocukların…
Ah SOMA… Ah!
2014/2 | Hukuk Gündemi 9 OĞLUM ! YÜZÜNÜN IŞIĞI KAYBOLUYOR... NEFES AL...!!!
Stj. Av. Gülsüm YİĞİT
Sabah evden çıkarken o kadar söyledim karıma
sefer tasını bu kadar sıcak elime tutuşturma diye.
Ama dinleyen kim tabi… Oğlan da benimle gelecekti madene eşşek sıpası kanı kaynıyor ne zamandır. Benden evvel çıkmış evden gitsem baksam
durağa, servise bile binmeden koşarak gitmiştir
madene belki de hayta. Ha tabi ya... Arkadaşlarıyla
birlikte gideceklerdi. Akşamdan söylediydi gerçi
değil mi? İhtiyarladın demek ki usta eski hafıza
kalmadı artık! Daha içimiz genç diyoruz ya değil
kabul etmek lazım tükendik… Yaşlanıyorsun ihtiyar iyiden iyiye… Şimdi kızma zamanımız delifişek
kanı kaynayan gençlere; sen sanki gençliğinde
az hayta değildin. Sahi kaç yaşında başlamıştım
madenlerde çalışmaya herhalde liseyi terk ettikten sonraydı. Babam aldı beni karşısına “Bu böyle
olmaz.” dedi. “Okulu da terk ettin burada toprağı
sürsen, eksen, biçsen, diksen de ürünün verimli
olmaz ki her yanı kömür tozu dumanı kaplar, yoktur hiç verimi. Yarın öbür gün çoluk çocuk oldu mu
yetmez sana öyle ekip, biçmenin getirdiği para.
Astarı yüzünden pahalı gel sen de in madene
napçan en azından sıcacık, gün yüzü göremesen de saatlerce, en azından sigortan yatar bari
10 Hukuk Gündemi | 2014/2
de emekli oldun muydu rahat edersin.” dediydi
değil mi? Yıllar oldu babam da madende öleli hey
gidi Koca Recep madeni ağlatırdı. Madenciler de
çok severdi Koca Recep’i. Ne ustaydı ama... Hala
herkesin dilinde bazen denk geliyor ya babamın
arkadaşları kahvede anlatıyorlar. Nasıl kudretli
bir adam olduğunu, çalışkan, cebbar olduğunu.
O melun kaza olmasaydı, bir de biz öksüz kalmasaydık belki daha başka olurdu hayatımız. Sahi ne
zamandı bu kaza? Tabi ya ben daha liseyi bitireli az
olmuştu. Babamın beni madende işe başlatmak
için döktüğü diller vardı bir de tabi. O öğütlerden kaçmak için gitmezdim geceleri. Soma’nın
sokakları kazan ben kepçe gezerdim. Az sabahlara
kadar oturmuyorduk Soma Lisesinin bahçesinde
hele yaz geceleri. Eve girmek için babamın evden
çıkmasını okulun parmaklıklarının arasından gözlerdim. Koca Recep madene ben içeri…
Ahhh… O kaza bizim madenle beş yüz metre
arası hani ne var şunun şurasında ama kaza işte
geliyorum demiyor ki. Nereden bilsinler o lanet
pis gazın bir anda yükseleceğini nasıl alsınlar
kokusunu… Gitti dağ gibi adam. Sonra ne oldu,
babamın öğüdünden kaçarken kendimi madende
buluverdim daha on sekiz yaşımı yeni doldurmuştum. Evin en büyük oğlu olarak bana düşen
kardeşlerime bakmaktı. Babam gitmişti artık…
O kömürlerin arasında kendine yer açıp içine girmişti. Çok erken gitmiş beni de o lanet kör çukura
inmek zorunda bırakmıştı. Gerçi bazen sevmiyor
da değilim aslında seviyorum tabi ya. Kimler geldi
kimler geçti ben bu madende ustalığa ulaşana
kadar. Ne gençler gördük zıpkın gibi her biri birbirinden dertli, bir de ömürleri uzun olsun ihtiyarlar
da vardı… Ne yapsınlar geçim sıkıntısı işte. Kimse
istemez herhalde yerin kaç yüz metre altında saatlerce gün yüzü görmeden kalmak. Ama yapacak
başka bir şey yok ki işte. Biz de başladık ya ucundan hadi hayırlısı bakalım.
Bizim de başımıza gelmesin sakın madende
ölmek o kömürlerin arasında. Kader tabi ya ne
olacağı belli olmaz tabi. Allah muhafaza yana
da biliriz, cesedimizi bile bulamazlar alim Allah.
Bizim de kaderimizde yoktur herhalde babamızla aynı şekilde ölmek. Allah Allah ya sabah
sabah nereden aklıma geldi böyle şeyler. İçimi bir
sıkıntı kaplayıverdi. Neyse ki otobüs yolu boyunca
nasıl geldiğimi anlamamışım şu ocağa. Otobüsten inip bizim oğlana bakayım hele. Hayta kim
bilir nerelerde, inşallah üstünü değiştirmiştir de
vardiya değişimine son anda yetişeceğim diye
telaşa düşmez. Geldin mi oğlum? Hadi bakalım bu
sabah da madene geç kalayım deme sakın yine
müfettişler gelecek gibisinden bir şeyler geliyor
kulağımıza. Sen ustanın oğlusun daha dikkatli
olmalısın oğlum. Dikkat et! Herkesin gözü senin
üzerinde, el alem ne der sonra. Ustaya bak oğluna
bak demezler mi? Olmaz öyle dikkat etmelisin
hadi birlikte giyinip gidelim vardiya değişimine.
Bak sen şu huysuza bir de suratını asıyor, hadi hadi
daha ne öyle kaşlarını çatmış bakıyorsun, üstünü
giy de gidelim aşağıya… Babanım evladım ben
senin, kötülük olsun diye söylemiyorum ki… Hadi
bakalım hayırlısı ancak yürürüz zaten kömürler
bizi bekler…
Ne uzun yürüdük bugün be gerçi yol aynı yol
da nedense bugün bana ayrı bir uzun geldi bu
mesafe ha sen ne diyorsun? Yok canım yol aynı yol
bana bitmek bilmedi bugün, yaşlandık herhalde…
Hiç gülme oğlum öyle yandan yandan, yaşlandık
tabii bak sen bile kaç yaşına geldin. Kazık kadar
adam oldun bugün evleneceğim desen evlenirsin.
Eee askerliğini de yaptın. Tamam tamam sustum.
Napayım oğlum babanım ben senin arada çenem
düşüyor böyle işte… Hadi bakalım rastgele iyi çalış
öyle durma yemek yiyeceğin zaman haber ver
tamam mı? Hadi iyi çalışmalar sana. Ben buralarda
olurum zaten hadi bakalım…
Bugün de zaman mı geçmek bilmiyor zaman
geçiyor da ben mi farkında değilim? Hayırdır inşallah. Sabahtan beri de göğsümde bir sıkışma, ses
çıkarmıyorum ama Allah var ya içimde bir sıkıntı
var. Hadi hayırlısı olsun bakalım. İnşallah kötü bir
şey olmaz… Burası neden bu kadar sıcak oldu
böyle… Aman aman terden sırılsıklam olduk.
Oğlum, gel buraya! Ben gidip bir öğreneyim bakalım neler oluyor, sıcaktan nefes alamıyoruz, bir
öğrenip de geleyim ben. Tamam tamam dikkatli
olurum…
Ne oluyor böyle aman Allah’ım Rasim, Mehmet,
Fuat, Hamdi, Ahmet, Ali kalkın! Kalkın yerden!
Oğlum, Ömer… Kalk çabuk yerden, Kalk oğlum!
Ne oluyor aç gözlerini kendine gel evladım! Ayıl
ayıl çabuk yere yatma zamanımı şimdi oğlum…
İyiyim ben de iyiyim, tamam kapatmıyorum gözlerimi, sen de kapatma oğlum, evladım! Kapatma
gözlerini, aç hadi canım evladım ! İlk göz ağrım,
kendine gel kalk oğlum ! Evlatlarım uyanın düşmeyin öyle birer birer yere, hadi kalk Rasim, kalk
oğlum! Size arkamı dönmeye gelmiyor zaten değil
mi? Kalk Mehmet, Ali, Fuat, Hamdi, Ömer evladım
hadi kalkın! Kalkın! Kalkın ! Evlatlarım uyanın gidelim buradan. Alırım ben sizi sırtıma hadi davranın
birbirinize kalkın ! Hadi açın gözlerinizi bırakmayın
birbirinizi çıkabiliriz, tabi tabi hadiyin bakalım
genç adamlarsınız siz daha hadi bakalım ! Daha
da mı karanlık oldu burası böyle sanki daha da
sıcak oldu gibi ha oğlum ses versene değil mi?
Öyle oldu daha da bir sıcak gibi nefes de alınmıyor
sanki oğlum ! Oğlum ! Oğlummmm…
Kendi bedenimi neden dışarıdan görüyorum
böyle… Sanki yan gelip yatmış gibi herkes… Bu
gençlere sırtını dönmeye gelmiyor hemen kaytarıp işi savsaklıyorlar. Kaç kere söyledim onlara
ama dinlemiyorlar ki kanları kaynıyor delikanlı
çağları tabii… Ama bir tuhaflık var… Hiçbir şey de
hissetmiyorum… Etraf kapkaranlık oldu. Ömer’i
de göremez oldum. Şu sol taraftan gelen turunculuk da ne öyle! Sesler de geliyor gibi… Çığlıklar
mı onlar öyle insanlar çığlık mı atıyor? Karanlıkta
2014/2 | Hukuk Gündemi 11 ilerliyorum ama nereye gittiğimi ben de bilmiyorum… Bir yere de dokunamıyorum. Öyle sıcak ki…
Merak ettim ne ki o turunculuk öyle, gitsem bu
karanlıkta, bir söylesem de yukarıdakilere, jeneratör de devreye girmedi. Herhalde hallederler bizim
oğlanlar da az dinlensinler oturdukları yerde. Ama
neden buradaki adamlar böyle yani. Nasıl oluyor
cayır cayır yanıyorlar… Hiç seslerini de çıkarmıyor
gibiler. Ağızları da kapalı ya… Oğlum evlatlarım
size bir şey olmasın sakın ! Çığlıklarımı neden
hiç kimse duymuyor böyle ! Beni de görmüyor
gibiler… Nasıl böyle içlerinden geçebiliyorum.
Bana çarpmıyorlar bile alevler daha da büyüdü.
Bu nasıl bir can pazarı alevler her yanı sarmış…
Neden kimse yardım etmiyor. Allah’ım sen yardım
et bu nasıl bir can pazarı… Elimi uzatıyorum yerde
yatanları kaldırmaya çalışıyorum. Hiç kimse görmüyor mu beni kimse işitmiyor mu?
Madenin girişini görüyorum şimdi de. Nasıl geldim buraya? En son oğlumu hatırlıyorum, yere
bir bir düşen bizim tayfayı. Sanki yorulmuşlar o
kazmalarla duvarı eşelemekten de dinlenmek
için oturmuş gibilerdi. Sonra da alevleri hatırlıyorum hiç sesini çıkarmadan öylece duran adamları
gördüm. İnsan nasıl olur da öylece canı acımadan
durabilir alevlerin içinde… Nasıl da hemen madenin giriş kapısına geldim bir şey de olmadı bana.
Ne kadar da çabuk gelebildim böyle ? Kimse de
durdurmadı. Aman Allah’ım burası mahşer yeri
gibi… Bu insanlar da kim nasıl geldiler buraya.
Çığlık atıyorum, girmeyin içeri diye, avazım çıktığı
kadar bağırıyorum. Neden kimseye duyuramıyorum sesimi ? İçerideler, yangın var, her yer alev alev
çok fazla duman var durun girmeyin ! Girmeyin
içeri ! Haayır ! Size de bir şey olur… Kapıda insanlar
yumak olmuş gibi, bir anda ne kadar çok adam ve
kadınla doldu burası. Bu kadar ambulans, itfaiye
nasıl geldi buraya böyle ? Bir anda insanların nasıl
haberi oldu öyle ? İnsanlar neye hazırlanıyorlar ?
Adamlar giyinmeye başladı. Peki ya oğlum o nasıl
çıkacak oradan ? Kim alacak onu ? İçeri gitmeliyim !
Ama gidemiyorum… Buraya çakılmış gibiyim…
Sanki artık buradaki zamanım dolmuş gibi…
Daha bu sabah gülmüştüm, babam gibi ölürsem
diye korkmuştum, yok yok olmaz öyle şey diye
12 Hukuk Gündemi | 2014/2
düşünmüştüm, kader bu işte. Ama şu olana bakın
ben babam gibi öldüm, oğlum da babası gibi tıpkı
bir kıyam gibi.
O kalabalığın içinden geçirilen sedye ne kadar
da oğluma benziyor öyle ! Daha da yaklaşıp bakıyorum. Benim oğlum, benim ! Aslanım, aslan
parçam !
Bir kadın çığlığı duyuyorum. Bir anda bir kadın
feryat ediyor. Oğlum diye çığlık çığlığa dövünüyor.
Bakıyorum, benim hanım. İki gözü iki çeşme…
Bazen kocam diye haykırıyor, bazen de oğlum.
Ama en çok da oğlum diyor. Hani daha kıymetlisi
çünkü… “Oğlummmmmmm bırakma ananı” diyor.
Bırakma oğlum ! Haykırmasına insanın kayıtsız kalması imkânsız. İnsanın içini delip geçiyor. Sonra,
oğlumu kucağıma verdikleri o günü hatırlıyorum. Ama artık koskocaman kara yağız bir dekanlı.
Kömürlerle birlikte yüzünün ışığı kömür karası
oldu. Yitip gitti, silindi… Ve biz baba, oğul bir
madende kömürlerin arasında, kömürden nefes
alırken, kömür yerken, kömür içerken, kömüre
sarılırken, kömür kadar kararırken 13 Mayıs 2014
günü gözlerimizdeki kömürlerle üstümüze kömür
yorganını da örtüp gidiyoruz. Bir şey beni çağırıyor
gibi arkadan bir ses oğlumun sesi gibi derinden
geliyor. Şimdi gidip onu bulmalıyım karıma son
kez bakıyorum. Acısı gözle görülebilecek kadar
çok, ama geçecek geçeceğini biliyorum. Akrabalarımız yanında dostlarımız. Peki ya bizi bu hale
getiren ve yüzlerce dostumun kardeşimin ölmesine sebep olan o katiller ne olacak ? Katiller…
Katiller… Bu katlanılmaz acıya sebebiyet veren
katillere haykırıyorum. Son kez beni babamdan,
oğlumdan, karımdan, dostumdan ayıran katillere
haykırıyorum… Katiller ! Katilleerrrrr…
Başımı kaldırıyorum göğe doğru. Bulut değil
gördüklerim. Gördüğüm bu beyazlıklar, sis bulutu
gibi hafifçe kayarak gidiyorlar… Dans edercesine… Daha dikkatli bakıyorum. Zaman geldi
302 arkadaşım, kiminin yüzünde gülümseme,
kiminin yüzünde ise hüzünle bana onlara katılmam için işaret ediyorlar. Gitmeliyim oğlumun
ve arkadaşlarımın yanına… Hesabını sorun ve
kalın sağlıcakla…
İNSANLIK ADINA VEKÂLETEN
Stj. Av. Serkan CAVAKLI
Hukuk, insanların birbirleriyle olan…
Bırak, kardeşim neden bahsediyorsun o kadar
yazıldı, çizildi kanun yapıldı. Kim umursadı? Ki
zaten umursasalardı, maden ocağındaki facialar
olur muydu? Ve daha olacak olanlar…
Başlığı görüp de mevzuat hükümlerinden dem
vurup kanun maddeleri, sarı sendika yapılanmaları
vesaire anlatacağım sanılmasın. Gerek yok bence
olan oldu nasılsa… Ne değişecek geri getirecek
mi yitirilenleri? Çare olacak mı geride kalanlara?
Hadi dünyadan çekilelim sadece onlara bırakalım
bu koca yerküreyi, geride kalanlardan bahsediyorum. Evet, onlardan. Sizce mutlu olurlar mı? Ben
edebiyatçı değilim ya da kalemi güçlü bir yazar
öyle olsaydım kelimeleri tokat gibi yüzlerine çarpmak isterdim. Cümlelerimi birer ok yapıp varması
hedefi tam on ikiden vurmak isterdim.
Yaşananların olması çok da şaşırtmadı beni
ve yaşanacak olanlar da şaşırtmayacak biliyorum. Hukuk kitaplarından okuduğum devletin
yapısını, işleyişini, düzenini, tüzüğünü, yönetmeliğini, idari rejimi az da olsa adliyeye gelince
anladım. Belli kurallar vardı. Her şey kanun çerçevesinde yürürdü. İnisiyatif konusu pek istisna olan
kurumlarla tanışma faslımın başlangıcıydı, kanun
kitaplarındaki gibi sanıyordum işleyişi ya da öyle
sanmak istiyordum öyle umuyordum.
Asıl mesele şu ki zamanla farkına vardığım,
alnının ortasında ciddi bir devlet asabiyeti olan
kurumların aslında işlerlik bakımından nasıl köhneleşmiş, yavaşlamış olduklarıdır. Kurumlar böyle
iken sendikaların, sivil toplum kuruluşlarının, siyasi
partilerin lafını etmeye gerek yok.
Öncelikle Soma’da hayatını kaybeden maden
işçilerimize Allah’tan rahmet, geride kalanlara
sabır diliyorum. Yakınlarının ve tüm Türkiye’nin
başı sağ olsun. Bu facianın etkilerinden kurtulmak hiç de kolay olmayacak. Çünkü olay sadece
bir kaza değil. Bunun altında yatan insanların
hikâyeleri, hayatları, yaşadıkları zor şartlar ve de
geride kalanların acıları… Soma’daki facia ile ilgili olarak sorgulanması
gereken şeyler var. Öncelikle çalışan temsilcisi ile
işbirliği yapmış mı? İSGK.m.20 “İşveren, iş sağlığı
ve güvenliği önemlerinin alınmasında çalışanların görüşünü almak ve katılımlarını sağlamak
zorundadır.” diyor sizce ne yapmıştır, hele ki özel
sektör de… İşçilerin temsilcisi, ilk başta mücadele
2014/2 | Hukuk Gündemi 13 eden, işçi isteklerini ileten biri gibi olsa da, belli
bir süre sonra işverenin isteklerini işçiye ileten bir
araç oluyor. Nereden mi biliyorum? Fabrikada ve
birçok iş kolunda çalıştım da oradan.
Çalışanlar yeteri kadar eğitildi mi? Çalışanlara
gerekli bilgilendirme yapıldı mı? İSGK m.17 “İşveren, çalışanlara iş sağlığı ve güvenliği eğitimlerini
almasını sağlar” demekle işverenin her türlü tedbiri alma yükümlülüğü doğar. Ama ne yazık ki
bunu da yapmaz çoğu.
İşveren çalışanları denetlemiş midir? İSGK m.4/
I-b “ İşveren, çalışanın iş sağlığı ve güvenliği önlem
ve tedbirlerine uyup uymadığını kontrol etmelidir.”
Neden etsin ki çünkü herhangi bir önlem almak
onun için masraf demektir.
İşveren risk değerlendirmesi ve acil eylem planı
yapmış mıdır? Risk değerlendirme ekibi kurmuş
mu? Soma’da gördük herkes yarım saat içinde
madenden çıktı değil mi! Acil durum tahliye planları da vardı. Ama nedense...
Soma’da iş sağlığı ve güvenliği birimi veya ortak
sağlık ve güvenlik birimi ne yaptı, böyle bir birim
var mıydı?1
Bu tür kanunlar işçilerin sağlığı, çalışma şartlarının daha iyi olması için vardır ve de kesinlikle
dikkate alınmalıdır. Ancak gördüğüm o ki uygulamada şahıslar ve kurumlar bunlara pek dikkat
etmeyip kanunu sündürmeyi, etrafından dolanıp
geçmeyi ya da nasıl üstünden atlarız hesabı yapmaktadırlar. Öfkeliyim.
Soma’da gördüğümüz gibi ihmal zincirleri
birbirini kovalıyor, ancak nedense şaşırmadım.
1 İşyerlerinde İş Sağlığı ve Güvenliği –Doç.Dr.Aydın Başbuğ
(Ankara-2013)
14 Hukuk Gündemi | 2014/2
Biz millet olarak severiz yasalarda açık aramayı,
sonunda yaktı canımızı soma olayı.
Sendikalarsa sessiz, diyecek bir şeyleri yok mu?
Denetleme yapan müfettişlerimiz var. Denetleme yapacakları yerlere gidecekleri zaman, kendileri gitmeden nedense haberleri gidiyor önden.
Denetlemeyi gereği gibi yaptık diyebiliyorlar mı?
Yok mu Türkiye de işini gereği gibi yapan insanlar elbette var.
Sonuç ve istem olarak; Artık bu olaylardan bir
ders çıkarmalısını, işçiler ve de iş yerleri için yapılan
kuralların göz ardı edilmemesini, özellikle güvenlik
kurallarının dikkate alınmasını,
İlgili Bakanlıkların, sendikaların ve sivil toplum
kuruluşlarının üzerlerine düşeni yapmasını, görev
ve sorumluluklarının bilincine tam anlamıyla varıp,
bu tür acı olayların yaşanmamasının sağlamasını,
Tüm özel sektör işverenlerinden gerekli sorumluluğu taşıyarak hareket etmesini, konulmuş
kanunlara uymada tereddüt etmeden acilen
önlemlerini almasını,
Denetleme ve diğer birimlerde görev yapan
kamu kurumlarından, görev ve sorumluğu kapsamında elinden gelenin fazlasını yapmasını,
Soma’da hayatını kaybedenlerin ailelerine
gerekli her türlü yardımın sağlamasını, Arada sendikacı, aracı, temsilci, arabulucu her
ne ad altında olursa olsun süjeler olmadan başta
madenciler olmak üzere tüm işçilerle ilgililerin
bizzat görüşerek, istek ve önerileri dâhilinde haklarının yeniden düzenlenmesini,
Tüm masrafın, maddi–manevi tazminatın,
ayrıca vebalin sorumlulara yükletilmesini, ivedilikle saygıyla İNSANLIK ADINA VEKÂLETEN talep
ediyorum.
MİLLİ YAS
Stj. Av. Nihan EKEMEN
Milli Yas Nedir ve Hangi Durumlarda İlan Edilir ?
Bir ulus için önemli olan ve ülkesine hizmet etmiş
bir insanın veya milli değerler uğruna önemli bir
insan topluluğunun ölmesi ya da tarihte o ülkede
toplu katliamların gerçekleşmiş olması milli yas
ilan edilme sebepleridir. Süresi 1 gün, 2 gün veya
daha uzun olabilir. Milli yas ilanının ardından bu
günlerde Türkiye`de ve dış temsilciliklerimizde
bayraklar yarıya indirilir ve varsa kutlamalar iptal
edilir.
Milli Yas İle İlgili İç Mevzuattaki Düzenlemeler Nelerdir ?
Türkiye`de milli yas ilanı ile ilgili düzenlemeler
2893 sayılı Türk Bayrağı Kanunu ve bu kanunun uygulaması olan Türk Bayrağı Tüzüğünde
yer almaktadır. Milli yas, 2893 sayılı Türk Bayrağı
Kanunu`nun 4. maddesi hükmüne göre Başbakanlık tarafından ilan edilir. Bu kanunla, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK`ün vefat yıl dönümü olan
10 Kasım günleri dışında, Türk bayrağının yarıya
çekileceği halleri ve süresini belirleme yetkisi Başbakanlığa verilmiştir. Bu kanunun “Bayrağın Yarıya
Çekilmesi” başlıklı 4. maddesindeki düzenleme
şu şekildedir: “Türk bayrağı, yas alameti olarak 10
Kasımda yarıya çekilir. Yas alameti olmak üzere
bayrağın yarıya çekileceği diğer haller ve zamanı
Başbakanlıkça ilan edilir.”
Türk Bayrağı Kanununun uygulamasını düzenleyen Türk Bayrağı Tüzüğünün 9. maddesinde ise
sürekli bayrak çekilecek resmi daire ve kuruluşlar
TBMM, Anıtkabir ve polis, jandarma, hudut, gümrük, muhafaza karakollarıyla hudut kapıları olarak
düzenlenmiştir. Milli yas ilan edilmesi halinde dahi
buralarda bayraklar yarıya indirilmez. Nitekim
Soma maden faciası nedeniyle ilan edilen 3 günlük
yasta da yarıya indirilmedi. Ancak bir istisna olarak
Anıtkabirde sadece 10 Kasım günleri bayraklar
yarıya indirilmektedir.
Soma Maden Faciası Üzerine Hükümet Tarafından Neler
Yapıldı ?
13 Mayıs 2014 tarihinde Manisa`nın Soma ilçesindeki madende meydana gelen ve 301 maden
işçisinin hayatını kaybettiği facia sebebiyle Başbakanlıkça 3 gün süreyle ülkemizde milli yas
ilan edilip bayraklarımız hem ülkemizde, hem
de yurt dışı temsilciliklerimizde yarıya indirildi.
Bu konuda Başbakanlıktan yapılan açıklama şöyleydi: “Manisa`nın Soma ilçesinde yaşanan ve aziz
milletimizi hüzne boğan maden faciası nedeniyle
2014/2 | Hukuk Gündemi 15 Başbakanlık tarafından 13 Mayıs 2014 tarihinden
itibaren ülkemizde 3 günlük milli yas ilan edilmiştir. Yas alameti olarak bugün tüm yurtta ve dış temsilciliklerimizde bayraklar yarıya indirilecektir…”
3 günlük milli yas sebebiyle 19 Mayıs Atatürk`ü
Anma, Gençlik ve Spor Bayramında gerçekleştirilecek resmi tören dışındaki tüm kutlamalar da
iptal edildi. Törenler sadece çelenk koyma şeklinde
icra edildi.
Milli Yas İlan Ettiğimiz Uluslararası Toplumsal Facialar
Hangileriydi ?
Uluslararası camiada yankı uyandıran toplumsal
facialar üzerine de milli yas ilan edilip bayraklar
yarıya indirilebilir. Bu durumda mili yas kararı,
Dışişleri Bakanlığı Protokol Genel Müdürlüğünün teklifi üzerine Başbakanlıkta yapılan değerlendirmenin ardından, gerekli görülmesi halinde
alınır. En son, KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf
DENKTAŞ`ın vefatı sebebiyle 14 Ocak 2012’de milli
yas ilan edilmişti. Öncesinde ise Japonya`da meydana gelen 8.9 büyüklüğündeki Tohoku depreminde ve tsunamide hayatını kaybeden Japonlar
için 18–21 Mart 2011 tarihlerinde Türkiye’de milli
yas ilan edilerek tüm yurtta ve dış temsilciliklerimizde bayraklar yarıya indirilmişti.
16 Hukuk Gündemi | 2014/2
Manisa’nın Soma ilçesinde meydana gelen
maden kazası uluslararası alanda da büyük yankı
aksetti. KKTC’de 2 gün ve Pakistan’da da 1 gün milli
yas ilan edilerek bayraklar yarıya indirildi. Ayrıca
Küba, Bolivya, Venezuela gibi Latin ülkelerinde
maden işçileri Soma maden işçileri için 1 günlük iş
bırakma kararı alırken pek çok ülkenin yetkililerinden taziye mesajları da Türk makamlarına iletildi.
Canı Soma’da kalanlara…
Canlar yanar,
Canı yananlar bilir.
Canı olmayana
Canın yandı mı diye sormak,
Beyhûdedir !
KAYNAKÇA
www.gundem.bugun.com.tr /
milli-yas-nedir-ulusal-yas-nedir.../1106475
www.sabah.com.tr/Gundem/2014/05/14/milli-yas-nedir
15 Mayıs 2014 tarihli Resmi Gazete: www.resmigazete.gov.tr/
eskiler/2014/05/20140515-9.htm
www.gazetebalikesir.com › DÜNYA
www.netgazete.com/dunya/634648.html
www.haberturk.com
dunya/.../948288-dunyadan-taziye-mesajlari-yagiy...
TÜRKİYE’DE MADEN HUKUKUNUN TARİHSEL GELİŞİMİ
Stj. Av. Dilek Gülseli DURMUŞ – Stj. Av. Ali EVLİCE
Türklerin madenle tanışması Ergenekon Destanıyla başlamıştır. Ergenekon kelimesi maden yeri
anlamına gelir. Osmanlı Devletinin Anadolu’da
hâkimiyetini sağlaması ile Osmanlı Madenciliği
başlamıştır. Osmanlı’da maden kaynaklarının işletmesi, madenin bulunduğu toprağa bağlı olarak
yapılmıştır. Vakıf arazi madenleri, vakıf; devlet
arazisindeki madenler devlet tarafından çıkartılır ve kullanılırdı. Özel-tapulu arazide yer alan
madenlerde ise, arazi sahibi sermaye koyarak
madeni çıkartmalı ve yılda 1/5 oranında devlete
pay vermelidir. Eğer arazi sahibi madeni çıkartmazsa madene devlet tarafından el konulurdu.
Osmanlının gerileme döneminde ise, kapitülasyonlar, 1838 Osmanlı – İngiliz Ticaret Sözleşmesi
sonrasında diğer ülkelerle de aynı sözleşmelerin
yapılması Osmanlı Devletinin madenlerini diğer
ülkelere pazar haline getirmiştir. 1858 Arazi
Kanunu yapılmasından sonra kimin uhdesinde
olursa olsun devlet madenleri tekelinde toplamaya başlamıştır. 1861 Maadin Nizamnamesi ve
1862 Paris Anlaşması, Osmanlı Madenlerini batılı
ülkelere bir pazar ve ucuz hammadde kaynağı
haline getirmekteydi.
1865 yılında Balıkesir’deki Boraks madenleri
işletme imtiyazının «DESMAZURES» adlı Fransız
şirkete verilir ve 1810 tarihli Fransız Kanunundan
mülhem yeni bir «Maadin Nizamnamesi» yürürlüğe girer. Ayrıca, 1862 Paris Anlaşmasında -1867
Yabancıların Mülk Edinmeleri Yasası–1869 Maadin
Nizamnamesi arasında birbirini tamamlayan ve
yabancıların Osmanlı Madenlerini ucuz bir bedelle
hatta bazı durumlarda karşılıksız olarak kullanmasını sağlayan bir oluşum meydana getirilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla
madencilik; yazılı hukuk kuralları ve maden politikaları çerçevesinde yasallaşmıştır. Cumhuriyet
dönemi madenciliği ise izlenen politikalar açısından kendi içinde gruplara ayırarak incelemek
gerekmektedir.
1923-1933 dönemi: Özel teşebbüsler ile sanayileşmeye çalışılmıştır. Cumhuriyetin kurulması ile
maden okulları açılmış ve maden alanında uzmanlaşması için yurtdışına öğrenci gönderilmiştir.
17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihleri arasında yapılan
İzmir İktisat Kongresinde madencilik açısından
radikal kararlar alınmıştır. O dönemin madencilik politikası yabancı sermayeye karşı durmamış,
sadece Osmanlı Devletinde olduğu gibi ayrıcalıklar bekleyen sermayecilere karşı durmuştur. Kaldı
ki dönem itibarıyla maden işletmeciliği küçük
işletmeler şeklindedir. Teşviki Sanayii Kanununun
kabul edilmiş ve maden alanında teşvik oluşturulmuştur. Yabancı sermayeli şirketler dönem itibarı
ile Türk sermayeli şirketlerden gerek sayı gerekse
sermaye miktarı açısından fazladır.
1933-1941 dönemi: Devletçilik politikasının en
ağır şekilde uygulandığı dönemdir. 10 yıllık özel
teşebbüslere teşvik başarılı olamamıştır. Gerek
Lozan Barış Anlaşmaları’nın olumsuz etkisi gerekse
1929 ekonomik krizi sebebiyle özel teşebbüs ikinci
sıraya alınarak devlet madencilik sektörüne girmiştir. 5 Yıllık Sanayi Planı (BBYSP) ve ikinci 5 Yıllık.
Sanayi Planı (İBYSP) programlarında madencilik
sektörüne ağırlık verilmiş ve başarı ile de uygulanmıştır. Bu dönem maden ile ilgili birçok kurum
ve kuruluşun temelini oluşturur. 1935 yılında Etibank–1935 yılında Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) kurulmuştur.
1940-1945 dönemi: İkinci Dünya Savaşının
2014/2 | Hukuk Gündemi 17 başlaması her ne kadar savaşa girilmese de maden
alanında gerekli lojistik amacıyla maden üretimine
ağırlık verilmiştir.
1940 yılında yürürlüğe giren Milli Koruma
Kanunu savaş unsurunu dikkate alarak hazırlanmış
ve gerektiğinde devletin madenlerin işletmesini
alabileceğini ya da program verebileceğini içerir.
“İkinci Dünya Savaşının başlaması ve ülkemizde
savaş ekonomisinin uygulanmasından ötürü, bu
dönemde devlet üretim tesislerine el koymuş,
vergiler artmış, fiyat, üretim ve tüketim kontroller
sıklaştırılmıştır. Ayrıca ithalat ve ihracatın kısıtlanması, yeni tesislerin kurulamaması, başlamış
projelerin beklemesi, Milli Korunma Kanunu, Varlık
Vergisi Kanunu, Paralı İş Mükellefiyeti gibi tedbirler
bu dönemin özelliklerindendir.”
1945-1960 dönemi: Savaş sonunda iletişim
içinde bulunulan devletlerden kendi çıkarlarına
uygun baskılar olmuş ve bu baskılar sonunda da
belirli düzenlemeler ortaya çıkarılmıştır. Bu baskılar ağırlıklı olarak ABD’den yapılmıştır. Bunun ispatı
ise ABD’den alınan 500 milyon dolarlık kredi ile
1947 Kalkınma Planı’nın uygulanmaya çalışılmasıdır. ABD’nin Marshall Planı ile Osmanlı Devletinde
olduğu gibi bu kez ABD’ye ayrıcalıklar verilmiştir.
1960-1980 dönemi: 27 Mayıs I960 hareketiyle
başlayan yeni dönemde kabul edilen 1961 Anayasa’sının 41. maddesi planlı kalkınmayı öngörmüştür. Madencilik hakkında ilk Anayasal düzenleme
yine 1961 Anayasası’nın 130. maddesinde düzenlenmiştir. Bu durumu takiben 1963 yılında Cumhurbaşkanlığı onayı ile Enerji Ve Tabii Kaynaklar
Bakanlığı kurulmuştur.
12 Mart Muhtırasından sonra, işbaşına gelen
hükümetler madencilik alanında da bazı reform
hareketlerine başlamıştır. 1713 sayılı “Maden
Reformu Kanunu” çıkartılmış ve Cumhurbaşkanı
tarafından veto edilmiştir. 7.5.1975 tarihinde kabul
edilen 1895 sayılı “Devletçe işletilecek Madenler
Üzerindeki Hakların Geri Alınması ve Hak Sahiplerine Ödenecek Tazminat Hakkında Kanun” yürürlüğe girmiş, ancak bu Kanun da Anayasa Mahkemesinin 5.2.1.976 gün, E: 1976/5, K: 1.976/7
sayılı kararıyla biçim yönünden iptal edilmiştir.
Bu dönemde nüfusun artışı ve enerji ihtiyacındaki
açıklık sebebiyle yabancı ülkelerden enerji satın
alınmaya başlanmıştır.
1980 ve Sonrası Dönem: 24 Ocak Kararları olarak
18 Hukuk Gündemi | 2014/2
bilinen devlet politikası, madencilik sektöründe
yeniden özel sektöre dönüş şeklini almıştır. Ancak
1981 Anayasası’nda 1961 Anayasası’ndaki ilgili
hükümler korunmuştur. Devletçe İşletilecek
Madenler Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılmış, kamulaştırılan maden alanları eski sahiplerine
iade edilmiştir.
15.6.1985 tarih ve 3213 sayılı Maden Yasası
çıkartılmıştır. 03.02.2005’te Maden Kanunu Uygulama Yönetmeliği, 06.11.2010’da Madencilik Faaliyetleri Uygulama Yönetmeliği, 30.06.2012’de ise
İş Sağlığı Ve Güvenliği Kanunu yürürlüğe girmiştir.
Uluslararası Düzeyde: Uluslararası Çalışma
Örgütü (ILO) sosyal adaletin sağlanması yoluyla
dünyada kalıcı bir barışın gerçekleştirilmesi için
1919 yılında Versailles Barış Antlaşması uzmanlık
kuruluşu olarak kurulmuştur. 1932 yılında Milletler
Cemiyeti’ne üyeliğimiz ile ILO üyeliğini de kazandık. Türkiye, aralarında temel çalışma haklarına
ilişkin sekiz sözleşmenin de bulunduğu uluslararası çalışma sözleşmelerinden 57 sini onaylayarak
ulusal mevzuatına katmıştır.
Sonuç olarak,1981 Anayasası ile liberal devlet
politikasının uygulanması sonucu devletin bu iş
kolunu tamamen özel ve yabancı sermayeye bırakmış olduğu görülmektedir. Sermaye sahiplerinin
sermayelerini artırma amacı taşıması sonucunda
denetim, güvenlik ve özen yükümlülüklerini tam
olarak yerine getirilmesinde problemler oluşmaktadır. İş sağlığı ve güvenliğinin yeni yeni yasallaşması, madencilik alanında uzmanlaşmamış işçilerin çalıştırılması ve büyük sermayelerin madencilik
alanında sanayileşmemiş – sırf emeğe dayalı- bir
işletim yolu yürütmeleri sektörün büyümesini
engellerken, bu durum iş kazalarının, hatta facialarının artmasına neden olmaktadır.
KAYNAKÇA
ht t p : / / w w w. m a d e n . o rg. t r / re s i m l e r / e k l e r /
b4e2b9376139fa0_ek.pdf.
Cumhuriyet Döneminde Madenciliğimizin Gelişimi Ve Türkiye
Madencilik Politikası, Ahmet KARTALKANAT, MTA Genel Müdürlüğü,
Maden Etüd Ve Arama Dairesi, http://www.jmo.org.tr/resimler/
ekler/9be9f83741d1275_ek.pdf?dergi=JEOLOJ%DD%20
M%DCHEND%DDSL%DD%D0%DD%20DERG%DDS%DD.
ILO ile İlişkiler, ÇSGB Dış İlişkiler ve Yurtdışı İşçi Hizmetleri
Genel Müdürlüğü, http://www.csgb.gov.tr/csgbPortal/diyih.
portal?page=disiliskiler&id=2.1
SOMA RÖPORTAJLARI
Stj. Av. Sercan ARAN
AHMET KÜYÜK
Ahmet KÜYÜK 28 yaşında. 10 yaşındayken, madenci babasının peşinden
gelmiş Soma’ya. 18 yaşından beri de maden ocaklarında çalışıyor.
Facianın meydana geldiği madenden sağ kurtulanlardan.
O gün sabah vardiyasındaydım. 14.30 gibi
çavuş, boş dinamit sandığını alıp yukarı çıkarmamı
söyledi. Sandığı alıp 500-600 metre kadar yukarı
çıktım ve her tarafı duman kaplamaya başlamıştı.
Geriye doğru kaçtım. Şaltere geldiğimde orada
dört işçi daha vardı. Dumanı gördüğüm zaman
kendi maskemi taktım. Emniyetçi olan üç kişi
görevleri o olduğu için dumanın içine doğru
gitti. Sonra ben paniğe kapılmadan diğerinin de
maskesini taktım. Mustafa Dayı(kendisiyle kalan
diğer işçiden bahsediyor) çıkışa doğru gidelim
dedi. Sonra biz maskeyi taktıktan sonra yerde
emekleyerek çalıştığımız yere doğru gittik. Göz
gözü görmüyordu, taşların arasından dahi dumanlar çıkıyordu. Zaten ocağın içi sıcaktı, bir aydır
ocağın ısısı değişmişti. Biz bunun fakındaydık.
Amirler değişmişti. Bize sürekli üretin, üretin diyip
duruyorlardı.
İlk başta maskem çalışıyordu sonra nefes
aldığımda maske ısınmaya başladı yine de nefes
alıyordum ama çektikçe dumanın kokusu geliyordu. Zaten maskeler 45 dakikalık. Maskemi
taktıktan sonra Mustafa Dayının maskesini taktım,
o bilmiyordu çünkü nasıl takacağını. Mustafa Dayı
bana maskesinin çalışmadığını söyledi.
Duman çıkış tarafından geliyordu biz de
tersi yöneydik, çalıştığımız ayağın olduğu bölgeye doğru gidiyorduk. Bu sırada iki kişi bizim
oraya gitmememiz gerektiğini, zaten onlarında
yukarıya çıkacağını burada pis hava akımı olduğunu söyledi. Oradan duman olduğu gibi gidiyordu. Çömelip beklemeye başladık. 5-10 dakika
sonra ayağın adamları gelmeye başladı. Daha
sonra ne yapacağız diye beklemeye başladık.
Kimisi de dumanın geldiği çıkışa doğru kaçmaya
başladı. Zaten o kaçmaya başlayanlar ölmüş hep
yollarda. O anda büyük bir panik havası vardı
amirleri dahi kimse dinlemiyordu. Sonra islim
havası borusunu (bu boru dışarıdan madenin
içine temiz hava üflüyor) testere ve bıçaklarla
kestik ve hava almaya başladık ancak o hava da
yarım saat kadar sonra kesildi. Hava kesilince kaçamaktan biri geldi ve orada temiz hava olduğunu
söyledi. Herkes birbirini çiğneyerek ezerek oraya
2014/2 | Hukuk Gündemi 19 gitti. Orada da 30-35 kişi vardı. Toplamda onlarla
beraber 153 kişi olduk. Orada bir vardiya kadar( bir
vardiya 8 saat) zaman geçirdik. Orada emniyetçiler
yardımcıları ve amirler vardı. Amirler perde yapsak
dumandan korunur muyuz deyince emniyetçiler
onayladı ve perde yapıldı bu sefer duman ayağın
içine dolmaya başladı. Ondan sonra amir birbirinizi ezmeden zemine gidin dedi. Herkes orada
toplandı. Kimisi dua ediyordu, kimisi de isyan…
Kurtaran yok mu, kimse yok mu diye.
Sonra herkes amirler ve emniyetçiler dâhil
ayağın kıç tarafına yani kömürü çıkarttığımız yere
kadar indik. Orada kimi namaz kılmaya başladı,
kimi anne babası ve çocuklarını sayıklıyordu,
kimi de ağlıyordu. Diz çöküp bekledik. Bazıları
uyumaya başladı. Onlarda maske yoktu. Hatta
maskesi olanlar da uyumaya başladı. Ondan sonra
vücutları titremeye başladı, kıpkırmızı oldular.
Ben kendimi korumaya almak için çizmelerimi
çıkarttım. Sonra kollarımı ayaklarımı toprağın
içine gömdüm, vücuduma çamur sürdüm öyle
hayatta kaldım. Ben bunu daha önce çalıştığım
Geventepe’de yangından korunma eğitiminde
öğrenmiştim.
Burada çalışmaya başladığınız da eğitim almış mıydınız ?
Bir gün derse çağırıyorlar. Gazları anlatıyorlar. Şu
gaz boğucudur, şu öldürücüdür, şu patlayıcıdır
diye. Bir de maskeyi gösteriyor nasıl takılır nasıl
çalıştırılır tabi uygulama yok. Bir de Celal Bayar
Üniversitesinde bir cihazdan yansıtmalı üç gün
güvenlik eğitimi programı adında bir anlatım
yaptılar. Ardından yerin altına gönderiliyordunuz.
Sonra benim vardiya amirim kurtarmaya geldi.
Yaşayan varsa islim havasını açayım dedi. Şef,
islim havası çalışmıyor dedim. Niye çalışmıyor
diye sordu. Ben de havalar kesildi dedim. Sonra
“kendini iyi hissedenler birer arkadaşını getirsin”
dedi. Benim yanımda arkadaşım vardı. Bir de üç
çavuş vardı. Çavuşlardan ikisi ölmüştü. Diğerini
tokatlayıp uyandırdım. Sonra herkes birini sırtlandı
ve o ayaktan çıktık.
Kaç kişi sağ çıktınız oradan ?
En fazla 60 kişi diyelim. Toplam 153 kişi vardı. Diğer
arkadaşlarımız ölmüştü, uyandıramadık onları…
Sonra ne oldu ?
Ben arkadaşı 1500 metre kadar taşıdım nefeslik denen dik kısma getirdim. Orada kurtarma
20 Hukuk Gündemi | 2014/2
ekipleri vardı onlar yaralı arkadaşı aldılar. Ben biraz
daha iyiydim yaya olarak ocak ağzına geldim. Bant
boyunca ağzında yeşil maskeleriyle yatanlar vardı.
Beni taşıyanlara bunlar öldü mü diye sordum.
Hayır dedi, sadece baygın sağlıkçılar hava veriyor. Ne yaşaması, hepsini battaniyeye sarmışsınız!
dedim. Yaklaşık 10-15 kişi kadar vardı. Dışarıya
çıkartılmıyorlar orada bekletiliyorlardı. Zaten biri
de bandın altına girmiş boynu banda sıkışmış bir
halde gözü açık olarak ölmüş. Sonra beni taşıyanı
duvara yapıştırıp elinden kurtuldum. Yerde ağzı
maskeli yaralı dedikleri bir arkadaşımın nabzına
baktım. Eli buz gibiydi. Kalk arkadaşım diye bağırmaya başladım. Sonra bir kişi daha geldi, beni oradan aceleyle çıkardılar. Dışarıya çıkıp temiz havayı
soluyunca nefesim kesildi, gözlerimi hastanede
açtım. Hastanede iki gün yattım.
Sağlık durumunuz nasıl şimdi ?
Hastaneden çıktıktan sonra başım ve böbreğimde
ağrı vardı. Annem psikoloğa gitmesem dahi özel
bir hastanede muayene olmamı istiyordu. Bunun
için Akhisar’a gittik. Doktor benim vitaminsiz kaldığımı ve checkuptan önce serum almamın daha
doğru olacağını bildirdi. İki ünite serum aldım
ardından da vitamin hapları. Bir tüp de hava verdi.
Bir ay sonra tekrar gelmemi söyledi. Kazadan önce
sağlık sorunlarım yoktu. Aralıklarla bu ağrı devam
ediyor. Başım da geceleri ağrıyor. Gece hemen
hemen uyuyamıyorum, arkadaşlarımı görüyorum
vardiya amirlerimi görüyorum kendi kendime
keşke ben de ölseydim diyorum. Mezarlarına dahi
gidemiyorum.
Bu taşeron dedikleri kim, dayı başları mı? Bu sistemden
de bahseder misiniz ?
Dayı başı taşeron şirkete gidip benim on beş işçim
var diyerek başvuruyor. Şirkette buna bir ayak veriyor. Orası bitince dayı başı parasını alıyor. Yaptığı
işe göre ve işçi sayısına göre. Tabi işçiye bir şey
yok. Onlar yalnız işi denetlerler. Haftalık izinlerimizi zaten zamanı gelince kullanıyoruz. Yıllık izin
alacaksak şirkete başvuruyoruz. Ama bunun haricinde bir izin almak istiyorsanız veya hastaneye
gidecekseniz bunun iznini dayı başından alıyorsunuz, her şey onun iki dudağının arasında. Ayda
bir kere dahi gelmezseniz raporlu dahi olsanız
primden ve maaştan kesiyorlar. Dayı başları “ya
gelirsin ya da çeker gidersin” diyorlar.
Peki, hastaneden çıktıktan sonra madene tekrar gittiniz mi?
Evet gittim. Bir tane çavuş var olayı duyunca yıllık
iznini iptal ettirip kurtarmaya katılmak için muhasebeye gelmişti. Gönüllü olarak yerin altına iniyor.
Öteki çavuş diyor ki Osman hiç aşağı inme kiminin
gözü çıkmış kiminin kolu elimde kaldı. Cesetleri
çuval atar gibi atıp yığmışlar. Aşağıda ceset kokusundan duramazsın dedi. Beni kolumdan tuttu
başka yere götürdü sonra inmek isteyeni de başka
odaya çekti. Sonra ben lambahaneye gittim, orada
biri işçilerin lambalarını alıp bıraktıkları yevmiye
kartları makasla kesiyordu.
Neden Kesiyordu bu kartları?
Sayı belli olmasın diye, şimdi biz iş yerine girerken
makinaya kartımızı basıyoruz, sonra lambahaneye
gidiyoruz, buradan lambalarımız alıp kartlarımızı
oraya bırakıyoruz. Çıkarken de lambayı bırakıp
kartımızı alıyoruz, kartımızı tekrar makineye okutup işten ayrılıyoruz. Eğer sadece buradaki kartlar
toplansa ölü sayısı ortaya çıkacak.
Tekrar madene inmeyi düşünüyor musunuz?
Evet, üç çocuğum var…
NACİYE KAYA - DENİZ KAYA - EMİŞ VAROL
Soma’da facianın olduğu madende hayatını kaybeden
işçilerden Mustafa KAYA’nın ailesi.
Naciye Kaya (eşi): 7 sene önce de aynı şeyi
yaşamıştım ben. Maden ocağında kardeşimi
kaybettim. O zaman da herkes sabırlı ol demişti.
Bekledim, bu defa kötü bir şey olmaz diye umut
ettim. İlk açıklamada 4 kişiydi ölü sayısı. Hastanenin üst katına çıktım, bir baktım Manisa’dan
cenaze arabaları gelmiş, sadece 50 tane saydım
ben. Aşağıya indim hani 4 ölüydü dedim içimden.
Sonra polisler geldi. Kargaşa yaşandı. Polislere
sordum, kimse yanıt vermiyor. Bilgi almak hakkımız. Biliyorlarsa söylesinler, bilmiyorlarsa haberim
yok desinler. Biri oradan dedi ki herkes buraya
macera aramaya gelmiş. Bende film koptu, silahını aldım polisin. Gözüm dondu o esnada. Hiçbir
şey düşünemedim. Bir baktım 10 kişi üzerimde
silahı elimden almak için. Canım yanıyor. Sen bir
açıklama yapsana, hiç bir şey bilmiyorum de gerekirse. Ne itekleyip kakıyorsun insanları. Acısı kendine yetiyor zaten. Oranın havası o kadar kötüydü
ki teker lastiğini yakarsın ya, duman çıkıyor simsiyah. Sabaha karşı ezan okunurken çıkarmışlar
ama bize öldüğünü söyleyemediler. Gelenler 2
kişi sağ gerisi ölü dediler. Anlamam lazım ama
anlamadım. İnsan yakıştırmıyor ki. Mustafa Topçu
2014/2 | Hukuk Gündemi 21 Mersinli dedi. Soy ismini yanlış yazmışlar, bilememişler. Dinamitçi olduğu için topçu yazmışlar. Ben
yığılıp kalmışım orada, iğneler falan.
Cenazeden sonra devletin bizim faturalarımızı
sıfırlayacağını öğrendik. Faturayı yatırmak için
gittim listede adımız çıkmadı. Görevli memur
listeden ismini hatırlamadığım birini çıkardı beni
ilave etti. 301 den yukarı çıkmayacak diye talimat
geldi dedi. Ne kaymakam ne belediye başkanı
bizi ziyarete geldi. Hani geliyorlardı. Hiç maddi
yönünü düşünmedim ben. Çalışırsın kazanırsın
onu ama acı bambaşka, paylaşma daha başka.
Ben de kızım da uyuyamıyoruz. Oğlum da çok
agresifleşti, farkındayım. Geçen mezara gittim,
orada da konuşuyordu biri 301 aileyi ziyaret ettik,
gittik geldik diye. Böyle bakakaldım. Fotoğraf
çekiyorlar, konuşma yapılıyor, kravatlı kimseler kim bilmiyorum. 301 aileyi ziyaret ettiniz mi
dedim. Evet dedi. E hani ben görmedim dedim.
Baktı bozuldu. Abla sen nerede oturuyordun dedi.
Somada itfaiyenin yanı dedim. E tamam geleceğiz
dedi. Bu saatten sonra gelmenizin bir anlamı yok,
bir ay oldu dedim.
Eşim kazadan önce maden çok sıcaktı, mesela
derin dondurucuya su koyuyordum 1 saatte ılınıyor, içemiyoruz diyordu. Bacaklarında kırmızı
kırmızı lekeler çıkmaya başlamıştı.
Aydın Söke’de abim madende göçük altında
kaldıktan sonra, sözde buraya en güvenilir maden
diye geldik. Koşullar daha iyi dediler ama maalesef öyle olmadığını gördük.
Deniz Kaya (kızı): Ben babama çok düşkündüm.
Hala kabul edemedim, sanki çıkıp gelecekmiş
gibi geliyor. İnanmıyorum. 29 gün yaşadıklarımız
kabus gibi geliyor, uyanmak istiyorum.
Emiş Varol (Kayınvalidesi): Ne söyleyebilirim
ki. 7 sene önce evladım öldü, şimdi de damadım.
Bilmiyorum ne söylesem. Allaha inancımız var, biz
de öleceğiz ama benim oğluma hiç yardımcı olan
olmadı. Kapımızı çalıp da ne oldu diyen olmadı.
Yoklayanlar var arada, ama ne tazminat ne bir
şey. Hiç yok. Kader diye bir şey yok. Ben buradan
atlayayım, kader diyeyim o zaman. Önce önlemini
alacaksın. Tedbir sizden, takdir Allahtan. Tedbirini
alacaksın sonra kader diyeceksin. Sonuna kadar
davacıyım. Sebep olanlar kesinlikle cezalarını
çeksin istiyorum. Başka yapabileceğim bir şey
kalmadı…
ULAŞ YAVUZ
Soma’da esnaf, eski madenci, 29 yaşında.
Bir arkadaşım madende çalıştığı için beni aradı
“Hastane önünde çok ambulans var, madende
22 Hukuk Gündemi | 2014/2
kaza olmuş; ağabeyinden haber var mı?” dedi.
Hastane önünde çok ambulans varsa sadece
ağabeyimlik değildir olayın nerede olduğu öğren
dedim. Ben eskiden madende emniyetçiydim.
Emniyetçi olduğum için olayın nasıl ilerleyeceğini
tahmin edebildim. Arkadaş yangın olduğunu
söylediğinde elektrik yangını olsa çoktan müdahale edileceğini, dışarı çıkan duman olmadığı
ve grizuya yakın olduğu için yangının büyük
olduğunu ve dumanın içeriye doğru gideceğini,
vardiya değişim saati olduğundan içeride akşam
vardiyasına gidenlerin de olacağını, kaybın çok
fazla olacağını düşündüm. Tanıdığım insanların
da madende olduğunu öğrendim. Çevik kuvveti
yığdılar 10-15 dakikada bir ambulans geliyor,
çevik kuvvet dışında gelip giden yoktu. İzmir’den
cenaze nakil araçları gelmişti 50-60 kadar. Gelen
giden olmadığı için etraftaki hastaneleri gezmeye başladık. Soğuk hava depolarını boşaltıyorlardı ama bir şey göremedik, hastanelere geçtik
yine bir şey göremedik. Mezraya cesetlerin götürüleceği haberi geldi, gittik orada polis arabaları
vardı yaklaşamadık. Bir tanesi ben sendikacıyım
bize bile bilgi vermiyorlar dedi. Sendikacı nasıl
haber alamaz diye üzerine gittik. En azından ölü
sayısını tespit etmek için bareti olanlara bakın
dedik onu bile yapmadılar.
Bilgi alamıyoruz, ölü sayısı bilinmiyor, kaza
olmuş ne olduğu bilinmiyor. Olay çok büyük
olduğu için insanlar hem yakınları hem de tanıdıkları için uğraşıyordu. Hastaneye bizi almadılar, üniversitede ismi okunan kişileri Adli Tıpa
alıyorlardı. Bilgisayar ağı kurmuşlardı, otopsiden geçen herkes ağa yükleniyordu. Arkadaşlarımızı ararken tanıdıklarımızı gördükçe arayıp
haber verdik. Polis “Herkesi tanıyor musunuz
hep farklı illerden gelinmiş buraya?” diye sordu.
Kadınlardan birisi “Burası SOMA işçi yatağıdır,
isim bilmesek bile yüzü biliriz. Burada herkes
ailedir.” dedi. Herkes birbirinin ölülerine sahip
çıktı, haber verdi. Benim çalıştığım dönemle şu
an arasında pek fark yok. Ben maaşımı TKİ’den
alıyordum, şimdi maaşı şirketler veriyor. Maden
ocağında üretim yoksa işçinin üzerinde baskı
yoktur, anlaşma yapıldığı zaman işçiler üzerinde
baskı kuruluyor. Vardiya değişiminin dışarıda
yapıldığını söyleyen yalan söyler. Vardiya değişiminin nerede ne zaman yapıldığı üretime bakılarak bile anlaşılabilir. Kişi başı üretimin değeri
çalışılan saatin göstergesidir. Ölenlerin tespit
edilebilmesi için insanların bir araya gelebilmesi
lazım. Olaydan sonra dört hafta geçti hâlâ birlik
sağlayamadık. Bir ara sürekli belediyeden telefon geliyordu “Dışarıdan gruplar geliyor çatışma
çıkacak, yağma yaparlar evinize zarar verirler
dışarı çıkmayın dükkânlarınızı açmayın.” şeklinde.
İnsanların bilgi alması mümkün değil hâlâ. Şu
an da esnaf ne yapacağını şaşırmış durumda.
Dışarıdan gruplar gelecek diye eylem yapanlara
karşı tavır aldırmaya kalktılar. Birkaç esnaf eline
sopa aldı yine Somalılar ellerinden aldı. Hatta
Somalı çocuklardan biri eline taş aldı konvoya
atmak için İzmir’den gelen biri durdurdu. “Atma
haklı iken haksız duruma düşersin. Onu atarsan
buradakiler Somalı olup olmadığına bakmaz.
Ortalık karıştığı zaman herkesi alırlar, istedikleri
ortalığı karıştırmak.” dedi. Sonra etraftakilerde
müdahale etti. Bir baktık ki dışarıdan gelen yok
biz bizeyiz o zaman anladık bizi birbirimize karşı
doldurduklarını. Bütün esnaf hangi düşünceden
olursa olsun birlik olduk, yan yanaydık.
Ben madendeydim birkaç kişinin daha cesedini bulmuştuk o sırada Başbakanın geldiği
haberi geldi. Soma halkı olarak sessiz kalmayız.
Şu anda insanlar hükümetten yapması gerekenleri yerine getirmesini bekliyor, yapmazsa da biz
yapmasını sağlayacağız diyorlar. İnsanlar artık
sokağa hakları için çıkıyor.
İşçiler işverenin emri doğrultusunda sendikalı
oldu. İşçinin çıkarları göz ardı edildi. Hakkını isteyen işçiyi attıkları için işçiler korktu ve sessiz kaldı.
Şirketin ihaleyi alabilmesi için şart, bu sendikanın
olması idi. İşçinin bu şirkette çalışması için bu
sendikanın üyesi olması gerekiyordu, aidatın
gelmesi dışında hiçbir dertleri yoktu. Sendika
işçileri patronun ağzına bıraktı.
29 gündür işçileri bölmeye çalışıyor, sendikayı
kurtarmaya çalışıyorlar. İşçiler gelen insanlara
güvenmiyor, sendikadan istifalar başladı haricen
örgütlenmeler başladı. Önceden korku olduğu
için birbirilerini duymuyorlardı. Artık duyuyorlar. Acımız büyük; ama öfkemiz acımızdan daha
büyük ve bunun sonucunu görecekler. Madencinin kaderi bu diyorlar ya, işçi kaderinin bu olmadığını farkında.
2014/2 | Hukuk Gündemi 23 Kazım UYSAL – Hakan UYSAL
3.5 yıldır kazanın meydana geldiği ocakta elektrik teknisyeni olarak çalışıyor. Kuzeni Hakan
UYSAL diğer şirkete ait ocakta maden teknikeri, kazayı duyunca her ikisi yardım için ocağa
gitmiş kurtarma çalışmalarına katılmışlar.
Kazım UYSAL: Ben orada elektrik teknisyeni
idim. Yer altındaki montajlara ve elektrik arızalarına bakarım; çünkü yer altında sürekli elektrik
arızası meydana geliyor. Denetim zamanlarında
exproof (alev sızdırmaz) panoların takılmasını
ve denetimden sonra çıkarılmasını yapardım.
Madende sürekli arıza olduğu için exproof panoları normalde biz kullanmıyoruz. Eksproofları
değiştirme nedenimize gelince: yönetim öyle istiyor; çünkü arıza olduğunda exproof pano takılı
iken müdahale etmek uzun zaman aldığından
ve iş aksadığından dolayı sadece denetim esnasında takmamızı istiyorlardı. Üstelik arıza yaptığı
takdirde yedek parçasının bulunmasının da zor
olmasından dolayı kullanılmasını istemiyorlardı.
Hakan UYSAL (Kazım’ın kuzeni Soma’da başka
bir şirkete ait maden ocağında teknisyen):Orada
şirketin tahliye ekibinin girmesi gerekiyordu;
oysaki yan şirketin tahliye ekibi girdi. Ekipmanları tam değildi, madeni tanımadıkları için gerekli
müdahaleyi yapamadılar, yok gibi bir şeylerdi.
Kriz masası oluşturulurken ocağın müdürü ve
yetkilileri yoktu. Başka bir şirketin yetkilileri geldi.
Onlar ocağın neresinde ne olduğunu bilmediği
için hareket edemedi. Adamlar deneyimli idi ama
ocak hakkında bilgisizdi.
24 Hukuk Gündemi | 2014/2
Kazım: Aslında bizim orada gördüğümüz manzara, özellikle içeriye girdikten sonra katliamın ta
kendisi. Tanıdığımız, birlikte güldüğümüz, konuştuğumuz insanlardı. Üzülüyorsun. İlk birkaç gün
yaklaşamadık, düşünemedik. O gün biz dışarıda
biraz aydınlatma sağladık çünkü gelenlerin sayısı
giderek artıyordu. Lambalar bağladık, alanı aydınlattık. O sırada olayın üzerinden birkaç saat geçmiş
ve yangın başlamıştı. Bizim şirketin tahliye ekibinin olmaması, projelerin bulunamaması, işçilerin
hangi pano veya ayaklarda çalıştığı gibi hususların
bilinmemesi sebebiyle yangının nerede çıktığının
çözülmesi ve hava akımının yönünün değiştirilip
değiştirilmemesinin tartışılması sonucu müdahale
edilmesi zaman aldı. Yangının bulunduğu noktanın tespit edilmesi ve akım değişsin kararı üzerine
ise hava giriş kanalı ve hava çıkış kanalı ters çevrilerek yangının olduğu hava giriş kanalı hava çıkış
kanalı haline getirildi; ama kararın alınması için
artık geçti. Hava döndürüldüğünde işçilerin neredeyse hepsi ölmüştü sadece birkaç kişi sağ çıktı. İlk
başta dediler ki elektrik yangını, elektrik yangınına
anında müdahale edilebilir bir şey ancak madendeki olay farklı idi. Yangın maden içinde yayılırken hava akımı yönünün değiştirilmesi gerekti.
Yaklaşık bir saat sonra elektrik yangını olmadığı
anlaşıldı. Olay anında müdahale edilse akım yönü
değişseydi bu kadar insan ölmezdi.
İçeriye girdiğimizde taşıma bandının üzerindeki
cesetleri gördük. Sırasıyla cesetleri dışarı çıkardılar.
Ölmüş insanları battaniyeye sarıp maske takılması
durumu oldu; çünkü dışarıdakileri yatıştırmak
istediler. Haliyle sekiz saat geçmişti; ancak müdahale edilmişti. Kurtulabilecekken pek çok insan
ölmüştü, infial olmasın diye yaptılar biraz da ama
çok geçmeden anlaşıldı. Yaralı diye hastaneye
götürülenlerin yakınları madenden çıkarken ölüymüş diye haber verince gerçek zaten ortaya çıktı.
Hayatta kalanlarla görüştünüz mü ?
Son zamanlarda konuşmadık çünkü hala olayların şokundalar. Arkadaşlarının birçoğu gözlerinin önünde ölmüş, bu konuyla ilgili ne kadar
konuşabilir ki ?
Soma A.Ş. tarafından çalışmanız için yapılan bir baskı
var mı ?
Diğer ocaklarda çalışan arkadaşlara tebligat
yapıldı ve işe başlamaları için üç gün süre verilmiş.
Herkes birbirini tanıdığı ve görebildiği için bu olayın bağıra bağıra geldiğini söylüyorlar. Belki 1700
kişi çalışıyor orada ama kimsenin aklına bu kadar
büyük olacağı gelmemişti. Son 15 gündür havalandırmada sıkıntı vardı, uyarmıştık. Herhangi biri
bile fark edebilirdi. Normal zamanda terlemezken
yaklaşık on beş gündür terliyordum. Mühendislere
de haber verdik. Müdahale için bir çalışma vardı;
ama geç kaldılar.
Nasıl bir müdahale söz konusuydu ?
İkinci bir fan takarak havayı serinletmeyi planlıyorlardı; ancak gerçekleşmedi. Kaldı ki üretimi azaltarak bile bu önlenebilirdi; ancak üretimi azaltmayı
kabul etmediler.
Hakan: Madencilerin kaderi bu değil. Birilerinin
cebine para girsin diye insanların bu kadar üzülmesi ve zorlanmaması lazım. Doğayla savaşıyoruz
biz burada. Kömür çıksın diye üretimi durdurmamaları, daha çok para istemeleri buna neden oldu.
Kazım: Buna neden olan devlettir. Kömür fiyatlarını aşağı çekerek iş sahibinin daha fazla üretim
istemesine sebep olmaktadır. İşçiye yüklenmekteler. Şu an cezaevinde olan mühendislerden Hilmi
KAZIK bizimle konuşmuştu. “ Yönetime söylüyoruz,
biz de sorunları farkındayız; ama adam daha çok
para kazanmak için sorunları dikkate almıyor.”
demişti bize.
Benim vardiyamdan sonra gelecek kişi gelene
kadar çıkamıyordum. Aksi takdirde yaklaşık kırk
beş dakika üretime ara verilmesi gerektiği için
böyle bir yöntem bulmuştu üreticiler. İş sağlığı ve
güvenliği için herhangi bir eğitim almadık; ilkyardım gibi eğitimler, bazen ara eğitimler veriliyordu;
ancak madene inince durum farklı. Kâğıttaki gibi
değil orada olanlar.
2014/2 | Hukuk Gündemi 25 DEVLET VE KUSURSUZLUK
Stj. Av. Selcen BAYÜN
Hizmet kusuru, “İdarenin uymak zorunda
olduğu belirli kurallara ya da mantıki veya iyi işleyen bir idareden beklenilen ya da idarenin istikrar
kazanmış uygulamalarına aykırı davranması, dış
dünyaya yansıtmak zorunluluğu bulunan tutum
ve davranışta bulunmamasıdır.”1 Hizmet kusuru
sebebiyle idarenin, tam yargı davası sonucunda
verilen hüküm gereğince tazminat olarak ödediği meblağ için, hizmet kusuruna sebep olan
görevliye adli yargıda rücu davası açması esastır.
Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere nedensellik
yanında kusur, kusura neden olan kişi ve neden
olunan zaman gibi hususların belirli olması hizmet
kusurunun dayanak noktasını teşkil etmektedir.
Aksi takdirde meydana gelen zarar ile idarenin
eylemi arasında bağlantı kurulması mümkün
olmayacaktır.
İdarenin faaliyet alanının genişlemesi; bu faaliyette kullanılan teknolojinin ilerlemesi, araçların çoğalması; idari teşkilatın karmaşıklaşması;
hürriyetçi ortamda toplumsal ilişkilerin artması,
zarar veren olay ile idarenin kusuru arasında
bağlantı kurulmasını veya bunun kanıtlanmasını
güçleştirmiştir2
Vesayet aracılığı ile idarenin bir bütünlük
1 Prof. Dr. Ender Ethem ATAY’ın İdare Hukuku, Turhan Kitabevi,
Ankara,2009, s. 737
2 YAYLA Yıldızhan, İdare Hukuku, Filiz Kitapevi, İstanbul 1985,
s.144
26 Hukuk Gündemi | 2014/2
sağladığı göz önüne alındığında hizmet kusuruna
ilişkin sorumluluğun nerede sona ereceği bilinemeyeceği gibi, rücu davası sırasında da tazmin
edilen meblağ tutarının kimler arasında paylaştırılacağının tespiti de adeta mümkün olmayacaktır.
Veyahut asıl sorumlunun tespit edilmesi mümkün
olamayacağı gerekçesi ile idarenin sorumlu olmadığını iddia etmesi hakkaniyet ilkesi ile bağdaşmayacağı gibi idarenin yapılanmasını oluştururken
liyakatlı kamu görevlileri tahsisine dikkat etse idi
belki de zarar meydana gelmeyeceği için idarenin
kusursuz sorumluluğuna gidilmesi gereklidir. Aksi
takdirde şu veya bu şekilde zarara sebep olduğu
halde bazı kişiler sırf yargılama sırasında ortaya
çıkmadığı için ne yaparlarsa yapsınlar bir karşılığı olmayacağı düşüncesine kapılabilirler. Ceza
davasında dahi asıl suçlu araştırılırken, idarenin
sorumluluğu bakımından görünen kişi üzerine
hizmet kusuru ile yüklenmek, görünen kişi üzerindeki vesayet yetkisini eksik kullanan kişileri
aklamak niteliğinde olacaktır.
Bu yazıdaki gerçekliğimiz “İdarenin Kusursuz
Sorumluluğu”dur. İdare Hukuku bağlamında dünyadaki hukuk sistemlerinin temeli olan Fransız
Hukukunun var olduğu coğrafya, insanların talep
ederek ve bedelini fazlasıyla ödeyerek haklarını
elde ettikleri bir coğrafyadır. İdare kimin için var
olduğunu öğrendikten sonra idarenin olası hatalarından dolayı vatandaşların zarar görmesi halinde
ne yapılacağı sorusu gündeme gelmiştir. Zarara
neden olan kişi hakkında özel hukuk hükümleri
uygulanmış; ancak idarenin görev alanıyla bağlı
olan ancak kusurun bulunmadığı durumlarda ne
olacağına dair bir çözüm bulunamamıştır. Gerek
doktrin tartışmaları gerekse mahkemelerin tartışmaları sonucu idarenin kusursuz sorumluluğu
gündeme gelmiştir.
Fransız Danıştay’ı kusursuz sorumluluk ilkesini ilk defa 21 Haziran 1895 tarihli Cames kararıyla ortaya atmıştır. Bu karara konu teşkil eden
olayda bir cephane fabrikasında işçi olarak çalışan
Bay Cames, makineli bir çekiçle bir demir parçasını döverken demirden kopan bir parça sol
eline isabet etmiş ve neticede Bay Cames sol elini
kullanamaz hale gelmiştir. Bay Cames uğradığı
zararın tazmini istemiyle Danıştay’da dava açmıştır. Danıştay bu olayda idareye atfedilebilir bir
kusur olmadığını tespit etmesine rağmen, davayı
reddetmemiş, tersine “kazanın meydana geldiği
koşulları dikkate alarak idareyi Bay Cames’e tazminat ödemeye mahkûm etmiştir. Bu ve bundan
sonra anılan kararlarda özel ve olağandışı zararın
aranması yoluna gidilmiştir. Başlangıçta “risk” esasına dayanan bu kuram, sonradan genişletilerek
fertlerin “kamu külfetleri karşısında eşitliğin bozulmasından dolayı sorumluluğu” da kapsamına dâhil
etmiştir
Ülkemize dönecek olursak; idarenin doğrudan
etkisi olmasa bile zarar gören ile idarenin işlem
veya eylemi arasında nedensellik bağının kurulması halinde kamu külfetleri karşısında eşitlik
ilkesi “hakkaniyet” gereğince zararın giderilmesi
gerekliliği “İdare’nin Kusursuz Sorumluluğu” olarak
kabul edilmiştir. Danıştay 12. Dairesi tarafından
verilen 25.09.1968 tarihli 67/1268 E. 68/1667 K.
sayılı kararda “Amme hizmetlerinin ifası sırasında
husule gelen zararların bir veya birkaç kişiye yükletilmesi, ne eşitlik esası ne de hakkaniyet ve nesafet
kuralları mesağ vermemesine binaen olayda idareye atfı mümkün bir hizmet kusuru bulunmasa
dahi objektif sorumluluk esasına zararın hizmetin sahibi idarelerce tazmini gerekir” demiştir.
Dolayısıyla hizmet kusurunun bulunmaması hali
idarenin sorumluluktan kurtulması için yeterli
görülmemiştir.
Aslında kamu hizmeti net tanımı olmayan bazı
esasları bünyesinde barındıran, idarenin ve gündelik hayatın gelişmesiyle paralel olarak gelişmesi
gereken bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır.
Günümüz İdare Hukuku uzmanları her ne kadar
amme hizmeti olması için süreklilik, değişkenlik
gibi şartların yanında hizmetin kamu otoriteleri
tarafından görülmesi gerekliliğini aramaktadır.
Biz bu gerekliliğe katılmıyoruz.
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi tarafından verilen kararlar incelendiğinde seneler içinde kusursuz sorumluluğun kabul edildiği hususların arttığı
gözle görülmektedir. İdare, olasılık niteliğindeki
durumlara bile önlem alması gereken statüsünde
kabul edilmektedir. İdari yargıda ise karar sayısının
düşüş göstermesi bir yana açılan dava sayısında
da hatırı sayılır bir düşüş olduğu gözlenmiştir.
…
Soma, kuş gribi nedeniyle kümes hayvancılığı
yapma; çeşitli nedenlerle küçükbaş hayvancılık;
hatalı tarım politikaları sebebiyle tarım yapma
yetisini kaybederek madenciliğe mecbur kalmış
bir ilçedir. Madenler, Anayasa gereğince ormanlar
gibi kamuya ait olup tahsisi bile mümkün değildir.
Kaldı ki gerek ısınma gerekse elektrik elde etme
açısından kamu hizmeti niteliğindedir. Devlet,
kamu hizmeti olması sebebiyle hizmetin sürekli,
“kaliteli, verimli, düzenli, teknolojik gelişmelere
uygun ve güvenli bir şekilde sağlaması gerekmektedir. İdare Hukukunun, devletin temeli olan
Anayasa’nın ve insan haklarının değerlendirilmesi
sonucunda kamu ve insan için yapılması gereken
her noktada idarenin sorumluluğu söz konusu
olacaktır. İdare bu sorumluluğunu gereği gibi ifa
etmek ve aynı zamanda da kamu görevlilerinin
bilinçlenmesini sağlamak, olası halleri bile tespit
etmek ve gerekli önlemi almalarını sağlayacak
imkânların var edilmesi idarenin görevidir.
Bütün bu durumların yanı sıra idare, idare ettiği
kişilerin yararı ve güvenliği doğrultusunda gereken denetimi yapmak ve denetlemelerin yapılmasını sağlamakla yükümlüdür. Bu yükümün herhangi bir basamakla ihlal edilmesi dahi devletin
kusursuz sorumluluğuna neden olacaktır, şöyle ki
ihlalin kiminle ve ne zaman başladığının yanı sıra
ihlalin kimlerin denetimi ile çıkması gereği dahi
göz önüne alınmalıdır. İhlalin var olabilmesi bile
idarenin denetim ve denetleme yükümlülüğünü
gereği gibi ifa etmediğini göstermektedir.
Madenlerde, deprem ve sel gibi doğal afetlere dayanıklılık, işçi sağlığı bakımından gerekli
cihazlar ve izin sürelerinin belirlenmesi–tahsis
edilmesi–kullandırılması, elektrik tesisatının
2014/2 | Hukuk Gündemi 27 değerlendirilmesi ve düzenli kontrol edilmesi, işçilerin sağlık durumlarına ilişkin raporların düzenli
alınması, işçilere ilk yardım ve iş güvenliği gibi
hususlarda eğitim verilmesi gerekirdi.
Ezcümle, her hareket ve hemen hemen her
kurum ihmal dolu iken idarenin, sırf buna sebep
olan yapılaşması sebebiyle, kusursuz sorumluluğu vardır.
İŞ CİNAYETLERİ VE CEZAİ SORUMLULUK
Stj. Av. Sercan ARAN
Bugün dünyada her gün yaklaşık 1 milyon iş
kazası gerçekleşmektedir. Her yıl 2,3 milyon çalışan,
iş kazası ya da meslek hastalığından ölmektedir.1
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının verilerine göre ülkemizde günde yaklaşık 190 iş kazası
meydana gelmekte, bu kazalarda her gün 4 kişi
hayatını kaybetmektedir. Bu durum Türkiye’deki
iş güvenliği tedbirlerinin yetersizliğini ortaya koymaktadır. TÜİK’in verilerine göre iş kazaları sektörel
olarak incelendiğinde, madencilik ve taş ocakçılığı sektöründe iş kazası geçirenlerin oranı yüzde
10,4’e kadar çıkmaktadır.
Peki, bu kadar istatistikî veriye rağmen bu iş
kazaları neden önlenmiyor ve bu konuda çıkarılmış onlarca kanun ve yönetmelik olmasına karşın
neden kazalar devam etmektedir? Bunun en büyük
sebeplerinden biri sorumluların gereken cezayı
almamalarıdır. Ceza yargılamasının temel amacı
kişiyi cezalandırarak “ıslah etmek” aynı zamanda
toplumda da “caydırıcılık” hissi yaratmaktır. Ancak
birçok iş kazasında asıl sorumlular cezalandırılmamakta, çoğu zamanda verilen cezalar “bir insan
1 Her 15 saniyede bir, bir işçi iş kazası ya da meslek hastalığı
sebebiyle ölmekte ve her 15 saniyede bir, 160 işçi iş kazası
geçirmektedir.
28 Hukuk Gündemi | 2014/2
hayatının değeri bu mu dedirten” boyutlarda
kalmaktadır. Böyle olunca hem kişi aldığı cezanın hafifliği ile “ıslah” olmamakta hem de toplum
(burada işverenler) açısından bir “caydırıcılık”
unsuru ortaya çıkamamaktadır.
İşte bu yazı, aslında iş kazası olarak görünen
birçok vakıanın; aslında yazıya ismini veren
bir“cinayet”olarak nitelendirilmesi gerektiğine
dair bir değerlendirmedir.
Geçmişe gittiğimizde iş kazalarının cinayet
niteliğine ulaştığı birkaç büyük olay karşımıza
çıkmaktadır. Hatırlatmak gerekirse; 1983 yılında
Zonguldak Armutçuk’ta meydana gelen grizu patlaması sonucu 103 işçinin; 1990 yılında Amasya
Yeni Çeltek’de yine grizu patlaması sonucu 3 işçinin yanarak 65 işçinin de göçük altında kalarak
hayatını kaybetmesi hâlâ hatıralardadır. Başka bir
örnek ise 1992 yılında Zonguldak Kozlu’da grizu
patlaması sonucu 263 işçinin ölümüyle sonuçlanan
faciadır. Ve yakın tarihe geldiğimizde 13 Mayıs’ta
gerçekleşen Soma faciası…
Bu kadar ölümün gerçekleştiği olayları kaza
olarak nitelendirmek kaza tanımına başlı başına
aykırılık teşkil etmektedir. Uluslararası Çalışma
Örgütü (ILO) iş kazasını “belirli bir zarar veya
yaralanmaya yol açan, beklenmedik bir olaydır”
şeklinde tanımlamaktadır. Ancak hem yukarıda
örnek verdiğim büyük facialar, hem de her gün
ortalama 4 işçinin yaşamını yitirdiği olaylar irdelendiğinde; birçok facia, işverenin iş sağlığı ve
güvenliği koşullarını yaratmadan, işçiyi sonuçlarını
tahmin ederek ve hatta öngörerek ama umursamayarak çalıştırması kastıyla ortaya çıkmaktadır.
ILO Sözleşmesi’ne göre “denetim” iş güvenliği
mevzuatının uygulanmasını sağlayacak ölçüde sık
yapılmalıdır. İş Teftiş Tüzüğü uyarınca da; teftişler
kısa aralıklarla yapılmalı, işçi sağlığı ve güvenliği
bakımından veya ağır ve tehlikeli işlerin yapıldığı ya da mevzuat hükümlerine uyulmamasının
alışkanlık haline getirildiği işyerleri sık aralıklarla
teftiş edilmelidir. Eğer denetimler mevzuata
uygun yapılmamış ise denetim yükümlülüğünü
yerine getirmeyen kurum ve kuruluşlar da aynı
şekilde sorumludurlar. Danıştay 1. Dairesi’nin
2010/1286 Esas, 2010/1630 Karar sayılı ilamı iş
sağlığı ve güvenliğinde denetim yapmayan kamu
görevlileri hakkında yapılan soruşturmalara ilişkin
önemli kriterler belirlemiştir. Buna göre Anayasanın 49. maddesine göre çalışma hakkının sağlıklı
yapılmasından “açıkça” devletin sorumlu olduğu
belirtilmiştir.
Bu açıklamalardan sonra geçtiğimiz günlerde
Yargıtay’ın Bursa’nın Mustafa Kemal Paşa ilçesinde
2009 yılında meydana gelen grizu patlamasında
19 kişinin yaşamını yitirdiği olay hakkında verdiği
emsal kararı da paylaşmak isterim;
Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2012/21104 Esas,
2013/25712 Karar, 14.11.2013 tarihli ilamında“Tüm
açıklamalar çerçevesinde: dosya içeriği ve tüm
bilirkişi raporlarındaki belirlemelere göre; bu iş
kolunda deneyimli olan sanıkların 2006 yılından
beri işletmede metan gazı olduğunu bilmelerine
rağmen bunu göz ardı ederek, defterlerde bile bu
hususa yer vermeyerek, önceki denetimlerde defalarca istenmiş olan ocak gaz ölçümünü otomatik
olarak yapacak erken uyarı sistemini kurmayarak,
yeterli sayıda gaz ölçüm cihazı bulundurmayıp
düzenli olarak kullanılmasını sağlamayarak, hatta
basit ve ucuz olan vakvak tabir edilen uyarı aletini dahi temin edip kullandırmayarak, işletmede
Küldesak (havalandırma bakımından kör ve acil
durumda kaçış imkânı bulunmayan) ayak çalıştırılarak, ocak üretim mahalline yeterli temiz hava akımını sağlayacak sistemi kurmayarak, ocak içindeki
kirli ve temiz havanın karışmasını ve ısının yükselmesini göz ardı edip; 10-15 cm çapında hava borularıyla havalandırma yapılması dolayısıyla yeterli
ve uygun düzeyde havalandırma sağlanamaması
nedenleriyle grizu birikmesine neden oldukları,
ocakta grizu olduğunu bilmelerine rağmen bunu
gizledikleri bu nedenle idarenin denetimini de
önledikleri gibi ocak içinde her vardiyada her atım
öncesi ve sonrası gaz ölçümü yaptırıp kayıt altına
aldırmayarak, ocak içinde kullanılan tesisat ve ekipmanların anti-grizulu olarak tesis ettirmeyip ocak
içine işçilerin sigara sokmasını ve içilmesini engellemeyerek, çalışan işçilere işe başlarken ve devamında tamamına iş sağlığı ve güvenliği eğitimi
verdirip belgelettirmeyerek, fiziki şartları kötü, üretim, nakliyat ve havalandırma bakımından emniyet
tedbirlerine uyulmayan ocak işleterek meydana
gelen sonuca kayıtsız kalıp kabullendikleri, böyle
bir olayda öngörülmekle birlikte gerçekleşmeyeceği düşünülen ve istenmeyen bir neticeden
bahsedilmeyeceği, defalarca yapılan tespitler ve
uyarılara rağmen hatalı, eksik ve tehlikeli çalışma
yöntemini sürdüren sanıkların kusurluluk düzeyinin taksir düzeyini aştığı, bu şekildeki çalışma
ile grizu patlaması olabileceğini öngörmelerine
rağmen, patlamayı gerçek anlamda engelleyici
nitelikte bir çalışma yapmadıkları, aksine mevcut
tehlikeli durumu gizlemek suretiyle, “olursa olsun”
düşüncesi ile hatalı ve hileli faaliyetlerine devam
ettikleri; bu nedenle gerçekleşen bu neticeden
olası kast hükümleri uyarınca sorumlu tutulmaları
gerektiği ve olası kastla adam öldürme suçunun
unsurlarının oluştuğu gözetilmeden, yazılı şekilde
hüküm kurulması… nedeniyle … BOZULMASINA,
14.11.2013 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.’’
Bu karar aslında her şeyin özeti niteliğinde
bu sebeple yorumlama ve değerlendirmesini
sizlere bırakıyorum ve yazımı Cem Karaca’nın
“maden ocağının dibinde” şarkısının sözleri ile
noktalıyorum.
Maden ocağının dibinde
Hava yok ışık yok
Maden ocağının dibinde
Besin yok karın yok
Maden ocağının dibinde
Oğlun bile yok
Maden ocağının dibinde
Bir sen varsın, direnen…
2014/2 | Hukuk Gündemi 29 
Author
Document
Category
Uncategorized
Views
0
File Size
6 261 KB
Tags
1/--pages
Report inappropriate content