close

Enter

Log in using OpenID

ÇANAKKALE

embedDownload
Çanakkale
Çanakkale
Haçlı Gururunun
Ezildiği Yer
ÇANAKKALE
Abdullah UÇAR
Konya-2007
1
2
Çanakkale
Çanakkale
Abdullah UÇAR, 1950 yılında Çumra’nın Tahtalı Köyünde doğdu. İlkokulu Köyünde, hıfzını, İmam-Hatip Okulunu
ve İslâm Enstitüsünü Konya’da bitirdi.
Yd. Sb. Olarak vatani görevini tamamladıktan sonra,
İmam-hatiplik, Kur’an Kursu hocalığı yaptı. Halen Konya Kur’an
Kursları Müdürlüğü görevini yürütmektedir.
Otuz senedir mahalli basında, dergilerde, zaman zaman
da ulusal basında çok sayıda makaleleri neşredildi. Yine irşad
hizmetlerine,
camilerde,
televizyonlarda
ve
değişik
Haçlı Gururunun
Ezildiğe Yer
platformlarda fasılasız devam etmektedir. Özellikle 14 senedir
S. Ü. Kampüs Camiinde Cuma günleri yaptığı konuşmalarıyla
gençliğe faydalı olmaya çalışmaktadır.
ÇANAKKALE
Yazarın yayınlanmış eserleri:
1-Avrupa’yı Aydınlatan İslâm Âlimleri.
2-Kur’an Kursu Talebelerinin El Rehberi.
Abdullah UÇAR
3-Özet Dini Bilgiler.
4-İslâm Âlemi Neden Geri Kaldı?
İlahiyatçı Yazar
5-Haçlı Gururunun Ezildiği Yer ÇANAKKALE
6-Milletimizde Peygamber Sevgisi.
7-Fetih ve Fâtih
8-MİSYONERLER (Modern Haçlılar)
9-TERÖR-TEDHİŞ ve İSLÂM
3
Konya-2007
4
Çanakkale
Mizanpaj
Abdullah AŞCI
Çanakkale
TAKRİZ
ÖNSÖZ
TARİH VE GEÇMİŞ
CİHAT
ASHAB 'TA C İHAT AŞKI
8
11
14
22
25
Kapak Tasarım
SONRAKİ DÖNEMLERDE C İHAT AŞKI
27
Mustafa ÖĞÜT
OSMANLIDA C İHAT AŞKI
28
HAÇLI ALEMİ
Baskı
Adım Matbaası
Tel: (0332) 342 01 95
Cilt
Özgü Cilt Evi
Tel: (0332) 342 02 16
İrtibat Telefonları
Abdullah UÇAR
0. 535. 345 06 26
0. 332. 357 35 27
34
HAÇLILARIN OSMANLI DÜŞMANLIĞI
34
HAÇLILARIN Ç İFTE STANDARDI
47
AVRUPALININ DOSTLUĞU, KALLEŞLİĞİ, MENFAATPERESTLİĞİ 54
HAÇLILARIN MAĞRURLUĞU
60
ESİRLERE MUAMELE VE İNSAN HAKLARINA SAYGISI
65
TÜRKLER ESİRLERİ YERLER
72
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞININ ÇIKIŞI
ÇANAKKALE SAVAŞI
ÇANAKKALE SAVAŞININ VAHAMETİ
78
82
92
TÜRK ASKERİNİN MAHRUMİYETLERİ VE FEDAKÂRLIKLARI
100
ÇANAKKALE 'NİN MEKTEPLİ KAHRAMANLARI
119
SAVAŞTA TÜRK ANALARI VE KADIN KAHRAMANLAR
140
SAVAŞTA İ NANÇ FAKTÖRÜ VE ALLAH’ IN Y ARDIMI
150
ÖYKÜLER
ANZAKLI ÖMER
167
167
DEDELER TORUNLARINA ÇANAKKALE’Yİ GEZDİRİP, ANLATIP
ONLARI ŞOKLAMALI Kİ, DOSTUNU, DÜPMANINI TANIYABİLSİN. 173
Baskı Yeri ve Yılı
Konya-2007
5
YANMAYAN ŞEHİT
174
BİR İ NGİLİZ GENEL KURMAY B AŞKANININ KADERİ
176
BROKEN H İLL SAVAŞI
179
SEYİT O NBAŞI
181
6
Çanakkale
Çanakkale
DÜŞMANIN SUYU İÇİLMEZ
187
BENİM KİMSEM YOK, İSTEDİM Kİ O KURTULSUN
189
NİÇİN ZAHMET B UYURDUNUZ YA R ASÜLALLAH?
191
TEKMİLİM TAMAMDIR KUMANDANIM
193
MEHMETÇİĞE SAYGILAR
194
GENERAL ŞÜKRÜ NAİLİ PAŞA ANLATIYOR
196
ÜSTEĞMEN ZAHİD’ İN VASİYETİ
197
BAK HELE BENİM TÜFEK BOZULMUŞ
199
BENİ TOP B AŞINA GÖTÜRÜN
200
BEDELİ Ç ANAKKALE’DE ÖDENECEK
201
SİPERDE MEHMETÇİKLER
BİR ÇANAKKALE TÜFEĞİNİN ÖYKÜSÜ
TABLOLAR
ALİ KADİR AMCA
206
207
209
209
TAKRİZ
Tarih boyunca İlâhi bir hikmetin gereği olarak devletler de
insanlar
gibi
doğmuşlar,
büyümüşler
ve zamanı gelince de
yıkılmışlardır (ölmüşlerdir). Günümüz dünyasında ve gelecekte de
vadesi gelen devletler yıkılmaya devam edeceklerdir.
Ülkelerin tarih sahnesinden çekilişleri ise genelde hezimetle
(bozgunla) neticelenmektedir. Ancak Osmanlı devleti yıkılışında bile
İVRİNDİ’ Lİ ALİ ÇAVUŞ
212
muhteşemdi. Yükselme döneminde ise çok daha başka bir biçimde
MÜSTECİB O NBAŞI
213
ihtişamlı idi. Belgrad, Roma, Viyana, Moskova vb. KIZILELMA
FİRARİ O LMAYAYIM KOMUTANIM
214
(stratejik askeri hedefler) idi. Akıncılarımız Tuna Nehri sahilinde
ALİ ÇAVUŞ
215
çizmelerini giyerler, Vistül Nehri kıyılarında atlarını suvarırlardı.
ALİ OSMAN’ IN ŞAHADETİ
216
Bütün bunlar
oluşturmuşlardır.
YABANCI GÖZÜYLE ÇANAKKALE
ANZAK TÖREN VE ABİDELERİ
GENÇLERİ ŞOKLAMA
NETİCE
CEPHEYE GİDEN ASKERLER
BİZ REDDİ MİRAS EDERKEN DÜNYA OSMANLIYI
ARIYOR
ÇANAKKALE ŞİİRİ
BİBLİYOĞRAFYA
217
220
230
247
254
255
262
266
bizim
şanlı
tarihimizin
şeref
levhalarını
Osmanlı tarih sahnesinden çekilirken bile dünyada eşine ender
rastlanır bir biçimde, tam dokuz cephede, biri birinden üstün
kahramanlık örneklerini hep sergilemiştir. Bu dokuz cephe sırasıyla:
1-Doğu Cephesi
2-İran Cephesi
3-Irak Cephesi
4-Suriye Cephesi ( a-Hicaz Cephesi, b-Yemen-Asir Cephesi, cSina-Filistin Cephesi)
7
8
Çanakkale
Çanakkale
5-Kuzey Afrika Cephesi
kahramanlığını gösteren bir sayfa olarak kalacak ise, gene Nablus
6-Çanakkale Cephesi
Türk Mücahitlerinin ruhlarındaki büyük kahramanlığı yansıtıcı olarak
yaşamalıdır.
7-Makedonya Cephesi
Gerek
8-Romanya Cephesi
Çanakkale’de
gerekse
Nablus’ta
MİLLİ
MÜCADELEMİZİN tohumları atıldı ve komutanlarımızın tecrübeleri
9-Galiçya Cephesi idi.
artmış oldu. Bu nedenle, Çanakkale’nin ve Nablus’un Cihan
İsimlerini bir çırpıda sayabildiğimiz bu cephelerde, dünyada
Harbinde Türk Milleti için ayrı bir önemi vardır. Çanakkale Eserini
emsali görülmemiş kahramanlıklar, imkansızlıklar, yokluklar ve
zorluklar hepsi iç içedir.
titiz bir çalışma sonucu tekrar baskıya hazırlayan ve kitap dünyasına
kazandıran Abdullah UÇAR’ı tebrik eder, başta Çanakkale ve Nablus
ÇANAKKALE
olmak üzere diğer cephelerde ve Milli Mücadele’de yaşanan
CEPHESİ’nde cereyan eden kara ve deniz muharebelerinde, TÜRK
kahramanlıkları da kitap haline getirmelerini kendilerinden önemle
rica ederim.
İşte
dokuz
cephenin
bir
tanesi
olan
MİLLETİ’nin ve O’nun bağrından çıkmış olan TÜRK ASKERİ’nin
MİLİ BİRLİK VE BERABERLİK içerisinde TÜRK VATANINI
Yüksel SUBAŞI
İSTİLA HEVESLİLERİNİ nasıl mağlup ederek ÇANAKKALE’yi
Emekli Albay
GEÇİT VERMEZ bir hale getirdiklerini değerli dostum Abdullah
UÇAR,
2007 KONYA
akıcı üslûbu ile çok güzel bir şekilde bu eserde
anlatmaktadır. Eserin bir diğer özelliği ise, maddi alanda cereyan
eden olaylar ile manâ aleminin prizmasından süzülen rengârenk ışık
demetini UÇAR hoca ustalıkla irtibatlandırmıştır.
Osmanlı yıkılırken de muhteşemdi demiştim. “Mondros Ateş
Kes” mütarekesinden 45 gün evvel, yani 15 Eylül 1918 de Türk
Ordusu Bakü’ye girer. Bu tarihten birkaç gün sonra, NABLUS
MEYDAN MUHAREBESİ’nde çok iyi teçhiz ve teşkil edilmiş,
kendisinden 14 misli üstün düşman kuvvetleriyle (Araplar dahil)
kahramanca çarpışır ama, mağlubiyet kaçınılmazdır ve yenik düşer
(21 Eylül 1918).
Nablus Yenilgisi Osmanlının sonunu hazırlar ama, geriye şanlı
bir mücadele örneği bırakır. Eğer Nablus tarihte istilacının
9
10
Çanakkale
Çanakkale
düşeriz.” Demiştir ki, çok isabetli bir tespittir. Geçmişi bileceksin,
ibret alacaksın ama, gölgesiyle dövüşen adam gibi, yani bizim gibi,
geçmişle kavga etmeye kalkıp, zaman kaybetmeyeceksin. Kendi
bedenine işkence ve eziyet yapmaktan zevk alan kişiler (mazoşistler)
ÖNSÖZ
Geçmişten ibret almayan kişi
Geleceğe ibret olmaktır işi
gibi, dünyada genç nesillerine düşman olarak geçmişini, tarihini,
dedelerini göstermekten zevk alan tek millet var o da maalesef biziz.
Meşhur ilim adamı ve tarihçimiz Ahmet Cevdet Paşa’da: “Ta-
Gerçekten geçmişini, tarihini bilmeyen, geçmişin tecrü-
rih bilmeyen kişi, pusula bilmeyen kaptana benzer. Her ikisinde de
belerinden faydalanamayan, tarihi verasetini inkar eden kişilerin
karaya oturma tehlikesi muhakkaktır.” demiş, İmam Şafi Hazretleri
akıbetlerinin hiç iyi olmadığını eski vesikalar göstermektedir. Zaten
de bunu asırlar öncesinden destekleyerek: “Tarih bilenin aklı çoğalır” buyurmuştur.
insanlık geçmişi tevarüs etmese, yani geçmişin tecrübeleri üzerine
oturmasa, bugünkü statüyü yakalaması mümkün değildir.
Bunun için milletler tarihleri ile devamlı irtibat halindedirler.
Ondan şeref duyarlar. Geçmişlerini temaşa ve tetkik etmekten zevk
Göçmen kuşlar, Somon balıkları, İmparator kelebekleri gibi
birçok hayvan on binlerce km. yolculuktan sonra atalarının yaşadıkları beldelere, diyarlara gelmektedirler.
alırlar. Geleceğe yapacakları yolculuğun vasıta ve yakıtını dünden
Halk arasında; “Aslını inkar eden haramzadedir” denir. Hint
temin ederler. Geçmişle ilgilenmek bizdeki anlayış gibi, gericilik
Filozofu Beydaba der ki; “Anayı-babayı kader tayin eder, ama dost
veya yaşayanları geriye götürmek değil, ölenlerin deneyimlerinden
seçilir.” Ne kadar olumsuzluklar olursa olsun, aslını, kökünü, men-
faydalanmaktır. Günü yaşayıp, dünü hatırlamayan ve yarına hazırlık
yapmayan milletlerin yolculuğu çok badireli geçmektedir.
şeini inkar etmek, unutmak veya hor görmek insan tabiatına ve
asâletine hiç yakışmayan bir davranıştır.
Avrupa ve Amerika gibi ilerlemiş devletleri gezenler müşa-
Geçmişiyle ilgilenmeyi: “Şanlı tarih hastalığı” telâkki etmek,
hede etmişlerdir ki, her cadde, her sokak, her meydan, her köşe başı...
irili-ufaklı tarihi eserlerle, geçmişi hatırlatan objelerle doludur.
tarihi olayları dile getirmeyi: Hamâset, miadı dolmuş (kullanma tarihi
Konfüçyüs: “Bir neslin kaderini bir önceki nesil tayin eder”
demiştir.
babasına ve dedesine muhabbetle bakmayı bağnazlık, hele hele
İngilizlerin meşhur başbakanları W. Churchıll’de: “Ne kadar
geriye bakabilirseniz, o kadar ileriyi görürsünüz, Bugün ile geçmişin
geçmiş) olaylarla vakit geçirmek, dünü hatırlamayı mürtecilik,
geçmişiyle ilgili bilgileri öğrenmeye kalkmayı yobazlık olarak
değerlendirmek, dedesinin hece taşını (kabir taşını), ondan kalan
eserleri, mektupları, tapu senetlerini, vasiyetleri... okuyamamak,
arasında bir kavga başlatacak olursak geleceği kaybetme tehlikesine
kısacası UFO’larla gökten indiğini zannetmek, her halde sadece bize
mahsus bir anlayış ve zihniyettir.
11
12
Çanakkale
Çanakkale
Ama çok şükür, son zamanlarda milletimiz ve özellikle genç
nesil arasında, tarihine ve ecdadına karşı oluşan ilgi ve alâkadan son
derece memnun olmaktayız. Bunu en derûnî bir zevkle duyan ve
yaşayan insanlardan biriyim. Selçuk Üniversitesi Kampus Camiinde
Cuma günleri yaptığım konuşmalarda, tarihimiz ve ecdadımızla ilgili
olaylar anlatıldığında, o gençlerin ne kadar dikkatli dinlediklerini,
zevk aldıklarını, geçmişteki şanlı dönemlerin hasretini, özlemini
çektiklerini, sorular sorarak araştırdıklarını... gören, yaşayan bir
insanım.
Bu küçük eserlerin meydana gelmesi de, yine onların bu ko-
TARİH VE GEÇMİŞ
Fransız yazar Diderot (M.1713-1784) “Ah Benim Eski Hır-
nuya olan ilgi, alâka ve anlatılan bu gerçeklerin basılması husu-
kam” başlıklı yazısında eski hırkasının hasretini çeker ve şöyle der:
sundaki ısrarları sayesindedir. Beni teşvik ettikleri için kendilerine
teşekkür ederim.
“Eski hırkamı neden saklamadım acaba? Halbuki o tam bana göreydi, ben de ona göreydim. Vücuduma tıpatıp uyuyordu. Bu yenisi
sert, kolalı, korkuluk gibi bir şey... Üstümde o varken ne bir uşağın
Mustafa Kemal Atatürk şöyle der:
beceriksizliğinden, ne kendi savrukluğumdan, ne ateşin sıçrama-
"Türk çocuğu ecdâdını tanıdıkça, büyük işler yapmak için
kendinde cesaret bulacaktır.”
sından, ne suyun dökülmesinden çekinirdim. Ben eski hırkamın
efendisi idim, yenisinin kölesi oldum.”
Dinî ve tarihî gerçekleri tanıtmaya çalışarak, bu gençlerin
Alıştığı, sevdiği, onunla rahat ettiği eski bir hırka için bile bu
imanlı, inançlı, ihlâslı... yetişmelerinde, ecdadını seven, tarihini bilen,
kadar ah vah eden, hırkasına bu kadar hasret çeken Diderot, bizi
dolayısıyla müminin izzet ve onuruna yakışır bir seviyeye ulaşmak
görse ne derdi acaba? Büyük, vefalı Türk milleti alıştığı, sevdiği,
için gösterecekleri azim ve gayrette birazcık emeğimiz, payımız varsa
ne mutlu bize.
bağlandığı her şeyinden vazgeçmeye zorlanmamış mı, zorlanmıyor
mu? Bizi biz yapan her şeyimiz eskidir, o halde kötüdür mantıksızlığıyla ortadan kaldırmaya çalışmamışlar mı, çalışmıyorlar mı? Bu
Gayret bizden, tevfik Yüce Allah’tandır.
Abdullah UÇAR
Konya - 2007
milletin müşterekleri, mukaddesleri nelerse onlar hafızalardan silinsin, unutulsun diye ne mümkünse yapılmamış mı, yapılmıyor mu?
Dil mi, unut gitsin... Din mi, olmaz eskidir unut gitsin... Tarih hiç olmaz, eskilerle uğraşmayın. Gelenek, görenek, örf âdet zâten
13
14
Çanakkale
Çanakkale
lüzumsuz. Ruhsuz korkuluklara döndük. Biz eskilerimize ve geçmişimize hiç hasret duymuyoruz.”1
“Gelecekte bizi nelerin beklediğinin en iyi falcısı, geçmişte başımıza gelenlerdir.”
Şu araştırma neticesi de ne kadar ibretlidir: 27 Ülkede 32 bin
John Sheran
“Geçmiş asla ölü değildir, hatta geçmiş bile değildir.”
öğrencinin katıldığı çok geniş bir kamuoyu araştırması yapıldı.
Araştırmanın adı “Gençlerin Tarih Bilinci Üzerine Karşılaştırmalı
Avrupa Projesi” idi. Bu araştırmadan çıkan sonuca göre: “Tarihi ile
Faulkner
Bu geçmiş insanı geriye çekmez, ileriye iter. Ve tahminlerin
en az ilgilenen ve Tarih öğretmenlerini en az dinleyen ve itimat et-
aksine bizi geriye, geçmişe doğru süren gelecektir. (Işık ve karanlığın
meyen” öğrenciler Türk çocukları çıktılar.2 Şurası bir gerçek ki; bu
bir birini takip etmesi gibi.)3
neticeyi alabilmek için, içeride ve dışarıda, din, dil, tarih ve ecdat
“Geçmişine taş atanın, geleceğine gülle atarlar.”
düşmanları uzun zamandır var güçleri ile çalışmaktadırlar.
Bahtiyar Vahapzâde
“Tarihini bilmeyen milletlerin haritasını, başkaları çizer.”
Ama geçmişine borcunu ödemeyen, vefa duygusundan yoksun, aslını inkâr eden haramzâdelerin ne kadar büyük faturalar
Bütün nebatat (her türlü yeşillik, meyve, sebze...) kökünden
ödemeye mahkum olacaklarını dile getiren meşhur düşünür ve ilim
sulanır. İnsanlar da rûhî ve fikrî gıdasını kökünden (geçmişinden)
adamlarından bazılarının sözlerini arz ediyorum:
alması gerekir. Aksi takdirde gelişmesini tamamlayamaz, kısa za-
“Geçmişine sırt çeviren bir kimse, geleceğini tasarlamayı hak
edemez.”
manda kurur, yok olur gider.
Merhum Osman Turan bu gerçeği şöyle dile getirir: "Tarih bir
Oscar Wilde
“Tarih öğrenmeyenler, onu tekrar yaşamak zorunda kalırlar.”
milletin hâfızası gibidir. Hâfızası olmayan insan ne ise, Tarihini
bilmeyen insan da odur." 4
Böyle insanlar, üç katlı bir evin orta katında oturup da, alt ve
Santayava
“Tarih muazzam bir erken uyarma sistemidir.”
üst katla hiç ilgilenmeyen, zemini su mu basmış? temel mi çökmüş?
Norman
Cousins
“Tarih kralların, paşaların çiftliği değil, milletlerin tarlasıdır.
Her millet geçmişte bu tarlaya ne ekmişse gelecekte onu biçer.”
s.211.
2- Tarih ve Düşünce Dergisi, Şubat 2000, sayı 4, s.77.
15
enkazın altında kalıp heder olan mirasyedilere benzerler.
İşte Türk Milleti son asırlarda hafızası olmayan, geçmişini
bilmeyen, geleceğiyle ilgilenmeyen, ebeveynini tanımayan, tarihinden ve misyonundan haberi olmayan, sadece bulabildiğiyle
Voltaire
1- Beynun Akyavaş, “Sultanîyegâh İstanbul”, T.D.V. Yayını Ankara
çatımı akmış? duvar mı yıkılmış?.. asla aklına getirmeyen, neticede
2001,
3- Mustafa Armağan, “Osmanlı İnsanlığın Son Adası”, DA Yayınları, İst.
2002, s.89.
4- Yılmaz Öztuna, “Tarih Sohbetleri”, Ötüken yay. İst. 1988, s.50.
16
Çanakkale
Çanakkale
karnını doyurup, gününü gün etmekle meşgul köprü altı çocukları
Hamdullah Suphi Tanrıöver Milli Eğitim Bakanı iken, Yugos-
haline getirildi. Bu durumu Atatürk’ün yakın mesai arkadaşlarından
lavya'nın en büyük şairlerinden Tatelesko'yu İstanbul’a davet eder.
Falih Rıfkı Atay şöyle itiraf ediyor:
Tatelesko, Kanuni Sultan Süleyman'ın Türbesini ziyaret etmek
“Benim neslimin en büyük günahı, tarihini bilmemek, tarihine
isteyip, türbenin kapalı olduğunu görünce bizimkilere şöyle der:
inanmamak ve bilhassa tarihinden kendinde bir şey devam ettiğine
"Tarihi olmayanların bile, milli birlik ve beraberliklerini sağlayabil-
inanmamaktı.”5
mek, gençliğine bir gaye ve ideal verebilmek için, efsaneler uydur-
Böyle insanların gayeleri, hedefleri, idealleri yoktur ve hiçbir
dukları bir dönemde, sizin buraları kapalı tutmanız ne kadar abes?”7
yere varamazlar. Başta biz olmak üzere, dünyada bunun örnekleri
Bir mânia, bir hendek atlayacak veya uzun atlama, yüksek
pek çoktur. Dün dünyaya hükmeden bu millet bugün, 70 mil ötedeki
atlama yapacak kişiler, geri giderler, hız ve güç kazanarak süratle
Kıbrıs’a söz geçiremiyor. 80 sene önce bir ilçemiz durumunda olan
gelir ve engeli atlar, gâyelerine ulaşırlar. Geçmişin ilmini ve tecrübe-
milletlere bile bugün el açar, yardım ister durumdayız. Akif’in:
sini tevârüs etmese, bugünün insanı bulunduğu seviyeye nasıl
Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri
ulaşırdı? Bugün en çok ilerleyen yükselen devletlerin, tarihlerine en
Üzengi öpmeye hasretti Garbın elçileri
fazla bağlılık gösteren devletler olduğu gözler önündedir. Beş yüz
dediği gibi, dün Sultanımızın ayağını öpmeyi şeref telâkki
senelik bile tarihi olmayan ABD basit konular ihtiva eden Vestern
eden milletler, bugün bakanlarımızı gümrüklerinde veya bürolarının
(kovboy) filmleri ile bütün dünyaya tarihinin reklâmını yapmaktadır.
kapılarında saatlerce bekletip,6 sadist zevklerini tatmin etmekte, tari-
Bizde ise “Tarih” veya “Ecdat” sözünü ağzına aldığın an, “Şanlı
hin rövanşını çok gaddarca almaktadırlar.
tarih hummasına müpteladır, iflâhı mümkün değildir!” teşhisiyle
Milletini manevi bağlarla birbirine bağlayabilmek, onlara bir
birini sevdirebilmek, ortak paydalar etrafında toplayabilmek, aynı
hemen dışlanır, tâbir câiz ise aforoz edilirsin.
İngilizler; sömürgelerinde her türlü fakültenin açılmasına mü-
hedef ve istikamete sevk edebilmek için tarihi olmayan milletler bile
saade ederler, fakat Tarih ve Edebiyat
efsâneler uydurmakta, yalancı tarihler ortaya çıkarmaktadırlar. Biz
burada okuyacak talebelerin, mutlaka İngiltere de eğitim görmelerini
fakültelerini
açtırmazlar,
ise torunlarına dedelerini tek ve yegâne düşman olarak gösteren,
(burslar vererek, çeşitli imkanlar sağlayarak) temin etmektedirler.
başka milletler Mars ve Venüs’e dolmuş seferleri başlatıp, yıldızlar
Çünkü tarihi ve edebi zevklerini iyi bilen bir millet, kendi benliğini
arasında dolaşırken, bireylerin kafasından yukarıya çıkamayan,
dinine ve geçmişine sövmekle vakit kaybeden tek milletiz.
5- Falih Rıfkı “Harp Mecmuası”, Hazırlayanlar: Dr. Ali Fuat Bilkan,
Ömer Çakır, Kaynak Kitaplığı, İst. 2004, s.143.
6- Hürriyet Gazetesi, 22.03.2000.
17
7- Akif Cemil, “Hamdullah Suphi Anlatıyor”, Zafer Dergisi, sayı 225, s.7;
Burhan Bozgeyik, “Tarih Nasıl Çürütüldü?”, Zafer Dergisi, Eylül 1995,
sayı 225, s.7.
18
Çanakkale
Çanakkale
bulur, özünü tanır ve hiçbir milletin egemenliği altında yaşamaya
katlanamaz.8
Bunu geçmişte bir tek Osmanlı yapmış, günümüzde de yapsa
yapsa ancak onların torunları olan bu millet yapar. Bütün telâş ve
Bunun için sömürgeci yani emperyalist devletler, kurbanlarını
korku budur. Bu milletin üzerinde oynanan akla ve hayale gelmeyen
mankurtlaştırıyor.9 Yani hâfızası silinmiş, geçmişini bilmeyen sürüler
oyunların sebebi de budur. İslâm aleminde bunu başaracak başka bir
haline
devlet ve millet de yoktur.
getirmek
Davignon,
istiyorlar.
Avrupalıların
Avrupa
Türkiye
Birliğinin
hakkında
mimarlarından
akıllarının karışık
Sözlerimizi teyit eden şu olay ne kadar ibretlidir:
olduğunu söyleyerek; “Osmanlı imajının para harcanarak silinmesi
Yakın tarihte ABD ve Rusya’nın devlet başkanları olan Regan
gerekiyor” dedi.10 Yani biz, Avrupalının kafasındaki Osmanlı imajını
ve Gorbaçov Cenevre’de buluşup şu kararları almışlardır: “Dünyada
silebilmek ve bizim onların torunları olmadığımızı ispat edebilmek,
İslâmiyet hızla yayılmakta ve Müslüman ülkelerde de maddi ve
aslımızı inkâr ettiğimizi kabul ettirebilmek için para harcamamız,
mânevi bir kalkınma var. Bu mutlaka önlenmeli ve dini uyanış
gayret etmemiz ve bunu mutlaka başarmamız gerekmektedir! ki
“İslâmî görünen” sapık inançlara kanalize edilmeli. İslâm ülkele-
onların içine girebilelim. “Ağacı, sapı kendi dalından olan baltayla
rinin kendi aralarındaki her türlü ilişkiler ve dayanışmalar önlen-
keserler” atasözünde olduğu gibi maalesef!
meli. Önümüzdeki asrın potansiyel lider ülkelerinden Türkiye’nin
Haçlı aleminin bugün en büyük hedefi ve gâyesi Osmanlı nesli
güçlenmesine mani olunmalı ve muhtemel bir İslâm dünyası lider-
olan bu milleti izole etmek. En büyük korkusu ise, geçmişte olduğu
liğine geçit verilmemeli. Türkiye’nin hem İslâm âlemi hem de Batı ile
gibi bu milletin şuurlanıp, dedeleri, yani Osmanlı gibi Hıristiyan
arası açılarak tecrit edilmesi mutlaka sağlanmalı...”11
âleminin karşısına dikilip, mazlum ve mağdur milletlerin kanı, canı
Tarihte 16’sı büyük olmak üzere Türk milleti 180 dolayında
ve kemikleri üzerine bina ettikleri medeniyetlerinin! can damarlarını
devlet kurmuştur.12 1915’li yani birinci dünya savaşının çıktığı yıl-
kesmesi, yani dünyayı hortumlamalarına mani olmasıdır.
larda bağımsız bir tek Müslüman devlet vardı Osmanlı. Bugün de
demokratik ve az çok hatırı sayılır bir tek Müslüman devlet var
Türkiye Cumhuriyeti.
İngiliz tarihçisi Bernard Lewis 1996 yılında İstanbul’da ver-
8- M. Fatih Can, “Dergilerden Bir Demet”, Tarih ve Düşünce Dergisi,
yıl 2000, sayı 4, s.8.
9- Eski Çinliler esirlerinin başına bir deri geçirir, güneşin altında aç
susuz günlerce bekletir bu işkenceden sonra esir hafızasını ve
şahsiyetini kaybeder, efendilerine kayıtsız-şartsız itaat eden köleler
olurlarmış. buna Mankurtlaştırma derlermiş. Bugün biz bu hale
geldik. İbrahim Refik, “Kültürde Dirilmek”, TÖV Yay.İzmir, 1998,
2. baskı, s.28.
10- Milliyet Gazetesi, 03.04.2004.
19
diği bir konferansta şöyle demiştir: "Bugün İslâm âlemi yeni bir lider
11- M.Fahri Can, “Türkiye Uyutuluyor”, Tarih ve Medeniyet Dergisi,
sayı 54, s.5.
12- Harun Yahya, “Osmanlı Vizyonu”, Tarih ve Düşünce Dergisi Hediyesi,
Ağustos 2003, Nesil Matbaacılık, İst. s.7.
20
Çanakkale
Çanakkale
bekliyor. Bunun zamanı geldi. Buda Osmanlı torunları olan sizlersiniz. Yitik yitirildiği yerde aranır."13
Haçlı âleminin bu aziz milleti nötralize etmek (tesirsiz hale
getirmek) için var gücüyle çalışması bu sebeptendir.
CİHAT
Cihat: Gayret etmek, çalışmak, gücü ve kuvveti kullanmak
gibi manalara gelir.
Istılahta ise: Allah yolunda, O’nun ismini yüceltmek, İslâm dinini yaymak, vatan, millet, bayrak ve namus gibi mukaddes mefhumları korumak maksadıyla, mal, can ve diğer vasıtalarla çalışmak,
gayret etmek, muharebe etmek manasınadır.
Önemine binâen Kur’an-ı Kerim’de 35 yerde cihatla ilgili
âyetler vardır. Bunlardan bir tanesinde Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:
“Müminlerden özür sahibi olmaksızın oturanlarla Allah yolunda
mallarıyla, canlarıyla cihat edenler eşit olamazlar. Allah,
mallarıyla,
canlarıyla
cihat
edenleri,
derece
itibariyle,
oturanlardan üstün kıldı. Allah onların hepsine de cenneti vaad
etmiştir. Bununla beraber Allah mücahitlere, oturanların üzerinde büyük bir ecir vermiştir.”14
13- 09.11.1996 Tarihli TV ve Gazeteler.
21
14- Nisa, 95.
22
Çanakkale
Çanakkale
Cihat âyetlerinin hemen hemen tamamında Yüce Allah
ederek şehit olurken tattıkları doyumsuz zevki bir daha tadabilmek
“mallarınızla ve canlarınızla...” ibaresini kullanır ve mal kelimesi
için tekrar dünyaya dönüp defalarca şehit olabilmeyi”22
isteyeceklerine dair hadisler serdetmesi Müslümanlar arasında büyük
ve hudutsuz bir cihat aşkının doğmasına sebep olmuştur.
önce geçer. Bu demektir ki, bugün halkımız arasında anlaşıldığı
kadarıyla cihat; sadece cepheye gidip savaşmaktan, şehit olmaktan,
gazi olarak geriye dönmekten ibaret değildir.
Cihat; her yerde, her zaman ve her türlü vasıta ile yapılabilir.
Müminin yaptığı her iş; dürüst, hilesiz ve hakkıyla yapması kaydıyla
cihat’dır.15 Faydalı ve bereketli olabilmesi için, Herkes kendi
sahasında ve kendi branşında cihat yapmalıdır. Yeri ve zamanı
gelince, icap ederse herkes cepheye koşup gerekeni yapmalı, ama sair
zamanlarda da mümin, her an cihat içinde olduğunu bilmeli. “Cihat
kıyamete kadar devam eder”16, “Kişinin nefsi ile yaptığı cihat en
büyük cihat’dır”17 sözleriyle Allah Rasûlü bunlara işaret etmektedir.
“Allah yolunda şehit olanlara ölüler demeyin. Onlar yaşıyorlar ama siz onları hissedemezsiniz.”18
Hz. Peygamber’in; “Şehitlerin kabir ve cehennem azabı
görmeyeceğini”19 bildirmesi, “Cennetin kılıçların gölgesinde”20
olduğunu, “Şehidin yakınlarına şefaat edeceğini”21 müjdelemesi,
“Allah’ın kendilerine verdiği akla ve hayale gelmez nimetleri
görünce Cennet ehlinden kimsenin dünyaya geri dönmeyi
istemeyeceklerini, ancak şehitlerin Cenâb-ı Hakk’a müracaat
15- Ebu Dâvud, Cihat, 6 (2486), 15 (2499).
16- Mecmeü’z-Zevâid c.1, s.106.
17- Tirmizî, Fedâilü’l Cihâd 2, (1621).
18- Bakara, 154.
19- Tirmizî, Fedâilül Cihâd, 2 (1621), Ebu Dâvud, Cihat, 16 (2500).
20- Buhârî, Cihat 22, 32, 156; Müslim, Cihat, 20 (1742).
21- Ebu Dâvud, Tirmizî, Et-Tâc c.4, s.335.
23
22- Buhârî, İman 25, Cihat, 5, 21; Müslim İmaret 108 (1877); Tirmizî,
Fedailül Cihat,13.
24
Çanakkale
Çanakkale
beni yenersin ama yeniliver de ben de cihada iştirak edeyim” diye
yalvarmıştır. Hanzala isimli delikanlı evlenmiş, gerdeğe girmiş, o
günün sabahında Uhut savaşına iştirak etmiş ve şehit olmuştur. Hz.
Halit b. Velid savaşlarda gösterdiği başarılardan dolayı Allah Rasûlü
tarafından kendisine “Seyfullah-Allah’ın kılıcı” lâkabı verilmiş, buna
rağmen şehit olamayıp rahat yatağında vefat edeceğine yakın
“Allahım! Vücudumda kılıç, ok, mızrak... yarası olmayan bir karış
Ashab'ta Cihat Aşkı
Hansa isimli kadın Câhiliyye döneminin kudretli şairlerindendir. İslam’dan önce iki kardeşi öldürüldüğü için senelerce ağıt yakmış, şiirler söylemiş ve onların intikamını almak için yeminler etmiş,
yer yok. Ömrü cihat meydanlarında geçen ben, böyle develerin yan
yatarak öldükleri gibi rahat yatağımda mı ölecektim, şehitlik şerefine
neye nâil olamadım?” diye Rabbine nazlanarak dünya değiştirmiştir.
çabalayıp durmuştur. Müslüman olduktan sonra ise; Kadisiye
savaşında 4 oğlunu şehit vermiş, ağlayıp sızlamadığı gibi, şehit anası
olmayı lütfettiği için Allah’a dua etmiştir.23
Hz. Ömer devamlı “Allahım beni şehit olarak öldür ve
Rasûlüyün beldesine gömdür” diye dua etmiş ve duası kabul
olmuştur. İstanbul önlerine gelen Eyüb Sultan diye maruf olan Ebu
Eyyüb el-Ensâri sefere çıkarken, atın üzerinde duramayacak kadar
ihtiyar ve zayıftır ama o yine de sefere katılmıştır. Kıbrıs’ta medfun
bulunan Peygamberimizin halası sefere çıkarken 86 yaşındadır. Refi
b. Hüdeyç isimli genç, Uhut savaşına katılabilmek için, boylu ve
büyük görünmek maksadıyla ayak parmaklarının ucuna yükselerek
Hz. Peygamberin önünden geçmiştir. Semüre isimli genci Rasûlullah
Uhut savaşına almayınca; “Ya Rasûlallah. Savaşa aldıklarınla güreş
tutayım yenilirsem alma, ama yenersem müsaade et cihada katılayım” demiş, kabul edilince güreş yaparken rakıbine “ne olur sen
Peygamber Efendimizin Kılıçları
23- M. Fethullah Gülen, “Sonsuz Nur”, Feza Yayıncılık, İst, 1994,
c.1, s.230.
25
26
Çanakkale
Çanakkale
Sonraki Dönemlerde Cihat Aşkı
Bu cihat aşkı Emevî’ler, Abbasî’ler, Selçuklular döneminde de
devam etmiş, Sasânî, Pers ve Bizans İmparatorluklarına son verilmiş,
Osmanlıda Cihat Aşkı
Çin İmparatorluğu hudutlarına dayanılmış, Kuzey Afrika baştan başa
“Düşman, hatlarımızı geçtikten sonra ölür-
fethedilip, Cebeli Tarık’tan atlanarak İspanya toprakları baştan başa
sem kendimi şehit kabul etmiyorum. Beni mezara
geçilip, Paris hudutları zorlanmış ve orada 820 sene hüküm sürecek
Endülüs İslâm devletinin temelleri atılmıştır.
koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler.
Fakat müdafaa hattımız bozulmadan şehit olursam,
“Müslümanlıkta cihat, bir saldırıcılık, şuursuzluk bir imha ve
kefenim, lifim, sabunum çantamdadır. Beni bu
istila olmayıp, barış ve müsamaha yolu ile temin edilemeyen gaye
mahalle gömeceksiniz ve gelen nesiller üzerime bir
uğruna baş vurulmuş son çaredir. Binâenaleyh bu noktada cihâdı
abide dikeceklerdir.”25 Şükrü Paşa
körü körüne bir dövüş ve kan dökücü cenk ve kavga görmeyip,
prensip
adına
kabul
edilmiş
mukaddes
bir
vazife
bilmek
doğrudur...”24
Bu hususta Osmanlılar çok daha farklı davranmışlar, ve tarih
sahnesinde müstesna bir yer işgal etmişler, Allah ve Rasûlü’nün
övdüğü, methettiği insanlar olmuşlardır.
İslâm ulemasının bir çoğuna göre Mâide Sûresinin 54'üncü
âyeti Türkleri işaret etmektedir ve şöyle buyrulmaktadır: “...Siz
ihtilâfa düşeceksiniz ey İslâm kavimleri! Ama ben bir kavim
göndereceğim ben onları çok severim onlar beni çok severler.
Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şid-
Kurtuba Büyük Camii
24- Sâmiha Ayverdi, “Osmanlı Asırları”, Damla Yay. İst. 1977, 2. Baskı,
s.50.
27
25- “Asker, Yönetici, İnsan”, s. 53. T.C. Genelkurmay Bşk. K.. K. K. Ank.
1995, s. 53.(Vasiyet, 1912 Balkan Harbi sırasında yazılmıştır.
Edirne’de 3. Mekanize Tümen Karargâhı şeref salonunda Şükrü
Paşa’ya ait şeref köşesinde kendisine ait özel malzemelerle birlikte
bulunmaktadır. 3 Tümen’e Amiral İsmail Kılkış tarafından verilmiştir.)
28
Çanakkale
Çanakkale
detlidirler. Allah yolunda cihat ederler. Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.”26
aşk ve şevkle cepheye giden gençlerin neler yaptıklarını da rahmetli
İstanbul’un fethiyle ilgili hadis ise herkesin malumu. “İstanbul bir gün mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne
güzel kumandandır ve onun askerleri ne güzel askerlerdir.”27
Bu inançla, bu duygu ve düşüncelerle, bu azim ve gayretle, bu
Şair Yahya Kemal’den okuyalım:
AKINCI
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Osmanlı nesli daha beşikte iken şehitlik ninnileri ile bü-
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
yümüştür. Devletin kurucusu Osman Bey: “At sırtından inmeyin,
Ak tolgalı Beylerbeyi haykırdı: “İlerle!”
karılarınız gibi rahat yatağınızda ölmeyin”28 diye vasiyet etmiştir.
Cihat aşkı her an gönüllerde canlı kalsın, şevkini ve heyecanını
tazelesin diye, Fatih dönemine gelinceye kadar, her namazdan önce
29
Mehter’e növbet vurdurmuşlardır.
140 bin kişilik orduyu 2500 km.
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle...
Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan,
Şimşek gibi Türk atlılarının geçtiği yoldan.
yürütüp dinlendirmeden savaşa sokup, Çaldıran’da zafer kazan-
Bir gün, dolu dizgin boşanan atlarımızla,
mışlardır. En popüler Padişahları Kanuni’nin 13 yılı bilfiil cephede
Yerden yedi kat arşa kanatlandık, o hızla...
ve çadır içinde geçmiştir. Askere giden ciğerpare evlatlarına anneleri:
Cennette bu gün gülleri açmış görürüz de,
“Cepheden kaçarsan emzirdiğim sütümü helâl etmem” demiş,
Hâla o kızıl hâtıra titrer gözümüz de.
babaları da: “Evlât bu millet koyuna kına yakar, Allah’a kurban
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
olsun diye. Geline kına yakar evine ve beyine kurban olsun diye.
Askere giden gençlerinin eline kına yakar, gerekince vatanına kurban
30
olsun diye. Benim yüzümü kara çıkarma”
diye vasiyet ederek,
düğüne bayrama gönderir gibi davullarla, zurnalarla asker uğurlamışlardır.
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
Mümkün mü? Elbette. Çünkü Cenâb-ı Allah; İmanlı, inançlı,
ihlâslı, her türlü hazırlığını yapmış, kendi üzerine düşeni yerine
getirmiş, düşmanının silahlarından ve malzemelerinden daha iyisi ile
mücehhez olmuş, neticede el açıp Allah’a dua eden, neticeyi ona
havâle eden, ondan yardım ve nusrat bekleyen insanlara yardım
26- Mâide, 54.
27- Müstedrek, c.4, s.422; Ahmed. b. Hanbel, Müsned, c.4, s.335.
28- Vecdi Bürün, “Nasıl Öldüler”, Ötüken yay. İst. 1964, s.42; Celal
Yıldırım, İslâm Türk Tarihinin Altın Sayfaları, Hikmet Yay.1978, s.387.
29- Von Hammer, “Osmanlı Devleti Tarihi”, Üçdal Neşriyat İst.1966,
c.1, s.71.
30- Bk: Mehmet Niyazi, “Kınalı Kuzu”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Nisan
1997, sayı 37, s.32. (Yozgatlı bir ananın oğluna mektubu).
29
edeceğini ve bu evsafta olmak kaydıyla az sayıda bile olsalar onları
galip getireceğini vadediyor.31
Bedir Savaşında bunu göstermiş ve müminlerin ordularını
Meleklerle takviye ettiğini bize bildirmiştir:
31- Bakara, 249; Enfal, 65.
30
Çanakkale
Çanakkale
“Hani Rabbin meleklere: Muhakkak ben sizinle berabe-
ekseri Müslümanların olmuştur. Bu mübalağa gibi görülmemelidir.
rim. Haydi iman edenlere destek olun, ben kâfirlerin yüreğine
Yani Yahya Kemal merhum biraz abartmış gibi düşünülmemelidir.
korku salacağım, siz de hemen boyunlarının üstüne vurun,
onların
bütün
parmaklarına
vurun
(doğrayın)
diye
Mesela:
vahyediyordu.”32
mıştır. Maddi ve teknolojik üstünlükleri bir tarafa bırakılsa bile,
19. Yüzyılda bile Osmanlı bire on katı fazla nüfusla savaş-
Bedir savaşında Müslümanlar 300 kişi, kafirler 1000 kişidir.
Balkan savaşlarında olsun, İstiklâl savaşında olsun 7-8 tane Avrupa
Uhut savaşında Müslümanlar 700 kişi, kafirler 3000 kişidir.
devleti ile aynı anda bir çok cephede savaşmıştır. İngilizleri,
Yermük savaşında Müslümanlar 20 bin kişi, kafirler 200 bin
Fransızları, İtalyanları... bir tarafa bıraksak bile sadece Rusya’nın o
tarihteki, yani 1912 li yıllardaki nüfusu 129 milyon, Osmanlı’nın
33
kişidir.
Malazgirt Meydan savaşında Bizans Ordusu 200 bin, Türk
nüfusu (Gayr-i Müslim tebaanın nüfusu da dahil) ise 42 milyondur.38
Ama onlar, İslâm aleminin bayraktarı olduklarını, Haçlı alemi-
Ordusu ise 50 bin kişidir.34
Mohaç Meydan Muharebesinde Osmanlı ordusu takriben 120
bin, Haçlı ordusu ise 300 bin kişidir. 35
Kanije Kalesini muhasara eden Haçlı Ordusu 100 bin, Onu
savunan Osmanlı Ordusu 9 bin kişidir.36
Preveze Deniz Savaşında Türk donanmasında 122 gemi, 20
nin karşısına kendilerinden başka çıkacak, yıkılmaz iman ve ihlâs
abidesi misali duracak milletlerin olmadığını biliyorlar, İslâm ve
Müslümanların fedâisi olarak kendilerini görüyorlar ve bu şuurla, bu
inanç ve itikatla nesillerini yetiştiriyorlardı. Onların hayat prensipleri
durumunda olan şu sözlere baktığımızda meseleyi daha iyi anlarız, ve
onları daha iyi tanırız:
bin asker vardır. Haçlı Armadasında ise 600 den fazla gemi ve 60 bin
“Allahü ğâyetüna: Gayemiz Allah’tır.
asker vardır.37
Günümüzde olduğu gibi, geçmişte de Haçlılar her zaman
ittifak edebildikleri için, her savaşta Müslümanlardan sayı bakımında
fazla olmuşlardır. Hal böyle iken, birkaç savaş müstesna galibiyet
Verrasûlü zeîmüna: Liderimiz ve önderimiz Hz. Peygamberdir.
Vel islâmü sebîlüna: Yolumuz İslâm yoludur.
Vel Kur’anü düstûruna: Uyduğumuz düsturlar Kur’an’ın
prensipleridir.
32- Enfâl, 12.
33- Fethullah Gülen, a.g.e. c.2, s.58.
34- Yılmaz Öztuna, “Büyük Türkiye Tarihi”, Ötüken Yay. İst. 1978, s.111.
35- “Osmanlılar Albümü”, Akit Gazetesi, 1999, s.85.
36- Yılmaz Öztuna, a.g.e. s.143.
37- Yılmaz Öztuna, “Türk Tarihinden Yapraklar”, M.E.B. Yay. 1000 Temel
Eser, İst. s.175.
31
Vel cihâdü hırfetüna: Cihat bizim san’atımızdır.
38- Mustafa Armağan, a.g.e. s.212-215.
32
Çanakkale
Çanakkale
Veşşehâdetü fi sebîlillâhi aksâ âmâlina: Şu dünyada en son
ve en ulvî gâyemiz; kadın-kız, mal-mülk, servet-sâman, mevkimakam, şan-şöhret... değil, Allah yolunda şehit olabilmektir.”
Şair bu durumu bir beyitle ne güzel dile getirmiştir:
Damarlarında şehâmet yüzerdi kan yerine
Yüreklerinde ölüm şevki vardı can yerine39
Tarihi rivayetlere göre Genç Osman, Bağdat seferine katılmak
istemiş ama, “yaşın genç daha tüyün (bıyığın) bile bitmemiş” diye
almak istemezler. Bu delikanlı eskiden gençlerin yanlarında taşıdıkları siyah kemik tarağı cebinden çıkardığı gibi: “Marifet bıyıkta
ise alın size bıyık” diyerek üst dudağına saplayınca, orduya almışlar
HAÇLI ALEMİ
Haçlıların Osmanlı Düşmanlığı
ve o dillere destan olan, efsanelere konu olan, marş olarak bestelenen,
İslâm’ın zuhurunu ve yayılmasını, Hıristiyanların Müslüman
asırlarca ordu mensupları tarafından söylenen ve Anadolu gençlerinin
olmalarını, Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilip neşvü nema
dilinden düşmeyen “Genç Osman” efsanesini gerçekleştirmiştir.
bulduğu Anadolu’nun Müslüman Türkler tarafından fethini, birçok
Hıristiyan devletin Osmanlı egemenliği altına girmesini, İpek
yolunun, yani can damarlarının Türkler tarafından kesilmesini bir
türlü hazmedemeyen ve devamlı Türk baskısı altında yaşamayı,
Hilâlin Haç’ı boğacağı korkusu ile dolu bir hayat sürmeyi
kabullenemeyen Hıristiyan âlemi, kutsal ittifaklarla, Haçlı orduları
ile, siyasi ve ekonomik baskılarla tarihi süreç içinde, İslâm âleminin
lideri ve bayraktarı olan Osmanlı ile devamlı kavga halinde olmuş,
Hz. İsa'nın isteği olan “Bütün Dünyanın Hıristiyanlaştırılması”40
arzusuna mani olan Müslüman Türk'ün imha ve izalesi için ne
gerekirse yapmıştır.
Bu habis ittifakın öncülüğünü de devamlı İngiltere üstlenmiştir. Her zaman, her yerde ve her hal ü kâr'da Osmanlının aleyhine
39- Mehmet Akif, “Safahat”, Yeni Matbaa, İstanbul 1966, s.119.
33
40- Matta, 28, 19-20, Markos, 16-15. M. Necati Özfatura, Yeşilay
Dergisi Mart 2004, sayı 843, s.10.
34
Çanakkale
Çanakkale
istememiştir.41
Julius Cesar (M.Ö. 101-44) çok çabuk ve kolay kazandığı bir
Günümüzde Osmanlı torunlarına biraz sıcak bakar gibi görünüyor
savaş için şöyle demişti: " Vini, vidi, vici-Geldim, gördüm, yendim".
ama, bu eşyanın tabiatına aykırıdır, yakında kokusu çıkar her halde.
Müttefik askerleri de, maddi imkansızlıklar yönünden belki tarihinin
çalışmış,
onun
kuvvetlenmesini
hiçbir
zaman
Birinci Dünya Savaşı başlarken İngiliz Başbakanı Asquit:
“Osmanlı Devleti kılıçla ortadan kaldırılacaktır.”, Savaş Bakanı
Kitchener da: “Osmanlı’yı mahvedinceye kadar savaşa devam
edeceğiz” demişlerdir.42
en zor döneminde olan Türk milleti ile yapacağı bu ölüm kalım
savaşının böyle olacağını zannederek Çanakkale önlerine gelmişlerdi.
Meşhur İngiliz Şairi Robert Brooke o günlerde şöyle şiirler
yazıyordu:
Sunday Times Gazetesinden Ellis Ashmead Bartlett43
Ça-
nakkale önüne gelen donanma için: " Son ve en büyük Haçlı Ordusu"
değerlendirmesini yapıyor ve şöyle diyordu:“Bu son haçlılar, bir
" Demek Galata kulesi 15 lik toplarımızla parçalanacak
Demek Ayasofya’nın halılarını mozaiklerini yağmalamak bana
kalacak
zamanlar Viyana kapılarından Kudüs’e kadar uzanmış olan eski Os-
Demek Deniz kana boyanıp leş dolacak
manlı İmparatorluğunun her bir köşesinde kemikleri dağılıp kalmış
Ve Türk lokumları benim olacak"46
Ortaçağ şövalyelerinin öcünü alacaktır.44 462 senelik Osmanlı’nın
kötü idaresinden sonra Haç’ı, bir kere daha, muzafferen Bizans
Meşhur İrlandalı yazar Bernard Shaw, İngilizlerin mizaç ve
önlerine götürecektir.”45
karakterini değerlendirirken şöyle der: “Çok iyi ve çok kötü hiçbir şey
yok ki onu İngiliz yapmasın! Ancak İngiliz’in hiç yanlış yaptığını
göremezsiniz. Çünkü her şeyi ilkeleri gereği yapar. Yurt severlik
41- Harp Mecmuası, Hazırlayanlar: Dr. Ali Fuat Bilkan, Ömer Çakır,
Kaynak Kitaplığı, İst. 2004, s.20
42- Sina Akşin, “İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele”, s.22.
43- Ellis Ashmead Bartlett, 1881-1931. “Çanakkale Gerçeği”, Gazeteci ve
savaş muhabiri, Çev. Krm. Yzb. Rahmi Bey, Günümüz diline çeviren:
Muzaffer Albayrak, Yeditepe Yay. İst. 2006. s.
Fanatik bir İngilizdir. Çanakkale savaşlarında bulunmuş, önceden
göklere çıkardığı Müttefik ordularını, işler kötüye gidince yermiş,
komutanları suçlamış, takibata uğramış birisidir.
44- İsmail Kayabalı-Cemender Arslanoğlu, “Çanakkale Savaşı 1915”,
s.126-145; Recep Şükrü Apuhan, “Çanakkale Geçilmez”, Timaş Yay.
İst. 2005, s.30.
45- Ellis Ashmead Bartlett, a.g.e. s.89.
35
ilkeleri gereği sizinle savaşır. İş ilkeleri gereği sizi soyar.
Sömürgecilik ilkeleri gereği sizi köleleştirir, kendine kul eder.”47
İngilizlerin ne kadar menfaatine düşkün ve Müslüman düşmanı
olduğunu, şair ve mütefekkir Ziya Gökalp şiir diliyle şöyle
değerlendirir:
Uzaklarda bir ada var
Halkına derler İngiliz
46- Yeşilay Dergisi, Mart 2006, Sayı 868, s.51.
47- İbrahim Refik, “Destansı Hüzün”, Albatros Yay. 7. Baskı, İst. 2001,
s.22.
36
Çanakkale
Hem medeni, hem canavar
Çanakkale
Avrupalılar o kadar Türk düşmanı ki, papazlar o kadar ger-
Fendinden emin değiliz
çekleri ters yüz ediyorlar ve Türk'e karşı düşmanlık besliyorlar ve
Doğrulukta Rus Kazağı
propagandasını yapıyorlar ki, 2000 sene önce, kendi inançlarına göre
Hz. İsa’nın çarmıha gerilişini sembolize eden bazı resimlerde bile, bu
Onun yanında sofudur.
işi Türklerin yaptığını yani Hz. İsa'yı Türklerin çarmıha gerdiğini çiz-
Topu tutar dört bucağı
dirmişler ve bunu lanse eden tablolar yaptırmışlardır.51
Denizlerin Moskofu’dur
İngilizler, l.Dünya savaşı yıllarında, Halifeliğin Kureyş’e ait
olduğunu şiddetle yaymışlar, dolayısıyla Osmanlıların halifeliğinin
Bunun en gizli emeli:
meşru olmadığını, Hilâfetin tekrar Araplara dönmesi hususunda
Müslümanlar uyanmasın!
yardımcı olacaklarını söyleyerek, Arapları isyana teşvik etmişler,
Uçtan uca İslâm ili
Hilafete bağlı olan diğer milletleri de şüphe ve tereddüde sevk
Kendine arpalık kalsın48
etmişler, Osmanlıyı parçalayabilmek için her türlü çareye baş vur-
Tarihçi Murphey’e göre Osmanlının gerilemesi, Rönesans
muşlardır.52
döneminde çağa ayak uyduramaması, Avrupa'nın kapıldığı rüzgâra
İngilizlerin, kandırarak Osmanlıya karşı savaşa sürmek istedik-
yelken açamaması, bazılarının zannettiği gibi, Avrupa’nın yeni-
leri Müslüman Hintlilerden bir çoğu,
liklerine kapalı kalması, dinin terakkiye mani olması, din adamlarının
fakat diğerlerine ibret olsun diye, ailelerinin gözleri önünde kurşuna
aydın ve ileri görüşlü olmamaları, halkı müspet yola sevk ve kanalize
dizilmişlerdir. Bu ve benzeri yöntemlerle kandırdıkları bir milyona
edememeleri gibi sebepler değil… bilakis Avrupa’nın onlara her hu-
yakın Müslüman’ı
49
susta ambargo uygulamasındandır.
cepheye gitmek istememiş,
cephelere sürmüşlerdir...Çoğunu da: Almanlar
İslâm Halifesini tutsak ettiler Türkleri zorla Hıristiyan yaptılar,
Sultan ll. Abdülhamid huzurunda, Japonların terakki edipte
camileri kiliseye çevirdiler, Kur'an-ı ayaklar altında çiğnediler…53
bizim neye edemeyişimiz dile getirilince, bu gerçeği şöyle izah
gibi Müslümanları galeyana getirecek yalanlarla kandırıp Hin-
etmiştir: “Biz de Japonlar gibi terakki edebilirdik. Onlar Avru-
distan’dan, Afrika'dan yüz binlerce Müslüman’ı getirip Müslüman
palıların pençelerinden uzak olduklarından bize nazaran bahtiyardırlar ve emniyet içinde yaşamaktadırlar. Maalesef biz tam
Avrupalı sırtlanların geçiş yerine çadırımızı kurmuşuz.”50
48- Ziya Gökalp Çanakkale 1915 CD’si. Tür Tarih Kurumu 2001.
49- Mustafa Armağan, a.g.e. s.191.
50- İbrahim Refik,“Ulu Çınarın Gölgesinde”, Albatros Yay. İst. 2004, s.39.
37
51- İbrahim Refik, “Tarih Şuuruna Doğru 3”, Albatros Yay. 4. Bas. İst.
2001, s.171.
52- Mehmet Niyazi, “Yemen Ah Yemen”, Türk Edebiyatı Dergisi, Aralık
2004, sayı 374, s.6.
53 - brahim Refik,“Destansı Hüzün”,Albatros Yay. 7. Baskı, İst. 2001,s.30.
38
Çanakkale
Çanakkale
Türk’e karşı savaştırmışlardır.54 Üstelik bunları lüzumsuz ölümler
Harbiye Nazırı W. Churchill: “Türkler insan değildir ki” diyerek
için yem olarak kullanmışlardır.
üzerimize zehirli gaz attırma emri vermiştir. Fakat İlâhî mucize daha
İngiliz'lerden birazcık Türk sempatizanı gözükenlerin bile
önce olduğu gibi tekrar eder ve o ana kadar denizden karaya esen
niyetlerinin ne olduğunu şu misal ne güzel dile getirir: “Türklerle
rüzgâr, bir hafta boyunca karadan denize esmeye devam ederek
yakın münasebetler içinde olmamız şarttır” düşüncesini taşıdığı ve
“Asım’ın neslini” imhadan kurtarmıştır.57
bunu açıkça ifade ettiği için İngiltere Başbakanı D’israeli’yi Avam
Çanakkale'de
zehirli gaz kullandıklarını kabul etmeyen
Kamarasında "Türkiye sempatizanı" olarak suçlamaları üzerine şöyle
İngilizleri kendi savaş muhabirleri yalanlıyor ve hatıratında şöyle
demiştir: “Türklere düşman olmak demek onları başkalarının kol-
yazıyor:
larına bırakmak ve bu zengin imparatorluğun toprak altı ve üstü ser-
“…Gaz kullanımına karşı savaşmak için faal hazırlıklar
vetlerini yine bizden olmayanlara teslim etmek anlamına gelir”55 Bu-
yapılıyor, çünkü istihbarat onun kullanılacağını söylüyor. Saat 9.30
gün AB'a girme hususunda Türkiye lehine bir politika izlenimi veren
da General’le (Godley) dışarı çıkıyorum…tercümanlar kendilerine
İngilizlerin bu tutumunun altında ne maksatlar ve menfaatler gizli
de gaz maskesi verilmesi hususunda, Başkumandanlık karargahına
olabileceğini okurlarımın takdirine bırakıyorum.
temsilciler gönderip ısrarcı oldular.”58
Çünkü onların kendi menfaatleri olmadan bizim lehimize po-
“…Burası da derenin içi gibi enkaz ve pislik ile doludur, her
litika izlemeleri aklen muhaldir. Bunu kendileri de her platformda
taraftan dayanılmaz derecede iğrenç bir koku yayılıyor ve
itiraf ediyorlar. Avam Kamarasının duvarında yazılı olan şu cümle
milyonlarca sinek sürülerle hücum ediyordu. Bir köşede tüfeklerini
bunun en açık ifadesidir: "İngilizlerin dostu yoktur, menfaatleri var-
dizleri üzerine aykırı koymuş ve birlikte oturmuş yedi Türk vardı.
dır."56
Bunlardan biri, arkadaşının boynuna kolunu dolamış ve yüzüne
Onların bize bakış açısını en güzel dile getiren olaylardan biri
mütebessimane bakıyordu. İşte bu anda ölüm, bu yedi arkadaşı
de şudur: Çanakkale'de ne yaptılarsa başarıya ulaşamayıp çaresiz
avlamıştı. Bunların tamamı sanki uyuyor gibi görünüyorlardı çünkü
kalınca Türk siperlerine zehirli gaz atmayı müzakere ederler. Ami-
bu yedi Türk askerinden ancak birisinde yara izi gördüm(
rallik Lordu’nun “İnsanlık suçu” diye reddetmesine mukabil, İngiliz
diğerlerinde hiçbir şey yoktu)"59
54- M. Sercan Tayşi, “Çanakkale Zaferi”, İslam Dergisi, Mart 1990.
İbrahim Refik, “Geçmişten Geleceğe Işıklar”, Albatros Yay. 5. bas. İst.
2003, s.102.
55- İlhan Bardakçı, “İmparatorluğa Veda” Hülbe Yay. İst. 1985; İbrahim
Refik, “Tarih Şuuruna Doğru-2”, Albatros Yay. 7. Bas. İst. 2001, s.45
56- İbrahim Refik, “Boğaziçi Notları 1”, Albatros Yay. İst. 2001, s.124.
57- Nezih Uzel, “İslâm’ın Çanakkale Savaşı” Zaman Gazetesi, 18 Mart
1989.
58- Aubrey Herbert,”Çanakkale (Devler Ülkesinde Devler Savaşı)” Çev.
Seyfi Say, Ataç yay. İst. 2006. s.90, 93.
59- Ellis Ashmead Bartlett, a.g.e. s.193.
39
40
Çanakkale
Çanakkale
“...Bu havanlar topları kısa menzilden düşman siperlerine dik
Kurtuluş savaşı yıllarında, dokuz cephede63 savaşırken esir
olmak üzere 30 veyahut 70 litrelik melinit’il bombaları düşüren
düşen ve dünyanın çeşitli yerlerine esir kamplarına götürülen ve
ölümcül silahlardı.”60
takribi sayıları 200 bin civarında olduğu söylenen Türk askerlerine de
Bu gaz ve çürümüş insan etlerinin kukusundan rahatsız olan
İngilizler çok kötü muamele etmişlerdir. Bunlardan 15 bin kadarının
İngilizlerin sık sık ateşkes istemelerini Esat Paşa Hatıralarında şöyle
gözleri, "Tedavi ediyoruz" bahanesiyle İngiliz ve Ermeni doktorlar
izah eder: “İngilizler böyle bir görüşmenin yapılmasını dört gözle
tarafından kör edilmiş, kobay olarak kullanılmış, üzerlerinde bir çok
beklemekteydiler. Çünkü, Gelibolu’nun çoğunlukla kuzeyden esen
ilaçlar denenmiştir. Olay duyulup memlekette büyük infial oluşunca,
rüzgârı, ölülerin kokmuş vücudundan çıkan fena kokuları onlara
konu Mustafa Kemal Atatürk döneminde meclise kadar getirilmiştir.
doğru sürüklediğinden pek güç durumdaydılar.”61
Bu konuyu işleyen Konya’daki 'Öğüt' gazetesi İşgal kuvvetleri
Haçlıların ne derece Türk düşmanı olduklarının yansıtan bazı
misaller de şunlardır: İstanbul’u işgal ettikleri gün, dünya tarihinde o
tarafından kapatılmış Fakat Atatürk tarafından maddi manevi yardım
görerek tekrar açılmıştır.64
güne kadar hiç görülmemiş, bir uygulamayı başlatmışlar ve yayınla-
Yaralı, susuz, yorgun, aç bî ilaç Filistin cephesinden geri çe-
dıkları askeri bir emirle, rütbesi ne olursa olsun Osmanlı subayları,
kilen Osmanlı askerlerini, gözü dönmüş Arap eşkıyalarına öldürte-
yine rütbesi ne olursa olsun müttefik subaylarına selam vermeye
bilmek için İngilizler: "Türk askerleri altınlarını yutup karınlarında
mecbur bırakılmışlardır. Yani Ömrü cephelerde geçen ve yaşı 70’e
saklıyorlar" diye propaganda yapmış ve bir çok vatan evladının çölde
yaklaşan bir Osmanlı generali veya mareşali, müttefik kuvvetlerden
karınlarının pala ve cembiyelerle (bir tür bıçak) deşilerek şehit edil-
bir teğmene selam verme mecburiyetinde62 bırakılmıştır. Bu ne kadar
mesine sebep olmuşlardır.65
aşağılayıcı ve Haçlı kinini yansıtan bir olay. Bu durum çok ağırına
Plevne
Şehitlerimizin
kemiklerini gemilerle İngiltere'deki
giden bir çok Osmanlı subayı ya Anadolu’ya atlamış, Kurtuluş
Bristol limanlarına götürüp gübre yapan İngilizlerden her halde daha
Savaşımızın nüvesini teşkil eden ittifaka katılmış, veya mecbur
medenisini beklemek saf dillik olur.66 Ama kaderin cilvesine bakın
olmadıkça üniforma değil, sivil elbiseler giymişlerdir.
ki, bugün bu zaferlerimizi anma törenlerinde bunlara düşman demekten bile nerdeyse men edilir duruma geldik.
60- Ellis Ashmead Bartlett, a.g.e. s.182.
61- İsmail Çolak, “Çanakkale’nin Kahraman Mekteplileri”, Lamure yay.
İst. 2006, s.53.
62- Tarık Balioğlu, “Bir hayal-i muhal”, Tarih ve Medeniyet dergisi,
Aralık 1996, sayı 33, s.29. A.Emin Yalman, “Yakın Tarihte Gördüklerim Geçirdiklerim”, Pera Yay. İst. 1997, c.1, s.543-584-657-643.
41
63 - Doğu (Kafkas), Irak, İran, Suriye, Kuzey Afrika, Canakkale,
Makedonya, Romanya, Galiçya cepheleri.
64- Cemalettin Taşkıran, “Ana Ben Ölmedim”, Türkiye İş Bankası Yayını,
İst. 2001, s.143.
65- Musa Anter, “Hatıralarım”, Yön yay. İst 1991, s.86; İbrahim Refik,
“Tarih Şuuruna Doğru-2”, Albatros Yay. 7. Bas. İst. 2001, s.63.
66- Yılmaz Öztuna, a.g.e.c.7, s.296;Zafer Dergisi, sayı 117, s.18.
42
Çanakkale
Efendim bunlar geçmişte kaldı. Günümüz Avrupalısı çok
farklı. Medeni, insancıl, merhametli, demokrat, insan haklarına say-
Çanakkale
menfaatlerinden başkasını düşünmezler. Kimseye acımazlar ve
merhamet etmezler. Bunu zaman zaman kendileri de itiraf ediyorlar:
gılı, hatta hayvanlara bile ne kadar şefkatli olduğu zaman zaman
William M. Pickthall ( 1875-1936) şöyle demiştir: “Biz İngiliz
medyaya yansıyor! diyenler çıkabilir. Bu sebeple bir de yakın ta-
milleti iyi niyetli fertlerden oluşmuşuzdur ama bütün olarak dost
rihten misal verelim: Bosna Savaşında batılı askerler, geçmeleri
olmayan bir milletiz”.68
gereken mayınlı bölgelerden, savaşta ana-babasını kaybetmiş öksüz
Bunlar öyle taraflı, iki yüzlü, riyakar, insafsız bir politika
çocukları yem olarak kullanarak geçmişlerdir. Mayınlı bölgelere
izliyorlar ki, içlerinde birazcık insaf sahibi olan kişilerin sabrını
çikolatalar atmışlar, açlıktan kıvranan çocuklar onları kapabilmek
taşırıyorlar ve gerçekleri söylemekten geri duramıyorlar. Bu cüm-
için koşmuşlar, ölenler ölmüşler, ölmeyenlerin temizledikleri yerler-
leden olan şu itirafta çok çarpıcı: Independent muhabiri Robert Fisk,
den de Batılı kahramanlar! geçmişlerdir.67
2005 yılında Londra metrolarında patlayan bombalardan sonra
Yine 13.02.2006 tarihli gazetelere bakılırsa, o günkü yayınlar
Başbakan Toni Blair’in “Barbarca saldırılar” demesi üzerine bir
hatırlanırsa; Basra'da 13-15 yaşında gösteri yapan çocukların
yazı kaleme aldı ve şöyle dedi: “Evet barbarca. Ama 2003 de Ame-
sokaktan toplanıp bir Avluya getirilip İngiliz askerleri tarafından
rikan-İngiliz ittifakının işgal ettiği Irak’ta sivillerin öldürülmesi,
nasıl insafsızca, vicdansızca dövüldüğü ve dövülürken nasıl kah-
Iraklı çocukların atılan misket bombalarıyla paramparça olması,
kahaların atılıp, sadist çığlıklarının salındığını görebilirler. Ebu
Amerikan ordusunun kontrol noktalarında masum Iraklıların
Gureyb cezaevinde ise bu tabloların binlercesinin yaşandığı yine
vurulması da barbarca değil mi? Bu bir çelişki, onlar öldü mü savaş
dünya gündemine yansımıştır. Yansımayan saklıda, gizlide olanları
zayiatı, biz öldüğümüz zaman barbarca bir terörün kurbanı
ise tahmin etmek zor olmasa gerek.
oluyoruz”69
Hangi husus olursa olsun genelleme yapmak, bazılarının yap-
Bugün ABD, bütçesinin %70 den fazlasını, İngiltere'de %57
tıkları yüzünden bir ırkı, bir kavmi, bir milleti…karalamak doğru
den fazlasını savaş sanayisine yani insan öldürmeye ayırıyor.70
değildir ve benim sevmediğim bir husustur. Buna eski tabirle ifrat,
ABD'nin günlük askeri harcaması 973 milyon dolardır.71 Eğer bu
günümüzde kullanıldığı şekliyle fanatizm veya radikalizm denir ve
hiç tasvip edilmemesi gereken bir husustur. Dolayısıyla elbette Batılılar içinde de, fertler (kişiler) söz konusu olduğu zaman çok iyi
insanlar vardır. Ama onların devlet politikaları söz konusu olunca
67- Hürriyet Gazetesi 11 Mayıs 1995; İbrahim Refik, “Tarih Şuuruna
Doğru-2”, Albatros Yay. İst. 2001, s.45.
43
68- William M. Pickthall (1875-1936) Balkan Savaşı günlerinde Türkiye
ve bazı Osmanlı diyarını gezen ve olumlu tespitleri olan bir İngiliz.
Tarih ve Düşünce Dergisi, Nisan 2005, sayı 57, s.31.
69- Yeni Şafak, 09.07.2005, Tarih ve düşünce Dergisi, Ocak 2006,
sayı 62, s.74.
70- Sızıntı Dergisi, Mayıs 1989, s.132; İbrahim Refik, “Tarih Şuuruna
Doğru-2”, Albatros Yay. İst. 2001, s.122.
71- Yeşilay Dergisi, Mart 2003, sayı 832, s.21.
44
Çanakkale
Çanakkale
paranın yarısı dünya insanlığı için, açlık çeken insanlar için, temel
eğitim alamayan insanlar için, bulaşıcı hastalıkların pençesinde
kıvranan insanlar için… ayrılmış olsa, her taraf güllük gülistanlık
olur. Ama bu korkunç para bu sahalarda değil de, insanları öldürme
ve öldürtme hususunda kullanılmaktadır.
Batılı geçmişte arenalarda tatmin ettiği bu hobisini, bu gün
bütün dünya sathına yayarak gerçekleştirmektedir. Afganistan ve
Irak'ta savaşan ABD'li Korgeneral James Mattis, San Diego kentinde
Irak'ın İşgali konulu bir konferansta "Müslüman zımbalamak
(vurarak öldürmek) çok eğlenceli bir şey" demiştir.72 Bugün ABD'nin Nükleer ve kimyasal silahları bahane ederek girdiği Irak'ta
bilhassa Felluce'de kimyasal silah kullandığı tespit edilmektedir.73
Yine batılı bu sadist zevklerini tatmin için Afrika ve Güney
Amerika'nın Amazon ormanlarında hedefleri gerçek insan olan safariler düzenlemektedir.74
Biz onların hayranıyız ama onlar bize insan gözüyle bakmıyor.
ABD’lilerin büyük lügati Webster’s New International’a göre Türk:
“İki yüzlü, vahşi, gaddar, şehvetperest bir kimsedir.”75
72- Milliyet 05.02.2005; D. B. Tercüman, 05.02.2005.
73- Yenişafak 31.12.2004.
74- Hürriyet Gazetesi 11 Mayıs 1995; İbrahim Refik, “Tarih Şuuruna
Doğru-2”, Albatros Yay. İst. 2001, s.45.
75- Ragıp Akyavaş,“Tarih Meşheri”, T.D.V. yayını Ankara 2002, c. 1,
s.171.
45
46
Çanakkale
Çanakkale
1920'li yıllardan itibaren bir komünist fobisiyle (korkusuyla)
bizi bir asra yakın kullandılar. Hudutsuz askeri harcamalara ve silahlanmaya sevk ettiler. Kalkınmak için gereken potansiyelimizi bize
silahlar satarak kendilerine kanalize ettiler. Avrupa'nın bekçiliğini
yaptırdılar. NATO, CENTO gibi paktlar kurdurdular. Ama bu
paktların gizli arşivlerinde, ta o zamanlar hazırlanmış, Türkiye'nin
nasıl bölünmesi ve parçalanması gerektiğinin, Doğu ve Güneydoğu'da sözüm ona basit basit devletlerin nasıl kurulması icap
Haçlıların Çifte Standardı
ettiğinin, plan ve projeleri son zamanlarda ortaya çıktı. O gün yazılan
Bunları, küreselleşen dünyada Avrupalı ve Hıristiyan düşmanı,
senaryolar bugün sahneye kondu ve alnında kara lekesi olmayan şanlı
fanatik insanlar yetiştirmek, geçmişin küllenmiş yaralarını yeniden
Mehmetçiklerimizin başına çuval geçirdiler. Onurlarını zedelemeye
kanatmak, gençleri kin ve düşmanlık duygularıyla bilemek
için
çalıştılar. Kaymakamımızı tokatladılar. Muhribimize (güya hataen!)
yazmıyoruz. Sadece Avrupalının reklamlarda görülen Avrupalı
ateş edip subay ve askerlerimizi şehit ettiler ve burnumuzun dibinde
olmadığının bilinmesi, madalyonun öbür yüzünün görülmesi, şu
asırlarca başımıza bela olacak bir türedi devlet kurdurdular…
günlerde beraber dans etmeye hazırlandığımız insanların tanınması
için yazıyoruz. Affetmek erdemlilik, unutmak ve umursamazlık ise
aptallık ve ahmaklıktır. Geçmişte yapılan bu haksızlıkları, bu katliamları, bu soykırımları, bu iftira ve tezvirleri, bu insanlık dışı tutum
ve davranışları… affedelim, bağışlayalım, bu adâvet duygularını
kıyamete kadar sürdürmeyelim, menfaatimiz gerektiriyorsa onlarla
dayanışma ve işbirliği içinde olalım… Bunlara hiçbir itirazımız yok.
Ama onların geçmişte ve yakın tarihte yaptıklarını ve hala yapmakta
olduklarını unutalım, umursamayalım, öğrenmeyelim, genç nesillerimize aktarmayalım yani mankurtlaşalım dersek işte bu en büyük
Bugün bile AB yetkilisi Joost Lagendik: "Ordu provokasyona
geçti. PKK da buna silahla cevap verdi"76 demektedir. Yani doğu ve
Güneydoğu'daki terör ve katliamların müsebbibi olarak ordumuzu
göstermektedir. Bu adam hakkında savcılarımız dava açmışlar ama
netice alınamamıştır. Adamlar o kadar Türk ve Müslüman düşmanıdırlar ki, PKK nın yaptığını meşru ve mubah sayıp, Ordumuzu
yargılamaktan çekinmiyorlar. Zaten PKK belasını çıkarıp başımıza
musallat edenlerde onlardan başkası değildir. Batılının ne kadar açık
ve bariz çifte standart uyguladığına birkaç misal arz ediyorum:
felaketimiz ve sonumuzun başlangıcı olur. Biz buna karşıyız. Batılı
Rum araştırmacı Tony Angastiniotis 1974 yılında 126 Kıbrıslı
geçmişte ne ise günümüzde de odur. Değişen hiçbir şey yoktur.
Türk'ün katledilişini, dolayısıyla Türk Ordusunun bu sebeple adaya
Sadece günümüzde iletişim vasıtaları ellerinde olduğu için insanları
çıktığını anlatan bir kitap yazınca Rum kesimi ayağa kalkmış... Önce
kandırmaları ve yönlendirmeleri daha kolay olmaktadır o kadar.
76- Milliyet Gazetesi, 20.12.2005.
47
48
Çanakkale
Çanakkale
istenmeyen adam ilan edilmiş, ardından devlet televizyonundaki işini
onlara heveslenenlere de şimdi diyeceğimiz bir şey olmaz. O
ve dostlarını kaybetmiş... Sonuçta çareyi KKTC'ye sığınmakta
dönemde denmesi gerekeni Ziya Paşa söylemiş:
bulmuştur.77 Rum kesimindeki aydınlar! bizdekiler kadar hoşgörülü
ve kahraman! değiller ki bu adama sahip çıkmadılar.
Bu zata
Avrupa'daki
Toplum
İnsan
Hakları
Kuruluşlarından,
Sivil
Örgütlerinden, Sınır Tanımayan Gazetecilerden, AB üyeleri ve
parlamenterlerinden…
kimse
sahip
çıkmamış,
mahkemelerine
katılmamış, bu adama fikirlerinden dolayı böyle haksızlık yapar,
mahkeme eder, ceza verirseniz AB üyeliğiniz zarar görür, prestijiniz
zayıflar… falan gibi bir şeyler de söylenmemiş ve adam kaderine
terkedilmiştir.
Muîn-i zalimin dünyada erbab-ı denaattir
Köpektir zevk alan sayyad-ı bî insafa hizmetten
İngiliz ve Fransızları da yanımıza alarak girdiğimiz Kırım
Harbi’nde (1853) cephede büyük yararlıklar gösteren Hazan Ağa’ya
Fransızlar nişan (madalya) vermeye kalkınca o büyük gazi bunu
reddetmiş ve şöyle demiştir: “Benim vücudumda Allah’a gösterecek
bir çok nişanım var. Kullara hele hele gavura gösterecek nişana
ihtiyacım yok”78 diyen,
Halbuki bizde milyonlarla Ermeni'nin soykırıma tabi tutulduğunu söyleyen aydınımıza, kendi aydınlarımız! nasıl sahip çıktılar.
Ezdirmediler, yedirmediler, gevdirmediler! dünya ayağa kalktı, AB
etrafına çelikten zırh ördü ve neticede dünyada dağıtılan en büyük
ödüllerden birine layık gördüler.
1919 da Fransız ordusu Maraş’a girmek üzeredir. Nimet azgını
nankör Ermeniler, Hırlakyan isimli birinin başkanlığında her türlü
hazırlığı yapmışlar bu arada davul çalması için yörenin en iyi
davulcusu olan abdal Halil Ağa’yı çağırmışlar ve Fransız ordusunun
şehre girişi esnasında o maharetli kollarını çalıştırıp, davul çalmasını
Ama kendi padişahına suikast düzenleyen Ermeni teröristleri:
Ey şanlı avcı, dâmını beyhûde kurmadın;
Attın... fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!..
Kanlarla bir cinayete benzeyen bu iş
Bir hayr olurdu, misli asırlarca geçmemiş.
Diye övüp göklere çıkaran bir gafili, bir haini vatan şairi diye
istemişler ama Halil Ağa kabul etmemiş, ne teklif ettilerse, hatta
davulunun içini altınla dolduralım demelerine rağmen O şu sözleri
söyleyip Ermenilere tarihi bir ders vermiştir: “Ben nimetini yediğim
vatanın ve onun sahiplerinin göğsüne bu badireli dönemde tokmak
vurmam”79 diyen,
Hasan Ağa’nın, Halil Ağa’nın maya ve karakterinde insan ve
aydınlar yetiştirebildiğimiz gün, Haçlı’ya rüku etme zafiyetimizde
ortadan kalkacak inşallah.
lanse eder, okul kitaplarında körpe dimağlara örnek gösterirsek
78- Zafer Dergisi, sayı 221, s.7.
79- Zafer Dergisi sayı 219, s.16;”Sahibini Arayan Madalya”, DİB Yay.
Belgesel CD.
77- Taha Akyol, Milliyet, 07.02.2006.
49
50
Çanakkale
Çanakkale
Şu maddeler halinde sunacağım misaller ne kadar ibretlidir:
1-İsviçre’de "Ermeni Soykırımı olmamıştır" diyerek bir konferans veren TTK başkanı Prof. Yusuf Halacoğlu için İsviçre’de bir
80
savcılık Interpol aracılığıyla yakalama emri çıkarmıştır.
Çünkü bu
suçtur! Bunda ifade özgürlüğü olmaz.
2-Aynı şeyi söyleyen Doğu Perinçek İsviçre'de göz altına alınıp ifadesine baş vurulmuştur. Çünkü "Ermeni soy kırımı olmamıştır"
demek büyük suçtur! Bunda ifade özgürlüğü olmaz.
3-Ünlü tarihçi ve yazar Bernard Lewis'in, "Le Monde" gazetesine "Ermeni soykırımını reddediyorum" deyince Fransa'da mahkûm
edilmiştir. Bu da büyük suçtur. İfade özgürlüğüne girmez.
4-Yahudilerin Almanlar tarafından soykırıma uğramadığını
yazan David Irwing tutuklanmıştır. Çünkü böyle demekte suçtur.
İfade özgürlüğüne girmez.
lıyor! Avusturya hükümeti filmi yasaklıyor, filmin yapımcıları
AİHM'ye gidiyor...AİHM, ifade özgürlüğünün "aynı zamanda
inananların duygularına saygıyı da gerektirdiğini" belirterek davayı
reddediyor, filmin yasaklanmasını haklı buluyor.82
İngiltere'de 1996 yılında Rahibe Azize Terasa ile Hz. İsa'yı
uygunsuz şekilde gösteren bir video filmini hükümet yasaklıyor,
AİHM yine bu yasağı haklı buluyor.83
Neden Çünkü inançlara saygı göstermek, daha doğrusu Müslümanlardan
başkasının
inançlarına
saygı
göstermek
gerekir.
Gösterilmezse suçtur.
Ama 1.5 milyar Müslüman’ın sevgili peygamberine en ağır
hakaretleri yapmak fikir ve medya özgürlüğüne girer ve Batının o
dillere destan! adalet kurum ve kuruluşlarından yine bir ses çıkmaz.
Başları sıkışır sıkışmaz da hemen Haçlı Seferi çağrısı yaparlar.
5-Vakit Gazetesi yazdıkları bazı fikirler yüzünden Almanya'da
kapatılmıştır. Çünkü bu da suçtur ve asla fikir özgürlüğüne girmez.81
Ama sıra 1.5 milyar Müslüman’ın sevgili Peygamberini haşa;
terörist, sadist, kadın düşkünü, bağnaz, yobaz… göstermek suç
değildir. Çünkü Avrupa memleketlerinde fikir özgürlüğü vardır,
müdahale edemezler ve bir şey diyemezler! İşte Batılı bu.
Nitekim bu iki yüzlülük protesto edilince İtalyan Reformlar Bakanı
Roberto Calderoli: "Papa Benediktus'un derhal harekete geçerek
İslam Dünyasına karşı Haçlı Seferi başlatmasını" istemiştir.84
Haçlı ruhunun en büyük iki temsilcisi, diğerlerini de ifsad
ederek Irak'a Nükleer ve kimyasal silah yapıyor diye saldırdı ve işgal
etti. Ama neticede bunlardan hiçbirisi bulunamadı. Şimdi de aynı
bahanelerle İran ve Suriye'ye saldırmak üzere. Zeminini oluşturuyor,
"1994 yılında Avusturya'da, Hıristiyanlığın "üç kutsal"ı, yani
Tanrı, İsa ve Meryem'i sapık ilişkiler içinde gösteren bir film yapı-
80- 02.05.2005 tarihli Hürriyet Gazetesi ve diğer ulusal basın.
81- Hasan Pulur, Milliyet, 08.02.2006.
51
82- Taha Akyol, Milliyet, 07.02.2006; Otto-Preminger v. Austria, 295A (20.9.9).
83- Taha Akyol, Milliyet, 07.02.2006; Wingrove v. the UK-Rep. 1996V, fas. 23 (25.11.96).
84- Hürriyet Gazetesi, 08.02.2006.
52
Çanakkale
Çanakkale
bahanelerini hazırlıyor. Ama aynı bölgede, nüfus olarak, toprak büyüklüğü olarak bu Müslüman devletlerin onda biri büyüklüğünde bile
olmayan İsrail'in elinde her türlü silah var, üstelik bu Yahudi devleti
BM kararlarının yüzlercesine uymuyor, aldırmıyor ve bildiğini
okuyor, dünyanın en güçlü silahlarını ve savaş teknolojisini üretiyor
ona kimse bir şey demiyor. Bilakis her platformda onu destekliyorlar.
Sebep? Çünkü o da Müslüman düşmanı. "Düşmanımın düşmanı
dostumdur" kuralı gereği.
Avrupalının Dostluğu, Kalleşliği, Menfaatperestliği
“Avrupalının mabudu para, mabedi banka, dostu da
menfaatidir” derler. Bu bir realitedir ve tarih bunun örnekleriyle
doludur. Gerçi ibret alanlara günümüzde de çok açık deliller cereyan
etmektedir. Önce tarihten, sonra da günümüzden birkaç misal veriyorum:
Bizi ilgilendirmediği ve savaşa girmeye durumumuzun asla
müsait olmadığı bir dönemde, Ordu içindeki Alman hayranı
İttihatçıların teşviki ile, padişahın bile haberi olmadan Almanların
hatırına 1. Dünya Savaşına girdik. Ne ibretlidir ki, İngilizler 1914 de
Mukaddes şehir Kudüs’ü bizden alınca, aynı cephede savaştığımız
Alman askerleri: “Hıristiyanlar Mukaddes Kudüs’ü Müslümanlardan
geri aldılar” diye Almanya’da kiliselerde çanlar çalınmış, insanlar
sokaklara dökülmüş ve bayram yapmışlardır.85
Yine Almanların teşviki ile Sarıkamış harekatını başlattık.
Halbuki Doğudaki ordu kumandanları: “Bu mevsimde, bu malzeme
ve bu askerle bu hareket intihar olur. Giyecek, yiyecek ve lojistik
yönden çok eksiklerimiz var...” gibi raporlar verip harekâta karşı
çıkmışlar ama söz dinletememişlerdir. Allahüekber dağlarına kışın en
Osmanlı Arması
şiddetli zamanında sürülen vatan evlâtlarından on binlercesi, Ruslara
85- Mehmet Arif Bey, “Başımıza Gelenler”, İrfan Yayınevi, 1973, s.11-264.
53
54
Çanakkale
Çanakkale
tüfek atmadan soğuktan donarak şehit olmuş, bazılarını diri diri
Batılı yeri geldiği ve menfaati gerektirdiğinde birkaç güzel
kurtlar ve sırtlanlar yemiş, kargalar gözlerini çıkarmış,86 geri dönebi-
sözle karşısındakilerin gönlünü almasını bilir, muhatabını kandırma-
len binlercesinin de elleri ve ayakları donduğu için kesilip sakat kal-
sını başarır. Biri leğen tutar biri kan kusturur. Fakat her zaman onun
içi başka, dışı başkadır.
mışlardır. Bizi bu harekata teşvik eden Alman generallerin emekli
olduktan sonra yazdıkları hatıralarında: "Sarıkamış harekatının öyle
Alman Mareşali Liman Von Sanders: “Bir asker için mutluluk
sonuçlanacağını biliyorduk. Ama bu harekatın başlaması, Rusların
denen bir şey varsa, Türklerle omuz omuza savaşmaktır diyebilirim.
Kuzey Avrupa’da Almanlarla çarpışan kuvvetlerinden bir bölümünü
Fakir insanlardı; buğday kırığından yapılmış çorba en önemli
Kafkaslara kaydırması, dolayısıyla Almanların yükünün hafiflemesi,
yemekleriydi. Sağlıksız su içerlerdi. Çamur barınaklarda yatarlardı.
en azından Kuzey Avrupa’ya yedek kuvvetleri gönderememesi icap
ediyordu" diye yazmışlardır.87
Fakat en modern silah ve araçlarla donanmış düşmanlarına karşı
Aynı maksatlarla bize Filistin topraklarında, Filistin Orduları
dece ulvî bir vatan sevgisi vardı. Ölüme onlar kadar gülümseyerek
Komutanı Cemal Paşa karşı olmasına rağmen88 Alman subaylar
giden bir millet ferdi daha görmedim...”90 Evet böyle diyor ama, yeri
Kanal Harekâtını yaptırmışlar orada da 20 bin Mehmetçiğimiz heder
olmuştur.
geldiği zaman, yukarıdaki misallerde olduğu gibi, kendi menfaatleri
l. Dünya savaşında İngiliz donanması İstanbul önlerine ge-
aslanlar gibi savaşırlardı... Bu insanların kalplerinde sadece ve sa-
için yüz binlercesini gözünü kırpmadan ölüme göndermekten, bozuk
para gibi harcamaktan çekinmemişlerdir.
lince, müttefikimiz olan Almanların İstanbul elçisinin, İngilizlere
İngilizler barış zamanlarında bile Osmanlıya çok modern si-
şehrin plan ve projesini göndererek: "Bizim bulunduğumuz yerleri
bombalamayın. Diplomatik dokunulmazlığımız var" demiştir.89
lahlar satmamış, parası verilen gemileri bile anlaşmalara uymayarak
teslim etmemiş,91 verdiklerini de bazı teknik aksamını oynayarak
performansını yarıya düşürerek vermiştir.92
İnsan Haklarına Saygı hususunda da Batılının sicili pek parlak
değildir. Onların kafalarında insan eşittir Hıristiyan imajı vardır.
86- “Sarıkamış Allahüekber dağları faciası ve Enver Paşa”, İbrahim
Refik, Destansı Hüzün, Albatros Yay. 7. Baskı, İst. 2001, s.103;
İlhan Bardakçı a.g.e. s.212, 301, 454, 511.
87- General Kazım Karabekir, “İstiklâl Harbimizin Esasları”, Toker
Matbaası, İst. 1972, s.23; Zafer Dergisi, sayı 206, s.40.
88- Cemal Paşa, “Hatıralar”, İş Bankası Kültür Yayınları Yayın No: 495.
s.190.
89- İlhan Bardakçı, “Çanakkale”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, 1994,
sayı 2, s.11.
55
"İnsan Hakları" sözünden de, Hıristiyan hakları kastedilir ve öyle
uygulanır. Geçmiş ve günümüz bunun örnekleriyle doludur:
90- Mehmet Can,”Çanakkale Görülmeli”,Tarih ve Medeniyet Derg. Mart
1999, sayı 60, s.5.
91- İbrahim Refik,“Destansı Hüzün”,Albatros Yay.7.Baskı, İst. 2001, s.83.
92- İbrahim Refik, “Çanakkale’nin Ruh Portresi”, Albatros Yay. Şubat
2004, 10. baskı, s.102.
56
Çanakkale
Çanakkale
13 Mayıs 1915 gece yarısı Muavenet muhribi gizlice Morto
tamamen tahrip edilmişlerdi…. Enkaz arasında dolaşan aç
koyuna yanaşır ve ateşe başlar. İngilizlerin meşhur “Goliat” muhribi
kedilerden başka köy içinde tek bir canlı mahluk kalmamıştı.
üç torpil yer ve 570 mürettebatı ile denizin dibini boylayınca,
Hanelerin içerileri ve damları çökmüş ve döşemeler, yatak takımları,
Düşman gemileri menzilleri dahilindeki kasaba ve köyleri topa tutar.
Bu savaş kurallarına ve insan haklarına aykırı bir davranıştır. Harbiye
ocaklar ve mutfak edevatıyla karmakarışık bir hale gelmişti. Hülasa
burası harabiyet ve perişanlığın bir numunesiydi…”95
Nazırı Enver paşa İstanbul’daki tarafsız bir devletin temsilcisi olan
Amerikan elçisine nota verir:
“Dün, çok fazla önemsemediğim Anafarta köyünü topa tuttuk.
“Sivillerin öldürülmesini önleyin. Aksi halde İstanbul’da ne
Buradaki pek çok kişi, caminin minaresini tahrip etmek istiyor. İlke
kadar İngiliz ve Fransız varsa hepsini toplayıp Çanakkale’de bom-
olarak bununla Rheims Katedrali’nin yıkımı arasında bir fark
görmüyorum.”96
balanan bölgelere götüreceğiz. Önce kendi vatandaşlarını öldürsünler” der.93
Başka bir savaş muhabirleri Aubrey Herbert’de şöyle yazar:
Çanakkale’de İngiliz askerlerinin teslim olan Türk askerlerine
Yahudi asıllı ABD elçisi Morgenthau bu hususta büyük çaba
bile ateş ettikleri, beyaz bayrakla görüşmek üzere gelmek isteyen
sarf ediyor ve sadece 30 kişilik bir gurubun götürülmesini sağlıyor.
Türk askerlerini bile vurdukları yine kendi savaş muhabirlerinin
itiraflarıyla sabittir.97
Bu gurubun içine bir rahip gönüllü katılmıştır. Bunlar Gelibolu'da bir
hafta kalıp geri dönmüşlerdir.94
Aynı muhabirler kendilerinin bu kalleş tutumlarının yanında
Her yerde yalan, tezvir ve iftiradan çekinmeyen, başları
Türklerin mert ve medeni davranışlarını da kitaplarında şöyle dile
sıkışınca iki yüzlü davranmaktan asla kaçınmayan Haçlılar hala biz
getiriyorlar: “5 Mayıs Çarşamba Kabatepe (günlükten) : ‘Geçen gün,
sivil köyleri bombalamadık derler ve Enver Paşa'nın bu uygulamasını
bizim
savaş kurallarına aykırı ve barbarlık olarak tanımlarlar. Halbuki kendi
savaş muhabirleri hiç te öyle yazmıyorlar:
yaralılarımızı alıp getirmemize izin vermişlerdi. Bu o talihsiz
çıkarmadan sonra yaşanmıştı.”98
aşağıdaki
saldırımız
başarısız
“Kale ile kasrın arka tarafında Seddülbahir köyü bulunur
burada sağ olarak bir tek hane kalmamıştı, bunların hepsi kasır ile
kaleye karşı açılan devamlı ve yoğun bombardımanlardan dolayı
93- Hasan Pulur, Milliyet 18.03.2004 (O da Erol Mütercimler’in
Kadınlar Gemiler Otomobiller (Alfa Yay.) isimli kitaptan almış).
94- Aubrey Herbert -Henry Morgenthua, “Çanakkale (Devler Ülkesinde
Devler Savaşı)” Çev. Seyfi Say, Ataç yay. İst. 2006. s.160, 175, 179.
57
95- Ellis Ashmead Bartlett, a.g.e. s.135, 140.
96 - Aubrey Herbert, a.g.e. s.62.
97- Aubrey Herbert, a.g.e. s.48, 63.
98- Aubrey Herbert, a.g.e. s.50.
58
olduğunda,
Türkler
Çanakkale
Çanakkale
“...Triumph gemisi batıyor. Gerçekten de bütün ileri karakol
gemileri, hayatta kalanları toplamak için koşuşturuyordu. Türkler,
hayatta kalanlara mermi atmayarak gayet iyi davrandılar.”99
Türkler aleyhine müthiş propagandalar yapıp, akla hayale
gelmedik iftiralar atarak topladıkları sömürge askerleri, İngilizlerin
bu kalleş tutumlarını görünce kanaat değiştirmişler, Türk askerini
tanıdıktan sonra farklı davranmaya başlamışlardır. Savaş muhabirleri
bu konuya şöyle parmak basıyorlar: “Büyük Britanya’ya bağlı
ülkelerden
gelen
sömürge
askerleri
düşmana
Haçlıların Mağrurluğu
İngiliz donanması 200 yıldır hiç yenilgi almamıştı. Bu sebeple
karşı
sömürdüğü devletlerle ve topraklarla övünen Britanya Krallığına
küçümsenemeyecek bir nefret duygularıyla savaşa başlamışlardı.
"Üzerine Güneş Batmayan İmparatorluk" deniyordu. Bu nam, şan ve
Fakat bu duygular tedricen Müslümanlara duyulan bir saygıya
şöhretin temelinde de milyonlarca Asyalı,
Amerikalı... insanın kanı, canı, kemikleri vardı.
dönüştü. Doğal olarak başlangıçta adamlarımızın büyük çoğunluğu,
kendilerine karşı savaştıkları düşman hakkında hiçbir bilgiye sahip
değillerdi. Bir keresinde bir tabyadan aşağıya bakarken, birkaç
Türk’ün etrafta yürüdüklerini gördüm ve neden onların üzerine ateş
etmediklerini askerlerimize sordum. Adamlarımızdan biri: ‘Şey
onların üzerine ateş etmek merhametsizlik gibi geliyor, burası
onların vatanı ( gibi şeyler söyledi.)"100
Afrikalı,
Güney
Öyle bir hava ve mağrurluk içinde Çanakkale'ye geliyorlardı
ki; Komuta gemisi olarak Agamemnon isimli bir gemiyi seçmişlerdi.
Bu gemi; Troya savaşlarında yenilmez kral anlamına gelen ve
Asya’lılara
(Troya’lılara)
karşı
yenilmeyen
Avrupalı
Kral
Agamemnon’un ismini taşıyordu. Yani “biz yenilmeyiz, yenilmeyeceğiz” diyorlardı.
"Zulüm ile abad olanın sonu berbat olur" diye bir vecize
vardır. Çanakkale'de bu gerçekleşti ve "Yenilmeyiz diyenleri yenme
şerefi de şanlı Mehmetçiğe nasip oldu."
Bu milleti ve onun öz evlâtları olan Mehmetçiği tarihi tecrübeleriyle iyi tanıyıp değerlendiremeyen Batılılar öyle bir mağrurluk
ve öyle bir küçümseme havasıyla Çanakkale önlerine geldiler ki;
Müttefik kuvvetleri Komutanı General Hamilton Mondoros'taki
karargahında basın mensupları ile bir toplantı yapmış ve gazeteciler;
Osmanlı devletinin o günkü fakirlik ve imkansızlıklarını bildikleri
99- Aubrey Herberts. a.g.e. s.74.
100- Aubrey Herbert, a.g.e. s.120.
için şöyle demişlerdir: “Türklerin hali, fakirliği ortadadır. Acaba iyi
59
60
Çanakkale
Çanakkale
bir bildiri hazırlansa, dense ki, dostça davranılacak... itimat telkin
olduğunu, büyük bir gurur ve kibirle geldikleri Çanakkale önünde
edilse, iyi bir akşam yemeği verilecek ve her bir askere 50 şilin ödenecek... dense zannediyoruz ki, Türk mevzilerinde asker kalmaz...”101
cereyan eden bu savaşta: 200 yıldır hiç yenilgi almayan İngiliz Do-
1877 yıllarında İngiliz Başvekili olan Asguith şöyle der:
nanmasının yenildiğini, 205.000 İngiliz, 47.000 Fransız olmak üzere
252.000 askerlerinin öldüğünü görünce105 şöyle demiştir:
“Büyük hasta (Osmanlı) can çekişmektedir. Milletler ailesinin bu en
“1915 yılında bütün Avrupa’da milyonlarca insanın hayatı
kötü ferdi ölünce mezar taşına ne yazılırsan yazılsın, ama bir daha
ortaya kondu ve büyük taarruzlar yapıldı. Bu savaşta milyonlarca
dirilmemesi için ne gerekirse yapılsın...”102 Haçlı müttefikler
asker öldü veya yaralandı. Binlerce harp gemisi tarafından çeşitli
Çanakkale’ye işi bitirmek, ipi çekmek, infazı gerçekleştirmek, bir
denizlerde harekatlar yapıldı. Fakat bunların hiç birisi NUSRAT’ın
daha toprak üstüne çıkmamak üzere Osmanlıyı tarihin tarlasına
gömmek üzere gelmişlerdi ama elhamdülillah olmadı.
döktüğü mayınlar kadar harbin devamına ve düşmanın geleceğine
Çanakkale’ye gelen donanma için Bartlett şöyle der: “Son
gerçek Türk savunması önünde müttefikler armadası mağlup ol-
Haçlı Seferi’nden beri ilk defadır ki Batılılar, yine doğuya yönelmiş
muştur. Tek kelimeyle felaket”106, “...Tophaneli Hakkı Bey bu dök-
bulunuyor. Hıristiyanlık alemi, Fatih Sultan Mehmed’in 29 Mayıs
tüğü mayınlarla savaşı 2.5 sene uzattı. Çünkü biz suyu aşıp ge-
1453’deki uğursuz tarihte Bizans İmparatorluğuna indirmiş olduğu
çemedik. 2.5 senede 8.5 milyon Avrupalının ölümüne sebep oldu. Biz
şiddetli darbenin
geçmiştir.”103
boğazları aşıp Rus Çarlığına yardım edemedik. İngilizler burada
intikamını
almak
üzere,
birlikte
harekete
Çanakkale savaşları başlamadan Türklerle ilgili; “Bir elimizi
etkili olabilecek bir başarı gösteremedi. İnanmak istemiyorum fakat
yenilince Hindistan’da 300 milyon Müslüman’a hakim olamaz
duruma düştük ve İmparatorluk çatırdadı.”107
arkamıza bağlar, diğer elimizle ezer geçeriz o milleti”104 diyen Sir
Üstelik Hakkı Bey kalp hastasıdır. O mayınları döktüğü gece
Winston Churchıll; 7-8 Mart 1915 gecesi Nusrat mayın gemisinin
kalp krizi geçirir ama kimseye belli etmez. Dönüşte tedavi altına
döktüğü küflü-paslı mayınların, Müttefik donanmasından Bouvet,
İrresistrible ve Ocean gibi en büyük gemilerinin batmasına sebep
alınır. Bazı kaynaklarda da o gece ikinci bir krizle şehit olduğu
yazılmaktadır.108
101- Mehmet Niyazi, a.g. dergi, s.32; Bazı kaynaklarda 10 şilin
geçmektedir. Sir Lan Hamilton, “Gelibolu Günlüğü”, çev. Osman
Özdeş, Garanti Matbaası, Hürriyet Yay. İst. 1972, s.243.
102- Ahmet Emin Yalman, a.g.e. c. 1, s.391.
103- Ellis Ashmead Bartlett, a.g.e. s.46.
104- Ahmet Şimşirgil, “Destan Süngülerle Yazıldı”, Tarih ve Medeniyet
Dergisi, Mart 1999, sayı 60, s.8.
105- İsmail Bilgin, Tarih ve Düşünce Dergisi, Şubat 2004, s.54.
106- Çanakkale Şehitleri Tanıtım ve Araştırma Derneği, 2004 yıl dönümü
Yayını İzmir, s.8; M. Erdoğan Satıcı, “Çanakkale Savaşında Türk
Denizcileri” Tarih Dergisi, Mart 1990.
107- Mehmet Niyazi, a.g. dergi, s.31.
108- İsmail Bilgin, Türk Edebiyatı Dergisi, Mart 2004, sayı 365, s.60;
National Geographic Türkiye, nisan 2005, s.51.
61
62
Çanakkale
Çanakkale
İstanbul’a girince harcayacakları paraları hazır olsun diye İngilizler, 10 şilinlik banknotlarının üzerine Osmanlıca “60 gümüş
kuruş” kelimelerini yazdırıp bastırmışlardır.109
İngiliz
Harbiye
Nâzırı
Lord
Kitchener
şöyle
demişti:
“Gelibolu şehrinin karşısında bir denizaltımız su yüzüne fırlayıp,
İngiliz sancağını üç kere sallarsa yarımadadaki bütün Türk
garnizonu tabanları yağlayıp soluğu Bolayır’da alır.”110
" Mağrurun hasmı Allah’tır" diye atasözü vardır. Bunlarda bu
kadar kibirli olunca, Allah kendilerine hak ettikleri ceza ve cevabı
vermiştir.
Yine bu azınlıklar cepheden yaralı ve bitap vaziyette dönen
askerlerimizi gülerek ve alay ederek karşılıyorlardı.112
Kendi milletimizden oldukları halde, Mehmetçik ve onun
bağrından
çıktığı
aziz
milletin
neler yapabileceğini hakkıyla
anlamaktan aciz olan bazıları da, kendini bu havaya kaptırmış ve
Nedim'in:
Bu şehri Stanbul ki bî misli bahâdır.
Bir sengine yek pâre Acem mülki fedâdır.
İngiliz ve Fransız donanmaları Çanakkale Boğazına gelir
gelmez Beyoğlu’ndaki azınlıklar “Muzaffer Haçlıların!” merasimle
Bir gevher-i yekpâre ki iki bahr arasında.
geçeceği yolları gören pencereleri kiralamakta, İngiliz Büyükelçi-
Hurşîd-i cihan tâb ile tartılsa sezâdır.
liğinde de, gelecek misafirleri ağırlamak için harıl harıl hazırlıklar
yapılmakta” idi.111
109- İbrahim Refik, “Çanakkale’nin Ruh Portresi”, Albatros Yay.
Şubat 2004, 10. baskı, s.49. Şu durum da dikkatimizden kaçmamalı:
Her şeye rağmen, bütün fakirlik ve imkansızlıklara rağmen 10 İngiliz
Şilini bizim 60 kuruşumuz ediyor. Yani bizim paramız onların
parasından daha kıymetli. Birinci Cihan Harbi yıllarında bile: 1
Osmanlı lirası 3.70 dolara, 18.45 marka, 17 İsviçre frangına, 23
Fransız Frangına eşitti. Cumhuriyetin ilk yıllarında (1923) bile bir
doların 90 kuruş olduğunu biliyoruz. Bkz: Abdullah Uçar, “İ2slâm
Âlemi Neden Geri kaldı?”, Konya 2004, s.195. – Tarih ve Medeniyet
Dergisi, c.1, s.52.
110- M. Erdoğan Satıcı, “Çanakkale Zaferinde Türk Deniz Kuvvetleri”
Türk Dünyası Dergisi, Mart 1990.
111- Mehmet Kafkas, “Çanakkale Geçilmedi mi?” Zaman Gazetesi, 18
Mart 1990.
63
diyerek övmeye çalıştığı, Peygamber dudaklarından dökülen
dürrü güherlerle taltif ve takdir edilen, asırlardır dünyayı idare eden
Cihan İmparatorluğuna başkentlik yapan İstanbul'u terk edip, Sultan
ve idareyi Konya'ya taşımanın hazırlıklarına başlamışlardı.113
112- Tarih ve Düşünce Dergisi, Nisan 2005, sayı 57, s.30.
113- Mustafa Turan, “Destanlaşan Çanakkale”, Papatya Yay. İst. 2005,
s.39.
64
Çanakkale
Çanakkale
Osmanlıya esir düşmüş ve yıllarca esir olarak yaşamış daha
sonra kurtulup hatıralarını yazmış bir Alman'ın hatıralarındaki şu
satırlar gerçeği anlatmaktadır:
“Türkler tarafından esir alınmış yüzlerce Hıristiyan genci
buralarda (Enderun’da) tutulur. Bunlara yılda iki kez ipek giysiler
armağan edilir. Başlarında ağa dedikleri bir yönetici bulunur. Çeşitli
Esirlere Muamele ve İnsan Haklarına Saygısı
sanat dallarına mensup ustalar bu gençleri hangi sanata merak ve
İngilizler, ölümüne savaşsınlar, ya ölsün ya öldürsün, başka bir
yetenekleri varsa o alanda eğitirler. Böylece her birinin özelliği
ihtimal kalmasın ki, mutlaka savaşı kazanalım, dünya kamuoyundaki
eğilimi, kabiliyeti, becerisi dikkate alınarak mükemmel sanatçılar
yetiştirilir...”115
prestijimiz sarsılmasın… gibi düşüncelerle hem kendi askerlerini,
hem de sömürgelerinden toplayıp getirdiği milyona varan değişik
milletlere mensup askerleri: "Türkler barbar, vahşi, gaddar, mer-
İngilizce bir romandan özetlenerek alınan şu olay da ne kadar
çarpıcı ve gerçekleri sergiliyor:
hametsiz, esirleri yamyamlar gibi yiyen veya işkencelerle mutlaka
"…Romanın konusunu, Mora'lı bir devşirme Hıristiyan genci-
öldüren insanlar. Sakın ha esir olmayasınız!" gibi propagandalarla
onları kandırmış, efsunlamış ve savaş makineleri haline getirmiştir.
nin başından geçenler teşkil ediyordu. Mora'lı genç ailesinin rızasıyla116 16 yaşında devşirilmişti. Sonra bir Müslüman Türk ailenin
Sonradan yazılan kitaplardan, hatıralardan, mektuplardan,
esirlerden alınan ifadelerden… İngilizlerin bu yalancılığı ve Türk
düşmanlığı açık ve sarih olarak ortaya çıkmıştır. Ama bu da kendilerinin çok aleyhine olmuş, sömürgelerdeki Efendi imajları zedelenmiş, menfaatleri için her türlü çareye baş vuran, insanî ve etik
kural tanımayan sahtekarlar oldukları anlaşılmıştır.
Tabi bunların hepsi iftiradan ve düşmanlıktan başka bir şey
değildir. Osmanlının esirlere çok iyi muamele ettiği tarihen bilinen
bir gerçektir. Esaret hayatındaki sosyal refah ve huzuru hür hayatında
kendi memleketinde bulamadığı için tarihte gayri Müslimlerden
savaşlarda Osmanlıya gönüllü esir olanlar çıkmıştır.114
114- A.Kadir Özcan, Tarih ve Düşünce Der. Mayıs 2000.s.129, hatta
65
Ruslarla yapılan savaşlarda Rus askerlerinin daha iyi bir hayat
yaşayabilmek için Osmanlıya gönüllü esir oldukları (Tarih ve
Medeniyet Dergisi sayı, 11, s.24).
115- Michel Herbeer’in Anıları, “Osmanlıda Bir Köle”, 1585-1588,
Çeviren Türkıs Noyan, Kitap Yayınevi,İst. 2003. s.292.
116- Osmanlı, bazılarının iddia ettiği gibi küçücük çocukları ailelerinden
zorla devşirip (koparıp) onları zorla Müslümanlaştırmamıştır.
Ailelerinin gönlüyle çocuklar devşirilmiştir. Hatta devşirildiği
taktirde çocuklarının istikballerinin çok daha iyi olacağını bilen
aileler devşirme işini yapan insanlara yalvararak, hatta bazen onlara
rüşvet teklif ederek çocuklarını vermek istemişlerdir. Tıpkı şimdi
Avrupa veya Amerika devletlerinden burs alarak veya Gren Card
alarak bu devletlere gitmek için yarışan aileler gibi. 623 senelik
Osmanlı İmparatorluğunda 215 sadrazamın 78 i Türk kalanı
66
Çanakkale
Çanakkale
yanına verilerek Müslümanlaştırılmış ve Türkçe’yi öğrenmişti.
Bir İngiliz Teğmen hatıralarında şöyle yazar: “...Türkler büyük
Yeniçeri Ocağına katıldıktan sonra bir harpte gayr-i Müslimlere esir
bir yarma harekatına kalktı, fakat başarılı olamadılar. Yanki diye bir
düşmüştü. Esir düştüğü ailenin kendi ailesi olduğunu anlamış ve
İngiliz binbaşısı vardı. Onun büyük fedakârlığı sayesinde Türklerin
onlar da bunu öğrenince kendi oğullarını yeniden Hıristiyan olması
yarmasının önüne geçtik. Ama çok zayiat verdik. Bu arada 20 dola-
için ikna etmeye çalışmışlardı. Ancak sonradan Müslüman olan ve
yında Türk askerini esir aldık. Yüzbaşı Weistoch, büyük bir baraka
Yeniçeri teşkilatına alınan bu genç, Hıristiyan olmamış ve gizlice
ailesini terk ederek yine Osmanlı ordusuna kaçmıştı…"117
yaptırdı. Karşıda seyreden Türklere ibret olsun diye bu esirlerin
Ama maalesef şimdi, Nevzat Köseoğlu'nun ifadesiyle: "Küffar
hepsini barakaya doldurdu ve ateşe verdi. Batılı olduğum için
utanıyorum.”119
çocuklarını devşirip, yetiştirip, kendi memleketine savaşa salacak
Tarihî kin, buğz ve gayzla Çanakkale önüne gelen bu insanla-
kadar kültür potasında eriten bir millet şimdi kendi öz çocuklarına
şahsiyet kazandıramıyor..."118
rın gözünü kan bürümüştü. Hiçbir kanun ve kural tanımıyorlardı.
Ecdadımızın bu ulvî ve âlicenap tutumu geçmişte olduğu gibi
değildi. Çünkü onlar Türk milletini insan olarak görmüyordu.
Birinci Dünya Savaşının her safhasında da tezahür etmiş ve esirlere
İstanbul’a yaralıları taşıyan hastane gemisini bile tereddüt etmeden
hiçbir zaman kötü muamele edilmemiştir. Savaşta karşı karşıya iken,
bombalamışlar ve şimdi Akbaş Şehitliğinde yatmakta olan 200 yaralı
vatanını
Mehmetçiği
onlara çiğnetmemek, bayrağını indirtmemek, ezan-ı
Muhammedî'yi susturtmamak için onları öldürmüş, ama eline esir düşenleri de Hz. Peygamberin esirlere muamelesini örnek alarak,
emanet telakki etmiş, onlara misafir muamelesi yapmıştır.
Kendi çıkardıkları savaş kural ve yasaları bu topraklarda sanki geçerli
boğazın
dibine
göndermişlerdi.
Halbuki
sonradan
kendilerinin de ifade ettiği gibi, karşılarındaki Türk askerleri Kızılhaç
işareti taşıyan hiçbir şeye hatta yakın yerine ateş etmiyorlardı.120
Çanakkale savaşlarına katılmış bir Anzak askeri, Avustralya
yüze gelince kendilerinin ne kadar iki yüzlü ve kural tanımaz
Büyükelçimiz Baha Vefa Karatay Bey'e gönderdiği mektupta bir
hatırasını şöyle anlatıyor:
olduklarını, Türklerin ise ne kadar insancıl ve insan haklarına saygılı
olduklarını yine kendi hatıralarından ve vesikalarından okuyalım:
plajlar diye adlandırdığımız kıyı kesiminin iki mil kadar açığına
Türkleri barbar, vahşi ve yamyam olarak tanıyan, fakat yüz
“…Bir İngiliz hastane gemisi Suvla Koyu’nda 2 ve 3 numaralı
demirlemişti. Türk topçusu bu gemiye zarar verecek herhangi bir
girişimde bulunmuyordu.
devşirme veya dönme olması bunun sebebini her halde açıklasa
gerek. Tarih ve Medeniyet Dergisi, sayı 36, s.45.
117- İbrahim Refik,“Köklerden Göklere”,Albatros Yay.3.Bas.2001, s.105.
118- İbrahim Refik,“Ulu Çınarın Gölgesinde”,Albatros Yay.İst.2004, s.21.
67
119- Mehmet Niyazi, a.g. dergi, s.32; Mehmet Niyazi, 22 Mart 1999,
Zaman Gazetesi.
120- Mustafa Turan,“Destanlaşan Çanakkale”,Papatya Yay.İst.2005, s.55.
68
Çanakkale
Çanakkale
Bir gün müttefik savaş gemilerinden biri bu durumdan ya-
yüzbaşı böyle bir nişancıyı kalleşlikle nasıl avladıklarını şöyle
rarlanmak istercesine kıyı ile hastane gemisi arasına sokularak Türk
anlatır: “Suya giden askerlerimizden bazıları vuruluyordu. Fakat
siperlerini ateş altına almaya başlamıştı. Türkler de buna cevap
sağlık memurları rahatça gezebiliyordu. (Savaş kuralları gereği Türk
vermekte gecikmediler. Ne var ki gemiler birbirine hayli yakın
avcıları bunlara ateş etmiyor). Bir aptal askerimiz kalbinden biri de
olduğundan bazı mermiler hastane gemisinin yakınlarına düşüyordu.
omzundan yaralanmıştı. Artık bu avcıyı yok etme gereği ortaya çıktı
Türk topçusu bu durum karşısında hemen ateş kesti verdikleri
işaretlerle savaş gemisine oradan çekilmesini ihtar etmekteydiler.
ve bu görevi bir doktor üstlendi. Doktor harekete girişince yaralandı.
Doğrusunu söylemek lâzımsa bizler kendi tarafımızdan bir
medi. Doktor da görevini hakkıyla yaptı! (hile ile Türk avcıyı hakladı).123
geminin bu tarz hareketini hiç beğenmemiş, Türklerin davranışlarını
ise takdirle karşılamıştık. Türk askerinin bizden daha fazla insanî
duygulara sahip bulunduğunu da kanıtlamıştı.”121
Yaraladığı adamın doktor olduğunu anlayan avcı ikinci kez ateş et-
11 Mayıs 1915 de gelip yaralandığı için beş hafta sonra ayrılan
Halbuki onlar, bir tarafına Kızılhaç bir tarafına Kızılay bayrağı
Yeni Zelandalı Martin Alfred Brooke, Mehmetçiği tanıdıktan sonra
kendinde oluşan kanaat şöyledir:
takılmış, Çanakkale’den yaralılarımızı taşıyan hastane gemimiz Reşit
Paşa vapurunu uçaklarıyla, topçularıyla defalarca bombalamışlardır.
Zelanda’yı terk ettiğimizde Mısır’a gideceğimize inanıyordum.
Yine o günlerde esirlerimizi diri diri yaktıkları gibi, şe-
Ateşkes sırasında bazı Türklerle karşılaştım. Özellikle bir genç esir
hitlerimizin naşlarını da yakmışlardır: Savaş muhabirleri Bartlett
delikanlıyı hatırlıyorum. Bizden çok korkuyordu. Dedikodulara göre,
şöyle yazar: “…Etrafta bulunan ve alelacele toplanan türk
biz koloni askerleri İngilizlerden daha sert ve zalimdik, esirlere kötü
muamele ediyorduk. Bu genç o nedenle bizden çok korkuyordu.
cesetlerinden, bu sıcak iklimde bir an evvel kurtulmak en mühim bir
“Türkler ve Türkiye hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Yeni
mesele teşkil ettiğinden dolayı ateşte yakılıyordu. Bunlardan etrafa
Başta da söylediğim gibi, Gelibolu’dan önce Türk’ü fazla
yayılan çürümüş ceset kokusu hakikaten dayanılamayacak derecede
iğrençti.”122
tanımıyorduk. Ama her şey bitip savaş sona erince, “Johnny Türk”ün
Kendini feda ederek müstakil hareket eden cesur Türk avcıları
(keskin nişancıları)
hiç de fena bir insan olmadığını düşündüm. Sanıyorum İngiliz
komutanlarca fena aldatıldık...”124
için Royal Army Medical Cure’e mensup bir
121- Tekiri Abraham (Baha Vefa Karatay Bey’e gönderilen Anzak
mektuplarından); Recep Şükrü Apuhan, a.g.e. s.176.
122- Ashmead Bartlett, Çev. Krm. Yzb. Rahmi Bey, Günümüz diline
çeviren: Muzaffer Albayrak, Yeditepe Yay. İst. 2006. s.192.
69
123- Burhan Sayılır, “Çanakkale’de Ümitler, Yanılgılar, Gerçekler”, s.85.
124- Çanakkale 1915 CD’si. Türk Tarih Kurumu 2001.
70
Çanakkale
Çanakkale
Türkler Esirleri Yerler
25 Nisan 1915 günü Arıburnu’na çıkarma yapan Anzak subaylarından ikisi esir düşmüş 57. Alay komutanı Yarbay Hüseyin
Avni Bey’in çadırına getirilmiştir. Üzerlerindeki tabanca, dürbün,
İncil gibi eşyaları alınır, subaylar korkularından tir tir titremektedirler
ama onlara gayet insanca muamele edilir. Daha sonra da kurtulup
memleketlerine giderler.
Aradan yıllar geçer. 1945 yılında bu Anzak subaylarından biri
eşiyle beraber Türkiye’ye gelip, Çanakkale bölgesini yeniden gezmek
hatıralarını tazelemek ister, ama o yıllarda Çanakkale bölgesi Askeri
bölge kapsamındadır ve her zaman gezilemez.
Daha sonra Hava Kuvvetleri Komutanı olacak olan Orgeneral
Tekin Arıburun125 o zaman Genel Kurmay Başkanlığında Hava
Dairesi Başkanıdır. Ve bu emekli Anzak subayına üç gün izin verir
ve dönüşte kendisine uğrayıp bir çayını içmelerini rica eder.
125- Tekin Paşa aynı zamanda Yukarda zikri geçen 57. Alay komutanı
Yrb. Hüseyin Avni bey’in oğludur. kendisi 8 yaşında iken babası şehit
düşmüştür.
71
72
Çanakkale
Savaş bölgesini gezdikten sonra kendisine uğrayan bu çifti
Tekin Paşa evine götürür. Evin salonunda asılı duran Tekin Paşa’nın
babasının fotoğrafını görünce:
Çanakkale
görmüş ve çorbasını, tayınını (ekmeğini) onlara vermiştir. Kendi
yaya yürümüş ve atına İngiliz esirleri bindirmiştir.127
Bunlardan Morningpost’taki haberde şunlar yazılıydı: Avrupa
“İşte bu subay bizi esir almıştı” deyince, Tekin paşa babasın-
devletleri savaş esirlerini açlıktan ölmeye ve birçok mahrumiyetlere
dan intikal eden Tabanca, dürbün, İncil gibi hatıraları getirip Anzak
mahkum ederek fena muamelelerde bulundukları halde, Türklere esir
düşen İngiliz subaylarının hiçbir şikayeti yoktur.
subayına verince çok sevinir ve hayretler samimiyete dönüşür, Tekin
Paşa sorar:
-Babamın arkadaşlarından onun hatıralarını çok dinlemiştim.
Sizin esir oluşunuzda defalarca bana anlatıldı ve çok korktuğunuz ve
saatlerce tir tir titrediğiniz söylendi. Sebebi neydi? Misafirin cevabı
enteresandır:
“Bakın bugün hayattayım, diğer arkadaşım da Avustralya’da
yaşıyor. Babanız bize bir misafir gibi muamelede bulundu. Bu
Gazetemiz yazarlarından birine, Anadolu’da küçük bir şehir de
esir bulunan yeğeninden gelen mektupta şöyle denmektedir:
“Şehrin en güzel evlerinden birinde oturmaktayız. Türk subayları bize nezaketle davranıyor. Benim rütbemdeki Türk subayının
aldığı maaşı alıyorum. Üç Avustralyalı, sekiz İngiliz, iki Fransız ve
on iki Rus subayıyız. Bahçıvanlıkla meşgul oluyorduk, lakin çekirge
hücumuna uğradık. Ne güzel kavunlarımız salatalıklarımız vardı.”
günümüzü ona borçluyuz. Çadırındaki bu asil muameleden sonra
Kurtuluş savaşı subaylarından Galip Apak esaretten dönüp
hicap duydum… Halbuki çıkartmadan bir gün önce, Limni Adası’nda
İstanbul’da bir İngiliz gemisinden karaya çıkarken orada tercümanlık
bizlere hitap eden ordu komutanı, ‘Sakın Türklere esir düşmeyin ve
yapmak üzere bulunan bir Ermeni
ölene kadar çarpışın. Çünkü Türkler yamyamdır, sizi yerler’ demişti.
ediyorsun diye bir tokat vurur. Bunu görenlerin çoğu Galip Bey de
dahil oradan Anadolu’ya geçip mücadele etmeye karar verirler.128
Bizler de o gün esir düştüğümüzde çadırda yenileceğimiz saati beklerken, Türkler
bir Türk askerine neye acele
tarafından hiç beklemediğimiz centilmenlikle
karşılaştık. Ve bu savaşta asil bir milleti yakından tanımış ve
vatanları için ne büyük fedakârlıklara katlandıklarını görmüş
olduk.”126
Malta kampında saat 22 den sonra elektrik yakmayı kamp
kumandanı yasaklar. Sürgünlerden Ahmet Ağaoğlu mum ışığında
hatıralarını yazmaya çalışır. İngiliz erler buna müdahale ederler. O da
onlara gereken cevabı verir. Ertesi gün Kumandan: “Siz esirsiniz.
Mehmetçik denizden topladığı esirler üşümesin diye kendi
Bizim erlerimizin sözleri sizinkinden daha muteberdir..."deyince ona
paltosunu örtmüştür. Kendi yiyecek bulamazken, Osmanlı kültürünün
içinde bıraktığı terbiye ve alışkanlığa binaen esirleri misafir gibi
126- İbrahim Refik, “Çanakkale’nin Ruh Portresi”, Albatros Yay. Şubat
2004, 10. baskı, s.77; Yeni Düşünce, 01.12.1981, sayı 12.
73
127- Harp Mecmuası, Hazırlayanlar: Dr. Ali Fuat Bilkan, Ömer Çakır,
Kaynak Kitaplığı, İst. 2004, s.171.
128- Hasan Pulur Milliyet, 22.10.2003.
74
Çanakkale
Çanakkale
da gereken cevabı verir. “Kamptan haftalık dışarı çıkış iznin bir
eder yalvarırsa da zorla gönderilir, on gün sonra gözsüz olarak
dönerlerdi…”130
hafta iptal edildi” deyince o “Bundan sonra kamptan hiç çıkmayacağım” der ve İngiliz kumandan onu bu kararından vazgeçirmek için
aylarca uğraşır...129
Bunlar geçmişte kaldı, o günkü anlayış ile bugünkü çok farklı,
günümüz Avrupalıları çok değişti, böyle şeyleri artık konuşmak,
23 Ocak 1919 da Defteri Hakâni memuru olarak görevde iken,
yazmak, gündeme getirmek AB'a gireceğimiz şu günlerde gayet
Antep’i işgal eden İngilizler tarafından esir edilip, Mısır'da Türk
yersiz ve gereksiz diyenler olabilir ama şunu söylüyoruz: Düşman
esirlerin toplandığı Abbasiye Esir Kampına götürülen, Eyüp Sabri
Bey hatıralarında Şöyle der:
her zaman düşmandır. Düşmanı affetmek erdemliliktir, ama onun
dost olduğunu zannetmek gaflet va dalaletin en büyüğüdür.
“…Geçmiş yüzyılların vahşeti ve orta çağların Engizisyon fa-
Gerçeğin bu olduğu yanılanların yüzüne bir tokat gibi inmiş,
ciaları dahi, bu defa ki Abbasiye hastanesinde, Mısır’da Türk esir-
Bosna savaşında Haçlı'nın gerçek yüzü görülmüş, ibret alınmadığı
lerine yapılan cinayet ve hıyanetlere misal olunamaz. İngilizler,
için tarih tekerrür etmiş, Allah'ın haber verdiği131 realite de tecelli
etmiştir:
Ermenilere son derece yüz ve yetki vermiş, hareketlerinde serbest
bırakmışlardır. Bunlar da arzuları vechile, bîçare ve mâsum evlatlarımızın, yani esaret altında bulunan günahsız askerlerimizi bağırda
bağırda gözlerini oymuşlardır. Bunun sorumlusu hem yapan Ermeniler, hem yaptıran İngilizlerdir. Abbasiye hastanesinde Ermeni
doktorların ellerinde miller, kolları dirseklerine kadar sıvalı olduğu
halde sabahtan akşama kadar işleri güçleri Türk askerlerine
ameliyat yapmak ve onların gözlerini oyup çıkarmak olmuştur...
1995'te Bosna Savaşının cereyan ettiği günlerde BM kanalıyla
uçaklardan bildiriler atıldı, Radyo ve Televizyonlardan duyurular
yapıldı ve Sırpların zulmünden kaçan, dağlarda, ormanlarda, yer
altında dehlizlerde… saklanan çoluk, çocuk, kadın, ihtiyar, hasta,
yaralı… siviller Zepa'da Gorajde'de Srebrenitsa'da BM'in açtığı
kamplara giderler sığınırlarsa BM'in güveni ve garantisi altında
olacaklar.
Esirlerimiz sıcakta sabahtan akşama kadar güneş altında an-
BM'in ve AB'in bu sözlerine inanan 10 bine yakın Müslüman
garya çalıştıklarından kızgın kumun tesiri ile göz ağrısına tutulurlar
ve mecburen nöbetçi doktora müracaat ederlerdi.
Boşnak bu kamplara sığındı. Fakat bu insanlar Sırplara teslim edilip
Doktor bunların gözlerine ilaç koymaksızın ele bir av geçmiş
atarak kutlama yapan Avrupalı askerler kameralarla tespit edildi.
katlettirildi. Katliam esnasında şampanya içerek, sevinç çığlıkları
gibi sevinerek hemen hastaneye kaydeder, gözü ağrımakta olan
Mehmetçik hastaneye gitmek istemez ve gönderilmemesi için rica
129- A.Emin Yalman a.g.e. c.1. s.575.
75
130- Eyüp Sabri Akgöl, “Esaret Hatıraları”, Terc. Nejat Sefercioğlu, 1001
Temel Eser No: 130, İst. 1978, s.63.
131- “Sen onların dinine girmedikçe Yahudi ve Hıristiyanları asla
memnun edemezsin” Bakara 120.
76
Çanakkale
Çanakkale
Bunlardan Hollandalı General Hans Coozy'ye sebebi sorulduğunda:
"Çünkü Müslümanlardan nefret ediyoruz" demiştir.132
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞININ ÇIKIŞI
Avrupalı menfaatinden başka bir şey düşünmez. Fransız filozofu Sartre bu durumu şöyle dile getirir: “Paris’in ihtişamına çarpılan bir doğulu,o ihtişamın altında kendi atalarının çalınmış veya
gasp edilmiş zenginliklerinin yattığının farkında değil.”133
Gerçekten Avrupa medeniyeti Asyalıların, Afrikalıların, Amerika yerlilerinin, Azteklerin, Mayaların, İnkaların, kısacası Kızılderililerin, Eskimoların... kanı, canı ve kemikleri üzerine bina edilmiş bir
zulüm medeniyetidir.134
Balkanlardan çekilişimizin hazin tablosu
Avrupalının dünyayı sömürebilmek için kullandığı metot,
Emme-basma tulumbaya benzer. Ondan su çıkarabilmek için önce
içine bir miktar su dökmek lâzım. Avrupalı da önden güya insancıl
132- Milliyet Gazetesi, 15.07.1995; , Türkiye Gazetesi, 03.12.1995;
Milliyet Gazetesi, 18.02.1997.
77
133- Mehmet Can, “Nice Ağustoslara”, Tarih ve Düşünce Dergisi, Ağustos
2000, sayı 10, s.7.
134- Bu hususta geniş bilgi için bkz: Abdullah Uçar, İslâm Âlemi Neden
Geri kaldı?, Konya 2003, s.477 ve devamı.
78
Çanakkale
Çanakkale
amaçlarla sömüreceği devletlere bir miktar yardım eder gözükür,
sonra onun kanını emer, özünü tüketir.
Anadolu’nun fethedilmesini bir türlü hazmedememişlerdir. Bin se-
Avrupa’nın sömürü düzeni 19. yüz yılda zirveye ulaşmıştır.
aldığı günlerde, Papa 5. Nicolas bir ayinde; “İstanbul geri alınıncaya
Hususi sömürgeler bakanlıkları kurmak suretiyle dünyanın her türlü
kadar bir haçlı seferi başlatıyorum ve takdis ediyorum” demiştir ve
nelik bir kin ve düşmanlıkla kıvranıyorlardı. Fatih’in İstanbul’u
zenginliklerini kendi memleketlerine aktarmaya başladılar. Ama Al-
hâla devam etmektedir.135 Avrupa da basılan haritalarda hâla İstanbul
manları ve Rusları biraz işin dışında bırakıyorlardı. Bu sebeple
adının değil, Kostantin adının kullanılması, Uluslar arası toplantı-
birbirleri arasında da sürtüşme halinde idiler. Aralarında dünyanın
larda aynı ismin telaffuz edilmesi, Ayasofya minareleri arasına çan
kremasını bölüşme hususunda anlaşamıyorlardı. Bu ihtilaf Avrupa'yı
asılmış
barut fıçısı haline getirdi. Avusturya Arşidükü Ferdinand'ın bir Sırp
merkezinin hâla İstanbul’da tutulması... hep bu arzu ve emelin, bu
kin ve habis duygunun tezâhürüdür.
fanatiği tarafından öldürülmesi, savaş kıvılcımı oldu ve Birinci
Dünya Savaşını çıkardı. Balkanlarda basit bir bahaneyle çıkan savaş,
kısa zamanda bütün Avrupa’ya ve Rusya’ya yayıldı.
Almanya, Avusturya, Macaristan ve İtalya İTTİFAK devletleri, İngiltere, Fransa, Rusya İTİLÂF devletleri adı altında gruplaştılar fakat İtalya bir müddet sonra İttifak devletlerinden ayrılıp
İtilâf devletlerine katılmıştır. Osmanlı Devleti neticeyi az-çok tahmin
ettiği için İtilâf devletleri safında yer almayı arzu etmiş ve gizli gizli
bazı teşebbüslerde bulunmuş ise de, İtilâf devletlerinin niyeti
Osmanlıyı parçalayıp yutmak olduğu için kabul etmemişler ve bir
yerde karşı safa katılmaya Osmanlıyı mecbur etmişlerdir.
kartpostalların
satılması,
Ortodoks Patrikliğinin Genel
O tarihte, Osmanlı devletinden başka, Dünya üzerindeki bütün
Müslüman devletler sömürge durumunda idi. Her yönden zayıflamış
durumda olan ve Batılıların tabiriyle “Hasta Adam” durumuna düşen
Osmanlı’da tarih sahnesinden silinmeli ki, Müslümanların güvenip
dayanacakları hiçbir merci kalmasın, ve Haç’ın kayıtsız-şartsız
galibiyeti ilân edilsin. Bunu gören sömürge devletler de boyunlarını
büküp kaderlerine razı olsunlar, sahiplerini ve efendilerini! Hürriyet,
İstiklâl, bağımsızlık... gibi duygularla rahatsız etmesinler. Bunun için
her cihetten Osmanlı topraklarına saldırdılar. Birinci dünya savaşında
10.5 milyon insan ölmüştür. Bunlardan 3 milyonu bizim dedelerimiz,
yani hayatının baharında İmanı, vatanı, milleti, bayrağı, namus ve
Almanlar, Osmanlı devletinin de kendi saflarında mutlaka sa-
şerefi... için canını feda kanını sebil eden şanlı asker Mehmetçik veya
vaşa girmesini, Alman ordularının yükünün biraz hafiflemesini
onların aileleridir. Birinci dünya savaşı yıllarının üç meşhur
istiyorlardı. Bu sebeple devletin ileri gelen bir çok zevatının savaşa
şahsiyetinden biri olan Cemal Paşa şöyle der: “İstiklâl harbinde 3
karşı olmalarına hatta padişahın bile haberi olmamasına rağmen, Alman sempatizanı İttihatçıların marifetiyle savaşa girilmiştir.
Diğer Avrupa devletleri de bu duruma bir yerde memnun olmuşlardır. Çünkü Hilâl’le Haç’ın kavgası bir türlü bitmiyordu. Onlar
135- İlhan Bardakçı, a.g.e. s.267.
79
80
Çanakkale
Çanakkale
milyondan fazla Türk şehit verilmiştir. Tek tesellimiz de Türkün ebedi
ve ezeli düşmanı olan Çarlık Rusya’sının devrilmesidir...”136
ÇANAKKALE SAVAŞI
“Çanakkale Zaferi,
Türk milletinin eski kudret ve kuvvetini
muhafaza ettiğini, can çekişen bir İmparatorluk
içinde kahraman bir milletin varlığını meydana
koydu.”137
Fahri Belen
Sonradan Yavuz ve Midilli isimlerini alan Almanların Goben
ve Braslav isimli zırhlıları, Akdeniz de Müttefik kuvvetlerin gemilerinin takibinden kaçarak, İstanbul önlerine kadar gelmişlerdi. Müttefikler bunların iadesini isteyince Osmanlı Hükümeti; “Biz bu gemileri satın aldık” demiş, fakat kısa bir müddet sonra bu gemideki
Alman mürettebatın, Türk subay ve er kıyafetleri giyerek, Rusya’nın
Sıvastopol, Novarovski gibi bazı limanlarını topa tutunca, Ruslar ve
onlarla beraber olan İtilâf Devletleri Osmanlıya savaş açmışlardır.
Müttefikler Çanakkale’ye 18 zırhlı, 12 kruvazör, 27 muhrip,
506 top, 12 denizaltı, 1 uçak gemisi, 1 balon gemisi, 36 mayın
136- Cemal Paşa,”Hatıralar” İş Bankası Kültür Yayınları, Yayın No: 495,
s.427.
81
137- General Fahri Belen, Çanakkale 1915 CD’si, Türk Tarih Kurumu
2001.
82
Çanakkale
Çanakkale
gemisi, 2 hastane gemisi, 87 nakliye gemisi, 222 çıkarma gemisi, 42
savaşı Alman, İngiliz, Fransız askerleri arasında cereyan eden Marn
uçak ile gelmişlerdir. İngilizler 400 bin, Fransızlar da 80 bin asker
savaşı kabul edilirdi (Eylül 1914). Savaş alanında kilometre kareye
getirmişlerdir.138
30 ölü düşmüştür.
Bunlar muharip gemiler. Ayrıca nakliye, yolcu gibi
Çanakkale Savaşının nasıl bir savaş olduğunu
sivil sınıfa dahil gemiler de sayılırsa toplam 710 gemi ile gel-
takdir bakımından sadece bu rakam bile yeter ki; orada kilometre
mişlerdir.
kareye 258 şehit ve ölü düşmüştür.142 Yerine göre 1 metre kare yere
Osmanlı devleti ilk zamanlar bire yedi fazla nüfusa sahip olan
6000 mermi isabet etmiştir.
Haçlılarla, 19. y. Yılda ise bire ona kadar varan fazla nüfusla yani
İngilizler ve Fransızlar kendi askerlerinin yanında sömürgele-
Hıristiyan devletlerle savaşmış ve uğraşmıştır. 1912 de bile Os-
rinden kandırarak topladıkları Afrikalı, Hindistanlı, Avustralyalı,
manlının nüfusu (yarıya yakını Gayr-i Müslim tebaadan olmak üzere)
Yenizelandalı, İrlandalı…birçok etnik kökenden milyona yaklaşan
42 milyon idi. Buna rağmen sadece Rusya’nın nüfusu 129 milyon
askerlerle Çanakkale Boğazına gelmişlerdir.
yani bizim üç katımızdı ve zaman zaman Osmanlı yedi-sekiz devletle
Bu insan mozaiğine Bartlett şöyle dikkat çeker: “Çanakkale
aynı anda savaşmıştır.139 Osmanlının Avrupa'ya ayak uyduramayı-
Alçıtepe muharebelerine ‘Milletler Muharebesi’ demek daha münasip
şının sebebi budur. Haçlı âlemi bile bile Osmanlıya göz açtırma-
olacaktır. Bu kadar muhtelif milliyetlere mensup kavimlerin, bir
mıştır. Şimdi de durum pek farklı değildir.
savaş alanı üzerine daha önce getirilmiş olduğundan pek fazla şüphe
Quincy Wright isimli Batılı bir yazarın: “Savaş Üzerine Bir
etmekteyim. İngiliz, Fransız, İskoç, İrlanda, Avustralya, Yeni
İnceleme” isimli kitabında yazdığına göre, Osmanlı Devleti’nin
Zelenda, Sih, Pencap, Gurka, Cezayirli, Zühaf, Gumers, Senegal...
1450-1900 yılları arasındaki tarih sürecinde her 50 yılın ortalama
askerleri.”143 Akif’de:
140
30.5 yılını savaşlar içinde geçirmiştir.
Bunun içindir ki Meşhur
Montesqueu; “Türkler olmasaydı tarih olmazdı” demiştir.141
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ... diyerek bu
hususa dikkat çeker.
Çanakkale savaşı da yine Haçlı âleminin ittifak edip üstümüze
Müttefik Güçler topladıkları bu askerlerle, 19 Şubat 1915 te
geldiği bir savaştır. Çanakkale savaşına kadar; dünyanın en kanlı
Türk tabyalarına ateş ederek savaşı başlatmışlardır. Sadece Mısır’dan
ne kadar asker topladıklarına bir misal:
138- Mustafa Turan, “Destanlaşan Çanakkale”, Papatya Yay. İst. 2005,
s.46; Ayrıca bir bu kadar askeri de Mısır ve Akdeniz’deki adalarda
yedek olarak bekletmişlerdir.
139- Mustafa Armağan, a.g.e. s.212-215.
140- Dankwart A. Rostov, “Unutulan Müttefik Türkiye”, Milliyet Yay. İst.
1989, s.188; İbrahim Refik, “Tarih Şuuruna Doğru-2”, Albatros Yay.
7. Bas. İst. 2001, s.31.
141- İbrahim Refik,“Ulu Çınarın Gölgesinde”,Albatros Yay.2004, s. 169.
83
Meşhur Mısırlı alim Muhammet Gazali, Mescid-i Aksa'nın
Yahudiler tarafından işgalinin 25. yılında, 1992 de, Kahire'de verdiği
bir konferansta şu tespitlerde bulunarak, asırlarca Osmanlının
142- Emekli Kd. Kurmay albay Oğuz Kalelioğlu, 05.04.2001, Konya
Esnaf ve Sanatkarlar Odası Salonunda verdiği konferanstan.
143- Bartlett a.g.e. s.155.
84
Çanakkale
Çanakkale
himayesi ve koruyucu kanatları altında rahat bir hayat süren, ama veli
memiş ve akılları zorlayan hadiseler, aklı ve mantığı aciz bırakan
nimetleri olan bu devlete ihanetlerinin bedelini Arap dünyasının nasıl
esrar dolu mucizevî faaliyetler vuku bulmuştur.
Kudüs
Çanakkale; Tarihçilerin aklını durduran, havsalalarını iflas et-
elimizdeydi. Şu bir hakikat ki, Müslümanlar Osmanlı devletine ihanet
tiren, mantıklarını dumura uğratan, tarih yazarlarını acziyete sevk
ettiler. İngilizler Mısırlı gençleri savaşmak için alıyordu. Bir milyona
eden bir yerdir.
ödediklerini
şöyle
dile
getirmiştir:
“Asrımıza
kadar
yakın Mısırlıyı (Çoğu çiftçi) Osmanlıyı parçalamak için askere aldı-
Çanakkale; İmana değil imkanlara, tevhide değil sadece tek-
lar ve Müslüman Türklere karşı onları kullandılar. Türkler perişan
niğe, manayı hiçe sayıp maddeye güvenen, geçmişten ibret alma-
oldu. Onlara ihanet edenler, yani bizler bu hıyanetin cezasını Filistin
yarak Türk'ü tanımayan, İmanı, inancı, vatanı, bayrağı, şeref ve
ve Mescid-i Aksa'nın İngilizlerin eline geçmesiyle çok pahalı ödedik.
haysiyeti için onun neler yapabileceğinin hesabını yapmayanların
Kudüs ve çevresi elden çıktı.
gereken cevabı aldıkları bir yerdir.
Sultan 2. Abdülhamit Han'a devlet sıkıntı içindeyken
Çanakkale; öldü, bitti, tükendi zannettikleri, şu hasta adamın
milyonlarca altın teklif edip, “ Bunu al ve Filistin’i bize bırak”
canını çıkarıverelim de mirasını bölüşelim dedikleri, miras bölüşme
dediler. Sultan, bu teklifi yapan Yahudi Herzl'i huzurundan sert bir
hususunda
şekilde kovdu.
Müslüman Türk'ü tanıyamamanın bedelini çok ağır ödeyerek geriye
İngilizlerin Osmanlıya açtığı savaş medenimiydi? Hayır, asla!
birbirleri ile dalaşmaya bile başladıkları, neticede
bakmadan çekip gittikleri bir yerdir.
İngiliz mareşal Beyt'ül Makdis'e girince şöyle dedi: “Haçlı seferleri
Çanakkale; Şairin:
şimdi bitti” ve Salahaddin'in kabrine gidip alçakça kabri ezip, ‘Ey
Ecdadımızın heybeti ma'rufu cihandır
Salahaddin. İşte biz tekrar döndük’ dedi. İşte bu Osmanlıya ihanetin
dünyadaki bedelidir...”144
Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır
dediği fakat mağrur Haçlıların bunu hesap edemediği,
Onlar kadar modern silahlara, uzun menzilli toplara, erzak ve
mühimmata sahip olmasalar da, ecdadımızdaki azim, irade, vatan ve
bayrak sevgisi, gerektiğinde şehit ve gazi olmayı şeref telâkki etme
anlayışı sayesinde boğazlardan geçememişler, 25 Nisan 1915 de kara
savaşlarını başlatmışlardır. 259 gün süren bu kara ve deniz savaşlarında, daha önce dünyada cereyan eden savaşlarda görülmemiş
olaylar, duyulmamış kahramanlıklar, yazılmamış destanlar, bilin-
"Geçmişten ibret almayan kişi, geleceğe ibret olmaktır işi" sözünde
olduğu gibi, istikbale ibret olduğu, yenilmezlerin yenildiği, üzerine
gün batmayan İngiliz İmparatorluğunun temellerinin çatırdamaya
başladığı, Haçlıların da yenilebileceğinin masum ve madur Afrika,
Asya ve Güney Amerika devlet ve milletlerine gösterildiği, Avrupalıların ne kadar yalancı ve aldatıcı olduklarının sergilendiği,
kısacası dünyada sömürülen, ezilen, hortumlanan milletlere cesaret
ve metanet kaynağı olunduğu bir yerdir.
144- Zaman Gazetesi 19.09.1992.
85
86
Çanakkale
Çanakkale
Çanakkale müdafaası, Sami Paşazâde Sezai'nin dediği gibi:
Çimentepe önüne gelen 20 İngiliz zırhlısı dakikada siperleri-
"Bu savaş; üç mucizeler muharebesidir. Hali kurtardı, maziye
mize 1300 top mermisi atmışlar,149 Tabyalarımızı cehenneme çevir-
hamaset ve azametini iade etti, vatanımızı bir vatanı ebedi yaptı.”145
mişler ama yine de Çanakkale’yi geçememişlerdir.
Devletlerin ve Medeniyetlerin yıkılışı, yok oluşu, dünya siya-
26. Alayımızın 3. taburu 10 tane İngiliz taburunu 32 saat ye-
set sahnesinden çekilişi çok kısa zamanda olmamaktadır. Her ne
rine
mıhlamış
kadar Haçlı âlemi kabul etmese de, Çanakkale ve İstiklâl savaşı,
Seddülbahir'de Mehmet Çavuş tüfeği arızalanınca düşmana taşlarla
ve
onlara
geçit
vermemiştir.
4
Mart
1915
dolayısıyla I. Dünya savaşı Batı Medeniyetinin yakılmaya başladığı
saldırmıştır.
yani son kullanma tarihinin bittiği bir yerdir. Bugün kendi yazarları
Bu hengâmede 57. Alay Komutanı Yrb. Mustafa Kemal geri
Avrupa ve ABD'nin 2050 yılında dünyanın ikinci veya üçüncü
çekilen askerleri görünce sebebini sormuş, onlar "atacak mermimiz
devletleri olacağını söylemektedirler.146 Yani Haçlı medeniyeti
kalmadı"
uzatmaları oynamaktadır.
taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar
Geçmişi bilmeyen, Türk Milletini tanımayan ve büyük bir
mağrurluk içinde birkaç günde boğazları geçip İstanbul Limanına
deyince O şöyle demiştir: "Süngünüz var ya. Size ben
geçecek zaman içinde yerimizi başka kuvvetler ve başka komutanlar
alabilir."
demir atacaklarına inanan, hatta İstanbul'da harcayacakları 10 İngiliz
Hay Tepe'de 40 kişilik bir takımımız, 2 Tabur İngiliz askerine
Şilinlerinin üzerine Osmanlı harfleriyle "60 Osmanlı kuruşu"147
kan kusturmuştur. Ertuğrul Koyu 10. bölük 1. takımdan Ezineli
ibaresini bastıran, Müttefik Kuvvetler Komutanı General Hamilton
Yahya Çavuş ve arkadaşları kendilerinden 13 kat fazla olan İrlanda
hatıralarında şöyle yazmaktadır:
kuvvetlerine karşı koymuş, vatan topraklarını onların kanlı ve kirli
“Bu gün 90 bin piyade mermisi yaktık. 1800 şarapnel attık.
Aylardan beri Türk ordusunu hırpalamaya çalıştık. Ey Tanrım! Bu
çizmelerine çiğnetmemek için hepsi şehit olmuşlardır. Sonradan
Göztepe'de onlar için dikilen anıta şunlar yazılmıştır:
Türkleri inandıkları Allah’tan ayırmak için başka ne yapılabilir?”148
Bir kahraman takım ve de Yahya Çavuştular,
145- Çanakkale 1915 CD’si. Türk Tarih Kurumu 2001, "Ne Dediler"
bölümü.
146- ABD’li siyasetçi Pat Muçhanan’a göre Batı dünyasının sonu geldi.
ABD 2050 yılında üçüncü dünya ülkeleri arasında yer alacak. Yeşilay
Dergisi, Mart 2002, sayı 820, s. 16; Tarih ve düşünce derg. Temmuz
2004, s.72.
147- İbrahim Refik, “Çanakkale’nin Ruh Portresi”, Albatros Yay.İst.
2004. 4. baskı, s.49.
148- Mehmet Niyazi, a.g. dergi, s.31.
87
Tam üç alayla burada gönülden vuruştular,
Düşman tümen sanırda bu şahane erleri,
Allah'ı arzu ettiler, akşama kavuştular.
149- Harp Mecmuası, Hazırlayanlar: Dr. Ali Fuat Bilkan, Ömer Çakır,
Kaynak Kitaplığı, İst. 2004, s.41.
88
Çanakkale
Çanakkale
Pakistanlı Şair Muhammed İkbal der ki; “Şafak yüz binlerce
dalgalandırmamızı, onurlarını incitmememizi, onlara fatiha gön-
yıldız sönmeden sökmez.” Gerçekten yüz binlerce yıldız sönmüş ve
dermemizi beklerler: Bu şehitlerin çok az bir bölümünün kabri
“Bir hilal uğruna Ya Râb ne güneşler batıyor” sözünde olduğu gibi
bellidir. Yüz binlercesinin bir hece taşı bile yoktur.151 Bunların belki
bu vatanın bize hür ve müstakil olarak emanet edilebilmesi için nice
birçoğu toprağa bile hasret kalarak "Peygamberin âğuşuna" tevdi
güneşler sönmüş, nice hanümanlar tarumar olmuş, nice yavrular
edilmiştir. Akif’in dediği gibi:
doğmadan yetim kalmış, nice sabiler baba yüzü görmeyip boyunu
bükük büyümüş, nice genç kızlar yavuklusunun şahadet haberini ala-
Gök kubbenin altında yatar al kan içinde
madığı için bir ümitle ölünceye kadar beklemiş, nice taze gelinler ben
Ey yolcu, şu topraklar için can veren erler
"şehidime ihanet edemem" diye erkek yüzüne bakmamış, niceleri
Hakkın bu veli kulları taş türbeye girmez
ondan gelen bir mektubu ölünceye kadar göz yaşlarıyla ıslatıp
Gufrana bürünmüş, yalnız fatiha bekler152
kefeninin içine koydurmuş, yüz binlere varan gaziler Çanakkale'nin
alamet-i fârikası olarak Millî bayramlarda ibret için genç nesillere
gösterilip elleri öpülmüştür…
Birinci Dünya Savaşı insan öğüten bir değirmen gibi milyonları öğütmüştür. dokuz cephede savaşan Türk Milleti cephe ve cephe
gerisinde 3 milyon civarında zayiat vermiştir. Özellikle köylerde
Bu yüz binlerce şehitten birinin anasına yazdığı ve duygu
yumağı bir mektup:
Allah’a dua et, düşman tırpanı
Devlet ağacını yolmasın, anne;
ölenleri kaldıracak, kabir kazacak, cenaze tabutuna yapışacak genç,
Altında dökülsün oğlunun kanı
kurban kesecek erkek, ziraatla uğraşacak eleman kalmamış, çoğu
Bayrağın gül rengi solmasın anne!
yerlerde bu işler beldenin ihtiyarlarına ve meczuplarına düşmüştür.
Köyden biri geldi taburumuza,
Bir misal:
Meğer söz kesilmiş muhtarın kıza,
Balkanlarda Üsküp havalisinde, ataları Konya'dan göçüp gelen
Konçe köyü gençlerinden Çanakkale savaşına 100 kişi katılmış, savaş
Gece niyet tutup baktım yıldıza,
Artık söyle o iş olmasın, anne!
sonrası bunlardan ancak üç kişi dönebilmiştir.150
Bu şehitler bizden, her karışı kanları ile sulanan bu aziz vatana
Düşünme boş gelse posta tatarı153
sahip çıkmamızı, onları hatırlayıp yad etmemizi, kutsal emanet olarak
bize
tevdi
edilen
şanlı
Bayrağımızı
vatanın
her
yerinde
150- Altan Araslı, “Avrupa’da Türk İzleri”, Kültür Bak.Yay. Ankara, 2001,
c.1, s.11.
89
151- Çanakkale’de ölen ve şehit olan takriben 500 bin insandan sadece
12 bin tanesi bilinen mezarlarda yatmaktadır. “Çanakkale 80”, Yeni
Yüzyıl Gazetesi, 26 Nisan 1995.
152- M. Akif, a.g.e. s.485.
90
Çanakkale
Çanakkale
Siperden akın var yarın dışarı;
Kadere râzı ol, uzun yolları
Bekleyen gözlerin dolmasın anne!
İbrahim Alaaddin Gövsa
Çanakkale Savaşının Vahameti
“Biz oturduğumuz yerin her taşı için cevher-i
can verdik. Her avuç toprağımız, nazarımızda, o
yola feda olmuş bir kahramanın vücudundan yadigardır. Vatan bizim kılıcımızın ekmeğidir. Daima
kendimize mahsus, kendimize hasredilmiş biliriz.
Daima onu nefsimizden ziyade sever, nefsimizi uğruna feda ederiz.”
Namık Kemal
Damarlarında şehâmet yüzerdi kan yerine
Yüreklerinde ölüm şevki vardı can yerine154
Yorgun Mehmetçik
Diyerek şairin tarif ve taltif ettiği bu şehit ve gazilerimizin
gösterdiği hayret ve ibret levhalarından birkaç tanesini numune
olarak arz ediyorum:
57. Alay Emir Subayı Teğmen Alaaddin der ki; “Müthiş
bombardımandı. İnsan boyunda mermiler, düştükleri yerde insan
boyunda çukurlar açıyordu. Önce böyle bir mermi ile toprak yığınları altında kalıyor boğulmak üzere iken başka bir mermi ile
çıkıyorduk. Her mermi ıslığında Kelime-i Şahadet getiriyordum…
153- Posta Tatarı: Mektupçu, mektup getiren kişi.
91
154- Mehmet Akif, “Safahat”, Yeni Matbaa, İstanbul 1966, s.119.
92
Çanakkale
Çanakkale
Sargı yeri kısa zamanda yaralı askerlerle doldu. Yaralarını
“Asker geçiyor denildi mi, pencerelere kadın ve çocuk başları
sardıranların bir kısmı muharebeye dönemeyecek durumda oldukları
salkımlanırdı. Tüfek ve kılıç temaşasına gözlerimiz doyamazdı.
halde tekrar ön saflara katılmak için ısrar ediyorlar, zorluk
Gördüğümüz bölüklerin hayali hafızamıza gûyâ işlenirdi. Kadın
çıkarıyorlardı. Hüseyin Avni Bey bu askerleri gurup halinde toplayıp
dudakları münhasıran muharebeden bahsederdi. Bahçeler asker
onlara 3. Taburda yapacakları hücuma katılacakları sözü vermekten
oyunlarıyla dolmuştu. Üç çocuk yan yana gelince biri zabit, ikisi
başka çare bulamadı. Yaralı askerler ancak bu sözle biraz istirahat
etmeye razı oldular.”155
nefer oluyordu. Mektebe giderken birer küçük onbaşı gibi
3 Mayıs gecesinde 15. Tümen İstanbul’dan gelir gelmez mu-
pek çok evlerin bütün pencereleri kör olmuştu. Artık kutlu eller
kapıları çalmıyordu…”159
harebeye katıldı. Filo’nun ateşi muharebe sahasını barınılamaz bir
yürüyorduk. Mamafih çok ailelerin kalbinden bütün kan boşalmış,
hale getirdi. 12 bin mevcudu olan 15. Tümenden geriye 3500 aske-
“Ooh! O kadar kalabalık gitti ve o kadar az kişi (savaştan
rimiz kaldı. Muharebe bittiğinde 16 bin Mehmetçik şehit olmuştu…156
geri) geldi ki. Şüphesiz bu harp bizim şehnamemizin en müessir
6 Mayıs Seddülbahir. Sabah saatlerinde başlayan topçu ateşi
temedi ve millet fedâkarlığa hiçbir zaman bu kadar âmâde görün-
ile Türk mevzileri “gözden silinmişti.” İngilizler 11.30 da taarruza
memiştir.” Çanakkale savaşı cereyan ederken 12 yaşındaki çocuklar
geçtiler. Muharebe 8 Mayısa kadar sürdü. Mevziler defalarca el
bile başkumandan Vekili Enver Paşaya (cepheye gitmek için) müracaat etmişlerdir.160
değiştirdi. Düşman 8500 kayıp verdi. Bizim kayıplarımız daha da
çoktu…157
“O siper topçu ateşiyle bazen bir toprak yığınına dönüşüyordu. Bazen de ön siperlerde bir kişi bir er sağ kalmıyordu. Ya-
parçasıdır. İstanbul’un fethi bile milletten bu kadar fedakarlık is-
Bir bilim adamı olan Toygar Akman babasına, yakın tarihte
neden Türk Milletinden de bilim adamları yetişmediğini sorar. Babası
bu husustaki bir hatırasını şöyle anlatır:
ralıların hali ise feciydi: Siperlerin altındaki Türklerin yaraları
“Çanakkale savaşının bütün şiddetiyle sürdüğü o günlerde
dehşet vericiydi. Kiminin kafasının yarısı yoktu. Yıldız biçiminde ya
Sirkeci İstasyonundan her gün asker dolusu trenler Trakya yönüne
da kırılmış bir pencere camı gibi parçalanmış kafalar gördüm.
İnsanın elini içine sokabileceği büyüklükteydi yaralar…”158
doğru hareket ederdi. Sarayburnu İskelesinden de asker dolu koca
koca gemiler Çanakkale’ye doğru denize açılırdı. Bütün İstanbul
halkı bu kahraman askerleri göz yaşları içinde uğurlardık. Giden
155- Yeni Düşünce Dergisi, Sayı 8, 1 Ekim 1981, a.g. Yazı dizisi.
156- Recep Şükrü Apuhan, a.g.e. s.80.
157- Recep Şükrü Apuhan, a.g.e. s.81.
158- Fikret Günesen, “Çanakkale Savaşları”, s.191.
93
159- Cenap Şahabeddin, Harp Mecmuası, Hazırlayanlar: Dr. Ali Fuat
Bilkan, Ömer Çakır, Kaynak Kitaplığı, İst. 2004, s.258.
160- Harp Mecmuası, Hazırlayanlar: Dr. Ali Fuat Bilkan, Ömer Çakır,
Kaynak Kitaplığı, İst. 2004, s.115.
94
Çanakkale
Çanakkale
gemiler ve tirenler daima boş olarak döner ve gidenlerden de kısa bir
süre sonra haber alınamazdı.”
olduğu yer İstanbul’du. Memlekette aydın mı kaldı a oğul. Pınarlar
kurudu, pınarlar!... Sen ne sorarsın.”161
Babam göz yaşlarını silerek devam etti:
Çanakkale savaşı esnasında İstanbul’daki çoğu liseler kapatılıp
“O günlerin birinde İstanbul Erkek Lisesi’nin dokuzuncu
talebeleri cepheye gönderilmiş ve çoğunluğu şehit olmuştur. Sakarya
sınıfında ders veriyordum. Sınıfın kapısı iki defa tıkladıktan sonra
açıldı ve içeriye müdür muavini ile kalpaklı bir binbaşı girdi. Sert bir
meydan muharebelerinde erden çok zabit ve eğitimli insanın şehit
olduğu bir gerçektir.162
asker selamı çaktı. Ben de ayağa kalkarak kendilerini selamladım.
Daha ziyaret sebebini sormadan binbaşı bana baktı ve tok bir sesle:
sanki birbirleri ile yarışmışlar, en ufak bir korkaklık ve çekingenlik
-Muallim Bey! Evlâd-ı vatandan hizmet bekler, dedikten sonra
göstermemişler, hayatlarının baharında ölümü hiçe sayıp, şahadet
sınıfa döndü ve arka sıralarda oturan uzun boylu öğrencilere, “Sen
şerbetini gönüllü içebilmek için koşmuşlardır. Bu hususta gönüllü bir
gel, sen gel, sen de gel” diye seslenerek, öğrencileri toplamaya
yarış içinde olduklarını, kendinden önce şehit olan küçük kardeşine
sitem eden ağabeyin şu satırları ne kadar içtenlikle ifade eder:
başlamıştı. Önde oturanlar, kendilerinin de alınması için, oturdukları
Bu gençler öyle bir ruh haleti içinde cepheye gitmişler ki,
sırada dik durmaya ya da ayaklarının ucuna basarak uzun boylu
O kadar yandı mı bağrın, ey çocuk?
görünmeye
Ecelin sunduğu şarabı içtin!
çalışıyorlardı.
Binbaşı
bu
öğrencilere
acı
acı
gülümseyerek sırtlarını okşayıp topladığı öğrencileri alıp, geride
kalan bizlere sert bir asker selamı vererek çıkıp gitti. Sınıfta öylece
kalakalmıştım. Diğer sınıflardan toplananlarla beraber bizim
Sırayı saygıyı unuttun çabuk,
Sebep ne, ağandan ileri geçtin?
İdris Sabih
öğrencileri Selimiye Kışlasına götürmüşler. Gidenlerin arkadaşlarına gönderdikleri mektuplardan, orada makineli tüfek eğitimi
aldıklarını, üç aylık eğitim süresi bitince Çanakkale’ye gideceklerini
öğreniyorduk. Üç ay sonra ise kendilerinden hiç haber alınamadı.”
Rahmetli Babam sözlerinin burasında durmuş, dopdolu gözlerle bana bakarak:
Atatürk'ün: "Biz Anafartalar'da bir üniversite gömdük" demesi
bu sebeptendir. Tabii ki, tahsilli, kültürlü, aydın, kalifiye elemanların
birçoğunun kısa bir zamanda kaybedilmesi milletler için telafisi
mümkün olmayan en büyük felâketlerdendir. Kıbrıs’ta yaptığımız
“Gidenlerin hiçbiri geri gelmedi. Hepsi de dokuzuncu sınıf
öğrencisi idi. İstanbullular dokuzuncu sınıfa kadar gelmiş bütün
okuyan evlatlarını şehit verdiler. Geriye kalanlar oldu ise onlar da
Yemen’de ve İstiklâl Harbi’nde şehit düştü. İstanbul daha ne verecekti ki evlâdım. O zamana kadar memlekette aydının harman
95
161- Toygar Akman, “İlginç Olaylar/Sıra dışı İnsanlar”, Kaknüş Yayınları,
Ekim 2004. sah 232-234; Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yıl 34,
sayı 1, s.74. Ocak 2005.
162- Orhan Karaveli, “Sakallı Celal”, Pergamon Yay. İst. 2004, s.138.
96
Çanakkale
Çanakkale
küçük çaplı bir askeri harekatın maddi manevi faturasını 35 senedir
gerçeğini ancak o anda fark ederler. Makineli tüfek takırtıları, mermi
ödemekteyiz ve hala bitirebilmiş değiliz. Bugün her siyasi ve
ekonomik platformda karşımıza çıkmaktadır.
vızıltıları arasında hep beraber siperin bir kenarına çekilip titreşerek
Osmanlının son zamanlarında çağa ayak uyduramayışının se-
beklemeye başlarlar. Bazıları donmuş kalmıştır. Birden içlerinden
biri bir marş söylemeye başlar.
bebini sadece din ile sınırlamak, faturasını din ve din adamlarına
Annem beni yetiştirdi, bu yerlere yolladı
kesmek haksızlıkların en büyüğüdür. Çünkü Osmanlı daha önce
Al sancağı teslim etti Allah'a ısmarladı
zikrettiğimiz gibi, çeyrek asrını bile savaşsız, dertsiz, gailesiz geçirememiştir. İstiklâl savaşının üzerinden nerdeyse bir asra yakın bir
zaman geçmiş olmasına rağmen, hala bunun faturasını ödüyor, hala
Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle vatana
Sütüm sana helâl etmem saldırmazsan düşmana163
Biraz sonra yavaş yavaş diğerleri de bu marşa katılırlar.
dünya siyaset ve ekonomi platformunda istediğimiz yere gelememiş
isek, bu hususta Osmanlı'ya yüklenmemiz en büyük haksızlık olur.
Hepsi toplanırlar. Artık gerilmiş yay gibidirler. Hücum emri verilir.
“Çanakkale gazilerinden en son kaybettiğimiz İvrindi’nin
Siperden fırlarlar. O gün yüzbaşı ile birlikte hepsi orada şehit olur.
Mallıca Köyünden Azman Dede idi. 1991 yılında 104 yaşında
Sadece Azman Dede sağ kalabilmiştir. Her Çanakkale’yi anlatışta:
“Yüzleri hala gözlerimin önünde” diye ağlar dururdu.
kaybettik. İki metrenin üzerinde boyu olduğu için ismi unutulmuş,
Azman Dede diye anılır olmuştu.
Devletin bekası için, İstanbul’un korunması gerekmektedir.
Azman Dede, Çanakkale denince hemen ağlamaya başlardı.
Çanakkale bir ölüm makinesidir. İnsan öğütür. Düşman karşısında
Hep korkunç bir savaş gününü hatırlar, ağlardı. Bir gün önce ya-
boşluk verilmemelidir. Burada birilerinin ölmesi gerekmektedir.
pılan bir hücumda bölüğündeki bütün arkadaşları şehit olmuş,
Cephenin birkaç dakika daha direnebilmesi, arkadan gelenlerin
sadece kendisi ve yüzbaşısı sağ kalabilmişti. Telefonla takviye istenir.
yetişebilmesi için bu gencecik çocukların ölmesi gerekmektedir.
Ölürler”164
Gece, Galatasaray Lisesi’nin gönüllü olarak harbe katılmış
öğrencileri doldurur siperi. Üzerlerinde asker elbiseleri vardır. Ama
o kadar acele getirilmişlerdir ki, hiç askeri eğitimleri yoktur.
Tüfeklere mermi sürmesini, süngü takmasını bile bilmezler. Yüzbaşı
ile azman dede gün doğmadan tüfeklerine mermi doldurmayı
gösterirler, süngülerini takarlar. Gün doğmak üzeredir… Hücum anı
beklenmektedir. Birden toplar patlamaya, yerden ateşler fışkırmaya,
gök gürültüsünden korkunç sesler içinde siperlere taş, toprak, ceset
parçaları düşmeye başlar. Bu çocuklar oyun sandıkları kavganın
97
163- Başkent Üniversitesi Kültür Yay. Bütün Dünya 2000, Mart 2006, s.50.
164- Türk Dünyası Tarih Dergisinde yer alan Aydın Ayhan’ın
Tespitlerinden naklen; Mustafa Turan, a.g.e. s.63.
98
Çanakkale
Çanakkale
BU VATAN KİMİN?
Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıra dağlar gibi duranlarındır
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir
Tutuşup kül olan ocaklarından,
Şahlanıp köpüren ırmaklarından,
Hudutlarda gaza bayraklarından
Alnına ışıklar vuranlarındır
Ardına bakmadan yollara düşen,
Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan,
Huduttan hududa yol bulup koşan,
Türk Askerinin Mahrumiyetleri ve Fedakârlıkları
Harbiye Nâzırı Enver Paşa ve İâşe ve Levazım Nâzırı İsmail
Hakkı Paşa imzasını taşıyan ve askeri birliklere gönderilen şu ibret
levhası:
"...Nasıl tüketileceğine dair tafsilatın bildirildiği gıda maddelerinden olan zeytin tanesinin
gıdaî hususiyet ve faikiyeti dolayısı ile kısıtlanarak
Cepheden cepheyi soranlarındır
yenilmesi meşrut (şart) olduğundan bir adedinin
İleri atılıp sellercesine
üç ayrı lokmada ekmeğe katık edilmesi kararlaş-
Göğsünden vurulup tam ercesine
Bir gül bahçesine girercesine
Şu kara toprağa girenlerindir
Gökyay’ım ne yazsam ziyade değil
Bu sevgi bir kuru ifade değil,
Sencileyin hasmı rüyada değil
tırılmıştır. Alışılanın haricinde olan zaruretin
kıtalara günlük emir meyanında hükmü tamamen
tatbik edilinceye kadar tekrarı ve levazım zabitanı
tarafından murakabe edilmesi ile…"165
Daha öncede zikredildiği gibi Avrupalılar Osmanlıyı yıpratıp
dünya siyaset sahnesinden bertaraf edebilmek için, Haçlı ittifakları
oluşturarak onu sık sık savaşlara sokmuşlardır.
Topun namlusundan görenlerindir
O. Şaik Gökyay
165- İbrahim Refik, “Çanakkale’nin Ruh Portresi”, Albatros Yay. Şubat
2004, 10. baskı.
99
100
Çanakkale
Çanakkale
Sultan Abdülhamid'in tahta çıktığı ilk yıllarda halk arasında 93
iltifata binaen yayın hayatına başlayan zat basamakları atlayarak
harbi diye meşhur olan (1877-78) Osmanlı-Rus savaşları, Osmanlı-
çıkar 1952 de 75 yaşında vefat eden bu zatın Rupert Murdoch isimli
Yunan savaşları, Avrupa ve Rusların telkin ve propagandaları
bir oğlu bayrağı devralır ve bugün dünya medya devlerinin başında
neticesi etnik guruplar arasındaki devamlı isyan ve huzursuzluklar
gelir. 75 TV kanalı ve 175 gazetesi mevcuttur. Bu zat dedesinden
Osmanlı devletini her bakımdan çok yıpratmış, siyasi otoritesi kalma-
daha sinsi, daha kurnaz bir yol tutar ve dedesine: “Bir yeri, hele hele
mış, ekonomisi iflas etmiş, israf ve iflas batağına yuvarlanmış,
Çanakkale gibi bir yeri kaba kuvvetle geçmek çok pahalıya patlıyor.
borçlarını ödeyemediği için gelir getiren her birimine Batılı devletler
Bunun çağdaş usulleri vardır. Ucuz ve kansız. Bak ben Haçlı
tarafından Düyun-ı Umumiye (umumi borçlar) adı altında el konmuş-
aleminin son zamanlarda kullandıkları bu usulle boğazları nasıl
tur. Çünkü her bir savaş bir milleti en az çeyrek asır geriye çeker.
geçerim” demiş ve büyük gazete ve TV kanallarımızdan birini
alıvermiştir.166
Savaşın maliyeti çok yüksektir. Onun için Batılılar son zamanlarda
savaşlar yerine çok daha kolay, masrafsız ve dikkat çekmeyen netice
Balkan Savaşlarının hangi şartlarda yapıldığını anlamak için
olarak da çok başarılı olan Medya ve Misyonerlik faaliyetleri ile
sadece şu misal bile yeter ki; Ordu komutanları bile süpürge to-
devletleri yıkma, milletleri sömürme ve insanları da hür görünümlü
humları, ağaç kabukları, ot kökleri yiyerek savaşmışlar ve hayatlarını
devam ettirebilmişlerdir.167
köleler haline getirme metodunu kullanmaktadırlar. Bunlardan birisi
yakın tarihte cereyan etmiştir:
230 sene de yüz binlerce şehit vererek Viyana önlerine varan
Yıl 1915. Çanakkale’de kan gövdeyi götürüyor. Uygun adım
Devlet-i Aliyye (Osmanlı), sanki kaçarcasına 46 senede Balkanlardan
yürüyerek Anadolu’yu işgal edeceklerini sanan Müttefik güçleri,
ve bugünkü ata yadigarı cennet vatanımız hariç bütün topraklarından
çekilmek mecburiyetinde bırakılmıştır.168
pabucun ne kadar pahalı olduğunu görürler ama, hükümetlerine
gerçekleri söylemezler. Bugün yarın boğazları geçeceğiz diye yanlış
bilgi veriyorlar ve 250 bin askerlerini öldürtüyorlar. O günlerde
Anzakların arasına
karışıp gelen Melbourne Age gazetesinin
muhabiri gerçekleri görüyor ama, kendisine uygulanan sıkı takip ve
sansür sebebiyle ilgilileri haberdar edemiyor. Neticede “Gelibolu
Mektubu” diye tarihte meşhur 8 bin kelimelik mektubunu yazıp elden
Avustralya Başbakanına gönderir, o da yine elden İngiltere başba-
Tarihçiler İslâm tarihinin en acıklı olayının Endülüs İslâm
devletinin yıkılması ve Müslümanların tehcir ve katliama tabi
tutulmasını gösterirler. Osmanlı tarihinin en acıklı olayının da Evlâd-ı
Fatihan denilen Balkan Müslümanlarının Balkan Savaşından sonra
Ana vatan Anadolu’ya dönüşlerini gösterirler. "Zağra Müftüsünün
Hatıraları" adı ile yayınlanan kitabında bu Balkan Tehcirini bütün
kanına gönderir. “Çanakkale Geçilmez” diye iki kelime ile özetlenen
Mektup kabine toplantısında okunur ve konu tetkik ettirilip,
yazılanların doğruluğu anlaşılınca Boğazları geçme kararına son
verilir. Avustralya’ya dönüşünde bu gazeteciye Sir unvanı verilir. Bu
101
166- 26. Temmuz 2006 tarihli gazeteler.
167- İlhan Bardakcı, a.g.e. s.372-418.
168- İlhan Bardakçı, İmparatorluğa Veda. s.l0.
102
Çanakkale
Çanakkale
gerçekleri ile anlatan Hüseyin Raci Efendi bir cümle ile bu durumu
şöyle özetler: "Aziz-i vakt idik, adâ zelil kıldı bizi."
hiddeti, cesaret ve kahramanlığı ile savaşıyorlardı. Böyle millet
görmedim.”171
Fakat önceki savaşlarda olsun, İstiklâl savaşında olsun bütün
Türk esirlerinin bulundukları kamplarda nasıl onurlu ve şerefli
yokluk, kıtlık ve imkansızlıklara rağmen Türk Askerinin sergilediği
davrandıklarına dair Teşkilat-ı Mahsusa (MİT) başkanı ve Malta da
onurlu, şahsiyetli, vakarlı, müstağni… davranışlar dünya harp
tarihlerine geçmiş ve dünyayı kendisine hayran bırakmıştır.
esir bulunan Eşref Sencer (Kuşçubaşı Eşref)
bey şöyle anlatır:
“Bizim yiğit köylü çocuklarımız, esaret diyarlarında öyle bir ruh ve
Her türlü yokluk, kıtlık ve imkansızlıklar neticesi olsa da,
beden asaleti içindeydiler ki, hayran olmamak mümkün değildi. Aç
Balkan yenilgimizin onur ve izzetimizi nasıl zedelediğini, nasıl kabul
kaldıkları günler oldu, el açmadılar. Susuz kaldıkları günler oldu,
edilemez bir gerçek olduğunu, bunun acısının içimize nasıl oturup
kurumuş dudaklarını göstermediler. Yorgunluk ve bitkinlikten ayakta
ukde olduğunu, bir daha aynı duruma düşmemek için subaylarımızın
duramayacakları
Mehmetçiği nasıl motive ettiğini anlamak için şu cümleler yeterlidir:
aramadılar. Zulüm gördüler, aman yeter demediler, eğilmediler.
"19. Tümen Komutanı Yrb. Mustafa Kemal Bey Arıburnu’ndaki kuv-
Zalimlerin bile başlarını öne eğecek kadar mert bu ruh büyüklüğü,
onları zulme lâyık görenleri utandırdı...”172
vetlerini hücuma hazırlarken şöyle demiştir: İçimizde ve kumanda
ettiğimiz askerlerde Balkan hacaletinin (utancının) ikinci bir
safhasını
görmektense
burada
ölmeyi
tercih
zamanlar
oldu,
yaslanacak
yabancı
omuz
İstiklâl Savaşı esirlerimizin asaletiyle ilgili Malta İngiliz Esir
etmeyenlerin
kampı komutanı Albay Sitiron, görüşünü Kuşçubaşı Eşref Bey’e
bulunacağını katiyen kabul etmem. Şayet böyleleri olduğunu
hissederseniz derhal onları kendi ellerimizle kurşuna dizelim…”169
şöyle açıklamıştır: “...Burada (Malta’da) hemen hemen dünyanın
Pilevne düştükten sonra günlerdir aç olmalarına rağmen, Osmanlı askerleri, Rusların verdikleri ekmekleri yememişlerdir.170
usuller içinde hayatlarını sürdürüyorlar. İnsanların ferdi ve toplu
Sir Konbert der ki; “Çanakkale’de her şeyimiz kusursuzdu.
Fakat başarılı olamadık. Zira Türkler, Yuvalarına girmiş aslanların
bütün milletlerine mensup insanlar var... Hepsi de aynı şekil ve
özelliklerini ancak böyle Felâket günlerinde anlamak mümkündür.
Malta’nın bir esirler kampı haline getirildiği ilk günden beri burada
komutan mevkiindeyim. Hemen hemen bütün dünya milletlerine
mensup olan insanlarla temas halindeyim. Elimi vicdanıma koyarak
ve aklımı hakem yaparak diyorum ki, siz Türkler, bu milletler arasında vakar, tahammül, disipline riayet, ferdi gurur, milli onur
itibariyle bambaşka insanlarsınız. Yine affınıza sığınarak diyeceğim
169- Ellis Ashmead Bartlett, a.g.e. s.37.
170- Tahsin Ünal, “Osmanlılarda Fazilet Mücadelesi”, Nur Yay. İst. 1975
s.207; 170 İbrahim Refik, “Geçmişten Geleceğe Işıklar”, Albatros Yay.
5. bas. İst. 2003, s.97.
103
171- Mustafa Turan, a.g.e. s.28.
172- Cemalettin Taşkıran, a.g.e. s.165.
104
Çanakkale
Çanakkale
ki, başka milletlerde genel olarak ilim ve irfandan; kültür ve sanattan
lerinin gömülü olduğu Aziz Vatan Türkiye’de yaşamak istemiyorum,
edinilen bu meziyetler, sizde milli ve ırkî olan birer Allah vergisidir.
Aman bunlara dikkat ediniz...173
fırsatım olsa Batıya giderim diyenlerin oranı % 94.5.175 Bir nesil bir
Müttefik güçler, açlık ve imkansızlıklar içinde kıvranarak sa-
kadar farklı düşünebilir? Bizim neslimiz on binlerce km. uzaktan
vaşan Mehmetçiğin moralini bozmak, azim ve iradesini zaafa uğ-
binlerce dolar harcayarak gelen dedelerinin kabirlerini ziyaret eden,
ratmak ve teslim olmasını sağlayabilmek için, tayyareler ile sürekli
hatıralarını yad eden, onların çıkarma yaptığı gecenin dördünde top-
Türk siperlerine menfi (olumsuz) propagandalar içeren broşürler
atmışlardır. Bunlardan birisi:
lanıp Şafak Ayini yapan Coni gençlikten hiç mi ibret almıyor? hiç mi
etkilenmiyor?
asra bile varmadan nasıl bu hale getirilebilir? Dede ile torun nasıl bu
“Bazen bir tomar kâğıt düşerdi Türk siperlerinin üstüne. Bu
Gerçi ibret alacak şeyler okutulmamış, etkilenecek şeyler
defa ki ne? Kahire’deki Türk esirlerinin mektupları, özenle çekilmiş
söylenmemiş. Yokluk ve imkansızlıklardan dolayı bir zeytin tane-
kanlı-canlı resimleri. 'Teslim olursan rahat edersin' demek istiyor
sinin bile nasıl yeneceğine dair Tarihin ibret levhaları olan tamimler
Coni’nin akıllı komutanı…Mehmetçik kızıyor. Cevap İngiliz
siperlerine çabuk ulaşıyor: 'Sadakanızla beslenen domuzdur.”174
gösterilmemiş. Dede ile torun bir birini tanımamaktadır. Bu vatanın
bize neler pahasına emanet edildiği bilinmemektedir maalesef!
Ama bugün bir asra yakındır yaptıkları propagandalarla, genç
Bir başka ibret levhası: "…Biz Mersinli dört arkadaş Çanak-
nesillerimiz üzerinde oynadıkları Bizans oyunları ile bizi bu asil ve
kale’deki 48. Alaya verilmiştik. Çantaları toplayıp vagonlara do-
âli duygularımızdan o kadar soyutladılar ki hayret ve dehşete ka-
luştuk. Bizim
pılmamak mümkün değil. Dün açlıktan ölmek üzere iken böyle
söylüyorlardı. Çantalarımızda bayat ekmekle birlikte iplik, çarık
düşünen o insanların torunları, onların yüzde biri nispetinde bile fakr
iğnesi, kösele, örs, çekiç ve kerpeten vardı. Niye biliyor musunuz?
u zaruret içinde olmamakla beraber, hedonist (zevkçi) felsefenin
Çünkü Mehmetçiğin, babasından-dedesinden öğrendiği iki amansız
düşmanı vardı. Açlık ve ayakkabısızlık…"176
kurbanı oldukları için fırsat bulsalar, birazcık daha nefsani arzularını
fazla tatmin edebilmek için Batıya ve ABD'ye akın edecekler.
Mehmetçikler
de avaz avaz ayrılık türküleri
Çanakkale Savaşları esnasında " Cepheden Cepheye" ismiyle
İnanmakta havsalam zorlanıyor; "Bu kadar mı yozlaştık, bu
günlük tutan muhariplerden, Mümin Mustafa bir yerde şöyle der:
kadar mı bizi mankurtlaştırdılar…" diyorum ama, ANAR (Ankara
"…Ah bir damla sirke. Bir parça şeker ne enfes bir şeymiş. Dünyanın
Sosyal Araştırmalar Merkezi"nin 2000 yılı Mayıs ayında yaptığı bir
araştırmaya göre, her karışı dedesinin kanı ile sulanmış ve kemik-
bu nefis gıdalarını görmesek, kokusunu duymak da yetişir. Ah bir
tabak salata!.."
173- Cemalettin Taşkıran, a.g.e. s.165.
174- Recep Şükrü Apuhan, a.g.e. s.147.
175- Yeşilay Dergisi, Mart 2003 sayı 832 s.21.
176- Can Dündar, “Gölgedekiler”, İmge Yay. İst. 1995, s.112.
105
106
Çanakkale
Çanakkale
Çanakkale’de çarpışan askerlere verilen çok cüz’i
az yumurta bulabilmekte, içki ise ancak uzun aralıklarla dağıtılabilmektedir...”180 demektedir. Ne kadar ibretli, ne kadar farklı?
miktardaki maaşı bile;“Tütünü ve yemeği bulduktan sonra ne yapacağız biz parayı” diyerek reddedenler olmuştur.177
yanında İngiliz askerlerinin sefasını anlamak için Bartlett şöyle der:
O günkü ecdadımız ile bugünkü torununun hayat felsefesi ne
kadar farklı.
Çanakkale savaşlarında Türk askerinin çektiği sıkıntılar
Düşmanın çok üstün ve etkili bombardımanı neticesinde ba-
“Erzak her ne kadar bol ise de, askerlerin ahlak ve karakterlerine
taryaları tahrip olan askerler ağlaya ağlaya geri çekilirler ve o akşam
son derece tesir eden tütün, sigara ve yaprak sigaraları gibi keyif
verilen yemeği askerler yemezler ve subaylarına karşı bir er şöyle
veren şeyler günden güne azalmaktadır. Savaş gemilerinin bir
der: “Bu nimet geçer mi insanın boğazından… toplarımız gitti
efendim.”178
çoklarında viski,181 bira tamamen tükenmiş ve şarap ile diğer içkiler
Günlerdir boğazından hiçbir şey geçmemiş, aç bir vaziyette
bulunması zor bir hale gelmiştir. Halbuki Avustralyalılar ise içki
içmeyi sever ve bunu alışkanlık haline getirmişlerdir.”182
savaşırken ağır yaralanan Mehmetçiğe ekmek verdiklerinde şöyle demiştir:“…Kardeşlerim şimdi benim bu ekmeği yemem uygun düşmez.
İngilizlerin
Çanakkale’den
çekilirken
“…depolarda
bı-
Ben birazdan öleceğim için bu ekmek ziyan olmasın (boşa gitmesin).
raktıkları erzakın Türk ordusuna hatta İstanbul gibi bir şehre aylarca
yetecek kadar fazla olduğu söyleniyordu”183
Gavurla çarpışan bir arkadaş yesin de ona enerji oslun…” bazı
şehitlerin elinden silahları katiyen alınamamıştır.179
cephelerinde savaşan ve İngilizlere arkadaşları ile esir düşen, günlük
İngiliz askerlerinin ise memleketlerinden binlerce mil uzakta
tutup hatıralarını yazan Mülâzım Mehmet Sinan Bey şöyle yazıyor:
Afyonda öğretmen iken askere alınan, Çanakkale ve Irak
olmalarına rağmen, Mehmetçiğe nazaran ne kadar bolluk içinde
"Esir
oldukları,
Alan
götürülüyorduk. İngilizlerin lojistik imkanlarını görünce Arkadaşım
Moorehead'ın meşhur eserinden anlıyoruz: "onların çaylarını sütsüz
Ragıp Bey; büyük bir ambarı göstererek Sinan, diyordu şu depo ve
içmek zorunda kaldıklarından bahseder. Üstelik zavallı askerler pek
garajlarda ki gördüğümüz malzeme ve nakil araçları bizim olsa idi,
onlara
çektikleri
sıkıntılardan
dolayı
acıyan
olup
arkadaşım
Ragıp
Beyle
İngiliz
kamplarına
biz İngilizler gibi mi harp ederdik!.. Harp kazanan İngiliz orduları
değil, İngiliz parası, İngiliz sanat ve malzemesidir... Türk Ordusunun
karnı tok ve düşmanındaki malzemenin dürte biri elinde olsa idi,
177- Harp Mecmuası, Hazırlayanlar: Dr. Ali Fuat Bilkan, Ömer Çakır,
Kaynak Kitaplığı, İst. 2004, s.142.
178- Gıyas Yetkin, “Yaratanların Ağzından 18 Mart 1918 Çanakkale
Zaferi”, s.109.
179- Türk Dünyası Tarih Dergisinde yer alan Aydın Ayhan’ın
Tespitlerinden naklen Mustafa Turan, a.g.e. s.125.
107
180- Recep Şükrü Apuhan, a.g.e. s.79.
181- Aubrey Herbert, a.g.e. s.57.
182- Ellis Ashmead Bartlett, a.g.e. s.94.
183- Joseph Pomiankowski, “Osmanlı İmparatorluğunun Çöküşü”,
Kayıhan Yay. Çev. Dr. Kemal Turan, 2. baskı, s.127.
108
Çanakkale
damarlarında mevcut
yaratmayacaktı.”184
yiğitlik
savaş
Çanakkale
meydanlarında
neler
kullanılmış ve yenilemek olanağı bulunamamıştı. Böylece er, yırtık ve
Yine Mehmet Sinan Bey, günlüğünün bir yerinde şunları
acınacak durumdaki giysisini çamaşırsız giymek zorunda kalmıştı...”187
yazar: "Bittabi bu şerâit (şartlar) altında hareket etmenin ve hatta
Şu olayda ne kadar ibretli: İki taburu daha önce Anzakların
yaşamanın bile imkanı yoktu. Nitekim kolordu mıntıkasında harp ikici
karşısında tamamen şehit olan, fakat Anzaklara geçit vermeyen
plana düşmüş, iaşe derdi ön safta bütün zihinleri işgal etmiş
"...57. Alayın komutanı, Bombasırtının güney eteklerinden aşağıya
bulunuyordu… karınları doymayan efrâd (fertler, askerler) karınca
baktığında çok garip bir şekilde, arazide yayılmış küme küme be-
yuvalarını kazarak tane bulmaya ve buldukları kemikleri ezerek (ve
yazlıklar görür ve hemen tabur komutanını çağırarak sorar: "Bunlar
ne?"
ebegümeci otu) yemekle savaşıyor, başıbozuklar ise açlıktan ölen her
nevi hayvanların leşlerini paylaşıyorlardı.”185
Tabur komutanının cevabı ilginçtir:
Giyecek hususunda da Mehmetçiğin çektiği sıkıntıları, yaşa-
" Efendim, onlar, fecre az bir zaman kala emriniz ile hücuma
dığı imkansızlıkları anlatan birkaç anekdot sunuyorum: “…Bazı as-
geçecek erlerimizin iç çamaşırlarıdır."188 Onlar kendilerinin mutlaka
kerlerin ayağında iple tutturulmuş çarıklar bulunuyordu. Bazıları
şehit olacaklarını biliyorlar ve yine biliyorlar ki, geride kalan,
ayaklarına çaput bağlamıştı. Kiminin ayağı ise çıplaktı. 19. Tümen
düşmanla çarpışacak Mehmetçik kardeşlerinin çoğunun giyecek iç
Kurmay Başkanı Yarbay İzzettin (Çalışlar) 59. Alayın talimini izle-
çamaşırı yok. Hiç olmazsa boşa gitmesin, onlar giysinler diye geride
bırakıyorlar.
diğini, her taburda ayağı tamamen çıplak 50-60 asker gördüğünü
söyler.”186
"Osmanlı ordusunda savaşan eratın durumu öylesine içler acı-
“Erat için istenen sayıda haki üniforma bulunamamıştı. Bu
sıdır ki; siperler için yeterli derecede kum torbası dahi bulunma-
erler kendi giysileri ile hizmet etmek zorunda kalmışlardı. Birliklerin
makta ve bazen İstanbul’dan birkaç yüz yeni torba getirildiğinde,
büyük bir bölümü kaputsuzdu. Özellikle ayakkabı yokluğu du-
bunların kum torbası olarak mı, yoksa erlerin harap elbiselerine
yama olarak mı kullanılacağına karar vermek zor olmaktadır.189
yuluyordu. Dayanıklı ayakkabı azdı. Eratın pek çoğu çarık giyiyordu.
Bir bölümü ise daha perişandı. Yalın ayak yürüyenler vardı. Çamaşır
durumu da iyi değildi. Köyünden kentinden getirdiği eşya,
184- Mülâzım Mehmet Sinan, “Harp Hatıralarım”, (Çanakkale-IrakKafkas Cephesi) Hazırlayanlar: Hasan Babacan, Servet Avşar,
Muharrem Bayar, Vadi Yay. Ankara 2006. s.118.
185- Mülâzım Mehmet Sinan, a, g, e, s.98.
186- Yusuf İzzettin Barış, “Çanakkale Savaşları”, s.95.
109
187- Binbaşı Muhlman, 2Çanakkale Muharebesi”, Çev. Alb. Halil Kemal,
Askeri Matbaa. İst. 1927, s.4.
188- Necdet Muallimoğlu, “Düşünen İnsana Hazire”, Şahsi Basım, İst.
1996, s.1106. Yeni Düşünce Dergisi, sayı 7, 1981, a.g. yazı dizisi.
189- Liman Von Sanders, “Türkiye’de Beş Yıl”, Çev. M. Şevki Yazman,
İst. 1969.
110
Çanakkale
Çanakkale
“Çanakkale Cephesinde, bitlerden sonra, herkes için kabus
sinekler. Bu memleketin tanrısı ne Allah, ne Muhammed veya Şey-
olan bir başka şey de sineklerdi. Hiç kimse sineklerle başa
hülislam. Asıl tanrı, baş şeytan, yani sineklerin tanrısı! Yemekler
çıkamıyordu. Tedbir almak ise imkansızdı. Bunun yanı sıra başta
masaya konur konmaz sinekler tarafından simsiyah kaplanıyor.
kolera ve dizanteri olmak üzere pislikten doğan bütün hastalıklar da
kol gezmekteydi.
Çadırlara ve siperlere doluşan bu yaratıklar, aptal vızıltılarıyla,
Bizi en çok sıkan şeylerden biri de sineklerdi! Aman ya Rabbi!
öğlen sıcağında yarım saat için kestirmeye çalışanları deli ediyor.”191
Bunlar ne yılışık mahluklardı! Yemek yerken, çatalımızın ucundaki
Çanakkale savaşı o kadar imkansızlıklar içinde kazanılmıştır
lokmaya binlerce sinek hücum ediyor ve ellerimizle bile bu haşaratı
ki; İstanbul Askeri Müzedeki asırlık toplar bile sökülerek cepheye
defetmeye muvaffak olamıyorduk. Bu milyonlarca sinek bizi uyurken
de rahat bırakmıyordu. İngiliz hücumu kadar mühlik idiler...
götürülmüş ve kullanılmıştır.192 Tabi birçoğu yeni mermileri atacak
24 Haziran 1915 Havayı o kadar ağır ve mide bulandırıcı bir
teknik özellikte dökülmedikleri için ilk atışta parçalanmış ve düşman
yerine etrafındaki Mehmetçiklere zarar vermiştir.
koku kaplamıştı ki insan her yaptığı nefes alma ve verme hareketinde
Bazı tepelere ve tabyalara da soba boruları sahte bataryalar
derin bir ürperme hissediyor. Bu ürperme vücudumuzun ve duygu
hassalarımızın tahammülü haricinde…”190
yerleştirilmiş ki, düşman çok topları var zannetsin veya gerçek top
diye oralara boş yere ateş etsin.193
Bu savaşlarda cephede vuruşarak şehit olan askerlerimiz kadar
Çünkü her hususta olduğu gibi top ve mühimmat hususunda da
da bu bit ve sineklerin sebep olduğu bulaşıcı hastalıklardan ölümler
büyük dengesizlik vardı. Onlar taarruzda, biz savunmada kendi
vuku bulmuştur. Cephede yeterli elbise, su, temizlik malzemesi ve
vatanımızda olduğumuz halde, yani bizim çok olması gerekirken
onların 506, bizim ise 150 topumuz vardı.194
temizlenme imkanı bulamayan ve fakat hayatlarını da çekilmez hale
getiren bitlerden kurtulmak için Mehmetçik zaman zaman elbiselerini
Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında Almanları Rus cephele-
çıkarır karınca yuvalarının üstüne kor ve hakkından gelemediği, ha-
rinde "general kar, general çamur ve general soğuk yendi" diye bir
yatı kendisine zindan eden bu haşarattan karıncalara ziyafet çekmek
suretiyle kurtulmaya çalışırmış.
tekerleme vardır. İstiklâl savaşında da bizim belimizi büken yokluk,
kıtlık ve bitler olmuştur.
Bir Anzak subayı da Mısırda yayınlanan bir gazetede çıkan
makalesinde şöyle demiştir: “Gelibolu’daki yaşamın büyük belası
190- Mümin Mustafa, “Cepheden Cepheye”, Çanakkale 1915 CD’si. Türk
Tarih Kurumu 2001; Mehmet Fatih Bey, “Kanlısırt Günlüğü”,
Çanakkale 1915 CD’si, Türk Tarih Kurumu 2001.
111
191- Anzakların kaleminden The Egyptian Gazete, 29 Temmuz 1915,
Çanakkale 1915 CD’si, Türk Tarih Kurumu 2001.
192- İbrahim Refik, “Çanakkale’nin Ruh Portresi”, Albatros Yay. Şubat
2004, 10. baskı, s.22.
193- Recep Şükrü Apuhan, a.g.e. s.31.
194- Recep Şükrü Apuhan, a.g.e. s.31.
112
Çanakkale
Çanakkale
Bu imkansızlıkların hududunu hayal edebilmek için şu misale
bakalım: Ankara Hükümetinin yurt dışına atadığı ilk Büyükelçisi Ali
Fuat Cebesoy Paşa, Ankara'dan çıkıp Moskova’ya 80 günde
varabilmiştir.195 Halbuki Jül Verne roman kahramanına, 80 günde
dünyayı dolaştırır. Yine o günlerde Harbiye Nezaretinde (Savunma
Bakanlığında) Fransız tercümana verilecek on lira bulunamamıştır.196
Teşkilat-ı Mahsusa (MİT) dan cephede savaşan binbaşı Lütfi
Bey’e hanımı Dürdane hanımdan gelen mektuptan: “…iaşe teşkilatı
aylardan beri ilk defa iki okka un verdi. Bununla çocukların çok
sevdiği kurabiyelerden yaptım. Şeker olmadığı için yerine pekmez
kullandım ama tadı yine de güzel oldu. İşte onlardan birkaç tane
-Babam Çanakkale’de din için öldü.
-Sen?
-Benim babamda Yemende din için öldü.
Üçüncü çocuk da aynı cevabı verir.
-Peki size kim bakıyor?
-Burada bir ebe annemiz var. O bakıyor.
Derken yaşlı bir kadın istasyon civarındaki kulübesinden çıkarak bağırmaya başlar:
-Gazanfer, Muzaffer, Mücahid! Çorba yaptım, gelin için!
kavanoza koyup ayırdım. Sen dönünceye kadar saklayacağım. Sensiz
Elde yok, avuçta yok, Çuval içindeler. Aç ve sefiller. İsimleri
huzurla tadamadım…” Bir binbaşının ailesinin çektiği sıkıntı bile
Gazanfer, Muzaffer, Mücahid... ‘Bu millet yenilmez’ der Lo Monde
muhabiri…”198
budur. Normal vatandaşların durumunu artık okuyucularım takdir
etsinler. Ama yine de bu insanlardan hiçbir şikayet duyulmamıştır.197
“…70 kilo girdiğim hastaneden 45 kilo olarak çıktım. Yeni
Günümüzde yüzde yüz haksız oldukları halde "Devlet nerde? Millet
nerde? Belediye ne iş yapıyor?" gibi sesler yükselmemiştir.
düzenleme ile birliğim 9 Tümen 2. Alay 83. Tabur olmuştu. 1917
“Türkolog Lo Monde muhabiri 1922’de Türkiye’ye gelir. Millî
olan 2500 rakımlı Karadağ’da kaldım. Ne elbise, ne çamaşır, ne
Şubat ayına kadar Melikşerifin üzerinde, Çardaklının en yüksek dağı
açlar, dullar, yetimler...
çarık kalmıştı. Tuzsuz çorbadan herkese beş altı kaşık isabet
memleketidir. Muhabir Eskişehir’de bir istasyona gider. 7, 8, 9 yaşla-
ediyordu. Bütün bölüklere parça parça dağıtılan tek bir sığır derisi
rında üç çocuk görür. Çocukların ayakları çıplaktır. Bir çuvalın
toprakla iyice yoğruluyordu. Yoksa çarık yaması diye dağıtılan bu
deriyi asker közleyip yiyordu…”199
Mücadele
bitmek
üzeredir.
Anadolu
dibine boğazlık delmişler, kollarını yine deliklerden çıkarmışlar onu
giymişlerdir. Üstlerinde çuvaldan başka bir şey yoktur. Sorar:
-Evlâdım baban nerede?
195- Bilal N. Şimşir, “Bizim Diplomatlarımız”, Bilgi Yay. İst. 1996, s.54.
196- Kâzım Karabekir, “İstiklâl Harbimizin Esasları”, İst. 1972, s.
197- Cemal Kutay, “Pembe Mendil”, s.12-18, Yeni Asya Yay. İst. 1982.
113
O günlerde çekilen sıkıntılara şu misal bile yeter artar her
halde: Meşhur Kahramanımız Seyit Onbaşı'ya Cevat Paşa:
198- M. Niyazi Özdemir’in 1991 Mevlânâ Haftası’nda Konya’da sunduğu
tebliğden.
199- Teğmen Rifat Erdal, “Bir Yedek Subayın 1. Dünya Harbi Hatıraları”,
Hayat Tarih Mecmuası, sayı 7, 8, 9. Ağustos-Eylül-Ekim 1971.
114
Çanakkale
Çanakkale
-"Bu yaptıkların tarihlere geçecek, Allah senden razı olsun,
seni nasıl mükafatlandıralım…" deyince şu cevabı almıştır:
denen silah artıklarını memleketlerine gönderecek imkan kalmamış
-“Kumandanım! Hiçbir şey istemem. Lâkin ben pehlivan
yapılı olduğumdan dolayı günde bir somun yetmiyor. Düşman
Yemen ve İstiklal savaşlarından sonra “Bakıyyetüs' süyuf”
ve yol güzergahlarındaki bütün köylerin kabristanlarında bugün
kaybolup gitmediyse, "Garipler Mezarlıkları" oluşturulmuştur.
karşısında daha güçlü olmam için emretseniz de bana iki somun
Savaştan sonra yol yok, kışlık elbise yok, ayakkabı yok, doktor
verseler!” demiş. Bu isteğe tebessüm eden Cevat Paşa Onu onbaşı
yaparak mükafatlandırmıştır.200
ve ilaç yok, doğru dürüst karınları doymuyor, şimdiki gibi nakil
Bu inanılması güç zorluklar sadece savaş zamanlarına mahsus
gariplere baksın. Bir çoğu memleketlerine ulaşmak için yolculuk
da olmamış. Osmanlıyı dünya siyaset sahnesinden indirebilmek için
yaparken yol boyu köylerde vefat etmişler... o köy halkı insanlar
devamlı onu savaşlarla meşgul eden Haçlalar, kanımızı kurutmuşlar,
kabirlerinin bir bölümünde bu insanlar için Garipler Mezarı denen
bölümler yapmışlar. Birçok köyde hala bu bölümler mevcuttur...202
iliğimizi sömürmüşler, dizlerimizin bağını kesmişler, gelir getiren her
vasıtaları da yok. Haberleşme araçları da yok. Halkta da yok ki bu
şeye el koymuşlar. Tuz gölünün tuzuna, Eğridir Beyşehir göllerinin
Bu inanılması güç şartlar içinde savaşarak bize emanet edilen
balığına,201 tren yollarına, içilen her tabaka tütüne, çekilen her sigara
Cennet vatanımızda yetişen nesil, nasıl olurda bugün; Dünya çapında
nefesine el koyup gelirlerini Avrupa’ya aktarmışlar. Su ve elektrik
israfta 1'inci kumarda 2'inci içkide 3'üncü sigara tüketiminde 4'üncü
hale gelmiştir?203 Bunu akıl ve mantık nasıl kabul eder?
vb. şeylerden toplanan gelirlere, vergilere el koymuşlar. Yemen
savaşından artan bir avuç vatan evladı gemi ile Süveyş kanalından
geçerken
borçlarımıza
mukabil
İngilizler
gemiye
el
Nasıl olur da yukarıda zikredilen hayalleri bile donduran
koyup
sıkıntıları çeken şehitler dururken, içki ve uyuşturucu komasına girip
salmadıkları için, onlarda denizin ortasında sıcak, hastalık ve
ölen bir serserinin ölüsü şanlı bayrağımıza sarılıp, cenazesine on bine
yakın insan katılıp " şehitler ölmez" diye bağırabiliyorlar.
gıdasızlıktan şehit olmuşlardır. Dolayısıyla savaştan sonra da bu
felaketler devam etmiştir.
Balkan Savaşından kaçıp İstanbul'a yığılan yüz binlerce insanı
Anadolu'ya nakledecek vasıta ve imkan bulunmayıp, kışta kıyamette
sokak ortalarında kalmışlardır.
Nasıl olurda 1 Mayıs mitinglerinde şöyle pankartlar taşıyabilmektedirler:
Din neymiş, iman neymiş, kim bakar safsataya
Fatih'te kahramanlık denilen palavraya
200- Türk Dünyası Tarih Dergisinde yer alan Aydın Ayhan’ın
Tespitlerinden naklen Mustafa Turan, a.g.e. s.102.
201- İlhan Bardakçı, İmparatorluğa Veda, s.165.
115
202- İbrahim Refik, “Sohbet Tadında Tarih”, Albatros Yay. İst. 2005, s.67.
203- Tayyar Altıkulaç, Zaman, 14.05.1996; Zeki Kentel, “Alkollü Toplum”,
Yeşilay Dergisi, yıl 2000, sayı794, s.8.
116
Çanakkale
Çanakkale
Osman Gâzi'de kimmiş, kim bakar Mustafa'ya
Mehmed’in düşmanı boğduğu sele
Selâm Lenin, Stalin, Kosigin ve Mao'ya
Mübarek kanını kattığı yerdir.
Savaştayız yoldaşlar sol yumruklar havaya
204
Düşün ki, haşr olan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin
Biz bu şair müsveddelerinin yazdıklarına değil de, gerçek bir
şairin yazdığı beyitleri aziz şehitlerimizin ruhuna ithaf ederek
okuyalım:
Bir harbin sonunda bütün milletin
Hürriyet zevkini tattığı yerdir.
Necmettin Halil Onan
BİR YOLCUYA
Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda
Gördüğün bu tümsek, Anadolu’nda
İstiklâl uğrunda, nâmus yolunda
Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.
Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele,
204- 1974 yılı Taksim Meydanında yapılan 1 Mayıs mitinginde taşınan
pankartlardan birisi.
117
118
Çanakkale
Çanakkale
Hey on beşli, on beşli
Tokat yolları taşlı
On beşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı
Siperlerin içinde savaşırken yaralananlar, şehit olanlar bir
Çanakkale'nin Mektepli Kahramanları
Çanakkale Savaşı birçok yönleriyle farklı bir savaştır.
tarafa, yakına büyük top mermileri düşünce, deprem olurcasına
Dünyada en çok aydın, münevver ve mekteplinin kaybedildiği bir
siperlerin altını üstüne getiren, onlarca ton toprağı dirilerin üstüne
savaştır. Yarım asra bile varmayan bir zaman içinde Rus Savaşı (93
kaydıran ve nice yiğitleri altına alıp diri diri boğduğunu duyan
Harbi), Yemen Savaşı, Balkan Savaşı gibi üç büyük savaşa katılan,
şairlerimiz destanlar yazmış:
yüz binlerce Mehmet'ini şehit veren Türk Milleti, akabinde
Çanakkale içinde vurdular beni
Çanakkale Savaşına girmiş, savaşacak askeri, askerlik çağına gelmiş
Ölmeden mezara koydular beni
elemanı kalmadığı için çocuk denecek gençleri ve askerlikten muaf
O karanlık günlerde İstanbul’un münevveri, okumuşu akın
olan talebeleri cepheye gönderme zarureti ortaya çıkmış ve 253 bin
akın
adedini de Çanakkale'de feda etmiştir.
Üniversiteler boşalmış, yaşlı hocaların sınıflarda ders verecek öğrenci
Yunus Emre şöyle der:
bulmaları imkansız hale gelmiştir. Liselerin son sınıf öğrencileri ve
Şu dünyada bir nesneye
öğretmenleri bölük bölük askerlik şubelerinin önlerinde, sabahın
Yanar içim göynür özüm
alaca karanlıklarında sıraya girip, bir an evvel Çanakkale’ye gitmenin
Çanakkale’ye
gönüllü
gitmenin
yollarını
aramışlardır.
yollarını aramışlardır. Bilhassa, Galatasaray, İstanbul, Vefa ve
Yiğit iken ölenlere
Beşiktaş Liseleri neredeyse tamamen boşalmış, çocuk yaştaki tale-
Gök ekini biçmiş gibi
beler, bütün derslerini bir veya iki hoca ile işlemek zorunda
Bu gencecik yavruların, bu olgunlaşmamış Mehmetlerin, bu
kalmışlardır. Mektep idarecileri oldukça büyük sıkıntılar içerisinde
dünyadan muradını almadan biçilen kınalı kuzuların feda edilişi bu
düşmüşler, velilerin, çocuklarına söz geçirmesi ve onları İstanbul’da
milletin ciğerini dağlamış, bağrını yakmış-kavurmuş, ocaklar ve
tutmaları mümkün olmamıştır. Nişanlı ve evli genç kadınların içinde
hanümanlar sönmüş, sabiler-bebeler babasız, genç gelinler kocasız,
bulundukları duruma boyun eğmekten başka çareleri kalmamıştır.205
kızlar yavuklusuz kalmış, türküler yakılmış, destanlar yazılmış…
1315
Rumi doğumlular askere alınınca
düşmeyen şu türkü yakılmıştır:
hala dillerden
205- Osman Ergin, “Türk Maarif Tarihi”, c. 3-4, İst. 1977, s.1404-1405;
119
120
Çanakkale
Çanakkale
...Kayıtlara göre Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) 1912 de
kasıtlı değilse bile, acımasız ve umursamazlık neticesinde bu talebe
60 mezun vermiş, Çanakkale Savaşının başladığı 1915 yılında 18,
Mehmetçikleri biçtirmiştir. 1915-16 yıllarında bir çok lise ve fakülte
Cepheye gidişlerden sonra 1916 yılında 4, 1917 yılında 5 mezun
talebesizlik yüzünden kapanmıştır.209
206
vermiştir.
Ülkemiz bu savaşta özellikle genç nüfustan, yani beyin
13 Mayıs 1915 de Arıburnuna sevk edilen 2. Tümenin çoğunu
takımından, 10 binden fazla öğretmen, öğrenci, , mülkiyeli, tıbbiyeli,
aralarında İstanbul Lisesi’nin 3, 4 ve 5 sınıf öğrencilerinin de
çok sayıda yetişmiş insanını kaybetmiştir. Çanakkale savaşlarında,
bulunduğu Darülfünunlu gönüllüler oluşturmuşlardır. 19 Mayıs 1915
başka savaşlarla kıyaslanamayacak kadar bir münevver kıyımı
teki kanlı hücumda bu tümenden 10 bin vatan evladı şehit olmuştur
yaşanmıştır. Daha sonra tek tük rastlanan aydın, okumuş, münevver
ekserisi de bu öğrencilerdir. Çanakkale Cephesine giden bu
insanlara “bakıyyet’üs-süyûf- kılıç artığı” yani savaştan kazara veya
öğrencilerden nerdeyse hiçbiri geri dönmemişlerdir. Bu gencecik
şans eseri kurtulan nadir insanlardan biri olarak bakılmıştır.
fidanlar, bu tarü taze yiğitler; cephede kurdelelerine, mektuplarına,
İstanbul'a
yakın
olması
hasebiyle
cephedeki
durumu
uygun buldukları yerlere yazdıkları “Vatan Sağ Olsun” sözleri
duydukları, bildikleri, yaralı gelen arkadaşlarından o vahamet ve
onların son yazdıkları cümleler olmuştur. Bu gençler 13 Mayısta
fecaat dolu ortamı dinledikleri halde, üstelik talebe olmaları hasebiyle
İstanbul’dan çıkmışlar, 17 Mayısta cepheye varabilmişler, 19 Mayısta
kanunen askerden muaf veya tecilli oldukları halde,210 bu gençlerin
da, tarihin daha önce hiç rastlamadığı kadar dehşet verici ve dengesiz
daha doğrusu çocuk demek gerek, gönüllü olarak ölüme koşmalarına
olan savaşın içine sürülmüşlerdir. Mevcudun % 90’ı 6 saat içinde
kimse mani olamamış, hatta düğüne gider gibi gitmişler , birbirleri ile
erimiş,207 muharebenin geçtiği yere o günden itibaren Kanlısırt ismi
yarışmışlardır.
verilmiş, bizim bu aşırı kaybımıza rağmen düşmanın kaybının sadece
500 kişi olduğunu ve bu gençleri Alman subaylarının mezbahaya
sürülen hayvanlar misali acımadan ölüme gönderdiklerini İngiliz
savaş muhabiri Bartlett'de yazmaktadır.208 Bazı tarihçi ve ilim
erbabının görüşlerine göre, Çanakkale Savaşları Kumandanı olan
Alman Liman Von Sanders bu yavruları piyon olarak kullanmış,
Ali Arslan, “Darülfünun’dan Üniversiteye”, İst. 1995, s.26-54.
206- Tarih ve Düşünce Dergisi, Nisan 2006, s. 65, s.44.
207- İsmail Çolak,a.g.e. s.48-51.
208- Ashmead Bartlett, Çev. Krm. Yzb. Rahmi Bey, Günümüz diline
çeviren: Muzaffer Albayrak, Yeditepe Yay. İst. 2006. s.170.
121
Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi)
kulübünün
ünlü
bir
futbolcusu
Celal
talebesi ve spor
İbrahim,
ilk
gönüllü
kaydolabilmek için bir gece Askerlik Şubesi kapısında yatmıştır.211
Yurt dışında okuyan talebeler bile bu savaşta akın akın
gelmişler ve gönüllü olarak askere kaydolmuşlardır.
209- Esat Paşa, “Çanakkale Savaşı Hatıraları”, Yay. Haz. İhsan Ilgar,
Nurer Uğurlu, İst. 2003, s. 109-114. Mehmet Fasih Bey, “Çanakkale
1915 Kanlısırt Günlüğü”, Haz. Murat Çulcu, İst. 2002, s.40-41.
210- İsmail Çolak, a.g.e. s.22-25.
211- Talha Uğurluer, “Çanakkale Savaşları”, İst. 2003, s. 63-65; Tarih ve
düşünce Dergisi, nisan 2006, sayı 65, s.43.
122
Çanakkale
Çanakkale
Cepheye giden liseli gençlerin geride kalan arkadaşları,
cepheden dönen yaralı arkadaşları için okul binasını revir haline
düşünülürse Atatürk’ün “Biz Çanakkale’ye bir üniversite gömdük”
demesi ne kadar gerçeği yansıtmaktadır.216
getirmişler ve okulun taş duvarlarını hastane rengi olan sarıya
Bu savaşta aydın ve talebe kaybını Türkiye uzun yıllar telafi
boyamışlar, 19 Mayıstaki en kanlı çarpışmaların kara haberi
edememiştir. Öyle ki Cumhuriyet döneminin ilk Millet Meclisinde
duyulunca okul pencere ve kapılarını siyaha boyamışlar, bu sarı-siyah
vekillerden
renk, İstanbul Lisesinin içinden doğan İstanbul spor’un forma rengi
tecrübeli gün görmüş insanlardı.217
olmuştur.212
retlerinden ismini alan213
İstanbul’daki Vefa Lisesi’nin vefalı
gençleri, başlarında hocaları da olduğu halde asker elbiseleri giyip,
söyleyerek
bilmeyen ama
Çanakkale ve Sakarya Savaşlarında aydın ve münevver
Fatih’in manevi hocalarından Konya’lı Şeyh Vefa Haz-
marşlar
bazıları ümmî yani okuma-yazma
Şehzadebaşına
çıkmışlar,
bir
daha
geri
gelemeyeceklerini çok iyi bilen halk bunları yaşlı gözlerle cepheye
uğurlamış, gerçekten bir çoğu geriye dönememiştir.214
kıyımının ne derecelere vardığına, Cumhuriyetin ilk yıllarında
cereyan eden şu olay da ibretli bir misaldir:
Hamdullah Suphi Tanrıöver Milli Eğitim Bakanı iken lise son
ve bir önceki sınıfların listesini ister. Memlekette kalifiye eleman
olmadığı için tayinlerini yapacaktır. Ankara Lisesi müdürü olan
Sakallı Celal buna razı olmaz ve istifasını verir. Bakan okul arkadaşı
Lise mezunlarının cephelerde kırılıp fakültelere müracaat eden
olduğu için istifasını geri alması için rica eder ama kâr etmez ve
olmayınca (1900 doğumlular bile yani 15-16 yaşındakiler bile askere
şöyle der: “Bak Hamdullah, Meşrutiyeti ilân ettik olmadı,
alınınca), doktor ihtiyacını karşılayabilmek için, Bakanlar Kurulu
Cumhuriyeti getirdik gene olmadı. Birde ciddiyeti denemeye ne
Kararı ile Tıp Fakültelerine kaydolmak için Lise mezunu şartı
dersin?”218
kaldırılmış, müracaat eden ortaokul mezunları bile alınmış ve kısa
zamanda doktor yetiştirebilmek için derslere bütün yıl devam
edilmiştir (tatil yapılmamıştır).215
Bu kadar çok insan kaybında başta Liman Von Sanders olmak
üzere, ordularımızın kilit noktalarına yerleştirilen etkisi ve yetkisi çok
büyük olan, fakat Haçlı ruhu taşıyan, yeri geldiği zaman kınalı
Çanakkale harbinde şehit olanların 10 binden fazlasının
kuzularımızı, kahraman Mehmetlerimizi gözünü kırpmadan harca-
yüksek tahsilli, 70 bin kadarının da rüştiye mezunu olduğu dikkate
yan, kılı kıpırdamadan topların, tüfeklerin, yağmur gibi yağan mit-
alınırsa (ve o dönemde okur-yazan mevcudunun çok kıt olduğu)
ralyöz kurşunlarının üzerine süngü hücumları yaptıran
Alman su-
baylarının etkisi ve hainliği çok büyüktür.219 Bu savaşta İngiliz ve
212- İsmail Çolak, a.g.e. s.32.
213- Nezihe Araz, “Anadolu Erenleri”, Özgür Yayınları, İst. 2000, s.312.
214- İsmail Çolak, a.g.e. s.36.
215- İsmail Çolak, a.g.e., s.46. .
123
216- İsmail Çolak, a.g.e. s.68-69.
217- Orhan Karaveli, a.g.e. s.138.
218- Orhan Karaveli, a.g.e. s.140.
219- Yeşilay Dergisi, Mart 2006, Sayı 868, s.51.
124
Çanakkale
Çanakkale
Fransızlar sömürge askerlerinden, Alman subayları da bizim Meh-
Bu maksatlı ve acımasız tutumdan dolayı Türk subayları bu
metlerden, el kesesinden ağalık yapanlar misali bol keseden harca-
Alman kurduna kafa tutmuşlar, bu nedenle Fevzi Bey (Paşa)
mışlardır.
görevinden alınmıştır.
İngiliz Yazar Alan Moorhead, taarruz hakkında şu dehşet
Öğretmen okulunu bitirince hemen askere alınıp Filistin
verici bilgileri aktarmaktadır: “Saldırıda, sanki bir çağlayanın akışı
Cephesine gönderilen ve orada zabit vekilliği görevi ile savaşa girip,
gibi bir hareket vardı. Bir sıra asker, siper önüne gelip biçildikleri
İngilizlere esir düşen İbrahim Etem Sorğuç’un hatıralarından birkaç
zaman bir başka sıra ortaya çıkıyor ve hemen onlar da biçiliyordu.
satır okuyalım da, bu sözde dost ve müttefikimiz Almanların
İlk saat içinde bu iş düpedüz bir kıyım şeklinde devam etti... Türk
hainliklerinin hangi safhalara ve raddelere vardığını daha iyi
subayları, avlanacak tavşanları ürküten, avcılara doğru koşturan
anlayalım:
borucular rolünde idiler. Avustralyalı ve Yeni Zelandalıları vahşi
“19 Eylül 1334 (1918) Türkler adına esef verici bir tarihtir.
bir heyecan kaplamıştı. Manzarayı daha iyi görebilmek için çıkıp
18 Eylülü 19 Eylüle bağlayan gecenin sabahı, Filistin Cephesinde
siperlerin üzerinde oturuyorlar, oradan Türk askerlerine ateş yağ-
İngiliz kuvvetleri bize taarruz ederek bütün üç ordunun cephesini
dırıyorlardı. Yedekte kalan Anzak askerleri çarpışmadan uzakta
yıkmış, kısa zamanda Halep’e kadar varmışlardır.
kalmaya dayanamıyorlardı. İleri gelip ateş hattında bir yer bulmak
için para bile teklif edenler vardı... Gelibolu’da bundan daha ağır
çarpışmalar olmuştur. Ama hiçbirinde bu derece yoğun bir öldürme
olmamış, hiçbirinde bu kadar tek taraflı bir kıyım cereyan
etmemişti.”
Filistin neresi Halep neresi?.. Üç ordunun koruyamadığı bu
topraklar, 40 gün içinde uçup gitmiştir.
İngilizlerin taarruz ettiği gün bizim 48. Alayın cephesinde
bakınız neler oldu: Taarruzdan birkaç gün evvel, İngilizlerin kolordu
karargahından bir Hintli başçavuş kaçarak bize iltica ediyor. 18/19
Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun o dönem İstanbul
ataşemiliteri (askeri ataşe) Joseph Pomianskowski'nin yazdığına göre
azılı bir Haçlı misyoneri olan Liman Paşa’nın bir taarruz emrinden
sonra 300 metrelik mesafede 9000 Mehmetçik şehit olmuştur. Yani
her metrede 44 şehit.220
Eylül sabahı İngilizlerin büyük kuvvetlerle taarruz edeceklerini haber
veriyor ama, bizim salahiyetli kumandanlar bunu nazarı-ı itibara
almıyorlar. İngiliz taarruzunun yapılacağı günün gecesinde, bütün
birliklere bu arada bize de şifahi bir emir geldi. Kasten mi yapıldı
nedir hala bilmiyorum. Erler gece alay karargahında eğleneceklermiş. Şaşırdık kaldık. Zira alay kumandanının emri olmadan kimse
220- Yeşilay Dergisi, Mart 2006, Sayı 868, s. 51; General Liman Von
Sanders bir misyonerdir. Joseph Pomiankowski, Osmanlı
İmparatorluğunun Çöküşü, Kayıhan Yay. Çev. Dr. Kemal Turan, 2.
baskı, s.37. Bu zat Birinci Dünya savaşı yıllarında AvusturyaMacaristan İmparatorluğunun İstanbul’daki büyükelçiliğinden askeri
125
böyle bir emir veremez. Emri alır almaz siperlerde bir miktar asker
bırakarak 700-800 m. geride derin bir vadi içinde bulunan alay
ateşe olarak görev yapmıştır.
126
Çanakkale
Çanakkale
karargahına gittik. Bir de ne görelim; Meşaleler yakılmış, davullar
-“Onlar Türk,bizde Türk’üz. Türk Türk’e silah çekmez. Böyle
çalınıyor, erlerin bir kısmı silahlı, bir kısmı silahsız oynayıp duruyor-
bir şey olursa biz Türklerin yanında savaşırız” demiş ve hapse
lar. Gecenin geç vaktinde ilerde top atışları başladı…Herkes
atılmıştır.222
siperlerine koşmak için ayağa fırladıklarında etraftan ”Oturun,
oturun” sesleri yükseldi ve eğlenceye devam edildi.
Bu ve benzeri birçok misal göstermiştir ki, şartlar ne olursa
olsun ordumuz, kendi askerlerimiz ve subaylarımızın elinde olmalı.
Eğlence devam ederken ilerimizdeki Kurt Tepedeki keşif
Dışardan gelecek Haçlı elemanlarına muhtaç olacak kadar Allah bu
kolumuzun komutanı geriye haber gönderiyor; düşman siperlerinden
milleti bir daha zillet ve sefalete düşürmesin. Ata sözlerimize
çıktı üstümüze geliyor topçumuza haber verinde mania ateşi açsın
geçecek kadar halkımızın gönlünde yer eden Marko Paşa’nın yaralı
diye. Bu isteğe aldıran olmamış. Bunun üzerine keşif kolu komutanı
askerlerimizi bilerek öldürdüğü,223 Meclis-i Ayan üyeliğine kadar
kendi
topçu
yükseldiği halde: “Evet bende Osmanlıyım ama, Osmanlı Bankası
birliklerinden yardım ister ve toplar atılmaya başlar…Bunun üzerine
kadar(yani menfaatim kadar) Osmanlıyım”224 diyen Rum vekilleri,
inisiyatifi
ile
kırmızı
fişekler
atarak
gerideki
221
herkes eğlenceyi bırakıp siperlerine koştular...”
Türk’ün gerçek dostu sadece ve sadece yine Türk’tür. Bu
İstanbul’da vapurdan inen subaylarımızı tokatlamaya kalkan Ermenileri,225 “Biz varlığımızı Türklerin müsamaha ve hoşgörüsüne
borçluyuz”226 dedikleri halde Çanakkale Savaşının o en zor
hususta şu misal çok ibretlidir:
II. Dünya savaşında başarıya ulaşabilmek için her yolu
deneyen Hitler, Sovyet topraklarında esaret hayatı yaşayan Türk
unsurlardan da faydalanmayı düşünmüş, onları: “Zafere ulaştığımda
günlerinde gönüllü taburları oluşturup düşmanlara hizmet eden
Yahudileri227… gördükçe ve duydukça benim bu temennimin ne
kadar haklı olduğu ortaya çıkar.228
sizlere bağımsızlık vereceğim” diye kandırmış “Türkistan Lejyonları”
adlı birlikler kurmuş, başına
Baymirza Hayit’i getirmiştir. O
günlerde Türkiye’yi l. Dünya Savaşında olduğu gibi bir oyunla
savaşın içine çekmeye çalışan, bunu başaramayınca Türkiye’ye de
saldırmayı düşünen Hitler nabız yoklamak için bu öz be öz Türk ve
mertlik timsali olan Baymirza’ya sormuş:
-“Almanya Türkiye’ye saldırırsa ne yaparsınız”. Bay Mirza
cevaben:
221- Tarih ve Medeniyet Dergisi. İhlas Yayınları, sayı, 20, s.52.
127
222- Enis Berberoğlu, “Öbür Türkler”.Doğan Kitapçılık 1999, s.91.
223- Tarih ve Medeniyet Dergisi, sayı, 26, s.40.
224- A. Emin Yalman, a.g.e. c. 1, s.107.
225- Kurtuluş savaşı subaylarından Galip Apak esaretten dönüp
İstanbul’da bir İngiliz gemisinden karaya çıkarken orada
tercümanlık yapmak üzere bulunan bir Ermeni bir Türk askerine
neye acele ediyorsun diye bir tokat vurur. Bunu görenlerin çoğu
Galip Bey de dahil oradan Anadolu’ya geçip mücadele etmeye karar
verirler Hasan Pulur Milliyet 22.10.2003.
226- Avram Galanti, “Türklerle Yahudiler”. İst. 1947, s.36; Tarih ve
Medeniyet Dergisi, sayı 10, s.5.
227- Çanakkale savaşlarında Yahudilerin katır bölükleri kurarak
128
Çanakkale
Çanakkale
Çanakkale’de Daha sakal tıraşı olmayan talebelerle sakalını
emretti. Bir an evvel mukaddes vazifelerinin başına geçmek için
dergahlarda medreselerde veya başka yerlerde ağartan büyükler
sabırsızlanan bütün gençlerin coşkunluğu arttıkça artmıştı. Bir
gönüllü yazılmışlardır... Çanakkale’de İstiklal savaşının 30 misline
yandan kayıt muamelesine devam olunurken, öte yandan da askerî
yakın asker kaybedilmiştir.229
talimlere başlandı.”231
Sakarya Meydan Muharebesinde
savaşacak asker kalmadığı için, erden çok zabit ve eğitimli insanın
şehit olduğu bir gerçektir.230
1915 yılında mektep binasında, Galatasaraylı şehitler anısına
bir anma töreni tertiplenmiştir. Törende, şehit babaları Müşir Fuat
Hukuk Fakültesi talebelerinden Mustafa’nın o kasvetli günleri
Paşa, Tarihçi Ata Bey ve Hüsnü Bey başta olmak üzere, mezunlardan
anlatan şu sözleri yaşanan sıkıntı ve heyecan konusunda bize bir fikir
birçok kişi, okulun idareci, öğretmen, memur ve öğrencilerinin
vermektedir: “Gençtim, tahsil çağındaydım; hukuk tahsilinden başka
yanında üç yüzü aşkın gazi hazır bulunmuştur. İşte, törenden ilginç
düşüncem
enstantaneler:
yoktu.
Büyük
harp
ilan
edildi.
O
günleri hiç
unutamıyorum. Bütün münevver Türk gençliği Harbiye Mektebindeki
Öncelikle, mektep camiinde öğle namazı kılınmış ve şehitlerin
ihtiyat zabitleri talimgâhına gitmek için koşuyordu. Bütün kapılar,
ruhuna mevlit okunmuştur. Ardından, oğlu Çanakkale’de şehit düşen
avlular ve koridorlar, taptaze, genç ve dinç Türk çocuklarıyla do-
Tarihçi Ata Bey ayağa kalkarak, herkesi ağlatan son derece hissî bir
luydu. Kalabalık o kadar fazla idi ki, subaylar kayıt muamelesine
konuşma yapmış ve sözlerini “Var olsun millet, var olsun vatan, var
yetişemiyorlardı. Harbiye Nazırı Enver Paşa, bizi teftişe geldi.
olsun asker, yaşasın halife ve Padişahımız” diye tamamlamıştır.
Memleketin en münevver sınıfını teşkil eden gençliğin bu coşkun ve
vatan
sevgisiyle
kaynaşmasını
görünce,
sivil
elbiselerimizin
değişmesini beklemeden, hemen kıtalar meydana getirilmesini
Son olarak, üç evladını birden şehit veren Müşir Fuad Paşa,
hazır bulunanlara ve askerlere hitaben, kendisinin ve topluluğun
gözlerinden yaşlar akmasına yol açan, yoğun duygu, mana ve ibret
yüklü şu sözleri söylemiştir:
İngilizlere hizmet ettikleri... Aubrey Herbert, a.g.e. s.40.
228- Mustafa Kemal Sofya ateşemiliteri iken Bulgar Gn. Kurmay
Başkanına sorar. “Bizi nasıl yendiniz.” Diye. O derki “Almanlar
sayesinde. Sizin ordunuzun içindeki alman subaylar ne varsa bize
haber veriyorlardı...” Oğuz Kalelioğlu... Bosna Savaşında da Nato
uçakları göstermelik hareketlerde Sırp mevzilerine müteveccihen
çıktıklarında Fransız subaylarının önceden haber vermeleri
neticesinde Sırplar hiç kayıp vermemişlerdir. İtalyan Milano
Panaroma Dergisinden naklen, Zaman Gazetesi, 07.12.1994.
229- Yeşilay Dergisi, Mart 2006, Sayı 868, s.51. Milli Mücadelede 9014
Çanakkale’de 253 000 şehit. vermişiz. Tarih ve Medeniyet Dergisi
sayı 37, s.30.
230- Orhan Karaveli, “Sakallı Celal”, Pergamon Yay. İst. 2004, s.138.
129
-“Ben üç evladımı muharebe meydanında din ve vatan
uğrunda şehit verdim. İnsan hayatı hiç mesabesindedir. Din ve millet
yolunda evlatlarımın nail oldukları şu mertebeye nail olamadığımdan
dolayı pek teessüf ediyor ve evlatlarımın hallerine gıpta ediyorum!..”
232
231- İsmail Çolak, Tarih ve düşünce Dergisi, nisan 2006, sayı 65, s.43.
232- İsmail Çolak, a.g.e. s.29.
130
Çanakkale
Çanakkale
1912-13 Balkan Harbi’nde ortaya çıkan kargaşa sebebiyle
şahsiyetleri tahkir ve terzil etmek yükselmenin ve yücelmenin şartı,
İstanbul’daki pek çok okul gibi medreseler de kapanmış ve çok
içki ve uyuşturucu müptelası olmak çağdaşlığın zorunluluğu, örf,
sayıda talebe gönüllü olarak eksere gitmiştir. Değişik cephelerde
adet ve geleneklerle alay etmek ilericiliğin olmazsa olmazı, din ve
çarpışan bu talebelerin büyük kısmı ya şehit olmuş ya da gazi olarak
din adamını küçümsemek, hatta elden gelirse bu bağnaz ve yobaz
geri dönmüştür. Geri kalanlar ise memleketlerine gitmiştir. Öyle ki
kafaların köküne kezzap suyu dökmek, bu zihniyetten kurtulmak, bu
bu dönemde medreselerde okuyacak genç neredeyse kalmamıştır.
köhne kalıp ve inanç sahiplerini yok etmek, bu mümkün olmazsa
Arka arkaya yaşanan bu savaşlardaki ağır kayıplar neticesinde
onları cemiyet içine çıkamayacak kadar küçümsemek, mesleklerini
durum o kadar vahim hale gelmiştir ki, köylerde mevtaları (ölenleri)
utanılır hale getirmek, evlat ve ıyalini babalarının mesleğini saklar,
dini vecibeleri uygun olarak gasl (yıkama), tekfin (kefenleme) ve
söyleyemez duruma düşürmek, onlara asalak ve hazır yiyiciler
defin (gömme)
gözüyle bakmak… bir moda, çağın ve ilericiliğin bir gereği
işlemlerini yapacak hoca bulunamaz olmuş ve
çekilen sıkıntı had safhaya ulaşmıştır.”233
durumuna getirilmiştir.
“Böylece medrese talebeleri, Balkan Savaşlarından İstiklâl
İlkokuldaki Türkçe kitabımızda o körpe zihinlerimize kazınan
Harbine uzanan süreçte sergiledikleri vatanseverce gayret ve
ve benim bile elli senedir söküp, atamadığım bir okuma parçası hala
fedakârlıklar ile, ll. Meşrutiyetle birlikte Batıcı aydın ve yöneticiler
hatırımdadır:
aracılığıyla belleklere kazınmaya çalışılan ‘Medreselerin, asker
Bir köyde kötümü kötü bir Gavur Ali vardır. Yunan da o köye
kaçaklarının ilticâgâhı (sığınağı) tembel ve miskinlerin imarethanesi
doğru
(aşevi) ‘ olduğu yargısını büyük ölçüde çürütmüş ve geçersiz kılmayı
çıkılmaması, mukavemet edilmemesi için ne gerekirse yapıyor.
yaklaşmaktadır.
Güya
köyün
hocası
düşmana
karşı
başarmıştır.
Düşmanı davet ediyor, Onlara yardım ediyor ve ettiriyor. Rüşvet
Haçlılar bu savaşlarda emellerine nail olamamışlar, aziz
gönderiyor hatta kadın ve kızları peşkeş çekiyor… Neticede
vatanımızı sömürge topraklarından bir parça haline getirememişler
kahramanımız! Gavur Ali "Sen köyümüzü işgale gelen Yunandan
ama, bu savaşlardan sonra bazı kafaları sömürgeleştirmişler ve bu
daha kötüsün, onlardan önce seni vurmak lâzım deyip hocayı
savaşlardaki hezimetlerinin yegane sebep ve hikmeti olan iman ve
öldürüyor, ondan sonra düşmanla mücadele edip onları köye
inanç yapımıza mikroplar, virüsler, habis ur ve kanser hücreleri
sokmuyor"
enjekte etmenin yollarını bulmuşlardır.
Halbuki bu kutsal mefhumlar için en çok mücadele eden,
Bunun neticesi olarak inançsız olmak medeniliğin bir gereği,
onları en çok savunan, hutbe, vaz ve konuşmalarında devamlı konuyu
tarihe ve geçmişe sövmek entelliğin bir icabı, tarihi ve tarihi
işleyip canlı tutan, halkı ve askeri her zaman bu hususta motive eden,
şehitlik, gazilik gibi kutsal mefhumlarla, vatan, bayrak ve hür
233- İsmail Çolak, a.g.e. s.42.
131
132
Çanakkale
Çanakkale
yaşamakla ilgili ayetler, hadisler okuyan, dilinden onları hiç
"Kanal seferi ve Filistin savaşlarının en zor günlerinde
Mevlevi Dedesi Velet Çelebi Mevlevilerden bir gönüllü taburu teşkil
düşürmeyen hocalardır.
Ama maalesef insanlara rol değiştirtip, her filmde, skeçte,
tiyatro eserlerinde, okuma parçalarında, kitap gazete ve dergi
edip Suriye’ye geldi ve o zor günlerde bana çok yardımcı oldu ve
büyük hizmetler gördü..." 236
cübbeli,
“Şam Uleması arasında en çok hayır ile hatırladığım ve bütün
yeniliklere kapalı, ikide bir "din elden gidiyor" diye bağıran,
harp esnasında kendisinden büyük yardımlar gördüğüm bir zad da,
öğretmenle devamlı mücadele halinde, onun ve yeni fikirlerinin
Şam Müftüsü Şeyh Ebül Hayd Abidin Efendi idi. Şam uleması
kuyusunu kazmaya çalışan yobaz, bağnaz ve fanatik bir tip…
arasında
sergilenmiş ve hala sergilenmekte, inançlı nesil hala üvey evlat mu-
rastlamadım...”237
sayfalarında;
çember
sakallı,
kirli
sarıklı,
pejmürde
amelesi görmektedir.
Osmanlı
hilafetine
ihanet
edebilecek
bir
zata
Mülâzım Mehmet Sinan Bey ve arkadaşı Salih Bey, dört yıl
Halbuki o dönemlerde cephede alay ve tabur imamları, cephe
savaşmışlar, İngilizlere esir düşmüşler, kaçmışlar, bin bir çileli kaçış
gerisinde her beldedeki din görevlileri askeri ve halkı devamlı motive
yolculuğundan
etmiş, cephedeki askerin kaçmaması, sabır ve sebat göstermesi, şehit
karşılaşmışlar paşa onlara:
sonra
Erzurum’da
Kazım
Karabekir
Paşa
ile
veya gazi olması hususunda, cephe gerisinden de yeni elemanların,
-“Şimdi ne yapmak istiyorsunuz?” Yani burada bir vazife mi
Mehmetçiklerin taze kan olarak savaş meydanlarına sürülmesi
almak istersiniz, yoksa memleketlerinize mi gitmek istersiniz
hususunda en büyük gayret bu insanlardan olmuştur.
dediğinde, onlar şöyle cevap vermişler:
Dini telkinin ne kadar etkili ve önemli olduğunu anlamak için,
93 Harbi diye meşhur Osmanlı-Rus savaşının içinde bulunan,
müşahedelerini kaleme alan Mehmet Arif Bey'in "Başımıza Gelenler"
isimli kitabını okumak lâzım.234
-Kalıyoruz Paşam! Yurdumun bağrına batırılan tırnaklar
kırılmadıkça memlekete dönmüyoruz. Sözümüz andımızdır.
Ancak İstiklal savaşı bittikten sonra terhis olup memleketlerine
gitmişlerdir.238
O dönemde Batı Cephesinde savaşan 100 Fransız tümeninden
54'ünde isyan çıkmıştır. Ama Türk askeri birliklerinde böyle bir şeye
rastlanmaz.235 Sebebi bu inanç faktöründen başka bir şey değildir.
O dönemlerin meşhur Paşalarından Cemal Paşa'nın hatı-
Cephede asker kıtlığının çekildiği o kıyameti andıran günlerde,
Konya'da cereyan ettiği zikredilen iki anekdot alıyorum:
Cephe değirmen gibi Mehmetçik öğütüyor. dokuz cephede
savaş devam ediyor. Yukarda da zikredildiği gibi, askerlik çağı
ralarındaki şu sözleri ve aşağıda ki misaller, konuya en güzel delildir:
234- Meh. Arif Bey, “Başımıza Gelenler”, İrfan Yayınevi,1973. s.117, 315.
235- National Gegraphic Türk, Nisan 2005, s.55.
133
236- Cemal Paşa, a.g.e. s.175, 204.
237- Cemal Paşa, a.g.e. s.227.
238- Mülâzım Mehmet Sinan, a.g.e. s.176.
134
Çanakkale
Çanakkale
gelmeden çocuk denecek gençlerin cepheye gitmesi, eksiklerin
üzerinde yorulurlar. Bende bunların hiçbiri yok. Ben neden ihtiyar
tamamlanması gerekiyor. Bu hususta hocalardan yardım isteniyor ve
oluyorum?'
Hükümet meydanında bir miting düzenleniyor. Kara sakallı bir hoca
Ankara'ya vardım dediler ki: 'Sen cepheye gitme, sefil
şehitliğin, gaziliğin faziletinden, şehitlerin ölmediğinden, vatan,
olursun.' Ben de cevap verdim: 'Benim Ankara'da işim ne? Ben
bayrak, namus, şeref sözcüklerinin kudsiyyetinden… bahsediyor.
buraya maaş bağlatmaya gelmedim. Kaymakamlık, subaylık, polislik
Bunları dinleyen bir genç cepheye gidiyor ama şartlar malum. Ekmek
istemeye de gelmedim. Burada neye durayım? Ben vatan için
yok, uyku istirahat yok. Mermi yağmur gibi yağıyor. Arkadaşları bir
çalışmak istiyorum.' Sana para verelim harçlık et dediler, cevap
bir parçalanarak can veriyor… Delikanlı zaman zaman Konya
verdim: 'Ben para için çalışmıyorum. Vatan için çalışıyorum. Bana
tabiriyle: "Ulen kara sakal, buralar hiçte Hükümet meydanında attığın
vermek istediğiniz parayla iki Anadolu uşağını doyurunuz. Vatan
gibi kolay değil" dermiş.
böyle kazanılır. Vatanı kazanmak için milleti kazanmak lâzım.' Elime
Cumhuriyet
döneminin
meşhur
gazetecisi
Ahmet
Emin
bir vesika verdiler, kalktım, geldim, tümenimi çok şükür buldum.
Yalman, Sakarya Meydan Muharebesi yıllarında cepheleri gezerken
Şimdi kalkıp askerin içine gideceğim… İzmir yolu açılıncaya kadar
rastladığı 70 yaşındaki Gaziantepli Slo Dede'den dinlediklerini
askerle
kitabına şöyle geçirmiş:
memleketime İzmir yoluyla gideceğim, öyle ahdettim"239
"…Muharebelerde altımda üç kısrak öldü. Bu kısraklar benden
canlarının hesabını isteyecekler mi? Elbette isteyecekler. Fakat o
dövüşeceğim.
Ya
mezarım
burada
kalacak
ya
da
Ruşen Eşref Ünaydın Bey'in harp gazileriyle yaptığı röportajlardan birkaç kesit:
hayvanlar bana sorsunlar: Eğer kendilerini fena bir yola sürdümse
“İşte o gün Mehmet Çavuş’ta yaralı düşmüş. Tekirdağ hasta
benden haklarını istesinler. Eğer hak yoluna, vatan yoluna sürdümse
hanesinde seksen sekiz gün yatmış. Sonra geri dönmüş. O sefer de
ne diyecekleri var? Ben bütün Türk vatanının hayrı için atımı daha
Kirte’ye gitmiş, orada üç yerinden yaralanmış: Birisi bomba
pek çok süreceğim. Günün birinde bizim tümen bu taraflara geldi.
parçasıyla kafasından, ki parça hala duruyor, iki tanesi de sağ
Ben baktım: 'Vaktim hep böyle oturmakla mı geçecek? Kalkar
ayağından. . .”240
tümene giderim, bir vazife varsa kudretimize göre hizmette
bulunuruz dedim' Uşaklarımın hepsine söyledim. Gitme sen yetmiş
yaşındasın, ihtiyarsın' dediler.
“...6. Alayın 2. Bölük kumandanı Yüzbaşı Hasan Fehmi Bey,
hücumun en şiddetli ânında iki yerinden yaralanmıştı. Neferleri
kendisini pek severdi. Bir kısmı, etrafını aldı. Şehit Hasan Fehmi Bey
Ben dedim ki: 'Ben ocak zâdeyim. Türk vatanı için ne yapmak
lâzımsa ben herkesten iyi bilirim. Bana ihtiyar derseniz darılırım.
Benim nerem ihtiyar? Tüfeği herkesten iyi sıkarım, belim eğrilmez,
ne kadar ata binsem yorulmam. Nicelerini bilirim, belleri eğrilir, at
135
239- A. Em. Yalman a.g.e. c. 1, s.750.
240- Ruşen Eşref Ünaydın, Çanakkale’de Savaşanlar Dediler Ki, T. Tarih
Kurumu yay. 1990. s.26.
136
Çanakkale
Diyarbakırlıdır efendim. Okuyacaklarımda
Çanakkale
harfi harfine kendi
ifadesidir. Etrafını alan askerlere: “Çocuklar, benimle uğraşacak
zaman değil, düşmana yumruğunuzu vuracak zamandır. Kuvvetli bir
hücum yapın ki bölüğümün muvaffakiyetini göreyim. Tâ ki gözüm
açık gitmesin” demiş ve hücumunu kızıştırmak için kalkarken yeni
bir mermiyle kalbinden vurulmuştur.241
“...6. Alay, 6. bölük komutanı Mülâzım-ı evvel Ulvi Bey vardı.
Yere düşmüştü. Yanına gittim baktım bir obüs parçası ayağını almış,
götürmüş…Doktorlar bir deriyle köküne bağlı kalmış bu ayağı
kesmek istediler. Bilir misiniz ne dedi?.. “Aman ayağımı kesmeyin.
Sonra bölüğümün başına bir daha gidemem”242
Bu ve benzeri bazı hatıraları dinledikten sonra Ruşen Eşref
Bey, tarihlere geçen şu sözü söylemiştir:“Türk Çanakkale’de yere
serdiği dünyanın başına basarak sözünü Ummanlara geçirmiştir.”243
Bu savaşın hangi şartlarla, nasıl kazanıldığını anlayabilmek,
anlatabilmek için kanaatimce böyle bizim gibi yüzlerce sayfa kitap
yazmaya falan gerek yok. Yakın tarihte ele geçirilip yayınlanan şu
fotoğrafa iyi bakmak, dikkatli bakmak, ibretli bakmak, üzerinde
düşünüp tefekkür ve tezekkür etmek yeterlidir.
241- Ruşen Eşref Ünaydın, a.g.e. s.43.
242- Ruşen Eşref Ünaydın, a.g.e. s.44.
243- Ruşen Eşref Ünaydın, a.g.e. s.56.
137
138
Çanakkale
Çanakkale
Tarihin ibret levhası durumundaki bu Yırtık pırtık elbiseli,
Çanakkale de vatanı savunan iki Mehmetçik’in resimlerinin hikayesi
şöyledir: Emil Mainecke, Çanakkale Hava savaşlarında 6 İngiliz
uçağını düşüren Osmanlı safında çarpışan bir Alman pilottur. Bu
Savaşta Türk Anaları ve Kadın Kahramanlar
resmi bu Pilot çekmiş, Savaş sonrası Kanada’ya yerleştiği için orada
“…Türk analarını, Osman elinin ağlayan
ölmüştür. Oğlu babasına ait böyle fotoğrafların bulunduğu Albümü
toprağı üstüne koyacakları her hayat meyvesine
Alman Milli kütüphanesine satmak istemiş, olmayınca Bülent
Yılmazer almış ve Türk milletine ibret levhası olarak sunulmuştur.244
(doğacak çocuklarını) en önce millî facialara ait
Halk arasında: "Kasap et derdinde, koyun can derdinde" derler.
Biz o günlerde vatan derdindeyiz, can derdindeyiz, Bayrak, evlat ve
ıyal derdindeyiz. Çanakkale'ye gelen düşmanlar ise, zevklerinin,
tutkularının, hobilerinin peşinde. Avustralyalı Anzaklardan birisi,
maceraları hikaye etsinler. Ve yavrularının beşiğini
sallarken, ninnilerini Kafkas dağlarıyla Tuna
vadilerinde ve Trablusgarp ve Bingazi çölleriyle
Meriç ve Adriyatik sahillerinde kalan ölülerimizin
son nefesleriyle bestelesinler.
Süleyman
1915 yılında Çanakkale’de şehit ettiği Mehmetçiklerden birinin
başını kesip hatıra diye, 15 bin km. ötedeki memleketine götürmüş,
Nazîf246
mumyalayıp vitrinine koymuş, yıllarca hangi duygularla seyrettiyse
İstiklâl savaşında Padişah Sarayındaki kadınlar da dahil247 bü-
seyretmiş, nihayet 87 sene sonra torunları 02. 05. 2002 de torunları
tün Mehmetçik anaları üzerine düşeni fazlasıyla yapmışlardır.
polise teslim etmiş, poliste Türk devleti ile temasa geçerek kesik şehit
Cephedeki evlatlarından fazla belki de onlar çalışmışlar ve yoklukla
başına uğruna canını verdiği aziz vatanına, şanlı bayrağının
kıtlıkla savaşmışlardır. Cephedeki evlatlarının yapması gereken bütün
gölgesine, torunlarının-torlaklarının yaşadığı Türkiye’ye getirilmiş,
ebedi istirahatgâhı olan şehitliğe defnedilmiştir. 245
işler onların üzerine kalmış, ayrıca onların giyeceğini, yiyeceğini,
çorabını,
çarığını,
atacağı
mermileri…
onlar
hazırlamışlardır.
Dondurucu kış gecelerinde kağnılarla cepheye mermi taşımışlardır.
Kendileri yememiş onlara göndermişler, kendileri ısınmamış onlara
gönderdikleri mermiler nemlenmesin diye yorganlarını mermiler üzerine örtmüşlerdir.248
244- Bu fotoğraflar : “Savunma ve Havacılık Dergisi ( 0312 4419354)
Bülent Yılmazer arşivi” ibaresi konularak kullanılabilir. Hasan
Pulur, Milliyet 15.04.2006.
245- Milliyet, 03.05.2002.
139
246- Süleyman Nazif, “Batarya İle Ateş”, Tercüman 1001 Temel Eser, İst.
1978, No: 124, s.91.
247- Mustafa Armağan, a.g.e. s.353.
248- Mustafa Necati, “Devrin Yazarlarının Kalemiyle Millî Mücadele ve
140
Çanakkale
Çanakkale
"Beşik sallayan eller, gün gelir dünyayı sallar" yani dünyayı
“Evini savunan kişi, on askere bedeldir” derler. Yuvalarını,
sallayacak, istikbale hükmedecek, çağ açıp çağ kapayacak kahra-
vatanlarını savunma hususunda Türk kadınlarının bile neler yap-
manları analar doğurur denmiştir. Bunun için milletleri asimile etmek
isteyen, bir milleti tarihten silip tüketmek isteyen kişiler ilk önce aile
tıklarını öğrenmek için; Kara Fatmaların, Elif Ninelerin, Saliha
Bacıların, Şerife Annelerin... hayatlarını okumak yeterlidir."253
yuvasına dinamit koymayı, yani kadının inanç, itikat ve töresini bozmayı amaçlamıştır.
dan çıkmış, Kastamonu da bir kışla önünde korumaya çalıştığı
Selçuklular
ve Osmanlılar ideal ve mefkurelerini nesillerine
aktarabilmek için, kültürlerini tevarüs ettirebilmek için kadınlara
Şerife Bacı mermi taşıyan böyle bir kağnı katarıyla İnebolu'cephanelerin üzerinde bir çocukla beraber donmuş olarak bulunmuştur.254
yönelik Baciyan Dernekleri kurmuşlardır.249 Anadolu'ya bu ismin
Bu kadınlar 1921 de Kütahya-Eskişehir hattında mühimmatı
verilmesine de sebep olan bu kahraman Türk analarıyla ilgili birkaç
tablo sunuyorum:
biten askerlerimize 8-18 temmuz arasında yani bir haftada 36 bin top,
5 milyon piyade mermisi taşımışlardır.
Girit'in fethi uzayıp çeyrek asır Osmanlıyı uğraştırınca Sadra-
Milli Savunma Bakanı Refet Bele Paşa 13 Eylül 1921 de
zam Fazıl Ahmet Paşa'nın annesi Ayşe Hatun, askeri teşci etmek
T.B.M.M.'de yaptığı konuşmada şöyle demiştir: "Bu kesin zaferi,
(cesaretlendirmek için) cepheye gelmiş, iki sene toprak altında
yaşamış ve Fetihten sonra sarayına dönmüştür.250
milletin yüce ruhlu oluşuna borçluyuz. Milli Savunma Bakanı olarak,
Kozanlı Karafatma kardeşinin Ruslar tarafından şehit edilmesi
arabaları ile çalışan köylü kadınlara bu şükranı bir kez daha yerine
getirmek en kutsal bir ödevdir.
üzerine Cirit Türkmen Aşiretinden 600 kişi ile birlikte Rusya’nın
Sıvastopol şehrine kadar gidip büyük yararlıklar göstermiştir.251
Ruslar işgal ettikleri Türk illerinde Eğitim müdürlüklerine
ordunun şükranını, milletin ayaklarına sererken, göz önünde, kağnı
Bu ferdin zaferi değil, milletin zaferidir. Asıl, kağnı arabası ile
koşan, yavrusunu kucağında taşıyan köylü kadının zaferidir."255
gönderdikleri bir tamimde bu gerçeği söyle belirtirler: “Bilhassa
93 Harbi diye meşhur Osmanlı-Rus savaşında Erzurumlu
kadın ve kızların Rusça öğrenip Rus kültürünü benimsemelerini
sağlayın. Çünkü bir milletin benliğini kadınlar muhafaza eder..."252
Mehmetçik analarının gösterdiği fedakârlık ve kahramanlıkları
Gazi M. Kemal”, c.2, s.735.
249- Tarih Düşünce Dergisi yıl 2001, sayı. 2, s.57.
250- Yılmaz Öztuna, a.g.e. c.5, s.401.
251- Yılmaz Öztuna, a.g.e. c.9, s.275.
252- Recep Şükrü Apuhan, “Hedefe Yürürken”, s.179.
141
Mehmet Arif Bey "Başımıza Gelenler" isimli kitabında şöyle dile
getirir:
253- Türkiye Gazetesi, 01.03.1990; İstiklâl Savaşında kadın kahramanlar;
A.Emin Yalman, a.g.e. c.1, s.760; Sur Dergisi, sayı 290, s.8.
254- Türkiye Gazetesi, 01.03.1990.
255- Vehbi Vakkasoğlu, Sur Dergisi, Mayıs 2000, sayı 290, s.8.
142
Çanakkale
Çanakkale
"En ziyade dikkate şayan hallerden biri de, o gün ellerinde
kenarına koştuk, babamızı çok göreceğimiz gelmişti. Annemin de bi-
çamaşır sepetleriyle ekmek, peynir, zeytin ve su testileri ile, çarpışan
zimle beraber karşılamaya gelmemesine hayret ettik. Babam
yiğitlerimize yiyecek ve su getiren Erzurumlu Türk kadın ve
vapurdan inince annemizi sordu. Merak içinde eve koştuk. Annem
analarının davranışlarıdır. Ne top sesi, ne kurşunların ıslığı ve ne de
bahçe kapısında yok, iç kapıda da yoktu. yukarı katta da meydanda
dökülen kan, onları zerrece ürkütmüyordu. Bilâkis kamçılıyor,
görülmüyordu. Araya araya mutfağın bir köşesinde çalıştığını ve işe
dalmış göründüğünü keşfettik. Babam dedi ki:
hınçlarını artırıyordu, cesaret ve kinlerini bileyip kaplanlaştırıyordu…"256
'Yahu, Hanım neredesin?
Erzurumlu Nene Hatun, yeni gelin iken Aziziye Tabyasını
'Nerede olacağım işte buradayım… Memleketin şerefini Bal-
Ruslara karşı savunmak için Erzurum kadınlarını ayağa kaldırmış ve
bu sayede Erzurum Rus işgalinden kurtulmuştur.257
kanlılara çiğnettiniz, vatanı en acı bir bozguna uğrattınız. Bunları
yaptıktan sonra seni vapurda karşılamamı ne yüzle bekleyebilirsin?'
Bir de Aşkaleli Kara Fatma vardır. Millî Mücadelenin bütün
İşte tam bir asker karısı olan annem, Balkan bozgunundan
gelen kocasını bu sözlerle karşılamıştı."259
savaşlarına fiilen katılmış ve kendisine, gösterdiği kahramanlıklardan
dolayı İstiklâl Madalyası verilmiştir.258
Vatan müdafaası ve millî onur hususunda Türk analarının ne
kadar hassas olduklarına dair bir örneği de, eski Cumhurbaşkanımız
Cemal Gürsel'den okuyalım:
Doğurup, bin bir güçlükle şehit yetimi olarak büyütüp askere
gönderdiği oğlunun, düşmana casusluk yaptığını öğrenince onu
bulup kendi elleriyle öldüren analar.260
Asker kaçağı oğlunu eve katmadan: "cepheden kaçan bir hain,
"Ben Erzurumlu bir asker ailesinden geliyorum. Nesillerden
bir korkak anası olarak yaşamak istemem, ben eşin dostun yüzüne
beri devam eden geleneğe uyan babam, Balkan Harbi'nde, Çanak-
nasıl bakarım, git ya şehit ol, ya da savaş bitmeden, vatan kurtul-
kale'de dövüşmüş bir askerdi. Bu asker ocağının mensubu sıfatıyla
madan bir daha gelme, sütümü sana helâl etmem" diyen Hatice
Nineler...
ben de askerden başka bir şey olmayı hatırdan geçirmedim. Ömrümün en unutulmaz hatıralarından biri şudur: Balkan Harbi sırasında biz Ordu ilinde bahçeli bir evde yerleşmiş bulunuyorduk.
Balkan Harbinden sonra babamın belli bir günde, belli bir vapurla
Ordu limanına geleceği hakkında telgraf aldık. Biz üç kardeş deniz
256- Mehmet Arif Bey, “Başımıza Gelenler”, İrfan Yay. İst. 1973, s.406.
257- Yılmaz Öztuna, a.g.e. c.9, s.275.
258- Yılmaz Öztuna, a.g.e. c.9, s.275.
143
Aziz Vatanımız Anadolu’nun ismini kendilerinden aldığı bu
analardan biri de ciğerpare evladını, doğurup, besleyip, büyütüp tam
mürüvvetini göreceği çağda, bir daha kendisini göremeyeceğini,
259- Ahmet Emin Yalman, a.g.e. c.2, s.1694.
260- İbrahim Refik, “Destansı Hüzün”, Albatros Yay. 7. Baskı, İst. 2001,
s.152.
144
Çanakkale
Çanakkale
koklayamayacağını, bağrına basamayacağını bile bile cepheye şöyle
gönderiyordu:
“...Hüseyin annesinin elini öptü. Zavallı ciğerparesini bir
“The Age” adlı bir Avustralya gazetesi J.C. Davies adlı bir askerin Çanakkale cephesinden annesine yazdığı mektubu yayınlamıştır
ve şöyle denmektedir:
daha kokladı. Dedi ki: Hüseyin! Dayın Şıpka’da, baban Dömeke’de,
“...Vurulduğum 18 mayıs günü, keskin nişancı bir Türk kızı
ağaların sekiz ay evvel Çanakkale’de yatıyorlar. Bak son yongam
vardı. Güzel, iri yapılı ve 19-21 yaşları arasında görünüyordu. Gü-
(ciğr parçam) sensin! Minareden ezan sesi kesilecekse, caminin
nün uzunca bir bölümünde sürekli olarak ateş etti. Gerçi bir çok
kandilleri körelecekse sütlerim haram olsun, öl de köye dönme. Yolun
adamımızı vurdu ama, gün bitiminden önce Avustralyalı bir asker
Şıpka’ya uğrarsa dayının ruhuna Fatiha okumayı unutma. Haydi
oğul! Allah yolunu açık etsin...”261
tarafından vurulunca, gene de üzüldüm. Ölüsünü ele geçirdiğimizde
Üşümüyor musun diyen Ali Fuat Cebesoy Paşaya: "İçim ya-
yanında bir Türk erkeğinin cesedini de bulduk. Kadının vücudunda
tam 52 kurşun vardı. Bu savaş çok korkunç.”263
nıyor paşam, dışım nasıl üşüsün, üşüyorsa bile farkında değilim"
Birkaç yıl önce bir arkadaşın halasının cenazesine katıldım
diyen Saliha Bacılar... Kara Fatmalar... Nene Hatunlar... Elif Nineler...262
Mezara cesediyle birlikte bir torba içinde dişlerini, torba torba
Hangi birini sayalım. Bu milletin tarihinde bu tablolardan,
olmuş. Hiç evlenmemiş. Ağzından dökülen bütün dişlerini birik-
bugünkü felsefeyle sanki inanılması güç örneklerden, dedesini ve
tirmiş, kesilen ve tarağına takılan bütün saçlarını torbalara toplamış.
nenesini hakkıyla tanımadıkları için, günümüz gençlerinin realite
“Yarın mahşer günü onunla karşılaşırsam senden başkasına yar
değil de, maalesef Şanlı Tarih Efsaneleri kabul ettikleri bu öykü ve
demedim, bu dişler şahidimdir. Saçlarıma senden başka el değmedi,
tablolardan milyonlarcası var ama, filmcilerimiz vestern (kovboy)
oynuyor,
bu saçlar şahidimdir. Vasiyetimdir, beni bunlarla birlikte gömün”
demiş.264
orkestralarımız Şopen ve Bah'ın eserlerini çalıyor, okul kitaplarımız
Batılı yazarların masal, öykü ve efsaneleri ile doludur.
ve bunu bir eksiklik olarak görmüşlerdir. Osmanlı milletinin hayatı
filmi
çeviriyor,
tiyatrolarımız
Midasın
Kulaklarını
Düşmanının bile takdir ve taltifini hak eden bir ibret levhası:
saçlarını gömdüler. Nedenini sordum. Nişanlısı Çanakkale’de şehit
Bazıları "Osmanlıda dramatik romanlar yazılmamış" demişler
Dram olmuştur. Gerçek varken hayal mahsulü dramatik romanlar
elbette ortaya çıkamazdı. Çıksa rağbet edenler olmazdı. Çünkü
Alman gazeteci Ervin Kisch'in;
261- Türk Edebiyatı Dergisi, Mart 2005, sayı 377, s.52;
Harp Mecmuası, s.226.
262- İbrahim Refik, “Çanakkale’nin Ruh Portresi”, Albatros Yay. Şubat
2004, 10. baskı.
145
263- Çanakkale Şehitleri Tanıtım ve Araştırma Derneği,2004 yıl dönümü
Yayını İzmir, s.23.
264- Türk Dünyası Tarih Dergisinde yer alan Aydın Ayhan’ın
Tespitlerinden naklen Mustafa Turan, a.g.e. s.67.
146
Çanakkale
"Hiçbir şey gerçeğin kendisinden daha şaşırtıcı değildir."
millet bizzat dramın içinde yaşıyordu. Şu satırlar buna ne ibretli
misaldir.
“Balıkesir çevresinin bütün köylerinden gençler gönüllü olarak Çanakkale ve diğer cephelere gitmişlerdir. Köy muhtarı haftada
bir gün kazaya iner, askerlik şubesinden şehit düşenlerin isimlerini
alır gelir, köydeki caminin kapısına asardı. Bu esrarengiz bir
Çanakkale
NAME-İ TEŞCİ
Oğlum Hasan üç aydır ki mektubunu almadım
Gece gündüz hayır duanızdan geri kalmadım
Sen onbaşı olmuş idin Akşehir’den giderken
Çavuş oldum diye yazdın tabur cenge giderken
Sefer için her cengine yedi hatim adadım
merasim şeklinde olurdu. O gün köyün bütün kadınları ve yaşlıları
Allah korusun ocağımda sensin kolum kanadım
camiye yakın sokaklarda muhtarın gelmesini beklerlerdi. Muhtar
Yaradan’ım sana nasip eder ise şahadet
gelir, büyük bir sessizlik
Odur kulluk Hakka’a, vatan millet için ne devlet
ve ciddiyet içinde, hemen hepsi kendi
yakını, kardeşi ve öz oğlu olan şehitlerin isimlerini kapıya asar, bir
kuytuda ağlamak için yavaşça ayrılırdı. Daha sonra büyük bir saygı
ile ihtiyarlar ve kadınlar caminin önüne gelirler, okuma bilen birinin
şehitlerin isimlerini okuyarak başsağlığı dilemesi üzerine hep
İmam dedi, oralarda ulu, kanlı cenk olmuş
Düşmanların siperleri baştan başa leş dolmuş
Derelerden, tepelerden topladığın sümbülü
beraber yavaşça evlerine giderlerdi. Orada herkesin içinde
Yolla taksın yavukluna, ziynet bulsun kâkülü
ağlanmazdı. Hele Çanakkale şehidi için ağlamak ayıptı. Ça-
Geçen sene ben bu cengin rüyasını görmüştüm
nakkale’de yavrusunu şehit vermek aile için bir şerefti. Ama ana
Sevincimden ağlayarak hayır diye yormuştum
yüreği baba yüreği dayanamazdı. Gözler dolar, boğaz düğümlenir,
Plevne’de yatan baban eve gelmişti
yavaşça evden çıkılır, ormanlıkların karanlıklarına, dağların kuytularına çekilinirdi. O zaman gözyaşları sel olur, ağıtlar yakılırdı.”265
Hasan gazi oldu diye bana müjde vermişti
Sanki mayası acıyla yoğrulan bu asalet abidesi milletin vakar
ve metanetini, sabır ve fedakarlığını şiir diliyle yansıtan şu satırlar da
ne kadar samimi, ibretli ve çarpıcı:
Sonra gördüm sağ elinde yükselmişti bir bayrak
Din hasmının kal’asına dikilmişti o sancak
Sen düşünme, millet bize gözü gibi bakıyor
Bolluk şükür zad-zahire her taraftan akıyor
Eğer köyde ölen kalan var mı diye sorarsan
Konu komşu, eşi dostu hatırlayıp anarsan
Muhtargilin Ahmet şehit olmuş haber geldi dün
265- Türk Dünyası Tarih Dergisinde yer alan Aydın Ayhan’ın
Tespitlerinden naklen Mustafa Turan, a.g.e. s.66.
147
Şenlik oldu, mevlid oldu, düğün oldu bütün gün
148
Çanakkale
Çanakkale
Köy hep giyindi kuşandı namazgâha gittiler
O şehidin Rahmetullah duasını ettiler
Yeri belli olmak için mezarını kazdılar
Bir taş dikip Ahmet şehit oldu diye yazdılar
Kurban kesip Hatm-i şerif indirildi hep ona
Savaşta İnanç Faktörü ve Allah’ın Yardımı
Gönderildi onun gökte yatan şanlı ruhuna
Allahü ekber! Kâim onunla mihrâb u minber
Sen bilirsin yavuklusu kumral saçlı Emine
Tekbir-i millî İslâm’a rehber Allahü Ekber!
Bir al bayrak asmış idi o gün kendi evine
Dînim bir dindir, Allah birdir, hakdır Peygamber
O güzel kız yeşil örtü örtmüş idi başına
Bir kurumla oturmuştu köyün dibek taşına
Hıçkırmadı ağlamadı sandım onu bir melek
Millet, diyânet, devlet, hilâfet dâim berâber
Allahü Ekber! Allahü Ekber!
Abdülhak Hâmid
Onun erlik ocağını söndürmüştü kör felek
Sürme çekmiş kına ile süslemişti elini
Olmuş idi tel duvaklı, nurlu şehit gelini
İnanan insan güçlü insandır. İnanan insan güvenli, cesaretli ve
şecaatli insandır. Çünkü; Çok güçlü, kuvvetli, kudretli, her şeyi
Dedi Ahmet beni artık ahirette beklesin
yaratan ve her şeye gücü yeten bir varlığa güveniyor, dayanıyor,
Ben onunum utanmasın beni Hak’tan istesin!
ondan yardım alıyor demektir.
Kaderim bu, şehit olmuş benim şanlı yiğidim
Kız kalırım varmam ere ben de canlı şehidim.266
Günümüzdeki tıbbî araştırmalar göstermiştir ki; İnanan insan
daha mutludur.267 Alkol, uyuşturucu ve kumar gibi illetlere itibar
etmediği için daha sıhhatlidir. Sabırlı ve merhametlidir. Yakalandığı
hastalıkları inanmayanlara nazaran daha kolay yenmektedir…268
Gerçekten Cenâb-ı Allah inananlara yardım edeceğini, Müslümanları destekleyeceğini, darda kaldıklarında onların yâri ve
yardımcısı olacağını vaat ediyor ama bir şartla: Kul kendi üzerine
266- Çanakkale 1915 CD’si. Türk Tarih Kurumu 2001.
149
267- Milliyet 13. 11.15.12.2003.
268- Kanal 7, 25.06.2004 saat 12 haberleri.
150
Çanakkale
Çanakkale
düşeni yaparsa. Çünkü âyette şöyle buyurulur: "Bilinsin ki insan
yazla halletmiş değildir. Önce kendi üzerine düşeni yapmış el açmış:
için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışmasının
"Rabbim ben üzerime düşeni yaptım bundan sonra senden yardım ve
(karşılığı da) ileride (mutlaka) görülecektir. Sonra ona karşılığı
nusrat beklerim" buyurmuştur. Müslümanların tavrı bu olmalı.
tastamam verilecektir."269
Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethedip tebrikleri kabul ettiği
Kul kendi üzerine düşeni yapmadan, yani hakkıyla çalışmadan
sırada, tasavvuf erbabından biri gelip: "Dualar sayesinde İstanbul'u
sadece dua ve niyazlarla, yalvarıp yakarmalarla Allah'tan yardım
fethedip bu şerefe nail oldun"
beklerse gelmez. Hz. Mevlânâ: "Kuru dua fayda verse, dilenciler bey
okşayarak: "Erenler doğru ama, bu kılıcın hakkını da unutmamak
olurdu" demiştir.
lâzım" demiş.
deyince, Fatih belindeki kılıcı
Bedir savaşında Hz. Peygamber savaştan önce yapması gere-
Madde ile mana bir kuşun iki kanadı gibi. Birisi olmazsa kuş
ken her şeyi yapmış, savaş hazırlıklarını tamamlamış, askerini
uçamaz. İnsanda da bu iki unsur aynı anda olmazsa başarı
hazırlamış, onları motive etmiş, su kaynaklarının başını tutmuş… en
gösteremez. Hele hele savaşta. Ömrü savaş meydanlarında geçen
son el kaldırıp Allah'tan yardım istemiş, istediği gerçekleşmiştir.
Napolyon: "Orduyu canlandıran manevi kuvvet, galibiyetin onda
"Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. buna
sekizidir" demiştir.272
karşılık olarak O; "Ben size meleklerden peş peşe gelen bin
Mehmet Akif Merhum da şöyle demiştir:
tanesi ile yardım edeceğim." diyerek duanızı kabul buyurdu."270
İmandır o cevher ki İlâhi ne büyüktür
"Hani Rabbin meleklere, 'Muhakkak ben sizinle beraberim, haydi iman edenlere destek olun' diye vahyediyordu."271
Bazıları işin bu yönünü çok öne çıkarır ve sanki; "Korkmayın
biz Müslüman’ız, Allah bizimle beraberdir, bize her zaman yardım
eder, elimizden tutar, melekler, erenler, evliyalar, dualar… yardımı
ile bizde düşmanı yener, savaşı kazanırız…" gibi bir hava estirirler.
Yukarıda ayette zikredildi, Allah'ın izni ile bu sayılanların yardımı
haktır ama, kul kendi üzerine düşeni yapmadan bunların yardımına
da Allah izin vermez. Hz. Peygamber hiçbir işini sadece dua ve ni-
İmansız paslı yürek sinede yüktür
Gerçekten bu sözün ne kadar haklı olduğunu Osmanlı tarihine,
hele hele Çanakkale Savaşına bakıvermek suretiyle anlamak
mümkündür.
Çanakkale ve diğer savaşlarda da Allah'ın yardımı Müslümanlar üzerine olmuş ama oturdukları yerden değil. Vereceğimiz
misallerden de anlaşılacağı üzere; onlar üzerlerine düşeni fazlasıyla
yapmışlar, Allah da onlara yardım etmiştir. Yoksa her başarıyı bir
mucizeye, her fedakârlığı bir keramete, her türlü metanet ve cesaret
semeresini bir evliyanın himmet ve yardımına, isabet eden her
269- Necm, 39-41.
270- Enfal, 9.
271- Enfal, 12.
272- Ellis Ashmead Bartlett, a.g.e. s.82.
151
152
Çanakkale
Çanakkale
mermiyi, cereyan eden her olayı, puan hanemize artı olarak yansıyan
ve vatanı için münakaşasız ölebilecek tek asker Osmanlı askeri-
her fiili üçler, yediler, kırklar hatırına olmuş hareket olarak değerlen-
dir.”274
dirirsek ecdada hakaret etmiş ve İslâm’ın bu husustaki saf ve berrak
“...Mühimmatı biten veya mermi ata ata tüfeği ısınan,
akıdesini sulandırmış, realiteden uzaklaşmış, gerçeği masal ve efsane
mavzerinin mekanizması bozulan Mehmetçikler düşmana taş atmaya
dünyasına havale etmiş oluruz.
başlarlar...”275
Atatürk, Çanakkale Muharebeleri sırasında bilerek ölüme gi-
Yine
de
muharebeden
kaçmazlar, davalarından
vazgeçmezler.
den askerlerin son hareketlerinde, kişisel olarak dinlerine bağlı
Vanlı İsmail, Nur-ül Bahir gemimize doğru gelmekte olan bir
olduklarını ve duadan sonra rahatlıkla ölümü kucakladıklarını, dinî
torpil görünce, kendini feda edip torpilin önüne atlar, torpil ona
inançlar ile takviyeli olarak Türk askerinin ruh gücünün nelere
çarpıp patlar gemiyi ve arkadaşlarını kurtarır, her bir parçası denize
muktedir olduğunu şu sözleriyle açıklamaktadır :
yağmur gibi yağar, sadece parmaklarından bir parça da bulunduğu
"Biz, kişisel kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yal-
gemiye düşer…276
nız size Bombasırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı
Biraz sonra hücuma kalkacak askerlerin Kur’an okuduklarını
siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm kaçınılmaz...
görünce, Fransız gazeteci İstanbul’a doğru dönerek padişaha şöyle
Birinci siperdekiler, hiç biri kurtulmamacasına tamamen şehit olu-
seslenecektir: “Senin böyle iman dolu askerlerin oldukça, fütur
yor; ikinci siperdekiler, onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar öze-
getirme (korkma).”277
nilecek büyük bir sükunet ve inançla biliyor musunuz! Öleni görüyor,
üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir korku bile göstermiyor; sarsılmak yok!
“Sadece 12-13 Temmuz Kerevizdere Savaşı sonuna kadar 11
km. lik cephedeki şehit sayımız 100 bindir. Çanakkale’de 57.
Alay’dan geriye tek bir er ve subay kalmamıştır. Tamamı şehit
Okumak bilenler ellerinde Kur'an-ı Kerim, Cennete girmeye
olmuştur.”278 Bu muharebelere katılan Teğmen Mucip Bey’in ko-
hazırlanıyorlar. Bilmeyenler, Kelime-i şahadet çekerek yürüyorlar.
mutanına raporu şöyledir: “Dünkü muharebeye katılan 164 erden
Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayran olunacak ve
geriye 35 er kalmıştır.”279
tebrik edilecek bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale Muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur."273
Onun bu hususiyetini yani özelliğini geçte olsa Müttefik Kuvvetler Komutanı Hamilton'da anlamış ve Türk askerini hafife almaya
kalkan gazetecilere Hamilton’un cevabı şöyledir: “Bu dünyada dini
273- Yeşilay Dergisi, “Atatürk Anlatıyor”, Eylül 1999, sayı 790, s.32.
153
274- Mehmet Niyazi, a.g. dergi, s.32.
275- İsmail Bilgin, a.g. dergi, s.60; Recep Şükrü Apuhan, a.g.e. s.28.
276- Recep Şükrü Apuhan, a.g.e. s.143.
277- Mustafa Turan, a.g.e. s.46.
278- Mustafa Turan, a.g.e. s.71.
279- Baha Vefa Karatay, a.g.e. s.157.
154
Çanakkale
18 Mayıs 1915 günü gece yarısı başlayan muharebe bazı kaynaklara göre Gelibolu muharebelerinin belki en kanlısıydı. Saat
sabahın üçünde süngü hücumuna dönüşen çarpışmalar öğleden sonra
durdurulduğunda 10 bin şehit ve yaralımız vardı...”280
Çanakkale savaşlarında Müttefik Güçler 42 tane savaş uçağı
ile gelmişler, Şanlı Mehmetçiğin tepesine cehennem ateşi yağ-
Çanakkale
yenilmez gücü olan İngiliz Donanması’na karşı Çanakkale’deki üçbeş topun galip gelmesi nasıl umut edilebilirdi?”281
“Evini koruyan bir kişi on kişiye bedeldir. Biz bunu haçlı seferlerinde gördük” diyen Batılı’lar, bu gerçeği unutarak teknik
üstünlüklerine güvenip Anadolu üstüne çullandılar ama, gereken
cevabı aldılar.
dırmışlardır. Cephelerde yeni kullanılmaya başlayan bu uçakların
İstiklâl savaşı yıllarında cephede askerlerin en kritik dönem-
taarruzuna karşı ne silahımız, ne de ciddi bilgi ve hazırlığımız vardır.
lerde bile namazlarını ihmal etmedikleri bilinmektedir.282 Bir çok
Türk subayları mevcut silahlarla bunlara nasıl karşı konulacağını,
şehit son nefeslerini verirken bile yönlerinin kıbleye çevrilmesini
nasıl ateş edileceğini söyledikten sonra şöyle demişler: "Bu uçaklar
istemişlerdir.283 Bir çoğunun koynundan yavuklusunun içine az bir
sabit hedef değil hızlı ve hareketli hedeflerdir. Birkaç saniye içinde
miktar saçının konduğu mendil ile Kur'an-ı Kerim'ler, cüzler,
gelen ve geçen hedeflerdir. O birkaç saniye içinde gereken yapılmalı.
cevşanlar, dualar çıkmıştır. Bazılarının cebinden Hz. Peygamberin
Dolayısıyla bir uçak alarmı verilince herkes ne yapıyorsa onu bırakıp
kılıcının üzerinde: "korkaklıkta ar ve zillet vardır. İleri atılmakta
anında ateş vaziyeti almalı, vakit geçirmemeli…"
onur ve şeref vardır. Kişinin korkaklık yapıp geri kalmakla kaderin-
Alman subaylarının da katıldığı bir deneme alarmı verilir ve
cephe gezilir. Görmüşler ki bir er çırılçıplak silahının başına geçmiş,
den kurtulup biraz daha fazla yaşaması mümkün değildir." manasına
gelen Arapça ibarelerin bulunduğu muskalar çıkmıştır.284
düşman uçağını vurmak için bekliyor. Türk askerinin edep, terbiye ve
İngilizlerin Akdeniz kuvvetleri Komutanı Hamilton şöyle de-
haya duygusuyla ilgili hassasiyetlerini bilen Alman subayı hayret
miştir: “Bizi Türklerin maddi gücü değil, manevi gücü mağlup
eder ve sebebini sorar. Asker şöyle cevap verir:
etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz,
'Komutanlarım bu hedeflerin uçucu ve geçici hedefler oldu-
gökten inen güçleri müşahede ettik. Sanki biz daha buralara gel-
ğunu söyledi. Alarm verildiğinde yıkanıyordum. Çok utanmama
meden, akıbetimiz kararlaştırılmıştı. Ve şimdi de üzerimizde icra
rağmen emre itaatsizlik olmasın ve düşman uçağını kaçırmayayım
ediliyordu.”285
diye bu halde silah başına geçtim" deyince Alman subay hayret ve
takdirlerini bildirir.
O dönem ABD’nin İstanbul Büyükelçisi Henry Morqenthau
şöyle diyordu: “200 yıldır zaferden zafere koşan, dünyanın tek
280- Mustafa Turan, a.g.e. s.72.
155
281- Alan Moorehead, “Çanakkale Geçilmez”, s.92.
282- Harp Mecmuası, s.174-175.
283- Harp Mecmuası, s.143.
284- Ali Himmet Berki-Osman Keskioğlu, “Hz. Muhammed ve Hayatı”,
D.İ.B. Yay. Ankara 1991, s.273.
285- Mustafa Turan, a.g.e. s.12; Sur Dergisi, sayı, 229, s.47; Tarih ve
156
Çanakkale
Çanakkale
Bir İngiliz Amirali de: “… Toprağı şarapnellerimizle delik
163. Tümen her bakımdan üstün olduğu bir anda, çok garip bir şey
deşik ettik. Bir kalburun yüzü gibi birbirine temas eden daireler
meydana geldi... Türklerin zayıflamakta olan kuvvetlerine karşı,
haline getirdik. Artık bu toprakta bir Varlığın mevcudiyetine müspet
Albay Sir H. Beauchamp, cesur ve kendinden emin bir subay olarak
ilim ve akıl inanamazdı. Fakat biraz sonra kabarttığınız bu tümseğin
büyük bir gayretle hızla ilerledi ve savaşın en önemli kısmı böyle
altından elinde süngüsü ile bir Türk neferinin Allah diye fırladığını
başladı. Mücadele iyice kızışmış ve iyice karışmıştı. Albay, 16 subay
görünce aczimizi anladık.” demiştir.286
ve 250 askeriyle önüne düşmanı katmış, hızla ilerlemesine davam
İngiliz Deniz Bakanı W. Churchıll, yenilgiden sonra mahke-
ediyordu... daha sonra bunlardan hiçbir haber alınamadı. Ormanlık
meye verilmiş ve tazyik altında kalınca şöyle demiştir: “Anlamıyor
bölgeye hücum ettikten sonra gözden kayboldular ve sesleri de
musunuz? Biz Çanakkale’de Türkler ile değil, Allah ile harp ettik.
duyulmadı. İçlerinden hiç biri geri dönmedi.”
Tabii ki yenildik…”287
267 kişi hiçbir iz bırakmadan kaybolup gitmişti... Daha sonra
"Kayıp Tabur"
olayı diye hala akıl sır ermeyen, hakkında
İngilizler 1918 yılında Türkiye’yi işgal edince ilk işleri bu taburun
filimler çevrilen ve BBC tarafından belgeseller yapılan bir İngiliz
akıbetini Türk hükümetinden sormak olmuş, ama Türk hükümeti bu
taburunun kayboluş serüveni:
taburla ilgili hiçbir şey bilmiyordu. Ve yapılan bütün araştırmalar da
“İngiliz kumandanı Sir Hamilton 163. tümene, 12 Ağustos öğleden sonra Tekke ve Kavaktepeleri mevkiine saldırı emri verdi.
sonuçsuz kalmıştır. Olayı bizzat yaşayan, gören askerlerde böyle
anlatmışlardır.288
Fakat müthiş bir Türk mukavemeti ile karşılaştı. Diğer birlikler dur-
Buna benzer olaylar İslâm ve Osmanlı tarihinin bir çok döne-
durulduğu halde, İngiltere’den gelen Norfolk taburu daha az bir
minde yaşanmış ve tarih kitaplarına geçmiştir. Günümüzde bir çok
mukavemetle karşılaştığı için Yeni Zelandalı askerlerin gözleri
vesikaları mevcuttur.289 Meselâ:
önünde ilerlemeye devam ettiler. Karşılarındaki tepe bir bulut par-
“Ardahan’ın Dedeşen köyüne 1983 yılının Ağustos ayında
çasıyla kaplıydı. Son askerde bulutun içine girince bulut havalandı ve
Konya’dan pilot olduğunu söyleyen biri gelir ve Şeyh Ahmet ve
tepe açıkça görülmeye başlandı ama askerlerden hiçbir eser yoktu.
(Daha sonrada bu taburdan hiçbir haber alınamamıştır).
General Hamiltonun o günkü İngiliz savaş bakanı Lord
Kitchener’e yazdığı telgrafta olayı şöyle anlattı: “Savaş sırasında
Düşünce Dergisi sayı, 4, s.37.
286- Mustafa Turan, a.g.e. s.12.
287- Mustafa Turan, a.g.e. s.12.
157
288- Yasemin Candan, Ergun Candan, “Yaşanmış Esrarengiz Olaylar”,
Sınır Ötesi Yayınlar İst. 2003, s.44; Çanakkale’de kaybolan İngiliz
taburu; Zekeriya Kurşun, “Kralın Adamları”, Tarih ve Düşünce
Dergisi, Şubat 2000, sayı 4, s.37; Cem Çobanlı, “Bütün Dünya”, Mart
1999, s.30-40.
289- Bkz.“Bilinmeyenler Ansiklopedisi” c.7, s.1993; Zafer Dergisi,
“Askerin Mektubu”, sayı 101, s.15; Kore’de savaşan Albay Celal
Dora’nın Hatıraları... Milliyet 09.11.1999.
158
Çanakkale
Çanakkale
Muhammed Kebir isimli zatları görmek istediğini söyler. Köylüler
5-Rusların Karadeniz’e Osmanlı gemileri çıkmasın diye İs-
onlar 1920 yılında vefat etmiş ermişler olduğunu söyleyince adam
tanbul boğazına döşediği mayınların Çanakkale boğazına getirilmesi
donar kalır ve sebebini şöyle açıklar:
ve müttefik gemilerinin korkulu rüyası olması.292
Ben Kıbrıs savaşı sırasında pilot idim. Beşparmak dağlarının
Ve benzeri bazı vakıalara bakılınca, Mehmetçik üzerine düşen
üstünde benzinim bitti ve geri dönmek istedim ama iki adam yanımda
görevi hakkıyla yapmış, Cenâb-ı Allah'ın yardımı da şehit ve ga-
peyda oldu ve uçağın kontrolünü bize bırak dediler ve görevi yaptılar
zilerimizin üzerine olmuştur. Bu mutlaktır, realitedir.
daha sonra isimlerini ve memleketlerini söyleyerek yanımdan
kayboldular. Bende onları ziyarete gelmiştim” der.290
Buna benzer, Kıbrıs Savaşında cereyan eden daha enteresan
bir olay da Bilinmeyenler Ansiklopedisi'nin 7. cildinin 1993'üncü
sayfasında anlatılmaktadır.
Bunu başta general Hamilton ve Churchıll gibi üst düzey
düşman yetkilileri de, Çanakkale ve diğer cephelerde manevi
yardımın ayan-beyan tezahür ettiğini itiraf etmişlerdir.
Ama işin manevi yönünü birinci plana çıkarmak, sadece o
kanaldan yardım almak suretiyle savaş kazanıldı demek, "Biz
Şu hususlar göz önüne alındığında ve üzerinde iyi düşünüldüğünde:
Müslüman’ız Allah bize yardım eder" havasına girip tembelleşmek
veya üzerimize düşeni yapmamak tasavvufa, tarikata kısacası İslam
1-Seyit Onbaşının 276.5 kilo top mermisini tek başına kaldırıp
inanç ve itikadına aykırıdır. Bu hususu inkar etmekte inançlarımıza
aykırıdır. Biz üzerimize düşeni yaparsak, sebebini işlersek, Allah'ın
namluya sürebilmesi,
2-İngiliz taburunun kaybolması,
3-Mehmetçiklerimizin üzerine kullanılması yasak olan zehirli
gaz atılınca rüzgarın ters esip, gazı düşman askerlerinin üzerine
yardımına nail oluruz. Hz. Peygamberin tutumu bize örnek olmalı.
Savaştan sonra gazilerle yaptığı röportajlardan birinde Ruşen
Eşref Bey Hüseyin Oğlu Mustafa onbaşıya şöyle sorar:
-"Derler ki muharebede bizim askerlerin gözüne yeşil sarıklı
götürmesi.
4-Almanların boğaza döşediği 377 mayının iş görmeyip, be-
askerler görünürmüş; siz de gördünüz mü onlardan?"
ğenmeyerek depoda bıraktıkları, daha sonra Nusrat Mayın Gemisi
-"Hayır efendim, biz görmedik. Yalnız kuşlar vardı. Yeşil
tarafından döşenen Türk yapısı 26 paslı mayının dünya tarihini
yeşil. Ateşin arasında gezerlerdi. Sonra zeytin ağaçlarına konarlardı.
değiştirmesi.291
Başka bir şey görmedik. İşte o zeytin ağaçlarını kurşun, gülle kırmış,
yıkmış, dalını budağını karıştırmış. O yeşil kuşlar oraya konarlardı.
290- Yasemin Candan, a.g.e. s.216.
291- Mustafa Turan, a.g.e. s.47.
292- Mustafa Turan, a.g.e. s.47.
159
160
Çanakkale
Çanakkale
Kurşun, murşun Allah tarafından onlara dokunmuyordu.293
BİR TESTİ SU
“Çanakkale Gazilerinden merhum Ladikli (Konya)
Ahmet
Ağa’nın şahit olduğu şu hadise de, o sıkıntılı günlerdeki ilâhî
yardımın bir tezahürüdür.
Cehennemî bir ateş altında askerlerin damarlarını kurutacak
derecede bir susuzluk yaşanıyordu. Tam bu esnada nur yüzlü bir zat,
elinde bir testi su olduğu halde siperlerin arasında peyda oluverdi.
Bütün askere buz gibi su dağıttı, yine de testisindeki su bitmedi.
Ladikli Hacı Ahmet Ağa da, bu zatın testisinden su almıştı. O zat,
Ahmet Ağa’ya:
“-Evladım! Yaralanırsan, matarana aldığın sudan sürüver”
dedi.
Nitekim iki defa yaralanan Ahmet Ağa, yaralarına bu sudan
sürdü ve kısa zamanda şifa buldu.
İsminin kaşıkçı dede olduğunu söyleyen bu zat ise,
Kilitbahir’de metfun, yıllar önce vefat etmiş bir Allah dostu idi.
Bu hadise gösteriyor ki, Allah’ın izniyle evliyaullahın
Çanakkale harbinde büyük yardımının olduğu muhakkaktır”294
Ruşen Eşref Bey, Hüseyin Oğlu Mustafa onbaşıya soruyor:
293- Ruşen Eşref Ünaydın, a.g.e. s.13-15.
161
294- Osman Nuri Topbaş, “Tarihten Günümüze İbret Işıkları”, Erkam Yay.
İst. 1998, s.352.
162
Çanakkale
Çanakkale
-İnsan o aralık (savaşın şiddetli zamanlarında)
düşünebiliyor mu?
bir şey
“Bizler İngilizler olarak gerçekte Müslümanları mağlup
edememişiz. Ben gidip gördüm. Her yerde Kur’an okunuyor. Halk
-Hiçbir şey düşünemiyor. Yalnız korkmuyor. O ateşin içinde
Kur’an’a candan bağlı. Vali bizdendir, ama bunun ne kıymeti var.
öleceğini mi, kalacağını mı bilemiyorsun. Zabitlerimiz bize tembih
Bunlar eninde-sonunda birleşecek ve bu esaretten kurtulacaklar.
ederdi ki: “Oğlum, Salâten Tüncina’yı okuyun” derdiler. Bilenlerimiz
okurdu. Bilmeyenlerimiz de tekbir alırdı.
Müslümanlara karşı hakimiyetimizi devam ettirmek istiyorsak, bunun
Müslümanlardaki inanç faktörünün etkisini ilk anlayanlardan
biri de 9. Lui'dir. 13. Yüzyılda Haçlı Seferlerinde Müslümanlara esir
düşmüş, Kahire'de El Mansur hapishanesinde hapis yatmış ve fidye
ile kurtulmuştur. Bu sebeple Müslümanları tanıma fırsatı bulan bu
zat, tarihlere geçen şu tespitte bulunmuştur:
yegâne yolu şudur: Ne yapıp etmeliyiz, ya Kur’an’ı ortadan
kaldırmalıyız, yahut Müslümanları O’ndan soğutmalıyız. Yoksa
Kur’an bunların elinde bulunduğu müddetçe biz onları mağlup
edemeyiz.”296 Bu ve benzeri raporlardan sonra Haçlılar bugün,
Müslümanlara o vakar ve şahsiyeti kazandıran, savaş meydanlarında
onları yenilmez kılan inançlarıyla savaşıyorlar. İtikatlarını törpüleyip
dejenere ediyorlar.
“Biz Müslümanları silahla yenmeyi başaramayacağız. Eğer
onlara karşı zafer kazanmak istiyorsak inançlarıyla savaşmalıyız.
Çünkü bu inanç kalplerinde bulunduğu müddetçe onlar hezimete
uğratılamaz. .”295
“19. asırda Ortadoğu, Ortaasya ve Uzakdoğu’ya göz diken
İngiltere hayli yeri işgal etmişti. Buna rağmen barut fıçısı üzerinde
oturur gibi huzursuzdu. Zira İslâm topraklarında ve Müslümanların
yaşadığı Hindistan gibi yerlerde Müslümanlar kıyam (ayaklanma)
halinde idi. İngiliz sömürgesini bir türlü kabullenememişlerdi.
İngiltere
Hükümeti
Müstemleke
nazırı
(sömürgeler
bakanı)
Gladistonu sömürge topraklarında araştırma yapmakla vazifelendirdi.
Gladiston uzun bir inceleme gezisinden sonra Londra’ya dönerek
Avam Kamarasında Eline Kur’an-ı Kerimi de alarak, ne kadar aşırı
bir Türk ve Müslüman düşmanı olduğunu da gösterip şöyle dedi:
296- Yılmaz Öztuna, a.g.e. c.7, s.179; Sur Dergisi, “Nasıl Tarık
bin Ziyad Olunur?”, Ekim 1995, Sayı 235, s.10; Ahmet Emin
Yalman a.g.e, c.1, s.391.
295- Sur Dergisi sayı 176, s.18.
163
164
Çanakkale
Çanakkale
MEHMEDİM
Bu akşam yıldızlar sararmış gibi,
Gayrı anlatılmaz bu savaş bence
Tepeler titreşir hava kış gibi;
Dağ taş konuşmuştu kendi dilince
Bir dağın sırtında dağ varmış gibi
“Hücum” diye bir ses duydum ilkönce
Omuzlamış bir Mehmed’i Mehmedim
Fuat Azgur
Sonra Allah! Allah! dedi Mehmedim
Ne ana, ne sıla, ne yâr hayâli
Bir gör Mehmet’teki kükremiş hali
Kırpmadı gözünü, yağmur misali
Mermi yedi, havan yedi Mehmedim
Bu öyle bir iman, öyle cehit ki
Secde eder cümle canlı ve bitki
Bir Temmuz akşamı, Tanrı şahit ki,
Şaha kalkmış vatan idi Mehmedim
Tepeler... kan, barut dolu tepeler
Süngü-süngü, namlu-namlu tepeler
En önde fırladı dedi; “Bu sefer
Yıkam bu ateşten seddi” Mehmedim
Bir daha gelemeyecekleri, geri dönemeyecekleri nerdeyse muhakkak
Bir mermi göğsünü dağıtmış diye
Mümkün mü talihe Mehmet baş eğe
olan Mehmetçikler, davulla, zurnayla, halay çekilerek cepheye
uğurlanıyor.
Meydan okur gibi kahpe feleğe
Devrilirken gülümsedi Mehmedim
165
166
Çanakkale
Çanakkale
-Siz Türk müsünüz?
Kaşlarını yukarı kaldırarak “Hayır” manasına işaret yaptı.
Ama ben hâlâ merak ediyorum:
-Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?
“Aldırma! İşte öylesine bir şey” dedi. Ben yine ısrarla dedim
ki:
-Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti.
Çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım.
ÖYKÜLER
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzeme baktı ve mırıltı halinde sordu:
Anzaklı Ömer
1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesinden mezun olup ihtisas
yapmak üzere ABD’ye giden Dr. Ömer Musluoğlu, görev yaptığı
hastanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
“Amerika’ya gittiğim ilk yıllar (1957) Lisanım pek o kadar iyi
değil. Newyork’da, Medical Center Hospital adlı bir hastanede görev
-Siz Türk müsünüz?
-Evet! Türküm…
İhtiyar, gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:
almıştım. Fakat vazifem, kan almak, kan vermek, serum takmak,
-Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları… Çanakkale diye bir yer
elektro kardioğrafi çekmek gibi işler… Hastaya o kadar önem
var Türkiye’de. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden
asker topluyorlardı… Ben Anzak’ım. Avustralya Anzak’larından.
veriyorlar ki, yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine,
tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum.
Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş
yaşlarında. Tabii kendisi ile İngilizce konuşuyorum:
-Kan vereceğim size! Lütfen kolunuzu açar mısınız?
Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu gibi, üstelik kansızdı.
Elimde kan torbası da var tabii… Pazusunu açtım baktım, pazusunda
dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim.
Kendisine sormadan edemedim:
İngilizler bizi toplayıp dediler ki: “Barbar Türkler, Hıristiyan
dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe
açmış durumda. Birlik olup üzerlerine gideceğiz. Bu savaş çok
önemlidir.” Biz de inandık sözlerine, vaatlerine… Savaşmak isteyenler arasına katıldık…
Avustralyalı Anzak ihtiyar, anlatmaya devam ediyordu:
-Bizim beynimizi yıkayan İngilizler, Türklere karşı topladığı
askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevk ediyorlarmış. Bizi gemilere
doldurup, Mısır’a getirdiler o zaman. Mısır’da şöyle böyle birkaç ay
167
168
Çanakkale
Çanakkale
talim gördük. Atış talimi. Ondan sonra da bizi alıp Çanakkale’ye
getirdiler.
çok çok azdı. Bu haldeyken bile, kendileri yemeyip bana ikram
ediyorlardı… Şoke oldum doğrusu. Dedim ki kendi kendime:
Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki, denize düşen
gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havaî
fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman…
Her taarruzda, bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatı-
-Bu
adamlar
öldürmüyorlar…
isteseler
Veyahut
şu
anda
isteseler
beni
öldürürler. Ama
önceden
öldürebilirlerdi…
Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi
davranıyorlardı…
nın baharında can veriyordu… Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret
Bu duygularla, “Yazıklar olsun bana” dedim. “Böyle asil in-
ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok
sanlarla niye savaşıyorum ben. Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz
çok üstün olduğumuz gibi, sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara
milleti ne yalancıymış. Ne kadar Türk düşmanıymış” diyerek pişman
bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki
oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki… Bu iyiliğe karşı ne
yapsam diye düşündüm durdum günlerce…
İngilizlerin bize anlattığı gibi, Türkler barbarlıklarından böyle saldırıyorlar… Meğer, barbarlıklarından değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim:
Biz karaya çıktık. Taarruz ediyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taarruz
ediyoruz… Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik
darbesiyle kendimden geçmişim.
Meraktan ağzım açık, yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın
dehşetli anlarını anlatırken, hastalığına rağmen tir tir titremeye
başlamıştı. Devam etti:
Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte
memlekette, Türk milletini ömür boyu unutmamak için, koluma bu
dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı işte bu.
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
-Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken, yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi.
Şimdi de, Amerika gibi bir yerde, yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba
sarf eden de bir Türk…
Ne garip değil mi? Avustralya’dan Amerika’ya gelirken, bir
-Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında
Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz
gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bizi Türkleri
barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya…
Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar… Buna bütün kalbimle inanıyorum.
Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli
Peşinden nemli gözlerle “Bana adınızı söyler misiniz?” dedi.
“Ömer” cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:
bakmıyorlar. Kendime geldim iyice… Bu defa çantalarında bulunan
yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki, onların yiyecekleri
169
-Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?
170
Çanakkale
Çanakkale
-Babam, Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.
-Yahu senin adın Müslüman adı mı?
Bu sözünden de anladım ki, dedelerimiz savaş esnasında dahi,
Hakk’ı zikretmeyi ihmal etmiyorlarmış. Neyse uzatmayayım. Hemen
bir tespih bulup kendisine getirdim.
Ben, “Evet, Müslüman adı” deyince yüzüme baktı baktı, bir-
Hasta, yatağında tespih çekiyor, biz de gerektiğinde tedavisiyle
den doğrulmak istedi. Ben mani olmak istedim. Israr etti. Ama niye
ısrar ediyordu?
ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalaşmıştı. Müslüman
olmuştu.
İhtiyarın ısrarına dayanamayıp, yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
Bir gün yanına gittiğimde, samimi bir şekilde rica etti:
-Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef
Miller idi. Şimdiden sonra “Anzak’lı Ömer” olsun.
-Ne gibi Ömer amca?
-Olsun.
-Beni yalnız bırakma olur mu?
-Ara sıra gel de, bana İslâmiyet’i anlat! Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor…
Peki doktor, beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor
-Tabii efendim. Ne demek? Her gün size geleceğim. Merak
etmeyin!
Şaşırdım nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti.
O günden sonra, her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu.
mu?
Meğer o yaşa gelinceye kadar, içten içe hep düşünüyormuş da,
kimseyle konuşamadığı
olmuyormuş…
için,
soramadığı
için
söz
konusu
-Tabi dedim. Müslüman olman çok kolay.
Sonra kendisine imanın ve İslam’ın şartlarını anlattım. Kabul
etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu.
Yaşlılık bir yandan, hastalık bir yandan, bir de yıllardan beri
Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum. Hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum: “Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı
odaya gelin!”
Dedim ki içimden: “Bizim Ömer amca galiba yolcu” Hemen
yukarı çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen
şöyleydi:
içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet’e
Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme
olan hasretin sona ermesi bir yandan, bu yaşlı gönlü duygulandırmıştı… Mırıldandı:
Türk bayrağı, göğsünde imanı ile, koskoca Anzaklı Ömer, son
anlarını yaşıyordu…
-Siz Müslümanlar, tespih çekersiniz. Bana da bir tespih bulsan
da, ben de yattığım yerden tespih çekerek Allahımı ansam, olur mu?
Hemen başucuna oturdum. Kendisine Kelime-i Şahâdet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti!..
171
172
Çanakkale
Çanakkale
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa, Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde, kendisine iman nasip
olmuştu…
Ne yalan söyleyeyim ağladım.”297
Yanmayan Şehit
“Cihan tarihi, vatanı uğrunda senin kadar kanını döken bir millet daha gösteremez.
Senin kadar kimse kendi vatanına sahip olmaya hak kazanmamıştır. Bu vatan ya senindir, ya da hiç kimsenin.”298
Ahmet Hikmet Müftüoğlu
İngilizler Mehtap Deresi mevkiine petrol varillerini yığarlar.
Buradaki tutunmayı önlemeyi, düşman petrol stoklarını imha etmeyi
düşünen Cevat Paşa, 9. Bölük komutan vekili Teğmen Mehmet Selim’e emreder. Genç Teğmen sabah namazını kılıp, anasına bir
mektup yazdıktan sonra takımı ile birlikte çok iyi korunan Mehtap
Deresine hücum eder. Gerisini İbrahim Refik’ten okuyalım:
“… Bir mermi benzin bidonlarına isabet eder. Aman ya Rabbi!
Gökyüzüne tarrakalarla (gümbürtülerle) alevler yükselir. Çepeçevre
sarıvermiştir
delikanlı
teğmeni.
İngilizler
haşyetle
(korkuyla)
Dedeler torunlarına Çanakkale’yi gezdirip, anlatıp onları şoklamalı
bakarlar. Mehtap Deresi’nde sabahın bu ilk saatlerinde bir güneş
ki, dostunu, düpmanını tanıyabilsin.
peydahlanır. Alevler bir ehram zemininden incelerek yukarıya
297- Yeşilay Dergisi, Temmuz 1993, sayı 716.
173
298- Ahmet Hikmet Müftüoğlu, “Çağlayanlar”, TDK Yay. Ank. 1964, s.15.
174
Çanakkale
Çanakkale
yükselirken, teğmenin gövdesi, mehtabı bastıran güneş misali
yukarılara uzanır. O da, yanıyordur. Ama tonlarca akaryakıtın ışığı,
utancından gölgelenmiş gibidir teğmenin nurlanışı yanında.
İngiliz Rahibi Goeffrey Harrison nice sonra hikaye eder ki, bu
manzara hiçbir kutsal kitapta yazılmamış, hiçbir muhayyile tarafından dile getirilmemiştir. Teğmen, alev alev ışıldar ama, yanıp
kararıp kömürleşmez. Daha hala sağ elinde tabancası, sol avucunda
Mushaf’ı (Kur’an’ı) vardır… Teğmen’in naşı yanmamıştır. Sadece
alnında
ve
vücudunda
mermiler.
O
kadar.
Kalpağı
Bir İngiliz Genel Kurmay Başkanının Kaderi
Göksel
Burhan
Bey’in
anlattığı
bir
öyküde
şöyledir:
yanına
“Çanakkale’den söz ederken, şimdi Danışma Meclisinde üye olan
devrilmiştir. Sol eli Mushaf’ı ile birlikte kalbinin üzerindedir. Ta-
emekli Korgeneral, yakın arkadaşım Adnan Orel’den dinlediğim bir
bancası ise hala sağ avucundadır. Gözleri açıktır. Göz bebekleri
dudakları gibi tatlı bir tebessümle büklüm büklüm, ışıl ışıldır…
hikayeyi de buraya, kendisinin iznini almadan koymak cesaretini
göstereceğim.
Papaz Harrison nice sonra yazmıştır: “Bir tek kelime ile bir
Kendisi Albay rütbesinde, Londra’da Ateşemiliterimizdir. O
mucize idi. Yüzlerce kilo benzinin kavurmuş olması gereken naşında
tek bir yanık yoktu…”
sırada Britanya İmparatorluğu Genelkurmay Başkanı değişir. Yeni
Bizler yaşayalım diye, doyamadıkları hayatlarını siperlerde
onun onuruna bir yemek tertiplerler. Böylece tanışacaklardır. Tabi ki
Mareşal de konuşma yapacaktır.
bırakan onlar… Onlar ki bugün, bu saatte sizlerin fatihalarınıza
muhtaçtırlar...”299
gelen Field Mareşal Festings’dir. Londra’daki ataşeler
topluluğu
Mareşal konuşmasını yapmak üzere ayağa kalkar. İlk sözü,
Türk ataşemiliterini tanımak istediği olur. Salonda 50-55 ordunun,
Londra’da akredite temsilcileri arasında bir ayrıcalık görmenin insanı
üzeceğini tahmin etmek zor değildir. Albay Adnan Orel ayağa kalkar
ve Mareşal’i selamlar. Sayın Mareşal’in ilk cümlesi şudur: “Ben bu
üniformanın sahibi olan ordunun mensupları sayesinde, şu anda
genelkurmay başkanı olarak karşınızdayım” arkadaşım da, dinleyiciler de şaşırırlar. Mareşal konuşmasını sürdürür ve kısaca hayat hikayesinin bir parçasını dile getirir:
299- İbrahim Refik, “Çanakkale’nin Ruh Portresi”, Albatros Yay.
Şubat 2004, 10. baskı, s.65.
175
“Teğmen
rütbesindeyken
Çanakkale savaşına
katılmıştır.
Cephe hatlarının hemen gerisinde, ufak bir sahra kilisesi yapılmıştır.
176
Çanakkale
Çanakkale
Her Pazar oraya gidilir. Yine cephenin sakin bir Pazar günü, beş altı
karşısında bu asil ve mert ordunun Ateşemiliterini selamlayarak
konuşmama başlamaktan şeref duymaktayım”.300
silahsız askerle birlikte, ellerinde İncilleri kiliseye giderlerken, ononbeş metre mesafedeki siperler arasında yollarını şaşırırlar ve Türk
siperlerine girerler. Mehmetçikler silahlıdır. Önce İngiliz askerleri
esir alınırlar. Teğmen Festings, Türk çavuşa silahsız olduklarını,
kendilerinin de gördükleri gibi kiliseye ibadete gittiklerini, Türk
ordusunu bu gibi hallerde silahsız düşmanlarını esir almak adetinde
olmadığını söyler ve bırakmaları içinde Türk çavuşundan ricada bulunur. Çavuş inanırsa da kendisini yetkili görmez. Komutanlarına
gitmeyi teklif eder. Türk takım kumandanı hikayeyi dinler:
“Elinizdeki kutsal kitaba yemin edebilir misiniz?” der. Memnuniyetle
yemin edilince, hemen çavuşuna onları emniyetle cephe dışarısına
çıkarabileceği gediği (geçidi) tarif eder ve serbest bırakmalarını
sağlar.
Mareşal devam eder: “İngiliz Askeri Onur Yasası’na göre savaşta esir düşen İngiliz subayları, memlekete dönüşlerinde mutlaka
askeri mahkemeye verilirler. Esir olmalarında suçu, hatası görülenler
ordudan tard edilir. Hatası olmadığı halde esir olanlarda mutlaka
emekliye irca edilirler. İşte İngiliz İmparatorluğu’nun yeni Genel
Kurmay Başkanı hatıralarını böylece anlattıktan sonra sözlerini şöyle
tamamlar: “Eğer Türk ordusunun silahsız düşmana silah atmamak ve
silahsız askeri esir saymamak geleneği olmasaydı, o günlerde Türk
teğmeni bana esir muamelesini yapabilirdi, ben de dönüşte en
aşağıdan emekli olur ve bugün mareşal elbisesiyle karşınızda bulunamazdım. Bu nedenle dünya ordularının güzide temsilcisi subaylar
300- Göksel Burhan, “Birinci Askeri Tarih Semineri Bildirileri” ATASE
yayını; Çanakkale 1915 CD’si, Türk Tarih Kurumu 2001, Menkıbeler
bölümü.
177
178
Çanakkale
Çanakkale
vurulup ölünceye kadar... Bunların dışında birkaç kişi de ciddi
şekilde yaralandı.
İki arkadaş kayalık bir tepeye kaçtılar. Tehlike biraz hafifleyince, kasaba halkı polise telgraf çekti, yerli halktan bir silahlı ekip
kuruldu, sonunda, Mullah Abdullah ve Gool Mohammed bulundu,
uzunca bir çatışma sonucunda ikisi de öldürüldü.
Broken Hill Savaşı
Kayaların arasında, iki adamın bıraktığı, cesur direnişlerini
1915 yılbaşı günü olan Broken Hill savaşı, Anzak Kuvvetlerinin Gelibolu’ya çıkmasından dört ay önce, Avustralyalıların kar-
anlatan birer not bulundu. Muhammed bıraktığı notta: “Çünkü sizin
insanlarınız benim ülkemle savaşıyorlar” demiştir…
şılaştıkları ilk Türk savunmasıydı. Bu savaşın kahramanları, iki
Bu menkıbe 1914-1918 Savaşında, Avustralya Resmi Tarihi
adam, bir dondurma arabası ve Broken Hill halkanın oluşturduğu
sivil bir mücadele ekibiydi.
kitabından alınmıştır. Aynı öykü Abdullah ve Muhammed’in böyle
Aslında hikaye, savaşın başlamasından birkaç yıl önce, Gool
olarak anlatılmaktadır. Bu iki arkadaşın, isimleri göz önüne
Mohammed ve Mullah Abdullah isimli (Afgan asıllı) iki Türk’ün
alındığında büyük ihtimalle, Osmanlı tebaasından iki Afganlı oldukları ihtimali ortaya çakmaktadır.301
Avustralya’ya gitmesiyle başladı... Abdullah bu kasabada bir kasap
bir sivil değil de, asker taşıyan bir trene saldırdığı şeklinde de yaygın
dükkanı açtı, Gool Muhammed ise dondurma satmaya başladı…
Kasım
1914
te,
İngilizlerin
müttefikleriyle
birlikte, Osmanlı
Devleti’ne savaş açtığı haberi geldiğinde, bu iki genç Muhammed’in
dondurma arabasına ay yıldızlı Türk Bayrağı çektiler, içine iki tüfek,
cephane ve iki kama koydular. Yıllık piknik düzenleyen, Broken Hill
kasabası halkının bindiği ve piknik alanına doğru giden trenin önünü
kesmek için, bu küçücük el arabasını, tren yoluna koydular. Tren
yaklaştı, makinistler, aniden önlerine çıkan, Türk Bayrağı dalgalanan
dondurma arabasını gördüler, sonra da tüfeklerle ateş etmeye
başlayan iki arkadaşı... Tren yolcularından bir kısmı ilk anda onları
tavşan avlayan avcılar zannetmişti. Ta ki; ateş devam edip, bir genç
kadın bir genç adam ve trenin yanında at binmekte olan bir adam
301- Çanakkale 1915 CD’si. Türk Tarih Kurumu 2001;Can Dündar,
Milliyet Pazar, 27.02.2005.
179
180
Çanakkale
Çanakkale
düşer. Niğdeli Ali gözlerine inanamaz. “Vurdun arkadaşım, koca
gemiyi vurdun” der. Şaşkınlıkla. Seyit ise: “Allah’ın izniyle vurduk
kardeşim” der. Gider bir zeytin ağacının altına çöker.
Albay Cevat Bey akşamüzeri birliğin olduğu yere gelir ve Seyit’in kahramanlığını duyar. Alman subayların huzurunda tekrar
mermiyi kaldırmasını ister ama Seyit yerinden bile oynatamaz. Ama
Seyit Onbaşı
şöyle der: “Düşman gemileri geliyor olsa yine kaldırırım. İnanın
Düşman gemilerinden atılan mermilerden biri Seyit Onbaşının
gemileri gördüğümde dünyayı bile kaldırabileceğimi düşündüm”
der.302
tabyasına isabet eder. “Müthiş bir gürültü ile cephanelik infilak eder.
Erlerin çoğu büyük bir basınçla dört bir yana dağılır. 14 er şehit
Seyit Onbaşı’nın büyük başarısı karşısında, o yokluk ve im-
olmuştur, 24 er de ağır yaralıdır. Tabyada ilk kendine gelen Edremit,
kansızlıklar döneminde kendisine verilen mükafat, Havranın Çamlık
Çamlık köyünden Seyit olur. Az ilerisinde baygın yatan arkadaşı
Niğdeli Ali’yi görür. Ona yardım eder. Kendine gelen Ali sorar:
köyünde ki kızı Ayşe Yeter in ifadesine göre fazladan bir tayın
ekmek olmuştur.303
-Arkadaşlar?
“Peki sonra Koca Seyit’e ne oldu? Pek çok isimsiz kahraman
-Arkadaşlar mertebesini buldular. 14 şehidimiz, 24 yaralımız
var. İşe yarar sen ve ben varız.
gibi Koca Seyit’in hizmetleri de unutuldu. Canını ortaya koymanın
karşılığını ilgisizlikle, vefasızlıkla aldı. Ocean zırhlısını batırıp
Çanakkale Zaferi’ne son mührü basan Koca Seyit de vazifesini
-Ya gemiler Seyit?
hakkıyla yapmış olmanın huzuruyla savaşın ardından köyüne döndü.
-Seyit bir koşu Boğaz’a bakar. Bakar ama gözlerinde bir
Bir müddet geçimini temin etmek için odun kesip sattı. Daha sonra
başka mana vardır. Seyit’in. “Bana yardım et” der arkadaşı Niğdeli
Havran’da bir zeytin fabrikasında hamallığa başladı. Bu sıralarda
Ali’ye. Ama Ali o kadar halsizdir ki elini bile kaldıramaz. Bu sefer
üşüttü ve vereme yakalandı. Adı tarihe altın harflerle geçen
kendi gider, 215 okkalık (275 kilo 600 gr.) mermiyi kavrar. Öyle
hırslıdır ve öyle kendinden geçmiştir ki Seyit bir yandan tekbir getirir, bir yandan da mermiyi sırtlanır. Altı basamak çıkarır. Namluya
sürer. Mermi, Ocean’ın (İngilizlerin en büyük zırhlılarından) arkasına
denize düşer. Bir daha dener. Bu kez mermi geminin önüne düşer.
Üçüncü kez mermiyi alır. Altı basamak çıkarır. Bir yandan da dualar
ederek namluya sürer. Mermi, ağır yaralı olan Ocean’ın güvertesine
181
302- İsmail Bilgin, Türk Edebiyatı Dergisi, Mart 2004, sayı 365, s.63;
Harp Mecmuası, s.213.
303- Türk Dünyası Tarih Dergisinde yer alan Aydın Ayhan’ın
Tespitlerinden naklen Mustafa Turan, a.g.e. s.102.
182
Çanakkale
Çanakkale
kahraman, fakirlik içinde yakalandığı veremden kurtulamayarak
sessiz sedasız dünya misafirhanesine veda etti.”304
Ferid Kam bir sabah ders verdiği Üniversite bahçesine gelince,
talebelerin bir yere toplanıp, hayretle bir gazeteye
Bir tutam tuz koyan olmaz aşına
Öldürüp önce onu açlıktan
Sonra bir türbe dikeriz başına
baktıklarını ve
üzüldüklerini görüp sebebini sorar. Gençler “Efendim. Gazete
Süleyman Nazif'in vefat ettiğini, cenazesini kaldıracak yakını ve
Bugün Seyit Onbaşının heykelini dikmişiz ama iş işten
parası olmadığı için, bu görevi belediyenin yaptığını yazıyor, ona
üzülüyoruz” derler.
geçtikten sonra. Vatan için canını veren, kanını akıtan, uzuvlarını
Ferit Kam’ın içi cız eder. O da çok üzülür. Demek O büyük
edip, O mefkûre insanı, Eserleriyle bir dönem gençliğine yön veren
muharrir, Fransızlar İstanbul’u işgal ettikleri gün, asırlardır içimizde
yaşayan ve memleketimizin kaymağını, kremasını yiyen Ermeni ve
Rumların, müstevlileri karşılarken yaptıkları sevgi ve muhabbet
feda eden bu insanların bir çoğunu çocukluğumda hatırlarım, belden
aşağısı olmadığı için kamyon lastiklerinin üzerinde elleri yardımıyla
sürünürlerdi. Eh biz Behcet Hastalığı diye anılan göz hastalığını
bulan, dünya tıp literatürüne kendi adıyla geçen Ord. Prof. Hulusi
Behçet’e (1889-1948) bile ölümüne yakın Beyazıt semtinde lahana
satarak yaşatan bir milletiz.305
gösterilerine şahit olan, hele hele Fransızların “İstanbul’da rütbesi ne
Biz Tarihlere ismi altın harflerle yazılan, marşlardan ismi
olursa olsun Osmanlı subaylarının, paşalarının bir Fransız asteğ-
düşmeyen, ilelebet iftihar edeceğimiz Plevne Müdafii Osman
menine bile selam verecekler...” gibi son derece bayağı ve Türk
Gazi’nin torunlarını açlığa terk eden,306 İstiklâl Marşımız Mehmet
Akif’in evlatlarını fakr u zarurete terk eden bir milletiz.
milletini kahreden emirler yayınladıklarını görünce o meşhur
“KARA GÜN” makalesini yazıp ilk infiali gösteren, neticede İşgal
Biz cihana hükmeden, 600 sene dünyanın süper gücü olarak
Kuvvetleri Askeri Mahkemesince idama mahkum edilip, Türklerle
bugün üzerinde 60 dan fazla devletin bulunduğu 23. 5 milyon km.
evli ecnebi kadınların mahkemeye baskı yapmaları sayesinde,
kare toprağa sahip olan sultanlarımızın çocuklarını hem de diyarı
Malta’ya sürgünle başını kurtaran O büyük edip, Süleyman Nazif
gurbette kapıcılık yaptıran, parklarda sabun sattıran kafire el açtıran,
ölmüş ve nâşı ortada kalmış. Ne kadar garip. Hemen orada ağzından
şu sözler dökülür:
Avrupa şehirlerinin sokaklarında
milletiz!
Bizde böyle nice ehl-i hünerin
dilenmeye mahkum eden bir
Çocukluğumda en büyük merakım, hobim köyümüzdeki savaş
gazilerinin anlattıkları savaş hatıralarını dinlemek. Onların bir evde
304- Niyazi Ahmet Banoğlu, “Türk Basınında Çanakkale Günleri”, Türk
Basın Birliği Yay. İst. 1982, s.119-128; Aksiyon Dergisi 10-16
Ağustos 1996, sayı 88.
183
305- İbrahim Refik, Boğaziçi Notları 1, Albatros Yay. İst. 2001, s.150.
306- Ragıp Akyavaş, a.g.e, c. 2, s.11.
184
Çanakkale
Çanakkale
bir odada toplanıp ta o günleri yad etmeleri benim için kaçırılmaması
ama bugün de o günleri bilen, hatırlayan, ibret alan yok ve dünyanın
en lükse düşkün milleti, ve en müsrif insanları olduk maalesef!
gereken bir fırsattı. Hele hele başka beldelerden birkaç gazi daha
gelmişse sohbetin tadına doyum olmazdı. Bu ortamda bulunabilmek
Öyle ki, sigara, içki ve uyuşturucu alabilmek için Ça-
için her türlü fedakarlığı yapardım. Emsallerim dışarıda oynarken ben
nakkale’de Şehitliklerdeki kabirlerde isimlerin yazılı olduğu pirinç
levhaları çalıp satan ve yakalanan gençler türemiştir.307
onların yemeklerini getirir, sularını dağıtır, hayvanlarını çeşmelerden
sular gelirdim. Tarihe olan bu merakım ta o dönemlerden başlamıştır.
Bu insanların çektikleri sıkıntılara bir misal vermek için
bunları yazıyorum:
Köyümüzde savaş gazisi olduğu, yüzü gözü yandığı için “Paşa
Dede” lakaplı birisi vardı. 1960 lı yıllar. Savaş biteli 40 seneyi
geçmiş ama hala yokluk, kıtlık ve çaresizlikler açısından savaşın
etkileri devam ediyor. Millet hele hele köylü çok fakir. Evimizde
nerden geldiğini bilmediğim bir tek kitap var Karacaoğlan. Kitabın
yaprakları bugün kitaplara kapak diye takılan kartonlar gibi kalın.
Amcamın da kayınpederi olan Paşa Dede, okuma yazma bilmemesine
rağmen zaman zaman bana: “O kitabı al gel, birilerine okutayım da
biraz efkarım gitsin” gibi sözler söyler ben de götürürdüm. Bir
müddet kalır tekrar gönderirdi. Sonradan babamdan öğrendiğim
kadarıyla Paşa Dede tütün saracak kağıt gazete gibi hiçbir şey
bulamadığı, naçar kaldığı dönemlerde o kitabı ister, kalın olduğu için
yapışması mümkün olmadığından dolayı bir kenarını kıl şalvarına
sürterek zımparalar, inceltir ve sigarasını sararmış. 1960 lı yıllarda
talebelik dönemlerimde köyüme ziyarete giderken amcalarıma ve
diğer komşu erkeklere en makbul hediyem birkaç eski gazete
götürmekti. Okumak için değil! Boyalı olduğu için zehir gibi acı
olduğu halde nasıl içtiklerine hala hayret ettiğim bu gazetelerden
sigara sarmaları için. O günlerden bu günlere gelindi elhamdülillah
307- 24.04.2006 Kanal D 19 haberleri.
185
186
Çanakkale
Çanakkale
“Yanımda duran İngiliz subayı belindeki takılı olan içi su dolu
kocaman matarasını acele çıkardı ve cidden insanî bir şefkatle
yaralıya İngilizce iç diyerek uzattı.”
“Kahraman nefer titreyen eliyle matarayı aldı. Biz bir solukta
suyu ağzına boşaltacağını sanıyorduk. Ne kadar aldanmışız. Yaralı
evvela mataraya şöyle bir baktı, sonra fersiz siyah gözlerini İngiliz’e
çevirdi. Bu anda şimşek çaktı sandım. Mecalsiz zannettiğimiz eli,
çelikten bir zemberek olmuştu sanki! Minnetsiz bir tavırla:
Düşmanın Suyu İçilmez
25 Nisan 1915 de Çanakkale savaşları esnasında başından geçen bir olayı A. Ragıp Akyavaş şöyle anlatır:
“Kumandan Esat Paşa beni tarassut mahalline (gözetleme yerine) çağırttı ve şöyle dedi:
-DÜŞMANIN SUYU İÇİLMEZ !..
dedi ve matarayı fırlattı!.. Asil başı bir tarafa devrildi. O kara
gözleri bir daha açılmamak üzere kapandı!..”
“Bu aslanın, bu kahraman askerin mübarek naaşı önünde
bir sıhhiye bandı tak, toplama müfrezesine katıl, şüpheyi davet etme-
dona kaldık. İngiliz o heyecanla onun bir Müslüman olduğunu
unutarak huşu ve hürmetle istavroz çıkarmaya başladı.”
den bir er gibi hizmet eder görün ve etrafı gözetle. Kafanın içinde ne
saklayabilirsen müşahedelerini (gördüklerini) bana bildir.”
“Üzerinde taşıdığı künyeye baktık: Alay 48, Tabur 3, bölük 12,
Bayramiçli Mehmet !..”308
“-Oğlum, subay işaretlerini sök, nefer kılığına gir ve koluna
“Cesetlerin arasında dolaşıyorduk. İngiliz sıhhiye subay ve
Bu kadar onurlu, seciyeli ve müstağni olan insanların torunla-
erleri de bizim gibi dolaşıyorlardı. Muazzam bir gemi mermisinin
rının, biraz daha fazla dünya nimeti elde edeceğiz, biraz daha fazla
açtığı bostan kuyusu kadar büyük bir çukurun başındayız. Cesetleri
hayvanî zevklere nâil olacağız düşüncesiyle, senelerdir Batılı’nın
eşiğinde beklemesi ile bu tavır ne kadar farklı?
birer birer çıkarmaya başladık. Bizimkileri biz bir kenara yığdık.
Onlar da kendilerine ait olanları çıkarıp bir kenara yığdılar.”
“Bu esnada kulağımıza bir inilti geldi. Sağ kalmış biri var dediler. Çok ağır yaralıydı. O çukurun içinde günlerce aç ve susuz
kaldığından bitkin bir haldeydi. Yüzüne baktım, bizdendi. Karayağız
bir Anadolu uşağı. Mecalsiz eliyle mütemâdiyen işaret ederek su
istiyordu.”
308- A.Ragıp Akyavaş, a.g.e, c.1, s.222.
187
188
Çanakkale
Çanakkale
annesi olacaktı. Benimse kimsem yok. İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün!...
Bu asil ve âlicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya
başladım. Bu sırada, emir subayım Türk Askeri’nin yakasını açtı. O
anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan göz yaşlarımın
donduğunu hissettim! Çünkü; Türk askerinin göğsünden, bizim
Benim Kimsem Yok, İstedim ki O Kurtulsun
Çanakkale savaşlarında, Fransız Kuvvetlerine komuta eden
askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam
ot tıkamıştı!..
General Guro, savaş sırasında bir kolu ile bir bacağının bir kısmını,
Az sonra ikisi de öldüler!...”
savaş sahasında bırakarak yurduna dönmüş bir askerdir. Daha sonra
anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:
General Guro. Fransız Kuvvetleri Komutanı.309
“Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için çocuklarınızla daima iftihar edebilirsiniz. Hiç unutmam. Biraz evvel
doğa, çevremizde en nefis güzellikteydi. Su çiçekleri, papatyalar,
peygamber çiçekleri, leylaklar bir gökkuşağı âlemi yaratıyordu. Ve
şimdi, savaş sahasında dövüş bitmiş, o güzelim tablo kan revan
içindeydi. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk. Az evvel, Türk ve
Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zâyiat vermişlerdi. Bu
sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutmayacağım.
Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeri kendi gömleğini yırtmış, O’nun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtasıyla bir konuşma yaptık:
-Niçin, öldürmek istediğin askere şimdi yardım ediyorsun?
Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
-Bu Fransız yaralanınca yanıma düştü. Cebinden yaşlı bir ka-
Çok kullanıldığı ve zorlandığı için kırılan süngüler
dın resmini çıkardı. Bir şeyler söyledi. Anlamadım!.. Ama herhalde
309- Çanakkale Tanıtım ve Araştırma Derneği,2004 yıl dönümü
Yayını, s.6.
189
190
Çanakkale
Çanakkale
Yüzünde bir tebessüm belirdi ve yüksek sesle: “Niçin Zahmet buyurdunuz Ya Rasülallah” derken ruhunu teslim etti.310
Niçin Zahmet Buyurdunuz Ya Rasülallah?
Gece bir ses geldi ta derinden
Beni mi çağırdı Yemen çöllerinden
Necib milletimizin bu asil ve alicenap tutumlarını bile anlamada Haçlılar zorlanmışlar, kendilerine yapılan iyiliklere kalleşçe
cevap vermekten geri durmamışlardır. İşte onlardan biri:
“Fransız ölüleri arasında bir kıpırdanma bir hareket gördü,
oraya yöneldi. Yerde yatmakta olan bir Fransız neferinin üzerine
eğildi. Omzundan tutarak çevirdi O anda Fransız ani bir hareketle
elinde tuttuğu kasaturayı Yarbay Hasan Bey’in göğsüne sapladı. Alay
komutanı gafil avlanmıştı. Ahhhhh diyerek yere yıkıldı. Olayı görenler şaşkınlık içinde kaldılar. Derhal müdahale edildi. Ama iş
işten geçmişti. Yarbay Hasan Bey’in göğsü kan içindeydi. Yüzü
soldu: “Allah şahidim olsun ki, Fransız’a kötü bir niyetle yaklaşma-
Şanlı Mehmetçik en zor şartlarda bile namazını, duasını ihmal
dım” dediği duyuldu. Alay imamı, başında Kur’an okumaya başladı.
etmiyor ve yaratıcısından yardım istiyor. Din görevlisi cephede
birliğine hutbe okuyor.
Aşağı yukarı 7-8 ayet okumuştu ki birden bire: “İmam Efendi, La
havle velâ kuvvete illa billâhil aliyyil azîm, duasını 33 kere okuyunuz” dedi. Alay komutanı. Azimle duayı kendisi de tekrar etti ve
sonra “Beni ayağa kaldırınız” dedi. Tabur komutanları koltuk altlarından tutarak ayağa kaldırdılar. Birden: “Lâ ilahe illallah,
Muhammedün rasülüllah” dedi. Gözlerini ileriye doğru dikmişti.
191
310- Çanakkale Şehitleri Tanıtım ve Araştırma Derneği,2004 yıl dönümü
Yayını s.40.
192
Çanakkale
Çanakkale
Tekmilim Tamamdır Kumandanım
O dönemdeki Türk askerinin hangi halet-i rûhiyye içinde olduğunu şu misalde gayet açık şekilde gözler önüne serer:
Mehmetçiğe Saygılar
“25 Nisan 1915 günü Conk Bayırı’nda Türkler ve birleşik
İlhan Bardakçı 21 Mayıs 1972 de Kudüs’ü gazeteci arkadaşları
kuvvetleri arasında korkunç siper savaşları oluyor. Siperler arasında
ile birlikte gezerken Mescid-i Aksa’nın merdivenlerinde gayet ciddi,
8-10 metre mesafe var. Süngü hücumundan sonra savaşa ara verildi.
vakur, hareketsiz bir şekilde dikilen bir adam görür ve Kudüs’te
Askerler siperlerine çekildi. Yaralılar ve ölüler toplanıyor. İki siper
ikamet eden Yusuf isimli birisine kim bu adam diye sorar. O bilmem
arasında açıkta ağır yaralı ve bir bacağı kopmak üzere olan İngiliz
kimseyle konuşmaz, devamlı burada böyle dikilen bir meczup der.
Bardakçı selam verir adam büyük bir ciddiyetle:
yüzbaşısı avazı çıktığı kadar bağırıyor, ağlıyor, kurtarın diye yalvarı-
-“Aleyküm selam evlat” der. Kim olduğunu sorar konuşmayan
adam Türk olduğunu anlayınca konuşur ve:
küçük bir kıpırdanışta yüzlerce kurşun yağıyordu. Bu sırada akıl
-“Osmanlı Kudüs’ü terk ederken şehri ve Mescid-i Aksa’yı
çapulcular yağmalamasınlar diye burada bırakılan artçı bölüğünden
20. kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük 11. Ağır makineli tüfek takım
komutanı Onbaşı Hasan’ım. Memlekete dönünce Yolun Tokat sancağına düşerse Kumandanım Kolağası (Ön yüzbaşı) Musa Efendiyi bul.
Ellerinden benim için öp, Ona de ki... 11. makineli takım komutanı
Iğdırlı onbaşı Hasan o günden bu yana bıraktığın yerde nöbetinin
başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım” dedi dersin.311
yordu. Ancak siperlerden, kimse çıkıp yardım edemiyordu. Çünkü en
almaz bir olay oldu. Türk siperlerinden beyaz
çıktı. Hepimiz donup kaldık. Kimse nefes alamıyor O’na bakıyorduk.
Asker yavaş adımlarla yürüyor. Siperdekiler kendisine nişan almış
bekliyordu. Asker yaralı İngiliz subayını okşar gibi yerden kucakladı,
kolunu omzuna attı. Bizim siperlere doğru yürümeye başladı.
Yaralıyı usulca yere bırakıp, kendi siperlerine döndü. Teşekkür bile
edemedik. Savaş alanlarında günlerce bu kahraman Türk askerinin
cesareti, güzelliği ve insan sevgisi konuşuldu. Dünyanın en yürekli ve
kahraman askeri Mehmetçiğe derin sevgi ve saygılar.
311- Çanakkale Şehitleri Tanıtım ve Araştırma Derneği,2004 yıl dönümü
Yayını s.45.
193
bir iç çamaşırı
sallandı. Arkasından aslan yapılı bir Türk askeri silahsız siperden
194
Çanakkale
Çanakkale
Üsteğmen Casey (Çanakkale savaşlarında bulunmuş Sonradan
Avustralya Genel Valisi olmuştur.)312
İstiklâl savaşı kazanılıp 30 Ağustos zaferinden sonra şanlı ordumuz Yunan İşgalindeki İzmir’e girince, Mustafa Kemal’in gireceği
Valilik binasının merdivenlerine Yunan bayrağı serilmiş. Fakat Paşa
Yunan bayrağını çiğnememiş ve toplatmıştır. Ama Yunan Başvekili
Elefteryos Venizelos’un oğlu Sofokles Venizelos 1920 yılında
Bursa’yı işgalleri sırasında Osman Gazi’nin sandukasını tekmelemiş
ve “Kalk ta milletini kurtar” demiştir.313
Batılı! İle, barbar Türk! arasındaki fark.
İşte sözüm ona medenî
General Şükrü Naili Paşa Anlatıyor
Çanakkale’de, Kanlıdere sırtlarında idik. Düşman sabahın dokuzunda ileri hatlarımızı bombardımana başlamıştı. Çok zayiat
verdiğimiz görülünce yalnız dört manga kuvvetimizin o siperlerde
kalması, asıl kuvvetin geri çekilmesi emredilmişti.
Altı saat süren aralıksız bir bombardımandan sonra, saat üçte
düşman ateşini kesince ortalığı saran duman tabakası yavaş yavaş
dağılıyordu ki, süngü takmış bir İngiliz taburunun, duvar halinde
hücum ettiğini gördük. Siperlerimiz arasındaki mesafe altmış metre
kadar bir şeydi. Biz zannediyorduk ki, saatlerce bombardıman ateşi
altında kalan ilerideki o dört mangamız erimiş, bitmiştir. Gözlerimiz
birden hayretle açıldı. O siperlerimizden yirmi iki süngü parlamıştı…
ve o yirmi iki Türk, o gün tam bir tabur düşmanla süngüleşti.314
312- Çanakkale Şehitleri Tanıtım ve Araştırma Derneği, 2004 yıl dönümü
Yayını İzmir, s.6.
313- Kadir Mısıroğlu, “Zoraki Nikâh Değil Taksim”, Tarih ve Düşünce
Derg. Ocak 2003, s.27.
195
314- İbrahim Refik, “Çanakkale’nin Ruh Portresi”, Albatros Yay. Şubat
2004, 10. baskı, s.79.
196
Çanakkale
Çanakkale
ve ilk gece aramızda geçen sözü unutma…” Ayrıca mektubun içinden
kırmızı kordelaya bağlı bir de saç demeti çıkar. Daha sonra anlaşılır
ki Şehit Üsteğmenin Nadide isimli bir yavrusu vardır.315
Üsteğmen Zahid’in Vasiyeti
Sevdiğim… Okurken yazımı sakın
Gözünden şimşekler çakmasın emi
Dördüncü yaram kalbime yakın
Kirpiğin elmaslar takmasın emi
Hikmet Recep
Çanakkale’de 9 Ocak 1916 da şehit olan Gümüşhane’nin Şiran
İlçesinden Zahid Üsteğmen’in ceplerini arayan arkadaşları bir
vasiyetname bulmuşlardır. Bu şanlı şehit birkaç aylık eşine şöyle
sesleniyordu:
“Bugünlerde her zamankinden daha önemli muharebelere gireceğiz. Bilirsin, her muharebeye giren ölmez. Fakat eğer ben ölürsem sakın gam yeme… Beni ve seni yaratan Allah bizi nasıl dünyada
bir birimize nasip etti ise, benden şehitlik rütbesini esirgemediği
takdirde, elbette, ruhlarımızı da birbirine kavuşturur. Vatan yolunda
şehit olursam bana ne mutlu. Ancak, sana bir vasiyetim var:
246 senede vardığımız Balkanlardan çekilişimizin hazin
tablosu. Şu söz bu tabloyu ne güzel açıklar: “Aziz-i vakt idik, adâ
zelîl kıldı bizi”
Birincisi: Benim için kat’iyyen ağlama…
İkincisi: Eşyamın listesi ilişikte. Bunları sat, ele geçecek paradan “mihr-i muaccel” ve “mihr-i müeccel”ini al, üst tarafı ile bana
bir mevlit okut. Eğer bunlar sana borcumu ödemezse hakkını helâl et
197
315- “Asker-Yönetici-İnsan”, T.C. Genel Kurmay Bşk. K.K.K. Ank. s.56;
National Geographic Türkiye, Nisan 2005, s.60;Mustafa Uzun,
“İmanın Zaferi Çanakkale ve Edebiyatımızdaki Yeri” İlim ve Sanat
Dergisi, Temmuz 1993, sayı: 35-36.
198
Çanakkale
Çanakkale
Bak Hele Benim Tüfek Bozulmuş
Eğil dağlar eğil üstünden aşam
Yeni talim çıkmış varam alışam
Asker Türküsü
Ezine-Geyikli bucağından Halil Helvacı anlatıyor: “1892
Beni Top Başına Götürün
Çanakkale savunmasının önemli noktalarından birini teşkil
eden Hamidiye Tabyaları 1. Tabur Kumandanı Selim Sırrı Kayaalp
anlatıyor:
doğumluyum. Çanakkale’de 3 sene bulundum. 27. Alaydanım. Üç
“Bouvet Fransız zırhlısına mermi isabet ettiren top çavuşu Ci-
sene Seddülbahir ve Arıburnu’nda çarpıştım. Bir keresinde üç gün
deli Mahmut Çavuş’un ayaklarının ikisi de kopmuştu. Sargı ma-
süngü harbi yaptık düşmanla. Üç günün sonunda yedi kişi kalmışız.
Sonra bize onar er verdiler. Çavuş olduk.
hallinde, mağrur düşmanların en büyük zırhlılarından biri olan
Bouvet’in batmakta olduğu haberi gelince:
Bir gün Arıburnu’nda mevzilerde düşmana doğru ateş ediyo-
“Beni top başına götürün” diye haykırmış ve top başına sedye
ruz. Çekiyorum tetiği, çekiyorum… çekiyorum… tüfek patlamıyor,
ile çıkarılarak zırhlının Çanakkale’nin serin sularında batışını sey-
ateş almıyor. Tüfek bozuldu her halde, dedim. Bir arkadaş vardı
yanımda. Ona dedim:
retmiş, sonra vazifesini hakkıyla yapmanın verdiği gönül huzuru ile
bu dünyaya gözlerini kapamıştır.”317
-Bak hele benim tüfek bozulmuş, ateşlemiyor.
Arkadaş bir baktı benden yana.
-Ne bozulmuşu, senin parmak gitmiş, dedi.
Ben o zaman acısını duydum işte. Cız etti içim. Bir kurşun
gelmiş, tetiği çektiğim parmağı almış götürmüş orta yerinden.316
316- Cahit Önder, “Doğumunun 100. yılında Atatürk’ün Silah Arkadaşları
Yaşayan Çanakkaleli Muharipler”, Çanakkale Seramik Fab. hediyesi,
tarihsiz. s.124.
199
317- Nihat Özbilen, “Yedi Düvele Karşı Koyan Mehmetçik”, Hayat Tarih
Mecmuası, 1 Mart 1977.
200
Çanakkale
Çanakkale
askerlik vazifesinden ya muaf, ya da maksureli (tecilli) tutulmuş
gençlerdir…
Bu şehit ve gazilerin hepsi 17-22 yaşlarındayken ve bir kısmı
henüz mektebin lise ve orta kısımlarında, bir kısmıysa mezun ve
İstanbul Darülfünûnu veya Avrupa üniversitelerinde tahsildeyken,
birbiriyle yarış edercesine askerlik şubelerine koşmuşlar ve gönüllü
olarak askere yazılmışlardır. Hatta içlerinden Irak Cephesi’nde şehit
Bedeli Çanakkale’de Ödenecek
“Biz oturduğumuz yerin her taşı için
cevheri can verdik. Her avuç toprağımız, nazarımızda, o yola feda olmuş bir kahramanın
düşen 646 Celâl İbrahim, seferberliğin ilânıyla beraber geceden gidip
askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve “1 Numaralı Gönüllü”
yazılmak şerefini elde etmiştir.
vücudundan yadigardır. Vatan bizim kılıcı-
Galatasaraylıların bu şühedâ menkıbeleri arasında , dünya da
mızın ekmeğidir. Daima kendimize mahsus,
kendimize hasredilmiş biliriz. Daima onu
eşi bulunmayan bir tanesini, (Mehmet Muzaffer’in destanını) Gazeteci Ziyad Ebuzziya, şöyle dile getiriyor:
nefsimizden ziyade sever, nefsimizi uğruna
feda ederiz.”
zedi” olarak Çanakkale’de idi (Mart 1916). Müttefik İngiliz ve
Namık Kemal
Fransız kuvvetleri, Çanakkale’de uğradıkları mağlubiyetlerden ve
Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer, “Zabit nam-
İsmi Osmanlı İmparatorluğu devrinde “Mekteb-i Sultânî” olan
verdikleri yüz elli bin zayiattan sonra Boğaz’ı aşamayacaklarını
ve Cumhuriyetle birlikte “Galatasaray Lisesi”ne çevrilen bu okulun
anlamışlar, 1915’in son haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün
hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi.
öğrenci ve mezunları, Trablusgarb İtalyan Harbi (1911), Birinci
Balkan Harbi (1912), İkinci Balkan Harbi (1913), Birinci Cihan
Muzaffer, Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman
Harbi (1914), İstiklâl Savaşı (1921), Kıbrıs Barış Harekatı (1974)
zaman İmroz ve Bozcaada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları
gibi savaşlara katılarak 45 şehit vermişler, 150 kadarı da gazi
olmuştur.
bombardımanda bulunuyorlarsa da 1915 Nisan’ından Aralık sonuna
Askerlik vazifesini yaparken vatan uğrunda şahadet mertebe-
“Hiç mesabesindeydi”. Çanakkale’deki birliklerin büyük kısmı,
sine ermek veya gazi olmak her Türk için tabî bir şeydir. Ancak bu
Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevk edileceklerdi. Hazırlanma ve
noksanlarını ikmal emri aldılar.
45 şehit ve 150 gazinin durumu başkadır. Zira bunların istisnasız
hepsi, (1909 ve 1914 Askerî Mükellefiyet Kanunu’ gereğince)
kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalara kıyasla bu bombardımanlar
Muzaffer birliğin alay karargâhında görevliydi. Alay’ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı.
201
202
Çanakkale
Çanakkale
Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi… Muzaffer açıkgöz ve
“Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek. Ezandan sonra
becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargâh, gerekli malzemenin
gelip malları alamam, gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden
temin ve satın alınması için onu memur etti. İcap eden paranın
evvel vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lâzım. Onun için
sabah ezanında geleceğim. Malları mutlaka hazır edin…”
kendisine itası (verilmesi) için de Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne
(başkanlığına) hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.
O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir rastlanan
vasıtalardı. Bunların lastikleriyse yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Muzaffer aradı, uğraştı, nihayet Karaköy’de bir Yahudi’de
istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti ama, yapacak başka bir şey
yoktu. Anlaşmaya vardı. Lâzım gelen parayı almak üzere Erkan-ı
Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye (ödeme) merciine havale
ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı bir Kaymakam (Yarbay) ın huzurundadır. Kaymakam uzatılan evrakı okudu. “Bu para ile ne alınacak”
dedi. “Oto kamyon lastiği” cevabı verilince bir an durdu. Sonra
Muzaffer’e dik dik baktı:
-“Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput
alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun.
Haydi yürü git, insanı günaha sokma para mara yok!”
Muzaffer selamı çaktı, dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin (bugünkü Hukuk Fakültesi Binası) bahçesinden dış kapıya ağır ağır
yürürken, ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere Alay’ın ihtiyacı
vardı. Eldeki (Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki
binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemeler de mutlaka lâzımdı.
Kendisi, bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat
para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulmak lâzımdı…
Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazid Meydanı’na vardı.
Birden durdu, kendi kendine güldü. Aradığı çareyi bulmuştu.
Tüccar “peki” dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti:
“Altın para vermiyorlar, kağıt para verecekler”
Yahudi yine “peki” dedi. Ertesi sabah Muzaffer, Merkez Kumandanlığından sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin
kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar, malları hazırlamıştı.
Havagazı fenerlerinin yarım yamalak aydınlattığı loşlukta mallar
arabaya yüklendi. Muzaffer, bir yüzlük kaime (yüz liralık kağıt para)
verdi. Araba dörtnal Sirkeci’ye yollandı. Malzeme gemiye aktarıldı
az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.
Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak
üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar… Zira elindeki para
sahte idi.
Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıdın
aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş, bütün gece oturmuş
çini mürekkebi ve boya ile, gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek kalitede bir para yapmıştı… Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar
arasında bir de şu ibare bulunurdu: “Bedeli Dersaadet’te altın olarak
tediye olunacaktır.” Muzaffer, yaptığı taklit paradaki bu ibareyi
değiştirerek şöyle yazmıştı:
“Bedeli Çanakkale’de altın olarak tediye olunacaktır.”
Doğru tüccar Yahudi’nin yanına gitti.
203
204
Çanakkale
Çanakkale
Onun burada “altın” dediği, Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı altından daha kıymetli kanı idi…318
Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu Faysal’ın kuvvetleri 6 Aralık 1917 de
Sahte paraya gelince: Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı.
Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi bilinmez. Ancak olay
Daha sonra ise, İngilizler ve onlarla birleşen Araplardan oluşan
tekrar Gazze hatlarına yüklendiler. Aynı gün cephemiz yarıldı ve
ertesi gün düşman Gazze’ye girmeye başladı.
bütün İstanbul’a yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan
Birliklerimizin kolaylıkla geri çekilebilmesi için gönüllü bir
bu hadise Şehzâde Halim Efendi’nin kulağına kadar gitti. Şehzâde
artçı birlik Gazze’de düşmanı oyalamakla vazifelendirildi. Mehmet
hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklid
Muzaffer de bu gönüllüler arasındaydı. Artçı gönüllü birliği’nin
evrak-ı nakdiye’yi bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef
Mehmetçikleri, sokak sokak, ev ev düşmanın karşısına dikildiler. Bu
kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul
müthiş oyalama vuruşması akşam ezanına kadar sürdü. Ve Ga-
polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça
müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu.
latasaraylı 948 Mehmet Muzaffer, arkadaşlarıyla beraber kendilerine
açılan cennet kapılarına doğru arş-ı a’lâ’ya yükseldiler.319
Mehmet Muzaffer’in Âkıbeti Ne Oldu?
Çanakkale’nin sonuna yetişip de şahadeti yudumlayamayan
Muzaffer daha sonra birliği ile birlikte Sînâ Cephesi’ne gitti. Çanakkale’nin kanlı boğuşmaları şimdi bu cephede cereyan ediyordu.
Muzaffer, Birinci ve İkinci Gazze muharebelerine katıldı. İkince
Gazze Zaferi’nden sonra İstanbul’daki mektep arkadaşı 449 Faik
(Soydanbay)’e yazdığı mektupta (Haziran 1917), “… Kolundan
yaralandığını, hastanede olduğunu, yakında cepheye döneceğini,
mülâzımlığa terfi ettiğini, bu yaralanma dolayısıyla harp madalyası
verdiklerini, buna sevinmekle beraber; harp sahalarında kollarınıbacaklarını bırakan arkadaşlarının madalya ile mükafatlandırılmaları ne kadar yerindeyse, kendisinin ki gibi basit bir yara alanların
da madalyaya lâyık görülmelerini o derece yersiz bulduğunu…”
anlatıyor.
318- Bu olay yakın tarihte bir Banka reklamına da konu olmuştur.
205
Siperde Mehmetçikler
319- Reçep Şükrü Apuhan, “Ruhumda Darp İzi Var”, Timaş Yay. İst.,
s.104.
206
Çanakkale
Çanakkale
İngilizlerle işbirliği yaparak Osmanlıya ihanet eden Mekke Şerifi
Hüseyin’in oğlu Faysal’a hediye etmiş, o da Meşhur İngiliz casusu ve
Türk düşmanı Lewrence’e hediye etmiş, bu sapık casus önceleri
öldürdüğü her Türk için tüfeğin bir yerine bir çentik atmış, ama o
kadar çok Türk öldürdüğü için çentik atacak yer kalmayınca bu işten
vazgeçmiş, savaş sonunda da bu tüfeği İngiliz Kralı 5’inci George’a
hediye etmiştir. Bu tüfek şimdi Kraliyet savaş müzesindedir.320
BİR ÇANAKKALE TÜFEĞİNİN ÖYKÜSÜ
Çanakkale’de düşmanların en iyi yaptıkları şey, sessiz-sedasız,
zayiat vermeden çekilip gitmeleridir. Bazıları Türk askeri bu çekilişin
farkına varamadı demiş, bazıları da vardı ama çaresizlik, biraz da
çekilene yani aman dileyene el kalkmaz, tüfek atılmaz gibi bir milli
anlayış, onurlu bir davranış neticesi üstlerine varmadılar demişlerdir.
Düşman da bu kaçışını kamufle edebilmek için çok değişik
taktik ve metotlar kullanmıştır. Bunlardan birisinin öyküsünü Prof.
Dr. Haluk Oral’ın Bütün Dünya okurları için yazdığı bir makaleden
özetle aktarıyorum:
Yüce Türk Milletini çok küçümseyen ve “bir haftada
İstanbul’a gireriz” gibi ütopik duygularla Çanakkale önlerine gelen
ve gereken dersi alıp kahramanca kaçarken! Kaçtıklarının farkına
varılmasın diye kum ve su düzenekleri yapmışlar, kendileri kaçtıktan
saatler sonra bile, bu tüfekler tetiklere binen ağırlıklar sayesinde ateş
etmeye devam etmiştir. Daha sonra askerlerimiz bu tüfekleri
toplamışlar ve “İğtinam olunmuştur-Ganimet alınmıştır” diye zabıt
tutarak depolarına götürmüşlerdir. Bu tüfeklerden birini Cemal Paşa,
207
320- Başkent Üniversitesi Kültür Yay. Bütün Dünya 2000, Mart 2006,
s.46.
208
Çanakkale
Çanakkale
“Ali Kadir Amca babasını Çanakkale’de yitirmiş: ‘Babam
Çanakkale’ye gittiğinde ben altı aylıkmışım. Onu hiç tanımadım.
Resmi de yoktu. Ama ben kendimi bildim bileli eve her geldiğimde
annem ayağa kalkar, Beyim’in yadigarı diye benim elimi öperdi.
Bayramlar bizde bir gözyaşı seli olurdu hep. Halalarım, amcalarım,
her bayram dedem ile nenemin elini öptükten sonra benim elimi de
öperlerdi. Ben onlar için Çanakkale’de kalan ağabeylerinin bir
hatırasıydım…”322
Altı aylık bebesine, çok sevdiği birkaç aylık veya yıllık eşine,
canü gönülden diğer sevdiklerinin yüzüne, gidip te gelmeyeceği,
dönüp göremeyeceği, o tomurcuk misali yavrulara mahsus özel
TABLOLAR
tütüyü-kokuyu ciğerlerine çekemeyeceği hemen hemen kesin olan bu
Ali Kadir Amca
Mehmetçikler acaba hangi duygularla sevdiklerinden ayrıldılar. Bir
“Yıllar önce halılar için yaptığım bir araştırma sırasında konuk
olduğum bir evde gece sohbeti bir ara Çanakkale’ye döndü. Evin
yaşlı nenesi birden ayağa kalkıp sandığın dibinden kenarlarına ayetler
işlenmiş beyaz bir bohça çıkardı. Büyük bir saygıyla bohçayı açtı
içinden çıkan bir Türk bayrağıydı. Yavaşça dualar mırıldanarak
bayrağı da açtı. Bayrağın ortasında katlanmış soluk bir mektup
duruyordu.
Titreyerek
mektubu
açıp
bana
uzattı.
Mektup
Çanakkale’den ağabeyi tarafından gönderilmişti. Uzun bir selam
faslından sonra: “Bu mektubu sahra hastanesinden yazıyorum. Altı
Arap atasözü vardır:”Men lem yezuk, lem ya’rif” Tatmayan bilmez
diye ama yine de kendimizi onların yerine koyup bir denemesini yapsak, zorlamayla da olsa o duygu yüklü anı yaşamaya çalışsak, bunun
tahammülü imkansız bir olay olduğunu belki birazcık anlarız. Ama o
insanların sabır, metanet, asalet ve büyüklüğüne bakın ki; her şeye
katlanmışlar, üstelik kaç yerinden yaralanıp sevdiklerine dönme
imkanı çıktığı halde cepheyi, arkadaşlarını, cihadı bırakıp dönmüyor.
Allahın selamı onlar üzerine olsun, ruhları şâd, mekanlârı cennet
olsun. Allah bizleri anlara lâyık nesiller ve torunlar eylesin.
yerimden yaralıyım. Fakat imanım kavidir. İyileştim. Tebdil-i hava
(memleket izni) verdiler kabul etmedim. Cepheye arkadaşlarıma
dönüyorum…” diyordu. Mektubu okuyup bitirdim. Nenenin buruşuk
yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Bu mektubun gelişinden üç gün
sonra ağabeyinin şehit düştüğü haberinin geldiğini söyledi.”321
321- Türk Dünyası Tarih Dergisinde yer alan Aydın Ayhan’ın
209
Tespitlerinden naklen Mustafa Turan, Destanlaşan Çanakkale,
Papatya Yay. İst. 2005.
322- Türk Dünyası Tarih Dergisinden naklen, Mustafa Turan,
“Destanlaşan Çanakkale”, s.67.
210
Çanakkale
Çanakkale
TÜRKİYEM
Baş koymuşum Türkiye’min yoluna
Düzlüğüne, yokuşuna ölürüm
Asırlardır kır atımı suladım
Irmağının akışına ölürüm TÜRKİYEM
İvrindi’li Ali Çavuş
“İvrindi’li Ali Çavuş aslen Kastamonu Cide’lidir. Babası Bal-
Deli sular, salkım saçak söğütler,
kan Harbinde askere alınmış, sonra terhis edilmeden Çanakkale’ye
Kışlada kumandan asker öğütler,
gönderilmişti. Harbin başlamasından kısa bir süre sonra Ali Çavuş da
Yaylalarda ata biner yiğitler,
askere alınır. 17 yaşındadır. Önce İstanbul’a getirilir. Sonra her
Bozkurt gibi bakışına ölürüm TÜRKİYEM
konakladıkları yerde talim yapa yapa Gelibolu’ya getirilirler. Kısa bir
beklemeden sonra cepheye sevk edilirler.
Sevdalıyım, yangın yeri bu sinem,
Doksan yıldır çile çekmiş hep ninem,
Pınarlardan su doldurur Eminem,
Mavi boncuk takışına ölürüm TÜRKİYEM
Bir ateş gününde, bir kan gününde, en şiddetli, en korkunç
boğuşmaların olduğu bir günde taburlar kısa aralarla hücuma kaldırılmaktadır. Durmadan eriyen taburların yerine siperlere taze
kuvvetler gönderilmekte, ancak birkaç yaralı dönebilmekte, yerlerine
yenileri gönderilmektedir.
Düğünüm, derneğim, halayım, barım,
Ali Çavuş’un taburu da hücum sırası için siperdedir. O bek-
Toprağım, ekmeğim, namasum, arım,
leme anında getirilen yaralı bir hemşerisine rastlar. Ondan babasının
Kilimlerde çizgi çizgi efkârım,
kendilerinden bir önce hücuma kalkan taburda bulunduğunu öğrenir.
Heybelerin nakışına ölürüm TÜRKİYEM
Hücum emri verilir. İleri atılırlar. Boğazlaşma sürmektedir. Ali
Dilâver Cebeci
Çavuş beş yıldır görmediği babasını bir an olsun görebilmek için
uğraşırsa da korkunç kavga buna fırsat tanımaz. Ali Çavuş: “O gün
akşam ateşkeste şehitlerin arasında babamı aradım, ama bulamadım.” der. O gün yedi bin şehit verilmiştir.”323
323- Türk Dünyası Tarih Dergisinden naklen, Mustafa Turan,
“Destanlaşan Çanakkale”, s.64.
211
212
Çanakkale
Çanakkale
Firari Olmayayım Komutanım
Sakarya Meydan Savaşı’nın bittiği gün İsmail Hakkı Bey bir
Müstecib Onbaşı
Marmara’ya geçme başarısı gösteren tek Fransız Denizatlısı
keşif kolu çıkarır. Şehitlerin gömülmesini, yaralıların toplanmasını
olan Turovuise 30 Ekim 1915 tarihinde Nara’da oturduğu sığlıktan
ister. Kendisi de geniş savaş alanını dolaşmaya başlar. Bakar, bir
tepenin başında bitkin, yaralı bir Mehmetçik, sorar:
kendini kurtarmaya çalışırken karada mevzilenmiş bir topun nişan eri
Müstecip Onbaşı tarafından tek atışla vurularak teslim alınmıştır. 10
-Ne zaman yaralandın oğlum?
Kasın 1915 te Denizaltının adı Müstecip Onbaşı olarak değiştirilmiştir.324
-Üç gün oldu komutanım.
Bir bir açılırken göğe, son defa yarıştık;
Allah'a giden yolda meleklerle karıştık.
Geçtik hepimiz dört nala, Cennet kapısından;
Gördük, ebedî cedleri bir anda, yakından...
Bir bahçedeyiz şimdi, şehitlerle beraber,
Bizler gibi ölmüş o yiğitlerle beraber.
-Ne yaptın bunca zaman, ne yedin ne içitin?
-Açlık dayanılmaz olunca bu gözeden bir parça su içiyorum.
-Ne istersin, ne yapalım senin için?
-Üç gündür olduğu yerden kıpırdayamamış Mehmetçiğin verdiği cevap:
-Hiçbir şey istemem komutanın… Yalnız kıtama yazın… Firarî
olmayayım… Kaçtı sanmasınlar…”325
Lâkin kalacak doğduğumuz toprağa bizden
Şimşek gibi bir hâtıra nal seslerimizden...
Yahya Kemal
324- İsmail Kayabalı-Cemender Aslanoğlu, “Çanakkale Savaşı 1915”,
Ank. 1975, s.126, 145.
213
325- İsmail Hakkı Tekçe, “Cumhuriyete Kan Verenler”, Hürriyet Yay. İst.
1973, s.75.
214
Çanakkale
Çanakkale
Ali Çavuş
“Çanakkale Savaşı’nın devam ettiği günlerin birindeyiz. O gün
akşama kadar devam eden savaş, bu nispetsiz üstünlüğe karşı yine
zaferimiz
ile
neticelenmek
üzereydi.
Gözetleme
Ali Osman’ın Şahadeti
“Bir sıhhiye eri, Ali Osman’ın şahadetini şöyle anlatmıştır:
yerinden
“Anafartalar’da bir taarruz anında tabur bomba yağmuruna tutuldu.
muharebenin son safhasını heyecan içinde takip ediyorduk. Meh-
Ateşkes sırasında Ali Osman’ı gördüm. Bir şarapnel sırtını ve belden
metçiklerin “Allah Allah” nidaları yeri-göğü inletiyordu. Bir ara
aşağısını tamamen parçalamıştı. Yanına vardığımda: “Benden iş
yanımda bir ayak sesi duyar gibi oldum. Geriye dönünce Ali Çavuş
geçti, sen ötekilere bak” dedi ve biraz su istedi. Matarayı ona bırak-
ile karşılaştık. Sapsarı olmuş yüzünde müthiş bir ıstırap okunuyordu.
tım. Biraz sonra geri geldiğimde şehit olmuştu. Gördük ki içtiği su
Daha, “neyin var” demeye kalmadan o, her şeyi anlatmaya yetecek
parçalanmış midesi içinde hala duruyor. Anafartalar da üç çınar
vardır. Onları oraya gömdük.327
olan kolunu bana gösterdi. Dehşetle ürpermiştim. Sol kolu, bileğinden dört parmak kadar yukarıdan aldığı bir isabetle hemen hemen
kopacak hale gelmiş ve eli yere düşmekten ancak zayıf bir deri
parçası alıkoymaktaydı.
Ali Çavuş, dişlerini sıkarak ıstırabını yenmeye çalışıyordu. Sağ
elindeki çakıyı bana uzatarak: “Şunu kesiver komutanım” dedi. Bu üç
Ne çok imiş şu Yemen’in devesi
Pek ağırdır Hudeybe’nin havası
Yemen’e gelenin ağlar anası
Yemen çöllerinde kaldım ağlarım
kelimelik cümle, öyle müthiş bir istek, öyle bir mecburiyet ifade
ediyordu ki, gayri ihtiyarî çakıyı alarak derinin ucundaki sallanan eli
koldan ayırdım. Bu tüyler ürpertici manzara karşısında vazifeyi yaparken bir şey söylemiş olmak için “Üzülme Ali Çavuş, Allah vücuduna sağlık versin” diye mırıldandım.
Ali Çavuş, yalnız elini değil çok geçmeden hayatını da bu
vatan uğrunda, bu mukaddes ülkeyi korumak yolunda feda etti. Onun
ve onun gibi olanların ruhu şad olsun.”326
326- M. Arif Kurtaran, “18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi”,
215
Dertli anam benim için ağlasın
Oğul hasretiyle ciğer dağlasın
Körpe kuzum ile gönül eğlesin
Yemen çöllerinde kaldım ağlarım.
Anadolu’dan Asker Ağıtı
Değirmen Dergisi, Mart 1992.
327- Türk Dünyası Tarih Dergisinden naklen, Mustafa Turan,
“Destanlaşan Çanakkale”, s.67.
216
Çanakkale
Çanakkale
dusundan hayatta karşılaşacağım ilk askerin elini öpmek boynumun
borcu olsun demiştim. Aradan tam 53 sene geçti, yaşım sekseni
buldu. Bir süre önce oğluma demiştim ki bu böyle olmaz, yeminimi
mezara götüremem. Bana bir uçak bileti al. Türkiye'ye gideyim. Hava
alanında bile olsa rastlayacağım ilk askerin elini öper dönerim.
Meğer oğlum durumu biliyormuş. Bana dedi ki, baba Türkiye'ye gitmene ne gerek var. Canberra'da Türkiye Cumhuriyeti sefareti açıldı. Büyükelçi de emekli bir subaymış.
Bunu duyunca ne kadar sevindiğimi tahmin edemezsiniz. Her
YABANCI GÖZÜYLE ÇANAKKALE
ne kadar yaşadığım Batı Avustralya da buraya yakın bir yer olmasa
da yolum hayli kısalmış oldu. İşte andımı yerine getirmiş oldum."328
“İslâmı öyle güzel yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende
“Türkleri öldürebilirsiniz. Fakat
asla mağlup edemezsiniz”
Napollean Banaparte
dirilsin” diye bir söz vardır. Bizi öldürmeye gelip te bizde dirilen,
fanatik olmayan, bize hayranlığını haykıran insaflı Anzak’lardan biri
de şöyle demiştir:
“Mehmetçiğe saygı! Biz Çanakkale yarımadasından Türklerle
Avustralya'daki ilk büyükelçimiz Baha Vefa Karatay (1968)
savaşarak ve binlerce insanımızı kaybederek kahraman Türk mil-
Canberra'da zaman zaman toplantılar yapar, Çanakkale savaşlarına
katılan askerlerle bir araya gelir, onlara mektuplar yazar belgeler
letine ve onun eşsiz vatan sevgisine duyduğumuz büyük takdir ve
hayranlıkla ayrıldık.
toplar, hatıralarını derler, onların düzenledikleri toplantılara ve anma
törenlerine katılmıştır. Bunlardan birini aktarıyorum:
Onun mertliği, vatan ve insan sevgisi, siperlerdeki dayanılmaz heybet
"Baha vefa Bey bir gün böyle bir toplantıya gider. Salona girdiğinde ihtiyar Anzaklar ayağa kalkıp selam dururlar. Sonra hararetle
el sıkışırlar ama birisi bir türlü elini bırakmaz Baha Vefa Bey'e: 'Sefir
Bey, izin verin elinizi öpeceğim" demektedir eski asker.
Bütün Avustralyalılar Mehmetçiği kendi evlatları gibi sever.
ve cesareti, bütün Anzakları hayran bırakan yurt sevgisi bütün
insanlığın örnek alacağı büyük hasletlerdir.
Mehmetçiğe minnet ve saygılarımla.
"Gelibolu'dan çekildiğimiz o gece kendi kendime yemin etmiştim. Yurdunu böylesine kahramanca savunmuş yiğit Türk or328- Baha Vefa Karatay, “Mehmetçik ve Anzaklar”, s.63.
217
218
Çanakkale
Çanakkale
Sonuç olarak belirtmek isterim ki, sizler kahraman olduğu
kadar insan ve medeni bir milletin evlatlarısınız.”329
Lord CASEY
Ellis Ashmead Bartlett: 1881-1931. Gazeteci ve savaş
muhabiri Fanatik bir İngiliz’dir. Çanakkale savaşlarında bulunmuş,
önceden Müttefik Ordularını göklere çıkarmış, Mehmetçiği ise tabir
caizse pire gibi görmüş, küçümsemiş, ama her iki tarafı da tanıyınca
Müttefik komutanları suçlamış, Türk askerini övmüş ve takibata
uğramıştır.
Boğazları yine Haçlı olan Almanlar savunduğu için geçemediklerini, Almanların yardımı olmasa
birkaç saat içinde
İstanbul’a ulaşacaklarını yazan Bartlett,330 Türk askerini tanıdıktan
sonra şu itirafta bulunacaktır: “Türkler son derece kahramanca ve
fevkalade kararlı bir şekilde muharebe ettiler,331Türk piyade
askerlerinin göstermiş olduğu kahramanlık ile ölümü hiçe saymaları
hususunda göstermiş bulundukları soğukkanlılığın takdir ve övgüye
değer olduğu konusunda subaylarımız hemfikirdir.”332
ANZAK TÖREN VE ABİDELERİ
Süleyman Nazif: “Ananın vatanı, oğlunun
kabridir” demiştir.
“Bundan sonra yolu Seddülbahir’e,
Arıburnu’na, Conkbayırı’na, Kumkale’ye,
Kirte’ye düşecek analar, buralarda açan çiçekleri
oğullarının boynunu kokluyormuş gibi koklayacaklardır.
Biliniz ki bizim annelerimizin vatanı,
Burgaz’dan Şıpka’ya, Üsküp’ten Yanya’ya, Sakız’dan Budin’e, Galiçya’dan Kırım’a,
Avana’dan Kasrışirin’e, Gazze’den Kudüs’e,
Antep’ten Erzurum’a, Maraş’tan Çanakkale’ye
uzanan uçsuz bucaksız bir vatandır. Hepsinde yüz
binlerce “Ah anam” iniltisi saklıdır.”333
329- “Çanakkale savaşlarında üsteğmen olarak bulunmuş ve sonraları
Avustralya Genel Valisi olmuştur.”
330- Ellis Ashmead Bartlett, a.g.e. s.18, 55.
331- Ashmead Bartlett, a.g.e. s.162.
332- Ashmead Bartlett, a.g.e. s.200.
219
333- Recep Şükrü Apuhan, “Sinadan Galiçya’ya Mehmetçik”, Timaş Yay.
İst. 1996, s.62.
220
Çanakkale
Çanakkale
Biz dünyanın her yerine yayılan, şehit ve şehitliklerimize
daha rahat kutlanması için yürütülen hazırlıklar sebebiyle yol ge-
gereken ilgi ve alakayı gösteremiyoruz ama, dünyanın öbür ucundan
nişletilmesi icap etti. Avustralya Hükümeti bu çalışmalar esnasında
gelip dedelerinin kabirlerini ziyaret edip, onların anılarını yaşayan
Avustralyalı gençleri takdir etmemek mümkün değildir.
Anzak koyundaki Anzak askerlerinin kemikleri zarar görebileceği
Onların dedeleri için yani Anzaklar için dikilen bir abidede
Mustafa Kemal Atatürk şöyle demektedir:
“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar!
Burada bir dost vatanın toprağındasınız.
Huzur ve sükun içinde uyuyunuz.
sebebiyle çalışmaların durdurulması istendi. Türk Hükümeti de çalışmaları durdurdu335 Ama onlar ne yapıyorlar:
Biz onların ölülerini bir emanet telakki ederek her türlü saygı
ve ihtiramı gösterirken, onlar yine Batılı imajlarını yani gerçek
yüzlerini sergilemekten geri kalmıyorlar.
Daha öncede zikredildi, Plevne şehitlerimizin kemiklerini
gübre yapmışlar, Bursa’yı işgal ettiklerinde Osman Gazi’nin
Sandukasını tekmeleyip; “Kalk, kalkta milletini kurtar”336 demişler,
Sizler Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız.
Fatih’e nispet olsun diye 600 sene öncesinin kinini tatmin için İstan-
Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar!
bul’u işgal ettikleri gün Fransız komutan beyaz at üzerinde girmiş-
Göz yaşlarınızı dindiriniz.
tir.337 Şehit ve şehitliklerimize de Barbar deyip burun kıvırdıkları biz
Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır.
Türklerin onların ölü ve kabirlerine gösterdiğimiz saygıyı maalesef
göstermemektedirler.
Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır.
“…Halep (Suriye) ve çevresindeki savaşlarda 36. Tümenimiz
Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız, olmuşlardır.” Kemal Atatürk
erimiş, binlerce evladımız toprağa çiçek çiçek serpilmiştir. O şe-
İngiltere Çanakkale’de ölen askerleriyle 1917 de savaş
şehitlik Fransızların hazırladığı şehir planlarına göre yerle bir
hitlikten şimdi sadece bir yüzbaşımızın mezar taşı kalmıştır… Çünkü
bitmeden ilgilenmeye başlamıştır. İngiltere 1926, Fransa da 1930 da
anıt ve mezarlarını tamamlamış ve Çanakkale bölgesine 36 adet anıt
ve abide dikmişlerdir.334
Bu hususta o kadar hassas ve ölülerine sahip çıkıyorlar ki,
2005 yılında,
Çanakkale savaşlarının 90. yıldönümü törenlerinin
334- Recep Şükrü Apuhan, “Çanakkale Geçilmez”, Timaş Yay. İst. 2005,
s.132-135.
221
335- Milliyet 08.03.2005 (Plevne şehitlerinin kemiklerini satanlarla ne
tezat bir uygulama).
336- Yunan Başvekili Elefteryos Venizelos’un oğlu Sofokles Venizelos.
1920 yılında Bursa’yı işgalleri sırasında Osman Gazi’nin sandukasını
tekmelemiş ve “Kalk ta milletini kurtar” demiştir. Tarih ve Düşünce
Dergisi Ocak 2003, s.27.
337- d’Esperey, Tarık Balioğlu, “Bir hayal-i muhal”, Tarih ve Medeniyet
dergisi, Aralık 1996, sayı 33, s.29; A. E. Yalman a.g.e. c.2, s.898.
222
Çanakkale
Çanakkale
edilmiştir… Yine Suriye’deki Dumba ve Kelkele şehitliklerimizi
Fransızlar çöplük yapmışlardır.”338
Her yıl Çanakkale’de icra edilen ve on binlerce Anzak torununun
katıldığı törenlerden bazı fotoğraflar
Halk arasında atasözleri vardır: “Hem suçlu hem güçlü”,
“Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” diye. Avrupalı aynen böyledir.
Olayları ters yüz etmekte, dünya insanlığının gözünü boyamakta,
onları gözlerinin içine baka baka kandırmakta, çoğu zaman enayi
yerine koymakta üstüne gelir yoktur.
İngilizler Oxford ve Cambridge Street caddelerine heykeller
dikmişler. Bu heykeller şunu ifade ediyor: Mehmetçik süngüsünü
tüfeğinin ucuna takmış, yere yatırdığı izci şapkalı birini süngülüyor.
Heykelin altında da şunlar yazılıdır: “Türkler Dardenella’de
(Çanakkale’de) babanı işte böyle öldürdüler.”339
Sanki onlar Çanakkale’ye izci kampı kurmaya gelmişler de, bu
masum gençleri ve çocukları barbar Türkler bir kaşık suda
boğmuşlar! El insaf yani. Eh Hz. İsa’yı Türkler çarmıha gerdi gibi
gösteren heykel ve tablolar yaptıktan sonra bu falan onun yanında
gayet masum kalır her halde. Onlar nesillerini, gerçekleri ters yüz
ederek bile bilinçlendirirken, biz spor kulüplerimize, fabrika ürünlerimize, belde ve mevki isimlerimize hala adı dillere destan olan,
efsaneleşen, türkü ve marşlarda yankılanan, hafızalara işlenen Çanakkale adını vermiyoruz, fazlaca kullanmıyoruz da, ta tarihin
derinliklerinde
onların
kullandıkları
Dardanella,
Truva,
Efes,
Olimpus… gibi isimleri vererek onların geçmişini ihya edeceğiz diye
uğraşıyoruz.
338- Cemal Kutay, “Şehitlerimiz”, Yeni Asya Yay. İst. 1980, 2. baskı.
339- Mustafa Turan, a.g.e. s.58.
223
224
Çanakkale
Dedesinin çiğneyip alamadığı ve her bir parçası için bir Mehmetçik
şehit verdiğimiz çakıl taşlarından hatıra toplayan Anzak torunu.
Dedelerinin susamlar, zambaklar arasında yattıklarını görmekten memnunlar
225
Çanakkale
Bayrak sevgileri
On binlerce km. öteden gelen on binlerce Anzak torunu
226
Çanakkale
Çanakkale
Her yıl ciddi manada yaptıkları ve üst düzey katılımın gerçekleştiği
görkemli törenleri
Bu anzak torunu, bizim sözde aydınlarımızın:
“Osmanlı Yemende ne arıyordu?” dedikleri gibi,
dedelerinin burada ne aradıklarını düşünmüyor
her halde?
Şafak Ayini’nden önce yaptıkları lazer gösterileri
227
228
Çanakkale
Çanakkale
GENÇLERİ ŞOKLAMA
“Bu gördüğünüz ıssız vadide her ağacın ve
her taşın altını biraz kazıdığınızda binlerce gencecik
şehidin kemikleri bulunmaktadır. Mart ve Nisan
yağmurlarında bu kemikler ortaya çıkarlar sonra çiçekler ve çimenler arasında kaybolurlar. Tekrar gelecek baharı beklerler. Derelerden ve vadiden toplanan şehit kemikleri Fatihalarla toprağa gömülmüştür. Şehitliği gezerken bastığın her zerre toprakta
vatan ve bayrağımız için ölen kahraman ecdadımızdan ve senden bir parça bulunmaktadır.”340
1800’lü yıllarda dünyadaki karaların %35’i Avrupalıların
işgali ya da denetimi altında idi. Bu oran 1875 de %67 ye, 1914 de
%84’ün üzerine çıkmıştır.341 Çanakkale savaşı yıllarında dünya
Şoklanmış anzak torunları
229
340- Çanakkale Zığındere Sargı yeri Şehitliği Kitabesinden.
341- Mehmet Maruf, “Hem Sir Hem Seyyid Ahmed!...”, Tarih ve
Düşünce Dergisi Aralık-Ocak 2003, sayı 45, s.50.
230
Çanakkale
Çanakkale
üzerinde tek bağımsız Müslüman devlet Osmanlı devleti idi.342 O da
söylemiştir.344 Ama Osmanlı bertaraf edilirse Müslümanlar ipi
Batılı devletlerin kıskacında inleyen, zavallı duruma düşmüş zâhiren
kopmuş, imamesi kaybolmuş tespih taneleri gibi dağılıp gidecekleri
teşhisini koymuşlardır.
bağımsız bir devlet idi. Nüfusunun %42’si tebea denilen Gayri
Müslim Hıristiyan ve Yahudilerden müteşekkil idi.
Batılı devletler; Yaptıkları araştırmalar neticesinde, zayıf ve
güçsüz de olsa Müslümanların Osmanlıya güvendiklerini, ondan
medet
umduklarını,
yaşamak
Bunun üzerine misyoner kongrelerinde, mason ve Siyonist
Hıristiyan’ın
toplantılarda yapılan müzakereler ve alınan kararlar neticesi bunun
Osmanlı idaresinde yaşamalarını kendileri için bir teselli, kırılan
daha kansız, daha masrafsız, kendilerine hiç hissettirmeden yeni yeni
haysiyetlerinin telâfisi olarak telâkki ettiklerini tespit etmiş ve “Os-
usul ve metotlarla olması gerekmektedir. Yani: soğuk savaşla,
manlı bertaraf edilmeden bunlar uslu durmayacak” kanaatine
nesilleri dejenere etmekle, insanları benliklerinden uzaklaştırmakla,
varmışlardır. Osmanlıyı dünya siyasetinden saf dışı edebilmek için
tarih
de, son iki asırda Osmanlıyı devamlı savaşlara sokmuş ve ölçüsüz
şekilde borçlandırmışlardır.
uzaklaştırmakla,
mecburiyetinde
kalan
Hıristiyan
bu
devletler
insanların,
idaresinde
Dolayısıyla Osmanlı mutlaka bertaraf edilmeli idi. En son
denemesini de Çanakkale ve İstiklâl Savaşında gördüler ki; bu onlarla
harp ederek, vatanlarını işgal ederek mümkün değil.
milyonlarca
1876 yılında Hindistan’da çıkan Urdu Ahbar gazetesinde
şunlar yazılmıştır: “İster
Hindistan’da ister diğer ülkelerde
Müslümanların lâyık görüldüğü şeref ve saygınlık, büyük Türk
ve
şüncelerinden
geçmişlerine
milletleri
düşman
millet
soyutlamakla,
etmekle,
yapan
aralarında
benliklerinden
ulvî
duygu
birlik
ve
ve
dü-
kardeşlik
duygularını yok etmekle, kıtalden ve katliamlardan daha kötü olan
fitne, fücur, terör, tedhiş üretmekle yani milletimizi bir birine kırdırmakla yapmaktadırlar.
imparatorluğunun varlığına bağlıdır. Ve eğer bu imparatorluk var
Biz o yokluk, o kıtlık ve imkansızlıklar içinde kıvrandığımız
olmaktan çıkarsa Müslümanlar birden bire önemsizleşecek ve bütün
bütün yüz üstü bırakılacaklardır.” 343
dönemlerde onları 7 senede Aziz Yurdumuzdan sürüp çıkarabilmişiz,
Alman Doğu Misyonerlerinin müdiresi Dr. Letsiyu bir
neticesinde filizlenip büyüyen bir PKK olayını 25 senedir
halledemedik. Bizi ne hale getirdiklerine birkaç misal verelim:
dergideki makalesinde “Bütün İslâm ülkelerinin gözünün İstanbul’da
ama yeni metotları sayesinde içimize ektikleri fitne tohumları
olduğunu, İslâmî gelişmenin İstanbul’dan kaynaklandığını, haç ve
Dünyada tarihi ile kavgalı olan, aslını inkar eden, dedesinin ve
Hilâl arasındaki mücadelede bunun unutulmaması gerektiğini”
babasının mirasına sahip çıkmayan, köksüzlüğü marifet telakki edip
342- Günay Tümer, “Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetleri”, TDV yay.
Ankara 1996, s.54.
343- Mümtazer Türköne, “Değişen Dünya ve İslâm”, Kutlu Doğum
Haftası, D.İ.B. Yay. 1989, s.87.
231
bunu iftiharla söyleyen her halde bizden başka bir millet gösterilemez.
344- Günay Tümer, a.g.e. s.62.
232
Çanakkale
Çanakkale
Bir Flozof: “Gönüllerinde mâziye ait sevgi bulunmayan
insanlardan korkunuz.” demektedir.
yaparlar. Kimilerinin başlarında atalarının o günlerde giydiği
Dünyanın öbür ucundan, yani Avustralya’dan Anzak gününe
ile de dedeleri ile aynı ruh haleti içine girer ve onların buradaki ruh
binlerce kişi gelip katılıyorlar. 18. Mart 2004 tarihindeki anma
hallerini anlamaya çalışırlar. İşte Anzaklar her sene 25 Nisan‘da
ülkemize geldiklerinde Gelibolu’da bunları yaparlar.
gününe, yani Anzakların Aziz Vatan topraklarına çıkarma yapmaya
şapkalar vardır. Kimileri de asker elbisesi içindedirler. Bu yaptıkları
başladıkları güne, binlerce kişi geldi ve katıldı.345 Sanat ve kültür
Peki bu kadar anlattığımız şeylerden sonra bu kez kendimize
bakanı Judith Tizard ve büyükelçileri de törenlere ve Şafak Ayinine
dönerek soralım. Bu adamlar, binlerce km. uzaklardan buralara
katıldılar.346 Acaba bizden kaç kişi törenlere katıldı ve gidenlerden
kaçı bir mevlit veya hatim törenine iştirak etti?
gelerek, hem de savaşta yenilmiş olan atalarını anma adına,
Nitekim TURSAB başkanı Başaran Ulusoy: “Çanakkale’ye
topraklarımızda en uzaktan gelenimize 1.5 günlük yol olan bu yer-
kendilerine göre bu kadar güzel şeyleri yaparlarken, bizler, kendi
Şu
lerde, bu savaştan muzaffer olarak çıkmış olan atalarımız için neler
onlarla
yapıyoruz? Onları anma, hatırlama ve onların ruhlarına bir şeyler
gönderme adına hangi güzel şeyleri yapıyoruz?”348
“…24 Nisan akşamı hepsi sözleşmişçesine on binlercesi Anzak
Bir de Çanakkale Zaferimizin törenlerine az da olsa gelenlerimizden bazılarının neler yaptıklarını da okuyalım:
347
her yıl on bin Anzak geliyor ama bin Türk gitmiyor” demiştir.
satırları ibret
kıyaslamalıyız:
ve
dehşetle
okumalı
ve
kendimizi
Koyunda toplanırlar (2002 yılı Nisanında 15 bin Anzak oradaydı).
Ellerinde kutsal kitapları İncil vardır ve gecenin karanlığında
Çanakkale zaferimizin yıldönümlerinde teâmül haline gelmiş,
saatlerce ayin yaparlar. Saat 4.30 sularında aynen atalarının 25
İstanbul Belediyesi yeteri kadar gemi tahsis eder ve gitmek iste-
Nisan 1915 sabahı bu saatlerde yaptıkları gibi elbiselerinin
yenleri bedava savaşın cereyan ettiği yerleri görmek ve törene
paçalarını sıvayarak suya girerler. Su neredeyse bellerine geldiğinde
katılmak üzere Çanakkale’ye götürürmüş. Bir seferinde Şeyhü’l
sırtlarını denize vererek, yüzlerini karaya çevirir ve atalarının yıllar
Muharrirîn diye yad edilen merhum Ahmet Kabaklı da bu gemilerden
evvel çıkartma sandallarından çıkarak burada ağır ağır ilerlemeleri
biri ile gitmek ister. Gemiye binince kıyafetleri ve tutumları biraz
gibi karaya doğru ilerlerler. Bir nevi o günün canlandırmasını
tuhaf olsa da, binlerce gençle geminin hınca hınç dolu olduğunu
görünce sevinir. Fakat bir müddet sonra bu sevincinden eser kalmaz
345- NTV 24.04.2004 saat 12 haberleri.
346- Milliyet Gazetesi, 25.04.2004.
347- Milliyet Gazetesi, 09.03.2005. Ama elhamdülillah son zamanlarda bir
uyanış bir intibah vardır. 2006 Çanakkale Törenlerine 78
Üniversiteden 5 bin öğrenci ve 81 ilden 3 bin izci olmak üzere 8 bin
genç iştirak etmiştir.
233
ve “çok kısa bir zamanda bu kadar bira ve içki nasıl içilebilir, böyle
bir gemi nasıl olur da fuhuş gemisi haline gelebilir...” diye hayretler
içinde kaldığını yazar. Fakat daha kötüsü, Çanakkale’ye varınca bu
348- Mustafa Turan, a.g.e. s.35.
234
Çanakkale
Çanakkale
pop veya metal gençlerin 253 bin şehidin yattığı yerleri değil de 3000
“-Bu harman kırk olacak”, dedi.
sene önce cereyan eden Turuva savaşlarının harabelerini, Yunan’ın
“-Karının adı nedir?” dedim.
hatıralarını, Elen kültürünün kalıntılarını... görmek üzere dağılıp
“-Bilmiyorum”, dedi.
gittiklerini görünce kahrolur, içi parçalanır ve bunu bir makalesinde
dile getirir.
“-Yahu kırk senelik evlisin, merak edip sormadın mı?”, dedim.
“-Bir defa Tahta bacağın Yunus’un damında sormuştum”
Oraya gelen gençlerimizin bazılarının da ne kadar şuursuz ve
basiretsiz oldukları, o insanın tüylerini ayağa kaldıran, haşyetle
ürperten,
bambaşka
dünyalara
sevk
eden,
lâhûti
alemlerde
dolaştıran… şehitliklerimize ve abidelerimizin duvarlarına yazdıkları
aşk sloganlarından belli olmaktadır.349
Biz bu hususta o kadar yaya kalmış ve hissiz davranmışız ki;
Düşmanlarımız ölen askerleri için anıt ve abidelerini 1927 yılında
dedi.
“-Ya sonra ne oldu” dedim.
“-Unuttum” dedi.
“-Karını ne diye çağırırsın”, dedim.
“-Hişt derim”, dedi.
tamamlarken, Çanakkale’de Bu vatan için hayatının baharında canını
Bu tertemiz köylüden kırk seneden beri nikah kaydını niçin
feda, kanını sebil eden Şehitlerimize birkaç anıtı bile bir asırda zor
yapabildik. Anıt komitesi 1952 de toplanmış karar almış, 19 Nisan
nüfusa geçirtmediğini sordum. Türk’ün derdini depreştirmişim meğer. İhtiyar aslan öyle bir coştu ki başladı yaralı içini dökmeye:
1954 de temeli atılmış, 1960 da bir bölümü açılmış, tamamı 18 Mart
2004 te açılmıştır.350
askerlik), Gârp Tarablus’una (Trablusgarb) gittim. Muazzeplik bitti,
Halbuki bu vatanın bizlere bırakılabilmesi için, ne zor şartların
döndük geldik. Bu sefer Gazi Edhem Paşa ile Yunan Gâvuruna
yaşandığını anlatan olaylardan bir tanesini, Asker kökenli yazarımız
A. Ragıb Akyavaş’ın kitabından sunalım:
bulaştık. Ha bir nefes alalım derken İmam (Yemen Liderleri) başını
“-Kırk sene evvel evlendim. Muazzepliğim geldi (Muvazzaf
kaldırdı dediler. Bu defa Yemen’e dayadılar bizi. Yemenden döndük,
Sultan Hamit Efendimiz tahttan indi, Neş’et (Reşat) Efendimiz bindi
“Nikâh Kaydı
dediler. Bu sefer de Arnavutlar O’nu beğenmediler. Devlete karşı
Yirmi yıl kadar oldu. Karadeniz sahil kazalarından birinde hâ-
kodular. Bir eyyam da hudut boylarında Malisor eşkıyasıyla bo-
kim olarak bulunuyordum. Bir gün mahkemeye karısının nikah
ğazlaştık. Vuruşma bitti Selânik’e indik. Balkan muharebesi başladı
kaydını nüfusa geçirtmek için Baba Cemal adında yaşlı bir köylü
geldi. Dâvâsını dinledik. Kaç senelik evli olduğunu sorduk.
dediler. Belimizden palaskaları çözmeden İşkodra kalesine vardık.
Bu da tamam oldu. Döndük geldik memlekete. Şöyle bir aklımız başımıza gelmeden sırtımızı ocağa verip ısınmadan Enver Paşa yedi
düvele harp açmış dediler. Dayandık Çanakkale’ye, Çanakkale’den
349- Mustafa Turan, a.g.e. s. 8.
350- Milliyet Gazetesi, 18.03.2004.
235
236
Çanakkale
Çanakkale
gâvuru kaçırdık. Ver elini Arabistan’a dediler. İngiliz gâvurunun
“Nikah Kaydı” başlığıyla arz ettiğimiz gibi bir cepheden başka birine
eline yesir (esir) düştük. Bir eyyamda Hindistan’da yandık
yıllarca koşup durmuşlar. Bu sebeple bir delikanlı askere çağrılınca
tutuştuk.351 Döndük geldik Kastamonu’ya. Bir nefes alalım derken
yaşı küçük de olsa hemen onu everirler, birkaç hafta veya birkaç
haydi yiğitler, Yunan Gâvuru İzmir’e çıkmış, Mustafa Kemal Paşa
günde olsa evli kalır ondan sonra cepheye gönderirlermiş. Sebep?
harp açmış dediler. Bu sefer de o yangını söndürmeye koştuk. Yu-
Kendinin dönmesi çok zayıf bir ihtimal ama, hiç olmazsa bir nesil
bıraksın gitsin diye.
nan’ın hesabını gördükten sonra köye döndük. Ancak şimdi aklımız
başımıza geldi. Yâni Bey, senin anlayacağın kaçmadan kovalamaya
Böyle gençlerden birini evermişler, birkaç gün sonrada cep-
vakit bulamadık. Nikah kaydımız açık kaldı. Burası hak divanı. Sen
okumuş bir adamsın, ne bilirsen onu eyle !..”352
heye gitmiş. Uzun yıllar çarpışmış. Savaşın sona ermesi yaklaşınca,
Bir atasözünde: “Tatmayan bilmez” demişler. O günleri
yaşamayan, tatmayan bilemez, hakkıyla hissedemez, hayal etmekte
bile zorlanır, en iyisi bunu Mehmetçik’in dilinden dinlemek:
On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan
Baba ocağından yâk kucağından
memleketi düşünmeye başlamış. Fakat açlık, susuzluk, stres, sıkıntı,
gördüğü
olumsuzluklar,
senelerce
süren
savaşta
kaybettiği
arkadaşları, dostları... psikolojisine de tesir etmiş olacak ki, birkaç
günlük hanımının ismi bir türlü aklına gelmiyor. Kafayı takmış
hanımın ismine. Gece gündüz onu düşünüyor ama bir türlü
hatırlayamıyor. Bir gün bulunduğu yere yakın bir mahalde Cuma
namazına gider. Ama yine aklında hanımın adı var. Düşünüp du-
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
rurken imam minbere çıkar ve hutbe dualarını okumaya başlar.
Huduttan hududa atılmışım ben
“Elhamdülillâhi hamdel kâmilîn” deyince asker oturduğu yerden
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmışım ben
“tamam hanımın adı Kamile’ydi” diye bağırarak ayağa fırlar. Evet
bu ve benzeri olaylar bir fıkra gibi anlatılsa, veya bugünün gençlerine
masal gibi gelse de bunlar gerçektir ve böyle binlercesi yaşanmıştır.
Ecdadımız gerçekten her evden üç-beş şehit vermek suretiyle
bu vatanı bize emanet etmişler. Memlekette erkek nesli asgariye
Enbiya yurdu bu toprak şüheda burcu bu yer
inmiş. 15-16 yaşlarında gençleri askere almışlar ve Yemen türkü-
Bir yıkık türbesinin üstüne Mevlâ titrer
sünde olduğu gibi gidenlerden geri gelen çok az olmuş. Onlarda on
Öyle meşbûu şahâdet ki bu aziz toprak
sene, on iki sene askerlikten sonra geri dönebilmişler. Yukarıda
Fışkıran otları sıksan kan çıkacak353
Delikanlı incitme ceddini Allah’ı seversen
351- İngilizler esir aldıkları Türleri Mısır, Irak, Malta, Hindistan gibi
yerlerde kurdukları esir kamplarına göndermişlerdir.
352- Ragıp Akyavaş, a.g.e. c.2, s.50.
237
353- Mehmet Akif, “Safahat”, Yeni Matbaa, İstanbul 1966, s.179.
238
Çanakkale
Milyarla şehidin ebedi vârisisin sen
İstiklal savaşından sonra nesil kıtlığının olduğu, gençliğe
hasret duyulduğu dönemlerde şiirlerde ve marşlarda bile bu hasreti
öne çıkarmışız ve şair öğünerek, iftihar ederek şöyle yazmıştır:
“On yılda on beş milyon genç yarattık her yaşta”
Ama şimdi elhamdülillah on beş milyon sadece İlköğretim
çağında gençlerimiz var.
Çanakkale
Birçok tarihi eserin içinde ve kapılarının üstündeki Osmanlıca
kitabelerin üstü alçı ile kapatılmış,355 bir Alman sosyologun yazdığına göre sadece Süleymaniye semtinde 2000 çeşme kitabesi kırılıp
yok edilmiş,356 Dünyanın en nadide eserlerinden Selçuklu eseri
Konya’daki İnce minare, bir yetkilinin evinden Alaaddin tepesini
görmesine mani oluyormuş diye yıktırılmaktan, ABD li Prof. Rudolf
Meyer Riefstahl sayesinde kurtulmuştur.357
Lozan
Konferansında
İngiliz
Başvekili
Loyd
George,
"Kökünü beğenmeyen dal, dalını beğenmeyen meyve çabuk
“Türklerin Anadolu da nesi var birkaç kerpiç ve balçıktan evi var
çürür" “Ağaç kökünden sulanır”, demişler. Hafızası olmayan insanın
Orada medeniyet vesikası olarak ne varsa hepsi Yunan ve Roma’ya
hali ne ise,
tarihi olmayan veya tarihine önem verip öğrenmeyen,
aittir” diye beyanat vermesi üzerine Eugene Pitard isimli bir ilim
nesline öğretmeyen milletlerin durumu daha beter olur. Başta biz
adamı şöyle demiştir: “Efendiler, Konya’daki İnce Minarenin kapısı
olmak üzere, dünyada bunun örnekleri çoktur Milletini manevi
ile, İstanbul’daki Muhteşem Süleymaniye’nin kubbelerini yapan
millete karşı böyle söylenemez. Haddinizi biliniz”358
bağlarla birbirine bağlayabilmek, onlara bir birini sevdirebilmek,
ortak paydalar etrafında toplayabilmek, aynı hedef ve istikamete sevk
edebilmek için tarihi olmayan milletler bile efsaneler, uydurma
tarihler ortaya çıkarmaktadırlar.
16-20 Eylül 2002 haftasında 112 ülkenin kültür bakanları
İstanbul’da
ÜNESCO
toplantısında
buluştu.
Bizim
yetkililer
bakanlara bol bol kilise gezdirdiler. İslâm ülkeleri bakanları bu
Yunan bin sene öncesinin mirasına sahip çıkıp hâla İstanbul’a
duruma tepki gösterip protesto ettiler.359 Rıfkı Danışmanın Kültür
Kostantinepolis deyip, Ortodoks Hıristiyanların liderlik merkezini,
Bakanlığı döneminde Türkçe'ye çevrilen bir kitapta Osmanlı katil,
nasıl olsa bir gün mutlaka geri alacağız diye İstanbul’dan almazken,
barbar, kan emici, cani... gösterilmektedir.360 Cem Özer, bir şovu
biz sanki UFO’larla gökten inmiş gibi, yüz sene öncemizi inkar
ediyoruz ve ecdadımıza düşmanlık yapıyoruz. Bazı misaller:
Anadolu Selçuklu Sultanlarının Alaaddin Camii bünyesindeki
kabirleri, altın bulma ümidiyle resmen yağma edilmiştir, ve sultanların kemiklerinin bazılarını köpekler yemiştir.354
354- Kerem Pulgat, Milliyet, Konya 21.03.2003; Orhangazi Aşiroğlu, “Bir
Mezarda Şekiz Sultan”, Zafer Dergisi, Eylül 1994, sayı, 213, s.22.
239
355- Tarih ve Düşünce Dergisi, Eylül 2002, s.68.
356- Hatıra, Tespit, Sur Dergisi, sayı, 225, s.29.
357- Ahmet Efe, “Konya”, Konya Valiliği İl Kültür müdürlüğü yayını,
no:42, Konya 2003, s.42.
358- Yakın Tarihimiz, c.3, Vatan Gazetecilik AŞ İst. 13 Eylül 1962 sayı
29, s.91. ; İbrahim Refik, “Tarih Şuuruna Doğru-2”, Albatros Yay.
7. Bas. İst. 2001, s.61.
359- Milliyet,16-20 Eylül 2002 arası.
360- 13 Ocak 1976, Milli Mücadele Dergisi.
240
Çanakkale
Çanakkale
esnasında binlerce kişinin bulunduğu bir salonda, Osmanlıya hakaret
etti, sadece bir kişiden itiraz geldi.
roman kahramanı üzerindeki kıyafet de asker kıyafeti olmayıp sivil
binici kıyafetidir.”363
Bir kişiye milyarlarca dolar hortumlattığımız şu memlekette,
Türk milletinin kaderinin tayin edildiği İstiklâl harbi’nin o sıkıntılı günlerinde Allah’a;
İstiklâl savaşı gazilerinden kolu bacağı kopanları kamyon lastikleriyle yerlerde sürünmeye mahkum ederken, Kore’de yapılacak
törenlere katılmak Üzere Kore devleti tarafından davet edilen gazilere sakalsız fotoğraf getireceksin diye pasaport vermezken, bir
Her çehre bize yabancı
Bari sen bir parça acı
başka gaziye sağlık karnesi alabilmek için sakalsız fotoğraf getirme
Süründürme altın tacı
şartı koşup361 olmadık eziyetler ederken... Avustralya’da Çanakkale
Bize yardım et Ya Rab!...
savaşlarında gösterdiği cesaret ve yaptığı hizmetlerden dolayı
Murphy isimli bir eşeğe madalya verilmiştir.362
Şu misalde çok enteresan: Salkım Hanımın Taneleri adlı filimde, Sabit Paşanın gelini Nora’yla cinsel ilişki kurduğu gösterilir.
“Bir Türk Paşası böyle şey yapmaz” şeklinde protestolar yükselince
Diyerek yalvaran bir şair, savaş sonrası dönemde, beklentilerinin gerçekleşmesi için bir yerlere şöyle sinyal gönderiyordu:
Ne örümcek ne yosun
Ne mucize ne füsun
yazar (o dönemde Bakan) “O Türk değil Osmanlı paşasıydı” açık-
Kâbe Arab’ın olsun
lamasını yaptı. “Atatürk’te Osmanlı Paşasıydı” şeklindeki itirazlar
Bize Çankaya yeter364
üzerine Yazar: “O Hamidiye Alaylarında görev yapmıştı” dedi.
Hamidiye alayları Kürt kökenlilerden kurulduğu için bu defa da Kürt
kökenli vekiller TBMM de protesto etti ve Adıyaman Millet Vekili
Mahmut Göksu filmle ilgili bir soru önergesi verdi. Yazar bu önergeye 15 Ocak 2002 de verdiği cevapta bakınız ne dedi;
Salkım Hanımın Taneleri isimli filimdeki Sabit Paşa subay değil “Paşa” lakaplı sivil bir kişidir. Kaldı ki Mardin’de bir konakta
yaşayan ve atlara düşkünlüğü ile tanınan “Paşa” lakaplı bu hayali
361- Sur Dergisi, Temmuz 2002 s.38-40.
362- Hürriyet Gazetesi, 20.05.1997.
241
Tabi bu tarih düşmanlığı da aklı başında insanların günahı değil, yağcı ve riyakarların vebalidir.
Dünyanın fısk ve fücurla değil, alim veya aydın geçinen kişilerin yağcılıkları sayesinde harap olacağını bildiren İzzet Molla ne
güzel söyler:
Meşhurdur ki, fısk ile olmaz cihân harâb
Eyler anı müdâhane-i âliman harâb
363- Milliyet Gazetesi, Melih Aşık, 24.01.2002.
364- İbrahim Refik, “Bunları Biliyor muydunuz?” Zaman Gazetesi,
16.02.1993.
242
Çanakkale
Çanakkale
Nazmi Kal “Atatürk’le Yaşadıklarını Anlattılar” (Bilgi yayı-
Ama bugün şu husus çok iyi anlaşıldı ki; Osmanlı çınarının
nevi) isimli kitabında şöyle anlatır: “Emekli müzik öğretmeni Fethiye
köküne kezzap dökenler, bugün göz yaşı döküyorlar.367 Osmanlıya
Otman Çankaya ilkokulunda okurken sınıfla birlikte Cumhuriyet
yani veli nimetlerine ihanet edip onun mirasından bir lokma alan
Bayramında köşke çıkıyor. Öğrenciler Cumhurbaşkanı’nın elini
Arap devletleri bile o günden beri huzur ve saadet yüzü görmediler.
öpüyor. Ve adet olduğu üzere bir şiir okunuyor. Fethiye Otman öğretmenlerinden birinin yazdığı şu şiiri seslendiriyor:
Ordadoğudaki bugünkü acı ve ıstırap bu lokmanın hazımsızlığının
verdiği acıdır.
“Kötü padişahlar alçak düşmanlar
El’an öğretmen olan A. Refik Özemiş isimli arkadaşım şöyle
bir hatırasını anlatmıştı:
O padişahlar ki hayli zamanlar
Çanakkale şehitlerini anma törenlerine katılmıştım. Öğleye
Soydular milleti hiç doymadılar
kadar konuşmalar, marşlar, şiirler, gösteriler, törenler devam etti.
O halifelerle sultancıklar...”
Tören bitince 15-20 kişilik bir gurup çekildik çayırların üzerinde öğle
Gerisini Fethiye Otman’dan dinleyelim: “Atatürk büyük bir
namazı kıldık. Hayvanlarını gütmekte olan çok yaşlı bir ihtiyar yakın
hiddetle “dur” dedi. Şiiri kesti ve öğretmenlere döndü. “Çocuklara
yerimize kadar gelmiş, yaşlı gözlerle bizi seyretmekte. Birkaç arkadaş yaşlı dedenin yanına vararak:
katiyen böyle geçmiş zamanı kötüleyecek şeyler öğretmeyin. Tarih
hakikati onlara öğretecektir. Hiçbir şekilde geçmişi kötülemeyin”
dedi.365
Avrupalılar Roma’yı yakan Neron’a, ekmek bulamazlarsa
pasta yesinler diyecek kadar halkın dertlerine bîgâne kalan Mari
Antuanet’e, 14.Lui’ye, gelinlerin ilk gecelerini idarecilerin odasında
366
geçirmesini kanunlaştıran kral ve imparatorlarına,
yaralı askerlerini
-“Dede hayrola! Neye üzgün ve durgunsun. Gözlerinde nemlenmiş. Törenlere iştirak eden bu fazla kalabalıktan mı etkilendin,
yoksa başka bir derdin mi var?” Diye gönlünü almak istedik.
Piri-i Fâni dede önce konuşmak istemedi, fakat biz ısrar edince
şöyle dedi:
ayak bağı olmasınlar diye zehirli iğne ile öldürten Napolyon’a,
-“Hayır yavrum! Dediklerinizin hiçbiri değil. Ben gençliğimde
Hitler’e, Lenin’e, Mao’ya söveceğiz diye geri dönüp vakit kaybet-
askerliğimi İstanbul’da yaptım. Daha sonra burada ve başka cep-
mezken ve son sürat ileri doğru koşar, medeniyetin zirvesine, tek-
helerde cereyan eden savaşlara katıldım. İstanbul’da Davutpaşa’da
nolojinin doruğuna tırmanma azminde iken, biz hala geri dönmüş
ecdada tükürmekle ve sövmekle meşgulüz.
Nöbet tuttuğumuz yere devamlı bir Yahudi gelir nöbetteki askerlere
365- Milliyet, Melih Aşık’ın köşesi, 06.02.2004.
366- 1789 dan sonra kalkmaya başlamıştır, Bkz. İ. Hâmi Dânişmend,
Tarihi Hakikatler, c.2, s.601.
243
bazen paralı, bazen parasız devamlı kuruyemiş cinsi şeyler satar
367- İbrahim Refik, “Ulu Çınarın Gölgesinde”, Albatros Yay. İst. 2004,
s.172.
244
Çanakkale
Çanakkale
veya verirdi. Bir nöbette iken tenha bir yere bunu çekip, kasaturayı
da boğazına dayadım ve:
-Siz Yahudiler beş kuruşa beş takla atan insanlarsınız. Parayı
ve menfaatinizi ne kadar sevdiğiniz herkesin malumu. Nasıl olur da
nöbetteki askerlere bedava kuruyemiş dağıtırsın? Bunun sebebi ne?”
Önce söylemek istemedi ama ben ısrar edip zorlayınca şöyle
cevap verdi:
-“Ben bunları kendi paramla almıyorum. Bana bunları zenginleriniz ve Hahamlarımız alıveriyor ve diyorlar ki: Türk milletinin
ahlakını bozabilmek için bunları yapmak gerekli”
-“Niçin gerekliymiş? Bunları yaptığında ne oluyormuş?”
-“Bunları yapmakla askeri üstlerinin emrine itaatsizliğe alıştırıyoruz, çünkü nöbette bir şey yemek yasak. Dinlerinin emrine
itaatsizliğe alıştırıyoruz, çünkü sizin dininize göre ayakta ve açıkta
Medeni! Batılılar bizim şehitliklerimizi çöplük
bir şeyler yemek doğru değil. Ayrıca Gayri Müslimlerden yardım
yaparken, Barbar dedikleri bizler onların
almaya ve bedavacılığa alıştırıyoruz. Yine inançlı Türk askeri boşa
Çanakkale’deki anıtlarına çiçek bırakıyoruz.
vakit geçirmez, tevhid ve tespihle meşgul olur, bu kırıntıları vermekle
dilinizi de meşgul edip bundan da sizi alıkoruz…” demişti. Şimdi binlerce kişiden sadece küçük bir gurubun namaz kıldığını görünce bu
Türk ve Müslüman düşmanları çalışmalarında ne kadar başarıya
ulaşmışlar diye düşünüp üzüldüm.”
Gerçekten ne kadar ince, isabetli ve ibretli bir tespit.
245
246
Çanakkale
Çanakkale
bitkinin bile yeşermediği, hiçbir canlıya hayat hakkı tanımayan atom
bombasının etkilerini gösteririz. Ve deriz ki; Eğer sizler çalışmaz,
sizden öncekileri geçmezseniz vatanınız, işte böyle düşmanlar tarafından bombalanır. Hiçbir canlı yaşamayacak biçimde size bırakıp
giderler. Çalışırsanız, bindiğiniz hızlı trenleri bile geçecek yeni
vasıtalar yaparsınız. Gerisi sizin bileceğiniz iş. Çocuklarımız bununla
ikinci bir şok daha yaşarlar. Sizlere şunu hatırlatalım ki, Türkiye’de
birçok teknik elemanlarımız bulunmaktadır. Bunların herhangi birine
bu konuyu sorabilirsiniz.” derler. Bunun üzerine bizimkiler şöyle
sorarlar:
NETİCE
“Rahmetli Turgut Özal başbakan, Vehbi Dinçerler’in Milli
Eğitim Bakanlığı zamanında Türkiye’ye Japonya’dan bir eğitim
heyeti gelir. Temas ve incelemeler yapacak, neticeyi yetkililere
aktaracaklar. Gerektiği kadar da ikili işbirliği gerçekleştirilecek. İşler
buraya kadar çok iyi...
Japon heyeti yurdumuzun bazı bölgelerinde gerekli incelemelerini yapar. Sonra bakanlıkta toplanırlar. Heyetin tespiti ilginç:
“Sizin çocuklarınızda milli şuur yok.”
Bizimkiler şaşırır, Japonlar şöyle devam ederler: “Bizim çocukların damarlarındaki kan milli duygumuzun kaynağıdır. Biz
gençlerimize daha ilköğretime başlamadan “şok testler” uygularız.
Meselâ: Uçak gibi hızlı giden trenlerimize bindirir, bir tur yaptırırız.
Çok katlı yollardan da geçen tren, onları şöyle bir sarsar. Mini mini
çocuklarımız teknolojinin bu baş döndürücü neticesini görerek bir
şok olurlar.
Sonra...
Bu şoktan sonra Hiroşima’ya götürürüz. Bölgeyi aynen koruyoruz. Bombalanmış bu bölge hakkında bilgilendirir; değil hayvan,
247
-“Peki Türkiye için tespitiniz var mı? Gözlemleriniz nedir?”
Japonlar şöyle cevap verirler:
“Elbette var. Bizimkinden çok daha önemlileri var. Bir tanesi
Çanakkale savaşlarının olduğu bölge. Burası gençlerinizin şok
olması için yeter de artar bile. Bir metre kareye altı bin merminin
düştüğü savaşta, Türkler her şeye rağmen galip çıkıyorlar ve olmayacağı olur hale getiriyorlar. En son teknolojiye ve donanıma
meydan okuyarak, inancın galip geldiğinin ispatını yapıyorlar. Üstelik karşılarında tek bir düşman değil, müttefik güçler; Sizin tabirinizle yetmiş iki millet.”368
Biz maalesef bunların hiçbirisini yapamıyoruz. Yapamadığımız için de Japonlar gibi bir hamle bir uyanış, bir silkiniş
gerçekleştiremiyoruz.
368- Çanakkale Şehitleri Tanıtım ve Araştırma Derneği,2004 yıl dönümü
Yayını s.2; Bu savaş öyle enteresan bir savaş ki: Çanakkale halkından
bir çoğu yıllarca geçimini mermi kovanı ve demir toplayıp satarak
temin etmiş, hala nereye kazma vursan mermi ve kemikler
çıkmaktadır.
248
Çanakkale
Çanakkale
Nevzat Köseoğlu’nun ifadesini tekrar alıyorum: “Küffar
çocuklarını devşirip, yetiştirip, kendi memleketine savaşa salacak
kadar kültür potasında eriten bir millet şimdi kendi öz çocuklarına
şahsiyet kazandıramıyor...”369
değil, metafizik nesebimizi de kaybettik. Böyle olunca da aklen ve
rûhen mankurtlaştık.”372
Çanakkale şehitleri için Atatürk şöyle der: “Siz vatanı için,
milleti için, namusu için canını ortaya koyan böyle insanları bu
kadar mı tanıyorsunuz? Eğer siz onları tanımazsanız; geleceğinizi
göremezsiniz. Hedeflerinizi bilemezsiniz.”370 Yani Atatürk de seneler
önce, bugün Japonların söylediklerini söylemiş, tarihin bilinmesini,
ecdadın tanınmasını, geçmişten güç ve kuvvet alınmasını, köklerle
irtibatın
kesilmemesini,
maziye
küfredeceğiz
diye
vakit
geçirilmemesini…istemiş ama, hesabına gelmeyenler, O’nun bu
yönlerini ortaya çıkarmamışlar.
İtalyan Oryantalist Anna Masala bu gerçeği şöyle dile getirmiştir: “Siz Türkler hazine sandığının üzerine oturup dilencilik
yapan insana benzersiniz”371
Ne kadar realist bir teşhis. Japonların yaptığını biz
yapamıyoruz ama, Çanakkale’de bizimle savaşanlar gayet iyi
yapıyorlar. Gençlerini bileyip bilinçlendiriyorlar.
Yahya Kemal merhum köksüzlüğün ne kadar acı ve neticesinin ne kadar elim olduğunu şu satırları ile açıklamıştır:
“Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük,
Budur âlemde hudutsuz ve hazin öksüzlük.
Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı,
Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.”
Solcu kimliği ile tanınan Kemal Tahir, hayatının belli bir
dönemine kadar Osmanlı’ya yan bakmış, aleyhinde bir çok şeyler
yazmış ve söylemiştir. Ceddini tanımadığı bu dönemde şöyle
yazmıştır:
“Osmanlının ölümüne kadar sürdürdüğü biricik istihsal sistemi talandır. Gücümüz yettikçe dışarıyı talan etmişiz, buna güç
yetiremez olunca da iç talanla geçinmeye başlamışız”373
“Son birkaç asırdır bu toplum üç büyük kırılma yaşadı; din
şuurunda, dil şuurunda ve tarih şuurunda... Bu trajik kırılmayla
kendi köklerimiz ile bizi bağlayan bağları kopardık. Kendi babalarını
tanımayan köprü altı çocuklarına döndürüldük. Sadece hafızamızı
Aynı Kemal Tahir, uzun yıllar süren Osmanlı araştırmalarından sonra, kendisine empoze edilen tarih ile, kendi araştırmaları
neticesi öğrendiklerini karşılaştırınca ne kadar aldatılıp kandırıldığının farkına varmış ve şu çok önemli değerlendirmeyi yapmıştır:
“Tarihi çalınmış bir milletin çocuklarıyız. Cami avlusunda bulunmuş
çocuk şuursuzluğu içinde çırpınıyoruz.
369- İbrahim Refik, “Ulu Çınarın Gölgesinde”, Albatros Yay. İst. 2004,
s.21.
370- Çanakkale Şehitleri Tanıtım ve Araştırma Derneği,2004 yıl dönümü
Yayını s.3.
371- İbrahim Refik, “Boğaziçi Notları 1”, Albatros Yay. İst. 2001, s. 20.
372- İbrahim Refik, “Ulu Çınarın Gölgesinde”, Albatros Yay. İst. 2004,
s.21.
373- Kemal Tahir, “Notlar”/ Osmanlılık-Bizans. Mustafa Armağan, a.g.e.
s.135.
249
250
Çanakkale
Çanakkale
Osmanlı’da araştırılması, asıl erdirilmesi, geleceğe doğru işe
yarar hale getirilmesi gereken, Osmanlılığın belli bir tarih
döneminde belli bir coğrafya alanında, insanlığa onur veren,
insanlığı yücelten ölümsüz yanıdır. Bu yan, hiçbir cellat çetesi,
haydut sürüsü tarafından, en namussuz düşman pususunda
öldürülemez. Yaşamaktadır, gelişerek yaşayacaktır. Bunu yaşatıp
geliştirecek olanlar, bu dünya imparatorluğunu kuran, yaşatan,
geliştiren imparatorluk kurucularıdır. Yani biz Anadolu Türkleriyiz.
Biz, tarihin bize verdiği bu onuru üstünlüğü bugün de taşıyoruz,
farkına varalım veya varmayalım geliştiriyoruz.”374
Kamikaze’lerin376 hayatını anlatan bir belgeselde şöyle
anlatılıyordu: Bir Japon pilotu Kamikaze olmak ister ama almazlar.
Sebep olarak da: “senin üç tane çocuğun var, belki tam karar
zamanında onların sevgisi galip gelir karar veremezsin” derler. Pilot
çok üzülür, hanımı onun bu üzüntüsünü görünce, vatan sevgisinin de
verdiği bir kararla üç çocuğuyla beraber intihar eder. Trajik ve belki
de tasvibi zor bir sonla da olsa kocasının önünü açar.
Ali Ulvi Kurucu Merhum, Almanya seyahatlerinden birinde
bir Almana şöyle der: “Harpte her tarafı yakılan yıkılan bu
Almanya’yı nasıl imar ettiniz?” Cevap ne kadar çarpıcı: “Yıkılan
Almanya idi, Almanlar değil.”375
Çünkü Haçlılar olsun, Siyonistler olsun müstevli ve emperyalist ideallerinin gerçekleşmesine mani olacak milleti geçmişte
de, günümüzde de Türk milleti olarak görmekte ve onu ayağa
kaldırmamak, uyandırmamak, intibaha getirmemek, devamlı uyku ve
uyuşukluk halinde tutabilmek için çok farklı ilaçlar, farklı yol ve
yöntemler uygulamış ve hala da uygulamaktadırlar.
Ama Haçlılar bizim hem memleketimizi hem de kendimizi
yıktılar. Yani memleketimizi sömürge yapamadılar, çekilip gitmek
mecburiyetinde kaldılar ama, maalesef kafalarımızın içini,
fikirlerimizi, duygu ve düşüncelerimizi, ulvi mefkurelerimizi, kutsal
hedeflerimizi, manevi merbutiyetlerimizi, Osmanlıyı Osmanlı yapan,
Türk’ü Türk yapan ideallerimizi…yıktılar, ifsad ettiler, dumura
uğrattılar. Yani kafalarımızın içini sömürge haline getirdiler. Onun
için Almanlar veya Japonlar gibi kısa zamanda biz ayağa
kalkamıyoruz.
Bu ruh portrelerini yansıtan binlerce olay da bizde, ecdadımız
arasında cereyan etmiştir. Kitabımızda misalleri verildi. Ama
Almanlar, Japonlar gibi silkinip ayağa kalkamıyoruz.
Fakat: “Her kemalin bir zevali var denmiştir.” Avrupalının
zulüm medeniyeti ömrünü tamamlamış, miadını doldurmuştur.
Zevale gidiş hızlı ve sonları yakındır. Bu günkü çırpınışları, İslâm ve
Müslümanlar aleyhine galeyana gelmeleri bu sebeptendir. Çünkü
“Ateş söneceğine yakın alevler maksimuma çıkarmış”
Bu zeval daha öncede belirttiğimiz gibi İstiklâl savaşı ile
başlamıştır. Bunlara en güzel teşhisi Akif koymuş ve bunların
Medeniyetini! “Tek dişi kalmış canavara” benzetmiştir.
Namık Kemal’in:
374- İbrahim Refik, “Tarih Şuuruna Doğru 3”, Albatros Yay. 4. Bas. İst.
2001, s.44.
375- Sare Kurucu, a.g.e, s.217.
251
376- Kamikaze: İkinci Dünya Savaşında uçaklarına bombaları doldurup,
uçağıyla birlikte direk düşman gemilerinin içine dalan pilotlara
denir.
252
Çanakkale
Ecdadımızın heybeti ma’rufu cihandır
Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır
Fıtratın değişmeyeceğine, bu necib milletin evlatlarının yine
aynı kanı taşıdığına, kendilerine birazcık bilgi verilip, uyandırılıp,
fitiline bir ateş tutuluverse, fünyesi devreye sokuluverse, tabir caizse
marşına bir basılıverse neler yapacağına bir misal:
1985 yılında Fenerbahçe Fransa’nın güçlü takımı Bordeaux
kendi evinde 3-2 yener. Bu büyük sansasyon olur ve O zaman Fner’i
çalıştıran Macar Antrenör Kalman Meszöly’e bu büyük başarının
sırrını sorarlar: O şöyle der: “Futbolcularıma sahaya çıkmadan önce
son defa şöyle dedim: Sizin atalarınız en zor anda , en olmayacak
şeyleri başarmış insanlardır. En üstün ve güçlü düşmanlara karşı daima galip gelmişler, özellikle de Çanakkale’de. Sadece Fransızlara
değil, adeta bütün dünyaya karşı imkansızlıklar içinde çok büyük ve
muhteşem bir zafer kazanmış insanların torunlarısınız. Biliyorum
işiniz zor ama siz Çanakkale’yi kazanmış insanların torunları olarak
bu zoru mutlaka başaracaksınız. Fransa’da Bordeaux’yu yenmek
Çanakkale’de kazanılan zaferden çok daha kolaydır. Size
güveniyorum, haydi aslanlarım göreyim sizi!”377
Çanakkale
büyüklerimizin,
din
ve
ilim
adamlarımızın,
tarih
ve
edebiyatçılarımızın, edip ve öğretmenlerimizin, etkili ve yetkili
kişilerimizin, kısacası hepimizin başına.
Osmanlı için.
Jean Girandox Osmanlı için: “Bazı ülkeler yıldızlar gibidir.
Söndükten sonra bile, yüzyıllarca parlamaya devam eder”378 diyor.
Gerçekten Osmanlının ışığı hala dünya üzerinde devam etmektedir ve
inşallah onun torunları sayesinde edecektir. Bu hususa da bazı
misaller arz ediyorum:
Ölmedi ölmez bu millet şanlıdır
İşte şemşir-i celâdet kanlıdır
Diye başlayan şiirde şaiirin dediği gibi bu millet ölmedi ve
inşallah ölmeyecekte. Ama tabir caizse bataryası zayıflatılmıştır. Her
bir rakamı; Din, inanç, itikat, vatan, bayrak, ihlas, örf, adet, tarih,
ecdat... gibi manevi güçlerin sembolü olan bir kontör yüklendiğinde
bu milletin nesillerinin nelere kadir olacağının en güzel misalini bizi
bizden daha iyi tanıyan Macar antrenör göstermiştir. Darısı devlet
377- İbrahim Refik, “Sohbet Tadında Tarih”, Albatros Yay. İst. 2005, s.52.
253
Cepheye giden askerler
378- İbrahim Refik, “Edeb Yahu”, Albatros Yay. İst. 12. Baskı, 2005,
s.153.
254
Çanakkale
Çanakkale
papazlardan "gelin bizim memleketimizi de koruyucu kanatlarınızın
altını alın"379 diye davetiye alacak bir imparatorluk kurmuşlardır.
Osmanlı’yla çok uğraştığı için kendisine Haçlı Alemi tarafından
"Hıristiyanlığın
şövalyesi"
unvanı
verilen
Boğdan
Voyvodası Büyük Stefan ölürken evlatlarına şöyle vasiyet etmiştir:
"Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız. Rus’a asla
yaklaşmayın. Haindir sizi yok eder. Mecbur kalırsanız kendinizi
Osmanlıya teslim edin. Adil ve merhametlidir" Buna en bariz
örnek:Girit te Venedikliler halkın bin bir zahmetle elde ettiği
mahsulün üçte birini vergi diye tarlada alıp, eğer pazara satmaya
BİZ REDDİ MİRAS EDERKEN DÜNYA OSMANLIYI
ARIYOR
getirirse birde orada vergi alırken, Osmanlı Girit’i alınca sadece
onda bir vergi almış ve halk bayram yapmıştır.380
Tarihçi Hammer’in tabiriyle Osmanlı İmparatorluğunu "Evi
Osmanlı hakimiyetindeki gayri Müslim halkın çok rahat
omuzunda" 400 kişi kurmuştur. Çadırını omuzuna alıp, Söğüt
olduğunu, hatta kendi dindaşlarının idaresinden daha rahat olduğunu,
civarına yerleşen bu 400 hane, maya ve cevherlerinde taşıdıkları
hasletler sayesinde, Namık Kemal'in:
bu yüzden papazların ve halkın Osmanlıyı memleketlerine davet
Biz ol nesl-i kerim-i dûde-i Osman'iyanız kim
değil, Osmanlı ordusuna
kaynaklar yazmaktadır.
Muhammerdir serâpa mâyemiz hûn-i şehaâdet'den
yardımcı olduklarını382
yine ecnebi
Osmanlı’yı erkekçe yenemeyeceklerini anlayan Haçlı Alemi
Biz ol â'l-i himem erbâb-ı cidd-u ictihâdız kim
çareyi içimizde asırlardır huzur ve rahat içinde yaşayan tebaayı yani
Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşîret'den
Sözleriyle de ifade ettiği gibi,
ettiklerini,381 savaş başlayınca Hıristiyan ahalinin kendi ordularına
Rum, Ermeni, Yahudi, Arap, vb. ifsâd edip ayaklandırmada, veli
dünyaya 600 sene mührünü
nimetlerine karşı hainlik yaptırmada buldular. Osmanlının bir lav gibi
vuracak, insanlığıyla, adaletiyle, hüsnü muamelesiyle düşmanlarına
bile kendini sevdirecek, Yunanistan'ın Solono Piskoposu Dorotheus'a
Yıldırım’dan
yardım
istetecek,
Yedi
adaların
Osmanlı
eline
geçmesiyle Aziz Hrıstomos kilisesinde şükran ayini yapılacak, Girit
Venediklilerden alınınca, Hammer’in de kaydına göre, Osmanlı ve
adaleti geldi diye bayram yapılacak ve birçok bölgeden ve özellikle
255
379- Hammer, a.g.e. c. 1, s.323; Yılmaz Öztuna a.g.e. c. 2, s.317; Tarih
ve Medeniyet Dergisi sayı 26, s.30.
380- Recep Şükrü Apuhan, “Ruhumda darp İzleri Var”, İst. l990 s. 136;
Yılmaz Öztuna, a.g.e. c. 5, s. 324.
381- İsmail Hami Dânişmend. “Tarihi Hakikatler”, c. 1, s.210.
382- Fernand Gernard, “Asya’nın Yükselişi ve Düşüşü”, s.123.
256
Çanakkale
Çanakkale
içine alıp muhafaza ettiği, asırlarca her şeylerine müdahale etmediği,
400 sene Mukaddes beldeler hatırına Arabistan’ı koruyan,
dolayısıyla Osmanlı milletinden daha zengin ve huzurlu yaşar hale
oralara kol kanat geren, kendi halkına tanımadığı imkanları Araplara
getirdiği azınlıklarda, bu oyuna geldiler. Ekmeğini yedikleri eşiğe
tanıyıp, Sürre Alayları ile zenginliklerini oralara akıtan, İslam
işediler. O koca imparatorluk, o koca çınar birkaç asır içinde sarardı,
soldu ve yıkılıp gitti.
diyarını
ve
Peygamber
yurdunu
İngilizlere
vermemek
için,
gıdasızlıktan İskorpit hastalığına yakalanıp dişleri ve çene kemikleri
Ama bu hainlikleri yapanlar sonradan pişman oldular. Osmanlı
dökülme pahasına o şanlı Medine Müdâfaasını gerçekleştiren ve yüz
da bulduklarını, yeni efendilerinde veya zahirende olsa elde ettikleri
binlercesi şehit olup, çölün kumları arasında kaybolup giden,
istiklallerinde bulamadılar. Pişman oldular. Ellerini dizlerine vurdular
Osmanlı'ya ihanet eden, neticede ölmeden bu kalleşliğinin cezasını
ve hala vurmaktalar ama iş işten geçti. Şimdi yana döne Osmanlıyı
çeken
arıyorlar ama heyhat. Ne Osmanlı kaldı ne de O'nun ideallerini
koruyucumuz, efendimiz olmadan İslam dünyası ancak bedbaht
olur"386, demek suretiyle geç de olsa hakikati itiraf etmiştir.
taşıyan bir nesli. Biz reddi miras ederken, büyük bir hasretle
Osmanlıyı arayan, hatta onu yeniden bekleyen milletlerden birkaç
misal verelim:
Ürdün Yüksek Mahkemesi Başkanı Udek "400 sene huzur
Şerif
Hüseyin
de:
"Ekmek
kapımız,
velinimetimiz,
Kudüs Üniversitesi Öğretim Üyesi Hafız Abdülhamid'de içini
şöyle döküyor: "Osmanlı'nın yıkılmasıyla bir türlü huzur bulamadık.
Osmanlı gitti, öksüz kaldık".387
içinde yaşayan Ortadoğu, Osmanlı'nın çekilmesiyle cadı kazanına
1976 Yılında Yüksek İslam Enstitüsündeki arkadaşlarımızla
döndü"383dedi. Aynı itirafı yakın tarihte A. B. D. başkan yardımcısı
Umreye giderken Amman'da rastladığımız Filistinli bir genç bize
Algore de yaptı: "Osmanlı Ortadoğuya huzur ve sükun getirmişti"384
dedi.
aynen
U. S. News dergisinde çıkan şu yorumda bu hakikati dile
şunları
söylemişti:
"Biz
bugün
Osmanlıya
yaptığımız
kalleşliğin vebalini çekmekteyiz. Sizin dedeleriniz 400 sene bize
hamilik yaptı. Neticede onlar buralardan yorgun, yaralı, aç-bî ilaç
getirir: "400 sene Osmanlı'nın himayesinde kalan Filistin, huzurlu
vaziyette
günlerin arayışı içinde. Osmanlı devletinin yıkılmasıyla Hristiyan
doyuracağımız yerde, bizim babalarımız onlara kurşun sıkmış ve
eşyalarını almışlar. Bu hıyanet Filistin’i ondurmadı...”
ülkelerin sömürgesi haline gelen Arap ülkeleri, Osmanlı'yı hasretle
arıyor".385
çekilirken,
onların
yaralarını
sarıp,
karınlarını
Dışişleri eski bakanlarından İhsan Sabri Çağlayangil, Cezayir'i
resmi ziyaretinde Bumedyen'in teklifi ile %25 Türk olan Telemsan'a
383- Yeni Nesil Gazetesi 20.01.1986.
384- Milliyet Gazetesi, 25.03.1995.
385- U. S. News dergisi. Şubat 1993 tarihli nüshası.
257
386- Feridun Cemal Erkin. “Hatıralar”. l. Cilt; İlhan Bardakcı, Tercüman
Gazetesi 30 Mayıs l982.
387- Türkiye Gazetesi, 27 Kasım 1993.
258
Çanakkale
Çanakkale
da uğrar ve şu olayla karşılaşır: Kendisi anlatıyor: "Genç bir vali bizi
“Irak baştan yanlış kuruldu.
Ben hep söylerim. Osmanlı
İmparatorluğunun çöküşü, tarihin büyük bir hatasıdır”391
karşıladı. Belediyeye gittik. Yüksek bir yerde oturuyoruz. Bir ara vali
kulağıma eğilerek şöyle dedi.”Öldü zannettiğim ne kadar insan
varsa,
hepsini
burada
giörüyorum.
Bunların
içinde
Irak’ın işgal edildiği günlerde, bölgenin etnik ve kültürel
benim
yapısını bilen kişilerin burada hakimiyet kurmanın, huzur asayişi
kayınpederim de var. İki buçuk senedir sokağa çıkmıyordu" dedi.
sağlamanın ne kadar zor olduğunu gündeme getirmeleri sebebiyle
Dipte oturan yaşlıca bir zat, salonun ortasına kadar ilerledi.
ABD ve İngiliz yetkililer, bu çok hassas bölgeyi tarihi tecrübelerden
Karşımızda heykel gibi durdu. Basit bir Türkçe ile "Vezir Hazretleri.
Siz nerdesiniz. İki yüz elli senedir sizi bekliyoruz" dedi388
istifade ederek, yani Osmanlının uyguladığı modeli uygulayarak idare
Balkanlar'daki hasreti de yine eski devlet adamlarımızdan Ali
beceremediler. Çünkü onların Osmanlı gibi, adil, merhametli,
Naili Erdem'in ağzından dinleyelim: "1975 yılında Estergon Kalesini
şefkatli, hoşgörülü, insan haklarına saygılı... olması hiçbir zaman
mümkün olmamış ve olamaz.
geziyordum. Bir ressamın çalışmalarını seyrediyordum. Ressam Türk
edeceklerini
dünya
medyası
önünde
söylemişlerdir392
ama
olduğumu anlayınca, büyür bir heyecanla ayağa kalktı. Şapkasını
Bunun en güzel delili de yine kendi sözleridir. 9’uncu
fırlatarak heyecanla şöyle dedi: "Türk çok büyük bir şeydir. çok
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e bir İsrail gezisi esnasında İsrail
büyük. Keşke Estergon’dan gitmeseydiniz de Macaristan'da hala
adalet hüküm sürüyor olsaydı"389
eski başbakanlarından Ehut Barak şöyle demiştir: “Sizin iki pırpırlı
Çavuşeşku'nun
devrilmesinden
sonra
kurulan
hükümetin
Kültür Bakanı Andrei Rleşu da şöyle der: "Türkler zamanında
dedelerimiz
refah
içinde
yaşamışlar. Krallar ve Çavuşesku
zamanlarında ise halkımız kendi vatanlarında esir kamplarında
gibiydi. Keşke Osmanlı himayesinde kalsaydık"390
bir çavuşla asırlarca idare ettiğiniz Filistin’i, biz en modern ordularla
idare edemiyoruz.”393
ABD’li bakan Algore: "Osmanlı orta doğuya huzur ve sükun
getirmiş- ti. Azınlıklara hüsnü muameleyi biz onlardan öğrendik"
demiştir.394
1997 Yılında Belgrat da muhalefetin tertiplediği, muhalefet
ABD nin Irak’ı işgalinden sonraki karışık dönemde Milliyet
lideri Vuk Draskoviç'inde katıldığı ve 52 gün süren mitinglerde,
Yazarlarından Hasan Cemal’in Kürt lider Celal Talabani ile yaptığı
"Türk Yönetimine Özlem", "Nerdesin Ey Türk" ve "Osmanlı Yönetimi
röportaj da Talabani,
Osmanlıyı arayan tavırlarla şöyle demiştir:
388- 11-Bekir Aydın'ın Röportajı. Türkiye Gazetesi. 25 Haziran 1989.
389- Tarih ve Medeniyet Dergisi, sayı 20, s.33.
390- Servet Kabaklı. Türkiye Gazetesi. 24 Ocak 1990.
259
391- Milliyet Gazetesi, 10.11.2003.
392- Milliyet Gazetesi, 20.03.2003.
393- Tarih ve Düşünce Dergisi,yıl 2001, sayı 7, s.73; Nisan 2002, sayı 27;
İbrahim Refik,“Ulu Çınarın Gölgesinde”, Albatros Yay. İst. 2004,
s.173-174.
394- Milliyet 25.03.1995.
260
Çanakkale
Çanakkale
Altındaki mesut Günler" gibi pankartların taşındığını ve Draskoviç'in
Miloseviç'e: "Osmanlı idaresini örnek alması
söylediğini hepimiz medyadan takip etmiştir.395
gerektiğini"
Belçika'da yayınlanan, tirajı yüksek haftalık KINAÇK dergisinde yayınlanan bir makalede: "Balkanlar en huzurlu günlerini
Osmanlı döneminde yaşadı. Osmanlı gitti, huzur ve istikrar bitti...”
denmiştir.396
Nitekim 21.08.2006 Lübnan Savaşının ardından İsrailli
yetkililerle görüşmek üzere Kudüs’e giden ve El Aksa camiini gezen
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e bir Arap genci caminin
“Gelin bizi kurtarın” diye bağırmıştır.397
içinde
Biz reddi miras ederken. Biz Osmanlı torunuyuz demeye
ÇANAKKALE ŞİİRİ
Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
utanırken. Biz tarih kitaplarımızda Napolyon’a on beş sahife ayırıp,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Yavuza iki sayfayı çok görürken. Biz onlardan kalan eserler hak ile
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
yeksan olurken, Antik Yunan eserlerini ihya etmeye çalışırken. Biz
Ne hayasızca tehaşşüt ki ufuklar kapalı!
onlara her türlü iftira ve tezviri layık görürken. Onların lehine en ufak
bir şey söylendiğinde "Kimse şanlı tarih hummasına yakalanması"
diye tepinirken, DÜNYA OSMANLIYI ARIYOR VE ONUN
HASRETİNİ ÇEKİYOR. Ne garip.!
Nerde-gösterdiği vahşete “bu bir Avrupalı”
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahpesi yahut kafesi!
Eski dünya, yeni dünya, bütün akvam-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer,
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında;
Ostralyay’la beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk.
Sade bir hadise var ortada: vahşetler denk.
395- 12 Ocak 1997 Tarihli Gündüz Gazetesi.
396- Türkiye Gazetesi 13.01.1996.
397- Milliyet 21.08.2006.
261
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani tâûna da züldür bu rezil istilâ...
262
Çanakkale
Çanakkale
Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-u asil,
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkıyla sefil,
Hangi kuvvet onu, hâşa, edecek kahrına râm?
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Çünkü te’sisi İlâhi o metin istihkâm.
Döktü karnındaki esrârı hayasızcasına
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Maske yırtılmasa hâla bize âfetti o yüz...
Beşerin azmini tevkif edemez sun’u beşer;
Medeniyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz.
Bu göğüslerse Hüdâ’nın ebedi serhaddi;
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,
“O benim sun’u bedîim, onu çiğnetme!” dedi.
Öyle müthiş ki; eder her biri bir mülkü harâb.
Âsım’ın nesli... diyordun ya... nesilmiş gerçek;
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;
Şüheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar,
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam;
BİR HİLÂL UĞRUNA YA RÂB, NE GÜNEŞLER BATIYOR!
Atılan her lâğımın yaktığı yüzlerce adam.
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
Gökten ecdad inerek öpse o pâk alnı değer.
O ne müthiş tipidir: savrulur enkaz-ı beşer...
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhid’i...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak;
Bedir’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmert eller,
“Gömelim gel seni tarihe!” desem, sığmazsın.
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitap...
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Seni ancak ebediyetler eder istiâb.
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
“Bu, taşındır” diyerek Kâbe’yi diksem başına;
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmiyle,
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Kaynıyan lâhdine çeksem bütün ecrâmiyle;
263
264
Çanakkale
Çanakkale
Ebr-i nisanı açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ haşre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi akşamları, sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini;
BİBLİYOĞRAFYA
Şarkın en sevgili sultanı Salâhaddin-i,
Abdullah Uçar, “İslâm Âlemi Neden Geri kaldı?”, Konya
Kılıçaslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâmı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, âsâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
2004.
Ahmet Şimşirgil, “Destan Süngülerle Yazıldı”, Tarih ve
Medeniyet Dergisi, Mart 1999. sayı 60.
Ahmet Hikmet Müftüoğlu, “Çağlayanlar”, TDK Yay. Ank.
1964.
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...
Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.398
Ahmet Efe, “Konya”, Konya Valiliği İl Kültür Müdürlüğü
Yayını, no:42, Konya 2003.
Ahmet Emin Yalman, “Yakın Tarihte Gördüklerim ve
Geçirdiklerim”, Pera T.T.A.Ş. Yay. İst. 1997.
Altan Araslı, “Avrupa’da Türk İzleri”, Kültür Bak.Yay. Ankara, 2001.
Ali Himmet Berki-Osman Keskioğlu, “Hz. Muhammed ve
Hayatı”, D.İ.B. Yay. Ankara 1991.
“Asker, Yönetici, İnsan”, T.C. Genelkurmay Bşk. K.K.K. Ank.
398- Mehmet Akif, “Safahat”, Yeni Matbaa, İstanbul 1966, s.427.
265
1995.
266
Çanakkale
Baha Vefa Karatay, “Mehmetçik ve Anzaklar”.
Beynun Akyavaş, “Sultanîyegâh İstanbul”, T.D.V. Yayını
Ankara 2001.
“Bilinmeyenler Ansiklopedisi 1993”.
Binbaşı Muhlman, “Çanakkale Muharebesi”, Çev. Alb. Halil
Kemal, Askeri Matbaa. İst. 1927.
Bilal N. Şimşir, “Bizim Diplomatlarımız”, Bilgi Yay. İst.
1996.
Burhan Bozgeyik, “Tarih Nasıl Çürütüldü?”, Zafer Dergisi,
Eylül 1995.
Burhan Sayılır, “Çanakkale’de Ümitler, Yanılgılar, Gerçekler”.
Can Dündar, “Gölgedekiler”, İmge Yay. İst. 1995.
Cahit Önder, “Doğumunun 100. yılında Atatürk’ün Silah
Arkadaşları Yaşayan Çanakkaleli Muharipler”, Çanakkale Seramik
Fab. hediyesi, tarihsiz.
Celal Dora’nın Hatıraları. “Kore’de Türkler”.
Celal Yıldırım , “Türk Tarihinin Altın Sayfaları”, Hikmet Yay.
İst. 1978.
Cemal Kutay, “Şehitlerimiz”, Yeni Asya Yay. İst. 1980.
Cemalettin Taşkıran, “Ana Ben Ölmedim”, Türkiye İş Bankası
Yayını, İst. 2001.
Çanakkale
Çanakkale Şehitleri Tanıtım ve Araştırma Derneği, 2004 yıl
dönümü Yayını, İzmir.
Dankwart A. Rostov, “Unutulan Müttefik Türkiye”, Milliyet
Yay. İst. 1989.
Ellis Ashmead Bartlett, 1881-1931. “Çanakkale Gerçeği”,
Gazeteci ve savaş muhabiri, Çev. Krm. Yzb. Rahme Bey, Günümüz
diline çeviren: Muzaffer Albayrak, Yeditepe Yay. İst. 2006. s.
Eyüp Sabri Akgöl, “Esaret Hatıraları”, Terc. Nejat Sefercioğlu,
1001 Temel Eser No 130, İst. 1978.
Falih Rıfkı “Harp Mecmuası”, Hazırlayanlar: Dr. Ali Fuat
Bilkan, Ömer Çakır, Kaynak Kitaplığı, İst. 2004.
Gıyas Yetkin, “Yaratanların Ağzından 18 Mart 1918 Çanakkale Zaferi.
Günay Tümer, “Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetleri”, T.D.V.
yay. Ankara 1996.
Harun Yahya, “Osmanlı Vizyonu”, Tarih ve Düşünce Dergisi
Hediyesi, Ağustos 2003, Nesil Matbaacılık, İst.
Cemal Paşa, “Hatıralar”, İş Bankası Kültür Yayınları Yayın
No: 495.
Hamilton, “Gelibolu Günlüğü”, çev. Osman Özdeş, Garanti
Matbaası, Hürriyet Yay. İst. 1972.
H. Hüsnü Erdem, “Riyazü’s-Salihîn, Terc.” Kıvamuddîn
Burslan, DİB. Yay. Ankara 1972.
Cemal Kutay, “Pembe Mendil”, Yeni Asya Yay. İst. 1982.
İbrahim Canân, “Hadis Ansiklopedisi”, Zaman Yay.
“Çanakkale 1915 CD’”si. Türk Tarih Kurumu 2001.
İbrahim Refik, “Destansı Hüzün”, Albatros Yay. 7. Baskı, İst.
2001.
267
268
Çanakkale
Çanakkale
2004.
İbrahim Refik, “Ulu Çınarın Gölgesinde”, Albatros Yay. İst.
Liman Von Sanders, “Türkiye’de Beş Yıl”, Çev. M. Şevki
Yazman, İst. 1969.
İbrahim Refik, “Tarih Şuuruna Doğru 3”, Albatros Yay. 4.
Bas. İst. 2001.
Mehmet Kafkas, “Çanakkale Geçilmedi mi?”
Gazetesi, 18 Mart 1990.
İbrahim Refik, “Geçmişten Geleceğe Işıklar”, Albatros Yay.
5. bas. İst. 2003.
İbrahim Refik, “Tarih Şuuruna Doğru-2”, Albatros Yay. 7.
Bas. İst. 2001.
İbrahim Refik, “Boğaziçi Notları 1”, Albatros Yay. İst. 2001.
İbrahim Refik, “Çanakkale’nin Ruh Portresi”,
Yay. Şubat
2004.
İbrahim Refik, “Bunları Biliyor muydunuz?” Zaman Gazetesi,
16.02.1993.
Zaman
Mehmet Arif, Bey, “Başımıza Gelenler”, İrfan Yayınevi, 1973.
Mehmet Can, “Çanakkale Görülmeli”, Tarih ve Medeniyet
Derg. Mart 1999, sayı 60.
Mehmet Akif, “Safahat”, Yeni Matbaa, İstanbul 1966.
Mehmet Fatih Bey, “Kanlısırt Günlüğü”, Çanakkale 1915
CD’si. Türk Tarih Kurumu 2001.
Mehmet Maruf, “Hem Sir, Hem Seyyid Ahmed!...”, Tarih ve
Düşünce Dergisi Aralık-Ocak 2003, sayı 45.
İbrahim Refik, “Köklerden Göklere”, Albatros Yay. 3. Bas.
Mehmet Niyazi, “Yemen Ah Yemen”, Türk Edebiyatı Dergisi,
Aralık 2004, sayı 374.
İlhan Bardakçı, “İmparatorluğa Veda”, Hülbe Yay. İst. 1985.
M. Fatih Can, “Dergilerden Bir Demet”, Tarih ve Düşünce
Dergisi, yıl 2000, sayı 4.
2001.
İlhan Bardakçı, “Çanakkale”, Tarih ve Medeniyet Dergisi,
1994.
M. Fahri Can, “Türkiye Uyutuluyor”, Tarih ve Medeniyet
Dergisi, sayı 54.
M. Fethullah Gülen, “Sonsuz Nur”, Feza Yayıncılık, İst, 1994.
İsmail Kayabalı, Cemender Aslanoğlu, “Çanakkale Savaşı”,
1915, Ank. 1975.
M. Necati Özfatura, “Yeşilay Dergisi” Mart 2004, sayı 843.
“İslâm Ansiklopedisi”, T.D.V. yay. İstanbul 1998.
Kazım Karabekir, “İstiklâl Harbimizin Esasları”, Toker
Matbaası, İst. 1972.
Kemal Tahir, “Notlar/ Osmanlılık-Bizans”.
269
M. Sercan Tayşi, “Çanakkale Zaferi”, İslam Dergisi, Mart
1990.
M. Arif Kurtaran, “18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi”,
Değirmen Dergisi, Mart 1992.
270
Çanakkale
Çanakkale
M. Asım Köksal, “Peygamberler Tarihi”, T.D.V. Yay. Ank.
2004.
Nezih Uzel, “İslâm’ın Çanakkale Savaşı” Zaman Gazetesi, 18
Mart 1989.
M. Erdoğan Satıcı, “Çanakkale Savaşında Türk Denizcileri”
Tarih Dergisi, Mart 1990.
Nihat Özbilen, “Yedi Düvele Karşı Koyan Mehmetçik”, Hayat
Tarih Mecmuası, 1 Mart 1977.
Mustafa Turan, “Destanlaşan Çanakkale”, Papatya Yay. İst.
Niyazi Ahmet Banoğlu, “Türk Basınında Çanakkale Günleri”,
Türk Basın Birliği Yay. İst. 1982.
2005.
Musa Anter, “Hatıralarım”, Yön yay. İst 1991.
Oktay Sinanoğlu,“Bye-Bye Türkçe”,Otopsi Yay. İst, Şubat
Michel Herbeer’in Anıları, “Osmanlıda Bir Köle”, 1585-1588,
Çeviren Türkıs Noyan,
Mümin Mustafa, “Cepheden Cepheye”, Çanakkale 1915
CD’si. Türk Tarih Kurumu 2001.
2002.
Orhangazi Aşiroğlu, “Bir Mezarda Şekiz Sultan”, Zafer
Dergisi, Eylül 1994, sayı, 213.
“Osmanlılar Albümü”, Akit Gazetesi, 1999.
M. Niyazi Özdemir’in 1991 Mevlânâ Haftası’nda Konya’da
sunduğu tebliğ.
c.1.
Mustafa Armağan, “Osmanlı İnsanlığın Son Adası”, DA
Yayınları, İst. 2002.
2005.
Mustafa Necati, “Devrin
Mücadele ve Gazi M. Kemal”, c.2.
İst.
Yazarlarının
Kalemiyle
Recep Şükrü Apuhan, “Çanakkale Geçilmez”, Timaş Yay. İst.
Millî
Mustafa Uzun, “İmanın Zaferi Çanakkale ve Edebiyatımızdaki
Yeri” İlim ve Sanat Dergisi, Temmuz 1993, sayı: 35-36;
Mecmuası.
Ragıp Akyavaş, “Tarih Meşheri”, T.D.V. yayını Ankara 2002,
Harp
Mümtazer Türköne, “Değişen Dünya ve İslâm”, Kutlu Doğum
Haftası, D.İ.B. Yay. 1989.
National Geographic Türkiye, Nisan 2005.
Necdet Muallimoğlu, “Düşünen İnsana Hazire”, Şahsi Basım,
Reçep Şükrü Apuhan, “Ruhumda Darp İzi Var”, Timaş Yay.
Recep Şükrü Apuhan, “Sinadan Galiçya’ya Mehmetçik”,
Timaş Yay. İst. 1996, s.62.
Ruşen Eşref Ünaydın, “Çanakkale’de Savaşanlar Dediler Ki”,
T. Tarih Kurumu yay. 1990. s.26.
Sâmiha Ayverdi, “Osmanlı Asırları”, Damla Yay. İst. 1977, 2.
Baskı.
Orhan Karaveli, “Sakallı Celal”, Pergamon Yay. İst. 2004.
İst. 1996, s. 1106. Yeni Düşünce Dergisi, sayı 7, 1981, a.g. yazı
dizisi.
Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarîh Tercümesi ve Şerhi,
Ahmet Naim, Kâmil Miras, D.İ.B. Yay.
271
272
Çanakkale
Sahih-i Müslim, Şerh-i Nevevî, Kahire 1924.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Neşr. İstanbul
1973-1980.
Sâmiha Ayverdi, “Osmanlı Asırları”, Damla Yay. İst. 1977, 2.
Çanakkale
“Türk Dünyası Tarih Dergisi”nde yer alan Aydın Ayhan’ın
Tespitlerinden naklen.
Tirmîzî, Muhammed b. Îsâ b. Sevre el-Camiu’s-Sahih, I-V,
Mısır 1357/1938.
Baskı.
Vecdi Bürün, “Nasıl Öldüler”, Ötüken yay. İst. 1964.
Sünenü
İbn Mâce, Tahk. M. Fuad Abdulbâkî, Mısır
1395/1975. İbn Mâce, Ebu Abdillah Muhammed b. Yezîd el- Kazvînî
(V. 273/886).
Süleyman Nazif, “Batarya İle Ateş”, Tercüman 1001 Temel
Eser, İst. 1978, No 124.
Von Hammer, “Osmanlı Devleti Tarihi”, Üçdal Neşriyat İst.
1966.
Yasemin Candan, Ergun Candan, “Yaşanmış Esrarengiz
Olaylar”, Sınır Ötesi Yayınlar İst. 2003.
“Yeşilay” Der. Mart 2003, sayı 832.
Sina Akşin, “İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele”.
Yılmaz Öztuna, “Tarih Sohbetleri”, Ötüken yay. İst. 1988.
“Tarih ve Düşünce Dergisi”, Şubat 2000, sayı 4, s.77.
Tarık Balioğlu, “Bir hayal-i muhal”, Tarih ve Medeniyet
dergisi, Aralık 1996, sayı 33.
Taha AKYOL, Milliyet, 07.02.2006; Wingrove v. the UKRep. 1996-V, fas. 23
Tayyar Altıkulaç, Zaman, 14.05.1996; Zeki Kentel, Alkollü
Toplum,Yeşilay Derg. yıl 2000, sayı 794.
Yılmaz Öztuna, “Büyük Türkiye Tarihi”, Ötüken Yay. İst.
1978.
Yılmaz Öztuna, “Türk Tarihinden Yapraklar”, M.E.B. Yay.
1000 Temel Eser, İst.
Zafer Dergisi, Askerin Mektubu, sayı 101.
Zebîdî, Tecrîd-i Sarîh, Terceme, Kâmil Miras. DİB Yay.
Tahsin Ünal, “Osmanlılarda Fazilet Mücadelesi”, Nur Yay. İst.
Zekeriya Kurşun, “Çanakkale’de kaybolan İngiliz taburu”;
Kralın Adamları, Tarih ve Düşünce Dergisi.
Teğmen Rifat Erdal, “Bir Yedek Subayın 1. Dünya Harbi
2001.
1975 .
Ziya Gökalp
Çanakkale 1915 CD’si. Türk Tarih Kurumu
Hatıraları”, Hayat Tarih Mecmuası, sayı 7, 8, 9. Ağustos, Eylül, Ekim
1971.
Toygar Akman, “İlginç Olaylar/Sıra dışı İnsanlar”, Kaknüs
Yayınları, Ekim 2004. s. 232-234; Kubbealtı Akademi Mecmuası,
Yıl 34, sayı 1, s.74. Ocak 2005.
273
274
Çanakkale
Çanakkale
Kadın kahramanlarımızdan biri
Cephede Cuma namazı için toplanan Mehmetçiklerimiz.
Yakarışa geçivermişti hepisi de birden
İçini döküyordu Hakk’a herkes derinden
Kuduruyordu mütegallibler kederinden
…Ve emindi Mehmetçik yarın ki zaferinden
Süvarilerimiz asil tavırlarıyla cepheye gidiyor.
275
276
Çanakkale
12 yaşındaki bir şehit çocuğu babasının intikamını alabilmek için,
Enver Paşa’dan cepheye gitme izni istiyor.
Çanakkale
Oğulları cephede çarpışırken her türlü iş kendilerine düşen
Mehmetçik anaları iş taburları oluşturmuşlar ve yol yapmaktalar.
Siperde Mehmetçiklerimiz
277
278
Author
Document
Category
Uncategorized
Views
13
File Size
5 845 KB
Tags
1/--pages
Report inappropriate content