close

Enter

Log in using OpenID

15BAHAR 2014

embedDownload
BAHAR 2014
15
EĞİTİM
ÇEMBERİ
TAMAM!
ñ(/(9—=(//ñ6(6ññ/(ñ67('ñßñ1*(/(&(.
ñ(/(9(àLWLP.XUXPODUòDQDRNXOXLONRNXOYHRUWDRNXOGDQ
VRQUDOLVHVLQLGHD¨DUDNš(àLWLPˆHPEHULŢQLWDPDPODGò
HàLWLP·àUHWLP\òOòQGDKL]PHWHJLUHFHNRODQ ñ(/(9—]HO/LVHVL$OPDQFDñQJLOL]FH7½UN¨HHàLWLPYHUHFHN
0H]XQODUòPò]*HUPDQ,%RODUDNGDELOLQHQ*,%
*HPLVFKWVSUDFKLJHV,QWHUQDWLRQDO%DFFDODXUHDWH'LSORPD
3URJUDPòLOHG½Q\DGDNLELU¨RNVD\JòQ½QLYHUVLWH\HNDEXOGH
·QHPOLD\UòFDOòNODUND]DQDFDNODU
ñVWDQEXO(UNHN/LVHOLOHU(àLWLP9DNIò(àLWLP.XUXPODUò
ˆHNPHN·\
ñ(/(9—]HO/LVHVL
Oò%LOJLñ¨LQ
—Q.D\òWYH'HWD\
ñVWDQEXO(UNHN/LVHVL0H]XQODUòQD—]HO7DQòWòP
LHOHY#LHOHYRUJWU
/LVHPL]H·àUHQFLDOòPò2UWD·àUHQLPH*H¨Lł6òQDYòLOHKHU\òO
EHOLUOHQHFHNWDEDQSXDQòQ½]HULQGHDODFDNODUòSXDQòQ\DQòVòUD
<DEDQFò'LO6òQDYòñ(/(9<HWHUOLOLN7HVWLYH0½ODNDWVRQXFXQD
J·UHNRQWHQMDQODUòPò]GDKLOLQGH\DSòODFDNWòU
ñ(/(9(àLWLP.XUXPODUòşQGDñVWDQEXO(UNHN/LVHVL
0H]XQODUòQDLQGLULP\DSòOPDNWDGòU
S A R I S İ Y A H
1
SUNUŞ
Sevgili Sarı-Siyahlılar
Dergimizin 15. sayısını “Olmazsa Olmazlarımız”
başlığıyla sizlere sunuyoruz. İstanbul Lisesi
dediğimizde hepimizin aklına ilk gelenler
yanında, belli dönemlere mal olmuş ama bugün
bile unutulmamış isimler, gelenekler, hikayeler,
değerler var. Karaköy’den geçerken kafanızı çevirip
gördüğünüzde mutlu olduğunuz okul binası,
çekmecenizde kırık geodreieck bulduğunuzda
aklınızdan geçenler, sarı ve siyahı bir arada
gördüğünüzde ilk çağırışımın lise olması, tüm
bunlar bu hikayenin bir parçası olmuş bizlerle var.
Hepimiz için ya da her birimiz için ayrı ayrı olmazsa
olmazlarımızdan bir dergi hazırladık.
14. sayıdan bugüne geçen dönem içerisinde Şubat
ayında Sakarya İzci Grubu’nun 102. Yıldönümünü
kutladık.
Her sene olduğu gibi bu sene de finans sektörü,
sağlık sektörü, üretim ve otomotiv sektörü, bilişim
sektörü ve hızlı tüketim sektörü toplantılarımızı devam
ettirdik. Sektör toplantılarımızın daha verimli geçmesi,
senede bir kez yapılan bir etkinliğin ötesine taşınması
ve başka sektörler için de toplantılar yapılması
amacıyla sizlerin de değerli fikirleriyle önümüzdeki
sene için çalışmalara başladık.
Üyelerimize avantajlı ürün ve hizmetler sunan
firmalar konusunda güncelleme ve geliştirme amaçlı
bir çalışma başlattık. Bu kapsamda daha çok firma
ile anlaşarak mezunlarımıza daha çok avantaj
sağlayabilmeyi hedefliyoruz.
Bir süredir çalışmaları süren yeni web
sitemizi, üyelerimizin bilgilerini rahatlıkla
güncelleyebilecekleri, yine bir çok bilgiye daha
kolaylıkla ulaşabilecekleri bir tasarımla Mayıs ayı
itibarıyla yayına sokmayı planlıyoruz.
Önümüzdeki sayı “Hayatımız Tasarım” konusuyla
karşınızda olacağız. Keyifli okumalar diliyorum.
Zeynep Erverdi ’00
‹stanbul Erkek Liseliler Derne€i Baflkanı
[email protected]
EDİTÖRDEN
Merhaba,
Fikrin nereden ve nasıl geleceği hiç belli olmuyor. Ütopya
“var oluş nedeni”, ya da “değer” diye adlandırdığımız pek
(SarıSiyah 12) sayısı için görsel araştırırken, eski bir yol
çok kavram var. Bu sayı, bu “şeyler”i tespit etmek yerine
tabelası fotoğrafıyla karşılaştım. “Ütopya” yazısı, bir yön oku
onların gerçekliğini ve geçerliliğini anlamaya çalışıyor.
ve ∞ km uzaklık bilgisinden oluşuyordu. Tabelanın ne amaçla
“Değerlerimiz!!!” diye uzun listeler çıkarıp, böbürlenmeyi
yapıldığını anlamam için biraz daha araştırmam gerekti.
değil, bu değerleri oluşturan nedenleri yazmayı tercih etti.
Furkan Şener isimli bir tasarımcıya ait eski bir yerleştirme
Keyifle okuyacağınızı ümit ediyorum.
işiymiş. Furkan’la ilk irtibata geçmem bu görseli kullanmak
için izin istemem dolayısıyla oldu. Sonra kendisinin “Olmazsa
Yaz Sayısı
Olmaz” çalışmasını öğrendim, yazışmalarımız sonucunda da
Hayatımız tasarım (mı?)... Herşeyde tasarım var (mı?), olmalı
derginin şu an okuduğunuz 15. sayısının konusu belirlenmiş
(mı?)... gibi önerme/soruların peşinden gideceğiz.
oldu.
Tasarımı eğer “içerik (content)” e (yani bir konuya, bir fikre,
Diğer sayılarımızdan farklı olarak, bu sayımızın kapağı da
bir kullanıma, bir işleve, bir konsepte...) uygun form arayışı
dışarıdan bir tasarımcı (Furkan Şener) tarafından yapıldı.
olarak ele alırsak kullandığımız dil dahil herşey tasarımdır
Benden kapak çalışması için küçük bir metin istediğinde, ilk
diyebiliriz. Öte yandan varoluştan bu yana herşeyde tasarım
aklıma gelen kavram latince bir deyiş olan “sine qua non”
var olsa da, alışık olduğumuz şeylere tasarım olarak
oldu. Bu başlıkla şu metni gönderdim:
bakmayabiliyoruz. Güncel dil farklı olana tasarım diyor,
alışılagelenle diğerlerini birbirinden ayırıyor.
Sine Qua Non
Odamızda, evimizde, ofisimizde dönem dönem yaptığımız
Hayati ama bir o kadar da bıkkınlık veren bu kavram “Sağım
temizlik gibi, kendimizden de atabilmeliyiz fazlalıkları. Belki
Solum Tasarım” başlığıyla yaz sayımızla karşınızda olacak.
sadece o zaman “Beni sizler yarattınız” klişesini, varoluşsal
bir cümleye dönüştürüp, içini sadece ve sadece gerçekle
doldurabiliriz. İçeride tutacaklarımız için ise tek bir soru var:
“Ne çıkarsa eksilirsin?”
Kendimiz için de, kendimizi ait hissetiğimiz topluluklar için
Tansel Atasagun’87
SARISİYAH Dergisi Genel Yayın Yönetmeni
de geçerli olduğunu düşündüğümüz ve “olmazsa olmaz”,
[email protected]
*(1(/6ú*257$
Isler ters gitmeden önce,
VD\ID\×ùWHUVùoHYLU
mutlu eder
XXXXX
42
Ondan Sonra
Afiyet Olsun
İstanbul Lisesi’ni doyuran, okulun
“olmazsa olmaz”ı Ayhan Usta
gerçekleri bu röportajda açıkladı.
Yılların kırmızı pilavı ne zaman iç
pilav oldu? Nasıl yeniden kırmızısını
buldu? Aşurenin sırrı ne? Gül suyu
mu?.. Yoksa gül suyuna gerek yok mu?
Bu yemekhaneden kaç kişilik yemek
çıkıyor? Talaş böreğinin içindeki soğan
nasıl ölüyor?
İç i n d e k ile r
Dosya
8
Olmazsa Olmazlarımız Üzerine...
Tasarımcı Furkan Şener ile röportaj
Lise Kitabı ve
Toplumsal Bellek
Eşi sordu, Tansel Atasagun anlattı,
yeni belgesel projesi ve görsel-yazılı
arşivimiz..
SARIS‹YAH
Say› 15 BAHAR 2014
‹MT‹YAZ SAH‹B‹
‹stanbul Erkek Liseliler Derne€i ad›na
Zeynep Erverdi ‘00
GENEL YAYIN YÖNETMEN‹
Tansel Atasagun’87
[email protected]
[email protected]
SORUMLU YAZI ‹fiLER‹ MÜDÜRÜ
Umut Kurç ‘98
26
YAYIN KURULU
Ali Fırat Arıcan ‘00, Tarık Volkan Gengen ‘93,
Emre Yılmazcan ‘09, Hakan Soğukpınar ‘11
EDİTÖR
A. Aylin Çalap
16
Satmayan Derginiz Olmalı
18
Sevgili Kardeşim
20
26
Ali Saydam ’65
38
İEL çalışanlarından Ali Demiroğlu,
Hasan Kardaş ve Zeynep Koç anlatıyor
50
Sevgili Olan Güzeldir
#ielliolmak;
62
Çığlık
Twitter’da sorduk
68
Benim Diğer Ailem
Naci Kavuşturan ’74 ile röportaj
Futbolun Erkekliği
Beşlik Yeme Kaygısı
İEL Harap Olmadan...
Canberk Beygova ’09
Tansel ATasagun ’87
Umut Kurç ‘98
Sinemanın Geleceğini
Arayan Yarışma
Lise Kitabı ve
Toplumsal Bellek
Tanıl Bora
40
Çekirdekten Sarı-Siyahlı
Fuat Yalçın ’72
Tansel ATasagun ’87
34
42
Özhan Şişiç ’05, Alper Sezer ’11 ve Bekir
Uğur Yıldırım ile İstanbul Lisesi Liseler
Arası Kısa Film Yarışması ile ilgili görüştük
72
10 Soru
74
Moda Yolunda
78
Bizden Haberler
SANAT YÖNETMEN‹
Rag›p ‹ncesa€›r
YAZI ‹fiLER‹
Bahar Balık’09, Begüm Hamzaoğlu’09,
Canberk Beygova’09, Emre Koz’97,
Mehmet Burak Soysal’06
GRAF‹K TASARIM - UYGULAMA
Hayalgücü Tanıtım Hizmetleri
GÖRSEL ÇALIŞMALAR
Filiz Atasagun, Furkan Şener, Hakan Gündüz, Hüsnü
Dökmeci ‘82, Nic Ellis, Tansel Atasagun ‘87, Vitaliy
Valishevskiy
YAZILAR
A. Aylin Çalap, Ali Saydam ‘65, Canberk Beygova
‘09, Emre Koz ‘97,Emre Yılmazcan ‘09, Filiz
Atasagun, Fuat Yalçın ‘72, Hüsnü Dökmeci ‘82, Tanıl
Bora, Tansel Atasagun ‘87, Tunç Müstecaplıoğlu ‘75,
Umut Kurç ‘98
Ahmet Oğul Araman ’72 cevapladı
Tunç Müstecaplıoğlu ’75
KAPAK
Sine qua non
Kapak çalışması Furkan Şener
Furkan Şener, içindeki tasarım perisini harekete
geçirmem için benden kısa bir metin istemişti. Ben de
şunları yazdım:
SİNE QUA NON. Odamızda, evimizde, ofisimizde
dönem dönem yaptığımız temizlik gibi, kendimizden de
atabilmeliyiz fazlalıkları. Belki sadece o zaman “Beni sizler
yarattınız” klişesini, varoluşsal bir cümleye dönüştürüp,
içini sadece ve sadece gerçekle doldurabiliriz. İçeride
tutacaklarımız için ise tek bir soru var:
“Ne çıkarsa eksilirsin?”
REKLAM KOORD‹NATÖRÜ
Filiz Atasagun
YAPIM
Hayalgücü Tan›t›m Hizmetleri
216 339 4901
BASKI
Karakter Color
212 432 3001
Sertifika no: 12799
YAYIN TÜRÜ
Süreli Yerel Yay›n
ISSN- 1309-7431
Ücretsizdir
Üç ayda bir yay›nlan›r.
‹stanbul Erkek Liseliler Derne€i
Türkoca€› Caddesi No:4 Ca€alo€lu
T: 212.5126462-5225994
W: www.ielder.org.tr
Yap›m Yeri: ‹stanbul
Bask› Tarihi: Nisan 2014
Her hakl› sakl›d›r. Yaz›lar›n sorumluluklar› yazarlara aittir.
Bu dergide yer alan yaz›, makale, foto€raf, çizim ve illüstrasyonlar›n
elektronik ortamlar da dahil olmak üzere bir k›sm›n›n veya tamam›n›n
yay›nlanmas› ve ço€alt›lmas› yaz›l› izne tabidir. Bu dergi Bas›n Meslek
‹lkeleri'ne uymaya söz vermifltir.
S A R I S İ Y A H
7
i
d
n
e
k
s
e
k
Her
ā
&
ā
:
/
4
&
/
ǜ9/
.
.
.
a
s
r
a
p
a
y
Röportaj A. Aylin Çalap
3RVWHU7DVDUàPODUà)XUNDQ§HQHU
Hayatımın anlamı dediğiniz “şeyler” vardır. Anlatmaya
başladığınızda birden en yaratıcı reklamcı, en inatçı satıcı ya da
en güçlü propangadacı oluverirsiniz. Peki vazgeçilmez bu “şey”
leblebi, rimel ya da penceri kenarı olabilir mi?
İlk üç cümle absürt bir metnin girişi gibi gözükse de, tasarımcı
Furkan Şener bu soruların peşinden giderek 100 posterlik
bir seriye imza attı. 15. sayımıza da ilham kaynağı olan
“Bu Proje Olmazsa Olmaz”, küçük mutluluklarımızı ve/ya
bağımlılıklarımızı sorguluyor.
S A R I S İ Y A H
9
D O S YA
Posterlerin arkasında insanların tutkuyla “olmazsa olmaz” dedikleri var.
Hatta insanlar öyle tutkulular ki adeta bir ideolojiyi savunur gibi konuşuyorlar
olmazsa olmazlarını anlatırken. İşte bu yüzden de posterlerin tarzı eski Rus
Konstrüktivist akıma göndermeler yapar nitelikte.
başlayamıyorum. Başlasam bile beyhude
bir çaba oluyor. Ama başta da dediğim
gibi, hayal gücümü devreye sokmak için
bir efor sarf etmiyorum. Sadece şunu
diyebilirim; yaklaşık 8 yıldır profesyonel
anlamda çalışıyorum ve gün geçtikçe
gelen bir işe nasıl yaklaşmam gerektiğini
her geçen gün daha da iyi anlıyorum.
Farklı tatlara, farklı deneyimlere, farklı
insanlara, farklı hayatlara açık olmak
gerek. Bunu böyle söyleyince çok abartı
görülebilir ama aslında öyle değil.
Şöyle düşünün; radyoda birden sizin hiç
sevmediğiniz bir tarzda bir müzik çalmaya
başladı. Hemen kanalı değiştirmek
yerine, biraz anlamaya çalışın. Sizin aşina
olduğunuz enstrümanlardan başka bir
enstrüman duydunuz belki. Belki ufak bir
fark yakaladınız. Bu kadar basit aslında…
Tabi ki ben de yolun daha çok başındayım,
bu sadece naçizane bir öneri.
Tasarımla tanışmanız nasıl oldu?
Küçüklüğümde karikatüre çok fazla
merakım vardı ama çizim konusunun
üzerine çok eğilmemiştim. Test kitaplarının
kenarına karikatürler çizen bir tiptim
sadece. Endüstri mühendisliğinde okurken,
bir hobi olarak ilgimi çekmeye başlayan
grafik işleme programlarıyla gereğinden
fazla ilgilendiğimi fark ettim. Oradan
buradan baktıkça işin devamı geldi.
Okuduğum bölümü değiştirerek grafik
tasarım bölümüne geçmemle tasarımla
tanışmış oldum.
Tasarım yaparken hayal gücünüzü nasıl
devreye sokuyorsunuz?
Sanırım bunun cevabı herkesin dediği
gibi ama bana pek sempatik gelmeyen
”İlhamın nerden geleceği belli olmaz.”
Öyle bir yerlerden bir şeyler geliyor ve
sanırım kafamda görselleşiyor. Ki zaten
yapacağım işi kafamda görmezsem işe
“Olmazsa olmaz” projesini yapmaya nasıl
karar verdiniz?
Aslında sadece insanlar için önemli
olan çok basit kavramların posterlerini
yapma fikriyle başladı proje. Umut,
aşk, aile gibi… Aslında bu kadar basit
bir amaç doğrultusunda başladım
projeye. Sonrasında ister istemez proje
ilerlememeye başladı. Umut, aşk, aile
tamam, sonrasında tutku olsun, annem
olsun babam olsun derken gelişti. Ben de
doğrudan insanlara sormaya başladım.
Projede asıl soru şu: “Senin olmazsa
olmazın ne?” Hiçbir kısıtlama getirmeden
sorulan bir soru. Bazen doğrudan
sorduğum bir soru, bazen de dolaylı
olarak. Hatta bazen laf arasında geçen bir
cümleden cevabına ulaştığım bir soru.
1
S A R I S İ Y A H
11
D O S YA
Burada olmazsa olmaz diye sözü geçen şeylerin hiçbiri olmasa da olur. Ama
insanlar tutkuyla bağlandıkları şeyleri hep yanlarında görmek istiyorlar.
Sanırım asıl sorun, olmazsa olmaz denilenin yokluğuna alışmaktan ziyade,
yokluktaki zorluk sürecine alışmak istememek.
Projenin amacı neydi, amacına ulaştı mı?
Projenin asıl amacı insanların
kendilerinden bir şeyler bulacağı
posterler yapmak. İnsanlar kendilerinden
bir şeyler bulsun, paylaşsınlar
istedikleri gibi istiyorum. Bu yüzden
ne projenin kendi sitesinde ne de
sosyal ağlarında, kısaca hiçbir yerde
görsellerde bir kısıtlama yok. Boyutları
büyük, engelsiz... İnsanlar olmazsa
olmazlarını istedikleri gibi paylaşsınlar
istiyorum. Öte yandan da, evet bir sanatçı
değilim, bir tasarımcıyım ama adeta
bir sanatçı gibi insanların duygularına
hitap eden bir şeyin olabildiğince
fazla insana ulaşmasını istiyorum.
Şöyle düşünebilirsiniz, insanların
yaptığı albümü tanınmasını isteyen bir
müzisyenin tüm mp3’lerini paylaşıma
ücretsiz açması gibi. Çünkü burada
önemli olan telif hakkından ziyade o
müzikte ya da o posterde insanların
bir şeyler bulabilmesi, ortak noktaya
ulaşabilmektir.
Logo, broşür, wallpaper vs. değil de
neden poster tercih ettiniz? Bir nedeni var
mı? Yoksa öylesine aklınıza mı geldi?
Tabi ki işim gereği, kişisel internet
sitemde de görebileceğiniz üzere grafik
tasarımın tüm alanlarında çalışmalarım
var. Fakat bu projede özellikle ”poster”
dememin sebebi; grafik tasarımın tarihine
baktığınızda, poster tasarımının en
temel tasarım alanlarından birisi olması.
Öte yandan internette dolaşan tonla
poster var. Hepsi İngilizce. Artık bu tarz
posterlerin de Türkçesi olmasın mı?
Her gün 1 tane afiş tasarlamak zor olmadı
mı?
Yaklaşık 1 yıllık süreçte iş dışında kalan
zamanımda tasarladım posterleri. Bunu
yapmamın sebebi ise şuydu; Proje
başladığından beri, günde bir poster
vaadiyle yola çıktım ama gündeme göre
ya da hafta içi/hafta sonuna göre bazen
de posterimle olan duygusal bağıma
göre(!) poster yayınlama sürem değişti.
Ama süreyi uzattığımda bile, en geç 2 ya
da 3 günde bir yeni poster paylaştım. Yani
genelde, haftada 4-5 poster yayımlandı.
Dinamizmi kaybetmemek anlamında bunu
yapmam gerektiğini düşündüm. İşlerin
yoğunluğu, şu ya da bu sebeple poster
yayınlama süremin uzamasını istemedim.
Tasarlanan posterlerin arkasında ayrıca
hikayeleri de var.
Projeye başlarken hep şu vardı aklımda:
Posterler hikayesi olmadan da tek başına
ayakta durabilsin. Posterlerin büyük bir
çoğunluğu hikâyeden bağımsız, kendi
kendine bir tasarım haline geldi. Aynı
şekilde yazılar da posterlerden bağımsız
olarak ayaktalar. Ama ikisi birbirini
desteklediğinde daha güçlü görünüyor.
Yazıların hepsi, benim kalemimden
çıkma. Ancak hepsinin ilhamı, çeşitli
sohbetlerden sonra geldi. Yazı
gönderenlerden hiç beslenmedim. Daha
doğrusu beslenemedim. Kuru kuru poster
yapmaktansa, hikâyelerden yola çıkmayı
tercih ettim. “Mesela ‘kebap yapar mısın?’
diyen oldu. Yaparım tabii ki ama bir
hikâyesi de olsa daha güçlü olmaz mı?
Posterlerin arkasında insanların tutkuyla
olmazsa olmaz dedikleri var. Hatta
insanlar öyle tutkulular ki adeta bir
ideolojiyi savunur gibi konuşuyorlar
olmazsa olmazlarını anlatırken. İşte bu
yüzden de posterlerin tarzı eski Rus
Konstrüktivist akıma göndermeler yapar
Ekmeksiz yeme, doymazsın.
Sanki bir sinir anının üstüne denk gelmişti
konuşmamız. İnsanı öküzden ayıran bazı
şeyler var. Bunlardan en önemlisi de bilgi.
Öküz gibi boş gelip boş gitmemek lazım,
doldurmak lazım beyni.
“Para” dedi sitemkâr bir şekilde.
“Olmuyor işte. Hiç bir şey olmuyor.
Sağlık da parayla, aşk da parayla, mutluluk
da parayla...”
Her gün hatalarımı biriktiriyorum,
biriktiriyorum, biriktiriyorum.
Gün bitimine kadar biriktiriyorum.
Küçük bir poşete koyuyorum hepsini.
Sonra eve gidip meyve sıkacağına
atıyorum tüm hatalarımı.
Hepsinin toplamından, sindirimi
kolay, aşırı derecede yararlı ama biraz
acı bir içecek hazırlıyorum.
Konsantre tecrübe.
“Huzur” dedi elindeki eski bir ayakkabının
sökülmüş dikişlerini tamir etmeye
çalışırken. Eski tahta bir taburede
oturuyordu. Tamir ettiği ayakkabıyı
iki bacağı arasına sıkıştırmıştı ve başı
önündeydi. Elindeki ayakkabının derisi ile
maharetli ellerinin derisi arasındaki tek
fark sıcaklık gibi görünüyordu.
Eskimiş çizgileri, kalınlığı, yıpranmışlığı
kısaca herşeyi aynıydı.Tam kafasının
üzerinde, sadece tamir ettiği ayakkabıyı
görebilmesine yetecek kadar, küçük bir ışık
yanıyordu.
Tamir edilmeyi bekleyen diğer ayakkabılar
ise raflarda üst üste duruyordu. Rafların
olduğu duvarda yamuk, tozlu ve yıpranmış
bir çerçeve vardı. Çerçevenin içinde bir
aile fotoğrafı. Anne, baba ve iki küçük
kız çocuğu. Yıllardır dokunulmamış gibi
tozluydu çerçeve. Etrafındaysa rutubet ve
deri kokusu birbirine karışıyordu.
Böyle bir ortamda ‘’Huzur’’ demişti. Çok
uzun yıllar boyunca o huzuru aramış, ama
bulamamış gibi bakıyordu ‘’Huzur’’ derken.
Aslında herkesin verdiği cevap ‘’Huzur’’du.
Müzik hakkında çok şey söyleyen
oldu ama bence hiçbiri bu kadar
kısa ve bu kadar içten değildi. Belki
de hiçbiri beni bu kadar çekmedi.
“Rock’n’roll bebeğim!”
Aşklarını, sevgilerini, takıntılarını ya da
alışkanlıklarını söylediğini sandı hepsi.
Tüm söylenenlerinse tek bir cevapta
toplandığını sadece o ihtiyar ayakkabı
tamircisi söyledi. Döküldü cümleler ihtiyar
dudaklarından. “Eskiden bir ara sokak
vardı. Duvarında şöyle yazıyordu: Huzur.
50 metre ileride solda. Bir dükkan adı
mıymış neymiş. Taşınmış.’’ Yeni yeni fark
ediyorum, sesi çok pusluydu; karanlığı,
rutubeti ve deri kokusunu tamamlıyor
gibiydi adeta…
‘’Şimdi o sokak var mı bilmiyorum. O
sokakta o yazı var mı bilmiyorum. O şehir
yerinde duruyor mu onu da bilmiyorum,
umrumda da değil aslına bakarsan.
Gençliğimde huzur hep 50 metre
ilerimdeymiş gibi davrandım, hep ona
varabilecekmişim gibi geldi; uğraştım ona
varabilmek için. Sonra bir gün tam huzura
vardım sandım ki ‘o’ gitti. ‘O’ gidince çok
fazla uzaklaştım huzurdan. Huzur ne demek
unuttum.’’
Sözünü bitirince yavaşça sağına döndü;
ufak, çekiç gibi birşey aldı eline ve yeniden
işe koyuldu. Sinirlenmiş gibiydi, yüzünde
acı bir ifade vardı. Yüz çizgileri öyle derindi
ki mimiklerini çok net görebiliyordum.
O ufak çekiçle ayakkabının tabanındaki
çivilere olanca gücüyle vuruyordu.
Yüzündeki ifade hiç değişmeden bir süre
sadece işine odaklandı. Sonra durdu,
başını kaldırmadan bana doğru döndü: ‘’Bi’
cigaran var mı?’’ Cigaralarımız bittikten
sonra ordan ayrıldım. Dükkandan çıkar
çıkmaz elim direk not defterime uzandı:
“Huzur. 50 metre ilerde solda.’’
S A R I S İ Y A H
13
XXXXX
nitelikte. Ayrıca o köşeli ve sert tasarım
tarzı “kedi” posterinde ya da “kedi” gibi
daha basit ve sıcak konuların işlendiği
posterlerde ortaya farklı bir tat, farklı bir
kontrast çıkartıyor.
Neden konstrüktivizm?
Konstrüktivizm Rusya’da komünizm
sırasında ortaya çıkan akım, hem Rus
komünizminin propagandası sırasında,
hem de sonrasında propaganda amaçlı
kullanıldı. Zira dönemin sert mizacına
da uygun bir dili vardı bu akımın: Güçlü,
sert ve basit bir şekilde, derdini hemen
anlatmasıyla öne çıkıyordu.
Posterlerde bu akımı kullanma sebebim,
öncelikle grafiksel dil anlamında yıllardır
çok sevdiğim ve hoşuma giden bir akım
olması. Öte yandan, özellikle leblebi,
tuvalet kağıdı gibi veya buna benzer
olmazsa olmazları anlatırken, konunun
yumuşaklığıyla sert komünist çizgilerin
oluşturduğu kontrast ortaya farklı bir
görsellik çıkardı. Ama “Anne” posteri gibi
daha gerçek, olmazsa olmaz posterlerimde
de biraz uzaklaştım bu grafiksel dilden.
Yani açıkçası popüler olmasından çok
projeyle örtüştüğü için kullandım bu dili.
İnsan neden “şey”lere bu denli bağlanma
ihtiyacı hisseder?
Açık söylemek gerekirse, ben insanın her
türlü yokluğa alışabildiğini düşünüyorum.
Ama kimse alışmak istemiyor. Burada
olmazsa olmaz diye sözü geçen şeylerin
hiçbiri olmasa da olur. Ama insanlar
tutkuyla bağlandıkları şeyleri, hobilerini,
sevdiklerini hep yanlarında görmek
istiyorlar. Sanırım asıl sorun, olmazsa
olmaz denilenin yokluğuna alışmaktan
ziyade, yokluktaki zorluk sürecine alışmak
istememek.
100 poster bitti, şimdi ne olacak?
Tepkilere göre 101, 102 diye artabilir.
İnsanların istekleri ya da tepkiler
doğrultusunda her şeye açığım. Projeye
başlarken insanlara ulaşmak istedim, daha
çok insan benim posterlerimi evine, ofisine
assın, sosyal medyada kendi profilinde
paylaşsın istedim. Projenin gidişatı
insanlara bağlı… Ne isterlerse o şekilde
olacak. Posterler devam etsin derlerse
öyle; bastır, asalım derlerse öyle...
İkinci planda ise kendimle ilgili amaçlarım
var. Daha çok insan beni tanısın, yaptığım
tasarımları görsün ve Türkiye adına, Türk
Grafik Tasarımı adına farklı bir şeyler
yapıp, katkım olsun istiyorum. Daha önce
“Dinle-Bir Mevlana Tasarımı” isimli kitap
projemde bu yöndeydi. Mevlana’nın
Mesnevi adlı eserinden seçtiğim 100 sözü,
100 farklı tasarımla birleştirdim. Yine bu
projede yaptığım gibi kendim başladım,
kendim şekillendirdim ve kendim sonuca
ulaştım. Kitap olarak yayınlanan bir proje
oldu. Yine, Türkiye’de bir ilk ve farklı bir
projeydi. Türk Grafik Tasarımı’na bir değer
katar nitelikteydi.
“Dinle-Bir Mevlana Tasarımı”ndan da
bahsedelim.
Mesnevi ve Divan-ı Kebir’in bütün ciltleri
evimizde vardı. Özellikle Mesnevi çok
ilgimi çekiyordu. Annem, 2008 yılında
bana bu eseri hediye etti. Tarih 17
Aralık’tı yani Şeb-i Arus’a denk geliyordu.
‘’Mesnevi’’yi okuyunca derinliğinden
etkilendim. Sabretmenin çok önemli
bir erdem olduğunu öğrendim. Bu, “her
şeyi bırakalım” anlamında bir tutum
değil. Zaten bir şeyleri bekleyince
oluyor. Mesnevi’yi okuduktan sonra
gerekli zamanlarda sabretmem ve kesin
yargı vermemem gerektiğini anladım.
Mevlana’nın hoşgörü anlayışı da beni
oldukça etkiledi. Eseri okurken çok kolay
görselleştirilebilecek tarafları olduğunu
fark ettim ve Mesnevi ve grafik tasarımını
yan yana getirmeyi düşündüm. Çok
modern bir tipografi denedim.
Kitap 100 farklı tasarımdan oluşuyor.
Her tasarım için farklı bir yazı karakteri
kullandım. Tasarımların sayısı fazla
olduğundan okuyucuyu sıkmamak için her
seferinde farklı bir yol izleyerek tasarımları
oluşturdum. Metni, grafiksel öğeler
katarak görselleştirdim. Q
http://www.furkansener.com
http://www.buprojeolmazsaolmaz.com/
Sırasıyla
“OLMAZSA OLMAZ”lar
1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
8.
9.
10.
11.
12.
13.
14.
15.
16.
17.
18.
19.
20.
21.
22.
23.
24.
25.
26.
27.
28.
29.
30.
31.
32.
33.
34.
35.
36.
37.
38.
39.
40.
41.
42.
43.
44.
45.
46.
47.
48.
49.
50.
Leblebi
Zaman
Seks
Çay
İnsülin
Masal
Atatürk
Bıyık
Ezan sesi
Kolyem
Hatalar
Eşim
Telefon
Sınır
Huzur
Temizlik
Viski
Harfler
Annem
Kediler
Şöbiyet
Umut
Cesaret
Karabiber
Aşk
Güç
Eski
Mevsimler
Tuvalet kağıdı
Sabır
Çalışmak
Çizgi roman
Kadınlar
Kurnazlık
Tam
Para
Keyif
Rock n roll
Gülmek
Kağıt mendil
Nazar boncuğu
Ağrı kesici
İdeoloji
Oğlum
Rutin
İnsanlar
Gurur
Sevgi
Bisiklet
Damak tadı
51. Mış gibi
52. Futbol
53. Hayal
54. Gece
55. Babam
56. Muhabbet
57. Dost
58. Rimel
59. Tutku
60. Susmak
61. Gül
62. Zeka
63. Sıcak
64. Alış veriş
65. Sağ elim
66. Pantolon askısı
67. Özgürlük
68. Deniz
69. Yasak
70. Türk bayrağı
71. Yürümek
72. Mutluluk
73. Bilgi
74. Şükür
75. Çözüm
76. Penye iç çamaşırı
77. Anılarım
78. Mevlana
79. Sevdiklerim
80. Filtre kahve
81. Adrenalin
82. Kurallar
83. Zeytin kokusu
84. Yamaç paraşütü
85. Dikkat
86. Rüzgar
87. İstanbul
88. Ekmek
89. Pencere kenarı
90. Bulut
91. Nefes
92. Doğru
93. Yağmur
94. Nefret
95. İçlik
96. Ailem
97. Onun kokusu
98. Kesinlik
99. Önemsiz
100. Ölüm
S A R I S İ Y A H
15
Satmayan
1
%FSHJOJ[0MNBMÎ
<D]àAli Saydam ’65
Kızım ve oğlum yıllarca “Baban ne iş yapar?” sorusuna yanıt
verirken zorlanmışlardır. 2013 yılında kızım 30, oğlum 23 yaşında.
İşleri bir hayli kolaylaştı; ama yıllarca acı çekti fukaralar...
Yaptığımız işin elle tutulur, gözle görülür bir ürün ortaya
koymaması işleri zorlaştırır. İşimi, mesleğimi soranlara “iletişim
danışmanlığı” yanıtını verdiğimde, suratıma nasıl baktıklarını
düşünüyorum da, çocukların zorlanmasına hak vermeden
edemiyorum. O nedenle iletişimcilerin ne yaptıklarını tekrar tekrar
anlatmaları kadar doğal bir şey olamaz.
Aynen iş dünyasında da bazı şeylerin anlaşılabilmesi için
tekrarın gerekli olması gibi. Örneğin, kurumsallaşmayı ağzından
düşürmeyen şirketlerin üç-beş kuruş tasarruf etmek adına “kurum
yayıncılığı”nı pas geçmeleri akıl alır gibi değildir. Üstelik alttan da
saysanız, üstten de saysanız üç-beş etkili iç ve dış iletişim aracının
en önemlilerinden biri iken.
Bir de tabii ki, dergi yayıncılığı, reklamcılık gibi herkesin kendisini
uzman sandığı alanlardan. Pazarlama müdürü mü dersin, CEO ya
da patron mu istersin, arada reklam ajansları ve halkla ilişkiler
şirketlerinin çalışanlarının görüşleri derken, her kafadan bir ses
çıkar. Bu sesler, ancak bir araştırmayla binlerce TL’nin nasıl sokağa
atıldığı kanıtlanınca kesilebiliyor.
Kurum dergiciliğinde ya da uluslararası adıyla “müşteri
2
dergilerinde” ABD’de durum ne?
† .XUXPGHUJLFLOLæLVHNW|UQQFLURVXPLO\DUGRODU
† %LU\ÒO|QFHVLQHJ|UHDUWÒé\]GH
† $PHULNDOÒéLUNHWOHUSD]DUODPDEWoHOHULQLQ\]GH¶LQLNXUXP
yayıncılığına harcıyor. Bu da şirket başına ortalama yılda 700
bin dolarlık bir harcama anlamına geliyor.
† 7RSODPFLURQXQ\]GH¶SHUDNHQGHVDWÒé\DSDQNXUXOXéODUÒQ
dergilerinden oluşuyor.
3
Doğrudan kurum itibarına katma değer getiren kurum yayıncılığı,
“Dergi Yayıncılığı” başlığının özel uzmanlık gerektiren alt
açılımlarından. Eğer bir CEO, ben “pazarlama iletişimi”nden ve
“kurum içi iletişim”den anlarım diyorsa, önce masaya kurumu
adına çıkartılan yayını koymalı.
Medyanın hemen hemen her alanında olduğu gibi, dergi ve kurum
yayıncılığında da ABD fersah fersah ileride. Amerika’daki Dergi
Yayıncıları Birliği tam tamına 91 yaşında. Hemen “Türkiye’deki kaç
yılında kurulmuş?” diye düşünmeyin, zamanınıza yazık edersiniz.
Çünkü ne yazık ki ülkemizde dergi yayıncıları birliği yok!
Öte yandan, 30 yılını iletişim sektöründe geçirmiş biri olarak
rahatlıkla söyleyebilirim ki, kurum dergilerinin yüzde 80’inden
fazlası çöpe gidiyor. Çünkü “kurum dergimiz olsun da, nasıl olduğu
önemli değil” mantığıyla çıkartılıyorlar.
İngiltere’de ise :
† 6HNW|U¶GDELU|QFHNL\ÒODJ|UH\]GHE\Pé
† .XUXPGHUJLFLOLæLQLQFLURVX¶GHPLO\RQVWHUOLQNHQ
sadece 5 yılda 313 milyon sterline çıkmış.
Bu istatistikler gösteriyor ki, kurumsal iletişimin etkili bir parçası
olan kurum yayıncılığı sadece “hava basmaya” değil, kalıcı kurum
itibarına da yarar.
...
Bugün bu işi hakkıyla yaptığı için olmazsa olmazlarımız arasına
giren dergimizde yazı yazmaktan gurur duyuyorum. Q
1
Türkiye’de İletişimin Elkitabı 1 – Vazgeçmek Özgürlüktür,
Remzi Kitabevi 2011 kitabından
2 Kaynak: http://www.foliomag.com/viewMedia.asp?prmMID=5861
3 Kaynak: Mintel Special Report, Contract Publishing
S A R I S İ Y A H
17
GÖRÜŞ
29 Ekim, Cumhuriyet yürüyüşü
4FWHJMJ,BSEFòJN
<D]à)XDW<DOÍàQâ
Geçenlerde benden yaklaşık on beş yıl daha genç “Sarı Siyahlı”
bir kardeşimle yemek yedim. Sıra hesap ödemeye gelince, ben
hızlı davrandım ve hesabı ödedim. Kardeşim, abi ben ödeseydim
gibi bir şeyler söyledi. Fazla söze gerek yoktu, ama önemli bir
noktaya değinmek adına ona dedim ki, “Yıllar önce, ben de
Liseden bir ağabeyimle yemeğe çıkmıştım ve o da bana hesap
ödetmemişti ve bana, sen de ileride genç bir kardeşinle yemek
yediğin zaman böyle davranırsın, demişti.” Bu geleneğin her
zaman süreceğine eminim.
Söz geleneğe bağlanınca sana “Sarı Siyahlılık nedir?” sorusunun
yanıtını vermeliyim.
Sarı Siyahlılık; mezuniyetinden onlarca yıl geçtikten sonra ılık bir
bahar akşamı Lisenin bahçesine geldiğinde tüylerinin diken diken
olmasıdır. Bu klişe bir nostalji ya da duygu yoğunluğu değil, bugün
bulunduğun yere gelmene muazzam bir katkı sağlayan kaynağı
hatırlamak, tanımak, -Almanca ifadesiyle, Anerkennung- demektir.
Sarı Siyahlılık; hiçbir talebin olmadan, Sarı Siyahlı bir arkadaşını
aramak ve hatırını sormak demektir. Sonra geçmişe dönmek,
ortak anı defterinin bir yaprağındaki zihnine kazıdığın satırları,
içeriğini ezbere bilsen de, bilmem kaçıncı kez okumak demektir.
Gözlerinden ya yaşlar gelir ya da resimler geçer. O geçmiş
unutulmamak için yaşanmıştır sanki…
Sarı Siyahlı olmak; eşine ve çocuğuna milli marştan sonra,
“Uğrunda oymağın her zinde ferdi” dizesiyle başlayan, marşımızı
öğretmek ve onu her bir araya gelindiğinde candan söylemektir.
Sarı Siyahlı olmak; öğretmenlerini unutmamak, yıllar sonra bir
yerlere geldiğinde, onların öğrettikleri olmasa sahip olduğun
bilince eremeyeceğini anlamaktır.
Sarı Siyahlı olmak; Alman kültürünü anlamak, kendi kültürümüz ile
yoğurmak, -Alman atasözleri Türk olmayı öyle kibar sözlerle ifade
etmese de- “Alman gibi disiplinli, Türk gibi mert olmaktır”.
Sarı Siyahlı olmak; rozetini taşımak, rozeti taşıyana koşulsuz
ilgi göstermek, hatta onu tanımasan bile sevmek ve ona elini
uzatmaktır.
Sarı Siyahlı olmak; yıllarını geçirdiğin binadaki titreşimleri
okuyabilmek, oradaki yaşanmışlıkları anlayabilmek ve geçmişe
saygı duymaktır.
Sarı Siyahlı olmak; spor yapmak, futbol, basketbol, hentbol
oynamak, eskrim yapmak, okul takımına girmeye kafayı takmak,
okul takımının maçlarını izlemek için salon salon dolaşmak ve
İstanbulspor’un maçlarını kaçırmamaktır.
Sarı Siyahlı olmak; izcilik ruhunu bilmek demektir. Ruhu oymak
bilinciyle harmanlayarak yardım etmek, kendini yönetmek, çevreyi
korumak ve dayanışma kültürünün bir parçası olmak demektir.
Sarı Siyahlı olmak, dönem arkadaşlarını bir araya toplamak,
çağırdıklarında koşarak gitmek, her buluşmada kaldığınız yerden
başlamak, sonrasında kucaklaşarak ayrılmak ve bir dahaki
buluşma tarihini hemen belirlemektir.
Sarı Siyahlı olmak; her yaştan gencin, aydınlık geleceğe doğru yan
yana yürümesidir, her Aşure’de… Aynı yaştan hissederek kol kola
girmek ve birlikte olmaktır.
Sarı Siyahlı olmak, mütevazı olmak demektir.
Sarı Siyahlı olmak, sözünü bilmek demektir.
Sarı Siyahlı olmak, adam olmak demektir.
Sarı Siyahlı olmak; -tanklar arasında ezilen bir şehit verme pahasınagençliğin sesini duyurmak, -tüm dönemlerde, ölümün davetine
gidecek kadar yürekli olup- bir ülkenin kaderinin değişmesinde rol
oynamak ve tarihe geçerek sarının yanına siyahı koymaktır.
Sevgili Kardeşim,
İçinde bulunduğun durum ne olursa olsun umudunu yitirme! Çünkü
bil ki; Sarı Siyahlı olmak, yıldırımların sana selam durmasıdır. Q
S A R I S İ Y A H
19
#ielliolmak;
XXXXX
“İEL’li olmak ne demektir?” sorusunu daha geniş bir kitleye
sormak amacıyla 4-10 Mart tarihleri arasında Twitter’da
#ielliolmak hashtag’ini açtık. Çok kısa bir zamanda
TT olacak kadar çok tweet atıldı. İşte sizlere göre
“vazgeçilmezlerimizden” bazıları...
@idiltoklucu / böyle hocalarımız olduğu için gurur duymaktır
#ielliolmak : https://eksisozluk.com/entry/23052387
@ImOzge_ / #ielliolmak #iel #sarısiyah ...
@TanselAtasagun /#ielliolmak dergiye haftalarca başka isim arayıp yine
dönüp dolaşıp sarı siyah koymaktır
@sudegergeroglu / #ielliolmak russell crowe’un okul
polarınızdan istemesi gibi durumların mümkün olmasıdır
@Cerenaltinisik / #ielliolmak kaç yaşında olursan ol aidiyet duygusunu
hissetmektir.
@ipekakinci / #ielliolmak kultur haftasini aya irini’de iel korosu
konseriyle acip yildiz sarayinda yeni turku’yle bitirmektir.
@kerimcankamal / #ielliolmak uğrunda oymağın her zinde ferdi demektir..
şanlı sakaryaya candan söz vermek demektir.. adam olmak demektir..
@dileyildiz / Buradan, dershanedeki hem türk müfredatı gören
hem de nefes almadan soru çözenlere ithafen #ielliolmak
@Ulaserdogdu /#ielliolmak daha güzel geçemeyecek
bir lise hayatı yaşamaktır,
@mirfanicli / #ielliolmak
kaldırıcam bu hashtagı @metinkuş
@denkzeynep /#ielliolmak vapurdan sonraki o yokuşu
nefes nefese tırmanabilmektir
@belentoker / #ielliolmak bogazin neresinde olursan ol eminonu taraflarina gozleri
dikip liseyi bulmaya calismaktir
@zeyneperverdi/ #ielliolmak liseden bir arkadaşla otururken aynı anda İstanbul Erkek
diyince devamını laylaralaylaylay İstanbul Erkek ezgisiyle getirmektir
@AleynaMuftuoglu/ #ielliolmak sevda hocanın batak oynarken yanımıza gelip
kızacağına kızım o kadar kartı nasıl elinde tutuyosun demesidir
@canevinn / #ielliolmak haftasonu “gel hacı bahçeye çıkıp beren saatle iki fotoğraf
çektirelim” diyebilmektir
@Furkanismus Ben: “Hala, dün #ielliolmak hashtag’i ile Trending Topic olduk.” Halam:
“E sen şimdi kullanamayacak mısın Twitter’ı?”
S A R I S İ Y A H
21
XXXXX
#ielliolmak;
@BerilCelikmen / #ielliolmak tanimadigin donemlerin vedasinda
aglamaktir. Aciklayamazsin da
@banukaratass / #ielliolmak tahtada turkiye haritasini koordinaten
systeme yerlestirerek cografya kopyasi hazirlamaktir
@GoksuKoksoy / #ielliolmak kadin olsan da erkek muhabbetinin en temizini
yapabilmektir. Saskin bakislara sebep olabilmektedir.
@alpoktug / #ielliolmak hayatinin geri kalaninda burayi deli gibi ozleyecegini
bile bile istisnasiz her gun okuluna saydirmaktir, ironinin dibidir.
@kayihannedim / #ielliolmak girmediğin komite tişörtlerine
sahip olmak, tişört bolluğu yaşamaktır.
@HilalNYildirim / #ielliolmak physik 3 da waffle makinasinda pancake
yapip ustune bi de yumurta kirip afiyetle yemektir .
@hsnnsgry / #ielliolmak Darf ich auf die Toilette gehen?
@dogannelif / Geodreieck kirilmadan ielli olunmuyomus
#ielliolmak #bukacinci!?
@behlulcandanga / Bir de bizim dönemde #ielliolmak neredeyse Troçkist
olmak demekti o kadar Troçkisti bir arada görmedim daha.
@mkaramanlargil / #ielliolmak uludağa çıkarken yolda kalan otobüsten inip
“yürüyün yavru kurtlarım!” diyen hocayı takip etmektir
@hepplanhepplan / Ve son olarak #ielliolmak twitterı salladığımızı
öğrenince heyecanına, sırıtışına ve gözlerine hakim olamamaktır.
@uozuren [email protected]: #ielliolmak birisi mezun oldugunuz okulu sorarsa
universitenin adini soylememektir”
@iremyenidogan / #ielliolmak galata koprusunden
gecerken her seferinde okulum diye gostermektir
@burcinelmas / #ielliolmak kendin gibi tuhaf espirileri yapanlarin
cok oldugunu ve gulecek insanin olacagini bilmektir.
@ozan_ozalp / #ielliolmak anlayamazsiniz..
@mmmmeeerrt / #ielliolmak 12 yil gecsede mezun olali hala arada sirada o yillari
ruyanda gorup uyanmak istememektir...
S A R I S İ Y A H
23
XXXXX
#ielliolmak;
@AgahanH / #ielliolmak Torpillisi torpilsizi, sınavla gireni sınavsız gireni değil
de sağcısı solcusu Türkü Kürdü Arabı HER ŞEYİYLE kardeş olmaktır.
@AlahanAlkis / #ielliolmak Çetin Efe’nin dersinde kulaklıkları çıkarıp
Whatsappa dalmaktır.
@alaraizgic / #gaalliolmak , #ielliolmak bende gflliolmak diye hashtag mi
cikarsam gerci ne yazabiliriz ki daha kantinimiz bile yok , iste boyle :D
@arasbayrakceken / #ielliolmak Çanakkale’de ölen ağabeylerinin anısına
her gün okula siyahlar içinde gitmektir
@aysimakuscuaa / #ielliolmak daha önce görmediğin birisine, söylediğin marşı aynı
coşku ve heyecanla okumak ve sonsuz minnet duymaktır.
@Bucgul / #ielliolmak 1 kisi torpilli girerse tum Turkiyeyi
ayağa kaldirmaktir. Bizde herkes alninin teriye burdadir.
@danisekim / #ielliolmak
@ecematak / bugün nazım hikmet km’de tesadüfen 53 mezunu çok hoşsohbet bi abimizle
tanıştım sanki sınıf arkadaşımdı #ielliolmak diyorduk ya böyle bişey
@emrcnince / #ielliolmak
RT @ezgisariok / #ielliolmak gul yaylanin dibinde olmana ragmen ustundeki
okulla alakasiz seyleri gormeden gectigi andaki mutluluktur @izlenerenoglu
@KaanOzbelli / Biz ne güzel #kelliolmak #ielliolmak #sjliolmak #almanliseliolmak
yaziyoruz da Yüzüncü Yil Sehit Mehmet Bey Ögretmen Lise’li olan napicak?
@nazlibulutlar Baskaliseliolmak çok sıkıcıymış ya baksanıza yazdıklarına iyi ki
varsın #ielliolmak ihbinihbin
@newyearsprayer / #ielliolmak bir anda onlarca abla, abi ve kardeş kazanmaktır,
onları öz kardeşinden daha yakın hissetmektir, bu duyguyu başkaları anlayamaz.
@seda8kardes / #ielliolmak boğaziçi köprüsünden geçerken trafik
varsa daha uzun süre göreceğine sevinmektir...
@ygtcnylmz / Gençler okulların arasındaki kapatılan tünelleri yine açalım
diyorum. #CALliOlmak #CALlıOlmak #IELliOlmak
@zeynepgokboraa / #ielliolmak bilgi sahibi olmadan fikir sahibi
olmamaktir, aydin olmaktir, aydinlik yarinlar icin umut olmaktir.
S A R I S İ Y A H
25
XXXXX
Tansel Atasagun ’87 Sarı Siyahlıları yakından
ilgilendiren yeni bir projeye başlıyor. Kendisiyle,
yapacağı bu belgesel çalışma ve bir topluluğun
olmazsa olmazı dediği toplumsal bellek üzerine
konuştuk.
Lise Kitabi ve
Toplumsal Bellek
5ŌSRUWDM5ŌSRUWDM)RWRÛUDIà Filiz Atasagun
)RWRÛUDI Nic Ellis
Bir süredir seni elinde yeni bir dosya,
düşünür; kütüphanenin önünde ve
internet sayfaları arasında adeta
kaybolmuş görüyorum. Yeni bir projenin
ön sıkıntıları gibi duruyor tüm bu
belirtiler. Kafanda neler var?
Yeni bir proje değil aslında. Bir türlü
hayata geçiremediğim 9 senelik bir
düşünce üzerinde çalışıyorum, yeniden.
Artık çok önemli bulduğum bu düşünceyi
hayata geçirmenin zamanı geldiğini
hissediyorum.
Bahsettiğim “Lise Kitabı” projesi. Genel
olarak bir lisedeki, özel olarak İstanbul
Lisesi’ndeki yaşamın belgelenmesinden
bahsediyorum. Okulda hangi unsurlar
vardır, öğrenciler ne yaparlar, öğretmenler
nasıl görünür, nasıl davranırlar, okul
yaşamının rutini nedir, mekan-insan,
zaman-insan, eğitim-insan ve insan-insan
ilişkileri nasıldır gibi sorulara cevap veren
foto belgesel bir çalışma olacak bu.
Orta noktasına insanı koyacağın
anlaşılıyor...
Kesinlikle. Lise ile ilgili şu ana kadar
birtakım kitaplar yapıldı. Bunların pek
çoğunda benim de katkım var, biliyorsun.
Hatta Düyûn-ı Umûmiye’den İstanbul
(Erkek) Lisesi’ne kitabı için tüm binayı en
küçük köşesine kadar fotoğraflamıştım.
Ama o fotoğraflar odak noktasına binayı
koyan, mimari fotoğraflardı. Orada bile
bir binanın aslında insandan, yani onu
kafasında canlandırmış olan mimarından
ve içinde yaşamış/yaşayan insanlardan
bağımsız değerlendirilemeyeceğini
anlamıştım. Bu sonuç hem fotoğraflarımın
üslubunu etkilemiş, hem de kitap
çalışmasının içinden “Yüzeye Dokunmak”
sergisini çıkartmıştı.
İEL eksenli yayınlanan çalışmaların
neredeyse tamamı tarih-prestij diye
adlandırabileceğimiz belgesel kitap sınıfına
ait; belge ve daha önce yayınlanmış
bilgilerin bir editör tarafından derlenip
toplanması ve kaleme alınmasından
oluşuyorlar.
Bu bilgi ve belgelerin (“Mustafa Kemal’in
Yakasındaki Rozet” kitabı istisnadır)
olaylara çoğunlukla resmi tarih tarafından
baktığını söyleyebiliriz. Oysa bu binada
halen sürmekte olan bir hayat var. Bunun
belgelenmesinin, en az diğer belge ve
bilgilerin ortaya çıkarılması kadar önemli
olduğunu düşünüyorum. Çünkü gerçeklik
daha çok bu hayatın içinde.
Kitabın İçeriği
Bu kitabı eline alanlar, içinde ne görecekler?
Lise yılları pek çok açıdan insanın hayatını
akışını belirleyen çok önemli bir zaman
dilimi. Ergenlikten “adam” olmaya geçişin
yaşandığı, çevreyle bilinçli ilişkilerin
kurulduğu bir dönem. Üniversite, dolayısıyla
iş ve kişinin (ve belki de ülkenin) geleceğine
yön veren; buna rağmen en havai olan,
sorumsuzluğun en ve tek halinin yaşandığı
yıllar.
Bu yıllara ait bir görünüş, iletişim ve
davranış biçimi var. Fotoğraflarda örneğin
bu görülecek. Elbette bu işin yüzeyde kalan
S A R I S İ Y A H
27
PROJE
tarafı. Bu tip foto-belgesel çalışmalarda
derin ve farklı okumalar yapılabilir. Ne
giyiyorlar, ne yiyip, ne içiyorlar, neyi
beğeniyorlar vb yanında, neden öyle
davranıyorlar, dönem konjonktürünün
kişilerin üzerine nasıl yansıyor, dertleri,
hedefleri ne, kurallarla ilişkileri nasıl gibi…
Neden İstanbul Lisesi? Bu sorum ilk bakışta
gereksiz gibi görülebilir ve hemen “iyi de en
iyi bildiğim yer” cevabını aklına getirebilir.
Ancak diğer tarafta objektif olma durumu
var. Bu kadar içinde olduğun bir yeri ne
kadar tarafsız aktarabilirsin?
Yine de soruna ilk cevabım “en iyi bildiğim
yer” olacak. Ama kaygılarında haklısın.
İstanbul Erkek Lisesi 130 yıldır ayakta
dimdik duran bir kurum. Bu duruşundaki
en önemli faktör öğretimi yanı sıra,
eğitimli ve toplumdan kopmayan bireyler
yetiştirmesi. Günümüzde sadece “sınav”a
endeksli, soyutlanan yaşamların gittikçe
çoğaldığı düşünülürse, İEL geleneğinin
önemi ortaya çıkar. İstanbul Lisesi’nin her
şeyiyle geniş bir yelpazedeki lise yaşamı,
yetiştirdiği bireylerin ve dolayısıyla
camianın gücünün esas kaynağı. Tüm
bunlara binanın ve binanın bulunduğu
semtin öğrenciye kattığı avantajları da
eklemek gerek. İEL’yi seçmemin başlıca
nedeni bunlar. Elbette yabancısı olmadığım
fiziksel ve sosyal ortamın içinde olmak
da tercih nedenlerimden. Ve yine elbette,
bunu bir hizmet olarak görüyorum. Bu
hizmeti neden öncelikle kendi okuluma
vermeyeyim?
Çalışmayı yaparken fotoğrafçı olarak
tavrım çok fazla sosyal-belgeselci
olmayacak. Ortaya özellikle koymak
istediğim bir sorun, anlatmak istediğim
bir dert yok. Ben daha çok bir dönemin
lise yaşamına tanık olacağım. Üst
katman olarak bunu yaparken, seçtiğim
çalışma alanının geleneği olan bir okul
olması dolayısıyla alt katman olarak tüm
dönemlerin ortak tavrını da belgelemiş
olacağım. Her fotoğrafçının fotoğraflarına
kendi ideolojisini taşıdığı gerçeğini de
unutmadan ama bu tartışmalara hiç
girmeden, tarafsız olmanın buradaki
öneminin, var olanı tüm gerçekliğiyle
göstermek olduğunu söyleyebilirim.
Tekrar etmek gerekirse, anlatacağım
doğrudan İstanbul Lisesi değil, ideal
olandır. Elbette idealin belgeseli,
belgeselde örnek olanı da anlatacak.
Hikaye, altını kalın çizgilerle çizmeden, bu
çocukların hangi koşullar sonucunda böyle
yetiştiğinin hikayesi. Kitap, -bunu bağırarak
söylemeyen- İEL’ye bir övgü aslında.
Ama bunu sadece camia için ve içinde
değil, herkesi ilgilendirecek bir üslupla
yapacağım. Benim için Lise Kitabı, bir
anlamda Sarı Siyahlılar’a geçtikleri
sıraların hikayesini armağan etmenin bir
aracı olacak.
İçerden fotoğraflar üretebilmenin o
olayı/yeri/durumu en iyi anlatan yöntem
olduğunu söyleyip durursun, hatta verdiğin
derslerde de bunun altını sıkça çizersin.
Son olarak, şu an İstanbul Modern’de
sergilenen Hayallerden Gerçekler sergisinin
tabanını oluşturan işlerden biri olan
öğrenci atölyeleri “içeriden anlatıma” iyi
bir örnek. Lise kitabında da bu yöntemi mi
kullanacaksın?
Yola çıktıktan sonra belki bazı destekler
almak konusunda esnek olabilirim,
şimdiden bilemiyorum. Ama temel olarak bu
kitapta öğrenci, öğretmen veya çalışanlarla
yapılan atölyelerin fotoğrafları olmayacak.
Foto röportaj atölyelerinin avantajı çok
içeriden karelerin çekilmesini sağlaması.
Burada dezavanları benim için daha
önemli. Atölye dönemi çok uzun sürüyor ve
istikrarla götürülmesi gereken çalışmaya
ihtiyaç duyuyor. Öğrencilerin yoğunluk
açısından inişli, çıkışlı okul dönemleri,
istek ve performanslarının aynı çizgide
seyretmemesi ve mezuniyetler buna engel.
Bir diğer önemli dezavantaj ise atölye
çalışması yapılırsa, fotoğrafçıların bu sefer
de “çok fazla” içerden bakacakları, böylece
çekilenlerin sadece o döneme ait olacak
olması ve karelerin İEL’nin tarihinden,
geleneklerinden vs kopuk hale gelmesi.
Benim avantajım duyguyu bilecek kadar
içeride, bağlantıları kuracak kadar dışarıda
yer almam. Profesyonel disiplin, tecrübe vb
de cabası.
Bir Gün Sahafta…
Nasıl doğdu bu fikir?
Marmaris’teki bir anlamda münzevi
hayatımdan “kesin dönüş yapıp” tekrar
İstanbul’a geldiğimde, liseye uğradığım ilk
gün Atakan Hoca (Alan) beni yakaladı ve
mutlaka fotoğraf kulübüne destek olmalısın
dedi. Böylece Nuri Hoca’nın eşliğinde kulüp
eğitmenliği serüvenim başladı. O zaman,
içinde bulunduğum İstanbul Lisesi’ni
daha iyi gözlemleme ve kendi dönemimle
kıyaslama imkanı buldum. Çok şey
değişmiş olmasına rağmen “öğrenci olma”
ve “İEL’li öğrenci olma” durumları belli
noktalarda benzerlikler gösteriyordu. Farklı
dönemlerden mezunlarla konuştuğumda
ve şanslıysam bir iki fotoğraf gördüğümde
bunun çok eski dönemler için bile içinde
farklılıklar taşıyan aynılardan oluştuğunu
gördüm. Sonra fark ettim ki, herkesin
ulaşabildiği arşivlerde geçmiş dönemlerin
yaşantılarına ait görseller yok.
Bu düşünceyi bir sene kadar kafamda
çevirdim, notlar aldım, farklı çalışmaları
inceledim. Bir gün İstanbul Üniversitesi’nin
karşısındaki pasajların birinde en üst
S A R I S İ Y A H
29
PROJE
katta ve en dipte bir sahafın önüne atılmış,
tozdan kapağı zor belli olan “Guildford, The
Life Of The School” kitabını gördüm. Çok
sinematografik olacak ama kapağındaki
tozu ceketimin koluyla sıyırdım, hemen
yanıbaşımdaki kitap yığınının üzerine
oturdum ve tüm sayfalarına ağır ağır
baktım. Sahafın sesiyle irkildiğimde artık
ne yapacağımı biliyordum. Nic Ellis diye bir
fotoğrafçı ta Avustralya’da aynı şeye kafayı
takmış meğer. Bu röportajda kullandığımız
fotoğraflar da bu kitaba ait.
Ama üzerinden dokuz sene geçmiş. Neden
hayata geçirmedin?
Bir proje için doğru zaman en önemli
şey. Açıkçası ölü doğmasını istemedim.
Bir de birkaç kez gündeme getirmeye
çalıştım ama beni heyecanlandıracak
ortam oluşmadı. Bu işte heyecanlanmak
ve bu heyecanı sürdürebilmek çok önemli.
İş rutine bindi mi, sonuçlar da sıradan
olmaya başlar. Heyecanı yaratan konuyu
paylaştığın insan ve/ya kurumların sana
karşı tutumları, verdikleri manevi ve maddi
destek ki manevi destek olmadan diğerinin
varlığı hiç bir işe yaramıyor.
Nasıl bir yöntem izleceksin? Ne kadar
sürecek bu iş?
Belgesel bir çalışma olacak. Minimum bir
sene sürmesi gerekiyor, çok daha uzun da
sürebilir. Zira çekimleri bitirdiğimde okulla
ilgili anlatılacak eksik birşeyin kalmaması
gerekiyor. Sanıldığının tersine elime
makinayı alıp rastladığımı çekmeyeceğim.
Bu işin ön çalışması çok önemli, uzun ve
yorucu. Şimdi konu-zaman-mekan-durumçekilecek süjelerle ilgili çok geniş bir plan
hazırlıyorum. Bu plan bittiğinde önümde bir
yıl içinde İstanbul Lisesi’nde hangi resmi
ve gayrı resmi aktivitelerin, ne zaman,
nerede, ne içerikle (çekeceğim konu kim
veya nelerden oluşuyor, ne yaparlarken
vb) gerçekleştiğinin çizelgesi duruyor
olacak. Bunun içinde Çanakkale gezisi gibi
tek bir tarihe sahip olanlar, pazartesileri
yapılan bayrak törenleri gibi rutin olanlar,
ders sonrasında yatılıların vakitlerini nasıl
geçirdiği gibi değişkenlik taşıyanlar da
olacak.
Somut bir örnek vermek gerekirse;
teneffüste pota kapmayı ele alalım. Bunu
konu olarak belirlediğinizde, konuyu
anlatacak bir seri hazırlamak için alt
başlıklar olarak şunları da belirlemeniz
gerekiyor:
1. Teneffüs zilinin çalmasından az önce
fırlama hazırlıkları yapan öğrenciler 2.
Zil çalma anı 3. Sınıftan koşarak çıkanlar
(içeriden ve koridordan görünüş) 4. Potaya
varana kadar katedilen yol 5. Pota kapma
yarışını kaybedenler-kazananlar 6. Koşmaya
gerek duymadan oyuna dahil olanlar (belki
büyük sınıflar) 7. Kılık kıyafet 8. Maç içi
halleri (oyuncular, öğretmenler, seyirciler) 9.
Maç sonrası … Listeyi uzatmak mümkün.
İşte fotoğrafçı bir belgesel çalışmada
öncelikle baştan tüm bu planları belirler,
açı ve ışık gibi sayısız bileşeni birlikte
düşünür. Bunlar mutlaka yazılıp çizilir.
Elbette beklenmedik anlar olacaktır,
bunlar yaptığınız işe keyif katar. Ama
işin aslı detaylı mühendislik yapmakta.
Burada, “ne mutlu bana ki İEL’de
okumuşum ve bana analitik düşünmeyi
öğretmiş” diyorum.
Projenin bitimiyle ilgili bir süre öngörmek
zor. Minimum bir yıl olacağı kesin, çünkü
standart tarihler var mutlaka çekmeniz
gereken. Okulun ilk günü, resmi törenler,
kutlamalar gibi… Ama bunları çekmiş olanız
bile, örneğin kalorifer başında toplanmış
ikili-üçlü kız grubu ya da sigara içen öğrenci
çekmezseniz bu iş olmaz. Çekene kadar da
proje bitmez.
Fotoğrafçı Etiği
İşin etik tarafını soracaktım, konuyu oraya
getirdin. Herşeyi mi çekeceksin? Bazı anları
çeksen bile yayınlamak doğru olur mu?
Tüm sorularına tek bir yanıtım var: Hayır!
Öncelikle fotoğrafların yayınlanması
için ön koşulum o fotoğrafta yer alan
kişilerin rızasının olması. Hiçbir kişiyi ve
kurumu rencide edecek bir görüntüyü asla
kullanmayacağım. Ama bazı konular da
anlatılmalı, sigara örneğinde olduğu gibi.
Bir yandan bunu anlatmalı öbür yandan
kimseyi deşifre etmemelisiniz. Bu dengeyi
sağlamak da fotoğrafçının öncelikleri
arasında. Hemen şimdi şöyle bir kare tesvir
edebilirim: Mekan tuvalet, biri hariç tüm
kabinlerin kapıları açık. Kapalı olandan ince
bir duman tütüyor.
S A R I S İ Y A H
31
PROJE
Öğrencilerden yana sıkıntı çekeceğimi
düşünmüyorum. Hatta çoğu zaman
onlardan daha sansürcü davranacağımı
biliyorum. Beni düşündüren okul idaresi
tarafı. Çalışma esnasında ve sonrasında
statükocu olmayan, modern ve esnek
bakabilen idarecilere ihtiyacım olacak. Belki
Dernek ve Vakfın desteği bu noktada kilidi
çözebilir.
Lise koridorlarında gezinen, derslere giren
çıkan bir adam gözümün önüne geliyor.
Elinde de kocaman bir makine. Ortamda
yabancı durmamayı, meraklı, istekli ya da
sinirli bakışların objektife çevrilmesini nasıl
önleyeceksin?
Görünmez olacağım! Şaka yapmıyorum,
burada uzun uzun anlatmak olanaksız
ama bir belgesel fotoğrafçı o sınıfta duran
öğretmen masasından farklı algılanmamalı.
Barselona’daki vaftiz törenini hatırla. Aileyle
birlikte papazın burnunun dibine girdiğimde
kimse rahatsız olmamıştı. Kimsin sen diye
soracaklarına önüme geçtikleri için özür
dileyen akrabalar bile olmuştu. Üstelik
törenin resmi fotoğrafçısı vardı.
Proje sadece bir kitap projesi mi?
Kitap lokomotifi. Bunun yanıda video
çekimleri yapacak, ses kayıtları
oluşturacağım. İşin bir sergisi mutlaka
olmalı. İnternet sitesi ve fotoğraf gösterisini
diğer çıktılar olarak düşünüyorum.
Söyleşiler vb de o dönemin önemli PR
faaliyetleri olarak planlanmalı.
Beleğimiz Zayıf
Söyleşimizin başından beri pek çok defa bu
projenin öneminden bahsettin. Bunu biraz
daha açabilir misin?
Türkiye’deki pek çok topluluk gibi Sarı
Siyahlı camianın da en büyük eksiği
kayıtlı yazılı ve görsel belleğinin zayıflığı.
SarıSiyah dergisini yaparken bu eksiklik
hemen her sayıda karşıma çıkıyor.
Elimizde birkaç eski yıllık, sağdan soldan
bulunmuş bazı fotoğraflar ve Allah’tan
zamanında yapılmış az sayıda kitap
var. Yine bu dergi içindeki konulardan
hareketle bir örnek vereyim: Mezunlar
farklı dönemler farklı pilavlar yediklerini
söylüyorlar. Hani bir fotoğraf, bir menü
ya da bir okul yazısı? Pilav konusu işin
esprili tarafı. Ama kaçımız okula ilk alınan
kızların hazırlık sınıfındaki hallerini biliyor
ya da şu anki yatılılar okulun üst katındaki
devasa koğuşları?..
Söylediklerim, “fotoğrafları olsa, ne güzel
nostalji olur” diye değerlendirilebilir.
Bahsettiğim basit bir hatıra fotoğrafı
koleksiyonu değil oysa. Toplumsal ve
kurumsal bellekten bahsediyorum. Başka
bir örnek vererek konuya devam edeyim.
181. öğrenci vakası malum. O günlerin
yaşattığı tecrübe, kurumlarımıza ve okulla
ilişkisi olan bireylere bir bilgi kazardırdı.
Bu bilgi toplumsal/kurumsal hafızamıza
ne kadar doğru kaydedilirse, ileride
benzer bir olayla karşılaşıldığında o kadar
yerinde kullanılır. İşte bunu kaydetmenin
bir yöntemi de o anı yazılı ve görsel olarak
belgelemektir.
Kaydetme, görsel bombardıman altında
olduğumuz bu dönemde daha da önem
taşımaya başladı. Detayını bir sonraki
sayımızda “Toplumsal Belleği Tasarlamak”
başlığı altında ele alacağım için, işin bu
tarafını şimdilik “iktidarların fotoğrafların
oluşturduğu güçlü belleğe karşı yeni
silahının yine fotoğraf olduğunu” söyleyerek
geçmek istiyorum.
İronik… Biz işin diğer taraflarıyla devam
edelim. Bu biraz da alternatif bir tarih
oluşturma çabası değil mi?
Elbette. Bugün ile ilgili tanıklıkları geleceğe
aktarabilmemiz için belgesel fotoğrafa
ihtiyaç duyuyoruz. Belgesel fotoğrafçı,
2006’da Fotoğraf Vakfı Yayınları’ndan
çıkarttığımız Ken Light’ın kitabının ismi gibi
gerçekten de “çağının tanığı”dır.
Bağımsız ve tarafsız yapılan çalışmalar
doğal olarak resmi tarih dışında bir
çizgide seyreder. Bu tip alternatif
çalışmalar olayların çok farklı yönlerini
gösterme kabiliyetine sahiptir. Alternatif
tarih, tarihçiler için tarihin bir bakıma
gündelik olanla, sıradan insanla ilişkisini
kurmanın ve bu yolla da tarih yazımının
demokratikleşmesini sağlamanın bir
yoludur. Ulusal ve uluslararası siyasi, askeri
ve diplomatik gelişmeler kuşkusuz insanlık
tarihinin bir parçasıdır ama sıradan insanın
faaliyetleri ve çevresi de aynı şekilde tarihin
bir parçasıdır.
Kurumlar ve topluluklar da insanlar gibi
doğar, gelişir, kendi tarihlerini oluşturur,
deneyimler edinir ve özgün değerler
yaratır. Ancak bunlar genelde kayıt altına
alınmaz. Güne ayak uydurma telaşı içinde
geçmiş unutulmaya başlar. Yönetimler
ve topluluk üyeleri değişir, tarihle bağlar
zayıflar, kazanılmış deneyimler kaybolur
ve kökleşmiş değerler yitirilir. Kişilerin
bilinçlenmesini, tarihlerini unutmamalarını
ve ondan dersler çıkarmalarını sağlayan
tüm çalışmalar ise tam ters etki yaratarak
o kurum ya da topluluğun birlikte hareket
etme ve haksızlıklara karşı güç oluşturma
yeteneğine kavuşmasını destekler.
Öte yandan, kurumların ve toplulukların
hikayeleri aynı zamanda bir ülkenin sosyal,
ekonomik ve siyasal tarihinin önemli
izdüşümleridir. Yani sadece, tarih yazımının
geleneksel formlarında egemen olan
yaklaşım olan resmi tarihle o ülkenin bir
dönemini değerlendirmek eksik olur.
Bahsettiklerinden buzdağının üstünde yer
alacak “fotoğraf kitabı”nın altında geniş ve
derin bir kaygı ve sorumluluğun yattığını
anlıyorum. Uzun ve zor bir süreç seni
bekliyor. Yansımalarını birlikte yaşayacağız.
Hepimize kolay gelsin. Son söz olarak neler
söyleyeceksin?
Bugün, yarın geldiğinde geçmiş olacak.
Susan Sontag’ın yazdığı gibi, “Geçmişe
sahip çıkılırsa, geçmiş insanların kendi
tarihlerini yaratma sürecinin bütünleyici bir
parçası olursa, o zaman bütün fotoğraflar
yeniden canlı bir bağlama kavuşacaktır;
hapsolmuş anlardan çıkıp zaman içinde
var olmaya devam edecektir. Alternatif
fotoğrafın görevi, fotoğrafı toplumsal ve
siyasal belleğin bir parçası kılmaktır.”
Son sözü ise John Berger’e vererek
bitireyim: “Fotoğrafçı kendisini, dünyanın
geri kalan kesimine haber ileten biri olarak
değil, fotoğraflanan olayların konusu olan
insanların kayıt tutucusu olarak görmelidir.”
İstanbul Lisesi kitabıyla tam da bunu yapma
uğraşına girmiş bulunuyorum. Q
Guildford Gramer Okulu ile ilgili yapılan
belgesel çalışma, 12 ay süresince üretilen
fotoğraflardan oluşuyor. Projenin sahibi
fotoğrafçı Nic Ellis, Avustralya’nın önde gelen
fotoğrafçılarındandır. Pek çok ödülü vardır.
Guildford - The Life Of The School
kitabı Paul Murrey’in önsözüyle 1995
yılında Plantagenet Yayınları tarafından
yayınlanmıştır.
S A R I S İ Y A H
33
R Ö P O R TA J
Benim
GLʟHUDLOHP
Vestel Grubu’nun İnsan Kaynaklarından Sorumlu İcra Kurulu Üyeliğini
yürüten 1974 mezunumuz Necmi Kavuşturan’ın hikayesi gerçek
anlamda bir başarı öyküsü. Antep’ten İstanbul’a bir kamyonun sırtında
gelmesiyle başlıyor, vali olma hayali gerçekleşmese de, dönüm noktası
olarak tarif ettiği İstanbul Erkek Lisesi’ni kazanmasıyla başka yüksek
hedeflere doğru devam ediyor.
5ŌSRUWDMYH)RWRÛUDI+şVQş'ŌNPHFLâ
Kilisli olduğunuzu biliyoruz. İstanbul’a ne
zaman geldiniz?
1956 yılında Kilis’te doğdum. Babam orada
iş bulamayınca İstanbul’a gelmiş, bir araba
almış ve dolmuşçuluk yapmaya başlamış.
Annem, kardeşim ve ben Kilis’te kalmışız.
Sonunda babam dayanamamış ve Kilis’e
geri dönmek istemiş. Dönmek için de
arabayı satmış. Arabayı sattığında, dolmuş
şoförlüğü yaparken kazandığı paradan
daha fazlasını kazandığını fark etmiş. Gidip
borcunu ödemiş ve tekrar bir araba almış.
Sonra onu da satmış. Dolmuş şoförlüğü
yapmaktansa araba alıp satmak daha iyi
bir iş gibi gelmiş. Bunun işi olabileceğini
anlayınca da, bizi de İstanbul’a getirtti.
Ben de 1960 senesinde, dört yaşında, Bekir
Yıldız’ın romanlarındaki gibi Güneydoğu
Anadolu’dan bir kamyonun sırtında,
Antep’ten İstanbul’a geldim.
İstanbul’a dair ilk hatırladıklarınız neler?
Denizi ilk görüşümü unutamam. Harem’e
geldik ve ben denizi gördüm. Çok iyi
hatırlıyorum o günü. Bir yaz günüydü.
Garip belki ama egzoz kokusunu severim.
Çünkü Harem’de duyduğum o egzoz
kokusu, İstanbul’un kokusuydu benim için.
Okulla tanışmanız nasıl oldu? Sevdiniz mi
okulu, okumayı?
Aksaray Deneme İlkokulu diye bir ilkokul
açılmıştı. Aksaray’da oturuyorduk ve beni
o okula yazdırdılar. Çok şanslıymışım
ki, öğrenim hayatıma özel bir ilkokulda
başladım. Öyle ki, 1962 yılında olmamıza
rağmen okul tam gündü. Kare masalar
etrafında oturuyorduk, öğle yemeği
veriyorlardı, kıyafet serbestti, önlük
giyme zorunluluğu yoktu ve İngilizce
öğretiyorlardı. Bizim eve bırak kitabı,
gazete bile girmiş değildi. Allah rahmet
eylesin, bir Fatma öğretmeni vardı.
Anneme, bu çocuk çok iyi okuyabilir, ben
onunla özel olarak ilgileneceğim demiş.
Ancak ben üçüncü sınıftayken emekli oldu.
Onun yerine Ayten öğretmen diye başka bir
çok değerli öğretmenim oldu.
İlkokuldayken, diğer çocuklara nazaran
başarılı bir öğrenciydim. Ne bulursam
okuyordum. O zamanlar poşet yoktu, eski
gazetelerden kese kağıdı yapılırdı. Ben o
kese kağıtlarını açar, üzerlerindeki yazıları
bile okurdum. “Hayat Ansiklopedisi” vardı,
4 cilt. Hâlâ da durur. Sürekli A’dan Z’ye
Hayat Ansiklopedisi okurdum.
Milliyet Gazetesi’nin düzenlediği ilkokullar
arası bir bilgi yarışması vardı. Okul adına o
yarışmaya katıldım ve birinci oldum. Birinci
olan da 23 Nisan’da vali oluyordu. Vali
olmam için de bir frak giymemi istediler. O
zaman şimdiki gibi hazır şeyler yoktu. Biz
de annemle Kapalı Çarşı’ya gittik, özel frak
diktirmek için. Ama öyle bir para istendi ki,
Abilerimiz vardı, dayak
da yedik ama çok müthiş
abiler vardı aralarında...
Sayısız kardeş vardı. Onun
için aile diyorum. İEL
benim diğer ailemdi. İkinci
bile demiyorum. Bir-iki
ayrımı yapmıyorum, diğer
ailemdi.
frak diktirmemiz mümkün değildi. Annem
radikal bir karar alarak vazgeçti. Bir terzi
arkadaşı vardı, bana onun yerine yavrukurt
kıyafeti diktirdi. Benim valilik işi de suya
düştü. Benim yerime başka bir çocuk vali
oldu. Büyük bir travma yaşadım. O zaman
annem “Ne bu kadar üzülüyorsun, oyun
gibi vali olmak da neymiş… İnşallah sen
büyüyünce hakiki vali olursun” dedi. Ben
de o gün “hakiki vali” olmaya karar verdim.
İlkokuldan sonra babamın bir arkadaşı,
babama beni İstanbul Erkek Lisesi’nin
imtihanlarına sokmasını söylemiş.
Çevremizde birçok çocuk sınavlara
hazırlanıyor, ders alıyor, okulda kurslara
gidiyordu. Ben hiç kursa gitmeden, ders
almadan girdim sınava ve kazandım
İstanbul Erkek Lisesi’nin sınavını.
Yatılı mıydınız?
Yatılıydım. Ama okulun ilk günü
yatılı olduğumu algılayamamıştım.
Zannediyorum ki, 15:30’a kadar okul var,
öğlen veya akşamüzeri burada yatılacak,
ama dinlenmek için…
İstanbul Erkek Lisesi nasıl bir yerdi sizin
için?
Lise benim için gerçekten bir aile
gibiydi. Ama öğretmenlerimi çok fazla
anne baba ile özleştiremem, anne
baba tarzı öğretmenler yoktu o yıllar.
Öğretmenlerimiz, Türk-Alman ayrımı
yapmıyorum, genelde sıcak, olumlu, dost
ve sevecen değillerdi. Sadece Almanca
hocamız Herr Schleier’i ayrı bir yere
koymak lazım. Schleier çok önemli ve
değerli bir adamdı. Bir de bana hazırlık
sınıfında müthiş destek veren, bütün
Türk klasik romanlarını okutturan, onları
yazdıran, sözlü anlattıran, dolayısıyla
yazma ve konuşma ile ilgili becerileri
kazandıran etüt abim vardı: Nihat Ağabey.
Gerçek bir abidir benim için... Büyük
sınıflarda da abilerimiz vardı, dayak
da yedik ama çok müthiş abiler vardı
aralarında... Sayısız kardeş vardı. Onun
için aile diyorum. İEL benim diğer ailemdi.
İkinci bile demiyorum. Bir-iki ayrımı
yapmıyorum, diğer ailemdi.
Nasıl bir öğrenciydiniz?
Okulu evde yapamadığım her şeyi
yapmamı sağlayan bir ortam olarak gören
bir öğrenciydim. Yani eğlenme, oynama,
gezme, dolaşma, arkadaşlık ve haşarılık
yapma yeriydi benim için. Ama aynı
zamanda derslere de yeterince çalışan, 10
üzerinden 6-7 arası bir öğrenciydim. Hiç
sınıfta kalmadım. Temelde disiplinli bir
öğrenciydim. Çok planlı ve programlıydım.
Biz ilkokulu da, hazırlığı da, ortaokulu
da, liseyi de hep bitirme sınavları ile
bitirdik. Bütün dersler 10 bile olsa bitirme
sınavlarına girerdik. O sınav dönemlerinde
her günün programını yapardım, sabah
S A R I S İ Y A H
35
R Ö P O R TA J
İnsanın hayattaki
hedefi kendi ile barışık,
kendine iç dünyası ile
yeten, çevresi tarafından
sevilen, saygı gören,
mutlu bir insan olmak
olmalı. Bunlar olmazsa
olmaz.
duyguyu şimdi okula gittiğimde hala
hissediyorum.
kalktığımda ne giyeceğime kadar her şeyi
yazardım. Hala da öyle bir düzen içindedir
iş hayatım.
“İstanbul Erkekli olmak” nasıl bir duygu?
Ben bugün bir yerlere geldiysem, gerçekten
orada geçirdiğim 7 yıl sayesindedir. Şimdi
geriye dönüp baktığımda çok şanslı
olduğumu düşünüyorum ve bu şanslardan
en büyüğü de İstanbul Erkek Lisesi’nde
okumuş, özellikle de yatılı okumuş olmak.
Aile terbiyesi ve disiplini olarak, iyi bir insan
olma yönünde, ailemden almam gereken
her şeyi aldım. Fakat öğrenim anlamında,
bilim anlamında, yaşam anlamında ne
aldıysam, 11-18 yaşları arasında İEL’den
aldım. Orada aldıklarımın üzerine her gün
bir şey koydum hepimiz gibi, ama o temel o
kadar köklü ki…
Lise yıllarınıza dair olumsuz bir duygunuz
var mı?
Öğrenciyken, Herr Benz diye bir matematik
ve fizik hocamız vardı. Beni negatif
etkileyen, ama o negatif etkinin olumlu
sonuçlar doğurmasına da neden olan
kişidir Benz. Bir gün bana, “Sen bu okulu
bitiremezsin, git bir an önce başka bir
okula gir. Buradan mezun olamazsın”,
dedi. “Olurum”, dedim. “Olamazsın,
benden geçemezsin en azından”, dedi.
Ama onun dersinden geçtim. Bu defa,
“Geçsen bile, üniversiteyi kazanamazsın”,
dedi. Üniversiteyi kazandıktan sonra
yanına gittim. Bu kez “Kazansan bile adam
olmazsın” dedi. Hiç unutmuyorum o lafını.
Gerçekten, 17-18 yaşındaki Türk gençlerine
kastı olan, sanki bunun için özel olarak
görevlendirilmiş bir insan gibiydi. Gençlere
ve çocuklara karşı bu kadar acımasız
olmayı çok rahatsız edici buluyorum.
Valilik kararınıza ne oldu? Liseden sonra
bu hedefe yöneldiniz mi?
İlk hedef vali olmaktı, evet. Vali olma
kararım hiç değişmemişti. Nasıl vali olunur
diye araştırınca da Mülkiye’ye gidersem
vali olacağımı anladım ve Mülkiye’ye
girdim. Ama kader bana öyle bir yol çizdi
ki, bankacı oldum. Bankacı olmak gibi
bir hedefim hiç yoktu. Ama daha sonra
gördüm ki, insanın hayattaki hedefi kendi
ile barışık, kendine iç dünyası ile yeten,
çevresi tarafından sevilen, saygı gören,
mutlu bir insan olmak olmalı. Bunlar
olmazsa olmaz. Mesleki olarak en iyi
konuma gelseniz bile, bunlar olmazsa o
konumdan tatmin olmayan biri olabilirsiniz.
Lisenin olmazsa olmazı ne sizce?
Okul binasının büyük ana kapısı... O büyük
kapıdan geçtiğimde hissettiğim duygu
çok özel bir duygu. O kapıdan girdiğinde
bambaşka bir dünyaya geçersin. Aynı
Peki sizin döneminizde lisenin olmazsa
olmaz karakteri kimdi?
Dış kapıda duran Fahri Ağabey… Birçok
hocanın adı hatırlanmazken Fahri
Ağabey’in adı unutulmaz. Revirdeki
Satılmış Ağabey’i de önemli bir karakter
olarak görüyorum. Bizim o Hababam Sınıfı
mantığı içinde bunlar özel adamlardı.
Ama bir Mahmut Hocamız var mıydı
dersek; benim için o biraz Herr Schleier’di.
Almanca hocamız olarak, insan olarak
gerçekten ondan çok şey öğrenmiştim ben.
Değerli bir insandı.
Türk hocalarımıza baktığımızda, Nurettin
Topçu çok özel bir karakterdi. Biz onu
yeterince algılayamadık o dönem. Şimdiki
aklım olsa, Nurettin Topçu hocadan feyz
almak, onu dinlemek, onunla sohbet
edebilmek, tartışabilmek çok isterdim.
Liseye dair, olursa ne güzel olur dediğiniz
bir şey var mı?
Üniversitemiz olmalı... Bu olursa çok
güzel olur. Bizim okuldan mezun olanların
çok azı benim gibi hukuk veya siyasal
okumuş insanlar. Büyük bir bölümü tıp
ve mühendislik okumuş, toplumda maddi
manevi çok iyi konuma gelmiş abilerimiz,
kardeşlerimiz. Dolayısıyla, bizim muhakkak
bir üniversitemiz olması ve mutlaka bunun
bir çözümü bulunması gerekir. Bunun
çözümü önde gelen mezunların bir araya
gelmesi ile olur. O zaman bu yapılabilir.
Ben böyle bir şey olsa, maddi manevi çok
büyük destek olmak isterim. İstanbul Erkek
Lisesi’nin devamı olan bir üniversite şart
diye düşünüyorum. Q
hayalgücüO[LVMMBOËO
www.hayalgucutanitim.com
S A R I S
İ Y A H
37
SPOR
'VUCPMVO&SLFLMJÙJ
#FÚMJL:FNF,BZHÎTÎ*
<D]à7DQàO%RUD
)RWRÛUDIVitaliy Valishevskiy
Futbol dünyasının nasıl “erkek” bir
dünya olduğunu uzun uzun tasvir etmeye
hacet var mı? Oyunun kendisinden çok,
oyun etrafında kurulan dünyadan söz
ediyorum. Futbol maçı izleyen erkeklerin
gümbürtülü beraberliği, erkekçe bir
otarşi dilidir. Başka herkese ve bütün
dünyaya karşı, iyi ihtimalle koyu bir
kayıtsızlığın, o kadar iyi olmayan bir
ihtimalle saldırgan bir meydan okumanın
dumanı tüter o dilin üstünde. Futbol
üzerine tatlı tatlı veya asabiyetle atışan
erkekler, erkek gürültücülüğünün temel
birimlerindendirler. Mütehakkim jestler,
çalımlar, kabarmalar, iri iddialarla,
horozluk talimi yapılır buralarda. Yakın
zamana kadar, oğlan çocuğunun abi/
amca/dayı tarafından “ilk maçına”
götürülmesi, neredeyse ilk genelev
ziyaretine denk bir “erkekliğe geçiş”
ritüeli olarak yaşanırdı. Futbol dünyasına
katılmak, erkek dünyasına girmenin,
erkek olmanın ana yollarından biridir.
Futbolun “erkek oyunu” olarak takdis
edildiği malum. Oğlanlar bunu daha
ufacıkken, okulda, mahallede top
oynarken işitmeye başlarlar. Darbelere
maruz kaldıklarında, yere yıkıldıklarında,
suratlarına, böğürlerine, pipilerine okkalı
bir top yediklerinde, etraftan naralanırlar:
“Erkek oyunu oğlum bu!” Anneden
kopamayan, dünya ve başkaları ile kendisi
arasındaki ayrımları kuramayan, “her şeye
kadirlik” fantezilerini aşamayan, böylesi
bir iç içelik, akışkanlık içinde ilişkilerini
ve kendini konumlandırmakta güçlük
çeken erkek, bilinçdışı bir tepkiyle sertlik
imgelerine sarılarak ve yumuşak görünen
Rusya’da homoseksüellerle ilgili çıkan yasanın ardından, İngiliz Stonewall sivil
toplum örgütü 2013’te homoseksüellere destek kampanyası başlattı. Kuruluş
İngiliz ve İskoç takım oyuncularına gökkuşağı renginde ayakkabı bağları
gönderdi ve destek istedi. Marsilya’da oynayan İngiliz Joey Barton bağları
kullanan ilk futbolcu oldu.
her şeye, yumuşaklık imgesine savaş
açarak bu zaafını örtmeye çalışır. “Sert
oyun” olarak futbol, olgunlaşamayan
erkeklerin, ebedi ergenlerin yaralarına
merhem çalar.
Oğlanlar ve ergenlerin futbol
oynarken ölümcül bir endişeleri,
“beşlik yemek”tir: topun bacak
aralarından geçmesi! Futbol folklorunda
“delinmeyi”, “namusun gitmesini”
simgeler bu; “folloş oldu” derler. Sanki
erkekliğini kaybetmenin, karı ya da ibne
durumuna düşmenin simgesidir. Bazı
fırlamalar rakip oyunculara bacak arası
yapmaya konsantre olarak oynar, çokları
çalım veya gol yememek kadar bacak
aralarının harim-i ismetini kollamaya
bakarlar. Bu provakasyonun içe işlediği
ortamlarda beşlik, habis bir eril zafer
sevinciyle kutlanır. Üst düzey maçlarda
bile, bir bacak arasının, tribünlerde
neredeyse gole denk bir sevinç dalgası
kopardığına rastlayabilirsiniz. Erkekliğini
kaybetmenin “an meselesi” olduğu
bir dünyada, cinsi kimliğinin şerefini
tehditlerden korumak için her an tetik
durmak gerektiği “şuuruyla” yaşayan
müteyakkız erkekliğin tipik bir simgesidir
bu “beşlik yeme” kaygısı!
Futbol ortamı, erkek homososyalliğinin
en güçlü kalelerinden biri. Erkek erkeğe
“takılmanın” kurtarılmış bölgesi. Erkek
otarşisinin vaat edilmiş ülkesi. Türlü
müskirat ve mükeyyifatın harman olduğu
sehpaların arkasında kanepeye yayılmış
“geyik yaparak” maç izleyen adamların
manzarası, modern şehirli orta sınıf
erkekliğinin natürmortudur. Tribünde, ana
kapıların üzerindeki “demirin üstü” tabir
edilen kesimde, bir halay helezonu halinde
omuz omuza, göğüs göğüse, zıp zıp (bazen
“zıpla, zıpla, zıplamayan ibne” diye tempo
tutarak) tezahürat yapan delikanlılarınki,
daha ateşli bir “erkek-erkeğe” halidir –
belki homoerotik heyecanlar da tesbit
edenler çıkacaktır orada.
Futbol oyununun kendisinin, “güzel
oyun”un, burada bahsettiğim ebedi
ergenlik fantezilerini, mütehakkim erkek
kimliğini ve sair habaseti dikte ettiğini
söyleyemeyiz. Futbol alt-kültüründe
başka politik, sosyal, kültürel değerlerin
yeşerdiğine de tanığız. Sözgelimi,
skordan bağımsız olarak maçı bir ortak
eğlence olarak yaşayan ve başka kimseyi
değil sadece her nevi mütehakkimi hor
gören taraftar geleneğiyle, “alternatif”
futbolseverlerin dünya çapındaki kült
kulübü olan FC St. Pauli Başkanı, 2003’ten
beri, deklare bir geydir. Bu arada, meraklısı,
Uluslararası Gey ve Lezbiyen Futbol
Federasyonu’nun internet sitesine bakabilir
(http://www.iglfa.org), mesela ağustos
ayında Amerika’da düzenlenecek olan Gey
ve Lezbiyen dünya futbol şampiyonası
hakkında bilgi alabilir.
Bir süre önce Bursasporlu Esnaflar
Derneği’nin, eşcinsel, biseksüel, travesti
ve transseksüellerin yürüyüşüne karşı
halkı açıkça lince davet ettiğini hatırlıyor
musunuz? Yürüyüşü engelleyen taşlı sopalı
saldırganlar, dernek merkezine sığınan
bu insanları saatlerce mahsur tutmuştu.
“Bir avuç dönme, dua edin polise” diye
bağırıyorlardı. Bu dehşet verici şiddet
ve celal ve onun ardında yatan endişeler
üzerine bir düşünün isterseniz. Q
* Çizgi Açığı - Futbol Yazıları Çiziler, Tanıl Bora –
Turgut Yüksel, İletişim Yayınları, 2013
Bu yazının uzun bir versiyonu, KAOS GL
dergisinin Mayıs 2007 sayısında yayınlanmıştı.
S A R I S İ Y A H
39
XXXXX
Ý&-)BSBQ0MNBEBO
Teknik bir konuda usule uygun yazı
yazmayı severim, çünkü zahmetsizdir;
nereye ne koyacağın kurallara tabidir,
klavye başına oturduğunda memur gibi
işini yaparsın ve çok sancılanmadan
mesain biter. Ancak, Tansel Abi’nin dergi
için yazıya dökülmesini istediği bazı
fikirler uzun bir süre bembeyaz bir word
sayfasına bakmama sebep oluyor:
- Canberk, bu sayımızın konusu İEL’nin
olmazsa olmazları.
- ???
Konunun bana ilk düşündürdüğü,
okulla ilgili ilk akla gelen kavramları
sıraladığımda hiçbir olmazsa olmazımın
olmaması. Hemen hepsinden kolaylıkla
vazgeçebilirim. Oldum olası lisede
sarı gömlekle dolaşmayı ve depresif
gotik kızları çağrıştıran siyahı hiç
sevmemişimdir. Ayrıca renklerin anlamı,
yani sarının hastane, siyahın da ölüm
çağrışımı, hala bana okula yeni başlayan 14
yaşında bir çocuğa anlatılmayacak kadar
tatsız gelir. Bana küçücüklük hissini veren
bina içinde hiç rahat hissedememişimdir
kendimi. 1990 doğumluyum, rozet takacak
bir cekete bile ihtiyacım olmuyor henüz,
çok şükür. Aşure derseniz, 24 yaşımla
İtalyan Lisesi’nin senede bir bedava
sınırsız pizza günü var, derim. İstanbulspor
belki benim vazgeçilmezim ama çoğunluk
için öyle olmadığı aşikâr, geriye ne kaldı
sahi? Sakın Almanca demeyin, eminim ki
çoğumuzun ilk vazgeçtiği o olmuştur.
Peki o zaman, bu dergide işim ne?
Neden 13 sayıdır derginin değişmeyen
demirbaşlarından biri olarak künyede
ismim yer alıyor? Cevabı, baştan sona
öznel olan bu yazıda. İspatlamaya
zahmet etmeyecek kadar güvenle öne
sürdüğüm tez odur ki, burada hayatımıza
giren insanlar aslında bizim olmazsa
olmazlarımızdır. O insanlar var olduğu
sürece renk de, arma da, bina da anlam
kazanıyor. Binanın içinde aradığını
bulamayınca kırılıyor insan. Bina soğuk bir
yer, hayatının beş senesini içinde geçirsen
bile, tanıdığın kalmayınca içinde, birden
yabancı oluyorsun.
Ben en çok okulumda yabancı olmaktan
korkuyorum, bugün bile. Beni okulumda
hissettiren şey, Haydar Abi’nin birkaç ay
arayla okula uğradığımda “Vay koçum
benim, nerelerdesin?” diye gülmesi;
daha dış kapının girişindeyken en az 30
metre mesafeden bir karış sakalı görüp
“Beygovaaaa, gel buraya” seslenişiyle,
mezuniyetten sonra bile Gül Yayla’nın
beni üç buçuk attırabilmesi; Metin
Kuş’un Bob Ross misali “Belki şurda
dersten kaçmış bir öğrenci vardır”
düşüncesiyle bahçede hiperaktif öğrenci
avına çıkması; İdris Hoca’nın şöyle bir
göz süzüşü; Seyit Hoca’nın “Nasılsın
oğlum?” demesi ve onun avuçlarında
küçülüveren koca kafam... O Seyit Hoca ki
babamın vefatından 3 ay sonra başladığım
okulda, sırf babama benziyor diye yüzüne
bakmak istemeyip her seferinde başımı
çevirdiğim, uzaklaşmaya çalıştığım halde
“Nedir bu çocuğun sıkıntısı acaba?”
<D]à&DQEHUN%H\JRYDâ
)RWRÛUDI7DQVHO$WDVDJXQâ
diye, bir şekilde peşime düşmüştür. Bu
yazıyı okumuyorsa hala bilemeyecek
ki, her “Nasılsın oğlum?” sorusundan
sonra tuvalete gidip ağlamışımdır.
Reenkarnasyon varsa, babam o vücutta
yeniden çıkmıştır karşıma sanki.
Okul binasının üzerimde etkisi, olsa
olsa binanın içinde zamanın donduğuna
bir şekilde inanabilmem. Kapıdan her
içeri girdiğimde, sanki tekrar liseliyim,
etrafta “kardeşim” dediğim adını
bilmediklerimse sınıf arkadaşlarım. Bu
gözlerle baktığınızda, her şey aynı yerde
ve tek bir zaman diliminde. Bu yüzden
Gül Yayla “Beygovaa” diye bağırdığında
elimin sakalıma gitmesi. İşte her şey
bu kadar gerçekken, insan bir de Necati
Hocasının odasına gidip bir çayını içmek
istiyor. Muhittin Hocanın birinci sınıflara
askerliğini anlatışını kapıya kulağını
dayayıp dinlemek, Halil Parlak’ın son sınıf
öğrencileriyle tatlı tatlı sohbet etmesini
izlemek istiyor. Öğrenciyken de, mezun
olduktan sonra da bir türlü sevemediğim,
okulda başımın beladan kurtulmamasının
müsebbibi Atakan Hoca’nın bile
görünmesini istiyor gönül. Tabii ki kimse
son bıraktığımız haliyle kalmayacak (Ali
Abi hariç); Hasan Abi’nin saça ak düşmüş,
Enver Abi’nin göbek almış yürümüş...
Ama son bıraktığımız yerde kalmaları,
eğer aklımızı başımıza toplayıp azıcık da
zahmet edebilirsek pek mümkün. Yukarıda
saydığım isimler, ancak gittikten sonra
okulun niteliğini kaybetmemesi için özel
bir statüye kavuşması gerektiği tartışılır
oldu. Ba’de harabi’l-Basra!
Korunan şeyler de var: Okulun adı İstanbul
Lisesi olmasına rağmen hala İstanbul
Erkek Lisesi olarak biliniyor. Toplumsal
bellek ismi koruyor. Arma, hukukun
koruması altında. Ama mesela binada
durum ne? Nasıl bir korumayla otel,
kongre ve sergi sarayı ya da AVM olmaktan
kurtarıyoruz onu. Bir gün gazetelerde şöyle
ilanlar görmeyeceğimizin garantisi ne :
“Cağaloğlu’da Yeni Bir Alışveriş Merkezi:
İELİUM.” Yaşadığımız günler, bu satırlara
“yok artık” deme imkânı bile vermiyor
maalesef.
Bu yazı, en küçük kardeşlerinizden biri
tarafından yazıldı, haliyle yumuşak bir sonla
bitecek: Lütfen derslerimize günü gününe
çalışalım, sadece sınav haftası geldiğinde
değil. Son dakikada yapılan çalışma
bu sınavların bazılarından kalmamıza
(Necati Hocalar meselesi), bazılarından da
düşük notlarla ucu ucuna (bina meselesi)
geçmemize neden oluyor. Aynı yaraları
tekrar tekrar almamak için yapılacak
bir şey var, doğru düzgün örgütlenmeyi
başarıp gelecek projelerine odaklanmak.
Geleceğimizin projelerine. Bu dergide
yazılıp çizilen değerlerin korumasını hiçbir
hayır sahibi vatandaş üstlenmeyecek, yine
ancak biz yaparsak yaparız. Belki özel bir
statü, belki uzun zamandır ismi olan, cismi
olamayan üniversitenin açılması yardımcı
olacak bize.
İyi şeyler için çalışalım. Çalışalım,
oturmayalım öyle. Q
S A R I S İ Y A H
41
R Ö P O R TA J
İstanbul Lisesi’ni doyuran, okulun “olmazsa olmaz”ı Ayhan Usta
gerçekleri bu röportajda açıkladı. Yılların kırmızı pilavı ne zaman iç
pilav oldu? Nasıl yeniden kırmızısını buldu? Aşurenin sırrı ne? Gül
suyu mu?.. Yoksa gül suyuna gerek yok mu? Bu yemekhaneden kaç
kişilik yemek çıkıyor? Talaş böreğinin içindeki soğan nasıl ölüyor?
Ondan Sonra "GJZFU Olsun
Röportaj A. Aylin Çalap
)RWRÛUDI Hakan Gündüz
En baştan başlayalım…
Ben Giresun Görele’liyim. Eski mezunlar
bilir; buranın en önceki aşçıbaşısı Kazım
İmat, benim babamın amcası… 1960- 70’li
yıllarda bu pansiyon binası yokken, ana
binadaki yemekhanede o görevliymiş.
Onun yardımcıları da bizim akrabalarımız.
1980’lerin sonunda, ben 18 yaşındayken,
burada elemana ihtiyaç olmuş. Onlar
çağırdılar, ben de 1989 yılında İstanbul’a
geldim ve yemekhanede çalışmaya başladım.
Kazım Amca ve o dönem yine burada çalışan
Halil Amca benim ustalarım oldular.
Siz aynı zamanda akrabalarınızı da
çağırmışsınız, neredeyse okulda
çalışanların çoğu sizin memleketten…
Bizim burada çalışmaya başladığımız
dönemin idarecileri bizi çok sevdi.
Çünkü canla başla çalışıyor ve hiçbir
işten kaçmıyorduk. Evet, ben mutfakta
çalışıyordum ama müdürümüz bana
kaloriferi yak dediğinde onu da
yapıyordum. Kazan dairesinde sıkıntı
varsa, orada da çalışıyordum. Yirmi ton
kömür geldiğinde, o kömürleri kalorifer
dairesine indiriyordum.
O dönemde, bazı çalışanlar emekli oldu.
Bizim de böyle canla başla çalıştığımızı
gördükleri için tanıdığımız, bizim gibi
çalışacak eleman var mı diye bize
sordular. Biz de köyde arkadaşlarımız
var, onları çağıralım mı diye sorduk.
Onlar da, biz size güveniyoruz, sizin
gibilerse çağırın gelsinler dediler. Biz
de tanıdıklarımızı çağırdık. Beytullah,
Abdullah Kardaşlar geldiler ve Görele’den
15-20 kişi olduk.
Yemek yapmakla, mutfak işleriyle aranız
nasıldı?
Yemek yapmayı hiç bilmiyordum. Köyden
çıktım, buraya geldim. Yemekhanede çırak
olarak göreve başladım. 1993 senesinde
ustalar emekli oldu ve ben aşçıbaşı
görevini aldım. Ne öğrendiysem buranın
mutfağında öğrendim.
Mutfak işini sevdiniz o zaman?
Tabii, hem sevdim, hem de sevildim ve
dört sene sonra aşçıbaşı oldum. Ama
çok çalıştım. Ayrıca 1989-99 yılları
arasında pansiyonda yatılı kaldım. Arada
askere gittim geldim. Geldikten sonra
yeniden göreve başladım. Hala görevimin
başındayım.
İlk zamanlar zor oldu mu sizin için?
Hiç zorlanmadım. Bir de o zamanlarda
personel sayısı daha çoktu. 30-35 kişi
kadardık. Gündüz çalışıyorduk. Hepimiz
pansiyonda kalıyorduk. Akşam da oturup
beraber muhabbet ediyorduk. Vakit, hiç
sıkılmadan, çabucak geçiyordu. Evimiz
gibiydi, burası. Benim için hala öyle…
Çünkü ömrümün 24 senesi burada geçti.
O dönemler, yaz kış fark etmez, dışarıya
çıkıp bir yerlerde dolaşsak bile, İstanbul
Lisesi’nin bahçesine geldiğimizde
rahatlıyorduk. Kendi evine, kendi ailenin
içine gelmiş gibi bir rahatlama ve huzur
duyuyorduk.
Öğrencilerle ve öğretmenlerle iletişimiz
nasıldı?
Çok iyiydi. Hiçbir sıkıntımız olmadı. 24
yılımın her günü çok iyi geçti. Öğrencilerle
top oynuyorduk. Dertleşiyorduk
kimi zaman. Ben burada çalışmaya
başladığımdan beri beş ya da altı idareci
ile çalıştım. Şükürler olsun, hiçbiriyle
bir sorun yaşamadık. Hepsiyle çok
rahat çalıştık. Şimdi özel günlerimizde
görüştüğümüzde hepsiyle bir araya
geliyoruz. Birbirimize saygı, sevgi,
hoşgörü içerisinde sarılıyoruz. Eski
mezunlarımızı dernek toplantılarında
ya da aşure günlerinde gördüğümüz
zaman mutlu oluyoruz. Çünkü kimisi
doktor olmuş, kimisi mühendis olmuş,
kimisi evlenmiş… Hatta bana sen hiç
yaşlanmıyorsun, bunun sırrı ne diye
soranlar oluyor, onlara tavsiyelerde
bulunuyorum.
21 yıldır mutfaktaki her şey sizden mi
soruluyor?
Evet, 21 yıldır buranın sorumlusu benim.
Ve bunca yıl geçti, bir sıkıntımız olmadı,
çok şükür.
Ekibiniz kaç kişi ve hangi görevdeler?
Yemekhane, mutfak, bulaşıkhane ve
öğretmenler yemekhanesinde toplam
11 kişi çalışıyoruz. Ben dahil, 6 kişi aşçı
ve aşçı yardımcısı, 2 kişi yemekhanede
garson,2 kişi bulaşıkçı ve 1 kişi de
öğretmenler yemekhanesinde çalışıyor.
Bu 11 kişi, yemeği hazırlıyor, sunuyor,
sonrasında topluyor, yıkıyor ve temizliyor.
Her gün kaç kişiye yemek çıkıyor?
Bu her sene değişiyor. Mesela bu sene,
300’ün üzerinde yatılı öğrencimiz var.
Bunun yanında öğle 630 öğrenci daha var.
Öğretmenler ve misafirleri de hesaplarsak,
nereden baksak 750 kişiye öğle yemeği
çıkıyor. Ekibimle, 300 kişiye sabah kahvaltısı,
750 kişiye öğle yemeği, 300 kişiye de akşam
yemeği ve son altı senedir çocuklar yatmadan
önce verdiğimiz kuşluk dediğimiz öğünü de
300 kişiden hesaplarsak her gün yaklaşık
1700 kişilik yemek çıkıyoruz.
En az kaç kişiye yemek yapıyorsunuz?
Hafta sonu 120 -130 kişi daimi yatılı kalıyor.
Zaten bizim en küçük tenceremiz 130 kişilik
yani…
Az kişiye yemek yapmak sizi zorluyor mu
bunca yıldan sonra?
Tabii, biz büyük tencereye alıştık. Bize elli kilo
pirinçten pilav yapmak, iki bardak pirinçten
yapmaktan daha basit geliyor. Çünkü onun
tuzunu, suyunu daha iyi biliyoruz.
İstanbul Lisesi’nin geleneksel günü aşure
günü mü, pilav günü mü, isim konusunda
bir soru işareti var?
İstanbul Lisesi’nin geleneksel buluşması
aşure günüdür. Ben 24 senedir aşure günü
diye biliyorum. Aşure gününde geleneksel
kırmızı pilavımızı da ikram ediyoruz, belki o
yüzden isim konusu karışmıştır.
Kırmızı pilav mı iç pilav mı diye de bir soru
var ayrıca?
Biz geldiğimiz seneden itibaren kırmızı
pilav yaptık. İstanbul Lisesi’nin pilavı ve
özelliği kırmızı pilavdır. Bizim aslımız,
kırmızı pilavdır.
Peki, bu karışıklığın sebebi ne?
Şöyle ki; beş altı sene önce mezunlar
derneğinde bir yönetim değişikliği
olmuştu. Oradan birkaç kişi, bu bizim
yıllarda, 60’lı yıllardan bahsediyorlar,
pilav kırmızı pilav değildi, iç pilavdı,
diye iddia ettiler. Bunun üzerine o
dönemki dernek yönetimiyle benim de
katıldığım bir toplantı yaptık. Bizden
iç pilav, ayran ve aşure yapmamızı
istediler. Biz de yaptık ve bir akşam
S A R I S İ Y A H
43
R Ö P O R TA J
Ayhan Usta’dan Talaş Böreği tarifi
Hamur için malzemeler:
Un / Asta yağı / Yumurta / Sirke / Tuz / Su
İç için malzemeler:
Et / soğan / maydanoz
öğretmenler yemekhanesinde sunduk,
onlara. Bunun üzerine, onların isteğiyle
kırmızı pilav iç pilava döndü ve birkaç
sene kırmızı pilav değil, iç pilav yaptık.
Oysa benden yirmi yıl önceki usta
rahmetli Halil Dayı İstanbul Lisesi’nin
pilavının kırmızı pilav olduğunu söylerdi
hep. Kırmızı pilavdan iç pilava geçtiğimiz
dönemlerdeki aşure günlerinde bazı
eski mezunların arasında bu yüzden
tartışmalar da oldu. Lisenin vakfının
onursal başkanı Müfit Dedemiz vardı,
o da; böyle şey olur mu, biz yıllardır
kırmızı pilav yiyorduk, sen bunu nereden
çıkardın diye bana çıkışmıştı. Ben
de, biz böyle istemedik, yönetim ne
istediyse onu yaptık, dedim. İç pilav bir
süre devam etti. Ama neyse ki, geçen
sene değiştirdik sistemi.
Unu mermerin üzerine bir havuz haline getirecek
şekilde döküyoruz. Eğer bir kilo un koyduysak, beş
yumurta kırıyoruz. Bir çay bardağı, yeterince tuz ve
ılık su ekleyerek hamuru güzelce yoğuruyoruz. Hamur
kulak memesi kıvamına geldiğinde merdaneyle hamuru
açıyoruz. İçine asta yağını ince ince kıyarak yayıyoruz.
Sonra hamuru kapatıp dinlenmeye bırakıyoruz. 15-20
dakika dinlendikten sonra tekrar merdaneyle açıp tekrar
kapatıp, yine dinlenmeye bırakıyoruz. Bu dinlendirmeyi
en az üç kere yapmak lazım ki o asta yağı hamurun içine
iyice işlesin. Sonra hamuru yumurta büyüklüğünde ya
da biraz daha büyük kesip top haline getiriyoruz. Top
haline getirdikten sonra ince yağla birlikte merdaneyle
tekrar açıyoruz. Bir mendil büyüklüğünde açtığımız
hamurun içine et / peynir ya da ıspanak koyuyoruz. Biz
genelde yağsız ince kıyılmış et tercih ediyoruz. Et, kıyma
değil, bıçakla doğranan ince parça etlerden olmalı. İçine
koymadan önce eti kavuruyoruz. Kavurduğumuz etin
içerisine bir miktar soğan, biraz maydanoz ve pul biber
atıyoruz. Soğanı tam pişirmiyoruz, soğan yarı ölü bir
haldeyken hazırladığımız içi ocaktan alıyoruz. Sonra
hazırladığımız içi mendil büyüklüğünde açmış olduğumuz
hamurun içine koyup katlıyoruz. Üzerlerini yumurta sarısı
sürüyoruz. İsteğe göre üzerine susam da koyulabilir. Tüm
bunları yaptıktan sonra, biraz daha dinlendiriyoruz ve
fırına atıp pişiriyoruz. Ondan sonra da afiyet olsun.
Kırmızı pilavın tarifi nedir peki?
Etli ve salçalı pilava kırmızı pilav demişler.
Yapımı şöyle, önce eti pişiriyorsunuz,
sonra salça katıyorsunuz, pirinci de döküp
kavurduğunuz zaman et ve salça pirinçle
harmanlanıyor. Sonuçta bu karışım,
geleneksel etli pilavımız oluyor. Şimdi her
ne kadar bu tarifi versek de, evde ne kadar
iyi pilav ya da aşure yaparsan yap, İstanbul
Lisesi’nin pilavı ve aşuresi farklıdır. İstanbul
Lisesi’nin kırmızı pilavının ve aşuresinin
tadını aldığı zaman bir kişi, o pilavdan ya da
aşureden yemek için can atar.
Aşureye gelirsek… Sizin aşurenizin sırrı ne?
Vermek zorunda değilsiniz tabii ki ama…
Yoo, vereyim. Dedim ya, evde denemeye
kalksanız bile, bizim yaptığımız gibi bir tat
olmaz.
Bizim aşurenin yapımı neredeyse bir gün
sürüyor. Önceden buğdayı temizleyip,
şekerle birlikte kaynatıyoruz. Sonra
sabaha karşı üç-dört gibi yapımına
başlıyoruz, hem ancak yetişiyor, hem de
kaynamış olan buğday ve şeker o saate
kadar suyunu iyice çekiyor. Aşurenin
içine kattığımız bütün malzemeleri ayrı
ayrı haşlıyoruz. Genelde aşure yapılırken
şeker ve bütün malzemeler birlikte
haşlanır. Ama bizim farkımız bu. Aşureye
katacağımız inciri, kayısıyı, fasulyeyi ayrı
ayrı haşlıyoruz, çünkü her malzemenin
tadı farklı. Tüm malzemeyi ayrı ayrı
haşlamadan hep birlikte kaynatınca
hepsinin içindeki ayrı tatlardan farklı
bir tat ortaya çıkıyor. Buna engel olmak
için hepsini ayrı ayrı haşlamak lazım.
Tüm malzemeleri karıştırıp, belli bir
kıvama geldiğinde aşureyi dinlenmeye
bırakıyoruz. Bir iki saat sonra da kaplara
koyuyoruz. Sonra cevizini ve kuş üzümünü
üzerlerine koyuyoruz.
Bildiğimiz aşureden farklı olarak
koymadığınız bazı malzemeler var.
Tarçın, badem, nar koymak hoşuma
gitmiyor. Hatta evdeyken komşular aşure
getirince de ya da herhangi bir lokantada
da yiyemiyorum. Biz böyle tercih ediyoruz.
Yiyen herkes de çok beğeniyor. Ama dedim
ya, mesele koyulan malzeme değil, her şeyi
koyabilirsiniz, mesele malzemeleri ayrı ayrı
haşlamak. Bir de galiba genelde şekerini
de sonradan katıyorlar. Biz buğdayla şekeri
birlikte kaynatıyoruz. Bu da çok önemli…
Peki, siz yaptığınız aşureye gül suyu
katıyor musunuz? Bu da ayrı bir tartışma
konusu?
Son zamanlarda gül suyu koymuyoruz.
Eskiden, ustalarımızdan devraldığımız
yıllarda gül suyu katılıyordu. Hatta kıvamı
tutsun diye, nişasta falan da çalıyorlardı.
Ama biz bunları zamanla kaldırdık. Biz şu
anda gül suyu da, nişasta da katmıyoruz.
Gayet de sıkıntı yok. Zaten gül suyu
aşureye sadece koku veriyor. Başka bir
anlamı ve etkisi yok.
Peki son olarak eski öğrencilerle şimdiki
öğrencilerin damak zevkini ve yemek
alışkanlıklarını karşılaştırırsak, nasıl bir
durum söz konusu?
Fena… Şimdiki gençler kuru şeyleri
yemeyi seviyorlar. Yani; köfte, döner
ekmek, hamburger daha hoşlarına gidiyor.
Ispanak, barbunya çıkarınca öğrencilerin
yarısı yemiyor. Hatta dokunmadan geri
koyuyor. Yemek alışkanlıkları çok değişti.
Eskiden fakirlik vardı. İnsanların yemek
istedikleri şeyleri bulma konusunda
sıkıntılar vardı. Şimdi daha rahat… Biz
eskiden sabah kahvaltısında, devlet de
bunu söylüyordu, bir çay, bir dilim peynir,
beş zeytin veriyorduk. En fazla ortaya bir
tabak reçel, bir paket yağ koyup, ertesi
gün bir yumurta, üç tane daha zeytin
veriyorduk. Ama zamanla bu değişti.
Mesela burada kahvaltı artık açık büfe
şeklinde veriliyor. On çeşit veriyoruz
kahvaltıda. Ayrıca Salı günü tost günü,
Çarşamba günü yağda yumurta günü,
Perşembe günü mısır gevreği ve süt günü,
Cuma günü sucuklu yumurta günü, hafta
sonu tost yine var. Q
S A R I S İ Y A H
45
XXXXX
Çekirdekten 4BSÎ4JZBIMÎ
Yaklaşık yirmi yıl önce İstanbul Erkek Lisesi’nde çalışmaya başlamışlar. Çalışmaya
başladıkları yıllarda neredeyse öğrencilerle aynı yaşta, hatta onlardan yaşça daha
küçük olan bu üç kişi, zamanla öğrencilerin abisi-ablası olmuşlar. Çalışma hayatlarına
İstanbul Erkek’li olarak başlayan ve hala sarı siyah rozetleri ile devam eden Ali
Demiroğlu, Hasan Kardaş ve Zeynep Koç, lisenin olmazsa olmazlarından…
Röportaj$$\OLQqDODS&DQEHUN%H\JRYDã
)RWRÛUDI Hakan Gündüz
Benim Güzel bBNB×ËSIBOFN
Zeynep Koç:
İstanbul Lisesi’nden mezun olmak bir
ayrıcalıksa, burada çalışmak da bir ayrıcalık.
Az değil, 25 sene oldu. Buradaki çalışanlar,
öğrenciler hep destek oldular bana.
evresimlerin, gömleklerin,
perdelerin, masa örtülerinin
arasında 25 yıl geçirmiş Zeynep
Koç, az değil… Oturduğu ev yandıktan
sonra kendini bulduğu İstanbul Lisesi,
onun da ikinci evi, bir başka ailesi gibi
olmuş. Nevresimlerini yatak altlarına,
dolap üstlerine atan yatılılara “olmazsa
olmaz” tek bir lafı var; “Tüm kirlileri, bir
zahmet, aşağı getirin!”
N
1989’da çamaşırhanede çalışmaya
başladım. İstanbul Lisesi’nde çalışan ilk
kadın bendim o zamanlar. Çamaşırhaneden
sorumluyum. Burada hep yalnız çalıştım,
hala da yalnız çalışıyorum. Bütün okulun
çamaşırı ve ütüsü benden soruluyor.
İlk zamanlarda bütün öğrencilerin
giysilerini, formalarını, nevresimlerini
yıkıyor ve ütülüyordum. Tüm çamaşırları
ayrı ayrı yıkayıp asıyordum. O zamanlar
çoğu çocuğun annesi, gömleklerini
rahat bulabilsinler diye, gömleklere
işaret koyardı. Her öğrencinin gömleğini
karıştırmadan yıkayıp ütüleyip teslim
etmek çok zordu çünkü. Sonra çamaşır
filesi çıktı ve benim işlerim kolaylaştı.
Okul açıldığında velilere hemen üç tane
çamaşır filesi almalarını söylüyordum. Biri
çoraplar, biri gömlekler ve formalar, diğeri
de beyaz çamaşırlar için. Ama neyse ki, iki
senedir işim daha da kolayladı. Çünkü artık
öğrencilerin katlarında çamaşır makineleri
var. Artık kendi özel eşyalarını kendileri
yıkayabiliyorlar. Böylece karışıklık olmuyor.
Ama zorlandıklarında her zaman yardım
ediyorum onlara. Nevresimlerini tabii ki
yine bana getiriyorlar.
Bunların dışında okulun bütün masa
örtülerini ve perdelerini ben yıkıyor ve
ütülüyorum. Eskiden bir de asıyordum.
Ama artık kurutma makinem var.
İlk seneler zorlandım ama okulun bir
çalışanı olarak hiç zorluk çekmedim.
Aksine buradaki çalışanlar, öğrenciler
hep destek oldular bana. Hala da
oluyorlar. Eski mezunlarla karşılaşınca
beni tanıyorlar ama ben onları tanımakta
zorlanıyorum. Az değil, 25 sene oldu.
İstanbul Lisesi’nden mezun olmak bir
ayrıcalıksa, burada çalışmak da bir
ayrıcalık. Geçenlerde hastaneye gittim.
Elimde, İstanbul Lisesi’nin sarı siyah
armasının olduğu poşet vardı. Beklemeye
başladım ama bir türlü sıra bana gelmedi.
Poşet elimde beklerken bir kız yaklaştı
yanıma. Bir poşete baktı, bir de bana.
Abla sen o poşeti nereden buldun, diye
sordu. İstanbul Lisesi’nin poşeti bu,
dedim. Siz orada mı çalışıyorsunuz, diye
sordu. Evet, dedim. Ben oradan mezunum
dedi ve bana hemen yardımcı oldu. Bir
daha da bundan sonra bir şey olduğunda
hemen benim yanıma gel, dedi. Bu büyük
bir şans değil mi? Q
S A R I S İ Y A H
47
R Ö P O R TA J
#F×,VSV×7FSTFO:FUFS Abisi
Ali Demiroğlu:
Bir keresinde bir öğrencinin “sınavda boş kağıt
vereceğim” dediğine şahit oldum. Çocuğu
hemen tuttum. “Yanlış yapıyorsun. Sizlerden
bizim de beklentilerimiz var, o kadar emek
veriyoruz. Bu emeğin karşılığı olarak sizi bir
yerlerde görmek istiyoruz” dedim.
6 yıldır okulun fotokopi işlerinden
sorumlu olan Ali Demiroğlu İstanbul
Lisesi’nin “olmazsa olmaz”larından.
İstanbul Lisesi’nin koridorlarında
büyümüş. Büyümüş ve öğrencilerin abisi
olmuş. Fotokopi çektirip de parasını soran
öğrenciye söylediği, “Beş kuruş versen
yeter abisi…” sözü de onun “olmazsa
olmaz”ı.
2
Ben İstanbul Lisesi’ne 1980 senesinde geldim.
Geldiğimde 9 yaşındaydım. Öğrencilerin
içinde büyüdüm. Okulun en küçüğü
bendim. Öğrencilerden bile küçüktüm.
9-10 yaşlarındaydım, çalışıyordum ama çok
mutluydum. O zamanlar, Ali okuldaki kara
kedinin bile nerelerde gezdiğini bilir, derlerdi.
Askerden döndükten sonra, bir ara Alman
bölümünde çalıştım. Sonra 1988 senesinde
fotokopiye geçtim. Burada çalışırken hiçbir
sıkıntı yaşamadım. Öğrencilerle hep abi
kardeş gibi olduk. Benim fan kulübüm bile
var, Facebook’ta. Onu da mezunlar açtı. Sağ
olsunlar, severler beni.
Bütün sınav soruları benden geçiyor. Bir
keresinde bir öğrencinin sınava girmeyeceğim,
boş kağıt vereceğim dediğine şahit oldum.
Çocuğu hemen tuttum, yanlış yapıyorsun, bu
sınava girmelisin, sizlerden ailenizin de bizim
de beklentilerimiz var, o kadar emek veriyoruz,
bu emeğin karşılığı sizi bir yerlerde görmek
istiyoruz, dedim. O öğrenciye söylediklerim
onu etkilemiş ki, sınava girdi ve geçer not alıp,
sınıfını geçti. Sonra Facebook’taki fan kulübün
sayfasına, Ali Abi sayesinde bütünleme
sınavını geçtim, yazmış. Tabii, müdür muavini
hemen beni çağırdı. Sen sınav sorularını
mı veriyorsun diye sordu. Öyle bir şey olur
mu hocam, dedim. Böyle bir şey yazmışlar
ama, dedi. Neyse ki, sonra öğrenci açıkladı
durumu. Benim o öğrenciye söylediklerim
onun geleceğini etkilemiş. Ne güzel bir şey
bu… Burada çalıştığım sürece hiçbir yanlışım
olmadı. Zaten olsaydı bunca sene burada kalır
mıydım? Sevilmek çok güzel bir şey, diyalog
çok önemli bir şey…
Para vermeden gitti, ne olacak, getirmez de
şimdi bu, dedi. Sen karışma, ben deftere
yazıyorum zaten getirmezse ben cebimden
veririm, dedim. Anlamadı tabii… Zaten buranın
usulüne de dayanamadı. Burada sistemini
anlayamadan görevinden ayrıldı.
Çoğu öğrenci fotokopi masrafını
harçlıklarından karşılıyor. Parası olan da
oluyor, olmayan da… O anda parası olmayıp,
sonra getireceğim diyen bir öğrenci, aradan
aylar da geçse parayı mutlaka getiriyor. Bir
dönem bir muhasebeciyle aramızda bayağı
bir polemik olmuştu. Ben fotokopi çekerken,
bir öğrencinin para vermeden gittiğini gördü.
Öğrenciler buradan mezun olduktan sonra
burayı, burada çalışanları unutmuyorlar.
Geçenlerde hastanede bir mezunumuzla
karşılaştım. Doktor olmuş kendisi. Tesadüfen
karşılaştık. Ben onu hatırlayamadım, çok
öğrenci var tabii, ama o beni hemen tanıdı ve
çok yardım etti. Onun sayesinde raporumu da,
ilacımı da alabildim. Bu çok güzel bir şey… Q
Burada, öyle bir şey ki geçmişten beri bir
sistem oturmuş ve o sistem kim gelirse gelsin
devam ediyor. Abilik yapacağın, abisi… Herkes
hata yapabilir, biz de hata yapabiliriz. Hata
yaptığında bir insanı ipe götürmek gerekmez.
Burada herkes kendi işini yapıyor, nasıl
yapacağını da iyi biliyor. Bir zorluk olmuyor o
yüzden.
Ben buradan ayrılmayı hiç düşünmedim.
Burası benim evim. İnsan evinden ayrılabilir
mi?
,BSEBÚ Hasan Abi
Hasan Kardaş:
Mezuniyet zamanı öğrenciler okul çalışanlarını
havaya atarlar. Çok attılar beni de… On, on beş kişi
havaya atıyor ama ilk atılış hemen olmuyor. Ben ilk
atıldığımda okulda beş altı senem geçmişti.
kulun kapısında giriş ve
çıkışlardan sorumlu olan Hasan
Kardaş, 17 senedir İstanbul
Lisesi’nin ”olmazsa olmaz”ı. Göreve
başladığı ilk zamanlarda, neredeyse
yaşıtı öğrencilerin ona kafa tutması
kafasını attırsa da, İstanbul Lisesi’nin
bahçesi artık sanki onun evinin arka
bahçesi.
O
Biz, Giresun Görele’liyiz. İlk olarak bizim
oradan Cevdet Usta burada işe başlamış.
Cevdet Usta, Ayhan Usta’nın abisi… Sonra
Ayhan Usta gelmiş. Ayhan Usta’dan
sonra, halen yemekhanede görevli olan
dayımızın oğlu Abdullah, sonra da 1992
senesinde Beytullah çalışmaya başladı.
1994’te de ben geldim. Bizim oradan
aşağı yukarı on kişi kadar varız burada.
Burası hepimizin ilk işe başladığı yer ve
hala devam ediyoruz.
Buraya çalışmaya gelen herkes önce
yemekhane görev alır. Beytullah da,
ben de ilk geldiğimizde yemekhanede
çalıştık. Beytullah, yemekhanede bir
sene çalıştıktan sonra gece bekçiliğine,
bir sene sonra da gündüz bekçiliğine
geçmiş. İki sene gündüz bekçiliğinden
sonra da ana binaya… Sonra da personel
sorumlusu oldu. Okulun bütün girdiçıktısından, temizliğinden ve bütün
personelinden sorumlu.
Ben, burada çalışmaya başladıktan üç ay
sonra önce işi bıraktım. Yemekhanede
başlamıştım ama mutfak işlerini hiç
bilmiyordum, iş zor geldi ve yapamadım.
Memlekete döndüm.
Sonra 1997’de başka bir işin sınavı için
İstanbul’a geldim. Lisede hala eleman
ihtiyacı varmış. İki gün düşündüm ve
yeniden burada işe başladım. Yine
çok zorlandım. Çünkü okuldaki işleyişi
bilmiyordum, çocukları tanımıyordum.
O zamanlar, burada okuyan öğrencilerle
aynı yaşlardaydık. Kimi kafa tutuyordu,
cevap veremiyorduk. Çocuklar da hep iri
yarıydı. Zamanla alıştım. 1998’den beri
bilfiil kapıda çalışıyorum.
Sürekli kapıda durduğumuz için devamlı
gireni çıkanı takip ediyoruz. Öğrenciler
okul giriş çıkışlarında ya da bir ihtiyaçları
olduğunda bizimle muhatap oluyorlar. Bir
öğrencinin bir şeyi kaybolsa Beytullah
Abi’sini buluyor. Şu sınıfta bir şeyimi
kaybettim dediğinde, ona yardımcı olan
kişi ya da kişiler ilk biz oluyoruz.
Buradaki öğrenciler çok iyi ama bazı
dönemler okuldan kaçanlar çok oluyordu.
Dışarıda kimse kaçmasın diye bakınırken,
kulübede bir telefon çalardı, sen alo
diyene kadar bir anda kaçarlardı.
Yakalayabilirsen yakala. Hele havalar
ısındı mı, öğrencileri hayatta tutamazdın.
Arka duvardan atlayıp kaçanlar da çok
olurdu. Biri ayağını kırmıştı. Gece 12’de
Çemberlitaş’ta çocuk kovalamışlığım
vardır. Kaçanları tramvay durağında
yakalıyorduk. Neyse ki, şimdilerde o
kadar kaçan yok.
Mezuniyet zamanı öğrenciler okul
çalışanlarını havaya atarlar. Çok attılar beni
de… On, on beş kişi havaya atıyor ama ilk
atılış hemen olmuyor. Ben ilk atıldığımda
okulda beş altı senem geçmişti. Önce çok
korkuyor insan. Sonuçta çocuk bunlar,
ya tutmazlarsa diye düşünüyorsun. Ama
onların heyecanına kapılıp, korkarak da
olsa yapıyorsun işte… Q
S A R I S İ Y A H
49
XXXXX
Duvar detayı, Barselona, İspanya / 2014
4FWHJMJ0MBO([FMEJS
<D]àYH)RWRÛUDñDU7DQVHO$WDVDJXQâ
Çok küçük yaşlarımdan beri mimariye hep ilgi duydum. En
sevdiğim oyunlardan biri, önceleri 70’lerin başında Almanya’dan
dönerken getirdiğimiz legolardan üst üste koyarak, sonraları
çokça taşınmamızdan dolayı evde her zaman bulunan karton
kolilerden kesip yapıştırarak binalar, çevrelerine parklar,
bahçeler, köprüler vb yapmak oldu. Öyle ki kurduğum mahalleler
bazen odamın yarısını kaplardı. Legodan kartona geçiş tersine
gelişim gibi gözükebilir. Anlamak için o zamanların kısıtlı formda
legolarını ve sonsuz yaratıcılık imkanı sağlayan makas, uhu, boya
üçlüsünü göz önüne getirmek yeterli olur.
Belki bu nedenledir okul binamızı ilk gördüğümde çok etkilenmem.
Yıllar sonra öğrendiğim kadarıyla bazı dönem arkadaşlarımda
(2009 mezunu Canberk Beygova’nın bu sayıdaki yazısında da
anlattığı gibi) ezilme ve küçücük olma duygusu yaratan bu bina,
bende tam ters etki yaratmıştı. Yedi sene boyunca koridorlarında
hayranlıkla dolaştım.
Hazırlık sınıfının ilk haftasında, ağabeylerimizin sınıfa sarı siyah
bayrak ve atkılarla dalıp, İstanbul Erkek Liseli ve İstanbulsporlu
olmanın ne olduğunu adeta haykıran söylevlerini dün gibi
hatırlıyorum.
Gerek öğretmenlerimiz, gerekse ağabey ve ablalarımız sıklıkla İEL’li
olmanın ayrıcalığından bahsederlerdi. Bunun lafta kalmadığını, pek
çok ortamda bizzat daha o yıllarda yaşadım.
* Güzel olan sevgili değil, sevgili olan güzeldir. Tolstoy
S A R I S İ Y A H
51
XXXXX
O zamanlar henüz lacivert ceket ve
gri pantolon giyiyorduk, pek çok
okul üniformasıyla tek farkımız ceket
cebimizdeki armamızdı. Okul yolunda
sıklıkla o armanın temsil ettiği okuluma
yapılan iltifatlarla karşılaştım.
Yıllarca voleybol ve atletizm takımının sarı
siyah formalarını taşıdım. Hatta mahallede
bakkala falan gideceğim zaman hemen
takım eşofmanımı giyer, evden öyle
çıkardım. Bu şekilde mahallede ayrı bir
havam olduğuna inanırdım.
Her fırsatta (bayrak törenlerinde,
derslerde, koroda...) Fethi Cönk Hocamızın
önce kendini, sonra bizi gaza getirerek
söylettiği okul marşı bazen tüylerimi
diken diken eder, bazen de araya “aman
Allah” ve “oh oh oh” konmuş versiyonuyla
beni eğlendirirdi. Bu versiyon özellikle
büyük sınıflar tarafından bayrak töreninde
ve kalabalığın içinde kaybolmayacak
fakat deşifre de olmayak bir ses ayarıyla
söylenirdi.
Renklerimiz, armamız, geçmişimizle ilgili
hikayelerimiz, binamız ve daha pek çok
İstanbul Erkekle ilgili unsur okul yaşamım
boyunca nereye baksam karşımdaydı.
Hepimiz adeta bir sarı siyah bombardıman
içindeydik.
Yıllar sonra döndüğüm İstanbul’da
ayaklarım beni tekrar liseme götürdü. Bu
sefer de hem eğitmen (bir dönem fotoğraf
kulübünde), hem de reklamcı, fotoğrafçı
ve editör olarak yine kendimi camianın
içinde buldum. Artık özel yaşantımın
yanında, profesyonel hayatımda da
kafamı çevirdiğim yerler sarı siyah olmaya
başlamıştı. Üstelik bu sefer işin içine
mesleki deformasyon ve -kahretsinlisemin kazandırdığı mükemmeliyetçilik
girmişti. Bir de buna fotografik hafızamı
ekleyin ve gerisini siz düşünün.
Bu etki o kadar büyüktü ki (aslında
büyükmüş ki, diye yazmam gerek, zira
analizini ancak bugün yapabiliyorum)
kurduğum ilk şirketin adı bile Sarı Siyah’dı.
En güzel örnek belki de bu dergidir. 15
sayı önce elinizde tuttuğunuz dergiye Sarı
Siyah dışında başka bir isim koymak için
haftalarca çok uğraştım, uykusuz kaldım.
Flamenko gösterisi, İstanbul / 2012
O zamanki dernek yönetimi ve ajanstaki
arkadaşlarım da aynı çabayı gösterdiler.
Sonuç ortada...
“Olmazsa Olmaz” ana konusuna karar
verip, alt başlıkları çıkarmaya başlayınca
camiamızın ortak olmazsa olmazları
üzerine düşünmeye başladım. Detaylarını
sosyolog ve psikologlara bırakmakla
birlikte, bu benzer beğeni ve davranış
biçimlerinin nedenlerini yukarıda
yazdığım (ve yazmadığım hepimizin
çeşitleyebileceği benzer) noktalarda
buldum.
Hikayeniz ne kadar gerçek, anlattığınız
ne kadar doğru olursa olsun bunu
başarılı yöntemlerle aktarmazsanız,
sonuca ulaşmanız o kadar ihtimal dışı
kalır. Tam tersi gibi. Bugün eğer ortak
kümelerde toplanabilen Sarı-Siyahlı
insanlar varsa, bilerek kullanılan ya
da topluluk rekfeksi olarak ortaya
çıkmış, yukarıda bir kısmını yazdığım
yöntemlerin başarısı ortadadır.
Sonuç o kadar başarılıdır ki; trafikte göz
ucuyla gördüğümüz arabanın sadece
arka camında İEL stikeri var diye, sapık
gibi o arabayı takip etmeler, renk
düzenlemesi yaparken sarı ve siyahın
yan yana gelmesine çalışmalar, Yüksek
Kaldırım’daki bir vitrinde onca rozetin
arasında kendi rozetimizin ucunu görüp
tanımalar ve daha niceleri hep bu
tasarımın sonuçlarıdır.
Bu düşüncelerden hareketle bu
yazıda algıda seçicilik üzerine kalem
oynatacak, algımızı etkileyen faktörlerden
bahsedecektim. Yazının akışını
düşünürken, bir yandan da fotoğraf
arşivime hangi görselleri kullanabilirim
diye bakıyordum. Fark ettim ki, özel
olarak bu yönde fotoğraf çekimleri
yapmamış olmama rağmen, kendi kendine
gruplanan bir sarı siyah fotoğraflar
arşivine sahip olmuşum bile.
Tam bu noktada durdum. Ziya Paşa’nın
“Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz /
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”
beyti geldi aklıma. Sonra bu yazı çıktı
arkasından. Ama yazıdan çok fotoğraflar
olacaktır konunun durub-i emsali. Q
S A R I S İ Y A H
53
F OTO - A N A L İ Z
1
2
1
2
3
Mimari detay, Barselona / 2014
Duvar önünde telefonlu kız, Barselona / 2014
Manastır avlusunda gölgeler, Osnabrück, Almanya / 2010
3
S A R I S İ Y A H
55
F OTO - A N A L İ Z
1
2
3
1
2
3
Mimari detay, Rabat, Fas / 2009
Siya Siyabend sahne performansı, Barışarock, İstanbul / 2007
Sonbahar, Transilvanya / 2003
S A R I S İ Y A H
57
F OTO - A N A L İ Z
1
2
3
1
Flamenko gösterisi, İstanbul / 2012
Mimari detay, Hırvatistan / 2012
Sokak müzisyenleri, St. Petersburg, Rusya / 2006
2
3
S A R I S İ Y A H
59
F OTO - A N A L İ Z
Derinkuyu’nun dehlizlerinde, Derinkuyu’ Yeraltı Şehri, Kapadokya / 2000
Kale yolunda gölgeler, Barselona / 2014
S A R I S İ Y A H
61
XXXXX
Yirmi sene
önce hiçbirimiz
bu derginin
o zamanki
ömrümüzden
bile uzun
süreceğini tahmin
edemezdik.
<D]à8PXW.XUÍã
)RWRÛUDI7DQVHO$WDVDJXQã
'HUJL.DSDNODUà8PXW.XUÍâ$UŖLYL
S A R I S İ Y A H
63
E D E B İ YAT
Sarı Siyah’ın içerik toplantısında,
derginin konusu olarak “Olmazsa
Olmazlarımız” seçildiğinde, aklıma
gelen ilk şey; “Çığlık’ı ben yazmalıyım”
oldu. Hayatımdaki en önemli kilometre
taşlarından biriydi Çığlık. Onun sayesinde
yazmayı, dizgiyi, tashihi, matbaayı
öğrenmiştim. Bugün Sarı Siyah’a emek
veriyorsam, bunun başlangıcı Çığlık’tı.
İşte bu yazı, Kıpırtı’yla, İl-Sanat’la,
Reactio’yla başlayan, Çığlık’la 20 yıldır
süren bir emeğin, geleneğin, güzelliğin
kısa bir öyküsü…
Dergicilik, İstanbul Lisesi’nin önemli
geleneklerinden biridir. İstanbul Erkek
Lisesi öğrencilerinin eğitim ve kültür
sanat alanında diktikleri kilometre
taşlarından biri, Osmanlı’nın ilk öğrenci
dergisi olan, Numune-i Terakki’yi
çıkartmak olmuştur. Bu topraklarda, o
tarihlerde bir ilk gerçekleştirilmiş ve
bir okulun öğrencileri ülkenin ilk okul
dergisini çıkartmışlardır. Bu miras bugün
hala devam ediyor.
Ben İstanbul Lisesi’ne girdiğimde, sene
1990’dı. İnternet daha hayallerimizdeydi.
Özel televizyonlar ve radyolar yeni açılmış,
ülkede bir “demokratikleşme” rüzgârı
esiyordu. İstanbul Lisesi öğrencileri de
bu yılları okul dergileri çıkartarak, okul
radyosu kurmaya çalışarak geçiriyorlardı.
O yıllarda okulumuzda iki ayrı öğrenci
dergisi vardı. Sadece Almanca yayın yapan
ve “arada bir çıkan” Reactio ile “aylık
kültür sanat düşün dergisi” İL-Sanat.
İL-Sanat’ın Haziran 1993’de yayınlanan
4. sayısında iki açık mektup yayınlandı.
İlki Reactio’dandı. Reactio, “aradaki
önyargıları kırmak ve dostlukları
güçlendirmek” amacıyla Kültür Edebiyat
Kolu Yayın Organı İL-Sanat çalışanlarını
geleneksel bahar gezilerine davet
ediyordu. Bu mektubun hemen altında İLSanat’ın olumlu yanıtı yer aldı. Böylelikle,
Çığlık’ın 1993 Eylül’ünde çıkmasını
sağlayacak olan işbirliğinin temelleri
atılmış oldu.
Artık okulda bir dergi çıkıyordu. Çığlık/Ruf.
Çığlık, Türkçe ağırlıklı olmak üzere TürkçeAlmanca yayın yapıyordu. “Arka Bahçedeki
Otel”, “Bir Bizden Bir Ustalardan” gibi
klasikleşmiş olan İL-Sanat köşelerini
devam ettiriyor, bu arada Almanca içeriğe
de geniş yer veriyordu. Bu dönemde
derginin çıkmasında en çok rolü olanlar,
öğrencilerden Leyla Feyzioğlu ve Gediz
Cürgül, öğretmenlerden Mustafa Hakkı Kurt,
Şerafettin Aydoğdu ve Muhlis Çakmakçı’ydı.
Çığlık’ı iki bölüme
ayırıyoruz: 1) Kültür
ve Edebiyat Dergisi
2) Atölyeler
Bu yıl 43. sayısı yayımlanacak olan
Çığlık Dergisi’nden bahsedecek olursak;
belirlenen bir ‘dosya konusu’ etrafında
toplulukça yazılan yazıların bulunduğu
ve aynı zamanda okulumuz öğrencilerinin
serbest/özgür yazılarının yayımlandığı bir
dergidir. 128 yıllık köklü tarihiyle İstanbul
Erkek Lisesi’nin edebiyata, kültür ve
sanata ilgi duyan öğrencilerinin bundan
20 yıl önce çıkarmaya başladıkları dergi;
bugün hala yayımlanmakta, öğrenci
yazarlara yazılarını yayınlama fırsatı
vermekte, okul öğrencisinin edebiyata
olan açlığını dindirmektedir.
İlk üç sayıda, öyküler, şiirler, denemeler,
röportajlar vardı. 32 sayfalık yapı ve
içerik bu dönemde oluştu. Ben ilk iki
sayıda şiir yazmıştım sadece. 3. sayıdan
itibaren yazı kuruluna geçtim. 3. sayının
sonunda Gediz’in bir “Elveda” yazısı
çıktı. “Geçen sene ne demiştik hatırlıyor
musunuz? ‘Gelin bu dergiyi bir gelenek
haline getirelim.’ Biz üstümüze düşeni
yaptık. Bize verilen emaneti alıp onu
ileriye götürdük. Şimdi emaneti alma sırası
sizde. İnanıyoruz ki onu bizden çok ötelere
götüreceksiniz. Başarılar.” diyerek veda
etti, Gediz. Ve dergiyi 1994 Eylül’den sonra,
4. sayıdan itibaren biz çıkarmaya başladık.
Çığlık, ilk üç sene, neredeyse senede beş
sayı çıktı. Bilgisayar öncesi dönemler
olduğu için, herkes el yazısıyla yazıları
getiriyor, profesyonel bir dizgici tüm
bu yazıları diziyordu. Maket, tasarım,
editörlük, her şeyi biz yapıyorduk.
Kimi zaman tüm hafta sonumuz Muhlis
Çakmakçı hocanın Cağaloğlu’ndaki bir
ofisinde geçiyordu. Muhlis Hoca’ya
o günleri sorduğumda bana şunları
söyledi: “Öğretmenlik yaşamımın en
özgün eseridir, ÇIĞLIK. Logosu… Kapak
resmi ve düzenlemesi… Yazılar… Fotolar...
Karikatürler… Hatta yazı karakterine
kadar %100 çalıntısız göğüs kabartan
bir dergiydi... Emeği geçenlerin hepsine
yaşamlarında iyilikler dilerim.”
İlk dizgiler geldikten sonra, tashihleri
yatakhanede sabahlayarak yapıyorduk.
Aydınger baskılar geldikten sonra
hatalar varsa da letrasetle düzeltiyorduk.
Dergi çıktıktan sonra satma işlemi
başlıyordu. O yıllarda dergiyi okuldan
para almadan çıkartıyorduk. Dolayısıyla,
basıldıktan sonra belli bir sayıda satılması
Atölyeler ise; edebiyata ilgili birtakım
öğrencilerin, haftanın belirli bir gününde
bir araya gelmeleriyle gerçekleşir.
Her hafta birbirinden farklı konuların
tartışıldığı, ortak bir paydada buluşan
öğrencilerin birbirleriyle fikir alışverişinde
bulundukları, hem kendilerini, hem
yanındakilerini geliştirme fırsatına
sahip oldukları atölyelerde; yazarlar,
şairler, incelemeler, öyküler, kısacası
edebiyat, kültür ve sanata dair her şey
konuşulmaktadır.
Atölyelerdeki amaç, bireyden çıkıp
topluluğa ulaşmaktır. Etkinliklerimiz
arasında ayrıca serbest yazı çalışmaları
da bulunmakla birlikte, öğrencinin
kendini anlaması anlatması için gerekli
ortam sunulmaktadır.
İstanbul (Erkek) Lisesi
Edebiyat Topluluğu
S A R I S İ Y A H
65
E D E B İ YAT
Yeni Çıkan Dergi Kokusu...
Tasarımını önce elde kâğıt ve makasla yaptığımız, sonra bizim
için bilgisayarda tasarımı yapacak bir “mezun abinin” peşine
düştüğümüz dergimiz. Dizgisi için matbaada grafikerin yanında
sabahlara dek oturup beklediğimiz dergimiz. Reklam alıp
yaşatabilmek için elimizde mezunlar derneğinden aldığımız isim
listesiyle kapı kapı gezdiğimiz dergimiz. Kağıt kokusunu, matbaadan
yeni çıkan dergide boya kokusunu bize sevdiren dergimiz. BİZİM
DERGİMİZ: ÇIĞLIK.
Yirmi uzun yıl olmuş biz Çığlık macerasına başlayalı. Bizden sonra
kardeşlerimiz birbirlerine devrederek yaşatmışlar dergimizi.
El yazısıyla yazılıp toplanan o ilk yazıları, dizgi için sabaha
dek matbaada grafiker yanında nöbet tutan arkadaşlarımı, ilk
sayısını elimize aldığımız günü, okuldan maddi destek almadan
bir dergi çıkartmanın gururunu, ilk sayıyı satmak için her birimiz
bir katın koridorunda elimizde dergiler nöbet tutmamızı, her
sayıyı hazırlarken içerik konusunda yaptığımız bitmez tükenmez
tartışmaları, bütçemiz bittiğinde cebimizden ödediğimiz
masrafları… Unutmamışım. Geriye dönüp bakınca “kendini
gerçekleştirmek”ten, “takım olma”ya bugünümü etkileyen
yapıtaşlarının hep Çığlık ile yerine oturduğunu görüyorum şimdi.
Bizden sonra dergiye emek veren tüm kardeşlerimle gurur
duyuyorum. Bundan sonra bu hikayeyi sürdürecek olanlara “Sakın
vazgeçmeyin” diyorum.
Leyla Feyzioğlu 96’
gerekiyordu. Pek çok insan gönüllü
alıyordu dergiyi. Elde kalanlarsa, ne
yazık ki, hazırlıktaki ve yatakhanedeki
arkadaşlara, biraz zorla, satılıyordu. O
günlere dair içimde buruk kalmış olan tek
şey; bizden küçükleri bu konuda zorlamış
olmaktı. Bunun ayrımını yapabilecek yaşta
değildik.
1994 yılı sonbaharında çıkan Çığlık’ın
5. sayısı, derginin yönünü biraz daha
toplumsal olaylara çeviriyordu. O sayıda
Gediz, Mustafa (Kiremitçi) ve ben Aziz
Nesin’le bir röportaj yaptık. Ateizmden
kemalizme, Sivas katliamından Sabahattin
Ali cinayetine kadar her konuyu özgürce
konuştuk ve dergide yayımladık. Röportaj
büyük ses getirdi. İki hafta sonra
müfettişler okulu bastı. Benimle beraber
on öğrencinin ifadesi alındı. Hocalarımız
hakkında konuşmamız istendi. Reddettik.
Gittiler. Devamı gelmedi.
5. sayıdan itibaren artık yeni bir köşemiz
vardı; “Topluma Bakış”. Bu köşede,
Sivas olayları, Eğitim-Sen grevleri,
Uğur Mumcu cinayeti, Gazi Mahallesi
katliamı gibi pek çok konuda özgürce
ve sansürsüz şekilde yazdık. 6. sayının
kapağı “Menemen’den Sivas’a”, 7. sayının
kapağı ise “Uğur Mumcu”ydu. Özgürlük
ortamı uzun süre devam etti. Ama ne
yazık ki, ilerleyen yıllarda başmüdür
yardımcısı Hamit Alkır tarafından derginin
bir sayısı toplatıldı. İçindeki bir yazıyı
çıkartılıp, yeniden basıldı. Ve biz de,
Türkiye’nin en iyi okullarından birinde
okusak bile, idarecilerin özgürlüğümüzü
sınırlayabileceğini öğrenmiş olduk. Ama
yazmaya devam ettik. Bir daha da böyle bir
şeyle karşılaşmadık.
Derginin geleneksel köşelerinden
biri de, İL-Sanat’ta Gediz’in başlattığı
“Arka Bahçedeki Otel” adlı köşeydi ve
yatakhane hayatını anlatıyordu. Çığlık’ta
önce ben yazmaya başladım bu köşede,
benden sonra da Taylan Acar devam etti.
Köşedeki ilk yazımda su/çay içtiğimiz
metal bardakların ve yemek yediğimiz
çatal bıçakların pisliğinden ve eskiliğinden
şikâyet ettim. Derginin çıktığı akşam
yatakhane müdür yardımcısı Halil Hoca
beni yemekhanede yanına çağırdı.
“Şimdi yandık”, dedim. “Sen niye öyle
yazdın?” diye sordu. “E haklıyım”, dedim.
Bir Gecede Doğdu
Çığlık, Naci (Çıtır) Hoca’nın, ilk Türkçe gazete konusunu işlediğimiz
bir derste verdiği “Neden bu okulun adam gibi bir okul gazetesi
yok” gazıyla doğdu, bir gecede. Elle yazıp kestiğimiz sütunları
birleştirerek oluşturduk ilk “deneme baskısını” daha o akşam,
yatakhanede.
Yazı, dizgi, baskı aşamalarından geçip okuyucusuyla ilk
buluştuğunda, derginin adı Kıpırtı’ydı. O sene iki sayısı çıktı
Kıpırtı’nın. İkincisinde baskı parasını ödeyemedik, dergi battı.
Babam gelip kurtardı.
Bir sene sonra, yılmadan İL-Sanat diye dergiyi çıkarmaya devam
ettik. İL-Sanat’tan da Çığlık doğdu.
“Abartmışsın”, dedi. “O da edebiyatın
şanındandır hocam”, dedim. “Okudum,
inceledim. Haklısın. Hepsi değişecek.
Eline sağlık”, dedi ve beni hayretler içinde
bırakarak gitti. Gerçekten de pazartesi
sabahı tüm mutfak ekipmanı yenilenmiş,
metal bardaklar gidip yerine çay bardakları
gelmişti. O günden sonra “Arka Bahçedeki
Otel” yatılı öğrencinin sesi oldu.
Geriye dönüp baktığımda, çok güzel bir
emek görüyorum. Çığlık’ta yüzlerce şiir,
öykü, deneme ve bugün sinema yazarı
olan arkadaşların ilk film eleştirileri
yayımlandı. Onlarca röportaj yapıldı. Kaan
Girgin, Duygu Asena, Aziz Nesin, Mehmet
Başaran, Toktamış Ateş, Nevra Serezli,
Yaşar Kemal, İlhan Selçuk, Şerif Turgut,
Doğan Hızlan, İzzet Günay, Sema Temel,
Can Kozanoğlu, Necati Cumalı, Demirtaş
Ceyhun, Binnur Kaya, Cezmi Ersöz, İlhan
Mansız, Ataol Behramoğlu, Bahadır
Baruter röportajları benim arşivimde
bulabildiklerim...
Yirmi yılda 41 sayı çıkmış. Kimi zaman
sayfa sayısı artmış, kimi zaman boyutu
değişmiş, kimi zaman içeriği farklılaşmış,
Lise son sınıftaydım, bir gün alt sınıflardan küçük bir kız geldi.
Son sayıda yazdığım yazıyı çok beğendiğini söyledi. Ablası
da okumuş, o da çok beğenmiş. İlk ve son hayranlarımdı.
Ben yalnızca kendi kalbime sığmayan kelimeleri yazdığımı
sanıyordum. Sadece benimkine değil, başkalarının kalbine de
dokunuyormuşum.
Çok sevdiğimiz Sarı-Siyah’a, biz oradan çıkıp gittikten sonra da
bir iz bırakmak için çıkmıştık yola. Durduramadığımız zamana en
azından bir imza atmak, küçük de olsa bir iz bırakmak için. Anıların
sessizliğinde bir Çığlık boyu olsun anımsanmak için...
Gediz Cürgül 96’
kimi zaman dijitalleşmiş... Ama yirmi yıl
boyunca gelenek devam etmiş.
Bu geleneği başlatan; Leyla Feyzioğlu,
Gediz Cürgül, Cem Bico ve Orçin Kelleci’ye,
benimle beraber bu yükü paylaşan;
Oğuz Karaçuka, Özlem Ersoy, Seçil Kale,
Evren Saygıner, Arzu Dede, Güliz Gürel ve
Cemal Kayacan’a, benden sonra bayrağı
devralan; Berke Yelten, Taylan Acar ve
Behlül Çalışkan’a, bu işe gönül veren
öğretmenlerimiz; Mustafa Hakkı Kurt,
Erdoğan Muhlis Çakmakçı, Şerafettin
Aydoğdu, Cuma Karataş, Gülbin Yılmaz ve
Semra Göksal’a ve yirmi yıldır bu bayrağı
taşıyan tüm öğrencilere çok çok teşekkür
ederim.
Son olarak, şu an 42. sayıyı hazırlayan,
1993’te başladığımız serüveni 2014’te
devam ettiren İstanbul (Erkek) Lisesi
Edebiyat Topluluğu’na teşekkür ediyorum.
Yirmi sene önce hiçbirimiz bu derginin o
zamanki ömrümüzden bile uzun süreceğini
tahmin edemezdik. Ne mutlu ki bu bayrak
elden ele taşınıyor… Q
S A R I S İ Y A H
67
XXXXX
4JOFNBOËO(FMFDFÜJOJ
"SBZBO:BSË×NB
Röportaj A. Aylin Çalap
)RWRÛUDI Hakan Gündüz
İstanbul Lisesi Sinema Kulübü, 2003 yılında kısa film yarışması için çalışmalara başladı.
2004 yılında, İstanbul Lisesi Liseler Arası Kısa Film Yarışması, bir lisenin düzenlediği ilk
kısa film yarışması olarak “Türk sinemasının geleceği aranıyor!” sloganı ile yola çıktı. On
yılı geride bırakan yarışma, her geçen yıl yarışmaya katılan film sayısını arttırarak yoluna
devam ediyor. Yarışma fikrini ilk ortaya atanlardan ve düzenleyenlerden Özhan Şişiç
’05, sonraki dönemlerde devam ettiren Alper Sezer ’11 ve sinema kulübünde aktif görev
alan 10.sınıf öğrencisi Bekir Uğur Yıldırım ile İstanbul Lisesi Sinema Kulübü’nü, kısa film
yarışmasının geçmişini ve bugününü konuştuk.
Özhan Şişiç ’05: Biz sinema ile ilgilenen bir arkadaş topluluğuyduk. Okulda film
gösterimleri düzenliyor, bu gösterimlerde sinema tarihinin kült filmlerini gösteriyorduk. Bu
gösterimleri yaptığımız dönemde Volkan Doda ’05 ile birlikte sinema kulübünü kurmaya
karar verdik. Kulübü kurduktan sonra İstanbul Üniversitesi’yle ortak bir çalışma yaptık.
Çarşamba günü olan eğitsel kol saatlerimizde İstanbul Üniversitesi’nde sinema ile ilgili
Farkımızı ortaya koymak
için iki şey gerekli: İlki,
yarışmayı uluslararası
bir hale ve festival
konseptine daha yakın bir
şekle getirmek. İkincisi
ise bir üniversitenin
desteğini almak.
düşündüğümüz öğrencilerin velileriyle görüşmeye başladık.
Mesela, bir arkadaşımızın babası Sony Ericsson’da çalışıyordu ve
onun kişisel desteğiyle ilk senenin yarışma ödülü Sony Ericsson
bir telefon oldu. Aynı dönem afişimizi tasarlama konusunda Altın
Kitaplar Yayınevi’nin sahibi Hüsnü Terek de bize çok destek oldu.
Bürokrasi, Yasalar ve Kurallar
Sıfırdan bir yarışma organize ediyorduk. Birçok şeyi hem öğreniyor
hem de anında uyguluyorduk. Bürokratik engelleri de kendi
çabalarımızla hallettik. Milli Eğitim Bakanlığı’yla izinler konusunda
ve diğer okullara yarışmanın duyurusunu yapmaları için görüştük.
Tabii ki işler tıkır tıkır işlemiyordu. Birkaç kere gidip, Milli Eğitim
Bakanlığı tarafından okullara yarışma duyurusu fakslandı mı diye
kontrol etmek gerekiyordu. Açıkcası zorlamadan olmuyordu.
atölye çalışmalarına katıldık. Bu atölye çalışmalarında İstanbul
Üniversitesi öğretim üyeleri, bizleri senaryo yazımı ve kamera
kullanımı teknikleri konusunda bilgilendirdi. Daha sonra liseler
arası bir kısa film yarışması düzenlemeye karar verdik. O sıralar
genelde üniversiteler arası kısa film yarışmaları düzenleniyordu.
Liseler arası kısa film yarışması yoktu. İlk biz başlattık. O
dönem çekirdek kadro on kişi kadardık. Görev dağılımını çok
güzel yapmıştık. Yarışma hazırlıklarına başladığımızda sinema
kulübündeki herkes büyük özveriyle çalıştı ve herkes elini taşın
altına koydu. Yarışmayı düzenleyebilmek için bütçe bulmak ve
bürokrasiyle uğraşmak en büyük sorunlardı.
Para, Para, Para…
Sonuçta; ödüller, reklam, tanıtım, afişlerin basılması gibi bir çok
kalem vardı ve sponsor bulmamız gerekiyordu. Biz daha önce
sponsor nasıl aranır, nasıl bütçe bulunur elbette bilmiyorduk.
Bu yarışmayı düzenlerken tüm bunları öğrendik. O zamanki
vakıf müdürümüz Şükrü Levent Deniz, bu yarışmanın var olması
için bize çok destek oldu. Bizi ilgili kişilere yönlendirdi ve
bütçe bulmamıza yardım etti. Destek olabilecek birkaç sponsor
bulduk. Ama organizasyona tam başlayacaktık ki, sponsorlar
para veremeyeceklerini, belli bir hizmet karşılığında destek
olabileceklerini söylediler. Bunun üzerine kendi çabamızla bireysel
görüşmeler yapmaya, bize maddi olarak destek olacaklarını
Telif yasasını öğrendik. Yarışmanın kurallarını avukatlarla
görüşerek ve onlara danışarak belirledik. Daha sonra bu kurallar
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından denetlendi ve bakanlık bize
filmlerin içeriklerinin nasıl belirleneceğini, uygun görünmeyen
içeriklerle ilgili ne yapacağımızı sordu. Sonuçta, lise bünyesinde
yapılan bir yarışma olduğu için çok da özgür bir yarışma
olamıyordu. Bunun üzerine bir ön jüri oluşturma kararını aldık.
Ön Jüri / Jüri
Ön jüride okulun yöneticileri, öğretmenleri ve sinema kulübünden
öğrenciler vardı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın sorusuna istinaden,
”uygun görünmeyen içerik” bu ön jüri tarafından eleniyordu.
Asıl jüride yer alacak isimlere ulaşmak içinse, biraz uğraşmak
gerekiyordu. Festival açılışları ya da film galalarına gidip yönetmen
ve oyuncularla tanışıyor, yarışmamız hakkında bilgi veriyorduk.
Yarışma Duyurusu
Yarışmanın ilk zamanları internet kullanımı ve sosyal medya
bu kadar yaygın değildi. Yarışma duyurusu yapmak için diğer
okullara gidip, kişisel bağlantılarımızı kullanıyorduk. Diğer liselerin
düzenledikleri aktiviteleri takip ediyor ve orada diğer liselerden
öğrencilerle tanışıp yarışmamızı duyuruyorduk.
İlk Yarışma
İlk sene yarışmaya 24 kısa film katıldı. Jürimiz Atilla Dorsay,
Suat Gezgin, İlker Canikligil, Selim Evci, Kadri Yurdatap ve Zeki
S A R I S İ Y A H
69
Kulüple ilgili okulun bakış
açısında da bir sıkıntı var.
A N A Lilgili
İ Z izni alana
Mesela, kulüple
kadar çok uğraşıyorsunuz.
Ama sizi uğraştıran, neredeyse
yapmayalım diyen kişi, ödül
töreni geldiğinde, yarışma
sanki onun sayesinde
gerçekleşmiş gibi şovunu
yapabiliyor.
Demirkubuz’dan oluşuyordu. İlk düzenlediğimiz sene, Kadıköy
Anadolu Lisesi’nden Alican Aktürk ve Refik Anadol’un kısa filmi
“Yaşam Merdiveni” yarışmada birinci oldu. Bu film aynı zamanda
onların Bilgi Üniversitesi’nden burs almalarını sağladı.
Sinema Atölyesi
O dönemde İstanbul Üniversitesi’yle yaptığımız sinema atölyesini
yarışma haftasına dahil ettik. O dönem İstanbul Üniversitesi’nde
öğretim görevlisi İstanbul Lisesi’nden mezun ağabeyimiz Tonguç
İbrahim Sezen ile yine İstanbul Üniversitesi’nde öğretim görevlisi
Ceyhan Kandemir, yarışma günlerinde on gün okulumuza gelip
sinema ile ilgili dersler vermişti.
Alper Sezer’11: Benim dönemimde yarışmayı organize etmek
daha kolaydı. Çünkü Özhan’ların kurduğu oturmuş bir sistem
vardı. Sıfırdan bir yapı kurmak zorunda değildik. Okuldaki kulüp
faaliyetlerindeki görev dağılımı bir piramit şeklinde ilerler. 9.
sınıf çok aktif olmadan, dışarıdan ortamı gözlemleyerek ve üst
sınıflardan sistemi öğrenerek geçer. 10. sınıfta kulüpte daha aktif
olunur. 11. sınıflar genelde işin başındadır. 12. sınıflar ise işin
başında ve çok aktif bir şekilde çalışır.
Değişiklikler
Benim dönemimde birkaç değişiklik oldu. İlki; ön jüri üyeleri geçmiş
senelerde olduğu gibi okulun yöneticileri, öğretmenleri ve sinema
kulübünden öğrenciler değil de, yarı profesyonel sinemacılar ve
İstanbul Üniversitesi’nden öğretim üyeleri oldu.
Diğeri de; İstanbul Üniversitesi sinema kulübüne verdiği desteğini
azaltmaya başladı ve bir süre sonra hem okulun sinema kulübüne
verilen sinema eğitimi, hem de yarışma döneminde verilen sinema
atölye programı bitti.
Yenilikler
Benim dönemimde, ödül törenini daha farklı organize etmeye
karar verdik. Ödül törenlerinde yarı profesyonel ya da profesyonel
müzik grupları konserler verdi. Böylelikle ödül törenine katılım bir
anda arttı. Benim dönemimde ödül töreni masraflarını ve ödülleri
Vakıf karşılıyordu. Ama onlar da bu masraflardan kısmak istiyordu.
Bütçeyi arttırmak istediğimizde büyük problem oluyordu. Bizim
ekstra bütçe aramamız gerekiyordu. Bizim de en büyük sıkıntımız
bütçe bulmaktı, her dönemde olduğu gibi…
Bizim dönemimizde internet kullanımı çok arttığı için, yarışmanın
sitesini hazırlamaya karar verdik. Mezunumuz Cenk Çil yarışmanın
internet sitesini yaptı. Ayrıca, sosyal medyayı aktif olarak
kullanmaya başladık. 2006’da yarışmaya 50 civarında film
katılırken, sosyal medya ve internetin getirdiği kolaylıklar sonucu,
iki sene sonraki yarışmaya 100’ün üzerinde film katıldı. Ayrıca,
sadece İstanbul içindeki okullardan değil, Türkiye’nin birçok ilindeki
okullardan da kısa filmler yarışmaya gönderilmeye başlandı. Hatta
benim çalıştığım dönemde yarışma birincilerinin çoğu Anadolu’daki
liselerden gelen filmlerden çıktı.
Bekir Uğur Yıldırım (10. Sınıf): Bu yıl Dailymotion’la bir anlaşma
yaptık. Yarışmaya başvuran filmler direkt oraya yüklenebilecek.
Bu yarışmaya katılmak isteyen herkes için daha rahat ve kolay bir
yöntem. Biz yarışmanın duyurusu ve katılımın artması için daha çok
internet ve sosyal medyaya yöneldik. Tanıtımımızı ağırlıklı olarak
Facebook ve Twitter’da çok beğeni almış olan sayfalar ve kişiler
üzerinden yapmaya çalışıyoruz. Tabii ki ricamızı kimisi kabul ediyor,
kimisi etmiyor. Bir lise aktivitesi olduğunu düşünüp ilgilenmeyenler
oluyor. Ama yarışmanın Türkiye’de ilk defa düzenlenen ve 11 yıllık
bir yarışma olduğunu öğrendiklerinde tavırları değişiyor.
Şu anda festivalin diğer dönemleriyle kıyaslanınca olabilecek en
basit halini uygulamaya çalışıyoruz. Her sene 1. eğitim-öğretim
devresinin sonunda mezunumuz Savaş Dinçel ’61 ağabeyimizin
anısına, Savaş Dinçel Sinema Haftası’nı hala düzenliyoruz ama
geçmiş dönemlerde olduğu gibi yönetmenler ve oyuncular
gelip konuşmalar yapmıyorlar. Filmler seçilip, jüriye gidiyor ve
birinci, ikinci, üçüncü seçiliyor. Ödül töreniyle yarışma kapanıyor.
Yarışmanın eski havası yok açıkçası. Piramit şeklinde ilerleyen bir
görev dağılımından bahsetti ya Alper Ağabey, o pek işlemiyor bu
sıralar. Görev dağılımı yapıp, fikirler üretecek olan üst sınıflar çok
aktif değiller. Motivasyon eksikliği var.
Yarışmanın eskisi kadar etkili olmamasının bir diğer nedeni de,
İstanbul’da ve birçok şehirde bu tarz kısa film yarışmalarının
artmaya başlaması. Ağabeylerim kendi dönemlerinde liseler arası
ilk kısa film yarışması olmanın avantajını yakalamışlar ama şu
anda bizim için işler biraz zorlaştı. Aynı şekilde üniversitelerde
düzenlenen kısa film yarışmaları çok arttı. Bizim yaptığımız
formatı öğrenenler, aynı formatta yarışmalar düzenlenmeye
başladı. Ödüllerin miktarı yükseltilip, reklam konusunda sıkıntı
da yaşanmayınca, bizim festivalden daha çok duyulan festivaller
türemeye başladı.
HemYARIŞMALARDA
okul yönetiminin
hemÜYELİĞİ
de öğrencilerin
daha sinema
JÜRİ
YAPMIŞ biraz
İSİMLER
kulübünü sahiplenmesi gerek. Okulun adını, sadece yüksek puanla
Atilla
Suat Gezgin,
İlker
Canikligil,
Selim
Evci, Kadri
girilen
birDorsay,
okul olmaktan
çıkarıp,
kültürel
olarak
da duyurulmasını
Yurdatap,
Zeki Demirkubuz,
Engin Ertan,
Atayda
Özer,
Ceyhan
sağlayan
bir oluşum,
kısa film yarışması.
Okulun
bu değeri
Kandemir,
Selim
Fırat
Yücel, Kemal
vermesi
gerekiyor
ki,Demirdelen,
öğrenciler bu
yarışmaya
sahip Kafadar,
çıksın. Nebil
Özgentürk, Güven Kıraç, Yeşim Tabak, Önder Çakar, Umut Aral,
Mehmet
Açar,
Nejatveİşler,
Beste
Fikret gerekiyor.
Kuşkan, Fadik Sevin
Bunun
dışında
tanıtım
duyuru
içinBereket,
bütçe olması
Atasoy,
Muammerbir
Brav,
Cansu da
Dere,
Bugünün
dünyasında
şeyiErkan
kötüCan,
de yapsan
iyi Cansel Elçin, Yekta
Kopan, Özge Özberk,
Ceylan
Sarı, Bennu
pazarlayabilirsin
çünkü. Güzel
birÖzçelik,
reklam Ruhi
ve tanıtımla
eski Yıldırımlar,
Onur Ünlü,
Ümit Ünal,
ihtişamına
kavuşabilir.
Q Hasibe Eren, Serdar Orçin, Süha Çalkıvik,
Ahmet Mümtaz Taylan, Ümit Sarı, Murat Akser, Mehmet Can Yavuz,
Gökçe Pehlivanoğlu, Ragıp Savaş, Sezin Akbaşoğulları, Yiğit
Özşener, Didem Döşer, Haşmet Topaloğlu...
Özhan Şişiç ’05: İlk olmanın avantajı bitti, evet. Yarışmanın
kopyaları türedi ve parası olanlar var. Bu yüzden farkımızı ortaya
koyacak bir şeyler yapmak gerekiyor. Bunun için iki şey gerekli: İlki,
yarışmayı uluslararası bir hale ve festival konseptine daha yakın bir
şekle getirmek. İkincisi ise bir üniversitenin desteğini almak.
Bir lise olarak böyle bir yarışma düzenliyorsanız, kesinlikle bir
üniversitenin desteği gerekiyor. Benim dönemimde İstanbul
Üniversitesi’nin desteği çok önemliydi. Sinema televizyon bölümü
olan bir üniversite böyle bir yarışmaya destek olursa, aynı
zamanda kendisine iyi öğrenciler seçebilir, kitlesine reklamını
yapar. Yani üniversitenin kazanımı çok olabilir. Dolayısıyla, özel bir
üniversiteyle uzun soluklu bir ortaklık içine girilebilir.
Alper Sezer ’11: Kulüple ilgili okulun bakış açısında da bir sıkıntı
var. Mesela, kulüple ilgili bir şey yapmak istediğinizde okuldan izin
almanız gerekiyor. O izni alana kadar da epey bir uğraşıyorsunuz.
Ama izin vermek için sizi uğraştıran, neredeyse yapmayalım diye
engel olmaya çalışan kişi, ödül töreni geldiğinde, gördüğü o
kalabalık karşısında, yarışma sanki onun sayesinde gerçekleşmiş
gibi şovunu yapabiliyor. Çünkü ödül törenlerine Milli Eğitim’den,
valilikten insanlar geliyor. Onlara bir şey ispatlayacakları,
kendilerini gösterecekleri bir durum oluyor. Q
S A R I S İ Y A H
71
1 0 S O RU D A
+D]àUOD\DQ&DQEHUN%H\JRYDâ
)RWRÛUDI+şVQş'ŌNPHFLâ
İSTANBUL ERKEK LİSESİ VE
SARI SİYAHLI OLMAK
Ahmet Oğul Araman ’72
İstanbul Lisesi’ni birkaç kelimeyle anlatabilir misiniz?
Birkaç kelime ile anlatılamaz, benim dünyamdır.
Okuldayken dünyada ve / veya Türkiye’de sizi en etkileyen olay ve kişi?
Bekçimiz rahmetli Fahri Ağabey ve rahmetli Panço.
Okuldayken ya da mezun olduktan sonra, okulla ya da camiayla ilgili sizi en etkileyen
olay ve kişi ?
Tüm ağabeylerim ve kardeşlerim ile gurur duyuyorum
Okulun en sevdiğiniz zamanı / saatleri hangisiydi?
Yemek zamanı!
Binamızı gözünüzün önüne getirdiğinizde hatırladığınız ilk obje / mekan nedir /
neresidir?
Ana giriş kapısı ve müdür beyin odasına çıkan merdivenler.
Döneminizin en popüler karakteri kimdi? Hangi özelliğinden dolayı?
Rahmetli Arap Aziz Hocamız. Bilenler bilir:” Olum, olum, bütün kitabı mı yazıyorsun
olum?”
O zaman moda olan ve “ah şimdi keşke olsa” ya da “hatırlamak bile istemiyorum”
dediğiniz bir şey var mı?
Nerde o eski dostluklar…
Nasıl bir öğrenciydiniz?
Üst orta arası tombiş.
Hedefiniz neydi? Ulaştınız mı?
Birinci basamağa ulaştım… Şaka şaka, hedefime ulaştım.
Okuldan kaçtığınızda en çok nereye giderdiniz? Ne yapardınız?
Sinemaya, pideciye, boğaza çay içmeye…
BONUS SORU : Okulla ya da camiayla ilgili gerçekleştirilmesini istediğiniz bir hayaliniz
var mı?
Okulun başında İEL’li bir akademisyen görmek hayalim.
S A R I S İ Y A H
73
DENEME
Moda Yolunda
<D]à7XQÍ0şVWHFDSOàRÛOXâ
Hikayeyi tekrar edeyim sana
Gayret gayret hatırlasana
İlk görüştük senle biz Moda’da
Moda Moda Moda yolunda
Rahmetli, Ermeni kökenli Belçikalı sanatçı
Mark Arian’ın (1927-1985) bu güzel
şarkısını, yabancı şarkılara Türkçe söz
yazmanın mucidi, müzisyen, aranjör, Julio
Iglesias gibi eski bir kaleci olan Fecri
Ebcioğlu (1926-1989) Türkçeleştirmişti. O
zamanlar 20 yaşında olan Ajda Pekkan da,
üçüncü 45’liğinde, 1966 yılında bu şarkıyı
seslendirmişti. O yıllarda muhtemelen Ajda
da, 65 yaşında 20 yaş halinden daha çekici
olacağını tahmin etmiyordu.
Kendi olmazsa olmazlarımı düşünürken
Kadıköy ve Moda hakkında bir şeyler
yazasım geldi. Öyle ciddi bir araştırma
yazısı falan değil tabii ki. Fenikeliler’e
kadar gidip, Kalkedon şehrini filan
anlatmaya kalkarsam, yazının altından
kalkmam iyice zorlaşır.
Buralarda yaşayan herkesin bir Moda’sı
vardır aslında. Okuyacaklarınız da biraz
benim Moda’m işte.
Yaşantımın 20 yılı Kızıltoprak-Kalamış
civarlarında geçti. Annem beni Zeynep
O yıllarda,
denizdeki yoğun sandal trafiğinden dolayı yüzmek
hayli zordu. Kayıkçıların yarısı gezme amaçlı kürek
çekenlerden oluşurken, diğer yarısı da seyyar
satıcılardan oluşurdu.
Kamil’de dünyaya getirdikten sonra, o
zamanki ilk evlerine, yani Bahariye’ye
dönmüş. Hani biraz zorlarsam, ucundan
kıyısından Modalı bile sayılabilirim aslında.
Kadıköy Spor Kulübü diye bir kulüp vardı
Moda Cem Sokak’ta. Necdet Amcam
da bir dönem başkanlığını yapmıştı.
Yaz aylarında bahçesinde Lefter, Can
Bartu minyatür kale maçlar oynar, GS-FB
basketbol takımları da hazırlık maçları
yapardı. Benim için anlamı büyüktür.
1962 yılında sünnet düğünüm orada
olmuştu, ilk kez orada bir masa tenisi
turnuvasına katılmıştım. İlk turda set bile
alamadan elenince hıçkırarak ağlamaya
başlamıştım. Beni yenen abi, beni
kulübün karşısındaki Elif pastanesine
götürerek pasta ikram edip teselli etmişti.
Sonra, 1976 yılında Efes Pilsen firması
Kadıköy Spor Kulübü’nü devralıp basket
serüvenine başlamıştı.
Ünlü dondurmacı Ali Usta’yı tanıdığımda
henüz ustalık ünvanı yoktu. Şimdiki
yerinin çaprazında küçük bir dükkanda,
lezzetli pideler yapıp satıyordu. Sonradan
dondurmacı oldu, bir İtalyan gibi
dondurmalar üretmeye başladı, hatta
günde bir ton satar hale geldi.
S A R I S İ Y A H
75
DENEME
Şimdiki dondurmacı dükkanının yerinde
ben çocukken bir paten sahası ve
yazlık sinema vardı. Sendeleye düşe
paten kayardık. Kırıntı ile ilk kez orada
tanışmıştık. Kolombo Restoran da vardı
70’li yıllarda.
Tarih sırasını mazur görün şimdi de
daha eskisini anlatasım geldi. Annem
beni Kadınlar Plajına götürürdü. Tahta
iskeleden çengelli iğneyle balık avlar
ve hayli balık tutardım. Bunu nasıl
başardığımı yıllar sonra anneme
sormuştum. Meğer annem, üzülmeyeyim
diye diğer balıkçılara rica edip oltamın
ucuna balık taktırırmış.
O yıllarda, denizdeki yoğun sandal
trafiğinden dolayı yüzmek hayli zordu.
Kayıkçıların yarısı gezme amaçlı kürek
çekenlerden oluşurken, diğer yarısı
da seyyar satıcılardan oluşurdu. Balık
ekmekten, meşrubatçıya, mısırcıdan, mayo
satana kadar çeşitli kürekli dükkanlar
dolaşırdı Moda sularında.
Lozan Plajı diye bir plaj vardı mesela.
Merdivenlerle inilen bu plajın, bir de
plaj voleybolu sahası vardı. Yukarı çıkan
kızların bacaklarına bakmak önemli gençlik
heyecanlarındandı.
Manzara ve Marmara apartmanlarının
arasında Golden adlı bir disko vardı. İlk
aşkımla, Golden’de her cumartesi günü
uniseks (bir örnek kıyafetin fiyakalı
halidir kendileri) giysilerimizle “Do You
Love Me” adlı şarkıda dansa kalkıp, şarkı
boyunca nefessiz kalana dek öpüşmek de
hatırladığım hayırlı geleneklerimizdendi.
Sevgilimi, 1920’den beri varolan Kadıköy
Kız Lisesi’nin önünde beklerdim. Okulda
bir çok güzel kız olduğu söylenirdi, ama
ben diğerlerini hiç fark edemezdim. Çünkü
sadece onu bakardım.
Efendim bir Moda Deniz Kulübü vardı
mesela, hala da var. 1910 yılında İngilizler
tarafından kurulan Yacht Club’ın devamı
diye bilinir. 1935 yılından beri yaşıyor.
Annemin camiyle pek alakası yoktur.
Ancak; ayazma, yatır, türbe, Telli Baba
gibi yerlere mum dikmeden de edemez.
Çocukluğunun Aya Ekaterini Ayazması
da Moda’dadır. İçinden şifalı su çıktığı
varsayılır. Kökeni, İ.S. 294’e kadar gittiği
varsayılsa da, resmi bulunma tarihi
1924’tür. Belki de, bir meyhanenin içinden
geçilerek gidilen yegane ayazmadır.
Meyhane deyip de geçmeyelim sakın. 1934
doğumlu Koço, bir meyhane klasiğidir.
Hızlı servisi, güzel mezeleri ve manzarası
ile, her Modalı’nın hayatının bir parçasıdır.
Ortodoks Rum, İngiliz Anglikan, Ermeni
Surp Takavor, Katolik İtalyan kiliseleri ile,
bir dinler ve hoşgörü mozağidir Moda.
Adeta Mardin’in Istanbul modelidir.
Saint Joseph’i de anlatmadan geçmeyelim.
Bu disiplinli papaz okulu 1864’den beri
binlerce parlak öğrenci mezun etti bol
basket potalı avlusundan. Tüm dünyada
875 bin öğrencisi var Kutsal Yusuf Saint
Joseph’in. İki adet toprak kortlu Moda Tenis
kulübü de klasiklerindendir Moda’nın.
Her santimetre karesi değerli olan bu özel
semtin bir tür akciğerlerindendir.
Barış Manço 81300 Moda adresini tüm
Türkiye ezberlemişti bir zamanlar. 1943
doğumlu Manço, 1999 yılında aramızdan
ayrıldıktan sonra evi müzeye dönüştürüldü.
Müzik dünyasının olduğu kadar, Moda’nın
da sembol isimlerindendir.
Mühürdar’daki tiyatro üstadı Haldun
Taner (1915-1986) büstüne de değinmeden
geçemeyeceğim. Haldun Bey sırtını güzelim
manzaraya çevirmiş, mimar dayım Modalı
Aydın Kunt’un eski ofisine bakıyor her
nedense. Moda benim için biraz da Aydın
Kunt’tur, İbrahim Çağlar’dır, Levent Çiner’dir.
Aaa bu Hilton da ne zaman dikildi buraya.
Adı da pek fiyakalı doğrusu. Hilton Double
Tree Moda... Tam da, 1979 kasımında petrol
tankeri Rumen İndependenta’nın infilak
ettiği yere bakıyor. Uykusu ağır sayılan ben
bile, sabah 5.30’daki patlamanın şiddeti ile
Bostancı’daki evimdeki yatağımdan havaya
sıçramıştım. Herkes deprem korkusuyla
canını sokağa atmıştı.
Tarihçi Kitabevi’nin geçmişi çok gerilere
gitmese de, sanki Moda’nın eski bir
dükkanı gibi oturuverdi hemencecik
yerine. Sahipleri Nevin-Necip Azaoğlu
Alanya’dan arkadaşlarımdır. Her hafta,
birbirinden ilginç konukları konuşmacı
olarak davet ederek tarih sohbetleri
yapıyorlar. Gitmeyene hararetle tavsiye
ederim. Ara sokalarda açılan yeni cafeleri
de unutmamak lazım.
27 gün boyunca yanan tankerde, 94.600
ton ham petrol, zaten hayli pislenmiş
Marmara’nın doğal yaşamını daha da
mahvetmişti. O zamanlar çevre örgütleri
bu denli güçlü de değildi zaten. “Ne
yapsın adamcağızlar, zaten 43 gemici
ölmüş, Romenler şimdi acılı” denip
kapatılmıştı olay. Çirkin yaratık tankerin
adı da bağımsızlık anlamına geliyordu.
Kaza sonrası otomobil gibi çekilip
götürülemediğinden, yıllarca birlikte
yaşamıştık bu tanker leşi ile.
Moda, artık Tünel’deki o güzelim, içinden
yaşam fışkıran ara sokakları andırıyor.
Tünel’in, Beyoğlu Belediye Başkanının
absürd kararı öncesindeki, yaşayan haline
benzetiyorum haliyle.
Kadıköy’ü de yazmak istiyordum ama bu
kadarı şimdilik yeter. Haydi, herkes bana
kendi Moda’sını anlatsın... Q
S A R I S İ Y A H
77
HABERLER
+D]àUOD\DQODU(PUH.R]â(PUH<àOPD]FDQâ
Sakarya 102 Yaşında
15 Şubat 1912’de temelleri bir
oymak olarak atılan ve bugün
aktif 150’ye yakın izcisi,
mezunu ve lideriyle
faaliyetlerini aralıksız
sürdüren İstanbul Lisesi
Sakarya İzci Grubu,
102. yaşını kutladı. 102
yılı geride bırakmış olan
Sakarya’nın, daha nice
102 yıllarda izci, mezun ve
liderleriyle bir araya gelerek sarı
siyah ruhunu en güzel şekilde yaşatmaya devam
etmesi dileğiyle…
Sektör Toplantıları
Beyoğlu Cezayir Restaurant’ta düzenlediğimiz sektör
buluşmalarına devam ediyoruz.
24 Mart 2014 Pazartesi akşamı Bilişim ve
Telekomünikasyon sektörlerinde çalışan Sarı
Siyahlılar bir araya geldi.
Pinpon Turnuvasında Şampiyon
Melih Kazandöven ’78
16 Şubat 2014 Pazar
günü düzenlediğimiz
pinpon turnuvasının
şampiyonu Melih
Kazandöven ’78 oldu.
İki tavla turnuvası
şampiyonluğu da
bulunan mezunumuzu
tebrik eder, kendisine
önümüzdeki
turnuvalarda başarılar
dileriz.
Hüseyin Avni Karslıoğlu’75
“Lahana Kralı” Seçildi
Almanya’nın Oldenburg kenti, kent ve bölgenin başkentte lobisini yapmak
üzere her yıl geleneksel “Oldenburg Kara Lahana Yemeği” günü düzenliyor
ve bir kişiyi “Oldenburg Lahana Kralı” seçiyor. 1956 yılından bu yana
devam eden gelenek kapsamında her yıl siyaset, ekonomi ve kültür
dünyasından tanınmış bir isim unvanın sahibi oluyor. Bu yılki unvanın
sahibi ise mezunlarımızdan Türkiye Berlin Büyükelçisi Hüseyin Avni
Karslıoğlu ’75 oldu.
Haberin ayrıntılarına http://www.hurriyet.com.tr/dunya/25832909.asp
adresinden ulaşabilirsiniz.
Firma İndirimleri
Dernek olarak üyelerimize indirimli mal ve hizmet
sunan firmalarımızla ilgili güncelleme çalışmalarına
başladık. Bu projeye destek vererek diğer Sarı
Siyahlılara indirimli mal ve hizmet sunmak isteyen
mezunlarımızın derneğimiz ile iletişime geçmesini
rica ederiz.
Bilgi Güncelleme Çalışmaları
Sizlere ait mail adresleri, telefon ve faks numaraları, ev ve iş
adresleri gibi bilgilerden bazıları çok eski, geçerliliğini yitirmiş ve
güncellenmeye ihtiyacı var. Lütfen bizi arayın ve bizdeki bilgilerin
doğru olup olmadığını kontrol edelim.
Venedik Bienali
Hayallerden Gerçekler
Türkiye bu yıl ilk
kez Venedik Bienali
Uluslararası Mimarlık
Sergisi’nde yer alacak.
7 Haziran – 23 Kasım
2014 tarihleri arasında
gerçekleştirilecek
sergideki Türkiye
pavyonunun
küratörlüğünü ise
mezunumuz Murat
Tabanlıoğlu ’78 yapıyor.
Dergimiz Genel Yayın Yönetmeni Tansel
Atasagun ’87 ve mezunumuz İdil Erkol ’99’un
da çalışmalarının yer aldığı HAYALLERDEN
GERÇEKLER İstanbul Modern’de gezilebilir.
Sergi, VitrA ve Türk Serbest Mimarlar Derneği’nin
işbirliğiyle VitrA Çağdaş Mimarık Dizisi’nin
üçüncü sergisi olarak gerçekleştiriliyor.
Ayşe Aydın
Şafak’02’in
Kitabı Çıktı
Mezunlarımızdan Ayşe Aydın
Şafak ’02’in “Feminist Bir Bakışla
Türk Aile Hukukunda Kadın
Bedeni” isimli kitabı On İki Levha
Yayıncılık’tan çıktı.
Bir Sarı-Siyahlı Kardeşimize
Burs Vermek İster Misiniz?
Derneğimiz, her yıl olduğu gibi, 2013-2014 eğitim yılında
da, maddi desteğe gereksinim duyan okulumuz öğrencisi
veya mezunu kardeşlerimize orta öğretim ve yüksek
öğrenim bursu verecektir.
Burs havuzumuz, burs veren üyelerimizin katkılarıyla
genişlemiş bulunmaktadır, ancak bu fonu, okuyan
çocukların bazı acil giderleri için de kullanmaktayız. Hem
bu ek harcamaları karşılamak hem de daha fazla öğrenciyi
destekleyebilmek için, sizlerin katkılarına ihtiyaç
duyuyoruz.
Sarı–Siyahlı kardeşlerimize burs vermek ve ayrıntılı bilgi
edinmek için, derneğimizi aramanızı rica ederiz.
Şartlı bağışlarınız için
IBAN numaramız: Garanti Bankası Galata Şubesi
TR89 0006 2000 0670 0006 2985 46
Aidat Ödemeleri
2014 yılının başlarında olduğumuz
şu günlerde aidat borcu olan
üyelerimizden desteklerini rica
ediyoruz. 2014 yılı aidatı öğrenci
mezunlarımız için 24 TL, diğer
mezunlarımız için ise 120 TL’dir.
Biliyorsunuz ki, derneklerin
faaliyetlerini sürdürmek için
tek gelirleri, üyelerinden
aldıkları bağış ve aidatlardır. Bu
bağlamda üyelerimizin sayısını
artırmak; aidat ve bağışları
ile faaliyetlerimizi sürdürmek
zorundayız.
Aidat borcunuzu öğrenmek ve
daha ayrıntılı bilgi için dernek
ofisine başvurmanızı rica ederiz.
İletişim için:
Tel. 212-512-6462 veya
[email protected]
Ödemenizi aşağıdaki banka hesap
numaramıza veya kredi kartı formu
ile yapabilirsiniz:
Garanti Bankası/Galata Şubesi
Hesap No : 1299446
IBAN : TR95 0006 2000 0670 0001
2994 46
Kredi kartıyla ödeme yapmak
için burada yer alan “Kredi
Kartı ile Aidat Ödeme Formu”nu
doldurup, her yıl ödeme seçeneğini
işaretleyip imzaladıktan sonra,
212-527-9079 no’lu faksa
gönderebilirsiniz.
S A R I S İ Y A H
79
XXXXX
Author
Document
Category
Uncategorized
Views
8
File Size
5 516 KB
Tags
1/--pages
Report inappropriate content