close

Enter

Log in using OpenID

Çift

embedDownload
Medeni Usul Hukuku Final Cevap Anahtarı (Çiftler, 28.05.2014)
1. Görev
Görev, dava konusunun niteliğine göre bir davaya hangi mahkemenin bakacağının
belirlenmesidir.
Görevli mahkemeleri belirlerken, 6100 sayılı HMK ile özel mahkemelerin kuruluşuna ilişkin
mevzuat ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin
Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’u birlikte nazara almamız gerekir.
Medeni yargı içinde görevli mahkeme belirlenirken, bu mahkemenin genel mahkeme mi,
yoksa özel mahkeme mi olacağı öncelikle belirlenmelidir. Zira özel mahkemelerin görevi
genel mahkemelerden önce gelir. Özel mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler ise
muhtelif mevzuatta yer almaktadır. Özel mahkemelerin görev alanına giren bir uyuşmazlık
söz konusu değilse, Asliye Hukuk ve Sulh Hukuk Mahkemelerinin hangisinin görev alanına
girdiğinin belirlenmesi gerekir.
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun düzenlediği hukukî ilişkilerden doğan
davalarda, dava konusunun miktarına bakılmaksızın görevli mahkeme Fikrî ve Sınaî Haklar
Hukuk Mahkemeleridir.
Olayımızda davacı şirket vekili, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu m. 2/3
kapsamında bulunan bir eserden kaynaklanan haklara tecavüzün men’i ve tecavüz nedeniyle
tazminat davasını açmak istemektedir. Dolayısıyla gemi dizayn ve endaze proje tasarımının
5846 Sayılı Kanunun 2/3. bendi kapsamında eser olup olmadığı, davacı karşı davalının
eserden kaynaklanan mali haklarına tecavüz olup olmadığının tespitinin görevli mahkeme
olarak Fikri Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi'nde değerlendirilmesi gerekmektedir.
Görev bir dava şartı olduğundan, taraflar davanın her aşamasında bu hususu ileri sürülebilir.
Mahkeme de davanın her aşamasında görev kurallarını re’sen nazara alır. Olayımızda davalı,
görevli mahkemenin Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi olduğunu davanın her
aşamasında ileri sürebilecek; hâkim de bu hususu re’sen dikkate alacaktır.
Yetki
Yetki; bir davaya hangi yerdeki görevli mahkeme tarafından bakılacağının belirlenmesidir.
Mahkemeler, Türkiye’nin coğrafi sınırları içinde ortaya çıkmış her ihtilafa bakma yetkisini
haiz değildir. Mahkemelerin bakabileceği ihtilaflar onların kaza çevreleri ile
sınırlandırılmıştır. Her mahkeme kendi kaza çevresi içinde meydana gelen ihtilaflara bakmaya
yetkilidir.
Genel yetkili mahkeme HMK m.6’ya göre kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, Medeni
Kanun gereğince davalı gerçek veya tüzel kişinin, davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri
mahkemesidir (HMK m.6). Genel yetkili mahkemenin yanında, Kanun bazı davalar için tali
yetki kuralları da öngörmüştür. Tali yetki kaideleri, genel yetkili mahkemenin yetkisini
bertaraf etmeyip, onun yanında ek yetkili mahkemelerdir.
Öncelikle davacı HMK m. 6’da düzenlenen genel yetki kuralı gereği Medeni Kanun gereğince
davalı tüzel kişinin, davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesi olan İstanbul Anadolu
Mahkemelerinde (Tuzla) açabilecektir. Genel yetki kuralının yanında FSEK m. 66/f.5’de özel
yetki kuralı düzenlenmiştir. Buna göre, eser sahibi, ikamet ettiği yerde de (İzmir
Mahkemeleri) tecavüzün ref'i ve men davası açabilecektir.
Olayımızda haksız fiilden kaynaklanan bir dava söz konusudur. Bu durumda davacı vekili
HMK m. 16’da düzenlenen tali yetki kuralı gereğince davayı haksız fiilin işlendiği, zararın
meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu veya zarar görenin yerleşim yeri
mahkemesinde de açılabilecektir (HMK m.16).
Yetki Sözleşmesi
Mahkemenin yetkisinin kamu düzeni esasına göre belirlenmediği (kesin yetkinin olmadığı)
hallerde taraflar, aralarındaki ilişkiden doğmuş veya doğabilecek olan ihtilafların belirli bir
mahkemede görülmesini kararlaştırabilir. Taraflar bunu bağımsız bir sözleşme ile
yapılabilecekleri gibi (yetki sözleşmesi) aralarında yaptıkları sözleşmenin içinde bir şart
(yetki şartı) olarak da belirleyebilir.
Yetki sözleşmesi, usul hukuku sözleşmesidir. Çünkü yetki sözleşmesi asıl etkisini usul
hukuku alanında göstermektedir. Yetki sözleşmesi ile aslında yetkili olmayan bir mahkeme
yetkili hale gelmektedir.
HMK m.17 yetki sözleşmesini, m.18 de yetki sözleşmesinin şartlarını düzenlemiştir.
Taraflar ayrıca, yapmış oldukları yetki sözleşmesi ile yetkili kıldıkları bir veya birden fazla
mahkemenin yetkisinin, münhasır yetki olup olmadığını da kararlaştırabileceklerdir. Eski
uygulama ve düzenlememizde münhasır yetki sözleşmesine hiç cevaz verilmiyordu. Buna
göre, tacirlerin ve kamu tüzel kişilerinin, hukukumuzda tartışmalı olan, münhasır yetki
sözleşmesini de yapabilecekleri kabul edilmiştir. Taraflar, yetki sözleşmesinde, aksini
kararlaştırmadıkça, dava sadece sözleşmeyle belirlenen mahkemede veya mahkemelerde
açılabilecektir. Bu durumda, taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça, yapılan yetki sözleşmesi,
münhasır yetki sözleşmesi şeklinde olacaktır. Taraflar, yetkili kıldıkları mahkemenin yanında,
kanunen yetkili kılınan genel veya özel yetkili mahkemelerin de yetkisinin devam etmesini
istiyorlarsa yani yetki sözleşmesinin münhasır olmayan yetki sözleşmesi şeklinde olmasını
istiyorlarsa, bu durumun yetki sözleşmesinde ayrıca belirtilmesi gerekecektir.
Yetki sözleşmesinin caiz olduğu hâllerde, yetki sözleşmesi veya yetki şartının geçerli olarak
yapılabilmesi için aranan şartlar şunlardır (HMK m. 18):
- Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri konularda yetki sözleşmesi yapılamaz.
- Kesin yetki hâllerinde, yetki sözleşmesi yapılamaz. Yetki sözleşmesi veya şartı ile yetkili
kılınan mahkemenin yetkisinin kesin olmaması ve kanunda o mahkemenin yetkisi hakkında
anlaşma yapılmasını engelleyen bir hüküm olmaması gerekir.
- Yetki sözleşmesi yazılı şekilde yapılmalıdır. Ancak yetkili olmayan bir mahkemede aleyhine
dava açılan kimse esasa girişmezden evvel bu konuda itirazda bulunmazsa o mahkemenin
yetkisini kabul etmiş sayılır (HUMK m. 23/c. 1). Bu halde yetki sözleşmesi zımni olarak
yapılmış sayılır.
- Uyuşmazlığın belli veya belirlenebilir olması gerekir. Yetki sözleşmesi ile yetkili kılınan
mahkemenin, hangi uyuşmazlığa bakacağının yetki sözleşmesinden (veya şartından)
anlaşılması gerekir. Tarafların aralarındaki hangi ihtilaf veya ihtilaflardan dolayı bir
mahkemeyi yetkili kıldıkları belli olmalıdır. Herhangi bir sınırlama olmaksızın taraflar
arasındaki tüm uyuşmazlığın belirledikleri mahkemece bakılacağına ilişkin yapılan
anlaşmalar geçersizdir.
- Mahkemenin veya mahkemelerin Belli Olması: Yapılan yetki sözleşmesinde uyuşmazlık
gibi uyuşmazlığın götürüleceği mahkemenin de belli olması gerekmektedir. Taraflar yetki
sözleşmesi ile bir veya birden fazla mahkemeyi yetkili kılabilirler. Belirli bir mahkeme tayin
etmeksizin Türkiye genelindeki tüm mahkemeleri veya bir bölgedeki ya da belli nitelikteki
mahkemeleri yetkili kılan yetki anlaşmaları geçersizdir.
Yeni düzenleme ile artık yetki sözleşmelerine yalnızca tacirler ve kamu tüzel kişileri taraf
olabilecektir. Tacir olmayan gerçek kişilerin yetki sözleşmelerine taraf olabilmeleri mümkün
değildir. Zayıfın korunması ilkesi kapsamında bu biçimde bir düzenleme yapıldığı madde
gerekçesinde ifade edilmiştir. HMK m. 17 bu anlamda yeni Kanun’daki en önemli
değişikliklerden biridir.
Olayımızda taraflar akdettikleri maddi hukuk sözleşmesinin içine bir yetki şartı koymuşlar ve
İstanbul Mahkemelerinin yetkili olacağını kararlaştırmışlardır. Söz konusu yetki şartı yazılı
olarak yapıldığı için şekil açısından geçerlidir. Ayrıca uyuşmalıkların sözleşmeden doğacak
uyuşmalıklar olarak belirlenebilir olması ve yine mahkemenin de belli olması nedeniyle söz
konusu yetki şartı geçerlidir. Yine olayımızda tarafların serbestçe tasarruf edemeyecekleri ve
kesin yetki halinin bulunduğu bir hal söz konusu değildir. Taraflar tacir olduğu için, şahıslara
ilişkin şart sağlandığından olaydaki yetki sözleşmesi bu açıdan da geçerlidir.
2.a. Davacı şirket vekilinin, davacı şirket tarafından hazırlanmış olan gemi dizayn ve endaze
proje tasarımının dava süresince davalı tarafından yeni gemilerin yapımında kullanmasını
önlemek için başvuracağı hukuki imkan geçici hukuki himaye imkanı olan ihtiyati tedbirdir.
İhtiyati tedbir dava açılmadan önce talep edilebileceği gibi dava dilekçesiyle birlikte dava
açılırken ya da davanın devamı sırasında da istenebilir. İhtiyati tedbir kararı talep üzerine
verilir. Tedbir kararı dilekçe ile talep edilir. Tedbir kararı dava ikamesinden önce isteniyorsa,
esas hakkında görevli ve yetkili olan mahkemeye ihtiyati tedbir kararı talebi ile başvurulabilir.
Dava ikamesinden sonra istenen tedbir kararı ise sadece davanın görüldüğü mahkemeden
istenir (HMK m.390/1).
İhtiyati tedbir talep eden davacı vekili dilekçesinde, dayandığı ihtiyati tedbir sebebini ve
türünü açıkça belirtmek ve davanın esası yönünden müvekkilinin haklılığını yaklaşık olarak
ispat etmek zorundadır. Bu halde tam ispat aranmayacaktır (HMK m.390/3).
İhtiyati tedbir kararı talep eden, haksız çıktığı takdirde karşı tarafın ve üçüncü kişilerin bu
yüzden uğrayacakları muhtemel zararlara karşılık teminat göstermek zorundadır. Talep, resmi
belgeye, başkaca kesin bir delile dayanıyor yahut durum ve koşullar gerektiriyorsa, mahkeme
teminat alınmamasına karar verebilir. Adli yardımdan yararlanan kimsenin de teminat
göstermesi gerekmez (HMK m.392).
İhtiyati tedbir kararının uygulanması, verildiği tarihten itibaren bir hafta içinde talep edilmek
zorundadır. Aksi hâlde, kanuni süre içinde dava açılmış olsa dahi, tedbir kararı kendiliğinden
kalkar (HMK m.393/1). İhtiyati tedbir kararı dava açılmasından önce verilmişse, tedbir talep
eden, bu kararın uygulanmasını talep ettiği tarihten itibaren iki hafta içinde esas hakkındaki
davasını açmak ve dava açtığına ilişkin evrakı, kararı uygulayan memura ibrazla dosyaya
koydurtmak ve karşılığında bir belge almak zorundadır. Aksi hâlde tedbir kendiliğinden
kalkar (HMK m.397/1).
HMK’da yer alan İhtiyati tedbire ilişkin düzenlemelerle birlikte Fikir ve Sanat Eserleri
Kanunu’nda ihtiyati tedbire ilişkin özel bir düzenleme de mevcuttur. Buna göre, esaslı bir
zararın veya ani bir tehlikenin yahut emrivakilerin önlenmesi için veya diğer herhangi bir
sebepten dolayı zaruri ve bu hususta ileri sürülen iddialar kuvvetle muhtemel görülürse hukuk
mahkemesi, bu Kanun’la tanınmış olan hakları ihlal veya tehdide maruz kalanların ya da
meslek birliklerinin talebi üzerine, davanın açılmasından önce veya sonra diğer tarafa bir işin
yapılmasını veya yapılmamasını, işin yapıldığı yerin kapatılmasını veya açılmasını
emredebileceği gibi, bir eserin çoğaltılmış nüshalarının veya hasren onu imale yarayan kalıp
ve buna benzer sair çoğaltma vasıtalarının ihtiyati tedbir yolu ile muhafaza altına alınmasına
karar verebilir (m. 77).
b. İhtiyati tedbir talep edenin haklarının derhâl korunmasında zorunluluk bulunan hâllerde,
hâkim karşı tarafı dinlemeden de tedbire karar verebilir (HMK m.390/2). Tedbir talebinin
reddi halinde bu karara karşı kanun yoluna müracaat edilebilir. Bu müracaat öncelikle
incelenir ve kesin olarak karara bağlanır (HMK m.391/3). Tedbir talebinin kabulü kararına
karşı kanun yoluna başvurulamaz. Karşı taraf dinlenmeden verilmiş olan ihtiyati tedbir
kararlarına itiraz edilebilir (HMK m.394/1). Bu itirazın da ihtiyati tedbir kararının icrası kime
bırakılmış olursa olsun kararı veren mahkemece incelenmesi gerekir. İtiraz hakkında verilen
karara karşı, kanun yoluna başvurulabilir. Bu başvuru öncelikle incelenir ve kesin olarak
karara bağlanır. Kanun yoluna başvurulmuş olması, tedbirin uygulanmasını durdurmaz (HMK
m.394/5). Her ne kadar HMK’da ihtiyati tedbir talebinin reddi veya talebin kabulü üzerine
yapılan itiraz üzerine verilen karara karşı kanun yoluna başvurulabileceği belirtilmiş olsa da
17.04.2014 tarih ve 28975 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince ihtiyati tedbir
kararlarına karşı kanun yolu kapatılmıştır. Bu sebeple artık taraflar ihtiyati tedbir kararlarına
karşı kanun yoluna gidemeyeceklerdir.
3. Davalı, kendisine karşı açılmış olan davada yalnızca savunma yapmayıp, davacıya karşı
müstakil talebini takas savunması ile ortaya koyabileceği gibi, HMK m.132’e göre bir karşılık
dava açarak da bu iradesini ortaya koyabilir.
Takas, borcu sukut ettiren bir sebeptir. Takas def’i, eğer kabul edilirse borcu sona
erdirdiğinden müdafaa sebeplerinden itirazlar grubuna dâhildir. Davacı Beta Gemi Tasarım ve
Mühendislik A.Ş.’nin tazminat davasına karşı davalı Marmara Gemi İnşa San. ve Tic. A.Ş’nin
kendisinin de davacıdan 300.000-TL tazminat talebi beyan ile takas dermeyan etmek isterse
bunu cevap dilekçesi içinde ileri sürebilir. Takas için ayrı bir dava açılmasına veya karşılık bir
dava ile ileri sürülmesine gerek yoktur. Ancak takas def’inin de diğer def’iler gibi iki haftalık
cevap süresi içinde esasa cevap layihası ile veya ikinci cevap dilekçesi ile yapılması gerekir.
Süresinden sonra yapılan takas def’ine karşı davacı buna açıkça rıza göstermezse mahkeme
bu def’iyi dikkate alamayacaktır. Zira bu durumda savunmanın genişletilmesi yasağı ile
karşılaşılacaktır.
Asıl davada davalı olan taraf davacı tarafa karşı talebini karşı dava açmak suretiyle derdest
davada da ileri sürebilir. Karşı davanın asıl davanın açılmış olduğu mahkemede açılması
gerektiği bir kesin yetki kuralıdır (HMK m.13). Böylelikle dava talebi ve karşı talep aynı
zamanda muhakeme ve müzakere konusu yapılarak usul ekonomisi de sağlanmış olmaktadır.
Ancak karşı davanın da esas davanın tâbi olduğu muhakeme çeşidine tâbi olması gerekir.
Karşı dava açılabilmesi için (m. 132/1);
1. Asıl davanın açılmış ve halen görülmekte olması,
2. Karşı davada ileri sürülecek olan talep ile asıl davada ileri sürülen talep arasında takas veya
mahsup ilişkisinin bulunması ya da bunun dışında kalan bir başka bağlantının mevcut olması
gerekir.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 132 uyarınca, takas veya mahsup talebi ile davalının
davacıya karşı açtığı bütün davalar karşı dava addolunur. Bunun dışında takas ve mahsup
talebinden başka karşı dava asıl davaya bağlı ise kabul olunarak incelenir.
Takas ve mahsup talebi dışındaki hallerde karşı dava ile asıl dava arasında yakın bir ilişki
bulunmalıdır. Yakın ilişki için asıl dava ile karşı dava arasında tam bir irtibat bulunması
aranmaz. Buradaki bağlantıdan maksat, asıl taleple karşı davada ileri sürülebilecek talebin,
aynı veya birbirine benzer sebeplerden doğmuş olması ya da asıl dava ile kaşı davadan biri
hakkında verilecek hükmün diğerini etkileyecek nitelikte bulunmasıdır.
Belirtilen bu şartlar gerçekleşmeden karşı dava açılacak olursa, mahkeme talep üzerine ya da
re’sen karşı davanın asıl davadan ayrılmasına, gerekirse dosyanın görevli mahkemeye
gönderilmesine karar verir (m. 132/2).
Karşı davaya karşı dava açılamaz (m. 132/3).
Asıl davanın görüldüğü mahkemede birlikte görülmesine rağmen karşı dava asıl davadan ayrı
bir dava olup asıl davanın herhangi bir sebeple sona ermesi, karşı davanın sona ermesi
sonucunu doğurmaz. Asıl davanın herhangi bir sebeple sona ermesi karşı davanın
görülmesine ve karara bağlanmasına da engel oluşturmayacaktır (m. 134).
Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 13’te karşı davada yetki hususu düzenlenmiştir. Buna göre,
kesin yetkinin söz konusu olmadığı hâllerde, asıl davaya bakan mahkeme, karşı davaya
bakmaya da yetkilidir.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun dava ile ilgili hükümleri aksine özel düzenleme
bulunmayan hallerde müstakil bir dava olması nedeniyle karşı dava hakkında da
uygulanacaktır (m. 135). Dolayısıyla karşı davada da harç alınması, dava şartlarının asıl
davadan bağımsız olarak araştırılması gibi dava ile ilgili ilke ve kurallar karşı dava
bakımından da geçerli olacaktır.
Asıl dava ile karşı dava birlikte görülerek her iki dava hakkında tek bir hüküm verilir. Hüküm
tek verilmekle beraber asıl dava ve karşı dava hakkında verilen kararlar ayrı ayrı gösterilir.
Karşı dava asıl dava ile birlikte görülmesine rağmen asıl davadan ayrı bir davadır.
Karşı dava, cevap dilekçesiyle veya esasa cevap süresi içerisinde ayrı bir dilekçe verilmek
suretiyle açılır. Burada 1086 sayılı Kanun’a göre yenilik arz eden nokta, karşı davanın esasa
cevap süresi içerisinde, cevap dilekçesinin dışında ayrı bir dilekçe verilmek suretiyle de
açılmasının mümkün kılınmış bulunmasıdır. Bu süreden sonra karşı dava açılması halinde
yargılamanın sürüncemede kalmasını önlemek amacıyla mahkeme kendiliğinden asıl dava ile
karşı davanın ayrılmasına karar verecektir (m. 133). Böylelikle aralarında hiçbir bağlantı
bulunmayan davaların birlikte görülmesi de önlenmiş olacaktır.
Takasın karşı dava olarak dermeyanı halinde hâkim takas edilebilir alacağın mevcudiyeti
sonucuna varırsa iki talebin birbirini karşıladığı nispette davayı reddedecektir. Ancak bu iki
talepten biri diğerini aşıyorsa, bu halde, bu bakiye kısım için hüküm verilebilecektir. Buna
karşılık, takasın def’i olarak dermeyanı davanın sadece reddini sağlayabilirse de karşı
alacağın bakiye kısmı varsa bunun hüküm altına alınmasına imkân vermeyecektir. Dolayısıyla
eğer davalının takas etmek istediği miktar, asıl davada istenen miktardan daha fazla ise, davalı
bu fazla miktarı kendi lehine hüküm altına aldırmak için karşı dava açmakta hukuki yararı
vardır. Buna karşılık davalının takas etmek istediği karşılık alacağın miktarı asıl davada
istenen alacak kadar veya ondan daha az ise, davalının bir karşılık dava açmakta hukuki yararı
yoktur; takas savunmasında bulunması yeterlidir. Olayımızda davalı Marmara Gemi İnşa San.
ve Tic. A.Ş’nin söz konusu 300.000 TL tazminat talebini takas def’i şeklinde ileri sürmesi
daha uygundur. Takasın def’i olarak ileri sürülmesi halinde bu bir mürekkep gayrimurtabit
ikrar (bileşik bağlantısız ikrar) sayılacağından, davalı mukabil alacağını ispat yükü altındadır.
Davalı eğer davacının talebini takas beyan ederken kabul etmek istemiyorsa, bu halde takas
def’ini terditli olarak dermeyan edebilir.
4. Taraf ehliyetine sahip olabilmek için medeni hukuktaki hak ehliyetine sahip olmak gerekir
(m. 50). Tüzel kişilerin de taraf ehliyeti bulunmaktadır. Tüzel kişiler, cins, yaş, hısımlık gibi
yaratılış gereği insana özgü niteliklere bağlı olanlar dışındaki bütün haklara ve borçlara
ehildirler (MK m. 48). Tüzel kişiler, geçerli olarak kuruldukları andan ve özel hukuk
hükümleri gereği varlık kazandıkları andan itibaren kişilik kazanırlar ve taraf (hak) ehliyetine
sahip olurlar.
Taraf ehliyeti dava şartıdır. Davanın her aşamasında mahkemece taraf ehliyetinin varlığı
tahkik edilmelidir. Taraf ehliyeti aynı zamanda usuli işlemlerin de geçerlilik şartıdır.
Eğer taraf ehliyeti, davanın başında mevcut iken daha sonra ortadan kalkmışsa, bu durumda
dava hemen reddedilmez. Bu durum gerçek kişinin vefatı, tüzel kişinin tüzel kişiliğinin son
bulması demektir. Böyle bir halde hâkimin diğer tarafa, taraf ehliyeti son bulan tarafın, gerçek
kişi ise mirasçılarına, tüzel kişi ise, onun yerine davada yer alacak şahıslara karşı davaya
devam edebilmesi için süre vermesi gerekir (HMK m. 55). Ancak dava şahıs varlığına ve
şahsa sıkı surette bağlı haklara ilişkin ise tarafın vefatı ile taraf ehliyeti son bulur. Taraf
ehliyetinin son bulduğu bir dava usulî bir karar ile sona erdirilir. Eğer dava malvarlığına
ilişkin dava ise tarafın vefatı ile dava son bulmaz, onun kanuni halefleri ile davaya devam
olunabilir.
HMK m. 51 uyarınca, dava ehliyeti medeni hakları kullanma ehliyetine (MK m. 9) göre
belirlenir. Dava ehliyeti, MK’da yer alan fiil ehliyetinin usul hukukuna yansımasıdır. Tüzel
kişiler ise kanuna ve kuruluş belgelerine göre gerekli organlara sahip olmakla fiil ehliyetini
kazanırlar (MK m. 49). Tüzel kişiler yetkili organları ile temsil edilecektir (HMK m. 52).
6100 sayılı Kanun’un 53. maddesinde dava takip yetkisi düzenlenmiştir. Bu hükme göre, dava
takip yetkisi, talep sonucu hakkında hüküm alabilme yetkisidir. Bu yetki, kanunda belirtilen
istisnai durumlar dışında, maddi hukuktaki tasarruf yetkisine göre tayin edilir ve taraflara
ilişkin dava şartlarındandır (m. 114/1, e). Bazı istisnai durumlarda tarafın dava ehliyeti
olmakla birlikte davayı takip yetkisi kendisi dışında üçüncü bir kişi tarafından kullanılabilir
ya da kanun gereği kullanılması zorunlu olabilir. Hukukumuzda kanun koyucunun öngördüğü
bazı durumlarda, hukuki ilişkinin tarafı olmayan üçüncü kişilere de davayı takip yetkisi
tanınmıştır. Örneğin iflasın açılması ile birlikte müflisin davayı takip yetkisi sona erer ve iflas
masasını ilgilendiren davalarda iflas idaresi davayı takip yetkisine sahip olur.
Tüzel kişiliğin son bulması ile tüzel kişinin taraf ehliyeti de son bulur. Bir ticaret şirketi tarafı
bulunduğu bir dava devam ederken tasfiye haline girerse, şirketin taraf ehliyeti hemen son
bulmaz. Çünkü TTK m. 208’deki açık hüküm gereğince tasfiye haline giren şirketin tüzel
kişiliği ve ehliyeti tasfiye amacı ile sınırlı olarak devam eder. Bu halde şirket, tarafı
bulunduğu davalarda taraf olarak kalmaya devam ederken bu davalarda şirketi tasfiye
memurları temsil edecektir (TTK m. 219). Eğer davanın taraflarından biri tüzel kişi ise bu
hukuki ilişkiler sonuçlanmadan tüzel kişiliğin son bulmasına sebep olan sicilden terkine
müsaade edilmemelidir.
5. Her somut olayda ispat yükünün hangi tarafa düşeceğinin belirlenmesi oldukça önemlidir.
Zira, hâkim önüne gelen uyuşmazlığı bir şekilde sona erdirmek zorundadır ve ispatsızlık
halinde de hâkim ispat yükü kendine düşen tarafın aleyhine hüküm verecektir.
Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesine göre “kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça
taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür”. Aynı
düzenleme HMK m.190/1’de de yer almıştır: “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme
bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa
aittir”. Buna göre, davacı şirket tarafından açılmış olan eserden kaynaklanan haklara
tecavüzün men’i ve tecavüz nedeniyle tazminat davası açmayı düşünmektedir. Bu durumda da
ispat yükü, davacıdadır. Zira bu iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan davacı kendi
lehine bir hak çıkaracaktır. Davalı şirketin açtığı tazminat talepli karşı davada ise ispat yükü
asıl davanın davalısı olan Marmara Gemi İnşa San. ve Tic. A.Ş’ ye ait olacaktır.
Deliller kesin ve takdiri deliller olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Takdiri deliller; şahit,
bilirkişi, keşif ve özel hüküm sebepleridir. Takdiri delillerde hâkimin sunulan delilin iddia
edilen vakıayı ispat edip etmediği noktasında bir takdiri bulunmaktadır. Oysa kesin delillerde
hâkimin böyle bir takdir hakkı bulunmamaktadır. Kesin deliller, ikrar, kesin hüküm, senet ve
yemindir.
Hukuki işlemlerin ispatında HMK m.201’de düzenlenen senetle ispat kuralı uygulanacaktır.
Bunun dışında hukuki fiil niteliğindeki eylemler tanıkla veya her türlü delille ispat
edilebilecektir.
Davacı, bu iddiasını her türlü delille ispat edebilir. Bu kısımda geçen vakıalar hukuki işlem
olmayıp hukuki fiil niteliğinde olduğundan ve senetle ispat zorunluluğu söz konusun
olmadığından her türlü delille ispat faaliyeti yapılabilecektir.
Olayımızda davacı Beta Gemi Tasarım ve Mühendislik A.Ş.’nin tecavüzün men’i ve haksız
fiilden kaynaklı tazminat alacağını her türlü delille ispat edebilir. Burada davacı haksız fiilin
dört unsurunu da (hukuka aykırı fiil, zarar, kusur ve zarar ve kusur arasındaki illiyet bağı)
ispat etmek zorundadır. 6098 sayılı TBK’nın, haksız fiillerden kaynaklanan borç ilişkileri için
ispat yükünü düzenlediği 50. maddesine göre, haksız fiilden zarar gören, zararını ve zarar
verenin kusurunu ispat yükü altındadır. Bu ispat, olayımızda bir haksız fiilin olması
münasebetiyle her türlü delille yerine getirebilir. Davalı ve karşı davanın davacısı Marmara
Gemi İnşa San. ve Tic. A.Ş aynı şekilde haksız fiilden kaynaklanan alacağının varlığını her
türlü delille ispat edebilir.
HMK’da yer alan genel ispat kurallarının yanında Fikir ve Sanat Eserleri Kanunun’da bu
kanun kapsamında açılacak olan hukuk davalarında ispat hukuku açısından önemli bir
düzenleme mevcuttur. Mahkeme, davacının iddiasının doğruluğu hakkında kuvvetli kanaat
oluşturmaya yeter miktar delil sunması hâlinde, korunmakta olan eserler, fonogramlar, icralar,
filmler ve yayınları kullananların, bu Kanun’da öngörülen izin ve yetkileri aldıklarına dair
belgeleri veya tüm yararlanılan eser, fonogram, icra, film ve yayınların listelerini sunmasını
isteyebilir. Belirtilen belge veya listelerin sunulamaması tüm eser, fonogram, icra, film ve
yayınların haksız kullanılmakta olduğuna karine teşkil eder (m. 76/2). Kısaca ifade edilmek
gerekirse itilaf durumunda “kullanma izin ve yetkisine ilişkin belgenin sunulmaması halini”
aleyhe karine oluşturmaktadır. Davacının böyle bir izin verilmediğinin ispatı aslında menfinin
ispatı olacağı için aslında bu durum genel ispat ölçüsü kurallarının açık ifadesidir.
6. Dava dilekçesinde gösterilen ve davacının elinde bulunan belgelerin asıllarıyla birlikte harç
ve vergiye tabi olmaksızın davalı sayısından bir fazla düzenlenmiş örneklerinin veya sadece
örneklerinin dilekçeye eklenerek mahkemeye verilmesi ve başka yerlerden getirilecek belge
ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması
zorunludur (HMK m.121). Taraflar dava dilekçesinde göstermiş olmalarına rağmen
sunmadıkları delileri ön inceleme duruşmasında HMK m.140/5 uyarınca hâkimin vereceği
kesin süre içinde sunabileceklerdir. Bu hükme göre, ön inceleme duruşmasında, taraflara
dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya
başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları
için iki haftalık kesin süre verilir. Bu hususların verilen kesin süre içinde tam olarak yerine
getirilmemesi hâlinde, o delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılmasına karar verilir. Delillerin
sunulmasına ilişkin HMK’nın taraflara verdiği son bir imkân daha vardır. HMK m.145’e göre,
hâkimin kabulü ile yeni deliller gösterilebilmesi mümkündür Maddeye göre; ‘Taraflar,
Kanun’da belirtilen süreden sonra delil gösteremez. Ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi
yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın
kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir”.
Davanın genişletilmesi ve değiştirilmesi tahkikat aşamasında yasaktır. Davanın zaruri
unsurlarının; davanın tarafları, dava sebebi ve netice-i taleptir. İşte davanın zaruri unsuru olan
bu üçünden herhangi birinin genişletilmesi veya değiştirilmesi, davanın genişletilmesi ve
değiştirilmesi sayılacaktır. Kanun bu yasağa iki istisna getirmiştir: Bu istisnalardan biri
hasmın muvafakati; ikincisi ise, ıslahtır.
Deliller kural olarak taraflarca gösterilir. HMK m. 145’e göre, hâkimin kabulü ile yeni deliller
gösterilebilmesi mümkündür. Delillerin hasredildiği ve hâkimin de yeni delil kabul etmediği
bir davada, bazı yeni delillerin ileri sürülmesi ihtiyacı hâsıl olduğunda, bu eksikliğin ıslah
yoluyla kapatılıp kapatılamayacağına 04.02.1948 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı olumlu
cevap vermektedir. Buna göre; ıslah müessesesi ile açılmış olan bir davada usule ilişkin
yanlışlıkları bir defaya mahsus olmak üzere tamamen veya kısmen düzeltmek imkânı
sağlanmıştır. Bir dava açıldıktan sonra deliller safhasında da yeni deliller ikame etmek lüzum
ve zarureti hâsıl olabilir ve iyi niyet sahibi taraflar bu yanlışlıkları ve unutulmuş şeyleri ıslah
yolu ile düzeltir veya tamamlayabilirler. Sonuç olarak, delillerini hasretmiş olan taraf dahi
ıslahla yeni delil gösterebilir. Islah ile ikinci bir tanık listesi verilemeyeceği teoride ve
uygulamada kabul edilmiştir.
HMK m.24’e göre, “Hâkim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın, kendiliğinden bir davayı
inceleyemez ve karara bağlayamaz” (HUMK m. 72). Fakat taraflardan birinin müracaatı
olmadan da mahkemenin re’sen yapabileceği usul muameleleri vardır. Mesela, mahkeme
re’sen keşfe, ticari defterlerin ibrazına, bilirkişi incelemesine ve isticvaba karar verebilir.
Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan
birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir
(HMK m. 266).
Mahkeme, ticari davalarda tarafların ticari defterlerinin ibrazına kendiliğinden veya
taraflardan birinin talebi üzerine karar verebilir (HMK m. 222/f.1).
İsticvap bir tarafın kendi aleyhine olan dava konusu veya onunla ilişkisi olan ihtilaflı vakıalar
hakkında hâkim tarafından sorguya çekilmesidir (HMK m. 169). Hâkim tarafları veya
vekillerini davanın her aşamasında çağırarak dinleyebilir. İsticvaba mahkemece re’sen veya
taraflardan her birinin talebi ile başvurulabilir (HMK m. 169/f.1).
Dikkat edilecek olursa ticari defterlerin ibrazını, isticvabı ve bilirkişi incelemesini düzenleyen
hükümlerdeki ortak nokta hakim, bu delillere re’sen veya tarafların birinin talebi üzerine
başvurabilecektir. Davanın tarafları ise söz konusu delilleri dava dilekçesinde göstermişler ise
HMK m. 140/5’e göre sonradan sunabilirler. Şayet taraflar bu delilleri dilekçelerinde
göstermemişler ise HMK m. 145 uyarınca belirtilen delillerin yargılamayı geciktirme amacı
taşımıyor veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa,
mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir. Dolayısıyla davanın her aşamasında
hâkim re’sen başvurabildiği bu delillere HMK’da yer alan şartlar dâhilinde taraflar da
dayanabilirler.
7. Bu sorunun cevabı tarafların duruşmaya gelmemesi ve dosyanın işlemden kaldırılması
hususlarına ilişkindir.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 150’e göre, usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan
taraflar, duruşmaya gelmedikleri veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri
takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir. Gelmeyen taraflardan biri mazeret
dilekçesi gönderirse, mazeret dilekçesi incelenir. Tarafın mazereti kabul edilirse, yeni bir
duruşma günü belirlenir. Mahkeme mazereti kabul etmezse, dosyanın işlemden kaldırılmasına
karar verilir.
Usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflardan biri duruşmaya gelir, diğeri gelmezse,
gelen tarafın talebi üzerine, yargılamaya gelmeyen tarafın yokluğunda devam edilir veya
dosya işlemden kaldırılır. Geçerli bir özrü olmaksızın duruşmaya gelmeyen taraf, yokluğunda
yapılan işlemlere itiraz edemez (HMK 150/1).
Duruşma gününün belli edilmesi için tarafların başvurmasının gerektiği hallerde gün tespit
ettirilmemişse, son işlem tarihinden başlayarak bir ay geçmekle dosya işlemden kaldırılır.
Davaların uzun süre sürüncemede bırakılmasını önlemek amacıyla işlemden kaldırılan
davanın belirli bir sürede yenilenmesi kabul edilmiştir. Bu süre hak düşürücü süredir. Buna
göre, bir dosyanın işlemden kaldırıldığı tarihten itibaren üç ay içinde yenilenmesi
gerekmektedir. Öngörülen bu üç aylık süre içerisinde işlemden kaldırılmasına karar verilen
dava yenilenmediği takdirde sürenin dolduğu gün itibarıyla açılmamış sayılır ve bu hususta
herhangi bir talep olmaksızın mahkemece kendiliğinden karar verilerek kayıt kapatılır (HMK
m. 150/5).
Dosya işlemden kaldırılmasından itibaren bir ay içinde yenilenirse, yeniden harç alınmaz. Bu
bir ay geçtikten sonra dosya yenilenirse, yeniden harç alınır. Bu harç dosyanın yenilenmesini
talep eden tarafından ödenir ve karşı tarafa yüklenemez. Bu şekilde yeniden harç verilerek
yenilenen dava, işlemden kaldırılmasına karar verilerek yenilenen dava, işlemden
kaldırılmasına karar verilen davanın devamı olup yeni bir dava sayılmaz (HMK 150/4).
Davanın yenilenmesi azami bir sayı ile sınırlandırılmıştır. Buna göre; işlemden kaldırılmasına
karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan bir dava, ilk yenilenmeden sonra bir defadan fazla
takipsiz bırakılamaz. Yani bir dava ikiden fazla yenilenemez. İki yenilemeden sonra davanın
yeniden takipsiz bırakılması halinde bu defa dava açılmamış sayılır ve bu hususta herhangi bir
talep olmaksızın mahkemece kendiliğinden karar verilerek kayıt kapatılır (HMK m. 150/6).
Dava dosyasının yenilenme sayısı bakımından basit yargılama usulünün uygulandığı
davalarda bir farklılık vardır. Basit yargılama usulünde dava dosyası yalnızca bir kez
yenilenebilir. Bir başka deyişle, işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan dosya,
yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılırsa dava açılmamış sayılacaktır (HMK m.320/4).
Hangi sebeple olursa olsun davanın açılmamış sayılması ile davanın açılmasına bağlanan tüm
sonuçlar ortadan kalkar, buna bağlı olarak açılmamış sayılan davadaki talep dahi vaki
olmamış sayılır dava hiç açılmamış gibi sonuç doğar (HMK m. 150/7). Açılmamış sayılan bir
dava, harç yatırılarak yeniden açılabilir. Ancak bu halde harç yatırılarak açılan dava, eski
davanın devamı olmayıp yeni bir davadır ve eski davanın sonuçları da açılan bu yeni dava ile
devam etmeyecek, kendi sonuçlarını meydana getirecektir.
Dosyanın işlemden kaldırılmasını gerektiren hallerden birinin gerçekleşmesi halinde dosyanın
yenileninceye kadar işlemden kaldırılmasına karar verilecektir. İşlemden kaldırılan dosya
işlemden kaldırıldığı tarihten itibaren üç ay içinde yenilenebilecektir.
Dosyanın işlemden kaldırılması, davanın açılmamış sayılması demek değildir. İşlemden
kaldırılmasına karar verilen dosyada yenileninceye kadar sadece işlem yapılmayacaktır. Bu
sebeple de yenileninceye kadar derdest kalacaktır. İşlemden kaldırılmasına karar verilen
dosya eğer işlemden kaldırıldığı tarihten itibaren üç ay içerisinde yenilenmezse, bu halde
davanın açılmamış sayılmasına karar verilir. Davanın açılmamış sayılmasına karar verilinceye
kadar dosya derdest bir dava ile aynı sonuçları doğuracaktır. Buna göre; davanın açılması ile
kesilen zamanaşımının kesilme hali devam eder. Davanın açılması ile hak düşürücü sürenin
korunması devam eder. İşlemden kaldırılmasına karar verilen dava yeniden açıldığı takdirde
açılan bu davaya karşı derdestlik itirazında bulunulabilecektir.
Olayımıza dönecek olursak ilk dava bakımından davacı taraf vekili, duruşmaya gelmemişse
mazeret bildirdiği halde mazeretini haklı gösterir delillerini sunmadığından, hâkim davalı
tarafa davaya devam etmek isteyip istemediğini soracak, davalı da davayı takip etmek
istemediğini beyan etmesi durumunda mahkeme ilk dava bakımından dosyanın işlemden
kaldırılmasına karar vermesi gerekecektir. Davacı taraf ilk davaya devam etmek istiyorsa,
dava dosyasını yenilemelidir. Dosyanın işlemden kaldırılması kararından itibaren 3 ay içinde
davacı yenileme talebinde bulunmazsa davanın açılmamış sayılmasına karar verilecektir.
Karşı dava bakımından ise, karşı davacı duruşmada hazır bulunmakta fakat karşı davalı veya
vekili duruşmaya mazeret bildirmeksizin katılmamıştır. Hakimin karşı davacıya davaya
devam etmek isteyip istemediğini sorması üzerine, karşı davacı davaya devam etmek
istediğini beyan etmiştir. Bu durumda duruşmaya karşı davalının yokluğunda devam
edilecektir. Karşı davalı bu şekilde yokluğunda yapılmış olan işlemlere itiraz edemeyecektir.
Duruşma günü celseye katılma imkanı olmayan tarafın bu mazeretini bildirip belgeleyerek,
bildirim giderlerini de yatırarak duruşmanın ertelenmesini isteme olanağı bulunmaktadır. Ne
var ki, dilekçede yer alan mazeretin geçerli bir nedene dayanması; ispatına yönelik belgelerin
( duruşma zabtı, doktor raporu v.s. ) dilekçeye eklenmesi ve duruşma zabtının ve duruşma
gününün tebliğ edilmesi için gerekli masrafın ( posta pulu, cevaplı telgraf gibi ) mazeret
dilekçesi ile birlikte verilmesi gereklidir. Davacı mazeret bildirmiş ancak belgelendirmemişse
ya da gönderdiği mazeret geçerli değilse dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verecektir.
Dava görülürken ortaya çıkan, davaya ilişkin sorunların çözümlenmesi amacıyla verilen,
davayı ve yargılamayı sona erdirmeyen aksine davanın ilerlemesine yardımcı olan kararlara
ara kararlar denir. Hâkim yargılamayı yürütmek için birçok ara kararı verir: taraflara
delillerini göstermeleri, bilirkişi veya keşif giderlerini yatırmaları için süre verilmesi gibi
hususlar ara kararlarının konusunu oluştururlar. Yargıtay’a ve doktrindeki baskın görüşe göre
mahkemeler verdikleri ara kararları ile bağlı değildir. Buna göre, mahkeme, verdiği bir ara
kararın hatalı olduğuna kanaat getirirse dava sonuçlanmadan önce talep üzerine veya re’sen,
vermiş olduğu ara kararı düzeltebilir. Bu görüşe göre ara kararından dönülebilmesinin tek
istisnası verilen ara kararın taraflardan biri lehine usuli kazanılmış hak doğurmuş olmasıdır,
bir ara kararı ile taraflardan biri yararına usuli kazanılmış hak doğmuş olması halinde
mahkeme artık bu karardan dönemeyecektir. Olayımızda mahkeme mazereti haklı gösterir
delillerin mazeret dilekçesiyle beraber sunulmaması sebebiyle mazereti kabul etmediği
takdirde ve davalının da duruşmaya katılmamış olması veya davayı takip etmek istemediğini
bildirmesi durumunda mahkeme dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verecektir. Dosyanın
işlemden kaldırılması bir ara karar olduğundan davacı şirket vekili, mazereti haklı gösterir
delillerini daha sonra ibraz ederek mahkemenin bu kararından dönmesini sağlayabilir.
8. 6100 sayılı HMK’da taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri ile serbestçe; ön
inceleme aşamasında ise ancak karşı tarafın açık muvafakati ile iddia veya savunmalarını
genişletebilir yahut değiştirebilir. Ön inceleme duruşmasına taraflardan biri mazeretsiz olarak
gelmezse, gelen taraf onun muvafakati aranmaksızın iddia veya savunmasını genişletebilir
yahut değiştirebilir. Ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra iddia veya savunma
genişletilemez yahut değiştirilemez (m.141/1).
Bu kural getirildikten sonra yine eski düzenleme ve uygulamada bu kuralın istisnaları olarak
kabul edilen, ıslah ve hasmın rızası kuralı da ayrıca şu şekilde düzenlenmiştir: İddia ve
savunmanın genişletilip değiştirilmesi konusunda ıslah ve karşı tarafın açık muvafakati
hükümleri saklıdır (m.141/2).
Davanın genişletilmesi ve değiştirilmesi tahkikat aşamasında yasaktır. Davanın zaruri
unsurlarının; davanın tarafları, dava sebebi ve netice-i taleptir. İşte davanın zaruri unsuru olan
bu üçünden herhangi birinin genişletilmesi veya değiştirilmesi, davanın genişletilmesi ve
değiştirilmesi sayılacaktır. Kanun bu yasağa iki istisna getirmiştir: Bu istisnalardan biri
hasmın muvafakati; ikincisi ise, ıslahtır. Hasmın muvafakati 1086 sayılı Kanun döneminde
zımni olabileceği kabul edilirken 6100 sayılı Kanun karşı tarafın muvafakatinin açık olması
şartını aramaktadır.
Karşı davasını değiştirmek isteyen davalı, ilk talebinin yanına tasarımda yer alan bazı hatalar
nedeniyle ayrıca bundan kaynaklanan zararların dikkate alınmasını ıslah yolu ile yapabilir mi
bunu değerlendirebilim. Islah, taraflardan birinin yapmış olduğu bir usul işlemini tamamen
veya kısmen düzeltmesidir. Islahın konusu taraf usul işlemleridir. Ancak her usul işleminin
ıslah ile düzeltilmesi mümkün değildir. Islaha, tek taraflı taraf usul işlemlerine karşı
başvurulabilir. Bu nedenle mahkeme tarafından yapılan usul işlemleri ıslahla değiştirilemez.
Islah, tek taraflı irade beyanı ile yapılır. HMK’nın 177. maddesi 2. fıkrasına göre bu irade
beyanı ya diğer tarafın hazır olduğu bir celsede sözlü olarak yapılır ya da diğer tarafa tebliğ
edilecek bir dilekçe ile gerçekleştirilir. Islah, tek taraflı irade açıklaması ile kullanılır ve karşı
tarafın muvafakatine bağlı değildir (HGK., T. 09.12.1983, E. 1981/11-214, K. 1983/1290;
İBD., 1984/7-9, s.559). Mahkeme ancak ıslahın usulüne uygun ve zamanında yapılıp
yapılmadığını inceleyecek ve usulüne uygun yapılmadığı sonucuna varırsa veya zamanında
yapılmamış sayarsa reddine karar verebilecektir. Bir davada ıslah ancak bir defa yapılabilir
(HMK m.176/2). 1086 sayılı Kanun ıslahın tahkikata tâbi davalarda tahkikatın bitimine kadar,
tahkikata tabi olmayan davalarda ise, muhakemenin hitamına kadar yapılabileceğini
düzenlemişken (HUMK m.84) 6100 sayılı HMK’nın düzenlemesinde tahkikata tabi olan ve
olmayan dava ayrımına gerek duyulmadığı için tahkikatın sona ermesine kadar ıslahın
yapılabileceği esası kabul edilmiştir (HMK m.177/1). HMK m.178/1’e göre, ıslah eden taraf,
ıslah sebebiyle geçersiz hâle gelen işlemler için yapılan yargılama giderleri ile karşı tarafın
uğradığı ve uğrayabileceği zararları karşılamak üzere hâkimin takdir edeceği teminatı, bir
hafta içinde mahkeme veznesine yatırmak zorundadır. Aksi takdirde, ıslah yapılmamış sayılır.
Dava tamamen ıslah edilebilir (HMK m.180). Davanın tamamen ıslahı ile dava, dava
dilekçesinden itibaren değiştirilir. Eğer davacı dava dilekçesinden itibaren yaptığı tüm usul
işlemlerinin yapılmamış sayılmasını istiyorsa, bu durumda davanın tamamen ıslahı söz
konusudur. Tamamen ıslahtan bahsedilebilmesi için davanın tüm öğelerinin eskisinden farklı
düzeltilmesi veya değiştirilmesi zorunlu değildir, davanın öğelerinden birinin veya birkaçının
değiştirilmesi durumunda da kural olarak tamamen ıslahtan bahsedilir.
Davasını tamamen ıslah ettiğini bildiren taraf, bu bildirimden itibaren bir hafta içinde yeni bir
dava dilekçesi vermek zorundadır. Aksi hâlde, ıslah hakkı kullanılmış sayılır ve ıslah hiç
yapılmamış gibi davaya devam edilir.
Davacı eğer davasını değiştirmeyi değil de yalnızca genişletmek istiyorsa, karşı tarafın buna
muvafakat etmemesi halinde kısmen ıslah yoluna başvuracaktır. Davacı kısmen ıslahla talep
sonucunu artırabilir, talep sonucunu genişletebilir, dava dilekçesindeki talep sonucuna yeni
talepler ekleyebilir, dava sebebini genişletebilir, replik layihasını ıslah edebilir. Davalı,
kısmen ıslah ile düplik layihasını ıslah edebilir, yeni cevap layihası verip savunma sebepleri
ileri sürebilir. Ancak davalı ilk cevap layihasında bildirmediği ilk itirazlarını ıslah yolu ile
dahi ileri süremez. Doktrinde davanın kısmi ıslahıyla talep sonucuna yeni talep eklenebileceği
ve davanın terditli hale getirilebileceği kabul edilmekte ancak Yargıtay hiç dava konusu
edilmeyen bir hususun ıslah yolu ile talebe eklenmesinin mümkün olmadığını kabul
etmektedir. Nitekim yakın tarihli bir Yargıtay1 kararına göre, “Islah müessesesi, mahkemeye
yöneltilmesi gereken tek taraflı ve açık bir irade beyanı ile tarafların dilekçelerinde
belirttikleri vakıaları, dava konusunu veya talep sonucunu değiştirebilmesi imkânını
sağlamaktadır. İki taraf da duruşmada hazır iseler ıslah sözlü olarak yapılabilir. Usule ilişkin
1
21. HD., 6.3.2012, E. 2012/2302, K. 2012/2976.
işlemlerin tamamen ya da kısmen ıslahı mümkündür. Ancak, her iki durumda da usulüne
uygun açılmış bir davanın bulunması şarttır. Başka bir anlatımla ıslah, açılmış bir davada
taraflarca yapılmış usule ilişkin işlemlere yönelik olarak yapılmalıdır. Bu bağlamda,
yargılaması devam eden bir dava içinde ıslah ile ikinci bir talepte bulunma olanağı
bulunmamaktadır. Davacı isterse dava dilekçesini tamamen ıslah ederek dava konusunu
değiştirebilirse de, yeni dava konusu önceki dava konusunun yerine geçer ve yine tek bir dava
söz konusu olur”.
Olayımızda karşı davanın davacısı dava konusu yapmadığı bir konuda ıslahla talepte
istemektedir. Doktrin bu şekilde dahi ıslah yapılabileceğini kabul ederken Yargıtay’a göre ise
yukarıda belirttiğimiz kararlarda olduğu gibi davacının dava dilekçesinde tasarımda yer alan
bazı hatalar nedeniyle “Asya 120” inşa numaralı geminin taşıma işlerine elverişli
olmamasının yol açtığı zararlar konusunda bir talebi bulunmadığı ve dava konusu yapmadığı
bu konuda ıslahla talebinde bulunamayacaktır.
9. Olayda mahkeme hem asıl dava hem de davalının açmış olduğu karşı dava hakkında karar
vermiştir. Asıl dava ile karşılık dava kanun yolu bakımından birbirinden bağımsız davalardır.
Yani bu davalardan her biri hakkındaki hüküm yalnız başına kanun yoluna götürülebilecektir.
Hükümlerden yalnız biri hakkında temyize başvurulduğu, diğer hüküm süresinde temyiz
edilmediği takdirde bu hüküm kesinleşecektir. Kanun yollarına başvuru sınırı da her iki dava
için ayrı ayrı belirlenecektir.
Bu karara karşı kanunyollarına müracaatın şartlarına geçmeden evvel şu anda uygulanan
kanunyollarına değinmek gerekir: 6100 sayılı HMK 1 Ekim 2011 tarihinde yürürlüğe
girmesine rağmen bu kanunun geçici 3. Maddesi gereğicce Bölge Adliye Mahkemeleri göreve
başlayıncaya kadar 1086 sayılı HUMK’un 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki
kanun yoluna ilişkin hükümleri uygulanacaktır (m. 427-454). Bunun neticesinde, ilk derece
mahkemelerinin vermiş olduğu kararlara karşı şartları mevcutsa temyiz kanun yoluna
başvurabilecektir.
1086 S.K.’a göre :
Aleyhine temyiz kanun yoluna müracaat edilecek kararın temyizi kabil bir karar olması
gerekliliğidir. Kural olarak, ilk derece mahkemelerinin vermiş olduğu bütün nihai kararlar
kabili temyizdir (m. 427, I c. 1). Ara kararlar ise yalnız başına temyiz edilemez; asıl hükümle
birlikte temyiz edilebilir.
Temyiz yoluna ancak davanın tarafları başvurabilir.
Temyize başvuracak tarafın temyize gitmede hukukî menfaatinin bulunması gerekir. Kanun,
davada haklı çıkmış olan tarafın da hukuki menfaati bulunmak şartı ile temyize
başvurabileceğini düzenlemiştir (HUMK. m.427/I). Temyizde hukuki menfaatin bulunup
bulunmadığının belirlenebilmesine ilişkin iki teori vardır: Şekli teori ve maddi teori. Şekli
teoriye göre taleple hüküm sonucu arasında fark varsa, tarafın temyize gitmekte hukuki
menfaati vardır. Maddi teoriye göreyse taraf temyize müracaat etmekle mevcut yerel
mahkemenin hükmüne göre daha lehte bir karar elde edebilecekse, bu takdirde temyizde
hukuki menfaati vardır. Hatta davacı tarafın talebi kabul edilmekle beraber eğer bu talep
davacının davada ileri sürdüğü sebeplerden farklı bir gerekçeyle kabul edilmişse davacının
yine temyizde menfaati olduğu kabul edilmektedir.
İlk derece mahkemelerinden verilen nihai kararların temyiz edilebileceği kuralının istisnaları
vardır. Miktar veya değeri HUMK. m. 427/II’ deki sınırı geçmeyen (1.890 TL. 2014 yılı için)
taşınır mal ve alacak davalarına ilişkin nihai kararlar kesindir ve temyiz edilemez. Bu sınırın
üstündeki taşınır mal ve alacak davaları ise temyiz edilebilirler. Temyiz sınırı sadece taşınır
mal ve alacak davalarına ilişkin olarak öngörülmüştür. Bu sebepten taşınmaz davalarında
dava konusunun değeri ne olursa olsun dava sonunda verilen hüküm, herhangi bir sınırlama
olmaksızın temyiz edilebilir. Ayrıca dava konusu para olmayan veya para ile
değerlendirilemeyen davalara ilişkin hükümler de miktar ve değer sınırlaması olmaksızın
temyiz edilebilir.
Temyiz belli bir süreye tabidir. Bu süre, temyiz edilecek kararı veren mahkemeye göre
değişik olarak düzenlenmiştir. Asliye mahkemelerinden verilen kararlara karşı temyiz süresi,
kararın tebliğinden itibaren 15 gün (HUMK. m.423/I), buna karşı sulh hukuk
mahkemelerinden verilen kararlara karşı temyiz süresi kararın tebliğinden itibaren 8 gündür.
Olayımızda Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi görülmektedir ve temyiz süresi kararın
tebliğinden itibaren 15 gündür.
Temyiz başvurusunun kabule şayanlık şartlarından birisi de gerekli harç ve giderlerin
yatırılmış olmasıdır (m.434/III). Bu giderlere, temyiz mahkemesi kararının taraflara tebliği ve
yerel mahkemenin, hükmünün Yargıtay’ca bozulması üzerine tarafları duruşmaya çağıracağı
davetiyenin tebliği masrafları da dâhildir.
Bir nihai kararın temyizen incelenebilmesi için taraflardan birinin usulüne uygun olarak
temyiz başvurusunda bulunmuş olması gerekir. 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri
Kanunu’nun 431. maddesine göre temyiz talebi dilekçe ile yapılır (HUMK.m.431 c.1).
Temyiz dilekçesi kararı veren mahkemeye veya kararı veren mahkemeye gönderilmek üzere
başka bir yer mahkemesine verilebilir (HUMK.m.432/2). Temyiz dilekçesi hangi mahkemeye
verilmişse o mahkeme tarafından temyiz defterine kaydolunur ve başvurana ücretsiz bir alındı
belgesi verilir. (HUMK.m.434/1). Kararı veren mahkemeden başka bir mahkemeye verilmiş
olan temyiz dilekçesi, bu mahkemece HUMK.m.434’e göre işlem yapıldıktan sonra kararı
veren mahkemeye örnekleriyle birlikte gönderilir (HUMK.m.432/3).
Temyiz kanun yolunda, katılma yoluyla temyiz de mümkündür. Temyiz dilekçesi kendisine
tebliğ edilen taraf, başvurma hakkı bulunmasa veya başvuru süresini geçirmiş olsa bile
vereceği cevap dilekçesi ile temyiz yoluna başvurabilecektir (HUMK m. 427/f.4, 433/f.2,c.2).
Temyiz kanun yoluna başvurabilmek için temyiz sebeplerinden birinin gerçekleşmiş olması
gerekmektedir. Temyiz sebepleri HUMK. m.428’de sınırlı olarak sayılmıştır. Temyize ancak
bu sebeplerle başvurulabilir.
Maddi hukuka ilişkin temyiz sebepleri kanunun ya da tarafların arasındaki sözleşmenin yanlış
uygulanması ve maddi meselenin takdirinde hatadır. Maddi hukuka ait temyiz sebepleri her
zaman mutlak niteliktedir. Usul hukukuna ilişkin temyiz sebeplerinde ise mutlak temyiz
sebepleri ve nisbi temyiz sebepleri şeklinde bir ayırım yapılmaktadır. Mutlak temyiz sebepleri
davaya bakan mahkemenin görevsiz olması (HUMK m.428/II), tarafları, sebebi ve konusu
aynı olan uyuşmazlıklar hakkında birbirine çelişik kararlar verilmiş olması (HUMK
m.428/III), iki taraftan birinin davasını ispat için gösterdiği delillerin kanuni sebep olmaksızın
reddedilmiş olmasıdır (HUMK m.428/VI). Nispi temyiz sebepleri ise, usulü muhakemeye
muhalefet edilmesi, davanın görülmesi sırasında ileri sürülen usule aykırılık iddiasının nazara
alınmamış veya mahkemenin kendiliğinden nazara alması gereken bir usul kuralının
uygulanmamış olmasıdır.
Olayımızda asıl davanın tarafları ile karşı davanın davacısı temyize gitmekte menfaati
olduğundan, maddi meselenin takdirinde hata sebebine dayanarak temyiz yoluna
gidebilecektir.
6100 sayılı Kanun’a göre :
6100 sayılı Kanun uyarınca taraflar nihai karara karşı ilk olarak temyize değil istinaf yoluna
başvurabileceklerdir. Burada Bölge Adliye Mahkemesi bir vakıa mahkemesi olarak çalışacak,
Yargıtay ise temyiz incelemesinde sadece hukuka uygunluk denetimi yapacaktır. Hukuki
yararı bulunan davalı ve davacı istinafa müracaat edebilecektir.
HMK m.341’e göre ilk derece mahkemelerinin nihai kararlarına karşı istinaf yoluna
başvurulabilir. İlk derece mahkemeleri açısından herhangi bir sınırlama söz konusu
olmadığından genel mahkemeler veya özel mahkemelerden verilen kararlar istinafa
götürebilecektir. Ancak aynı maddenin 2. fıkrası malvarlığı davaları bakımından bir miktar
sınırı öngörmüştür. Buna göre miktar ve değeri HMK m.341/2’de gösterilen değeri 1.500TL.’yi geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir. Alacağın bir kısmının dava
edilmiş olması durumunda kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenecektir (HMK
m.341/3). Alacağın tamamı dava edilmiş ise kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü
öngörülen sınırı geçmeyen taraf istinaf yoluna başvuramayacaktır (HMK m.341/4).
Taraflar ilk derece mahkemesinin kararının esas ve usul yönünden hukuka uygun olmadığını
ileri sürerek istinafa başvurabilir. Taraflar ilamın kendilerine usulen tebliğinden itibaren iki
hafta içinde istinafa başvurmak zorundadır. İstinaf başvurusu dilekçeyle yapılacaktır, istinaf
dilekçesi verilirken tebliğ giderleri de dâhil olmak üzere gerekli harç ve giderlerin ödenmesi
gerekmektedir.
10. Soru hükmün tavzihi yoluyla unutulan vekâlet ücretine karar verilip verilemeyeceğine
ilişkindir. Öncelikle hükmün tavzihinden bahsedelim.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 305’e göre: “Hüküm yeterince açık değilse veya icrasında
tereddüt uyandırıyor yahut birbirine aykırı fıkralar içeriyorsa, icrası tamamlanıncaya kadar
taraflardan her biri hükmün açıklanmasını veya tereddüt ya da aykırılığın giderilmesini
isteyebilir”. Hâkim, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya
hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama
yaptırabilir, soru sorabilir, delil gösterilmesini isteyebilir (HMK m. 31). Bu sonuç, kanunda
öngörülen istisnalar dışında, hâkimin iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları
kendiliğinden dikkate alamayacağı ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi
bulunamayacağı ilkesinin (m. 25/) bir istisnasıdır. Ancak bu hüküm sadece tarafların ileri
sürdükleri iddialar ve savunmalar bakımındandır. Mesela, davacı dava dilekçesinde dava
konusu taşınmazlardan birini 116 Ada 95 Parsel olarak belirtmesine rağmen duruşma
sırasında verdiği dilekçesinde dava konusu taşınmazdan 116 Ada 97 Parsel olarak söz
etmişse, bu halde dava konusu taşınmaza ilişkin olarak ortaya çıkan bu belirsizliğin
giderilmesi için davacıdan dava konusu taşınmazın Ada ve Parsel numarasının açık olarak
sorulması ve alınacak cevap üzerine inceleme yapılarak gerekli karar verilmesi
gerekmektedir.
Tavzih talebi dilekçe ile olur. Dilekçeye tarafların sayısı kadar nüsha eklenmek suretiyle
hükmü veren mahkemeye verilir. Dilekçenin bir nüshası, cevap süresi mahkemece
belirlenerek karşı tarafa tebliğ edilir. Cevap, tavzih talebinde bulunan tarafa tebliğ olunur.
Mahkeme, cevap verilmemiş olsa bile dosya üzerinde inceleme yaparak karar verir; ancak
gerekli görürse iki tarafı sözlü açıklamalarını yapabilmeleri için davet edebilir.
Mahkeme tavzih talebini yerinde gördüğü takdirde 304. madde uyarınca işlem yapar yani
hükmün tashihi usulüne göre, açık olmayan hususları açıklar, icrasında tereddüt edilen
noktada icra konu olacak talepleri ve sınırını tayin eder, çelişkili fıkraları kaldırır.
Olayımızda, mahkeme unutulan vekâlet ücretine hükmün tavzihi yoluyla karar vermektedir.
Halbuki tavzihin amacı hükümdeki çelişkili, anlaşılmayan kısımların netleştirilmesidir.
Yoksa, hükümde eksik kalan, unutulan kısımlara ilişkin karar vermek değildir. Keza, HMK
m. 305/2’de “Hüküm fıkrasında taraflara tanınan haklar ve yüklenen borçlar, tavzih yoluyla
sınırlandırılamaz, genişletilemez ve değiştirilemez.” Vekâlet ücretine karar verilmesiyle
taraflardan birine tanınan haklar genişletilirken diğer taraf için bir sınırlandırma söz konusu
olmaktadır. Dolayısıyla, hükmün tavzihi yoluyla vekâlet ücretinin nihai karara dahil edilmesi
mümkün değildir.
Kanun koyucu, bazı hataların, yeniden yargılama yapılmaksızın ve kararın bozulmayıp alt
derece mahkemesine gönderilmeksizin düzeltilerek onanmasını mümkün kılmıştır. İlk derece
mahkemesinin vermiş olduğu hükmün düzelterek onama kararı istisnaen kabul edilmiştir.
Düzelterek onama kararının uygulanacağı haller Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun
438. maddesinin 7., 8. ve 9. fıkralarında sınırlı şekilde gösterilmiştir. Yargıtay bunun
dışındaki hallerde düzelterek onama kararı veremeyecektir. Vekâlet ücreti hakkında karar
verilmemesi durumunda yeniden muhakeme yapılmasına ihtiyaç olmadığından Yargıtay
hükmü bozmak yerine davalı şirket lehine vekâlet ücretinin tayini ile hükmü bu istikamette
düzeltip onayabilecektir.
Metin Soruları
1. Tahkime Elverişlililk
Tahkime gidileceği kararlaştırılan konuların, tarafların iradeleri ile etki edebilecekleri (sulh
olabilecekleri) konular olması gerekir. Bu konuda kabul edilen kriter şu şekildedir: taraflar
aralarındaki uyuşmazlığı gidermek için (özellikle sulh yolu ile) serbestçe anlaşma
yapabiliyorlar ve bu anlaşma mahkemenin kararına gerek olmaksızın geçerli oluyorsa, o
uyuşmazlık hakkında tahkim sözleşmesi yapılabilir. Tarafların dava konusu üzerinde sulh ve
kabul yolu ile serbestçe tasarruf edemeyecekleri hallerde, mesela evlilik (boşanma)
davalarında, medeni hal, iflas ve soyla ilgili davalarda ve çekişmesiz yargı işlerinde tahkime
gidilememektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 408’e göre; tahkime
elverişlilik yönünden iki temel kriter vardır. Buna göre;1. Taşınmaz mallar üzerindeki ayni
haklardan, 2. İki tarafın iradelerine tabi olmayan işlerden kaynaklanan uyuşmazlıklar tahkime
elverişli değildir.
Hakem Sözleşmesi, taraflar ile hakemler arasında yapılan sözleşmedir. Hakem sözleşmesi ile
hakemler, uyuşmazlığın çözümünü; taraflar ise, bunun karşılığında hakemlere bir ücret
ödemeyi kararlaştırırlar. Taraflarca aksi kararlaştırılmamışsa, hakemlerin ücreti, dava konusu
alacağın miktarı, uyuşmazlığın niteliği ve tahkim yargılamasının süresi dikkate alınarak,
hakem veya hakem kurulu ile taraflar arasında kararlaştırılır (HMK.m.440/1). Taraflar, hakem
veya hakem kurulunun ücretini yerleşmiş kurallara veya kurumsal tahkim kurallarına yollama
yaparak da belirleyebilirler (HMK.m.440/2). Taraflarla hakem veya hakem kurulu arasında
ücretin belirlenmesi konusunda anlaşmaya varılamaz veya tahkim sözleşmesinde ücretin
belirlenmesine ilişkin herhangi bir hüküm bulunmazsa ya da taraflarca bu konuda yerleşmiş
kurallara veya kurumsal tahkim kurallarına yollama yapılmamışsa, hakem veya hakem
kurulunun ücreti, her yıl Adalet Bakanlığınca ilgili kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşlarının görüşleri alınarak hazırlanan ücret tarifesine göre belirlenir (HMK.m.440/3).
Tahkim sözleşmesi, tarafların, sözleşme veya sözleşme dışı bir hukuki ilişkiden doğmuş veya
doğabilecek uyuşmazlıkların tamamı veya bir kısmının çözümünün hakem veya hakem
kuruluna bırakılması hususunda yaptıkları anlaşmadır (HMK.m.412/1). Tahkim sözleşmesi,
taraflar arasındaki sözleşmenin bir şartı veya ayrı bir sözleşme şeklinde yapılabilir. Tahkim
sözleşmesi yazılı şekilde yapılır. Yazılı şekil şartının yerine getirilmiş sayılması için, tahkim
sözleşmesinin taraflarca imzalanmış yazılı bir belgeye veya taraflar arasında teati edilen
mektup, telgraf, teleks, faks gibi bir iletişim aracına veya elektronik ortama geçirilmiş olması
ya da dava dilekçesinde yazılı bir tahkim sözleşmesinin varlığının iddia edilmesine davalının
verdiği cevap dilekçesinde itiraz edilmemiş olması yeterlidir. Asıl sözleşmenin bir parçası
hâline getirilmek amacıyla tahkim şartı içeren bir belgeye yollama yapılması hâlinde de
tahkim sözleşmesi yapılmış sayılır.Tahkim sözleşmesine karşı, asıl sözleşmenin geçerli
olmadığı veya tahkim sözleşmesinin henüz doğmamış olan bir uyuşmazlığa ilişkin olduğu
itirazında bulunulamaz.
Hakem Kararlarına Karşı Kanun Yolları
1086 sayılı HUMK m.533 vd. uyarınca hakem kararlarına karşı tarafların kanun yoluna
başvurmada iki imkânı vardı. İlk imkân, temyiz kanun yolu; ikinci imkân ise, yargılamanın
iadesiydi. Ancak HUMK’un 533. maddesi hükmü 6100 sayılı HMK ile birlikte yürürlükten
kaldırılmıştır. Böylece hakem kararlarının temyizi artık söz konusu değildir. Hakem kararına
karşı yalnızca iptal davası açılabilir. İptal davası, tahkim yerindeki mahkemede açılır;
öncelikle ve ivedilikle görülür. HMK m.439/1’de belirtilen mahkeme bölge adliye
mahkemesidir.
Hakem kararlarının iptali sebepleri sınırlı olarak sayılmış olup şunlardan ibarettir:
1. Tahkim sözleşmesinin taraflarından birinin ehliyetsiz ya da tahkim sözleşmesinin geçersiz
olduğu;
2. Hakem veya hakem kurulunun seçiminde, sözleşmede belirlenen veya bu kısımda
öngörülen usule uyulmadığı;
3. Kararın, tahkim süresi içinde verilmediği;
4. Hakem veya hakem kurulunun, hukuka aykırı olarak yetkili veya yetkisiz olduğuna karar
verdiği;
5. Hakem veya hakem kurulunun, tahkim sözleşmesi dışında kalan bir konuda karar verdiği
veya talebin tamamı hakkında karar vermediği ya da yetkisini aştığı;
6. Tahkim yargılamasının, usul açısından sözleşmede veya bu yönde bir sözleşme
bulunmaması hâlinde, bu kısımda yer alan hükümlere uygun olarak yürütülmediği ve bu
durumun kararın esasına etkili olduğu;
7. Tarafların eşitliği ilkesi ve hukuki dinlenilme hakkına riayet edilmediği;
8. Hakem veya hakem kurulu kararına konu uyuşmazlığın Türk Hukuku’na göre tahkime
elverişli olmadığı;
9. Kararın kamu düzenine aykırı olduğu.
Sayılan bu sebeplerden biri tespit edilirse, hakem kararları iptal edilebilir.
Hakem veya hakem kurulunun, tahkim sözleşmesi dışında kalan bir konuda karar verdiği
iddiasıyla açılan iptal davasında, tahkim sözleşmesi kapsamında olan konuların, tahkim
sözleşmesi kapsamında olmayan konulardan ayrılması mümkün olduğu takdirde, hakem
kararının sadece tahkim sözleşmesi kapsamında olmayan konuları içeren bölümü iptal
edilebilir.
İptal davası, bir ay içinde açılabilir. Bu süre, hakem kararının veya tavzih, düzeltme ya da
tamamlama kararının taraflara bildirildiği tarihten itibaren işlemeye başlar. Hakem kararına
karşı iptal davası açılması kararın icrasını durdurmaz. Ancak taraflardan birinin talebi üzerine
hükmolunan para veya eşyanın değerini karşılayacak bir teminat gösterilmesi şartı ile kararın
icrası durdurulabilir.
İptal talebi, davaya bakan mahkeme aksine karar vermedikçe, dosya üzerinden incelenerek
karara bağlanır.
İptal davası hakkında verilen kararlara karşı temyiz yoluna başvurulabilir. Temyiz incelemesi,
bu maddede yer alan iptal sebepleriyle sınırlı olarak, öncelikle ve ivedilikle karara bağlanır.
Temyiz, kararın icrasını durdurmaz.
6100 sayılı Kanun’da 1086 sayılı HUMK’tan farklı olarak tahkimde yargılamanın iadesi
sebeplerinden hangilerinin uygulanacağı yer almıştır. Buna göre; HMK m.443/2 uyarınca
tahkimde yargılamanın iadesi sebeplerinden sadece HMK m.375/1’in (b), (c), (e), (f), (g), (h),
(ı) ve (i) bentleri uygulanır.
Yargılamanın iadesi talebi kabul edilirse mahkeme, hakem kararını iptal eder ve uyuşmazlığı
yeniden bir karar verilebilmesi için yeni hakeme veya hakem kuruluna gönderir. Bu durumda
hakem veya hakem kurulu 421. maddeye göre yeniden seçilir veya oluşturulur.
2. İspat vasıtaları delillerdir. Deliller ise kesin ve takdiri deliller olmak üzere ikiye
ayrılmaktadır. Takdiri delillerde hâkimin sunulan delilin iddia edilen vakıayı ispat edip
etmediği noktasında bir takdiri bulunmaktadır. Ancak kesin delillerde hâkimin böyle bir
takdir hakkı bulunmamaktadır. Kesin deliller, ikrar, kesin hüküm, senet ve yemindir.
İspat, bir vakıanın doğru ve gerçek olup olmadığı konusunda hâkimi inandırma faaliyetidir.
İspat faaliyetinde amaç, yargılama sırasında, hâkim dışında ve dava açılmadan önceki bir
tarihte gerçekleşen uyuşmazlığa ilişkin vakıaların gerçekliği konusunda hâkimde kanaat
uyandırmaktır. Bu durumda ispat, ispat anından önce vuku bulmuş ve tekrar etmeyen
vakıalara ilişkindir.
Delil sözleşmesi: Taraflar, delil anlaşması yolu ile belirli delillerle ispatı öngörülen vakıaların
başka delil veya delillerle ispatını kararlaştırabilecekleri gibi; belirli delillerle ispatı
öngörülmeyen vakıaların da sadece belirli delil veya delillerle ispatını kabul edebilir Bu
takdirde ispat ancak taraflarca kararlaştırılan şekilde yapılabilecektir. HMK m.193’e göre
taraflar delil sözleşmesini yazılı olarak veya mahkeme önünde tutanağa geçirilerek imzalı
beyanlarıyla kabul etmek suretiyle yapabilirler. Delil sözleşmesi yazılı yapılmak gerekir.
Taraflardan birinin ispat hakkının kullanımını imkânsız kılan veya fevkalade güçleştiren delil
sözleşmeleri geçersizdir.
Delillerin hasrı: Bir davada taraflardan herhangi birisinin iddiası ile ilgili tüm delillerini liste
halinde mahkemeye sunması ve söz konusu tarafın davada iddialarını ispat etmek için
belirttiği bu delillerle artık kendisini sınırlaması demektir. Bu durumda tarafların delillerinin
tamamını dava dilekçesinde gösterdiği ve delillerini dilekçede gösterdiklerine hasretmiş
sayılacağından taraf artık davada dilekçede belirttiği delillerden başka hiçbir delili sonradan
ileri süremeyecektir.
Author
Document
Category
Uncategorized
Views
0
File Size
234 KB
Tags
1/--pages
Report inappropriate content