NEREDESİN SEN? Oldukça sıcak bir haziran

NEREDESİN SEN?
Oldukça sıcak bir haziran akşamında tanımıştım; sarı saçlı, mavi gözlü çocuğu… Çelimsiz vücuduna rağmen,
derin mavi gözlerinden oldukça etkilenmiştim. Sert ama insana huzur veren bakışları vardı, kendinden emin…
Adımı sordu bana. Cevap verdim. Köyün diğer çocuklarına benzemiyordu çünkü…
-Görkem, Görkem benim adım. Ya sen kimsin?
-Mustafa.
Kısa ve net bir cevap olmuştu: Mustafa…
Hüseyin Efendi’nin Rapla Çiftliği’nin yanındaki köyde yaşıyorduk; annem, babam ve ben. Ev işlerini
bitirdikten sonra Hüseyin Emmi’nin çiftliğine yardıma giderdim. “İşim bitse de, bir an evvel çiftliğe gitsem” diye
can atardım. Çocukça bir şey biliyorum ama asıl evim orasıydı sanki… Çok sevecendi Hüseyin Emmi. Beni kızı
gibi severdi. Her gördüğünde, cebinden çıkarıp uzattığı leblebi şekerlerinin tadı hala damağımda! Başımı
okşayışı da aynen babam gibiydi. İçimi huzur kaplıyordu onun yanında.
Mustafa geldikten sonra, daha bir heyecanla gitmeye başladım çiftliğe. Koşarcasına, uçarcasına! Dedim
ya, başka çocuklara benzemiyordu Mustafa. Az konuşurdu aslında. Oysa her kelimesinde bir dünya gizliydi. Bu
güne kadar hiçbir çocuktan duymamıştım anlattıklarını. Köyümüzün öğretmeni Hasan Efendi’den bile
duymadım… Yenilikler lazımmış bu topraklara. Padişahla filan olmazmış! Birçok insan bir araya gelip, onlar
yöneteceklermiş ülkemizi! Şimdi anlıyorum tüm bu söylediklerini…
Bazen köyün diğer çocukları da gelirdi yanımıza. Oyun oynardık onlarla da. Çoğu zaman kavgayla
biterdi oyunlarımız. Mustafa hep komutan olurdu. Beni de yardımcısı yapardı. Öbür çocuklar karşı çıkardı. Kızlar
asker olamazmış. Hele komutan yardımcısı hiç olamazmışız! Kızardı sarı saçlı, mavi gözlü çocuk onlara… “Bir
gün kızlar da asker olacak. Komutan bile olacak” derdi. Gülerdi, alay ederdi köyün çocukları. Mustafa da kızardı
onlara. Kavga başlardı o zaman!
Günler bir su gibi akıp geçiyordu. Mısır tarlasında sopayla kovaladığımız kargalar bile alışmışlardı bize…
Mustafa ile sohbete başladığımızda, onlar da doluşurlardı yanımızdaki ağaçlara. Sanki bizi dinlerlerdi gizlice!
Kargaları bile büyülemişti; sarı saçlı, mavi gözlü çocuk anlattıklarıyla! Askeri okula gidecekmiş. En iyi eğitim
orada veriliyormuş. Çok okuyacakmış. “Çok kitap okursan, çok şey öğrenirsin” derdi. Bir de, Avrupa mı ne
varmış? Bu Avrupa’nın da ülkeleri varmış: İngiltere, Fransa… Dünyanın güçlü ve zengin ülkeleriymiş bunlar.
Ülkemiz de onlar gibi güçlü ve zengin olmak zorundaymış. Yoksa yok edermiş onların askerleri bizim ülkemizi!
Korktum bu anlattıklarından. Gelmesin o askerler ülkemize! Biz burada oldukça mutluyuz…
Sonra geldiği gibi sessizce gitti, sarı saçlı, mavi gözlü çocuk… Yağmurlu bir gündü. Ağlamadığımı,
yağmurdan olduğunu söylemiştim. Oysa ağlamıştım işte! Gitti… O benim tek arkadaşım olmuştu. Öğretmenimdi
de aynı zamanda. Doktor olmayı da o sokmuştu aklıma. İyi ki tanıdım seni; sarı, saçlı mavi gözlü çocuk…
Ülkenin ilk kadın doktoru olduğumda ilk önce o mektup yazıp, tebrik etmişti. Kocatepe’den yazmıştı bir
keresinde… Düşman belasını kovmak üzereymişler, az kalmış. Sayılı günlermiş. “Yakında geldikleri gibi
gidecekler. Yeniden kuracağız ülkemizi” diyordu. Sen de Görkem Kardeşim, ülkenin ilk bayan doktoru olarak,
bana yardım edeceksin.
Birlikte kurmuştuk Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni. Ama bir gün olsun gelemedi. Hastaymış!!! Daha
sonraları beni de istemedi yanına.
-Sen işine bak, ben iyiyim. Az zamanda çok işler başardık. Yetmez. Daha çok çalışmamız gerek…
Son gönderdiği mektupta bunları yazmıştı. Düzelecekti. Hatta Atatürk Orman Çiftliği’nde bir akşam
yemeğinde, eski günleri anacaktık sevgili arkadaşımla. Olmadı. O, 10 Kasım sabahı engel olmuştu
hayallerimize! Bir daha bakamadım o derin mavi gözlere… Sarılamadım; sarı saçlı, mavi gözlü arkadaşıma!
Avcılar Okyanus Koleji
Görkem ÖZKAYA
5/C Sınıfı