close

Enter

Log in using OpenID

Burhan 103 Nisan 2014.indd

embedDownload
¾ËWh¸?™h¸??¾lG
ÀÍYjºA ějºA A ÀnI
¿mH
Âlimlerimizin beyanlarına göre herkesin vücudunda nefs bulunur ve hiçbir zaman
oradan çıkmaz. Nefs, Allah’ın emridir, vücuda konulması bir hikmet ve bir ilâhi
irade sebebiyledir. Bilinmelidir ki insan
vücudundaki nefsin sıfatlarını değiştirmek yani kötü sıfatları iyi hale çevirmek
mümkündür; bu da mücahede ve riyazet
ile olur.
Sordular:
- Ey Allah Rasulü, büyük cihad nedir?
Buyurdu ki:
- O nefsle yapılan cihaddır .
¿ÌXi¹@Úi¹@@¿mH
Kötü huyların ve çirkin işlerin ortaya çıkmasına sebep nefstir. Nefsin böyle yaratılmış olmasının hikmeti ise kemalâta basamak olması,
er kişi ile her kişinin ayırt edilebilmesidir.
¾ËXh¸@™h¸@@¾lH
Tasavvufun gayesi, mücahede ve riyazet ile nefsi yenmektir. Sıfatları değişen
nefs, emmareden levvameye, levvameden mülhimeye… yükselir.
Şeytan, insanın maddi ve manevi temizliği için elzem olduğu gibi, nefs de elzemdir.
Ataullah İskenderî k.s. “el- Hikemü’l Ataiyye” isimli eserinde buyuruyor ki: “Şeytan
taharet mendili gibidir. İnsan vücudunu
temizler. Şeytana itaat edenleri gördüm,
kendilerine hiç faydası dokunmadı. Karşı duranları da gördüm, onlara hiçbir zararı dokunmadı.”
Nefs yaratılmışların en karanlığı ve en
cahilidir. Allah’a ve Rasulullah’a karşı
adeta harp eder. Allah Tealâ, emmare olan
nefsine uyan için, “onlar nefsini ilâh edindi”
buyurmuşur . Bu halden kurtulmanın ilacı nefsle mücadele ve onun isteklerine muhalefettir.
Alimlerimizin beyanına göre nefs ile şeytanın fitnelerinin farkı şöyledir: Dinin
kötü gördüğü bir hale inat halinde gelişen arzu nefstendir. Bu sürekli haldeki
meyil duruma göre halden hale giriyorsa,
değişiyorsa, bu da şeytandandır.
Nefs nasıl bir varlıktır? Ulemanın bildirdiğine göre nefs bir sıfat değidir. Bir varlıktır. Yani göz gibi kulak gibi bir yaratıktır.
Haset, hırs, kin, nefret, kendini beğenme
gibi haller onun sıfatlarıdır.
Allah Tealâ buyurmaktadır ki: “Rabbinin
makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştırmış kimse için, şüphesiz cennet onun yegâne barınağıdır.”
(Naziat , 40-41 )
Allah Tealâ bize nefsin meselesini şöyle bildirmiştir: “Bizim uğrumuzda mücahede
edenlere gelince, elbette biz onlara yollarımızı gösteririz. Şüphesiz ki Allah iyi
davrananlarla beraberdir.” (Ankebut, 69)
Buradaki mücahede nefsle mücahedeye de
işaret eder. Hadis-i şerifte ise Rasulullah s.a.v.
Efendimiz buyurmuştur ki:
Bir diğer ayet-i celile de şöyledir: “… nefs
aşırı şekilde kötülüğü emreder; Rabbim
acıyıp korumuş, müstesna…” (Yusuf, 53)
Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur: “Allah
bir kuluna hayır murad ederse nefsinin
ayıplarını ona gösterir.”
- Küçük cihaddan büyük cihada dönmüş bulunmaktayız.
Rabbimiz cümlemizi nefsin hilelerinden korusun ve nefis ile yapılan mücadelede yardımcımız olsun. Daha iyi, daha güzel Burhan’larda
buluşmak dileği ile Allah’a emanet olunuz.
İçindekiler
AYLIK İLİM KÜLTÜR DERGİSİ
Yıl:
Nisan
Sayı:
Nefis Tezkiyesi (Arınma, Temizlenme)
Mübarek Günler, Aylar ve Yıllar 6
Burhan Basın Yayın
Eğitim ve Tur. Ltd. Şti.
Bizi Nefsimize Galip Et Rabbim! 12
Kur’ân Rehberdir 15
Nesli ve Nefsi Muhafaza Etmek 16
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Yard. Doç. H. Murat KUMBASAR
Derviş Olmak; Devrilmiş Olmak 20
Yusuf ELİBOL
Ramazan ÇAKIR
Aydın BAŞAR
Dar-I Fena’dan Dar-I Beka’ya Yolculuk 25
Salih AYDIN
Musa KARACA
Zor Zamanın Ahlâkı 28
Sohbetsiz Geçen Günlere Yazık! 31
Talha AKA
İmam Mâlik Rh.a. ve Zühd Hayatı 32
Asim AYDOĞDU
Gsm: 0538 233 5000
Dosdoğru Ol! 35
#
'
)
*
+
,
-
)
%
&
#
İmanlı Gençlikten Kelâmcı Gençliğe! 36
Kader’e İman Etmemek Küfürdür 38
'
$
*
.
/
%
0
&
+
&
$
2
"
Ölüme Giden Hayat Yolunda… 42
#
#
Nasıl Bir Kardeşlik? 44
1
"
"
1
2
"
#
3
"
$
$
1
1
4
$
Bülbül Oldum Gülistanda 51
5
"
#
"
$
$
1
1
$
Müslüman Aklını Kiraya Vermez 52
Pir Seyyid Ahmed Er-Rufai Hz. Buyuruyor ki; 55
Kuran Kursu Cad.No: 87
Sultanbeyli / İST.
Tel: +9 (0216) 498 94 00
[email protected]
www.burhandergisi.com
Yard. Doç. Dr. Ebubekir SİFİL
Ahmet KAYAK
Murat TÜRKER
Hüseyin AVNİ
M. Emin Karabacak
Mehmet TALU
Şiir
Hasan BAŞAR
Ahmed Er-Rufai Hz.
Mustafa K. Topaloğlu:
Faks: +9 (0216) 398 94 69
Abdullah ÇAKIR
Mehmet Akif Mah.
Nureddin YILDIZ
"
Emre TOPOĞLU
Ziraat Bankası Sultanbeyli Şubesi
Hesap No:
Ahmet HALİLOĞLU
"
Ahmet YAŞAR
!
Posta Çeki No:
Türkiye Finans Sultanbeyli Şubesi
Burhan Basın Yay.Eğt.Tur.Ltd.Şti.
Müşteri No:
Yrd. Doç. Dr. İsmail ALTUN
"
(
Fuat TÜRKER
!
Tek Sayı:
1 Yıllık (12 Sayı) Abone:
Yurtdışı
1 Yıllık Abone:
Prof. Dr. Ali AKPINAR
Prof. Dr. İbrahim BAYRAKTAR
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Serdar TAŞAR
4
“Gençler evliliği geciktirmeyin.” 56
Röportaj
Aklın Temelinde Allah Korkusu Vardır 60
Esra Erat
Milsan A.Ş. 0212 697 1000
Tarihten Günümüze İslamcılık Akımları
Aylık Süreli Yayın
II-Çağdaş Mutezile ve Modern İslamcılık
6
)
7
*
:
*
7
+
!
7
+
*
;
0
!
,
!
*
)
,
)
+
8
/
!
/
<
+
+
8
)
+
*
)
&
8
!
(
&
+
*
+
(
+
)
!
&
&
&
+
7
7
&
<
*
7
6
)
,
)
6
7
&
*
)
&
9
*
+
*
,
)
=
6
.
!
)
8
*
!
&
,
+
%
+
&
*
&
&
*
%
+
7
%
*
,
Düşüncesi 62
Yusuf KARAGÖZOĞLU
<
,
+
0
+
&
7
,
>
&
>
)
9
*
?
8
0
Efsane bir hoca; Mahmut Bayram Hoca 66
*
Aydın BAŞAR
4
+
*
&
)
.
'
&
%
0
+
%
+
%
:
%
&
*
,
+
0
9
*
&
*
)
*
&
<
Burhan Çocuk 70
Musa KARACA
4
Nefis Tezkiyesi
(Arınma, Temizlenme)
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
6
Mübarek Günler, Aylar ve Yıllar
Prof. Dr. Ali AKPINAR
16
Nesli ve Nefsi Muhafaza Etmek
Ahmet YAŞAR
20
Derviş Olmak; Devrilmiş Olmak
Ahmet HALİLOĞLU
Nefis Tezkiyesi
(Arınma, Temizlenme)
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Tezkiye, Arapça bir kelimedir. Artırmak, temizlemek, arındırmak, düzeltmek, ıslah etmek,
malın zekâtını vermek ve övmek manalarına gelir. Yüce Allah, biz insanların arındırılması için
peygamberler göndermiştir. Bütün peygamberler özellikle de bizim peygamberimiz, insanları
karşısına almış, onlara nasihat etmiş ve onları
arındırmıştır. Arınan insan hem kendisine hem
de çevresine faydalı olur. Arınan insan, cennete
gider.
Konuya şöyle giriş yapalım. Elinizde bir tarlanız
var. Bu tarlaya bir tohum ekip istediğiniz ürünü elde
etmek istiyorsunuz. Önce tarlaya tohumu mu serpersiniz; yoksa tarlayı, tohumu serpecek hale mi getirirsiniz?
Önce tarlayı ekime elverişli hale getiririz, değil mi? Tarla
birkaç kere sürülür, toprak altüst edilir, yabancı ve zehirli ayrık otları yok edilir, ondan sonra tohum serpilir.
Tohum atıldıktan sonra da tarla kendi haline bırakılmaz.
Çapası yapılır, suyu verilir, zararlı haşerâttan ve çevreden gelebilecek zararlardan korunur. Yani iyice bir bakım yapılır, ondan sonra istenilen verim elde edilir.
4
Saygıdeğer okuyucularım! İnsanlar da bir tarla
gibidir. Onlardan da istediğiniz verimi elde etmek istiyorsanız bu yolu takip edeceksiniz. Yani, Hz. Peygamber’in yolunu, “nefis tezkiyesi” yolunu takip edeceksiniz. Önce kendinizi, sonra çocuklarınızı, sonra
da çevrenizi işte bu şekilde yetiştireceksiniz. Bu
yol zordur ama verimi yüzde yüzdür.
Hz. Peygamber, ilgilendiği insan ile tam ilgilenmiş ve hayat boyu onun elinden tutmuştur.
O, muhâtaplarını karşısına oturtur, onların içlerini temizler ve kendilerine hayat boyu unutamayacakları nasihatleri verirdi. Veya sahâbî efendilerimiz gelir; Hz. Peygamber’in karşısına oturur ve “bana
nasihat ediniz, ey Allah’ın elçisi!” der, sonra da
kendisine yapılan nasihatleri dinlerdi.
Sahâbe-i Kirâm efendilerimizden biri olan Hz.
Ebû Zer el-Ğifârî (r.a.), Hz. Peygamber’den dinlediği bir nasihat demetini bize şöyle anlatır:
“(Bir gün veya bir gece) mescide girdim. Bir de
baktım ki, Rasûlullah (s.a.v.) yalnız başına oturuyor.
Nisan
Ben de vardım, yanına oturdum. Bana dedi ki: “Ey
Ebû Zer! Mescide girdiğinde “Tahiyyetü’l- mescid” namazı kılman gerekir. Bu da iki rekâtlık
bir namazdır. Kalk, bu namazı kıl!” Ben de kalktım, bu iki rekât namazı kıldım ve sonra gelip tekrar
yanına oturdum.”
“-Cihada sımsıkı sarılmanı tavsiye ederim. Çünkü cihad, ümmetimin, dünyaya değil
âhirete değer vererek yaşamasını sağlar.” dedi.
Hz. Ebû Zer, Hz. Peygamber’in yanına oturduktan sonra O’na bazı sorular sorar ve bu soruların
cevaplarını alır. Sorduğu sorular ve aldığı cevaplar
konumuzla alakalı olmadığı için onları buraya almıyorum. Asıl üzerinde durmak istediğim ve okuyucularıma iletmek istediğim, Hz. Peygamber efendimizin,
Ebû Zer el- Ğifâri’ye yaptığı nasihatlerdir. Ebû Zer
(r.a.), şöyle devam ediyor:
“- Yoksulları sevmeni, onlarla birlikte
olmanı ve onlarla oturmanı tavsiye ederim.”
dedi.
“- Ey Allah’ın elçisi! Bana biraz nasihat eder misiniz?” dedim.
Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:
“- Ey Ebû Zer! Sana, Allah’ın emirleri ve
yasaklarına uyarak yaşamanı tavsiye ederim.
Çünkü bütün işlerin başı, bu şekilde takvâ
üzere yaşamaktan geçer.”
“- Ey Allah’ın elçisi! Biraz daha nasihat eder misiniz?” dedim.
“-Ey Allah’ın elçisi! Biraz daha nasihat eder misiniz?” dedim.
“- Ey Allah’ın elçisi! Biraz daha nasihat eder misiniz?” dedim.
“- Her zaman senden aşağıda olana bakmanı; senin üstünde olana bakmamanı tavsiye ederim. Böyle yapman,Yüce Allah’ın sana
verdiği nimetin kadrini daha iyi anlamanı sağlar.” dedi.
“- Ey Allah’ın elçisi! Biraz daha nasihat eder misiniz?” dedim.
“- Yakınların sana uğramasa da senin onlara uğramanı ve onları ziyaret etmeni tavsiye
ederim.” dedi.
“- Ey Allah’ın elçisi! Biraz daha nasihat eder
misiniz?” dedim.
“-Kur’ân okumanı ve Allah’ı zikretmeni
tavsiye ederim. Böyle yapman, göklerde yücelmene, yerde nurlanmana sebep olur.” dedi.
“- Allah’ın dinini yaşama konusunda (sakın ha!) kınayanların kınamasından korkma.”
dedi.
“- Ey Allah’ın elçisi! Biraz daha nasihat eder misiniz?” dedim.
“- Ey Allah’ın elçisi! Biraz daha nasihat eder misiniz?” dedim.
“- Çok gülmekten sakın. Zira çok gülmek
kalbi öldürür ve yüzün nûrunu giderir.” dedi.
“- Nefsin için acı ve ağır da olsa her zaman doğruyu söyle.” dedi ve şöyle devam etti:
“- Ey Allah’ın elçisi! Biraz daha nasihat eder misiniz?” dedim.
“Ey Ebû Zer, şunu da bil ki, akıl gibi bir
tedbir yoktur; günahlardan kaçmak kadar güzel bir takvâ yoktur; güzel ahlak kadar bir şeref yoktur.” (Ebû Nuaym, Hilye, I,166-167.)
“-Sana, ya hayır söylemeni veya susmanı
tavsiye ederim. Böyle yaparsan şeytanı yanından kovmuş ve dinin emirlerini yaşama konusunda nefsine yardımcı olmuş olursun.” dedi.
“-Ey Allah’ın elçisi! Biraz daha nasihat eder misiniz?” dedim.
Nisan
Şimdi de her birimiz Hz. Peygamber’den
dinlediğimiz bu nasihatlerle nefsimizi bütün
kötülüklerden arındıralım; hayatımızı, evimizi, ocağımızı ve dünyamızı güzelleştirmeye
çalışalım.
5
Mübarek Günler, Aylar ve Yıllar
Prof. Dr. Ali AKPINAR
şöyle
u
y
u
n
n
de ko
i
l
A
için dü
.
n
i
n
Hz
e
S
insan!
elmez.
g
y
E
i
r
“
:
e
r
g
bağla
r daha ir. O halde
i
b
,
r
i
t
e
geçmiş kesin değild
risind
e
ç
e
i
s
i
n
,
r
Yarı
iyi
demdi
u
n
o
u
b
de m
ândır,
n
u
ğ
u
bulund ir
end
değerl
6
İslama göre zamanın bütün dilimlerinin sahibi Celal ve İkram sahibi, bereket kaynağı Yüce
Allah’tır. Tebarekte ya Zel-Celali ve’l-İkram. Bu
nedenle tüm zamanlar mübarektir, bereketlendirilmeye açıktır. Zamanı bereketlendirmek ise, bereket
kaynağı Yüce Rabbin ölçülerine uygun olarak geçirmektir ve bu bizim elimizdedir. Yani biz önce bereketi
hakedeceğiz, Yüce Rabbimiz de bereketi yaratacaktır.
Bereketi haketmek ise, Bereket kaynağına bağlanmakla
mümkündür ancak.
Bazı zamanları diğerlerinin önüne geçiren şey, o
zamanlarda meydana gelmiş olan çok önemli olaylardır. Sözgelimi Cuma günü, günlerin efendisi ise,
bu o günde insanlık tarihinin çok önemli olaylarının gerçekleşmiş olmasındandır. Aynı şekilde
‘Üç aylar’ diye bilinen Receb, Şa’ban ve Ramazan’ın diğer ayların önüne geçmesi de, o aylarda çok
önemli olayların olmasındandır. İşte bu nedenle bu
mübarek günlerin ve ayların, diğer gün ve aylara göre sevap çarpanı fazladır. Elbette diğer gün
ve aylarda yapılan güzel şeylerin de sevabı vardır, ama
bu aylarda yapılan güzelliklerin sevabı katmer-
Nisan
lidir. Yüce Allah, zamanın bu mübarek dilimlerini,
günahkar kulları için bir tevbe ve kulluğa dönüş fırsatları olarak belirlemiştir. İşte bu anlayış, ibadet ve
taatlerin, iyilik ve güzelliklerin yalnızca bu mübarek
günlere hasredilmesine engeldir. İnanan kişi, zamanın, üzerinde Allah’ın önemli bir emaneti olduğunun
bilincinde, onun tüm dilimlerini iyilik ve güzelliklerle
değerlendirmeye gayret eder.
Sözgelimi on iki ay içerisinde Allah’ın haram ay
diye nitelediği ve savaş yapılması yasaklanan dört ay,
insanları barışa hazırlayan aylardır. İnsanlar bu aylarda barış antremanı yaparlar ve kendilerini diğer aylarda da barış içinde yaşamaya adarlar. Yoksa bu dört
ayda kan dökmeyi terkedeceksin, ama bu dört ayın
dışında hemen kan dökmeye başlayacaksın anlamına
değilidir bu niteleme. Zaten Kur’âna göre savaş,
başvurulacak en son çaredir. Eğer çaresiz kalınırsa bu haram aylarda da savaş yapılabilir.
İşte bu haram aylardan biri de Allah’ın ayı
Receb ayıdır. Elbette tüm aylar Allah’ındır. Ama
Receb’e ‘Şehrullah’ denilmekle, bu ayın önemi bir
kez daha vurgulanmaktadır. Receb ayı, sadece haram
ay değildir. Onda Regaib gecesi gibi, Mirac gecesi gibi önemli geceler de vardır. Receb ayı,
peygamber ayı diye nitelenen Şaban ayının
da habercisidir. Şaban ayı ise bağrında Berat
gecesini ve kendisinden hemen sonra gelen
Kur’ân, ümmet ve oruç ayı olan Ramazan’ın
müjdecisidir. Dolayısıyla bu aylar bizi, tevbeye,
Miraca, berata, Kur’ânın adamı olmaya, oruca
hazırlamalıdır.
Peki Receb ayı bizi nasıl Miraca hazırlayacaktır,
yahut biz nasıl Miraca hazırlanabiliriz? Mi’rac, Peygamberimizin büyük mucizelerinden biridir. Miracın
bizi ilgilendiren en önemli tarafı, beş vakit namazın
sembolü olmasıdır. İşte Miraca hazırlanmak, namazla barışık olmak demektir. İşte her sene Receb ayı ve Mirac gecesi, bizim namaz ibadetiyle kendimizi test etme, kontorol etme fırsatı
olmalıdır. Şöyle ki, biz her şeyden önce nicelik olarak günde beş vakit namazı tam olarak kılıyor muyuz?
Eğer beş vakit namazı nicelik olarak aksatmadan kılıyorsak, nitelik olarak ne kadar kılabiliyoruz? Kıldığımız namazlar, ne kadar Kur’ânın öngördüğü ve
Peygamberimizin kıldığı namazlara benziyor?
Hani o yüce Peygamber, “Siz, beni nasıl namaz
kılıyor görüyorsanız, öylece namaz kılın” buyurmuştu. Peki bizim namazlarımız ne kadar onun
namazlarını andırıyor?
Namaz bizi kötülüklerden, ahlaksızlıktan
alıkoyabiliyor mu? Hani Yüce Rabbimiz, “Hiç
şüphesiz namaz fuhşuyat ve münkerden alıkor”
buyurmuştu.
Namazla biz, Rabbimize yakınlığımızı artırabiliyor muyuz? Hani Peygamberimiz, “Namazıyla
Rabbine yaklaşmayan kimsenin kıldığı namaz,
ancak Rabden uzaklaşmasına neden olur” buyurmuştu.
Üşenmeden, istekli olarak namaza kalkabiliyor muyuz? Hani Kur’âna göre, üşenerek
tembel tembel namaza kalkanlar münafıklardı.
Kur’ân bizden namazı ikame etmemizi, ayağa
kaldırmamızı, onu gereği gibi adamakıllı kılmamızı
istemişti. Peki biz namaz ibadetini gereği gibi kılma
konusunda ne kadar başarılıyız? İşte bu ve benzeri
sorularla kendimizi yoklama fırsatıdır Receb
ve Mirac.
Miraca hazırlanmak, namazla barışık olmak demektir. İşte her sene Receb ayı ve Mirac
gecesi, bizim namaz ibadetiyle kendimizi test etme, kontorol etme fırsatı olmalıdır.
Nisan
7
Kur’ân ve oruç ayı Ramazana hazırlanmak, en geç Recepte başlamalıdır. Nasıl mı,
daha yüzünden Kur’ân okumasını bilmeyenler,
önce onu yüzünden okumayı öğreneceklerdir.
Receb ve Şaban aylarında. Sonra onu anlamaya
ve yaşamaya çalışacaklar. Ve böylece Kur’ânlı bir şekilde Kur’ân ayı Ramazanı karşılayacaklar. Aksi takdirde Kur’ânla hiç dostluk kurmadan, Kur’ân ayı nasıl
karşılanabilir? Aynı şekilde, geçen yıldan kaza yahut keffaret oruç borçlarımızın ödenmesi için
iyi bir fırsattır Recep ve Şaban. Borcumuz yoksa, midemizi ve ruhumuzu oruca hazırlamak
Öyleyse haydin, bereketlendirilmeyi bekleyen
bu ayları bereketlendirmeye, haydin bu mübarek ayları kulluk yenilemesi için değerlendirmeye! Unutmayalım ki, biz her anın adamı olmak ve her anı değerlendirip bereketlendirmekle yükümlüyüz.
Allahım Recebi ve Şabanı bize mübarek
kıl, onları üzerimize bereketlendir. Allahım
bizi Ramazana eriştir. Allahım, bu aylarda
Seninle olarak, her zaman Seninle kalmayı bizlere nasip et. Allahım bizi, Ramazana,
yani Kur’âna eriştir. Hep Kur’ânla olalım, hep
Kur’ânlı olalım ve hep Kur’ânla kalalım.
Kıldığımız namazlar, ne kadar Kur’ânın öngördüğü ve Peygamberimizin kıldığı namazlara
benziyor? Hani o yüce Peygamber, “Siz, beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız, öylece namaz
kılın” buyurmuştu. Peki bizim namazlarımız ne kadar onun namazlarını andırıyor?
için, Peygamberimizin yaptığı gibi Pazartesi-Perşembe oruçlarıyla, yahut her ayın başında ortasında ve sonunda tutacağımız oruçlarla
Oruç ayına hazırlanabiliriz.
Kısaca söylemek gerekirse, bu mübarek aylar,
bizi kulluğa hazırlayan, bunun için de kullukta yoğunlaşacağımız aylardır. Yoksa diğer aylarda bol bol
işlediğimiz günahları çunutmak için, aylık ibadetlerle
kendimizi aldatacağımız zamanlar değil. Çünkü müslümanlıkta kesintiye yer yoktur. Müslümanlık mevsimlik elbise değildir ki, üç ay giyelim sonra çıkarıp
atalım. Rabbimiz bizden müslüman olmamızı, her
an müslümanlığımızın gereğini yapmamızı ve müslümanlar olarak can verip huzuruna müslüman olarak
varmamızı istemektedir. Bunun içindir ki, ay hesabına göre gelen bu aylar, yazıyla kışıyla tüm mevsimleri
gezmektedir.
Bazı
ZamanveveMekanların
Mekanların
Bazı Zaman
Ayrıcalığı
Ayrıcalığı
Kur’ân pek çok ayetinde, değişik isimlerle, zaman ve zaman dilimlerinden bahseder. Bazı zamanlara dikkat çeker. Tıpkı bazı mekanlara dikkat çektiği
gibi.
Aslında bütün zaman ve mekanların sahibi
Yüce Allah’tır ve bütün zaman ve mekanlar değerlidir. Zira onlar, bir takım güzellik ve çirkinlikler için
araçtır.
İmam Şafi’nin dediği gibi: “Bütün ayıplar bizde olduğu halde, hep zamanı ayıplarız, zaman
kötü/bozuk diye zamana ve dolayısıyla onun
sahibine hicivler düzeriz. Zaman dile gelse kim
bilir bizim için neler söyle?. Bir kurt bile kendi
cinsini yemezken, biz insanlar birbirimizi yer,
sonra da suçu zamana atarız.!” Mekanlar için de
durum böyledir. Asıl itibarıyla kötü zaman ve kötü
mekan yoktur. Zaman ve mekanda kötülükleri işleyen
insanlar vardır.
Ne var ki, bazı zaman ve mekanlar diğer
zaman ve mekanların önüne geçmişlerdir. Bunun temel nedeni de o zaman ve mekanlardaki
iyilik ve güzellik yoğunluğudur. Sözgelimi Muazzam Ev Kabe, yeryüzünde yapılan ilk mabeddir.
8
Nisan
Yapıldığı andan beri orada hep ibadet edilmiş
ve manevi bir atmosfer oluşmuştur. Zaman zaman o beyt etrafında sapmalar olmuşsa da yine de
o mekan, diğer yerlere göre ayrıcalıklı olmuştur. İşte
oradaki ibadet yoğunluğu ve bunun sonucu oluşan
manevi atmosfer yoğunluğu Kabe’yi diğer yerlerin
önüne geçirmiştir. Bu yüzden Kabe’de kılınan
namaz, diğer mabedlerde kılınan namazdan
çok daha faziletlidir. Çünkü orada oluşan ve var
olmaya devam eden manevi atmosfer, orada yapılan
ibadetlere ve bu ibadetleri yapanlara da olumlu olarak etki etmektedir.
Bu yüzden ilmihal kitaplarında, bir yerde
kılınan en faziletli namaz, o yerin en eski mabedinde kılanınıdır, denmiştir.
Bütün peygamberler, Allah’ın elçisi olmaları bakımından eşittir. Bu yüzden biz, hiçbir
peygamberin arasında fark gözetmeden hepsine iman ederiz.[1] Ancak, kendisine kitap verilmesi, mucizeler verilmesi, tevhid mücadele
süresinin farklılığı ve zorluklarla dolu olması,
ümmetinin çokluğu, evrensel olması gibi sebeplerden bazı peygamberler, diğerlerinden
üstündür[2], denebilir.
Zamanlar için de durum aynıdır. Sözgelimi
Cuma günü, öteden beri insanlık tarihinde çok
önemli olayların gerçekleştiği ve özel ibadet
Allah’ın kelamı olmak ve O’nun katından
günü olarak seçilmiş bir gündür. Tarih boyunca o günde, diğer günlerden çok daha fazla ibadet gelmiş olma bakımından Kur’ân ile diğer ilahî
edilmektedir. Yapılan bu ibadetler ise, o günde ma- kitaplar arasında bir fark yoktur. Ancak, son kitap olması, evrensel olması ve
nevi bir yoğunluk oluşturmakkendinden önceki kitapların
ta, bu da sonuçta o günü
mesajlarını kuşatması gibi
ve o günde yapılan ibadeti,
nedenlerden Kur’ân, diğer
diğer günlerde yapılanların
kitaplardan farklıdır.
önüne geçirmektedir. Diğer
Namaz
bizi
kötülüklerden,
mübarek gün ve geceler
ahlaksızlıktan alıkoyabiliyor mu?
Aynı
şekilde,
için de benzeri durumHani Yüce Rabbimiz, “Hiç şüphesiz
Kur’ân’ın bütün sure ve
lar söz konusudur.
namaz fuhşuyat ve münkerden alıkor”
ayetleri Allah’ın kelamı
buyurmuştu.
olma bakımından eşitİçerisinde pek çok
tir ve Kur’ân’dır. Ancak,
kimsenin çokça ibadet
Yüce Allah’ı bize tayapmasıyla o zaman ve
nıtan İhlas suresi ile,
mekanlara ilahî rahmet,
Allah düşmanı Ebu Lesekinet ve mağfiret yağar,
onları melekler kuşatır, sonuçta oralarda ma- heb’den bahseden Tebbet suresi arasında fanevî bir yoğunluk oluşur. İçerisinde çokça insanın zilet farkı vardır.
sürekli günah işlediği zaman ve mekanlar için benzeBazı zaman ve mekanları da bu şekilde değerri durum söz konusudur. Oralar da ilahî rahmetten
mahrum olurlar, lanetler yağan şeytanların arenasına lendirebiliriz. Tüm zaman ve mekanlar Allah’ındır ve
onlar iyilik-kötülük yapma aracıdırlar. Bu bakımdan
dönüşürler.
hepsi eşittirler. Bu yüzden hadislerde “Zamana sövBazı zaman ve mekanların diğerlerinden üs- meyin/onu kötülemeyin, zamanın sahibi Altün oluşu, Hz. Peygamberin diğer peygamberlerden; lah’tır”, “Yeryüzü bana mescid kılındı” şeklinde
Kur’ân’ın diğer ilahî kitaplardan; sözgelimi cümleler yer alır. Ancak onlarda yapılan iyilik ve
İhlas suresinin Tebbet suresinden üstünlüğü kötülüklere göre onlar, değer kazanır yahut
gibidir. Şöyle ki:
değer kaybederler.
Nisan
9
Ramazan ve Gecenin Bereketi
Ramazan ve Gecenin Bereketi
Kur’ân, özel olarak mübarek gecelerden
bahsettiği gibi, genel olarak geceden bahseder. Hz. Peygambere ve onun şahsında müminlere gece ibadetini ve gece Kur’ân okumayı emreden
ayetlerden sonra gelen bir ayette şöyle buyurulmaktadır: “Gece neşesi hem daha dokunaklı, hem
deyişçe daha sağlamdır. Çünkü gündüzün senin için uzun bir uğraşı vardır.”[3] Çünkü gece
dinginlik anıdır, onda yapılan olumlu olumsuz her şey
ruhlarda derin izler bırakır.
Dikkat edilirse Kur’ân’da gece inmiştir, gündüz değil. Hz. Peygamberin İsra mucizesi de
gece gerçekleşmiştir. Hz. Musa peygamber Tûr
dağında kırk gece kalmıştır. Kavmiyle birlikte
Hz. Musa, Firavun’un zulmünden gece kurtulmuştur. Hz. Lut helaktan gece kurtulmuştur.
Dolayısıyla gecenin müslümanın hayatında
ayrı bir yeri olmalıdır. O, Kur’ân okuma başta olmak
üzere, namaz, tefekkür, dua ve zikir gibi ibadetlerle
karanlığı aydınlatmalıdır. Gece inen/inmeye başlayan
Kur’ân ile gece dolan Müslüman, gündüz o ilahî mesaj doğrultusunda bir hayatla yaşamalıdır.
İşte manevi yoğunlukların doruğa ulaştığı Ramazan Ayı da böyledir. Ramazan Kur’ân’ın inmeye başladığı mübarek bir aydır. Müslümanlar,
o ayı oruç ve diğer ibadetlerle geçirerek adeta
Kur’ân’ın inişini kutlarlar. Nitekim Peygamberimizin hayatında bu ay, her bakımdan diğer aylardan
farklı olmuştur. Şöyle ki, her zaman cömert olan
Hz. Peygamber Ramazan’da daha cömert olur;
her zaman Kur’ân okuyan Hz. Peygamber, Ramazan’da daha çok Kur’ân okur; her zaman ibadet eden Hz. Peygamber daha çok ibadet ederdi.
Dünyanın pek çok yerinde çok sayıda insanın
ibadet kervanına katılmasıyla Ramazan ayı, amel ve
rahmet panayırına dönüşmektedir. Bunun sonucunda Ramazan’da bir ibadet ve rahmet yoğunluğu yaşa-
maktadır. Bu yoğunluktan her seviye ve konumdaki
her insan nasibini alabilmektedir. Bu yüzden Ramazan’da suç işleme oranları en aza inmekte,
ibadet yerleri dolup taşmaktadır. Sonuçta o ay
Müslümanlar için bir dolum ayı olur. Öyle bir
dolum ki, bir dahaki Ramazan’a kadar, yani on
bir ay Müslümanı idare etmeli, günahlardan
korumalıdır bu dolum.
Hicrî ay hesabına göre idrak ve ihya edilen Ramazan, her sene on gün erken gelmekle tüm seneyi
dolaşır ve otuz üç sene içerisinde senenin tüm günleri
Ramazan ayı ile buluşur. Bu süre içerisinde Müslümanlar senenin her günü oruç tutmuş ve Ramazana
özel diğer ibadetleri yapmış olurlar. Bunun anlamı
şudur: Müslüman, senenin her gününde Müslüman
olduğunun bilincinde, Rabbine karşı sorumluluklarını
yerine getirmelidir. İbadetlerini, ahlakî erdemlerinin
senenin belli zaman ve mekanlara, belli yaş ve kesimlere bırakmamalıdır.
Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Ramazan ayı,
bizleri hayata hazırlayan bir okul, bir kamp zamanıdır.
O, bizi manen güzelliklerle tanıştırır, iyiliklerle donatır.
Önemli olan ise, onun bize kazandırdıklarını Ramazan’dan sonra da sürdürebilmektir. Zira müslümanlık bize her zaman gerekli olan bir değerdir. İslamî
güzellikler de her zaman bize yakışan erdemlerdir. Bu nedenle Ramazana Elveda, Ramazan
güzelliklerine elvadaya dönüşmemelidir.
Namazla biz, Rabbimize yakınlığımızı artırabiliyor muyuz? Hani Peygamberimiz,
“Namazıyla Rabbine yaklaşmayan kimsenin kıldığı namaz, ancak Rabden uzaklaşmasına
neden olur” buyurmuştu.
10
Nisan
Bayram da Tekbir ve Namazla
Bayram
da Tekbir ve Namazla
Başlar
Başlar
Şu imtihan dünyasına bizler, kulaklarımıza
okunan Muhammedî Ezanlarla geldik. Hayat,
dinin özeti olan ezan cümleleriyle başladı. Sonunda Rabbimizin bize biçtiği ömür süremizi doldurup bu dünyadan öteki aleme gidişimiz de namaz ve
dualarla olmaktadır. Bunun bir anlam ifade etmesi
için, ilk ezanla son namaz arasındaki günleri-
Tekbir ve namazla başlayan Bayramlarımız, İslamî ölçülerle kutlanmalı, bayramdan sonraki hayatımız da aynı doğrultuda olmalıdır.
Bir hadislerinde Peygamberimiz şöyle buyurur:
“Her yeni gün ve gece şöyle seslenir: Ey insan
oğlu! Ben yeni bir ânım. Yaptığın işler konusunda ben sana şahidim. O halde beni hayır
işleyerek iyi değerlendir ki senin lehine tanıklık yapabileyim. Zira ben bir daha geri gelmeyeceğim.”
miz de ezan ve namaz doğrultusunda olmalıdır.
Rabbimiz de şöyle buyurur: “Sana ölüm gelene kadar sen Rabbine kulluk et/ibadet et” [4]
Müslüman olarak bizlerin bayramları da tekbir
ve namazla başlar. İnanan insanlar, sabah erkenden
İbadetleri belli zamanlarla
tekbirlerle gittikleri camide kısınırlı tutmak doğru değildir,
lacakları sabah ve bayram
ama belirli zamanlarda yanamazlarıyla bayrama girerpacağımız özel ibadetler de
ler. Bu da son derece anlamvardır. Nerede ve ne zaÜşenmeden,
istekli
olarak
lıdır. Zira İslam adamının
man öleceğimiz bizim
namaza kalkabiliyor muyuz? Hani
için meçhuldür, ama her
kutlamaları da bir başKur’âna göre, üşenerek tembel tembel
ân ölebileceğimiz bir gerkadır. Çılgınlık, günah ve
çektir. Ölüm meleğinin
namaza kalkanlar münafıklardı.
israf yoktur o kutlamalarbizi güzel bir işte bulmada. Bu yüzden tekbir ve
sı ise hepimizin en büyük
namazla girilir bayrama.
emelidir. O halde hep iyilik
Nitekim tarih boyunca bizim,
ve güzelliklerin adamı olarak
zafer kutlamalarımız da şükür
ölüm meleğini karşılamaya hazır
secdeleri ve tekbir naralarıyla başlamış ve bu doğrulolmalıyız. Şairin dediği gibi: “Sual: Ey veli, mümin
tuda devam etmiştir.
nasıl olmalı söyle/Cevap, son anında nasıl olacaksa hep öyle.”
Özetleyecek
olursak:
Özetleyecek
olursak:
Tüm zaman ve mekanlar, Allah’ın bize
emanetidir. Onları iyi değerlendirmek ve iyilik-güzelliklerle süslemekle yükümlüyüz. Zaman ve mekanlar, içlerinde işlenen eylemlere göre
birbirlerinden farklılık arzederler. Bize düşen, bize
emanet edilen tüm zaman ve mekanları, onların asıl
sahibi olan Yüce Yaratıcının ölçüleri doğrultusunda
dolu dolu geçirerek değerlendirmektir.
İbadet yoğunluğunun yaşandığı Ramazan
ayı, rahmet, mağfiret ve bereket ayı olarak bizim ruhumuzda ve hayatımızda derin izler bırakan bir aydır. O aydaki kazanımlarımız, bir son-
Bir sahabî oğluna öğüt verirken şunları söyler:
“Yavrucuğum, unutma ki ölüm meleği insanın
iki iyilik arasında canını alır: Biri yaptığı iyilik, diğeri ise yapacağı iyilik. Yavrucuğum sen
hep iyiliklerin adamı ol ki, o seni iyilikleri yaparken bulsun.”
Hz. Ali de konuyu şöyle bağlar: “Ey insan!
Senin için dün geçmiştir, bir daha geri gelmez. Yarın ise kesin değildir. O halde dem bu
demdir, içerisinde bulunduğun ândır, onu iyi
değerlendir!
Kaynaklar
[1] “Biz peygamberlerin hiç birisinin arasında bir fark gözetmeyiz, hepsine
inanırız.” 2 Bakara 136, 285; 3 Alu Imran 84. [2] “O peygamberlerden bir kısmını,
raki Ramazan’a kadar sürmelidir. İşte ancak o zaman
diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bazısı ile konuşmuş, bazılarını da yüksek
Ramazan okulu hedefine ulaşmış demektir.
derecelere yükseltmiştir…” 2 Bakara 253. [3] 73 Müzzemmil 6-7. [4] 15 Hıcr 99.
Nisan
11
Bizi Nefsimize Galip Et Rabbim!
Fuat TÜRKER
ulunu
k
ı
ş
r
a
e fs e k
n
h
a
All
:
e
uyarır
i temiz
m
i
s
f
e
n
çekten
de) Ben
r
e
e
n
g
i
Y
(
“
kü
disini
. Çün
n
m
e
a
k
m
’in
çıkara
abbim var gücüyle
R
a,
nefis,
dışınd ir. Şüphesiz
i
ğ
i
d
esirge
redend şlayandır,
m
e
ü
ı
ğ
kötülü abbim, bağ si, 53)
R
ure
benim dir.”(Yusuf S
en
esirgey
12
İki yol var insanın önünde. Biri tek dost ve
velî olan Allah’ın, diğeri apaçık düşman olan
şeytanın karanlık yolu. Bazen insan her iki yolda da
yaşayarak, Allah’ı razı edebileceğini düşünür ancak bir
tek dosdoğru yol vardır; tali yollar şeytana çıkar. İnsan, içinde duyduğu iki sesten vicdanına
ait olana uyduğunda Allah’ın, nefsininkine uyduğunda ise şeytanın yolundadır. Nefis şeytanın
kontrolündedir. Sürekli insandan yiyen ve çalan
bu düşmanı, insanın kendi içindedir. En zorlu savaşı insan, uzaklardaki bir düşmana değil, benliğinin bir
parçasına karşı verir.
Var gücüyle kötülüğü emreden nefis ıslah
edilmediğinde, kendisinde İlahlık görür, Firavunlaşır, Karun’laşır.
Nefis ‘fahre meftun, şöhrete mübtelâ, methe düşkün’dür. Nefsini ıslah edemeyen ise başkasını ıslah edemez. Eğer insan, nefsini arındırıp
temizleyebilir ve bu düşmanından kurtulabilirse
Rabbinin rahmetini umut edebilir.
Nisan
Nefis hiç sınır tanımaz. Kendisine sunulan
şeylerin kaybolup gideceğini bildiği için hiç tatmin olmaz. İnsan sürekli nefsini doyurmaya çalışırsa,
insanlıktan çıkar. Kötülüklerinden etkilenmemek
için insanın nefsinden yana olmaması ve onu sahiplenmemesi gerekir. İnsan, karşısındaki bir düşmanmış
gibi davranır ve acımasız olursa nefsi kölesi haline gelir. İnsanı kötülüğe yönlendiremez, çirkin davranışlara
sürükleyemez. Kişi ne derse onu yapar. Bu da inanan
insan için zor değildir.
Aslında insan bedeni emir kulu gibidir;
insan ne emrederse onu yapar. Beden isyan etmez.
Nefis var gücüyle kötülüğü emreder ama zorlayıcı bir güce sahip değildir. Nefsi abartmamak gerekir; gerçekte zavallıdır. Yalnızca insanın
emrine bağlıdır; “dur” denildiğinde durur. “Nefsim
devreye girdi, nefsim yaptı” ifadeleri iman zafiyeti ve ona bağlı akıl zafiyetidir. Kaldı ki iman sahibi
kendisini en zor koşullarda dahi kontrol altına alabilir.
İnsanın nefsini dizginlemesi, nefsini ilah edinmemesi ve bencil tutkularının esiri olmaması gibi
konulara eserlerinde sıkça yer veren Bediüzzaman,
insanın kendi dışındakilere çevirdiği mücadele enerjisini, nefsinin kötü eğilimlerine yöneltmesi gerektiğine
vurgu yapar.
Bediüzzaman, Risale-i Nur’da meşru dairede
yaşamanın gerekliliğini, “Helal dairesi geniştir,
keyfe kâfi gelir; harama girmeye lüzum yoktur.” (Sözler, s. 33, 133) sözleriyle ifade eder.
Nefsin telkinleri bazen insana çok inandırıcı görünebilir. Ancak unutulmamalıdır ki nefis asla insanın iyiliğini istemez. Çözüm Allah’a sığınmaktır. Nefis, Allah’ın tarafında olan insana karşı
koyamaz, gücünü yitirir. Böylece imanı ve vicdanıyla kişi nefsini emri altına alır.
Ancak bu kararlılık insanın yaşamı boyunca
sürmelidir. “Nefsin ejderhadır. Öldü sanma, uykuya dalar o. Dertten eline fırsat düşmediği
için uyur. Derdin bitince çıkar hemen. Hüner;
dertsizken de nefsi uykuda tutmadadır” der
Mevlâna hazretleri. Çünkü ne denli iyi eğitirse etsin,
nefis ilk fırsatta yeni bir atak başlatır, onu kötülüğe
çekmeye çalışır. Allah nefse karşı kulunu uyarır:
“(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam.
Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim’in kendisini
esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir.”(Yusuf Suresi, 53)
Yaptığı hataya suçlu arayan birçok kişi de
şeytanı işaret eder. Bu da imanın zayıflığındandır. Oysa şeytan da yalnızca fısıldar. Samimi
kullar üzerinde etkisi yoktur. İmanı güçlü olan
insan bu fısıltıları dinlemez. İmanı sağlam insan
harama güç yetiremez. Günahlar insana acısıyla, azabıyla gelir ve asla mutluluk vermez. İnsan harama
girdiğinde huzurlu olmaz.
Gayrimeşru olan her şeyde inanan insanın âdeta ruhu kilitlenir, vücudu kasılır. Vicdanı çok rahatsızlık duyar. Zaten bile bile günah işlediğinde insan nasıl rahat olabilir? İnsanın beyni, bir konuya
karşı net tavır görürse vücudu kilitler. Ancak imanı
zayıf, imanı gelip giden kişi nefsin etkisinde
kalır. Gerçekten iman eden insanın bu konuda
yaratılıştan sistemi güçlüdür.
Mümin de günaha düştüğünde durumdan olumsuz etkilenebilir. Ancak büyük
pişmanlık hissederek manen çökmez. Morali bozulup, kendine olan güvenini yitirecek ya
da kendisini kontrol edemeyecek duruma gelmez. Aklını ve iradesini kullanır, Allah’tan
bağışlanma diler, samimi ve kesin bir tevbeyle tevbe eder.
Nisan
13
Nefsi kontrol altına alamamak insanın kendi zararınadır. Kafasını yerden yere vurmak gibi, kendine
acı çektirmektir. Nefsini terbiye eden insanın ise
fıtratına uygun yaşadığı için kafası dinçtir; vicdanı rahat, aklı ve şuuru açıktır.
Mümin de günaha düştüğünde durumdan
olumsuz etkilenebilir. Ancak büyük pişmanlık
hissederek manen çökmez. Morali bozulup,
kendine olan güvenini yitirecek ya da kendisini
kontrol edemeyecek duruma gelmez. Aklını ve
iradesini kullanır, Allah’tan bağışlanma diler,
samimi ve kesin bir tevbeyle tevbe eder.
İmanı derinleştirmek gerekir; derin iman
önemlidir. Mümindeki imanî derinliği gören şeytan ona yanaşamaz. Çünkü şeytan sığdakilere yanaşır, onlarla uğraşır. Allah’ın dediğini yapmadığımızda şeytan yanımızdadır. Kurtulmak için
Allah’a yöneliriz. Böylece tüm yaşadıklarımızdan
ders alırız ve bozulan fıtratımız değişir, güzelleşir.
İnsan, Allah’ın kusursuzluğunu kavradığında kendi aczini, ilmini kavradığında kendi
cehaletini, kemalini kavradığında kendi eksikliğini, müstağniliğini kavradığında kendi fakirliğini görür.
Nefsimizi bir kenara bırakırsak, yaşadığımız her şeyi Allah’ın lütfu olarak görürüz. O
zaman hiçbir şey zor gelmez. Her an şuuru açık
tutmak şeytanı zorlar. Şeytana yenik düşmemek, Allah’ın çok beğendiği bir davranıştır.
Gün içinde yaptığımız her şeyi Allah’a
bağladığımızda, nefsimiz mesai yapamaz;
dolayısıyla şeytan da… Çünkü o sadece çağırır;
zorlayıcı gücü yoktur. O halde şeytandan etkilenmek, zorlanmadan gitmektir.
“Sana kavuşmayı bana sevimli kıl ve benim de sana varmamı kendine sevimli kıl. Sana
vardığımda bana esenlik, kurtuluş ve keramet
nasip et. Allah’ım! Beni geçmiş salihlere kavuştur ve kalan salihlerden eyle; salihlerin yolundan gitmeyi bana nasip et. Salihleri kendi
nefislerine galip eylediğin gibi beni de kendi
nefsime galip et.” (İmam Zeynü’l-Âbidin as.)
14
Nisan
Kur’ân Rehberdir
Yrd. Doç. Dr. İsmail ALTUN
Müslümanlar namazlarda Fatiha suresini
okur, âlemlerin Rabbi’ne yalvarır ve “Bizi doğru yola ilet” diye niyazda bulunurlar. Cenab-ı Hak
da Fatiha’dan hemen sonra gelen Bakara suresinin ilk
ayetlerinde onlara “Elif, Lâm, Mim. İşte o kitap…”
buyurarak doğru yola girmek isteyenlerin Kur’ân-ı
azîmüşşana sarılmaları gerektiğine işaret eder
ve bu kitabın muttakiler için bir kılavuz olduğunu bildirir.
cennete kılavuzlar. Elverir ki bu kitaptan isti-
Son zamanlarda “navigasyon” adı verilen bir
cihaz çıktı. Bu cihaz sayesinde bilemediğiniz, ancak
ulaşmak istediğiniz adrese en kolay ve en kısa yoldan
ulaşma imkânına sahipsiniz. Zira söz konusu cihaz, uydudan aldığı sinyallerle sesli ve görsel yönlendirmeler
yapar ve sizi hedeflediğiniz varış noktasına ulaştırır.
Günümüz insanı bu cihazdan istifade ediyor, talimatına
kulak veriyor ve itiraz etmeksizin tamamen teslim oluyor. Aklın her şeyi kavrayamayacağını bildiği için “bu
cihazı yapan da benim gibi bir insandır” diye her
hangi bir itirazda bulunmuyor. Aksi halde bunun bir
ahmaklık olacağını düşünüyor.
ve “Dâru’s-Selâm”a ermelidir.
Kur’an-ı Kerim de bir yönüyle “navigasyon”
gibidir. İnsanları selamet ve saadet yurdu olan
Nisan
fade edilsin, talimatına kulak verilsin ve itiraz
edilmesin. Beşerin çıkardığı bir cihaza dahi itiraz edemeyen insanoğlunun Yaratıcısına itiraz etmesi akılla
bağdaştırılabilir mi? O halde insan, “akılsız hiçbir
şey kavranamaz ama akıl her şeyi kavrayamaz,
öyleyse vahye teslim olmak aklın gereğidir” demeli, Kur’ân’ın rehberliğinde, Rasulullah (sallallahu
aleyhi ve selem)’in önderliğinde yoluna devam etmeli
Unutulmamalıdır ki Kur’an, bize Rabbimizden bir öğüt, gönüllerde olana bir şifa ve müminler için bir hidayet ve bir rahmettir.”1 O halde
öğüt isteyenler Kur’an’a kulak versin. Maddî ve
manevî şifa isteyenler Kur’an eczanesinden istifade etsin. Cennetin adresini bulmak isteyenler
onun gösterdiği istikamette yoluna devam etsin.
Rahmet-i Rahman’a nail olmak isteyenler Kur’ân
pınarından kana kana içsin.
Fazla söze ne hacet! “Muhakkak ki bu Kur’an,
en doğru olana götürür (en doğru yola sevkeder)...”2
Kaynaklar: 1 Yunus, 10/57. 2 İsra, 17/9.
15
Nesli ve Nefsi Muhafaza Etmek
Ahmet YAŞAR
Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla
Allah Zülcelal’e sonsuz hamd ü senalar ve şükürler olsun ki yine sizlerle bir araya gelerek kısa bir sohbet
yapma imkânını bizlere nasip buyurmuştur.
İnşallah bizlere hidayet edip rızasına uygun olarak
yazmayı, okuyanlara da hidayeti ilahisini ihsan buyu-
a
uhafaz
m
l
ı
s
a
n
emiz
e nesli
Nefsi v
öğrenm ri
zretle
izi
a
m
i
H
ğ
e
c
ede
eâlâ
itaplar
k
lah T
l
A
ve
için
r
e
l
r
e
b
peygam tir.
rmiş
gönde
rup okuduklarını anlayıp, kabul edip, yaşamayı nasip ve
müyesser buyursun.
Dünyaya bakınca, Âdem (a.s) babamız ile başlayan insan hayatını tefekkür edip o günden bu
güne ve bu günde yaşanan hayatları düşünelim.
İnsan nesli Âdem (a.s) babamızla başlayıp bu güne
kadar gelmiş ve kıyamete kadar da devam edecektir.
Âdem babamız insanlık ağacının gövdesi,
ondan sonra gelenler ise bu gövdenin dalları mesabesindedir.
16
Nisan
Zaman içerisinde Âdem babamızın temsil ettiği insan ağacının etrafında fideler meydana gelmeye
başlar. Ve öyle bir zaman gelir ki bir kökten yayılan
insan nesli farklı düşünceler etrafında kümeleşmeye
başlamıştır.
Yaşamakta olduğumuz dünyadaki bu korkunç
değişikliklerin, felaketlerin niçin ve nasıl meydana
geldiğini tespit ederek gelecek nesillerimizin bu felaketlere düşmemeleri için ciddi ve samimi olarak kurtuluş yollarını araştırmalıyız.
Bu durumda insanlık âleminin yapması gereken şey nesilleri, asılları ve suretleri bir olan
bu insanların birbirine hiç benzemeyen bir hayat yaşamalarının sebeplerini en ince ayrıntısına kadar düşünmektir.
Hiçbir şahsın kendisinin ve gelecek neslinin iman noktasında bir emniyetinin veya
garantisinin olmadığını Âdem (a.s) babamızın
evlatlarının durumuna bakarsak görürüz.
Bunlar bir annenin, bir babanın evlatları olarak
dünyaya geldiler. Fiziki olarak suretlerinde bazı değişiklikler olsa bile şeklen insan şeklindedirler ve kendileri de insan olduklarını iddia ederler.
Ama asırlar sonra hatta Hz. Âdem babamızın
devrinde bile insanlık ağacının meyvelerinin yaratılış
gayesinden uzaklaştığını, insan kelimesinin gereği olarak birbirleri ile ünsiyet kuracak yerde
nefislerinin ve şeytanın fitnelerine kapılarak
ünsiyet yerine ayrılığa düşüşlerini de tefekkür
etmeliyiz. Bunun hikmet ve sebebi nedir? İnsanoğlunun yaratılışı değişmediği halde ahlak ve kabiliyetleri niçin değişiyor diye düşünmeliyiz.
Çünkü bu farklı düşünceler neticesinde dünya
içerisinde birbirine hiç benzemeyen farklı topluluklar
meydana gelmektedir.
İnsanlık hayatı devam ettiği müddet bu
sapmaların da arttığını ve bu durumun insanlığa nasıl bir vahşet ve korkunç bir umutsuzluk
getirdiğini de düşünelim.
Düşünelim ki aile reisleri olarak, fertler olarak
kendimizi, Allah Teâlâ’nın ihsan buyurduğu Âdem
(a.s) babamızla başlayan insanlık ağacının gövdesinde yer alarak gelecek nesillerimizin de bu büyük felaketlerden korumanın gayretinde olalım.
O insanlığın babası ve ilk nebi iken onun
neslinden de iyiler ve kötüler meydana geldiği
gibi bizlerin de nesillerinden iyiler ve kötülerin
meydana geleceğini düşünmeli ve bu hususta
gereken bütün tedbirleri almalıyız.
Onun için Allah Teâlâ Hazretleri Âdem (a.s) babamızın kıssası ile bizleri uyarmaktadır.
Hem kendimize bakalım, hem topluma
bakalım ve felakete düşüldüğü vakit benim evladım veya şunun evladı diye düşünmenin bize
bir faydası olmayacağını bilelim.
Durum böyle olduğuna göre derhal kendimize çekilip şeklen, fiziken insan olarak dünyaya
gelen ve Allah Teâlâ’nın koyduğu kanunlar ile
hayatını devam ettiren insanın, manen de insan
olmasının yollarını araştıralım.
Ve bilelim ki bir insanın fiziken olduğu gibi
ruhen de insan olabilmesi Allah Zülcelal’in Hz.
Âdem’in (a.s) dünyaya gelişi ile koymuş olduğu nesli ve nefsi terbiye edici kanunlara riayet
etmekle mümkün olduğunu bilelim ve bunları
öğrenip uygulamanın gayretinde olalım.
Bilmeliyiz ki ailemizin ve kendimizin maddi
sağlığını korumak ve sağlıklı bir şekilde yaşamayı
sürdürmek için aldığımız tedbirlerden daha mühimi
ailemizin, kendimizin ve neslimizin manevi terbiyesini
Allah Teâlâ’nın gönderdiği nebi ve resuller ile kitaplara iman edip, nebiler ve
kitaplardan neslin ve nefsin muhafaza yollarını öğrenen nesillere bakınca İbrahim (a.s)
milletindeniz sözünün hakikat olduğunu öğreniriz.
Nisan
17
tamamlamak, gerekli tedbirler alarak onları yapılan
manevi saldırılardan korumak ve bu şekilde yaşamanın gayretinde olmaktır.
Tarih boyunca Allah Teâlâ bizlere bildirdiği gibi
yaşayan örnek nesiller her devirde olmuş ve bu günde bu gayrette olanlar mevcuttur.
Allah Zülcelâl Hazretleri yaratılış için
maddi kanunlar koyduğu gibi; manevi hayatımızı tanzim eden kanunlar da koymuştur. Bir
canlının yaratılışı için Allah Teâlâ’nın koymuş olduğu
kanunlar ilk günden bu güne kadar değişmemiş, değiştirilememiş ve bundan sonra da değiştirilemeyecektir. Bu kanunlarla insanlığın bedeni yani fiziki varlığı devam ediyorsa bunları neslimize öğretmek için
gayret sarf ediyorsak aynı şekilde Allah Teâlâ’nın
bizler için koyduğu manevi kanunları da öğrenmeye, neslimize öğretmeye ve bunların öğretileceği müesseseleri tesis etmeye gayret etmeli
ve daima manayı maddenin önünde görmeliyiz.
Çocuğunuzun sağlık, sıhhat ve hayatının devamı için gereken zaruri ihtiyaçları sağlamaktan daha
önemli olan şey ona manevi hayatın ölçülerini, bunların önemini ve yaşamasını öğretmektir.
Eğer bu çalışmamızda başarılı olabilirsek o
zaman Âdem (a.s) babamızın gövdesini teşkil
ettiği ağacın dallarındaki meyvelerden olabiliriz. Bu insanlık ağacının dallarındaki meyvelerini görünce suretleri, siretleri ve yaşayışlarıyla insan olanların ilk günden bu güne kadar
değişmeden varlıklarını muhafaza ettiklerini
ve kıyamete kadar da devam edeceğini görür
gibi oluruz.
Allah Teâlâ’nın koymuş olduğu ölçülerle
terbiye edilmeyen nesiller ise insanlık ağacının yanında filizleyen ağacın dalarındaki meyveler gibidir. Buradaki insanların hallerine bakınca
hepsinin ne kadar korkunç şekillerde olduğunu, hu-
zursuzluk ve endişe içerisinde yalvarır gibi etraflarına
baktıklarını görür gibi oluruz.
Bu düşünce sahiplerinin ilk günden bu
yana işledikleri cinayetler, yaptıkları zulümler,
insanlık âlemini sürükledikleri sapıklıkları tarihin derinliklerinde ve günümüz dünyasında
görmekteyiz.
Bütün bu hadisat karşısında akıl sahibi mü’minler; Hz. Âdem (a.s) ile başlayan kök salıp gelişen ağacı ve meyvelerini ve evladı sebebi ile
dikilen isyan ağacını ve meyvelerini düşününce kurtuluşumuzun “nesli ve nefsi” muhafaza
etmekle mümkün olduğunu görür ve anlarız.
Aynı zamanda dünyayı huzursuzluk ve felaket
çukuruna, hırs, kin, intikam, hasetlik, sarmalına ve cehennem çukuruna dönüş sebebinin
de “nesli ve nefsi” muhafaza edememenin olduğunu öğreniriz.
Nefsi ve nesli nasıl muhafaza edeceğimizi
öğrenmemiz için Allah Teâlâ Hazretleri peygamberler ve kitaplar göndermiştir.
Allah Teâlâ’nın gönderdiği nebi ve resuller
ile kitaplara iman edip, nebiler ve kitaplardan
neslin ve nefsin muhafaza yollarını öğrenen nesillere bakınca İbrahim (a.s) milletindeniz sözünün hakikat olduğunu öğreniriz.
Allah Zülcelâl Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin manevi hayatın devamı için göndermiş
olduğu İslam dinini öğrenip nefsi muhafazaya alışmayı, bu eğitimin ardından da nesli
muhafaza etmenin önemini öğrenmeliyiz.
18
Nisan
Allah Zülcelâl Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin
manevi hayatın devamı için göndermiş olduğu İslam dinini öğrenip nefsi muhafazaya alışmayı,
bu eğitimin ardından da nesli muhafaza etmenin önemini öğrenmeliyiz.
Nesil ağacının dalında nefsini muhafaza
edenleri gördüğü gibi kendisini ve neslini görmek isteyenler; Allah Teâlâ’nın gönderdiği kitabı ilahisindeki ahkâmı öğrenip yaşamaya ve
nesillerinin de bu ahkâmı öğrenip yaşamasını
sağlamaya çalışmalıdırlar.
kulluk yapıp itaat edersiniz”
diye sormuşlar.
Yetiştirdikleri evlatlarından “Senin kulluk ettiğin
ilaha ve senden evvelki peygamberlerin ilahına itaat ederiz. Biz Allah’a teslim olmuşuz”
şeklinde ikrar almışlardır.
Biz o Allah teslim olmuşuz demişler.
Biz de hayatta iken kendimizi, aile ve evlatlarımızı ilahi iradeye teslim edelim.
Dünyadan giderken inşaallah yalnız kendi
teslimiyetimizle değil, evlatlarımız ve neslimi-
Allah Zülcelâl Teâlâ ve
zin teslimiyeti ile de övüneTekaddes
Hazretlerinin
bilmeyi düşünelim.
gönderdiği İslam diniNesil ağacının dalında nefsini
ni öğrenip, evlatlarını bu
Bu âlemden ayrılırmuhafaza
edenleri
gördüğü
gibi
dini esaslara göre terbiye
ken inşallah Yakuplar gibi:
kendisini ve neslini görmek isteyenler;
edince dünyada sûreten ve
“Elhamdülillah Alsireten insan olarak dünAllah Teâlâ’nın gönderdiği kitabı
lah Teâlâ’nın koymuş
yadan ayrıldığında da Hz.
ilahisindeki ahkâmı öğrenip yaşamaya
Âdem’le başlayan insanlık
olduğu nizam üzerine
ve nesillerinin de bu ahkâmı öğrenip
ağacının dallarında sureten
yaşayan evlatlar yetişyaşamasını sağlamaya çalışmalıdırlar.
ve hakikaten insan olarak
tirdik. İnsan ağacının
yerini alır.
dalında hayırlı meyveler
bırakarak gidiyoruz.” diBu gibiler yaşadıkların toplumların mesrur ve
mutlu yaşamasına vesile olur.
yerek gitmeye gayret edelim.
Eğer bunu başarabilirsek “elhamdülillah”
Bunun için nebiler ve rasuller silsilesi nesillerini ve ümmetlerini Allah Teâlâ’nın koyduğu ölçülerle
terbiye etmenin gayreti içerisinde olmuşlar ve onların
Allah Teâlâ’nın emrettiği gibi yaşamaları için bütün
imkan ve güçleriyle çalışmışlardır. Dünyadan ayrılacakları zamanda evlatlarına “Benden sonra kime
diyelim.
Başaramazsak “eyvah, eyvah, eyvah” diyerek gideceğimizi Allah Teala Hazretleri “eyvah
kulların başına gelecek hasretlik günleri” buyurduğu ayet-i kerimesini şimdiden düşünmenin
gayretinde olalım.
Dünyada Allah Teala’nın yolunda kullanılmayan evlat ve servet sahibi olmanın, makam
ve mevkileri işgal etmenin, dünyevi menfaat,
güç ve kudret elde etmenin o gün duyulacak
pişmanlık ve hasretliğe bir faydası olmayacağını asla unutmayalım.
İnsan neslinin ağacının ana gövdesinin
dalında meyve yetiştirebilenlere selam olsun.
Nisan
19
Derviş Olmak;
Devrilmiş Olmak
Ahmet HALİLOĞLU
Derviş olmak ne demektir? Mürşidi kâmilin
elinden tutup, “Ya Rabbi, ben pişmanım…” demekle derviş olunur mu yoksa yapmamız gereken başka işler de var mı? İşte, asıl soru da budur!..
r
n bi
e
d
n
i
r
e
isiml
ataları
n
h
(
’ı
h
a
l
l
’
r
A
n
s-Setta
E
‘
runda
u
u
n
i
ş
n
n
i
i
s
ş
i
tane
u, derv lmiş ise ‘Esğ
u
d
l
o
vri
örten)
en; de
k
z
a
m
afildir.
g
hiç çık
n
e
d
ismin
Settar’
20
Asrımız; Rabbani mürşitlerin, kibrit-i ahmer gibi nadir bulunduğu bir zaman dilimi olduğu gibi kelimenin tam anlamıyla dervişlerin/sofilerin
de ender rastlanıldığı devre. Mürebbi-i Rabbaninin
elini tutmakla, intisap etmekle işin bittiğini zannediyoruz ama iş yeni başlıyor farkında değiliz.
Rabbani bir mürşide intisap eden salik;
kendi ahlakını Allah Rasulünün ahlakına benzetme, “insanı kâmil” olma yolculuğuna başlamış
demektir. İntisap anından sonra, artık nefis bir
başka şahlanmış; şeytanın hücumları ise alabildiğine
derinleşmiş bir hale gelir. Bunun en önemli sebebi
de yolculuğun sonunda varılacak olan makamın,
nefsin alacağı ahvalin, kalbin ulaşacağı mertebenin, ahlakın dönüşeceği şeklin mükemmelliğidir. Şeytan, bir kimsenin böyle bir halle ahlaklanmasını istemez.
Nisan
Dervişin Hali ile Devrilmişin Hali
Dervişin Hali ile Devrilmişin Hali
Derviş; intisap ettiği andan itibaren letaiflerini (ruhun bedendeki şubeleri) çalıştırır. Kalp,
ruh, sır, hafi ve ahfa latifelerinin her birinin
asli makamları olan Arş-ı Âlâ’ya gitmesi için
çaba gösterir.
Devrilmiş olan ise hayvani nefsini çalıştırır.
Nefsini körükledikçe körükler. Kibir, devrilmişin nefsinin ana sermayesi haline gelir.
Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri “Derviş”i tarif ederken “İbnül Vakt/vaktin oğlu” tabirini kullanarak, dervişin boşa vakit geçirmeyeceğini,
zamanlarını en faydalı işlerle kıymetlendireceğini vurgular.
Derviş hasbidir, harbidir, samimidir. Devrilmiş ise çıkarcı, riyakâr ve gerçek yüzünü gizleyendir. Dervişin olduğu yerde, geçim ve huzur varken; devrilmişin olduğu meclislerde, huzursuzluk
ve geçimsizlik vardır.
Derviş; vaktini malayani ile geçirmez.
Kalbinde masivaya dair ne varsa atmaya çalışır. Devrilmiş ise vaktini malayani ile geçirir. Televizyon karşısında, iman ve akıldan sonraki en değerli
sermayesi olan zamanı zayi eder; kalbine lağımdan
beter fikriyatı ve lehviyyatı akıtır. Kalbine giren her
boş mesele, devrilmişi kapıdan uzaklaştırır.
Derviş; hiçbir vazifeye talip olmaz. Bir
vazife, dervişe tevdi edilirse itiraz etmeden kabullenir. Verilen vazifeyi en güzel şekilde yerine getirmek için tüm enerjisini sarf eder. Devrilmiş ise baş olmak, vekil olmak, sözünü dinletmek
gayesindedir. Talip olduğu makamı ele geçiremediği
zaman, önüne çıkan herkese ayak oyunları yapar,
çelme takar, ancak siyasi partilerde görülen kulis faaliyetleri yürütür.
Derviş
hasbidir,
harbidir
Derviş
hasbidir,
harbidir
Derviş; günahları örtmede, ayıpları/kusurları gizlemede, Hazreti Mevlana’nın tabiri ile
‘gece gibi’dir. Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendinin beyan ettiği gibi insanları tarif ederken, güzel
hasletlerinden bahseder. Devrilmiş ise insanların
günahlarını, ayıplarını öğrenmek için kulak
kabartır; yeri geldiğinde bire bin katarak, bunları yaymakta beis görmez.
Allah’ın isimlerinden bir tanesinin ‘Es-Settar’
(hataları örten) olduğu, dervişin şuurundan hiç çıkmazken; devrilmiş ise ‘Es-Settar’ isminden gafildir.
Derviş, gıybete prim vermezken; devrilmişin en büyük sermayesi, gıybet ve iftiradır.
İmam-ı Gazali’nin kalpten en son atıldığını
söylediği ‘riyaset/baş olma sevdası’, devrilmişin
hayatının ana gayelerinden birisidir. Dervişlik; Silistreli Süleyman Hilmi Efendinin buyurdukları gibi;
“Hizmet muvaffak olsun da varsın bizim yerimiz Caminin pabuçluğu olsun” cümlesinde gizlidir.
Derviş; ismi anılmadan, şöhrete düşmeden hizmete talipken; devrilmiş kendisine paye
verilmeyen hizmetlerin akamete uğraması için vazifenin baltalanmasını sağlamaya çalışır.
Derviş; tenkitlerinde bile yapıcı, hakkı gözeten, yol gösteren bir tutum içindedir.
Devrilmiş ise önüne geleni tenkit eder, kendisinden
Derviş; intisap ettiği andan itibaren letaiflerini (ruhun bedendeki şubeleri) çalıştırır.
Kalp, ruh, sır, hafi ve ahfa latifelerinin her birinin asli makamları olan Arş-ı Âlâ’ya gitmesi için
çaba gösterir. Devrilmiş olan ise hayvani nefsini çalıştırır. Nefsini körükledikçe körükler.
Nisan
21
Derviş, bütün müminleri kardeşi gibi kabul eder, bağrına basar. Hatta kâfir ve
münafıklara bile, Derviş Yunus rahimehullahın tabiriyle “Yaradan’dan ötürü” insani şefkat
duyguları beslerken; devrilmiş, sadece kendi cemaatini, tarikatini ve mezhebini gözetir. Fanatik
ve kelimenin tam manasıyla yobazdır.
başkasını beğenmez. Bediüzzaman Said Nursi
merhumun “Her şeye eleştiri, her şeye tenkit,
bir yıkma hamlesidir” sözü, devrilmişler için söylenmiş olsa gerektir.
Devrilmişin tüm sermayesi, keşif ve keramettir. Hatta Mürşidinden sudur eden kerametleri
bile naklederken, sanki her kerametin muhatabı kendisiymiş gibi bir tutum sergiler.
Derviş övgüden, iltifattan alabildiğine kaçar. Yüzüne karşı dervişi övdüğünüzde, yerin
dibine girmekten beter bir hale gelir. Devrilmişin hedefinde ise insanlardan iltifat almak, takdir
edilmek, parmakla gösterilmek vardır. Şah-ı Hazne
“Mürşidin iltifatı (süluku engelleme bakımından)
öldürücü zehir gibidir. Ama insanlar Mürşidin
iltifatlarına pek düşkündür” derken, bu hakikati
hatırlatmaktadır.
Devrilmiş; ender gördüğü ve tabirini bilmediği
girift rüyaları bile ‘hal/zuhurat’ olarak değerlendirir, kendi hülyalarını yakazaya dönüştürür, ballandıra
ballandıra anlatır.
Derviş; mürşidini geçin, avamın bile kendisine itibar etmesini istemezken; Devrilmiş,
mürşidinin bulunduğu meclislerde bile hususi alaka
bekler, kendisine ayrıcalık tanınmasını ister.
Devrilmiş
Devrilmişmahrum
mahrumkalmıştır
kalmıştır
Derviş, keşfe ve keramete itibar vermez.
O, istikamet peşindedir. Derviş, yakaza hallerinde cihanı dolaşsa zuhuratta Arşı müşahade
etse bile yutar, hazmeder. Mürşidine bile -anlatması gerektiği için- utana sıkıla anlatır.
Derviş, varlık göstermekten imtina ederken; devrilmiş gâh meczup/mecnun pozlarına
girer gâh âşık…
Derviş cezbesini tutmak, hazmetmek için
dişlerini damağına geçirir. Devrilmiş ise cezbe
gelsin diye, fazladan gayret gösterir.
Derviş; başta kendi mürşidi olmak üzere,
tüm kâmil ve icazetli mürşitlere karşı hürmetkârdır. Edebini bütün mürebbi-i manevilerin gıyabında dahi sergiler, kendi mürşidinin sözlerini kabul
eder ama diğer mürşitlerin sözleri kendi meşrebine
uymasa bile itiraz etmez. Devrilmiş ise diğer mürşitleri küçük gördüğü gibi -gerçekte- kendi mürşidine
karşı da lakayt bir tutum sergiler. Mürşidi kâmilleri, olmayan ilmi ile kararmış basireti ile kendince kıyaslar.
Derviş; başka kapıya müntesip birisi ile
karşılaştığında, onun mürşidini överek arada,
muhabbet ve uhuvveti artırırken; devrilmiş tenkit kapısını ardına kadar açar; diğer dervişin buğzunu
ve öfkesini celp eder.
Derviş, bütün müminleri kardeşi gibi kabul eder, bağrına basar. Hatta kâfir ve münafıklara bile, Derviş Yunus rahimehullahın tabiriyle “Yaradan’dan ötürü” insani şefkat duyguları beslerken;
devrilmiş, sadece kendi cemaatini, tarikatini ve
mezhebini gözetir. Fanatik ve kelimenin tam manasıyla yobazdır.
Derviş, etrafına sevgi ve muhabbet haleleri saçarken; devrilmiş buğz ve kin tohumları eker.
22
Nisan
Derviş, virdinde attığı her tespih tanesi
ile ötelerin ötesine açılır. Rahmet feyizleri, kalbini katre katre yıkar. Dünyevi ve şeytani halleri yakar, nefsanî halleri temizler. Kalbi, etrafına
burcu burcu Muhammedi nefesler saçar, tevhidi şuleler muhataplarını gönülden yakalar.
Yolda, bakışları dükkânların vitrinlerinden ayrılmaz.
Hazreti Hace’nin ayaklarınıza bakın emrini duymamıştır bile. Başı kalbine eğilmez; sürekli mağrur bir
nefsin alameti olarak diktir.
Derviş münevver, devrilmiş ise
ham softadır
Devrilmiş ise virdini savsaklar. İlahi rahmetten yoksun olduğu için dersin bir an önce bitmesi için
çalışır. Füyuzatı ilahiyeden mahrum kalır. Nefsanî
hastalıkları daha da azgınlaşır. Çevresine verdiği zarar, gün geçtikçe onulmaz bir yaraya dönüşür.
Dervişi, camide namazda veya duada;
tekkede virdde veya Hatm-i Hacegan’da gören,
imrenir. Rükûsundaki, secdesindeki derinlik,
dua dua yalvarışındaki güzellik, insanları büyüler. Gün geçtikçe namazlarındaki huşu ve
Derviş, mürşidinin rabbani nefesi ile gün haşyet artar. Dualarındaki gözyaşları, avuç
be gün ilerler. Kemal basaiçlerini ıslatır. Ama derviş
maklarını
tırmandıkça
tüm bunları gizlemeye
ahlakı güzelleşir, ruhu
çalışır.
Derviş, virdinde attığı her
nazenin bir hal alır.
tespih tanesi ile ötelerin ötesine açılır.
Görenler nezaketin, leDevrilmişe gelince
Rahmet feyizleri, kalbini katre katre
tafetin, kemalatın tüm
onun riyakârlığı ve gösteriş
alametlerini müşahede
yıkar. Dünyevi ve şeytani halleri yakar,
merakı, camide olsun deretmeye başlar. Kalbinnefsanî halleri temizler. Kalbi, etrafına
gâhta olsun insanları rahatdeki Rahmani şualar,
sız eder. Dinden, diyanetten
burcu burcu Muhammedi nefesler
ahvaline yansır.
soğutur.
saçar, tevhidi şuleler muhataplarını
Devrilmiş ise insangönülden yakalar.
Derviş, boş bulduların nefretini kazanacak
ğu yere otururken; devhallerini, gün be gün artırır.
rilmiş, caminin en ön safına
Nezaketten uzak tavırları, insanları bezdirir. O, bu halgeçmek için insanların üzerinden atlar, ayaklarına baleriyle, tasavvuf ehlinin kötü bir reklamı gibi zarar verir.
sar. İnsanları rahatsız ettiğini, ibadetlerindeki huşuyu
bozduğunu aklına dahi getirmez, helallik almayı bile
Derviş, kemalatın bir alameti olarak,
düşünmez.
ince zevk sahibidir. Devrilmiş ise ince ve hassas
bir zevk anlayışından uzak, gösteriş ehlidir. Derviş,
Derviş, gönülsüzdür. Yunus Emre Azizin bugiyim kuşamındaki renklerin ahenginden bile
yurduğu gibi dövene elsizdir, sövene dilsizdir.
anlaşılır. Devrilmiş ise ahenk kelimesinden fersah
Hak/hukuk iddiasında değildir. Devrilmiş ise sürekli
fersah ötededir.
“hakkımı helal etmem” der, ortalıkta dolaşır.
Derviş, camide olsun dergâhta olsun,
hangi bir mecliste olursa olsun, başı kalbine
eğik, kendi iç âleminde tefekkür ile tezekkür ile meşguldür. Dünya ve içindekiler alakasını cezbetmez. Sokakta yürürken, Hace Abdulhalık-ı
Gücdevani Hazretlerinin emri üzere, ‘nazar ber kadem’dir. Yani bakışları ayaklarındadır.
Devrilmiş ise hatim halkalarında bile, kapı
sesi duyduğunda, kim geldi sorusu ile meşguldür.
Hatimlerde okunan evradı, acaba kim geldi düşüncesinden ötürü hatalı okusa bile pişmanlık hissetmez.
Nisan
23
Derviş toprak gibidir. Dervişe kim hangi kötülüğü yaparsa yapsın, iyilikle mukabele
eder. Devrilmiş ise tam tersidir. Gün gelir, kendi
menfaati için en yakın dostlarını bile satar.
Derviş, herkesi Hızır aleyhisselam bilir. Her çiçekten bal yapmaya çalışan bal arısı gibidir. Devrilmiş ise -af buyrun- eşek arısı gibidir. Bal yapamadığı
gibi insanlara zararı da dokunur.
Dervişin evinde, işyerinde, mutlaka kütüphanesi vardır. İhtiyaç duyduğu ilmihal bilgilerinden, tasavvufun klasiklerine, hadis külliyatlarından
tefsir şaheserlerine kadar, pek çok kitabı okur, notlar
alır. İlimsiz, irfan mektebinde yol alınamayacağının şuurundadır.
Devrilmişin ise insanlarla olduğu gibi kitaplarla da arası iyi değildir. Elinde, evinde, pek kitap
göremezsiniz. Evine kütüphane yaptırsa da yanına
uğramadığı için örümcekler kitapların arasına ağ kurarlar. Devrilmiş, irfan mektebinden, hikmet ekolünden bihaberdir.
Derviş, Allah’ın her an ahvalinden haberdar olduğunun bilincindeyken; devrilmiş, insanların görüp görmemesine takılıp kalmıştır.
Derviş, ancak Allah’tan korkarken; devrilmiş, Allah korkusunu düşünmez. Derviş, topluluk
içinde yaptıkları riya olmasın diye, tek başınayken, ahvaline özel itina gösterir. Devrilmiş
ise inzivadayken, yalnızken, hal ve hareketlerinde
kendi başınadır.
İster maziye bakın, ister bugünümüze; göreceğiniz, ehl-i tasavvufun kemalatıdır. Kemalatsız dervişlik olmayacağı gibi kemalata talib olmayan derviş de
olamaz. Fakat günümüzde, hem dervişliğe hem de
kemalata talep azaldı.
Şimdi kendimize bir soralım: Derviş miyiz, Devrilmiş miyiz? Hepimizin “dervişan” zümresine dâhil olmamız duasıyla, Allah bizleri ihlâslı kullarından eylesin efendim...
24
Nisan
Dar-I Fena’dan Dar-I Beka’ya
Yolculuk
Emre TOPOĞLU
Dünya Telaşı İçinde Takva Azığına Ulaşma Mücadelemiz
“Nefsini tezkiye eden elbette felaha kavuşmuştur.” buyruğu sırrınca iç alemimizin, gönül dünyamızın bu ölçülerde terbiye edilmesidir, “Takva”.
ndisin
e
k
,
)
V
iz (SA şiye önce
m
i
d
n
ki
Efe
teyen
s
i
larının
h
a
a
u
n
d
ü
g
de n
tinde
nra
e
o
y
s
a
h
i
a
ve n
takva,
ı
s
a
n du
i
m
ç
i
n
a
l
ş
i
s
bağı
abilme ira takva
p
a
y
Z
ı
hayır
rdır.
a
olmas
l
ş
u
n
i
m
r
n
i
u
r
buy
diğerle r.
n
a
d
ğildi
e
olma
d
n
ü
ümk
pek m
Diğer bir ifade ile, kulun Rabbi ile kalpte buluşması; yani merhamet, şefkat, affedicilik, hilm gibi
cemali sıfatların kalpte tecelli bulmasıdır. Yani kulun
her nefeste, Rabb’inin huzurunda olduğu bilinci
ile hareket etmesidir.
İşte bu kısa tanımlama sonrasında, şu soruyu sormak lazım gafil nefsimize; biz ne için yaşıyoruz?
Dar-ı Fena olarak bilinen fani dünya hayatının geçici
saltanatı mı bizi cezbeden, yoksa Dar-ı Beka’nın yolcusu olduğumuzun farkında olmamıza rağmen zor mu
geliyor kabullenmek?
Geçim derdi, ailevi sorumluluklar, iş ya da
okul hayatı ya da çeşitli renklerle bezenmiş fani
aldanışların cazibesi ve nihayet hepsinin genel
Nisan
25
adıdır, dünya telaşı... Asırlardır vazgeçilmeyen şifreli sözcükler, özellikle son günlerde belki hepimizin
çok sık kullandığı iki kelime, dünya telaşı... Birçoğumuz etrafımızda olan bitenin, az ya da çok, şöyle
veya böyle farkındayız. Okuduklarımız, dinlediklerimiz, hissettiklerimiz ve en mühimi bize doğrudan bildirilenler, ahirete yolculuğu haykırıyor duymayan kulaklarımıza...Kimimiz bahanelerin ardına sığınırken,
kimimiz görmemezlikten gelmeyi tercih ediyoruz gerçekleri. Peki ne kadar huzurluyuz iç dünyamızda hiç
düşündük mü? Ufak tefek sıkıntılar karşısında nasılda
manevi bir çöküş yaşıyoruz ruhumuzda değil mi! Peki
bir çaresi yok mu bunun diye soruyoruz kendimize ve
cevabı yine Rabb’imiz veriyor bize;
Efendimiz (SAV); “... Kim Allah’a karşı takva sahibi olursa, Allah Teala ona bir çıkış yolu
ihsan eder.” ayetini tilavet buyurdular.(İbn-i Mace,
Zühd, 24)
“ ... Her bir nefis ve onu düzenleyene, ona
hem fücuru ( Allah’tan uzaklaştıran kötülükleri),
hem de takvayı ( Allah’a yakınlaşma yolunu) ilham
edene yemin olsun ki, iç alemini temizleyen,
onu arındıran felaha ermiştir. Onu temizlemeyen, günahlar ile örten ise felakettedir.”
Sahabi; “Biraz daha, anam-babam Sana
feda olsun Ya Rasulullah!” deyince,
Bu minvalde bakıldığında, hem dünya ve hem
de ahiret saadeti için tek yolun, hakiki bir takva hayatı yaşama gayreti ile oluşabileceği açıktır. Bu hususta
Mevlana Hazretleri şöyle buyururlar;
“ Ey Hak yolcusu! Gerçeği öğrenmek istiyorsan; Musa da, Firavun da ölmediler; senin
içinde yaşamaya devam etmekte, senin varlığına gizlenmiş ve senin gönlünde savaşlarına devam etmekteler. Bu sebeple birbirine düşman
bu iki kişiyi kendi içinde araman gerektir.”
Ebu Zer (r.a.), Rasulullah (SAV)’in bir gün şöyle
buyurduklarını rivayet eder;
Yine bir kimse Efendimiz (SAV)’e gelerek; “Ya
Rasulullah, yolculuğa çıkıyorum, benim için
dua ediniz.” dedi.
Fahr-i Kainat Efendimiz (SAV); “Allah sana
takva nasib etsin.” buyurdular.
O kişi; “Biraz daha Ya Rasulullah!” deyince;
“Allah senin günahlarını bağışlasın.” buyurdular.
Rahmet Peygamberinin mübarek dudaklarından şu dua göklere yükseldi; “Allah Teala, bulunduğun her yerde, sana kolayca hayır yapmanı
sağlasın!” (Tirmizi, Deavat, 44/3444)
İşte Efendimiz (SAV), kendisinden dua
isteyen kişiye önce takva, sonra günahlarının
bağışlanması ve nihayetinde hayır yapabilmesi
için dua buyurmuşlardır. Zira takva olmadan
diğerlerinin olması pek mümkün değildir.
Yine İmam-ı Azam Ebu Hanife, elbisesindeki çok ufak bir lekeyi temizlemekle meşgul
iken, kendisini görenler;
“Ya İmam! Temizlemek için çaba sarfettiğiniz leke, sizin fetvanıza göre namaza mani
değildir. Ne diye bu derece zahmet çekmektesiniz?” diye sorduklarında;
“Ben bir ayet biliyorum. Şayet insanlar
ona göre yaşasalardı, hepsine kafi gelirdi.” buyurmuştu. Ashab-ı kiram;
Büyük İmam şu calib-i dikkat cevabı verir; “O
fetva, bu takva!”
“Ey Allah’ın Rasulü, bu hangi ayettir?”
diye sordular.
İşte bu ölçüler dikkate alındığında unutmamalıyız ki, Rabbimiz yarattığı sayısız varlık içinde insanı
Efendimiz (SAV); “... Kim Allah’a karşı takva sahibi olursa, Allah Teala ona bir çıkış
yolu ihsan eder.” ayetini tilavet buyurdular. (İbn-i Mace, Zühd, 24)
26
Nisan
eşref-i mahlukat olarak yarattı. Onu akıl, izan gibi pek
çok vasıfla tezyin etti ve imtihan için dünyaya gönderdi. Adem (a.s)’dan bu yana sayısız insan bu imtihana girdi. Şimdi ise sıra bizde... Nefes alabiliyor ve
şu an gönül dili ile buluşmuş, bu yazıdan bir şekilde
haberdarsanız, okuyor ya da dinliyorsanız, imtihanımız halen devam etmekte demektir. Belki süremiz
azaldı ancak hala bir umut var. Zira Allah (C.C.)’ın
rahmeti sonsuz... Nasuh bir tevbe ile takva
alemine ilk adım için belki hala vaktimiz vardır. Öyleyse ne duruyoruz. Merhameti sonsuz
Rabbimiz, Kur’an-Kerim’de tam 258 yerde iç
dünyamıza takva ile hitap etmektedir.
anlama şuuruna erer. Tüm sıkıntı ve problemlerini,
Kur’an ve sünnet dairesinde çözer, huzur ve sükun
bulur. İnsan takva deryasına dalıp derinliklere indikçe, Kuran’ı ve kainatı idrakte başkalaşır. Kainatın
derunundaki sır ve hikmete mazhar olur. Böylelikle,
küçük yaşlarda daha çok dillerde terennüm eden,
Yunus’un “Sarı Çiçek” ilahisinde de belirttiği, belki bugüne dek hikmeti ve sırrını fark edemediğimiz
üzere, bitki ve hayvanatın, akarsu ve dağların dilini
anlamaya başlar. Sarı çiçeğin dile geldiği ve kendisini
tanıdığı, bu vesile ile çiçek ile konuşabilecek bir gönül
kıvamına erişmiş olduğunu anlayabildiğimiz gönlü
pak Yunus ne diyor;
Sordum
sarısarı
çiçeğe
Sordum
çiçeğe
Boynun
neden
eğridir
Boynun
neden
eğridir
Muhterem Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, bu
hususu şöyle ifade ederler;
“Takva, yasaklardan kaçınmak, emirlerine
sarılmak sureti ile Cenab-ı Hakk’ın himayesine girmek, Allah’a sığınmak demektir. O, celal
sahibi yüce Allah’ın gazabından ve azabından
korkarak, rahmetinin gölgesine girmeye gayret
etmek demektir. Bunun için de nefsani arzuların köreltilmesi ve ruhani istidatların inkişaf
ettirilmesi zaruridir.”
Hepimizin bildiği gibi, büyüklerimiz gerçek
manada imanı, dil ile ikrar ve zihinle değil
kalp ile tasdik olarak beyan etmişlerdir. Bu
bağlamda takva, Allah’tan uzaklaştıran her şeyden kalbin korunması, Allah’a yakınlaştıracak
her şeye de muhabbet içerisinde olmaktan geçer. Buradan hareketle, Allah Resulü’ne büyük
bir aşk ve muhabbet ile bağlanmak, tüm mahlukata Halık’ın nazarı ile merhamet ve şefkat
ile bakacak bir muhabbet içersinde olmamız
gerekmektedir.
Takva üç derecedir; yasaklardan kaçınmak, emirlere riayet etmek ve nihayet daima
Cenab-ı Hak ile beraberlik duygusu taşıyabilmektir. İşte bu sonuncusu takvanın havas için
olan ölçüsü, en yüksek derecesidir. Bize “...
Şahdamarından daha yakın...” olduğunu bildiren ve kullarına “Nereye gitseniz yine sizinle
beraberdir.” diye haber veren Cenab-ı Hak ile beraberlik; O’nunla birlikte olduğumuzun şuuruna varabilmek, cemali sıfatlar ile müzeyyen hale gelebilmektir. Bu şekilde takva kılıcını kuşanan kalpte, doğru ve
yanlışı muhakeme ilhamı oluşur. Eşyanın hakikatini
Nisan
Çiçek
eydür
derviş
baba
Çiçek
eydür
derviş
baba
Kalbim hakka doğrudur
Kalbim hakka doğrudur
Sordum sarı çiçeğe
Sordum sarı çiçeğe
Sen beni bilir misin?
Sen beni bilir misin?
Çiçek eydür derviş baba
Çiçek eydür derviş baba
Sen Yunus değil misin?
Sen Yunus değil misin?
O halde vakit tamam olmadan, ömür sermayemiz bitmeden kendimize gelelim, takva elbisesini giymek için dua ve gayret edelim. Son
olarak Zeyd İbni Erkam’dan rivayet edilen Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in duası ile nasiplenelim;
“Allâhümme innî eûzü bike mine’l-aczi ve’l-keseli ve’l-buhli ve’l-heremi ve azâbi’l-kabr. Allâhümme
âti nefsî takvâhâ, ve zekkihâ ente hayrü men zekkâhâ,
ente veliyyühâ ve mevlâhâ. Allâhümme innî eûzü
bike min ilmin lâ yenfa‘ ve min kalbin lâ yahşa‘ ve
min nefsin lâ teşba‘ ve min da‘vetin lâ yüstecâbü lehâ:
Allahım! Âcizlikten, tembellikten, cimrilikten, ihtiyarlayıp ele avuca düşmekten ve
kabir azâbından sana sığınırım. Allahım! Nefsime takvâ nasip et ve onu her türlü günahtan
temizle; onu en iyi temizleyecek sensin. Ona
yardım edip eğitecek sadece sensin. Allahım!
Faydasız ilimden, ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım.”
Amin.
27
Zor Zamanın Ahlâkı
Nureddin YILDIZ
mesini
l
e
s
k
ü
ın y
ak
Ahlâk elmesi olar
s
ı
n yük aybolmasın
ı
n
a
m
i
k
,
ması,
i
l
y
e
a
k
m
r
gö
n
esi
alpleri
k
yitirilm .
da
rin
idirler
e
l
l
e
l
e
m
m
n
a
r
düşü
k
lâk, zo
a
h
r
a
a
ola
d
r
rışımı
manla
ğ
a
a
z
ç
r
n
o
a
Z
arda im
l
n
a
m
za
alıdır.
yapılm
Ahlâk bütün zamanlarda güzeldir, gereklidir. Ancak zor zamanlarda ahlâk diğer zamanlara
göre daha değerlidir, ahlâklı olmak isteyen için
gereken himmet de daha yoğundur. Bu, sahrada
ahlâklı olmakla şehirde ahlâklı olmak şeklinde
bir benzetme ile de izah edilebilir. İnsanların sayısı arttıkça ortaya konması gereken ahlâki tavır
da yoğunlaşmalıdır. Zenginlik elde edildiğinde
ortaya çıkması gereken ahlâk, fakirlikle boğuşurkenki ahlâktan daha zor bir ahlâk olacaktır.
İmanın elde kor gibi taşınır hâle geldiği bir
zamanda ahlâk elbette kolay bir beceri olmayacaktır. İnsanlar ya ahlâkın şeklini değiştirecekler
ve ahlâksızlığı da ahlâk olarak benimseyecekleri
için ortada aykırılık kalmayacak ya da ahlâk ispatı zor
bir iddiaya dönüşecektir. Her iki durum da ahlâk için
erimedir, ahlâklı için zorluktur.
Gerek ahlâka yeni bir şekil verilip, aslında
gayri ahlâki olanların ahlâk dairesine alınması
ve gerekse ahlâkın esastan gereksiz görülmesi,
28
Nisan
mü’min için elbette bir zorluktur; ama kayıp
değildir. Çünkü mü’min, dininin bir emrini yerine getirirken karşılaştığı sıkıntı onun için ecre
dönüşür. Kimsenin ahlâka itibar etmediği bir zamanda veya maddi değerlerin daha üstün tutulduğu
ortamlarda aslî kimliğini koruyup ahlâk üzere kalan,
bir tür cihat eden mücahit durumundadır. Şüphe ve
tereddütlerin fırtına gibi estiği dönemlerin sabit ayakta kalabilenleri, cephelerinde ribat hâlinde olan murabıtlar olarak vasfedilmeye müstehaktırlar.
Ahlâk, dinin en tabii parçalarından bir parçadır
hatta ahlâkın hayâ gibi bölümleri imandan bir parça
olarak takdim edilmiştir. Ahlâktaki erime, gelgitler mü’min gözüyle bakıldığında esastan bir
tehlikeyi, kalplerdeki sapmaları işaret eder.
Ahlâksız bir İslam düşünülemeyeceğine göre, onun
varlığı veya yokluğu ya da zayıflığı İslam adına varlık,
yokluk veya zayıflık kelimelerini çağrıştırır.
Her hâlükârda iman davasında olanlar, ahlâk
adına da talepte bulunmalıdırlar. Ahlâkın yükselmesini imanın yükselmesi olarak görmeli,
kaybolmasını da kalplerin kayması, amellerin
yitirilmesi olarak düşünmelidirler. Zor zamanlarda ahlâk, zor zamanlarda iman çağrışımı
yapılmalıdır.
Ahlâkın en mükemmel örneği olan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve sünnetinin
önemsenmediği bir zamanda yaşayan Müslümanların ahlâka verilmeye çalışılan yeni şekle
karşı da ahlâkın kökten yok sayılmasına karşı
da kendilerini kalenin son neferleri olarak görme basiretini gösterebilmelidirler.
Mü’min, kapasitesini ve imkânlarını aşan, altında kalacağı işlere girmemelidir. Ahlâk, ikinci
insanlara karşı mü’min kimliğimize uyumlu tavırlar sahibi olmak olduğu gibi, şahsiyetini ve
mü’min kimliğin verdiği özellikleri korumak da
bir tür ahlâktır. Mü’min onuru, imanî şahsiyet
acil korunacaklar arasında bulunmalıdır.
Mü’min, altında ezileceği sözleri konuşmamayı, altından kalkamayacağı taahhütlerde
bulunmamayı prensip edinmelidir. Çocukları ve
sorumluluğunu taşıdıklarının önünde onurunu zedeleyecek söz ve tavırlardan kaçınmalıdır. Kendi kuyusunu kazan durumunda olmaması mü’min kimliğinin
gereğidir. İbadetlerde bile durum böyledir. Ardını getiremeyeceği yükümlülüklerin altına girmesi hatadır.
Ödeyemeyeceği bir rakamı infak etmeyi söz
vermesinden filan ibadeti şu çapta yapmayı benimsemesine varıncaya kadar her alan için bu prensipten
söz edebiliriz. Mü’min, kapasitesini bilmeli ve o
kapasiteyi zorlamamalıdır. Bu hususta, kapasiteyi zorlamakla Allah yolunda meşakkate katlanmak arasındaki ince çizginin korunması da
ayrı bir önem taşımaktadır.
İmam Tirmizî’nin Huzeyfe radıyallahu anhtan
bize ulaştırdığı bir hadisi şerif çok önemli bir uyarıyı
kulağımıza akıtmaktadır. Resûlullah sallallahu aleyhi
ve sellem. ‘Mü’minin kendini zelil düşürmesi
uygun olmaz.’ buyurunca: ‘Kendini nasıl zelil düşürebilir?’ diye sormuşlar. Bunun üzerine şöyle buyurmuştur: ‘Kaldıramayacağı bir sıkıntının altına
girerek.’ (Tirmizî, Fiten, 67-2254)
Ahlâktaki erime, gelgitler mü’min gözüyle bakıldığında esastan bir tehlikeyi,
kalplerdeki sapmaları işaret eder.
Nisan
29
Kaldırılamayacak bir yükün altına girmek, düşmanla çarpışma, sözlü taahhütte bulunma, ağır tehditler savurma, devam ettiremeyeceği işlere girişme
şekillerinden biri ya da daha farklı bir amel olarak
anlaşılabilir. Bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde, kolayı
1- Hayâyı bir İslam simgesi olarak be1- Hayâyı bir İslam simgesi olarak benimse.
nimse.Hayâsı
Hayâsıolmayanda
olmayandahayır
hayıryoktur.
yoktur.
bulunanın zoruna talip olmak bu hadisi şerifte öne-
2-2-Emin
Eminolmak
olmakşarttır.
şarttır.Eli,
Eli,beli,
beli,dili,
dili,gözü,
gözü,kulağı
kuemin
olan zor
bile imanî
vasıflarını
korulağı emin
olanzamanlarda
zor zamanlarda
bile imanî
vasıflarını
rilmemektedir.
koruyan
insandır.
yan
insandır.
Biz bu hadisi şerifi, en güzel anlaşılabileceği
mesela teheccüt namazına uyarlayabiliriz. Teheccüt namazı, farzlardan sonra birinci derecede bir nafile ibadettir. Allah dostlarının büyük
makamlara yükseldikleri önemli ibadetlerden
biridir. Kimsenin teheccüdün azametine karşı
söyleyebileceği bir sözü olamaz. Teheccüt, tartışmasız bir ecir kaynağıdır.
Buna rağmen mü’min teheccüt eda etme
uğruna ertesi gün işinden olmayı tercih edebilir mi? Gece teheccüde kalkıldığı için iş göremez hale
gelip mü’minlerin sadakalarıyla ailesini geçindirmek
durumunda kalan birinin durumu nasıl değerlendirilecektir? Ya da teheccütten ötürü sabah namazını
hatta sabah namazının cemaatini kaçırmak değer mi?
Mü’min bela peşinde koşmaz. Bela gelirse sabreder, azmeder, cihat eder ama bela
aramaz.
Başına sorun oluşturacak işlerin alternatifi varsa onu yeğlemesi nebevî bir tavsiyedir.
Şüphesiz, belanın tek tercih olduğu durumu
konuşmuyor, tartışmıyoruz. O zamanki tercihin adı cihat olur ki, onun ne alternatifi olur ne
de terk edilmesinin affı. Burada, kısa yol varken
uzun yolu kullanmanın anlamsızlığı, maşa varken ateşi tutmanın abesliği vurgulanmaktadır.
Şeriatımızın en temel ilkelerinden biri, Allah
Teâlâ’nın kimseye kaldıramayacağını yüklemediği ilkesidir. Allah kimseye zorluk dilememiştir, bilakis kolaylık dilemiştir.
30
Zor zamanda ahlâk ölçüleri
Zor zamanda ahlâk ölçüleri
Vefa,taviz
taviz
verilemez
özelliklerimiz3-3-Vefa,
verilemez
özelliklerimizdendendir.
Allah’a
Peygamber
aleyhisdir.
Allah’a
karşı,karşı,
Peygamber
aleyhisselama
selama karşı, mü’minlere karşı, ebeveyne
karşı, mü’minlere karşı, ebeveyne karşı, iyiliği
karşı, iyiliği bulunanlara karşı vefalı olmak
bulunanlara karşı vefalı olmak gerekmektedir.
gerekmektedir.
4- Merhamet esas ölçüdür. Merhamet etmeyen
4- Merhamet esas ölçüdür. Merhamet etmerhamet
görmeyeceği
için muhtaç
kameyen merhamet
görmeyeceği
için olduğumuz
muhtaç oldudar
merhamet
etmek zorundayız.
Göstermediğimiz
ğumuz
kadar merhamet
etmek zorundayız.
Göstermediğimiz
şeyi beklemeye
hakkımız olmaz.
şeyi
beklemeye hakkımız
olmaz. Yumuşaklığı
da merYumuşaklığı
da merhametin
uzantısı
hametin
bir uzantısı
olarak tercihbir
ettiğimiz
tavırolarak
olarak
tercih ettiğimiz tavır
olarak benimsemeliyiz.
Bağışbenimsemeliyiz.
Bağışlamak
önemli bir erdemdir.
lamak önemli bir erdemdir.
5- Doğru olmak, doğrularla beraber bu5- Doğru olmak, doğrularla beraber bulunmak Allah’ın emridir.
lunmak Allah’ın emridir.
6- Anne ve babanın önünde kimse yoktur.
6- Anne ve babanın önünde kimse yoktur.
7-7-Haramdan
harama
sürükleyen
şeyHaramdanve ve
harama
sürükleyen
den
uzakuzak
dur. dur.
şeyden
8-8-Dilin
Dilinveveeylemin
eyleminAllah’a
Allah’aşükretsin.
şükretsin.
Mü’minkardeşliği
kardeşliğimukaddesattandır;
mukaddesattan9-9-Mü’min
dır;
korunması
dini
korumaktır.
korunması dini korumaktır.
10-Sevgi,
Sevgi,basit
basit
kelime
değildir.
Allah’ı
10birbir
kelime
değildir.
Allah’ı
sevsevmek ve sevdiğini Allah için sevmek dindir.
mek ve sevdiğini Allah için sevmek dindir.
11- Sabrı bütün zamanların silahı ola11- Sabrı bütün zamanların silahı olarak bil.
rak bil.
12bir hakhakkı
12-Her
Herhak
haksahibine
sahibine hakkını
hakkını ver
ver ve
ve bir
vermen
öbüröbür
hakhak
sahibini
ezmesin.
kı vermen
sahibini
ezmesin.
1313-İlimsiz
İlimsizkalmayı
kalmayıgüneşten
güneştenvevehavadan
havadan kalmak
uzak kalmak
tehlikeli
uzak
kadarkadar
tehlikeli
gör. gör.
14- Ahlâkının
Ahlâkının ecrini
ecrini Allah’tan
14Allah’tan bekle.
bekle. Ahlâk
Ahlâk
Allah’ın
emri,
peygamberinin
kimliği
olduğuna
Allah’ın emri, peygamberinin kimliği olduğuna göre
göre ahlâklı ecir kazanacak, ahlâksız da çok şey
ahlâklı ecir kazanacak, ahlâksız da çok şey kaybedekaybedecektir.
cektir.
Nisan
Abdullah ÇAKIR
Sohbetsiz Geçen Günlere Yazık!
Sohbetin oluşumu için üç şeyin bir arada bulunması gerekir.
Ziya Paşa’nın dediği gibi arif arifle; cahil cahille konuşmaktan zevk alabilir ancak:
Birincisi muhabbettir. Muhabbet; mutluluktur,
neşedir. Yüzde, dilde, gönülde güllerin açılmasıdır.
“Nadanlar eder sohbet-i nadanla telezzüz
“Abusu’l vec kerîhü’l-manzardır” diye bir
söz vardır. Yani “yüzü dökkün, somurtkan bir çehre
en berbat manzaradır” demektir. Somurtkan bir çehreyle sohbet olmaz. Çünkü Sohbetin amaçlarından
birisi de muhabbeti yakalamaktır. Muhabbeti koyulaştırarak demlenmektir. Demlenerek olgunlaşmak ve
kemale doğru yelken açmaktır.
Zahir batınsız, batın zahirsiz olmadığı gibi konuşan sohbetin zahiri, hemzeban olan dinleyen batınıdır. Sohbet dostsuz olmaz, dost sohbetsiz.
Muhabbet aynı zamanda samimiyettir, Ortam,
samimiyet kokuyorsa sohbettir. Aşksız sohbet olmaz,
sohbetsiz aşk olmaz. Sohbette yalan olmaz, riyakarlık
ise hiç.
Sohbet hikmettir. Dedikodudan sohbet olmaz.
Sohbete fuzuli olan bir şey giremez ama sohbet eden
Fuzûlî olursa başka olur:
Divanelerin hemdemi divane gerektir”
Üçüncüsü uygun bir mekandır. Neşe sohbetin
sireti, mekan ise suretidir. Hem ortam sohbeti şekillendirir hem de sohbet ortamı. Sohbetin en güzel
mekanı gönüldür. Gönülde en mutena ve müstesna
köşeye kurulmaktır. Sohbet cennet bahçesidir.
Sohbet çaredir.
Sohbet dermandır.
Sohbet candır, muhabbettir.
Kan kana içilen ama bitmesini istediğindir.
Gönülü soldurmayan, gönlü canlandırandır sohbet.
“Yattılar Ferhad u Mecnûn mest-i câm-ı aşk olup
Ey Fuzuli biz onlar yattıkça sohbet bekleriz”
[Ferhat ve Mecnun aşk kadehinden içince kendilerinden geçtiler,(Fuzuli ise bu mest edici aşk şarabından içtiği halde istidadının fazla olduğunu ortaya
koymak için) Ey Fuzûli onlar böyle sermest oldukça
biz yar ile sohbeti bekleriz diyor.]
İkincisi sohbete layık uygun bir kişidir ki bu sahabe makamında musahib olmaktır. Musahib hemhaldir, hemzevktir,hemderttir. hemzeban olan iki kişi
anlar birbirini ancak. Buradaki hemzeban aynı dili
konuşan iki kişi değildir, aynı duyguyu paylaşan iki
kişidir. Aynı duyguyu paylaşanlar yani duygudaşlar
tek gönül gibidir. Sohbet namahrem kabul etmez.
Sohbette dinleyen söyleyenden arif olmak gerektir.
Mart
Sohbet cemaledir, cemalde gözedir, gözgözedir,
diz dizedir.
Gözden gönüledir.
Bir gönülden bir gönüle akmaktır.
Gönle girmektir. Gönülde yaşamaktır.
Gönlü onunla olmaktır.
Sohbet, dildir yani gönüldür.
Gönül, yârdir.
Yar ile yaren olmaktır
Yunus Emre:
“Önce doğru iman et, haramdan el etek çek
Ruha gıdadır sohbet, badem helvası değil”
31
İmam Mâlik Rh.a. ve Zühd Hayatı
Yard. Doç. Dr. Ebubekir SİFİL
Medine alimlerinin ilminin vârisi. Hicret
yurdu imamı, yüzüne bakanların ahireti hatırladığı Mâlik b. Enes rahmetullahi aleyh… Bu güzide
alimimizin Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’i rüyasında görmediği bir gece dahi olmadığı rivayet
edilmiştir.
şahsi
a
d
n
u
us
lerden
n kon
i
n
e
D
d
“
e
areket r Ehl-i
h
e
l
y
i
la
er
görüşl
. On .” (Ebu
n
u
r
u
d
dır
uzak
şmanı
ü
d
.)
t’in
348 vd
/
Sünne
6
,
.
e
.
, a. g
Nuaym
Malikî mezhebinin imamı Mâlik b. Enes rh.a. Medine’de, Mescid -i Nebî’de ders verirken Hz. Ömer r.a.’
ın hüküm ve meşveret için oturduğu yerde otururdu.
Evi de büyük sahabi Abdullah b. Mes’ud r.a.’ ın oturduğu evdi. ( Ebu Nuaym , Hilyetu’l -Evliya, 6/346)
Salih zatlarla birlikte bulunmaya ayrı bir önem verir ve şöyle derdi:
“Kalbimde bir kasvet hissettiğim zaman
Muhammed b. Münkedir’e gider, bir süre yüzüne
bakarım. Bu, günlerce bana bir ibret ve nasihat
olarak yeter.” (Kadı İyâd , Tertîbu’l – Medârik , 1/179)
32
Nisan
Peygamber saygısının zirvesi
Peygamber Saygısının Zirvesi
Kendisine talebelik etmiş olan İmam Şâfiî rh.a.
anlatıyor:
Mâlik’in kapısında bağlı cins atlar ve bir de katır gördüm ve “ne güzel!” dedim. “Al, hepsi benden sana hibe olsun.” dedi. “Binmen için birini
kendine ayır.” dedim; şöyle karşılık verdi:
- “Allah’ın Peygamberi’nin gezdiği toprakta hayvan sırtında gezmekten hayâ ediyorum.”
(Aynı eser, aynı yer.)
Talebelerinden biri şöyle demiştir:
- “Mâlik bizimle beraber oturduğu zaman
sanki bizden biriymiş gibi olur, bizimle beraber
söze dalar, bizden daha çok tevazu gösterirdi.
Fakat hadis-i şerif rivayetine başladığı zaman, artık sözü bizde heybet hissi uyandırır; sanki bizi
tanımıyormuş, biz de kendisini tanımıyormuşuz
gibi konuşurdu.” (Ebu Zehra, İmam Mâlik , 53)
Hadis dersine çıkmadan önce abdest alır, güzel
elbiselerini giyer, güzel koku sürünürdü. Ders boyunca vakar ve sekinetin muhafazasına dikkat ederdi.
Bir keresinde Ebu Hâzim’in meclisine gitmiş,
yer bulamadığı için ayakta kalmıştı. Ebu Hâzim’in
naklettiği hadisleri yazmadığını görenler bunun sebebini sorduklarında şöyle demişti:
- “Hz. Peygamber s.a.v.’in hadislerini
ayakta iken almayı uygun görmedim.” (el- Halîlî,
el- İrşâd , 26)
Ayakta iken, yürürken veya acele bir işi varken
hadis rivayet etmekten hoşlanmaz ve şöyle derdi:
- “Rasul -i Ekrem s.a.v.’den rivayet ettiğim hadisin anlamını iyi kavramak isterim.”
(Ebu Nuaym , a. g.e ., 6/347)
Gece ibadeti
Gece İbadeti
Yine Kadı Iyâd’ın naklettiğine göre İmam Mâlik rh.a.’in her gece kılmayı alışkanlık haline getirdiği
belli bir miktar gece namazı vardı. Cuma geceleri
ise bütün geceyi ihya ederdi.
Bir keresinde namaz kılarken Fatiha’dan sonra
Tekâsür Suresi’ni okumaya başladı. “Sonra, andolsun ki o gün her nimetten sorguya çekileceksiniz.” mealindeki ayete geldiği zaman uzun uzun
ağladı. Bir taraftan ayeti tekrar ediyor, bir taraftan da
ağlıyordu. Nihayet tan yerinin ağardığını hissettiğinde
rükû ve secde yaparak namazını tamamladı.
Zorlama altında söylenen boşama sözünün geçerli olmayacağı konusunda fetva verdiği zaman, bu
fetva Emevî sultanları tarafından halktan zorla alınan
biatın geçerli olmayacağı görüşünde olduğu şeklinde
yorumlanmış, İmam Mâlik rh .a . bu yüzden takibata
uğramıştı. Hatta kendisine sopa atılmış, işkenceden
dolayı omuzu çıkmıştı. ( İbn Abdilberr , el- İntikâ , 87)
Bu takibat sürecinde bile gece namazını aynen
devam ettirmişti. Kendisine, “Bari bu durumda
gece namazını biraz hafiflet” denildiğinde şöyle
mukabele etmi şti:
- “Allah için amel işleyen bir kimseye gereken, o amelini güzelleştirmektir.” (Kadı Iyâd ,
a.g.e., 1/178)
Allah
korkusu
sorumluluk
Allah
Korkusu
veve
Sorumluluk
duygusu
Duygusu
İmam Mâlik rh .a . kendisine sorulan bütün sorulara cevap vermez, çoğu zaman susmayı veya bilmiyorum demeyi tercih ederdi. Öyle meseleler olurdu
ki, üzerinde on yıl, hatta yirmi yıl düşünür, araştırma
yapar, buna rağmen kalbi mutmain olmadığı için o
konuda kesin bir şey söylemezdi.
Hadis dersine çıkmadan önce abdest alır, güzel elbiselerini giyer, güzel koku sürünürdü.
Ders boyunca vakar ve sekinetin muhafazasına dikkat ederdi.
Nisan
33
Öğrencisi İbn Vehb şöyle demiştir:
- “Mâlik , sorulan bir soruya cevap vermeden önce (o kadar uzun süre susardı ki), bir kimse
elindeki boş bir sayfayı ‘bilmiyorum’ kelimesiyle doldurmak istese bunu yapabilirdi.” (Kadı
Iyâd , a.g.e., 1/147)
Meclisinde bulunanların çok soru sormasından
hoşlanmaz, kimi zaman da soru soran kişiye:
- “Yazıklar olsun sana! Beni kendinle Allah Tealâ arasında hüccet kılmak mı istiyorsun? Ben önce kendimi nasıl kurtaracağıma
bakayım; seni sonra kurtarırım” dediği olurdu.
(Aynı eser, 1/146)
Kendisine bir mesele sormak için Mağrib’den
kalkıp altı ay yol teptikten sonra Medine’ye gelen birine, “bir araştırayım, yarın gel” demişti. Ertesi
gün adam tekrar geldi ve neticeyi sordu. İmam Mâlik
“bilmiyorum” cevabını verdi. Adam, “Benim geldiğim yerde insanlar yeryüzünde senden daha
alim birisi bulunmadığını söylüyor!” deyince
şöyle mukabele etti:
- “Onlara gittiğinde benim ‘bu işin altından kalkamıyorum’ dediğimi söyle.”
Yine kendisine sorulan yirmi sorunun ancak ikisine, uzun süre “lâ havle velâ kuvvete illâ billâh”
dedikten sonra cevap vermişti. Kendisine; “Sen de
bilmiyorum dersen kim bilir?” dendiğinde şöyle
mukabele etmi şti:
- “Yazık … Beni ne zannediyorsunuz? Ben
neyim ki sizin bilmediğinizi bileyim?” (A.g.e.,
1/146-147)
ÖğütÖğüt
ve tavsiyeleri
ve Tavsiyeleri
Kendisinden tavsiye isteyen birisine şöyle demişti:
- “Allah Tealâ’dan ittika et ve hadisi ancak ona ehil olan kimseden al.”
- “Din konusunda şahsi görüşleriyle hareket edenlerden uzak durun. Onlar Ehl -i Sünnet’in düşmanıdır.” (Ebu Nuaym, a. g.e., 6/348 vd.)
- “İlim bir nurdur ki, ancak takva ve Allah
korkusu ile dolu olan kalp ile ünsiyet eder.”
Kendisine, “İlim öğrenmek farz mıdır?”
diye sorulduğunda şöyle cevap vermi ştir:
- “Hayır! İnsanların hepsi alim olacak
değildir. Halk arasında öyleleri var ki, onlara
ilim talep etmelerini emretmem. (Mecburi olanın
dışındaki) ilim insanların hepsine farz değildir.”
Bu konuda talebesi İbn Vehb’e şu tavsiyede
bulunmuştur:
- “İşittiğin şeyleri hayatına tatbik et ve
bununla yetin. Başkalarının menfaati için kendi sırtına yük alma. İnsanların en bedbahtı,
ahiretini dünya için satandır. Ondan daha bedbahtı ise, kendi ahiretini başkasının dünyası
için satandır.”
Yine şöyle demiştir:
- “Kendisine ilim nasip edilen ve ilimde
parmakla gösterilecek seviyeye ulaşan kimsenin, nefsiyle baş başa kaldığında başına topraklar saçıp nefsini azarlaması, riyaset (üstünlük) sebebiyle rehavete kapılmaması gerekir.
Zira kabrine uzanıp da üstüne toprak atıldığında elde ettiği riyaset onun aleyhine olacaktır.”
- “İstemediğin şeyi sorup da istediğin şeyi
unutma. Zira muhtaç olmadığı bir şeyi satın
alan kimse, ihtiyaç duyduğu şeyi satmış olur.”
- “Sana soru soran herkese cevap vermen,
ilmi ortadan kaldıran hususlardandır. Duyduğu
her şeyi nakledenlerin önderi olma. Sorulmadığın şey hakkında konuşman da ilmi ortadan
kaldıran sebeplerdendir.”
- “Allah Tealâ’ya taat çerçevesinde bir
ilim öğrendiğin zaman, onun eseri üzerinde
belli olsun.”
Şu öğüt ve tavsiyeler de ona aittir:
- “İlim talep eden kimseye düşen, vakar,
sekinet ve haşyeti muhafaza etmek ve kendisinden önce yaşamış olanların izine uymaktır.”
34
- “Kişi dilini muhafaza etmedikçe imanı
kemale ermez.” (Kadı Iyâd, a.g.e., 1/185-186)
Allah ondan razı olsun.
Nisan
Ahmet KAYAK
DOSDOĞRU OL!
Her zaman Kur’an-ı Kerim’in: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd sûresi, 11/112) beyanı üzere hareket etmek gerekir. İslam’ın ve insanlığın
şu an ki durumu; ağ örmeye çalışan bir örümceğin
halinden farksızdır. Son üç asırdır Ümmet olarak
belimizi doğrultamıyoruz. Her hareketimize
bir ölçüde İslam’ın dışında, Kur’an ve Sünnet
haricinde bir düşünce, görüş kattığımız vakit
mayası bozulur ve yapılan işler muvaffakiyet
sağlamaz. Nefsaniyet eksenli yaşantımızla bu
geçici dünyada ahireti kazanmayı umuyoruz.
Heyhat… Aldanmışlık bu olsa gerek…
Bazı dünyevi meselerle haşır-neşir olduğumuz ölçüde; kalbi ve ruhi hayatımızdaki eksikliklerle bir ölçüde ilgilenebilseydik; içinde
bulunduğumuz sıkıntıları belli bir ölçüde izale edebilirdik. Maddi, manevi füyuzat hislerinden sıyrılmadıkça ulaşmamız gereken hedeflere ulaşmak bir yana
dursun, bulunduğumuz noktadan hareket edemeyiz.
Kur’an ve Sünnet dahilinde günahlarımızı ele
alıp, gassalın elindeki meyyit gibi İlahi Beyan’ın atmosferi ile hemhal etmedikçe, arınmak kelimesini lügatımızdan çıkaralım. Bazen
olur ki, insan işlediği günahlardan dolayı vicdanen rahatsızlık duymaya başlar, nefs-i levvame mertebesine çıkmıştır. Bir annenin hasta olan
çocuğu hakkında duyduğu endişeyi; o insan kalbi ve
ruhi hayatında hissetmeye başlar. Allah’a karşı saygısızlık yaptığı düşüncesiyle yemeden içmeden kesilir.
Çünkü, tek dayanak noktası, tek güvencesi O’dur.
Kedinin fareyi beklediği gibi(teşbihte hata olmasın);
o insan da Rabb’inin afvu mağfiret deryasından bir
damla da olsa manevi susuzluğunu gidermek için
bekliyor. İlahi Beyan’ın düsturuyla: “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü
kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” (Yusuf Suresi 12/87)
hareket etmek gerekir. Ama bizler nefsimizin ve şeytanın tuzağına nasıl da kolayca düşüyoruz. İki dehşetli
canavara karşı tam teslimiyet gösterirken; bizleri yoktan var eden Allah’a karşı liyakatsizlik göstermekte
Nisan
neyin nesi? Tenperverlik adeta kalbi ve ruhi hayatımızın önüne geçti. Her daim başka kurgu ve hayallerle
yaşadık, farklı hülyaların sath-ı mailinde dolaştık.
“Her bir günah içinde küfre gidecek
bir yol var.” (Lem’alar, İkinci Lem’a) sözü adeta freni patlamış bir kamyonun feci sonu gibi, bizlerin sonu
da böyle olabilir. Günahları yüzünden dertlenmeyen,
adeta zevk alır gibi günah işleyenlerin acı sonu, akıbeti
ne olur acaba? Ama şeytan bizleri boş bırakır mı? Hemen veriyor vesvesesini: “Boşver, Allah affeder.”
Ama dumura uğramış, güdükleşmiş bu düşüncenin
reçetesini manevi şifa kaynağı Kur’an’dan alabiliriz:
“O aldatıcı (şeytân), sizi Allâh hakkında (O’nun
yumuşak davranmasına, mühlet vermesine güvendirerek) aldatmasın.” (Lokman Suresi 31/33) Havf
u reca yani korku ve ümit arasındaki dengeyi sağlamalıyız. Beşerin tek mülahazası; dünyevi kazançlar… Geçici dünya bataklığına saplanmış; çırpınıp
duruyoruz. Ama içinde bulunduğumuz durumu gül
bahçeşi olarak tahayyül ediyoruz. Şeytan ve avaneleri bizleri Kur’an’dan uzaklaştırmak için; hatta ahireti
düşünmememiz için canını dişine takarcasına gayret
ediyorlar. Farzımuhal; bir hasta doktorun yazdığı ilaçları kullanmak yerine koca-karı ilaçlarına başvuruyor;
mü’minler de Kur’an ve Sünnet yerine şeytani
ve nefsani fısıltıların peşine takılıp gidiyoruz.
Yol, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, Hazreti Ebu Bekir’in, Hazreti Ömer’in yoludur.
Onların yol ve yöntemlerinin dışında yürümeye yolsuzluk denir. Yürüdüğümüz yolu; yol zannediyoruz.
Acaba neyimize güveniyoruz? Aslında hiçbir şey bize
ait değilken; bize verilen emanetlerin, dünyevi oyuncakların bir an güzelliğine kanıyor ve manevi sarhoşluğa kapılıyoruz. Zannediyorum ki bu gafletimiz
devam edecek, dağınıklığımızın dağılması adına gayret sarf etmeyecek ve makam, para, şöhret ve koltuk sevdası denen dünyevi hazlar; o
zehirli balını yedirmeye devam edecek. Başkalarının başka şeyleri anlattığı kadar Allah’ı ve
Kutlu Nebi’yi anlatamamanın üzüntüsünü hissedemeyeceğiz.
35
İmanlı Gençlikten Kelâmcı Gençliğe!
Murat TÜRKER
İmam Gazzâlî, el-Mustasfâ’nın başında,
kelâmı, ilimlerin en şereflisi olarak zikreder.
Esasen kelâmî kabuller, kişinin bir bütün olarak
İslâmî ilimlerle ilgili ana bakış açısını çerçeveler.
daima
e
y
i
kiş
asını,
m
İman,
l
o
l
gu
le meş
y
asını,
i
s
i
m
r
d
ı
t
t
r
ken
a
efsini
i
n
n
i
,
l
p
e
i
m
d
e
a
tezkiye
öteler
i
n
i
b
l
ka
,
i
n
besini
lemesi
y
n
e
i
g
h
z
i
d
a
burad
eder.
n
i
n
k
i
l
e
iç
t
ı
masın
doldur
36
Yekdiğerini ehl-i bid’at yapan fikrî inhiraflar da,
onun kelâmî perspektifinden beslenmektedir.
Buraya kadar sorun yok. Sorun, işbu kelâm nosyonu sevdasının İslâmî heyecanla meşbu genç nesiller
nezdinde de merkezî bir ehemmiyet kazanmaya başlamış olmasındadır.
İman/akide ile kelâm ayrılığının tesirini somut
olarak gösterdiği yer de burasıdır. İman; kişiye, istikamet üzere olan, itikadın temel-zarurî öğelerinde sahih bir bakış açısına sahip, amel-i salihle
zenginleşen bir hayat tasavvurunu telkin eder.
İmanın gereklerini hayata taşıyan kişi, huzur-u İlâhî’de
başını öne eğdirecek işler yapma korkusuyla tir tir titrer
ve tüm hayatını bu hassasiyeti aşındırmama çabasıyla
devam ettiririr. Ana hedefi, çok fazla mâlûmat sahibi
Nisan
Bir mü’mine hiç yakışmayacak böbürlenmelere gönül eğdiren; buna mukabil namazlarını
geçiştiren, Kur’an’la dostluğu zayıflamış, gündüzünü ‘sosyal atışmalar’la heba ettiği vaktinin,
gecesini de fasılasız uykulara kaptıran tiplerin artmasından ise endişe duyalım.
olmak değil, amel sahibi olabilmektir. İslâm’ın zaruriyatına bilgi düzeyinde hâkimiyet ve amel boyutunda
istikrar tesis edebildiği ölçüde itminan bulacaktır. Dinî
nazariyatın girift meseleleri üzerine kafa yormaktansa, temel meseleleri fiiliyata taşımakla meşguldür.
Kelâm, ehlinin elinde kendisine ihtiyaç
duyulan bir ilim fonksiyonu ifâ ederken, İslâmî
motivasyonu ve dava şuuru öne çıkan genç
nesillerin gündemini imana galebe çalacak
şekilde işgal etmeye başladığında, çoğu kez
Demokles’in kılıcı denen şeye dönüşmektedir.
İmanın en sade ve temel gereklerini yapma hususunda
ahesterevlik gösteren nice internet mücahidinin, yarım
yamalak kelâmî donanımla şunu tekfir edip, bunun
üstünü çizdiğini, falanı bid’at ehli olarak yaftalayıp, filanı dalâletle itham ettiğini akıldan çıkarmayalım.
Ama şunu sormak durumundayız: Gerçekten
ihtiyacımız olan şey bu mu? Kelâmı bir üst donanım mertebesi olarak göreceksek, daha temel
basamaklarda bile tekleyen insanların, her an
ayaklarının kayabileceği bir irtifada birbirlerini itekleyip durmasının kime ne faydası var?
Bir gözlemci, yine sosyal medyada herhalde,
“Twitter-Facebook âlim kaynıyor ama camiler
bomboş!” meyanında birşeyler yazmıştı. Hâl-i pür
melâlimizi güzel özetliyor.
den ihata etmişçesine çalım satarken, bir mü’mine
hiç yakışmayacak böbürlenmelere gönül eğdiren; buna mukabil namazlarını geçiştiren,
Kur’an’la dostluğu zayıflamış, gündüzünü ‘sosyal atışmalar’la heba ettiği vaktinin, gecesini
de fasılasız uykulara kaptıran tiplerin artmasından ise endişe duyalım.
Bu öyle bir şeydir işte: İman, kişiye daima
kendisiyle meşgul olmasını, amelini arttırmasını, kalbini tezkiye edip, nefsini dizginlemesini, öteler için burada heybesini doldurmasını
telkin eder.
Kulaktan dolma kelâmcılık ise kişiyi sürekli başkalarını tarassut etmeye, iman-küfür
çeteleleri tutmaya, üzeri kalın çizgilerle çizilecek adamlar aramaya sevk eder. Kendisini bu
tür bir arızalı tutumun ‘İslâmî mücadele’ olduğuna
inandırmış ruh durumu problemli tipler, birini yaftalayamadıkları, bir başkasını dışlayamadıkları günü,
heba olmuş bir gün telakki ederler.
Problem kelâmda değil, kelâmî bilginin bu ölçüde harcıâlem bir işlerlik kazanmasındadır. İmanı
sindirememiş ruhların, bu konudaki eksikliklerine hiç
aldırış etmeksizin nazarî meselelerde boğulması ve bu
arada başkalarını da boğmaktan haz duyar hale gelmesi, ne yazık ki, ‘kelâmın ayağa düşmeye başladığının’ habercisidir.
Namazda titizlenen, her namaza ‘son namaz’ ehemmiyeti yükleyen; güzelce abdestini
alıp rahlesi üzerine koyduğu mushaftan Allah
kelâmını tilavet eden; elinden ve dilinden emin
olunan bir insan olarak yaşamayı, sosyal medyada
din kardeşlerini köşeye sıkıştırmanın enaniyet körükleyici zevkine tercih eden ‘imanlı gençler’imizin
sayısı artıyorsa, inşiraha gark olalım.
Dikkat ettiniz mi, falan cemaate, filan
tarikata mensup olan ve bu tür teferruat denecek meseleler üzerinden başkalarını ademe
mahkûm eden kimselerin sayısı arttı.
Üstünkörü edindiği kelâmî formasyonu, önüne
çıkan her muhatap üzerinde deneyen; hakikati tüm-
Kelâmî merakla imanî kıvam ters orantılı
mı seyrediyor?
Nisan
Ama mesela bir dükkâna alışverişe gidenler,
artık eskisi kadar sık bir şekilde, esnafın cama astığı
“Namazdayım, geleceğim” yazısına rastlayamıyorlar.
37
Kader’e İman Etmemek Küfürdür
Hüseyin AVNİ
iz
esiz b[1]
h
p
ü
Ş
’da, “ yarattık” ,
Kur’ân
e
kaderl
edilen
r
i
r
b
î
i
d
y
k
a
her şe
i/işi, t
“Bu
[2]
r
m
e
,
”
n
.
ı
r
’
h
u
t
a
muş
in
“All
er ol an Allah)’
d
a
k
l
bir
alîm(o irçok âyette
e
v
b
[3] gibi
azîz
”
.
r
i
id
ktedir.
e
m
takdîr
l
i
d
isbât e
Kader
Zamanımızda bir takım câhiller ve sapıklar
türetilmiştir. Kadere îmân Kur’ân’da yoktur, hadîslerle de îmân sâbit olmaz, O halde Kader’e
îmân mecbûriyeti yoktur, gibi açık küfür sözlerini sarf etmekten çekinmemektedirler. Böylece
bir yanda kâfir inancı sergilemekte, diğer yanda da
başkalarını dahi kâfirleştirmeye çalışmaktadırlar. Maksadımız, Kader isbâtından çok, meseledeki bakış
açısı noktasında hasta olan bir zihniyetin tahlîl
ve teşhîsidir. O bakımdan yapacağımız bilinen bir
usûlle delîlleri ortaya koymak olmayacaktır.
Kur’ân’da
Kader’e
Îmân
Kur’ân’da
Kader’e
Îmânİle
İle
AlâkalıÂyet
Âyet Yok mudur?
Alâkalı
mudur?
Kur’ân’da Kader’e Îmân ile alâkalı bir âyet
değil, âyetler vardır. Aksini iddiâ edenler hem
yalan söylemekte hem de Allah celle celâlühû’yu
yalanlamaktadırlar.
Evet, “Kur’ân’da kader’e îmân ile alâkalı
âyet yoktur” diyenler yalan söylemekte ve birçok âyeti
inkâr etmektedirler. Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem ile
38
Nisan
bütün bir Ümmet’in karşısına geçerek bir takım âyetleri “farklı yorumlama” ismi altında tahrîf etmeleri ve yaptıklarına yorum kılıfı geçirmeye çalışmaları
Onları sözü edilen âyetleri inkâr etmiş olmaktan aslâ
kurtaramaz.
Nitekim Kur’ân’da, “Şüphesiz biz her şeyi
bir kaderle yarattık”[1], “Allah’ın emri/işi, takdîr edilen bir kader olmuştur.”,[2] “Bu azîz ve
alîm(olan Allah)’in takdîridir.”[3] gibi birçok âyette Kader isbât edilmektedir.
Bu âyetlerde geçen “kader” veyâ “takdîr”
nasıl manalandırılacaktır? Kimi câhil sapıklara âid
“belli bir ölçü ile yaratmak” ve benzeri meâllerde olduğu gibi gelişi güzelce veya bir takım keyfî lüğat
yakıştırmalarına dayanarak mı, Resûlüllah sallallâhu
aleyhi ve sellem’e sorarak mı?... Gerçi âyetleri manalandırma ve îzâh etmeyi bir yanda kendilerine noter
senediyle verilmiş bir hak olarak görürlerken, bunu
Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e çok gören ve
O’nu mes’eleye karıştırmamaya yeminli görünen nice
şaklabanlar var… Bu manalandırmak bir Mü’mine
göre ilk önce elbette Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve
sellem’e sorarak olacaktır…
İmâm Süyûtî ed-Dürrü’l-Mensûr’unda şöyle
naklediyor:
Ahmed İbnü Hanbel, Müslim, Abd İbnü Humeyd, Tirmizî, İbnü Mâce, İbnü’l-Münzir, İbnü Merdûye (ve Beyhakî) Ebû Hureyre radıyallahu anhu’dan şöyle dediğini rivâyet ettiler:
“Kureyş Müşrikleri Kader hakkında münâkaşa
yapmak üzere Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldiler. Bunun üzerine, “(Müşrikler) o günde sürüklenip ateşe atılacaklardır. (Onlara) Cehennem’in
dokunmasını tadın (denilecektir.) Şübhesiz biz
her şeyi bir kaderle yarattık” âyetleri indi.”[4]
Bu rivâyetin Abdullah İbnü Amr, Zürâre İbnü
Evfâ, Ebû Ümâme ve başkalarından şâhidleri vardır.
Peki, Müşriklerin bu sözü edilen münâkaşaları
kaderin nesi hakkındaydı?
Müşrikler Allah’a inanan insanlardı… O’nun
kâinâtın tek yaratıcısı olduğunu i’tirâf ediyorlardı…
Böyle bir inançta olanların Allah’ın, yarattıklarını
“belli bir ölçü ile yaratma”sı husûsunda i’tirazları
hiç olur muydu? Elbette olmazdı…
Öyleyse, itirazları ne hakkındaydı? Elbette kaderin inkârı veya ucu inkâra varan ve götüren te’vîli
hakkındaydı. Nitekim,
Bezzâr ve İbnü’l-Münzir ceyyid/iyi bir senedle
Amr İbnü Şuayb yoluyla babasından, O da dedesinden şöyle dediğini rivâyet ettiler:
“Şübhe yok ki, müşrik günahkarlar (dünyada) sapıklıkta ve (Âhiret’te de) alevli ateşler
içindedirler. (Müşrikler) o günde sürüklenip
ateşe atılacaklardır. (Onlara) Cehennem’in
(azabının) dokunmasını tadın (denilecektir) Şübhesiz biz her şeyi bir kaderle yarattık.” âyetleri, ancak kader ehli/kader inkârcıları hakkında inmiştir.”[5]
İbnü Ebî Hâtim, Taberânî, İbnü Merdûye, İbnü
Şâhîn, İbnü Mende, Bâverdî, Hatîb ve İbnü Asâkir,
Zürâre radıyallahu anhu’dan şöyle dediğini rivâyet
ettiler:
“Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem “(Onlara)
Cehennem’in (azabını) dokunmasını tadın (denilecektir.) Şübhesiz biz her şeyi bir kaderle
yarattık) âyetlerini okudu., ‘Bu âyetler, Âhir zamanda Ümmetimden Allah’ın kaderini inkâr edecek
bir takım insanlar hakkında (indi)’ buyurdu.”[6]
Ve daha nice rivâyetler…
Âyetin iniş sebeblerinin birden fazla olmasına
da hiçbir mâni’ yoktur… Âyet birden fazla sebeble
inmiş olabilir.
“Şübhe yok ki, müşrik günahkarlar (dünyada) sapıklıkta ve (Âhiret’te de) alevli
ateşler içindedirler. (Müşrikler) o günde sürüklenip ateşe atılacaklardır. (Onlara)
Cehennem’in (azabının) dokunmasını tadın (denilecektir) Şübhesiz biz her şeyi bir kaderle
yarattık.” âyetleri, ancak kader ehli/kader inkârcıları hakkında inmiştir.”[5]
Nisan
39
Bu âyetlerde bir amel bulunmamaktadır.
Bunlar Allah’ın verdiği haberler olduklarına
göre Mü’min tarafından îmân/tasdîk edilmek
mecbûriyeti olan hakîkatlerdendir. Bunu, ister
Allah’ın Mukaddir/takdîr edici sıfatı çerçevesinde olarak Allah’a Îmân’a, ister Kur’ân’ın verdiği bir habere
îman etmek dâiresinde düşünerek Kur’ân’a Îmân’a
dâhil eder, isterse hakkındaki müstakil âyetlere ve
manevî Tevâtür haddine varmış hadîslerin tasnîfine
uyarak müstakil bir “Kader’e Îmân” esâsı kabûl
edersiniz. Böylece de bu sınıflandırmada Resûlüllâh
sallallâhu aleyhi ve sellem’e uymakla en münâsib
olanı yapmış olursunuz. Nitekim Selefimiz dahî böyle
yapmışlardır.
Hadîslerle
VeyaSünnet’le
Sünnet’le
Hadîslerle Veya
Îmân
Esâsı
Sâbit
Olmaz
mı? mı?
Îmân
Esâsı
Sâbit
Olmaz
Mecmûamızda neşredilen Haber-i Vâhid ile
alakalı makalede de anlatıldığı gibi, -Cumhûr’a göreMütevâtir olmayan Sünnet ile -kesinlik bildirmediği
içün- Temel Îmânî bir esas sâbit olmaz. Yalnız Cumhûrun bu aslı/temel Usûl kaidesi câhillerin zannettiği
gibi mutlak değildir, kayıdlıdır. Şöyle ki, Ümmet’in
âlimleri bir Haber-i Vâhid’i söz birliği ile kabûl ederlerse, o zaman haber artık kesin olur; onunla da temel îmân esası sâbit olur. Yani, Ümmet bir Haber-i
Vâhid’in sâbitliğinde İcmâ’/sözbirliği ederse, artık o
haber tartışmasız kesinlik arz eder. Başka bir ifâdeyle, İcmâ’ ile pekişen Haber-i Vâhid artık Mütevâtir
seviyesine çıkar. Hattâ bu hadîsler, -İcmâ’ ile kabûl
edilmeselerdi bile- bir tarafta Manevî Mütevâtirlik kazanmanın yanında, diğer tarafta da lafzî Meşhûrluk
seviyesine ulaşmışlardır.
Üstelik, bir çok hadîs âlimine göre ise
-Mütevâtir olmasa da- Sahîh Sünnetle Îmânî
bir esas sâbit olabilir.
Bütün bunlardan dolayı, Kader ile alâkalı
hadîsleri yalanlamak da -Kur’ân hesâba katılmasa bile- başlı başına bir kâfirliktir.
Kaldı ki, buradaki kaderle alâkalı Sünnet
rivâyetleri Kader’e Îmân’ı isbâtta müstakil değillerdir; aksine bu babtaki âyetleri tefsîr etmektedirler. O sebeble ortada hiçbir müşkil
kalmamaktadır.
“Sünnetle îmân sabit olmaz”mış(!)… Kim
demiş?... Böylesi bir saçmalığı küfür sistemlerinin
gübre yığınları üzerinde yetiştirilen küflü ve zehirli kültür mantarlarından başka kim söylemiş?... Bu anlayış,
hadd-i zâtında mevcûd olmamasına rağmen var zannettikleri akıllarına tapınan muâsır putperestler tarafından yontulup ibâdet edilmeye başlanılan bir puttur. Asrî/çağdaş hurâfecilerin uydurup tapındığı sahte
dîn prensiplerindendir.
İslamoğlu’nun
İslamoğlu’nun
Kader’i İnkâr EtKader’i İnkâr
mesi Etmesi
Mustafa İslamoğlu Kader hakkında kendine
sor(dur)ulan bir suâle internette yine kendi sesiyle
görüntülü olarak cevâbı verdi.[7] Biz O’nun cevâbını aşağıya parça parça olarak kelşimesi kelimesine
ele alacağız. Cevâb diye sarfettiği cümleler esâsen
cevâba değmese de, kandırdığı kimseleri hesaba katarak onları cevâblandıracağız:
İslamoğlu: Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî’nin İslam’a
Giriş kitabını ben görmedim, böyle bir kitabının olduğunu da bilmiyorum. İslam’a Giriş kitabı Muhammed Hamidullah’a ait. Onun için acaba bir yanlış var
“Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem “(Onlara) Cehennem’in (azabını) dokunmasını
tadın (denilecektir.)” “Şübhesiz biz her şeyi bir kaderle yarattık” âyetlerini okudu., ‘Bu
âyetler, Âhir zamanda Ümmetimden Allah’ın kaderini inkâr edecek bir takım insanlar
hakkında (indi)’ buyurdu.”[6]
40
Nisan
mı, kardeşimiz daha iyi bilir, ama ben sadece bir soru
işareti koymakla yetindim. Fakat Ebu’l A’lâ el-Mevdûdî’nin kadere imanı ayırmasını da bilmiyorum.
O halde Onların îmân esaslarının bazılarını bulunduran şu rivâyetleri getirmeleri başka rivâyetlerde
bulunanları inkâr etmeleri manasına gelemez. Yoksa
onlar, şimdiki sulu beyinliler gibi çelişkiler kumkuması
Cevâb: Hiç mühim değil. Mü’minler ayırmıyorlar… Ayıramazlar… Allah korusun ayırırlarsa kâfir olurlar…
İslamoğlu: Çünkü kadere imanı ayıran Ebu’l
A’lâ el-Mevdûdî değil, koca koca muhaddisler o bize
nakl edilen hadisteki kadere imanı ayırırlar. Hatta
İman isimli kitabımda bize aktarılan iman hadisi, Cibril hadisindeki kadere imanın olmadığı versiyonlar
var Buhari ve Müslim’de. Her versiyonda o geçmez.
ne dediğini bilmeyenlerin derekesine düşmüş olurlardı. Doğrusu Onlar îmân esaslarını Kur’ân’dan,
açıklamalarını da Sünnet’ten ve Selef’in anlayıp yaşadığından alıyorlardı. Bu sebeble hadîs
rivâyetlerindeki çelişki arz etmeyen eksiklik
veya fazlalık bulunan lafızları “sağlam râvînin ziyâdesi makbûldur” kaidesi çerçevesinde
kabûl ediyorlardı. Çünki, nakleden yahud nakledenlerden nakleden bir veya birkaç kelimeyi duymamış veya unutmuş olabilirdi.
Başka yollarla ve Ümmet’in
Cevâb: Bu “kadere
Selef’inin İcmâıyla, hatta
îmân etmeyi diğer îmân
Ayetlerde
bir
amel
Kur’ân’la pekişen ilâvelerin
esaslarından ayırmak”
bulunmamaktadır. Bunlar Allah’ın
kabûlünde İslâm âlimleiddiâ ve isnâdı o murinden hiçbir kimsenin zıd
haddislere yapılan süflî
verdiği
haberler
olduklarına
bir iftirâdır. Eğer bu idbir düşünce ve sözü bilingöre Mü’min tarafından îmân/
diâ “Cibril hadisindeki
memiş ve görülmemiştir.
tasdîk edilmek mecbûriyeti olan
kadere imanın olmadıTevâtür-i Ma’nevî denilen
hakîkatlerdendir
ğı versiyonlar var Bubir ilmî mesele vardır ki o,
hari ve Müslim’de, her
hoşaf değildir. Olsaydı bile
versiyonda o geçmez”
onu herkesin yemesi bahis
sebebine
dayandırılıyorsa,
mevzuu değildi. Neydi o Ma’nevî Tevâtür? Bir madanlatılması zor bir câhillik veya hâinlik sergilenmek- denin değişik rivâyetlerde tevâtür mertebesinde geltedir. Çünki Onlar, sözü edilen kitâblarında Kadere
mesiydi… Kader Meselesi de öyledir. Mücerred hadis
îmânla alakalı olarak onlarca rivâyet getirmişlerdir.
rivâyetleri olarak başta Ma’nevî Mütevâtir, âlimleMeselâ Buhârî Sahîh’inde açtığı “Kitâbu’l-Kader”
rin tartışmasız kabûlü ve bütün bir Ümmetin âlimi
başlığı altında tam (27) hadis getirmiştir.[8] İmam
ve câhilinin kabulü ve tatbîki ile de sonunda kesin
Müslim de Sahih’inde Kitabu’l-Kader başlığı altınMütevâtirdir. Bütün bu Mütevâtir Sünnet ve İcmâ’
da mükerrerler haric (34) rivayet getirmiştir.[9] BüKur’ân’daki kader ve takdîr âyetlerinin tefsîri ve açıktün bunlara rağmen “Buhârî ve Müslim Kader’e
lamasıdır.(Devam edecektir.)
Îmânı Îmân esaslarından ayrı tuttu” demek ne
ile anlatılabilir? Dinleyenleri ve okuyanları eşek yeriKaynaklar
ne koymak ve bilgisizliklerinden faydalanmakla mı?
[1] Kamer: 49 [2] Ahzâb:38 [3] Yâsîn:38 [4] Ed-Dürrü’l-Mensûr (7/601),
Buhârî’nin ve Müslim’in Sahîh’lerini hiç okumamış
olmakla mı? Buhârî’ye ve Müslim’e ne dediğini an- Ahmed, Müsned (9443), Müslim (2656), Tirmizî (2157), İbnü Mâce (83), (benzerini) İbnü
lamayacak kadar bunak olmak çamurunu atmak Cerîr, Tefsîr (27/65, bir çok yolla), Beyhakî, El-Kadâ ve’l-Kader (177,180), [Halku Ef’âçamurluğuyla mı?... Hadîs ilimlerinden hiç nasîbi li’l-İbâd (104), Beğavî, Şerhu’s-Sünne (80), Beyhakî, El-Kadâ ve’l-Kader dipnotu:180]
olmamakla beraber o sahada konuşma densizliğiyle [5] Ed-Dürrü’l-Mensûr (7/602) [6] Ed-Dürrü’l-Mensûr (7/602) Meselâ, “Kader ölçüdür,
mi?... Beyin çukurunda usturaya sürecek kadar akıl kadere iman Allahın hiçbir şeyi ölçüsüz yaratmamış olduğuna imandır” gibi sözleriyle…
bulunmamakla mı? Neyle?... Bu ihtimâllerin ilk üçü [7] Süâl: “Seyyid Ebu’l A’lâ el-Mevdûdî imanın şartlarından olan kaderi İman dan ayırıp
tiksindirecek seviyede müptezellikler… Son ikisi ise Ehl-i Sünnet akidesine ters düşmüş müdür? Zannedersem İslama giriş kitabı.” [8] Buhârî,
Sahîh (6594-6620) Yani tam (27) aded hadis. [9] Müslim, Sahih (3/2036-2052)
acınacak haller…
Nisan
41
Ölüme Giden Hayat Yolunda…
M. Emin Karabacak
Bir zamanlar efendisinin evine her gün nehirden su taşıyan bir köle vardı. Köle boynunda
taşıdığı bir sopanın iki ucuna birer kova asar, bu kovaları nehirden aldığı su ile doldurur ve eve getirirdi.
Ancak kovalardan birisi birkaç yerinden delinmiş
eski bir kovaydı. Dolayısıyla, nehirde ağzına kadar
doldurulan suyun ancak yarısını tutabilirdi eve
kadar. Diğeri ise yepyeni ve sağlam bir kovaydı.
Suyu hiç sızdırmadan taşırdı.
Tam iki yıl bu böylece devam etti. Sucu köle nehirde iki tam kova dolduruyor, efendisinin evine geldiğinde ise geriye sadece bir buçuk kova su kalıyordu.
Deliksiz kova bu başarısıyla gurur duyuyor ve “Ben
işimi tam görüyorum.” diyerek böbürleniyordu. Zavallı delik kova kusurundan dolayı utanıyor ve
kendisinden beklenenin sadece yarısını yapabildiği için hep üzülüyordu. İki yıl boyunca deliğinden
su sızdırmayı içine sindiremediği için bir gün dile gelip
nehir kenarında sucuya şöyle dedi:
-Ey sucu insan! Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.
42
-Niye ki? diye sordu sucu.
-Neden utanıyorsun?
-İki yıl boyunca, yan tarafımdaki çatlaklar yüzünden sular akıp gitti ve yükümün sadece yarısını efendinin evine götürebildin. Benim kusurum nedeniyle sen
de gayretlerinin karşılığını tam alamıyorsun.
Sucu eski delik kovaya acıdı ve şefkatli bir sesle
şöyle dedi:
-Efendinin evine dönerken yol kenarındaki
çiçeklere bir dikkat et istersen. Gerçekten de,
tepeye çıkarken, delik kova yol kenarındaki enfes yaban çiçeklerini gördü ve bu onu birazcık
neşelendirdi. Ama yolun sonunda yine kederlendi çünkü yükünün yarısını yine çatlaklardan akıtmıştı. Bu başarısızlığından ötürü sucudan yine
özür diledi. Sucu kovaya şöyle dedi:
-Yolun sadece senin tarafında çiçekler açtığını, diğer tarafında hiç çiçek olmadığını fark
etmedin mi? Bu neden böyle biliyor musun? Ben
senin delik olduğunu baştan beri biliyordum ve
Nisan
bundan faydalanmak istedim. Senin tarafındaki yol kenarına çiçek tohumları ektim. Ve
her gün dereden dönerken onları sen suladın.
İki yıl boyunca bu güzel çiçeklerle efendimin
masasını süsleyebildiysem bu senin sayende
oldu. Senin sayende, efendimin odası böylesine güzelleşti.
Hikâyede olduğu gibi hayata ve olaylara,
olumlu bir şekilde bakılmalıdır. Hedefe ulaşmak, sadece amacımız olmamalıdır. Hedefe ulaşırken, etrafımızdaki güzellikleri görebilmeliyiz.
Nedir
hedefteki
Nedir
bu,bu,
hedefteki
güzellikleri
görebilmek?
güzellikleri görebilmek?
Hayatın içindeki olumsuz yönlerden daha çok,
olumlu yönlerini görebilmektir. Bardağın boş tarafı
değil, dolu tarafını görebilmektir. Eşimizin, dostumuzun ve çocuklarımızın olumsuz davranışlarını değil,
olumlu davranışlarını görebilmektir. Mevlana Hazretlerinin: “Ayıpsız dost arayan dostsuz kalır.”
misali ile elektriği bulmak için 999 defa (bazı rivayete
göre de 9999) deneme yapan Edison’a etrafındakiler:
“Üstat, bir daha deneyince başarısız oldum diyebilir misiniz?” demişler.
Edison: “Hayır, elektriğe gitmeyen bir yol
daha buldum diyebilirim.” şeklinde cevap vermiştir. İnsan bu bakış açısıyla hayata bakabilmelidir.
Memlekete ziyarete ya da tatile gitmeye karar
verdiğinizi düşünelim. Tatil programını yaptıktan sonra akla; “Ne zaman çıkalım?” sorusu gelecektir.
Baba: “Erken çıkalım, erken varalım.” der.
Anne: “Benim için fark etmez.” der.
Çocuklar ise; “Gündüz çıkalım, hem etrafı
seyrederiz hem de piknik yaparak gideriz.” derler.
Babanın görüşüne göre hareket edilirse, sadece önemli olan hedefe ulaşmaktır. Annenin yaklaşımı
uyumlu gibi görünse de hayattan da çok fazla beklentisi yok. Çocukların düşüncelerinde hem hedefe
ulaşmak hem de hedefe ulaşırken zamanı ve ortamı
en güzel şekilde değerlendirmek vardır.
İnsanoğlunun hayatında sadece bir kesit olan
bu örnek, gerçekten de insan hayatının tümüyle nasıl
Nisan
değerlendirildiğini veya nasıl değerlendirilebileceğini
gözler önüne sermektedir.
İnsanoğlu çocukluğunda büyümeyi, büyüyünce okulu bitirmeyi, üniversite kazanmayı,
işe yerleşmeyi, evlenmeyi, çoluk çocuk derken
emekli olmayı hedefler. Oysa hedeflerine adım
adım ulaşırken içinde bulunduğu zamanı ve ortamı
en güzel şekilde değerlendirmeyi aklının ucuna bile
getirmez. Hayatındaki gülleri değil dikenleri görerek
yaşamaya çalışır.
Bu ömür nasılsa geçecektir. Kimi yetmiş
yaşında, kimi elli yaşında, kimi hayatın baharı dediğimiz genç yaşta ölümle tanışacaktır.
Ölüme giden hayat yolunda zamanı ve ortamı en
güzel şekilde değerlendirmek gerekir. En güzel şekilde değerlendirme adına kendimize, eşimize, çocuklarımıza ve çevremize en azından tebessüm etmeyi
ihmal etmemeliyiz.
Sabah işe başladığımız zaman akşam eve gitme
hayaliyle zamanı geçirmek yerine “İşimi en güzel
şekilde nasıl yaparım, insanlara nasıl yardımcı olabilirim?” diye düşünmek gerekir. Hatta bunu
düşünceden öteye götürüp uygulamaya koyarsak
hem insanları hem de kendimizi mutlu etmiş oluruz.
Önemli olan burada bakış açısıdır. Çünkü olumlu
bakmak kişinin hem işini sevmesini sağlayacak hem
de kendini geliştirmesini sağlayacaktır. Faydalı olabilme adına kendini geliştiren insan, olaylara geniş açılardan bakmayı öğrenecektir.
Her sabah işimize giderken zihnimizi
olumsuzluklarla meşgul etmek yerine faydalı
şeylerle meşgul etmeliyiz. Dolmuş ve otobüslerde insanlara baktığınız zaman herkesin camdan dışarı
baktığını görürsünüz. İnsanlar yanındakilerle ya iletişime kapalı olduğundan ya da diğer insanları rahatsız
etmeme adına konuşmamaktadırlar. Oysa eline bir
kitap veya dergi alıp okusa ya da zikir yapsa içinde
bulunduğu anı en güzel şekilde değerlendirmiş olacaktır.
Gerçekten de insanlar, aklıselim şekilde bir düşündüğü zaman, ne kadar önemli olduğunun farkına
varacaktır. Telafisi ve dönüşü olmayan bir hayat
yolunda bulunduğumuzu ve bulunduğumuz
konum ve yerin kıymetini bilerek yaşamak ve
değerlendirmek gerekir
43
Nasıl Bir Kardeşlik?
Mehmet TALU
Rahmet yüklü evrensel mesajlarıyla gönülleri fetheden Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin asırlar
önce dillendirdiği kardeşliğe dair sözlerine gelin
hep birlikte kulak verelim:
Abdullah b. Ömer (R.A.) den rivayete göre Hz.
Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:
ancak
iki
inler
alde
h
“Mü’m
O
bulup
irler.
t
ı
ş
n
e
ı
s
d
r
a
ar
ka
eâlâ’ya
zin
i
T
n
i
ş
e
H
kard
ALLA
ki size
.
n
ı
n
ı
r
ı
n
t
ı
ş
k
ı
sa
bar
ekten
m
l
e
g
.”
karşı
edilsin
t
e
m
a
merh
44
“Müslüman, Müslümanın din kardeşidir.
Ona zulmetmez. Onu başına gelen musibete
veya düşmanına teslim etmez” buyurmuşlardır.1
Ebu Hureyre (R.A.)den rivayete göre Resûlullah
(S.A.V.)Efendimiz şöyle buyurdu:
“Bir kimse bir müminden dünya sıkıntılarından bir sıkıntı giderirse; ALLAH ondan ahiret
sıkıntılarından bir sıkıntı giderir. Bir kimse başı
sıkılana kolaylık gösterirse, ALLAH ona dünya
ve ahirette kolaylık verir. Ve bir kimse bir Müslümanın aybını örtbas ederse, ALLAH da dünya
ve ahirette onun aybını, günahını örtbas eder.
Kul din kardeşinin yardımında oldukça, ALLAH
Nisan
da kulun yardımındadır. Ve her kim bir yol tutarak, o yolda ilim ararsa, bu sebeple ALLAH
ona cennete götüren bir yol müyesser kılar. Bir
kavim ALLAH Teâlâ’nın evlerinden bir evde
toplanarak kitabullahı okurlar ve onu aralarında müzakere ederlerse; üzerlerine sekinet
iner. ALLAH Teâlâ’nın rahmeti onları kaplar.
Melekler de etraflarını kuşatırlar. ALLAH onları kendi nezdindekilere anar. Bir kimseyi ameli
yavaşlatırsa, nesebi hızlandıramaz.”2
Yüce dinimizde kardeşlik, aynı anne-babadan
dünyaya gelenlere hasredilemeyecek kadar kapsamlıdır. Kardeşlik, mümine muhabbet beslemektir.
Yağmurun toprağa getirdiği bereket misali birbirimize rahmet ve şefkat olmaktır. Hz.Peygamber (S.A.V.)
Efendimizden gelen bir vefadır kardeşlik. Fırtınalı denizlerde birbirimize sığınılacak bir liman olabilmektir.
Kardeşlik, zor zamanlarda gönül alıcı bir söz, mütebessim bir çehre sunabilmektir. Kardeşlik, huzur
ve mutluluğu paylaşmak, hüzün ve kedere, acı ve
ızdıraba ortak olmaktır. Kardeşlik, mesafeleri, sınırları, engelleri ortadan kaldıran gönüller arası ülfet
köprüsüdür. Renkleri, dilleri, kökenleri farklı da olsa
yürekleri bir kardeşler, birbirlerinin hüznüne, uğradıkları zulüm ve şiddete, akan kan ve gözyaşlarına
asla duyarsız kalamaz. Kardeşlik duygusu, ayrı bedenlerin aynı kalbi paylaşabilmesidir.
Kardeşlik: Enes b. Malik (R.A.) den rivayete
göre Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin:
“Sizden hiçbiriniz kendisi için sevip arzu
ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.”3
mesajı gereği, diğerkâmlıktır.
Duyarlı olabilmektir. Kardeşlik: Numan b. Beşir (R.A.) den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.)
Efendimizin:
“Birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerine şefkat hususunda Mü’min-
lerin örneği bir vücud gibidir. Ondan bir organ
hastalanırsa, vücudun diğer organları uykusuzluk, ateş ve rahatsızlık hususlarında ona katılırlar.”4 ifadesiyle birbirimize muhabbet, merhamet
ve şefkat gösterme hususunda bir vücut gibi hareket
edebilmektir. Türlü sıkıntılara müptela olduğumuz şu imtihan dünyasında beraberce ALLAH
Teâlâ’nın rızasını aramaktır, kardeşlik.
Ebu Hureyre (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Birbirinize hased etmeyin. Kendiniz almak istemediğiniz halde diğerini zarara sokmak için bir malı medh edip fiyatını artırma
yarışına kalkışmayın. Birbirinize buğz etmeyin.
Birbirinize yüz çevirip arka dönmeyin. Sizden
bazınız diğer bazınızın alış verişi üzerine alış
verişe girişmesin. Ey ALLAH Teâlâ’nın kulları!
Birbirinizle kardeşler olunuz. Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Müslüman Müslüman’a
zulmetmez. Yardıma muhtaç olduğu zaman da
onu yalnız ve yardımcısız bırakmaz. Onu hor
ve hakir görmez. Takva işte budur.” Resûlullah
(S.A.V.) Efendimiz: “Takva işte budur.” sözünü üç
defâ tekrarlamış ve her seferinde de eli ile göğsüne
işaret etmiştir.5
Ebu Eyyub Ensarî (R.A.) den rivayete göre
Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin:
“Müslüman bir kimseye dîn kardeşini üç
gün üç geceden fazla terk edip dargın durmak
helâl olmaz Öyle ki birbirlerine karşılaşırlar
da, birisi yüzünü şu tarafa, öbürüsü de öte tarafa çevirir. Bunların en hayırlısı, önce selâm
vermeğe başlayandır.” buyurdu.6 ifadesiyle, hangi şartta olursa olsun kardeşini yalnızlığa terk etmemektir. Kardeşlikte terk yoktur, sorumsuzluk,
duyarsızlık yoktur.
Kardeşlik her şeyden önce bir söylem ve
edebî bir kurgu değil, bir hukuk, bir hak, bir
görev, bir iman ve ahlâktır.
Abdullah b. Ömer (R.A.) den rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:
“Müslüman, Müslümanın din kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu başına gelen musibete
veya düşmanına teslim etmez” buyurmuşlardır.
Nisan
45
İşte Ensar ve Muhacir, böyle bir kardeşliği
hücrelerine kadar yaşayarak ortaya koydular.
Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, asabiyet ve cehaletin çelik ağını kırarak; dilleri, renkleri, gelenek ve
görenekleri farklı olmasına rağmen “iyilik ve takvada yardımlaşan” kardeşlerden örnek bir toplum
meydana getirdi.
Fakat ne hazindir ki Müslümanlar olarak, Resûlullah (S.A.V.) Efendimizden sonra bu ulvi mirasa
yeterince sahip çıkamadık. Ensar ve Muhacir’in
destansı kardeşliği bizlere örnek olması gerekirken hafızalarımızda bir tarih, bir hatırat
oldu. Dünyevi çıkarlar, güç mücadeleleri, Kutlu Nebi’nin, ardında bıraktığı bu örnek toplumu zedeledi.
Kardeşlik duyguları ve gönüller onulmaz yaralar aldı.
Asr-ı saadette gönülleri bir, zihinleri bir, gayeleri bir
kardeşlerin arasına ayrılık-gayrılık girdi. Birbirine ülfet, muhabbet, samimiyet, ünsiyet beslemesi gereken
gönüller, hırs, menfaat, bencillik, kin ve intikam ateşiyle kavruldu. Bu ateş, geçmişte yaşanan pek çok
müessif hâdisenin fitilini tutuşturdu. Asırlarca yürekleri dağlayan fitne ve fesat alevini körükledi.
Günümüzde de pek çok İslam ülkesinden ateşler yükseliyor. Rahmet Elçisi’nin kaynaştırdığı kalpler
kin, nefret gibi kötü duyguların mekânı oldu. Bütün
bunlar, Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin asırlar önce
haykırarak ilan ettiği kardeşliğe uzak kalışın acı neticeleri değil midir?
Kardeşliğin zihinlerimizde ve gönüllerimizde
tam anlamıyla zemin bulamayışının elbette birçok sebebi vardır. Bunların başında herkesin kendini, kendi
düşüncesini, mezhebini, meşrebini, benliğini hakikatin yerine koyması geliyor. Oysa Yüce Rabbimiz,
biz Müslümanlara hakikatin yolunda olmayı,
hakkın peşinden koşmayı emretti. Kendimizi
hakikatin yerine koymayı, hakkı yalnız kendimize has kılmayı emretmedi. Hepimiz hakikatin yolunda hizmet etmekle emrolunduk. Hiç
kimse ‘hakikat avucumda’ dememeli, ‘hakikat
benim’ diye iddia etmemelidir. Müslümanlar olarak:
“Mü’minler ancak kardeştirler. O halde
iki kardeşinizin arasını bulup barıştırın. ALLAH Teâlâ’ya karşı gelmekten sakının ki size
merhamet edilsin.”7 ilahi emri gereği yıkıcı değil
yapıcı; ayrıştırıcı değil, birleştirici olmalıyız. Fitneyi
değil, ıslahı esas almalıyız. Bizi biz yapan değerlere
sımsıkı sarılarak birliğimizi ve dirliğimizi korumalıyız.
Bu yolda;
Sakın incitme bir canı,
Yıkarsın arş-ı Rahmân’ı
sözü genel, geçer anlayışımız olsun.
Yüce Rabbimizin, Kitabımız Kur’an-ı Kerîm’de
bize öğrettiği şu duayı daima okuyalım:
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma!
Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok
merhametlisin!”8
Kısacası: Bütün Mü’minler kardeştir. Müslümanın Müslümana düşmanlık etmesi haramdır, fâciadır,
rezalet ve hıyanettir, fitne ve fesattır, utanç vericidir. Aralarında ihtilaf çıkarsa, Müslümanların bunu
Kur’an-ı Kerim’in, Sünnetin, Şeriatın, hikmetin ve ahlakın ışığında, ehliyetli ve güvenilir kimselerle istişare
ederek kardeşçe çözmeleri gerekir. Bütün Müslümanlar tek bir Ümmet olmalıdır. Birlik rahmet ve izzettir,
tefrika azap ve zillettir. Mü’minlere düşmanlık edip,
Kardeşlik: Enes b. Malik (R.A.) den rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin:
“Sizden hiçbiriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu
etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” mesajı gereği, diğerkâmlıktır.
46
Nisan
kafirleri dost ve velî edinmek haramdır. İslam kardeşliğini ve birliğini bozanlar haindir. Müslümanlar
arasındaki kavgalar, savaşlar, çekişmeler şeytanîdir,
küfrün ekmeğine yağ sürer. Ey Ehl-i Tevhid ve Ehl-i
Kıble kardeş olunuz, tek bir Ümmet olunuz, râşid bir
İmam-ı Kebire biat ve itaat ediniz, barış ve tesanüd
içinde yaşayınız! Rahmanın gösterdiği doğru yoldan
gidiniz, şeytana ve nefs-i emmârelerinize uymayınız.
İman kardeşlerinizi seviniz, onlara merhametli ve şefkatli olunuz, bütün hayırlı ve mâruf işlerde birbirinizi
destekleyip işbirliği yapınız. Hiçbir gerçek mü’min,
aklı başında Müslüman iman kardeşlerine düşmanlık
etmez, fitne fesat ve tefrikaya sebebiyet vermez.
Bunun İçin Neler Yapılacak Neler
yapılmayacak?
ALLAH Teâlâ’yı Rabb,
Kur’an-ı Kerim’i Kitab, İslam’ı din, Hz.Muhammed
Mustafa (S.A.V.) Efendimizi
Nebi ve Resûl, Şeriat-ı İslamiye’yi şeriat olarak kabul
ediyor, bunlara iman ediyor,
bunlardan razı isek:
Beş vakit namazı dosdoğru cemaatle kılacağız.
Zekatımızı dosdoğru ve tastamam vereceğiz. Nefs-i emmâreye ve şeytana uymayacağız.
Kanaatli yaşayacak, israf etmeyeceğiz. Lüks
ve şatafattan uzak duracağız. Rüşvet almayacağız. Haram rantlar yemeyeceğiz. Kafirleri dost ve
velî edinmeyeceğiz. İşleri ehliyetli, liyakatli, güvenli kimselere danışarak halledeceğiz.
Kendi ilmihalimizi öğrenecek ve hayata uygulayacağız, çoluk çocuğuna da öğreteceğiz. Dünya tuzaklarına düşmeyeceğiz. Ümmet şuuruna sahip olacak, cemaat holiganlığından
kaçacağız.
Boynumuzda
Yüce Rabbimizin, Kitabımız
râşid ve âdil bir İmama biat
Kur’an-ı Kerîm’de bize öğrettiği şu duayı
ve itaat bağı olacak.
daima okuyalım:
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce
gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi
bağışla; kalplerimizde, iman edenlere
karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz!
Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok
merhametlisin!”
Yalan söylemeyeceğiz. Aldatmayacağız.
Sözümüzden dönmeyeceğiz. Dosdoğru olacak, eğrilik yapmayacağız. Haram yemeyeceğiz. Şüpheli şeylerden uzak duracağız. Zina
etmeyeceğiz. Ribaya bulaşmayacağız. Fitne fesat çıkartmayacağız. Tecessüs edip insanların
gizli günahlarını, ayıplarını araştırmayacağız.
Gıybet etmeyeceğiz. Lâf taşımayacağız. Ara
bozmayacağız. Din ve iman kardeşlerimizi sevecek ve onlara hıyanet etmeyeceyeğiz.
Kötülükleri iyilikle
def edeceğiz. Kimseye
zulm ve eziyet etmeyeceğiz. Kara, kirli, necis,
haram servete ve birikime sahip olmayacağız.
Yaratana isyan konusunda yaratıklara itaat etmeyeceğiz. ALLAH için sevecek,
ALLAH için buğz edeceğiz. ALLAH ile olan işlerinde
ihlaslı, yaratıklarla olan işlerinde âdil, insaflı ve kerim olacaksın. Cimri olmayacaksın, cömert olacaksın. Kezzabları, Deccalları, Süfyanları sevmeyecek ve
desteklemeyeceğiz.
Dünya hizmetlerini ve vazifelerini aksatmamak şartıyla ahirete yönelik olacağız.
ALLAH Teâlâ’nın istediği ve beğendiği güzel ahlakla ahlaklı olacağız, bu konuda Resûlullah
(S.A.V.) Efendimizi örnek alacağız.
Bütün azgınlıklara uzak kalacağız. Günah, ayıp, kusur, edepsizlik ve terbiyesizliklerine tevbe edip pişman olacağız. Bizi ALLAH
Teâlâ’dan başkasının kurtaramayacağını bileceğiz. ALLAH Teâlâ’dan sabır ve namaz ile
yardım isteyeceğiz.
Derecemiz ve imkanımız ne ise ona göre emr-i
bil-mâruf ve nehy-i anil-münker yapacağız.
Nisan
47
İhlasla zekat sadaka vererek, hayır hasenat yaparak âhirete yönelik ticaret yapacağız.
Nifaktan şikaktan fitneden fesattan her türlü
şeytanlıktan uzak duracağız.
Din işlerini râsih, ilmiyle âmil, zahid,
muttekî, mustekîm ulemaya, fukahaya ve mürşidlere soracağız.
Kibirden, gururdan, enaniyetten, ucubtan ateşten kaçar gibi kaçacağız.
Velhasıl laf Müslümanı değil, hal Müslümanı olacağız.
Doğduğumuzda biz ağlıyorduk, yanımızdakiler
ise gülüyordu; öyle bir ömür süreceğizki, öyle olacağız ki, öldüğümüzde herkes ağlayacak, fakat biz güleceğiz.
Müslümanın Hasletleri
ALLAH Teâlâ katında doğru, makbul, hak dinin ancak İslam olduğunu kesin şekilde bilir ve
hak din olmakta İslam’a ortak koşmaz.
Müslüman nebi ve resul olarak Hz.Muhammed
Mustafa (S.A.V.) efendimizden razıdır. O’nu seyyid,
kâid, mürşid kabul eder, O’nu canından, çoluk-çocuğundan daha fazla sever, en fazla O’nu sever. O’na
biatli, irtibatlı ve itaatlidir.
Müslüman, nizam olarak, hükümleri
Kur’an-ı Kerim’den ve Sünnetten çıkartılmış
Şeriat-i Garra-i Ahmediyyeden razıdır.
Müslüman istikamet yani doğruluk dürüstlük sahibidir, eğrilik ve yamukluk yapmaz. Müslüman ya göründüğü gibi olan yahut olduğu gibi görünen kimsedir.
Müslüman Tevhid inancına, Kur’an-ı Kerim’e, Şeriata aykırı inançlara sahip değildir,
bunlara aykırı söz söylemez, kanaat beyan etmez, fetva vermez, ictihad yapmaz.
Müslüman itikadını tashih eder, doğru inançlı
olur. Müslüman beş vakit namazı dosdoğru kılar. Müslüman, iyi veya kötü bütün Mü’minleri kardeş bilir. İyi
Müslüman iyi kardeş, kötü Müslüman, kötü olmasına
rağmen yine kardeştir. Müslüman kendisini kurtaracak, kendisine yetecek derecede ilmihalini ve İslam
ahlakını öğrenir, ezberler ve hayata uygular.
Din konusunda bir ihtilaf zuhur ederse, Müslüman Sevad-ı Âzam yani büyük karaltı içinde yer alır.
Müslüman Rabb olarak ALLAH Teâlâ’dan
razıdır. O’nun kemal sıfatlarla sıfatlı, noksan
sıfatlardan münezzeh olduğunu bilir. Bezm-i
Ezelde Allah Teâlâ ile yapmış olduğu ahd ü misakı unutmaz, Daima O’na dönüktür.
Müslümanın yüreğinde hüsn-i hâtime korkusu
ve endişesi vardır. Müslüman kıldığı namazlar, tuttuğu oruçlar ve diğer ibadetler dolayısı ile ucba ve
gurura kapılmaz, aksine istiğfar eder. Çünkü ALLAH
Teâlâ’ya layık kulluk edememektedir.
Müslüman, Kitap ve düstur olarak Kur’an-ı Kerim’den razıdır. Kur’an-ı Kerim’in bütün emirlerinin,
yasaklarının, öğütlerinin, koyduğu sınırların, hükümlerinin doğru olduğunu bilir.
Müslüman ALLAH Teâlâ’nın, Resûlünün,
İslamın, imanın, Kur’an-ı Kerîm’in, Sünnetin,
Şeriatin, fıkhın, İslam ahlakının düşmanı olan
Kezzablara, Deccallara, Süfyanlara düşmandır.
Onlara zerrece muhabbet etmez, onları zerrece desteklemez.
Müslüman, din olarak İslam’dan razıdır.
Müslümanın seyyidi, sultanı, reisi, âmiri,
imamı, değişmez başkanı Resûlullah (S.A.V.)
Efendimizdir. Müslümanın dünya ve hukuk nizamı Şeriat-i Garra-i Ahmediyyedir.
Müslüman Rabb olarak ALLAH Teâlâ’dan razıdır. O’nun kemal sıfatlarla sıfatlı,
noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu bilir. Bezm-i Ezelde Allah Teâlâ ile yapmış olduğu
ahd ü misakı unutmaz, Daima O’na dönüktür.
48
Nisan
Müslüman, bütün insanlığı Resûlullah (S.A.V.)
Efendimizin ümmeti kabul eder. Müslümanlar Ümmet-i icabet’tir, gayrımüslimler Ümmet-i davet’tir.
Müslüman yeryüzünde ALLAH Teâlâ’nın
şahididir. Müslüman şarlatanlık ve soytarılık
yapmaz. Müslümanın güzel ahlakına, iyi ahvaline, faziletlerine, güvenilir bir insan olduğuna,
adaletine, doğruluk ve dürüstlüğüne düşmanları ve karşıtları bile şahitlik eder.
Müslüman târik-i salat ve târik-i cemaat değildir.
Müslüman biatsizlikten ve itaatsizlikten
korkar; râşid ve âdil bir İmama biat ve itaat eder.
Müslüman, Ümmet
denilen çok mübarek bir
topluluğun bir ferdi olduğunu bilir, bunun şuuruna
sahip olur.
Müslüman
Müslüman ıslah yani iyileştirmek, düzeltmek için çalışır, ifsad yani bozmak için çalışmaz. Müslüman fitne fesat, nifak şikak yangınları çıkartmaz.
Müslüman askerî veya sivil darbe yapmaz, darbeleri ve darbecileri desteklemez. Müslüman terörist
değildir. Müslüman büyüklerine saygı gösterir, küçüklerine şefkatli ve merhametli olur.
Müslüman kendisini günahsız, hatâsız
görmez. Müslüman, kendi günah, ayıp ve kusurlarına bakıp üzülüp ağlamaktan dolayı başkaları-nınkileri göremez.
kendisini
günahsız,
hatâsız görmez. Müslüman, kendi
günah, ayıp ve kusurlarına bakıp
Müslüman kendi günah ve hatalarına, İslam
âleminin feci’ durumuna,
insanlığın haline, dünyanın
kötülüklerle dolu olmasına,
âhir zaman alametlerine
bakar ve ya gözyaşı dökerek yahut kalbinden ağlar.
Müslüman, mü’min
üzülüp ağlamaktan dolayı başkalarıkardeşlerini
ötekileşnınkileri göremez.
Müslüman, şayet
tirmez, hepsini kardeş
başkalarının günah ve
bilir. Müslüman: Cemaayıplarını ez-kaza öğreat, tarikat, hizip, fırka,
nirse onları ifşa etmez,
meşreb, grup, parça, batam aksine gizler.
ron holiganlığı, militanlığı,
fanatizmi yapmaz. Müslüman parçayı yani ceMüslüman dünya hizmetlerini, dünya imarını
maat, tarikat, hizip, fırka, grubu bütünle yani
Ümmetle özdeşleştirmez, parça ile bütünü eşit yapar ama ahirete dönüktür.
görmez, hele parçayı bütünden büyük görmek
Müslüman herkesin içinde ve arasında,
akılsızlığını hiç yapmaz.
sokakta, çarşı pazarda, kaldırımda, nakil vasıMüslüman Allah için sever, Allah için buğz eder. talarında açıkta yemez içmez, kimseyi imrenMüslüman o kimsedir ki, İslam dünyasının en uzak dirmez, üzmez.
yerindeki bir kardeşinin ayağına diken batsa, acısını
yüreğinde hisseder.
Müslüman, kendisinin babasının kardeşinin
dostunun aleyhinde de olsa doğru şahitlik yapar; babasını, kardeşini, dostunu kayırmak için yalancı şahitlik yapmaz.
Müslüman İslam Şeriatinin kabul etmediği, küfür olarak gördüğü bâtıl yeminleri etmez.
Müslüman aklı, kültürü, imkânları derecesinde
ya doğrudan doğruya, ya dolaylı olarak, yapanları
destekleyerek derecesi neyse, ya fiilen, ya söz ve yazı
ile yahut kalp ile emr-i bil-mâruf ve nehy-i anil-münker yapar.
Nisan
49
Müslüman, kendisinin babasının kardeşinin dostunun aleyhinde de olsa doğru
şahitlik yapar; babasını, kardeşini, dostunu kayırmak için yalancı şahitlik yapmaz.
Müslüman riyasete, vazifeye talip olmaz.
Matlub yani istenen olursa, ehliyeti yoksa yine
kabul etmez. Müslüman nefsini yani kendini
beğenmez, tebrie etmez, aklamaz.
Müslüman yalan söylemez. Müslüman aldatmaz. Müslüman verdiği sözü tutar. Müslüman emanetleri ehliyet sahiplerine verir, ehliyetsizlere vermez.
Müslüman yemede içmede, meskende, giyim kuşamda, binitte, her konuda israftan kaçınır, hiçbir konuda israf etmez. İsraf haramdır.
Müslüman, ALLAH Teâlâ’nın kendisine lütfetmiş olduğu nimetlerin bir kısmını ihtiyaç sahiplerine
tasadduk ve infak eder.
Müslüman Zekâtını Kur’an-ı Kerim’e,
Sünnete, Şeriata, fıkha uygun şekilde hak eden
gerçek şahıslara verir.
Müslüman kazançların helal, haram ve şüpheli
diye üçe ayrıldığını bilir, haram ve şüphelilerden uzak
durur, haram yemez, haram gelir elde etmez, kirli ve
kara para zengini olmaz, haram servet sahibi olmaz.
Müslüman rüşvet almaz ve vermez. Müslüman ihalelere fesat karıştırmaz. Müslüman
haram, kirli, necis rant yemez. Müslüman adaletsizlik ve insafsızlık yapmaz.
Müslüman ribadan ve ribaya benzer kötülüklerden uzak durur, riba yemez, ribaya bulaşmaz, riba
kâtipliği ve memurluğu, riba muhasebeciliği yapmaz.
Müslüman gazeteler, dergiler ve tv’ler riba kurumlarının ilan ve reklamlarını basmaz.
Müslüman, zinanın haram olduğunu bilir ve zinayı kötüler ve onunla mücadele eder.
Müslüman, başkalarının karılarına kızlarına
analarına şehvet gözüyle bakmaz.
Müslüman bâtıl alış veriş denilen kötülüklerden
uzak durur. Müslüman gıybetten, tecessüsten, nemimeden ve diğer dil âfetlerinden uzak durur.
Müslüman kâfirleri, münafıkları dost ve
velî edinmez, onlara benzemez, onların örflerini âdetlerini hayat tarzını taklid etmez.
Müslüman komşusuna eziyet etmez, ona rahatsızlık vermez, o komşusunun kurdu değil, meleği
olmaya çalışır.
Müslüman kibirli, gururlu, azametli olmaz; alçakgönüllü ve mütevazı olur. Müslüman
iyilik ve faziletlerini söylemez, veli ise keramet
reklamı yapmaz aksine setreder yani gizler.
Müslüman hilekâr ve düzenbaz değildir, ölçü
ve tartıda dosdoğrudur, içinde yalan bulunan aldatıcı
reklam yapmaz.
Müslüman, büyüklere saygılı, küçüklere
şefkatli ve merhametlidir.
Kaynaklar
1Buhari, Mezalim:4, İkrah:7, Müslim, Birr:58 2 Müslim, Zikir:38, Ebû Davud,
Vitr:14, Tirmizi, Kıraat:12, İbn-i Mace, Mukaddime:17 3 Buhari, İman:6, Müslim, İman:7172, Tirmizi, Kıyamet 59: Nesai İman, 19.33. İbn-i Mace, Mukaddime 9 4 Müslim, Birr: 66
5 Müslim, Birr:32; Tirmiz, Birr:18; Ahmed b. Hanbel, 2/325 6 Sahih-i Buharî, Edeb:62,
No:5727, 5/2256, Müslim, 8/9, Sünen-i Ebî Davûd, 4/278-279, Sünen-i Tirmizî, 4/327,
Muvetta’: 2/213 7 Hucurat süresi 9-10 8 Haşr sûresi:10
50
Nisan
BÜLBÜL OLDUM GÜLİSTANDA
Bülbül oldum gülistanda şakırım
Gül dalında biten gül neme yetmez.
Süleyman’ım kuş dilini okurum
Bana tâlim olanöğretilen dil neme yetmez.
Aşk kitabın açtım okur yazarım
Hakk’a doğru açılmıştır nazarım
Neme gerek dağı taşı gezerim
Şol pîrime giden yol neme yetmez.
Derviş oldum pîr eteğin tutarım
Hakk’a doğru çekilmiştir katarım
Baykuş gibi garib garib öterim
Issız viranede çul neme yetmez.
Şu dünyanın n’olacağı malumdur
Bu ilmin aslına eren âlimdir
Az yaşa çok yaşa sonu ölümdür
Eski hırka ile şal neme yetmez.
Budala’m sırrına kimseler ermez
Tevekkül malını erteye koymaz
Kişi kısmetinden ziyade yemez
Bana kısmet olan mal neme yetmez.
Kul BUDALA (?- 1650)
Nisan
51
Müslüman Aklını Kiraya Vermez
Hasan BAŞAR
t.
sünne
e
v
Kerim i bunlar
ı
n
a
r
Ku
e rle r
t
i
r
k
ından
ğ
nın
a
a
n
s
y
n
i
ka
İşte
ait
Dini
.
r
e ak
ı
v
d
ı
l
a
t
o lm
ş e r ia
eliyiz.
,
i
m
l
n
e
e
r
m
ğ
ö ğ re n
iyi ö
larda
a
ı
t
n
k
ı
o
r
n
a
ş
bu
k u r al l
arkada
san
n
i
,
a
c
o
Eğer
ğ il h
yalım,
e
a
d
m
t
e
u
n
ğu
eksiks
z. U
a
m
y u rd u
a
l
u
o
b
n
e
bile
rimizi klı sayesind
e
b
m
a
a
Peyg
ilmi ve
,
i
ş
i
K
]
g ibi: “
eylemi
D
[
.”
r
u
ku r t u l
52
Avcılar bir araya gelmişler av maceralarını
anlatıyorlarmış. Birisi demiş ki : “Ben bir tavşan
vurdum, mermi kulağından girip arka ayağından çıktı.” Diğer avcılar: “Hadi canım olur mu
öyle şey.” demişler. İnanmıyorsanız avcı kralına gidelim. Gitmişler krala durumu anlatmışlar. Kral demiş:
“Olur.” “Bakın bu tavşan sabah erkenden kalkar,
genleşirken bu adam sıkar, kurşun kulağından
girer, arka ayağından çıkar.” Diğerleri: “Tamam.”
Demişler. “Olur, mu olur.” Diğer bir avcı anlatmaya
başlamış: “Ben bir ördek vurdum, ördek karnı pirinç dolu ve pişmiş olarak önüme düştü.” Diğer
avcılar: “Olur mu canım hadi sen de.” demişler.
Adam demiş: “Krala gidelim.” Kral düşünmüş ve
olur arkadaşlar demiş. “Bu ördek Pekin’de pirinç
yer, Taklamakan Çölünü geçerken çöl sıcağı ile
pişer, tam o esnada arkadaş vurur.” der. Diğer
avcılar: “Olur mu, olur.” derler. Ayrılırlar. Diğer bir
avcı başlar anlatmaya: “Ben bir balık tuttum, balık sudan pişmiş olarak çıktı”. Diğer avcılar itiraz
ederler. Yine krala giderler kral düşünür düşünür bir şey
Nisan
bulamaz. “Ulan oğlum der atılır da bu kadarı da
fazla olmuş, her şey tamam da suda nasıl ateş
yakarım onu bulamadım.”
Biz insanoğlu neden böyleyiz? Aklımızın almadığı durumlarda olayları tevil etmesi için
hep birilerinin açıklamalarına ihtiyaç duyarız.
Ve her defasında olmayacak şeylere de olabilir diyerek te kendimizi kandırırız. Hâlbuki hadi canım
sen de olur mu öyle şey diyebilmeliyiz. Aklımızı kullanmalıyız. Aklımızı kullanmadığımız zaman
aklımıza yatmayan, fikrimize uymayan bir durum
karşısında ne yapıyoruz: “Hocamızın kalp gözü
açıktır, vardır bunda bir hikmet.” demeye başlıyoruz. Ben bu hocam söylemişse bir mantığı
vardır lafından oldum olası hoşlanmamışımdır. O sanki hiç hata yapmazmış gibi. Onun
kalp gözü açıktır, böyle söylemişse vardır bildiği, hikmeti lafından nefret ediyorum. Aklın
yok mu kardeşim. Aramayın hikmet, aslını astarını araştırın. Kuran’a sünnete müracaat edin
uymuyorsa yoktur bir hikmeti. Mesele bu kadar basittir. Kendimizi zorlamaya gerek yok.
Niye kendimizi bu kadar zorluyoruz? Kendimizi ve dinimizi bu kadar zorlamaya gerek
yok. İslam akıl ve mantık dinidir. Zorlama yorumlara gerek yok. Hocada asıl olarak aranacak
özellik dine tam anlamıyla bağlı olmasıdır. Hoca da
hikmet ve keramet aranmaz. Asıl olan İslamiyet’i
doğru yaşamaktır. Esas olan hoca değildir. Dinin kendisidir. Hocalarımız İslami ölçü içerisinde
insanlara yardımcı olmalıdır. Yoksa kendi heva ve
heveslerini sana yaşatmamalıdır. Hocam dediğiniz insana körü körüne bağlanmak Allah muhafaza insanı dinden bile çıkarabilir. Kuran-ı
Kerim başkalarının heva ve heveslerine uyanların
nasıl mahvolup gittiklerini bizlere göstermiyor mu?
Düşünüp ibret alalım diye.
Aklımızı kullanmazsak, Kuran-ı Kerim’i okumazsak, mürit oluruz. Diyeceksiniz ki mürit olmak
kötü bir şey mi? Kesinlikle hayır. Hatta bir önde-
re bağlanmak, ondan feyz almak, istikamet
üzere daim olarak onun rehberliğinde yol almak güzeldir. Ama hoca gerçek hoca olacak.
Aksi halde, hocam diye sarıldığımız kişi hakiki hoca değilse vay halimize. İşte o zaman
Allah muhafaza ahiretimizi kaybetmemiz bile
mümkün. Peki, gerçek hoca olduğunu nereden anlayacağız? Rehberimiz kim olacak? Tabi ki Kuran-ı
Kerim ve sünnet. İşte insanın kriterleri bunlar
olmalıdır. Dini kaynağından öğrenmeli, şeriat
ve akait kurallarını iyi öğrenmeliyiz. Eğer insan bu noktalarda eksikse değil hoca, arkadaş bile
olamaz. Unutmayalım, Peygamberimizin buyurduğu gibi: “Kişi, ilmi ve aklı sayesinde kurtulur.” [Deylemi]
Bu hayatta insanın en önemli iki serveti
vardır. İman ve akıl. Her şey gibi iman da
Allah’ın bir lütfudur. Akıl imanı ayakta tutan,
sabit kılan en önemli araçtır. Allah insanlara akıl vermiş ki düşünsünler diye. Kuran-ı
Kerim’de Allah kullarına yönelik olarak akıl etmez
misiniz diyerek uyarmıyor mu?
“Kuran’da akıla, düşünmeye büyük önem
verilmiştir. Kuran’da akıl bizzat fiil olarak
(Yani çalıştırılan-kullanılmakta olan akıl ) 49 kere
geçer. Bunun dışında düşünme ile ilgili de birçok
ayet vardır. “De ki, hiç bilenlerle bilmeyenler
bir olur mu?” (Zümer, 9), “Aklınızı kullanasınız
diye ( Hadid, 17), aklınız ersin ve düşünesiniz
diye ( Bakara 242), akıl sahipleri düşünürler
Hatta bir öndere bağlanmak, ondan feyz almak, istikamet üzere daim olarak onun
rehberliğinde yol almak güzeldir. Ama hoca gerçek hoca olacak. Aksi halde, hocam diye
sarıldığımız kişi hakiki hoca değilse vay halimize. İşte o zaman Allah muhafaza ahiretimizi
kaybetmemiz bile mümkün.
Nisan
53
(Rad, 19), çokları akıllarını kullanmazlar (Ankebut, 63), aklınızı kullanmaz mısınız ( Saffat,
138), Aklınızı hiç işletmiyor muydunuz? (Yasin, 62 ),” Örnekleri ancak bilgin olanlar aklederler.”(Ankebut, 43), “Allah akıllarını kullanmayanları pislik içinde bırakır.” (Yunus, 100),
” İyi bilin ki Allah katında canlıların en şerlisi
aklını kullanmayan (gerçek) sağır ve dilsizlerdir.” (Enfal, 22) … vb.” (İslami Cevaplar sitesi)
Akletmek: tefekkür (düşünmek), teemmül
(ummak/beklemek), teşe’ur (hissetmek/anlamak)
kelimeleriyle de anlam yakınlığı olmakla beraber,
insanın beş duyusu da dâhil olmak üzere bunların
hepsini kapsamına alan bir ifadedir. Akletmek
doğru bir hükme varmanın, gerçeğe uygun karar vermenin, doğru inanıp, doğru davranmanın adıdır.
Aradan bunca zaman geçti ama geldiğimiz
nokta ortada. Beni en çok düşündüren okumuş
dediğimiz insanların bu hataya daha fazla
düşmeleri. Yani onlar akıllarını daha fazla kiraya veriyorlar. Onlardan beklenmeyecek saflıkta davranıyorlar. Oysa okumamış ama basireti
güçlü olan, akıl sahipleri gerçekleri daha iyi
kavrayabiliyorlar. Tek farkı onların akıllarını kiraya vermemeleri. Olayları düz mantıkla düşünüyorlar. Akıllarına ve mantıklarına uymuyorsa dikkate almıyorlar. Olaylarda ve konuşmalarda
hikmet aramıyorlar.
Yazımı psikolog Abraham Maslow’un inancın
gücü hakkındaki yazısıyla bitirmek istiyorum. Bir
hastanın kendisine karşı saygısı yoktur. Çünkü kendisinin bir ceset olduğuna inanmaktadır. Psikiyatrı
Hayatta insanın en önemli iki serveti vardır. İman ve akıl. Her şey gibi iman
da Allah’ın bir lütfudur. Akıl imanı ayakta tutan, sabit kılan en önemli araçtır. Allah
insanlara akıl vermiş ki düşünsünler diye.
Hadis-i şerifte, “Akıl, hak ile bâtılı birbirinden
ayıran bir nurdur.” buyuruluyor. Şu halde hak ile
bâtılı ayıramayana akıllı denmez. Dinimizi tam olarak öğrenmezsek, bize gösterilen her şeyi dinin kuralıymış gibi görürüz. Aslında tam olarak yaşadığımız
sorun da bu değil midir? En büyük sorunumuz okumuyoruz. Dini kaynağından araştırmıyoruz. Kaynak
Kuran ve sünnettir. Ama Allah’ın kitabına o kadar
çok yabancıyız ki. Mehmet Akif ne güzel demiş, bir
asır öncesinden:
“İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!
“İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!
Yoksa, bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde?
Yoksa, bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde?
Lafzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kur’an’ın:
Lafzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kur’an’ın:
:
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz ma’nânın
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz ma’nânın:
Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;
Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;
Yahud üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
Yahud üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin,
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak
Ne mezarlıkta okunmak
ne de fal bakmak için!”
için!”
54
çok sayıda seans boyunca onu bir ceset olmadığına
ikna etmeye çalışmıştır. Sonunda bir gün psikiyatr
hastasına cesetlerin kanının akıp akmadığını sorar.
Hasta çok katı düşünceler içerisindedir.
“Cesetlerin kanı akmaz.” diye ısrar eder.
“Onların bedensel işlevlerinin tümü sona ermiştir.” Psikiyatr daha sonra hastayı eline bir iğne
batırıldığında kanadığını görmesi durumunda ikna
olacağı bir deneye katılmaya razı eder. Kendinden
yeterince emin olarak iğneyi hastanın derisine batırır ve kan akmaya başlar. Hasta şaşırmış bir bakışla
şunu söyler: “Şey ben sözümü düzeltiyorum…
Cesetlerin kanı akar.”
Arkadaşlar bugün bazı arkadaşlarımız
ısrarla cesetlerin kanı akar diyorlar. Kendilerini hocam dedikleri kişilerin insafına bırakmışlar. Akıllarını kiraya vermişler. Hiç sorgulamıyorlar. Olmayacak şeylere din adına
inanmışlar. Ne olur açın gözünüzü. Cesetlerin
kanı olmaz.
Nisan
Pir Seyyid Ahmed Er-Rufai Hz.
Buyuruyor ki;
Ey muhib, işlerinde beyyine ile yani delile dayalı olarak hükümet
ve insaflı ol! Ne zulmet ne de zulme uğra! Anacak haklıya öncelik tanı
ve haksız yere onu geri bırakma. Dünya ve ahiret işlerinizde sizi Allah’dan sakındırırım. Gafillerden olmayınız. Kalplerin dostu olan Allah
Teala’nın, sizinle dost olabilmesi için kalbinizi düzeltiniz. O, salih kişilerin dostudur.
İşte bunlar, Cenab-ı Allah’ın fakir, miskin kulu olan Ahmed’in kalbine ilham ettiği şeylerdir. De ki, bunların hepsi Allah’dandır. Güç ve
kuvvet ancak şanı yüce olan Cenab-ı Hakk’a mahsustur.
İzzet sahibi olan Cenab-ı Allah’ı kafirlerin nitelemesinden tenzih
ederim. Senin kudret ve şeref sahibi Rabbın, onların isnat ettikleri vasıflardan yüce ve münezzehtir. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd ve
gönderilen bütün peygamberlere de selam olsun.
Nisan
55
Mustafa K. Topaloğlu: “Gençler evliliği geciktirmeyin.”
Röportaj: Aydın BAŞAR
Evlilik ve aile konuları üzerine yazdığı kitaplarından tanıdığımız Milli Gazete Yazarı Mustafa K. Topaloğlu ile gençlerin evliliğe hazırlık
sürecini konuştuk. Burhan Dergisi okurlarının
istifadesine sunuyoruz.
iyor,
m
e
d
n”
evleni
“
diyor.
n
’a
”
n
i
Kur
ir
evlend
ısların
h
a
ş
ı
r
n
“Onla ki üçüncü
vlilikte
E
.
r
k
o
e
y
i
t
Dem
asını is
lerinin
m
l
m
e
o
l
e
b
d
o
pr
devre
bu
evlilik
,
a
e
d
d
e
a
m
r
gel
son
yordu.
u
n
n
e
y
d
o
n
l
i
ro
üstes
r etkili
a
l
n
a
danışm
56
Muhterem Hocam evlilik konusunda birçok kıymetli eseriniz bulunuyor. Dilerseniz mülakatımıza şu
soru ile başlayalım: Evliliğe başlamak için en uygun zaman hangisidir?
Evliliğin yaşı meselesi günümüzde artık çok değişken bir hale geldi. Neden değişken hale geldi? Çünkü
insanlar şartlara göre şekilleniyorlar. Eskiden ergenlik çağına gelen gençleri aileler evlendiriyorlardı. Yaşı gelsin, gelmesin, hiç ona bakılmıyordu.
Ama günümüzde artık geniş aile ortamından çekirdek
aileye dönüşünce, insanlar ekonomik özgürlüğü ve
ekonomik bağımsızlığı öne çıkartarak “önce bir işim
olsun, mesleğim olsun, ya da kariyerim olsun”
diye ya da “önce evimi alayım, arabamı alayım”
diye düşünerek evliliği ileriki yaşlara doğru erteliyorlar.
Şimdi bu tür hesapları çok inceden yaptığınız zaman
Nisan
bakıyorsunuz ki ömür dediğiniz şey bir su gibi akıp
gidiyor. Evi oluyor, arabası oluyor, kariyeri oluyor, birçok imkânları oluyor ama yaşı geçmiş
oluyor. Ondan sonra da evlenemiyor. Evlilik için
uygun bir yaş vardır. Bunu kaçıran bir kişi artık evlenmeye niyet etse bile umduğunu bulamıyor. Bu yanlış anlayıştan dolayı günümüzde evlenemeyen
erkeler ve evlenemeyen kızlar git gide çoğalıyor. İleride bu konu, ciddi bir sorun olacaktır. Evlilik
için gerekli olan olgunluğu elde etmeden, çok
erken bir yaşta evlenmek de yanlıştır, uygun
olan zamanı geçirmek de yanlıştır. Şu durumda
sorunuza ortalama olarak bir cevap verecek olursak,
17, 18 yaşına gelen bir genç kızın evlenmesi
lazım diyebiliriz. Erkek ise bir geçim davası
durumu söz konusu olduğundan dolayı, askerliğini bitirdikten sonra 23, 24 yaşlarında, en
geç 25 yaşını geçmeden evlenmesi gerekiyor.
Kariyer yüzünden evlilik ertelenmesi söz konusu oluyor. Bunu biraz daha açabilir misiniz?
Evet, bu çok yanlış bir şeydir. Kariyerim olsun,
şu ihtiyacımı karşılayayım, bu ihtiyacımı karşılayayım
derken ömür gidiyor. Eskilerimiz ihtiyaç sahibi
iken, imkânsızlıklar içerisinde iken evlendiler.
O evlilikler çok sağlıklı evliliklerdi? Neden sağlıklı evliliklerdi? Çünkü hayat mücadelesi verirken
çektikleri o zorluklar onları birbirlerine daha
sıkı bağlıyor. Aynı zorluğu birlikte paylaştıklarından dolayı birbirlerine karşı daha saygılı
oluyorlar, birbirlerine daha çok destek oluyorlar… Bir zorlukla beraber mücadele eden insanların
dostlukları kuvvetli oluyor. Ama ekonomik bağımsızlığını elde eden, her şeyi hazır bulan çiftler birbirlerine
daha zor ısınıyorlar. Aslında evliliği geciktirmemek dinen de uygun olandır, psikolojik olarak da
uygun olandır. Ancak gerek kızın, gerekse erkeğin evlilik olgunluğuna gelmeden evlenmesi
yani anne baba olacak olgunluğa gelmeyen
gençlerin evlenmesi sakıncalıdır. Eskiden büyük
ailede büyük anne ve baba o boşluğu doldurabiliyordu. Ama şimdiki şartlarda bu tür evliliklerde sakınca
vardır. Bir de geniş ailede büyük anne, büyük baba,
hala, amca, teyze, dayı birer danışman gibiydi. Onlar evlenecek olan kızın veya erkeğin evlenme zamanını çok iyi belirliyorlardı. Dikkat ederseniz Kur’an
“evlenin” demiyor, “Onları evlendirin” diyor.
Demek ki üçüncü şahısların devrede olmasını istiyor.
Evlilikten sonra da evlilik problemlerinin üstesinden
gelmede, bu danışmanlar etkili rol oynuyordu. Ekonomik meselelerde sıkıntı varsa destek oluyorlardı,
çocuk eğitiminde onlara yardımcı oluyorlardı.
Muhterem Hocam, evliliğe hazırlık hususunda
nelere dikkat edilmelidir?
Günümüzdeki evliliklerin sıkıntısı ortada zaten... Evliliğe hazırlık nasıl olur? Bir defa büyüklerin tecrübeleri, deneyimleri onlara rehber olmalıdır. Gerçi günümüzde gençler büyüklere
danışmak istemiyorlar. Hani her şeyi biliyorlar ya… Oysa evlilikle ilgili kitaplar olsun, seminerler
olsun, programlar olsun takip ederek evliliğe hazırlanmaları gerekiyor. Evliliği gündemine alan bir
kimse, bilinçli bir evlilik yapmak için mutlaka
bununla ilgili bilgilerini arttırmalıdır. Böyle bir
kaygısı olan kişi mutlaka bunun üstesinden gelir. Ama
en başta kendilerine rehber olacak kişilerin tecrübelerinden faydalanmaları gerekiyor. Biz evliliği gündemine alan gençlere diyoruz ki; “Önce ben güzel bir
evlilik yapmak istiyorum, ömür boyu sürecek
bir evlilik olmasını istiyorum” diye bir irade, bir
niyet ortaya koymalısın. “Ben nasıl bir insanım,
zaaflarım neler, hayattan, eşimden ne bekliyorum. Ne için aile kurmak istiyorum” gibi soruları kendi kendine sormalısın…
Müslüman bir gencin eş seçimi sürecinde ne
gibi hassasiyetleri olmalıdır?
İnsan önce kendisini tanımalı, sonra da
karşı cinsi tanımalıdır. Ondan sonra da eş seçim
sürecine girmelidir. Biz toplum olarak İslami duyarlığı
ön planda olan bir toplumuz. Biliyorsunuz, hadis-i
şerifte, güzelliği, soyu sopu, zenginliği için de-
Aslında evliliği geciktirmemek dinen de uygun olandır, psikolojik olarak da uygun
olandır. Ancak gerek kızın, gerekse erkeğin evlilik olgunluğuna gelmeden evlenmesi yani
anne baba olacak olgunluğa gelmeyen gençlerin evlenmesi sakıncalıdır.
Nisan
57
ğil de dindarlığı için evlenin deniliyor. Dindar
olan elbette ki dindar olanı tercih edecektir.
Böyle olması gerekir çünkü ortak paydaları olan insanların evlilikleri daha sağlıklı oluyor. Birisi dindar,
diğeri dindar değilse ortak paydası yok demektir. Biri
çok cömerttir, diğeri çok cimridir, biri çok kıskançtır,
diğeri vurdumduymazdır; bunlar evlilik için birer sıkıntıdır. Bu tür konunlar önemlidir. Ama kültürel bazı
farklılıkların olması normaldir. Mesele erkeğin yemek
kültürü farklıdır, kızın yemek kültürü farklıdır. Bu gibi
şeyler evliliğe bir zarar vermez. Bir zenginliktir. Birbirlerinin güzel geleneklerinden, güzel alışkanlıklarından yararlanılır. Bu tür şeylerde değil de temel anlayışlarda, dini durum ve namus kavramı gibi
meselelerde algılar farklıysa bu ciddi bir sorun
teşkil eder.
Eş adayını doğru tanıma noktasında da bazı
sıkıntılar söz konusudur. Bu konuda neler söylemek
istersiniz?
Eskiden evlenme sürecinde bu konuda
yardımcı olan gönüllü insanlar vardı. Mesela
mahallenin bakkalı bunlardan biriydi. O aileden
biri gibiydi. Çünkü evin fertleri mutlaka bakkala gidiyor, ihtiyaçlarını oradan karşılıyordu. Bakkal, gelenlerin hepsini tanıyor, ailesini biliyor, geçmişini biliyor,
yapısını karakterini biliyordu. Dolayısıyla, tavsiye
eden, yönlendiren bir konumdaydı. Diyelim ki kız
arayanlar gidip ona soruyordu. O da “şu şöyledir,
böyledir” diye tavsiye ediyordu ya da “uzak durun” diye uyarıyordu. Başka kimler vardı? Mahallenin muhtarı veya caminin imamı da bu konuda
yardımcı oluyordu. Burada şöyle bir detay da var;
evlenilecek kişinin geçmişinin bilinmesi gerekiyor.
Genç halet-i ruhiyesi itibari ile evlenmeyi düşündüğü
kimsedeki bazı durumları göremiyor. Onu başkaları
daha iyi görüyor. Bunun için üçüncü şahısların görüşü mutlaka alınmalıdır.
Bu konuda görücü usulünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Günümüze baktığımız zaman, yine en
sağlıklı evliliklerin görücü usulü ile yapıldı-
ğını görüyoruz. Görücü usulünde metot nedir?
Diyelim ki birisi oğlunu evlendirecek, arada referans
olan kişiler ona birisini tavsiye ediyor; “Bu gençler
birbirine yakışır” diyor. Sonra da gençler birbirini
beğenirse bu iş oluyor. Fakat günümüzde genellikle
herkes kendi eşini kendi seçiyor. Belki de yalan yanlış
seçiyor. Neden böyle oluyor? Çünkü genç duygularının tesiri ile bu seçimi yapıyor. Güzelliğe, boya
posa göre bir değerlendirme yapıyor. Fakat sadece duyguyla doğru tercih yapılmıyor. Hem duygu
hem mantığı kullanarak tercihini yapmalı ki
uygun eşi bulsun. Bu anlamda görücü usulünde
üçüncü şahıslar devrede olduğu için, bir avantaj söz
konusu oluyor.
Peki görücü usulündeki gibi arada referans olan
kişiler olmadığında ne yapmalıdır?
Diyelim ki üçüncü şahıslar devrede olmamış,
okulda beğenmiş, çarşıda pazarda beğenmiş ve evlenmek istemişler. Bunlar ne yapacaklar? Öncelikle yapılması gereken şey eş adayının ailesini araştırmaktır.
Çünkü insan kişiliğini, kimliğini büyük oranda ailede
kazanıyor. Genelde; “Ailesi beni ilgilendirmiyor”
diye bir söz söyler ki bu fevkalade yanlıştır. Oysa evlilik sürecinde ailelerle sürekli muhatap olunur. Olması
gereken de budur. Evlilikte sorun olduğu zaman
ailelerin desteğine ihtiyaç vardır. İşte bugün aile
cinayetlerinin artmasında, bu dış desteğin olmaması oldukça etkilidir. Şimdi bu eksikliği Aile Bakanlı-
Günümüzdeki evliliklerin sıkıntısı ortada zaten... Evliliğe hazırlık nasıl olur? Bir defa
büyüklerin tecrübeleri, deneyimleri onlara rehber olmalıdır. Gerçi günümüzde gençler
büyüklere danışmak istemiyorlar. Hani her şeyi biliyorlar ya…
58
Nisan
ğı, aile danışmanlığı müessesesi ile kapatmak istiyor.
Ama bu danışmanlığı her iki taraftan aracı kimselerin
yapmasıdır doğru olan… Aileyi araştırmanın dışında
bir de kişilik verilerinden bir şeyler yakalamaya çalışmalıdır. Örneğin güvenilir bir insan olduğuna iyice kanaat getirilmelidir. Mesela haya duygusu eş
adayında aranılacak vasıflardan birisidir. Günümüzde özellikle feminist kadınlar bu “haya” kavramından çok rahatsız oluyorlar.
Televizyondaki evlilik programlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu tür izdivaç programları çok ilgi görüyor
ve de katılım da çok oluyor bu programlara… Bu
izdivaç programlarını yapanlar ne için yapıyorlar.
Evlilik kurumuna, aile müessesesine katkı sunmak
için mi yapıyorlar. Hayır. İlgi uyandırsın, reyting
alalım diye yapıyorlar. Yani ticari bir şey var
burada. Bir şeyi değerlendirirken bir defa niyete bakarız. Bakıyorsunuz ki buradaki niyet sağMutlu bir evlilik için evli çiftlere neler tavsiye lam bir niyet değil. İnsanları evlendirmek veya inedersiniz?
sanları mutlu etmek için bunu yapmıyorlar. Orada
kadın erkek kendisini tanıtıyor ve takdim ediHepimiz mutlu olmayı çok istiyoruz. Talebeliyor. Yani onlar kendilerini
ğimiz, iş hayatımız, dini
nasıl takdim ediyorlarsa
ona göre karar veriyorgayretimiz ve hayattaki
lar. Kim ne derece doğru
bütün mücadelelerimiz
Bizim İslam kültüründe çocuk
söylüyor bunu bilemiyor
ne içindir? İki cihan
eğitimi eş seçimi ile başlıyor. İyi bir
kimse… Dolayısıyla orada
mutluluğunu elde etmek
çocuk yetiştirmek için iyi bir anne
yapılan şeyler sağlıklı değil.
içindir. Mutluluk evlilik
Bunlar eğlenceye yöneve iyi bir baba vasfına sahip kişilerin
hayatında daha da ön
lik, gönül eğlendiren
evlenmesi gerekiyor.
plana çıkıyor. Mutluluprogramlardır. Evlilik
ğun temel esası da evlilikte
ise ciddi bir iştir.
eş seçimidir. Evlilikte mutlu
olmak için öncelikle “Mutlu
Uzun yıllar aile üzerine
olacağım” diye beynine bir konut vermesi lazım. çalışan bir araştırmacı olarak çocuk yetiştirme konuBununla ilgili de dersine çalışması lazım. Ben uzun sunda ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
yıllardır evlilik üzerine çalışma yapıyorum. Evvela
Modern eğitimciler çocuk eğitimini üç dört
kendimizi doğru tanımamızın, sonra da eşimizi doğru
yaşlarından itibaren ele alıyorlar. Bizim İslam kültanımanın bu konuda çok önem arz ettiğini düşünütüründe çocuk eğitimi eş seçimi ile başlıyor.
yorum. Mesela bir erkek, Allahü Teala’nın bir kaİyi bir çocuk yetiştirmek için iyi bir anne ve
dın olarak eşine verdiği özellikleri bilirse artık iyi bir baba vasfına sahip kişilerin evlenmesi
ona bazı şeyleri dayatmaz. Mesela kadınlar çok gerekiyor. Çünkü olumlu ve olumsuz birçok yön,
konuşur. Çünkü Allahü Teala onları konuşmaya genetik yoluyla anne babadan çocuğa geçiyor. Çoyatkın olarak yaratmıştır. Kadının neden çok ko- cuk eğitiminin ikinci safhası anne karnında
nuştuğu ile ilgili birçok araştırmalar var. Bunlara göre başlıyor. Anne karnında iken dışarıda olup bibirincisi kadın konuşarak rahatlar. İkincisi anne ten her şeyi duyuyor. Bu safhada annenin yiyip
olma özelliğinden dolayı Allahü Teala ona çok içtiğinin helal olması önem arz ediyor. Çocuk
konuşma özelliği vermiştir. Niye? Çocuğunu kişiliğinin yüzde otuzunu anne karnında iken
susturacak, çocuğuna ninni söyleyecek, ona kazanıyor. Çocuk doğduktan sonra da üçüncü
hikayeler anlatacak, bir şeyler öğretecek. Bir safha başlıyor. Anne baba çocuğunun iyi bir
insan, iyi bir Müslüman olması için ona göre
baba öyle değil ki… Çocuk ağladığı zaman “yavterbiye veriyor. Daha sonraki safhada ise çocuk
rum sus” der birkaç sefer, sonra “annesi ne yapıterbiyesini okuldan ve toplumdan alıyor. Fakat
yorsan yap” der ve ona bırakır. Kadın öyle değil,
çocuk terbiyesinde okul, aile kadar etkili deçocuğuna anlatır, çocuk tekrar sorar tekrar ğildir. Bunun için ailelerin çocuk yetiştirmeyi
anlatır. İşte bunun için kadın çok konuşmaya bir sanat gibi görmeleri ve buna itina göstermeyilli bir şekilde yaratılmıştır?
meleri gerekiyor.
Nisan
59
Aklın Temelinde Allah Korkusu Vardır
Esra Erat
İnsanda bulunan her güzelliğin kaynağı Allah korkusudur. Allah’tan korkan bir insan, fedakardır, sevecendir, cesurdur, itidallidir, yalan
söylemez, vefalıdır, sadıktır, helale harama dikkat eder, zekidir ve sadece Allah’tan korkanlara has bir özellik olarak akıllıdır. Bir insanı insan
yapan en önemli özellik olan akıl, sadece Allah’tan çok
korkan müminlere verilir. Bir insan çok zeki olabilir ama Allah korkusu yoksa akıllı değildir. Allah
sadece Kendisi’nden korkanlara akıl, anlayış ve feraset
verdiğini Enfal Suresi’nde şöyle bildirir:
“Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.” (Enfal Suresi, 29)
Yani bir insan, Allah’tan gerektiği gibi korkup samimi iman ederse bu büyük nimete sahip olabilir. Çünkü sadece samimi iman sayesinde insan akıl sahibi olabilir. İmanın kazandırdığı
bu güzellik insanın tüm hayatını da kapsar. Bu nimete
sahip olan bir insan, sadece Allah’ın vicdanına ilham
60
ettiğine uygun yaşantısını sürdürür. Allah’ın doğru
ve akıllıca olan ilhamını yani vicdanını dinler.
Allah’ın ilhamına uygun hareket eder. Nefsinin
hoşuna gidecek davranışlardan sakınır. Nefsine
uyarsa, Allah’ın gazabına uğrayacağını bilir ve
bundan şiddetle sakınır, sadece Allah rızası için
yaşar.
Kendisine sadece Kur’an’ı Kerim’i rehber
edindiği için yanlış öğrendiği tüm bilgilerden
arınarak açık bir şuur sahibi olur. Yaratılış amacının yalnızca Allah’a kulluk etmek olduğunun
bilincinde olarak, berrak bir akılla, bu amaca
uygun yaşar. Dünya hayatının bir gün son bulacağını ve Rabbi’nin huzuruna çıkarak hesap vereceğini hiç unutmadan, sonsuz hayatında, sonsuz
mutluluğu yaşamak için çabalar.
Bu nimetten yoksun olan insanlar ise, akılsız kimselerdir. Bu insanlar, sadece cahiliye toplumunun kurallarını benimserler. Bundan dolayı çok zor bir hayatları
vardır. Allah rızası yerine insanların rızasını gözetirler. Ahiretteki sonsuz yurtlarını düşünmeden
Nisan
“Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur
ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.”
(Enfal Suresi, 29)
sadece dünya hayatı için çabalarlar. Para kazanmak, iyi bir okulda okumak, makam-mevki
sahibi olmak o kişinin tek amacıdır. Ama bu
isteklerinin ahiretine bir faydası olup olmayacağını
hiç bir zaman düşünemez. Çünkü samimi iman
edip, gerektiği gibi Allah’tan korkmadığı için
aklı kapanmıştır. Allah’tan bir bela olarak, basireti, feraseti kapalıdır. Bencil, egoist, acımasız,
sevgisiz, menfaatleriyle çatıştığında her türlü kötülüğü
yapabilecek bir insan olarak yaşamını sürdürür. Çok
zeki de olabilir fakat zekası ahireti için ona bir
fayda sağlamamaktadır.
kişilerin, kalplerinin, gözlerinin, kulaklarının
mühürlü olduğu açıkça anlatılır.
“Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir
oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha
hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?”
(Enam Suresi, 32)
“...Biz gerçekten, kalpleri üzerine onu
kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde
(gerdik), kulaklarına bir ağırlık koyduk. Sen
onları hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza
kadar asla hidayet bulamazlar.”(Kehf Suresi, 57)
“Size verilen herşey, yalnızca dünya hayatının metaı ve süsüdür. Allah Katında olan ise,
daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de, akıllanmayacak mısınız?” (Kasas Suresi, 60)
Ayetlerde de açıkça belirtildiği gibi kimi insanlar, dünya hayatının bir oyun ve oyalanma yeri olduğunun farkında olmadan boş bir amaç için uğraşıp
dururlar. Ve içinde bulundukları durumun farkında
olmadan, kendileri gibi olan insanların akıllı olduğunu düşünürler. Yüce Rabbimiz ise bir başka ayetinde
bu kişilerin durumundan şöyle bahsetmektedir;
“Gerçek şu ki, Allah Katında, yerde debelenenlerin en kötüsü, (bir türlü) akıl erdirmez
olan sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfal Suresi, 22)
Yine bu kişiler, Allah’tan bir bela olarak,
Kur’an’ı Kerim’i de okuyup kavrayamazlar. Çünkü
Allah’a karşı büyüklüğe kapılıp, Allah’tan gerektiği
gibi korkmadıkları için kalpleri ve anlayışları
Allah tarafından mühürlüdür. Ayetlerde de bu
Nisan
“Onlardan seni dinleyenler vardır; oysa
Biz, onu kavrayıp anlamalarına (bir engel olarak) kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, hangi ‘apaçık-belgeyi’ görseler, yine ona inanmazlar. Öyle
ki, o inkar etmekte olanlar, sana geldiklerinde,
seninle tartışmaya girerek: “Bu, öncekilerin
uydurma masallarından başka bir şey değildir”
derler.” (Enam Suresi, 25
“Kur’an okuduğun zaman seninle ahirete
inanmayanlar arasında görünmez bir perde kıldık. Ve onların kalbleri üzerine, onu kavrayıp
anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına
da bir ağırlık koyduk. Sen Kuran’da sadece
Rabbini “bir ve tek” (İlah olarak) andığın zaman, ‘nefretle kaçar vaziyette’ gerisin geriye
giderler.” (İsra Suresi, 45-46)
Aklın tek sahibi Allah’tır. Rabbimiz ,sonsuz akıl sahibidir. Allah’tan bir nimet olan bu güzelliğe de sadece derin Allah korkusu olanlar sahip
olabilirler. Akıl sahibi bir insan, canlı ya da cansız yaratılan her şeyde Rabbimiz’in aklını ve sanatını görüp,
kendi acizliğinin farkına varır. Her şeyin tek sahibinin
Allah olduğunu kavrayıp, Rabbi’ne teslim olur.
“… Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen,
herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın.” (Bakara Suresi, 32)
61
Tarihten Günümüze İslamcılık Akımları II-Çağdaş Mutezile ve Modern İslamcılık Düşüncesi
Yusuf KARAGÖZOĞLU
Aleyhi
u
h
a
l
l
la
h (Sal
r:
a
l
l
u
l
u
rmuştu
Ras
u
y
u
b
) şöyle
m
e
l
l
e
S
llah’ın
ve
A
u
s
u
r
ırlısı
en doğ
y
n
a
i
h
r
e
l
en
“Söz
arın
l
l
o
İşlerin
y
.
,
r
r
u
ı
d
d
olu
Kitabı
Dine
.
r
’in y
ı
d
d
e
r
a
m
l
m
,
es olan
Muha
d
h
id’attır
u
b
m
y
i
e
s
ş
i
l
r
he
en şer
alalet
d
kulan
o
r
s
e
h
n
a
ve
sonrad
alettir Nesai 3/188)
l
a
d
t
d’a
7,
her bi
lim/86
s
ü
M
(
ir.”
ateşted
62
Klasik mutezilenin en önemli iddiası Kur’an mahluktur düşüncesidir. Abbasî halifesi Me’mun, Halku’l
Kur’an’ı tartışırken Kur’an’ın mahluk olmadığını savunanları, Allah’ın kelimesi olan İsa’ya mahluk değildir diyen Hristiyanlara benzemekle suçlamış, Allah’ın dışındaki herşeyin mahluk olduğundan hareketle Kur’an’ın
mahluk olduğunu iddia etmiştir. (Ebu Cafer Muhammed b. Cerir Taberî, Tarihu’t –Taberî, thk. Muhammed
Ebu’l Fazl İbrahim, Daru Suveydan,Lübnan trs. VIII,
635.)
Ayrıca ameli imanın bir cüz’ü sayan Mutezileye
göre büyük günah işlemesi mü’mini imandan çıkarır,
ama küfre de sokmaz. İman ile küfür arasında bırakır(el
menzile-beyne’l-menzileteyn), Peygamberden (A.S) rivayet edilen “Kaderiye bu ümmetin mecûsisidir”
hadisine göre Kaderiye’nin yani namı diğer mutezilenin Mecûsî sayılmasındandır. Hz. Peygamber, çağdaş
mutezile oryantalist müsteşriklere gösterdiği müsamahayı Ehl-i Sünnete, Selef-i Salihin Alimlerine, Mezhep
İmamlarına, Hadis İmamlarına göstermiyor, modern
çağın mutezilesi Kuranın tarihselliğiyle Kuran-ı Kerim’i
Allah merkezli vahiy yerine insan merkezli tarihi metine
Nisan
dönüştürme çabalarını sürüdürüyor, Hz. Peygamberin (S.A.V) hüküm koyamayacağı, sünneti nakledenlerin güvensizliği, hadislerin kesin ilim değil, zan ifade
ettiği gibi vehim ve kuruntularla sünnet ve hadis etrafında inkarcılık ve şüphecilik çıkarıyor.
vb maddiyat lazımdır, yok evliyse zevcesine ve
varsa çocuklarının nafakasına bakmakla mükelleftir. Kız kardeş bekarsa bu pay tek başına yeter ona, evlense zaten mehir vb hediyeler
alacaktır.
19. yy’daki Hind Alt kıtası Ehl’i Kur’an ekolü
mensubu olan S.Ahmed Han ve arkadaşları tarafından Kur’an’ın tarihselliği ile ilgili düşüncelerin serdedildiği görülmektedir. (Abdulhamit Birışık, Hind
Alt Kıtası Düşünce ve Tefsir Ekolleri, İnsan yayınları
2001, s.319.) Micheil Heobnik ise, Kur’an’a tarihselci
yönelişin Taha Hüseyin ve Muhammed Halefullah tarafından ilk ciddi adımların atıldığı ve daha sonra Fazlurrahman, Hasan Hanefi, Muhammed Arkoun ve
Nasr Hamid Ebu Zeyd tarafından bu çizginin günümüze kadar devam ettiğini belirtir.( Micheil Hoebnik,
Thinking About Renewal In Islam, Towards A History
of Islamic Ideas On Modernızatıon And Secularızatıon Arabica, sa:XLVI, Leiden, p.54.) Tarihselcilerin
iddiası şu: Kuranın nazil olduğu hükümlerinin o günkü arap toplumunun has olduğu, şartların değiştiği
günümüz modern toplumlarına uygulanamayacağı;
bu yüzden yeni yorumlar ve hükümler ortaya konulması gerektiği şeklindedir..
Had cezalarından hırsızlık ve zina cezaları hakkında Peygamberimizin uygulamalarına bakalım. Önce hırsızlık ayeti ve Yaptıklarına bir karşılık ve
Allah’tan caydırıcı bir müeyyide olmak üzere hırsız
erkek ile hırsız kadının ellerini kesin. Allah,
mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. ( Maide /38) Resulullah’ın (S.A.V) erkeklerden
elini kestiği ilk hırsız Haydar bin Adiy Bin Nevfel bin Abdi Menaf’tır. Kadınlardan elini kestiği
ilk hırsız ise Mürre binti Süfyan bin Abd el-Esed idi (Buhârî, Enbiyâ 54, Hudûd 12; Müslim, Hudûd 8-9; Ebû Dâvud, Hudûd 4). Hz. Ebubekir (r.a.)
de kendi zevcesi Esma binti Umeys’ten gerdanlık
çalan Yemenlinin elini kesmiştir. Bunun daha
önce hırsızlık yaptığından dolayı sağ eli kesilmişti, Hz. Ebubekir(r.a) de bu defa sol elini kesmişti.
Hz. Ömer/(r.a.) de Abdurrahman b. Semure’nin kardeşinin elini kesmiştir.
Faiz, hırsızın elinin kesilmesi, kadının
şahitliği, miras ve zina hakkındaki ayetlerin
tarihsel olduğunu söylerler. Öncelikle faiz yasağı evrensel değil de tarihsel olup o günkü arap toplumuyla sınırlansaydı, bu cürmü işleyenin cezasının
ebediyyen cehennem olacağı ve faizi terketmetmenin
Allah ve Resulüne harp ilan etmekle bir olduğu ayette
bildirilmezdi.(Bakara / 275, 279) Bakara Suresi 282.
ayette bir erkeğin yanında iki kadın şahit bulunmasının istenmesi ise erkeğin kadından üstün olduğu anlamına gelmez. Aksine bu hüküm
fıtri olarak duygusal yaratılan kadının unutma,
yanılma gibi huy ve karekteriyle birlikte adaletin yerini bulmasına yöneliktir. Nisa suresi 176.
ayette mirasta kardeşlerden bir erkeğe iki kadın
payı denilmesinin birçok nedeni olabilir. Eğer
erkek kardeş bekarsa evin geçimi için ticaret
Nur suresi 2.ayette evli olmayan bekarlar
için zina cezasının yüzer değnek olduğu hükmü veriliyor. Peygamberin (A.S) uygulamasında
işvereninin eşiyle zina eden bekâr işçiye yüz
değnek ve bir yıl sürgün cezası, kadına ise
recm uyguladığı rivayet edilmiştir. Ebû Hureyre
ile Zeyd b. Halid el-Cühenî (r.anhumâ)’dan nakledildiğine göre, zina eden kadının kocası ile, zina
eden işçinin babası Resulullah (s.a.s)’e başvurarak
bu konuda “Allah’ın kitabı” ile hüküm vermesini
istemişlerdir. Işçinin babası şöyle dedi: “Benim oğlum bu adamın yanında işçi idi. Onun hanımı
ile zina etti. Bana, oğlum için recm gerektiği
haber verildi. Ancak ben onun adına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Bu arada bilenlere danıştım, (oğlum bekâr olduğu için) ona yüz
değnekle bir yıl sürgün cezası, bunun karısına ise recm cezası gerektiğini haber verdiler”.
Had cezalarından hırsızlık ve zina cezaları hakkında Peygamberimizin uygulamalarına
bakalım. Önce hırsızlık ayeti ve Yaptıklarına bir karşılık ve Allah’tan caydırıcı bir müeyyide
olmak üzere hırsız erkek ile hırsız kadının ellerini kesin. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm
ve hikmet sahibidir. ( Maide /38)
Nisan
63
Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim
ki, aranızda Allah’ın kitabı ile hükmedeceğim.
Cariye ve koyunlar geri verilecek. Oğluna yüz
değnekle bir yıl sürgün gerek. Ey Üneys, sen
de bu adamın karısına git. Eğer zinasını itiraf
ederse, onu recmet”. Üneys kadına gitmiş ve kadın suçunu itiraf etmiş, Hz. Peygamber’in emri üzerine de recmedilmiştir (Müslim, Hudûd, 25; Buhârî,
Hudûd III, 38, 46, Vekâlet,13).
Hariciler ve mutezile dışında tüm mezheb imamları recm cezasının meşruiyetinde birleşmişlerdir.
Modernist tarihselciler de recm cezasının islama
ait devamlı bir had olmadığı devletin değiştirebileceği
tazir nevinden bir ceza olduğu görüşündedirler. Peygamberin bizzat kendisi evli olarak zina edenlere recmi uygulamıştır. Zinasını dört defa ikrar
eden Mâiz b. Mâlik (r.a)’in recmedilmesi ve Gâmidiyeli evli kadının zinadan dolayı recmedilmesi O’nun
recm konusundaki uygulamalarına örnektir. ( Tarihsel
Addedilen Ayetlerin Evrenselliği, Syf;116 / Rağbet
Yayınları / Zeki Keskin )
bizzat onun tarafından korunmuş olması gibi
sebeplere bağlıdır. (M. Fatih Kesler, Kuran-ı Kerimin Evrenselliği, Esra Yayınları, Konya,1996)
Kuran-ı kerimi her önüne gelen tefsir edemez, onu tefsir edecek ilmi liyakat ve dirayet
olması gerekir. Ulemaya göre tefsir yapmak için
öncelikle Ulumu’l Kur’an yani Kur’an ilimlerinin bilinmesi şarttır. Kur’an’ı tefsir edecek
kimsede bulunması gereken ilimler hakkında İmam
Celaleddin Es-Suyuti, El-İtkan Fî Ulûmi’l Kur’an adlı
eserinde şunları söyler:
Tarihselci görüş parçacı-lafızcı metodu önemsiz bulup bütüncül-tarihi metodu kullanarak hükmün
nesnel anlamı üzerinde ısrarla durur. Beşeri metinler
için uygulanan tarihsellik yöntemi evrensel ilahi bir
metin olan kuranın anlaşılması ve ondan hüküm çıkarılmasında başvurulan bir yöntem olamaz, Kur’an’ın
evrensel olması demek tarihselcilerin aksine
ondaki hükümlerin insanlara, zaman ve mekana göre değişmemesi, hitabının ve hükümlerinin kıyamete kadar geçerliliğini muhafaza
etmesidir.
“Herkes Kur’anı tefsir edebilir mi? Buna
verilen cevap şudur: Bir kimse âlim veya edip
olsa fıkıh, nahiv, tarih ve rivayetler hakkında
geniş bilgiye sahip olsa Rasulullah’tan rivayet
edilen hadislere dayanmadıkça Kur’anı tefsir
edemez.
Kuran-ı Kerim’in evrensel oluşu onun Allah
tarafından korunmasının yanısıra onun insanlar arasında belli bir milleti veya ırkı menfaatlerini savunmamasıdır. Ve Allah katından gönderildiği gibi
değiştirmeden günümüze kadar gelegelmiş ve
1.Lügat ilmi, 2.3. Sarf ve Nahiv ilmi, 4. İştikak
ilmi, 5,6,7. Maâni, Beyan ve Bedi ilimleri, 8. Kıraat
ilmi, 9. Kelam ilmi, 10. Usulu Fıkıh İlmi, 11. Sebeb-i
nüzul ilmi,12. Nâsih ve mensuh ilmi, 13. Fıkıh ilmi,
14. Hadis ilmi, 15. İlmi mevhibe.
Bu soruya verilen bir başka cevap da şudur:
Müfessirin muhtaç olduğu ilimleri bilen kimsenin, Kur’anı tefsir etmesi caizdir. Bu ilimler
de aşağıda zikredilen 15 ilimdir.
Resulullah’ın (S.A.V) erkeklerden elini kestiği ilk hırsız Haydar bin Adiy Bin Nevfel
bin Abdi Menaf ’tır. Kadınlardan elini kestiği ilk hırsız ise Mürre binti Süfyan bin Abd elEsed idi (Buhârî, Enbiyâ 54, Hudûd 12; Müslim, Hudûd 8-9; Ebû Dâvud, Hudûd 4).
64
Nisan
Yazıyı bitirirken neo mutezili akımın öncülerin- bağlamından koparıp kendi tarihselliği içinde
den Reşit Rıza ve Muammed Abduh’un içtimai tefsir okumasına kapı aralıyor vaziyette.
sayılan Menar tefsirinde israilliyatı reddetmesine rağSon olarak anlattıklarımızla alakalı olarak sanmen sahih addedilen Deccal, kıyamet ve Hz. İsa’nın
nüzulüyle ilgili rivayetleri İsrâiliyyât kategorisinde de- ki onların bir özetiymiş gibi bize sunan Türkiyenin
ğerlendirmesi eleştiri konusu olmuştur. (Mesela bkz. mümtaz fikir adamı ve entellektüellerinden Yazar YuHasîb es-Sâmerraî. Reşit Rızâ el-Müfessir. Bağdat suf Kaplana kulak verelim. Yazara göre İslam dünya1976. s. 327-359) Tefsirinde yer yer akılla bağdaştı- sını bekleyen 3 tehlike:
rılamayan ifadeler yerine temsili ve mecazi yorumlar
1- İslam’ın terorizmle eşdeğer hale getirilmesi.
kullanmıştır. Âdem’in cennetteki yaşamı, yasak
Müslümanların
kafa kesen, saldırgan insanlar olarak
ağaca yaklaşması ve cennetten kovulmasını ise
insan hayatındaki çocukluk, gençlik ve olgun- gösterilmesi.
luk çağlarına işaret sayarak ilgili kıssaları mi2- İslam’ın protestanlaştırılması. İslam’ın içinin
tolojiden arındırır. (Abduh-Rıza, Tefsiru’l-menâr.
boşaltılıp hayattan uzaklaştırılması...
I. 282-283.) Nüzul-ü İsa, kabir
azabı, mirac, ruyetullah gibi
3- Alem-i İslam’ı külakaidi konularda aynen
türde, siyasette, sanatta diri
kalsik mutezile çizgisin takip
Kur’an’ın
evrensel
olması
tutan Ehli Sünnet omuretmiştir. Muhammed Abganın çökertilmesi.. Şiilik,
demek tarihselcilerin aksine ondaki
duh mucizeye inanmadığı
selefilik gibi akımların öne
hükümlerin insanlara, zaman ve
için sahih nakli bir taraf atıp
çıkartılması...
mekana göre değişmemesi, hitabının
pozitivist bilimin perspektifinde akılcı davranarak Fil
ve hükümlerinin kıyamete kadar
Allah bizleri Kuran
Suresi’nin tefsirinde Ebabil
ve Sünnetti en iyi anlageçerliliğini muhafaza etmesidir.
Kuşları’nı önce sinek
yıp ve Onları hayatına
ardından mikrop, taşlaen güzel şekilde tatbik
rı da sineklerin ayaklaeden Sahabe-i Kiram,
rına bulaşan toz zerreleri
Tabiun ve Tebauttabiun yoolarak tevil etmiştir. (Ayrıntı için bkz. Muhammed lundan ayrımasın. Rabbim bizleri çağdaş ılımlı
Abduh, Tefsîr-u Cuz’i Amme, Matbaatu’ş-Şa’b, Mısır, İslamcıların dini yumuşatan, dinde aslı astaty., s.118 vd.)
rı olmayan diyalog ve hoşgörü tuzaklarından,
Abduh ve Reşit Rıza, “Kur’an’da miadı dolmuş hiçbir buyruk yoktur. Bilakis her ayetin
her zaman ve zeminde söyleyecek bir sözü vardır.” ifadeleri Kur’an’ı okuyan Müslümanın onu
çağdaş tekfirci - harici düşüncesindeki radikal
İslamcıların dini şiddet, kavga ve isyan olarak
gösterme fitnesinden ve çağdaş modern İslamcıların dini şartlara uydurarak dini yozlaştırma
ve dinde reform yapma bidatlerinden korusun.
Tüm bidat ve hurafeleri ortadan kaldırıp sünnetleri ikame etmeye çalışan Ehl-i Sünnet yolunun neferleri kılsın. Amin
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle
buyurmuştur:
“Sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitabıdır,
yolların en hayırlısı Muhammed’in yoludur.
İşlerin en şerlisi muhdes olanlardır. Dine sonradan sokulan her şey bid’attır, her bid’at dalalettir ve her dalalet ateştedir.”(Müslim/ 867,
Nesai 3/188)
Nisan
65
Efsane bir hoca; Mahmut Bayram Hoca
Aydın BAŞAR
Sabahın yedisinde yollara düşen, gecenin bir
vaktine kadar koşturan bir adam düşünün. İmamlık
yapıyor, öğretmenlik yapıyor, ayrıca çeşitli semtlerde
medrese usulü dersler okutuyor… Bir bakıyorsunuz
Üsküdar’da, bir bakıyorsunuz Beykoz’da, bir bakıyorsunuz Beşiktaş’ta…
Öğrencilerine karşı babacan bir tavrı var. Onların
Hoca:
m
a
r
ay
ut B
ur’an’a
K
m
h
a
M
l
um
kuduğ m, bir deği
o
ı
n
“Ben
ir insa lsa da ben
b
ş
ı
o
”
inanm
arar
k
utmam
e
k
n
o
a
e
t
l
r
fle
bin
ni har
e
y
ı
’
n
Kur’a
harçlıklarını, elbiselerini bir şekilde temin etmek için
canhıraş bir şekilde koşuşturuyor. Kıt imkânlara sahip
olmasına rağmen gerektiği zaman onlar için evindeki
ekmeğinden kesiyor. Herkese yetişmek istiyor, belki bin
parçaya bölünüyor… Ama duyarsız kalmıyor.
Derslerine zamanında giriyor ve derslerin bir dakikasını bile boş geçirmemek için aceleci davranıyor. Öyle
ki birçok öğrencisinin naklettiğine göre silgiyi bulmak
için bile vakit kaybetmeyip kara tahtayı boydan boya
ceketinin kolluya siliyor. Derse gelmediği hiç görülmüyor. Öğrencilerine; “Derse gelmediysem cenazeme
gelin” diyor.
66
Nisan
O İmam Hatiplerin ilk hocalarından Mahmut
Bayram Hoca… Eğitim anlayışından, terbiye anlayışından, iyiliğinden, faziletinden ne kadar bahsetsek az
olan bir zat… O bir Allah adamı, o bir gönül insanı,
o bir yufka yürek… Öğrencilerine “abi” diye hitap
eden bir gönül insanı…
Muallimliğe adanan bir ömür
Bu zatı tanımam İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğünün düzenlediği, Prof. Dr. İsmail
Kara Bey’in sunumunu yaptığı anma toplantısı vesilesiyle oldu. Program Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi’nde yapılmıştı. Salonun girişinde de katılımcılara
Prof. Dr. İsmail Kara Bey’in Hazırladığı, Kültür Müdürlüğünün bastırdığı altmış iki sayfalık bir kitapçık
dağıttılar. İstanbul Büyükşehir Kültür Müdürlüğünün
basımını yaptığı diğer kitapçıkları da gören birisi olarak şunu söylemeden geçemeyeceğiz ki; “Muallimliğe Adanan Bir Ömür Mahmud Bayram Hoca”
adlı kitapçık diğerlerine göre daha zengin bir içerikle
hazırlanmış. Bir kitapçık olmanın ötesine geçerek,
derleme bir kaynak eser hüviyeti kazanmış… Öyle ki
Mahmut Bayram Hoca ile ilgili ne yazılmışsa bu kitaba alınmış…
Kitap kısa bir sunuş yazısının ardından Prof. Dr.
İsmail Kara Bey’in yazdığı, “Muallimliğe adanmış
bir ömrün kısa hikâyesi” başlıklı yazı ile başlıyor.
Bu yazıda 1914 yılında Balıkesir/ Gönen’in
Bayramiç köyünde dünyaya gelen, 16 Ocak
1997 tarihinde bir ramazan günü vefat eden
Mahmut Bayram Hocanın kısa hayat hikâyesi anlatılıyor. Cenazesini Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kıldırıldığı bilgisi veriliyor. Ayrıca Gönenli
Mehmet Efendi’nin yanında hafız olduğu, Hasan Basri Çantay ve Ömer Nasuhi Bilmen’e de
talebe olduğu, 1951 yılında imam Hatip Liselerinin kurucu Müdürü olan Celalettin Ökten
tarafından bu okula öğretmen olarak alındığı
anlatılıyor.
İmam Hatipleri doğmadan
boğmak istediler
Bu yazının ardından merhum Mahmut Bayram
Hoca ile 1987 yılında yapılan, Altınoluk Dergisi’nde
yayınlanan bir mülakata yer veriliyor. Bu mülakatta
Mahmut Bayram Hoca birkaç tane hatırasını anlatıyor. Bunlardan birisi şöyle: İmam Hatip Liselerinin yeni kurulduğu dönemde çok sıkıntılı hadiseler yaşanıyor. Bu okulları bir damla suda
boğmak isteyenler oluyor. Hocaların hepsi diken üstünde ve tedirginler...
Mahmut Bayram Hocanın da hocası ve aynı zamanda İmam Hatip Lisesinde meslektaşı olan Hüsrev
Hocaya İmam Hatip Liselerinin daha çok İslami bir
hale getirilmesini talep eden bir mektup geliyor. Hüsrev Hoca bu mektubu İmam Hatip Lisesinin kurucu
müdürü olan Celalettin Ökten Bey’e vermeye cesaret
edemiyor. Oradan birisine; “Ben müdür odasındayken bu mektubu bana getirin verin” diyor.
Hüsrev Hoca içerdeyken mektup kendisine veriliyor.
Hüsrev Hoca; “Benim gözlerim iyi görmüyor, siz okuyun Celalettin Bey” diyor müdürüne… Celalettin Bey
mektubu okuyunca küplere biniyor, Hüsrev Hocaya
da bağırıyor çağırıyor.
Hüsrev Hoca çıkışta Mahmut Bayram Hoca’ya
diyor ki: “Oğlum ben mahkemelerin içinden gelen bir adamım. Ama bu okul rayına oturana,
çocuklar kendine gelene kadar, eğil de başına
küçük abdestimizi yapalım deseler eğilirim.”
Bu sözler İmam Hatip Liselerinin ne fedakârlıklarla kurulduğunu ve ne sıkıntılardan geçtiğini gözler
önüne seriyor. Zira Hüsrev Hoca gibi döneminin en
önemli âlimlerinden olan bir zatı bile böyle düşündürtüyor. Hüsrev Hocanın bu sözünü iyi anlamak
gerekir. Çünkü Hüsrev Hoca Kur’an öğretiminin
yasak olduğu dönemde, camide içerden kapıyı
kilitleyip, kapıya da bir nöbetçi dikerek Kur’an
öğreten ve bu yüzden de başına türlü türlü işler gelen bir zattır. Yani bu zatın Allah’tan başka
18 Ocak 1997 tarihli Zaman Gazetesinde Ahmet Özer Bey, Mahmut Bayram Hocayı
şöyle anlatıyor: “Yıkılış asrının insanı oldu. Tamire ihlasla ve muhabbetle koştu. Kış ağır
geçti, öldürücü fırtınaların ortasında kaldı. İnayetle nazarını dikti ve inayet gördü. Bir tek
çiçeğe bile tahammülü olmayan öldürücü ve yok edici mevsimleri arşınladı.”
Nisan
67
kimseden korkusu yoktur, fakat gel gör ki bu
okulların selametini düşünmektedir.
Kur’an’ı Türkçe harflerle öğrettiler
Altınoluk Dergisi’ndeki bu mülakatta Mahmut
Bayram Hoca İmam hatiplerin açılmasında en çok
katkısı olan isimlerden birinin Celalettin Ökten olduğunu, diğerinin de dönemin efsane Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri olduğunu söylüyor. Bu mülakatta İmam
Hatip Liselerinin açılma sürecindeki şöyle bir olaya
da yer veriliyor. Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri dindar
ve iyi bir insan olarak bu okulların açılmasına yürekten destek veriyor ancak dönemin Cumhurbaşkanı
bu okulların açılması için Kur’an derslerinin Türkçe
harflerle verilmesini şart koşuyor. Talim Terbiye Kurulu’ndan okulların açılması ve Kur’an derslerinin
Türkçe olması geçiyor. Ancak kurucu müdür Celalettin Ökten tarafından bu hiçbir zaman uygulanmıyor.
Ne zaman ki Celalettin Bey müdürlüğü bir başkasına
devrediyor o zaman Türkçe Kur’an eğitimi yeniden
gündeme geliyor. Yeni müdür bu isteğini Kur’an hocası Mahmut Bayram Hocaya iletiyor. Mahmut Bayram Hoca: “Ben okuduğum Kur’an’a inanmış
bir insanım, bir değil bin tane karar olsa da
ben Kur’an’ı yeni harflerle okutmam” diyerek
net bir tavır takınıyor. Ali Rıza Sağman ve Hüseyin
Karagöz isimli adamlar ise bir süre Kur’an’ı yeni harflerle okutuyorlar.
Altınoluk Dergisi’nde yapılan bu mülakatta son
olarak Mahmut Bayram Hocanın şu sözlerine yer
veriliyor: “Bu millete hukuk şuuru vermek lazım. kimin hukukunu yaşadığını anlatmak lazım. Namazla oruçla beraber kimin hukukunu
yaşadığını anlatmamız lazım.”
Mahir İz’in ayağını nasıl kaydırdılar?
Kitapta üçüncü olarak 1995 Ensar Vakfı Bülteninde yayınlanan Abdullah Emin Çimen Bey’in Mahmut Bayram Hoca ile yaptığı mülakata yer verilmiş…
Bu mülakatta Mahmut Bayram Hoca meslektaşı Ma-
hir İz Bey hakkında şu önemli bilgileri veriyor: “Çok
samimi bir Müslümandı Allah rahmet eylesin.
Talebe yetiştirmek için çok uğraşırdı. Her vakit
talebelerle otururdu. Talebeler evinde toplanırlardı. Talebe okuturdu. Talebeler de onu çok
severdi. Hoca samimi bir insandı. Çok dürüst,
çok iyiydi. Onun döneminde mektep huzur
içindeydi. Fakat bazı kişiler onu okulda rahatsız ettiler, onu çekemediler. Telefonla onu görevden aldılar. Gündüz (Şevket) diye biri vardı.
Daha sonra orada müdür oldu. Mahir İz Bey’in
ayrılmasında büyük menfi tesiri oldu. Mahir
Bey bu sebeple okuldan ayrılırken Allahaısmarladık bile demedi.”
Celal Bayar camide çocuk
görünce ne yapmış?
Bu mülakatta bir önemli bölüm daha var ki o
da dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile ilgili... Bakın Mahmut Bayram Hoca ne anlatıyor: “İmam Hatip Okulunda iken İzhar, Kafiye
ve Katru’n- neda gibi klasik Arapça kitapları
okutuyordum. O zamanın Cumhurbaşkanı Celal Bayar Edirnekapı’da elli altmış çocuk görmüş. Bağırmış çağırmış ve çocukları da dağıtmış. Hemen bana haber geldi; hocam işler
kötü, Arapça okutmayın, tedbir alın. Ben de
buna karşı çıktım Celal Bayar bile gelse bu
Arapça kitaplarını okutmaya devam edeceğim.
Beni korkutmayın, ben hırsızlık yapmıyorum
dedim.”
Ahmet Davutoğlu talebesiydi
Mahmut Bayram Hoca için hazırlanan kitapçık
vefatından sonra hakkında yazılan yazılarla devam
ediyor. İlk makale bir dönem talebesi olan Ahmet
Davutoğlu Bey’e ait. Ahmet Davutoğlu 19 Ocak
1997’de Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde şöyle
anlatıyor: “Mahmut Bayram Hocamızı ilk olarak lise çağlarında klasik usulle İslami ilimler
eğitimi yapmak üzere harekete geçtiğimiz bir
“Cenab-ı bana Kur’an-ı Kerim’ini insanlara okutmayı meslek olarak nasip etti’
derdi rahmetli Mahmut Bayram Hocaefendi. Allah’ın Kitab’ını öğretmeyi mesleklerin
en büyüğü en ulvisi bellemiş ömrü boyunca bu hizmetten bir an bile ayrılmadan Allah
huzuruna çıkmış bir mübarek insandı.”
68
Nisan
grup arkadaşla birlikte tanımıştık. Arapça ve
İslami ilimler okuma talebimizi hemen kabul
etmiş ve bizi mütevazi ama mana ve ihlas yüklü Kızılminare Cami’nin üst katında kara tahta
ile sınıf haline getirilmiş dar odasına almıştı.
Her derse büyük bir aşk ve aceleci tavırla gelir,
tahtayı dirseğini bükerek bir silgi haline getirdiği ceketinin kolu ile siler ve güzel bir hat ile
besmele yazardı. Bazen dersten sonra kendisinin devlethane olarak adlandırdığı evine geçer
sohbet ederdik.”
lara okutmayı meslek olarak nasip etti’ derdi
rahmetli Mahmut Bayram Hocaefendi. Allah’ın
Kitab’ını öğretmeyi mesleklerin en büyüğü en
ulvisi bellemiş ömrü boyunca bu hizmetten bir
an bile ayrılmadan Allah huzuruna çıkmış bir
mübarek insandı.”
Hiç boş durmazdı
Sadık Kemal 27 Ocak 1997 tarihli Yeni Şafak
Gazetesindeki köşesinde Mahmut Bayram Hocayı şöyle anlatıyor: “Onun hiç boş vakti yoktu.
Ne okulda, ne imamlık yaptığı camide, ne de
Ahmet Taşgetiren vefatına not düştü
evinde boş kalmazdı. Mutlaka her yerde öğrencilerle meşgul olurAhmet Taşgetiren Bey
du. Aynı konuyu aynı
17 Ocak 1997 tarihinde
heyecanla defalarca anYeni Şafak gazetesindeki
latmaktan usanmazdı.
köşesinde Mahmut BaySıra
Mahmut
Hocaya
gelince
Bazen kızınca gözlüram Hocayı şöyle anlatıyor:
ona
da
bir
pardösü
uzatıldı
ve
teklif
ğünü burnunun ucuna
“Mahmut Bayram Hoca
kadar
indirir, kaşlarını
ile Altınoluk Dergisi
tekrarlandı. Fakat Mahmut Hoca
kaldırır ve gözlüğünün
için 1987’de bir sohonların bu talebini reddetti.”
üstünden babacan bir
bet yapmıştık. O bize
şefkatle bakardı. Biraz
öğrencilerinin
dersini
daha kızacak olsa gözaksatmamak için kızılüğünü
fırlatıp atardı.”
nın cenazesini bekleten
Hüsrev Hocayı anlatmıştı. Kendisi de silgi olmazsa ceketinin kolunu
tutup tahtayı silen, evinin ekmeğinden kesip
öğrenciye burs bulan, seher vaktinden gecelere kadar şu ülkede bir genç yürekte daha ışık
yakmaya çalışan bir insandı.”
Kış ağır geçti
18 Ocak 1997 tarihli Zaman Gazetesinde Ahmet Özer Bey, Mahmut Bayram Hocayı şöyle anlatıyor: “Yıkılış asrının insanı oldu. Tamire ihlasla
ve muhabbetle koştu. Kış ağır geçti, öldürücü
fırtınaların ortasında kaldı. İnayetle nazarını
dikti ve inayet gördü. Bir tek çiçeğe bile tahammülü olmayan öldürücü ve yok edici mevsimleri arşınladı.”
19 Ocak 1997 tarihli Türkiye Gazetesinde Ayhan Songar Bey, Mahmut Bayram Hocayı şöyle anlatıyor: “Cenab-ı bana Kur’an-ı Kerim’ini insan-
Nisan
Çarşafa karşıydı bu adamlar
Kitapta ayrıca Prof. Dr. Salih Tuğ’un anlattığı
şu anı dikkatimizi çekiyor: 1960 ihtilalinden sonra İstanbul’a Refik Tulga adlı bir general vali
olarak atanmış idi. İstanbul’daki bütün müftüleri ve imamları vilayet binasında topladı.
Kararları şu idi. İstanbul’daki bütün çarşaflı
kadınların çarşaflarını çıkartmak ve yerine
kendi tespit ettikleri pardösüleri ve başörtülerini giydirmek. Mahmut Hoca da bu toplantıya çağırılan imamlardan biriydi. Askeri
görevli her davetliye birer pardösü ve başörtüsü takdim etti ve çarşaflarının bir şekilde
çıkarılacağını yerine pardösü giyileceğini bunun için de ilk önce imam ve müftülerin eşlerinden başlanacağını anlattı. Sıra Mahmut
Hocaya gelince ona da bir pardösü uzatıldı ve
teklif tekrarlandı. Fakat Mahmut Hoca onların bu talebini reddetti.”
69
Burhan Çocuk
Ezanla Alay Eden Çocuk
Musa KARACA
Arkadaşlar sevgililer sevgilisi peygamber efendimizin dünyaya teşrifleri bu ayda olduğu için her yıl yirmi nisanla başlayan hafta “Kutlu Doğum Haftası” olarak kutlanmaktadır. Peygamber efendimizin doğumu münasebetiyle bu ay O’nu
daha çok anmalı ve efendimiz(s.a.s.)in hayatını daha iyi öğrenmeliyiz. Biz de bu sayımızda peygamber efendimizin çocuklara yaklaşımını sizlerle paylaşmak istedik.
Resûl-i Ekrem Tâif Muhasarasından Cirâne’ye dönüyordu. Namaz vakti gelince müezzin ezan okumaya başladı.
Resûlullah’a karşı büyük bir kin ve düşmanlık besleyen Ebû Mahzûre ile Kureyşli on genç ezan sesini işitince bir yere gizlendiler ve alaylı bir şekilde müezzini taklit ederek yüksek sesle ezan okudular. İçlerinden birinin güzel sesli olduğunu fark eden
Hz. Peygamber, onları yanına çağırttı ve kendilerine birer birer ezan okuttu.
Hz. Peygamber, en son okuyan Ebû Mahzûre’nin sesini çok beğenerek ona ezanı öğretti; daha sonra namaz vakti gelince elini başına koyup alnını okşadı ve ezan okumasını emretti. Ebû Mahzûre bu emri isteksiz bir şekilde yerine getirdikten
sonra Hz. Peygamber ona bir miktar gümüş para verdi ve kendisine dua etti. Gönlü İslâmiyet’e ısınan Ebû Mahzûre orada
müslüman oldu ve Hz. Peygamber’den kendisini Mekke’deki Harem-i şerife müezzin yapmasını istedi.
Hz. Peygamber bu arzusunu kabul etti ve Ebû Mahzûre, Resûl-i Ekrem’in Mekke’den ayrılmasına kadar Kâbe’de
Bilâl-i Habeşî ile birlikte ezan okudu. Ebu Mahzure, ölünceye kadar Mekke’de müezzinliğe devam etti. Kendisinden sonra
Mescid-i Haram müezzinliğini oğlu ve torunları yüzyıllarca devam ettirmişlerdir.
Peygamber efendimiz öyle merhamet ve şefkat sahibiydi ki ezanla dalga geçen bir çocuğu bile azarlamadan, O’na
kızmadan şefkat göstermiş, başını okşamış, yanlışını fark etmesini sağlamıştır. Bu güzel davranışından dolayı önceleri Resûlullah’a büyük bir kin ve düşmanlık besleyen Ebu Mahzûre’nin bu duyguları değişmiş, o duyguların yerini büyük bir sevgi
ve saygı almıştır. Öyle ki Ebu Mahzure, Resulullah’ın alnını okşadığı için alnına düşen saçlarını saygısından
dolayı hayatı boyunca hiç kesmemiştir.
Bil Bakalım Neden?
Bir gün anne, baba ve çocukları pikniğe gitmiş, evde hizmetçileri kalmış ve hizmetçi kapının anahtarını
halının altına koymuş. Kapıya da “Anahtar halının altında” diye not asmış, hırsız gelmiş kapıyı açamamış, neden?
Bülbülü altın kafese koymuşlar ne demiş?
İstanbul’un en karanlık semti hangisidir?
Tarlada biter, makine diker, sabah kalkınca yüzümü öper.
Beşi 5 kuruştan 5 yumurta kaç kuruş eder?
Cevaplar:*Hırsızın okuma yazması yokmuş.* Kaç ayar *Karaköy * Havlu *5 Kuruş
Unutkan Enes
Enes bin Malik, on yaşından yirmi yaşına kadar Hz. Muhammed’in hizmetinde bulunan, günlük işlerine yardım eden zeki bir çocuktur. Çocukluğu peygamberimiz(s.a.v.)in yanında geçen Enes’in peygamberimizle ilgili birçok
hatırası vardır.
Kendi anlatımıyla, Hz. Muhammed beni çarşıdan bir şey
almaya gönderirdi. Ben sokakta oynayan çocukları görünce onlarla oyuna dalardım ve ne alacağımı unuturdum. Sonra sus pus
O’nun huzuruna gelirdim. Peygamber efendimiz(s.a.v.) beni böyle mahçup ve ürkek görünce ‘’Ne yapsın Enes, O’nun elinde
bir şey yok ki, ona yapacağı işi Allah unutturuyor .” der
ve gönlümü alırdı.
Yine günlerden bir gün Efendimiz (s.a.v) Enes’i bir işe
göndermiş. Enes kendi içinden “Allah’a and olsun ki bu işe
gitmeyeceğim.” demiş. Sonra pişman olup bu kararından vazgeçmiş. Efendimiz(s.a.v.)in istediği işi yapmak için yola koyulmuş
fakat sokakta oynayan çocuklarla karşılaşınca gideceği işi unutup
oyuna dalmış, bir süre sonra bir el onu ensesinden yakalamış.
Enes Arkasına dönünce karşısında Hz. Muhammed’i görmüş,
Peygamberimiz gülümseyerek: “Enesciğim! Gönderdiğim
yere gittin mi?” diye sormuş.
Enes: “Evet, ey Allah’ın Elçisi! Şimdi oraya gidiyordum.” demiş. Hz. Muhammed hiçbir şey söylemeden gülümsemeye devam etmiş.
Enes yaşlandığında efendimiz(s.a.v.)in yanında geçirdiği o tatlı yılları şöyle hatırlarmış: “Küçük yaşta peygamber efendimiz(s.a.v)in yanına girdim ve tam on sene hizmetinde bulundum. Bana bir defa olsun kızmadı, beni bir
defa olsun dövmedi. Yaptığım bir hatadan dolayı “Niçin bunu yaptın?” veya ihmal ettiğim, yapmadığım bir işten
dolayı “Niçin bunu yapmadın?” diye azarlamadı. Yüzüme karşı yüzünü hiç somurtmadı. Ahlakın zirvesinde olan
Nebi, salât ve selam sana olsun.
Yemeğin Buğusu Paranın Sesi
Nasreddin Hoca Akşehir’de kadılık vazifesini yürütürken karşısına iki adam çıkmış. Birisi öteden beri cimriliği ile
tanınmış bir aşçı, diğeri de boynu bükük bir fakir.
Aşçı: Hocam demiş, ben bu adamdan davacıyım. Dükkânın önünde fasulye pişiriyordum. Tencerenin kenarından
buğusu çıkıyordu yemeğin. Bu adam elinde ekmekle geldi. Kopardığı lokmaları yemeğin buğusuna tutup başladı atıştırmaya. Nihayet koca bir ekmeği bitirdi. Ondan fasulye buğusunun parasını
istedim, vermedi.
Nasreddin Hoca anlatılanları dikkatlice dinledikten sonra fakire dönüp: Doğru mu bunlar? diye sormuş.
- Evet, demiş fakir adam.
- Öyleyse para kesesini çıkar bakalım. Zavallı fakir kadı efendiye karşı
gelememiş. İçinde üç beş akçe bulunan para kesesini Hoca’ ya uzatmış.
Bu sefer hoca aşçıyı yanına çağırmış. Keseyi kulağına yaklaştırarak
şıngırdatmaya başlamış. Sonra da: Haydi demiş aldın işte alacağını.
Aşçı: Nasıl olur? diye şaşkınlığını belli etmiş. Paramı vermediniz henüz.
Hoca: Fazla uzatma, yemeğin buğusunu satan paranın da sesini alır
elbet!
Author
Document
Category
Uncategorized
Views
1
File Size
12 816 KB
Tags
1/--pages
Report inappropriate content