Hafta 9 Hâkim ve el-Mahkûm Fîh Prof. Dr. H. Mehmet

Hafta
9
Hâkim ve el-Mahkûm Fîh
Prof. Dr. H. Mehmet GÜNAY
9
ÜN TE
Hâkim ve el-Mahkûm Fîh
NDEK LER
9.1. HÜKMÜN KAYNA I: HAK M
9.1.1. Hâkim Kavram
9.1.2. Hazr ve bâha
9.1.3. Hüsün ve Kubuh
9.1.4. âri’ Olarak Hz. Peygamber
9.2. HÜKME KONU OLAN F LLER: el-MAHKÛM FÎH
9.2.1. el-Mahkûm Fîh’in Tan
9.2.2. Mahkûm Fîh’in artlar
9.2.3. Me akkatli ler
9.2.3.1. Me akkatin Türleri
9.2.4. Mahkûm Fîh’in K mlar
9.2.4.1. Allah Hakk -Kul Hakk Ay
9.2.4.2. Halis Allah Haklar
9.2.4.2.1. Kavram ve Tan m
9.2.4.2.2. Allah Hakk
nS
flamas
9.2.4.2.3. Allah Hakk
n Hükümleri ve Genel Özellikleri
9.2.4.3. Halis Kul Haklar
9.2.4.3.1.Kavram ve Tan m
9.2.4.3.2. S
flamas ve Özellikleri
9.2.4.4. Karma Haklar
9.2.4.4.1. Allah Hakk
9.2.4.4.2. Kul Hakk
n A r Bast
n A r Bast
2
Haklar
Haklar
HEDEFLER
Bu üniteyi çal
ktan sonra;
h usulünde “hâkim” ve “ âri’” kavramlar
tan mlayabilecek,
h usulünde “Hazr ve baha”, “Hüsün ve Kubuh”la ilgili görü leri k saca
aç klayabilecek,
h usulünde el-Mahkûm fîh kavram
gösterebilecek,
El-Mahkûm fîh’in artlar
tan mlay p k mlar
s ralayabilecek,
Allah hakk -kul hakk ve karma haklar kapsam na giren hükümleri
birbirinden ay rt edebileceksiniz.
ÖNER LER
Bu üniteyi daha iyi kavrayabilmek için okumaya ba lamadan önce;
• Ça da dönemde yaz lm bir kelam eserinden “hazr ve ibaha” ile “husun ve
kubuh” konular okuyunuz.
• Ça da dönemde yaz lm bir f
fîh (bih)” konular okuyunuz.
h usulü eserinden “hakim” ve “el-Mahkûm
• Metinde geçen terimler ve konular hakk nda geni bilgi ve literatür için
Diyanet slam Ansiklopedisi’nin ilgili maddelerine ba vurunuz.
Hakim ve el-Mahkum Fîh
9.1. HÜKMÜN KAYNA I: HAK M
9.1.1. Hâkim Kavram
Hakim sözlükte “hüküm veren, yönetici, kad ” gibi anlamlara gelir. F h usulünde ise
“hükmün sâd r oldu u kaynak ve hükmün kökeni” manas nda kullan r. F h usulünde
kaynak kavram iki anlamda kullan r:
a) Kaynak kavram “bir eyin ilk ç kt yer” anlam nda kullan ld zaman bununla
er’î hükümlerin nereden ç kar ld ve dayana
n ne oldu u kastedilir. Bu anlamda f h
usulünde “delil” kelimesi kullan r. er’î hükümlerin dayana
te kil eden Kur’an,
Sünnet ve di er kaynaklara da “edilletü’l-ahkâm” (hükümlerin delilleri) veya “mesâdirü’lahkâm” (hükümlerin kaynaklar ) denilmektedir.
b) Kaynak kavram er’î hükümlerin kökeni/men ei anlam nda da kullan lmaktad r ki,
bununla, hüküm/kanun koyucu ( âri’) kastedilmektedir. Bu anlamda âri’ yani er’î
hükümlerin kayna Allah’ n iradesi olup, Kur’an, Sünnet ve di er kaynaklar da Allah’ n
iradesine götüren delil ve araçlar konumundad r.
3
Fakihler, “ er’î hükümlerin yarat kayna (men ei/kökeni)” anlam nda tek hâkimin
Allah ve O’nun ilâhî iradesi oldu unda ve bu anlamda akl n ba ms zl bulunmad nda
görü birli i etmi lerdir. F hta yerle ik hale gelen “Hüküm vermek ancak Allah’ n
hakk r” eklindeki kural da, “Hüküm ancak Allah’ nd r: O hakk anlat r ve O do ru
hüküm verenlerin en hay rl
r” (el-Enâm 6/57) âyetinden ç kar lm r.
Bütün usulcüler er’î hükümlere ula man n esas yolunun er’î deliller oldu unda görü
birli i içindedir. Bununla birlikte slâm âlimleri, bu hükümlerin peygamberler ve ilâhî
kitaplar olmadan tek ba na insan akl yla bilinip bilinemeyece i konusunda farkl görü lere
sahip olmu lard r. Bu konu özellikle E ’arî ve Mutezilî usulcüler aras nda yo un
tart malara yol açm r. Tart ma esas itibariyle birbiriyle ili kili iki mesele etraf nda
yo unla
r. Birincisi, er’in/dini bildirimin gelmesinden önce mükelleflerin fiillerinin
bir hükmünün bulunup bulunmad , varsa bunun ne oldu u (hazr ve ibaha), ikincisi ise
er’in gelmesinden sonra akl n, er’î hükme ula man n bir yolu olup olamayaca (hüsün
ve kubuh) meselesidir. Bunlardan birinde benimsenen yakla
n büyük ölçüde di er
konudaki yakla
da belirledi i söylenebilir.
Bu meseleler esasen kelam ilminin konusudur. Ancak konunun akl n er’î hükme
ula man n bir yolu olup olmamas yönüyle f h usulünü de ilgilendiren bir boyutu vard r.
da bu meselelere ili kin görü ler k saca aç klanacakt r.
9.1.2. Hazr ve bâha
“Hazr” yasaklama, “ibâha” ise mubah ve serbest b rakma anlam ndad r. Bu meselede
usulcülere ait iki temel yakla m vard r:
1)E ’arî usulcülerin ço unlu u ve Zahirîler, er’ (dini bildirim) gelmeden önce “hazr”
veya “ibâha” eklinde bir hükmün bulunmad
görü ündedirler. Çünkü er’î hükmün
varl zorunlu olarak hitaba ba
r. Hitap bulunmad nda hükümden söz edilemez ve
bunlarla ilgili mubah ya da haram de erlendirmesi yap lamaz. Zira mubah, bir mubah
lan , haram da bir yasaklayan gerektirir. Burada ise ne mubah k lan ne de yasaklayan
vard r. er’î hüküm, fiil ya da nesnelerin zatî vasf olmad
için er’/dini bildirim
geldikten sonra da ak l taraf ndan bilinemez. Dolay yla bu yakla ma göre akl n,
kendisine yönelen hitab anlama d nda bir fonksiyonu yoktur.
Bu görü sahipleri bu anlay tan hareketle u sonuca ula
lard r: Peygamberlerin
gönderilmesinden önce insanlar n fiilleri hakk nda Allah Teala’n n hükmü yoktur. Allah
insanlara hükümlerini tebli etmek üzere elçi göndermedikçe, onlara hiçbir ey vacip veya
haram olmaz. Buna göre fetret ehli yani bir peygamberin gönderilmesinden sonra ve daha
sonraki peygamberin gönderilmesinden önce ya am ki iler ile ücra yerlerde ya ad klar
için Hz. Peygamber’in ça
kendilerine ula mam olanlar bak ndan yükümlülük,
sorumluluk, sevap ve ceza söz konusu de ildir.
2) Mu’tezile ile Kerhî ve Cessâs gibi Irakl Hanefi usulcüler ve Kelvezânî gibi baz
Hanbelî usulcüler er’/dini bildirim gelmeden önce fiillerin ibâha üzere oldu u
kanaatindedirler. Bu alimlere göre er’ gelmezden önce fiillerin hükmünün mubah olmas ,
bu fiillerin dünyevî ya da uhrevî bir zarar içermeyen menfaat olmas sebebiyledir ve ak l
4
böyle bir menfaatin elde edilmesini gerektirir. Aksi takdirde bunun yarat lmas abes bir ey
olur. Bu ise Allah için caiz de ildir. Dolay yla bu tür fiillerin hükmünün mubah olmas
gerekir. bâha görü ü ve buna ba olarak “hüsün ve kubuh”un aklî oldu u görü ü, esasen
fiillerin ak l aç ndan vacip, haram ve mubah eklinde bir hükmünün bulundu u
dü üncesine dayan r. Bu dü ünceye göre er’in ak l taraf ndan vacip ya da haram olarak
görülen fiillerin hükmünü de tirmesi kesinlikle söz konusu de ildir. er’in getirmi
oldu u emir ve yasaklar, sadece akl n hükmünü peki tirir. Bunlardan er’in hükmünü
de tirdi i k m ise aklen mubah olanlard r. ayet er’, bir de iklikte bulunmam sa
hüküm, fayda ve zarar ölçüsüne göre akl n gerektirdi i hüküm üzere kal r. u var ki, bu
görü sahiplerine göre ak l, er’den ba ms z ve onun kar nda ikinci bir yol de ildir.
Ak l, ancak bütün k mlar yla birlikte er’î delil ve emareler ara
ld ktan/tüketildikten
sonra kendisine ba vurulabilecek bir yoldur. Ne var ki, k smî de olsa er’î hükümlere
ula mada akla kap aralad
için bu görü , özellikle E ’ariler taraf ndan a r ele tiriye
ram r.
Hanefilerin bu konuda mezhebin bask n görü ü olarak hangi anlay benimsedi i
konusunda farkl de erlendirmeler mevcuttur. Semerkandî’ye göre, Hanefiler hazr ve ibaha
konusunda bir hükmün bilinmedi i ve tevakkuf etmek gerekti i görü ünü
benimsemi lerdir. Bu alime göre bu konuda Hanefilerin E ’arilerden ayr ld nokta udur.
’arilere göre, bu konuda kesinlikle bir hüküm yok iken, Hanefilere göre bu konuda Allah
kat nda bir hüküm var ama bu hükmün ne oldu u bilinmemektedir. bn Emîru’l-Hâcc ise
Hanefîlerin ço unlu unun ibaha görü ünde oldu unu söylemekte, fakat bunun özellikle
Irakl Hanefiler için geçerli oldu unu belirtmektedir.
Hanefilerdeki bu görü farkl
n muhtemel sebebi olarak u yorum yap lmaktad r:
Debûsî’den sonra gelen Hanefi usulcüleri, akl n rolü konusunda gerek E ’arîlerden gerekse
Mu’tezile ve onlar n yakla
benimseyen Kerhî ve Cessâs gibi Irakl Hanefi
usulcülerden farkl bir yakla m benimsemi lerdir. Bu usulcüler bu meselede önceki iki
yakla
uzla
bir tutum sergilemi lerdir. Bir taraftan Mu’tezile’ye kar akl n er’î
konularda belirleyici (mûcib) de il, tan
(muarrif) oldu unu savunurken, di er taraftan
akl n hiçbir rolünün bulunmad
ileri süren E ’arilere kar akl n belli ölçüde muteber
oldu unu ortaya koymu lard r. Baz ça da çal malarda bu yakla
n temelinde,
Debûsî’den sonra gelen Serahsî, Pezdevî ve Semerkandî gibi Hanefi usulcülerin, Mu’tezilî
ilimleri ile tan nan Kerhî ve Cessâs gibi Irakl Hanefiler sebebiyle Hanefilere yöneltilen
suçlamalar bertaraf etme ve Hanefilerin dü üncelerini Mu’tezilî fikirlerden ar nd rma
dü üncelerinin yatt belirtilmektedir.
9.1.3. Hüsün ve Kubuh
Hüsün (hüsn) sözlükte “güzel olmak, güzellik, ra bet edilen, sevilen” anlam ndad r.
Kar
olan kubuh (kubh) ise “çirkin olmak, çirkinlik, nefret edilen ey” mânas ndad r.
Dini literatürde hüsün ve kubuh meselesi, hem mahiyeti hem de akl n iyilik ve kötülü ü
idrak etmedeki yetkisi ve kapasitesi aç ndan inceleme konusu olmu tur. Âlimlerin bu
husustaki görü lerini üç noktada toplamak mümkündür.
5
1) E ’arîler, Selefîler ve baz Hanefî usulcülere göre hüsün ve kubuh er’îdir. Allah’ n
kitaplar ve peygamberleri olmadan ilahi kökenli hükümleri akl n bilmesine imkan yoktur.
Bir eyin iyi veya kötü oldu u ancak er’in tespit ve tayininden sonra bilinebilir. Çünkü
iyilik veya kötülük bir fiilin mahiyetine ve özüne ait bir vas f olmay p; fiil, din taraf ndan
insanlara emredilmesi veya yasaklanmas yla iyilik veya kötülük vasf kazan r. u halde
bir fiil Allah taraf ndan emredildi i için iyi, yasakland için kötüdür. Yoksa bir fiil iyi
oldu u için emredilmi , kötü oldu u için de yasaklanm de ildir. âri’in buyruk ve
yasa ndan önce fiilin hüsün veya kubuhu yoktur. Fiiller hüsün veya kubuh özelli ini
âri’in buyruk ve yasa ndan al r. Bu âlimler dinî sorumlulu un ilâhî buyruklarla sabit
oldu unu ileri sürmü , insan n ak l gücünü kullanarak iyilik ve kötülü ü bilip ona göre
davranmakla yükümlü tutulamayaca
kabul etmi lerdir.
“Hüsün ve kubuh”un er’î oldu unu savunanlara göre hangi anlamda kullan rsa
kullan ls n ilke olarak hüsün ve kubuh bir fiilin zatî bir özelli i ve de mez bir vasf
de ildir, aksine bu de erler izafî olup artlara, ki ilere, amaçlara ve anlay lara göre
de ir. Mesela adam öldürmenin bizatihi çirkinli i olmay p, maksat ve artlara göre
hükmü de ir. Yalan da böyledir. Bir peygamberin yerini zalimden gizlemek için yap lan
yalan çirkin say lmaz. Yine herhangi bir i bir ki inin amac na ve yarat
na uygun
dü erken, bir ba kas na ayk gelebilir. Bir k m ak llar baz fiilleri güzel bulurken, di er
ak llar ayn fiilleri çirkin görür. Hatta ayn ki inin akl bile bir fiil hakk nda farkl
zamanlarda de ik hükümler verebilir. Ayr ca akl n hükmünde heva ve heves gibi ba ka
faktörler de etkili olabilir. Bu sebeple aklen iyi veya kötü kabul edilen eylerin Allah
nezdinde de öyle oldu unu söylemek mümkün de ildir. Bu anlay a göre insanlar
aç ndan fiiller ancak emir yahut yasak eklindeki bir hitaptan sonra de er kazan r.
2) Mu’tezile usulcülerine göre ise hüsün ve kubuh aklîdir. Zira iyilik ve kötülük bir
eyin mahiyetine dahil olup onun zatî bir vasf te kil etmektedir. Dolay yla iyilik ve
kötülük de erleri peygamberler ve ilahi kitaplar olmadan tek ba na ak l yürütmeyle
bilinebilir. Ö renme kaynaklar vahiy ile s rl olmay p ak l da bu kaynaklardan biri
olabilir. Hukuki hükümlerin ili kili bulundu u fiillerin bir tak m vas f ve sonuçlar vard r.
Bu vas flara dayanarak ve fiillerin meydana getirece i zarar ve faydalar göz önüne al narak
onlar n iyi veya kötü oldu una ak l ile hükmedilebilir. Bu görü sahiplerine göre Allah bir
bak ma insanlardan ak llar n faydal görüp iyi kabul etti i fiilleri yapmalar , zararl
görüp kötü kabul etti i fiillerden kaç nmalar
istemektedir. Akl n iyi gördü ü fiil
Allah’ n da yap lmas istedi i ve yapanlara sevap ve mükafat vaad etti i fiil, akl n çirkin
gördü ü fiil ise Allah’ n da yap lmas istemedi i ve yapanlar cezaland raca fiildir.
Bu sebeple Mu’tezile’ye göre fetret ehli ve kendilerine peygamberin ça
ula mam
kimseler iyili ini idrak ettikleri fiilleri yapmak ve kötülü ünü idrak ettikleri fiilleri terk
etmekle yükümlüdürler. Birincileri yapmalar ndan dolay dünyada övülür, ahirette ecrini
görürler. kincileri yapmamalar ndan ötürü de dünyada kötülenir, ahirette de cezaya
çarpt rlar. Ancak Mu’tezile’ye göre bunlar akl n hüsün ve kubuhunu kavrayabildi i
hükümlerle ilgilidir. Akl n hüsün ve kubuhunu kavrayamad
namaz, oruç, hac gibi
ibadetler konusunda ise bunlar n hükümlerini ö renmek için âri’in emir ve yasaklar na
6
ba vurmak gerekir, bu tür fiillerin hüsün ve kubuhunu aç a ç karan sadece âri’in emir ve
nehiyleridir.
Mu’tezile mezhebinin be prensibinden biri olan adalet, bir yandan insana irade
hürriyetini tan may , öte yandan bu hürriyetini iyilik yönünde kullanabilmesi için insan n
iyi olan kötü olandan ay rabilme yetene i olarak ak l gücüne sahip bulunmay gerektirir.
Mu’tezile âlimleri, bu konuya verdikleri büyük önem dolay yla kelâmc lar n rasyonalist
kesimi olarak tan nm lard r. Bütün Mu’tezile kelâmc lar , vahyin haber verdi i bilgilerin
do rulu una kesin olarak inanmakla birlikte kural olarak insanlar n mükellefiyetlerine dair
bilgilerin aklî bilgiler oldu unu kabul etmi lerdir.
Bu kabulden ilk bak ta bu görü sahiplerinin akl iyi ve kötü konusunda hakim
sayd klar ve Allah’ n yegane hüküm koyucu vasf tart mal hale getirdikleri sonucu
kmaktad r. Hatta baz usulcüler bu sebeple Mu’tezile’ye göre akl n mûcip oldu u, yani
akl n iyi veya kötü gördü ü eyi emretmek veya yasaklaman n Allah için vacip oldu u
iddias nda bulunmu lard r. Fakat bu iddia bir çok Ehl-i sünnet alimince do ru bulunmad
gibi bizzat baz Mu’tezile alimleri taraf ndan da reddedilmi tir. Nitekim Ehl-i sünnet
usulcülerinin önemli bir k sm , Mu’tezile’nin bu konudaki görü ünü aktar rken
Mu’tezile’ye göre akl n hakim de il müdrik ve ke fedici oldu unu belirterek daha
yumu ak bir ifade kullanm lard r. Bu konuya ili kin de erlendirmelerde Mu’tezile’nin bu
görü ünün u ekilde anla lmas gerekti i vurgulanmaktad r: Mu’tezile’nin bu konuda
akla a rl k vermesi, akl n idrakinin Allah için ba lay oldu u eklinde de il, iyili i
bilinen fiilin emredilmi , kötülü ü bilinen fiilin de yasaklanm bulundu unu Allah’ n
hükmü olarak görmek gerekti i, fiillerin iyilik ve kötülü ünün ak l ile bilinebilece i
tarz ndad r. Nitekim Mu’tezile literatüründe yer alan ifadelerden köken anlam nda hüküm
kayna
n sadece ilahi oldu u, akla tan nan rolün bu ilahi hükümlerin bilinmesi konusuyla
ilgili bulundu u, hatta bu konuda bile akla s r kondu u anla lmaktad r.
3) Mâtürîdî/Hanefîlerin ço unlu u ile Selefiyye’ye mensup baz âlimler ise iyilik ve
kötülük de erlerinin ak lla ili kisi konusunda orta yollu bir anlay a sahip bulunmu lard r.
Onlara göre hüsün ve kubuh k smen aklî, k smen de er’îdir. nsana ait fiillerin baz
vas flar n iyilik ve kötülü ü gerektirecek birtak m sonuçlar vard r ve ak l bu özellik ve
sonuçlara dayanarak bir i in iyi veya kötü (güzel veya çirkin) olmas na hükmedebilir. Bu
durumda selim ak llar n kötü gördü ü fiillerin büyük ço unlu u din taraf ndan da kötü, iyi
gördü ü fiillerin büyük ço unlu u din taraf ndan iyi kabul edilmi tir.
Bu görü sahipleri bu noktaya kadar Mu’tezile ile ayn kanaati payla maktad rlar. Fakat
onlar mükelleflere ait fiillerle ilgili ilâhî hükümlerin zorunlu olarak bu fiillerdeki akl n
kavrad iyilik ve çirkinli e ba lanmas
art ko mazlar. Bir fiilin akl n kavray na göre
iyi olmas her zaman dinin onu emretmesini veya akl n kavray na göre kötü olmas dinin
onu yasaklamas gerektirmez. Bu konuda ba vuru mercii dindir. Akl n iyili ini kavrad
fiili dilerse emretme veya buna izin verme, yine akl n kötülü ünü kavrad fiili dilerse
yasaklama yetkisi dini koyana ( âri’e) aittir. Ak l dinen muteber bir delile dayanmaks n
kendi ba na vücûb, hurmet v.b. hükümler koyamaz. Zira ak l ne kadar kâmil olursa olsun
rl ve eksik olup her zaman hata ihtimali vard r. Yine ak l, ki isel arzu, özlem, h rs gibi
7
be eri özelliklerin bask alt ndad r. Ayr ca baz fiiller ak l ile idrak edilemez. Dolay yla
ilâhî hükümlerle akl n iyilik veya çirkinli ini kavrad
fiil aras nda zorunlu bir ili ki
yoktur. Bu sebeple onlara göre ak l hukukî hükümlere kaynak te kil etmede yeterli
olmay p peygamberlerin ve ilâhî kitaplar n bulunmas halinde er’î hükümlerin kayna bu
kitaplar ve peygamberler olacakt r.
Bu kelâm tart malar n pratik sonucu, peygamberlerin daveti ve Allah’ n eriat
kendilerine ula mayan insanlar n dinî ve hukukî sorumluluklar konusunda ortaya
kmaktad r. Mu’tezile’ye göre bu insanlar her türlü fiillerinden dolay sorumlu, E ’arî ve
Mâtürîdîler’e göre ise sorumlu de ildir. Ancak Mâtürîdîler, bunlar n yaln zca Allah’
tan ma ve bulma sorumlulu u ta klar belirtmi lerdir.
9.1.4. âri’ Olarak Hz. Peygamber
âri’ terimi mecazen Hz Peygamber için de kullan lm r. slam inanc na göre Hz.
Peygamber’in haram k ld dinde haram, helal k ld da helaldir. Bunu aç kça ifade eden
ayetlerden birkaç öyledir:
“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahret gününe inanmayan, Allah ve
Resulü’nün haram k ld
haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen
kimselerle, slam’ n hakimiyetini kabul ederek elleriyle cizye verinceye kadar sava n.”
(et-Tevbe 9/29)
te o peygamber onlara iyili i emreder, onlar kötülükten meneder, onlara temiz
eyleri helal, pis eyleri haram k lar.” (el-A’râf 7/157)
Ancak bu durum dinde müstakil iki âri’, yani hüküm koyucu bulunmas anlam na
gelmemektedir. Allah Resulü taraf ndan konulan hükümler a
daki ayet ve hadislerde de
aç kça belirtildi i gibi Kur’an’a ve dolay yla tek ve gerçek âri’ olan Allah’ n iradesine
tabi ve onun kontrolünde olan bir te ri faaliyetidir.
“O arzusuna göre konu maz, onun bildirdikleri vahyedilenden ba kas de ildir.” (enNecm 53/3-4)
“Ben ancak Allah’ n kitab nda helal k ld
eyi helal k lar m ve yine ancak allah’ n
kitab nda haram k ld
eyleri haram k lar m.” (Müttaki el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, I, 195196)
9.2. HÜKME KONU OLAN F LLER: el-MAHKÛM FÎH
9.2.1. el-Mahkûm Fîh’in Tan
slam hukukunda er’i hükümlerin konusu ve ili kili bulundu u fiil veya durumlara elMahkum bih veya el-Mahkum fîh ad verilir. En k sa ifadesiyle mahkum fîh, hükmün
konusudur. Bilindi i gibi hüküm teklifi ve vad’i olmak üzere iki k sma ayr r. Teklifi
hüküm ya bir talep yani bir i in yap lmas veya yap lmamas istemek ya da tahyîr yani
bir i i yap p yapmamakta serbest b rakmakt r. Vad’î hüküm ise ba ka hükümlerle sebep,
art veya mani gibi ba lant lar sa layan hüküm demektir. te mahkum fih denince bu
teklîfî, vad’î hükümlerin ilgili bulundu u fiil veya durumlar kastedilmektedir. Mesela,
8
âri’in “namaz k
z” hitab nda bir talep vard r, öyleyse bu teklifî bir hükümdür. te bu
hükmün ili kili bulundu u fiil olan namaz mahkum bih veya mahkum fîh’tir. Mahkum fih
olumlu veya olumsuz bir fiil olabilir. Mesela bir müslüman namaz k lmak, oruç tutmakla
yükümlüdür. Namaz ve oruç mükellefin müsbet fiillerinden birer mahkum fih’tirler. Yine
bir müslüman, yalan söylememekle, h rs zl k yapmamakla yükümlüdür. te h rs zl k
etmemek ve yalan söylememem birer mahkum fih’tir.
Teklifî hükümlerde mahkum fîh, i in ba ndan itibaren mutlaka mükellefin fiilidir.
Vad’î hükümlerde ise mahkum fîh, do rudan mükellefin fiili olabilece i gibi mükellefin
fiili olmamakla birlikte onun fiili ile ba lant olan bir durum da olabilir. Mesela h rs zl a
uygulanan ceza hükmünün sebebi h rs zl k suçudur. Bu, do rudan mükellefin fiilidir. Ö le
namaz n vacip olmas hükmünün sebebi ise güne in bat ya e ilmesi olup bu mükellefin
fiili de ildir; fakat yine de onun fiil ile yani k laca namaz ile ilgilidir.
9.2.2. Mahkûm Fîhin artlar
Bir ki inin dinen ve hukuken bir fiille yükümlü tutulabilmesi için a
gerçekle mesi gerekir:
daki artlar n
1. Fiilin mükellef taraf ndan tam olarak bilinebilmesi gerekir Çünkü teklîf’ten
(mükellefiyet yüklemekten) maksat, mükellefin kendisinden istenen görevi istendi i
ekilde yerine getirmesidir. Bu ekilde bir ifa, ancak mükellefiyete konu olan fiilin tam
anlam yla bilinmesi ile mümkün olur. Bu arta göre meselâ zekât n mahiyeti ve miktar
aç klanmadan zekât ile, namaz n rükünleri, artlar ve nas l k naca gösterilmeden namaz
ile mükellef tutmak sahih olmaz. Kur’an’da anlam aç k nassar yan nda, mücmeller de
vard r. Mükellef mücmellerin Peygamber taraf ndan aç klanmas ndan sonra sorumlu
tutulmu tur. Mesela Kur’an’da “Namaz dosdo ru k
z” ayeti vard r. Bu ayet ile namaz
farz k nm r. Fakat nas l namaz k naca aç klanmam r. Hz. Peygamber “ben
namaz nas l k yorsam, siz de öyle k
z” hadisi ile namaz n nas l k naca
aç klam r. Hac, zekat, oruç gibi ibadetler de böyledir.
Fiil ile ilgili teklifin Allah’tan geldi inin bilinmesi gerekir. Kul, Allah taraf ndan gelen
emirlere uyar, yasaklardan kaç r. Kul bir fiil ile ilgili teklifin Allah’tan sad r oldu unu
Peygamberden ve onun b rakt Kur’an ve Sünnette bulabilir. Kur’an ve Sünnetin nasslar
Arapça oldu u için onlar bu dili bilmeyenler anlayamaz. Fakat, “Bilmiyorsan z, ilim
ehline sorup ö reniniz” ayeti gere ince ki inin bilmedi ini alimlerden sorup ö renmesi
gerekir.
Burada “bilmek”ten maksat, mükellefin, yükümlü oldu u i i bilfiil bilmesi de il, bunu
bilme imkân na sahip olmas , o bilgiyi elde edebilir durumda bulunmas r. Bu ise slam
toplumunda bulunmakla gerçekle mi say r. Çünkü mükellef slam toplumunda ya -ilmî
ehliyeti varsa- bizzat (kaynaklar ndan) ara rarak ya da -buna gücü yetmiyorsa- ilim ehline
sormak suretiyle er’î hükümleri bilme ve ö renme imkân na sahiptir.
O yüzden fakihler, slam toplumunda bulunan ki inin er’î hükümleri bilmemesinin bir
mazeret te kil etmeyece ine hükmetmi lerdir. Böyle bir kural koyman n sebebi udur:
er “teklîf” için, mükellefin yükümlü oldu u i i bilfiil bilmesi art ko ulsa idi, ortada
9
tutarl ve sa lam bir mükellefiyet düzeni kalmaz, hükümleri bilmemeyi mazeret göstermek
için çok geni bir saha aç lm olurdu.
2. Fiilin mükellefin gücü dahilinde olmas , hem yapmaya hem de yapmamaya muktedir
olmas gerekir. Mükellefin güç yetiremeyece i bir fiil ile teklif er’an caiz de ildir.
Kudret bir i i yapabilmesi için insanda bulunmas gereken güç ve kabiliyettir. Allah
insan n kudretine göre teklifte bulunur. Bir kimsenin kudretinin üstünde bir eyle yükümlü
tutulmas na “teklîfu mâ lâ yutâk” denir. nsan kudreti üstünde bir i le mükellef tutmak
caiz de ildir. Ancak kul, Allah’ n emirlerini ifa ederken az çok me akkat çekebilir. Bunun
sonucunda da sevap kazan r. Mesela namaz k lmak oruç tutmak, hac yapmak me akkatli
lerdendir. Fakat kul bunlar eda edebilecek kudrete sahiptir.
Kulun teklifle ilgili bir fiili eda ederken iki çe it kudrete sahip olmas gerekir:
a) Kudret-i mümekkine: Bu, emredilen eyi yapmak için gerekli olan asgari güç ve
kudrettir. Bu kudret her vacibin ör art r. Kendisinde bu kudret bulunmayan kimse ne
namaz gibi bedeni bir ibadetle ne de zekat gibi mali bir ibadetle yükümlü olmaz. Kudret-i
mümekkine ile vacip olan bir ey, bu kudretin ortadan kalmas ndan sonra da zimmette borç
olarak kal r. Mesela namaz bu kudret ile farz olur, sonradan mükelleften namaz k labilme
kudreti yok olsa bile bundan önceki kazaya kalm namazlar, yine zimmetinde bir borç
olarak kal r.
b) Kudret-i müyessire: Bu, emredilen eyi kolayl kla yapabilme gücü veren yüksek
derecedeki kudrettir. Bu tür kudret mali yükümlülüklerin ön art r. Bu güç bulunmay nca
zekat, ö ür gibi mali yükümlülükler do maz. Kudret-i müyessire ile vacip olan bir ey, bu
kudretin ortadan kalkmas halinde zimmetten dü er. Bu vacibin devam için bu kudretin de
devam etmesi gerekir. Çünkü Allah Teala baz vaciplerin yerine getirilmesini böyle
kolayl k verecek bir kudretin varl na ba lam r. Bu kolayl k bulunmay nca bu vücup da
bulunmaz. Bu da Yüce Allah’ n kullar na bir rahmetidir.
Mesela nisaba malik olan bir Müslümana zekat farz olur. Bu zekat, süreci içinde daha
verilmeden nisap telef veya zayi olsa, bu zekat borcu zimmetten dü er.
Bu aç klamalar
nda kudretle ilgili arttan u sonuçlar ç kmaktad r:
Gerek bizatihi gerek ba kas na göre imkâns z olan bir i teklife konu olamaz.
Bizatihi imkans z, akl n varl
tasavvur edemedi i durum demektir. Buna “aklen ve
âdeten müstahîl (imkans z)” denir. ki z tt n birle tirilmesi böyledir. Meselâ ayn ahsa
ayn anda bir i i hem vacip hem haram k lmak; bir eyin ayn anda hem sahih hem fâsid
oldu una hükmetmek böyledir. Ba kas na göre imkans z ise akl n varl
tasavvur
edebilmesine ra men al lm a göre meydana gelmesi mümkün olmayan durum demektir.
Buna “âdeten müstahîl” ad verilir. nsan n âlet olmaks n uçmas , ayaklar olmayan
kimsenin yürümesi, elleri olmayan kimsenin yaz yazmas , gözleri olmayan kimsenin
görmesi, tohumsuz ekin ç kmas , çal madan ba armak, yiyip içmeden doymak gibi. te
aklen veya âdeten meydana gelmesi mümkün olmayan bütün bu ve benzeri durumlar
er’an “teklife konu olamazlar. Bunun naklî ve aklî delilleri vard r.
10
u ayet-i kerîmeler naklî delillere örnektir:
“Allah, kimseye gücünün üstünde yükümlülük yüklemez.” (el-Bakara 2/286)
Allah, kimseye, verdi inden fazla mükellefiyet yüklemez.” (et-Talâk 65/7)
Bu ayetlerden ba ka Allah’ n insanlar ancak güç getirebilecekleri eylerle mükellef
tuttu unu gösteren daha birçok nass vard r.
Aklî delil ise öyledir:
“Teklîf”ten maksat, mükellefin yükümlü tutuldu u i i yerine getirmesi ve böylece
imtihan r. Bu i be er gücünün s rlar d nda kal rsa mükellefin imtihan edilmesi
imkâns z hale gelir. Bu durumda “teklîf’ abes (lüzumsuz yere me guliyet) olur ki, Yüce
Allah böyle bir durumdan münezzehtir.
nsan iradesinin d nda kalan tabiî durumlar “teklife konu olamaz.
Meselâ yeme veya içme arzusu, k zma, ho nut olma, üzüntü, sevinç ve sevgi gibi
durumlar, bunlar n do mas na yol açan etkenlerin bulunmas yla var olurlar. te insan bu
gibi durumlar meydana getirmekle mükellef tutulamaz. Çünkü bunlar onun iradesinin ve
gücünün d nda kalmaktad r, onun imkân dahilinde de ildir. slâm hukuku hükümlerine
bu prensibin hâkim oldu unu gösteren delil getirmek istenirse Hz. Peygamberin u
ifadelerine i aret edilebilir:
Allah Resulü evlilik gereklerini yerine getirme hususunda zevcelerine kar
adaletli davranmaya çal r, zaman onlar aras nda âdil bir ekilde taksim eder;
bununla birlikte öyle dua ederdi: “Allah m! Benim yapabildi im taksim bu.
Senin güç yetirdi in, benim ise gücümün yetmedi i hususlarda beni k nama.”
(Ebu Davûd, “Nikâh”, 39). Hz. Peygamber bu sözüyle, baz han mlar na
di erlerinden fazla sevgi duyabilmi ve kalben daha çok meyletmi olabilece ini
ifade etmi oluyordu. Bu hadis göstermektedir ki, insan, sevgi ve benzeri tabiî
durumlarla mükellef tutulamaz.
-Rasûlûllah’ n o lu brahim vefat etti inde Hz. Peygamber’in gözlerinden ya lar
akm , Abdurrahman b. Avf bunu görünce: “Ey Allah’ n Resûlü! Kendin
lamay yasaklad n halde a yor musun?” diye sormu tu. Hz. Peygamber’in
cevab ise öyle olmu tu: “Ben kad nlar tutup ölünün ard ndan ba
p
ça lmas , onun hakk nda do ru olmayan eylerle a tlar yak lmas
yasaklad m. Oysa bu bir merhamet tezahürüdür. Merhamet etmeyene merhamet
olunmaz!” Daha sonra Allah Resûlü öyle buyurmu tur: “Göz ya ar r, kalp
hüzünlenir. Biz Rabbimizin raz olmayaca
eyi söylemeyiz ve bil ki brahim,
senin ölümünden derin üzüntü duymaktay z” (Buharî, “Cenâiz”, 32-33)
Demek oluyor ki, d anlam itibariyle insan n gücü d nda mükellefiyet getiren bir
nass ile kar la rsa, bu nass n yorumunda d anlam ile yetinmemek gerekir. Böyle
bir nassda, as l gaye, insan n gücü d nda kalan bu duruma sebebiyet veren veya bu
durumun ard ndan gelecek bir davran la ilgilidir. Bu gibi nasslara baz örnekler
verelim:
11
Yüce Allah Kur’ân- Kerîm’de öyle buyurmu tur: “Gerek yeryüzünde
meydana gelen gerek sizin ba za gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu
yaratmadan önce bir kitapta (yaz lm ) olmas n. Do rusu bu, Allah’a kolayd r.
(Allah bunlar yazm r) ki, elinizden ç kana üzülmeyesiniz ve size verdi i ile
marmayas z. Çünkü Allah, kendini be enip böbürlenen kimseleri sevmez.”Hadîd 57/22-23). Bu nass n zahirinden ç kan anlam, insan n dünya ile ilgili bir
rsat kaç rm olmaktan ötürü üzülmemekle ve elde etti i bir dünyevî
menfaatten dolay sevinmemekle yükümlü oldu udur. Oysa bu, insan n gücü
dahilinde de ildir. O halde as l maksat bu de il, insanlar bir dünyevî f rsat
kaç rd klar nda üzüntüye yol açacak ta n davran ve tav rlardan; bir dünya
nimetini elde edince a
sevince bo ulmas na yol açacak gurur ve kibir gibi
davran lardan sak nd rmakt r. Nitekim âyetin sonunda “Çünkü Allah, kendini
be enip böbürlenen kimseleri sevmez.” buyrulmu tur. bn Abbas bu âyetle ilgili
olarak öyle demi tir: ‘‘Üzülmeyen ve sevinmeyen hiç kimse yoktur. Fakat
mü’min u rad felâketi sabra, elde etti i nimeti de ükre dönü türür.”
Bir ba ka âyette öyle buyrulmu tur: “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yara r
biçimde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i mrân 3/102).
Bu âyetin zahir anlam , muhataplar n müslüman olmad klar bir halde
ölmemelerini zorunlu k lmaktad r. Bu ise onlar n elinde olan bir ey de ildir.
Zira ölümü bertaraf etmek insan iradesinin ve gücünün d nda kal r. Öyleyse
bu âyetle kastedilen as l anlam bu olamaz. Burada maksat, ki inin slâm’a
ba
te vik etmek ve ölünceye kadar bu ba
sürdürmesini
istemektir. üphesiz bu, insan n gücü dahilindedir.
Hz. Peygamber, kendisine bir tavsiyede bulunmas isteyen ki iye: “ zma!”
buyurmu tur. Bu nass n zahiri ile yetinilirse, k zmaya yol açan faktörlerin
bulunmas halinde dahi ki inin k zmaktan sak nmas gerekti i sonucuna var r.
Oysa bu, insan n gücü dahilinde de ildir. Çünkü “k zma” insan n kendi iradesi
nda kalan tabiî bir durumdur. Öyleyse bu nassda as l maksat, insan n,
zg nl k halinde kendisine kar direnip intikama yönelmekten ve k zg nl k
halinin kendisine yapt rmak istedi i davran lardan sak nmas r. Zira insan,
zg nl k halinde nefsine kar direnirse k zg nl n ortaya ç karaca kötü
sonuçlar bertaraf etmi olur. Hatta nefsine kar verdi i bu mücadele sayesinde
belki gazab sükûnete dönü ür ve hiç k zmam gibi oluverir. Kur’ânKerîm’de de bu noktaya i aret eden âyetler vard r: “(Büyük mükâfata eri ecek
olan o mü’minler) büyük günahlardan ve çirkin i lerden kaç rlar. K zd klar
zaman onlar affederler.”(e ûrâ 42/37) “(O takva sahipleri) öfkelerini
yenerler ve insanlar affederler.” (Âl-i 3/134). üphesiz bunlar insan n gücü
dahilindedir.
9.2.3. Me akkatli
ler
Yukarda yap lan aç klamalardan bir fiilin er’î bir teklîfe konu olabilmesi için o fiilin
mutlaka mükellefin gücü dahilinde bulunmas gerekti i anla lmaktad r. Bir de öyle fiiller
vard r ki, bunlar mükellefin yapabilece i i ler olmakla beraber, bunlar n yap lmas veya
12
muntazam bir ekilde sürdürülmesi me akkate yol açar.
için bir engel te kil edip etmeyece ini aç klayaca z.
te imdi bu me akkatin “teklif”
9.2.3.1. Me akkatin Türleri
nsan n yapabilece i de
me akkatin iki k sma ayr ld
ik türden i ler incelenirse, bu i lerden ötürü katlan lan
örülür.
1. nsan n tahammül edebilece i ve sürekli katland nda hiçbir i ine zarar
getirmeyecek olan me akkat. Bu me akkat “teklîfe engel de ildir. Çünkü hayatta
me akkatsiz hiçbir i yoktur. Hatta herkesin zarurî ihtiyaçlar ndan olan yeme, içme ve
giyinme gibi i lerin bile bir ölçüde me akkati vard r. Di er taraftan, hiç me akkati olmayan
bir i bulunsa bile, bu i le mükellef tutmak “teklîf’ say lmaz; bir ba ka deyi le böyle bir
durumda “teklif gerçekle mez. Zira teklîf, muhatab yap lmas nda külfet ve bir çe it
me akkat bulunan bir i ile sorumlu tutmak demektir. u kadar var ki hikmet sahibi olan
Yüce âri’in bizi mükellef tuttu u i lerde esas maksad bu me akkatin kendisi de il,
me akkate katlanman n sonunda ortaya ç kacak olan faydal sonuçtur. Meselâ namaz
lmakla sorumlu tutmaktan maksat vücudu yormak ve dü ünceyi belirli bir i e hasretmek
de il, ruhun yüceltilmesi, insan n Allah’a kar hu u duymas n sa lanmas ve böylece
kötülüklerden uzakta tutulmas r. Oruç ile mükellef tutmaktan da maksat, açl k, susuzluk
vererek ve helâl nimetlerden faydalanmaktan mahrum k larak ki iye eziyet etmek de il,
ruhun temizlenmesi, efkat ve merhamet duygusunun geli tirilmesidir. âri’in insanlar
yükümlü tuttu u di er i ler de hep böyledir: Bu i lerdeki me akkate katlanmalar istedi i
için de il, bunlar n sonucunda elde edilecek faydadan ötürü kullar mükellef tutmu tur. Bu
konuda âri’in durumu, mahir bir tabibin durumu gibidir. Nas l tabip, ac oldu unu bile
bile hastay ac ilaç almaya zorluyor ve bunu onun eziyet çekmesi için de il aksine
hastal ktan kurtulmas için yap yorsa, âri’ de me akkatli olmas na ra men kullar n
iyili i için birtak m mükellefiyetler koymu tur.
2. nsan n tahammül edemeyece i ve sürekli katland nda bir çok faydal i in kesintiye
ramas na yol açacak olan me akkat. Ardarda birkaç gün oruç tutman n, geceleri devaml
ibadetle geçirmenin ve yürüyerek hacca gitmenin verdi i me akkat gibi. âri’, insana bu
tür me akkata katlanma sorumlulu u yüklemez ve böyle me akkat ihtiva eden bir fiille
mükellef tutmaz. A
daki iki gurup delil bunu göstermektedir:
er’î hükümlerin konmas ndan maksad n, kullara hafifletme ve kolayl k sa lama
ve onlardan s nt
giderme oldu unu belirten Kur’ân ve Sünnet nasslar .
Meselâ:
“Allah sizin için kolayl k iseter, zorluk istemez.” (el-Bakara 2/185)
“Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zay f yarat lm
4/28)
r.” (en-Nisâ
“Allah, dinde sizin için hiçbir zorluk yüklememi tir.” (??????)
“Müsamaha dini olan Hanîflik (ilkeleri) ile gönderildim.” (Ahmed b. Hanbel, elMüsned, V, 266)
13
“Hz. Peygamber iki ey aras nda muhayyer b rak ld nda, -günah olmad sürece-hep
en kolay olan seçerdi.” (Buharî, “Menâk b”, 23; “Edeb”, 80; Müslim, “Fedâil”, 77-78)
Mazeret hallerinde uygulanacak ruhsat hükümlerinin konmu olmas . Meselâ,
ramazan ay nda yolcu, hasta, hâmile ve emzikli kad n hakk ndaki oruç tutmama
müsaadesi, suyun bulunmamas veya hastal k halinde teyemmüm edilmesi,
can n tehlikeye dü mesi durumunda içki içmenin ve ölü eti yemenin caiz olmas
hükümleri gibi. Bunlar göstermektedir ki, âri’in hüküm koymaktaki maksad ,
insanlar s nt ya katmak de il, tam aksine onlardan me akkati gidermek ve
nt ortaya ç kt nda bu s nt yok etmektir.
Bundan ötürüdür ki, Hz. Peygamber (s.a.) iftar etmeksizin iki gün üst üste oruç tutmay
ve geceleri sürekli ibadetle geçirmeyi yasaklam r. el-Havlâ’ bint Tüveyt hadisinde öyle
bir konu ma geçer: Hz. Ai e Allah Resulü’ne der ki:
te hakk nda gece uyumaz (geceyi ibadetle geçirir) diye söylenen el-Havlâ’ bint
Tüveyt budur. Allah Resulü öyle buyurur:
“Gece uyumaz m ? Gücünüzün yetece i kadar ibadet edin. Vallahi Allah (sevap
vermekten) yorulmaz, (fakat) sonunda siz yorulursunuz.” (Müslim, “S yâm”, 177).
Yine Sahabeden baz lar ibadet için dünyadan el çekip bir rahip gibi ya amaya
yönelince Hz. Peygamber u sözleri ile onlar n bu davran na kar ç km r: “Dikkat
ediniz! Allah‘a and olsun ki içinizde Allah‘tan en çok korkan ve ona en çok sayg duyan
benim. Fakat ben bazen oruç tutar m bazen de tutmam, geceyi k smen namazla k smen de
uyuyarak geçiririm ve kad nlarla evlenirim. Benim sünnetimden yüz çeviren benden
de ildir!” (Buharî, “Nikâh”, 1)
Güne in alt nda ayakta durarak oruç tutmay nezretmi (adam ) oldu unu ö rendi i bir
adama Allah Resûlü: “Orucunu tamamla, fakat güne in alt nda ayakta durma!” demi tir.
Görülüyor ki, Hz. Peygamber bir taraftan insan n tahammül edebilece i bir me akkat
ihtiva eden ada n yerine getirilmesini yani orucun tutulmas emretmi , di er taraftan
güne te ve ayakta durmak suretiyle kendine eziyet vermesini yasaklam r.
Hz. Peygamber, hac etmek üzere yola ç km bir adam n, iki çocu unun aras nda onlara
yaslanarak yürümeye çal
görünce onun durumunu sordu. Kendisine öyle dendi:
O, yürüyerek Kâ’be’ye gitmeyi adam . Bunun üzerine Hz. Peygamber öyle buyurdu:
“Asla! Biliniz ki Cenâb- Allah’ n bu adam n kendine i kence etmesine ihtiyac yoktur. Onu
(bir deveye) bindirin.”
9.2.4. Mahkûm fîh’in K mlar
9.2.4.1. Allah Hakk -Kul Hakk Ay
Hanefi usul literatüründe “mahkum bih” konusu ele al rken, konu Allah hakk ve kul
hakk eklinde ikiye ayr larak incelenmektedir. Bu ay m di er mezhepler taraf ndan
usulde teorik olarak incelenmese de f h alan nda yayg n olarak kullan r
14
Allah hakk ve kul hakk terimleri Kur’ân- Kerîm’de geçmemekle birlikte hadislerde bu
terimlere rastlan r. ‘Allah hakk ’ (hakkullah) ya da ‘Allah’ n kullar üzerindeki hakk ’
(hakkullah ale’l-ibâd) deyimleri kulun Allah’a kar olan yükümlülüklerini ve özellikle
ibadet ve itaati ifade eder. Kul hakk terimi de hadislerde kullan lmakla birlikte hukuki
anlamda ‘kula ait haklar ’ ifade etmekten çok kulun Allah üzerindeki hakk anlam na, yani
Allah hakk teriminin kar
olarak kullan r. Hadislerin ifadesine göre kulun Allah
üzerindeki hakk , Allah’ n, O’na irk ko mayan kulunu cennete koymas ; Allah’ n da kul
üzerindeki hakk kulun ona ibadet etmesi ve irk ko mamas r (Mesela bk. Buharî,
“Libas”, 101; “Cihad”, 46; Müslim, “ man”, 48, 49, 50).
Hanefi usulcüler “mahkum bih” denilen hükme konu olan fiilleri
fland rlar:
u
ekilde
Halis Allah hakk ,
Halis kul hakk ,
kisinin birle ti i ve Allah hakk
kisinin birle ti i ve kul hakk
n a r bast
n a r bast
haklar
haklar.
Bu ay m di er doktrinler taraf ndan da bu ekliyle kabul edilmi ve furu ve kavaid
aç ndan yayg n bir ekilde kendisine ba vurulmu tur. Ancak Hanefi mezhebi d ndaki
mezhepler bu ay
nadir istisnalar n d nda bir usul-i f h problemi olarak
görmediklerinden daha çok furu aç ndan ele alm lar ve üzerine do rudan pratik sonuçlar
yüklemi lerdir. Özellikle afii ve Hanbeli furu literatüründe bu ay
n teorik olarak
leni i, yemin ve ahitlik gibi ispat hukuku aç ndan ta
sonuçlar bak ndan
htaki haklar n genel bir tasnifi eklindedir.
Hanefilerin usul literatüründeki ay
dört çe idini u ekilde inceleyebiliriz:
esas alarak haklar n yukar da i aret etti imiz
9.2.4.2. Halis Allah Haklar
9.2.4.2.1. Kavram ve Tan m
Haklar n ilk k sm “hakkullah, hakku’ er’” vb. kavramlarla ifade edilen Allah
hakk r. Hanefi kaynaklar nda Allah hakk öyle tan mlanm r:
“Allah haklar , belirli birisinin tekelinde (ihtisas) olmaks n tüm insanlar n umumi
faydas yla alakal olan haklar/hükümlerdir.” Bu tan m biraz geni letilmi biçimde öyle
aç klan r: Bunlar umumi bir faydayla yani tüm insanlar için, her hangi belirli bir kul ile
alakal olmaks n, nefsin tezkiyesi, uhrevi hayat n kemali ile alakal olanlard r.
Mesela zinan n yasak olu u böyle bir hakt r. Zinan n haraml
n Allah hakk
olmas n anlam , bu yasak sayesinde insanlar n soy ve neseplerinin kar mas n önüne
geçilmesi, nesillerin kaybolup gitmesinin engellenmesi, zina edenler aras nda meydana
gelecek anla mazl klar dolay yla kabile ve halklar aras ndaki kanl çarp malar n
engellenmesi gibi kamu faydalar n elde edilmesidir.
15
Hanefi hukukçular burada Allah hakk tamlamas n Allah’a ait maslahatlar ifade
etmedi inin alt
özellikle çizerler. Onlara göre Allah hakk teriminin kapsad
alan
içinde menfaat Allah’a de il tüm insanl a aittir. Bu anlamda usulcüler yaratma
bak ndan yerdeki ve gökteki her eyin Allah’a nispetle e it oldu unu, zarar görme ve
faydalanma bak ndan Allah’ n her eyden a n ve yüce oldu unu belirtirler. Bu yüzden
ne fayda bak ndan ne de yaratmas sebebiyle bir eyin Allah’ n hakk olmas mümkün
de ildir. Zira her eyi yaratan Allah’t r. Bunlar n kamuya ait haklar ve menfaatler iken
Allah’a izafe edilmesi ise onlar ihlal eden hareketlerin tüm toplum ve insanl ilgilendiren
büyük bir hata olarak görülmesi, onlara gere i gibi riayetin de yine tüm topluma yönelik
menfaatler temin edece idir. Bu ekilde bu hususlara tüm insanlar n dikkatlice riayet
etmesi ve bu haklar n korunmas na daha kuvvetli bir yapt m sa lanmas hedeflenmi tir.
Baz usulcüler Allah hakk n “tüm alemin umumi menfaati” kavram ile izah
edilmesine kar ç karlar. Bunlara göre namaz, oruç, hac gibi baz ibadetler Allah hakk
olmas na ra men, kullar n umumi menfaatine yönelik eyler ta mayabilir. Baz ibadetlerin
faydas topluma yönelik olmayabilir ve onu yapan fertle s rl kalabilir. Zira ibadetlerin
yap
genel olarak uhrevi anlamda ki inin bireysel maslahat yla ilgilidir. Dünyevi bir
menfaati ise ilk planda gündeme getirilmez. Zira ibadetlerde menfaat unsuru uhrevi
anlamdad r.
Allah hakk n al lm tan na yap lm bu itirazlar baz usulcüler taraf ndan kabul
görse de yukar daki me hur ve klasik tan m genel kabul görmeye devam etmi tir. Bu
itiraza kar Hanefi usulcüler u iki noktay vurgulayarak me hur tan
desteklerler:
Bunlar n birincisi, ibadetlerdeki aleme yönelik umumi faydan n ahiret aç ndan olmas r.
Zira ibadetler tüm insanl n ahiret yurdu aç ndan menfaatini gözetir. Di er yandan
ibadetler mahiyet olarak hukuki konulardan farkl r ve bunlar n me ru k nmas n as l
gayesi ‘küfürden/inançs zl ktan kurtulmak’ ve ‘sevap elde etmek’tir. Bu bak mdan
mükellef olan herkes için bunda bir menfaat vard r.
9.2.4.2.2. Allah Hakk
nS
flamas
Allah hakk olan hükümler Hanefiler taraf ndan genellikle sekiz s
ay m u ekildedir:
fa ayr lm
r. Bu
1-Halis ibadetler, iman ve furuu olan namaz, zekat, oruç, hac ve cihad vb.
2-Halis/kamil ukube (ceza), hadler gibi.
3-Kas r ceza, mirastan mahrumiyet gibi. Burada varisini öldüren mirasç n, mirastan
mahrum kalmas hükmünde öldürülenin bir menfaati olmad
için bu hüküm Allah
hakk r. Ayr ca mirasç katil bu cinayet ile hakk ndan mahrum b rak ld
için bu bir
ukubedir. Ancak bu ukube katilin bedenine bir elem katmad
ve mevcut mal
eksiltmedi i için kas r/eksik bir ukubedir.
4- badet ve ukubet özelli i ta yan haklar: Keffaretler. Keffaretler vacip olmalar
bak ndan ukubedir. Zira kulun yasak-muharram fiillerinden dolay sabit olup ibadetler
gibi ba lang çta ve do rudan yerine getirilmesi gereken fiiller de ildir. Edas bak ndan
16
ise ibadettir. Zira keffaretler, oruç, yemek yedirme, köle azad etme vb. yollarla yerine
getirilir
5-Meune anlam ta yan ibadetler, f r sadakas gibi. Meune terimi halis Allah
haklar yla ilgili ibadet ve ukube’nin d nda üçüncü temel kavramd r. nsana ba ka bir ey
dolay yla vacip olan maddi yük ve külfeti ifade eder. Ki inin kölesi sebebiyle f r
sadakas vermesi gibi. Burada köle ki inin d ndaki bir varl ktr.
6- badet içeren meune, ö ür gibi. Ö ür ki inin tar m yapt
araziye ba lanan bir
meunedir. E er arazisinin ö rünü devlete vermezse devlet araziyi geri alabilir. Bundan
dolay ö ür meunedir. Ayn zamanda zekat yerlerine verildi i ve sadece müslümanlara
gerekti i ve nema özelli ine ba oldu u için ibadet manas ta r.
7-Ceza içeren meune, harac gibi. Harac normalde tar msal araziye ba
maddi bir
meunedir. Haraçta ukube anlam pek de aç k de ildir. Bu yüzden Hanefiler harac’ n ukube
yönünü temellendirmekte zorlan rlar. Zira harac n ukube olmas müslüman olmayanlar n
ahireti unutup dünya hayat n ‘ziraat yla’ ilgilenme imkan bulmalar na ba larlar.
8- Kendi ba na kaim olan hak (hakkun kâimun binefsihî), ganimet ve madenlerin be te
biri gibi. Bu hak türü kulun zimmetinde taat yollu bir borç olarak sabit olmaks n
Allah’ n kendi zat için devlet idaresi ad na ay rd bir hakt r. Mesela ganimet cihat ile ele
geçirildi i için Allah hakk iken, Allah, be te dördünün ganimeti ele geçirenlere
verilmesini emretmi ve be te birini kendisine hasretmi tir.
Hanefiler bu s flaman n istikraya dayand
içerdi ini belirtirler.
dolay yla tüm halis Allah haklar
Hanefi usulcüleri bu tasnifle Allah haklar ‘ibadet’, ‘ukube’ ve ‘meune’ eklinde üç
temel kavrama indirgemektedir. Buna göre halis Allah hakk olan bir hüküm bu üç temel
özellikten hangilerini ya da hangisini ne yo unlukta ta
na göre yukar daki sekiz
gruptan birisine dahil olmaktad r. Di er doktrinler de buna yak n bir ekilde halis Allah
haklar , ibadetler, keffaretler ve ukubat olmak üzere temelde üç ana gruba ay r. Bu
grupland rma Hanefilerin s flamas n daha sade bir ekilde ifadesi olup meune
kavram
içermez. Buna kar k Hanefilerde ise keffaretler bu ekilde asli bir alan
olmay p ibadet ve ukube kar
r.
9.2.4.2.3. Allah Hakk
n Hükümleri ve Genel Özellikleri
1- Halis Allah haklar alan n en temel özelli i bu alan n taabbüd kavram üzerine
kurulu olmas r. Taabbüd kavram yükümlülük ile birlikte bize bu hükümlerde talilin
yap lamay
da ifade eder. Bu hükümlerde kulun maslahat dolayl ya da külli plandad r.
Kul haklar n tersine bir hükümde taabbüdi özellik ön planda ise o hükmün Allah haklar
alan na dahil oldu u söylenebilir.
2- Allah hakk ta yan hükümler kamu düzeninin, genel ahlak n, ki ilik haklar n ve
dini de erlerin korunmas na yönelik oldu undan, bu konulardaki bir yasak hükmü hiçbir
ekilde ortadan kald lamaz. Bundan dolay Allah haklar , skat edilemez, kulun ibaha
etmesi yani serbest b rakmas yla mubah hale gelmez, kullar n afv na konu olamaz, bir
17
bedel ile ya da bedelsiz sulh akdine konu edilemez, ceza gerektiriyorsa bu hiçbir ekilde
de tirilemez.
Mesela zinan n haraml
hükmü ve zina sebebiyle do an had cezas bu ekildedir.
Ki ilerin kendi namus ve rzlar üzerinde haklar olmakla birlikte zina yapmamak Allah
hakk olarak sabit olur. Bunun anlam ki inin kendi rz
ba kas na ‘ibaha’
edemeyece idir. Yine bir h rs zl k suçunda ki inin kendi mal
ba kas na ibaha etme
yetkisi olsa bile h rs zl k suçu i lendi inde art k konu Allah hakk na dönü mekte ve bu
suçun ma durunun h rs
affetmesi, onunla sulh yapmas , cezay de tirmesi, mal
ibaha etmesi –had cezas aç ndan- geçersiz olmaktad r. Zira suç art k bir kamu davas
haline gelmi bireylerin ahsi hakk olmaktan ç km r.
3- Allah haklar nda dava art olmadan hakim resen davaya bakar. Ferd/kul haklar nda
ise ahitlikte bulunma ve hüküm verilmesi için dava aç lm olmas gerekir. Bundan dolay
halis Allah haklar nda cezay gerektiren bir fiilin mücerret vukuu, failine gereken cezan n
verilmesi için hakimi resen harekete geçirir. Allah haklar nda dava ve talep hakk herkese
verilmi tir. Kamu menfaatini ihlal eden bir olay n vukuunda herkesin davac olma hakk
vard r. Mahkeme için olaydan haberdar edilmesi bile davaya bakmas için yeterlidir.
Ortada davac ç kmas beklenmez. Özel hukuk-kul haklar alan nda ise hak sahibinin talebi
al nmadan verilen hüküm hukuki neticelerini do urmaz.
Hakimin re’sen davaya bakmas Allah hakk n kul hakk ndan farkl olarak
uygulamas n devletin vazifesi olmas na ve kimsenin bu hakk dü ürememesine dayan r.
Hisbe kurumunun büyük bir k sm Allah hakk alan olu turur.
4- Genel olarak Allah haklar n sübutunda da ihtiyata riayet edilir ve müsamaha
gösterilir. Bundan dolay pek çok konuda Allah haklar yla ilgili yarg lama hukuku
hükümlerinde, kul haklar na nazaran önemli de iklikler vard r. Bu esastan hareketle ilk
olarak Allah haklar nda bir suça ahit olanlar n ahitlikte bulunmalar hukuki veya dini bir
zorunluluk de ildir. Hatta mezheplerin ço una göre Allah haklar ndan had cezalar nda
ahitlikte bulunmamak müstehapt r. Di er yandan Allah hakk olarak sabit olan cezalar
üpheyle dü ürülür. Kul haklar nda hakim kendi bilgisiyle hüküm verebilirken Allah
haklar nda hakimin ahsi bilgisi hükme dayanak olamaz. Ayr ca tekadüm (zaman a
) ile
hak ortadan kalkar. Yine Allah haklar nda ikrardan dönmek sahih olup önceki ikrar
beyan n geçerlili ini Allah haklar aç ndan ortadan kald r. Allah haklar nda san k suç
olan fiili i ledi ini inkar etse ve mahkeme bunu ispatlayamazsa yemin ettirilmez. Yine bir
hakimin ba ka bir hakime mektubu kesin delil kabul edilmedi i gibi naklen ahitlik
ehade ale’ ehade) ve kad nlar n erkeklerle ahitli i de kabul edilmez. Had davalar nda
hakim, ikrar eden san a fiili i lememi olabilece i eklinde, davac ya davadan vazgeçmesi
yönünde, ahitlere de ahitlik yapmamalar konusunda tariz ve telkinde bulunur. Bütün
bunlar Allah hakk olarak sabit olan had cezalar n üpheyle dü ürülmesi ve genel olarak
Allah haklar nda müsamaha gösterilmesi ilkelerinin bir uzant
r. Allah hakk olan
hükümlerde cezalar n suçlunun köle olmas durumunda yar yar ya azalt lmas da bu
müsamaha ilkesiyle alakal r.
18
slam hukukunda fesad ve zarar tüm topluma yönelik olan ve cezaland lmas
kamunun menfaatine olan suçlar n cezas halis Allah hakk olarak düzenlenmi tir. Bu
ekilde topluma yönelik fesad ortadan kald rmay hedef edinirler. Zira bunlar tüm toplumu
ilgilendirdi inden kul hakk olarak te ri edildi inde kulun skat ile dü mesi ve dolay yla
toplumun fesad na giden kap lar n aç lmas anlam ta yacakt r. Bu kap açmamak ve
toplumu daha kesin kurallarla koruyabilmek için bu cezalar Allah hakk olarak
düzenlenmi tir. Ancak birçok slam hukukçusu zarar topluma yönelik suçlar n kar
nda
verilen cezalar n Allah hakk olarak kabulünü, bu cezalar n uygulanmas ve toplumun
fesattan temizlenmesi aç ndan bir avantaj olarak de erlendirirken, halis Allah haklar n
özellikle yarg lama süreçlerinde ortaya ç kan, yukar da ele al nan genel hükümleri bu amaç
ile tezat te kil eder. Bu tezat noktas halis Allah hakk olan cezalar n uygulanmas nda
müsamaha gösterilmesi ilkesiyle ilgilidir. Bir yandan toplum aç ndan tehlike te kil eden
suçlar n cezalar , toplum düzeni aç ndan ta
öneme binaen kul hakk de il de Allah
hakk say lmakta, di er taraftan ise bu suçlara ahit olan ki inin ahitlikte bulunmas kamu
görevi olarak de erlendirilmemekte, hatta ahitlikte bulunmay p müslüman ki inin ay
yaymamay ö ütleyen hadisin kapsam na sokularak bu olay gizlemesi ö ütlenmektedir.
Bu çerçevede ‘yol kesiciler’ hakk nda dahi ayn hükümler kabul edilmektedir.
Di er yandan hakimin, suçunu itiraf eden ve böyle bir suçtan haber verip davac olan
ya da ahidi vazgeçirmeye gayret etmesi ilkesi de ayn z tl n varl
derinle tirir. slam
hukukçular bu noktada hadlerin üpheyle dü ürülmesi ilkesine o kadar çok önem
atfetmi lerdir ki toplum aç ndan fesat sebebi oldu unu s kl kla belirttikleri bu cezalar n,
bu ekilde mümkün olan en yüksek müsamaha s rlar içinde uygulanmas nda hiç
kimsenin zarar olmad
ifade etmi ler ve adeta bu suçun tüm topluma yönelik bir
kötülük oldu undan engellenmesi yerine, üstünü örtmeye çal maktad rlar. Bazen bu, yol
kesicilik/e yal k suçu için de öngörülmektedir. Görüldü ü üzere slam hukukçular bu
hususlarda söz konusu haklar n sahibinin toplum oldu unu unutarak Allah haklar n
toplum menfaatiyle olan ilgisini göz ard etmi lerdir.
5- Allah haklar , yaln zca devletin bu konuyla ilgili resmi yetkilileri yerine getirirler.
Bunu belirtmek üzere kullan lan “istifa kavram ” tüm haklara amil bir terim olarak
cezalar n uygulanmas ndan borçlar n ödenmesine (ifa) kadar tüm haklar n elde edilmesini
ifade eder. Allah haklar nda ise fertlere böyle bir yetki tan nmaz. K sas cezas , kul hakk
r bast için öldürülenin velisi taraf ndan bizzat uygulanabilece i (istifa) halde Allah
haklar nda fertlere böyle bir yetki verilmez. hlal edilen hak topluma ait oldu u için toplum
ad na devletin resmi organlar bunu yerine getirir. Buna göre h rs zl k cezas , mal
çal nan kimse uygulayamaz.
6- Allah haklar nda ictima an nda tedahül cereyan eder. Buna göre bir mecliste bir ayeti
birden çok defa okumak sadece tek bir secdeyi gerektirdi i gibi suçlar n ictima nda da
tedahül söz konusudur. Buna göre birden çok zina suçunun cezas tek bir had cezas r.
7- Allah hakk ya da Allah hakk n a r bast hükümlerde mirasç k ve halefiyet
gerçekle mez. Mesela kazfe u rayan ki i vefat etti inde veresesinin kazif haddi talep etme
hakk yoktur.
19
9.2.4.3. Halis Kul Haklar
9.2.4.3.1.Kavram ve Tan m
Kul hakk Hanefi usul kaynaklar nda ittifakla u ekilde tarif edilir: “Kul hakk kula
özgü, kulun ihtisas alt ndaki bir maslahatt r. Ba kas na ait mal n haraml gibi.” Buna
göre kul hakk
“bireye, özel bir maslahat tan yan hükümlerdir” eklinde tan mlamak
mümkündür. Kul hakk -Allah hakk ay
usulde i lemek, özellikle Hanefilerin adeti
oldu undan di er mezheplerde kul hakk n tarifine daha az rastlan r. Bu anlamda kul
hakk n tan
olmaktan çok, özünü ifade eden baz tasvirlerden söz edilebilir.
9.2.4.3.2. S
flamas ve Özellikleri
Hanefi usulünde halis kul haklar yla ilgili, yukar da halis Allah haklar nda yap ld gibi
teknik bir s flama yap lmay p kul haklar n çok ve farkl hükümlerden olu tu u
söylenir. Anla ld üzere halis kul haklar yla ilgili olarak, Allah haklar nda oldu u üzere
fland rma yapacak ortak kavramlar elde yoktur. Ancak dikkatle incelenirse halis kul
haklar n özellikle ‘mal’ üzerindeki haklar (özellikle milk) ve aile hukukundan olu tu u
söylenebilir. Nitekim kul haklar n türlerini aç klama ba lam nda verilen örnekler
genellikle unlard r: ‘itlaf ve gasb edilen vb. eylerin bedeli, diyetler, ‘milku’l-mebî ve
milku’s-semen’ ‘milku’n-nikah’, talak, itak, tedbîr, vekalet, kefalet, mudarebe, vb.
Görüldü ü üzere kul haklar muamelattan ve muamelat içinde ele al nan ‘munakahat ve
mufarakat’ konular ndan olu ur.
Kul hakk olan hükümler ço unlukla medeni ili kileri içerdiklerinden bireylerin ahsi
menfaatlerini koruma gayesini hedefler ve kamu menfaatiyle ilk planda ilgili de ildir.
Buna göre kul hakk n temel hükümleri unlard r:
1-Kul haklar alan n ana özelli i olarak Allah haklar n aksine do rudan kullar n
maslahat na yönelik hükümler ta mas ve bu sebeple ta’lil esas üzerine kurulmas
gösterilir. at bi halis kul hakk alan kadar kul hakk n a r bast
hükümlerin de,
illetleri ak lla kavranabilen fiillerden olu tu unu ifade eder. Ta’lil kavram n bir uzant
olarak Hanefiler özel hukuktaki borç ili kilerinde ve özellikle tazminat konular nda denklik
kavram öne sürdükleri gibi, k sas cezalar nda da denklik aranmas bunlar n kul hakk
olmas yla irtibatland rlar.
2-Kul haklar nda hak sahibi olan ki i, hakk n kayna olan hükümdeki haraml k ve
yasakl kald rarak hakk ibaha edebilir. Hakk n borçlusunu ya da suçluyu affedebildi i
gibi onunla belirli bir bedel üzerine sulh akdi yapabilir, hakk n kar
ndaki borcu ya da
cezay de tirebilir. Gerek ceza hukuku alan nda gerekse medeni hukuk aç ndan olsun
kul haklar alan nda ihlal edilen hakk n sahibine geni bir serbesti tan
r.
3-Allah haklar nda hakim resen davaya bakarken kul haklar alan nda davaya bak lmas
ve ahitlerin dinlenmesi için hak sahibinin ikayeti ve talebi artt r. Bunlar al nmadan
verilen hüküm hukuki neticelerini do urmaz.
4-Allah haklar n aksine kul haklar n sübutunda ihtiyat ve müsamaha söz konusu
de ildir. Burada iki ki i kar kar ya oldu u için tam olarak titiz ve hiçbir tarafa ayr cal k
20
tan madan müsamaha gösterilmeden hüküm verilir. Bundan dolay kul haklar üphe ile
dü mez. Hakim kendi bilgisiyle de bunu uygulayabilir. Bu tür haklar zamana
na
ramaz, bunlara ili kin ikrardan dönmek sahih olmaz.
9.2.4.4. Karma Haklar
Bütün haklar, ‘halis’ haklar eklinde olmay p birtak m durumlarda Allah hakk ile kul
hakk birle ebilmektedir. Karma haklar n varl
baz hukuki olay ve ili kilerde ferdin
haklar yla kamu menfaatinin iç içe geçmesi ve baz noktalarda ferdin menfaatlerinin baz
noktalarda da kamunun menfaatlerinin öne ç kmas yla ilgilidir. Bu haklar kendi aralar nda
hangi hak türünün bask n oldu una göre ikiye ayr r: Allah hakk n galip oldu u haklar
ve kul hakk n galip oldu u haklar. Bunlardan hangisi bask n ise bu hak türü a rl kl
olarak onun özellik ve hükmünü ta r iken di er hak türünün baz özelliklerini de al r.
Özellikle Hanefi doktrininde karma haklar grubunda bir hüküm ya da hak, Allah hakk ve
kul hakk özelliklerinin tam bir harmanlamas eklindedir. afii mezhebi de bu konuda
Hanefilere yak nd r.
Hanefi usulcüler bunlar n d nda Allah hakk ve kul hakk n e it olarak bulundu u bir
hak türünün mevcut olmad
istikraya dayanarak öne sürerler.
9.2.4.4.1. Allah Hakk
n A r Bast
Haklar
Hanefi usul kaynaklar nda bu grubun adeta yegane örne i olarak kazif haddi gösterilir.
Hanefi hukukçular n büyük ço unlu u kazif haddinde Allah hakk n bask n oldu unu ve
bu sebeple temel hükümleri bak ndan Allah hakk n özelliklerini ta
kabul
ederler. Kul hakk özelli i ta mas dolay yla da baz hükümlerde kul hakk özellikleri
ortaya ç kar. Di er had cezalar halis Allah hakk olarak de erlendirildi i halde kazif
haddinde kul hakk unsurlar görülmesi u esasa ba
r: Kazif suçuna ceza vermekle,
iftiraya u rayan ki inin rz ve namusu korunmu , u rad
yüz k zart
durumdan
kurtulmu olur. Dolay yla kazif haddinden “fayda” gören, her eyden önce bizzat iftiraya
rayan ki idir. Zira namus ki inin bir hakk r.
Di er yandan kazif haddi a rl olarak Allah hakk da içerir. Zira ilk planda ondan
faydalanan iftiraya u rayan ki i olsa da toplumu fesattan temizlemek bak ndan kazif
haddinin faydas umumi görülmü tür. Namusa iftira edenin cezaland lmas sadece kazfe
rayan aç ndan de il, di er insanlar yani kamu düzeni aç ndan da faydal r. Ayr ca
kazif zina ile ilgili bir konudur ve cezas zinadaki gibi toplum aç ndan cayd
k (zecr)
özelli i ta r. Dolay yla kazfe u rayan kimsenin verilecek ceza üzerinde bir tasarrufu, aff
vb. söz konusu de ildir.
Hanefi mezhebi d ndaki mezheplerde ise kazif haddinde kul hakk taraf bask nd r.
afii mezhebi kazifte Hanefilerin aksine Allah hakk olmakla beraber kul hakk n bask n
oldu unu ya da sadece ‘kul hakk ’ oldu unu ifade eder. Bu yüzden kazif haddi kul
haklar n genel özelliklerini ta r: Kul taraf ndan ba lanabilir, dü ürülebilir, kamu
hukuku davas ndan çok özel hukuku davas özellikleri ta r. Ancak ma dur taraf n cezay
bizzat uygulama yetkisinin olmamas bundaki Allah hakk taraf n bir yans mas r.
Ancak afiiler kazif haddinin neden a rl kl olarak kul hakk oldu unun usul
21
ba lam ndaki dayanaklar analiz etmezler. Sadece konuya ili kin temel hükümleri kul
hakk oldu u kabulüne göre olu tururlar.
Kaynaklar inceledi imizde Allah hakk n a r bast haklar grubunda kazif haddinin
yan nda, -her ne kadar usulde bu ay m i lendi inde temas edilmese de- mehir, iddet, vak f
vb. konulara da bu grupta yer verildi i görülür
9.2.4.4.2. Kul Hakk
n A r Bast
Haklar
Hanefiler usulde bu gruba da tek örnek verirler ki bu k sast r. Mezhepler aras nda bu
noktada fikir birli i söz konusudur. Hanefiler k sasta kul hakk n a rl kl olmas
temellendirirken iki ana noktadan hareket ederler. Birincisi ki inin kendi nefsi ve can
üzerinde ‘ya ama ve faydalanma hakk ’ (hakku’l-istimta) oldu udur. Çünkü ya amak her
eyden önce ya am sahibi ki iye Allah taraf ndan tan nm bir hakt r ve ki inin can
üzerinde onun korunmas yönünde bir hakk vard r. kincisi nokta ise Hanefilerin f htaki
suç ve cezalarla ilgili yapt bir ay ma ba
r. Buna göre cezalar (ukubat) kul hakk ve
Allah hakk olarak ikiye ayr r. Allah hakk olarak sabit olan cezalar (hadler) toplum
aç ndan o suçu i lemeye kar ‘cayd
k (zecr)’ özelli i ta rlar. Ayr ca bu cezalarda
suç ile ceza aras nda ekil ve içerik (suret ve mana) olarak bir denklik ve mümaselet
yoktur. Mesela zina suçu ile bunun cezas olan seksen celde aras nda böyle bir denklik
ili kisi yoktur. kinci grup cezalar ise k sas ad ta r. Bunlarda ise ana özellik toplum için
cayd
ktan çok suçun ma durunun ya da yak nlar n ac
n ve ma duriyetinin
onar lmas (cebr) anlam r. Bundan dolay k sas cezalar nda suç ile ceza aras nda tam bir
denklik (musavat/mumaselet) art aran r ve ma durun can ya da yaralamaya maruz kalan
organ ile suçlunun can ya da organ aras nda bir kar kl k kurulur. te bu noktalardan
hareketle slam hukukçular Hanefi metinlerinde en aç k ifadesini buldu u üzere, suç ile
ceza aras nda ekil ve içerik olarak denklik bulunan ve bu sebeple toplumsal cayd
ktan
önce t pk özel hukuktaki tazminat i lemlerinde oldu u gibi ma durun yaras n sar lmas
anlam ta yan k sas cezalar özel hukuka daha yak n görürler. Bundan dolay onda kul
hakk n daha a r bast
ifade ederler. Öyle ki Hanefiler, daha çok bu noktay
vurgulamak için k sas cezas
talep etme (mutalebe) ve uygulama (istifa) yetkisini
ma dura ya da velisine vermi ve bu yetkinin ad na ‘milku’l-k sas’ demi tir.
sas cezas nda kul hakk a rl kl görülürken onda Allah hakk oldu u da ittifakla
kabul edilir. Bu husus öyle ortaya konulur: Kulun kendi nefsi üzerinde hakku’l-istimta
oldu u gibi Allah’ n da kulun nefsi üzerinde hakku’l-isti’bad’ (yani ondan kulluk bekleme
hakk ) vard r. K sas n te rii her iki hakk n ifas -gere inin yerine getirilmesi ve alemin
fesattan temizlenmesi anlam ta r. Bunlar k sas n kamu menfaatiyle ilgili yönüdür.
Bundan dolay veli k sastan vazgeçerek öldüren ki iyi affetse devlet kamu menfaati ad na
suçluya tazir cezas verir. Ayr ca imam n resen davaya bak p cezay uygulama yetkisi
vard r.
slam hukukundaki cezalara genel olarak bakt
zda bu cezalar n kamusal cezalardan,
özel hukuk seviyesindeki cezalara kadar de ik seviyelere ayr ld
söyleyebiliriz. Halis
Allah hakk olan hadlerin cezalar tam olarak kamusal ceza niteli inde olup bunlarda kul
22
hakk yoktur. Bunlar n temel özellikleri genel olarak Bat hukuklar ndaki modern ceza
hukukuna ait niteliklerdir. Ancak f hta tüm cezalar böyle olmay p bir k m cezalar ise
kul hakk niteli inde görülmü tür.
Allah hakk -kul hakk ay
slam hukukundaki en önemli hak taksimidir. Bu ay m
slam hukukunu iki ayr alana böldü ü gibi f kh n ana bölümlerinin ve f h eserlerinin
sistematik yap lar n olu umunda da etkili olmu tur. Dolay yla bu ay m genel yap
itibar yla kamu hukuku özel hukuk ay
na paralel ve benzer bir ay m olarak
görülebilir. Allah hakk , kamu menfaati ve düzeni ile ilgili hükümleri; kul hakk ise daha
çok fertlerin do rudan kamu faydas yla ilgili olmayan ahsi ve medeni ili kilerini kapsar.
Bundan dolay birçok ça da yazar slam hukuku bak ndan ‘Allah hakk kavram n
günümüz hukukundaki ‘kamu hukuku’na; kul hakk teriminin de ‘özel hukuk’a kar k
geldi ini ifade eder. Klasik kaynaklarda da özel hukuk terimiyle büyük oranda paralel olan
muamelat kavram n Allah haklar n kar nda yer alan kul haklar anlam nda oldu u
ifade edilir. Gerçekten de kul haklar alan özel hukuku bütünüyle kapsar. Ancak Allah
haklar alan kamu hukukunu tümüyle kapsamad gibi, bu sahan n d nda olan ibadetler
alan da içerir.
ÖZET
h usulünde hâkim, “hükmün sâd r oldu u kaynak ve hükmün kökeni” manas nda
kullan r. Hükmün kayna
er’î delillerdir. Kökeni ise âri’ yani hüküm koyucudur. Bu
anlamda hâkim/ âri’ Allah’ n iradesi olup, Kur’ân, Sünnet ve di er kaynaklar da Allah’ n
iradesine götüren delil ve araçlar konumundad r. Bütün usulcülere göre er’î hükümlere
ula man n esas yolu er’î delillerdir. Ancak slâm âlimleri, bu hükümlerin peygamberler
ve ilâhî kitaplar olmadan tek ba na insan akl yla bilinip bilinemeyece i konusunda farkl
görü lere sahip olmu lard r. Bu konu özellikle E ’arî ve Mutezilî usulcüler aras nda yo un
tart malara yol açm r. Tart ma esas itibariyle birbiriyle ili kili iki mesele etraf nda
yo unla
r. Birincisi, er’in/dini bildirimin gelmesinden önce mükelleflerin fiillerinin
bir hükmünün bulunup bulunmad , varsa bunun ne oldu u (hazr ve ibaha), ikincisi ise
er’in gelmesinden sonra akl n, er’î hükme ula man n bir yolu olup olamayaca (hüsün
ve kubuh) meselesidir.
’arî usulcülerin ço unlu u (dini bildirim) gelmeden önce “hazr” veya “ibâha”
eklinde bir hükmün bulunmad görü ündedirler. Mutezile ve onlar gibi dü ünen baz
usulcüler ise er’/dini bildirim gelmeden önce fiillerin ibâha üzere oldu u
kanaatindedirler. Benzer ekilde E ’arîler ve baz Hanefî usulcülere göre hüsün ve kubuh
er’îdir. Allah’ n kitaplar ve peygamberleri olmadan ilahi kökenli hükümleri akl n
bilmesine imkan yoktur. Mu’tezile usulcülerine göre ise hüsün ve kubuh aklîdir.
Dolay yla iyilik ve kötülük de erleri peygamberler ve ilahi kitaplar olmadan tek ba na
ak l yürütmeyle bilinebilir. Mâtürîdî/Hanefîlerin ço unlu una göre ise hüsün ve kubuh
smen aklî, k smen de er’îdir.
slam hukukunda er’i hükümlerin konusu ve ili kili bulundu u fiil veya durumlara “elmahkum bih” veya “el-mahkum fîh” ad verilir. Teklifi hükümlerde mahkum fih, i in
ba ndan itibaren mutlaka mükellefin fiilidir. Vad’i hükümlerde ise mahkum fîh, do rudan
mükellefin fiilin olabilece i gibi mükellefin fiili olmamakla birlikte onun fiili ile ba lant
23
olan bir durum da olabilir. Bir ki inin dinen ve hukuken bir fiille yükümlü tutulabilmesi
için fiilin mükellef taraf ndan bilinmesi ve onun gücü dahilinde olmas artt r.
nsan n tahammül edebilece i ve sürekli katland nda hiç bir i ine zarar getirmeyecek
olan me akkat “teklîfe engel de ildir. nsan n tahammül edemeyece i ve sürekli
katland nda birçok faydal i in kesintiye u ramas na yol açacak olan me akkat ise teklîfe
konu olmaz.
Hanefi usul literatüründe “mahkum bih” konusu Allah hakk ve kul hakk eklinde ikiye
ayr larak incelenir. Bu ay m di er mezhepler taraf ndan yayg n olarak kullan r. Hanefi
usulcüler “mahkum bih” denilen hükme konu olan fiilleri, halis Allah hakk , halis kul
hakk , ikisinin birle ti i ve Allah hakk n a r bast haklar, ikisinin birle ti i ve kul
hakk n a r bast haklar eklinde s ralamaktad rlar. Bunlar n her birinin kendine özgü
tan mlar , s flamas ve hükümleri vard r.
Allah haklar , belirli birisinin tekelinde (ihtisas) olmaks n tüm insanlar n umumi
faydas yla alakal olan haklar/hükümlerdir. Allah hakk olan hükümler Hanefiler
taraf ndan genellikle sekiz s fa ayr lm r. Bunlar ‘ibadet’, ‘ukube’ ve ‘meune’ eklinde
üç temel kavrama indirgenebilir. Allah haklar taabbud kavram üzerine kuruludur. Allah
hakk na giren konularda bir yasak hükmü hiçbir ekilde ortadan kald lamaz. Allah
haklar nda dava art olmadan hakim resen davaya bakar. Genel olarak Allah haklar n
sübutunda da ihtiyata riayet edilir ve müsamaha gösterilir. Allah haklar , yaln zca
devletin bu konuyla ilgili resmi yetkilileri yerine getirirler. Allah haklar nda ictima an nda
tedahül cereyan eder. Allah hakk ya da Allah hakk n a r bast hükümlerde mirasç k
ve halefiyet gerçekle mez.
Kul hakk kula özgü, kulun ihtisas alt ndaki bir maslahatt r. Kul hakk olan hükümler
ço unlukla medeni ili kileri içerdiklerinden bireylerin ahsi menfaatlerini koruma gayesini
hedefler ve kamu menfaatiyle ilk planda ilgili de ildir. Kul haklar eses itibariyle ta’lil
esas üzerine kurulmu tur. Kul haklar nda hak sahibi olan ki i, hakk ibaha edebilir. Kul
haklar alan nda davaya bak lmas ve ahitlerin dinlenmesi için hak sahibinin ikayeti ve
talebi artt r. Kul haklar n sübutunda ihtiyat ve müsamaha söz konusu de ildir.
Bütün haklar, ‘halis’ haklar eklinde olmay p birtak m durumlarda Allah hakk ile kul
hakk birle ebilmekte, bu nitelikteki haklara karma haklar denilmektedir.
9.3. DE ERLEND RME SORULARI
1.
h usulünde dini bildirimin gelmesinden önce mükelleflerin fiillerinin bir
hükmünün bulunup bulunmad meselesi hangi ba k alt nda i lenir?
a) Azimet ve ruhsat
b) Hüsün ve kubuh
c) bâhe-i asliye istishab
d) Hazr ve ibâha
e) Hüküm ve kaza
2.
daki bilginlerden hangisi hüsün ve kubuhun k smen aklî k smen de er’î
oldu u görü ündedir?
24
a)
’arîler
b) Mu’tezile
c) Selefîler
d) Maturîdîler
e) Cehmiyye
3.
dakilerden hangisi mali yükümlülüklerin ön art niteli indeki kudreti ifade
eder?
a) Kudret-i müyessire
b) Teklîfu mâ lâ yutâk
c) Âdeten müstahîl
d) Aklen müstahîl
e) Kudret-i mümekkine
4. Kazif haddi a
daki hangi gurup haklar n içinde yer almaktad r?
a) Halis Allah hakk ,
b) Halis kul hakk ,
c)
kisinin birle ti i ve Allah hakk
d)
kisinin birle ti i ve kul hakk
n a r bast
n a r bast
haklar
haklar.
e) Kas r ceza haklar
5.
dakilerden hangisi Allah hakk
n özelliklerinden biri de ildir?
a) Ta’lîl kavram üzerine kuruludur.
b) Bunlardaki yasak hükmü ortadan kald lamaz.
c) Dava art olmaks n hakim re’sen davaya bakar.
d) Devletin resmi organlar nca yerine getirilir.
e) Bu hükümlerde mirasç k gerçekle mez.
Cevap Anahtar : 1) d 2) d 3) a) 4) c 5) a
9.4. KAYNAKLAR
Bardako lu, Ali, “Hüsn ve Kubh Konusunda Akl n Rolü ve mam Maturidî”, EÜ lahiyat Fakültesi
Dergisi, sy. 4, Kayseri 1987, s. 59-75.
Çelebi, lyas, “Klasik Bir Kelâm Problemi : Hüsün-Kubuh”, Marmara Üniversitesi lahiyat Fakültesi
Dergisi, 1998-1999, say : 16-17, s. 55-90.
25
Ebu Zehra, Muhammed, slam Hukuk Metodolojisi (çev. Abdülkadir ener), Ankara 1986.
Fahrettin Atar,
h Usûlü, MÜ F Vakf Yay nlar , stanbul 1992.
Hasan Hacak, slam Hukukunun Klasik Kaynaklar nda Hak Kavram
n Analizi (Yay mlanmam
doktora tezi, 2000), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, stanbul.
Seyyid Bey, Medhal, stanbul 1333.
Türkiye Diyanet Vakf slam Ansiklopedisi, “Hakim”, “Hüsün” maddeleri.
Zekuyüddin a’bân, slam Hukuk lminin Esaslar (Trc. brahim Kafi Dönmez, Türkiye Diyanet vakf
yay nlar , Ankara 1996.
26