close

Enter

Log in using OpenID

AŞK PEYGAMBERİ - WordPress.com

embedDownload
AŞK PEYGAMBERİ
SEMİHA CEMAL
(Milli Roman)
Kitabhane-i Sudî
[İkdam Matbaası],
1927 İstanbul
07.01.2015
Osmanlıcadan Latinize eden:
İhramcızâde İsmail Hakkı
http://ismailhakkialtuntas.com/
SEMİHA CEMAL
Kardeşim Semiha Cemal'i tanıyanların hemen hepsi
benden tercüme-i hâlini (biyografi) istiyorlar. Onun
beşeriyetin verâsında geçen temiz ve şerefli hayatının
tarihçesi, harflerin ve kelimelerin zarfına sığmaz ki... o
kadar ulvî, o kadar büyüktür.
Nasılsa tecessüd etmiş (vücut giymiş) bir ruh latifesi olan
bu ulvî çocuğun dünyada, insanlar arasında geçmiş bir
hayatı olduğuna halâ inanamıyorum.
Semiha Cemal otuz bir yaşında vefat etti. İlk tahsilini
Çelebi Mektebinde yapmış, sonra Çamlıca Lisesinden ve
1926'da
Darulfünün
Felsefe
Şubesinden
mezun
olmuştur.
Kısa bir zaman İzmir Kız Lisesi Felsefe ve Ruhiyat
(Psikoloji) Öğretmenliğinde bulunmuş, 1929'dan 1935'e
kadar da İstanbul Kız Muallim Mektebinin Ruhiyat
Öğretmenliğinde başarıyla çalışmıştır.
Öğrenci iken bütün hocaları onu azim ve zekâsına,
muhakemesinin kuvvetine hayran olduklarını iftiharla
söylerlerdi.
Kendisini
tanıyanların
hepsi
ve
Üniversite
Profesörlerinden Sayın Şekib, Yusuf Ziya, o zamanlar
Darulfünün Eminliğinde bulunmuş olan Prof. Dr. Nurettin
Ali
onun
müstesna
kabiliyetini
hararetle
takdir
edenlerdendir. Hatta o tarihlerde Prof. Yusuf Ziya, kendi
nezareti
altında
çıkan
bir
risaleye
(dergi)
Semiha
Cemal'in gönderdiği bir yazı için bana şu satırları
göndermişti:
6 Aşk Peygamberi
“Kızkardeşinizin bu seferki yazısı pek hayret verici!
Davud'un Mezamir'ini okudunuz mu, bilmem?.. Bir kere
lütfen okuyunuz. İkisinin de aynı menbadan ilham
aldığını vazıları (açıkça) göreceksiniz. Yazıyı okurken
öyle dedim: Eğer bu kız çıkıp ta “Ben Allah'tan ilham
alıyorum,
işte
delilim
bu
sözlerdir.”
diyecek
olsa,
muhakkak ilk mümin ben olacağım. Yazısı benim içimde
bu derece azîm bir tesir bıraktı.”
Bundan başka Prof. Bay Şekib'in hakkında çok takdir
eden yazıları vardır.
Semiha Cemal... asırların sinesinden nâz ile beliren
âteşin (ateşli, canlı) istîdad (kabiliyet)..
Semiha Cemal.. mütekâmil (tekâmül etmiş, olgunlaşmış)
ve mutlak fazilet örneği..
Semiha Cemal.. şahsında insanî hisleri olgun bir belâgat
ve bütün vüzuhile temsil eden yüksek kabiliyet..
Semiha
Cemal..
Rabbânî
bir
tuhfe
(armağan),
bir
mücerred ruh; gayıbdan beşerilere armağan; tecessüd
etmiş ahlak numunesi..
Beşerî ölçüler, insan havsalası, bu genç vücudun kısacık
hayatına
sığdırdığı
taşkın
kudreti
tartmakta
ve
anlayabilmekte şaşkındır. Onun irfan dolu hayatı, hayret
şâyan bir mucizeye benzer. Kudretin bezenerek vücuda
getirdiği, beşeriyeti şaşırtan icazkâr (az sözle mânâyı
anlatan) bir eser!
Aşk Peygamberi 7
Sanki Allah onu yaratmakla, kendine has olan özellikleri
bu vücuddan aleme ilan etmek, göstermek istemiş de,
bu şahane âbideyi vücuda getirmiş...
Semiha Cemal.. Hiç bir beşerî hırsla yorulmamış, meşgul
olmamış, vakit kaybetmemiş musaffa (sâfîleşmiş) ve tam
insan!
Onun varlığındaki enerji, asla süflî zaaflara, unsurî
ihtiraslara taksim olmamış, bütün kuvvet ve şiddeti ile
bir tek yoldan, bir tek hedefe akıp vâsıl olmuştur. O, ilâhi
kudretten başka hiç bir şeyin zebunu olmamıştır. Onun
temiz ve lekesiz varlığı, sefil bağımlılıklardan hiç birini
tanımaz.
Semiha Cemal herhangi bir varlıkta, o varlığın şahsî
kıymetini değil, bu vücuda vücud verenin sun'unu
(kudretini, tesirini) görür.
Semiha Cemal.. “İyi ve fena diye iki mefhum bilmez.
Onun için her şeyde iyilik vardır. “Fena denen kimse,
femalığı iyilik zannı ile yapan merhamete şayan bir
şaşıdan ibarettir.” der idi. O, her suçlunun nokta-i
nazarına (bakış açısına) nüzul ederek (inerek) onu mazur
görmesini
bilir;
dünya
sahnesini
perdenin
içinden
seyreder. O oyuncuların mahiyetini de bilir.
Semiha Cemal.. meslekî hayatında ruhî terbiyeyi tam bir
muvaffakiyetle (başarıyla) öğretmiştir.
İnsan kardeşini bu kadar metheder mi diyeceksiniz, fakat
onu tanıyanlar bu sözleri az bile görür. Ebedî eserlerinin
8 Aşk Peygamberi
lirik
kudretli
tezahürünü
mahviyetle
tadil
etmeye
uğraşmıştır.
Bir ressam, bir heykeltraş, bir şair ve her hangi bir
sanatkâr için, bir dış tesirin, tabiat güzelliklerinin, bu
sanat
kabiliyetine
sanatkarın
zevkinin
inzimamı
(katılma,
inbisatına
ilave
olma),
(genişlemesine)yardım
etmesi lazımdır. Halbuki Semiha Cemal için ilham
kaynağı, her nefes yeni ve gizli bir köşesini keşfettiği
ruhudur.
Öğretmen olduğu Kız Öğretmen Okulunda ve gerek
Yovakimion Rum Kız Lisesi ve İtalyan Kız Lisesinde
kendisini
sevmeyen
ve
üfuluna
(kaybolma,
batma)
ağlamayan kimse kalmamaştır.
Kendisinin Rahman'ın Rahmetine tevdî olunduğu gün Kız
Öğretmen Okulu öğretmen ve öğrencileri tarafından
söylenen sözler arasında Bayan Sabiha Orhan'ın da
gözyaşlarıyla değerli hocası hakkında söylediği sözleri
teberrüken (bereket sayarak) yazıyorum:
“Aziz öğretmenimiz, yakında seni kürsümüzde göreceğiz
diye sevinirken ne idi bu, ne idi dün işittiğimiz haber.
İşittik mi? Hayır, hayır biz onu duymadık, duyamazdık,
duysak ta böyle bir şeye inanmazdık. Nasıl olur da
gürbüz, ruhen hassas, maddeten çelik gibi sağlam bir
vücut, bu kadar az zamanda yok olur?...
Bunu
dimağlarımız
öğretmenlerimizin
nasıl
kavrar?...
saklayamadıkları
Fakat
diğer
kederleri,
tutamadıkları gözyaşları, kafalarımıza müthiş bir darbe
Aşk Peygamberi 9
indirdi... İnanın, inanın bu acı bir hakikattir. Biz yine
inanamıyoruz, bunu da bize sen aşılamıştın. “Çocuklar:
Ruh ebedî, madde fânîdir.” derdin.
İşte sayın öğretmenimiz, senin sözlerini sana tekrar
ediyoruz. Cismin aramızdan ayrıldı, ölüm nihayet seni de
pençesi arasına aldı. Etimizden, tırnağımızdan ayırır gibi
seni de bizden ayırdı öyle mi? Hayır, sen ölmedin, bilakis
kalplerimize bir kıvılcım attın. Bu kıvılcım büyüyecek,
büyüyecek,
yangını
alevi
hiç
bir
kalplerimizi
şey,
hiç
tutuşturacak,
bir
işte
maddi
bu
kuvvet
söndüremeyecek.
Ancak bize tesellî verecek olan, kalplerimizin en derin
köşelerine kazdığımız ruhun, benliğin, ahenkli adın,
daima gülen ve kızaran çehren, bize; “Aldanıyorsunuz
çocuklar, ben ölmedim”, diyen dudakların olacak. Sen
kalplerimizde, dimağlarımızda bütün varlığımızda biz
yaşadıkça yaşayacaksın. Eserlerin ise hiç ölmeyecektir.
Senden feyz alan çocukların bunu yapmak kudretini
almışlardır. Yalnız, yalnız sen, yatağında rahat, müsterih
uyu.
Arkanda bıraktığın talebelerinin hıçkırıklarını hisset,
senin için akıttıkları gözyaşlarını tutmalarını söyleme.
Bırak, bırak, kana kana ağlasınlar mukaddes ölü...”
Prof. Dr. Ziya Cemal B. AKSOY
AŞK PEYGAMBERİ
Semiha Cemal
I
BİR AŞK SAHNESİ
“-Ey aşk, seni kendime besmele ittihaz ettim!
Sevdiğim, bütün cihanın miftahı ve vücudu olan
“Bismillâhi’l Aşk” düsturu işte sensin! Güneş batıyor,
şimdi gece olur, yine o karanlık gece, seninle
aramızda, hep benim benim gönlümün yanmasıyla,
yine o karanlık gece, seninle aramızda, hep benim
gönlümün yanmasıyla neticelenen aşk oyunlarına
başlar. Beni senden ayırır, seni karanlık içinde
göremez olurum. Kalbimdeki hayalin ne kadar
münevver olsa, yine ben seni görmeye muhtacım.
Bu öyle bir şey ki, canan için, burada! Demişler.
Lakin
gözlerim
ebediyyen
ona
karşı
ağma,
görmüyor, kulaklarım sadâsını işitmiyor.
Batma
güneş,
batma.
Her
ne
kadar
batışın
doğuşundan daha latifse de, bu akşam senin
gözden nihan olduğunu istemiyorum. Üzerimde
onun râyihasını ve kalbimde yeniden aşkımı yer yer
12 Aşk Peygamberi
ateşlediği
bugünün,
ömrümün
ufkunda
nihayetlendiğini görmek istemiyorum. Ey benim
sevdiğim ateşin (ateşli, canlı) güzel, aşkında senin
gibi ateş!
Sen olmayınca ben geceler içinde kalırdım. İsterse
mesut cennetler üzerinde doğan parlak güneş
olsun. Ve isterse bana şu, yıldızın etrafında devr
ettikleri bütün cihanın güneşlerini getirsinler…
Gurub cihetinden uçan bu kuş kafilesi nereye
gidiyor? Bir vakitler böyle bir kafile içinde, bende
bilinmez meçhul ufuklara doğru kanadımı açmış
gidiyordum. Benim yolumu kesen sendin.
Karşımda güneş içinde yaslanmış bir hayal, nazlı bir
güneş gördüm. Elleri seninkiler gibi ateşin önünde,
çehresi anasırdan münezzehdi. Gördüğüm rüyaya
hala
inanamıyorum.
ovuşturuyorum.
Zaman
Ellerimle
zaman,
gözlerimi
karşımdaki
tasviri
yokluyorum. Dudaklarımla, tenimle onun derce-i
zuhurunu anlamaya çalışıyorum. Geceleri bazen
gökte seyrettiğim kamer içinde, bu, evvelce aşık
olduğunu
bilmediğim
görüyorum.
karanlık
O
vakit
geliyor.
nazlı,
kamer
Cihan
dilber
karanlık,
gözlerimden
hayali
yıldızlar
düşmüş,
ağlıyorum. Bu dünya bir gül de olsa onun rayihası
senin.”
Aşk Peygamberi 13
Sahra üzerinde yarı üryan bir kadın, gurup vakti bir taş
üzerine oturmuş, bu sözleri bir kağıda yazıyordu. Biraz
uzakta bir çadırdan ta uzaklara kadar imtidât eden
guruptan yanmış ufuklarda hiçbir şey görünmüyordu. Bir
müddet sükûn içinde olan etrafı dinledikten sonra devam
etti.
“Bir vakitler bana sormuştun. Ben aşkı inkâr etmiştim.”
Diye cevap vermiştim. Meğer, o vakit o güzel hayal bana
güneş içinden yayını germiş, ok saplanınca başımı ona
çevirmişim.
Ey
ateş,
ellerim
yanmayınca
senin
ne
olduğunu anlayamadım.
Ey bu sahrada aşk vahasındaki billur şelâleler ortasında
şeffaf sularla ihticab ederek raks eden güzel! Yine sana
mahzun kavrulmuş kalbimle geldim. Suzân, Suzân!
Diyorsun. Bu yanmış memlekette, bu yer yer alû olan
perişan yerde hangi memleketi arıyorsun? Söyle bana,
yer yer güle tahvil eden bu ateşin bir değmeye? Hangi
memleketi arıyorsun? Ayağa kalkmıştı, kumlar üzerinde
bir takım ayak izleri görünüyordu. Bu izleri eğilerek ayrı
ayrı öptü:
“Gel” gel sevgilim. Güzelliğinle gıda verdiğin bu vücutta,
senin daim gezerek tervic [Değerini arttırmak] ettiğin bir
bahçe var. Burasıda tıpkı senin avuçların gibi gül ve
amber kokar. Oraya gel.
Çünkü aşk…. Ahh bilmezsin, sen, yemin ederim ki aşkı
bilmezsin. Eğer aşkın ne olduğunu bileydin, akşamları
14 Aşk Peygamberi
böyle
kapımın
önünden
geçmez,
bi-pervâ
ateşin
türkülerinle yaramı tazelemezdin. Eğer aşkı bileydin,
evvela hançerin elinden düşerdi.!”
Yine etrafını dinledi. Yere yatarak kulağını kuma koydu,
bir ayak sesi geliyordu. Bu vakit buradan kim geçebilirdi?
Bu mutlaka o idi. Heyecanından dizleri üzerinde kaldı…
birkaç dakika sonra, at üzerinde, fevkalâde güzel çehreli,
beşerî görünmeyen ve insana yalnız aşık gördüğü hissini
veren latif tavırlı bir süvari geldi.
Genç kadın, atın dizginini tuttu. Onu indirdi. Sarıldılar.
-Bak Suzân, bak ben geldim! Güzel bir sadâ çölün yanık
havasına yayıldı. Çadıra doğru sarılmış oldukları halde
yürüyorlardı.
-Güya seni beş yüz senedir, görmedim. Hâlbuki ancak
birkaç
saat
oldu.
Kalbimde,
gördüğüm
halde
tükenmeyen bir hasret var. Ne yapalım bana söyle:
bunun ötesi var mı? İşte sana sarılmışım. Niçin bu hasret
ateşi böyle artıyor, eksilmiyor?
Onu bir müddet durup seyrettikten sonra, gözlerini
elleriyle kapadı:
-Bu
kadar
güzelliğe
benim
beşeriyetim
tahammül
edemiyor, söyle senin asıl ismin “aşk” değil mi?
sen hava, su, toprak ve ateşten hiçbirine mensup
değilsin.
Söyle,
bu
eller,
bu
vücut
yaratılmışa
Aşk Peygamberi 15
benzemiyor.
Sende
yaratılmışların
acz
ve
füturunu
görmüyorum. Haşa, sen mahlûk değilsin.
Sevgilim, bu ten zevâl olur mu? Benim teabbud (kulluk)
ettiğim bu ilâhi vücud bir an gözden nihan olabilir mi?
Ben henüz tekellüm-i aşk bilmiyordum. Kalbim darbeni
bilmiyordu. Onu bürudetten (soğukluktan) uyuşmuş
olduğu halde avuçlarında sen canlandırdın. Hem bak, bu
sarılan kollarımı artık sende çözemezsin değil mi?
2
SÜHÂ’NIN DEFTERİ
[Sühâ: Bir yıldız ismi. Dübb-ü ekber (Büyük Ayı) yıldız
kümesinden gözü kuvvetli olan kimselerin görebileceği
en küçük yıldız.hzl]
2 Mayıs (…) Lisesi
Ama hava ne kadar güzel canım hiç ders çalışmak
istemiyor hele şükür riyaziye hiç sevmiyorum yarın da
yine o hain riyaziye hocası gelecek gelecek hiç açmadan
insana on numara koyar gibi sıfırı koyu veriyor.
İstanbul tekmil yeşillikler içinde mavi berrak semalara
baktıkça içimden bir ses bana kendimin de ifade
edemediğim fakat anladığım birçok sözleri söylüyor
kalbim iyi teşvik ediyor.
Mektepte herkes şen, rüzgârları serin ve tatlı.
Herkes
her şeye gülüyor. Yalnız menhus riyaziye (Hesap ilmi.
Matematik bilgisi. ) hocasının yüzün gülmüyor. O da ne
olur azıcık burnunu kırıp da herkes herkese uysa ya!
Hani düşünüyorum bu adam acaba evlimi, eğer evli ise
vay o kadının haline! Bu garip adama göre her hareket
birtakım prensiplere tabiidir. Şayet, mesela zevcesini
kanunen sevmesi falan lazım gelse, mutlaka bunun için
birtakım kaideler vardır. Bu ameliye (iş) mesela günü
öğlen saatinde den filan saatinden filan zamana kadar
devam edecektir.
sonra bu zaman zarfında alınması
18 Aşk Peygamberi
lazım gelen birtakım evza-ı mahsusa (hususi haller)
vardır.. vb…
Nöbetçi
muallimi
gelirse,
mumu
hemen
söndürüp
yatmaktan, yorganı başıma çekmekten başka çare yok.
Hâlbuki hiç de uykum yok.
Zorla uyku uyunamaz ya!
Hemen gelmiyor işte dolabın üstündeki mum gittikçe
eriyor. Muttasıl sallanarak yorun yorgun titriyor.
Bilmem ki ne dense bunlarda bir gariplik hissediyorum.
O şen çocukluğa artık galiba veda ediyorum. İki sene
sonra mektep bitecek.
Bütün arkadaşlar hepimiz bir
yere dağılıp gideceğiz. Fakat doğrusu şu koca Yavuz’a
çok şaştım. Bugün edebiyat dersinde bir beytini okuduk
“Şirler pençei kahrımdan olurken lerzan
Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek”
Ben böyle zebun eden sevdadan pek bir şey alamıyorum.
İnsan niçin sever sevgilisiyle kırlarda çayırlarda koşup
gezmek, kuşlar, çiçekler içinde bayram yapmak için
sever. Hele bir şu mektebi bitireyim, kanatlarım serbest
havaya açılmış istediğim gibi uçacağım.
İKİ SENE SONRA
İmtihanlar başladı. Artık yüksek duvarlardan, bu matruş
bahçeden kurtulacağım. Fakat acaba nereye ve kime
gideceğim.
Bazen
derslerden
usandım zaman, bende herkesle
beraber, kurtuluş gününün gelmesini bekliyorum. Fakat
bir dakika geçmeden gözlerin bulutlanıyor.
Aydan aya, günden güne değiştiğimi, pek küçükken
kalbimi
saran
hüznün
tekrar
bana
yaklaştığını
görüyorum. Benim gibi anasız, babasız bir çocuğa
gülmek, ümit etmek yaraşır mı?
Dadımla, Zeliha’ dan ara sıra mektup alıyorum. Yedi
senedir görmediğim çiftliğe artık kavuşacağım.
Bu sene mektepte, eskisi gibi bizi sıkmıyorlar. Hafta
aralarında istediğimiz gibi dansa, sinemaya gidiyoruz.
bütün çocuklar hafta tatilleri dönüşlerinde, ceplerinde
deste deste mektuplar geliyorlar, çok hayret ediyorum.
ne kadar çok leylaları, ne kadar çok kalpleri var!
Hâlbuki bana bir mahzunluk geliyor. Bilhassa yalnız
zamanlarımda bir yalnızlık hissediyorum. Bazen kahkaha
ile, çocukların gürültüsü ile geçen gecelerde, ansızın
gözlerinde birikmiş yaşlar buluyorum. Birdenbire bu
yaşlar nereden hâsıl oluyor, bilmem. Kendi kendime
belki
fazla
gülmüşümdür
ondan
diyorum.
Taşkın
kahkahalarla kalbimi hislerimi örtmek için, ben de
onlarla beraber gülüyorum, söylüyorum.
20 Aşk Peygamberi
Zevk ve eğlence yerlerinde adeta sıkılıyorum. Orada
vefasızlıktan sahtekârlıktan başka bir şey görmüyorum.
Dediğim gibi, bu sene her hususta serbestiz. Hatta
hocalarla alay etmek hususunda bile. Pek işsiz kalıpta,
içimiz sıkıldığı zaman, onlarla eğleniyoruz. Evvelce çit
yapmaktan ödümüz koptuğu dershanede şimdi mütalaa
zamanında bir ağızdan vals söylüyoruz.
15 Haziran
Şu
Celâl,
beni
ne
kadar
düşüncellerim tamamıyla
ziyade,
kendimi
ulviyete
teshir
etti.
bir
senedir,
değişti. şimdi eskiden daha
ve
hüsne
karşı
meclûb
buluyorum. Celâl’ın daima şiire ve yüksek bir aşka
mütemayil olan ruhu, beni de günden güne cezbediyor
18 Haziran
Dün akşam Celâl ile beraber parka, gezmeye çıkmıştık.
Denize karşı bir kanepeye oturduk. İkimizde sakindik.
Havada bizim gibi durgundu. Ben yalnız biraz evvel
seyyar satıcıdan aldım taze leylakları kokluyordum.
Etrafta, şehri gizlenip düşünceye dalmış gibi gösteren
hafif bir sis tabakası vardı. İkimiz de konuşmuyorduk. Bir
aralık karşımızdan boş duran iskemleye yine o güzel kız
Arap lalasıyla geldi, oturdu. Birkaç gündür, her akşam
tesadüf ettiğimiz güzel kızı seyrettikten büyük bir haz
duyuyordum. Gözlerimi onun kısa eteklerinden, ateşin
(ateşli, canlı) dudaklarından ayırmak istemiyordum. Ne
olur, böyle güzel bir kızı sevsem! Diyordum.
Aşk Peygamberi 21
Adeta, kendi kendime birçok hayaller kuruyordum.
Bunlar
pek
saftı.
Ona
elimdeki
çiçekleri
götürüp
veriyordum. O, utanarak kabul ediyor, bu ilk nazarlardan
sonra başlayan muhabbet, artıyor. Hayalimi taa uzaklara
kadar götürüyordum. Güya uzaklarda küçük bir yuvada
onunla yalnız başımıza yaşıyor, dünyadan bihaber,
birbirimizden başka bir şey şeyi görmüyorduk. Bu
hayallere o kadar inanmıştım ki, birden düşünmeksizin
karar
verdim.
Bu
leylakları
götürüp
sahiden
ona
verecektim. Cüretle yerimden kalktım. Celâl’e de hiçbir
şey söylemedim. Onlara doğru yaklaştım. Arap uşağa
dedim ki:
-Affedersiniz, küçük hanıma leylak takdim edecektim,
acaba kabul ederler mi?
Kekeliyordum.
Gözlerimin,
hala
kendi
hülyasına
müstağrak (dalmış) ışık bekleyen nazarlarına baktım.
Güzel kız, birdenbire istiğrab etti (şaşırdı). Beni barid
(soğuk) ve istihfâfkar (küçümseyen) bir bakışla bir
bakışla
süzdü.
Şimdi,
gülmemek
için
karşımda
dudaklarını ısırıyordu. Bir aralık kendini biraz topladı.
Soğuk ve nezaket icabı tebessümle:
-Mersi! Dedi.
Fena halde bozulmuştum baştan aşağı soğuk sular
boşalmış gibiydim. Buraya geldiğime pişmandım. Fakat
çiçekleri uzatmaya mecbur oldum. Celâl’in dönerken
ayağımı bir taşa çarptım, az kaldı, düşecektim.
Bu akşam parka gitmedim.
22 Aşk Peygamberi
Bu akşam parka gitmedim,
bir daha gitmeyeceğim.
Fakat Celâl bu akşam gitti. Orada kanepenin üzerinde
henüz süpürülmemiş solgun leylak salkımları gördüğünü
söyledi.
Şimdi
bahçenin
çocuklardan
uzak
tenha
bir
köşesindeyim. Piyanoda Chopin’in bir valsini çalıyorlar.
Bilmem ki niçin, bu sesler kalbimi yakıyor?
Topraklara kapanarak hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. ay ay
bembeyaz.
Yüzünde, bir zerre renk yok. her şeyden
kalbim kırıldı. Gözlerimdeki yaşlardan başka, elimde
sermaye kalmadı.
12 Temmuz
Zeliha ve dadım geldiler. Mahsus, sürpriz olsun diye
bana haber vermemişler. ben görmeyeli Zeliha epey
büyümüş. Masum çehresi biraz solmuş. Boyu iyiden iyiye
uzanmış. Göğsü canlanmaya vücudu adeta bir genç
kadın vücudu halini almaya başlamış.
Fakat eskiden omuzlarından aşağı sarkan kumral iki
örgüyü kesmişler.
Görünce üzüldüm. Yazık değil mi,
kadınlığın sihirli letafetini taşıyan uzun ipek saçlara,
günah değil mi? bana 12 ay ayrılığın verdiği taşkın bir
muhabbetle sarıldı. Dudaklarımın altında titreyen temiz
gözlerini kalbim çarparak öptü. Dadımın saçlarını adeta
bembeyaz olmuş, çehresi çizgiler içinde kalmış. Beni
çocuk
gibi kucakladı. Çocuklar
bahçenin
ortasında
etrafımıza toplanmış bize bakıyorlardı. Benimde candan
bir kimsem, kardeşim var diye iftihar ediyordum.
Aşk Peygamberi 23
Zeliha, çiftliğe gitti. ben de artık bir hafta sonra
gideceğim. orada eskisi gibi akşam safalarının, güllerin
arasında
yaz
böceklerinin
ninnisini
dinleyerek
uyuyacağım.
13 Temmuz
Gece yarısını geçmişti. biz hala Celâl ile deniz kenarında
dolaşıyorduk.
Orada balıkçı kulübelerinin önünde on
yaşlarında küçük kavruk bir kız çocuğuna rast geldik.
Yerdeki hasır parçasının üzerine oturmuştu. Kumsala
çekilmiş eski bir balıkçı kayığı denizin hafif cereyanıyla
belirsizce sallanıyordu.
Kim
bilir,
bu
çocuk
bu
vakite
kadar
uyanıktı?
Yaklaştığımız zaman, bir gözünün ama (kör) olduğunu
gördüm, içim acıdı. Merhametle dönüp baktım. fakat
henüz iki adım geçmiştik. onu ayakta yanımda gördüm.
Birden muzaffer bir sesle haykırdı:
-Ohhh….Çamurlu elleri cekete sürmek ne güzel oluyor!
Bir de bakayım ki üstüm çamur içinde kalmış.
Aman yarabbi, ben ona merhamet etmiştim ve onu
merhamete layık zannetmiştim. Anlıyorum ki, tabiat;
herkese layık olduğu imtiyazı veriyor. Buna itiraz hiçbir
suretle hakkımız yok.
Fakat,
acaba
ben
niçin
herkesten
böyle
ihanet
gülüyorum?
Celâl, bana birkaç ay evvel, ismini hatırlayamadığım bir
kitap vermişti. Orada şu sözler yazılıydı.
24 Aşk Peygamberi
“Sen
eğer
herkesten
vefasızlık
görüyorsan,
bunda
mutlaka biraz da kendi hissesini aramalısın” belki de bu
sözü doğrudur.
Ahh, şu Celâl ondan gördüğüm ulviyete aşıkım. Ondan
nasıl
ayrılacağım,
ruhumdan
bilemem.
vücudumdan
Bunu
muharrem
düşündükçe
bir
parça
koparılacakmış gibi yüreğim yanıyor.
14 Temmuz
Şu çocukluk, ne garip! Gerçi,
bizim müdürün sözüne
bakılırsa, bizim ağzımız süt kokuyormuş ama, bana
kalırsa biz artık çocuk değiliz. Bundan üç dört sene
evvelki halimi düşünüyorum da, ne idi o günler? Önümde
menşur, bir tarafında fizik kitabı, bir hararet tahlili ziyâ
tecrübelerine kalkar (ısı ve ışık deneylerine kalkar) ,
kitabın söylediklerine inanmazdım. Hele, o kendimden
büyük hevesler.
fizik âlimimi olmazdım,
dünyanın en
büyük kâşifi mi, neler, neler..
Bugün bir âlimin, bir kâşifin yahut bir dehânın tama’
(tamah)
edeceğim
bir
şeyi
bulunmadığına
kâinim.
Onunda kendine mahsus namı kadar büyük dertleri var.
Bu âlemde neye ibadet etsem (kulluk etsem) bir gün
onun yıkılıp gittiğini görüyorum. En müstesna ama
mabutların, bir gün toprak olup hakaretle çürüdüklerini,
görüyorum. Nice can yakan güzellerin gözlerine kurtlar
üşüşüyor.
Bir
tufan
oluyor,
işte
koca
mukaddesatı ile beraber harap olup gidiyor.
şehirler
İşte,
Pompei… Daha onun gibi nice emeklerle asırlarca,
Aşk Peygamberi 25
milyonlarla
can
feda
edilerek
meydana
gelmiş
memleketler bir anda küller, ateşler altında gitmedi mi?
15 Temmuz
Celâl ile bugün uzun uzun, benim, o ilk babasız kaldığım
günü konuştuk. Zaten küçüklükten beri ana şefkatinden
mahrum olan çocuk ruhum, o gün büsbütün bir kanadı
kırılmış bir kuş gibi yalnız ümitsiz kalmıştı.
O gün, çiftlikte ansızın kalpten ölen babamı işçiler köye
getirmişler mermer sedirin üzerine henüz yatırmışlardı.
Eter
kokuları
arasında
dadım
beni
kucağına
aldı.
Hayretten donan vücudumu bahçeye sürükledi. Zeliha o
vakit yeni yürüyordu.
Bizim komşu Fatıma Hanım da
orada idi. Herkesin sevdiği hürmet ettiği hayır duasını
almak
istediği
bu
hatunla,
nedense
ben
pek
geçinemezdim. Bana birçok masallar anlatırdı.
Bu
masallar üzerimde büyük tefsir bırakmakla beraber,
ekseriya dinlemez yanından kaçardım.
Bugün beni oyalamak için yeni bir masal anlatmaya
başladı. Fakat bu şimdiye kadar söylediklerinin hiçbirine
benzemiyordu. Bana fevkalâde tatlı geliyordu masal.
Hatırımda kaldığı kaldığına göre şöyle idi:
“Mesut bir genç varmış.
Genç bir kız uzun saçlı bir
denizkızına gönül vermiş.
Fakat denizkızı denizler
padişahına nişanlıymış. Genç, bir sabah denizkızını
sahilde yıkanırken görmüş.
Hemen sümbül kokan
vücuduna sarılacakmış, fakat ansızın orada ateşten bir
ceylan peyda olmuş acele hemen gelmiş, genç çocuğun
26 Aşk Peygamberi
gamsız alnına ateşin diliyle “artık,
sen mihnet ve cefâ
cefa göreceksin” diye yazmış.
Masallar pek gariptir. Ekseriyetinde,
hatta gayrı makul
gibi görünenler de bile, bazen pek büyük hakikatler
ifade edilmiştir.
Bu gayrı makul görünen şahıslar,
ekseriyetle ve pek manidar bir temâsilden başka bir şey
değildir. Aşk, şuhût, fazilet.. Aşk fazilet…. gibi birçok
semboller canlı veya cansız birer mevcudiyyet halinde
ifade edilerek üzerleri örtülmüştür.
Ne diyorum,
işte bu masalı henüz dinlememiştim.
o
sırada çitlerin arasında kuvvetli güzel bir çocuk atladı.
Bu benim komşum Celâl
idi. onu görünce biraz daha
açılır gibi oldum. bu küçük Celâl’in güzel gözleri daima
böyle yarı örtülü durur, solgun çehresi insana yüksek
heyecanlardan biraz örselenmiş gibi gelirdi.
Bununla
beraber o çok faal çalışkan bir çocuktu.
Gözlerinde düz denizlerin tehlikeli safiyeti vardı.
Aynı
yaşta aynı yaşta olduğumuz halde benden daha boylu,
daha geniş göğüslüydü.
burada beraber büyümüştük,
aramızda hep ufak şimşekler çakmış, bazan bir yaprak,
bir tüy için darılmıştık. Bunlara sebep olan hep bendim.
Celâl’in bir sürü arkadaşları vardı. Bütün köy çocukları
onun peykleriydi.
Refikalarını (arkadaş) bulunca Celâl
değişir, beni unuturdu. Canlı, kahkahalı bir küme içinde
yarı çevrilmiş başıyla en eski arkadaşını da davet eder.
Onun ses çıkarmadığını görünce uyanık zevkli halesiyle
beraber
uzaklaşır
giderdi.
İşte
o
zaman
elimdeki
değnekle yapraklarını döker yahut renkli çiçekleri yolar
Aşk Peygamberi 27
ve ağlardım. Sonra hain Celâl’e ufak bir sebeple
birdenbire darılır, susar, susar, günlerce konuşmazdım.
Fakat Celâl daima affeden lütufkâr gözleri vardı.
Beni
okşar yavaş yavaş aldatırdı.
şimdi bu, bî-kes (kimsesi kalmayan) arkadaşının elini
tutmuştu. Bir kelime söylemeden yürüdük. Bir manolya
ağacının altına gittik. orada babam bize her gün akşam
dersi verirdi. Yine madalyaların latif kokuları arasından
kıziletli yaprakların içinden kuş sesleri geliyordu. fakat
artık hepsi uçan zamana mersiye okuyorlardı.
Onca
kahkahaların terennüm ettiği bu yer şimdi bir makbere
benziyordu. Köşeye Celâl ile beraber taşlardan bir ocak
yapmıştık. O da rüzgârdan yıkılmış gitmişti. Baygın bir
yasemin
geliyordu.
kokusu
Ona
Celâl’in
sabahleyin
ellerinden
annesi
saçlarından
(m)
sürmüştü.
Annemin ipek saçları yüzüme sürünüyor,
yumuşak
nazarları, gözleri kalbimi ısıtıyor sandım.
Sâhi, ninemin İstanbul’daki mezarında yaseminler vardı.
Bir gün onları diz çökerek koklamıştım.
Sarı gölgeler karardı. Kuşlar titreyip sustu.
Fırtınanın
kanadında, gurbetten gelen hicranlı bir kadın beni bahar
rüzgârıyla yıkanmış temiz göğsüne sakladı.
Kısık bir mumun ışığında büyük odanın karanlık bir
köşesinde Zeliha’yı geniş yatağın içine aldık. Bu gece hiç
ses çıkarmadan uslu uslu uyudu. Evde korku, sır ve
sukun vardı. Gök ve toprak mazlum bir büyü ile
tütsülenmişti. Ben bütün gün işittiğim ağlamaları ve
28 Aşk Peygamberi
feryatları
düşünüyor,
fakat
babamın
öldüğüne pek
inanmıyordum. Dadımın yüzü kıpkırmızı olmuş nefesi
hafiflemişti.
Yatağın içinde kımıldamadan ağlıyordu.
Bütün gün uçuşan yeşil yıldızları, yorgun düşen nefesleri
ile
yavaş
yavaş
uykuya
dalarken
dadım
bizi
de
yataklarımıza yatırdı.
Rüyamda:
tutuşan sıcak kumların üstünde üstüne
bırakılmıştım. Güneş cehennemi bir çiçek gibi sahrayı
kavuruyordu.
Kervanlar
geçiyor,
develerden
biri
omuzlarıma basıyor, bağırıyor yalvarıyordum. Fakat ne
ölebiliyor nede kurtulabiliyordum.
Uyandım. Sabah güneşi yüzümü ısıtmıştı. Alnım terlemiş
gözlerim ziyadan hafifçe kamaşmıştı. Evde yine telaşlar
vardı. Feryatlar uzak köşeye kadar geliyordu. Zeliha sık
sık babasını soruyordu. Dadım bile sütlerimizi içmeden
bizi sokağa çıkardı.
Topraklar serin sabah rüzgârlarıyla yıkandığı zaman
istasyona vardık. Sıcak, çok sıcaktı. Yapraklar yeşil birer
koruya dönmüş, mavi gök pek çok derinleşmişti. Akşam
vaktiydi, Rumeli Hisarına teyzenin evine gittik. Hemen
bir buçuk senedir ilk defadır geldiğim bu evi ne kadarda
göreceğim
gelmişti.
Fakat
içimdeki
mahzunluk
sevinmeme mani oluyordu. Her vakitte ki gibi annem
kadar
sevdiğim
atılamıyordum.
teyzemin
boynuna
sıçrayarak
Teyzemin kızı küçük Zehrâ dünyaya
geldiği vakit bir defa gelmiştim. Ondan beri teyzemi de
görmemiştim. Teyzem, herkesin şaşılacak bir rabıta ile
sevdiği güzel kadın.
Onda ne vardı?
Bilmem ki;
Aşk Peygamberi 29
herhalde beni de buraya ona olan muhabbetimi bildikleri
için getirmişlerdi.
İşte, hiç unutmam o gün bize büyük bir misafir gelmişti.
Ben “Yusuf Cemal” beyi birçok defalar çiftlikte de
görmüştüm. Eniştemin uzaktan akrabası olduğu için,
bizde tanışıyorduk. Babam adeta bir mağrur adamdı.
böyle olduğu halde ona çok hürmet eder. Kendinden
küçük olduğu halde elini öper, önünde yere dizlerinin
dibine otururdu.
Bana gelince onu çok severdim.
Sadâsının güzelliğine bayılırdım. Onu gördüğüm zaman,
bilmem nasıl, bir ferahlık fevkalâdelik hissederdim.
Ekseri gecelerde rüyamda görürdüm. Fakat şimdi tabii
böyle değil. hatta Celâl ki,
çiftlikte o da görüyordu.
Fazla seviyor diye Celâl’e bile darılıyordum.
Bir kere
teyzem ailesini onun yüzünden yıktı. Çocuğunu bırakıp
ona gitti. Biçare Zehrâ, şimdi bir akrabasının yanında
imiş.
Neyse, neredeydim? biz artık her gece, teyzem, Zehrâ
limonlukta yatıyorduk. Eniştem Antalya’da idi. limonluk
sıcak havada serin ve pek hoştu. Mis gibi limon kokuyor,
eflatun
bir
kandil
fanusu,
etrafa
baygın
bir
zıya
saçıyordu. Yatağımıza yattığımızda zaman başımızın
üzerinde mavi yıldızların uçuştuğunu görüyorduk. Bazısı
daha sevdiğine kavuşamadan tahammül edemeyerek yarı
yolda sönüyor eriyip, gidiyordu. Yatağa girince bir
müddet,
küçük
Zehrâ
ile
oynar
kendiliğinden kapanır, uyurdum.
***
sonra
gözlerim
30 Aşk Peygamberi
Aradan iki sene geçmişti. Bir yaz gecesi yine limonlukta
sırma saçlı yıldızları seyrederek uyumuştum. Fakat gece
yarısı
birdenbire
uyuyordu.
uyandım.
Yanımda
küçük
Zehrâ
Birden aklıma Fatıma Hanım’ın söylediği
masal gelmişti. Ahh, mutlaka bu kız benim sevdiğim
dilber, denizkızıydı. Kalktım, ona bütün kuvvetimle
sarılacaktım. Fakat Zehrâ uyandı. Karanlıkta küçük eliyle
yüzümü arıyordu. Bende şaşırmıştım. Tekrar yerime
yattım Zehrâ yüzümü okşaya okşaya uyudu. Fakat ben
uyuyamıyordum. Hayalimde ateşin bir ceylan, ateşin
diliyle alnıma “sen mihnet ve cefa göreceksin” diye
yazıyor,
denizler
padişahının
pek
yanıp
gönlümün
çok
gözdesine
yakılacağı
verdiğim
bana
haber
veriyordu.
Canım bir insan sevdikten sonra zaten rahat kalır mı?
Ben muhabbetten korkuyorum.
17 Temmuz
Dün gece ki müsamere artık bir veda birleşmesi oldu. biz
mezun olanlar yirmibir kişi idik. Hepimiz ayrı bir kıyafete
girmiştik.
Kimimiz
Çinli,
kimimizi
Arap,
kimimiz
Kafkasyalı tarzında giyinmiştik. Hem de her birimizi
temsil ettiğimiz dinin veya milletin adetlerinden birini
gösteriyorduk. Ben Hindu (Budist) oldum. Mukaddes,
toprak
sarısı
renginde
ağar
kumaşlarla
belimi
ve
omuzlarımı sardım. Elime ayrı ve yassı taneli bir tesbih
aldım.
İki küçük çocukta şakirdim oldu. Biri hurma
dalından yapılmış büyük yelpazeyi başında gezdirdi.
Celâl (Burma) lı bir kadın kıyafetinde bana ibadet etti.
Aşk Peygamberi 31
Cinsinin alametifarikası olarak iplikli peştemalını yanında
düğümlenmişti. Üstünde yakası açık çiçekli bir gömlek
vardı. Başına peruk taktı. Uzun saçlarını tepesinde
topladı,
başına
sardı,
üzerine
bir
çember
geçirdi.
Önümde eğilerek beni taziz etti. Büyük koçan sigaralarını
yaktı. Kesif dumanlar içinde sükûnetle içtik. Seyircilerin
en çok ben hoşlarına gittim. Hocalar ibadeti tekrar tekrar
yaptırdılar.
Celâl çok neşeliydi. Veda gecesin de bu kadar pervasız
durması bana hüzün veriyordu. Bundan bir sene evvelki
geceyi hatırlıyordum. Yağmurlu soğuk bir teşrinievvel
(Ekim) günüydü. O mektebe yeni gelmişti. Yine burada
mütalaa salonunda toplanmıştık. Herkes çalışmak yahut
konuşmak için ufak manzumeler halinde bir köşeye
çekilmişti. Ben kitaplarımın tafsiliyle meşguldüm. Fakat
Celâli gördüm.
Karanlıkta piyanoya başını dayamış
yüzünü yere çevirmişti. Kımıldamıyordu. Yanına gittim.
-Hasta mısınız Celâl? Dedim
Başını kaldırdı gözleri kırmızı ve ıslaktı. Bu yaşlarda beni
cezbeden bir sıcaklık vardı. Tereddütle:
-Hayır, dedi
o vakit onu ruhlarımızın maverada dolaştığı zamandan
beri tanışıyormuşum gibi, muhabbetler elini tuttum, buz
gibi soğuktu. Onu muhabbetimin bütün hararetiyle
ısıtmaya çalıştım.
Şimdi, Celâl son gecemizde saadet ermiş hasretine
kavuşmuş bir kuş süruruyla yeşil kanatlar takarak uçmak
32 Aşk Peygamberi
istiyordu. Yine pek çocukken çiftlikte yaptığım gibi,
sebepsiz
küçük
bir
şeyden
darılıp
hıçkıra
hıçkıra
bırak.
Dedim.
ağlamak istiyordum.
Ona yalvardım:
-Rica
ederim
Celâl,
kendini
bana
Gülüyordu ve biraz mütehayyirdi. Kolundan çekerek
piyanonun yanına götürdüm. Başını kendi elimle oraya
dayadım, göz kapaklarını örttüm.
18 Temmuz: Bebekler Gibi
Güneş
kim
bilir
kaçıncı
defa
kızıl
tebessümle
Bülbüldere’yi terk ediyor. Ahmet ile ben bastonlarımızı
taşlara vurarak, sarı toprakları dağıtarak yürüyoruz. Yine
ikimizde ayrı birer âleme aitmişiz gibi konuşmuyoruz ve
düşünüyoruz. Celâl’in biraz başı ağrıdığı için bizimle
beraber değil, keşke olaydı!
Ayaklarımın dibinde, çalılığın yanında beyaz bir kuzu
bağırıyor.
Genç bir çoban ona yetişmek için koşuyor.
Küçüğü tutuyorum. Sahibi yanıma geliyor. Beyaz cilalı
dişlerini göstererek gülüyor. Bu sıcak esmer yüzlü
Anadolu çocuğuna soruyorum.
-Bunu niçin kovalıyorsun?
-Rus kızları istemişlerdi de.
Başıyla çınarın arkasını işaret ediyor. Sonra küçük taze
bir ses bana Rusça haykırıyor:
-Aferin güzel kahraman, buraya getir, çabuk getir.
Aşk Peygamberi 33
Ayaklarımın altında hafif taşlar yuvarlanıyor. Renkli
böcekler uçuşuyor. Parlak sazların, yabani dikenlerin
arasından geçiyorum.
Kollarımdaki yavru çırpınıyor
durmadan bağırıyor.
Kayaların üstünde eflatun entarili, sarışın kız, dağ
menekşesi koparıyor. Arkadaşı yere yeşil otların içine
oturmuş beyaz eteklerindeki kır çiçeklerini ipliğe diziyor.
İşte eflatun entarili sarışın kız avcundaki çiçekleri yere
atıyor. Kızararak kuzuyu veriyorum. O titrek kızıl ışıkla
gölgelenen yanağına beyaz hayvan sürüyor, küçük taze
bir ses Rusça
-İsmin nedir?
-Sühâ.
-Ne ahenktar! Benim ki de, Milica
Kıvrımlı küçük dudaklarına sanki kimyanın kan ve ateş
karışık suyundan sıçramış.
Bu kırmızı canlı şeyleri
görmemek için gözlerimi kapıyorum. Eflatun, aşina bir
ziya.
Mayi-hoş bir rayiha bütün dünyayı sarıyor. Yaprakları
gök zemin… her şeyi arıyor.
Gece olmuş. Ay Bülbüldere’yi sihriyle mavi bir cennete
benzetmiş.
Milica,
berrak
sıcak
kollarını
boynuma
dolamış. Göğsüm dudaklarım yanıyor. Bülbül, seyyal ve
ilahî terânelerle hüsnü aşka ibadet ediyor. Ahmed beyaz
etekli Milica’nın arkadaşına sarılmış bizden ayrılıyorlar.
Cemali hasta.
34 Aşk Peygamberi
Sesler işitiyorum. Bunları bazen ışıklı durgun korunun
telaffuz edilmiş, hisleri zannediyorum. Bazen onları
hatırlıyorum. Ne söylediklerini anlayamıyorum. Sanki bu
garip nefesleri, çok uzaklardan serseri bir yel getiriyor.
Öyle geliyor ki, layeûd (sayısız) dakikalar geçiyor.
Hesapsız mesafeler yürüyoruz.
İşte akarsuyun başında duruyoruz. Milica, küçük pembe
avucundan bana su içiriyor.
Serin çok serin bir şifa
diyorum. Sanki cennetlerin gözünden içiyorum.
Bana
öyle geliyor, şayet ölürken bu beyaz suyu hatırlarsam,
dirileceğim.
Fakat bilmem niçin kanamıyorum. Gittikçe dudaklarım
yanıyor.
Gittikçe
avuçlarım
kavruluyor.
Mabudumu
tuğyan aşkımla sarmak için çıldırıyorum. Ona tapmak
için, ten bana kifayet etmiyor.
Denizdeyim. Etrafımda,
gümüş sihirli gölgeler uçuşuyor.
Yıkılmış, ma’buddan döner gibiyim, gönlümde derin,
acıklı bir boşluk var. Bir gecede binlerce fersah yürümüş,
binlerce âlem dolaşmış gibiyim.
Cüz-ü
dayinimi
arıyorum,
bulamıyorum.
Kolumda
yabancı bir hafiflik var, Zeliha’nın altın saçlarıyla ördüğü,
yakutla
işlediği,
bileziğimi
arıyorum,
bulamıyorum.
Yanımda Milica’yı arıyorum, bulamıyorum. Ya Rabbî
keşke fakir bir çoban olaydım da, çalınacak pulum,
çalınacak
yakut
bileziğim
bulunmayaydı.
Ben
zannederdim ki, aşıkın gözyaşından, kanından, küçük
Aşk Peygamberi 35
yüreğinden başka dökülecek, feda edilecek bir ziyneti
yoktur.
-Söyle Milica, Allah’ın için söyle, kalbinde bir damla
merhamet de uyanmadı mı?
Bana ebediyete varacak bir sızı, bir ceriha bıraktın. Bu
azabı biraz dindirmek için güzel avucundan tekrar bir
yudum içeremez misin?
Ruhumun boşluğundan korkuyorum. Onu örtmek, onu
ısıtmak için etrafımı arıyorum. Sığınmak için göğsünü
bulamıyorum. Soğuk dalgaların vahşi raksı içindeyim.
Arayarak kaybolacağım. Bulutlara, suya karışacağım gibi
geliyor.
Bu esmer denizden, bu sessiz enginlerden
korkuyorum.
Küçük
beyaz
kanatlı kuşlardan bile
korkuyorum.
Beylerbeyi
sahilinde
beyaz
bir
yalının
kumsalına
çıkıyoruz. Ahmet sandalcının ücretini veriyor. Işıksız,
bulanık gözlerle bakarak;
-Benimki de benden on lira aldı diyor.
Sararmış yüzüyle bütün kanını, bütün hayatını kayıp
etmiş görünüyor. Ve bir mevta sessizlikle yürüyor.
İskelede Celâl’i görüyorum, seviniyorum. Ahmed’ten
ayrılıyoruz. Yeşil ağaçlarla örülmüş bir yoldan geçiyoruz.
Serin ve adeta teselli vermek isteyen müşfik bir deniz
rüzgârı yaprakların arasından sızarak akasya kokularıyla
kalbimi yıkıyor. Bahçe, yeşil bir umman gibi derin ve
büyük duruyor. Nemli ve ateşin güllerinden yapraklar
36 Aşk Peygamberi
dökülüyor. Etrafı çiçeklerle süslenen temiz havuzun
içinde renkli balıklar yüzüyor.
Yolun üstünde, bir aslanağzından fışkıran suyun önünde
duruyoruz. Dokuz yaşlarında bir Arap çocuğu çiçeklerin
üstüne oturmuş, uyukluyor. Çeşmenin ağzındaki desti,
beyaz köpüklerle taşıyor. Topraklarda küçük derecikler
süzülüyor.
Celâl bastonuyla çocuğun kıvırcık saçlı
başına dokunarak sesleniyor:
-Bilal, Bilal! Yerler su içinde…
O birden bire ayağa kalkıyor, gözlerini ovuşturarak yarı
uykuda
bize
sıçrayarak
bakıyor.
köşke
Celâl’i
doğru
görünce
haber
sevincinden
vermeğe
koşuyor.
Arkasından küçük pabuçlarından havalanan bir toz
bulutu yükseliyor.
19 Temmuz. Beylerbeyi
Bu geceyi burada geçirdikten sonra artık yarın çiftliğe
gidiyorum. Evvelsi gün yanımda Celâl olaydı, bunlar
herhalde başıma gelmezdi. O, beni gayri ihtiyari sevk
eder. Dediklerini yapmaktan kendimi alamazdım. Hala
inanamıyorum. Ben o kadını, beni sevdi zannetmiştim.
Birbirimizden gözyaşları içinde ayrıldık. Sabaha kadar
koru içerisinde geçen bu geceyi bir aşkın ilk sahifesi
zannetmiştim.
Ah benim bu her şeye inanan çocuk
kalbim!
Ben bu kalple, bu insanlar içinde yaşadıkça hüsrandan
kurtulmayacağıma hiç şüphe yok.
Aşk Peygamberi 37
“Daha uslanmadın mı Sühâ?” hala bu zehirli çiçekler
arasında bal arıyorsun.. Kaç kere dilin yandı, kaç kere
zehirlenip gidiyordun. Hala mı uslanmadın.
Bak, şu
güzel gece içinde uzanan suların safi lahutî sadâsını
dinle. Senin daldığın elemin müşevveş [düzensiz, karışık]
lisanına benziyor mu? Bütün bir can çekişmeden ibaret
olan
haraharaların
[Uykuda
horlamak.
*
Kedinin
mırıldayışı] yanında, işitiyor musun, bu tabii asûde sadâ
ne kadar balater [Pek yüksek, daha yüksek].
Mumun yanında bir pervane tek kalan ince boynuzunu
yavaş yavaş tahrik ediyor. Aşka- koruda geçirdiğim o
mülevves fırtınaya değil-aşka karşı tükenmez bir ihtiyaç
var.
Vakit vakit, açık pencereden, uzaklardan esen rüzgâr
bana ümit getiriyor.
Canım elbette, Celâl’in iman ettiği gibi, fevkalade
insanlarda vardır. Celâl’de onlardan bir parça değil mi?
Onlardan
hararetten
koku
almış
yanmış
bir
vücud
dudaklarıma
değil
mi?
Celâl,
Benim
çatlayıp
yanmayacak, kadar yüksekten damla damla akan bir su
gibidir. Beni kavrulmayacak kadar teskin eder. Bütün
dünya bu benim gördüğüm bildiğim insanlardan mı
ibaret? Hayır, bu benim gördüklerim insanda değil.
Elbet (insan) denilen hakiki bir vücut olmalı. Bir su
samuru bile yavrusu ölünce insan gibi ağlıyor, inliyor.
Hatta bazen tahammül edemeyerek hasretinden ölüyor.
Bir köpek, sahibi için canını feda etmekten çekinmiyor.
38 Aşk Peygamberi
Hayvanlar içerisinde, bu benim tesadüf ettiğim birçok
insanlardan daha âlileri, yok mu?
Eğer bütün âlem, benim bu gördüğüm âlemse, o halde,
ruhlardaki güzellikle büyüklüğe karşı olan gizli ve âşikar
ibadet nedir?
Şekil, beni ne kadar aldattı, bakmaya kıyamadığım bir
vücut altında ne müstekrih [İğrenen, tiksinen] manalar
gördüm. Bir kitabın kabı (cildi) istediği kadar mükemmel
ve
güzel
olsun.
İçini
açıpta
okuduğum
zaman
iğrendikten sonra….
Tekrar mı, ben bu insanların içine döneceğim? Bu yazın
nihayetinde, âlî tahsil (yüksek tahsil)i bitirmek için tekrar
buraya gelmek icap edecek. Henüz hangi mesleği
tutacağımı da kararlaştırmadım. Bir bakıma, edebiyat
okuyayım diyorum. Zaten kâfi derece de servetim var
kem kazanmaksızın da geçinebiliyorum. Fakat toprakla
oynamakta fena değil. Hergün (yaratıldığım) aslımla
hasbihal fena mı?
BEŞ SENE SONRA
1 Haziran, çiftlik.
Defterim! Bir köşeye atılan kitaplarımın arasından bugün
elime geçti. Hatıralarımda, aşka ihtiyaçla biten son parça
beni müteessir etti.
Bu beş senelik tahsil hayatı bana birçok acı dersler daha
verdi.
Mamafih
hayatın
tadını
tatmadan
onun
ne
olduğunu bilmeyecektim.
Şimdi kuşlarla, çiçeklerle, beraber temyiz, sıcak dağların
göğsünde
teneffüs
ediyorum;
muattar
(kokulu)
toprakları kırlangıçlarla beraber öpüyorum. çiftlik daimi
bir sukun, daimi bir huzurun safveti ile düşünüyor gibi.
her yer yeşilin nuru içinde. Şarkım muhabbet, duygum
muhabbet, içtiğim bile ile muhabbet…
Burada ziyadan (ışıktan) çiçekler, nurdan teraneden
melekler var. (ve…..) deki evi bir köylü bekliyor. Çiftlikte
Zeliha,
dadım,
birkaç
vekilharç ile yalnızız.
demir
gibi
hizmetçi,
birde
eski
ihtiyar
Veli ağa hala çökmedi, vücudu
kuvvetli.
Zeliha’yı
bile
kucağında
gezdirebiliyor.
Zeliha bazen dadımla köye iniyor yahut İstanbul’a
gidiyor. Birkaç gece kalıyor. Nadiren de yanında biraz
arkadaşla
Taflanların
dönüyor.
O
(karayemiş)
çiçekler açıyor.
vakit
çiftlik
sazların
biraz
içinde
gülüyor.
kahkahadan
40 Aşk Peygamberi
Ben çok neşeli, çok cevval [Dâim hareket hâlinde olan ]
bir adam oldum. Kızgın güneşin altında göğsümü başımı
açarak
kuşlar
gibi
rüzgârlar
gibi
şarkı
söyleyerek
koşuyorum.
Zeliha’yı , dadımı.. Hepsini biraz ihmal ediyorum. Benim
isimsiz çiçeklerim, renkli parlak dinginlerim, [sakin,
durgun yerler] hasbihal edecek açık göklerim var.
Zeliha
Veli
hatıralarını
Ağa’nın
dizine
anlatıyor.
oturuyor,
Sahiden
ona
Ata’nın
zavallıyı
hiç
düşünmüyorum.
15 Haziran
Göl sahilinde kaval çalıyordum. güneşin batması yakındı.
Gümüşsuyu yer yer kızarmaya başlamıştı. Susadım.
“Yolcu çeşme” den su içmeye gittim. yaşlı köylü kadını
güğümünü dolduruyordu. Başında beyaz başörtüsü,
üstünde soluk bir yeldirme vardı. Tatlı derin bir sesle:
-Gel bakalım güzel delikanlı, nereden geliyorsun?
-Göl kenarından geliyorum.
-Neden yalnız geziyorsun, senin yavuklun falan yok mu?
Kalbim çarpıyordu, sözleri kapatmak istiyordum. Tekrar
zehirlenmekten korkuyordum. Kadın çeşmenin kıziletli,
harap taşlarına dayandı. Garip kudretli bir sesle:
-Hiç bu gençlik susuz geçer mi? dedi.
Aşk Peygamberi 41
O
vakit
susuzluğumu
hatırladım.
çeşmeden
dolu
güğümü çektim. avcumla kana kana içtim. Başımı,
yüzümü ıslattım. Göğsümde şiddetli bir hararet vardı‫؟‬
-Nine, dedim. Burada güneşlerin muharrik şuleleriyle,
alevlerle sarılmış ateşten bir yürek var. Onu serinletmek
için “Yolcu Çeşme” nin suyu tesir etmeyecek.
Köylü
birdenbire
sadef
dişlerini
göstererek
hiç
unutamayacağım mânidar bir kahkaha ile güldü. Dağlar
bile onların hafif hafif bu sadâyı tekrar etti.
Yüzüme o kadar kuvvetli bakıyordu ki gözlerimi yerden
kaldırdım. Nazarları ruhuma işledi.
-Oğul sakın sevdiğinden korkma, gönülsüz kalmaktan
kork., dedi.
Güğümünü aldı. uzaklaşırken sesini rüzgar dağıttı.:
-Huda’ya emanet ol.
Tanrı dileğini versin. Alnını ak
etsin. Yavrum!
9 Temmuz
Öyle müsterihim ki saadetinden ağlıyorum. Bu parlak
şuleli göklere, bu sarı kızgın topraklara gözlerimden
daha çok muhtacım. Martıların küçük baygın feryatları
için, sanki içimde asırların hasretini biriktirmişim. Tarla
kuşlarının çırpınan kanatlarındaki küçük siyah şimşekleri
bile hüsranla seyrediyorum.
18 Temmuz
Babamın mezarının taşına üstündeyim. Her taraf diken,
hoşnut içinde,
dizlerini topluyorum, öyle oturuyorum.
42 Aşk Peygamberi
bir yaprağa bile dokunamıyorum.
Pembe karanfilleri
koklamaya korkuyorum. Yıllardan beri unutulan babam,
günahımı affetmiyor zannediyorum.
Rüzgâr estikçe
yabani güller beyaz ve hoş lâhdin üstüne yapraklarını
döküyorlar. Yine parlak yeşilliklerin süzgün nazarları
arasından böcek sesleri geliyor.
yorgun
ötüyorlar.
Artık onlar da yorgun
Güneşte
temiz
bulutlardan
kurtuldukça dizlerimi ve ellerimi yakıyor. uzak gölde
muhteriz (çekingen ) gümüşlü bir lerze [Titreme, titreyiş.
Sallantı]
uçuyor.
kızarmış
iki
Sazlı
yıldız
kayalıklar
çiçeği
kayalar
kımıldanıyor.
arasında,
Ki
güllerin
kokuları kalbimi uyuşturuyor. Solgun benizli kır çiçekleri
eğilmişler, birbirlerine hikaye- mevti (ölüm hikayesini)
naklediyorlar. Onlarda bu huzuru ihlal etmekten çekinir
gibi işitilmez nefeslerle söyleşiyorlar.
Babamın
kemiklerinin
gubarıyla
(toz)
beslenen
bu
böceklere, bu otlara elimi süremiyorum. kendi nefsinden
bile ürküyorum. Gökten kaynar ziyayalar dökülüyor. Bu
tunç ışıklı kadir güneş, ateş kıvılcımlı zemin.. Bütün
sevdiğim, taptığım şeyler. yalnız beni yakacak, başka
sûzan
bir
mucizeye
muhtacım.
Aradığıma
kavuşamıyorum.
Gümüş gölgeler başka bir aleme doğru eriyip gidiyor.
Böcekler susuyor. Güneş titreyerek dumanlar içinde ağır
ağır nihan oluyor.
Sevinen akşam baharlarının yerine garip bir serinlik
çöküyor.
Mezar
taşlarının
barid
(soğuk)
rutubeti
iliklerime işliyor. Kendini unutarak kımıldayamıyorum.
Aşk Peygamberi 43
Etrafındaki
büyülü
çiçekler
ürkmüş
gibi
birdenbire
hareket ediyor. Şekilsiz acayip gölgeler koşuşuyor.
Servilerin arasından kaçmak istiyorum. Ayaklarıma bu
korkunç seyyal şeyler işliyor.
Acayip kuytu derinliklerden, alev püsküren bulutlar
hücum ediyor. Kıpkızıl ateşten, layeût (sayısız) gözler
fışkırıyor. Topraklardan ak şekline girmiş ateş ruhlar
sıçrıyor.
İşte bu halde kendimi kaybediyorum. Sabahleyin ölüp
dirilmişim gibi, âlemi ervahtan dönmüşüm gibi, yeni
fevkalâde hislerle uyanıyorum. Akşamdan beri kuduran
cehennem sönmüş. Sabah rüzgârı vücudumu yıkıyor.
Çiçeklerin ıslak temiz yüzleri parlıyor. Mezar, eski viran
sessizliğiyle içini çekiyor gibi.
Sendeliyorum. Sanki yürümeyi unutmuşum. Etrafımı onca
rüyada görmüşüm gibi, müphem hatırlıyorum. İşte
senelerden beri ilk defa köyün içinden geçiyorum. İhtiyar
köylüleri tanır gibi oluyorum. Fakat küçükler, çok
değişmiş
olacaklar…
Hele
beni
herkes
yabancı
zannediyor. Ne tuhaf! Bu köy bana çok büyük gelirdi.
İçinde sayılamayacak kadar insan var zannederdim.
Halbuki ne zavallı, ne boş yermiş.
Ahh.. Söyleyin küçük yolcular, burada kumral temiz bir
çocuk
başı
vardı.
Kısrağının
kahkahasını duyamıyorum.
ayak
sesini
küçük
44 Aşk Peygamberi
Balıkçı evlerinin önündeki önünde zayıf bir kadın yırtılan
ağını dikiyor. Kırmızı entarili bir çocuk, matruş yanık
başıyla güneşli toprağa çömeliyor
Postanenin kapısına “kiralık” tır diye çarpık siyah bir yazı
asmışlar.
İşte
bizim
önce
oturduğumuz
demir
parmaklıları görünüyor. Bunların merbut (bağlı) olduğu
setin üstünde Celâl ile ne kadar çok koşmaca oynardık.
Eve derin derin geliyorum. Hiç hareket yok. İhtiyar köylü
bir yere gitmiş olacak. Setin tuğlaları üstüne oturuyorum.
Yarabbi dünyada fâni olmayan hiçbir şey yok mu?
Uzun uzun bahçeyi seyrediyorum. Havuzun yeşil suyun
içinde güzel renkli balıklar yerine çürümüş yapraklar
geziniyor.
Ağaçları
insan
boyunda
otlar
bürümüş.
Sarmaşıklar “çifte fıstıklar” a bile sarılmış. Altında ders
yaptığımız manolya nerede? Şu yediverenin arkasında
olacaktı. Yok, ne yazık yarabbi, demek ki kesilmiş!
Kapının önündeki iğde ağacı da yerini değiştirmiş gibi.
Ben bunun ince dallarını, beyazımsı donuk yapraklarını
pencerelerden
tutardım.
Halbuki
şimdi
uzaklaşmış,
başını gümüş evin saçağına dayamış göğsünü oraya
sürmüş.
Celâl’in evinden bana yabancı Rumlar bakıyor. Kafesleri
sökülmüş
cumbaları
kaldırılmış,
tanrıçasına
renkli
çamaşırlar asılmış. Acaba neredeler?
müthiş bir yorgunlukla özlüyorum. Ölecek gibiyim. artık
gözlerim
görmüyor,
ağlıyorum.
Yaşlarım
yakıyor. Hakikatsiz, mabetsiz, putsuzum.
yüzümü
Aşk Peygamberi 45
Bütün yollar birbirine benziyor, karıştırıyorum, ancak
öğleden sonra çiftliği bulabiliyorum.
“ Veli ağa” bahçede beni görünce çocuk gibi ağlayarak
boynuma sarılıyor. Gözyaşları sakalından süzülüyor.
Zeliha yatağında, beyaz bahçe ünlüğüyle soyunmadan
uzanmış buluyorum. Sesimi duyunca birden bire sıçrıyor,
kalkıyor. Gece nerede olduğumu kimseye söylemiyorum.
Fakat yaklaşmaktan korkar gibi dikkatle yüzüme bakıyor.
Benim artık insanlarla rahat rabıtam kalmamış.
Utanmıyorum,
acımıyorum.
Sade
omuzlarımı
silkeliyorum. Veli ağa, titrek ve damarlı ellerini semaya
kaldırıyor, uzun uzun dua ediyor.
Sabahleyin biraz başım ağrıyordu. Zeliha “evde kal” “bir
yere gitme!” diye yalvardı. Akşam safaları içine kendi
eliyle bir sandalye koydu. Beni saçlarımı okşayarak
oturttu. Köye düğüne gitti.
Böyle yastıkla ve minderle
yumuşatılmış ihtimamlı yerlerde oturmak, bana azap
veriyor. Çimenlerin üstüne yatmak istiyordum. Fakat
onun küçük hatırını kıramayacağı kadar kuvvetsizim.
Akşama kadar Veli ağa ile konuştuk. Zavallı adamın ne
kadar çok dertleri varmış. İzmit ten memleketlisi gelmiş,
tek bir akraba çocuğu sağmış. Fakat onun da hali çok
fena
imiş.
Biçare
yavrucak
ince
hastalığa
(verem)
tutulmuş.
- Git Veli ağa, dedim. Bari vakit geçirmeden hastayı
buraya getir. yalnız çiftliğe muvakkaten (geçici)
bul da….
birini
46 Aşk Peygamberi
Sade yürekli ihtiyar, sevincinden ellerimi öptü. güneş
battı
halde
içiyordum.
Zeliha
Hem
daha
de
dönmemişti.
hem
sigara
sandalyede
yavaş
yavaş
hasır
sallanıyordum.
Hava öyle durgundu ki etrafıma toplanan mavi dumanları
ellerinde dağıtıyordum. Veli ağa, uzakta mısır tarlalarının
ortasında,
kulübesinin
siyah
bir
önünde
kuş
gibi
durmuş,
gözüküyordu.
etrafı
işaret
Bekçi
ederek
içerideki hizmetçiye talimat veriyordu.
Birdenbire gözlerimi iki küçük yumuşak el kapadı.
Zeliha’yı temasından tanıdım, bileklerini tuttum. Serin
yanaklarından öptüm.
-Üşümüşsün Zeliha, dedim.
Dur seni pardösüme
sarayım, dadım nerede?
-İşte geliyorlar.
Gittikçe siyahlaşan dar yola baktım. İki karanlık gölge
süratle yaklaşıyordu. Zeliha,
geniş pardösünün içinde
büzülerek boynunu büküyordu.
-Darılma ağabey, rahatın kaçmaz, ne olur! Sen bana
böyle kızmakta devam edersen öleceğim. Zaten, bizim
kanaryanınkinden daha az canım kaldı! Darılma, olmaz
mı? Zehrâ’yı getirdim çok sesli gülmeyiz.
-Zehrâ kim?
-Köyde Tamburî Faik Bey yok mu? Onun arabasındanmış.
Bilmem nerde, bir yerde babası ölmüş. Başka hiç kimsesi
yokmuş, köye gelmiş.
Aşk Peygamberi 47
Zavallı Zeliha, beni ne kadar fena anlıyormuş.
-Niçin darılayım, dedim. ben seni hiç sevmez miyim?
Hem zannettiğin kadar hodkâm bir kardeş miyim? Sen
güldükçe ben teselli duyarım.
Karanlıkta mavi, tatlı gözleri parlıyordu. Bana daha
ziyade
sokuldu.
Başını
göğsüme
koydu.
Kalbimle
konuşur gibi, derin derin:
-Ağabey, dedi. Neden bu kadar değiştin? Atina’ya
yazdığın mektuplar ne güzeldi! o vakit beni seviyordun.
Söylesene ne günahım var? Ağabey, yazık bana!
Sesi kısıldı. Çenesinden tuttum. Yüzünü aya çevirdim.
Yanakları yüzü yaş içindeydi. Kirpikleri titriyordu.
Söyleyecek bir şey bulamıyordum. “Ağabey yazık bana!”
yalnız bu şikayeti işitiyordum.
22 Temmuz
Zeliha arkadaşını çok seviyor, böyle giderse aylarca
bırakmayacak,
dün
gece
karanlıkta
pek
dikkat
etmedimdi. Bu sabah bahçede tesadüf ettim. Beni
görünce utandı. incir fidanlarının arkasına kaçtı. Zehrâ,
pek hoş bir çocuk.
Saçları çok sarı, çok parlak. Hatta
Zeliha’nınkilerinde daha açık ve parlak. bugün öğleye
doğru, Zeliha odama geldi. beni içeride bulunca şaşırdı.
Hakikaten iki gündür evde kalışım, bana da garip
geliyordu. maamafih kısmen başımın ağrısını sebep
buluyordum.
-Ne var dedim, misafirin nasıl?
48 Aşk Peygamberi
Onu sorduğuma çok sevindi. küçük saksının içindeki
çiçekleri okşayarak güldü.
-Görsen ağabey, ne tatlı, ne güzel kız! Bak düşünürken
bile kalbim çarpıyor. Gelse ki hep beraber Ayazma'ya
gidelim.
Üzmemek için “peki”, dedim.
Öğle yemeğini ceviz ağacının altında yedik. Bende
onlarla beraber koşmaca oynadım. Dağ çiçeklerinden
çelenk yaptık.
Bağdan üzüm topluyorduk. Hava çok sıcaktı. güneş
kanımıza geçiyordu. ben bir oyun buldum. Zeliha ile
Zehrâ, en büyük salkımı aramak için koşacaklardı.
kiminki küçükse tayin edeceğim cezaya razı olacaktı.
ikisi de kütüklerin arasına koştular. ben küçük kızın
mağlup olması için gizli gizli dua ediyordum. Zeliha
şarkı söylüyordu. Zehrâ ara sıra salkımlardan birisini
güneşe tutup bakıyordu. Zeliha önünden koştu:
Benimki benim ki! diye haykırdı. Zehrâ sükûnetle geldi.
Kendinden emin değildi. Salkımını avucunda sıkıyordu.
Beyaz ince elini tuttum. Parmaklarını açmamak için inat
ediyordu. zorla hatta güzel narin cildini biraz inciterek
açtım. Salkımı, Zeliha’nınkinin yanında çok küçüktü.
Zalim bir hükümdar gibi emrettim:
-Haydi, bakalım, “küçük hanım” dedim. Bütün üzümleri
birer birer dudaklarınla ağzıma vereceksin.
Yüzü büsbütün kızardı.
Aşk Peygamberi 49
Veremedi, o kadar ısrar ettim. Yalvardım. Mümkün değil
veremedi.
Dudaklarım
muhayyel
[Hayâl
olarak
düşünülmüş] bir zevkin muhayyel ateşiyle yandı.
27 Temmuz
Öğle vakti fındık ağaçlarının gölgesinde yatıyordum.
Etrafından yalnız böcek sesleri geliyordu. Gökten munis
telaşlı bulutlar geçiyordu.
Kendi kendime diyordum ki: canım dağların, çiçeklerin,
güzel rüzgârların letâfeti de insanı nihayet bir müddet
meşgul diyor. şu dağlar, mis kokan topraklar, bu billur
sular, gözeler. fakat bu güzellik bana kâfi gelmiyor.
bunların lisanından bir şey anlayamıyorum. fevkalâde
güzel sesli, fakat ecnebi bir kadın kendi lisanıyla bir şiir
okusa, elbet ben bu latif sadâdaki ahenge hayran
olurum. Halbuki o şiirin asıl manasını anlamıyorum ki!
Kendi düşüncelerime dalmıştım. Kulağıma Zeliha’nın sesi
geldi:
-Şurada oturalım mı?
Önüme taflanlar geliyordu. Beni görmüyorlardı. bana
yakın bir ağacın altına yanyana oturdular.
-Zeliha, sana bir şey soracağım; sen bu dünyayı seviyor
musun?
-Tabii seviyorum. sen sevmiyor musun?
-Hayır, hiçbir şeyle eğlenemiyorum.
50 Aşk Peygamberi
Acaba, Zehrâ birini mi seviyor? öyle ya, artık çocuk değil
ki… Fakat neden bilmem bunu düşündükçe gayri ihtiyari
mahzun oluyorum.
-Zeliha, şu güvercinler bak. İki güvercin gökte uçuyordu.
Yamaçtaki
ağaca
[Hürmetle]
ettiler.
kondular.
Ağız
Yanındaki
ağıza
küçük
aşkı
mine
tebcil
(memba)
titredi. Yaşlı badem içi çekerek yaprağını döktü. bir fidan
üzerinde gezen tırtıllar birdenbire yere düştü
28 Temmuz
Ne kadar şaşılacak şey!
Zehrâ, bizim Zehrâ’ymış.
Teyzemin kızı küçük Zehrâ! Ayol biz acaba uyuyor
muyduk.?
Zehrâ’ya akrabalarımızı söylediğim zaman hayret etti.
sonra o kadar sevindi ki.. Bu annesiz babasız kalmış
çocuğa bir akraba bulmak büyük büyük bir teselli verdi.
Fakat aynı zamanda gözleri doldu.
Kederli tazelemiş,
hayatının safahatı tekrar açılmış idi. zavallı Zehrâ.. Zeliha
ile yeniden ilk defa görüşüyorlarmış gibi sarılmaları, beni
de ağlattı.
Çiftliğe bir az evvel geldim. beni bostanların içinde,
seyyal bir fener ışığı karşıladı. sonra birdenbire, Veli
ağanın mütebessim ihtiyar çehresini gördüm. fenerini
nemli ve karanlık topraklarda yatan kavun yapraklarının
üstüne bıraktı.
-Geldim evladım, şükür ölmeden kavuştum, diye ellerimi
sıktı. Yüzümden öptü.
Aşk Peygamberi 51
Gözyaşları sakalından akıyordu. Hastayı sordum. Uyuyor
dedi.
Sonra önüme düştü. odasını alışkın bir tavırla ihtimamla
açtı. etrafta çocuğu aradım. Yatağın içinde, koyu renkli
bir battaniyenin altından başı çıkmıştı. Küçük siyah bir
iskelet gibiydi. Gayri ihtiyari eğilerek nefesini dinledim.
bu ön dört yaşında bir genç çocuğa değil, on -on iki
yaşında mumyalanmış bir cesede benziyordu. halbuki on
yedi yaşında varmış. İhtiyari üzmemek için neşeyle
sordum:
-Aman Veli ağa, dedim. Bu Arap mıydı?
Kuvvetli başını eğdi:
-Hayır beyim.. Güneşten, hastalıktan böyle, dedi.
Böyle hayatı kudreti azalan membağlar önünde ben
duramıyorum. bu ateş ve aşk diyarına, zevalin bitap
askerleri
yanaşmıyor,
şimdi.
Korka
korka
geceyi
dinliyorum. Zebun bir ses müşteki bir öksürük sesi
bekliyorum. Saniyeler dakikalar geçiyor.
Yeşil ince bir ziyâ abajurun nakışlarını ellerime işliyor.
Fenerin üstüne küçük bir pervane düşmüş, çırpınmaktan
yaldızları kâğıda çıkmış.
Bilâ hareket (hareketsiz)
yatıyor.
Bu pervaneden İstanbulî küllere topraklara
karışmış
bir
istiyorum,
gecenin
sabahı
uyuyamıyorum.
hatırlıyorum.
Geceyi
Uyumak
dinliyorum……
Birdenbire güneş gibi, ruhumda bir ihtiyaç parlıyor.
Zehrâ’nın nefesini, Zehrâ’nın gözlerini arıyorum. ışığı
52 Aşk Peygamberi
söndüremiyorum.
Karanlık
içinde,
onun
kalbindeki
hayalini gözlerimle görmeye çalışıyorum.
13 Ağustos
Beyhude şüphelendim. Süleyman öksürmüyor. Havayı
zehirleyecek,
diye
korkuyordum.
İki
gece
teneffüs
etmekten çekinerek uzaklara kaçmak için seher vaktini
bekledim.
Meğer zararsız bir çocukmuş. Hiç kimseyi rahatsız
etmiyor. Sevimli Habeş çehresi, küçük siyah gözleri ile
gölge gibi geziyor, hem o kadar küçük biçare bir şey ki,
on yedi yaşında olduğuna insan inanamıyor. Sabahları
dut ağacının gölgesinde ki hasırın üstüne yatıyor. Bugün
geçerken sordum:
-Neden hep orada yatıyorsun, Süleyman? Çok mu
hoşuna gidiyor, dedim.
Semaya bakıyordu. Yerinden kımıldamadı, sözümle yarı
anlar gibi dudağını büktü, güya onun bütün mazisi
biliyormuşum gibi:
-Köyde iken kahvede çıraktım ya.
Kahvenin önündeki
hasıra böyle uzanırdım, dedi.
14 ağustos
Geçen gece Zeliha biraz tambur çaldı.
Zehrâ, hicaz
peşrevini öyle seviyormuş ki. O zamandan beri hemen
her gece hicaz çalıyor.
Aşk Peygamberi 53
24 ağustos
Mehtapta
gece
yarısı
çiftliğe
dönüyorum
uzaktan
tafraların arasında Zehrâ’nın parlayan başını görüyorum.
Zeliha hasır koltuğunun içinde uyuya kalmış. örgüsü
küçük küçük dizlerinin üstünde duruyor..
Yüzünü aya çevirmiş. Saçlarının ucundan ince ince ziya
damlıyor gibi.
Dadımla Zehrâ yerde baş başa vermişler, derin ve yavaş
nefeslerle konuşuyorlar.
O kadar dalmışlar ki, ayak
sesimi işitmiyorlar bile.
Yanlarına gittim, dadım dedi ki:
-Çocuklar bari biraz gezin.
Siz nasıl şeylersiniz?
Gençliğimizde bizim burada kahkahamızdan geçilmezdi.
Siz
dünyadan,
bu
güzel
yerlerden
istifade
etmeyi
bilmiyorsunuz.
Zeliha, uykusunu bahane ederek içeriye yatmaya gitti.
Bu ilk defa Zehrâ ile yalnız kaldığımız gece. Hava öyle
sıcak, alev teneffüs eder gibi bize.
semâda hiçbir hareket yok.
Ne ağaçlar, ne de
Yalnız bizim kalplerimiz
çarpıyor.
Uzaktan, bize doğru bir sürü geliyor. Etraf o kadar açık
ve güzel ki, insanın gözünü alıyor. Gözlerim bu kadar
güzelliği gördüğüne inanamıyor. Koyunlar, adeta su
üzerinde kayıp üzerinde kayıp dalgalanan ruhani,
bir kafileyi andırıyor.
latif
54 Aşk Peygamberi
Bizde onlara doğru yürüyoruz. Bu büsbütün gayri maddi
görünen latif gecenin içinde, ne olur Zehrâ’nın güzel
vücudu içindeki kalbini görebilsem!
Bu çocuk da
kendime o kadar yakın ve aşina bir nokta buluyorum ki,
asıl beni teshir edende bu.
Güya o nokta benden
farksızmış gibi, kendimden ayıramıyorum.
Fakat onda hiçbir şeyle alakadar olamayan, sahibini
bekler gibi mahzun bir hal var.
O kadar oyunlar icat ediyorum, onu eğlendirmeye
çalışıyorum hep aynı lakaytla, intizarda gibi, bunlarla bir
an hakiki surette meşgul olamıyor.
Ben
onu
her
şeyiyle
alakadarım.
Sıhhatî,
uykusu,
eğlencesi her şeyiyle. Buna mukabil onda da lakayttan
başka bir şey göremiyorum. Bunun aksi de elimden
gelmiyor. Geçen gün! En mesut günün hangisidir, Zehrâ?
diye sorduğumda bana hiç cevap vermedi. Kendinin de
sevilmekten çekindiği bir konumu var acaba?
Sürü etrafımızı almış. İçlerinde biz. Onları ürkütmeden
yavaşça çayıra oturuyoruz. Koyunların otları yemesinden
hâsıl olan tatlı sadâyı ve nefeslerini dinliyoruz.
Çoban
elinde değneğini, hazin bir ıslıkla onları davet ediyor. Bu
ıslıkta insanı hakikaten müteessir eden, adeta taşa tesir
edecek bir ifade-i aşk var. Koyunların meclubane
[kapılmış, âşık, tutkun] itaatlar o kadar hoş ki…
Zehrâ, bir kelime söylemiyor. Gaşyolmuş [Bayılma,
kendinden geçme. ] gibi.
Aşk Peygamberi 55
Ya Rabbi, ciddi bir sevdaya ne kadar ihtiyacım var. ne
yapayım,
anladım
oyalanamayacağım.
ki,
aşktan
başka
bir
şeyle
İçim durmuyor. Şimdiye kadar
geçirdiği maceralar hep çocukça, hayal gibi gayri hakiki
şeylerdi. yalnız onlardan elimde kalan hüsran hakikiydi.
Birden bire bir hıçkırık sesi işitiyorum. Zehrâ başını
dizine koymuş hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Hayret ve tesir
içinde ne yapacağını şaşırıyorum.
Niçin ağlıyor? filvaki
manzara çok ilâhi müteessir olmamak kabil değil. fakat
onu bu derece ağlatan nedir, ne istiyor? Zehrâ’nın bu
te’siri bütün gece devam etti. bütün gece gözleri dolu,
yine bekliyormuş gibi duran hazin haliyle intizar içinde
geçti. Zehrâ bu gece uzun uzun teyzemden bahsetti:
-Babam henüz hayattaydı.
Bir sonbahar akşamı, annem her vakit ki gibi yerde,
kırmızı yastığın üstüne başını koyarak, yatıyordu. Bu
yastığı daha mektepte iken, ince güzel elleriyle kendi
işlemişti; üstünde mavi bebekler, çiçekler vardı. Ben
onlara, bakmaya bile kıyamazdım.
Bu akşam,
yine benimle konuşmuyordu. Fakat çok
dalgındı, düşünceli zamanlarda olduğu gibi,
saçlarla oynuyordu.
alnındaki
Bende her zamanki gibi, uyusun
diye bekliyordum. Gürültü etmemek için oyuncaklarımı
bırakıyordum.
Nefes almaya korkuyordum.
Bir aralık
gözlerini kapadı. Uyudu, zannettim. Pike örtüyü üstüne
örtmek istedim. Beni hiç açmadan itti. Yere düştüm
keçenin üstünde onun gibi hıçkırmadan ağladım.
56 Aşk Peygamberi
Gece yarısı uyandım. Yatakta, o yoktu. Mum sönüktü.
Duvarlarda hafif, kızıl bir alev aksi kımıldıyordu. Korku
içinde Allah’a dua ederek yataktan atladım. Ocağın
önünde annem ayakta duruyordu. Pembe entarisi kıpkızıl
olmuştu. Ağlayarak eteklerine sarıldım ve yanacak diye
çekilmesi için yalvardım. Annem zalim ve mütehakkim
sesi ile kısaca: “çekil” “git yatağına yat” dedi. Artık sıcak
yüzüme vuruyordu. Muşambanın üstünde, birçok yazılı
kâğıt kıvranarak yanıyordu. Bu zavallıların hali bana öyle
dokundu ki, “anne söndürelim yazık!” diye söylendim.
Fakat sonra, garip bir mehtap seyreder gibi hoşlanmaya
başladım. Çıplak ayaklarım üşüyerek, parlak renkli
alevleri, sükûnetle seyre daldım.
Bunlar ne ya çabuk yandı, bitti, görseniz. Birdenbire
süratli bir çıtırtı yayıldı. Annem bu hatıralarla beraber
bütün dünyayı, bütün vücudunu ateşe vermiş, aşkından
başka hiçbir şey bırakmamıştı. Siyah rakik kömürlerin
arasında, altından, ışıktan küçük kurtlar gezinmeye
başladı. Nihayet, annemin bütün hatıraları kül olup gitti.
Yatağa beraber yattık. Ben çok küçükken, avuçlarıma
onun yanaklarını alarak uyurdum. Bu gecede, iki senedir,
ilk defa böyle yatmama razı oldu. Sabahleyin pek
erkenden, sabah ezanı okunmadan uyandım. Dadım
Servet kapıyı açmıştı. Kırmızı iri güllü basma entarisiyle
dalgalanarak, yanıma geldi. Beni karyoladan ittirdi. Ben
her zaman ki gibi üstü yağ kokuyor diye isyan etmedim.
Yalnızca annemi sordum. Gezmeye gitti, dedi. Kalbime
acı bir zehir aktı.
Aşk Peygamberi 57
Sonra öğrendim; annem onun yanına kaçmış… İşte, tam
beş senedir görmüyorum. İşitiyorum ki hala onunla
berabermiş. Uzaklara tâ Arabistan’a gitmişler. Annem ile
onun arasında ki sırrını kimse bilmez.
Ben, acı acı “Yusuf Cemal” in muazzam vücudunu hâkim
bakışlarını düşünüyorum. Zavallı Sûzan [ateşli] yüzümü
Zehrâ’ nın başına yaklaştırıyorum. O:
-Bende
tıpkı
anneme
benziyorum.
Onun
canlanıp başlayan bir vücuttan ibaretim,
ruhunda
diyor. Ben
gülerek şaka ediyorum.
-Yoksa sende ona mı gönül verdin?
Hiç ses çıkarmıyor. Bana yüksekte bir kitabe-i aşkı
mestur gibi geliyor. Kalbim çarpıyor. Semada hafif
yıldızlardan biri, ufkun karartılı buharları içinde eşine
kavuşmadan yarı yolda sönüp gidiyor.
Şimdi gölün kenarına gidiyoruz. Ben Zehrâ'yı temaşa
ediyorum…
Şimdi gümüş gölün berrak dalgaları üstünde beyaz,
rakik sehab [Bulut.] geziyor. Birden tekasüf ediyor ve
meçhul bir güneşin ziyâsı ile eriyip açılıyor. Beni İsrail’in
güzel peygamberine benzeyen bir vücut zuhur ediyor.
Bulutlar içinde, ay gibi duran berrak çehresiyle yarı
uryan, tebessüm ediyor. Zehrâ’yı bizim küçük Zehrâ'yı da
orada görüyorum. Bu berrak hayalin, Sûzan’ın [yakan,
yakıcı] taptığı bu ilahi vücudun önünde secde ediyor.
Gözlerim açık gördüğüm bu rüyaya, bende hayret
58 Aşk Peygamberi
ediyorum. Zehrâ yanımda, bu rüyadan bi-haber. Elimde
onu teshir edecek kuvvet yok. Bana:
-Üşüyorum! Diyor. Onu isminden istimdat ederek ateş
kayaya götürüyorum.
Bu küçücük bir kaya. Çiftlikten köy yoluna çıkan yolun
biraz ilerisinde üzerinde de bir çam ağacı var. Her gün
bir başına burada rüzgârlara karşı mahzun sallanır,
durur.
-Bak Zehrâ! seni ateş kayaya getirdim. Hala üşüyor
musun? Buraya niçin ateş kaya demişler biliyor musun?
Biraz da vahşi ama, anlatayım:
İki genç köylü; bir çobanla bir sığırtmaç kızı birbirlerini
severler. Bunlar henüz pek genç oldukları için babaları
bunlara gülmüşler. Çocuklar her vakit buraya gelir,
dağlara sürüleri salar, konuşurlarmış.
Bunların böyle gizlice birleştiklerini duyan kızın dayısı,
yaman bir şeymiş. Ahdetmiş: “kızın öleceğini bilsem
çobana vermem” demiş.
İşte bir gece iki genç burada büyücek bir ateş yakarlar.
Birbirlerine güzelce sarılır, kendilerini bu ateşe atarlar.
Onun için köylüler bu kayaya “ateş kaya” demişler.
Zehrâcık adeta korkmuştu. Söylediğime pişman oldum.
Onu kayadan indirdim.
Gecenin rutubeti epey şiddetli. Üşümesin diye, ceketimi
çıkararak onu sardım.
Aşk Peygamberi 59
Ay
ufukta
dalgın
dalgın,
kızarmayı
unutmuş.
Yeryüzünden sıçramış bir parça su gibi bembeyaz
çehresiyle, hafif beyaz dumanlar içinde alçalıyor
28 Ağustos
Süleyman beni epey meşgul ediyor akşamları ona bir
saat kadar ders vermeye başladım. Fakat o kadar taşkın
bir zekâsı var ki, böyle giderse bir seneye kadar epey bir
malûmata
sahip
olacak.
Şimdiden
hemen
okuyup
yazmaya başlıyor. Daha derse başlayalı pek az oldu.
Adeta haylaz çocukta bir şair ruhu var. Pek az Rumeli
şivesine kaçan dili günden güne düzeliyor. Onunla
konuşan kibar bir İstanbul çocuğu zanneder.
Yalnız bazen biçare çocuk derste yanlış bir lügat
söyleyiveriyor.
eğleniyorlar.
Bu
tuhaf
fevkalâde
telaffuzla
faal
Zeliha
muhayyilesi
falan
ekseriya
kelimeleri değiştiriveriyor. İmlada bazen kendiliğinden
birçok münasebeti olmayan cümleler ilave ediyor. Biraz
dalgın! Fakat bazı ağızdan yaptığım ilmî mumareselerde,
[uzmanlaşma] onu epey tahsil görmüş bir genç gibi
anlayışlı buluyorum.
29 Ağustos
“Yusuf Cemal” Bey’in bestelerinden birkaçını Zeliha bulup
çıkarmış. Bize kemanda çaldı. Bunlar hakikaten birer
şaheser. Zehrâ dinlerken hıçkıra hıçkıra ağladı. Benden
başımı eğmiş, gözlerimi kapamış, adeta uyuyordum.
Fakat o nağmelerle gaşyolmuş bir uyku. Tenle ruhun
60 Aşk Peygamberi
imtizacı gibi, mana ile ahenktar öyle bir imtizaç var ki,
hayran olmamak kabil değil.
30 Ağustos, öğle vakti
Ne bir horoz ötüyor, ne bir kuş sesi duyuluyor. Güneş
batmış, gece olmuş gibi her taraf kapkaranlık. Hava
birden bire çok fena bozdu. o güzel semalara bilmem ki
ne oldu?
Dışarıda mütemadiyen yağmur yağıyor. İnsana gök
eriyerek akıyor gibi geliyor. Şimşekleri görmemek için,
perdeleri ittirdim. Yağmurun yaslı ahengi yağmurun yaslı
ahenginden başka bütün çiftlikte hiçbir sadâ yok.
Yollarda göğsümü açarak gezmek istiyorum. Hâlbuki
büyük
bir
arzusuzluğa
düşüyorum.
Şimşeklerden,
fırtınadan ürküyorum. Ah o yeşil çiçekli dünyada böyle
kararmış, sönmüş mü görecektim. Ben parlak asumânı
layezal (Semavi olanı yok olmaz) zannettiydim.
Bu sabah, şafak sökerken çiftliğin metruk harabelerini
gezdim. Onunda izbe, hazin yerleri varmış. Ahırların
arkasındaki küçük işçi odasında, Celâl ile oynadığımız
oyunların kahkahasını duyar gibi idim. Viran duvarlarda,
belki
bizim
çıktığımız
Döşememenin
kopuk
paslı
tahtaları
çiviler
duruyordu.
arasına,
küçücük
yamrulmuş bir bahçe kovası sıkışmıştı. Kirli, kırık
camlardan
hala
kırmızı macunlar
akıyordu.
Bunları
birbirimizin üstüne sürmek için, ter içinde ne kadar
heyecanla koşuşurduk. O vakitler ninem daha ölmemişti.
buraya köyden arabalarla binbir neşe, binbir ümit ve
Aşk Peygamberi 61
şevk içinde gelirdik.
Sürûrumuz kırları kaplar, gökleri
kaplar, sanki cihanı kaplardı. Şimdi gözümün önünden
birçok genç kadın çehresi, komşu kızların hatıraları
geliyor.
Şurada, işte şu kütüphanenin önünde zeki
gözleriyle, güzel çehresiyle, Celâl’i ve etrafında söyleşen,
gülüşen çocuk kafilesini görüyorum. Kimi kumral, kimi
siyah…
Hepsi
başka
bir
hayatla
muhtez.
Fakat
dudaklarında soluk muntazır birer şikâyetle birdenbire
köşelere çekiliyorlar. Şimdi hiçbir şey göremiyorum.
Kütüphane
hafif
tozlanmış
camıyla,
koyu
renkli
kitaplarıyla, hala babamın düşünüyor gibi. Bu büyük
ceviz asma saatte durdu. Babam öldüğünden beri bir
türlü işlemiyor. Ondan korkuyorum. Zalim sükûnetiyle
bana teessüf ve hakaret eder gibi geliyor. Fakat o da
yarın parçalanarak arzın toprağına, semasına, insanların
gubarına (tozuna) karışacak.
Ahh.. Demek ki Zehrâ da gitti. Onu kim bilir ne kadar
zaman, belki de hiçbir hiç göremeyeceğim. Halbuki ne
kadar
da
alışmıştım.
inanamıyorum.
Dünden
Birdenbire
beri
kapıları
hala
gittiğine
açacak,
yeşil
gözleriyle gülümseyerek yanıma gelecek, zannediyorum
bekliyorum.
İki gün evvel çiftliğe “Faik Bey”
gelmişti. Ne kadar
değişmiş. Arkası kavislenerek boyu ufalmış. Gözleri o
harikuladeliğinden
çıkmış,
yüzü
buruşuklar
içinde
kalmış.
Zehrâ
onu
görünce
ümidimden
ziyade
sevindi
ve
boynuna sarılarak yanaklarından öptü. Hâlbuki ne tuhaf
62 Aşk Peygamberi
bir
çocuk
bana
bir
defa
binen
amcasından
bahsetmemişti.
Zavallı Faik Bey ona bayılıyordu. Hep arkasından gözleri
yaşararak muhabbetle bakıyordu. Kızı olsa, bu kadar
sevmeyeceğine yemin etti.
Yalnız yengesi, Zehrâ'yı nedense sevmiyormuş. Faik Bey
buna çok üzülüyor. Hatta bir müddet bizde kaldığında
memnun olmuş.
Meğer
Zeliha
Zehrâ’yı
o
gün,
Faik
Bey
yokken
yengesinden izin alarak getirmiş. O da uzun zaman
birbirimizden habersiz yaşamamıza hayret etti.
Gece
kestane
sanatkârlarla
ağaçlarının
beraber
altında
kalmaktan,
oturduk.
büyük
bir
Ben
zevk
duyuyordum. Siyah elbisenin cedi rengi içinde nihayetsiz
bir
rikkatle
titreyen
sarı
küçük
gözleri,
cennet
semalarının ser azadu (Hür, serbest. Başı boş. Dertsiz,
rahat ) safî sukununu andırıyor.
Bembeyaz duran saçlarıyla insana hürmet veriyordu.
Derin ve hakiki bir gençliğini anlatıyordu.
-Ömrümde üç şeyi sevdim: kadın, mey, tambur. Bunlar
beni yıllarca deruni bir ateş gibi yaktılar. Bende arzın
bütün hımalî (yerin bütün yükünü çekerek) çocuklarının
aşkıyla terennüm ettim. Sevdim, sevildim.
Fakat zaman geçti, ne hararetim, ne rengim, ne kuvvetim
kaldı.
Artık tamburumu gençlik mezarının dinginleri
içinde çaldım. Ah ihtiyarlık!
Aşk Peygamberi 63
Durdu, düşündü. Ben yerden dökülmüş kestaneleri
toplayarak, kabuklarını yoluyordum. Zehrâ, salıncakta
etekleri uçuşarak yaprak kümelerinin yeşilliğine dalıyor.
Bu hazin felsefe içinde, yalnız onun bu hayalât âlemi
arasında solacağını düşünemiyordum.
İşte dünyanın en büyük sanatkârlarından biri! Sevmiş çok
sevilmiş, alkışlanmış, şöhretin ve takdirin en yüksek
derecelerine çıkmış bir adam. Bugün karşımda kameti
(boyu) toprağa doğru eğilmiş, ağlayan bir sesle bütün
dünyaya, şerefe, şöhrete ve takdire, o ateşin gençliğe
istemeyerek veda ediyorlardı. Yanında ne o perestiş [Pek
çok sevmek. Bendelik etmek. İbâdet etmek] eden,
canlarını veren muhibleri (sevenler), ne kimse kalmıştı.
Takdirkârları da ona, nihayet mezarının başına kadar,
refakat edebilecekler. Kimse onun bu sevgililerinden
ayrılmasına mani olamayacak.
Faik Bey içini çekti, aya baktı:
-Sen daha küçüktün. Zeliha dünyada yoktu bile. o vakit
ben yine bu ayın şahadetkâr aydınlığında (v…) köyüne
hicret ettim. o vakit yanaklarım seninkiler gibi pembe,
saçlarım parıl parıldı. bu ay yine böyle sehhardı. [Büyü
gibi bir kuvvetle çeken. Büyü yapan. * Çok aldatıcı] bana
neler vadetti, ne manzumeler döktü! Şimdi ben bittim,
yıkıldım. Görmüyor musun? O ne kadar parlak ve
füsunkâr!
Ne diyordum? Sen pek küçüktün ancak ninenin sevdiğini
bilecek kadar küçüktün.
Güzel bir kızın peşinde, (v…)
64 Aşk Peygamberi
köyü ne geldim. İki sene kaldım. Fakat sevdiğim Mısır’a
gitti. Bende tekrar kalabalık şehirlere şa’şalı muharrik
yerlere döndüm. Ne beldeler, ne kadınlar gördüm. Ne
müzeyyen kadehlerden bade içtim.
İşte zaman geçti. Sırtımda hayatın yorucu yüküyle
gençliğe arkamı döndüm. Güya yapayalnız avdet ettim.
Yanımda hiç kimse yoktu. Gözlerim çökmüş, saçlarım
dökülmeye, ağarmaya başlamıştı. Uzakta bıraktığım
hüsranlı
günlerin
sûzan
ve
büyük
ihtiyacı
yerine
gönlümde bir yorgunluk kalmıştı.
Sokuldu.
Bende merakla onlara yavaşça yaklaştım.
Zehrâ, Zeliha’ya dedi ki:
Zehrâ, bak şu ay semada bir “aşk peygamberi” ne
benzemiyor mu? Bütün yıldızlar onun yanında küçük ve
solgun duruyor. Hepsi o'na ibadet ediyor.
Ay,
bu gece bir yay gibiydi.
Hafif,
narin bulutların
arasında tıpkı bir hançer gibi semanın şeffaf sinesine
saplanmıştı. Ben, Zehrâ'nın her şeyini kıskandığım gibi,
bu güzel aya ibadetini de çekemiyorum. Onlar kol kola
ikisi de bu münevver, nazlı, semalar padişahına hayran
olmuşlar, baka baka yürüyorlardı.
1 Eylül
Dün Zehrâ'ya dedim ki:
-Demek artık gidiyorsun?
Fakat Zeliha’yı göreceğin
gelmez mi?
-Tabii gelir ama belki de gelemem.
Aşk Peygamberi 65
- Neden? Faik bey izin verir. Vermezse bile, ne kadarcık
yer ki...( şakayla ) sen gizli geliver. O biraz muğber.
- Habersiz olmaz ki. Şaka söylediğimi anlatacaktım.
Birdenbire değişti. Güzel yeşil gözleri gülümseyerek
yüzüme baktı
Yavaş muhtez bir sesle:
- bir şey söyleyeceğim.
Bana bu gece hiçbir şey
vermeyecek misiniz, dedi.
-Nasıl?
Bir şey mi,
(kendi kendime:
benim verilecek neyim var ki?)
bundan sonra
Zehrâcığım gönlümü
versem ister misin?
Kırmızı dudağını büktü. Tatlı zümrütlü gözlerini kapadı.
Ağır ağır ve dalgın:
-Ben sizin göğsünüze bir parça şebboy takacaktım, dedi,
durduk. Ceketimin iliklerine elindeki küçük dalı geçirdi.
Sonra saçlarından iki tel kopardı. Bende çocuk gibi onu
taklit ettim.
Yoldan bir şebboy kopararak saçlarımla
sardım, ona verdim.
Biraz şaşkın, fakat yine memnundum. Gülerek sordum.
- Bunu ne yapacaksın, Zehrâcığım?
Utandı, sonra kuvvetsiz ve dalgın:
- Hiç, saklayacağım, dedi.
Sustu. Başka gizli bir düşüncesi vardı:
66 Aşk Peygamberi
- Ne olur Zelihacığım, dedim.
Doğru söyle, ne
yapacaksın?
gönlümden
Bir
şebboy
parçası,
daha
muazzez mi?
Birdenbire bire kuvvetli rüzgâr çıktı.
Gümüşi seher
aydınlığı içinde bulutların toplandığını gördüm.
Yavaş yavaş yağmur dökülmeye başladı.
Çiçekler
ıslanan küçük başlarını eğdi... Zehrâ:
- Bunu amcamın çocuğuna Hikmet'e göstereceğim...Beni
sevmezde. Dedi.
Islanmamak için saçlarından tutarak koşmaya başladı.
Orada azap içinde yapayalnız kaldım. Kendi kendime "
ne kadar aldanmışım. Zehrâ daha bir çocuk" diyorum.
Bütün dünya soluyor; ne çiçeklerin benzinde bir damla
kan,
ne yaprakların damarlarında bir zerre yeşillik
kalıyordu. Avucumdaki çiçekleri dağıtan rüzgâr şimdi de
saçlarımı uçurmaya başlıyordu.
2 Eylül
Bu akşam Veli ağa alacakaranlıkta önüme çıktı. Elindeki
orağı kurumuş bir gülfidanına vurarak dedi ki
-Küçük bey koyunlar gidiyor. Bugün üç tane daha öldü.
Ölüm! Ah onu hatırlamak istemiyordum. Omuzlarımı
silkeledim yürüdüm.
Karanlıkta ayağıma bir şey ilişti. Kendi kendime mutlaka
Süleyman’ın
kaç
gündür
yapmaya
çalıştığı
çamur
Aşk Peygamberi 67
heykeldir, dedim. Bir kibrit çıkardım. avcumun içinde
yaklaştırdım. hatları düzgün ve adeta bir kadın heykeli..
Köylü çocuğuna ne kadar tabii istidatlar var.
aynı
zamanda cılız vücudu içinde yüksek bir kalbi var. takdir
etmekten kendimi alamıyorum.
25 Eylül
Pek şayanı hayret bir haber. Dün dayımdan bir mektup
aldım.
Yusuf
Cemal
Bey,
teyzem,
dayım…
Üçü
beraber,
ilkbaharda geliyorlarmış.
Mektubun üstündeki damga silik, okunamıyor.
Fakat
herhalde yine Arabistan'dan olacak. Mektubu okuduğum
zaman hayret içinde kaldım. artık dünyada olmayacak bir
şey bulunmadığına iman ettim.
Bilhassa, buraya nasıl, niçin geliyorlar?
Sonra dayım
nasıl oluyor da onlarla beraber bulunuyor? Dayım ki
malûmatlı ciddi ve zeki bir adamdı.
Uzun seneler Almanya'da kalmış, tahsilini orada yapmış,
orada evlenmiş büyük bir fabrikanın direktörü olmuştu.
Bundan başka birçok ilmi iktisadi makalelerle şöhret
bulmuş ve takdir edilmişti.
Onun Arabistan çöllerinde ne işi vardı? Şimdi hayalimde
mektebin bahçesindeki kumluk canlanmış görüyorum.
Cumartesi akşamları birkaç arkadaş oraya, ağaçların
arasından yavaşça sızardık. Kimseye duyurmadan birleşir
ceplerimizden romanları, gazeteleri çıkarırdık. Bazen
68 Aşk Peygamberi
mütalaa zamanında bile bu gizli meclisleri kurardık.
Sonra herkes cebinden ya bir mektup,
ya içinde
menekşe kokan bir zarf, bir büklüm saç çıkarır, hepsi
maceralarını anlatırdı. Ah o, kum yığını şimdi dile gelse,
ne gözyaşları, ne kahkahalar,
ne tahassürler [Hasret
çekmek. Elde edilmesi istenilen ve ele geçirilemeyen şeye
üzülmek ] dökerdi.
İşte o vakit bazen birkaç kişi ayrılır, bir köşeye çekilirdik.
Bu partide bilhassa Celâl bulunurdu.
Bizim için (Yusuf
Celâl) bir ideal olmuştu. Fakat Celâl onu bizden pek
başka düşünür hatta herkes yanında ondan bahsetmez
ve ettirmezdi. Derdi ki, onların galiz [kötü, kaba, çirkin
söz, küfür] hükümlerinden korkarım. Onun güzelliğini
bigane kimselerden hatta sizden kıskanıyorum. bu
sözden pekte bir şey anlamazdık. Fakat o susar bizi de
sustururdu. yalnız bazı zaman bana bahsederdi.
Onu hemen herkes tanıyordu. musikiye ait kitaplar ve
besteleri ile birçok kimseler tanımış meftun olmuştu. Bir
vakitlerde mûsikî dersleri vermişti. bu derslerde her
tabakadan alim, ümmi… kadın, erkek herkes bulunurdu.
Celâl de son zamanlarda yaz tatilinde birkaç kere
derslerine devam etmişti. Bundan sonra muhabbeti daha
ziyadeleşti. bana bilhassa onun sadâsının güzelliğinden
bahsederdi.
Mektup bitti. Celâl Cambridge gitti. oradan yazdığı
mektuplarda ondan fevkalâde muhabbete bahsediyordu.
Hatta bir aralık öyle bir mektubunu aldım ki, bu mektûb
gözyaşlarıyla yazılmıştı. Onu görmek için Arabistan’a
Aşk Peygamberi 69
kadar gidip aramak istediğini söylüyordu. Bir kaç kere
ders aldığı mektubu “aşk mabudu” diye yad ediyordu.
Her kalbi gizli veya aşikâr yoklayıp yaktığı halde,
dünyada her şeyden ziyade meçhul olan aşkın değil
midir?
2 Teşrinievvel (Ekim)
Çiftlikte yeni hazırlıklar başladı. Veli Ağa daima mütelaşi
[Telaş eden. Izdırab ile karışık acele eden. Telaşlı ] iyi
siyah akçil rodingotu [ ceketimsi görünen ama ceketten
farkı aşağıya doğru uzanan bazen vücut hatlarını saran,
bazen ise bol kesimli 1900’lü yıllara kadar Rusya’da ağırlıklı olarak-
kullanılan bir erkek giyeceğidir.]
kuvvetli
hizmetkârlara
elleriyle
emirler
veriyordu.
ağaçların bile kurumuş dalları kesiliyor.
Veli Ağa İzmit’e gittiği zaman onu görmüş, o kadar
seviyor ki, morumsu kızıllıklar peyda olmaya başlayan
yüzünde parlak bir visal rüyası geziyor.
Dadım refik [arkâdaş, ortak, eş, yardımcı, yoldaş.]
zevkiyle Yusuf Cemal'in odasını yatağını hazırlıyor,
pencereler ağır ve sırma işlemeli perdeler, yere yıllardan
beri çiğnenmeyen karışık renkli halılar konuyor. sonra
karyolanın ipekli örtüleri üstünde Zelihacığın küçük
muhabbetli elleri geziniyor. O da dolaptan ufak ufak
yapma üzüm sepetleri, gül lale demetleri, narçiçekleri
getiriyor ve ninesinin bu küçük yadigârlarıyla paşanın
kadife örtülü masasını süslemeye uğraşıyor. Çiftlikte
bütün müzeyyen eşyayı oraya hasır ettiler.
70 Aşk Peygamberi
Ben bütün bu tür bu değişen, parlayan ve renklenen
şeylere
karşı,
acı
zehirli
bir
hüzün
duyuyorum.
Sükûnumun bozulacağını, yakında bir harabe önünde
sürmeyeceğimi hissediyorum. yahutta kim bilir belki
hiçbirşey bilmiyorum, boşuna tevahhuş [korkma, ürkme,
vahşete düşme, kaçma, çekinmek] ediyorum.
Zeliha içeride tambur çalıyor. sesler teker teker ne güzel
hafif akıyor. Oh “hicaz” mes’ut bir güneş gibi gönlümü
yakıyor.
Dalları başıma sürünen alçak çardağın üstünde, kuru
akasya yaprakların arasında iki kumru, ıslak tüylerini
kapatarak
geziniyor.
dişi
erkeğe
sokuluyor….
Birleşiyorlar; erkek onu bir kanadının altına alıyor başını
boynuyla gizliyor. Siyah gözlerini kapayarak semayı ve
beni tarassut [ Gözleme, gözetleme, dikkatle bakma:]
ediyor
“Zehrâ” yı arıyorum. Onun tatlı yeşil gözlerine ne kadar
muhtacım.
27 Teşrinievvel (Ekim)
Dün Zeliha Zehrâ’yı yine köye götürmüştü.
O yalnız
geceyi tevahhuşla [korkma, ürkme, vahşete düşme,
kaçma, çekinmek] hatırlıyorum.
hava soğuk, çok soğuktu. Sanki dışarıda kar yağıyordu.
Bir zaman pencerenin kuru yaprakları arasında yıldızları,
sehabeli [Tek bulutlu ] göğü seyrettim. Sema o kadar
bulutsuz, o kadar açıktı ki, çiftliğin kesif ağaçları üstüne
Aşk Peygamberi 71
adeta vahşi aydınlık dökülmüştü. fakat ben ilk defa bu
güzel yerden nefret ediyordum
Evde Süleyman’dan, birkaç hizmetçiden, bir de ihtiyar
köpekten başka hiç bir kimse yoktu. Zeliha, Veli Ağa,
dadım… hepsi gitmişlerdi. Uçan bir yarasa, bağıran bir
kurbağa yüreğimi titretiyordu. Yere düşen kuru yapraklar
bile bana esrarlı meş’um geliyordu. küçük bir çocuk gibi
korkuyordum.
Ayaz
vücuduma
işliyor,
dudaklarımı
yanaklarımı yakıyordu. birdenbire acı acı baykuş öttü.
Titremeyerek bütün pencereleri kapadım. Ağır örtüleri
ittirdim. Aralıklarından tek bir yıldız görmemek için,
hepsini
iyice
örttüm.
Ocağı
yaktım.
Onun
çıtırtısı
arasında bu fena çığlığı işitmemek için kulaklarımı
tıkadım. Yeşil küçük keçenin üstüne yattım.
Mavi, kırmızı, yeşil alevler heyecanlı seri hamlelerle
dağılıyor;
güllerin
arasında
altın
korular
teşehhüb
[Bulutlanma.] ederek gözlerimi alıyordu.
Karanlıkta, muşambanın cilalı beyazlığı üstünde, pembe
akisler kayıyordu. Yanan soba ile uyanmayı ne kadar
severdi. şimdi sanki orada alevler bükülerek sönen
büyük ateşlere, maşa ile vuruyordu. Ve ben tekrar
darbelerin
seslerini
dinliyordum.
Tekrar
sakalının
kızardığını görüyordum. Sanki ceviz kapılar açılıyor ve
içeri
bol
uzun
etekli,
yemenili
mahcup
cariyeler
giriyordu. hepsi divan duruyor, sonra birer birer duvar
köşelerine çekilerek diz çöküyordu.
72 Aşk Peygamberi
İşte yine köpekler uluyordu. Ben üzerinden kaç sene
geçtiği halde ben güya tekrar hastalanıyordum. Saçlarımı
anlımı ince bir el, ninemin güzel eli okşuyordu.
Yine uzun uzun köpekler havlıyordu. Yine uğultulu
kulaklarımda, hasta beynimde bu sesler derin ve karışık
akislerle büyüyor. Dünya bana yıkılmış gibi geliyordu.
Öyle
zannediyorum
ki,
yeryüzündeki
bütün
hayat
kurmuş ve bu feci, hüzün veren ulumalardan ibaret
kalmış.
Eski ateşli günlerin harareti hala ruhumu yakıyordu.
Yatağıma girdim. Fakat uyuyamıyordum. Biraz dalar gibi
oluyor. tekrar uyanıyordum. Maziden şimdiye kadar
hayatımın bütün safahatı birer birer gözlerimin önünden
geçiyor, bazılarına “bunu da ben mi yaşadım?” diye
kendimde hayret ediyordum. Fakat kendime sorduğum
bir sual vardı; ben şimdiye kadar acaba bu dünyada ne
kazanmıştım?
gidiyordu.
Horozlar
Hiç bir şey! Günler birer birer geçip
Günden güne ihtiyarlığa yaklaşıyordum.
ötüyor.
Bizim
koyunların
çıngırak
sesleri
geliyordu. Ortalık iyice ağarmıştı. Nihayet koyunları
almaya gelen çoban ayak sesi duyuldu.
Yataktan çıktım. Elbiselerimi giydim, yıkandım. Birden
kapı açıldı, içeri koşarak Zeliha girdi.
-Ağabey, ağabey… Zehrâ’yı getirdim.
Faik Beyle,
Remziye hanım,. Hikmet Bey gittiler. Zehrâ’yı bize
bıraktılar haberin var mı? Birden bire karar vermişler. Az
Aşk Peygamberi 73
kaldı, Zehrâ’yı da götürüyorlardı… Faik Bey sana mektup
gönderdi.
İşte okuyayım da dinle:
“Sevgili oğlum, Zehrâ’yı kısa bir müddet için sana
bırakıyorum. Bunu onun istirahat için birazda Remziye’
nin hoşnut olması niyeti yüzünden yapıyorum. Zehrâ’ya
iyi bak.
Çünkü çok muhtaçtır.
Ona, kimsesiz bir
yavruyu himaye eder gibi bak. Belki bir daha (V…)
dönemem. Emlake bakmak hiç Mersin’e gidiyoruz. Bu
ihtiyarın ricasını unutma. Allah’a ısmarladık. Evladım.
Seni ayrılmadan görmek istiyordum fakat hareketimiz,
fakat hareketimiz, pek acele oldu… Tekrar Allah’a
ısmarladık.
28 Teşrinievvel (Ekim)
Dün eski komşulardan bir arazi sahibi bizi köyün
arkasındaki
çiftliğine
götürdü.
Muhacir
arabasının
sarsıntısına katlanamayan vücutlarımız, uzun yoldan
bitap bir haldeydim. Hepimizde susamıştık. Fakat aksi
gibi yolun üstündeki akar çeşmenin suyu kesilmiş
içemedik.
Arazi
sahibinin
iki
küçük
çocuğu
mütemadiyen
ağlıyordu. Anneleri onları susturmak için ter içinde
kalıyordu.
Zeliha’da
kadıncağıza
yardım
ediyordu.
Zehrâyla ikimiz toprağın üstüne oturduk.
Bu sırada yoldan mavi şalvarlı kırmızı yemenili, geçmekte
idi. Ben eğlence olsun diye kızı çağırdım. Beyaz dişlerini
göstererek, baygın baygın bize baktı. İşveli küçük bir
74 Aşk Peygamberi
temenna etti. Bayırı çıktı. Yanımıza geldi. Kolundaki
heybesini yere bırakarak önümüze oturdu. İkimizde ayrı
ayrı çapkın ve memnun süzüyordu. Musamahakârane ve
teklifsizce, siyah yaralı eliyle Zehrâ’nın dizini sıktı:
-Niyetle bakalım güzel hanım, dedi. İsmin ne?
Zehrâ biraz çekildi. Kız aldırmadı. Boynundaki sarı
dizileri
şıkırdatarak
aynı
neşeyle
baklalarını,
mavi
boncuklarını, çevrenin üstüne yaydı. Gözlerini bayıltarak
başını sallayarak, kırıta kırıta söylemeye başladı.
-Yıldızın parlak, “gönlü” büyük… Bir hanımsın. Senin bir
muradın var ama… Bilmem bir kalp işi, bilmem bir hoş
iş… Ondan hiç meraklanma. Geceleri yediveren gülün
toprağından biraz baş yastığının altına koy! Burada
ikimizde kahkahalara kopardık. Sorduk:
-O, niçin?!
çingene kızı bir eliyle çıplak ayağını tutuyor, bir eli
baklaların
taş
parçalarının,
boncukların
üstünde
gezdiriyordu. Kaşlarını çattı, dedi ki:
-Ay…o tılsımdır, ama istersen yapma!
Sonra, böyle fallarda ekseriya söylenmesi adet olan
cümleyi ilave etti:
-Senin de deniz aşırı bir yolcun gelecek!
Zehrâ acı acı gülümsedi.
-Benim hiç kimsem yok, nafile uyduramadın, dedi.
Aşk Peygamberi 75
Kız yüne güldü. Elini ayağından çekerek parlak siyah
gözlerini ovuşturdu.
Toplandı heybesini omzuna vurdu. çingenelerin Elini o
çingenelerin meşhur tavrıyla beline koydu. Gitti.
İşte o vakit Zehrâ’nın kulağına eğildim dedim ki:
-Teyzem gelecek.
Rengi sapsarı oldu.
Hala uzun seneler unutulmuş, ihmal edilmiş ruhunun
yarısı tazelenmiş gibi yarı müteessir, yarı mesut
29 Teşrinievvel (Ekim)
Bu
gece
havuzun
başında
oturuyorduk
artık
iyice
serinlemeye başlayan havalar bu gece bize büyük bir
fırsat vermişti. o kadar tatlı hafif bir hava ki…. adeta
bahar gibi. Üçümüzde sandalyelerimizde yarı uyuyorduk.
Bir aralık Zehrâ beni uyudu zannederek, Zeliha’nın
yanına sandalyesini çekti. Ben onun bu zannından
istifade ederek hiç kımıldamıyordum.
Zehrâ:
“-Zeliha sana söyleyeceklerim var. Kendimde öyle bir
fevkalâdelik
hissediyorum
ki….bu
sabah
adetim
değilken, şafak vakti uyandım. Havanın durgunluğundan,
köyün minaresinden hafif hafif bir ezan sesi geliyordu.
Kalbimi büyük bir aşk için, ilahi bir denizin başında
yıkanıyor gibiydim. bana bütün uyanan asuman aşkı
söylüyordu. Semavi bir gitardan kalbimi davet eden ezeli
76 Aşk Peygamberi
nağmeler dökülüyordu. Bilmem bu aşk gitarını çalan
kimdir?
Ellerimde, gözlerimde bir fevkaladelik, bilhassa kalbimde
yeni alev almış bir ateş buluyordum. bu ateşe kendimde
secde ediyor ağlıyordum..”
Ah ne olur Zehrâ, sen benim olsan!.......
6 Kânunusani (Ocak)
Bütün çiftlik kar altında.
Ağaçlardan sarkan buzdan
avizeler öyle hoş ki…
Bu sabah bulutlar arasındaki görünen güneş parıl parıl
parlatıyordu. Göz kamaştırıcı bir ziya, pamuk gibi
bembeyaz manzaraya yeni bir güzellik veriyordu.
Üçümüz büyük bir kartopu oyunuyla zavallı Süleymancığı
yere yatırdık. Hemen bir buçuk aydır görmeyen güneş
bugün bize biraz daha neşe vermişti. Akşama yakın
kazaklarımızı alarak çamlığa doğru çıktık.
Geç vakte
kadar dışarıda eylendik. Karların aydınlığından istifade
ederek eve epey geç döndük. İki aydır hayatımız
yeknesak bir tarzda kâh satranç oynayarak, kâh kitap
okuyarak geçiyor.
Fakat ben bundan pek şikâyet etmiyorum. Zehrâ’nın
kalbinde değilsem bile, hiç olmazsa yanındayım.
Her taraf bembeyaz her gün avuç avuç dökülen karı
gördükçe bir daha bahar gelmeyecek zannediyorum…
1 Nisan
Geldiler..
Aşk Peygamberi 77
15 Nisan
Nisanın biriydi.
Hafif bir rahmet yağmıştı. Bütün
çiftlikte mis gibi bir koku vardı.
Her yer tertemiz yıkanmıştı. Dağlardan küçük sular
akıyor, her tarafta ince ince su sesleri geliyordu.
Onu karşımda görünce birden kendimi toplayamadım.
Yeniden
dünyaya
gelmişim
gibi,
şimdiye
kadar
yeryüzünde hiçbir eser mevcudiyet görmemişte ilk defa
gözlerim açılmış gibi, bir müddet sarhoş oldum. Neden
sonra
bu
başladım.
gözleri
sarhoşluktan
Nihayetsiz
ve
bir
herkesten
ayılmaya,
etrafı
ihtişamla
hükmeden
yüksek
duran
görmeye
ilahi
muhteşem
vücuduyla… Aşkın kıblesi olmak için yaratılmış
18 Nisan
Zehrâ’yı bu onsekiz günün içinde günden güne sararmış
solmuş görüyorum.
Kendimde itiraftan korktuğum bir durum var. O Zehrâ’yı
alacak diye korkuyorum.
Teyzem ne kadar değişmiş. Onun adeta bir gölgesi.
mamafih aşk ve bilhassa aşkın bu derecesi insana
tekrimle [Hürmet ve tazim göstermek ve görmek. Saygı
göstermek, lütuf ve kerem icrasında bulunmak ] secde
etmek hissi veriyor. onun muhabbetin de öyle nezahet
ve uluhiyet var ki…. Şimdiye kadar zihnimden geçebilen
bütün ibadetlerimi geri almıyorum.
benim aklım ermiyor.
Onların esrarına
78 Aşk Peygamberi
Onun bir gölgesi gibi… Dedim. Evet,
çünkü aşkında
zerre kadar hodbinlik ve beşeriyet görmüyorum.
Bütün
maşuktan
ibaret.
Onda
taptığının
isminden,
evsafından, hayalinden başka bir şey yok.
Dayıma gelince; gözlerime inanamıyorum. Bu azametli
adamın gururuna ne olmuş?
Maamafih asıl şimdi insanlığa yaklaşmış. Ne idi o azimet!
Onca, gerçi malumatlı bir adamdı. lakin bu malûmat bir
taş üzerine hakkedilmişti!
Zehrâ, o gün hiç ortada görünmüyordu.
Bizde telaşe
düşmüştük. Zeliha'yla beraber ortadan kaybolan Zehrâ'yı
bir müddet hatırlayamadık. Teyzemde çiftliğe gelir
gelmez evvela Yusuf Cemal’in istirahatini düşündü.
Aradan çeyrek saat geçtikten sonra, Zehrâ'yı sordu.
Odasına baktım. Yoktu. Evin bütün odalarını aradık.
meydanlarda yok.
Nihayet “bibi” ye bir yere sormak aklıma geldi. ihtiyar
köpek önümüze düştü. Bahçenin fundalıkları arasındaki
bahçıvan kulübesinin önünde durdu.
Kuyruğunu salladı ve tokmağı çevirmek ister gibi,
sabırsızlanarak şahlandı.
Kapıyı açtım, yerde, samanlıkların içinde ikisi de diz
çökmüştü. Zehrâ, ellerini yüzüne kapamış ağlıyordu.
Arkadaşı başında, onu teselli için uğraşıyordu.
Zeliha bizi gördü. Sıçrayarak teyzemin boynuna atıldı.
Zehrâ’da ayağa kalkmıştı.
Aşk Peygamberi 79
Yüzünde hazin, acıklı yüzünde bir sarılık vardı. Narin
yanakları yaş içindeydi. Onu bu kadar harap, bu kadar
mükedder hiç görmemiştim.
Hâlâ yabancı gibi uzakta duruyordu. Teyzem onun
yanına gitti, saçlarını okşadı.
Zehrâ gözleri kapalı, yalnız ağlıyordu. Teyzem yine tabii,
taaccüp edecek kadar tabiiydi.
Artık onun başka bir
muhabbet kabul edecek tek bir zerresi kalmamış, onunla
meşbu’ olmuştu.
O gün akşamüzeri, köyden aşk peygamberinin (evet
şimdi Ona böyle diyorlar. Bu ismi Zehrâ ile Zeliha
koymuş. Teyzem dövmüş. Şimdi herkes böyle söylüyor.
Benim de ağzımdan kaçtı. Yoksa yalnız ben, bu ismi
söylemiyordum)
geldiğini
haber
alan
birkaç
kişi
toplanmış, ziyarete gelmişti. Bunlardan biri İstanbul’da
kendisini tanıyan belediye reisi idi. Üçü pek eskiden
mektepten beri tanıyan İstanbullu zabitlerdi. hepsi beş
kişi idi. içlerinde birde bahçıvan kadın vardı ki bilhassa
en şayanı dikkat buydu. Çünkü bu biçare bahçıvan onu
yalnız bir kere, o da on beş sene evvel, çocukluğunda
köyde görmüş.
Bir gün geçerken, “nasılsın bahçıvan
güzeli” diye sormuş. İşte bu kadar
On beş senedir,
bu kadın kalbinde onun muhabbetini
taşımış.
On
beş
sene
unutamadığını,
evvel
hatırını
bahçesinin
soranı
önünden
bir
geçerken
türlü
ona
söylediği sözü bugün söylemiş gibi hatırladığını günden
80 Aşk Peygamberi
beri içini yanarak nihayet dayanamayıp geldiğini büyük
bir safiyet içinde söylüyor.
Çıplak ayaklarında çarıkları, üzerinde yırtık gömleği…
Fakat aşk bütün bunlara bir kutsiyet veriyor.
Hey, büyük ve muhyi aşk; sen ne viranelerden ne
kâşaneler icad eder. Ne kadar ölülere bir anda hayat
verirsin.
Aşk peygamberini görünce, kendini unutarak koşup
boynuna sarıldı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Öyle güzel
ağlıyordu ki, bizi de ağlattı.
Ah, beni yine ondan bahsediyorum. Hâlbuki ben ondan
korkuyorum. Zehrâ'nın günden güne yanakları soluyor.
Gerçi ona karşı Zehrâ vahşi duruyor.
Lakin bu vahşet
hem ilk günlerdeki kadar kuvvetli değil.
Hem ben ilk
manayı inkıyadı [Boyun eğme. Muti olma. Teslim olma.
İtaat etme. İmtisal ] asıl bu vahşette okuyorum. bir kere
“aşk peygamberi” ismini ona vermesi kafi…
Fakat şu bahçıvan benim nazar- ı dikkatini celb etti. Bir
kere “nasılsın?” demekle kadar minnettar merbut olmak.
“ Yusuf Cemal” in bu kadar, alakasıyla insanı kendisine
bend etmesinin sebeplerinden biri de; bu alakasının
fevkalâde hakiki ve derin olması…
Bahçıvanın halini, bizde uyandırdığı hürmeti İtalyan şair
“Danunicyu” (İsmi çevirirken hata yapmış olabilirim) nun pek ulvi
bir teşbihiyle tasvir edeyim: “Danunicyu” çirkindir, fakat
kadınlar
ona
taabbüd
edercesine
seviyorlar.
Bu
Aşk Peygamberi 81
münasebetiyle
“Danunicyu”
aşkı
bir
hükümdara
benzetiyor. Bu hükümdar memleketini gezerken fakir bir
kulübede gecelemeye mecbur oluyor. İşte birdenbire bu
fakir
kulübe
bir
ehemmiyet
kesbediyor.
Ve
bir
ziyaretgâh halini alıyor. fakat oraya gelenler kulübeyi mi
görmeye geliyor, yoksa orada misafir kalan hükümdar
için geliyor.
Bizimde bu fakir bahçıvancığızda takdis ettiğimiz ne
çarıkları, ne cepkeni değil, belki onda misafir olan
muhabbet hükümdarı idi.
19 Nisan
Kavalım yerde başını çimenlere dayamış, bezgin ve bitap
yatıyor.
Bilmem ki neden böyle müşteki. Çalmak için
uğraşıyorum. Bir türlü terennüm etmek istemiyor. biraz
evvel, kütüphaneden aldığım, “Ömer Hayyam” Rubaiyyat
Mecmuası da orada. Beş senedir usandığım mütalaaya
tekrar başvuruyorum. Kendimi oyalamak ihtiyacım var.
Lakin
“Hayyam”
bahsediyor.
bana
ne
kadar
uzak
şeylerden
Bunlar öyle şeyler ki, ortada
büyük
muazzam bir ateş yakılmış. bu ateşin aksi etrafa
vuruyor. İşte “Hayyam”
bana bu ateşin akislerinden
bahsetmeye çalışıyor…Bu gölgelere elinizi
koysanız
avucunuz yanmaz.
Filvaki, renk evrenin şekl u ulvinin şekli …..fakat nerede
o asıl ateşteki azametli hararet?
Nerede bu sönük gökler?
82 Aşk Peygamberi
Şarap, kadeh, ebediyet… Bunlar güzel. fakat ben bunları
nerede, nasıl bulayım?
Ve bunlar, benim yeni yeni
anladığıma göre,
Ey Hayyam, senin bildiğin gibi değil! “ben neyim?” “bir
hiç!” diyorsun
Sen bu hiçte değilsin. Bir varlık, nasıl bir hiç olur! Senin
daha varlığın manasından haberin yok.
Kitabı baştanbaşa şiddetle bitiriyorum.
Tekrar kavalı mı alıyorum.
Yedi senedir bana dert
yoldaşı olan kaval, sen söyle.
Fakat o da bana aradığımı terennüm etmiyor.
Bir iki
nefesten sonra onu da, o kadar vakit hemhal olan
yoldaşımı
da
otların
arasına
fırlatıp
atıyorum.
Ayaklarımla çiğneyip kırıyorum.
Sonra ağaçların arasında yalnız asabi geziyorum.
2 Mayıs
Bana kavalını kırdırıp “Hayyam”ın kitabını paramparça
ettiren, ondan gördüğüm canlı varlık oldu. Sadâsında,
nazarlarında öyle bir tesir var ki…. Taş, insan ne bulsa
yakıyor.
Sonra dikkat ediyorum, hiç kimseyi ihmal etmiyor.
Herkesle o kadar alakadar ki, bir vücut bu kadar kişiyle
böyle candan nasıl alakadar oluyor, bunu aklım almıyor.
Benimle bende daha ziyade meşgul oluyor. Sonra ötede
bir
Süleyman’ın
öksürüğünü
unutmuyor.
onunla
Aşk Peygamberi 83
konuşmaktan zevk alıyorum. Her mübahaseden sonra
mutlaka yeni bir şey öğrendiğimi hissediyorum.
13 Mayıs
Düğün fecirden evvel; Yusuf Cemal; Zehrâ,
Zeliha
ormana kadar gittik. Bahar açan ağaçların altındaydık.
“Aşk Peygamberi” kendi parçalarından “aşkın doğuşu” nu
anlatan bir valsi kemanla çalmaya başladı.
Bazen kendi de teganni ediyordu. Hakikaten harikulâde
bir
ses…
Eğer
devamlı
olarak
söylese
hepimiz
bayılacağız. Güneş henüz doğmak üzereydi. bulutların
kavuştuğu yerde yavaş yavaş görünmeye başladı. “aşkın
doğuşu” da bitmişti. Fakat manzara ile bu beste o kadar
hem ahenk idi ki, hepimiz mest olmuştuk.
Ben kendi kendime dalmıştım. birden bire ani bir hıçkırık
sesi ile uyandım. Yanımda ani bir hareket oldu. Zehrâ
hıçkırarak kendini “Aşk Peygamberi”nin ayakları altına
attı. Zehrâ bütün vücuduyla artık aşkını ilan etmişti.
Başımı çevirdim; gözlerimi kapadım. Köşke doğru yalnız
yalnız uzaklaştım. Artık bu deftere bir kelime bile
yazmayacağım. Belki de yakarım.
fakat garib değil mi? şimdi gönlümden gelen bir sadâ
bana diyor ki; sen “Aşk Peygamberi”nde güzellikten
başka ne gördün, söyle?
Yoluna
kucak
kucak çiçek
serip tervih
[Kokusunu
artırma. * Rahatlandırma ] eden yine o olmadı mı? ondan
kemâli öğrendik. dünyada güzellik ve fazilet varmış,
dedik.
Daha
ne
istiyorsun?
3
Şarkta sıcak bir temmuz gecesiydi. aydınlık geniş
semânın altında, büyük havuzun başında, dört beş kişilik
bir meclisi toplanmıştı.
“Aşk Peygamberi”, yanında yeşil gözlü, küçük ve güzel
bir kızla aynı koltukta oturuyordu.
Elindeki müzehhep
yeşil kâseden ara sıra, bir yudum melisa şerbeti içiyor,
bazen onu ağır ağır sarı saçlı genç kızın dudaklarına
götürüyor, fısıldayarak içiriyordu.
Etrafında dört kişi daha vardı ki, hepsi de yerde idiler.
Zeliha havuzu mermerlerine dirseğini dayamış, ayın
yuvarlak bir duru haline bakıyordu.
beyaz kuğular sessizce yüzerek, bazen bu sarı gölgeyi
dağıtıyorlardı. o vakit çalkalanan suda küçük altın
şimşekler çakıyor, ay kırılmış erimiş gibi bir zaman
titriyordu.
Sühâ orada idi. asılı rengi belli olmayan muhtaç ve hisli
gözleri ile afakı arıyordu. Tarhın üstünde uyur gibi
sessizce oturuyordu
“Aşk Peygamberi” dalmıştı.
Kolunu Zehrâ’nın ince
beline dolamıştı, yavaş yavaş kulağına böyle söylüyordu:
-Gidecek misin, nereye gideceksin? Ben, senin için
geldim.
86 Aşk Peygamberi
-Benim için mi geldiniz? Bu muazzam güneşin zemine
inmesi kadar muhalif bir şey!...
Nefesi, küçük kızın yüzüne yakıyordu. Zehrâ çekilmek
kaçmak
istiyordu.
fakat
o
belini
sarıyor,
ellerini
tutuyordu.
“Aşk Peygamberi” bu gece ne kadar kuvvetliydi!
-Demek ki “Aşk Peygamberi”ni bırakmak istiyorsun?
Sonra bana şerbetimi kim getirecek?
-Evvelce annem getiriyordu. Bundan sonra Zeliha getirir.
-Yok Zehrâ yok. Ben senin bildiğin gibi vefasız değilim
***
“Aşk Peygamberi”
şarkının daima şiir söyleyen latif
toprağında, Rumeli’nin bir köyünde dünyaya gelmişti,
fakat onun çöl çocuklarına benzeyen ve ateşin bir mizacı
vardı. o kadar taşkın bir yaramazdı ki kimse başa
çıkamaz,
sırf
tatlı
ve
sevimli
olduğu
için
çekilen
yaramazlıklarına tahammül etmekten, boyun eğmekten
başka çare bulamazlardı. Evin dar hududuna sığmaz,
açık havada gezer, bu vesile ile hemen köyün yarısının
bu müthiş yaramazın elinde çekmediği kalmazdı.
Böyle olduğu halde, sabahları o kapıların önünde boynu
bükük bekleyenlerde çoktu.
güya başlarına gelecek ihtiyaçları varmış gibi, yolunu
beklerlerdi. köyün büyücek kızları ona gönül verir, tenha
yerlere götürmek isterlerdi. “Aşk Peygamberi” bu köyde
dokuz yaşına kadar kaldı. Esasen İstanbullu olan pederi
Aşk Peygamberi 87
onu alarak İstanbul’a mektebe getirdi. İstanbul’da uzun
mektep
hayatı
geçti.
“Aşk
Peygamberi”
mektep
arkadaşları tarafından sevilirdi. O’nun birçok eziyetlerine
şikayetsiz katlananlar vardı.
O, her yerde iştiyakla karşılanmış, daima aşk görmüştü.
aşk kendini temaşa için ondan zuhura gelmiş. ona
hayran
olmuştu.
“Aşk
Peygamberi”nin
meftun
yüreklerden örülmüş gözle görülmez bir tahtı, aşk
ateşinden bir tacı vardı.
***
Bir “donanma gecesi”ydi. [Bayramlarda, sevinçli günlerde
bayrak, ışık kullanılarak, havai fişek atılarak yapılan
şenlik,
donanma,
komşular
bir
donanma
olmuşlar,
şenliği]
daha
Hep
ziyade
çiftlikte
muhterem
bestekarın şerefine çiftlikte büyük bir şenlik tertip
etmişlerdi. bahçede rengarenk fişekler, çarhı felekler
yanıyor. Saz kâh millî havalar, şarkılar, kâh güzel valsler
çalıyordu. Ağaçlarının aralarında yanan şekil şekil japon
fenerleri çiftliği hayal âlemlerine benzetiyordu. Gölde
birçok çiçeklerle süslenmiş sandallar yüzüyordu.
Zehrâ balkonda yalnız oturuyordu. hava açık bulutsuzdu.
yine gökte sahabeler bile görünüyordu. bütün bu ışıklar,
nağmelerle alakadar değildi. annesini düşünüyordu.
Acaba yine, niçin bu kadar kederliydi.
İşte, orada minderin üstünde yatıyordu. Ve alnındaki
saçlarla oynuyordu. yalnız başında o mavi işlemeli,
kırmızı yastık yoktu.
88 Aşk Peygamberi
Birdenbire balkonun kapısı açıldı.
“Suzân” gözlerinden
ayrılmayan düşünceli bakışıyla balkona geldi.
-Orada için oturuyorsun “Aşk Peygamberi”nin yanına
gitsene, dedi.
-Anne,
bırak
beni,
buradan
ne
güzel
etrafı
seyrediyorum.
-Olmaz, yukarıda seyret, haydi!
Zehrâ başını eğdi. Salona gitti. Yukarı çıkmayı hiç
istemiyordu.
yanıyordu.
sofada
Ağır
küçük,
perdelerde,
pek
hafif
duvarlarda
bir
kandil
gölgeler
bükülüyordu. Vücudu çok yorgundu. Oraya sedirin
üstünde yatıyordu.
Kulağına fişek seslerini, bütün gulguleyi istiab eden bir
kemân sesi geliyordu:
“Yoktur emeli aşkın o parlak seherinde
Var başka hayat arzın o solgun kamerinde
Şebnemleri, bülbülleri hep eski yerinde
Kır saçları sevdama güneşler saçıyorken”
Musiki döşemenin tahtalarından sızarak bütün vücuduna
sirayet ediyordu. yumuşak halıların üstünde tekrar ayak
sesleri işitti. Annesi geliyordu. Biraz sonra “Suzân” ona
sert ve kuvvetli sert ve kuvvetli nazarla emrediyordu.
-Zehrâ, yukarı çabuk çık.
Evde herkes pencereleri üşüşmüş yahut bahçeye, yol
kenarına gitmişti. Ortada hiç kimse yoktu. Merdivenleri
beraber, karanlıkta çıktılar.
Aşk Peygamberi 89
“Aşk Peygamberi”, büyük geniş bir kötülükte pencerenin
önünde oturuyordu. Yanında Zeliha vardı. Zehrâ Zeliha yı
görünce, dönmek için ısrar etti.
Fakat “Aşk Peygamberi” nin en har (ateşli) gecelerinden
biriydi.
Bazen
elindeki
tesbih
ile
uyanıyor,
bazen
Zehrâ'nın saçlarını okşuyordu.
Müzika
bir aralık
durdu.
Yine uzaktan sermest,
tahammülsüz bir tambur sesi geldi. Kadir, haşmetli aşk
neşreden, yüksek başında muhrik [Yakan. Yakıcı. * Çok
acıtan. İhrak eden ] bir yıldız,
parlayan “Saba” güya
küçük bir kızın taze dudaklarından öpüyor ve ona böyle
damla
damla,
aşkı
anlatıyordu.
Birdenbire
“Aşk
Peygamberi” Zehrâ’nın omuzunu sıktı.
-Bu peşrevi seviyor musun?
-Ben
onun
nağmeleri
Dedi. Güya hala dedi ki:
arasında
yaşıyordum.
onun
teranelerinden, onun aslından ibaretim.
Kamere doğru, göle kadar yürüdüler. Yolda fişekler,
mehtabların yorgun ziyaları arasında “Aşk Peygamberi”
küçük kıza:
-Sen gönlümün yıldızısın! Dedi.
Hala fıskiyeden rengârenk sular dökülüyordu. Hala
“saba” (yıldızı) göklere doğru yükseliyordu.
……Ertesi sabah, soğuk bir sonbahar güneşi Zehrâ ile
Zeliha’nın dağınık odasına utana utana girdi giriyordu.
çünkü ikiside yarı çıplaktı. Biri yatakta gözlerini ovarken,
diğeri aynanın önünde saçını tarıyordu.
90 Aşk Peygamberi
Zeliha yataktan indi, gözlerini ovuşturarak:
-Zehrâ “Aşk Peygamberi”ni rüyamda gördüm, dedi. bana
dün gece söylediği cümleyi tekrar etti. hem göğsüme
çok kokulu hiç tanımadığım bir çiçek taktı.
Zehrâ, dudaklarını büktü. Yuvarlak, pembe omuzundan
kayan gömleğinin kurdelesini kaldırdı:
-Dün gece ne söyledi? Dedi.
-Hiç…
bir
şey
değil!...
“Sen”
gönlümün
yıldızısın!
demişti.
Zehrâ kızardı, saçlarını biraz fazla örseledi. Mermerin
üstüne birçok sarı tel döküldü. o sırada Zeliha şarkı
söyleyerek panjurları açtı. rüzgar saçlarını etrafa dağıttı.
Pencerenin içinde eşi ile konuşan serçe, birdenbire
uçarak kaçtı. Zeliha şarkı söyleyerek menekşelere su
verdi.
Bahçeye
çıktılar.
güneş
epey
yükselmişti.
Nemli
topraklarını üstünde şebnemler parlıyor; akşam safaları
yüzünde temiz berrak damlalar titriyordu.
“Aşk
Peygamberi”nin
perdeleri
hala
pencerelerine
taş
pencereleri
açılmamıştı.
atarak
sımsıkı
Hâlbuki
onları
“Aşk
kapalıydı.
her
sabah
Peygamberi”
uykudan kaldırırdı.
Birdenbire yeşil perdelerden birinde ufak bir hareket
oldu. Zehrâ'nın yüreği acı acı çarptı. Zeliha'yı orada
yalnız bırakarak koşa koşa taflanların arasına karıştı.
Aşk Peygamberi 91
İşte bu vakıadan beri Zehrâ “Aşk Peygamberi”nin yanına
sokuluyordu. eskisinden daha vahşi duruyordu. hatta
çiftlikte herkes görünüyordu…
…Bir akşamdı… derede “Aşk Peygamberi”nin emrine
amade olan sandalcı Ahmed Ağa sabırsızlanıyordu.
Ay hayli yükseldiği halde, daha hiç kimse yoktu. acaba
bu akşam ne için geç kalmışlardı? Ahmed Ağa sandalın
koyu eflatun döşemelerinden, aynı renkteki elbisesiyle
hemen ayrılmıyordu.
Bir zaman böyle hareketsiz dudu. durgun sularda
balıklarının dalıp çıkararak açtığı yuvarlaklara daldı ve
bekledi. Hala gelen giden yoktu. Ahmed Ağa şapkasını,
sırmalı ceketini sandalın döşemelerine çıkardı. kollarını
sıvayarak derenin suyuyla sandalını yıkadı. tekrar yerine
oturduğu zaman etrafına birçok ördek toplanmıştı.
küçük heybesinden bir ekmek parçası çıkardı ufalayarak
hayvanlara attı. Kendi kendine derenin içinde kürek
çekerek gezmeye başladı.
Bu askerlik meselesi amma fenaydı. o giderse kadını
çocukları ne yapacaklardı?
Nihayet karşıdan kollarında bir kucak çiçekle Behice
göründü. Ahmed Ağa sordu:
-Neredeler?
-Bu akşam yalnız bir kişi gelecek. Sandalcı mahzun
olmuştu. hemen günaşırı gezdirdiği bu güzel çifte acaba
92 Aşk Peygamberi
ne olmuştu? Destisini dikerek kana kana su içti. Behice
kucağındaki çiçekleri uzattı:
-Sen şunları koyuver. Ahmed Ağa demeti aldı. çiçeklerle
süsledi. Bu akşam “Aşk Peygamberi” derede yalnız gezdi.
Zehrâ'ya gelince bu bir saat zarfında odasında kalbi
çarparak gizli gizli ağladı…
Güller geçiyordu. Zehrâ'nın vaziyetini gizliyemiyordu.
bütün dünya “Aşk Peygamberi”nin muhabbetiyle yanıyor,
ondan başka herşey müthiş bir süratle eriyip gidiyor.
Zehrâ onu görmezse, artık yapamayacağını biliyordu.
Yine bir geceydi…. çiftlikten yirmi dakika kadar uzakta,
sahilde,
deniz
kumlara
dalgalarla çarpıyor.
doğru
yavaş
yavaş
küçük
İnce narin kamerin ziyasında
parlayan kumsalı okşuyordu.
Deruni bir sadâ, sular kumlara çarptıkça, sükûnet huşu
içinde aşkı tekbir ediyordu.
Orada küçük bir kız şalına sarılmış ayaklarını ıslatan
dalgaları hissetmeyerek ürkek ürkek dolaşıyordu. Birini
bekliyor gibiydi.
Beş dakika sonra güzel münevver çehreli, vücudu adeta
dağlara kadar, ziya veren latif bir erkek, süratli adımlarla
yaklaştı.
Küçük kız da ona doğru yürüdü. O genç kızın ellerini
tuttu. yüzünü yüzüne yaklaştırdı.
-Sevgilim, ben senin için geldim! Dedi.
Aşk Peygamberi 93
Genç kız kendine yaklaşan bu güzel çehrenin gül kokan
ve ateşin nefesiyle iki kere sarhoş gibi sallandı….
Beş on adım yürüdüler. Orada beyaz yelkenli küçük bir
kayık duruyordu. Mehtabın saf ziyasi altında, oda aşkla
mest olmuş gibi, ilahi bir sükûn içinde bekliyordu.
“Aşk
Peygamberi”
Zehrâ’nın
elinden
tuttu.
Kayığa
bindiler. Yan yana oturdular. “Aşk Peygamberi” kolunu
Zehrâ'nın omzuna koymuştu. yavaş yavaş sahilden
açıldılar…. Gittikçe uzaklaşıyorlar, köyün hafif ışıkları
birer birer dinleniyor, engine doğru parlayan sakin
denizde gittikçe açılıyor, genişliyordu
-Zehrâcığım, o semavi gitarı çalıp aşka davet edenin kim
olduğunu anladın mı?
Zehrâ hayret içinde:
-Siz, bunu nereden duydunuz?
O gülerek:
-Senin kalbinle aramda o kadar rabıta bulunmasın mı?
Senden duydum.
“Aşk Peygamberi” yalnız aşkın verdiği bir salahatiyle
Zehrânın kalbine tasahub [Sahip çıkma, benimseme. *
Koruma. * Arkadaşlık etme ] ediyordu.
Zehrâ
bu
gece
büsbütün
sarhoştu.
esen
bahar
rüzgarından, o daha güzeldi. Her şeyden; suyun latif
sadâsından, kamerden, denizden onun aşkını dinliyordu.
-Bu gece ne kadar solgun!
94 Aşk Peygamberi
-Niçin Zehrâcığım? Bilemiyorum ki!
Zehrâ bilmiyor değildi. “Aşk Peygamberi” nin güzel
çehresini gördüğünden beri kamer solmuş, tahtından
inmişti.
Fakat bunu ona söyleyemiyordu…
Öyle bir an geldi ki; aşk bu beyaz yelkenli kayığı hiçbir
noktasını boş bırakmaksızın ateşiyle istila etti. “Aşk
Peygamberi” dümeni elinden bıraktı. Kayık, bi-payan
afaka doğru, kendi halinde doğrudan doğruya aşkın
tasarrufunda akıp gitmeye başladı.
4
ZEHRÂ’NIN DEFTERİ
Niçin, böyle etrafımda dolaşıyorsun?
Bu yakıcı sadânla burada ne arıyorsun?
Gözlerindeki ilahi ateşle, sen buraya nereden geldin?
Bazen gözlerim senden başka hiç bir şey görmeden
uzaklara doğru dalmış, bazen kalbimi halecan [Titreme.
Kalb çarpıntısı. Heyecan ] içinde buluyorum.
Kendimi avutmak için gözlerime kameri, dağlardan inen
narin suyu, gökteki mavi yıldızları gösteriyorum. Lakin
gönlüm söz anlamıyor, kameri fersiz buluyor. baharda
açan güle bin kusur buluyor. çağlayan suya dönüp
bakmıyor bile….
Kendime
gelince
senin
hayalinle gönlümü
rahatsız
buluyorum. bütün aile sema bana âteşîn bir lisanla
senden bahsediyor, seher vakti esen rüzgar, senin aşkla
meşbu’ [doymuş.] esiyor.
Seni gördüğümden beri cihan bana renksiz geliyor.
Doğan güneş, geceleri parlayan yıldızlar bakamıyorum.
Çünkü
senin
nefeslerinle,
serapa
aşık
olan
tenin
hararetiyle teshir edilmiş o ilahi havayı teneffüs ettim.
baharda açılan gülü koklayamıyorum.
Her taraf yine bana ateşin geliyor. sen yanımdan gidince
böyle
ellerim,
gözlerim,
bütün
zerrât
(zerrelerim)
96 Aşk Peygamberi
vücudum yanıyor. Kendimi de adeta ateş zannediyorum.
Ah o ateştir. İnanamayan bir kere temas etsin.
Senin muhabbetinin nuru içinde Zehrâ'yı bulamıyorum.
Onun rayihası sensin. Teni ve canını sensin. Aşkı olan
rayihası sensin. başka ne kaldı güzelim?... Benim her
şeyimi al.
Bana talik (alakalı) eden hiçbir şeyi bende
bırakma. ah yalnız şuraya, gönlüme dokunma. Çünkü
orada sen varsın!
Çobanı mı? Çobanı severim. Çünkü onun sevdiğime bir
cihetten şeklen nispeti vardır! İnce ayın taze aydınlığında
geceleri sürüsünü otlatan çobanı gördükçe, içim titrer.
aşk
sürüsünün
başında
sevdiğimi
tahayyül
(hayal)
ederim. “Ay”a benzeyen sevdiğimi tahayyül ederim.
Demin o mukaddes geceyi, seninle ilk defa temas
ettiğimiz şenlik gecesini okumak için defterimi açtım.
Hürmetle diz çöktüm. öyle okumaya başladım. ben o
zamandan beri ne kadar değişmişim. o vakit çok
kuvvetliymişim.
Dinle dinle, bana senden başka dünyada bir şey kalmadı.
Seninle buluştuğumuz bu odada,
demin yine mumu
yaktım. Yatağa yaklaşıyordum. Seni orada göreceğimden
ümitvardım.
Bir müddet oraya baktım, göremediğim mumu üfledim.
bir zamanda karanlıkta vasıtasız görmeye çalıştım. Niçin
gözlerime de kalbim gibi görünmedin.
Aşk Peygamberi 97
bu gece aya ne olmuş? Yanında yalnız bir yıldız var. her
gece tahtının etrafını dolduran binlerce güzel içinde
seyran eden muhteşem aya ne olmuş? bu gece yanında
bir tek yıldız var.
Tekmil sema nurlar içinde. Derinlerde bütün yıldızlar
sönmüş. Yalnız ikisi etrafı unutarak sevdaya gark
olmuşlar.
***
Sühâ, bir sabah Zehrâ’yla Zeliha’nın siparişleri için
İstanbul’a inmiş.
Vasıl olduğunun ikinci günü, birçok mağazalara girdi
çıktı. yorgun bir halde istasyona giderken eski lise
arkadaşlarından “Fahri” ye tesadüf etti: Bu o vakit,
kansız,
zayıf
bir
şeydi.
Şimdi
Sühâ’nın
karşısında
gördüğü bu düzgün kıyafetli, şişman vücutlu adamla, o
çelimsiz çocuk arasında ne kadar fark vardı…
O, Sühâ’yı niye hiç değişmemiş buldu. Filvaki Sühâ’nın
gözlerindeki serazad [serazat, özgür, hür bir şeye bağlı
olmayan] çocuk saffeti daha sönmemişti
Beraber yürüdüler, hava karanlıktı. şiddetli bir rüzgar
esiyordu. caddeden toz tufanları kalkıyor, sarı çürük
yapraklar mütemadiyen dönüyordu. Herkes yağmura
tutulmamak için fırtınanın sevkiyle koşuyordu.
“Fahri”, ticaretle uğraştığını söyledi. Tavırlarına hakimiyet
ve itimat gelmişti. Artık eski “Fahri” gibi sakin çekingen
durmuyordu. Para ve latif hayat onu güldürmüş olacaktı.
98 Aşk Peygamberi
Maziden bahsederlerken, Celâl’de ait olan ufak bir hatıra
geçti;
bir
gün
kaçmışlardı.
üçü
beraber
Fakat
su
coğrafya
dersinden
fıçılarının
arkasında
yakalanmışlardı. aldıkları tevkifler [Alıkoyma, tutma.
Hapis olarak bekletme.] o vakit ne kadar acı gelmişti.
Fakat Fahri Celâl’den biraz değişik, şüpheli bir sesle
bahsediyordu. Sühâ, acaba hasta falan mı, diye merak
etti, sordu. Fahri’nin gözleri mantosunun etekleri uçuşan
esmer
bir
kadının
bacaklarında
tamamen
onunla
meşguldü. Dalgın dalgın cevap verdi.
Celâl bir vapur seyahatinde bir hafta evvel kalbinden
ölüvermişti. Sühâ hayretten isyana, elemden tevahhüşe
kederden kedere düşerek, bir zaman daldı, düşündü.
İnanamıyordu,
ya
rabbi,
o
kadar
zaman
beraber
yaşamışlardı. o kadar zaman kadar kanlarının harareti
birbirine geçmişti. Nasıl, Celâl aynı hayattan kopup
giderilirdi? Sanki ruhunun yarısı uçmuştu.
kendi sesi
başka bir sesmiş gibi, yabancı uzak geliyordu.
-Fahri bana tahsilat veremez misin?
Fahri onu şimdi, bir şekerlemeci dükkânına doğru
çekiyordu. Sühâ taaccüp etti:
-Burada ne yapacağız? Dedi. Fahri camekânlardaki
şekerlemeleri süzüyordu:
-Soğuğu duymuyor musun?
Rüzgâr bizi uçuracak.
şurada oturalım! hem konuşur, hem de yeriz…. bu
sözden büsbütün müteessir olan Sühâ’yı kolundan çekti.
Aşk Peygamberi 99
Zorla
içeri
soktu.
O,
Fahri’nin
gözlerinden,
dudaklarından, vücudundan iğreniyordu.
Deniz, karşıda isyandan morarmış, köpürüyordu. yağmur
gökten toplanarak, teessür anlarında gözlerde birikipte
akmayan yaşlar gibi hala yağamıyordu. Fahri hem
şekerleme yiyor, hem anlatıyordu.
“Medaniye” ye beraber seyahat ediyorduk. Gece yarısı,
sıcacık
yatağımdan
fırladım.
Zaten
fırtınanın
gürültüsünden, sallantıdan daha yeni dalmıştım. biri
kapıyı vuruyordu. Açtım. Bir amele Celâl’in hastalandığını
haber verdi. Koştum Celâl’in kamerasına girdim. kalbi
durmak
üzere
idi.
yarım
saat
yaşadı.
Ertesi
gün
Medaniye’ ye yakın bir mezarlığa gömdük.
Fahri birden bire bir şey hatırlayarak durdu.
-Oh pek iyi oldu da, seni gördüm. Celâl bana sana
söylenmek üzere bir haber havale etmişti. ölüm halinde
bana dedi ki… dur bakayım, evet dedi ki:
Sühâ’yi görürsen söyle… eğer Yusuf Cemal Bey'e bir gün
rast gelirse, onu görmeden, öleceğim için, gözlerimin
arkada kaldığını söylesin, beni kalbinden çıkarmasın!
Kuzum Sühâ; bu Yusuf Cemal Bey de kim? tuhaf çocuk.
Bu üç dört cümle ile şekerleme yiyerek anlatılan ölüm
hikayesi Sühâ’nın kalbine bir ok gibi yaktı.
Sanki tekrar çocuk oluyor, mazide tekrar yaşıyordu.
Mektep, bahçe, kumluk… Hepsi gözlerini yaka yaka
100 Aşk Peygamberi
tekrar ö güne geliyordu. Yalnız bütün bu eski şeylerin,
uzak ve geçmiş günlerin hatırasına
Şimdi büsbütün tahammül edemiyordu. Artık hepsi yarı
yarıya ölümün göğsüne çekilmişlerdi. Bugün Sühâ'nın
çok gamlı, çok zayıf bir günü oldu. Çiftliğe döndüğü
zaman, gözleri soğuk ve yaştan kızarmış, kalbi atmaktan
yorulmuş gibi yavaşlamıştı
Akşam yemeğinden sonra, “Aşk Peygamberi” Sühâ'yı
yanına çağırttı. kameriyenin altında ayakta duruyordu.
bu gece, boyu her zamandan daha uzun görünüyor,
vücudu
büyük
bir
ihtişam
içinde
yükseliyordu.
gözlerinde şaşaaların, fusunların mağbudu olan rabbani
güneş vardı. arkasına uzun siyah bir manto giymişti.
çehresi bakılamayacak kadar kuvvetliydi.
Hiç kımıldanmıyor ve insan karşısında yok olmaktan
korkarak küçülüyor, küçülüyordu.
Zaten bugün, zavallı Sühâ'nın çok karanlık, çok hicranlı
bir günüydü. Şekerleme yiyerek, rüzgardan açık kalmış
bir kadının bacağına bakarak tasavvur edilen ölüm
hikayesi, ruhunu yara içinde bırakmıştı.
Şimdi Sühâ büyük peygamberin kalbinden doğan gözler
önünde
feda
edilmeyecek
mukaddesat
tasavvur
edemiyordu.
“Aşk Peygamberi” onun bütün melalini bütün zaafını
biliyordu. Şefik ve rehâkârdı. zevk verici yumuşak eliyle
Sühâ'nın saçlarını okşadı. daima büyük hislere hitap
eden serazad bir sesle:
Aşk Peygamberi 101
Sühâ dedi. Sonra, güzel sesini biraz daha alçalttı ve
kalbini titreten bir ahenkle tekrar etti:
-Sühâ?
Sühâ sakindi, bilhassa Celâl’in ölümünden çok müteessir
olmuştu. “Aşk Peygamberi” beraber gezmeyi teklif etti.
Gök tamamıyla bulutlara örtülüydü. Sık sık şimşek
çakıyor, gök gürlüyor içinde ağaçlar çatırdıyordu.
Tekmil Celâl’ içinde olan etrafı, bütün bu şiddeti ile
beraber gözledi. “Aşk Peygamberi”nin yüksek bir mevzun
vücudu
bu
fırtınalar
ortasında
bir
kat
daha
güzelleşiyordu. İhtişamı daha aşikar görünüyordu.
Sühâ’nın
elinde
yürüyorlardı.
habersizce
elektrik
Şuradan
“Kör
feneri,
beraber
yanyana
buradan
konuşa
konuşa
kadar
gelmişlerdi.
burası
Irmak”a
çiftlikten epey uzaktı. iki küçük dağın arasında kuru bir
mağara halini alan “Kör Irmak” vaktiyle akarmış.
Kayaların üzerinde suyun oyup bıraktığı öyle nakışlar
öyle güzel şekiller vardı ki, sanatkâr onu yıllarca
uğraşarak belki meydana getiremezdi.
“Aşk Peygamberi”nin burası pek hoşuna gitmişti.
Ne güzel! ne güzel! Diyordu.
Ay bulutlardan kurtulmuş, altın ağını zemine tekrar
atmıştı
Fırtınada biraz hafiflemişti. kaarlarının bazıları o kadar
incelmişti ki, adeta dağılacak gibiydi.
102 Aşk Peygamberi
insan
bu
oymaları,
bu
rakik
nakışları
gözüyle
incitmekten korkuyordu.
-Burası nedir, Sühâ?
-Köylüler “Kör Irmak” diyorlar. vaktiyle içinde bir ırmak
varmış, kurumuş.
“Aşk Peygamberi” birdenbire onun sözünü kesti.
-Bak Sühâ, dinle!..... bir ses… işitiyor musun?
Sahiden bir ses, tatlı bir su sesi geliyordu. sadânın
geldiği cihete doğru gittiler. Kayaların arasında damla
damla bir su akıyordu.
Sühâ; bir suya, bir “Aşk Peygamberi”nin dağların, eflak'ın
aşık olduğu yüksek vücuduna bakıyordu. Ya Rabbî, bu
kör ırmağa hayat getiren onun aşkına temasül olan bu
har (canlılık-ateş) vücudu mudur?
Sühâ onun gibi tavsife gelmeyen güzel görmemişti. Bu
letâfet ve füsun onun vücuduna münhasır değildi, bu
ateş nereden geliyordu?
Bu yalnız tenin güzelliğinden ibaret olamazdı. onda öyle
bir harikulade bir tesir vardı ki, insanı beşeri hislerden
uzaklaştırıyor,
ilahi bir şelalenin suyundan çehresini,
gözlerini yıkıyor, keşfedilmemiş rabbani bir vadinin ateşi
afakına atıyordu.
Pırıl pırıl ne güzel bir su!.... Bir müddet daha dinlediler
küçük ince sadâsına doyulamıyordu.
“Aşk Peygamberi”:
Aşk Peygamberi 103
-Su…… Ne güzel şey! bak deminden beri sadâsını
dinliyoruz. hiç usandık mı?
Mağaradan çıktılar. Lakin daha kestirme olsun diye,
dağın üzerinden geçmek istediler. yarı yolda bir uçurum
önlerine çıktı.
“Aşk Peygamberi” bir anda uçurumu geçti. Sühâ’ya elini
uzattı.
Fakat
bu
hal
Sühâ’nın
gururuna
dokundu,
uzatılan eli tutamadı. O da kendini attı. ayağı bir çalı
yığınına takıldı.
Bir
kayaya
zor
tutundu.
az
kaldı,
büsbütün
yuvarlanıyordu.
“Aşk Peygamberi” onu elinden tuttu, çekti. fakat Sühâ zor
doğrulabildi. çünkü bir dizi yaralanmıştı.
***
Aradan
birkaç
hafta
geçmişti.
Sühâ
ateş
kayanın
üzerinde oturuyordu. havada yağmurla karışık soğuk bir
rüzgar esiyor, yavaş yavaş “yolcu çeşme” nin sesi
geliyordu.
Ah askerlik mi? demek ki Sühâ askere gidiyordu…. sonu
meçhul olan bu gidişten adeta ürküyordu.
Onlar gideli artık üç gün oluyordu. etrafta ne derin bir
sessizlik ve matem vardı.
Zehrâ. Zehrâ, şimdi onunla ruhani aşinalığı olan fakat
hüviyetinin mütehakkim nüfuzundan büyük bir kısmını
da yavaş yavaş kaybetmiş olan bir vücuttu.
104 Aşk Peygamberi
Sühâ, yalnız düşünüyordu. Hayatında sevdiği değil de
sevmeye özendiği kadınlar kıvılcım ziyasi gibi kapanıp
kapanıp gidiyormuşlardı.
Kendine en fazla yakın bulduğu Zehrâ da, işte haberi
olmaksızın kalbinin büyük bir kısmını boş bırakmıştı.
Ona
adeta
tarif
edilmez
bir
merbuttu (sevgiyle bağlıydı).
yakınlık
muhabbetle
Lakin bu aşka pek
benzemiyordu.
bu gece acaba için bu kadar mahzundu. Kalbinde tahlili
pek müşkül bir acı, bir yara vardı. Bu yara nerede
açılmıştı?
Bir aralık “Kör Irmak” a kadar gitmek için bir arzu
hissetti. Niçin bundan da haberin yoktu. Ne olur, “Aşk
Peygamberi” gitmeseydi. Onu etrafın
yalnızlığı içinde
sesle söylerken, kendi de taaccüp etti. fakat kalbinden
mukavemet edilmez bir arzu geliyordu.
-Keşke,
o
gitmeyeydi!
Onun
sesinde,
sözlerinde,
çehresinde Sühâ’yı teskin eden, ruhi ruhunu yıkayan bir
hal vardı.
Şimdi pek yalnızdı. hiç kimsesi yoktu.
yavaş yavaş
kalktı. biraz avunurum, ümidiyle yürüdü. Zeliha’nın
odasına gitmeye karar verdi
Zeliha’yı odasının penceresinde bir iskemle üzerinde
buldu. rengi sapsarıydı. hiçte uyuyamadığı anlaşılıyordu.
Sühâ, Zelihacığında ona, o “Aşk Peygamberi”ne gönlünü
verdiğini biliyordu.
Aşk Peygamberi 105
Nedir bu, herkes onu bu kadar niçin seviyor? işittiğine
göre
Onu böyle aşkla sevenler pek çokmuş. o sırada gözü
Zehrâ’nın
yatağına
ilişmişti.
Köşede
üzeri
örtülü
duruyordu.
Bu birçok hatıralar saklayan odadan bilhassa hatıraların
en
canlısını
söyleyen
Zeliha’nın
gözlerinden
kaçtı.
arkasına bakmadan odadan çıktı…
……. Ertesi günü, Sühâ evrakı cebinde İstanbul’a
gidiyordu. “Yolcu Çeşme”nin önünde geçerken adımlarını
yavaşlattı.
o
siyah
yıldırmalı
köylü
kadını
tekrar
göreceğim, zannediyor ve eski sözlerini tekrar işitir gibi
oluyordu.
Hava soğuk, çok soğuktu. bulutlar bazen aralanır gibi
oluyor,
bazen
seyrek
seyrek
yağmur
yağıyordu.
omuzlarını yakasını kaldırmıştı. İhtiyar bir sokak köpeği,
kâh arkasından, kâh önünden mütemadiyen koşuyordu.
Tüyleri sırılsıklam olmuş, üstündeki tozları ıslanarak
tahvil etmişti. dili dışarıda, gözleri bi-dermandı. acaba
böyle nereye ve niçin koşuyordu?
Sühâ,
Çağlayan'ın
ceplerine
soktu,
köprüsünden
fakat
birdenbire
geçerken
soğuk
ellerini
bir
cisim
parmaklarına temas etti. bu evrak zarfıydı. Çıkardı.
elinde muayene ederken rüzgar esti,
zarfı uçurarak
suyun içine fırlattı.
Sühâ sahile çıktı. Kâğıt, bir taşa ilişmiş duruyordu.
Bastonunu
suya
batırarak
dayandı
ve
zarfı
aldı.
106 Aşk Peygamberi
üstündeki yazılar dağılarak bozulmuştu. Bir ağacın
kökündeki yosunlu taşın üstüne oturdu. Zarfı kurutmak
için bir taşa tutturdu. Düşünüyordu:
Ölüm mü?....
bunu hayatında daha hiç tahlil etmemişti. mümkün değil,
Sühâ, ölemezdi. Yaşayan, hisseden….. Seven bir adam
ölemezdi.
gözleri
Oh ne mümkündü?..... İşte, kalbi atıyordu.
suyun
akışını,
yaprakların
titreyerek
döküldüğünü görüyordu.
Ölüm gayri kabil tahkik bir seraptan ibaretti.
Böyle düşünürken eliyle yerdeki çamurları kazmıştı. Ve
bir cam parçası parmağını kesmişti. şimdi yerler kan
içindeydi. Elini suya soktu, yıkadı, sonra mendiliyle
yarasını sardı……….
Dairenin önüne geldiği zaman, ihtiyar bir adam çamur
sellerini
ve
yaprak
döküntülerini
süpürüyordu.
O
geçerken bekler gibi yaptı. Sonra hemen işe devam
ederek Sühâ'nın üstünü büsbütün kirletti, çamur içinde
bıraktı.
Merdivenlerden düşkün kıyafetleri adamlar telaşla inip
çıkıyorlardı. O, hala endişesizdi. İkinci katta kumandanın
oda kapısının önü, insanla dolu idi. karanlık koridoru
zayıf bir elektrik lambası yarı yarıya aydınlatıyordu. Sühâ
kalabalığa yaklaştı. kapının arkasında hademe oturmuş,
esneyerek saatini kuruyordu.
Aşk Peygamberi 107
Bir müddet, hemen yarım saatten fazla orada nöbet
bekledi. nihayet içeri girdi. Yazıhanede oturan paşaya
zarfı uzattı
Bu iri vücutlu, biraz laubali tavırlı bir adamdı. temiz sarı
gözleri Sühâ'ya dikkatle bakıyordu. Bu, herhalde iyi bir
insandı. halinde bir kumandan sertliği görülmüyordu.
Bir mücevherci ihtimamıyla gözlüklerini düzeltti. zarfı
şişman elleriyle yırtarak, yazıyı tetkik etmeye başladı.
kulağına musallat olan uyuşuk bir sineği, küçük bir
tokatla öldürdü. Kalpağını arkaya attı. biraz düşündü
sonra kâğıdı masanın yeşil çuhası üstüne koyarak,
Sühâ’nın yüzüne lakaydane, şöyle bir baktı. yukarıdan
aşağıya süzdü. sonra bir sigara yaktı.
Sühâ ayakta, demir sobanın uyuklarına biriken tozları
dağıtıyordu. Bir hafta sonra Erzurum cephesine sevk
edilecekti…. muhtez [Titreyen, ihtizaz eden ] müteheyyiç
kalabalık gittikçe sabırsızlanıyor. artık kapı vuruluyordu.
o sırada, iri iri kar yağmaya başladı. pencerenin önüne
iki firari kuş kondu.
Kumandanın pek, yeni mühim bir mesele aklına gelmiş
gibi, kağıdı çekmeceye attı gözlüklerini düzelterek
kapıya doğru:
-Gir dedi .... tabi bu, aynı zamanda: çık demekti.
Sühâ,
kendi
sokakta
bulduğu
zaman
her
yer
bembeyazdı. Hava, iyiden iyiye karışmıştı. Kar gözlerinin
içine giriyordu. öyle soğuktu ki, rüzgar yüzünü ellerini
yakıyordu.
108 Aşk Peygamberi
İşte artık herşey bitmişti. yarın öbür gün, büsbütün asker
olacaktı. Belki daha hiç dönemeyecekti.
Eski neşesi tamamen sönmüştü. sanki bir harabenin
altında çıkmıştı. Uzun bir baygınlıktan sonra yaralar
içinde ızdıraplar içinde hayata yeniden doğmuştu. bütün
vücudu ızdırab içinde, ruhu melal içindeydi
Ah dünya pek acı zalim idi.
Kardan
bembeyaz
duran
yolların
ötesine
berisine
dükkanların ışığı vurarak yer yer garip parıltılar hasıl
oluyordu. Yüzü, bilekleri erimiş soğuk kar parçalarıyla
doluydu.
Böyle bir zaman yürüdü. Habersizce “Karaköy”e kadar
gelmişti. vakit geçti, artık bir yere gidip yatmak lazımdı.
En yakın yer “Beyoğlu” ydu.
İçeride
beyaz
saçlı,
Tünele (tramvaya) bindi.
matem
kıyafetli
şapkasındaki karıları silkeliyordu.
bir
madam
Yanında sarışın,
hırçın bir oğlan çocuğu huysuzluk ediyordu.
Mutlaka
camları açtırmak istiyordu.
Tünelden üşüye üşüye çıktı. Büyük mağazaların önünde,
tenha insan cereyanı içinde, o da yürümeye başladı
Kadınların
iltifatını
celbeden
tatlı
çehresinden
bi-
haberdi. bütün bu tanımadığı vücutlardan sıkılıyor ve
onlara temas etmekten çekiniyordu
Yalnız
büken
hasretle
camekânlarda
hasta
karizantemelere
bakıyordu.
ara
benizleriyle
[Kasımpatılara]
sıra
koşan
boyunlarını
karanfillere
otomobillerin
Aşk Peygamberi 109
arabaların içinde iki süslü gençbaşı toylar gözler içinde
birbirine yaklaşıyor ve belki aradığını bulmak için nafile
ile yanıyordu.
Bu
gece
Sühâ'nın
ruhunda
garip,
vahşi
tahavvül
[değişme, değişkenlik, dönüşme, dönüşüm] vardı. O
hiçbir vakit şiddetle mecbur olmadıkça böyle avare
kalabalıklar arasında gezmezdi.
Halbuki şimdi otelleri önünden geçtiği halde içeri
giremiyordu. Çünkü yalnız kalmaktan korkuyor
Bir aralık dar, mazlum (karanlık-kötü yer) sokaklardan
birine saptı. Burada sıra ile birçok meyhaneler vardı. her
taraf sarhoş ağzı gibi içki kokuyordu. onun ayakları
dolaşıyor, layenkatı [Kesintisiz, aralıksız ] çukurlara
batıyordu.
Kaldırımın
üstünde
durdu.
Karşıdaki
meyhaneden kirli bir ışık taşıyordu. İçerisini bir zaman
seyretti.
Birkaç
şapkalı
masaların
birinde
kumar
oynuyordu. Diğeri de, iki Türk delikanlısı bir rum kızıyla
şakalaşıyordu. hiçbirisi kırık ve isteksiz değildi.
Bir dakika sonra camın önüne çehresi oldukça muntazam
tirşe [gökyeşil (Farsça) teraşe] fanilalı, kabarık saçları
boyalı boyalı bir kız geldi.
Sühâ’yı görerek dudakları ve elleriyle işaret etmeye
başladı. Sühâ titriyordu ve gönlümde kendine yabancı,
karanlık
rüzgârlar
esiyordu.
Yürüdü.
Kapıyı
açınca
yüzüne bir sıcaklık vurdu. birkaç gözün kendisine
teveccüh ederek tekrar çekildiğini hissetti. etrafına
bakmakdan ocağın önündeki masanın başına gitti.
110 Aşk Peygamberi
üstündeki karlı karları silkeledi. Sonra koltuğundaki
bezle masanın tozunu alan tirşe fanilalı sarhoş kıza:
-Şarap dedi.
....................
Gözlerini açtığı zaman sabah olmuştu. kirli bir yatağın
içindeydi.
haline
inanamayarak,
acıtıncaya
kadar
gözlerini ovdu. Burası küçük, beyaz badanalı bir oda idi.
yerler çıplaktı. Köşedeki sandığın üstüne birkaç parça
kadın çamaşırı ile tirşe renkli bir fanila atılmıştı. Kalktı,
oturdu. bu tirşe fanilanın sahibi kimdi? Hayal mi, hakikat
mi kendisinin de bilmediği acı bir sahne, gözlerinin
önüne geliyordu.
Tekrar yatağın içine baktı. yanında kimse yoktu. fakat
yastığın üstünde kirli bir baş izi vardı. Bir iki gecelik şey
olamazdı. kim bilir kaç haris baştan levsle bu hale
gelmişti .
Ya Rabbi, Sühâ'nın burada işi neydi? karyoladan indi.
Elbisesine
iğrenmekten,
ellerini
bile
süremiyordu.
dışarıdan kadın erkek kahkahaları, tabak çatal sesleri
geliyordu. bütün bunlardan başka ağır sefil bir koku
nefesini
boğuyordu.
düşünüyordu.
Sühâ,
buraya
için
geldiğini
evet buraya nasıl gelmişti? Fakat onu
buraya fart furt [aşırılık, fazlalık] elem mi onu buraya
sürüklemişti.
Bereket ki şarabın tesiriyle akşamdan sarhoş olmuş kız,
onu yatağına yatırmıştı. sabaha kadar uyku ile geçen bir
gece ile siyanet [muhafaza-saklama] edilmişti.
Aşk Peygamberi 111
Sühâ fevkalâde müteessirdi. Bu sırada karşısında “Aşk
Peygamberi”ni gördü. Ona kalben nüfuz eden münevver
nazarıyla bakıyordu. Sühâ büsbütün kendini tutamadı.
yere kapandı, hıçkıra hıçkıra ağladı…..[manevi yardım
gelmişti. Yaptığını zannettiği şeyi, yaptırmayan “Aşk
Peygamberi” ydi.] ... neden sonra kendine geldi. Birden
kalktı, süratle giyindi. Karanlıkta koridora çıktı. Lakin
yolun ortasında şaşkın şaşkın dura kaldı. Orta yerde yarı
çıplak iki kişi birbirine sarılmış yatıyordu. Kadın dün
gece Sühâ'nın yatağına giren kadındı.
Sühâ nefret ve
istikrah ile olduğu yerde döndü. Erkek iri yarı bir
Rum’du. Kadının üzerinde de yalnız gömlek vardı.
Köpekler gibi böyle yol ortasında,… Aman Ya Rabbi,
insaniyet nerede? Kadın Sühâ’ya arsız bir kahkaha atarak
baktı. Ondan herhalde kendi lisanınca bir küfür bekliyor
gibiydi.
Sühâ
şiddetli
arkası
döndü.
koşa
koşa
merdivenleri indi.
yola çıktığı zaman her yer donmuştu.
Saçaklardan iri
buzlar sarkıyor, bacalarının dumanları bu azim (büyükmuhteşem) beyazlık içinde birdenbire yok oluveriyordu.
henüz
pek
geçiyordu.
erkendi.
Onların
Caddeden
daha
pek
bıyıkları
ve
nâdir
yolcular
sakalları
buz
tutmuştu.
Sühâ, diyordu ki: Ah Celâl bu geceyi sen görmeliydin ne
kadar asabileşir, bana darılırdın.
112 Aşk Peygamberi
Celâl’in muazzez hatırası gözlerini yaş içinde bırakmıştı.
… trenden indikten sonra çiftlik civarındaki dağlarda
şiddetli bir tipiye yakalandı.
Gözleri
bir
adım
ötesini
bile
seçemiyordu.
kaybetmekten korkuyordu, her saniye bir taşlığa,
Yolu
bir
uçuruma yuvarlanmak tehlikesi vardı. ara sıra kulaklarını
dolduran uğultu arasında çakal sesleri işitiyordu.
O
vakit
cesareti
büsbütün
kırılıyor,
karların
içine
yuvarlanmamak için kendini zor zapt ediyordu….
Gerçi bu havada bu yol arabasız geçilemezdi. Hâlbuki
Sühâ'nın aklı başında değildi.
On beş, yirmi dakika sonra tipi başladı. Biraz etrafı
açılmaya başladı. Fakat şimdi de gittikçe hava kararıyor,
gece yavaş yavaş bastırıyordu. kar bütün durdu. çiftliğin
ağaçları beyaz birer top halinde gözükmeye başladı
Çiftliğe gitti zaman kapıdan, Süleyman karşıladı. Zeliha
rahatsızlanmıştı.
Zeliha'nın
Sühâ
yanına
koştu.
ıslak
elbiselerini
Gözleri
ateşin
çıkardı,
içinde
idi,
yatıyordu.
-Nasılsın Zeliha, ne oldu?
-Hiçbir şey yok. Biraz başım ağrıyordu.
Bu bir başarısı değildi. ah bu “Aşk Peygamberi”! Zeliha
kendi hastalığını unuttu. Çünkü Sühâ titriyordu. Arkasına
göğsüne fanilalar sokturdu. Ihlamur kaynattırdı. Onun
yanına,
ocağın
karşısına
şezlonga
yatırdı.
[Üzerine
Aşk Peygamberi 113
uzanılabilecek biçimde ayarlanan, döşeme yerine bez
gerilen bir tür taşınabilir koltuk]
Zavallı
Behice
sıkıntıdan
terliyor,
Sühâ'yı
ısıtmak,
Zeliha'ya bakmak için oraya buraya koşuyordu. Sühâ
ocakta titreşen alevlere gözleri dalarak düşünüyordu.
Zeliha’yı burada bir başına nasıl bırakacaktı.
Gerçi
Behice ile Veli Ağa vardı. Fakat bunlar bir anaya babaya
bir kardeşe benzeyebilir mi? Zeliha adamakıllı hasta idi.
**
Bir hafta sonra idi. dehşetli bir ayaz olmakla beraber, kar
durmuştu. iki kardeş sümbül tarlasına kadar gittiler.
yerler yüzden çatırdıyordu. Ağaç dallarından ağılın
damından
sarkan
buzlar,
güneş
ziyası
görmeyen
tahtelarz [yeraltı] tuz mağaralarını hatırlatıyordu. Ağaçlar
çiftliğin binası, bulutlar bembeyazdı.
-Zeliha, şuraya bak! ben burasını ömrümde bu kadar
hazin bulmadım…. fakat sen üşümeyesin. şöyle atkıyı
boynuna iyi sar!...
Burası iki dağın kavuştuğu yerde, derenin kenarında
çiftliğin en güzel yeriydi.
bilhassa “Aşk Peygamberi”
burasını çok severdi
Zeliha dalgın dalgın etrafına bakıyor, sanki burada birini
arıyordu.
Dere donmuştu. Sümbül tarlasının yerinde
yüksek yer kar tabakası vardı. Güya kar onu da
kıskanarak örtmüştü.
114 Aşk Peygamberi
Zeliha bir aralık mutadı hilafında şedit tesirle [adeti
olmadığı bir şekilde sert bir şekilde] dedi ki:
Ah keşke Sühâ, Erzurum’a senin yerine ben gideydim!
Sühâ, hiç sormadı. Derin bir sükûttan sonra yürüdüler.
Derenin köprüsünden geçtiler. yamaçtan dağın zirvesine
doğru ikisi de dalgın ilerliyorlardı. Zeliha:
Sühâ
sana
bir
şey
söyleyeceğim.
fakat
evvelden
söyleyeyim, beyhude (boşuna) itiraz etme. nasıl olsa,
bence takrir etmiş bir fikir. beni bu karardan vaz
geçirmeyeceğin için beyhude yorulma. sen on güne
kadar gidiyorsun. Bende kendime gidecek
bir yer
buldum.
- Nasıl gidecek bir yer?
-Hiç… uzak köylerden birine bir mektepte müderris olup
gideceğim.
hem
her
şey
hazır.
Senin
uğraşmana,
yorulmana hacet yok. İstidayı (dilekçeyi) ben geçen gün
götürüp kendim verdim.
Birkaç gün içinde, bugün yarın tayin edileceğinden
eminim.
söyledim.
Çünkü neresi olursa olsun razı olacağımı
Hiç hayret etme. Bunda şaşılacak ne var?
Çiftliği Veli Ağa ile, dadıma bırakırız.
Sühâ biraz kendini toparlayarak...
-Zeliha, kardeşim ben seninle konuşmak istiyordum.
birazda üzerinde ağabeylik hakkım yok mu?
-Ne konuşacağız? Bunda konuşulacak bir şey yok ki….
sen gidince yalnız kalmak istemiyorum. hepsi bu kadar
Aşk Peygamberi 115
Zeliha konuşmak istemiyor, hatta gözlerini bile Sühâ'nın
gözlerinden kaçırıyordu…
İki gün Sühâ kardeşini bu kararından vazgeçirmek için
bütün kuvvetiyle uğraştı. bir kere narin vücudu cefaya
nasıl tahammül edecekti. Elbette yalnızlık, gurbetin ümit
edilmez birçok mihnetleri olur.
Zeliha bunlara karşı
gelebilecek miydi?
Fakat Zeliha hiç söz dinlemiyordu. sözleri tebessümle
karşılıyor, ekserisi ne cevap vermiyordu.
İki gündür
büsbütün sararmış, erimişti.
Nihayet
tayin
emri
geldi.
Sühâ
artık
söz
geçirmeyeceğini anladı. Ne şu bir, iki senelik askerliği
bitince avdet ederek (dönünce)
günlerin
hayali
yaparak, “Aşk
gelmesi
va’di,
ne
beraber geçirecekleri
Zehrâ'dan
bahseder
gibi
Peygamberi” nin bir gün tekrar buraya
ihtimali,
hiçbir
şeyi
onu
fikrinden
vazgeçiremiyordu.
Veli Ağa bir tarafta, Behice bir tarafta ağlıyor, Süleyman
ise: bende küçük hanımla
beraber gideyim,…diye
yalvarıyordu. Zeliha onu da almak istemedi.
Bavulunu
hazırlattı. Hep beraber Sühâ, Süleyman, biçare Veli Ağa,
Behice iki kardeşi selametlemeye İstanbul’a indiler
Yoldan Zeliha’dan başka herkes ağlıyordu. Sühâ'nında
daima gözleri, daima nemli duruyordu. zaten onunda
sevki yakındı.
Vapurun güvertesinde hareket zamanını bekliyordu.
Sühâ, Zeliha'ya dedi ki:
116 Aşk Peygamberi
-Bak, Zelihacığım. Yazık ediyorsun. beyhude kendini
harab
edeceksin.
Sen,
o
yalnız
hayatı
kolay
mı
zannediyorsun? Daha çocuksun, aklın ermiyor. Ben
elbette inşallah gelirdim? Sonra, teyzem, Zehrâ, “Aşk
Peygamberi” de gelecek yaza mutlaka gelirler. Bizi
elbette bırakmazlar. o vakte kadar şurada ne kadarcık
zaman kaldı? Ne olur, sabredeydik.
Zeliha dalgındı. İki günü hep gülerek geçirdiği halde,
şimdi durgundu. bu sözleri biraz oyalanır gibi dinledi.
Sühâ, belki vazgeçer de döneriz diye, hala ümid
ediyordu. Kendi kendine, Ya Rabbi, sen bu çocuğu
muhafaza et, diyordu.
Şimdi, kendini de itham ediyordu. daha şiddetle için ısrar
etmedim, onu ne yapıp edip vazgeçirmeliydim, diyordu.
Vapur
son
düdüğünü
başlıyorlardı.
Zeliha
çalmıştı.
dudaklarını,
iskeleleri
almaya
bembeyaz
olan
dudaklarını ısırıyordu. Gözlerinde fevkalade derin bir
teessürle Sühâ'ya bakıyordu. hepsi ayağa kalktılar.
-Sühâ sakın bana mektup yazma. Yalnız ben bir iki
kelimelik telgrafla çiftlikten senin sıhhatini öğrenirim.
-Niçin
Zeliha?
Büsbütün
dünyadan
istiyorsun? Niçin yazmayayım?
çekilmek
mi
Hem ben eminim ki,
askerliğim çabuk bitecek, yine inşallah ikimizde çiftliğe
döneriz.
Aşk Peygamberi 117
Zeliha son cümleyi mahvolmuş, iade olunmak ihtimali
kalmayan bir hülyadan bahsedilmiş gibi, mükedderâne
ümitsiz bir sükûnetle karşıladı.
Kamarot geldi. Ayrılmaları lazım geldiğini son iskelenin
alınacağını söyledi.
Çımacılar bağrışıyorlardı. Zeliha
Sühâ'nın boynuna sarıldı.
Veli Ağa, Behice sandalda bekliyorlardı. Behice dizlerine
başını koymuştu.
Sühâ merdivenden indi. sandala
atladı. Kabaran denizköpüklerini üzerlerine atıyordu.
Zeliha
güvertenin
demirlerine
dayanmıştı.
onlara
bakıyordu. Sühâ onun bu yalnız haline tahammül
edemiyor, yukarı gözlerini kaldıramıyordu.
Kimi köpükler yüksel püskürerek kımıldadı. yavaş yavaş
açılıp,
süratlenmeye,
denizi
yararak
uzaklaşmaya
başladı. Sandal dalgalardan şiddetle sallandı. Sühâ
ellerini gözlerine kapadı.
5
ZELİHA'DAN SÜLEYMAN’A TELGRAF
Süleyman, çiftliğe geldiğini haber aldım. Sühâ'yı çok
merak ediyorum. Kuzum Süleymancığım, bana, iyice
olduğu gibi yaz. Sühâ niçin gelmedi. Senin avdeti
(dönüşüne) ne kadar sevindiğimi tasavvur edersin. bu
kadar sevenlerin varken, bilhassa mukaddes bir maksat
için kurban edilen şeye mükedder olmaktan mümkün
mertebe kaçınacağını bilirim.
Zeliha
SÜLEYMAN’DAN ZELİHA'YA MEKTUP
Sevgili Küçük Hanımcığım,
Hala gelmeyecek misiniz?
Size yazık değil mi?
Ne olur artık dönseniz!
Fakat küçük hanımcığım, sakın küçük beyi merak
etmeyin. Bir kere halinde acınacak, çok üzülecek hiçbir
şey yok. hem keşke onun yerinde ben olaydım. Ona
gıpta ediyorum.
Beş
sene
evvel
ordugâhta
buruşmuştuk.
Onu
ilk
gördüğüm zaman, epeyce hayret ettim. Çehresi adeta
solmuştu. Fakat bilmem ki nasıl, evvelce derinden
bakmaya lüzum görmediğim gözlerinde, lakayt görünen
120 Aşk Peygamberi
etvarında,
şimdi
hissediyorum.
beni
cezbeden
bir
tahavvül
Süleyman deyişinde bile mahzun bir
şikayet hissediyorum. Küçükbey benimle buluşmazdan
evvel, “Nihal” isminde bir çerkez kızını sever. bu kadın
yüzünden
iki
defa
ordugâhtan
kaçar.
Bereket
ki
kumandan küçükbeyi çok sevdiği için affeder. kadın
hakikaten çok güzelmiş. O da küçükbeye sözde büyük
bir
alaka
gösteriyor.
Lakin
biraz
fazlaca
paraya
meftunmuş. Küçükbey yüzüklerini, saatini satar. bir
koyun tüccarı, zengin olduğunu bildiği için, küçükbey bir
müddet ikraz [Ödünç vermek. Borç vermek. * Kesip
ayırmak ] eder.
Lakin yollar kapanınca korkar. oda parayı keser. Sühâ bu
halden büsbütün müteessir olur. tam o sırada, yosma
çerkez bir akşam, Sühâ'nın gizlice girdiği kapıyı yüzüne
kapar. Üç gün sonra da bir fabrika amelesiyle meçhul bir
semte kaçar.
İşte etraftan duyabildiğim bir macera…. buradan sonraki
kısmı da benden başka kimse bilmiyor.
bir kere o kumandanın iyiliğini unutamayız. Sühâ'ya,
bana, çok fevkalâde müsaadelerde bulundu. Sühâ'ya
büyük
bir
şefkat
gösterir,
onun
rahatsızlığından
bahsederek, müsaadelerini etrafa mazur gösteriyordu….
bir gece Sühâ yine dışarı çıkmıştı. bir müddettir, adet
etmişti. Geceleri ayazda ne beni,
ne kimseyi dinler,
böyle ordugâhın karşısında dağlarda gezerdi. O gece
bende kaputumu arkama aldım. Arkasından gittim, onu
Aşk Peygamberi 121
bir daha geçidinde buldum. Yetişmek için koşmuş
terlemiştim. Beni gördü, pek canı sıkılmadı.
-Süleyman sen misin? Dedi. Sonra;
-Gel şurada oturalım! Diye, bana bir taşın üstünü
gösterdi. saat 11’i geçmişti. Bilhassa şiddetli bir soğuk
yüzümü, ensemi yakıyordu.
-Peki ama, bu vakit bu ayazda burada oturalım mı?
dedim.
-Kuzum
Sühâ,
haydi
ordugâha
dönelim.
istersen
uyumayız, oturur konuşuruz.
Kabil değil sözümü dinlemiyordu. öyle ısrar etti ki,
nihayet beni de oturttu. zaten başkada çare yoktu. Onu,
dağ başlarında yalnız bırakmaya gönlüm razı olmuyordu.
ikimizde kaputlarımıza sarılmıştık. O
-Süleyman! Dedi. sende herkes gibi, niçin böyle dağlarda
yalnız
gezdiğimi,
niçin
bilmiyorsun. Değil mi?
bazı
geceler
ağladığımı
hiç kimseye söyleyemediğim
derdimden, bir zerre şikâyet edemem. Çünkü senin saf
bir kalbin var.
Bilhassa o bir gün senin saçlarını
okşamıştı.
o saçlarımı okşamak… Sühâ “Aşk Peygamberi” nden
bahsediyordu. hayretten dona kalmıştım. bende belki
çerkez güzelinden bahsedecek diye bekliyordum.
-
Biliyorsun
değil
mi?
bugün
ismini
bile
anmak
istemediğim, o bayağı kadınla olan macerayı, sende
duydun. fakat bu kadın, benim muhabbetim iyi rehberlik
122 Aşk Peygamberi
ettiği cihetle, onu tevkir [Tazim. Hürmetle anmak.
İhtiram etmek. ] ederim. Acaba, felaket kadar büyük ve
müessir bir ders olur mu?
O meyus günlerimdeydi. Nihal gideli on beş gün kadar
olmuştu. Kumandan beni daha serbest bırakıyor, bazen
karşısına alarak benimle uzun uzun konuşuyor, teselli
etmeye çalışıyordu. Bana on beş gün izin verdiler. bir
pansiyonda
büsbütün
oturuyordum.
kendimi
dinliyor,
bu
yalnız
daha
günlerimde
ziyade
meyus
oluyordum. Nihal’in ihanetiyle kalbim bütün dünyadan
büsbütün boşalmıştı.
Bir sabah, tren yolunda geziniyordum. Vagonlardan
boşanan yolcular, dağılıp bitmek üzereydi. elinde küçük
bir yol çantasıyla, bir yolcunun bana doğru geldiğini
gördüm. Yakasını kalkıktı. uzaktan çehresi pek de
görünmüyordu. Fakat yaklaşınca haykırdım
-“Aşk Peygamberi”!
İşte Süleyman, tam bir haftayı beraber geçirdik. ah o
geceler…. Sabahlara kadar oturur, onunla konuşurduk.
ben hayatımı anlatırdım. o dinler, sonra o da bana çok
güzel vakıalar söyler, bazen tam gitar çalardı. kendi
valslerinden bir iki parça söylerdi: Zehrâ ile teyzemi
orada bırakmış, nerede olduklarını söylemedi. Yalnız
beni bir gün için görmeye geldiğini söyledi. Halbuki bir
hafta kaldı.
Beni o kadar iyi anlıyordu ki, aramızda bu süratle hasıl
olan irtibata hayret etmeye bile vakit bulamıyordum.
Aşk Peygamberi 123
Şimdiye kadar hiçbir kadın vücudunda dinlenemeyen
kalbim, böyle sırf ruhi bir muhabbetle sükûn bulmuştu.
ona bir üstadın, bir babanın fart (sırf) muhabbetine
benzer bir muhabbetle aşıktım. Yarım saat görmemeye
tahammül edemiyordum. Kaç yıldır, hatta daha doğrusu
kaç asırdır, berabermişiz gibi, şiddetli bir ünsiyet
hissediyordum. Bütün mazi, bütün hayat kalbimden
silinmişti. yalnız onunla meşguldüm. o bütün âlemi
benim eski telakkilerimden pek başka görüyordu. benim
söylediğim gibi, mazi ile bir alakam kalmamıştı. bende
onunla beraber düşünüyor, beraber yaşıyordum. ona
göre, bu alemde aşktan başka hiçbir şey yoktu.
nihayet vakit geldi. Ayrılırken fevkalâde mükedderdim.
ruhum vücudumdan uçuyor zannediyordum.
Aradan epeyce geçmişti.
“Aşk Peygamberi”nden hiçbir
haber alamıyordum. Kalbim ziyasız kalmış gibiydi. Aylar
geçtikçe, kendimi daha ziyade meyus hissediyordum.
hayatın bana gösterdiği açlıklarından canım yanmıştı.
bütün insanlığım da adeta mahvolmuştu. kendimi bir
hayvandan farksız buluyordum. o sırada cephe sevk
edilmemiz ihtimali de ağızdan ağıza dolaşıyordu. lakin
ben beklemeye vaktim yoktu. bir gün, fırsat buldukça,
kalabalıktan
kaçarak,
dertleştiğim
şu
dağların
arkasındaki derenin başına gittim. Bir çok defalar bu
köpüren sulara bakarak, kendimi onların içinde bu
muhayyel (hayal) etmiştim. Her vakit derdim ki: şunların
içine kendimi atsam, ne olur? Bir an o taşan dalgacıklar
açılır, biraz suyun cereyanı karışır gibi olur, sonra yine o
124 Aşk Peygamberi
eski hal, hiçbir şey olmamış gibi suların daimi çağıltısı
devam eder giderdi. o gün, yine başına oturdum. henüz
yeni bahar açan ağaçlarla, kalbim ne kadar zıttı. bende
artık ne arzu, ne emel, ne de ümit kalmıştı. hiçbir şeyden
zevk almıyordum. Hiçbir şeyle oyalanamıyordum. başıma
yedi cihanın ikbal taçları ne giydirseler, bunların nice bir
çöpten farkı yoktu. böyle hissiz ve ümitsiz, kalpsiz bir
insanın yaşamasından daha ne beklenebilirdi? ufuklara
kadar uzanan, pembe ve beyaz görünen hayal gibi
ağaçlar, yemyeşil kokulu çayırlar, bir aralık beni sarsar
gibi oldu. ruhumda bir hatıra, “Aşk Peygamberi”nin
hatırası uyandı. küçük bir odada, etrafını unutarak,
fevkalâde temiz bir muhabbetle geçen saf, ulvi geceler
gözümün önüne geldi.
Fakat bu safhaları kendi ellerimle örtmeye çalıştım. Kaç
aydır içimdeki zehrin, son damlasına gelmiştim. Yavaş
yavaş soyunuyordum. Ceketimi, gömleğimi çıkardım. Bu
önümde çağlayan suya, yıkanır gibi girecektim. Sonra
yavaş yavaş, dalgacıklarla oynaşarak, kendimi suyun
yüzüne bırakacaktım…
Ayaklarımı suya sokmak üzereydim. arkamda bir el,
kuvvetle bileğimi tuttu:
-Nereye gidiyorsun?
Başımı çevirdim, başucumda kimi göreyim biliyor musun,
Süleyman?
Ben haykırdım:
-“Aşk Peygamberi!”
Aşk Peygamberi 125
Dağlarda bu sadâyı tekrar etti.
“Aşk Peygamberi!”………………
“-Kendimi biraz evvel gördüğüm rüya içinde zannederek,
bunu
baharın ilham ettiğini bir hayal zannettim.
Gözlerimi ovdum. Ellerimi uzattım. fakat ellerim onun
vücuduna temas etti….
Ona
bakarken
cihan'ı
unuttum.
işte
benim
hakiki
aşinam!... diyor ve taabbüdle onu seyrediyordum.
“Aşk Peygamberi” yalnız dediki:
-Sühâ bugün senin için geldim!
bu sesten büsbütün sarhoş olmuştum. Elini tutuyordum.
fakat o:
-Beni
trende
Zehrâ’yla,
Suzân
bekliyorlar.
allahaısmarladık Sühâ! dedi ve hızlı hızlı uzaklaştı. orada
kendi kendime tekrarlıyordum.
-Nereye gidiyorsun?
Birgün yine Sühâ’yla konuşuyorduk. Ben dedim ki:
-Sühâ, senin “Aşk Peygamberi”ni bu kadar sevdiğini
görenlerden bir kısmı da hayret edecektir, değil mi?
O sözümü keserek, heyecanla:
-Aman…
aşktan
zannedecektir.
fakat
anlamayanlar,
aşkı,
yalnız
belki
böyle
vücudun
ihtirası
zannedenler…. halbuki ben. onun ruhuna aşıkım. Fazilet
ve ulviyetine aşıkım. Ben, daha ziyade bir şakirdin
126 Aşk Peygamberi
hocasına olan muhabbetine benzer, bir muhabbetle ona
merbudum. (bağlıyım) ben onu görmeyince, bu kâinatı
halk (yaratan) izhar eden “aşk” a iman etmedim.
Onu görüpte hiçbir şey anlamayanlar da olabilir. Lakin
ateş yanma istidadı olan her şeyi yakar, değil mi? Bundan
onun ateşliliğine halel gelir mi?
aylar
geçiyordu.
Sühâ
günden
güne
daha
dalgın
görünüyordu. artık benimle de konuşamıyor, yalnız
başına uzaklara gidiyor, saatlerce görünmüyordu.
Ordu
cepheye
gidecekti.
Fakat
o
sırada
Sühâ'yı
muayeneye tabibliğinden sonra askerlikten ihraç ettiler.
Çünkü
gözlerine
hafif
bir
perde
gelmişti.
yarı
görmüyordu.
Ah küçükhanım, çünkü geceler uyuyamıyor, saatlerce
ağlıyordu.
Birkaç
ayın
içinde
saçları
ağarmıştı.
herkes
onun
halinden müteessir oluyor, aşkına hürmet ediyordu.
küçük
çocuklara,
yaşlılara
kadar
hepsi
onu
tevkir
ediyordu. Bir sabah gözlerinden bahsediyorduk. Sühâ
doktorun verdiği banyoları ihmal ediyordu. Ben, canım
sıkılmış, ona darılıyordum. Sühâ, söz arasında dedi ki:
-Süleyman bu gözyaşları bana insanlığımı buldurdu.
insanlığıma yol açtı. ben taptığım için dökülen bu gözün
yaşlarından hiçbir vechile şikayet etmiyorum.
Sühâ “Aşk Peygamberi” ile buluştukları pansiyonun
etrafını, ekseriya gider, dolaşırdı.
Aşk Peygamberi 127
Nihayet
küçük
hanımcığım,
işte
cepheye
sevk
edileceğimiz gündü. şafak henüz söküyordu. ordugâhın
önündeki meydanda, hayli ilerlemiştik. onun halinde bir
beşaret görüyordum. Bana dedi ki:
-Süleyman, ben gidiyorum.
-Nereye?
-Arabistan’a artık dayanmayacağım, aramaya gidiyorum.
ben şaşkın şaşkın:
-Katiyen olmaz. ben seni pansiyona bırakacağım. İki ay
sonra, Ahmed Çavuş'la İstanbul’a gideceksiniz. Ahmed
Çavuş
iki
ay
sonra,
gidecekmiş.
Seninle
beraber
döneceğini bana vaat etti.
Sühâ cevap bile vermedi.
-Böyle elinde bir bastonla gözlerin yarı görmeyerek ben
seni nasıl bırakayım?
Evet elinde yalnız baston vardı. bu halde nasıl, nereye
gidecekti. O tan yerine doğru baktı:
-Kalbimdeki aşk kafi değil mi? dedi.
İşte küçük hanımcığım o gün Sühâ'yı yollarda bıraktım.
düşünün Erzurum nerede, Arabistan nerede?.......
Sonra o gün dolabında bulduğum bir kâğıttan başka
hiçbir haber almadım. kağıt hala bende duruyor. içinde
işte böyle yazılı:
128 Aşk Peygamberi
“Ey akşam rüzgarı, o aşk Allah’ına benim selâmımı ve
dinim olan aşkımı götür!
Ey dağların asude, saf kokularını getiren rüzgar, ne
kadar latif olsan da seni istişma (koklama) kuvvetim
kalmıyor. Git, Onun bir daha dizlerine sürün ve bana
onunla meşbuğ olarak avdet eyle. (dön) çünkü başka bir
rayiha duymak, velev (şayet) bir saniyede içinde olsa beni
tesmim [zehirlemek] eyler. Git ban onunla meşbu olarak
gel.
Ey, yardan uzak geçmiş gecelerde, etrafımı alan
renkler, rayihalar, sadâlar ben yanıyorum. Gelin, bana
sizde onun ateşinden getirin. ve avuçlarınız dolu olarak
yanıma yaklaşın.
Dereler denizlere, yıldızlar yıldızlara kavuşuyor. benim
iştiyakımın, yoksa nihayeti yok mu?
Bir tane küçük hanımcığım, ne olur bıraksanız da ben
gelsem. Bir haftacık kalır, dönerim.
Hem daha mufassal (ayrıntılı) konuşurduk. pek çok
ellerinden, eteklerinden öperim
Süleyman
****
Semiha Cemal
Eylül -1923
Author
Document
Category
Uncategorized
Views
0
File Size
1 344 KB
Tags
1/--pages
Report inappropriate content