close

Enter

Log in using OpenID

Değer Dergisi - Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü

embedDownload
D eğer
Aylık Kültür ve Yaşam Dergisi
EKİM 2014 Yıl:1 Sayı:10
Ceza ve Tefkifevleri Genel Müdürlüğü Yayınıdır
Dürüstlük dünyayı aydınlatan bir ışıktır,
Sen ışığını yakarsan, dünya aydınlanacaktır.
ÜCRETSİZDİR
Doğru olsam ok gibi,
Yabana atarlar beni
Eğri olsam yay gibi,
Elde tutarlar beni
Hiç keder elem etme,
Boş yere matem etme
Düşmanlarını tanı,
Uzak dur sitem etme
Ne fakiri aç gördüm,
Ne zengini tok
Hedefine varır elbet,
Doğru ok.
(Mevlana)
İÇİNDEKİLER
2
İÇİNDEKİLER
4-5
“YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN
YA DA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL”
DÜRÜST ÇOCUKLAR
YETİŞTİRMEK İÇİN
EVLİLİKTE “BİZ” OLABİLEN
EŞLER, MUTLULUĞU YAKALIYOR
16-18
14-15
DEDİKODU RUHU
YARALIYOR
SIKINTI SUDA MI,
BİZDE Mİ?
24-25
ALTIN KENT
KASTAMONU
HAYATI ÇÖZEN DÜĞÜMLER
EL DOKUMA HALICILIK
48-49
44-46
GIYBET ÖYLE
42-43
40-41
BU YOL
ÇIKMAZ SOKAK
KÖTÜ BİR AHLAK Kİ
30-34
28-29
36-37
ŞEYH
ŞA'BAN‐I VELİ
22-23
KAÇ SENE GEÇTİ
DÜNYA NE KADAR
BÜYÜK YA BİZ?
MALAZGİRT SAVAŞI
12-13
10-11
EDEPTİR EDEBİYAT
50-51
SİZDEN GELENLER
3
EDİTÖRDEN
Aylık Kültür ve Yaşam Dergisi
D eğer
Yıl: 1 Sayı: 9 Ekim 2014
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü Yayınıdır
YAYIN KURULU
Ali YILDIZ
(Yayın Kurulu Başkanı)
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdür Yardımcısı
Çelebi YILMAZ
Eğitim Daire Başkanı
Alperen ÖZTÜRK
Tetkik Hakimi
Ramazan GÜNŞAN
Şube Müdürü
Melike ÖNBAŞ
Alpaslan DEMİR
Tuncay KARACA
Evren TANRIKULU
Metin KARTAL
Mustafa Serdar ÖZGÜN
Süleyman KARAKUŞ
İlhan GÜLER
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Naci BİLMEZ
Editör
İlhan GÜLER
Sahibi
Ankara Açık Ceza İnfaz Kurumu Adına
Oktay YILDIRIM
Kurum Müdürü
Matbaa-Baskı Şefi
Salim KILIÇ
Grafik Tasarım
Hoşdere Cad. 191/11 Çankaya/ANKARA
Gsm: 0533 616 23 18 * Tlf: 0312 442 36 23
E posta: [email protected]
Baskı
Ankara Açık Ceza İnfaz Kurumu Matbaası
İstanbul Yolu 15.Km Hava Müzesi Karşısı
Şaşmaz / Ankara
Tel: (0312) 278 7610 Faks: 278 25 68
Yayın Türü
Yerel Süreli Yayın
Basım Tarihi: 16/10/2014
İletişim
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü
Konya Yolu No:70 06330 Beşevler/ANKARA
Tel: 0312 204 13 75 Faks: 223 43 91
e-posta: [email protected]
Web: www.cte.adalet.gov.tr
Sesleniş Gazetesinin
Ayda Bir Yayımlanan Kültür Ekidir
Merhaba Değerl Okuyucularımız,
"Doğru yoldan ayrılan kötülüğe anahtar,
doğru yolda giden kötülüğe kilit olur.”
İnsanın hayatta belli bir seviyeye gelebilmesi ve
olgunlaşması için kayıtsız şartsız içselleştirmesi gereken
değerler vardır. İşte bu değerlerin başında gelir doğruluk. Doğruluk kavramı; yalan söylememek, hakikatleri
saklamadan söylemek, insanlara faydalı olmak ve yanlış
hareket etmemek gibi birçok derin manaları içerisinde
barındırır. Dürüst insan; kendisine güveni ve inancı tam;
insanlara gerçekleri korkmadan, cesaretle söyleyebilendir. Çünkü dürüst insanların kitabında ve gönlünde
korkuya yer yoktur.
Dünya, merhametsizliğin, sevgisizliğin, nefretin
ve korkunun hüküm sürdüğü bir yer haline gelmeye başladı. Aynı zamanda yalan öyle nüfuz etmiş ki insanların
diline; 'doğruyu söylemek gerekirse' diye bir cümle kalıbı
ortaya çıkmış. Ama her şeye rağmen doğruluğa ve iyiliğe
olan ümidimizi kaybetmemeliyiz. İstiklal şairimiz
Mehmet Akif Ersoy'un dediği gibi demeli ve her zaman
doğrulukta azim ve gayret edilmelidir.
"Yeis öyle bir bataktır ki düşersen boğulursun
Azmine sarıl sımsıkı bak ne olursun
Yaşayanlar hep ümitle yaşar
Ümitsiz olan ruhunu vicdanına bağlar”
Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere bu
ayki sayımızın ana temasını 'doğruluk' olarak istifadelerinize sunduk. Her sayımızda, güncel ve değerli konulara
yeni kapılar açmaya çalışıyor, ekibimizle birlikte sizlere
keyifle istifade edeceğiniz bir dergi hazırlıyoruz.
Bu sayımızın kapak bölümünde; içimizin ve
dışımızın bir olması, ikiyüzlülüğü ortadan kaldırmak
anlamına gelen Mevlana Celâleddin-i Rumi'nin veciz
sözü olan ''Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi
ol'' kavramını açmaya çalıştık. Gezi bölümünde keşfedilmeyi bekleyen altın kentimiz Kastamonu'yu tanıttık.
Ayrıca tarih ayfamızda bir solukta okuyup bitireceğinizi
umduğumuz ''Malazgirt Destanı''nı kaleme aldık.
Elbette bu kadar değil, dürüst çocuklar yetiştirebilmenin sırlı anahtarlarının neler olduğunu, erdemli
olmanın temelinin tutarlı olmaktan geçtiğini, hayat boyu
kontrol altında tutulması gereken gizli hastalık; yüksek
tansiyonun belirti ve tedavilerinin ne olduğunu, Dünyanın büyüklüğünün ne kadar olduğunu ve daha büyük ya
da daha küçük olsa ne tür problemlerin ortaya çıkabileceğini, gerek ülkemizde gerekse dünyamızda su kaynaklarının nasıl kullanılması gerektiğini ve bunun gibi
birbirinden zengin içerikli birçok yazıyı istifadelerinize
sunduk.
Her zaman doğru yaşayan, doğru gören, doğru
giden ve doğru söyleyen olmanız dileği ile bir sonraki
sayımızda görüşmek üzere sağlıcakla kalın…
İlhan Güler
KAPAK
4
“YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN
YA DA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL”
Bedenimize yayılan davranışlarımız bazen ruhani,
bazen de nefsani davranışlar oluyor. Bu yüzdendir ki
bir insanı bir gün çok hayırlı bir amel işlerken
görüyoruz, bir gün de bakıyoruz o insan
ya bir günah ya da bir hata işliyor
İçimizin ve dışımızın bir olması, iki yüzlülüğü ortadan kaldırmak
anlamına gelen bu sözü daha iyi hazmetmek ve hayatımıza da yansıtabilmek
için önce “Olduğumuz gibi görünmek” kavramını açmaya çalışalım.
Olduğumuz gibi görünmek halini Mevlânâ Hazretlerinin şu sözüyle daha iyi
anlayabiliriz. “Testinin içinde ne varsa, dışarıya o sızar.” Bedenimiz de
kalbimiz de bir komutan, bir su kaynağı gibi. Bir testiye benzeyen
kalbimizde bulunan her şey, düşüncelerimiz, hislerimiz, kalbimizden
bedenimize yayılıyor ve bedenimizden de davranışlar ve hareketler olarak
dışarıya aksediyor. Bedenimizi bırakın, sırf yüz ifadelerimize bile baksak
sevinçli bir insanın yüz şekli, öfkeli bir insanın yüz şekli, üzüntülü bir
insanın yüz şekli ya da düşünen bir insanın yüz şekli… Gönülde bulunan
her şey bedene aksediyor. Ancak şu var ki, kalbimize bazen ruhumuz
direktifler verdiği gibi, çoğu zaman da nefsimiz olmadık fısıltılarda bulunuyor.
Ruhumuzun ibadet etmek isteğini nefsimiz çoğu zaman engelliyor.
Yani şunu söyleyebiliriz: bedenimize yayılan davranışlarımız bazen ruhani,
bazen de nefsani davranışlar oluyor. Bu yüzdendir ki insanı bir gün çok hayırlı
bir amel işlerken görüyoruz, bir gün de bakıyoruz o insan ya bir günah ya da
bir hata işliyor. Bizim için de aynı şey geçerli. O halde ilk önce testimizdeki
suların, yani gönlümüzün ve orada yerleşen tüm duygu ve düşüncelerimizin
temizlenmesi, arınması gerekiyor. Bunun için de Öncelikle kendimizi kötülüklerden
ve kötü arkadaştan alıkoyman, sonra da iyilikleri gönlümüze almalı ve iyi insanlar
arayışına çıkmalıyız. İşte bu noktada özümüze bir dönüş, bir yöneliş yaşıyoruz.
Olduğumuz gibi görünmemiz için, ilk önce ne olduğumuzu bilmemiz gerekiyor.
Bunun için de hatalarımızı, günahlarımızı tüm çıplaklığıyla kendimize itiraf etmeli, elimizdeki
zararların, içimizdeki kötülüklerin farkına varmalıyız. Yani kendimizi, “İyi bir insanım” diye
kandırmacalarla avutmak yerine, kendimize karşı dürüst davranmalı ve eksikliklerimizi belirlemeliyiz.
Ne olduğumuzu belirledikten sonra da, ne olmamız gerektiğini belirlememiz gerekiyor. Bu da, “Ben
kimim? Niçin varım?” sorularının cevabını bulup, hayatımızda yaşamakla mümkündür, içimizde
ruhumuzun ibadet çığlıklarını duyuyorsak, nefsimizin habire bize kötülükleri fısıldayışını hissediyor ve
onunla bir mücadele içine giriyorsak kendimizi tanımaya başlıyoruz demektir. Kendimizi, nefsimizi,
duygu ve düşüncelerimizi tanımamız bizim için çok önemli. Çünkü yaşadığımız bir olay, ya da
yaptığımız bir davranış nefsânî mi yoksa manevî mi ancak o zaman anlayabiliriz.
Olduğumuz gibi görünmek, içimizle dışımızın bir olması demek, içimizdeki nefse
göre dışımızı yönlendirmek değil, gönlümüzü, maneviyatımıza göre yönlendirmek anlamındadır.
Yani hayırlı bir insan, lâyık bir kul olmamız gerekiyor. Bu bizim için bir hedef olmalı. “Hayırlı
bir insan” imajını, kıyafetimize kadar hayalimizde bir canlandıralım. Olması gereken hedefi
içimize nakşedip, dışımıza da yansıtma mücadelesine girmeliyiz. “Öyle olmam gerekiyor”
deyince, devamında da öyle olma mücadelemiz başlıyor. Olduğumuz gibi görüneceğiz,
içimiz neyse dışımız o olacak. Doğru olan bu. Ama önce içimizi güzelleştirelim ki, böylece
içimiz de dışımız da güzel olsun. Çünkü ancak içinden aydınlanan insan dışına ışık verir. Ve
testimizin içindekiler berrak olmalı ki, dışarıya sızdırdıklarımızdan gün gelip de pişman
olmayalım. Olduğumuz gibi görünmezsek riyakârlık, iki yüzlülük yaşıyoruz ve içimiz dışımız
arasında derin bir uçurum, büyük bir çelişki baş gösteriyor. Böylece iki farklı âlem, farklı
bir iç âlem ve dış âlem yaşarız ki, bu da kişilik çatışmasından başka bir şey değildir.
5
KAPAK
Olmamız gereken hedefi içimize nakşedip, dışımıza da yansıtma
mücadelesine girmeliyiz. “Öyle olmam gerekiyor” deyince, devamında da
öyle olma mücadelemiz başlıyor. Olduğumuz gibi görüneceğiz, içimiz neyse
dışımız o olacak. Doğru olanı bu. Ama önce içimizi güzelleştirelim ki,
böylece içimiz de dışımız da güzel olsun. Çünkü ancak içinden
aydınlanan insan dışına ışık verir. Ve testimizin içindekiler berrak
olmalı ki, dışarıya sızdırdıklarımızdan gün gelip de pişman olmayalım
Diyelim ki testimin içi çamurlu, bulanık sularla doludur. Siz haliyle benim içimi
görmüyorsunuz. Ama dışım, testimin dışı öyle güzel ki üzerinde oymalar,
çok güzel desenler var. Gören hayran oluyor. Testimi öyle bir
güzelleştirmişim ki, öyle bir dikkat çekiyor ve alkış alıyor ki, içimdeki
bulanıklığı hiç kimse farketmiyor ve ben de bu yolla gizliyorum. Şimdi
ya olduğum gibi görünmeliyim ya da göründüğüm gibi olmalıyım.
Ya içimdeki bulanıklığı tüm çıplaklığıyla ortaya sermeli, “ben buyum”
diye gerçek yüzümü göstermeliyim ya da dışımdaki kabımı, o güzel
testime lâyık olan berrak bir su sahibi olmalıyım. Hiç olmazsa o güzel
kabım benim içime güzellik getirmeli. Tabii su kötüyse testi ne yapsın?
Testi suya bir şey yapamaz normalde ama davranışlarımız, ibadetlerimiz,
hattâ kıyafetimiz de güzel bir testi, bir kap bizim için… Mesela diyelim ki,
hiç kimseye iyilik yapmak, cömert olmak, ikram etmek gibi güzel bir yanım
yok. Sırf beni iyi biri bilsin diye içimdeki cimriliği gizlemeye çalışarak
isteyene bir şey veriyorum. Çünkü az sonra beni methedeceğini, bana
teşekkür edeceğini ve ne kadar cömert bir insan olduğumu söyleyeceğini
biliyorum. Şimdi ya gerçek yüzümü göstermeliyim, olduğum gibi
görünmeliyim, ikiyüzlülüğümü ortadan kaldırarak vermek istemediğimi
ona bildirmeliyim. Ya da göründüğüm gibi olmalıyım. O cömert davranışım
bende bir şeyler uyandırmalı ve beni cömert bir insan haline getirmeli.
Yani ya “Ben aslında cimriyim, bana boşuna teşekkür etme, vermiyorum”
demeliyim ya da “Madem ki teşekkür ettin, beni iyi biri bildin, senin bu
zannını boşa çıkarmayacağım ve gerçekten cömert biri olacağım” demeliyim.
Önemli olan, aradaki çelişkiyi, içimle dışım arasındaki zıtlığı ve derin
uçurumu yok etmektir. Ama daha da önemlisi ilk önce ne olduğumuzu iyi
belirlememiz ve sonra da ne olmamız gerektiğine karar vermemiz gerekiyor.
Olduğumuz gibi görünmeliyiz. Ya da madem ki etraftan, dışardan bakılınca iyi
biri biliyorlar, o şekilde görüyorlar o halde göründüğümüz gibi iyi olmalıyız.
“Göründüğümüz gibi olma” olayını, şimdi de kıyafetimiz, yani görünüşümüz, giyinişimiz
açısından inceleyelim. Bir kere şu kesin bir gerçektir ki, dış görünüşümüz, kıyafetimiz hâlet-i
ruhîyemizi, düşündüğümüz olayları, yaptığımız davranışları, girdiğimiz ortamları da dolaylı olarak
etkiliyor. İnsan giydiği kıyafet hangi kesime hitap ediyorsa, o kıyafeti giyen insanların ortamında buluyor
kendisini. Ve zaten girmek istediği ortam hangisiyse, ilk yaptığı şey o ortamın kıyafetini giymek oluyor.
Nedeni ne? Kendisini o değer verdiği insanlardan biri gibi hissetmek için ve onların arasında kabul görmek
için, “Ben de sizdenim” diyebilmek için. Mesela camiye gitmeye hazırlanan bir insanın kıyafetiyle, diskoya
gitmek isteyen insanın kıyafeti elbetteki girdikleri ortama göre şekillenir. Bu noktada o ortamın
insanları bizi yönlendiriyor. Ama kıyafetlerimiz de düşüncelerimiz doğrultusunda değer verdiğimiz
insanların yönlendirişi doğrultusunda değişiklik gösteriyor. Meselâ diyelim ki, bir pop şarkıcısına
değer veren bir insan onun giydiği bir şeyi giyer, onun taktığı bir şeyi takar. O halde kimlere
değer veriyor olduğumuz, neleri daha çok düşünüyor ve yaşıyor olduğumuz bizim için çok önemlidir.
Çünkü düşüncelerimiz kıyafetimize yansıyor. Kıyafetimiz de ruh halimizi etkiliyor. Kıyafetimiz
neyse onun gereği olan şeyleri yaşarız. Mesela takım elbise giyen bir adamın daha kibar,
daha nazik davranışlar sergilediğini görürken, aynı adamın kot pantolon ya da
eşofman, spor ayakkabı giydiğinde hareketlerinin de ona göre daha rahat ve sportif
davranışlara dönüştüğünü görürüz. İlk önce içimizde hayırlı bir insan imajı belirledik. Ne
olmamız gerektiğine karar verdik. Sonra gün geldi, başardık ve öyle olduk. Olduğumuz
gibi görünmek böylece devreye girdi ve tesettüre girmeyi başardık. Giydiğimiz kıyafet
halimizi ve hareketlerimizi etkiliyor ve onun gereği olan şeyleri yaşıyoruz, demiştik.
…
huzurailedebaslar.wordpress.com
SAĞLIK
6
Sağlık
Psikoloji
Tarih
Dualarla madde
bağımlılığı tedavisi
Boşanmanın Çocuklar
Üzerindeki Etkisi
Osmanlı'nın ilk kalesinde
200 yıllık izler
Madde bağımlılığı tedavisinde inanç temeli yaklaşımlar giderek artıyor. Yeşilay'ın
düzenlediği “Uluslararası Uyuşturucu ve Halk Sağlığı Politikaları Sempozyumu”nda çeşitli
ülkelerden önemli örneklere yer
verildi. Türkiye Yeşilay Cemiyeti'nin ev sahipliğini yaptığı, sempozyumda uyuşturucu kullanımı üzerine yeni bakış açılarında
inanç temelli yaklaşımlar ve uygulamalar hakkında çeşitli ülkelerde uygulanan programlar ele
alındı.
Boşanmanın çocuğa
olumsuz etkilerinin olduğunu
ancak sonrasın da ihmalin çocuğun psikolojik sorunlar yaşamasına yol açabileceği belirtildi.
Psikolog Enise Öziç “Şüphesiz
boşanmanın da ihmalin de
olumsuz etkisi vardır ancak boşanma sonrası ihmal de çocuğunuzun ciddi psikolojik sorunlar
yaşamasında büyük etkiye sebep olmaktadır, eğer önlem
alınmazsa sorunlu ve depresif
bir yetişkin olma olasılığı da
yüksek olabilmektedir” dedi.
Osman Gazi tarafından
1288'de Bizanslılar'dan fethedilen Eskişehir'deki bu kaleyle
ilgili bir gerçek ortaya çıktı.
DÜRÜST OL SAĞLIKLI YAŞA
Dürüstlük insana huzur veren bir
duygudur. Yalan söyleyen, başkalarını kandıran
insanlar sürekli yalan söylemek zorunda kaldıkları
için huzursuz, gergin ve mutsuzdurlar. Huzursuzluk
ve gerginlik de insanın ruh ve beden sağlığını bozar
Dürüst olmak sadece ahlaki açıdan değil, vücut sağlığı açısından da
önemli. Amerikalı bilim adamlarının yaptığı araştırmaya göre, yalan
söylemek sadece manevi anlamda değil, fiziksel anlamda da insana zarar
veriyor.
Alman Bild der Wissenschaft dergisinin haberine göre, Notre Dame
Üniversitesi bilim adamları, gönüllü deneklerle yaptıkları araştırmada, iki
grup oluşturdu.
Ortalama yaşın 31 olduğu grupların birinden, 10 hafta boyunca
küçük ya da büyük, yalan söylememeleri, gerekirse cevap vermemeleri, her
şekilde yalan ifade kullanmaktan kaçınmaları istendi. Diğer grup ise
kontrol amaçlı kullanıldı.
Deneklerin yalan söyleyip söylemedikleri konusunda dürüst olup
olmadıkları ise yalan makinesi yardımıyla tespit edildi.
Değerlendirme sonucunda, yalandan kaçınanların vücut sağlığında iyileşme olduğu görüldü. Özellikle baş ağrısı gibi şikayetleri bulunan
denekler, bu rahatsızlığın hafiflediğini ifade etti.
Bilim adamları, yalan söylemenin strese neden olduğunu, bunun
da sadece insan psikolojisine değil, vücuduna da zarar verdiğini belirtti.
Araştırma sonuçları, Amerikan Psikoloji Derneği'nin Orlando'daki
yıllık toplantısında açıklandı.
Ertuğrul Gazi'nin oğlu
Osman Gazi tarafından 1288'de
Bizanslılar'dan fethedilen, 1299'
da ilk hutbenin okutularak
Osmanlı Beyliği'nin kurulduğu
Karacahisar Kalesi'ndeki kazılarda ortaya çıkan sikkeler, kalenin Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar stratejik amaçla
kullanıldığını kanıtladı.
7
SAĞLIK
Bilim
Yaşam
Kültür
Tek bir atomun sesi
kaydedildi
Kadınlar erkeklerden daha
çok yaşıyor
Türkiye'de eğitime katılım
artıyor
Bilim insanları, hareket eden tek bir atomun sesini
kaydetmeyi başardı ve “Fiziksel
olarak mümkün olan en yumuşak ses”olarak yorumladı. ABD'
nin Columbia ve İsveç'in Chalmers Üniversiteleri tarafından
yapılan çalışmada, atomun sesi
ilk kez duyuldu. Araştırmacılar,
tek bir atom hareket halindeyken yaydığı titreşimleri tespit
ederek maddenin en küçük yapı
taşına ait sesi duymayı başardı.
Titreşimlerden çıkan sesin son
derece cılız olduğu belirtildi.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun araştırmasına göre,
Türkiye geneli yaşam süresi
beklentisi toplamda 76.3 yıl
oldu. Sonuçlara göre, erkeklerde
yaşam süresi beklentisi 73.7 yılken, kadınlarda bu süre 79.4 yıl
olarak kayda geçti. Bu sonuca
göre, bir erkek bir kadına nazaran yaklaşık 6 yıl daha kısa yaşayacağını tahmin ediyor. Ayrıca,
Türkiye ortalamasında 76.3 yıl
olan yaşam süresi beklentisi,
Avrupa ülkelerinde 80.3 yıl
düzeyinde.
Ekonomik İşbirliği ve
Kalkınma Örgütü'nün (OECD)
eğitimle ilgili raporunda, Türkiye'de 2012'de yükseköğretim
mezunlarının üst ortaöğretim
mezunlarından %91 fazla kazandığının altı çizilirken, OECD ülkelerinde %59 daha fazla kazandığı kaydedildi. Bu farkın özellikle kadınlarda görüldüğüne
dikkati çeken raporda, yükseköğretim mezunu 25-64 yaş
aralığındaki kadın çalışanların,
üst ortaöğretim mezunu olan
hemcinslerinden iki kat fazla
kazandığı belirtildi.
YÜKSEK TANSİYON
Hayat boyu tedavi ve devamlı kontrol altında
bulunmayı gerektiren gizli bir hastalık,
hipertansiyon. Ortaya çıktığında, insanın
hayat programını kendine göre yaptırtan bu hastalığı
tanımak ve gereken tedbirleri almak gerekiyor
Hipertansiyon, atardamar kan basıncının devamlı yükselmesi ile
kendini gösteren bir kalp-damar hastalığıdır. Hastalarda arteriyel kan
basıncı olarak normal kabul edilen büyük tansiyon (sistolik) 140 mmHg ve
küçük tansiyon (diastolik) 90 mmHg sınırları geçilmiştir.
Toplumumuzda nüfusun yaklaşık beşte birinde hipertansiyon
vardır. Bu 10 milyon kişi demektir. Hipertansiyon yıllarca hiçbir belirti
vermez. Vücudun savunma mekanizmaları uzun dönemde, hipertansiyonu
vücudun aleyhine olacak şekilde yavaş yavaş sağlarlar. Erken teşhis için
şüphelenilen belirtilerde tansiyon düzenli olarak ölçülerek bulunabilir.
Hipertansiyonlu kişilerde kalp-damar hastalığı görülme oranı,
normal kan basıncı olanlara göre en az 2 mislidir. Beyin ve sinir sistemiyle
ilgili hastalıkların görülme oranı 8 misli ve kalp yetmezliği görülme oranı
ise 5-6 misli fazladır. Ayrıca böbrek fonksiyonlarında bozulmaya sebep olan
en önemli faktörlerden biri hipertansiyondur. Bu sonuçlara hem büyük
hem de küçük kan basıncı yükseklikleri sebep olmaktadır. Bundan dolayı
tanınması ve tedavi edilmesi şarttır.
Şikâyeti olanlar ve ailesinde hipertansiyon olan kişilerin zaman
zaman doktor kontrolünden geçmesi gerekir. Bu da uygun zaman ve
zeminlerde, en az 2-3 kez, uygun aletlerle kan basıncı ölçümleri ile olur. En
iyi sonuç hastanın 24 saatlik kan basıncı ölçümünü özel bir kayıtla elde
edebilirsiniz. Yaşla birlikte büyük kan basıncında bir artış olmaktadır.
Hipertansiyonlu kişilerin %80′i, küçük kan basıncı 90-104 mmHg arası
olanlardır.
Kübra CAGLAK
TOPLUM
8
ERDEMİN TEMELİ TUTARLILIK
Her şeyin başında tutarlı olmak gelir. Tutarlılık, erdemin temelini oluşturur. Tutarlı insan
hem kendisiyle, hem çevresiyle hem doğayla kısaca tüm dünyayla barışık insandır.
Tutarlılık,küçük hesapları,içten pazarlıkları,
yüzden gülüp arkadan atıp tutmaları kaldırmaz.
Tutarlılık,
yaşlılara ve
engellilere de
toplum içinde yer
vermek; onların
da bu ülkenin bir
bireyi olduğunu
unutmamaktır
Tutarlılık, bugün söylediğini yarın unutmak, göz ardı etmek, kıvırmak, değildir.
Tutarlılık, özü sözü bir olmak, her zaman,
her yerde ve her durumda Yunus Emre'nin dergâha taşıdığı odunlar gibi düz olmaktır.
Tutarlılık, sözünü gölgelemek, takiyye
Tutarlılık, bencilliğin, iki yüzlülüğün, kibrin, tembelliğin, sevgisizliğin bulunduğu ortamlarda yaşayamaz.
Tutarlılık, olgunluk, insancıllık, çalışkanlık, doğruluk, dürüstlük, sevgi ve saygıdır.
Tutarlılık, yaşlılara ve engellilere de toplum içinde yer vermek; onların da bu ülkenin bir
bireyi olduğunu unutmamaktır.
Tutarlılık, mazlumun âhını almamak, zalime boyun bükmemek, doğru bildiği yolda yılmamak, korkmamak, ürkmemek, caymamaktır.
Tutarlılık, köşeli-bucaklı düşünebilmek,
her karşılaştığı iddiayı, düşünceyi, yargıyı akıl ve
kuşkunun süzgecinden geçirmek, bilimin eleğinde elemektir.
Tutarlılık, vatansever, ulussever görünüp
ata yadigârı vatan topraklarını, doğayı kirletmek,
ormanları yakmak, dereleri satmak değildir.
yapmak, köprüyü geçene dek ayıya dayı demek
değildir.
Tutarlılık, umutsuzluk, yılgınlık, karamsarlık, sigara dumanları arasında, içki kadehlerinin dibinde, kendine dünya aramak değildir.
Tutarlılık, kahve köşelerinde, oyun masalarında zaman öldürmek değil; üretmek, eskiyi
yeniye, kötüyü iyiye, yanlışı doğruya, çirkini
güzele dönüştürebilmektir.
Tutarlılık, yaşamayı sevmek, sağlıklı yaşamanın gereğine inanmak, umudunu korumak,
geleceğin dünyasını kadeh diplerinde değil,
aydınlık düşüncelerde aramaktır.
Tutarlılık, cebren dayatılanlara hayır; aklın ve bilimin gösterdiğine evet diyebilmektir.
Tutarlılık, yarını bugünden görmek, bilimin ve sanatın şavkında geleceği ilmek ilmek
örmektir.
A.Z. ÇAMUR
r
r
9
TOPLUM
Özeleştiri
Kendini bilen insan, içindeki "benliği" tanıdıkça, bilinmeyen
yanlarını öğrenmeye, dışarıya yansıtmadığı yanlarım azaltmaya çalışır.
Böylece gereksiz kaygılardan kurtulur. İstemediği, beğenmediği
davranışlarını kolayca denetim altına alabilir
Kendisini bilen İnsan, başkalarıyla olan
ilişkilerinde dışarıya yansıttığı yanlarına gelen
tepkilere bakarak bilinmeyen yanlarını, başka bir
deyişle, iç dünyasını daha iyi tanıyabilir. Hoşa
gitmeyen tutum ve davranışlarının altında yatan
duygu ve düşünceleri anlamaya çalışır.
Kendisini dışardan görüp değerlendirebilen insan iyi, kötü, doğru, hatalı yanlarını kolaylıkla tanıyabilir. İyi ve doğru yanlarını geliştirmek, kötü ve hatalı yanlarını denetlemek için
çaba harcar. Örneğin, insan ses tonunun sertliği,
konuşmasının kırıcılığı, tepeden bakan tutumu
nedeniyle çevresindekileri kaçırıyorsa, kendisini
dışarıdan görüp değerlendirerek onların tepkisini
anlamaya, tutum ve davranışlarının altında yatan
duygularını tanımaya çalışır. Bu duygular arasında çoğu kez başkaları karşısında duyulan kaygı ya
da öfke vardır. Bu güvensizlikten kaynaklanır.
Sert ve kırıcı tutumunu kendi güvensizliğine bağlayabilen, bundan kurtulacak yolları da kolaylıkla
bulabilir? Özetle, insanın kendisini incelemesi,
tanıma ve anlama çabası, sorunlara çözüm
getirmek için atılması gerekli ilk olumlu adımdır.
İnsan kendini tanıdıkça olumlu, doğru, iyi
yanlarını geliştirmek, böylece diğer insanlardan
farklı özellikleri olan bir duruma gelmek şansını
bulur. Duygu, düşünce, tutum ve davranışlarını
başkalarıyla karşılaştıran insan, gerçek gücünü,
yetenek ve olanaklarını tanır. Nasıl bir kişi olduğunu anlar. Neleri yapabileceğini, neleri yapamayacağını kestirir. Kendisine bir değer biçer. Bu
değeri yeterli bulmazsa, kendisini geliştirmek için
nasıl davranacağını hesaplar. Kendisini iyi değerlendirebilen insan, kendi gerçekleriyle beklenti ve
amaçları arasında doğru bağlantılar kurup,
güçlerini, yetenek ve olanaklarını iyi kullanmayı
başarabilir. Bulunduğu durumla, bulunmak istediği arasında doğru ve gerçekçi değerlendirmeler
yaparak, erişilmesi olanaksız düşlerin peşinden
koşup yeni sürtüşme ve çatışmalara düşmez. Her
insanda gizli kalmış, ortaya çıkmamış, gelişmemiş
türlü güçler ve yetenekler vardır. Kendisini bilen
insan bunları bulur, geliştirir ve değerlendirir.
Böylece kendi varlığından kaynaklanan özellikler
kazanarak kişiliğini belirginleştirip güçlendirir..
İnsan bütün yaşamı süresince, bulunduğu her yerde ve her zaman, isteyerek ya da zorunlu
olarak başkalarıyla birliktedir. Onlarla birlikte
gelişir, değişir, değer kazanır. Kısaca, insan ancak
başkalarıyla birlikte vardır. Bu nedenle insan
kendisini tanımadan başkalarını tanıyamaz.
Başkalarını tanımadan da onlara ilgi duymaz ve
ilişki kuramaz. Başkalarına ilgi duymayan, ilişki
kuramayan insan, kaygının ve öfkenin kaynağı
olan sürtüşme ve çatışmalar içinde bocalar durur.
kisiselgelisim.gen.tr
AİLE
10
Evlilikte 'biz' olabilen eşler,
mutluluğu yakalıyor
Evlilikler canlı bir organizma gibidir. Beslenmek, bakılmak ister. Eşinize
baskı yapmadan, evde hükümranlık kurmaya çalışmadan ortak yollar bulunabilir.
Evlilik ona değer vermek, saygı göstermek, 'ben' yolundan çıkıp 'biz' olmayı
başarmak demektir. Aile ilişkilerinde gönül aynasını kırmayın
Evliliğinizde mutlu olmak mı istiyorsunuz?
“Acaba eşime nasıl davranırsam onu mutlu ederim?” sorusunun cevabını mı arıyorsunuz? İşte
size yardımcı olacak cevaplar:
1-Eşinize değer verin: Hayatınızdaki
ilk sırayı eşinize verin ve bunu, ona hissettirin.
Böyle yaparsanız eşiniz kendini değerli görür.
Değerli olduğunu anlayan eş, eşinin hatalarına
değer vermez. Değersiz olduğunu düşünen eşse,
eşinin hatalarına değer verir. Bu da aile içindeki
huzursuzluğa netice verir.
2-Kendinizi komutan yerine koymayın: Eşinizi, komutlarınızı “emredersiniz
komutanım” diye yerine getirecek bir er gibi görmeyin. Siz üs, eşiniz as değil, yol arkadaşısınız.
3-“Ben” yolundan çıkıp “biz” yoluna
girin: Evlilik mutluluğunu baltalayan, mutluluk
Evlilikte
çiftler
farklılıklara
saygı
gösterilmeli,
detaylara
takılmamalı
gemisini yalpalayan şey bencilliktir. Kendi doğrularını karşı tarafa kabul ettirmek için evliliği savaş
alanına döndürmektir. Evlilik “ben” yolundan
çıkıp “biz” yoluna girmektir. Ancak o zaman güzeldir. “Ben yine yolumdan giderim” denilirse
o evlilikte mutluluk yakalanmaz.
4-Eşinizin duygularına kilit vurmayın: Eşinizin duygularını ve hatta kızgınlıklarını
rahatça ifade etmesine izin verin. “Acaba bunu
söylersem eşim ne der? Kavga çıkar mı? İyisi mi
ben içime atayım.” dedirtmeyin. Unutmayın, düdüklü tencerenin havası alınmazsa patlar. Fay
hattı yavaş yavaş kırılmazsa yer kabuğu depremle
çatlar.
5-Eşinizin hatalarına göz yumun:
Kurulmuş robot gibi sizin her istek ve arzunuza
boyun eğmesini istemeyin. Robotlar da bozulabilir, bilgisayarlar da virüs kapabilir.
Evlilikte
çiftler sevilmek,
değer görmek
ve huzur içinde
yaşamak ister
Geçmişe
ait
kötülükleri
bohça gibi
açıp
durmayın!
11
AİLE
Her insan mutlu ve huzurlu bir evlilik hayali kurar, evlenince sevilip
sayılmak, değer görmek ister. Bunun için de çiftler birbirinin ihtiyaç, beklenti
ve isteklerini dikkate alarak ilişkide dengeyi sağlamalı. Çünkü farklı
kültürlerde yetişen iki insan aynı evde “tek yürek” olup acısıyla, tatlısıyla
bir ömrü paylaşacak. Bir ömür boyu mutlu olmak istiyorsanız bakış
açısını genişletmeli ve karşı tarafı kusurlarıyla sevmelisiniz
6-Sözünüzü dinletmeye çalışmayın: “Bu evde ben ne dersem o olmalı.
Çünkü ben yanlış yapmam.” düşüncesiyle, “şunu şöyle yap, bunu böyle yap,
sözümü dinle” demeyin. Onun kararlarına saygı gösterin.
7-İnsaf çıtanızı yükseltin: Kendi isteklerinizin olmasını eşinize
dayatmayın. “Ben bunu böyle seviyorum, sen de seveceksin. Bunun böyle
olmasını istiyorum, sen de kabul edeceksin. Buraya gideceğim, sen de geleceksin
vb.” demeyin. Sadece kendi mutluluğunuzu düşünüp karşı tarafa hayat hakkı
tanımayarak “ne yapayım, o da benim yanımda olsun; olmuyorsa cezasını çeker”
düşüncesiyle vicdanınızı susturmayın. Her insafsız davranışın bir karşılığı
olduğunu, İlahi adalette de yer bulacağını aklınızdan çıkarmayın.
8-Eşinizi suçlamayın: “Yine ne yaptın? Bir şeyi de doğru yaptığını
görmedim. Senin yüzünden başım dertten kurtulmuyor.” demek
yerine “Bir sıkıntın mı var? Problemini çözelim. Senin
problemin benim problemim sayılır.” deyin.
9-Bilhassa aileniz için eşinizin gönül
aynasını kırmayın: “O da benim annemebabama veya ablama-ağabeyime iyi
davranmıyor.” demeyin. Çünkü böyle davranış,
eşinizin hem size hem de akrabalarınıza karşı
kin tutmasına sebep olur. Aralarına kin tohumu
serpmek yerine sevgi köprüleri kurun.
Bunun için de eşinizi herkesten çok
sevdiğinizi ona hissettirin.
10-Mazi kitabını kapatın: Geçmişe
ait kötülükleri bohça gibi açıp durmayın.
Onları derleyip toplayıp çöp kutusuna
atın. Nasıl olsa o sıkıntıların elemi
gitmiş, lezzeti kalmıştır. Çöpten
çıkardığınız kirli şeyler nasıl
evinizin havasını kirletirse
geçmişe ait kötü hatıralar da
mutluluğunuzun
havasını bozar.
Gülay ATASOY
"Ne
fark eder,
ha onun
isteği ha benim;
çünkü bu bizim
isteğimiz"
diyebilmek
çatışmaları
azaltır
ÇOCUK
12
DÜRÜST ÇOCUKLAR YETİŞTİRMEK İÇİN
NELER YAPABİLİRİZ?
Günümüzde hayatımızın bir parçası olan yalan yüzünden toplumda
güvensizlik ve korku hakim olmaktadır. Sağlıklı bireylerden
oluşan sağlıklı bir toplum için öncelikle ailede çocuklarınıza sağlamanız
gereken şey dürüst, samimi, güven dolu bir ortam olmalıdır ki
çocuk yalan söyleme ihtiyacı duymasın
Çocuklar Neden Dürüstlükten Ayrılır?
Benlik saygısının eksikliği çocukları
yalana sürükleyebilir. Başkaları tarafından takdir
görmek, değer verilmek için benlik saygısı eksik
çocuklar dürüstlükten ayrılabilirler. Özellikle
duygusal, başkalarının yorumuna çok önem veren
çocuklarda yalan söyleme görülebilir. Çocuk, hayallerini gerçekmiş gibi söyleyebilir. Gözle görülen bir gerçeği çocuklarından da duymak için
zorlayan ailelerde dürüstlükten ayrılma gözlemlenebilir. Yaptıkları beğenilmeyen çocuklarda yalana meyil artar. Çocuğun stresli bir ortamda olması
yalanı tetikleyebilir. Cezadan kaçma, sorumluluktan kurtulmak için çocuk doğruluktan ayrılabilir.
Çocuğun Dürüst Davranmadığı
Anlaşıldığında Ne Yapılmalı?
1-Gerçekten Yalan Söylediğinden
Emin Olunmalı
Özellikle 5-6 yaşına kadar çocuklar
hayalle gerçeği ayırt edemeyebilirler. Hayalini mi
ifade ediyor yoksa yalan mı söylüyor ebeveyn ilk
olarak bunu tespite çalışmalıdır.
2-Çocuğun Yaşamında Her Şeyin İyi
Gittiğinden Emin Olunmalı
Çocuğun hayatında ters giden bir şeyler
olup olmadığı incelenmeli. Çocuğa kaliteli bir
zaman dilimi ayrılmıyor ise hemen çözü-me
yönelik adımlar atılmalıdır.
Çocuğun stresli bir ortamda
3-Çocuğa Başarabileceği Sorumluolması yalanı tetikleyebilir luklar Verilmeli:
Cezadan
kaçma ve
sorumluluktan
kurtulmak
için çocuk
doğruluktan
ayrılabilir
Ebeveynin
sert bakışları, tavır
almaları, sevgiyi
azaltmaları da
dürüst davranmaya
sempatisini azaltır
Akıllı bir ebeveyn, çocuğuna kaldıramayacağı sorumluluklar yüklememelidir! Çocuğun
ufak da olsa sorumluluklarını yerine getirme
konusundaki gayretleri takdir edilmelidir. Örneğin çocuktan yatağının toplanması istenildi. Önce
nasıl toplayabileceği anlatılmalı. Toplarken gösterdiği gayretler tebrik edilmelidir Zaten çocuk
hak ettiği değeri görünce doğruluktan ayrılmaya
tenezzül etmeyecektir.
4-Cevabı Bilinen Sorular Sorulmamalı
Çocuğun hatalı bir davranış sergilediğini
fark eden ebeveyn, gerçeği bir de ondan duymaya
çalışmamalıdır.
Diyelim ki çocuğunuzun yemekten önce
izin vermediğiniz halde pastayı yediğini gördünüz. ''Sen yoksa pasta mı yedin?" demek yerine, yaklaşımınız şu şekilde olabilir: “Yemekten
önce pasta yemeni istemediğimi söylemiştim. Yemekten önce pasta yemiş olman
iştahını kapatıyor ve bu durum gelişimini
engelliyor. Ben sağlıklı olmayacağından
dolayı çok üzülüyorum!”
Ebeveynler bu tür durumlarla
karşılaştığında;
1. Yanıtını bildiği soruları sormamalı!
13
ÇOCUK
Dürüst bir çocuk yetiştirmek ve yalandan çocuğunuzu uzak tutmak
istiyorsanız çocuğunuza bir ebeveyn olarak iyi bir rol model olmalısınız
2. "Bebeğini koltuk arkasında buldum.
Kolu kırılmıştı. Yazık, hem çok güzeldi hem de
kıymetli bir bebekti…" Şeklinde bir ifade ile
çocuğa yardımcı olunmalı. Çünkü korku, yalana
kapı aralar.
ruyu söylemekten daha zor olduğunu ebeveyninden öğrenmelidir. Bu konuda yaşanan anılar,
anlatılan hikayeler çocuk için örnek teşkil
edecektir.
3."Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?"
şeklinde soru yönelterek çözümü çocuğun
bulmasına zemin hazırlanmalı.
4.Neden böyle bir davranışı sergilediğinin
temel sebepleri araştırılmalı.
Dürüstlük Hakkında Konuşulmak
İçin Sakin Ortamlar Tercih Edilmeli…
Çocukla, dürüstlüğün önemi hakkında
sakin bir ortamda konuşulmalı. Asla olay anında
yalanın zararlarından bahsedip, nasihatler verilmemeli. Hiç kimse sinirli olduğu anda ya da mahçup edildiğinde öneri kabul etmek istemez. Sakin
zamanlarda yapılan sohbet, karşılıklı konuşma
şeklinde anlaşılmamalı. Hikaye anlatma, kukla
oynatma v.s. bu amaçla kullanılabilmeli.
Sözlerimize Dikkat…
Bir yanlışın düzeltilmesi maksadı ile de
olsa olumsuzluğun sıkça nazara verilmesi, dikkatleri o davranış üzerinde toplayabilir. Bu nedenle
''yalan, yalancı" kelimeleri çok sık kullanılmamalıdır. Bazen de çocuklar oyun oynarken veya
farklı aktiviteler esnasında birbirlerine zarar
verebilirler. Bu durumda ebeveynlerin hemen
müdahale edip; ''yanlışlıkla olmuştur! Haydi
hemen birbirinizden özür dileyin!" şeklindeki yönlendirmeleri çocuğa dürüstlükten ayrılmayı öğretir. Çünkü çocuk yanlışlıkla değil belki
de bilerek arkadaşına zarar vermiştir. Çocuk sadece kırıcı sözler söylendiğinde incinmez. Hatası
sonucunda doğruyu söylediğinde; ebeveynin sert
bakışları, tavır almaları, sevgiyi azaltmaları da
çocuğun dürüst davranmaya karşı sempatisini
azaltır. Ebeveynler çocuklarının hassasiyetlerini
dikkate alarak bu konuda duyarlı olmalıdır.
Şaka da Olsa Yalan Söylememeli…
Çocuklar 2-6 yaş arası dönemde bir yalan
söyleyip daha sonra"şaka yaptım!" diyebiliyor.
Bunu bazen çevrelerinden öğreniyorlar bazen de
şaka ile yalanı karıştırıyor. Bu durumda; "Şaka
da olsa hep doğru söylüyoruz!" diyerek
kuralımız hatırlatılmalı. Ebeveynler de şakalarını
doğru sözlülük çerçevesinde dile getirmelidir.
Örneğin; çocuğunuzu severken "İki
kulaklı seni!" demeniz hem onun için farklı bir
sevgiyi alma şeklidir hem de gerçeğin ta kendisidir. Çocuk başkaları tarafından eleştiri almamak için gerçeği söylemeye korkabilir. Başkaları
tarafından ''yalancı" etiketi ile yaşamanın, doğ-
Çocuğunuzun Kendi Kimliğinin
Oluşumuna Destek Verilmeli….
Eğer çocuk başkalarından sık sık etkilenip
zevklerinde, kararlarında değişiklik yapıyorsa;
herkes gibi düşünmek zorunda olmadığı anlatılmalıdır. “Herkesin zevkleri birbirinden
farklı olabilir!” denilmelidir.
Ebeveynler, çocuktan güzellikleri duymak kadar olumsuz düşüncelerini de duymaya
hazır olmalıdırlar. Çocuğunuzun da bir birey
olarak tercihleri olabilir. Belki bazı durumların
üstünü kapatmak veya inkar yerine asıl sebebini
öğrenmeye çalışmak daha doğru olur. Örneğin:
çocuğunuz bir arkadaşını hiç sevmediğini söylüyor. Çoğu ebeveyn hemen; "Aaaa arkadaşlar
hiç sevilmez mi?" diyerek çocuğun duygularını
reddetmeye kalkışırlar. Hemen hüküm vermeyip
neden sevmediği anlaşılmaya çalışılsa çok daha iyi
olacaktır.
cagdasyenal.com.tr
Çocuklar sizin, ona
öğrettiklerinizle
kendi davranışlarınız
arasında tutarsızlık
gördüğü zaman bunu
anlayacak ve
kafası karışacaktır
Sizin yalan
söylemeniz ve dürüst
hareket etmemeniz
çocuğunuz için
bir örnek teşkil eder
ARAŞTIRMA
14
Gerek dünyada
gerekse de ülkemizde
toprak ve su kaynakları daha
faydalı bir şekilde
kullanılırsa mevcut nüfus
miktarı herhangi bir
sıkıntıya maruz kalmadan
hayat devam eder
SIKINTI
SUDA MI,
BİZDE Mİ?
Bir yerde hayatın göstergesi olarak su
aranmakta, hayatın devam etmesi suyun varlığına
dayanmaktadır. Su, aynı zamanda yaşayan bütün
canlıların esas maddesi durumundadır. Suyun
kimyevî ve fizikî yapısı itibariyle diğer maddelerden ayrılan özellikleri vardır. Mesela; bütün
maddeler donduklarında yoğunlukları artarken,
suyun yoğunluğu azalır. Eğer aksi olsaydı, kışın
şiddetli olduğu yerlerdeki tatlı sular donduğu
zaman dibe çöker ve alt kısımdaki hayatın sona
ermesine sebep olabilirdi. Oysa durum tam
tersidir ve göllerin üst kısmı donup üstünde
insanlar gezerken suyun altında canlı hayatı
devam edebilmektedir. Su, dünyamızı çevreleyen
gazların oluş-turduğu gökyüzü ile yeryüzü
arasında, devamlı bir devir daim halindedir.
15
ARAŞTIRMA
Kullanılmayan fakat kullanılabilecek su ve toprak kaynakları üretime
alınabilse, bugünkü nüfusun 4-5 katı rahatlıkla beslenebilir
Bu devir daim sonucunda başta yağmurlar olmak
üzere yeryüzü ve içinde-kiler için ihtiyaç olan su,
temizlenmiş ve arıtılmış halde tekrar yeryüzüne
indirilmektedir.
Nasıl Su Zengini Ülke Olunabiliniyor?
Ülkeler, yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 8.00010.000 m3′ten daha fazla ise
su zenginliği, 2.000 m3′ten daha az olması durumunda su azlığı, 1.000 m3′ten daha az ise su fakirliği şeklinde sınıflandırılmaktadırlar. Türkiye su
zengini bir ülke değildir. Kişi başına düşen yıllık
kullanılabilir su miktarı 1.519 m3 ile “su azlığı”
yaşayan bir ülkedir.
Yağışların mevsim normallerinin altında
olduğu yıllarda suyun azalmasına paralel olarak
suyun değeri daha çok konuşulmakta, hatta bazen
ileriye dönük birtakım felaket senaryoları ile insanlar endişelenmekte hatta muhtemel “su savaşları” ile kork(utul) maktadırlar. Oysa gerçek
böyle midir? Bunun için rakamlara şöyle bir
bakmak yeterlidir.
Dünyadaki okyanuslarda, denizlerde, göl
ve nehirlerde, kutuplarda, yeraltındaki toplam su
miktarı 1.4 milyar km3′tür. Bu, su miktarı 1000
litre olarak kabul farz edilirse, bunun 975 litresi
okyanus ve denizlerdeki tuzlu sulardır. Bu sulardan doğrudan ne zirai üretimde ve ne de günlük
hayatta faydalanamayız. Kullanılabilecek tatlı su
miktarı 25 litre olup, bunun 22.5 litresi kutuplarda ve yeraltında bulunması sebebiyle insanoğlunun kolaylıkla yararlanabileceği vasatta değildir.
Kullanabileceğimiz bütün su miktarı 2.5
litredir. Bu suyun ise ancak yarısı (1.25 litresi)
dünya üzerinde yaşayan yaklaşık 7.2 milyar insan
ve sayısı hesapsız olan hayvanlar tarafından, ziraî
ve sınaî üretimdeki ihtiyaçlar için kullanılmakta,
geride kullanılabilecek bir o kadar daha su bulunmaktadır. Bütün dünyada bir yıl boyunca kullanılan toplam suyun yaklaşık olarak % 73′ü ziraî
üretimde, % 16′sı insan tüketiminde, geriye kalan
% 11′i ise sanayide kullanılmaktadır.
1000 lt sudan 1.25 lt'sini kullanıyoruz
Ülkemizin yeraltı ve yerüstü su potansiyeli 112 milyar m3 tür. Benzer bir yaklaşımla toplam kullanabileceğimiz bu su miktarını yine 1000
litre olarak düşünelim. Bu suyun yaklaşık olarak
290 litresi tarımda, 65 litresi günlük hayatta insan
ihtiyaçları için, 45 litresi ise sınai üretimde kullanılmaktadır. Geriye kalan 600 litre su hiç kullanılamamakta, ya nehirler marifetiyle denizlere dökülmekte ya da yeraltı ve yerüstü su kaynaklarını
oluşturmaktadır.
Dünya karalar yaklaşık 150 milyon km2
dir. Ancak biz bu alanı 1000 m2 olarak düşünelim:
430 m2 si dağlar, çöller, tatlı su alanları ve yerleşim yerleri gibi tarım yapılamayan alanlar, 357 m2
si tarıma elverişli alanlar, 213 m2 si ise işlenebilir
alanlardır. Sulu tarım yapılan kısım ise 37 m2 dir.
Bu izafi alanın gerçek dünyadaki karşılığı; Suudi
Arabistan, Yemen ve Umman devletlerinin olduğu Arabistan Yarımadası'dır (2.9 milyon km2).
Sıkıntı suda mı?
Görüldüğü üzere dünya topraklarının
ancak %2′lik kısmında, dünya su kaynaklarının
%0.12′si ile sulu tarım yapmaktayız. Sulu tarım
alanlarının %90′ına karşılık gelen 2.6 milyon
km2′lik alanda sudan faydalanma randımanları
ortalama olarak %50 olan geleneksel sulama
yöntemleri kullanılır. Kalan %10′luk kısımda ise
modern, teknik ve yüksek randımanlı damla ve
yağmurlama sulama yöntemleri kullanılır.
Modern sulama yöntemleri ile yapılan
ziraî faaliyetlerden elde edilen mahsul, geleneksel
sulama yöntemlerine göre en az 2 kattır. Örneğin;
modern ve teknik tarım yapılan bir dönüm serada
60-70 ton domates üretilirken, açık alan yetiştiriciliğinde bu değer 5-10 ton arasında değişmektedir.
Sinan GERÇEK
SOSYOLOJİ
16
Dedikodu
ruhu yaralıyor!
Dedikodu, hakkında konuşulan kişinin hayatında derin yaralar
açabiliyor, lekesi kolay kolay silinmiyor. Ancak dedikodu yapan da aslında
kendi yaralı hayatındaki huzursuzluk ve yalnızlık nedeniyle
dedikoduyu meslek haline getiriyor
Bir insanın hayatı boyunca “Ben asla yapmadım” diyemeyeceği şeylerden biri de dedikodu.
Hele de canınızı sıkan biri varsa onun hakkında iki
lafın belini kırmak ne kadar da rahatlatıcı değil
mi? Ancak en masum sanılanı bile can yakabilen,
hem konuşanın hem konuşulanın celladı olabilen
dedikodudan uzak durmak gerekiyor.
Bizimki gibi geleneksel toplumlarda
sakınmak ne kadar zor olsa da hem kafanız hem
vicdanınız rahat olsun hem de kimsenin üstüne
vazife olmayan bilgiler nedeniyle canınız yanmasın istiyorsanız dedikoduya başlamadan önce bir
kez daha düşünün.
Dedikodu ağır bir silah…
Dedikoducu bunu kullanmaya alışıyor ve
kullanımdan yarar sağlıyor. Bazı kişiler de dedikoducunun bunu yapmasına imkan sağlıyor. Ancak
bu silahın bir gün sizi de vuracağını unutmamanız
gerekiyor.
Uzman Psikolog Alanur Özalp, batılı
ülkelerde dedikodu yapan kişi ayıplanır ve
dışlanırken geleneksel toplumlarda her zaman
değer gördüğünü belirterek şunları söylüyor:
“Bizim gibi toplumlar için dedikodu; tıpkı fal
bakmak gibi, vazgeçilmez ve çok keyif alınan bir
durum. Üstelik dedikodu yapan kişi kendini çok
değerli hissediyor. Herkes onun ne anlatacağını
merak ediyor, o da “en değerli mallar bende,
bana güzel ikramlarda bulunursanız, yakın ilgi gösterirseniz bunları size veririm”
havasında davranıyor. İnsanlar da bu bilgilere çok
meraklı olduğu için dedikoducular her yere davet
ediliyor, en güzel yerlere oturtuluyor, hep el
üstünde tutuluyor. Kim ne giymiş, nereye gitmiş,
kimle gitmiş, hamile miymiş, kim benim hakkımda ne söylemiş gibi sorular art arda geliyor. Bazı
insanlar ise yayılmasını istedikleri bilgileri bu
kişileri kullanarak duyuruyor. Örneğin oğlunun
düğününü çok lüks bir otelde yapacak olan kişi,
dedikoducuyu çağırıp bu bilgiyi ona aktarıyor ve
kısa sürede herkes bu haberi duyuyor.”
Mesleği dedikoducu olanlar
İnsanların bu çok merak ettiği bilgileri öğrenmek için özel çaba harcayan kişiler olduğunu
belirten Uzman Psikolog Özalp, “Bu kişiler için
dedikoduculuk tıpkı bir meslek gibi… Bilgi
toplamak için özel çalışıyorlar. Örneğin
sizin kesinlikle vermek istemediğimiz bir
bilgiyi sizden öyle bir ustalıkla alıyorlar ki
siz daha ne dediğinizi bile anlamadan o
bilgi çoktan yayılmış oluyor” diyor.
17
Bu kişiler genellikle hayatta bir meşgalesi
olmayan, belli özellikleri ile kendini ispatlayamamış, huzursuz, aile-arkadaş-iş ilişkilerinde
mutsuz olan, ailede olumsuz etkiler altında kalan
hatta istenmeyen çocuk olduğunu hisseden insanların arasından çıkıyor. Bu kişiler kendilerini
dedikodu sayesinde güçlü, akıllı, aranan kişi pozisyonuna çıkartıyorlar. Uzman Psikolog Özalp,
“Dedikodu bir başkasına zarar vermek mantığı
içinde yapılıyor. Bu kişi çevresine güvenmediği,
inanmadığı için zarar verme isteği duyuyor. Bilgi
aktardığı kişilere “Ben bunu sizin iyiliğiniz için
yapıyorum” dese de aslında dedikoduyu diğer insanları yaralamak için bir silah olarak kullanıyor.
Kendi hakkıyla, bileğinin gücüyle değil, böyle bir
kolaycılıkla kabul görmek istiyor. Bu insanlar çevreleri tarafından kabul görmeye başladıklarında,
eş ve arkadaş ilişkisi kurmaya başladıklarında ise
dedikoduyu azaltıyorlar” diyor. Bu tespit, dedikodu yapmasından rahatsız olduğunuz yakınlarınıza
yardım eli uzatabileceğiniz gerçeğini de ortaya
koyuyor.
Kopyala yapıştır dedikodular
Uzman Psikolog Alanur Özalp, dedikodunun sadece birbirini tanıyan insanlar arasında
sınırlı kalmadığı, özellikle gelişen teknoloji ile birlikte internet üzerinden özellikle ünlüler hakkında
dedikodu yapmanın çok yaygın olduğunu belirtiyor. Gün içinde Twitter'daki gönderileri takip
ettiğinde birçok ünlü isim hakkında aslında hiç
kimseyi ilgilendirmeyen bilgilere rastladığını
söyleyen Özalp, “Bugün ortaokul ve lise çağındaki
çocukların ders içeriklerinde mutlaka bilmeleri
gereken çok önemli konuları bilmediklerini ancak
örneğin ünlü bir şarkıcının sevgilisinin ne iş yaptığından annesinin kim olduğuna kadar birçok gereksiz bilgiyi akıllarında tuttuklarını görüyorum.
Bu tür bilgileri taşıyan kişiler çok popüler oluyor,
herkes ona imreniyor. Bu konularla ilgilenmeyen
çocuklar ise sıkıcı olarak nitelendiriliyor. Hatta
SOSYOLOJİ
bazı çocuklar sırf üzerlerine sıkıcı etiketi yapışmasın diye özel olarak bilgi toplamaya başlıyor.
Çocuklar kendi aralarında dedikodu yarışı
yapıyorlar” diyor. Özalp, internet üzerinde iki kişi
arasında kaldığı düşünülen yazışmaların da kopyala-yapıştır yolu ile üçüncü kişilere yayıldığını,
bunun da bir tür dedikodu olduğunun altını
çiziyor.
Dedikoduculuk bir yerden sonra yalancılık, sahtekarlık hatta dolandırıcılığa kadar gidebiliyor. Bir dedikodu bazen cinayet nedeni bile
olabiliyor.
İşyerinde dedikodu performansı
düşürüyor
Uzman Psikolog Alanur Özalp, işyerinde
çaresiz bırakma anlamına gelen 'mobbing'in en
güçlü ve zarar verici yönteminin dedikodu olduğunu çünkü dedikodunun yalan bile olsa bir kere
duyuldu mu temizlenmesinin çok zor olduğunu
belirtiyor. “Hakkınızda bir dedikodu yayıldı mı
sonrasında bin kişi gelip aksini söylese de o lekeyi
temizlemek çok zor oluyor” diyen Özalp, kafalarda
hep bir soru işareti kaldığını söylüyor.
İşyerinde dedikodu erkekler için ayak
kaydırma aracı olabilirken kadınlar için daha çok
kim ne giymiş, nereye gitmiş, kiminle berabermiş,
o pahalı ürünü almak için parayı nereden bulmuş
gibi konular etrafında dönüyor ve herkes için
performans düşürücü etki yaratıyor. Eğer ortamda dedikoduyu seven bir çalışan varsa diğerleri
'Benim hakkımda da konuşuyor mu, söylediklerini nasıl öğrenirim, aksini nasıl ispatlarım' diye
çaba sarf etmeye başlıyor. Bazen bu önemsiz
sayılan konuşmalar o kadar ileri boyuta varıyor ki
karşı taraf için can yakıcı olabiliyor. Öte yandan
dedikoduyu yapan da bu iş için büyük emek
harcıyor, soruyor soruşturuyor ve bu çaba iş
performansına olumsuz yansıyor.
SOSYOLOJİ
18
Bazı insanlara onlar hakkındaki düşüncelerinizi size darılacak
diye net olarak ifade etmekten kaçınıp, kulağına gitmesi için başkalarına
anlatıyor olabilirsiniz. Bunu yapmayın, çünkü söylediklerinizin birebir
aktarılacağından emin olamazsınız ve o laf dönüp dolaşıp sizi haksız
duruma düşürebilir. Herkese karşı açık olun ve söylemek
istediklerinizi o kişiye yüz yüze bizzat söyleyin
Dedikodudan Uzak Durma Tavsiyeleri
Etrafınızda size en taze dedikoduları aktaran birisi varsa dikkat edin çünkü bir gün onun
malzemesi olmamak için hep iyi geçinmeye çabalayacaksınız ancak yine de korktuğunuz başınıza
gelecek. Bunu önlemek için bu tür insanlarla daha
az konuşarak, onlara daha az bilgi aktararak aranıza belli bir mesafe koyun. Bir süre sonra onun da
pes edip sizinle bağlantı kurmaya çalışmadığını
göreceksiniz.
Usta dedikoducular siz fark etmeden
ağzınızdan laf alıveriyor. Hatta dedikodu yapılan
bir ortamda ağzınızdan tek kelime çıkmasa bile
kafa sallamanız söylenenleri onayladığınız şeklinde yorumlanıp kulaktan kulağa yayılabiliyor.
Eğer siz dedikodudan uzak durmakta
kararlıysanız bunu karşı tarafa net bir şekilde
ifade etmeniz gerekiyor. Örneğin bulunduğunuz
masada bir dedikodu dönüyorsa çok net olarak
konuyu duymak istemediğinizi, bu nedenle
masadan kalkacağınızı belirtmelisiniz.
Bazı insanlara onlar hakkındaki düşüncelerinizi size darılacak diye net olarak ifade etmekten kaçınıp, kulağına gitmesi için başkalarına
anlatıyor olabilirsiniz. Bunu yapmayın, çünkü
söylediklerinizin birebir aktarılacağından emin
olamazsınız ve o laf dönüp dolaşıp sizi haksız
duruma düşürebilir. Herkese karşı açık olun ve
söylemek istediklerinizi o kişiye yüz yüze bizzat
söyleyin.
Biraz kişilik özelliği biraz da genetikle ilgili olsa da dedikodu yapmak ailede de öğreniliyor. Eğer şu an yetiştirmekte olduğunuz çocuklarınızın üzerlerine vazife olmayan konularda
konuşmasını, gelecekte birer dedikoducuya
dönüşmelerini istemiyorsanız onların yanında siz
de dikkatli olun ve dedikodu yapmayın.
Dedikodu yapmaktan büyük bir haz
duyuyor, diğer yandan da çok rahatsız oluyorsanız
profesyonel destek almanızın zamanı gelmiş demektir. İlişkileri kopartan, bazen ölümcül zararlar
veren dedikodudan kurtulmak için destek alarak
daha sağlıklı ve güvenli ilişkiler kurabileceğinizi
unutmayın.
Eğer sevdiğiniz bir insanın fazla dedikodu
yaptığını düşünüyorsanız onu nazikçe uyarın.
Dedikodunun ona zarar verebileceğini ona
yumuşak bir dille anlatın.
Bazı kişiler dedikodu yapmaya hiç niyetleri yokken dahi farkında olmadan malzeme olacak bilgileri usta dedikoduculara kaptırabiliyorlar. Sonunda onların da adı dedikoducuya çıkıyor.
Eğer siz de fark etmeden ağzından laf kaçıranlardansanız kendinizi kontrol etmeyi öğrenmeniz,
yapamıyorsanız bu konuda destek almanız
gerekiyor.
Erkekler daha acımasız
Kadınların daha çok dedikodu yaptığı
düşünülse de aslında temel fark cinslerin konu
seçiminde yatıyor. Erkekler daha çok cinsel konulardan, kadınlardan ve iş hayatından konuşmayı,
önce kendileri hakkında gerçek olmayan bilgilerin
yayılmasını sağlayıp karşı tarafı tahrik etmeyi
seviyor. Örneğin bir erkek yaşamadığı bir cinsel
ilişkiyi ya da eski işyerinden ayrılmaması için çok
çaba harcandığını, özellikle bu hikayeleri yayacak
kişilere anlatıyor ve böylece diğer insanların
gözünde puan kazanmayı amaçlıyor.
Cinsel içerikli dedikodularda erkeklerin
en fazla başvurduğu yollardan biri de rakiplerinin
cinsel performansı ya da cinsel tercihleri hakkında
asılsız bilgiler aktarmak oluyor. Kadınla erkek
arasındaki en temel fark ise şu; bazı erkekler işten
atılmaya dahi neden olabilecek ölümcül dedikodular yapmaktan kaçınmazken kadınlar genellikle
bu kadar acımasız davranamıyor.
pdrgunlugu.net
19
KİŞİSEL GELİŞİM
Sıkıntılara hazırsanız
Fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz
Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir
tepede bir çiftlik satın almıştı. Yerleştikten sonra
ilk işi bir yardımcı aramak oldu. Ama ne yakındaki
köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların
hep-si çiftliğin yerini görünce çalışmaktan
vazgeçiyor, burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz
iyi olur diyorlardı.
Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir
adam işi kabul etti. Adamın haline bakıp “çiftlik
işlerinden anlar mısın?” diye sormadan edemedi
çiftlik sahibi. “Sayılır” dedi adam, “fırtına çıktığında uyuyabilirim” Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boş verip çaresiz adamı işe aldı.
Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini
düzenli olarak yürüttüğünü de görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar: Gece yarısı, fırtınanın
o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu:
"Kalk, kalk! Fırtına çıktı. Her şeyi uçurmadan
yapabileceklerimizi yapalım."
Adam yatağından bile doğrulmadan
mırıldandı: "Boş verin efendim, gidin yatın. İşe
girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim
demiştim ya."
Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu kovmak olacaktı, ama şimdi
fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu. Dışarı çıktı,
saman balyalarına koştu: “Aaa!” Saman balyaları
birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca
bağlanmıştı. Ahıra koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin
tamamı kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde
odasına döndü, yatağına yattı. Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini
kapatırken mırıldandı: "Fırtına çıktığında
uyuyabilirim."
Sıkıntılara zihnen (bilgi, plan), mânen
(dua), maddeten (tedbir) hazırsanız, fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz. Hayatınız boyunca.
Murat DİNÇER
kisiselbasari.com
AİLE
20

Evlilikte yalan varsa, iki sebebi vardır.
Birincisi taraflardan biri bunu çocukluğundan biri
alışkanlık edinmiştir. Ya aile baskısı ile büyümüştür ya da ailede çok yalan söyleniyordur. Bu
durumda kişi yalan söylemeyi bir hata, büyük bir
günah olarak bile görmez. Yalana alışmış birisi
dürüstlüğe çok değer veren biri ile evlenirse ikisinin de işi zordur. Dürüst olan taraf sürekli incinir,
kendini güvende hissetmez. İki taraf da yalan söylemeyi alışkanlık haline getirmişlerse birbirlerini
idare etmeleri daha kolay olur. Tabii evlilikleri pek
sağlam olmaz. Dinimiz yalanı yasaklamış, dürüstlüğe değer vermiştir. Peygamberimiz: “Mümin
yalan söylemez.” buyuruyor. Yalan alışkanlığı
olanların bundan acilen kurtulmaları lazımdır.
Bazılarının hayatına da yalan evlendikten
sonra girer. Evlilikte psikolojik baskı varsa, yalan
kurtuluş reçetesi gibi görünebilir. Kocasının ona
yalan söylediğinden şikayetçi olan bir hanıma
“Kocanızın işlerine ve gittiği geldiği yerlere karışır mısınız?” diye sordum. “Tabii ki.
Görüşmesini istemediğim arkadaşları
var.” dedi. Böyle olunca ne oluyor? Kocası arkadaşı ile görüşse, evde tatsızlık olmasın diye bir şeyler uydurmak durumunda kalıyor. Bazı hanımlar
erkeğin kendi ailesi ile görüşmesini istemiyorlar.
Erkek onlarla gizli görüşüyor ve karısına da onun
kızmayacağını düşündüğü bir yalan atıveriyor. Bu
yalanın vebali hem kadına hem erkeğe yazılır.
Kadın buna sebep olduğu için. Erkek de Allah'tan
çok karısından korktuğu için.
Şu dünya da yalan kimseyi kurtarmış
değildir. Bir şekilde kişinin ayağına dolanır, kişi
yakalanır, ona duyulan güven yerle bir olur. Yalan
söyleyen hele ki erkekse iyice çabuk yakalanır.
Erkek beyni detaycı yaratılmadığı için yalan
söylerken ya da gizli iş yaparken detayları hesap
edemez, bu yüzden de yakalanır.
Erkek de karısı üzerinde onu yalana sevk
edecek baskı kurmamalıdır. Özellikle karısının ev
işi ve çocuk yetiştirmek gibi işlerine müdahale
etmemelidir. Mesela; erkek karısından çocuğu her
gün banyo yaptırmasını istiyor, bu kadının zoruna
gidiyor ve çocuğu yıkamasa da “yıkadım” diyor.
(Tabii bu arada çocuk da yalana alışıyor.) Ya da
çocuk arkadaşları ile oynarken kavga ediyor
kafasına bir oyuncak yiyor, alnı morarıyor, kadın
korkusundan kocasına “çocuk düştü” diyor.
Yalan söylememek her doğruyu söylemek
demek değildir. Gerekli olduğu kadar konuşmaktır. Doğruyu söyleyeyim diye söylenmesi gerekmeyen şeyleri de söylemeye gerek yok.
Evlilikte eşlerin birbirine hoşgörülü olması çok önemlidir. Hoşgörü olmayınca birbirleri
üzerinde baskı kurduklarında yalan ortaya
çıkacaktır. Yalan aile hayatına girdiğinde eşler birbirlerine hep kuşku ile bakacaktır. Kuşku olunca
muhabbetten söz etmek biraz zordur.
cocukaile.net
Evlilik hayatında
güven çok önemlidir.
Güven de ancak
dürüst olunarak
sağlanabilir
Evliliğe
niyet eden çiftler
birbirlerine yalan
söylememeli ve
birbirlerini yalan
söylemek zorunda
bırakmamalıdır
Yaşamı
ve Kendini
Sorgulamak
Yaşam, bir değerler bütünüdür. Yaşamı
sorgulamak ise, insanın kendi gerçeklerini araması,
bulması, bulduğunda bunları iyi analiz
etmesi demektir. Bunları iyi analiz etmesi gerekir ki,
önce kendisi hakkında bilgilenmeli, sonra aradığı
şeyler hakkında fikir sahibi olabilsin. Kendisini tanıyan
birey, çevresini, ait olduğu dünyayı, evreni daha
iyi anlayabilir, daha iyi tanımlayabilir
Nevzat ÖZER
Psikolojik Danışman-Yazar
pdrehberlik.com
Sokrates “Sorgulanmamış bir hayat,
yaşanmamış bir hayattır” diyordu. Nefis bir
cümle… Yaşamı ve kendini sorgulamanın dinsel,
mistik ve birçok anlamda zorunlulukları olan, bazı
soruları bünyesinde barından bir yanı vardır.
“Yaşam ve İnsan kavramı…”İkisi de mistik ve
bir o kadar da anlaşılması ve temellendirilmesi zor
iki kavram. Bu yüzden olsa gerek ki ünlü Alman
filozof F. Hegel “Beni hayatta bir kişi anladı o
da yanlış anladı der.”
İnsanları anlamak, anlamaya çalışmak,
insanlar tarafından anlaşılmak ya da kendini
anlatmak sanırım 21.yy da daha da zorlaşıyor.
Peki, zor olan aslında neydi? Kimdi, kimlerdi?
Bence zor olan kavramlar, haritalar, coğrafyalar,
iklimler değildi. Zor olan, çetrefilli olan, muallâk
olan, muğlâk olan insanın kendisiydi… Peki,
İnsan olmanın yükünü çekebiliyor muyuz ya da
insan olmanın getirdiği yükler nelerdir? Bir ayrıcalık mı hissediyoruz yoksa ayrı değerlendirilmeyi
mi? İnsan olmak için kaç özelliğe, kaç şeye ihtiyaç
vardır? Ya da insani olmamanın, olamamanın bir
sınırı, kuralı, ihlali var mıdır? İnsan olmak ağır bir
kaygı mıdır yoksa insan olmak ağır bir imtihan
mıdır? İnsan olmak bir farklılık mıdır? İnsan
olmak fark yaratmak mıdır? Yoksa farklılıklar
içinde farkı görmek midir? Bu soruların cevapları
sorgulama kapılarını açan ve bizi derin düşüncelere iten önemli sorular olduğunu düşünüyorum?
İnsan, kendi içinde doğadaki birçok canlının özelliğini barındırır. Güvercin, leopar, ayı,
bukalemun, kaplan… Bazen kedi gibi oluruz,
bazen de tilki. Tüm bu özelliklerimizi harekete
geçiren dürtülerimiz ve bu dürtülerimizi denetleyen de irademiz vardır. O iradeyi kullanma şeklimizde insanlığımızın sınırlarını çizer. Bu nasıl
insan? Ya da senin bu yaptığın insanlık mı?
Dediğimiz kişilerin dürtülerini hiç bir süzgeçten,
elekten geçirmeden olduğu gibi yansıttığını düşünüyorum. İradesini, aklını, duygularını kullanma
gereğini bile duymadan, sadece ben diyerek yaşayıp çevresine hayatı zehir edenlerdir bunlar? Ben
neyim? Sorusunu sormayı kendine hakaret sayanlar, komplekse düşenler, kaile almayanlar… Ve bu
soruyu soranların sınırlarını zorlayarak yaşadıklarını bile fark etmeyenler…Ben, ben neyim?
Sorusunu sorup, irademi ve aklımı kullanıp ve
gene sınırlarını kabul edip başkalarının kişiliklerine saygı duyarak yaşamanın en insanca yasam
olduğunu düşünüyorum.
TARİH
22
24. Osmanlı Padişahı ve 103. İslam
Halifesi I. Mahmud'un tahta çıkması üzerinden
284 sene geçti. (Ekim 1730)
Hava Harp Okulunun açılışı üzerinden
63 sene geçti. (Ekim 1951)
Türkiye Cumhuriyeti Merkez
Bankası'nın kuruluşu üzerinden 83
sene geçti. (Ekim 1931)
Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'ın
bir suikast sonucu öldürülmesi üzerinden
33 sene geçti. (1981 Ekim)
II. Selim döneminde, Osmanlı Devleti ile Haçlı
donanmaları arasında, Korint Kıstağı'nda, İnebahtı
yakınlarında yapılan İnebahtı deniz muharebesi
üzerinden 443 sene geçti. (Ekim 1571)
Türkiye'nin, Atina Basın Müşavirliği
Basın Ateşe Yardımcısı Çetin Görgü, evinden
işine giderken silahlı saldırı sonucu şehit
edilmesi üzerinden 23 sene geçti. (Ekim 1991)
23
TARİH
Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardaki
dört devlete karşı yaptığı Balkan Savaşlarının
üzerinden 102 sene geçti. (Ekim 1912)
Ankara'nın başkent olmasına ilişkin
önergenin Büyük Millet Meclisi'nce kabul edilmesi
üzerinden 91 sene geçti. (Ekim 1923)
Kurtuluş Savaşının zaferle sona ermesi
sonucu imzalanan Mudanya Mütarekesi'nin
üzerinden 92 sene geçti. (Ekim 1922)
Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasındaki
259 subay, 18 askeri memur, 4 sivil memur,
395 astsubay, 4414 erbaş ve er olmak üzere 5090
kişilik 1. Türk tugayının Kore'ye çıkartma
yapması üzerinden 64 sene geçti. (Ekim 1950)
Sultan II. Murat önderliğindeki Osmanlı ordusu
ile Macar Kumandanı János Hunyadi önderliğindeki
müttefik ordusu arasında yapılan ve Osmanlı
Devleti'nin zaferiyle sonuçlanan Kosova Zeferinin
üzerinden 566 sene geçti. (Ekim 1448)
Cumhuriyet'in ilanı üzerinden 91 sene
geçti. (Ekim 1923)
TARİH
24
Malazgirt Savaşı
Malazgirt Savaşı, 26 Ağustos 1071'de Malazgirt ovasında
meydana gelmiş, Selçuklu Sultanı Alparslan ve Doğu Roma İmparatoru
Romen Diyojen arasında gerçekleşmiş, Anadolu'nun Türk'lere yeni
yurt olmasını sağlamış olan meydan savaşıdır.
Malazgirt Savaşının Nedenleri
Doğu sınırında ortaya çıkan ve giderek
artan Türk-İslam tehlikesi Doğu Roma'yı telaşlandırmıştı. Zira Selçuklular seferlerinde istilaya
girişmiyor, yerleşim yerlerini tahrip etmiyor,
halka zulümde bulunmuyor, hedef olarak Doğu
Roma askeri mevkilerini hedef alıyordu. Selçukluların bu politikası Doğu Roma bünyesinde
bulunan ve Doğu Romalı olmayan toplumların
üzerinde olumlu bir etki bırakıyordu. Bu da Doğu
Romalı idareciler için daha büyük bir
tehlikeydi. Zira aidiyet hissi
bulunmayan bu toplumların
Selçuklu idaresini
tercih etmeleri
daha da tedirgin
edici bir
sorun
olacaktı.
Malazgirt Savaşının Gelişimi
Romen Diyojen, güçlü ordusunun verdiği
öz güvenle direniş ve tehditle karşılaşmadan
ilerliyordu. Diyojen, bu seferi Türk tehdidinden
kurtulmak için başlatmıştı ancak ordusunun
verdiği öz güvenle hedefini büyüterek Doğudaki
tüm İslam ülkelerini hedef olarak belirledi. Amacı
artık sadece Türkler değil doğuda bulunan tüm
İslam ülkeleriydi. Öyle ki, savaşı kazanacağından
emin olan Diyojen Horasan, Rey, Acem, Arap ve
Suriye şehirlerinin idarelerini komutanlarına
paylaştırmış hatta bunu kendilerine taahhüt bile
etmişti.
Roma Ordusu Sivas'ta savaş hazırlıklarını
tamamlamak üzereydi. Savaşın hangi stratejiye
göre gerçekleşeceği tartışılıyordu. Diyojen'in
önüne iki alternatifli bir plan koyuldu. Birinci
planı Roma ordusunun en tecrübeli komutanı olan
General Nikefor Bryennes ile Türk asıllı savaş
stratejisti General Magistors
Tarkhal getirdi. Bu iki generalin
teklifi Türklere karşı tedbirli ve
ihtiyatlı hareket ederek Erzurum'a
ilerleyip burada konuşlandıktan
sonra Türkleri kışkırtarak üzerlerine
çekmek ve savaşın Roma Toprakları
içerisinde yapmak şeklindeydi. Bu plana göre
Roma Ordusu sefere çıkarak bir bakıma Savunma
Savaşı yapacaktı. Bu alternatife korkaklık olarak
bakan bazı generaller ise hızlıca hareket edilip
İran'a doğru yönelinmesi, savaşın Selçuklu topraklarında yapılarak hızlı sonuç alınmasını teklif
ettiler. Diyojen, ordusunun gücünü kullanmak ve
hızlı sonuç almak için ikinci alternatifi tercih ederek istila ağırlıklı bir strateji izlemeye karar verdi.
Sultan Alparslan, Roma Ordularının
harekete geçtiğini öğrenince Mısır seferi yolundan
geri dönerek Ordularıyla Suriye'ye doğru yola
çıktı. Muş'a doğru ilerleyerek Malazgirt ovasının
doğusunda ordugâh kurup savaş hazırlıklarına
başladı. Roma Ordusu, Alparslan'ın plânladığı gibi
Selçuklu ordusuyla Rey şehrinde karşılaşacağını
düşünerek sefer istikametini kesinleştirmişti.
Sultan Alparslan, töre gereği bir heyet hazırlayarak
komutanlarından Sav Tigin'le birlikte Romen
Diyojen'e elçi olarak gönderdi.
25
TARİH
“Malazgirt Savaşı” Selçuklulara Anadolu'nun tapusunu vermişti.
İlerleyen 20 yıl içerisinde hızla Anadolu içlerine göç hareketleri başlatılarak
Türkleştirilen Anadolu, İç Asya'daki diğer Türk devletlerinin de
göçleriyle bir Türk yurduna dönüştü
Alparslan elçilerini Roma Ordusunun
işine gelmeyecek bir barış teklifinde bulundu. Zira
bu teklif esasında başlı başına bir barış amaçlamıyor, bir bakıma zaman kazanmak, iletişim kurmak
ve düşmanın tavrını ölçmek amacı taşıyordu.
Tahmin edildiği gibi Romen Diyojen, Selçuklu
elçilerini hafife alıp onlara “Sulh müzakerelerini
Rey'de yapacağım. Ordumu İsfahan'da kışlatıp
Hemedan'da sulayacağım” demiştir. Selçuklu elçileri de “Atlarınızı Hemedan'da kışlayacaklarından
ben de eminim, fakat sizin nerede kışlayacağınızı
bilemiyorum” demiş, taraflar karşılıklı tehditlerle
birbirilerini ölçmüş oldular. Artık Malazgirt Savaşının gerçekleşeceği kesinleşmiş, hatta savaş stratejileri bile netleşmiştir. Sultan Alparslan artık
tüm hazırlıklarını tamamlamış, İslam'ın sancaktarlığınıda üstlendiği bu savaşta Halifeden dua
talep etmiş, Halife de İslam ülkelerine Cuma hutbesinde okunacak duayı camilere göndermiştir.
Malazgirt Savaşının Tezahürü
Her iki tarafta da tüm hazırlıklar tamamdı.
Alparslan, din alimlerinin de tavsiyesiyle muharebeyi Cuma günü 26 Ağustosta yapmaya karar
verdi. 26 Ağustos Cuma günü Ordusuyla birlikte
Namaz kıldı ve dua etti ;
“Ya Rabbi! Sana tevekkül ediyor, azametin
karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda
cihad ediyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir. Bana
yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret.”
Ve sonrasında askerlerine dönerek tarihe
geçen o muhteşem konuşmasını gerçekleştirdi;
“Burada Allah-ü tealadan başka bir sultan yoktur.
Emir ve kader O'nun elindedir. Bu sebeple benimle
birlikte cihad etmekte veya benden ayrılmakta
serbestsiniz."
Gün boyu süren muharebe sonucunda Diyojen, Alparslan karşısında çok ağır bir darbe alarak yenilgiyi kabul etti ve askerleriyle birlikte yaralı
vaziyette esir alındı.
Malazgirt Savaşının Sonuçları
Malazgirt Savaşından ağır bir yenilgiyle
çıkan mağrur imparator, Sultan Alparslan'ın huzuruna geldiğinde utancından başını kaldıramıyordu. Alparslan, onun bu haline nezaketle karşılık
verip oturttu ve teselli etti. Diyojen, savaş öncesi
muazzam ordusuyla Türkleri yeneceğinden emin
olduğunu, aksi bir ihtimali hiç düşünmediğini
açıkça dile getirdi. Sultan Alparslan kendisine
“Eğer zafer sizin olsaydı bana ne yapardın?” sorusunu sordu. Diyojen, açık konuşamayıp öldürtürüm diyemeyip sadece “Kamçılatırdım” cevabını
verdi. Alparslan “Benim size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” sorusuna bir ümitle “Ya öldürtürsünüz, yahut İslam ülkelerinden birine esir gönderirsiniz. Mümkün görmüyorum ama belki affedersiniz” şeklinde cevap verdi. Sultan Alparslan,
yenilgiye uğramış bir imparatoru daha fazla
aşağılamamak için kendisini Affetti ve ağır
şartlarla bir antlaşma imzalattı.
Romen Diyojen affedilmişti ancak
ülkesine döndüğünde Türklerden görmediği
hakaretlere uğrayıp öldürüldü. Yerine geçen yeni
Doğu Roma İmparatoru 7. Mihail Selçuklular ile
yapılan anlaşmayı kabul etmese de “Malazgirt
Savaşı” Selçuklulara Anadolu'nun tapusunu vermişti. İlerleyen 20 yıl içerisinde hızla Anadolu
içlerine göç hareketleri başlatılarak Türkleştirilen
Anadolu, İç Asya'daki diğer Türk devletlerinin de
göçleriyle bir Türk yurduna dönüştü
www.turktarihim.com
TARİH
26
Tarihten Bir Hatıra
SÖZ
NAMUSTUR, ŞEREFTİR
Güvenilir insan söz verdiğinde sözünde durur. Tutamayacağı
sözü vermez. Sözün namus olduğunu bilir. Vaatlerini hayatı pahasına da
olsa yerine getirir. Çünkü güven insan hayatının temelidir.
Güvenin olduğu yerde huzur ve mutluluk vardır
Balkan Savaşları'nın başladığı zor ve sıkıntılı günlerde Mehmet Akif Ersoy, memurluktan
istifa etmiş. Kiralık bir evde oturuyormuş. Dostlarından biri kendisini ziyarete gelmiş. Beş çocuğundan başka evde dört çocuk daha görünce arkadaşı,
"Bunlar kim?" diye sormuş.Çocuklarım!" diye
cevap vermiş ve açıklamış: "Baytarlık Mektebindeyken bir arkadaşımla anlaşmış, ‘Kim önce
ölürse ölenin çocuklarına sağ kalan baksın!’diye birbirimize söz vermiştik. Bu yavrucak-
lar vefat eden dostumun bana emanetidir." Mehmet Akif, kendisi bizzat yardıma muhtaç olduğu
hâlde sözünde durmuş ve yıllarca o çocukların
bakımını üstlenmiş.
Söz namustur, şereftir
Mehmet Akif Bey, sözünde durmayanlara
insan gözüyle bakmazmış. Akif Bey dermiş ki: "Bir
söz, ya ölüm ya da ona yakın bir felâketle
yerine getirilmezse mâzur görülebilir"
27
HAYAT
İnsan Dediğin,
İyimserlik'tir!
Sadece bizi ilgilendiren güzel haberlerle
değil; tüm insanlığı ilgilendiren güzel
haberlerle de mutlu olayı öğrenmeliyiz.
Postmodern bir hikayeye göre; Arjantin'li
ünlü golfçu Robert de Vincenzo, yine bir turnuvayı
kazanmış, ödülünü alıp kameralara poz vermiş,
sonra da kulüp binasına gidip oradan ayrılmak
üzere hazırlanmıştı. Bir süre sonra binadan çıkıp
otoparktaki arabasına yürürken yanına bir kadın
yaklaşmış. Kadın, Robert de Vincenzo'nun başarısını kutladıktan sonra; O'na, çocuğunun çok hasta
ve ölmek üzere olduğunu anlatmış. Zavallı kadının
hastane masraflarını ödemesi ise olanaksızmış.
Kadının anlattığı öykü, ünlü golfçuyu oldukça etkilemiş Robert de Vincenzo hemen cebinden bir
kalem çıkartarak turnuvadan kazanmış olduğu
paranın bir miktarını çek defterine yazmış ve
kadına uzatmış. Çeki kadının eline sıkıştırırken de
ona, "Umarım bebeğinin iyi günleri için harcarsın"
demiş.
Robert de Vincenzo ertesi hafta kulüpte
öğle yemeği yerken, Profesyonel Golf Derneği'nin
bir görevlisi yanına gelmiş ve ünlü golfçuya "Otoparktaki görevli çocuklar geçen hafta turnuvayı
kazandıktan sonra yanına bir kadının geldiğini ve
onunla konuştuğunu söylediler bana" demiş.
Robert de Vincenzo da başını sallayarak "Evet"
demiş. Görevli, "Ancak sana haberim var. O kadın
bir sahtekardır. Üstelik hasta bir çocuğu da yok.
Seni fena halde kandırmışlar arkadaşım" demiş.
Bunun üzerine Robert de Vincenzo da:
"Yani ortada ölümü bekleyen bir bebek yok mu?"
demiş. "Hayır, yok" demiş görevli. Ünlü golfçu tekrar sevinerek, pırıl pırıl bakışlarla görevliye sarılarak cevap vermiş: "İşte bu, bu hafta duyduğum en
iyi haber..."
Hikayeden Çıkarılması Gereken
Dersler
*Hayata olumlu yönden bakabilmeyi bir
yaşamsal sanat haline getirmeliyiz.
*Karşılıksız iyilik yapabilmeyi, özde iyi ve
doğru seçimler yapabilmeyi bir erdem olarak
benimsemeliyiz.
*İyi niyetli olmayı başarabildiğimiz oranda, yaşamın her karesinde ki mutlulukları
yakalayabiliriz.
*Mutluluk tek başımıza yaşayabileceğimiz
insani bir tecrübe değildir. Gerçek mutluluk, başkalarının da mutlu olması için gayret sarf edilerek
elde edilebilir.
*Mutluluk ve sevgi, insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesidir. Mutluluk paylaştıkça çoğalır. Acılar ise paylaştıkça azalır.
*Karşılığı olan her şey metalaşır ve gün
gelir değerini kaybeder. Bu nedenler iyiliklerinizi
karşılık beklemeden yapın.
*Sadece bizi ilgilendiren güzel haberlerle
değil; tüm insanlığı ilgilendiren güzel haberlerle de
mutlu olayı öğrenmeliyiz.
*Unutmayın! Aynı pencereden dışarı
bakan iki kişiden biri sokaktaki çamuru, diğeri ise
gökteki yıldızları görebilir.
Mehmet Hakan Alşan'ın
Sufi Terapi eserinden alınmıştır.
BİLİM VE TEKNOLOJİ
28
Dünya Ne Kadar Büyük;
Ya Biz?
Yakup MEHMETÇİK
Dünya'nın büyüklüğü
tam olması gerektiği kadardır.
Dünya daha küçük olsaydı
yerçekimi çok zayıflayacağı için
atmosferi Dünya'nın etrafında
tutamayacaktı, daha büyük olsaydı
yerçekimi çok artacağı için
bazı zehirli gazları tutarak atmosferi
öldürücü hale getirecekti
Dünyanın güneşe olan uzaklığının,
hızının ve yeryüzü şekillerindeki her türlü
hassas düzenin canlıların hayatı üzerinde
büyük etkisi vardır. Dünyanın büyüklüğü ile
yaşanılabilecek bir yer olması arasında da çok
sıkı bir bağ vardır.
biri kadardır. Jüpiter ise Dünyadan 318 kat
daha büyük olup Güneş sistemindeki en büyük gezegendir. Hatta kütlesi, diğer gezegenlerin toplam kütlelerinden en az iki kat daha
büyüktür. Atmosferinde tabakalar arası çok
keskin sınırlar bulunmamaktadır.
Dünya, canlıların yaşaması için olması gereken büyüklüktedir. Bütün canlılarda Karbon (C) atomu ve su bulunmaktadır.
Canlıların hayatlarını devam ettirebilmeleri
için çevre şartları, atmosfer, basınç, sıcaklık,
nem vb. şeylere ihtiyaç duyarlar. Örneğin +50
derece ile -50 derece arasında hayatlarını
devam ettirebilirler. Hayat için gerekli olan
bu şartlar dünyada mevcuttur.
Dünya daha küçük olsaydı?
Dünya bu halinden daha küçük olsaydı yer çekimi çok zayıflardı. Bu da Jüpiter gibi
dünyanın etrafındaki atmosferin tutunamamasına sebep olurdu. Ve atmosfer katmanlara ayrılıp dağılırdı.
Dünya olduğundan daha büyük olsaydı veya daha küçük olsaydı ne olurdu?
Merkür; Dünyadan çok daha küçüktür,
dünyanın %8'i kadardır. Merkür'ün atmosfer
yoğunluğu ise dünya atmosferinin milyonda
Dünya daha büyük olsaydı?
Dünya biraz daha büyük olsaydı, bu
kez yer çekiminin etki alanına giren zehirli
gazlar Merkür'ün zehirli gazları gibi insan hayatını öldürücü hale getirebilirlerdi. Dünyanın büyüklüğü tam olması gerektiği kadar ve
biz bu olgunluk içerisinde hayatlarımızı
devam ettirmekteyiz.
29
BİLİM VE TEKNOLOJİ
Dünya, atmosferinden yeryüzü şekillerine, Güneş'e
olan mesafesine kadar, her türlü dengesiyle, tamamen yaşam için
özel olarak yaratılmıştır. Ayrıca bitkilere bu denge içindeki
oksijen ve karbondioksit oranını sabit tutmalarını
sağlayan özellikler verilmiştir
GEZİ
30
Keşfedilmeyi Bekleyen
Altın Kent;
Kastamonu
Tarihi Taşköprüsüyle, kenti ikiye bölen deresiyle, kuşbakışı kenti
izleyen saat kulesiyle, Mehmet Akif'in milli mücadeleyi haykırdığı Nasrullah
camisiyle tam bir nostalji kenti olan Kastamonu, medreseleri,
kervansarayları, bedestenleriyle, manevi merkezleriyle ve dünya kültür
mirasının muhteşem eserleriyle gerçek bir açık hava müzesidir
Ayhan Çiftçi
31
GEZİ
Panoramik dağları, yemyeşil ovaları, zümrüt sahilleri ve zengin
kültürel varlıkları ile Kastamonu, Türkiye'nin cennet köşelerinden biridir
Karadeniz'in batısında yeşiller içinde bir
kent var. Ruhaniyetini Şeyh Şaban-ı Veli hazretlerinden alan küçük ama şirin bir kent. Öyle klasik
Anadolu kasabası denir ya ondan; ama bozulmamışından. Bozulmamışlığı bir anlamda dokunulmadığını ifade ediyor. Bu güzel de öte yandan;
acaba unutuldu mu diye düşündürüyor. İşte tam
bu iki duygunun ortasında bir yerlerden bakıyorum Kastamonu'ya.
Cumhuriyetin ilk döneminde karşılaştırmalarda Bursa ile denk olan bir şehir. Birçok yönü
ortak. Tarihi olmaları, yapıları, geleneklerine bağlılıkları, uhreviyetleri, tarım ve sanayileri. Şimdi
birçok yönden bu kentler mukayese dahi edilemiyor. Hadi sanayiyi ulaşım şartlarına bağladık.
Turizmini nereye bağlayacağız gibi sorular sordukça kızarıyorum. Ancak sonra kızarmanın da
çözüm olmadığını görüyorum.
Sonuç olarak bakıyorum İstanbul'da
“Feshane Kastamonu Günleri”, Ankara Başkentte “Kastamonulular” gibi yurdun birçok köşesinde bir gayret var. Bunları gördükçe ümit var diyorum. Sonra düşünüyorum ve bizim bir an önce
kentimizi tanımamız ve tanıtmamız gerekiyor.
Bizi farklı kılan öğeler var. Örneğin tarihi bir
kenttir Kastamonu. Kâtip Çelebi Cihannüma adlı
eserinde Kastamonu'yu “Türkmen kaidesi” olarak
anıyor. Ne kadar doğru bir tespit diye düşünüyorum. Çünkü hala dimdik ayakta duran tarihi
kalesi, çok sayıda cami, medrese, hamam, zaviye
gibi tarihi eserleriyle ancak böyle adlandırılabilir.
Bu eserlerin korunması ve yaşatılması hem zor
hem de büyük bir ayrıcalık. Bu ecdat yadigârların
yaşatılması buranın bir müze kent olmasını sağlamıştır. Tam bin 638 tescilli yapısıyla dünya kültür
mirasının en muhteşem eserleriyle gerçek bir açık
hava müzesidir. Tarihi Taşköprüsüyle, kenti ikiye
bölen deresiyle, kuşbakışı kenti izleyen saat kulesiyle, Mehmet Akif'in milli mücadeleyi haykırdığı
Nasrullah camisiyle tam bir nostalji kentidir. Camileri, medreseleri, kervansarayları, bedestenleri
ve manevi merkezleri ile dipdiri bir kültür şehridir
Kastamonu, geleneksel Türk evi ve yakın
dönem Osmanlı mimarisi örneklerinin yoğun
olarak bulunduğu ender illerimizden biridir.
Kentsel sit kapsamına alınmış olan Kastamonu,
Taşköprü, İnebolu, Küre ve Abana'nın eski mahalleleri ve yapıları adeta birer mimarlık harikasıdır.
Gerçekten Kastamonu bunların yanında
harikulade bir de tabiata da sahip. Türkiye'nin
cennet köşelerinden biridir dense inanın abartılmış olmaz. Panoramik dağlarıyla, yemyeşil ovalarıyla, zümrüt sahilleriyle, zengin kültürel varlıklarıyla adeta bir huzur şehridir. Valla, Çatak,
Horma, Şehriban kanyonlarıyla, Ilıca Şelalesi ve
dünyanın 4. büyüklükteki mağarası olan Ilgarini
Mağarası'yla tam bir turizm potansiyeli barındırmaktadır. Bu önemlidir ve değerlendirilmelidir.
GEZİ
32
İstiklal Savaşı'nda toprakları işgal edilmemesine rağmen nüfus
bazında en çok şehit veren il Kastamonu’dur
Ülkemizin önemli kayak merkezlerinden
biri olan Ilgaz Dağı Milli Parkı, Ilgaz Kayak
Merkezi, Küre Dağları Milli Parkı dağcılık sporları
için mükemmel bir merkez. Zengin orman örtüsü,
çeşitli yaban hayvanları ve nefis piknik yerleri ile
eşsiz güzelliklere sahip. Kastamonu kirlenmemiş
ve betonlaşmamış 35 kilometre kıyı bandında çok
sayıda doğal kumsal ve bakir koya sahip.
Karadeniz'in en uzun sahil şeridine sahip
Kastamonu, deniz turizminde de büyük potansiyel taşımaktadır. Maviyle yeşilin buluştuğu plajlarıyla deniz turizmine göz kırpmaktadır.
Ayrıca dünyanın en iyi el dokumacılığı, en
rafine el sanatları Kastamonu'dadır. Ağaç oyma
eşyaları, şimşir kaşıkları, örme sepetleri, el
dokuması çarşafları, kendine has mutfağı ile ayrı
bir yere sahip olan Kastamonu, hiç şüphesiz
görülmeye değer şehirlerimizden biridir.
Kastamonu tarihsellik, doğallık, geleneksel yaşam, temiz havasıyla, güven veren insanları
ve kendine has yemek kültürüyle kendine has
nadir kentlerimizdendir. Bu yönüyle mevcut
durumundan daha iyi bir konumu hak etmektedir. Bu yönde çalışmalar belli ölçüde devam
etmektedir. Ancak yeterli olmadığını da ifade
etmek isterim.
Bunları Biliyormusunuz?
*İstiklal Savaşı'nda toprakları işgal edilmemesine rağmen nüfus bazında en çok şehit
veren ilin Kastamonu olduğunu.
*Çanakkale Destanı'nda Türk Milletinin
verdiği 253.000 şehitten 93.000'nin Kastamonulu olduğunu.
*Türk milletinin dimağına yer etmiş olan
ve birer milli kahraman olarak anılan, Kara
Fatma'ların, Halime Kaptanların, Kastamonulu
olduğunu, Ankara Ulus Meydanı'ndaki Atatürk
Anıtı'nın çevresinde yer alan ve mermi taşıyan
kadın heykelin, Kastamonulu Şerife Bacı' ya ait
olduğunu,
*Fatih Sultan Mehmet Han'ın oğlu Şehzade Cem Sultan'ın Kastamonu'da iki yıl valilik
yaptığını,
*Kastamonu Sancakbeyliğinin sınırlarını
Üsküdar hudutlarına dek uzandığını,
*Anadolu'da kurulan ilk lisenin, Kastamonu
valisi Abdurrahman Paşa tarafından kurulan
Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi olduğunu,
*Türkiye'de kurulan ilk sanat okulunun
Kastamonu'da olduğunu,
*Osmanlı Devleti ile Rusya arasında cereyan etmiş olan 1711 Prut Savaşı' na Serdar-ı Ekrem
olarak katılan Baltacı Mehmet paşanın Kastamonulu olduğunu ve bu büyük zatın adını Osmanlı
düşmanı bir kısım tarihçilerce kasten bazı gönül
işlerine karıştırılarak karalamaya çalışıldığı,
*Kastamonu'nun ilk kurucularının da
Türkler olduğunu, bu özelliği ile apayrı bir özellik
arzettiğini,
*Piri Türkistan Hoca Ahmet Yesev'nin
talebelerinden olan, Yusuf Horosani diğer ismiyle
Deveci Sultan'ın Kastamonu'da yattığını,
*İstanbul fethinde kullanılan kızak kalaslarının Kastamonu ormanlarından getirildiğini,
*İstanbul' un fethi sırasında dökülen şahi
adındaki topların dökümünde kullanılan demir ve
bakır madenlerinin Kastamonu Küre ilçesinden
getirildiğini,
33
GEZİ
Kastamonu evleri 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın ilk yarısında yapılmış,
Türk toplum yaşantısını günümüze aktaran önemli mimari örneklerdir
*Türk dünyasını ve Türkiye'deki en büyük
cihangirlerden biri olan Fatih Sultan Mehmet
Han'ın Annesinin Kastamonu'nun DEVREKANİ
ilçesinden olduğunu,
*Karadeniz'de en uzun sahil şeridine ve en
çok ilçeye sahip ilin Kastamonu olduğunu,
*Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı-Türküsü'
nün Kastamonu Türküsü olduğunu,
Dünyanın en kaliteli sarımsağının Kastamonu Taşköprü'de yetiştirildiğini,
*Dünyaca ünlü efes harabelerinin bir eşi
olan pompeipolis antik kentinin KASTAMONU
Taşköprü 'de olduğunu.
Kastamonu Denilince Akla Gelenler;
Kastamonu Evleri;
Kastamonu’da kale ve vadi yamaçlarına
serpilmiş vaziyette eski günlerden intikal eden
tarihi konaklara bazen ince daracık kaldırımlı
sokaklardan geçerek, bazen de merdivenlerden çıkarak ulaşılabiliyor. Birer sivil mimari örneği olarak varlığını günümüzde de devam ettiren ahşap
evlerin genellikle ön ve arka taraflarında tabiatla
bütünleşmiş büyükçe bahçelerinin bulunması
insanın dikkatini çekiyor.
Evler gerek güvenlik, gerekse coğrafi yapının etkisiyle iç içe yan yana yapılmış. Bu nadide
eserler Kastamonu insanının sosyal ve kültürel
tarihinin en önemli tanıkları arasında yer alır.
Kastamonu evleri 19. yüzyılın sonlarında ve 20.
yüzyılın ilk yarısında yapılmış, Türk toplum
yaşantısını günümüze aktaran önemli mimari
örneklerdir.
Kalabalık aile yapısının, ekonomik gücün
ve yörenin iklim özelliklerinin etkilerini taşıyan
bu evler cazibeli görüntüleri ile de dikkat çekmektedir. Evlerin birbirinin manzarasını ve güneşini
kapatmamasının mimari planlamada dikkate
alındığı hemen ilk bakışta fark edilir.
Evlerde daha çok tuğla, kerpiç, ahşap gibi
malzemeler kullanılırken; han, çarşı, hamam,
cami ve medrese gibi yapılarda ise kalıcı malzeme,
yani taş kullanıldığı görülmektedir. Sokak ve
mahalle araları da genellikle taşlarla kaplı idi.
Mevcut taş kaplama tarzı rutubeti en aza indiren,
sel sularına karşı dayanıklı ve ağaç köklerinin
yeterli su almasına uygun yapıdadır. Evlerin
zemin katları taş kaplı ise buralara taşlık da
denirdi. Evlerin ön kapıları dışında geniş arka
bahçelere açılan arka kapıları da vardır. Buralarda
depo, kiler samanlık hatta ahırlar da bulunurdu.
Konutların dış kısımları çıkmalar ve pencere düzenlemeleri ile dışarı doğru genişletilmiş,
hareketli bir yapıya büründürülmüştür. Pencereler sedirde oturanların sokağı baştanbaşa görmesine imkan sağlar. Özellikle kar ve yağmurun yağışı, sokaktan gelip geçenler, avlu kapısını çalanlar,
sokakta oynayan çocuklar, eve dönen aile fertleri
pencerelerden rahatlıkla görülebilir.
GEZİ
34
Hoşafıyla meşhur olan üryani eriği özellikle mide ve bağırsak
sorunlarının giderilmesinde, kabızlık şişkinlik, hazımsızlık gibi şikayetler
de ve ayrıca romatizma mafsal sorunları ile bağırsak solucanlarının tedavisinde
hiçbir yan etkisi olmayan doğal bir şifa kaynağı olarak birebir etkilidir
Sofalarda, eyvanlarda ve odalarda zaman
zaman kalemişi süslemelere rastlanır. Iç bahçeye
ve sokağa hakim olarak düzenlenmiş evlerin
pencereleri genellikle ahşap kafeslidir. 20.
yüzyılın başlarından itibaren demir parmaklıklar
da yapılmaya başlanmıştır.
Tarihi kayıtlardan evlerin birbirine bitişik
ve ahşap oluşu dolayısıyla şehirde çıkan yangınların kolayca yayıldığı anlaşılmaktadır. Evler için
büyük tehlike oluşturan bu yangınlara karşı
değişik tedbirler alınmıştır. Mesela uykudakileri
yangın sırasında uyarmak için kaleden top atılırdı.
Bazı evlerin saçak
köşelerine ya da kapı üstlerine
uğur getirmesi için geyik
boynuzu asılması
geleneği vardır. Öte
yandan evlerin saçağa
yakın köşelerinde sokaktan
görülecek yüzeylerinde
ya da sofa çıkma
alınlıklarında bazı dualar
ve bazen evin yapılış
tarihi yazılıdır.
Üryani Eriği;
Sadece Kastamonu bölgesinde yetişen bir
erik türüdür. Ağustos ayı başlarında olgunlaşan
erikler kabukları soyulduktan sonra güneşte
kurutulmaya bırakılır. Kuru Üryani eriği hoşafıyla
meşhurdur. Erikler pişirilmeden önce yarım saat
kadar ılık bir su içerisinde bekletilirler. Bu şekilde
yumuşadıktan sonra ayrı bir kaptaki suya şeker ile
birlikte atılarak yarım saat kadar kaynatılır.
Soğuduktan sonra içime hazır olan hoşaf, özellikle
mide ve bağırsak sorunlarının giderilmesinde,
kabızlık şişkinlik, hazımsızlık gibi şikayetler de ve
ayrıca romatizma mafsal sorunları ile bağırsak so-
lucanlarının tedavisinde hiçbir yan etkisi olmayan
doğal bir şifa kaynağı olarak birebir etkilidir.
Taşköprü Sarımsağı;
Kastamonu Taşköprü ilçesinin önemli
gelir kaynağıdır, sarımsak. Ünü bütün dünyaya
yayılmıştır. Tatilde Kastamonu'ya gittiğimizi
duyan arkadaşlarımız bizden bir tek şey beklerler,
o da halis muhlis Taşköprü sarımsağı.
Tosya Pirinci;
Dünya çapında meşhur olan Tosya Pirinci
Devrez çayının eseridir. Tosya Pirinci sadece bu
yörede yetişmekte olan pirinç türleri sebebiyle
meşhur olmuştur. Devrez ovasında yer alan toprağın yapısı bu özel pirinç çeşitlerinin bu yöreye
has bir özelliğe sahip olmasına sebep olmuştur.
Tosya da yetişen pirinç türleri dünyanın hiçbir yerinde yetiştirilememektedir. Tosya ovası boyunca
uzanan alüvyal alanlar çeltik için temel ekim
alanıdır.
istanbultarih.com
35
HİKAYE
KURNAZ
YABANCI
Uzun yıllar önce, bilmediği ülkeleri gezmeye çıkan bir adam, doğunun esrarengiz limanlarından birinde gemisinden indi. Geceyi geçirmek üzere sokaklarda dolaşıp bir han ararken,
belinde duran bir kese altını düşürüp kaybetti.
Kesesini düşürdüğü yer, kalabalık bir pazar meydanıydı. Adam, kesesini düşürdüğünü fark ettiği
gibi yüksekçe bir yere çıkarak yanındaki rehberin
tercüme etmesi ile halka seslendi:
-“Para kesemi kaybettim! Kim bulur,
getirirse ona 10 altın vereceğim!”
Bir kenarda beklemeye koyulan adam,
henüz bir saat geçmemişti ki, fakir bir gencin
elinde bir kese ile kendisine gelmekte olduğunu
gördü.
-“Acaba elindeki kese benim kese mi?”
Fakir genç, keseyi uzatarak, "Efendim,
düşürdüğünüz kese bu olsa gerek..."
-Adam kesesini görünce sevinçten ne
yapacağını şaşırdı. Pazar yerindeki halk ise keseyi
eksiksiz bir şekilde sahibine getiren gence hayret
ve takdir hisleriyle bakakalmışlardı. Yabancı,
kesedeki altınları sayıp 100 altının tastamam
durduğunu görünce kesesini itina ile kuşağına
yerleştirdi. "Sana çok teşekkürler genç adam!"
-“Eee... Şey... Efendim, bana ait olmayan
tek kuruşu bile almam ben! Ancak keseyi bulana
10 altın vaat etmiştiniz...”
-Verdiği sözünü unutan yabancının
birden yüzü asıldı. "Hay Allah! Doğru ya, verdiğim sözü nasıl da unuttum!" Ancak bu fakir gence
10 altın vermeye de hiç niyeti yoktu. Derhâl
kesesini çıkardı ve altınları saymaya başladı: 1, 2, 3
100. Saymayı bitirdikten sonra gence dönerek,
"Ama burada 100 altın var! Oysa benim kesemde
110 altın vardı. Demek ki sen keseyi açıp içinden
zaten 10 altını almışsın! Benden daha bir tek altın
bile alamazsın!”
Yaptığı iyiliğin karşılığını altınla beklerken
iftira ile alan genç öfkelendi: "Yalan söylüyorsun!
Ben senin tek bir altınına bile elimi sürmedim! Sözünü tut, vaat ettiğin altınları ver!"
Sonunda etraftan üç beş şahit alarak
mahkemeye giderler. Mahkemenin kadısı her
ikisini dinledikten sonra, gencin dürüst ve haklı
olduğuna kanaat getirdi. Zaten şahitler de bu
yönde kanaat bildirmişlerdi. Yabancı ise hiç güven
vermiyordu. Belli ki bir kurnazlık peşindeydi.
Sonunda kadı ikisine de dönerek, "Her ikiniz de
yemin edeceksiniz," dedi.
Genç, keseden tek bir altın almadığına,
yabancı ise kesenin içinde 110 altın bulunduğuna
dair yemin ettiler.
Kadı ise gence gülümseyerek hükmünü
verdi: "Sen, ey yabancı! Madem kesende 110 altın
olduğuna yemin ettin, öyleyse bu kese senin değil.
Çıkar keseyi ve gence geri ver. Sen ise ey delikanlı, bulduğun keseyi bu adamdan geri al. içinde
110 altın bulunan bir kese kaybeden bir kişi
karşına çıkıncaya kadar sen de kalsın."
Kadının bu isabetli kararı, kurnazlık
yapmaya çalışan adamın yüzünü mosmor etmişti.
Böylece bu kurnaz adam, iyiliğe karşı kötülük
etmenin, verdiği sözü tutmamanın ve cimriliğin
cezasını fazlasıyla çekerek beş parasız bir şekilde
evinin yolunu tuttu.
ÖRNEK HAYATLAR
36
Gelişiniz güle güle,
Gidişiniz güle güle,
Her işiniz gülegüle.
ŞEYH ŞA'BAN-I VELİ
Şeyh Şa'ban-ı Veli Kastamonu'nun
Taşköprü İlçesi'nin Gökçeağaç Bucağı'na bağlı
Çakırçayı Köyü'nün Cimdar Mahallesi'nde
dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi konusunda kesin
bilgiye sahip değiliz. Müze kayıtlarında 903/1497
yılı yazılı ise de bir not konularak bu tarihin kesin
olmadığı belirtilmiştir. Şeyh Şa'ban-ı Veli anne ve
babasını küçük yaşta iken kaybetmiştir. Ortada
kaldığı böyle bir dönemde kendisini hayırsever bir
hanım evlad edinmiş ve öz evladı gibi sevmiştir.
Şeyh Şa'ban-ı Veli ilk öğrenimine,
zamanın gelenekleri de dikkate alınarak, doğduğu
mahallenin mektebinde Kur'an-ı Kerim talimiyle
başlamış; akli ve nakli bilimlere sahip olmak için
zaman zaman Taşköprü İlçesine ve devrinde alimlerin toplandıkları yer olan Kastamonu'ya gitmiştir. Bir rivayete göre 918/1512 yılında vefat eden ve
Kastamonu'nun İsfendiyar Mahallesi'nde kain
Abdürrezzak Camii Türbesi'nde medfun bulunan
Osman oğlu Hoca Veli'den tefsir ve hadis dersleri
okuduğu hatta kastamonu'daki tahsili sırasında
kendisinden icazet aldığı bilinir. Şa'ban-ı Veli'nin
hayat kronolojisine bakılırsa makul gibi gelmektedir. Daha sonra buralarda da tatmin olmayarak
karayolu ile İstanbul'a gider. İstanbul'da her ilim
dalının erbabını bulur ve onlardan dersler okur.
Kur'an-ı Kerim'i önceden öğrenmiş olması ona
tefsir ve hadis ilimlerinin kapılarını rahatlıkla
açtırır. Bu dönemde Fatih civarında bulunan
medreselerin birinde kalmakta olan Şeyh Şa'ban-ı
Veli derslerini ilerlettikçe gerçekleri görmeğe
başlar. Bunca ilim okumaktan maksad gerçeğe,
ilahi sırlara sahip olmaktır. Öğrenim yıllarında
güzel ahlakı ve ağırbaşlılığı ile çevresinde dikkat
çekerek tanınıp sevilen Şeyh Şa'ban-ı Veli Istanbul'da kimseye karışmadığı gibi, zaman zaman
odasının kapısını üzerine kilitleyip tefekküre
dalardı. Nadiren görüştüğü kimseler de kendisi
gibi ilme susamış; halim selim kimselerdi. O,
zahiri ilimlerle tatmin bulmuyordu. İrfan yolunun
isteklisi idi. Kendisini devamlı arayışa sevkeden
bir iç sıkıntısı vardı. Bu sıkıntı onu bir mürşid-i
kamil aramaya sevketti. Istanbul'daki bazı
şeyhlere halini arzetti ise de aradığı mürşidi
bulamamıştı. Tekkeleri dolaşıyor, zikirlere
katılıyordu ama içindeki sıkıntıyı bir türlü
gideremiyordu. Bu arada icazetnamesini aldı.
Bolu'da Hayreddin Tokadi (K.S.) adında
bir mürşid olduğunu duymuştu. Kendisinin adeta
ona karşı sevkedilmekte olduğunu hissediyordu.
Bir gece rüyasında memleketine, sılaya gitmesi
hitabını görüp işitti. Bunun üzerine Kastamonu'ya
dönmeye karar vardi. Sılasına giderken yol
üzerinde bulunan Bolu'daki Hayreddin Tokadi'ye
uğrayıp onu ziyaret etmeyi düşünüyordu. Bir iki
arkadaşıyla birlikte Istanbul'dan yaya olarak yola
çıktılar. Müze kayıtlarına bakılırsa Hayreddin
Tokadi'nin yanına varmaları 1519 yılındadır.
37
ÖRNEK HAYATLAR
Şa'ban-ı Veli evliyalık tacını giymişti. Dışarıya hiç çıkmadığı
savmaasında, dua isteğiyle gelenlere yardımcı olmaktaydı. O, dünyadan
elini, eteğini çekmiş; halka minnet etmeyerek kanaat ve tevekkülle
ömür geçirmişti. Para biriktirmez, nerede ise hepsini dervişlerinin ve
onların ailelerinin nafakalarınave darda kalanlara harcardı
Şeyh Şa'ban-ı Veli Hayreddin Tokadi'nin
yanında on iki yıl kaldı. Bu süre zarfında şeyhinin
hizmetinde bulundu. Bir çok mertebeler aştı.
Hilafetle Kastamonu'ya gönderildiği tarih 15301531'dir. O, dünyaya değer vermeyen olgun biri olduğundan ve adeta yokluğundan memnun bulunduğundan Kastamonu'ya geldiğinde tanınmak
istememişti. Bu şehre geldiğinde Hisarardı semtinde Seyyid Sünneti Mescidi'ne yakın bulunan
Hüsam Halife'nin yaptırmış olduğu Cemaleddin
Camii avlusuna indi ve orada münzevi bir hayat
geçirmeğe başladı. Bu haline acıyan halktan bazıları ona çobanlık teklif ettiler; çamaşırını yıkadılar. Teklif edilen çobanlık için, "Biz insanları
gütmeğe geldik.", yırtılan eski gömleği için de,
"Biz dünyaya üryan geldik, üryan gideriz." sözleriyle tevekkülünü ortaya koyuyordu.
Şa'ban-ı Veli hazretlerinin şiir, nesir ve
nutuk iradı ile ilgili her hangi bir eseri yoktur.
Bunun sebebi de kalden (sözden) ziyade hale
önem vermiş olmasıydı.
Şeyh Şa'ban-ı Veli bütün işlerinde şeriat
hükümlerine uyar, "Şeriat bademin kabuğu, tarikat özüdür." derdi. Böylece mürşid-i kamil olarak
ünü dört bir yana yayıldı. Osmanlı ülkesinin her
tarafına halifeler gönderdi. Üç yüz altmış zata hilafet duası etmiştir. Bu hal kendisinden sorulduğunda, "Üç yüzüne ben dua ettim, altmışına
Sultan-ı enbiya dua ettiler." demiştir.
Bunca ilim ve irfanına rağmen Şeyh
Şa'ban-ı Veli tevazuu seven, ilmiyle övünmeyen
biri idi. O derece ki, çokları kendisini ümmi bilirdi.
Honsalar Camii'nde Kur'an-ı Kerim'i tefsir eder,
hadisler naklederdi. Bu ilmi toplantılara halk gelir
ve kendisini zevkle dinlerlerdi. Fakat zamanla
irşadı batıni galebe çaldığından va'z ve nasihattan
vazgeçti.
Şeyh Şa'ban-ı Veli'ye sadece Kastamonu'
dan değil, başka yerlerden de dost ve müridan gelirdi. Bunlar arasında tanınmış ilim ve din adamları bulunuyordu. Değerini anlamayan bazıları ise
dedikodu yaparak kötü niyetlerini ortaya
koymalarına rağmen o bunların hiç birine cevap
vermemiş, tahammül etmişti.
Şehrin Atabey Mahallesi'nde çıkan bir
yangında yanan bir tahta Honsalar Camii'ni de
tutuşturdu. Ahşap olan binayı kurtarmak mümkün olmadı. Yeniden yaptırmak isteyen dervişlerine Şeyh Şa'ban-ı Veli izin vermedi. "Bu yanıkta
bir hikmet vardır." diyerek Hisarardı'nda Seyyid
Sünneti Mescidi'ne yakın bir eve taşındı. Bu ev
Eyüb Halife tarafından hibe edildi. Şeyh Şa'ban-ı
Veli hayatta iken bu evde oturmak ve yerine geçecek şeyhlerin de oturmaları için bir vakıfname
tanzim etti. Bu vakfın şahsiyeti daha sonra kütüğe
kaydedilmiştir.
Şeyh Şa'ban-ı Veli hayatı boyunca kendine bizzat başvuran veya dua ile yardım isteğinde
bulunan herkese koşmuş, çeşitli kerametler
göstermiştir. Bunlar kerametleri kısmında
geçmektedir.
Şeyh Şa'ban-ı Veli giderek yaşlanmakta
idi. Halvet ve uzlet etmek isteyerek Seyyid Sünneti
Makamı'ndaki savmaasına girdi. Rivayete göre
yedi yıl dünya yüzü görmedi. Beş vaktini burada
kıldı. Tayyı zaman ve tayyı mekan ile namazlarını
Ka'be-i Muazzama'da kıldığını söyleyenler de vardır. Kerametlerinin anlatılmasından hoşlanmaz,
anlatanı azarlar ve inkar ederdi. Bazı kerametler
yalnız kendisinde değil, dervişlerinde de görülmeğe başladı.
Şa'ban-ı Veli evliyalık tacını giymişti.
Dışarıya hiç çıkmadığı savmaasında, dua isteğiyle
gelenlere yardımcı olmaktaydı. O, dünyadan elini,
eteğin-i çekmiş; halka minnet etmeyerek kanaat
ve tevekkülle ömür geçirmişti. Para biriktirmez,
nerede ise hepsini dervişlerinin ve onların ailelerinin nafakalarına ve darda kalanlara harcardı.
Ömrünün sonlarına yakın dervişlerini
yanına toplayarak onlara dua ve nasihatlarda
bulunmuştu. Bu arada Istanbul'da Süleymaniye
Camii Vaizi, aslen Kastamonulu Muharrem Efendi kendisini ziyarete gelmişti. Gitmeğe hazırlanırken ona, "Gitme, biz ahirete göç yapıyoruz. Benim
namazımı kıl, öyle gidersin." buyurdu. Görünür
bir rahatsızlığı olmadığından bu sözleri onun
yaşlılığına verdiler. Fakat gerçekten kısa bir süre
sonra bir cuma sabahı gün doğarken dünyasını
değiştirdi. Tarih 18 Zi'lhicce 976 yani 4 Mayıs 1569
Çarşamba günüdür.
web.deu.edu.tr
CANLILAR ALEMİ
38
Zıplayan Böceklerin
Muhteşem
Bacak Yapýlarý
www.bocekfosilleri.com
Bacaklarında mekanik dişlilere
sahip olan ve pire boyutlarında olan Issus
biyolojik bir yapıda gözlemlenen
ilk örnek olma özelliği taşıyor
Bitkiden bitkiye zıplayarak gezen pire
boyutlarında küçük bir böcek olan Issus'un, ilginç
özelliklerinden biri arka bacaklarıdır. Bilim adamları, bu böceğin arka bacak eklemlerinde, karşılıklı
birbirine geçen eğimli dişlileri olan çarkbenzeri
yapılar keşfetmişlerdir. Böcek, zıplaması gerektiğinde bacaklarını senkronize eden bu mekanik
dişliler dönmeye başlarlar. Böceğin bu yaratılış
harikası bacakları Cambridge Üniversitesi'ndeki
bilim adamlarına göre biyolojik bir yapıda gözlemlenen ilk mekanik dişlilerdir.
Bir bisiklet ya da otomobil vitesindeki
dişlilere benzeyen bu biyolojik çarkın en büyük
özelliği, her bir çark dişlisinin diğer çark dişlisine
bağlandığı yuvanın yuvarlatılmış bir köşeye sahip
olmasıdır. Bu yapı birbirine değen dişlerin aşınmasını engeller. Issus'da birbirinin karşısında olan
bu çark aynı bir arabanın sahip olduğu dişliler gibi
birbirine kitlenir. Böylece ayaklar, bir saniyenin
bir milyonda biri kadar bir zamanda aynı anda
hareket eder. Eğer bu hassas organizasyonda sinir
sistemi görevlendirilseydi asla bu kadar başarılı
olamazdı. Çünkü sinir iletileri, bu sıkı koordinasyon için çok yavaş bir şekilde hareket ederlerdi.
Beyin ve Sinir Sisteminin Yapamadığını İskelet Sistemi Yapıyor
Ancak Yüce Allah'ın yarattığı mekanik
dişlileri sayesinde Issus, kaslarına sinir sinyalleri
yollayabilir eğer bir bacak zıplamayı tetiklemeye
başlarsa, dişliler birbirine geçer ve mutlak eşzamanlılık oluşarak bu böceğin oldukça hızlı zıplamasına sebep olur. Böylece Issus Rabbimiz'in ilhamıyla beyin ve sinir sisteminin yapamayacağı
kompleks bir problemi çözmek için iskelet sistemini kullanır ve oldukça başarılı bir sonuç elde
eder. Araştırmacılar bu mükemmel yaratılış özelliğinin böceğin ana ulaşım aracı olarak kullandığı
güçlü atlayışlar için çok önemli olduğunu belirtmektedirler. Bu dişliler vasıtasıyla gerçekleşen
atlayışlar oldukça güçlüdür. Çünkü Issus, milisaniyeler de saniyede beş metreye kadar hızlanabilir.
Pirelerin Yaratılış Özellikleri
Bir pire kendi vücut yüksekliğinin 100
katından fazla yükseğe sıçrayabilir. Sizin aynı
performansı gösterebilmek için 200 m. yükseğe
sıçramanız gerekecekti. Dahası pire sıçrayışlarını
78 saat ardı arkası kesilmeden sürdürebilir. Pire
genellikle beşinci sıçrayıştan sonra bacakları
üstüne düşmez, sırtı üstüne veya başı üstüne
düşer. Ne var ki bu düşüş onu sersemletmez bile.
Pirenin yaralanmamasının nedeni ise vücudundaki tasarımda saklıdır. Böceğin iskeleti vücudunun
içinde değildir. İskelet, vücudu saran yumuşak
kitin tabakasına tutturulmuş, sklerotin adı verilen
sert bir karışımdan oluşur. Sklerotin tüm vücudu
sarar. Bu dış iskelet birbirine karşı sınırlı ölçüde
hareket edebilen çok sayıdaki zırh plakasından
oluşur. İşte bu mükemmel yapı, sıçrayış sonrası
karşılaşılan şokları emer ve etkisiz hale getirir.
Öte yandan pirelerin kan damarları
yoktur. Vücudun iç kısmı tümüyle, berrak akıcı bir
kanın içinde yüzer. Bütün iç organlar bu halleriyle
adeta yumuşak yastıklarla çevrelenmiş gibidir. Bu
nedenle ani basınç yükselmelerinden hiç
etkilenmezler. Kan, bütün vücuda dağılmış hava
borucukları ile temizlenir. Böylelikle sürekli olarak
oksijen temini için gerekli olan güçlü bir pompaya
da ihtiyaç duyulmaz. Kalp bir tüp şeklindedir ve o
kadar ağır bir ritmle çarpar ki, sıçramalardan
oluşan değişiklikler onu hemen hemen hiç etkilemez. Bilim adamları yaptıkları araştırmalar sonucunda pirenin bacak kaslarının, aslında yaptığı
büyük sıçrayışları gerçekleştirecek kadar güçlü
olmadığını belirlemişlerdir.
39
CANLILAR ALEMİ
İnsan çayır köpüğü böceğinin yeteneğine sahip olsaydı 200 metrelik
gökdelenin üzerinden rahatça atlayabilirdi. Çayır köpüğü böceği özellikleri ve
yetenekleriyle birlikte Allah tarafından kusursuz bir şekilde yaratılmıştır
Pirenin gösterdiği sıçrama performansı,
asıl olarak bacaklarına eklenmiş olan bir tür yay
sisteminden kaynaklanmaktadır. Bu yay sistemi,
“resilin” adlı proteinden yapılmış bir doku sayesinde çalışır. Bu maddenin özelliği gerilerek sakladığı enerjinin %97`sini serbest bırakabilmesidir.
Bugün piyasadaki en iyi esneyen madde için bu
oran %85 kadardır. Lastik özelliğine sahip bu doku, bant şeklinde iki arka bacağa yerleştirilmiştir.
Cüce Kök Kurdunun Robotlara
İlham Verecek Bacak Yapısı
Su üzerinde yürüyen ve zıplayan cüce kök
kurdunun sahip olduğu yaratılış özelliği suda
giden robotik araçların geliştirilmesinde kullanılabilir. Bu böcek tropikal suların kıyısındaki
çamurlu suların içine kazdıkları oyuklarda yaşarlar. Araştırmacılar böceğin, su üzerinde hareket
edebilen diğer böcek ve hayvanlardan daha farklı
bir yöntem kullandığını keşfetmişlerdir. Yapılan
araştırmalar, 5 milimetre boyunda ve 10 miligram
ağırlığındaki bu böceğin arka ayaklarındaki özel
paletler yardımıyla su üzerinde 100 milimetre
yükseğe sıçrayabildiğini ve bir sıçrayışta kendi
boylarının 5,4 katı olan 33 milimetrelik bir mesafeyi katedebildiğini göstermiştir. Bu böcekler karada ise 70 santimetre yükseğe sıçrayabilir ve bir sıçrayışta 1 metre gidebilir. Söz konusu durum çok
özel bir yaratılışı gerektirmektedir.
Yüksek Atlama Şampiyonu
Dünyanın en iyi yüksek atlama şampiyonu
böcek, 6 mm boyundaki çayır köpüğü böceğidir.
Görünüm açısından ağustos böceğini andıran bu
böcek, bilim adamlarının yaptığı araştırma sonuçlarına göre 70 cm'den daha fazla zıplayabilir.
Bu zıplayışta bacaklarını
mancınık gibi kullanır. Allah çayır
köpüğü böceğinin bacaklarında bir
tür kilit sistemi yaratarak bacaklarında
depolayabildiği enerjiyi zıplamak için
kullanmasını sağlar. Araştırmacıların
görüşüne göre, insan çayır köpüğü böceğinin yeteneğine sahip olsaydı 200 metrelik gökdelenin üzerinden rahatça atlayabilirdi. Çayır köpüğü böceği
özellikleri ve yetenekleriyle birlikte Allah tarafından kusursuz bir şekilde yaratılmıştır.
Çekirgelerin Güçlü Arka Bacakları:
Çekirgelerin altı ayağı vardır, arka iki ayağı
diğer ayaklarından güçlü ve uzundur. Çekirgeler
bu ayakları sayesinde çok uzak mesafelere kadar
zıplar ve bazen zıpladıktan sonra kanat çırparak
uçmaya başlarlar. Çekirge zıplamasında asıl etken
olan arka tarafında bulunan bu iki uzun sıçrayıcı
bacak üstün bir yaratılışa sahiptir. Allah bu
canlının bacağının üst kısmını kalın, alt kısmı ise
onunla aynı boyda uzun olarak yaratmıştır. Bu
bacak tipinde çok kuvvetli kaslarla donatılmış bir
iskelet sistemi vardır.
Bu nedenle çekirge bir sıçramada vücut
boyunun 20 katı mesafe atlar. Bu durum insanın 3
adım atmada 100 metreyi aşması gibidir. Allah,
çekirgeyi de bu muhteşem sistemle birlikte yaratmıştır. Allah her şeyi eksiksiz yaratan, her türlü
yaratmadan haberdar olandır.
Sıçrayan Örümceğin Başarılı Atlayışı
Ağ kurup bekleyen birçok örümcek türünün aksine, sıçrayan örümcek avına kendisi
saldırmayı tercih eder. Bu örümcek türünün avlanmasındaki dikkat çekici özellik ise, sıçrayarak
avına ulaşmasıdır. Örümcek öylesine ustaca bir
sıçrayış yapar ki yarım metre ötesinden uçan bir
böceği, sıçrayarak havada yakalayabilir. Örümcek,
şaşırtıcı sıçrayışını, hidrolik basınç ilkelerine göre
çalışan sekiz bacağı sayesinde yapar.
Örümcek, sahip olduğu özellikleriyle
Allah'ın yaratma sanatının apaçık delillerinden biridir. Allah bu canlıda sonsuz ilmini, yaratmadaki
sınırsız gücünü bizlere göstermektedir. Örümceğe
tüm davranışlarını ilham eden Allah'tır.
Dünyanın en iyi yüksek atlama
şampiyonu böcek, 6 mm boyundaki
çayır köpüğü böceğidir.
KÜLTÜR-EDEBİYAT
40
BU YOL
ÇIKMAZ SOK AK
Osmanlı şehir kültüründe önemli bir yere sahip olan çıkmaz sokakları
günümüz şartlarında incelemek; ortaya çıkan manzarayı paylaşmak adına bir
keşfe çıktık. Hasköy'deki Nöbetçi Çıkmazı; Fatih, Debbağ Yunus Çıkmazı;
Kadıköy, Bağdat Çıkmazı inceleme yaptığımız çıkmazlardan bazıları
yanışma içinde bulundukları fiziki bir mekandır
sokaklar. En kısa tarifle; aynı mescitte ibadet
edenlerin aileleri ile ikamet ettikleri yerlerdir.
Mahremiyete riayet önemli rol oynar bu
çıkmaz sokakların oluşumunda. Çıkmaz sokaklarda genel anlamıyla kamu tarzı mekân prensibi söz
konusu değildir. Bu sokaklar ortak yaşayanların
mülkiyetidir. Bu sokakta tek prensip vardır; o da
başkalarını rahatsız etmemek.
Aile hayatını koruyan duvarlar
Osmanlı şehirlerinde yerleşim, belli merkezlerin etrafında yapılmaktaydı. Bu merkezlerden en önemlisi de camiler ve mescitlerdi. Çarşılar, caminin hemen yanında yer alırdı. Sokaklar,
camilerden sarmallar halinde şehrin uç noktalarına kadar ulaşırdı. İnsanlar şehrin merkezinde
buluşur, konuşur, ibadetlerini yapar, sosyal ilişkilerde bulunurlardı. Ancak aile yapısı söz konusu
olduğunda, gözlerden uzaklık söz konusuydu.
Yani aile hayatını barındıran evler kesinlikle göz
önünde değildi. Mahremiyetin ön planda olduğu
bu hayat şekli, çıkmaz sokaklarla beraber aile
hayatını koruyan duvarlar halini almıştır.
Osmanlı toplum yapısı açısından önemli
bir yere sahip olan çıkmazlar, günümüzde bambaşka bir manada kullanılmakta. Çıkmazlar, film
karelerinde kötü karakterlerin yanlış işlerini yapıp saklandıkları yerler olarak gösteriliyor. İmar
çalışmalarında unutulmuşluğu ve suistimali hatırlatan bu yerler, şimdilerde tarihi mirastan ayrı
düşmüş yerler. Bu sokaklar, geçmiş sosyal hayatı
aydınlatan bir hayli malumat ihtiva etmektedirler.
Çıkmaz sokak kavramı, kültürel açıdan
incelendiğinde aile hayatı hakkında bilgi vermektedir.Bu sokaklar,Osmanlı şehir hayatının nabzını
tutmuş, insanların dayanışma içerisinde hayatlarını idame ettirdikleri alanlar olmuştur. Birbirlerine karşı sorumlu olan insanların, sosyal bir da-
Güvenlik
Sokakların bağlı bulunduğu mahalleler de
oldukça önemliydi. Mahallelerin kontrolü için büyük kapılar mevcuttu. Bu kapılar akşam belli bir
saatten sonra kapanırdı. Mahallenin güvenliği bu
şekilde sağlanırdı. Güvenliği Paspan denilen ücretli bekçiler sağlardı. Güvenlik sadece kontrolün
sağlanabilmesi adına kapılar konulması ve bekçinin tutulması esasına dayalı değildi. Tanımadıkları bir ailenin sokağa taşınması da sokağın ortak
kararına bağlıydı.
Osmanlı şehirlerinde, aynı sokaklarda
yaşayanlar, sosyal hayatın güvenliği ve korunması
bakımından birbirlerine zincirleme kefil de olurlardı. Mesela kişiler, istedikleri zaman bulundukları sokağı değiştiremezlerdi. Sokak değiştirme
işi, tayin, görev ve benzeri gibi zorunlu hallerde
gerçekleşirdi.
41
KÜLTÜR-EDEBİYAT
Çıkmaz sokakta karşılaşılan kadına dik dik bakılmaz, derhal başlar
öne inerdi. Kadınların sokakta rahat yürüyebilmeleri için erkekler kenara
çekilir, halk arasında geçen yabancılara küstahça bakış şöyle
dursun, fazla bir meraka bile fazla tesadüf edilmezdi
Asıl mühim olan şey, sokağa taşınacak
ailenin, sokak sakinlerinden birinin kefaletine
bağlı olmasaydı. Bir kefil bulamayanlar, doğal olarak sokağa da taşınamazlardı. Diğer yandan, bir
sokağa yeni gelenler, hemen o sokakta yaşayan
biri olarak da tescil edilmezdi. Kişinin sosyal
dokuya uyum sağlaması için İstanbul'da beş, diğer
şehirlerde ise dört yıl yaşaması gerekirdi. Bu sürenin sonunda ancak kişi o sokağa ait olarak tescil
ediliyordu. İşte sokaklarda kurulmuş olan bu zincirleme kefalet sistemi, aynı zamanda şehrin asayişinin sağlanmasında da önemli rol oynuyordu.
Mahremiyet
Çıkmaz sokaklar, kamuya açık alan ile evlerin mahremiyeti arasında bir geçiş oluşturuyordu. Sokakta oturacak kişilerin seçiminde kan ve
akrabalık bağı değil de dini ve kültürel aidiyeti
dikkate alınırdı. Komşuluk ilişkilerinin en üst
seviyede yaşandığı bu sokaklar; kadınlara karşı
hürmetin olduğu yerlerdi. Hayatın diğer alanlarında olduğu gibi çıkmaz sokaklarda da kadın ve
erkek arasında mutlak surette bir mesafe söz
konusuydu. Sokakta karşılaşılan kadına dik dik
bakılmaz, derhal başlar öne inerdi. Kadınların
sokakta rahat yürüyebilmeleri için erkekler kenara çekilir, halk arasında geçen yabancılara küstahça bakış şöyle dursun, fazla bir meraka bile fazla
tesadüf edilmezdi. Sokaklardan kahkaha sesleri
yükselmez, sokakta kavga eden ayak takımı da enderdi. Komşumu rahatsız ederim, ona eza ederim,
kul hakkına girmeyelim düşüncesiyle sokaklara
çöp atılmaz, yerlere katiyetle tükürülmezdi.
Sokağı yeni keşfedenler
Osmanlı mahalle mimarisinde mühim bir
yer edinen çıkmaz sokaklar zamanla başka kültürlerin dikkatini çekmekte de gecikmedi. İngiltere'de yapılan araştırmada, en mutlu insanların
çıkmaz sokak sakinleri olduğu ortaya çıktı. O
kadar ki, ev alacakların çıkmaz sokakta bulunan
ev için yüzde 20 fazla ücret ödemeyi bile göze
aldıkları belirlendi. Çıkmaz sokakta komşuluğun
üst seviyede olması, insanların birbirlerini isimleriyle tanıması, birlikte bir fincan kahve içebilme
ve ihtiyaç olunan malzemelerin ödünç alınması,
çıkmaz sokağı tercih etmelerinde en büyük
tesirler. Streetclub ve B&Q kuruluşları tarafından
yapılan araştırmada ise, insanların yüzde 88′i
çıkmaz sokakta ev sahibi olmanın keyifli olacağını
ifade etti. Çıkmaz sokağa olan bu yöneliş sebebiyle
İngiltere'de yeni siteler buna göre dizayn ediliyor.
Günümüzün çıkmaz sokağı
Günümüzde çıkmaz sokak uygulaması
apartmanlara da uygulanmakta. Mimari teknolo-
jinin gelişmesiyle apartman hayatının ortaya
çıkması çıkmaz sokakları da etkiledi. Şu an için var
olan çıkmaz sokaklar, yüzyıllar öncesindeki
formatından ayrılarak bambaşka bir hal almış
durumda. İnsanlar çıkmaz sokakları arabalarını
güvenle park edecekleri mahal olarak kullanırlarken; çocuklar içinse arabaların olmadığı iş
saatlerinde oyun parkı halini almaktadır. Osmanlı
şehir kültürü'nün önemli bir unsuru olan çıkmaz
sokaklar, günümüz mimarisine ilham olmuştur;
fakat sadece şekil olarak.
insanvehayat.com
KÜLTÜR-SANAT
42
Hayatı Çözen Düğümler
El Dokuma Halıcılık
Aylar süren zahmetli bir yolculuktur el dokuma halıcılığı. Yazmasının
oyasıyla, halısının deseniyle aşkını, hasretini, gözyaşlarını, umutlarını anlatır
kaç nesildir genç kızlar. Bu yüzden el dokuması bir halıdaki her desenin
bir anlamı, onu dokuyanın dünyasında bir karşılığı vardır
Sayıya, hesaba gelmez binlerce ilmek,
incecik maharetli parmakların dokunuşlarıyla göz
alıcı bir halıya dönüşür. Milim şaşmayan bir hiza
içinde sıralanan çözgü ipliklerinin her çiftinden
halının özelliğine göre yün, ipek ya da rayon iplikleri geçirilerek düğüm atılır. İlmek sırası tamamlandığında düğümler sıkıştırılır ve bir sonraki
sıradan devam eder dokuma. En kıymetli el dokuma halılar bilindiği üzere ipek dokumalardır.
Düğüm şekli ve düğüm sıklığı da el dokuması halıya değer katan diğer unsurlardır.
Halı tezgâhlarına sıralanmış dal gibi kızlar sadece geçmişi değil geleceklerini de dokurlar
her ilmekle birlikte. Kimi kardeşi okusun diye kimi gelinlik hayalleri gerçeğe yol bulsun, babasının, kardeşinin yükü hafiflesin diye gözünüzle
takip edemeyeceğiniz bir hızla çözgünün arasından geçiriverir iplikleri. Her bir düğüm, halı dokuyan için zorlaştırmaz kolaylaştırır hayatı. Çünkü
halı bittiğinde olmaz sandığı, rüyalarında gördüğü bir hayaline daha kavuşacaktır. İlk kez işe yarar
atılan her düğüm.
El dokuma halıcılığı aylar süren
zahmetli bir yolculuktur
Sabah erkenden oturulur tezgâhın başına.
Zaman atölyenin kapısı dışında kalmıştır sanki.
Yan yana uzayıp giden çözgüler her yeni gün yeni
bir hikâyenin yazılmasını bekleyen boş bir sayfa
gibidir. Yazmasının oyasıyla, halısının deseniyle
aşkını, hasretini, gözyaşlarını, umutlarını anlatır
kaç nesildir genç kızlar. Bu yüzden el dokuması bir
halıdaki her desenin bir anlamı, onu dokuyanın
dünyasında bir karşılığı vardır.
Bu düğümler zoru kolay eyler
Söz gelimi saç bağı desenini iliştirmişse
halısına bilin ki halıyı dokuyan genç kız nicedir
'mutlu bir yuvam olsun' hayalleri kurmaktadır. Eli
belinde diye adlandırılan motifi sadece erkek
çocuğu olan dokumacılar kullanabilir ve annenin
erkek çocuk dünyaya getirdiği için duyduğu gururu anlatır. Gücü sembolize eden koç boynuzu doğurganlık, verimlilik ve kahramanlığa işaret eder.
43
KÜLTÜR-SANAT
Kullanılan desenlerin bir özelliği de bu motiflerin çini, tezhip gibi diğer
geleneksel Türk sanatlarındakilerle benzerlik göstermesidir. Öyle ki bilhassa
saray halılarında bu özellik sayesinde tavan ile taban arasında
göz alıcı bir uyum yakalandığı konunun uzmanları tarafından ifade ediliyor
Daha çok Selçuklu ve Osmanlı dönemine
ait el dokuma halılarda rastlanan doğan, şahin ve
kartal gibi kuşlar güç ve dayanıklılık anlamına
gelir. Bazen kutsal bir haberci bazen de uzun
ömürlü-lüğü dile dökmek için de halılarda kuş
motifleri kullanılır.
Kullanılan motifler çini, tezhip gibi
diğer geleneksel Türk sanatlarındakilerle
benzerlik gösterir
Kötü nazarlardan sakınmak için ise tarak
motifi yer eder halıların bir kenarında. Tarak aynı
zamanda evlenme arzusu ve nazardan korunma
anlamı da taşır. Tüm bunların dışında dokunan
halılarda ailenin simgeleri de yer bulur, hayvan
desenleri de. Kullanılan desenlerin bir özelliği de
bu motiflerin çini, tezhip gibi diğer geleneksel
Türk sanatlarındakilerle benzerlik göstermesi.
Öyle ki bilhassa saray halılarında bu özellik
sayesinde tavan ile taban arasında göz alıcı bir
uyum yakalandığı konunun uzmanları tarafından
ifade ediliyor.
Bir geleneği taşıyan gencecik kızlar
Türklerde Orta Asya'dan bu yana süregelen el dokuma halıcılık en yetkin haline Selçuklu
ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde ulaşmış. Bugün pek çok müzede sergilenen renkleri ve
desenleriyle hayranlık uyandıran eserlerin büyük
bir bölümü 13. ve 14. yüzyıllarda dokunan halılardır. Yörüklerin çadırlarında kullanmak üzere dokudukları kilimler zaman içinde halılara dönüşmüş ve saray halıları da el dokuması halıcılıkta
ayrı bir satır başı olarak yerini almıştır. Bilinen ilk
saray halısı atölyesi Hereke'dedir. El dokuma halıcılık denildiğinde de ilk akla gelen merkezlerden
biridir.
Gördes, Kula, Bünyan, Milas, Ladik, Yağcıbedir, Uşak, Bursa, Çanakkale, Isparta ve Kayseri'de de el dokuma tezgahlarında Türk halıcılığının en güzel örnekleri dokunuyor hâlâ ve her bir
yörenin kendine has özelliği ve güzelliği yansıyor
halılara. Asırlardır süren gelenek gencecik, maharetli parmaklarla sonraki kuşaklara taşınıyor.
anadolujet.com
DİN
44
GIYBET
Öyle Kötü Bir Ahlak ki…
Kişi kendi işine gücüne bakmalı, kendi hata ve kusurlarını görerek
onları düzeltme çarelerini aramalıdır. Kendisinin hata ve kusurlarının
şurada burada söylenilmesi ne kadar zor gelir, çirkin olursa, başkası
için yapılan da aynı derecede çirkindir
Kişinin yüzüne karşı söylendiği zaman
hoşlanmayacağı, kalbinin kırılacağı bir sözü, hali
veya hareketi, onun bulunmadığı yerde söylemek,
hareketiyle göstermek veya ima etmek, yazıyla duyurmak gibi durumlar yüce dinimizde gıybet adını alır ve gıybet Rabbimiz tarafından şiddetle
yasaklanmıştır.
Bir kimsenin ardından konuşmanın
gıybet olduğunun belirtisi, hakkında konuşulan
kimsenin tanınması, konuşmanın da kötüleme
gayesi taşımasıdır. Kötülüğü düzeltme, kötülük ve
onun hakkında fetva sorma, kötü kimsenin
şerrinden insanları sakındırma gibi gayelerle
yapılan konuşmalar gıybet sayılmaz. Fasık ve
zalimlerin fıskını, zulmünü açıklamak da gıybete
girmez. Hatta bunlar açıklanıp tanınmalı ki, fıskın
ve zulmün yayılması önlenebilsin, fasıklar ve
zalimler toplumda kabul görmesinler.
Ölçülerin dışına çıkanların, gıybetçilerin
veya itikadî konularda yanlış görüşe sahip olanların sözlerini kesmek, o konuyu tashih etmek,
nezaketsizlik değil istikamettir, dinî bir vazifedir.
Dedikodu yapmak,
müminler arasında ünsiyetin
alâkasızlığa, sevginin
nefrete dönüşmesine
sebep olan ve toplum
hayatını çürüten günahtır
Kendisinin
hata ve
kusurlarının
şurada burada
söylenilmesi
ne kadar zor gelir,
çirkin olursa,
başkası için
yapılan da aynı
derecede
çirkindir
Fahr-i Alem (SAV) hakka tecavüz edilmedikçe kimsenin sözünü kesmez, hakka tecavüz
edilince de ya onu men ederek sözünü keser veya o
meclisi hemen terk ederdi. Nezaket hususunda
ölçülü hareket edilmelidir. Muhatabım yaşça
benden büyük, ben onun sözlerine nasıl karşı
gelebilirim veya dinlemez isem bana darılır gibi
boş mülahazaları bırakmak gerekir.
Fahr-i Alem (SAV) bir hadis-i şeriflerinde
şöyle buyurmuşlardır: “Gıybetten sakının. Muhakkak gıybet zinadan daha kötüdür. Zira kişi
zina eder sonra tevbe ederse, Allah tevbelerini
kabul edebilir. Halbuki gıybet ettiği kişi affetmedikçe Allah da affetmez.”
Kişi kendi işine gücüne bakmalı, kendi
hata ve kusurlarını görerek onları düzeltme çarelerini aramalıdır. Kendisinin hata ve kusurlarının
şurada burada söylenilmesi ne kadar zor gelir,
çirkin olursa, başkası için yapılan da aynı derecede çirkindir. Tabii ki herkesin hata ve kusurları
olabilir, ancak kişinin kendisinin dünya kadar
hata ve kusurlarını görmeyip, diğer insanların
hata ve kusurlarıyla uğraşması abes bir durumdur.
Dedikodu ve gıybet yapmak, müminler
arasında ünsiyetin alâkasızlığa, sevginin nefrete
dönüşmesine sebep olan ve toplum hayatını
çürüten bir günahtır. Bu pek çirkin olan fiille birlik
ve beraberlik baltalanır, gizli gizli düşmanlıklar
baş göstermeye başlar, böylece müminler arasına
fitne ve fesat tohumları saçılır. Peşinden gruplaşmalar ve neticede zayıflık baş gösterir. Bunu
yapanlar böyle bir sonucu bilmeden yapıyorlarsa
son derece cahildirler, şayet bilerek yapıyorlarsa,
o zaman haindirler.
Başkalarının hatalarını araştırmak yerine
şu ahir zamanda “Dinim için ne yapabilirim, müslüman kardeşlerime nasıl faydalı olabilirim? Şu
maddi ve manevi buhrandaki mümin kardeşlerimin bu duruma düşmesinde benim bir mesuliyetim var mı veya onu bu durumdan kurtarmak
için bana ne gibi bir görev düşüyor?” şuuruyla
hareket eden ve dedikodu muhabbetlerine yabancı olan müminlere ne mutlu!..
45
DİN
Şüphe yok ki eksiksiz, noksansız olan sadece Allah'tır. Dört
dörtlük kimse yoktur. Elbette bir takım noksanlık her birimizde vardır
Rabbimiz bir ayet-i celilede şöyle buyuruyor: “…Birbirinizin kusurunu araştırmayın, biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz.
O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah
tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyendir.”
(Hucurat, 12)
Cenab-ı Hak, birinin arkasından
dedikoduyu, gıybeti nezd-i ilâhisinde çok
çirkin gördüğünü böyle beyan buyuruyor.
Gıybet yapmayı adeta canavarlıkla eş tutuyor.
Ancak vahşi hayvanlar, canavarlar ayet-i
celiledeki fiili işlerler.
Rabbimiz gıybet ve dedikodunun
böylesine kötü bir şey olduğunu öğrettikten
sonra, ayetin devamında “O halde Allah'tan
korkun!” buyurmaktadır. Yani dinimizce
helal olan bir hayvanın besmelesiz kesildiği
zaman bile yenmesi caiz olmazken, nasıl
oluyor da kardeşinizin etini yiyorsunuz?
Allah'tan korkun, kendinize gelin,
kimsenin gıybetini yapmayın!
İşte Kur'an-ı Kerim dedikodudan,
gıybetten kaçınmayı şiddetle emrediyor.
İnsanın onur ve haysiyeti, kanı
canı gibi, belki daha kutsal ve önemlidir.
O halde buna zarar verecek bir şeye
yaklaşmamalı, Allah'tan korkmalı, şayet
böyle bir şey yapmışsa pişman olmalı,
Rabbül Alemin'e tevbe etmelidir.
Şüphe yok ki eksiksiz,
noksansız olan sadece Allah'tır. Dört
dörtlük kimse yoktur. Elbette bir takım
noksanlıklar her birimizde vardır.
Fakat bunları düzeltmek,
eksikliklerimizi tamamlamak, her
geçen gün daha olgun bir
insan olmanın yollarını
aramak lazımdır.
Bunun için de dostlarımızın uyarısına, eleştirisine ve tavsiyelerine kulak vermek bir erdemdir. Bu
hususta adaletin timsali Hz Ömer ra şöyle buyurur:
“Bizde bir eksiklik görür de söylemezseniz, siz de
söyledikten sonra kendimizi düzeltmezsek bizde iş
yoktur!”
Fakat şunu da iyice belirtmek gerekir ki,
uyarmak, hataya dikkat çekmek, güzeli ve doğruyu
tavsiye etmek başka şeydir, gıybet yapmak çok başka
şeydir. Bir kimsenin kusurunu, hatasını onun
arkasından ve hoşuna gitmeyecek şekilde söylemenin
uyarıyla, iyilik yapmayla alakalı bir tarafı olamaz.
DİN
46
Rabbimiz insanoğluna duyu organı iki kulak, konuşma organı bir dil
vermiştir. Öyleyse öncelikle iki düşünüp bir söylemeli, konuşulan lafın nereye
gideceğini ve ne gibi sonuçlar doğuracağını iyi tespit etmelidir.
İbadetlerimizin ve her türlü iyi amellerimizin kabulü, iyi huy ve güzel
ahlâk sahibi olmamızla mümkün olabilir
vandan kaçar gibi kaçar. Çünkü kişi istemese de
arkadaşlık yaptığı kimsenin haliyle hallenir, ahlâkıyla ahlâklanır. Onun için arkadaşlık yaptığımız
insanlara dikkat etmemiz lazım.
Gıybet günahından kurtulmanın kefareti
ise, üzülmek, tevbe etmek ve gıybetini yaptığı kimse ile helalleşmektir. Pişman olmadan helalleşmek riya olur ki, bu da ayrı bir günahtır.
Ne mutlu kendi hatalarını düzeltmeye
çalışmaktan başkasının hatalarını, kusurlarını
görmeye fırsat bile bulamayan müminlere.
Rabbimizin tevfik ve inayeti ile…
Mübarek EROL
Eğer niyet kişinin hatasını düzeltmekse,
elbette bunu söylemenin bir üslubu ve usulü
vardır. Bunu gıybet şeklinde orada burada
anlatmak yerine, o kişinin kendisine uygun bir dille anlatmak, hataya dikkat çekmek, sakıncalarını
belirtmek ve böylece o kardeşinin hatasından
dönmesine yardımcı olmak çok güzel bir davranıştır. Mümine yakışan da budur.
Kötü niyetli eleştiriler, ufak bir hatada
tenkit oklarına tutmalar, mümin kardeşinin bir
yanlışını çarpıtıp onun hakkında hakaretli ifadelerde bulunmalar kesinlikle iyi bir niyetin sonucu
değildir.
Rabbimiz insanoğluna duyu organı iki
kulak, konuşma organı bir dil vermiştir. Öyleyse
öncelikle iki düşünüp bir söylemeli, konuşulan
lafın nereye gideceğini ve ne gibi sonuçlar
doğuracağını iyi tespit etmelidir. İbadetlerimizin
ve her türlü iyi amellerimizin kabulü, iyi huy ve
güzel ahlâk sahibi olmamızla mümkün olabilir.
Zamanımızda dinin bilinmemesi ve Allah
korkusunun azlığı nedeniyle manevi hastalıklar
çoğalmıştır. Gıybet ise bunların en kötülerindendir. Bu illetten kurtulmak için iradeli olmak, salihlerle, iyilerle beraberliği çoğaltmak, sohbetlerinde bulunmak lazımdır. “Nerede olursanız olun
O sizinle beraberdir.” ayet-i celilesinin manasını
bilen kişi daima uyanık olur.
Allah Tealâ'nın murakabesinde olduğunun farkında olan kişinin her hal ve hareketi edep
üzeredir. Hafif meşreplikten, yersiz hareketlerden
çekinir, gıybetten ve gıybet ehlinden vahşi hay-
DUA
Allah'ım, Senden dünyada
ve ahirette huzur ve sağlık isterim.
Allah'ım, Senden, dinim, dünyam,
çoluk çocuğum ve malım için af
ve afiyet isterim. Allah'ım, ayıplarımı
kapat, beni korkularımdan güvene
kavuştur. Allah'ım, beni, önemden,
arkamdan, sağımdan, solumdan
ve başımdan gelecek her türlü
hastalıklardan, kötülüklerden koru.
Gelecek bir kötülükle tuzağa
düşürülmekten, yere vurulmaktan
senin yüceliğine sığınırım. Allah'ım
beni ilim ile zenginleştir, hilm ile
süsle, takva ile kereme kavuştur,
afiyetle güzelleştir. AMİN
47
KİTAP
KİTAP ÖNERİLERİ
Ahlak-ı Fazıla-
Vecdi Ganim
İslam ihlasla amel etmeyi farz kılmıştır. Kişi, kalbini her türlü kayıttan azade
kılıp amaçlardan arındırarak mutlak bir bağlılık ile amelini işlemelidir. Böylece bir
kişi hayrı, tertemiz duygularla işlemeli; hiçbir insanın övgü ve yergisini düşünmeden
veya insanların katında bir makam ve mevki kazanmak gibi ucuz ve basit bir gayeyi
hesaba katmaksızın sağlam bir sevgi ve bağlılık ile amelini işlemelidir…
Fethi Gemuhluoğlu
-Dostluk Üzerine
"Dostluk Üzerine", merhum mücadele adamı Fethi Gemuhluoğlu'nun 22
Kasım 1975 tarihinde bir toplantıda yaptığı, ünü günümüze kadar ulaşmış bir
konuşma metnidir. Türk fikir ve düşünce hayatının yanı sıra, siyaset ve bürokrasi
çarklarında yetişmiş bir nesil pek çok vatan evladı, ömrünün bir döneminde şu veya
bu şekilde Gemuhluoğlu'nun himaye ve teşviklerine mazhar olmuştur. Bu kitap,
kendisinin ünlü konuşmasının eksiksiz ve tam bir metninin yanı sıra, vefatından
sonra hakkında yazılmış makale, yorum ve yazıları, merhumun şiirlerini, kendisine
ithaf edilen şiirleri, yine kendisinin Arapkir Postası'nda çıkmış yazılarını ihtiva
Tehlikeli Oyunlar-
Oğuz Atay
Kişinin kendiyle savaşmasını ve yenmesini, kendini dönüştürmesini hayati
bir sorun olarak algılamaya çağıran, çarpıcı ve sarsıcı bir roman. Romanın baş kişisi
Hikmet Benol, toplumdaki yoğun kargaşanın temelinde yatan gerçekliği araştırırken,
gerçeklerle içtenlikle ilgilenmenin toplumu yönetenlerce tehlikeli görüldüğünü
seziyor ve 'oyun oynuyormuş gibi' ilgilenmenin ve yaşamanın yollarını araştırıyor. Ve
hem 'tehlikeli' hem de 'oyun'la dolu bir yolda gidebileceği son noktaya kadar ilerliyor...
Victor Hugo
-Sefiller
İhtiyaçları çok fazlalaşan insanlar kendi öz kaynaklarını sınırlarını zorlamaya
itilir ve yollarına çıkan herhangi bir savunmasız kişiden bile irkilir. İş ve ücretler,
yiyecek ve ısı, cesaret ve iyi niyet hepsi sahip olamadıkları şeylerdir. Bu karanlık
içerisinde erkek, kadın ve çocuğun zayıflığını ele geçirir ve onları utanç verici işlere
zorlar. Artık hiçbir dehşet veya korku dışlanmaz. Ümitsizlik, dört duvarın adiliği ve
basitliği ile sınırlanmıştır; hepsi kötülük ve suça yönelir... Hepsi sefilleşmiş, bozulmuş
birer kötü ve pislik gibi gözükür. O denli alçalmış kişilerin de daha fazla alçalamayacağı bir çizgi vardır ve bu dönüm noktasında, dış dünya adeta yutar bu zavallı, tahilsiz,
kimliksiz insanları... Onlar "Sefiller"dir; toplumdan dışlananlar, yeraltı köpekleri...
Ladesçi-
Üstün Dökmen
İnsan manzaralarıyla örülmüş şaşırtıcı bir roman Toplumsal yaşamımızda en
önemli sorun bir bakıma dürüstlük eksikliği. Bu anlamda neredeyse herkes karşısındakini kandırmaya çalışıyor. Ladesçinin kahramanı Cemil Usanmaz da çocukluğunda babasından öğrendiği lades oyununun büyüsüne kapılıp bunu âdeta bir yaşam
felsefesine dönüştürüyor. Hayatın bize sunduğu olanaklara ilişkin bir yol haritasının
ortaya çıktığı bu romanda ibret verici insan manzaralarıyla da karşılaşacaksınız.
Yaşamın kerteriz defterinden insanlık durumları.
EDEBİYAT
48
EDEPTİR EDEBİYAT
Edebiyat üretkenliğe açılan ilk kapıdır. Sağlıklı iletişim
kurulamadığı takdirde, üretim için açılan kapı tekrar kendi hareketiyle
kapanmak zorunda kalacaktır
Edebiyat duygu düşünce, hayal ve gözlemlerin yazı ve sözle anlatılması; medeni, siyasi,
ilmi, beşeri ve tüm güzel sanat dallarını da
kapsayan, bir anlatım dilinin güzel ve iz düşümü
olacak biçimde ustaca kullanılarak ifade edilmesi
sanatıdır.
Edebiyat üretkenliğe açılan ilk kapıdır.
Sağlıklı iletişim kurulamadığı takdirde, üretim
için açılan kapı tekrar kendi hareketiyle kapanmak zorunda kalacaktır.
Bir milletin edebiyatı, milletin geçmişinin
en belirleyici dilidir. Manevi tarihte; yine milletlerin yaşamış olduğu oluşumları kronolojik olarak
belgeleyen edebiyatın bir katmanıdır. Edebiyat
derinlemesine ustaca anlatımdır.
Ben, edebiyatı meyveli ağaca benzetiyorum. Ağaçla bütünleştiriyorum. Milleti de yaşanılan toprağa. Her toprakta ayrı ayrı bitkiler yetişmekte, ağaçlar büyümekte, ağaçların da kendine
özgü ayrı ayrı meyveleri oluşmaktadır. İnsanoğlu
toprakta yetişenlerden faydalanmaktadır. Özellikle yetiştirdiği bitki ve ağaçların meyvelerini yarınlar için kazanç saymaktadır.
Her milletin ulusça yaşadığı ayrı bir
coğrafi bölgesi vardır. Toprak farklılığı edebiyat
farklılığı demektir.
Şiirin meyveli ağaçtaki yeri ise; zilleri (kök
bağları) vasıtasıyla topraktan aldığı besin değerlerini, dalların uçlarındaki meyveye kadar ulaştıran
yaşam suyudur.
Edebiyat meyveli ağacın resimlenmesidir. Edebiyatçı yeterli bilgiye haiz değilse, seçkin
resimler çekemeyecektir. Ağaç kadar, ağacı resimleyecek edebiyatçının da; meyvelerin toplanmasında, tanıtımında, paylaşımında, toprağa eklenmesinde yani yeniden oluşumunun sağlanmasında önemi vardır. Ağacın meyvesi, edebiyatın ruhi
yönüdür. Edebiyatın tüm dallarının gücüdür yani.
Milleti milletleştiren unsurlardır. Meyvelerin paylaşımı adil, sindirimi de özenle işlenirse beyinlere,
millet olarak ruhi denge sağlanmış olur. Değilse;
çağlar arasındaki farklar gibi, aynı toplumda ayrı
çağları yaşayan insanları görmek mümkündür.
Edebiyat tek cins değildir. Her sınıfın
kendine has edebiyatı vardır. Edebiyat ilim olarak
bir milletin ekonomik, kültürel ve siyasi olarak üst
seviyedekilerin yaşamı değil, yaşamına paralel
yazılmış eserler olmalı. Bir milletin her katmanındaki insanlara inebilmiş ölçütlerde yazılması,
esere derinlik kazandırır.
49
EDEBİYAT
Ben, edebiyatı meyveli ağaca benzetiyorum. Ağaçla bütünleştiriyorum.
Milleti de yaşanılan toprağa. Her toprakta ayrı ayrı bitkiler yetişmekte, ağaçlar
büyümekte, ağaçların da kendine özgü ayrı ayrı meyveleri oluşmaktadır.
Edebi eserler, yazıldığı zamanın ihtiyaçlarının sesi olarak, zaman, mekan ve oluşumlar
düşünülerek değerlendirilmelidir.
Hz. Mevlana Mesnevisi ile anılır. Birlik
dükkânı diye adlandırdığı muhteşem eseri de
bunlardandır. Yüksek eserler, büyük şahsiyetlerin
asırlar sonrasını görerek, toplumun gizli meyillerini nefsinde toplayarak, geleceği ruhunda yaşayan düşünürlerin eserleridir. Bu eserlerin yönünün ilk yolcusu da yaşam tarzıyla kendileri olmaktadır, olmalıdır da. Hz. Mevlana'nın yaşam tarzı
ile eserleri bütünleşmektedir. Hz. Mevlana'yı
Mevlana yapan da budur. Bu tarzıyla, toplumlara
pusula olmaktadır.
Edebiyat alanında cılız kalmış bir milletin
gelişmişlik düzeyi, ekonomik olarak da geri
kalmıştır. Ekonominin güçlü olabilmesi için ülke
edebiyatının yön verdiği ışık doğrultusunda yürünmelidir. Bu ekonomiyi de aynı oranda güçlendirecektir. Yani; ülkenin geri kalmışlığı sadece
ekonomistlerin hesaplarının tutmadığından
değildir. Edebiyatçıların alternatif fikirler üretemediğinden ve fikirleri yeterince yaygınlaştıramadığı da öncelikli nedenlerindendir.
Toplumların edep çizgileri edebiyatlarında okunabilmeli, edeptir çünkü edebiyat. Edebiyatçılar, yaşamış olduğu dönemi ve dönemindeki
oluşumları iyi tahlil ederek, gelecekte tarihi belge
olarak yararlanılacağının bilinci ile eserler
hazırlamalıdırlar.
Ermenilerin ülkemizi, Ermeni Soykırımı
ile suçlamaları milli tarihimize gölge düşürmektedir. Tarih derinlemesine incelendiğinde asılsız
olduğu, aslında soykırımı Ermenilerin Türklere
yaptıkları bilgilerine ulaşılacaktır. Çalışmalar
yapıldıkça ulaşılmaktadır da. O dönemin tarihçileri, edebiyatçıları böylesine önem arz eden olayları derleyip toplayarak, o günün şartlarına uygun
tatminkâr eserler yapamamışlardır. Ermeniler
Ruslarla bir olup Anadolu'da genç, ihtiyar ve çocuk demeden insanlarımızı katletmişlerdir. Katledilen insanlarımıza yakılan ağıtlar, edebi belge
olarak, türkü olarak ve resim olarak günümüze taşınamamıştır. Bu gün haklı olduğumuz davamızı
savunmakta zorlanıyorsak, bunun sebebi de o
dönemin tarihçileri kadar edebiyatçıları da
dönemlerini iyi temsil edemeyişlerindendir.
Milli ihtiyaçlarımızı tamamıyla karşılayabilecek, ülkemiz insanlarının ve dünya ülkelerinin
de başvurabileceği Türk Edebiyatı Tarihi, kendi
kültürümüzün özünden uzaklaştırılmadan, taklitten kaçınarak, derinlemesine, tahliller yapılarak,
kendimize has kitaplar oluşturulmalıdır.
Manevi tesir, edebi eserlerin anlaşılmasındaki kuvveti artırmaktadır. Gönlü kararmayanın, üzeri örtülemeyenin besleyicisi ise zikirdir.
Bu bilinç süreklilik arz etmektedir. Yarının
edebiyatı bugünle başlar.
Kalbi selamlarımla, paylaşım tadında
yaşam dileğimle.
Mehmet AKSU
İstanbul Çocuk Eğitim Evi Müdürü
SİZDEN GELENLER
50
SİZDEN GELENLER
SENİ YENİDEN YAŞAMAK
Merhaba, Gönül ummanında kürek çeken SEVGİLİ!
İşte yazıyorum, yine sana,
Sensizken içlerini dolduramadığım kelimelerle
Ve yalnızlığımı sana emanet ederek
Her mektupta yeni bir sefer
Beni sana götürmeye çalışarak
Gurbeti gönlünde yaşıyorsan
Gurbet işte o zaman gurbet olur.
Belki de, seni sana anlatışımı okudukça,
Seni sana anlatışım diyorum ya...
Ellerinde uykuya dalan her mektubum,
Bendeki uyanışın oluyor.
Hayat sana sevilmeyi öğrettiği gibi
Sevmeyi de öğretince anlayacaksın beni.
Yanışımın sebebini
Ne garip şey değil mi?
Seni, sensiz sana anlatmaya çalışmak.
Ve seni bende bilip, kelime kelime
Yine sana yollamak.
Yıllarca biriken sevgiyi sunmak.
Ne garip şey değil mi?
Sana dair yazdığım her şiir de.
Seni yeniden yaşıyorum.
Bu yüzden seni yeniden yaşamak için,
Ekmek gibi, su gibi yazmaya da ihtiyaç duyuyorum.
Sana dair her şeye aç kalıyorum.
Ve her satırda SANA GELİYORUM ...
Kısmet ALTUNAY
Karataş Kadın Kapalı CİK
ACI AMA
GERÇEĞİ BUDUR
Bitkiler baharda filizlenir,
Yaz'da can bulur.
Hazan mevsiminde,
Sararır solar.
Hüzün verir hali,
Gazel olunca.
Bulupta ibret alanın,
Gözleri dolar.
İnsan yaşamı da,
Bitkiler gibidir.
Çocukluk, delikanlılık derken,
Erişkinlikte can bulur.
Yaşlılıksa ömrün hazanı,
Son demleridir.
İnsan da bitkiler gibi,
Son deminde kurur.
Tabiatın kanunu,
Fanidir dünya.
Bir varmış bir yokmuş;
Tıpkı bir rüya.
Yaşanılan yaşamın ahirete,
Mükafatıdır; ar ile haya.
Dünya'da inançlı yaşayanın,
Ahirette yeri Cennet olur.
İki cihanıda karartır,
İsyankar olmak.
Affı olmayan günahlardandır,
Ana baba ahını almak.
İnsan, adam gibi yaşamalı,
Aksini yaşarsa ahmak.
İnsanın Ahirette seceresi,
Mutlaka önüne konur.
Ahiret'te hesap yeri,
Mahkeme-i Kübradır.
Orada torpil yoktur.
Var diyense ahmaktır.
Bu dünyada hak sal yaşayana,
Ahiri alem ilk baharıdır.
Kul hakkıysa gitmeyelim,
Kimseyi incitmeyelim ne olur.
Ali Rıza ÇAĞLAR
Afyonkarahisar Açık CİK
51
SİZDEN GELENLER
BEN ONU ÇOK SEVDİM
GÖREN GÖZLER İÇİN
Her yeni gün bir başlangıç, her gelen saat yeni bir şans insan için. Önemli
olan hata yapmış ise hatasından dönmeli ve kendisi için yeni bir başlangıç, yeni
bir milat kabul etmeli, hata yapmamış ise önünde ki kötü kaderinin
değiştiğine inanmalı ve bulunduğu ortamı en iyi şekilde değerlendirmelidir
Çoğu şer, kötü bildiğimiz şeyler bizim için
hayır olabilir. Mesela yıkılan bir binanın enkazı
altında kalan bir çok masum çocuk, bebek, yaşlı ve
gencin ölümü bize şer görünebilir. Ama yıkılan binanın enkazı kaldırıldıktan sonra zemini kontrol
edilir de zeminin bir kilometre olan bölümünün
çürük olduğu, burada bulunan yüzlerce binanın ve
buralarda oturan binlerce insanın risk ve tehlike
altında olduğu anlaşılır ve insanlar için şer görünen yıkılmış binanın diğer insanlar için nasıl bir
rahmete dönüştüğü görülür. Binalarda yaşayan
insanlar güvenli bir şekilde boşaltılır, zarar görmeden binalar yıkılır, zemin sağlamlaştırılır, sağlam ve güçlendirilmiş binalar inşaa edilir ve güven
içinde insanlar yaşamlarına devam ederler.
Mesela bir otobüs kazası olur. İçinde yolculuk yapan bir çok masum insan hayatını kaybeder. Bir çoğu hayatının geri kalanını sakat bir
şekilde yaşamaya mecbur kalır. Kaza enkazı kaldırılır. Otobüs incelemeye alınır, fren aksamında
üretimden kaynaklanan bir hata olduğu anlaşılır.
Geri kalan bütün otobüsler toplatılır, fren aksamları düzeltilir ve tekrar otobüsler iade edilir.
Binlerce insanın hayatı kurtulur. Şer ve kötü
gördüğümüz otobüs kazası bir kaç insanın zarar
BEN NİYE GELDİM
Ben dünyaya bir ağaç dikmeye geldim
Fidanken çınara yollanacak mevsim
Betonların arasından gökyüzüne yükselen
Her bir dalı dolanır sanki derin.
Ben bu dünyayı sevdim
Hazırlık olsun diye geldim
Umudum bir ağaç gölgesinde
Düşünmek derin derin.
Ahmet Faruk KEÇELİ
Bolu T Tipi Kapalı CİK
görmesine karşılık binlerce yolculuk yapacak olan
insanın kurtulmasına vesile olur. Bu örnekleri
çoğaltabiliriz. İşte şer gördüğümüz şeyin insanlar
için nasıl hayra dönüştüğünü gözümüzle görürüz.
Güzel bakan güzel görür, güzel gören
hayatından lezzet alır. Mesela bulunduğumuz
ortamda olmaktansa bir tekerlekli sandalyede
veya bir yatakta sadece gözleri oynar bir şekilde
felçli veya sokaklarda deli divane veya sadaka
sadaka dilenirken veya en sevdiği ciğerparesinin
kötü hastalıkla gözlerinin önünde gün be gün
eridiğini görmeyi kim ister?
Bulunduğumuz ortam her ne olur ise olsun bilinsin ki bulunduğumuz ortamdan çok daha
kötü ortamlarda yaşayan insanlar vardır. Her yeni
gün bir başlangıç, her gelen saat yeni bir şans insan için. Önemli olan hata yapmış ise hatasından
dönmeli ve kendisi için yeni bir başlangıç, yeni bir
milat kabul etmeli, hata yapmamış ise önündeki
kötü kaderinin değiştiğine inanmalı ve bulunduğu
ortamı en iyi şekilde değerlendirmelidir.
Mehmet Şerif DEMİR
Şanlıurfa E Tipi Kapalı CİK
SORU-CEVAP
52
Bunları Biliyor musunuz?
Uyurken neden hiçbir şeyin farkında olmayız?
Uyku da aynen besin maddeleri gibi canlılık faaliyetlerimiz için
gereklidir. Sinir sistemi için besin ve enerji kaynağı özelliğine sahiptir.
Uykusuzluk, refleksleri yavaşlatır. Bu nedenle uykusuz insanlar daha çok
kaza yaparlar.
İdeal ve iyi bir uyku kişinin fonksiyonlarının daha iyi çalışmasını
sağlamaktadır. Uykunun; uyanıklıkla, ölüm arasında bir durum olduğu
kabul edilmekle birlikte bugün uykunun aktif bir durum olduğu, hızlı göz
hareketlerinin keşfiyle bilinmektedir. Uykunun ne kadar büyük bir
nimet olduğunu anlamak için bir gece uykusuz kalmak bile yeterlidir.
Yükseklere çıkıldıkça nefes almak neden zorlaşır?
İnsan yaşayabilmek için oksijen ve hava basıncına ihtiyaç duyar.
Soluk almamız ise havadaki oksijenin, akciğerlerimizdeki hava
keseciklerine girmesiyle mümkün olur. Ancak yükseklere çıktıkça,
Dünya'nın atmosferi inceldiği için atmosfer basıncı, dolayısıyla da kan
dolaşımına giren oksijen miktarı düşer. Bunun sonucunda nefes almak
zorlaşır. Böyle bir durumda akciğerin hava kesecikleri daralıp
büzülürken, göğüste boğuluyormuş ve nefes alamıyormuş gibi bir his
oluşur. Eğer kandaki oksijen vücudun ihtiyacı olandan daha az olursa,
vücutta birtakım rahatsızlıklar ortaya çıkar. Dolayısıyla bizim böyle bir
yükseklikte yaşayabilmemiz için oksijen desteğine ve özel giysilere
ihtiyacımız olur. Deniz seviyesinin 5.000/7.500 m yukarısında olan bir
kişi, nefes alma güçlüğü nedeniyle bayılarak komaya girebilir.
Şarkı söyleyerek cam kırabilir misiniz?
Rezonansını tutturabilirseniz sadece bardak değil birçok şeyi
kırabilirsiniz. Salıncakta bir arkadaşınızı salladığınızı düşünün. Salıncak
size doğru gelirken, itmeyi hep en üst noktada yaparsanız, her seferinde aynı
kuvvetle itseniz bile, salıncak gittikçe hızlanacaktır. Her cisim kendi tabiî
frekansı ile yaratılmıştır. Cisimlere kendi tabiî frekansları ile çakışan bir
frekansta herhangi bir kuvvet uygularsanız rezonans denilen kontrolsüz bir
ortam oluşabilir.
Eğer önünüzde duran bir bardağa, onun tabiî frekansına
uyan bir frekansta bağırabilirseniz, daha doğrusu bir ses dalgası
gönderebilirseniz, bardağın tabiî frekansı ile sesin
frekansı çakışır ve bardak kırılabilir.
53
DEYİMLER
DEYİM
KARAMAN’IN KOYUNU
Şair Necati Bey bir beytinde
demişti "öldürem seni ferah bu tîğ-ı
hışm ile Dirîgâ ahdine durmaz,
sanasın Karamanlıdır."
O sevgili bir gün demişti ki:
— "İçin ferah olsun, işte seni
şu gamze kılıcımla öldüreceğim. Yazık, yazık ki bu ahdinde durmuyor;
sanırsın ki Karamanlıdır" der.
Burada sözünde durmayan
sevgilinin, Karamanlı olarak gösterilmesindeki ince nükteyi anlamak için
önce şu satırları okuyalım:
Hadise II. Murat ile Karamanoğlu Mehmet Bey arasında geçer. II.
Murat, bir sulh muhaveresi için huzurunda bulunan Karamanoğlu hükümdarından, bundan böyle Osmanlı ile iyi geçineceğine dair söz ister.
Karamanoğlu elini kalbinin üstüne
vurarak birkaç defa yemin eder:
— "Bu can bu tende bulunduğu müddetçe, soyumdan bir daha
size muhalefet olunmayacaktır."
Oysa çok geçmeden Karamanoğlu yine Osmanlı'ya karşı ordu
tedarikine başlayacaktır. Çünkü o
yemini ettiği sırada cübbesinin göğüs
cebinde, yani tam da eliyle vurduğu
yerde bir güvercin saklıdır ve huzurdan ayrılır ayrılmaz güvercini uçurup:
İşte bu can bu tenden ayrıldı, yeminin hükmü kalmadı" diye parlak
zekâsı ile övünecektir.
Eskiden dilimizde, verilen
sözde durulmadığı zamanlarda
söylenen "Karamanoğlu gibi, akşam
verdiğini sabah alır." yahut "Karaman bahşişi gibi" diye iki söz var
imiş. Meğer bu sözlerin ortaya çıkması için Karamanoğullarının birkaç
ahdşikenliği vuku bulmuşmuş. Rivayete göre şair Karamanlı Nizamî,
zaman zaman Karamanoğlu Mehmet
Bey'in meclisine katılır, şiirler okur,
caizeler alırmış. Bir defasında yine
sohbetler edilmiş, şiirler okunmuş,
bu arada Nizamî de Mehmet Bey için
uzunca bir kaside inşat eylemiş. Meh-
met Bey, biraz da çakırkeyf dinlediği
bu kasideyi çok beğenip şaire şöyle
demiş;"Sana caize olarak falanca
filânca köylerin mahsulâtını bağışladım, helâl olsun."
Elbette ki şair o geceyi sevinçle geçirir ve ertesi gün bu ihsanın
fermanını almak üzere huzura çıkar.
Ancak Mehmet Bey, akşamki cömertliğini unutmuş görünür ve şairi
başından savmak üzere bir kese akçe
uzatıp: "Canım şair, der, ben akşam
esriklik ile, aklım başımda olmayarak bir halt yemişim, sen şimdilik
şununla iktifa eyle."
Birisine güvenmek,
bir işe ümit bağlamak
anlamına gelen
bel bağlamak, insana bir tür
kurtuluş ve güven hissi
telkin eder
Nizamî kendini kaybeder ve
cevabı yapıştırır:
—"Hâşâ sultanım, akşam
yediğiniz gülbeşeker idi; asıl haltı
şimdi yediniz."
Şimdi, dilimizdeki "Karaman'ın koyunu sonra çıkar oyunu"
sözü daha bir anlam kazanıyor. Anlattığımız Karamanoğulları ile şimdiki Karaman halkının, seciye yönünden artık bir alâkası olmadığını
düşünüyoruz.
Buna benzer bir hikâyenin
eski Acem şahlarından birinin başından geçtiği rivayet olunur. Sanırız,
Nizamî bu hikâyeyi bildiği için taşı
gediğine koymuştur. İbnülemin, Son
Asır Türk Şairleri'nde aynı türde bir “öldürem seni ferah bu tîğ-ı
muhaverenin Yusuf Kamil Paşa ile
hışm ile Dirîgâ ahdine
şair Nihat Bey arasında da geçtiğini
durmaz, sanasın
yazar.
Karamanlıdır.”
İskender Pala
İki Dirhem Bir Çekirdek
NÜKTE
54
GÜLELİM, DÜŞÜNELİM;
KISSADAN HİSSEMİZİ ALALIM
yahni hayali ile akşamı zor eden Nasreddin Hoca
eve gelir. Hoca sofraya oturur, hanımı sofraya
yahni yerine bir tabak bulgur aşı koyar. Umduğunu bulamayan Nasreddin Hoca sinirlenerek
hanımından bir açıklama ister. Nasreddin Hoca
'nın karısı gerçeği açıklayamaz.
- "Eti bizim kedi Tekir yedi" der.
Kedi
Nerede?
Nasrettin Hoca'nın canı bir gün şöyle bol
etli bir yahni çeker. Doğruca kasaba gidip bir okka
et alır, eve hanımına yahni yapması için tembihleyerek gönderir.
Nasreddin Hoca'nın hanımı Hoca'nın istediği yahniyi pişirirken komşuları sohbete oturmaya gelirler. Hocamızın gözü gönlü tok, eli açık
olan hanımı komşularına Hoca için pişirdiği
yahniyi ikram eder. Sonunda Hoca'nın akşam
yemekte afiyetle yemeyi hayal ettiği yahni komşu
kadınlar tarafından yenip bitirilir. Akşam olunca
Nasrettin Hoca bir hışımla kalkar sofradan ve eline geçirdiği bir sopa ile Tekir'i aramaya
başlar. Tekir'i bulur bulmasına ama Tekir bir deri
bir kemik. Hoca şaşkınlık içinde Hanımına sorar:
-"Hatun, yahni yapman için gönderdiğim
eti bu bizim kedi Tekir mi yedi?"
Nasrettin Hoca'nın karısı da yalanından
dönemez ve cevap verir:
-"Evet Hoca Efendi, o hınzır kedi yedi eti."
Bu cevabın üzerine Nasrettin Hoca el
terazisini alır ve kediyi tartar. Hoca'nın kedisi
Tekir de tam bir okka gelir. Bunun üzerine
Nasrettin Hoca hanımına seslenir:
-"Yahu Hanım, şu gördüğün bizim Tekir
ise et nerede ? Yok şayet gördüğüm et ise bizim
Tekir nerede?"
Mustafa
Karabay
Bursa H T p
Kapalı Ceza
İnfaz
Kurumu
55
Çağın Polisi Dergisinden alınmıştır
BULMACA
SÖZCÜK BULMACA
SOLDAN SAĞA
1-Dil bilimi-Kükürt elementinin imi
2-Yüce gönüllü-Bir işaret sıfatı
3-Hz. Musa’nın tabi olduğu ırk-Bir bağlaç
4-Eski dilde damla-Eski dilde akıtma
5-Bir hayret sözü-Olgunlaşmamış
6-Bir araba markası-İskambilde birli-Bir nota
7-Klikleri gözden geçiren
8-Bir nota- Güreşte bir yenilgi şekli-Bir nota
9-Ad öğrenme sorusu
10Aksi-Kısaca Eti Bank
11-Temel-Tarihi bir çalgı
12-Anadolu’da tek parça kadın giysisi-Eski dilde kış
13-Dışı değil-Kısaca Kara Kuvvetleri
14-Bir nota-Fiyakalı-Vilayet.
YUKARIDAN AŞAĞIYA
1-Dinsel olmayan-Demirin oksijenle birleşmesiyle
oluşan madde-Ağzına kadar dolu
2-Vali-Lise öğrencisi
3-Bir Yunan halk dansı-Kısaca emar-Bir nota
4-Atılgan-Ekonomik olarak-Ekonomik açıdan
5-Erzurumlu bayan kahraman-Zayıf,cılız
6-Kayınço-Eski dilde yuva
KOLAY SUDOKU
7-Bir hayret sözü-Çevre veya yapı düzenleme-Bir
organımız
8-Eski Mısır’da kutsal olan öküzün adı-Film ve
tiyatro gösteri platformu
9-Dilsiz-Ankara’da bir semt
10-Bir tarım gereci-Harap yeli-Nebat
11-Temel içeceğimiz-Kazanç-Arap alfabesinde
uzatmalı bir harf
ORTA SUDOKU
ZOR SUDOKU
BULMACA
56
ÇENGEL BULMACA
Ankara Büyükşehir Belediyesi Dergisinden alınmıştır
İyi düşün, iyi hisset, yanılıp aldanma.
Ne varsa doğrudadır, doğruluk şaşar sanma.
(Cevdet Paşa)
dengel d raçık sözlüdür
yer nde davranışlar serg ler
hak kate saygılıdır
çtend r
yalan söylemez
tutarlıdır
ölçülüdür
ön yargısız düşünür
başkalarını aldatmaz
ahd ne vefa göster r
hüsnün yetl d r
sadıktır
ad ld r
göründüğü g b d r
hatalarını telafi eder
cesaretl d r
hanet etmez
Doğru B r
em
nd
r
K şy ğ...
tt r
ayrım yapmaz
dürüsttür
nsaflıdır
k yüzlülükten uzaktır
sam m d r
muted ld r
doğruluğu teşv k eder
olduğu g b görünür
bas retl d r
ç dışı b rd r
objekt ft r
sağduyuludur
çok yönlü değerlend rme yapar
sağlıklı düşünür
sözünde durur
yanlışa sapmaz
hakkı gözet r
güven ver r
Author
Document
Category
Uncategorized
Views
6
File Size
11 931 KB
Tags
1/--pages
Report inappropriate content