külliye 62.indd - Bizim Kulliye Dergisi

ÜÇ AYLIK KÜLTÜR ve SANAT DERGİSİ
S AY I
Yıl : 16/2014
62
İZZETPAŞA VAKFI ADINA
SAHİBİ ve YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
NİHAT ERİŞ
Genel Yayın Yönetmeni
NAZIM PAYAM
Yazı İşleri
KEMAL BATMAZ
Tashih
MAHMUT BAHAR
Röportaj
TANER NAMLI
Dizgi-Tasarım-Kapak-Web
AYDIN KARABULUT
Hukuk Danışmanı
Av. Şuay ALPAY
Dağıtım
İzzetpaşa Vakfı
Danışma Kurulu
Yavuz Bülent BAKİLER
Prof. Dr. Ahmet BURAN
Doç. Dr. Vefa TAŞDELEN
Doç. Dr. Levent BAYRAKTAR
Doç. Dr. Tarık ÖZCAN
Yrd. Doç Dr. Metin Kayahan ÖZGÜL
Dr. M.NACİ ONUR
Uzm.Necati KANTER
Ömer KAZAZOĞLU
A. Faruk GÜLER
Abone ve Reklam
Yurt İçi: MUSTAFA YAVUZ
Posta Çeki Hesap No:1285029
Yönetim Yeri
İZZETPAŞA CAD. İZZETPAŞA VAKFI
EK BİNA NO:16/4 ELAZIĞ
Tel. 0 (424) 233 55 13 - 233 15 00 (114)
Belgegeçer (faks) : 0 (424) 237 49 65
Baskı
TDV Yayın Matbaacılık ve Tic. İşletmesi
Tel. 0312 354 91 31
Yenimahalle / ANKARA
Abone Şartları (Yıllık): Yurt İçi: 30 TL
Yurt Dışı: 40 Avro
Yıllık Kurum Abone: 80 TL
Gönderilen yazılar basılsın basılmasın iade edilmez.
Yayın Kurulu dergiye girecek yazılarda gerekli gördüğü
değişiklikleri yapar. Yayımlanan yazıların fikrî sorumluluğu
yazarlarına aittir. Bizim Külliye adı
anılmaksızın alıntı yapılamaz.
e-posta (e-mail)
[email protected]
www.bizimkulliye.com
ISSN:1302-3500
3
32
Nazım Payam
Vefa Taşdelen
Türkü hüznü Bir güzellik ve sevgi
felsefesi
6
Mustafa Özçelik
Söylenmeyen
7
Nurettin Durman
Yaz bitti
44
Ömer Naci Soykan
"Eğitilmeme Hakkı"
ne demektir?
48
Levent Bayraktar
kültürü
8 Ortak yaşamve felsefesi
Beyhan Kanter
röp. Nuray Memiş
12
Taner Tatar
röp. Taner Namlı
16
Milay Köktürk
Uygarlığın dili : Sanat
19
D. Mehmet Doğan
Şehirler ve kültürler
22
Köksal Alver
Ömür dediğin:
Giderken söylenenler
24
50
Muhsin İlyas Subaşı
Gençlerimiz ve
geleceğimiz
29
30
Mahmut Bahar
Robenson Crusoe
31
Seval Koçoğlu
rica ederim bu bahsi
kapatalım artık
71
İmdat Avşar
Lambada titreyen alev
üşüyor
76
Mehmet Sait Karaçorlu
Abidin Paşa'nın Kaside-i
Bürde tercüme ve şerhi
82
Sezin Seda Altun
Göç
83
54
M. Alp Onur
Umut denizinde
55
İhsan Yaşa
Zemheri Kuyusu
56
Uğur Kılınç
"Felsefe İle" üzerine
58
Fatih Aslan
Zinciriye Şairleri Şiir
Festivali'nin ikincisi
yapıldı
62
Kemal Batmaz
22. Hazar Şiir Akşamları
M. Milât Özçelik
Fısıltılar
Serdar Arslan
Tebessüm Kuşu
Süleyman Daşdağ
İkilemler ve yaşam
M. Hâlistin Kukul
Kültürün
Erdoğan Erbay
bozulmasında
en
Bir ayna, iki zevk:
Karacaoğlan önemli unsur: Yalan
Mehmet Aycı
Soyaçekim gazeli
68
Sezai Güneş
Türkçeleşmiş, Türkçedir
Cafer Gariper
Sait Faik'in
Kameriyeli Mezar
hikâyesi ve...
65
Mehmet Kurtoğlu
Tanpınar'da kadın ve
şehir
84
86
89
91
95
Şerif Fatih
külliye sanat odası
Muhterem Okurlar,
Bizim Külliye’yi genelde önceden belirlenmiş dosya konularıyla sunuyoruz. Bu, işin ehliyle yüzleştiriyor
bizi, okuma disiplini sağlıyor. Dosya konularımızın kimi
zaman yazarlarımızın ilgisinden, titizliğinden özel sayılara dönüştüğü de oluyor. Gayemiz zevkli okumalarla
milletimizi var eden hücrelere dikkatleri çekmek.
Evet, Edebiyat ve Kadın, Edebiyat ve Çocuk, Edebiyat ve Mitoloji, Edebiyat ve Metafizik, Edebiyat ve
Tasavvuf, Edebiyat ve Felsefe, Edebiyat ve Gelenek,
Edebiyat ve Şehir, Şehir ve Kitap, Şehir ve Şair, Türk
Dünyası Seyahatleri, işlediğimiz konulardan bazıları.
Sizlere hizmet ederken zenginleştiğimizin farkındayız.
Kimi sayımızda ise Yunus Emre, Ahmet Kabaklı,
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Yavuz Bülent Bakiler
ve Cengiz Aytmatov benzeri edebî çehrelere ve onların eserlerine eğildik. Edebiyatımızın çıtasını yükseltmeye, sesimizi uzaklara taşımaya gayret ettik.
62. sayımızın konusunu yazarlarımızın takdirine
bırakmış, herhangi bir şey belirlememiştik. Ama dergimize gelen yazılar bu sayımızı âdeta “Edebiyat ve
Eğitim”e dönüştürdü. Biz söylesek de söylemesek de
işlenmesi gereken kendisini gösteriyor.
Gelecek sayımızın dosya konusu; “Çanakkale ve
İstiklal Savaşında Kadınlarımız”
Yeniden buluşmak ümit ve dileğiyle Allah’a emanet
olunuz.
Edebiyatımızın ustalarından güzel insan, şair ve
yazar A.VAHAP AKBAŞ'ın vefat haberini aldık.
Ailesine, yakınlarına, okuruna sabır diler,
kendilerine Allah’tan rahmet niyaz ederiz.
15. 11. 20014.
“Her şey başka bir şey oluyor
Her şey daha güzel bir şey”
A. Vahap Akbaş
2
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Türkü hüznü
NAZIM PAYAM
Mustafa Yalçın’a
Türkü muhabbeti
G
Halkımız,
manevi
büyüklerimizi
kendi il
sınırlarına
dâhil ederek
nasıl kimliğinin
bir eksiğini
gidermek
istiyorsa,
türkülerimizi de
nüfus kütüğüne
geçirmekten
öylesine haz
alıyor.
eçenlerde, nicedir
hâlini hatırını sormayı ihmal
ettiğim bir dosta uğradım. Masasının üstünde Bizim Külliye
dergisinden 42. sayı duruyordu. Dosya
konusu ‘Türkü’… Sohbete ara verdiğimizde elime aldım dergimizi. Usulca
çevirdim. Baktım, yıl 2010. O günden
bugüne beş yıl geçmiş.
Hâlâ taze.
Sanat edebiyat dergileri tazeliğini
işlevinden mi, işlediği konulardan mı
alır? Ya şairden, yazardan beklentiler?
Evvelin ahirin tasasını fırından yeni
çıkmış gibi kim getirir bize? Daima
tazenin asıl mimarı edebiyat adamları
değil mi? Daha soruların cevabını dü3
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Şu an, şuracıkta içinizi kaynatacak bir demet türkü
sunabilirim. Ama sunmayacağım. Herkesin içten içe
mırıldandığı bir türküsü yok mu? Yine onu gönlünden
geçirsin. Maksadım halis. Ne sizin türkünüze zeval
gelsin ne benimkine.
şünmeye yeltenmeden, “Bana bir dosya yetmez ki!” demesin mi türkü. Tesadüfen de olsa
hafif bir ilinti kurmayagör onunla, hemen
oracıkta belleğinizde kendisine ait kayıtları
çıkartıyor, unuttuklarınızın, ayrılıkların kaygısını dillendiriyor. Yürek yelkenleri kendiliğinden suya iniyor. Yorgunluk esnasında istirahat nasıl ihtiyaç ise türkü de işitip hisseden
geniş kitlenin bir parçası olma bahtiyarlığına
eriştiriyor insanı. Oysa türkünün kulağa gönderdiği yalnızca bir tını...
42. sayının Külliye’ den bölümünde şunları
söylemişiz:
‘Elimizi ayağımızı yanımızda nasıl taşıyorsak ‘dilimiz’ olan türküleri de öyle taşırız…
Türküler, his ve fikir coğrafyamızın temsil
kabiliyeti yüksek ezgileridir. Sözleri kimilerine göre basittir, ama samimi ve derunidirler…
‘Türk’ ismi ile müsemma türkü… Bir bakarsınız Anadolulu, bir bakarsınız Azerbaycanlı,
Kerküklü, bir bakarsınız Rumelili… Onlar
bizim hayat ve hayal hikâyemizdirler. Her
hâlimize denk düşen bir atasözümüz olduğu
gibi, her hâlimize denk düşen bir türkümüz
de vardır… Türkünün doğum yeri vardır,
ama belli bir yurdu yoktur…’
Türkün mü var, derdin var.
Son cümleyi yineleyip durdum kendime.
‘Türkünün doğum yeri vardır ama belli bir
yurdu yoktur.’ Evet! Tutmayagörsün mayası;
ne obası kalır ne ili. Kars’tan, Gaziantep’ten
Edirne’ye bütün yurdu sarıp sarmalayacak
kadar büyür hüzün kefilliği. Sonra şurada
burada filizlenen onlarca benzeri! Onlarca
sahiplenme! Halkımız, manevi büyüklerimizi
kendi il sınırlarına dâhil ederek nasıl kimliğinin bir eksiğini gidermek istiyorsa, türkülerimizi de nüfus kütüğüne geçirmekten öylesine
haz alıyor.
O sayıyı yayına hazırlarken defaten düşünmüştüm. ‘Türküler, neden gönül ateşiyle tesir
eder bize?’ Tesirine açık olduğumuz türkü,
unutmaya çekindiğimiz derdin, paylaşmaya
kıyamadığımız arzuların sözcüsü olduğundan mı? Gurbette olanımızı hatırlattığından
mı? Hem gurbette olan gençlik mi, sevda mı,
evlat mı? Şifa mı, varlık mı? Yoksa zeminsiz,
zamansız bir kuru özlem mi? Her neyse, cevabı türkülerde. Türkümüz bu temalardan
yalnızca birini ezgisine dolar, tersine işleyen
bütün sonuçların yükünü omuzlamış hissiyle
gelir, yıkılır üstümüze. Hele bir de sevdiğimiz
sanatçının sesinden ise!
4
Yine duman almış Palandöken’i
Kerem et Mükerrem bir türkü söyle
Türküler bağrımda bir gül dikeni
Kerem et Mükerrem bir türkü söyle
Yükseklerde öten hüma kuşumuz
Issız gecelerde can yoldaşımız
Sen söylerken göğe değer başımız
Kerem et Mükerrem bir türkü söyle
İşimiz yok bizim hasetle, kinle
Gam, kasavet dağıt gür nefesinle
Yüce endamınla yiğit sesinle
Kerem et Mükerrem bir türkü söyle
Bazı türküler süzerek hüzünlendirir. Sizi
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
sizden, sizi yörenizden, yârınızdan koparır.
Hayli zaman boşlukta duran, boşlukta gezen
olursunuz. Bazı türküler de ne telaş ne korku;
gölge gibi ömür boyu bırakmaz yakanızı. Konusuyla, temasıyla sizindir. Ya hüzünlendirme
tesiri ani ve şiddetli olanlar? Belleğinizin bir
köşesindeki tozu, tipiyle boranla kaldırır. Fakat süresi kısadır. Gizlediğinizi şokla hatırlatır sadece. Hepsi bu.
Neşelendirmesi de öyledir bunların.
Daha demin beden dolabını hüzünlü
hâliyle düzenleyen, gözlerinizi buğulandıran
türkü, yine ani bir ritim değişikliğiyle yanağınıza uzanır, tutar elinizden, çeker meydana. Birdenbire kendinizi orta yerde kol kanat
açmış bulursunuz. Yalnız siz mi? Türkçeniz
de…
Kırşehir, Artvin, Şanlıurfa, ne fark eder!
Bir başka ortamda olsa burun bükeceğiniz
ağız, kerametini göstermiş, gönlünüzü şenlendirmiştir.
Şu an, şuracıkta içinizi kaynatacak bir demet türkü sunabilirim. Ama sunmayacağım.
Herkesin içten içe mırıldandığı bir türküsü
yok mu? Yine onu gönlünden geçirsin. Maksadım halis. Ne sizin türkünüze zeval gelsin ne
benimkine. Türkülerimize dair birbirinden
güzel onlarca şiir yazılmış. Böylesi anlarda
serzenişin veya neşenin akışına uygun kendiliğinden dile dolanan şiiri tercih ederim.
Mesela, daha demin, yukarıda 42. sayımızın
şairlerinden Ali Akbaş’ın Hüma Kuşumuz’u
paylaştım. Artık ister ilinizden seçin türkünüzü ister derdinizden. O, size kalmış.
Yüreğimizin bir noktasında gizlediğimiz
kıymetliyi türküyle hissetmek, düşünmek,
türküyle gerçeğe yakın tutmak nelerin varoluşuna kadirdir bilmez miyiz? Nevzat Kösoğlu
ağabeyin “Biz bu türküleri sokakta bulmadık.” sözünü asla yabana atamayız. Türkümüz
insanımızın aşılmaz dağlarından, kanayan
yarasından, gurbetinden, sılasından, özleminden süzülmüş. Yetimin, öksüzün, kadersizin
yangılı ciğerinde işlenmiş. Ardında önünde
mevzularımız; bizi dairesine dâhil edene dek
o tecrübeden bu tecrübeye halka halka yayılmış.
Elbette, çevrenizdekiler arasında yozu var,
toyu var. Vukufsuzu, aymazı, hiç ayna kullanmayanı var! Türkünün arı duru dilini hafife
alanlar, ata babanın devrettiği mirası algılamakta yetersiz olanlar çıkabilir. Bazen adap
erkân bilmez bed seslilerin yanında ezgisini
mırıldanmanız bile baş ağrıtır. Bu husustandır ki olur olmaz yerde türkü çığırmak olmaz.
Fuzuli’yi hâlâ ışıklarla bezeli tutan Gayri
gazelini bilmem hatırlar mısınız?
Gazeli hatırlayamazsınız belki, ama beşinci beyti bilirsiniz. Hani şu; “Ne yanar kimse
bana âteş-i dîlden özge/ Ne açar kimse kapım
bâd-ı sabâdan gayri.” Yalnızlık temini ifade
eden bu beyit, artık kimilerince araya sıkıştırılacak laf, kimilerince üstü örtülecek sorunun sızlanılmasında kullanılagelen bir hacet
oldu. Kalbi sızlatan o güzelim takıları döküldü. Sebebi ise; olur olmaz yerde söylenmesi.
“Onun Şikâyetname’si de adressiz kalmıştı. Bu, Fuzuli’nin tersine işleyen talihiyle alakalı. Ve “ türküden bahsediyorduk şiiri neden
kattınız?” diyebilirsiniz. Hayır! Her şey, her
yerde söylenmez. Siz mahfilleri karıştırırsanız ben de surların dışını gösteririm. Hem
türkümüz ile şiirimiz ezel ebet kardeştir. Bu
kardeşlerin yolunu yordamını biliriz. Biz, şiiri türkülerden öğrendik. Birinin eğleşmediği
yerde ötekini görmemiz mümkün mü?
Eğer onların mirasını önünüze çıkan her
eşiğe yıkacak olursanız derinlik sığa çekilir,
gönül titreşimleri kesilir, anılarınız hükmünü
yitirir. Yetmediyse yine söyleyeyim? Hüznünüz umursanmaz olur. Derdinize muhabbetiniz azalır. Ahınız yerde kalır. Neticede efkâr,
tortusunu dibe çökertir, dilinizi burar, sizi
hepten sahipsiz bırakır.
5
Bizden söylemesi!■
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
SÖYLENMEYEN
Öptüm çocuk yüzünden/böylesi daha iyi
Bir kuşun gelip/ saçlarımıza konuşu gibi
Yağmurlardan söz ederek/ıslanmak doyasıya
Böylece yeni baştan/ arındırmak yüreği
Giden diğer yanındır senin/ gelense yeni yüzün
Yüzün yeni bir bahçe/ içinde sarmaşıkların sevinci
Böylece her akşam/ kanatlarımız kırlangıç
Kafeslerimizden çıkıp/ uçalım göğe doğru
Karanlık iyidir/ örter sırların üstünü
Böylece yüzümüz beyaz/ öyle çıkarız sabaha
Deriz ki hoş geldin/ varlığındır asıl olan
Boşuna değil yorgunluğun/işte kalbim
Yine seni sayıklar/ eksik bir cümleyi tamamlar gibi
Dünya durdukça böyledir hep aşkın kehaneti
Sözü yorup canı üzmeden/düşmeden yanlışlara
Dağılan tespihi/toplamak gerek yeni baştan
Öyleyse önce bir yağmur/ getirelim toprağımıza
Bak nasıl göverecek/ tarlamızda buğdayın rengi
Kalbimiz çocuk kalbi/ saçlarımız dağınık
Hadi bahçelere girelim/yeniden tut ellerimi
MUSTAFA ÖZÇELİK
6
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
YAZ BİTTİ
Günler boyu meşk edip mevsim diye içeri
Gelip geçti nihayet gitmesi tutmuş zahir
Değişiyormuş sonra deviriyormuş kendini
Bize geçmez gibi sanılan ıtır kokularıyla.
İlaveten hayatın tafsilatı burada
Yürüyen bir merdiven akıyor gibi
Göz önünde ama öyle yavaşça
Mevsim şeklinde yeniliyor kendini.
Biz kuşkuyla bakarak çıkarız yola
Yazılmış ne varsa akıyor böyle bizle
Kabulümüz vardır reddimizin adı yok
Mecburen gelmiş ise yeri var kalbimizde.
Bu tuzaklar yurdunu oyunu oynaşıyla
Bir kolaçan edelim tuzağından geçelim
Kaçış yolu bulalım elbette kendimize
Beklemiş olsun bizi iyisi mi elemim.
Bunu bayram olsun seyran olsun ne ise
Çepeçevre kuşatsa karşı tarafta renkler
Karşılayacak olsa kalbimizin ritmini
Bağrına bassa bizi uçuverse martılar.
NURETTİN DURMAN
7
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
BEYHAN KANTER
ile edebiyatımızda beden algısı üzerine
Sosyolojide beden, gerçeklik olarak yer alırken;
edebiyatta imaj olarak yer alır. Türk edebiyatında
beden algısının ya da bedene ilişkin yargıların
değişmesini ya da yenileşmesini de modernizmle
başlatabiliriz.
NURAY MEMİŞ
BEYHAN KANTER
1978 Elazığ doğumlu.
1999 yılında mezun olduğu Fırat Üniversitesi Türk
Dili ve Edebiyat Bölümünden 2002 yılında Yüksek Lisansını tamamladı.
2009
Fünun
yılında
“Servet-i
Romanında Aile
Kadın ve Çocuk” başlıklı teziyle doktor unvanını
aldı. 2014 yılında “Şiirsel
Kimlikten Mekânsal Sınırlara: İkinci Yeni Şairlerinin Mekân Algısı” kitabıyla doçent oldu. Halen
Mardin Artuklu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Türk Dili Ve Edebiyatı
Bölümünde öğretim üyesi
olarak çalışmaktadır.
Saygıdeğer hocam modernlik tecrübesi sosyal
bilimlerde yeni epistemolojik sorunlar etrafında
edebiyatta dil, anlam ve metin üzerinden yürürken özellikle sosyoloji ve felsefe alanında kavramsal düzeyde devam etmiştir. Nitekim modernizmle
birlikte bedenin bir metafor olarak keşfi, söz konusu krizlerin en önemli göstergelerinden birisi
olarak karşımıza çıkmaktadır. Bedenin modernlik
ve modernliğin beden tecrübesini nasıl yorumlarsınız?
Beden, modernliğin ürettiği bir söylemdir. Modernliğin mirası olan “yeni beden”in büyük toplumsal
değişimleri de tetiklediği/oluşturduğu söylenebilir.
Modern öncesi dönemde “mahrem”, “günah” ya da
“tabu” olarak kodlanan kültürel beden, küreselleşen
dönemde postmodernitenin de kazanımlarıyla birlikte
“şeffaf ” hale gelmiştir. Sosyolojiden felsefeye, edebiyattan antropolojiye kadar beden, artık sosyal bilimlerin odağına yerleşmiş görünmektedir.
Sosyal bilimler alanında Türkiye’de “beden”i
güncelleyen bir isim olarak bilinen Zülküf Kara’nın
bu konudaki çalışmaları dikkat çekicidir. Bedeni tıp
alanından sosyolojik tartışma alanına çeken Kara’nın,
son çalışması olan “Toplumla Yüzleşme” kitabında da
8
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
belirtildiği üzere beden artık metin, dil, şiir
ve bütün gündelik hayat için en önemli izlek
haline gelmiştir. Bu bağlamda bireylerin benlikleriyle ilgili ipuçları sunan beden imgesine
ilişkin yaklaşımlar da beden algısının değişime uğramış biçimleriyle yeniden ele alınmaya
başlanmıştır.
Edebiyat ve sosyoloji arasındaki doğrudan ilişki, edebî eserlerin de sosyolojik incelemelere tabi tutulması gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Özelikle modern yaşama entegre
bir yaşam süren bireylerin dış dünya tarafından onaylanma çabaları, Tanzimat’tan
beri Türk romanında görülen bir unsurdur. Bu bağlamda, son yıllarda sosyolojik
bir yaklaşımla “ beden” olgusuna da yeni
bakış açıları ortaya çıkmış ve modern bedenlerin sosyal yaşamdaki etkinlikleri yeniden tartışmaya açılmıştır. Edebiyat bu
tartışmanın neresindedir?
Son yıllarda beden, artık modern bireylerin
ilk tanımlanma ve kimlik kurgulama aracısı
olarak öncelenmeye başlanmıştır. Bu noktada
özellikle Kartezyen felsefenin “düşünüyorum
öyleyse varım” öğretisi de yerinden edilerek
beden ve ruh arasındaki ayrım, yerini beden
ve ruh bütünlüğüne bırakmaya başlamıştır.
Ayrıca feminizmle birlikte bedenin toplumsallığı; cinsiyet bileşenleri, cinsiyet hiyerarşileri
ve yapılandırılmaları üzerinden eleştiriye tabi
tutulmuştur.
Bedenin modernizmle ilişkisinin ise “tüketim kültürü” ile doğrudan bir ilişki olduğu söylenebilir. Bu noktada, bedenin sosyal
bilimlerdeki yeri de farklı alanlar tarafından
tartışılmaya açılmıştır. Nitekim Zülküf Kara
çalışmalarında, beden olgusuna fenomenolojik
yaklaşarak bedenin buyrukçu bir söyleme dönüşmesini ve hem bireyi hem de toplumu şekillendirmesini “toplumsal karşılamalar” bağlamında irdeler. Kara’nın sosyolojik analizlerini
Türk romanına uyguladığımız zaman söz konusu sosyolojik etkilerin romanlarda da farklı
karakterler ya da tipler aracılığıyla kurmaca
düzleme taşındığını görmekteyiz. Zira beden,
Türk edebiyatı için de yeni teorik koridorlar
açmayı mümkün kılmıştır. Buna örnek olarak
Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
romanını verebiliriz. “Hastalık metaforları” ve
ruhsal yapı arasındaki ilişkinin derinleştirildiği Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda anlatıcı
öznenin bedensel yetersizlik hissi, sadece psikolojik değil aynı zamanda sosyolojik bir sorunsal olarak da ele alınabilir. Yine Sabahattin
Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” romanında, insanların bedensel pratikleri üzerinden
değerlendirilmesine ve bedensel görünüşün
öncelenmesine ilişkin eleştirel bir bakışın varlığından söz edebiliriz. Nitekim söz konusu
9
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
"...modern yaşamda bireylerin bedensel görünüşleri
aracılığıyla kimlik inşa çabalarının olduğunu
söyleyebiliriz. Zira toplumsal karşılaşmalarda ilk intiba,
beden üzerinden gerçekleşir. Dolayısıyla beden imgesi
de yeni ve çoğul anlamlar yüklenerek kendisine yeni
iktidar alanları edinir."
romanın anlatıcı öznesi, beden üzerinden insanların ruhlarının şifrelerinin çözülemeyeceğini vurgular. Tabi, Türk edebiyatında modernizmin beden algısını yansıtan söylemlere
yer veren roman sayısının hayli fazla olduğunu
söylemek mümkün.
Bedenin modern halinin edebiyat dünyasında yeni teorik açılımlara imkân tanıdığından söz ettiniz. Bu açılımların edebiyattaki yansımaları ne şekildedir?
Sosyolojide olduğu gibi edebiyatta da beden olgusuna yaklaşımın değişmesi ya da farklılaşması modernite merkezlidir. Sosyolojide
beden, gerçeklik olarak yer alırken; edebiyatta
imaj olarak yer alır. Türk edebiyatında beden
algısının ya da bedene ilişkin yargıların değişmesini ya da yenileşmesini de modernizmle
başlatabiliriz. Zira Divan şiirinde klasikleşen
ve sınırları tayin edilmiş bir beden algısı/tasviri söz konusudur. Belli mazmunlar çerçevesinde tasvir edilen idealize bir sevgili tipini
görürüz. Bununla birlikte Kıyafetnamelere
baktığımız zaman da bedenlerin belli özelliklerine göre tasnif edilerek karakter analizine tabi tutulduklarını söyleyebiliriz. Ancak
Türkiye’de modernizmi Tanzimat sonrası başlatacak olursak bedenin artık sadece belli kalıplarla anlatılan bir unsur olmaktan çıktığını
ifade edebiliriz. Beden, artık edebî eserlerde
sadece aşk ya da arzu üzerinden değil kültürel metaforlar tarafından da imlenmektedir.
Bedenin bu yeni halleri, toplumsal bir metin
olarak şiirde, hikâyede ve romanda dilin “yüce
nesnesi” konumuna yükselmiş görünmektedir.
Zira pozitivizmle birlikte bedene yönelik metafizik dışlama sosyal bilimlere fenomenolojik düzeyde yeniden katılmıştır. Bu durumun
hem edebî eserlerde hem de edebiyat eleştirilerinin teorik zeminlerinde yoğun biçimde yer
aldığını söylemek mümkündür.
Bedenle ilgili tartışılan konulardan birisi de
toplumsal cinsiyet olgusudur. Toplum tarafından hiyerarşik bö lünmeye tabi tutulan bedenlere, toplumsal yapı içinde belirli rollerin biçilmesi, edebî eserlerde de feminizm konusunun
gündeme alınmasına yol açar. İlk dönem Türk
romanlarından günümüze gelinceye kadar pek
çok yazar, kadının toplumsal yaşam içindeki
varoluş mücadelelerini farklı bakış açılarıyla ele almışlardır. Ahmet Mithat’ın “Felsefe-i
Zenan”, “JönTürk”, Mehmet Rauf ’un “Genç
Kız Kalbi” romanlarından başlayarak bu konu
romanlar aracılığıyla da çeşitli şekillerde tartışmaya açılmıştır diyebiliriz.
Bu bağlamda şunu sormak isterim. Bedenin modern hali edebiyat dünyasında
yeni teorik açılımlar sağladı mı?
Kent yaşamı ile birlikte keşfedilen bu yeni
beden, toplumun bütün katmanlarında yeni
bir okumaya ve anlamlandırılmaya tabi tutulmuştur. Artık görünür haldeki beden, edebiyata da yeni teorik çeperlerden girmeye başlamıştır. Zülküf Kara’nın söz konusu kitabında
vurguladığı üzere, bedenin yeni yurdu da kent
10
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
merkezleri olmaya başlamıştır. Dolayısıyla
edebî eserlerde artık “bedenin kentli halleri”
ve beden üzerinden modern kimlik inşası da
ele alınır olmuştur. Yani modernlik krizi ve
buna bağlı olarak ortaya çıkan sosyal krizler,
edebî metinlerde beden üzerinden de anlatılmaya başlanmıştır. Breton’un deyişiyle söyleyecek olursak artık modern insan için beden,
“hem insan toplumlarının özüne hem de insanın özüne götüren sosyal ve kültürel anlamlar kavşağıdır.” Bu noktadan beden olgusuna
yaklaşırsak bedenin sosyal ve kültürel olarak
yorumlanmasına moda olgusunu örnek verebiliriz.
Nitekim modern Türk romanlarına baktığımız zaman öteki tarafından seçkinci olarak
onaylanmak isteyen bireylerin moda üzerinden
kimlik kurgulamaya çalıştıklarını görmekteyiz. Zira ilk dönem Türk romanlarındaki
Felatun, Bihruz, Şatıroğlu Şöhret gibi roman
kişileri, aynı zamanda bedensel görünürlükleri üzerinden toplumsal yaşamda seçkincilik
oluşturmak isteyen tipler olarak karşımıza
çıkarlar. Servet-i Fünûn romanında da moda
aracılığıyla teşhir edilen bedenler, salonlarda gösterime çıkarılan bir modernizm nesnesi olarak yer alır ve beden, söz konusu romanlarda sosyal yaşamın da temel dinamiği
haline dönüştürülür.
Sonraki dönemlerden örnek verecek olursak Peyami Safa, romanlarında beden ve
ruh arasındaki karşıtlığı, hem bireyin hem
de toplumun beden algısı üzerinden ele alır.
Toplumsal yaşam içinde ontolojik kaygılar yaşayan bireylerin bedenleriyle ilişkileri, Peyami Safa’nın romanlarında hastalıklı bedenler,
moda üzerinden görünürlük kazanan bedenler
ve toplumsal cinsiyet algısına göre değerlendirilen bedenler üzerinden kurmaca düzleme
taşınmaktadır. Böyle bir yaklaşımla, Peyami
Safa’nın romanlarında değişken anlamlar yüklenen üretken ve buyrukçu bir söyleme dönüşen beden algısı eleştirilir. Yani diyebiliriz ki,
modern yaşamla birlikte beden imajı, ruhun
yerine geçirilmeye başlanmıştır ve bu durum
da toplumun aynası olan edebî eserlerde yankısını bulmuştur.
Modern yaşamla birlikte beden imajının
ruhun yerine geçirilmeye çalışıldığı söylediniz. Bunu biraz açabilir misiniz?
Tabi, bu sorunuzun cevabını edebî eserlerden yola çıkarak verebilirim. Ancak edebiyatın sosyolojiden bağımsız olmadığı bilinen bir
gerçekliktir. Sosyolojik değişimlerin yol açtığı
meşruiyet krizleri edebî eserlerde de karşılığını
bulur. Dolayısıyla sosyolojik bir bakış açısıyla,
edebî eserler incelendiği zaman modernizmin
toplumlar üzerindeki etkilerinin kimlik kaygısı, kendilik saygısı ve toplumsal yapının onayından geçme, seçkinlik oluşturma arzusu gibi
sonuçlar oluşturduğunu söyleyebiliriz. Burada
aklıma hemen Abdülhak Şinasi Hisar’ın “Ali
Nizami Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği” romanı geliyor. Zira bu romanda Ali Nizami
Bey, çevresinin onayından geçmeyi sürekli
bedeni aracılığıyla sağlama çabasındadır. Varlıklı olduğu dönemde modern bir birey olarak
Batılı tarzda kıyafetler giyen Ali Nizami Bey,
yoksullaşınca şeyh kıyafetinde dolaşarak bedeni aracılığıyla “dindar bir birey” görüntüsü
çizmeye çalışır. Her iki şekilde de beden üzerinden onanma arzusu ve bedenin referansa
dönüştürülme çabası söz konusudur.
Bütün bu saydıklarımız ışığında, modern
yaşamda bireylerin bedensel görünüşleri aracılığıyla kimlik inşa çabalarının olduğunu
söyleyebiliriz. Zira toplumsal karşılaşmalarda ilk intiba, beden üzerinden gerçekleşir.
Dolayısıyla beden imgesi de yeni ve çoğul
anlamlar yüklenerek kendisine yeni iktidar alanları edinir. Zaman zaman bedene
yüklenen bu anlamların bireyin ruhsal yapısının önüne geçtiği görülür. Bu durum,
modernizmin bedensel pratikleri önceleyen
ve bedeni “gösteri nesnesi”ne dönüştüren
yapısıyla doğrudan ilişkilidir. Modernlik
deneyimlerinin beden aracılığıyla ötekine
sunulmasını içeren bu ilişki, edebî eserlerde de
çeşitli şekillerde yansımasını bulur.■
11
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
TANER TATAR
ile okuma uğraşı üzerine
Edeple tutulan kalemden damlayan mürekkep, tuvale
rastgele sürülen boyadan farklı olarak,
haddini bilir; adeta hat sanatında olduğu gibi
etrafa saçılmaz; her bir kıvrım, hattatın ruhunun
harfte dile gelmesidir. Böyle bir kalem, içten
yazar, kelimeleri içlidir ama içinden geleni de
kâğıda boşaltmaz.
TANER NAMLI
Kıymetli Hocam, sosyoloji ihtisas alanınız…
Edebiyat ise, gönül ve zihin dünyanızı, okuma
ve yazma mesainizin çoğunu ayırdığınız biricik
uğraş alanınız. Birbirinden farklı görünen ama
birbiriyle çok yakın ilişkilerle örülü bu iki ayrı
dünya, sizin belleğinizde nasıl bir birliktelik halinde buluştu? Okuma serüveninizden yola çıkarak sizi sosyoloji ve edebiyat kavşağında buluşturan yol işaretlerini belirleyebilir miyiz?
Sosyolojinin satırlarında dolaşırken toplumu
inceleyen ben; edebiyatın dokuduğu eserleri temaşa ettiğimde ise toplumun içindeki ben oluyorum.
“Kâh çıkarım gökyüzüne seyreylerim âlemi, kâh
inerim yeryüzüne âlem seyreyler beni” sözünde dile
geldiği gibi topluma bakan ve toplumda bakılan iki
yüzümüz var. İlim ve edebiyatın denizine okuyarak giriliyor. Burada rehberim ve model şahsiyetim
amcam oldu. Ona bakarak kitapların dünyasına
dâhil oldum. Babamdan aldığım ilk büyük harçlığımın hepsiyle kitap aldım. Kitapları kendim seçmiştim. Kendi seçtiğim kitapları okumak daha bir
lezzet doluydu. Aldığım kitaplardan ilk okuduğum
“Bozkurtlar Diriliyor” idi ve ben de dirildim. Evliya
Çelebi’nin “Ya seyahat” demesi gibi bir yolculuğun
içinde buldum kendimi. Üniversite için bölüm tercihinde bulunurken edebiyat ve sosyolojinin yol ay-
TANER TATAR
1969 yılında Malatya’da doğdu. İlk
ve Orta öğrenimini İstanbul’da, liseyi
Kocaeli’nde bitirdi. 1986 yılında İnönü
Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde başladığı üniversite eğitimini 1990 yılında
tamamladı. Aynı yıl başladığı yüksek lisansını “Türk İktisat Düşüncesinin Sosyolojik Tahlili (1838-1938)” başlıklı tezle
1992 yılında tamamladı. Aynı yıl başladığı doktora programını ise 1995 yılında “Siyasî Katılımın Sosyolojik Tahlili
(Malatya Uygulaması)” konulu tezi ile
tamamladı. 2009 yılında Doçent oldu.
Evli ve bir çocuk babası olan Taner Tatar halen İnönü üniversitesinde öğretim
üyesi olarak görevine devam etmektedir.
Eserlerinden bazıları şunlardır: Siyaset
Sosyolojisi, Türk Yönetim Sistemi, Türk
Fikir ve İman Zemininde Yeşeren Kurum
Ahilik, Kürede Dönen Siyaset, Gelenekten Modernliğe Kalıplaşan Yenilik, Öğrenilmiş Sosyal Güvenliğin Çaresizliği.
12
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
İnsan doğduğunda nasıl anne sütüyle beslenebiliyor
ve dişleri çıkıncaya kadar çiğnemesi zor yemekleri
yiyemiyorsa, bilimsel eserler üzerinden yürütülen
tartışmalar da anlamsız oluyor. Okumayla ilişkili olarak
diyebiliriz ki edebî eserlerimiz “anne sütü kokan helal
Türkçemizin hayat membaıdır.
rımında, iki gönüllü oldum ise de sosyolojide karar
kıldım. Yüksek lisansta edebiyat sosyolojisi çalışmak
istedim ama kendimi eksik buldum. Eksiğimi bir
nebze olsun tamamlamak için sosyoloji eserlerinin
yanında sürekli edebi metinler de okudum. Nihayet
doktora sonrasında sosyoloji ve edebiyat kavşağına
varabildim. Yollar ayrı gibi görünse de aslında “yolları ne var ayrı ise hep sana âşık/ cümle seni ister,
sana didara gelirler” sözü mucibince, beni bu kavşakta buluşturan istikametim oldu.
Edebiyatın sosyal hayatla irtibatını düşündüğümüzde edebî ürünlerde millî olmanın, yerli
olmanın önemi var mı, böyle bir endişe taşımalı
mı edebiyatçı?
Sadece edebiyat değil, hayat kelimeyle başlıyor.
Doğumdaki ilk feryadımızda, ölümdeki son sözümüzde kelime var. Ninniyle karşılanıp, ağıt yakılarak uğurlanan bir milletin mensubuyuz. Tanpınar’ın
güzel kelimelerinde dile geldiği gibi “her ninnide
milyonlarca çocuk başı ve rüyası vardır”. Bu sebeple
kelimeler, kıymetin yükünü omuzlayan ve yorulmak nedir bilmeden asırlarca taşıyan, yükü ağır taşıyıcılardır. Her şeye kıymet onlarla verilmektedir.
Rab’bın yüceliği -yine onlardan birini kullandıkkelimelerle dile gelmekte, insanlar yine kelimelerle
büyütülmekte, diğer canlılar ve maddeler onlarla
kıymet bulmaktadır. Şairlerin sevgilisi, yazarların
sermayesi, âşıkların nağmeleridir kelimeler. Bu
anlamda sorunuzun cevabı sohbetimizin konusunu
teşkil eden ilk kelime olan “edebiyat”ta mündemiçtir.
Bizim edebiyat anlayışımızla başka toplumların farkını “edb” kökünde buluyoruz. Bizde edebiyat sanatı, edeple yazmak ve söylemez üzeredir. Şair veya
yazar edebi atmadan edebiyata dalan kişidir. Edeple
tutulan kalemden damlayan mürekkep, tuvale rastgele sürülen boyadan farklı olarak, haddini bilir;
adeta hat sanatında olduğu gibi etrafa saçılmaz; her
bir kıvrım, hattatın ruhunun harfte dile gelmesidir.
Böyle bir kalem, içten yazar, kelimeleri içlidir ama
içinden geleni de kâğıda boşaltmaz. Bu sebeple şu
sözün muhatabı olmaz: “Girdim ilim meclisine kıldım talep, ilim tâ gerilerde kaldı, illâ edep”. O halde
edebiyatın manasını idrak eden ve içselleştiren bir
yazar millî olma endişesini taşımaz, sadece olur. Buradaki olmak, “ol” emrine mazhar olmaktır. Yoksa
“var olmak” değildir. İstikamet belirlenmiştir, olmak
üzere yürünen yolun sonunda “oldum” yoktur; belki de “öldüm” vardır.
Malum olduğu üzere sanat ile evrensellik arasında bir bağ kurulmaktadır. Sizce evrenselin tuvalinde bize has renkler var mı?
Henüz ilk kelimede millîlik başlar başlamasına
ama medeniyet olmak da millî değerleri evrensel
kılabilmektir. Parlak bir medeniyetle yeryüzünde
asırlara mührünü vurmuş bir millet olarak, gök
kubbede baki kalan bir hoş seda bırakmış olduğumuzu, evreni kendi kulaklarımızla dinlediğimizde
duyabiliriz. Evrenseli yakalamak tuvaldeki renkleri
seyretmek demek değildir. Tam tersine tuvale renk
katabilmekle millilik arasında bir münasebet vardır.
Üstad’ın dediği gibi “Ey binbir tanede solmayan
tek renk, bayraklaşmıyorsan bayrak utansın!” Aksi
durum ise taklittir. Yine Necip kelimelerde dile
geldiği gibi; “Eski çınar şimdi noel ağacı; dallarda
iğreti yaprak utansın!” Bu noktada bir kez daha
belirtmek gerekir ki edebiyatçı millî olabilmek için
çaba sarf etmez ve etmemelidir. Böyle bir çaba bu
sefer de millî olanın taklidini doğurur. Hâlbuki bir
edebî eser yazarın aynasıdır. Kendinde olmayan bir
yansıma gölgeden ibarettir. Aşikârdır ki gölgeler
konuşmaz ve duymaz. Goethe der ki “ziyafet sofrasının artıkları ile geçinen adam hiçbir zaman efendi
olamaz. Edebiyat bir kabiliyet işidir sonradan kazanılamaz. Eğer, ağzınızdan çıkan sözler ruhunuzun de-
13
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
rinliklerinden fışkırmıyor ise; dinleyicilerin kalplerine
tesir edemezsiniz. Başkalarından duyduklarını veya
kitaplardan okuduklarını tekrarlayan adam, maymuna benzer ve ancak çocukları güldürebilir.” Netice
itibariyle yazar kültürüne vakıf olur ve içinde de bir
nebze aşk bulunursa ondan gelen ses kendi sesi olur.
Edepli ve muhabbetli sözler, mekâna da zamana da
meydan okur.
Zamana meydan okumak, zamandan ayrı
düşmek midir?
Her düşünce biçimi kendi çağının izlerini taşır.
Bu sebeple yazarları yaşadıkları çağın şartlarından
ayrı düşünemeyiz. Fakat bu, yazarların ve düşüncelerin çağlarına, sadece içinde yaşadıkları topluma
indirgenebileceği anlamına gelmez. Çünkü her yazar çağını aşmayı kendine hedef tayin eder ve bunun için çaba sarf eder. Yazarı ve düşünceyi dikkate
değer yapan da budur. Yazar, zamanını zorlayan kişidir. Ama bunu yaparken gücünü gelenekten alır.
Kadim olandan beslenir, yeniyi inşa eder, nihayet
zamanla kendisi de kadim geleneğin zincirinde bir
halka olur. Artık o, Tanpınar gibi, ne içindedir zamanın ne de büsbütün dışında; yekpare, geniş bir
anın, parçalanmaz akışındadır. Böylece edebi eserin
zamanla olan ilişkisinde, bir gelenek oluşturulması
halinde adeta ölümsüzlük kazanılmaktadır. Tabiri
caizse edebî olan ebedîdir.
Edebiyat sosyolojisi üzerine dersler veriyor,
çalışmalar yapıyor ve akademik düzeyde de tezler yaptırıyorsunuz? Edebiyat sosyolojisi kavramının tanımı ve sınırları üzerine genel bir çerçeve çizebilir misiniz?
İnsana dair her eser, içinde yaşadığı toplumla
ilişkilidir. Çünkü insan, toplumsal bir varlıktır. Bu
sebeple bir aile, grup, cemaat veya cemiyet içinde
yaşayan birey, karşımıza yazar olarak çıktığında onu
bulunduğu yerden soyutlayarak ele alamayız. Bazen
eleştirileri veya isyanlarıyla, kimi zaman da kabulleri
ve takdirleriyle yazar, toplumsal çevresini okuyucuya yansıtır. Bu, fotoğraf çeker gibi bir yansıtma
değildir. Şair ya da yazar, hem olayların ve olguların
içindedir hem de olaylar onun içinden doğar. O,
bir sosyolog gibi kendini olayların dışında tutmaya
çalışarak değerlendirme yapmaz. Tam tersine olan
bitenler, onun gözünden yansır ve onun dilinden
dökülür. Yazar, toplum denilen toprağı kalemiyle
çapalar. Tohumu, semaya boy versin diye serper.
Eseri boy boylar, soy soylar. Tohum toprakta can
bulur. Toprak onu kendi canıyla besler. Tohum
kök saldıkça sema ona yaklaşır. Derinlere daldıkça, özüne öz katar ab-ı hayat. Yazar, gönül güneşi
ile aydınlatır. Gönülde hararet, başta bulut olur,
bulutta kelime doludur. Kelimeler yağmur olur,
sağanak olur, kar olur. Edebiyat sosyoloğu, işte bu
kelimelerde topluma ait renkler arar. Toplumsalın
eserdeki karşılıklarını sözden ya da karakterlerden
hareketle anlamlandırmaya gayret eder. Bu alanın
sınırlarını tayin etmek pek kolay değildir ama
genellikle edebi eserin öznelliği, sosyolog bakışının
ise nesnelliği üzerinde durulur. Fakat bu mutlak
değildir. Yani edebiyatçı öznel, sosyolog ise nesneldir
demek doğru değildir. Sadece sosyolog, edebi metni
incelerken duygularını ve değerlerini işin içine
katmamaya gayret eder.
Edebiyat sosyoloğu, efsanelerden destanlara,
masaldan hikâye, öykü veya romana, nesirden nazıma satır satır, mısra mısra gezinir ve topluma dair
yansımaları keşfetmeye çalışır. Her edebî tür, üslup
ve yazar, toplumun ve zamanın bir ürünü gibi görülse de bunun abartılması doğru bir yaklaşım değildir. Zira yazar, toplumun veya zamanın ürettiği
bir nesne değildir. O, fiilinin faili olan bir öznedir.
Düşünür, sever, nefret eder, yüceltir, yerer, hayal kurar, benimser, reddeder, kabul veya inkâr eder, görür ama görmezden gelebilir, görmez ama görmüş
gibi davranabilir. Velhasıl her bireyde muhteşem bir
kâinat gizlidir.
Bu durumda aklımıza yazarı mı, yoksa eseri
mi anlamak gerekir? Sorusu geliyor.
Müessirden esere, eserden müessire yolculuk çift
yönlüdür ve seyahat gidiş-gelişlerle doludur. Yazardan hareketle esere gitmek ya da eserden hareketle
yazara gitmek elbette ki mümkün. Fakat her ikisi
de tek başına ele alındığında eksik ve hatta yanlış
anlamalar ortaya çıkabilmektedir. Bazen yazarın
biyografisi efsaneleşmektedir. Yazardan hareket edildiğinde de gerçek yazar yerine, efsaneleştirilmiş bir
kimlikten hareketle tahlil yapılmakta, bu da yanlışa sevk edebilmektedir. Diğer taraftan yazar ihmal
edildiğinde de eser tam anlamıyla anlaşılamamakta,
olaylar arasındaki bağ yeterince kurulamayabilmektedir. Yazar-eser bütünlüğünden hareket etmek gerekir. Kaldı ki edebî metin, sadece olanı değil olması
14
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
gerekeni de yansıtabilmektedir. Bu durumda eser,
bizatihi kendisi olarak karşımıza çıkar.
Hocam, eser bir somut gerçeklik midir? Tek
başına ele alınıp düşünülebilir mi?
Elbette kendisi bir gerçekliktir ama her şeyden
bağımsız, tek başına, münzevi değildir. Çünkü eseri kaleme alan, aynı zamanda eser okuyandır. Yani
kendisinden öncekilerin yazdıklarını okur ve onlardan bir şekilde etkilenir, söz üstüne söz ilave eder ve
yeni eserlere imza atar. Kendisinden sonra gelenler
de bu yoldan giderler. Tabiri caizse bir “edebî eser
döngüsü” vardır. Birey, içinde doğduğu toplumda
can bulurken okuyucu olarak metne yönelir. Okuduklarıyla kendisi de bir metin kaleme alır. Bu döngü toplumsal hayat içerisinde sürer gider.
Okuma en çok şikâyet konusu olan meselelerden biri. Türkiye’de okuma sorunu üzerine çok
söylenmesine rağmen okuma kültürünü edinerek
problemlerin çoğunu aşabilecek miyiz bilinmez?
Sosyolojik ve edebi bir sorun kavşağı… Okuma
problemi ile birlikte okuyarak bir idrak ve dönüşüm sürecinin de gerekliliğinin izahını nasıl
yapacağız?
“Oku”, evvela Hz. Peygamber’in, sonra da
İslâm’la müşerref olmuş kulların aldıkları ilk emir.
Oku da ne okursan oku, değil. Rabbinin adıyla
oku! O halde mesele sadece okumak değil. Ayrıca
okumak başlı başına bir meşgaledir. Bir boş zaman
faaliyeti ya da zaman öldürme aracı değildir. Dökülen göz nurunun ziyasını kendi içimize saçabilmektir. Esasında her okuma bir dinlemedir. Çünkü
metnin kaynağı bizimle konuşmaktadır. Konuşanı
“din”lemek gerekir ki “din”lenelim. Okudukça dinleyen, dinledikçe dinlenen olmak, esere eser katmak
demektir. İşte o zaman problemleri aşmak mümkün
hale gelir.
Batı dünyasından bize pozitivist ve rasyonalist bir bakış açısı sirayet ediyor. Bu durumda adeta bilimcilik diye nitelendirilebilecek bir
yöneliş sergileniyor. Buna bağlı olarak da okuma
kurtuluş reçetesi olarak sunuluyor. Okumak bilimsel eserlerle sınırlı bir faaliyet midir?
İnsan doğduğunda nasıl anne sütüyle
beslenebiliyor ve dişleri çıkıncaya kadar çiğnemesi
zor yemekleri yiyemiyorsa, bilimsel eserler
üzerinden yürütülen tartışmalar da anlamsız
oluyor. Okumayla ilişkili olarak diyebiliriz ki edebî
eserlerimiz “anne sütü kokan helal Türkçemizin
hayat membaıdır. Okuma, önce dil öğretir. Dil bilmeden ne kitap ne insan ne de tabiat okunabilir.
Şimdi çocuklarımız test kitaplarında soru okuyup,
seçenek işaretlemekten diline yabancılaşıyor. Bu durumda bilim de soğuk ve asık suratlı bir mahlûka
dönüşüyor. Hayal kuramayan, düşünceler bir tarafa
duygularını ifade edemeyen, sonunda noktası bulunan bir cümle kuramayan bir nesil yetiştiriliyor.
Bu durumda Yahya Kemal’in kelimelerinde feryad
ettiği durum bir başka boyutta bugün de yaşanıyor:
“Bir hayli demdir açtığı yok gonce-i gülün/ Feryâdı gelmez oldu bu gülşende bülbülün”. Efendim, gül nerde
bülbül nerde, gülün yaprağı yerde! Yaprağı yerden
kaldırabilmek için ticarî amaçla yazılmış ve reklam
şirketleri tarafından pazarlanan ve moda olmaktan
başka bir özelliği bulunmayan “okumalık” kitaplar
dışında gerçekten okumaya ihtiyacımız var.
Hocam bu noktada son olarak en son hangi
edebî eseri okuduğunuzu sorabilir miyim?
Dün gece beni hüzünlendiren bir eser okudum.
Bazen karıştırdığım anlar oluyor, hüzün yazandan
mı okuyandan mı? Yoksa hem yazandan hem okuyandan mı? Öyle ya hüzün hüznü yakalar. Ardına
bir başka hüzünlü takar. Takısı hüzün; süsü gözyaşı. Her şey eskiyor, hüzün, sürekli gelinlik giyiyor.
Duvağını kim açacak bu gelinin? Galiba elimizde
yüzgörümlüğü yok! Dert çok, hem dert yok! Yakalayınca harflerin ucundan bir hem dert, satır satır
söyleşiriz; mısra mısra bölüşürüz. İşte bu duygular
içerisinde en son “hüzünlük”te gezindim. Nazım
Payam “ateş ıslağı” adlı şiir kitabına “hüzünlük” şiiri
ile başlamış: “…ağaçlarda meyve, seslerde umut/ o
görünmez kuşlarla gidecek/ …köşelerde bir o kadar
karaltı çocuklara/ çocuklar parmaklarını saymadan
büyüyecek.” Okudum ve dinledim. Dinleneceğim
günü bekledim. Son mısraı okudum: “ömrüm kardan adam yapmakla geçti”. Kitabın kapağını kapattım; gözümün önünde eriyen yüzleri hafızama
attım. Karda bıraktığım izlerin akıbetine baktım.
“Yine izler gelenlerin; yollar gideceklerindir” arifane
sözünün manasını anladım.
15
Teşekkür ederiz.
Baki muhabbetle, vesselam.■
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Uygarlığın dili: Sanat
MİLAY KÖKTÜRK
F
ilizlenmeye başlarken bir ‘toplumsal
durum’, vücut kazandıktan sonra da
bir ‘insanlık durumu’ olan uygarlık,
tesadüfi bir yapılanma değildir ve bağlantısız
unsurların bir araya getirilişiyle oluşmaz. Bilfiil yaşasa da, tarih sahnesinin dışına itilse veya
ölmüş olsa da, tüm uygarlıkların temelinde
müşterek bir tasarım dünyası yattığından, bir
uygarlık çevresi, toplumsal durumu uygarlık
hâline getiren niteliklerin ahenkli bir bütünü
olarak görülebilir. Tarihselci filozof Dilthey’ın
“çağın ruhu” dediği şey, uygarlıkların iç yapısı,
onun üretimlerinde dile gelen ide ve tasarımlar,
onun dünya tasarımındaki kavramsal çerçeve
olsa gerektir. Tüm uygarlıkların üretimleri de
bu zihinsel boyutu kendi eserlerinde dile getirir. Uygarlıkların dili işte bunlardır. Bir uygarlık bunlar vasıtayla konuşur.
Sadece yaşayan veya etkin olan uygarlıklar
değil, tarih sahnesinden çekilmiş uygarlıklar da
konuşur. Yaşayan uygarlıklar, sözünü, mevcut
ve arkası gelen üretimleriyle söyler. Dinlenmeye
çekilmiş, eserlerini artık daha üst düzeye taşıyamayan ama üretim biçimlerini muhafaza eden
uygarlıklar sözünü başka türlü, sadece eserleri
bugüne ulaşan uygarlıklar daha başka türlü söyler. Ölmüş uygarlıklara, insanlık hatırası diye
kulak verilir. Ancak yaşayan ve dinlenmeye çekilen uygarlığın eserlerini, o uygarlık çevresinin
bilinçleri, yeni üretimlere kaynaklık edebilecek
biçimler hazinesi olarak temaşa eder. Uygarlık
tatile girse veya tarih sahnesinden silinse bile,
onun kalıcı unsuru olan eserler, uygarlığın ruhunu yansıtır. Sanat bu unsurların başında gelir.
Sanat: Ruhun eşyayı biçimlendirişi
Bir uygarlığın akılcı veya duygusal nitelikli soyut temele dayalı üretimleri yüksek kültür
diye anılır. Uygarlığın asıl dili yüksek kültür
ürünleridir. Bu bağlamda mesela sanat, estetik
ve felsefe, uygarlıkların dile gelişişini anlatmaktadır. Onlar yüksek kültürün zirvesi, uygarlığın
insanlığa açılan penceresi ve en kalıcı unsurudur. Felsefe, yüksek kültür içinde, ayrıcalıklı bir
yere sahiptir. Sanat ise içinde geliştiği uygarlığın tasarım dünyasını kendisine bakarak okuyabileceğimiz en karakteristik etkinlik biçimidir.
Çünkü o, biçim verici ruhun eşyada cisimleşmesi, eşya dünyasını insanın, o kültürün, o uygarlığın dünyası kılma çabasıdır.
Eserlerde sadece kendisini sergileyen ve kendi diliyle konuşan sanatı geniş kitlelere duyurup bilinir ve kavranır yapan şey, sanat üzerine
konuşmaktır. Bir uygarlığın sanatını evrensel
hâle getirmek için onu icra etmek yetmez. Onu
zaten sanatçılar yapmaktadır. O sanat üzerine
düşünmek, o sanatın düşünsel temellerini, o
sanatın temelinde yatan biçim vermeyi ve verilen biçimi belirleyen ideleri, duyguyu ve este-
16
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
tik kaygıyı, o sanatın anlamını düşünce konusu
yapmak, onun üzerinde konuşmak, o sanattaki
ruhsal süreci ve tasarım dünyasını akılcı yoldan
kavranan kelimelere dökmek lazımdır. Yani sanatçı tarafından keşfedilmiş olanı öteki öznelere de açmak gerekir. Böylece o uygarlığın estetiğine giden yol açılmış olur.
Sanat sürdürülegelen ve bir eserle sona eren,
sonra yine başlayan bir etkinlik olmakla birlikte, bundan daha fazla bir şeydir. O, uygarlığın
en karakteristik etkinlik biçimi olduğundan,
uygarlıklarda önce ve en çok konuşan, hem
de kendisine özgü bir dille bize bir şey anlatan
etkinlik, sanattır. O da eserde ete kemiğe bürünür. Onun eseriyle yüz yüze gelen ve estetik
deneyim yaşayan izleyici, eserin bu somut varoluşundaki dili bireysel olarak çözer; ondaki
uygarlık ruhunu keşfeder. Onu konuşmak ise
izleyici dışındaki bireyleri de o ruhtan haberdar
eder. Bunun sonuçlarından biri, o uygarlıktaki
biçimler hazinesinin yeni üretimlere temel teşkil edebilirlik kazanması, diğeri de, uygarlığın
üretimlerindeki estetik içeriğin insanlığa sunulabilmesi, onun evrensel formda mesajlarla kalıcı kılınabilmesi imkânıdır.
Hat, ebru, divan edebiyatı, musiki, mimari… Hepsi bu coğrafyanın sesi ve rengidir.
Onlar üzerine düşünülmelidir; elbette onların
tanıklık ettiği tarihi onlarda seyrederek teselli
bulmak yahut onları kutsamak için değil! Tarihin tanıkları karşısında yaşanan romantizm
sadece onu teneffüs eden bireyi hoşnut eder.
İnsanlık dünyası ise yerel nitelikli romantik
tasarımları değil, insanlığın müşterek kavrayışına sunulan düşünceleri kendi hazinesine katar.
Uzun zamandır uykuya yatmış gibi görünen
Türk-İslam uygarlığının çeşitli sanat ve sanat
eserlerinde yaşayan ruhu keşfedilmeyi beklemektedir.
Sanat varolmakla değil, üzerinde konuşulup
tartışılmakla, gittikçe kültürün güncel gerçekleşmelerine sirayet eder. Bu çerçevede yapılan
şey, eserin veya etkinliğin anlamını soruşturmak demek olur. Sanatın ve ondaki güzelliğin
felsefesinden, o uygarlığın estetik teorisi doğar.
Gizem yüklü etkinlik: Ebru
Bir sanat dalı üzerinden konuşalım; mesela
ebru!
Her sanat gibi ebru da bize bir şey söyler. O
da bir dünya algısı ve estetik kaygı barındırır.
Bu coğrafyada birazcık sanat duygusu, estetik
beğenisi olan herkes, herhangi bir şekilde karşılaştığı ebru gösterisine kayıtsız kalmaz. Şöyle
sıradan bir bakışla veya içtenlikle, ilgisini ona
yöneltir. Sanata uzak olan biri bile belli belirsiz
bir estetik deneyim yaşar… Hele estetik haz duyacak inceliğe erişmiş bilinçler ebruyu başka bir
hayranlıkla temaşa eder.
Nedir ebru? Ebru, su üstüne yapılan resim;
karşısında birçok sanatın sıradanlaştığı, belki
onun gibi bir sanat olamayışın ezikliğini hissettikleri bir sanat! Bu coğrafyanın, bu kültürün
estetiğini en duru biçimde yansıtan, beden gözüne değil gönül gözüne, cisme değil ruha hitap
eden büyüleyici bir eylem ve üretim; derinlerde
yatan, keşfedilmemiş güzeli ve güzelliği bitimsizce arayış… Gönlü bu coğrafyada neşvünema
bulanların, yüreği bu coğrafyanın anlam dünyasında atanların entelektüel ve estetik uğraşısı…
Ebruya şekil vermek için yapılan her hamle
bilinmezlik ve yenilik yüklüdür. Onun sonunda
tablonun nasıl bir şekil alacağını, sonuçta ortaya ne çıkacağını bilemeyiz. “Yaptığımız ebrunun tam olarak nasıl olacağını değil neye benzeyeceğini bilebiliriz.” diyor bir usta; tıpkı bizi
bekleyen geleceğin sır dolu örtüsü gibi. Gerçekten de hayatımızın tam olarak ‘nasıl’ olacağını
bilebilir miyiz? Yaşanmamış zamanlara ilişkin
öngörümüz ve tasarımlarımız sadece genel çizgilerle sınırlı değil midir?
Ebru ve hayat
Ebrunun zemini zaten akışkandır… Su!
Eğilip bükülmez, elde tutulmaz, şekil verilmez
bir şey. Bizim etkinliğimiz, onu boş kaba doldurmakla sınırlı. Ona bütün damlalarına kadar hükmedemeyiz. Tekneye dökeriz, o kendi
biçimini bulur. Biz bu zeminin sadece varlık
kazanışında aracı oluruz, o kadar. Onu alçaltıp
yükseltemeyiz. Onda çukurluk ve tümseklik
barınmaz. Dökülüşte su dalgalanır, dalgalar gider gelir, kenarlara çarpar; sonra durulur ve en
sonunda mutlak bir sükûnete erişip pürüzsüz
bir zemin teşkil eder. Dünyaya gelip etrafa çar-
17
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
pa çarpa, düşe kalka büyüyüşümüz, deli akan
kanımız, ilerleyen yaşımızın bize sükûnet elbisesi giydirmesi gibi!
Ebrunun tuvali âdeta hayatın kendisidir.
Elimizin altındaki suya mutlak anlamda hükmedemeyişimiz bize, gücümüzün, yapabilirliğimizin sınırlarını gösterir. Tıpkı yaşama dünyasındaki gücümüz ve güçsüzlüğümüz gibi! Hayat
bizim hayatımızdır, ama tüm zerrelerine kadar
bizim elimizde şekillenmez. Suyu tutmaya kalksak sadece bir avuçluk kısmını tutarız; gerisi
akar gider. Bir ömür gibi…
Ustanın fırçasından boya katre katre suya
dökülür. O dökülüşte saçılma yoktur, fırlatıp
atılmışlık sezilmez. Hiçbir damla sahipsizcesine
terk edilmiş değildir. Boya zerresi kayar, kayar,
yavaş yavaş yayılır ve yerini alır; tıpkı yaşama
dünyasında varolmaya başlayıp bu dünyada süzülüşümüz gibi... Filozof Heidegger dünyada
varolmayı ‘fırlatılıp atılmışlık’ olarak görmekle
yanılmıştır.
Biriciklik
Her damlatış bir ümit yüklüdür. Ebru ümide yapılan bir yolculuktur. Bir sonraki aşamanın hiçbir kesinliği yoktur. Ebruda sadece ‘güzeli keşif ve inşa yolunda ilerleyiş’i görürüz…
Hiçbir ebru diğerine benzemez. Her ebru benzersizdir, biriciktir; tekrarlanamaz, kopya edilemez… Bir ebrunun kopyası ebru olmaz, sadece
kopya olur. Her ebrunun her santimetrekaresi tek ve kendisine özgüdür. Herkes onda bir
derinlik sezer, ondan bir anlam çıkarır. Tıpkı
her bireyin yaşantısı ve hayatı, evreni algılayışı
gibi! O bize, mutlak gerçekliğin bizim elimizde olmadığını, elimizdekilerin sınırlılığını, yaşama dünyasının ve bireysel yaşantımızın çok
renkliliğini, karmaşıklığını, oradaki çokluk ve
çeşitlilik arasında kurulan veya kurulamayan
ahengi fısıldar. Bazı ebrular olabildiğince sadedir, bazıları imkânlar alanındaki tüm renkleri
taşır. Tıpkı basit, sade, renksiz, derinliksiz veya
olabildiğince renkli, derinlikli hayatlar gibi.
Katmanlı yapı, üst üste binmiş, bindikçe
birbirini etkileyen, birleşip etkileştikçe keşfedilmemiş güzellikler veya iç karartıcı figürler oluşturan renkler, bu renklerin iç içeliği… Bu da
yaşama dünyasının bir yansıması… Ebruda ya-
şantının çizgileri, renkleri, figürleri ve geleceğin
gizemi barınır Ebru yaparken aslında kendi gizemli dünyamıza seyahat ederiz. Ebruyu temaşa
da bu gizemliliği keşfe çıkmanın bir biçimidir.
Değişkenlik
Bir darbeyle değişebilirlik… Ebru ustası güzellikle çirkinlik arasında ince bir çizgide yürür.
Yaşamak da hep bir ince çizgide yürümekten
ibarettir. Ya bilmeden yapılan yanlış bir hamle
veya bilerek suya vurulan bir darbe! Her şeyi,
tüm figürleri, tüm tasarımları yok eder. Bazı
yanlış hamleler yeniden düzeltilebilecek bir hasara yol açar; yaşama sürecinde attığımız yanlış
adımlar gibi! Her şeyi altüst edebiliriz; ebruda
anlamsız ve itici bir tablo, yaşama dünyasında telafisi imkânsız yanlışlar yapabiliriz. Tasarımları ve renkleriyle, ümitleri ve özlemleriyle
kendi ellerimizde şekillenen yaşantımızı tahrip
edebilir veya seçkin kılabiliriz.
Ebru zihinsel yaratıcılığın sınırsızlığını anlatır. Hayat da öyle… Sınırsız seçeneklerden
peşine düşüp inşa ettiğimiz figürlerin toplamı!
Başlangıçta iyilik, güzellik, erdemlilik özlemi
yatar. Ebruda da öyle! Usta en güzeli hedefler.
Ebrunun renklerini, renklerin tonunu, usta belirler. Nasıl yaşama dünyasındaki rolümüzü ve
yaşantımızın sönük veya parlak, sıradan veya
kendisine özgü oluşunu biz belirliyorsak, hatta
bu belirleyici rolü kullanım biçimimiz becerimize bağlıysa, aynı şekilde, ebruyu şekillendirişimiz de becerimize bağlıdır. Usta kendinin,
kendindeki beceri sahibi öteki ‘ben’in ve eserinin ayrı ayrı bilincindedir. Sonra o, eserini seyre
dalar. Yaşama dünyasındaki birey de kendinin,
özlem veya yönelişlerinin, bütün bunların sonucu filizlenen yaşantısının tam bilincindedir.
Her şey, arkasında güneş doğmayan büyük
kapıdan girince nihayete erer. Ebru teknesine
kâğıdın daldırılışı gibi! Artık sona gelinmiştir,
ebru bitmiş, şekil verme ve verilme sona ermiştir. Geriye sadece ustanın tabloyu, tüm sürecin
özetini duvara asması kalır; tüm renkleriyle, iyi
ve kötülüğüyle, erdemlilik ve sefaletiyle bir ömrün tamamı gibi!
Ebru, yaşantının serüvenini estetik kaygıyla
keşif hareketi, yaşamanın gizemli dünyasını resmetme çabasıdır.■
18
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Şehirler ve kültürler
D. MEHMET DOĞAN
İ
Belki de yalnız
Ankara’dadır ki,
eski şehirlerin
en büyük camisi,
ulu camisi
bir padişahın
veya başka
bir devletlinin
değil, bir ahî
şeyhinindir.
Arslanhane Camii
hem büyüklüğü
ile hem iç estetiği
ile asla ihmal
edilemeyecek
değerde bir
mimari eserdir.
stanbul başta olmak üzere büyük tarihî
şehirlerimizin güçlü bir edebiyatı vardır. Bu
edebiyata her dönemde ilâveler olur; şehirliler
bu edebiyatın oluşturduğu havadan etkilenirler.
Sonradan katılanlar da böylece şehri benimser.
Böyle bir şehirde yaşamaktan mutluluk duyarlar,
hemşerilik duyguları böylece beslenir. Ankara böyle
bir mazhariyetten büyük ölçüde mahrum kalmıştır.
Gerçi Ankara ile ilgili bir hayli kitap vardır elimizde.
Buna rağmen Ankara’nın bu konuda boynu bükük
olduğunu söylüyoruz.
Ankara denizinin içinde yaşayanlar, “ol mâhiler”
yani, o engin suda yaşayan balıklar,[1] yaşadıkları şehri pek bilmezler, hatta nedense çoğu zaman merak da
etmezler.
Ankara coğrafi olarak ülkenin merkezinde yer
alıyor. 1920’lerden beri Türkiye’nin idare merkezi.[2] Böyle bir şehrin bir taraftan siyasi değişmeler
ve idari düzenlemeler, diğer taraftan hızlı nüfus
hareketleri yüzünden bazı kimlik meseleleri olması
kaçınılmazdır.
Ankara ve kimlik meselesi... Herhâlde Türkiye›de
1. Cihan ârâ cihan içindedir arayı bilmezler/Ol mahiler ki
derya içredir deryayı bilmezler
Kanunî devrinin büyük şairlerinden Hayalî Bey’in şiiri şöyle
açıklanabilir: Cihanı süsleyen, güzelleştiren dünyadadır,
arayıp bulmazlar/O balıklar deniz içinde yaşarlar da
farkında değildirler.
2. Ankara’nın başkent oluşu ile ilgili kanunda “makarr-ı
idare” tabiri tercih edilmiştir. Makar, karar kılınan yer,
karargâh, merkez demektir. Bu durumda başşehir veya
başkent değil, idare merkezi ifadesinin kullanılması ilgi
çekicidir.
19
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
son yüzyılda başka hiçbir şehrimiz Ankara ölçüsünde kimlik meselesiyle karşı karşıya kalmamıştır.
Bir taraftan ders kitaplarına kadar girmiş Ankara övgüleri... Resmî olarak Ankara Türkiye›nin
başkentidir, malûm olduğu üzere. Dolayısıyla bunun izahı sadedinde medh ü senalar yapılır, övgüler
düzülür. Ankara›nın üstünlükleri sayılır, dökülür.
Ama gerçek anlamıyla söylemek gerekirse, «Ankara» reklamı yapanlar da gerçekte Ankara olmayan
bir Ankara›dan bahsederler.
Bir kere Başkent Ankara “Yoktan var edilen”
bir şehirdir. Hem de “tek şehir”dir! Meşhur marşa göre.[3] Demek oluyor ki, yetmiş küsur yıl önce
Ankara diye bir şehir yoktu! Esasen bu Türkiye
Cumhuriyeti›nin Osmanlı geçmişini reddiyle paralel yürüyen bir propaganda. Nasıl Türkiye Cumhuriyeti yoktan var edilmişse, tarihsizse, Ankara da
öylece sonradan türetilmiş bir şehirdir! Ankara’nın
bu tarz reklamını yapanlar Ankara›nın dostları değillerdir gerçekte. Çünkü köksüz, türedi bir şehirden bahsetmektedirler.
Bizce böyle Ankara övgüsü yapanlar gerçekte
Ankara›nın dostları değiller. Çünkü Ankara olmayan bir Ankara›dan bahsetmektedir onlar.
Diğer taraftan, Ankara olmayan/olamayan bu
Ankara›dan memnun olmayanlar da Ankara›ya
pek hoş nazarla bakmazlar. Ankara’nın bu kesim
nezdinde de iyi bir ismi yoktur. Onlara bakarsanız,
yine tarihte Ankara diye bir şehir olmamıştır. Sonradan olan ise, bize uygun bir şehir değildir. Burada Ankara›yı yoktan var ettiğini iddia edenlerin
bir zamanlar sıkı sıkı sarıldığı «mabedsiz şehir» sloganının etkili olduğunu görülür. Gerçi yoktan bir
Ankara kurmak iddiasında olanlar, onun mabedsiz,
yani camisiz olmasını arzu etmişlerdir. Fakat bütün
çabalara rağmen yeni Ankara da mabedsiz şehir olmamıştır!
Ankara ne reklamcılarının ne de karşıtlarının
Ankarasıdır aslında. Ankara Ankara’dır, başka bir
şey değil! Tabiî ki eskiden olduğu gibi bir Ankara
3. Sözleri Aka Gündüz’e ait Ankara Marşı:
Ankara Ankara güzel Ankara/Seni görmek ister her bahtı
kara
Senden yardım umar her düşen dara/Yetersin onlara
güzel Ankara
Burcuna göz diken dik başlar insin/Türk gücü orada her
zoru yensin
Yoktan var edilmiş ilk şehir sensin/Varolsun toprağın
taşın Ankara
değildir bu Ankara. Ama, eskisinden tam kopuk
da değildir. İşte Ankara Yazıları’nda hem eski, hem
yaşayan Ankara’dan bahsedeceğiz. Yok edilen değerlerden olduğu kadar, var edilen yeni değerlerden de söz edeceğiz. Nesli tükenmek üzere olan
“Angaralı”larla sayıları her geçen gün artan Ankaralılardan konuşacağız. Bu arada Ankara da bizzat
kültürüyle, bize devredebildiği mirasıyla konuşacak.
Aslında bu miras öyle dudak bükülebilecek
cinsten bir miras değil. Bin yıllardan süzülmüş bir
kültürel birikim sözkonusu.
Ankara’nın tarihi geçmişini bir isim etrafında
açıklamak gerekirse, bu Hacı Bayram’dır. 15. Yüzyılın Anadolusunda iyiliği emretme kötülüğü men
etme zemininde üretimi ve tüketimi, esas olarak da
insanı ve yönetimi belirleyen bir şahsiyetten bahsediyoruz. Hacı Bayram-ı Veli, Timur sonrasının
belirsizlikler içindeki harap Anadolusunun büyük
onarımcılarındandır. Kendi söylediği gibi, ansızın
bir şehre varmış, o şehri yapılır görmüş, kendisi de
taş ve toprak arasında yapılmıştır...
Ankara’nın ve Anadolu’nun yeniden yapılış
hamlelerinde Hacı Bayram, Osmanlı Devleti’nin
dönüşümünü de etkileyen bir rol oynamıştır. Osmanlı Devleti onun hazırladığı zemin üzerinde
İstanbul’un fethini gerçekleştirmiştir...
Ankara’yı konuşurken kendimizi, doğru zemine
oturmayan değişimimizi konuşacağız, Türkiye’yi
konuşacağız, tarihimizi, kültürümüzü dönüşümümüzü ve geleceğimizi konuşacağız.
İlk yapacağımız iş, bilmek ve tanımak. Etrafına
örülmüş, gerçekliğe nüfuzu önleyen surları
yıkarak şehrin özünü anlamaya, esasını kavramaya
çalışacağız.
Geçenlerde Latin harflerine çevrilmiş bu asrın
başlarına ait bir Ankara Salnamesi (yıllığı) gördüm.
Onun bölümleri arasında dolaşmaya başlayınca, bu
yüzyılın başında Ankara›nın sıradan bir vilayetten
öte sınırlara sahip olduğu hemen dikkati çekiyor.
Buyurun o zamanki «Ankara Vilayeti»nin sancakları: Kayseriye (muhtemelen Nevşehir de bu sancağa
dahil), Kırşehriye, Yozgat, Çorum, şimdi Eskişehir
sınırları içinde kalan Mihalıç ve Sivrihisar. Bu
sınırlar içinde sonradan Kırıkkale vilayetinin de
ortaya çıktığını hatırlarsak, şimdiki idarî taksimata
göre 8 vilayet Ankara sınırları içinde yer almaktadır.
Tevekkeli değil, 1920 öncesinde Çorum›da sür-
20
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
günde bulunan ünlü yazar Refik Halit (Karay), bir
yazısında Çorum›da bir esnafın çok güzel Ankara
türküleri söylediğini belirttikten sonra şu mısraları
kaydeder:
Gezi bağlarında bir top gülüm var
Hey Allahdan korkmaz, sana bana ölüm var!
Ankara Cumhuriyet döneminde üstü küllenen
zengin bir kültür birikimine sahiptir. Bu şehri küçümseyenler, Hacı Bayram-ı Velî gibi çok mühim
bir şahsiyetin tarihimizdeki rolünü de tam olarak
kavrayamazlar.
Hacı Bayram-ı Veli, Ankara’dan İstanbul’a,
Edirne’ye, oradan da Balkanlara yayılan bayramî,
halvetî, celvetî, melamî tekkelerinin merkezlerinde
yer alır. Balkan müslümanlığında O’nun önemli
yeri vardır. Üstüne üstlük o mütevazı Hacı Bayram,
Yazıcızadelerden Eşrefoğlu Rumi’ye, Şeyhi’ye kadar
türkçe eser veren dönemin bir çok şair ve yazarın
geri planında yer almaktadır.
Belki de yalnız Ankara’dadır ki, eski şehirlerin
en büyük camisi, ulu camisi bir padişahın veya başka bir devletlinin değil, bir ahî şeyhinindir. Arslanhane camii hem büyüklüğü ile, hem iç estetiği ile
asla ihmal edilemeyecek değerde bir mimarî eserdir.
Şehrin kültürü, edebiyatı, musıkîsi, raksı, güzellik kavrayışı; zor zamanda doğru tavır alışı sağlayan
ortak irfanı, tarihe mal olmuş büyük şahsiyetleri bilinmeden şehir gerçek anlamda bilinemez. Bazıları
hemen bu «mûsıkî» ve «raks» kelimelerinden nem
kapmış olabilirler. Mûsıkî de, raks da ayrı ayrı dillerdir, ifade biçimleridir. Ankara mûsıkîsinin ve Ankara oyunlarının yozlaşmamış şekillerinin göz ardı
edilemeyecek derin anlamlara sahip olduğundan
şüphe etmiyorum.
Bir şehri tanımak
Bir şehrin sakinlerinin kendi şehirlerini iyi tanıdıkları sanılır. Gerçekte o şehirde oturanlar, yaşayanlar genellikle kendi bulundukları, şehri az gezerler. Bildikleri yerler oturdukları, çalıştıkları ve alışveriş ettikleri mahallerle sınırlı kalır ekseriya. Hele o
şehrin gezilmesi-görülmesi gereken bir yer olduğu
çokça söylenmemiş, tarihî ve tabiî güzellikleri itibarıyla fazla reklamı yapılmamışsa, şehir sakinleri bir
yerler görme ve gezme ihtiyaçlarını kendi şehirleri
dışında ararlar.
Ankara’ya bu bakımdan “sakinlerinin en az
tanıdığı şehirdir” desek yanlış olmaz. Ankara’nın
tarihten gelen yapılarını, çarşılarını-pazarlarını
mahallelerini gezip gören yeni Ankaralıların sayısı
pek fazla değildir. Bu şehrin neresinde ne vardır,
nereler ziyaret edilebilir, görülebilir? Bu konularda
da fazla aydınlatıcı bilgi edinmek mümkün değildir.
Kışın güneşli günlerinde bir tatil gününü Eski
Ankara’yı görmeye ayırabilirsiniz. Eski sokaklardan,
çarşılardan geçip Selçuklular’dan, Osmanlılar’dan
kalma eserleri görebilir, camileri, türbeleri ziyaret
edebilirsiniz. Şehrinizin bildiğiniz havası dışında
farklı bir iklimi olduğunu hemen fark edeceksiniz.
Eskiden Ankara’nın en büyük semtlerinden
olan Hâcettepe, buraya üniversite binaları inşa
edildiği için bu özelliğini kaybetmiş olmakla beraber, yine de eski evleri, sokakları olan bir kesimdir.
Evlerin yıkıldığı kısımlarda bile küçük sevimli mescitler, camiler sağlam bırakılmış, hatta onarılmıştır.
İşte 2. Murat devrinden kalma Karacabey Camii… Osmanlı mimarisi içinde Bursa tarzı denilen
zaviyeli camilerin Ankara’daki tek örneği. Bir dönemin güzel mimarî eserlerinden olan bu cami ilginç
mimarisiyle de dikkati çeker. Hemen yanında banisi Anadolu Beylerbeyi Karacabey’in türbesi vardır.
Karacabey Camii’nin biraz yukarısında, kesme
taştan minaresiyle Tâceddin Camii görülebilirdi.
Eğer iki tarihi yapı arasına 11 katlı beton
duvar dikilmeseydi! Bu cami, Ankara’nın ünlü
mutasavvıflarından Tâceddin Sultan adına
yapılmıştır. Camiin bitişiğinde ise, Tâceddin
Dergâh’ı yer alır. Burası eski evlerimiz tarzında küçük sevimli bir tekke yapısıdır. Taceddin şeyhinin
evi emsali arasında, Ankara’nın nâdir ayakta kalabilmiş binalarındandır. Hâlâ ayakta kalabilmesini
ise önemli bir şahsiyetin kısa sure de olsa burada
ikamet etmesine borçludur.
İstiklâl Marşımızın şairi Mehmed Âkif, Millî
Mücadele’ye katılmak için Ankara’ya geldiğinde
birkaç milletvekili arkadaşı ile burada misafir edilir.
“Bülbül” gibi bazı ünlü şiirlerini, bu arada İstiklâl
Marşı’nı da burada yazar.
Bu hâtıradır ki, ilk elde yıkılabilecek basit bir
binayı bugüne getirir.
Bir gününüzü eğer Ankara’yı gezmeye ayırırsanız, önce Hacıbayram’a uğrayın sonra Tâceddin
Dergâhı’nı ziyaret edin. Farklı bir ruh ikliminde
bulacaksınız kendinizi…■
21
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Ömür dediğin: Giderken söylenenler
KÖKSAL ALVER
ömür dediğin üç gündür
dün geldi geçti, yarın meçhuldür
o hâlde ömür dediğin bir gündür
o da bugündür
-Ömer Hayyam-
Her mesleğin
yaşlısı, her yörenin
yaşlısı, her işin
yaşlısı belgeselde
izlenebiliyor. Bu
bakımdan belgeselin
farklı tanıklıklar
yaptığı rahatlıkla
söylenebilir.
Psikolojik,
sosyolojik,
antropolojik, meslekî
ve hatta felsefî,
edebî tanıklıklar
belgeselin önemini
bir kat daha
arttırmaktadır.
‘Ö
mür Dediğin’ uzun zamandır
TRT ekranlarında seyredilen bir
belgesel. Belgesel, nice hikâyeyi
nice hicranı savurup duruyor. İhtiyarlar konuşuyor, ihtiyarlar bakıyor, ihtiyarlar susuyor. Bu
programın bize söyledikleri, bugüne söyledikleri, bugünün sisli puslu ve hayli karmakarışık
havasına söyledikleri özenle ayıklanmalı, irdelenmeli. Bu program üzerine analizler yapılmalı,
tezler hazırlanmalı, makaleler yazılmalı. Neden?
Giderken söylenenlerdir çünkü, giderken söylenenlere kulak vermeli. Görmüş geçirmişlerin
sözlerinde nice hakikatler gizlidir çünkü, o hakikat deryasından inciler bulmalı, hazineler çıkarmalı ve bugünün hayatına kar gibi, yağmur
gibi serpiştirmeli.
‘Ömür Dediğin’ belgeseli, takip edilen, seyredilen, tekrarları beklenen bir program. Bir
belgesel olmasına karşın, insanlardan ilgi görmekte. Bunun sebebi ne olabilir? Neden sevildi,
neden sarstı izleyenleri belgesel? Galiba yakıcı
bir gerçeği göstermesi. İnsanın bizzat kendisinin hikâyesini sergilemekte. Acılar, sevinçler,
kederler, yokluklar, varlıklar, kayıplar, kazançlar, ölümler, hastalıklar, kötülükler, iyilikler…
22
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Bu dünya hayatında rastlanabilecek ne varsa
hepsi, yaşlıların çapaklı gözlerinde, hüzünlü
bakışlarında, mutlu gülüşlerinde… Belgesel
yaşlılar etrafında aslında tam da insan gerçeğini
konuşuyor, gösteriyor, belgeliyor. Gerçek
tutabileceğimiz, görebileceğimiz yakınlıkta. Yanı
başımızda, etrafımızda, evimizde, kendi yaşlılarımızın yüreğinde. Belgesel insan gerçeğine ayna
tuttuğu için daha bir etkileyici, yaralayıcı.
Belgesel insan gerçeğine farklı biçimlerde
dokunmakta. Cinsiyet, milliyet, bölge, meşrep,
mezhep, inanç, yöre, statü farklılıklarını bir
kenara bırakıp öncelikle yalın insanlık hâline
dair önemli hususlara işaret etmekte. İnsan kim
olursa olsun, ne iş yaparsa yapsın benzer acıların,
kederlerin, sevinçlerin, hüzünlerin önünde
yapayalnız bir varlık, tek başına kalmış bir
kişi. Hiçbir sahiplik bu gerçeği değiştiremiyor.
Belgesel, yalın insan hâlini gözler önüne serdiği
için önemli. Her yanda insanın hikâyesi, insanın
meselesi.
Ayrıca belgeselin bir sosyolojik tanıklık yaptığı bir gerçek. Türkiye’nin bütün yörelerini
dolaşan belgesel, o yörelerin yaşlılarını konuşturuyor ve kendi bireyselliklerini ortaya çıkarmalarına imkân tanıyor. Âdeta yedi iklim dört bucak dolaşan belgesel, köylüyü, kentliyi, kasabalıyı konuşturduğu gibi, ağayı, marabayı, işçiyi,
patronu, çiftçiyi, ev kadınını da konuşturuyor.
Meslekler dağılımı açısından da kayda değer bir
tanıklık gerçekleştiriyor. Her mesleğin yaşlısı,
her yörenin yaşlısı, her işin yaşlısı belgeselde izlenebiliyor. Bu bakımdan belgeselin farklı tanıklıklar yaptığı rahatlıkla söylenebilir. Psikolojik,
sosyolojik, antropolojik, meslekî ve hatta felsefî,
edebî tanıklıklar belgeselin önemini bir kat daha
arttırmaktadır.
Belgesel yaşlıları konuşturuyor, yaşlıları dinliyor. Yaşlı insanlar ne konuşur, ne anlatır, neye
işaret eder; hepsini izlemek mümkün. Yaşlıların
çoğunlukla geçmişi konuştukları görülüyor. Yaşlı biraz da geçmiş demektir çünkü; hem devri
geçmiş hem hatıraları geçmişte sırlanmış. Ama
yaşlıyı sadece geçmişe hapsetmek, eskinin adamı
deyip bir kenara koymak büyük bir insafsızlık ve
merhametsizlik olur; çünkü yaşlı aynı zamanda
bir gelecek feneridir. Yaşlı, geçmişle geleceği el
ele tutuşturan bir imgedir.
Yaşlıların sözlerinde hep gençlik, gençlik
yılları. Olanca yitirmişlik yani, olanca kayıplar.
Gençlik ne de çabuk geçti diyen bakışlar. Gençlik dediğin bir yeldir, esip geçmiştir. Yaşlı, biraz
da gençtir, gençliktedir esasen, sanki hep oradadır; düş kurduğunda oradadır, ah ettiğinde orada. ‘Gençlik elden gitti tutamıyorum’ der hepsi,
türkünün peşi sıra. Ama bunu sadece söylerler.
Gençlik çağları gerçekten geride kalmıştır. Dermansızlık, hastalık, güçsüzlük yaşlının iyice belini bükmüş ve kendi köşesine bırakmıştır.
Yaşlılar, eşlerini büyük bir sevgiyle, hürmetle, saygıyla anıyor genellikle. Hiçbiri eşine ismi
ile hitap etmiyor: hepsi ‘bu’ diyor. Bir dönemin
saygı anlayışını, ilişki biçimini ifade eden ‘bu’
ibaresi, birbirlerine ‘aşkım’, ‘canım’, ‘sevgilim’,
‘bir tanem’ diyen kuşaklar için çok uzak, yaban ve itici gelebilir. Ne ki ‘bu’, büyük bir aşkın, sevginin, merhametin, inceliğin, yakınlığın,
terbiyenin, görmüşlüğün âdeta simgeleşmiş bir
ibaresidir: ‘Bu’, büyük bir algının, medeniyet
bakışının seremonisidir. Yara ve yârenin dile gelmiş hâlidir ‘bu’.
Yaşlılar ne kadar çok şükrediyor! Büyük sıkıntılar, hastalıklar, zorluklar arasında hepsinin ağzında dua, şükür, hamdolsun ibareleri dolaşıyor.
Zor zamanların insanları olmalarına rağmen,
büyük kıtlıklardan, imtihanlardan, meşakkatlerden geçmiş olmalarına rağmen hep şükür demeleri, bize birer uyarı olmalı. Hep şikâyet eden,
yetinmeyen, yok ve az diyen insanlara yaşlıların
hep şükür demeleri, önce var demeleri, yoktan
önce olanı göstermeleri ayrıca dikkat edilmesi
gereken bir husus. ‘Bugünümüze şükür’ deyişi,
yaşlıların âdeta mottosu.
Bir de dünya tabi. Yaşlıların dilinde hep dünya, yalan dünya. Dünyanın yalan, boş, bir günlük olduğunu yaşlıdan daha iyi kim bilir? ‘Hepsi
boş’ diyen yaşlılar, malın mülkün, evladın, statülerin, dünyalıkların, uğruna kavga verilenlerin
hep geride kaldığını, bomboş olduğunu cılız
sesleriyle, hırıltılı konuşmalarıyla, bütün avazlarıyla haykırmaktadır. Dünya bir oyundur, eğlenmedir, oyalanmadır. Baki değildir, asıl değildir,
geçicidir. Aslolan ahrettir, iyiliktir, sevaptır. Yaşlının son söylediği, giderken söylediği budur. ■
23
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Bir ayna, iki zevk: Karacaoğlan
ERDOĞAN ERBAY
T
arih, beşeriyetin mukadder ortaklığıdır. Öncekiler, yaşayan ve yapanlardır. Sonrakiler ise, yazanlar ve taşıyanlardır. Öncekiler ile sonrakiler arasındaki bağı
kuran geleneksel unsurlar, zaman ve şartların gerektirdiği şekilde, birtakım kurallar çerçevesinde
sorgulanırken, tarihe dair olumlu ve olumsuz
noktalar da belirlenmiş olur. Çıkarılacak sonuçlar, arkadan gelen insanın, yeni adımlar atarken
yolunu aydınlık kılacak işaret lambaları olarak
kullanacağı düsturlar sütununa kaydedilecektir.
Ancak, tarihi yaşayan ve yapanın, içinden geçtiği
ânı fark edebilmesi çoğu zaman mümkün değildir. Yaşanan ve yapılanın resmini bütün olarak
görüp idrak etmenin yolu, kenarda durup temaşa fırsatı bulabilmekle mümkün hâle getirilebilir.
Medeni milletler, hem kendi hayatlarına hem
de medeniyete, zenginlik ve derinlik kazandıran
milletlerdir. Mensup oldukları ve temsil ettikleri
medeniyete katkıda bulunurken, aynı zamanda
ortak şuuraltını da besleyen Türk milleti, kelâmın
kıymetini bildiği için, hep birlikte konuşmadan,
“laf kalabalığı” boşluğuna meydan ve mahal ver-
Şark insanının
karakterini
belirleyen iki
temel unsur
vardır: Büyük
düşünmek ve
derin hissetmek.
Bu nedenledir ki,
imkân âleminde
kendisini
mesuliyet
makamında
gören insan,
büyük ve derin
anlatımlardan da
zevk alır.
24
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
meden, varlığını ortaya koymak için sözcüler,
hatta temsilciler çıkarmıştır bağrından. Şair, yazar, musikişinas ve sanatkârlardan müteşekkil bu
sözcü ve temsilciler, mensup oldukları milletin
tercümanlığını yapmışlar, onların his ve fikirlerini görünür hâle getirmişlerdir. Millet de, asırlar
boyunca onların gönül dilinden akan pınarlardan
kana kana içmiş ve o dilden aldığı zevkle doya
doya konuşmuştur. Müslüman şark, hayat bulup
hayat verdiği ölçüleri, metafizik kaygılar çerçevesinde algıladığı için, bu ölçüleri, aynı zamanda,
ahlâki umdeler hassasiyetiyle kavramlaştırarak
kullanmıştır. Bu nedenle, bu ölçüleri, görsel bir
malzeme seviyesine ya da bir ritüel menzilesine
indirgeme hâlinden daima kaçınmıştır.
Zira şarkın yaşadığı hayatı, ne kadar derinden
kavrayabildiği, teferruatı hangi seviyede yansıtabildiği meselesi, zaman zaman münakaşa edilmiştir. Oryantalist bakış açısının doğurduğu bu
yargıyı, meydanı boş bulup ‘geçer akçe’ olarak
kullananlar hemen her daim mevcuttur. Dışarıdan bakan bir gözün uydurduğu bu söyleme rağmen, şark, hayatı sürekli olarak iç yolculuğuna
dönerek kavramanın yolunu aramıştır. Hayatı,
daha derin ve kopmaz bağlar marifetiyle öte’ye
kök salarak yaşamıştır. Bu yaşayış tarzı, inanç
esaslarına yaslandığı için kutsal ve uhrevidir. Uhreviliğin tezahür ve yansıması bu duruş, dünyevi
olanın karakterini de belirlemiştir. Bundan dolayıdır ki, Müslüman şark, dünyevi olanı yerine
getirirken, kendi varlığını çok fazla öne çıkarmamış, ön safta bulunmak yerine, imkânlar dairesinde görünmeden, âlemin manasını devşirirken,
yaşadığı dünyaya anlam kazandırmanın peşinde
olmuştur. Eğer bütün bunların toplamı medeniyetse, Mehmet Kaplan’ın, “Kültür ve medeniyet
sadece fikir, sanat ve edebiyat değildir. Kelimenin
en geniş manasıyla yaşayış tarzıdır. Sofra, misafirperverlik, sevgi ve müsamaha da buna girer.”[1]
cümlesiyle ortaya koyduğu hükmü, kabul ve tasdik etmelidir.
Bulunduğunuz ya da durduğunuz yerden,
birtakım peşin hükümlerle algılarınızı düne karşı
kör ve sağır kılmadığımız sürece, bugün karşı-
laştığımız meseleleri anlamak ve çözüme kavuşturmak için, dünün sunduğu birtakım ipuçları
yakalarız. Eco’nun dediği gibi, “Tarihe nereden
bakarsanız bakın, kendinizi destekleyecek bir
sürü veri bulursunuz.”[2] Hayatı anlamlı kılan
öğretileri, sıradanlığa müsaade etmeden “olduğu gibi” uygulayan şark, bu tavır sayesinde hem
doğru hem düz hem de dürüst bir karakter yapısına sahip olduğunu ihtar eder. Doğuştan sahip
olduğu bu karakterini de, sanat, edebiyat ve fikir
eserleriyle ortaya koyar. Söz konusu eserler, bir
yandan üslupçu ve kristalize dille sahiplerinin
varlığını hissettirirken, diğer yandan, yaşadığı
hayatın aynasına yansıyanı irticali dille imkân
âlemine taşıyarak hakiki kimliğini de aksettirmiş
olur.
Asırlardır, tarihte varlığını devam ettiren Türk
milletinin, medeniyete hediye ettiği değerleri
yansıttığı aynanın iki yüzü vardır. Bu aynanın iki
yüzü de birbirine bakar, birbirini görür, birbirini
tamamlar. Çünkü aynanın bir yüzünde belirecek
kararma, diğer yüz için de, yüz karası olacaktır.
Aynanın bir yüzünün aksi, öbür yüzün de aksidir. Yansıyan güzelse, her iki yüz için de aydınlık,
yansıyan kötü ise, her iki yüz için de karanlıktır.
İşte, bu noktada, klasik ve halk edebiyatı çerçevesinde, aynaya yansıyan görüntüyü münakaşa
etmek, aynı cemiyetin ürettiği bu farklı iki edebiyat zeminini kısaca değerlendirmek gerekir.
Türk milleti, tarih sahnesine çıktığından beri,
yaşadığı süreci ve sürecin getirdiklerini, çok çeşitli yollarla anlattığı bir gerçektir. Şiir, destan,
hikâye, masal gibi edebî türlerin dilini kullandığı
gibi, halı ve kilim gibi, bizzat eliyle şekillendirdiği somut anlatım vasıtalarının imkânlarını da,
duygu ve düşünce dünyasını anlatmak için vasıta olarak görevlendirmiştir. Bu anlatım vasıtaları, zaman ve şartlara bağlı olarak değişmiş, biri
diğerine göre öne çıkarken, bir diğeri tercihte
geride kalabilmiştir. Bundan dolayı, klasik şiirle
halk şiiri arasında, zevke dayalı tercih açısından
öne geçme veya arkada kalma durumu söz konusu olmuş, edebiyat tarihinde tartışma zeminine
taşınmıştır. Bu tercihin, doğruluk ve yanlışlığını ispata girişmeden, tercih meselesinin, sadece
zevkten kaynaklandığını bir hükme bağlamak
1. Mehmet Kaplan, Edebiyatımızın İçinden, Dergâh
yay., İst. 1978, s. 44.
2. Umberto Eco, Foucault Sarkacı, Can yay., İst. 1997.
Bir Coğrafyanın Ahengi: Divan ve Halk Şiiri
25
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
bakımından, kısa bir değerlendirme girişiminde
bulunmak gerekiyor.
Rıza Tevfik Terazisinde Denge: Klasik ve
Halk Ortak
Bu bağlantı noktasında, Rıza Tevfik’in, klasik ve halk şiirini mukayese ederken ortaya koyduğu dengeli teklifi dikkatlere sunarak konuyu
aydınlatmaya çalışacağız. Rıza Tevfik’e göre,
bu cemiyetin hayatında varlığını sürdüren tüm
renkler yeni değildir. Renklerin varlığı, millet
ve memleketin neş’et ve ikamesine bağlı olarak,
kadimdir. Bir sistemin işleyişinin neticesidir.
Renkler, farklı tonlar taşısa da, müşterek yanları
daha çoktur, birbirini hatırlatır. Bu renklerden
biri klasik şiirdir: “Memleketimizde iki edebiyat
var. Bugün değil, bu mülkün tesis ettiği günden
beri iki edebiyat vardı. Biri, herkesin bildiği o
muhteşem üslûplu edebiyatımızdır ki Ahmed
Paşalar’ı, Sinan Paşalar’ı, Fuzûlîler’i, Nef ’îler’i,
Bâkîler’i, Nedimler’i, Nâbîler’i, Şeyh Gâlibler’i,
Şinasiler’i, Ziya Paşalar’ı, Kemâller’i, Ekremler’i,
Hâmidler’i, Fikretler’i, Hâlid Ziyalar’ı, Cenablar’ı
yetiştirmiştir.”[3]
Rıza Tevfik, klasik şiirin karakterini ve yetiştirdiği büyük sanatkârları işaret ettikten sonra,
sözü, halk edebiyatına getirir. Ona göre, halk
şiiri ve şairi, söylendiği ölçüde sıradan değildir:
“Diğeri de şu bildiğimiz vezn-i millî yani parmak
hesabına göre tertip olunmuş bir sürü şiirlerdir
ki, geçenlerde “Folklor” ser-levhasıyla bu tarz
şiire bir makale-i mahsûsa hasretmiştim. Yalnız
bu edebiyat hakkında bildiğimi eksik söyledim.
Daha doğrusu, Osmanlı Edebiyatı’nın ancak bir
vechesini arz eyledimdi. Bu nev’i Türk şiirlerinin
büsbütün gayr-ı şahsî (impersonelle) ve binaenaleyh hakikaten millî olan kısmını en esaslı sıfat-ı
kâşife ve müşterekesiyle gösterdimdi… Binaenaleyh bugün; kemâl-i selâhiyet ve cesaretle –göğsümü gere gere- iddia edebilirim ki, bu edebiyat
zannolunduğu kadar fakir ve hakir değildir.”[4]
Gündelik hayatı öteleyerek esrarlı kılmanın
yollarını ararken, dünü yok sayıp ânı anlamsızlaştıran şark insanı, duygu ve düşünce hususunda
3. Abdullah Uçman, Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk
Edebiyatı İle İlgili Makaleleri, MEB. Yay., İst. 2001, s.
70.
4. Abdullah Uçman, age. s. 70.
aşkın bir alan inşa ederek, yukarıda ya da üstte
olma hâlini soyut alanda hakikate çevirmenin peşinde koşar. Şark insanının karakterini belirleyen
iki temel unsur vardır: Büyük düşünmek ve derin
hissetmek. Bu nedenledir ki, imkân âleminde
kendisini mesuliyet makamında gören insan,
büyük ve derin anlatımlardan da zevk alır. Duygu ve düşüncedeki bu aşkınlık durumuna karşılık, sosyal varlık tarafı tamamen ananevî öğretiler
çerçevesinde şekillenirken, içinden geçtiği sürecin felsefesini yaparak sürekliliğini sağlamaz. Yahut da dün olarak yargılanan geçmiş, yaşanıp bittiği için kıymetsiz algısıyla yargılanmayı hak eder
hâle gelir. Varlık nedeni olan an’anenin içinden
konuşurken, yaşadığından ziyade “hikâyete” yıkılarak efsanevi bir dilin nağmelerini terennüm
eder.
Rıza Tevfik’in siyaset meydanına fırlattığı her
iki edebiyatı, onun da redde bulunmadan söylediği veçhile, ne o, ne öteki gibi, bir tercihe mahal vermeden ifade etmek gerekir ki, her ikisi de,
her zaman bir medeniyet tasavvuru bulunan bu
toplumun muhayyilesinin tezahürüdür. Fuzûlî,
insanımızın üslupçuluğunu temsil ederken, Karacoğlan da, hayata bire bir dokunan tarafını
sezdirir. Hayatı, çoğu kere tesadüf ve tevafuklara
bendelikle anlamlı hâle getirmeyi itiyadının bir
parçası olarak gören insanımız, Karacoğlan’ın
eğip bükmeden dillendirdikleri karşısında hayret
makamında şaşırır kalır. Zira yaşadıkları ile
düşledikleri arasında bocalayan, kendi kendinden
dahi sakladığı farklılığın ortalığa döküldüğünü
fark eden insan, sakladıkları sayesinde gizem
avcılığına adaylıktan tarda mecburiyet hisseder.
İşte fizik ve metafizik dünya sarkacında gidip
gelen “ezelî mağlûb”un acziyeti de bu noktada
resmedilir bir durumla karşı karşıya kalır.
Tanpınar’ın İtirazı: Karacoğlan Müşterek’in
Peşinde
Filozof kimliği ile Rıza Tevfik, toplum hayatının ürettiği kültürel yapıyı iki kaide üzerine
oturturken, aynı zamanda kültürel katmanlara
da işaret eder. Ahmet Hamdi Tanpınar ise, halk
şiirini, tabii ki Karacoğlan’ı peşin bir hükümle yargılayarak mahkûm eder. Tanpınar, Adalet
Cimcoz’a Paris’ten yazdığı mektupta, son derece
vahim bir yıkılış hâli içinde bulunduğunu, kendi
26
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
harabesinde oturduğunu, bu durumun, çalışmadığı anlamına gelmemesi gerektiğini ifade eder.
Ardından, gündelik hayatta sağlanan hürriyetin
hiç değilse on sene evvel kendisini karşılamasını
çok arzu ettiğini ifade eder. Yani on sene evvel
böyle bir gelişme olsa idi, kendisinin birkaç sene
dersten, zil sesinden uzak kalabilme fırsatına
sahip olacağını dillendirir. Bu gelişmelerin yaşanmasına, kendisinin de katkıda bulunduğunu
vurguladıktan sonra, çıkış kapısı aralamak için
kendisine teklif edilen halk şiiri ve Karacoğlan
hakkında düşüncelerini sıralar: “Belki bir şeyler
yaptım; fakat tam istediğimi değil. Benim istediğim insanın ötesiydi, yoksa satıhtan toplama
empresiyonlar, şark sanatlarının tek hususiyeti,
her türlü acemiliği mazur gösteren ve hatta tatlı kılan bir ekspresiyonizm değildi. Musıkî bu
derinliği mükemmelleştirmek, ona şekil vermek
için lâzımdı. Şiirin ne olduğunu biliyorum ve
yapamadım. Dostlar halk şiirini, Karacaoğlan’ı
filân seviyorlar. Bana bunlar çocuk ağzıyla konuşan Nasreddin Hoca, bâkir oldukları için kendilerini genç ve taze zanneden ihtiyar kızlar gibi geliyorlar. Satıhtan toplanmış, herkesin malı şeyler.
Ufak onarmalar, göz süzmeler, kedi yavrusu da
yapar onu. Sanat ayrı bir şey. Hele şiir büsbütün
ayrı. Şiir, dili, piano filân gibi şahsî bir âlet hâline
getirmek sanatıdır.”[5]
Halk şiiri, üzerinde düşünülmediği için derinlik taşımaz. Yüzeyden devşirildiği için orta
malıdır. Diğer taraftan, sanat ve estetikten de
mahrumdur. Bu yüzden, Tanpınar, şahsi bir âlet
hâline dönüştürülememiş halk şiirinden bahis
açar. Yani Karacoğlan, ne kadar büyük bir ozan
olursa olsun, halk şiirinin bir temsilcisi sıfatıyla, müşterek’in dışına çıkamadığı için, belirli bir
seviyeden de söz edilemez. Eğer, şiir, inşa edilir
bir şeyse, halk şiiri ve Karacoğlan, her türlü ustalıktan uzak, aynı şekilde, estetikten de habersiz
bir alanın adıdır. Söylenmiş olma durumunun,
insanda uyandırdığı “herkesin, her şekilde ifade
edebileceği düşüncelerdir” zannı, dışarıdan bakanları çok rahatlıkla yanıltabilir. Her meslek ve
alanda görülebileceği gibi, sanat ve edebiyat sahasında da hatalı, eksik ve hiç olmaması gereken
şeylerin vukua gelebileceği her zaman ihtimal
dâhilindedir. Buna karşılık, güzel şiirlerin de hep
görülebileceğini kabul etmek gerekir.
5. Tanpınar’ın Mektupları, hzl. Zeynep Kerman, Dergâh
yay., İst. 1992, s. 153.
6. Göktuğ Halis, Popüler Gizemciliğin Tarihsel ve
Dinsel Temelleri, Karşı yay., İst. 2009, S. 16.
Modernizme Karşı Geleneğin Direnci
Modernleşme, dünyeviliği getirmiştir. Fakat
insanın fıtratında bulunan aşkın olana bağlılık
duygusu da bir şekilde tatmin edilmelidir. Çünkü insan, ne ölçüde dünyevi olana meyil ederse,
o ölçüde değersizleşir. Bu değersizleşme, hayatın
hem anlamsız hem de lüzumsuzluğuna dair karamsar bir zihniyeti de tetikler. Gelinen bu nokta
çözüme kavuşturulmazsa, fert ve toplumun geleceği de tehlikeye düşer. Bu meseleyi halletmek,
yine insanın kendi sorumluluğudur. Ancak köksüzlük ve değersizlik bağlamında metalaşmanın
da önüne geçmek, bir çözüm üretmek arzusunda olan çağdaş insan, gelişme ve değişmelerden
kendi varlığını sorumlu tutmaz. İradi karar makamında kendi oluş sürecini başlatamayan insan,
bu akışın ya da kendi macerasının ne şekilde ve
nasıl sonuçlanacağının da farkında değildir, hatta
böyle bir farklılığın endişesi adına hiçbir eylemde de bulunmaz. Kutsaldan dünyeviye evrilirken, “düne” ait değerler sisteminde önemli bir
yeri olan kelime ve kelime gruplarını, kavram ve
metinleri, duygu ve düşünceleri de ‘şeyleştirerek’
algılamak ister. İşte bu noktada, Karacoğlan, şark
geleneğini devam ettirerek, söz’ün düşüşüne inat,
kıymetler manzumesini irticali imkânın rahatlığı
ile muhatabının önüne koyar: “Kültürün yükselişi, her zaman ve her yerde, doğanın gücünün
yitişi anlamına gelir; iki odak arasında uzlaşması imkânsız çatışmalar, çok erken zamanlardan
itibaren hissedilmeye başlanır. Öyleyse insanın
evrimi, tüm diğer varlıkların aksine doğaya karşıt, onu dışlayan ve yok etme eğilimi gösteren bir
dizgenin ifadesidir.”[6]
Ağacın eyisi özünden olur,
Yiğidin eyisi sözünden olur,
İl için ağlayan gözünden olur,
Ağlama hey gözü yaşın sevdiğim.
Küçük Bir Karşılaştırma
Eliot, iyi sanatkâr ile kötü sanatkârı karşılaştırır. Bu karşılaştırmanın sonunda, kimin neden
27
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
iyi sanatkâr, kimin neden kötü sanatkâr olduğuna
dair görüşlerini ortaya koyar. İyi sanatkâr, terkibi
başarabilendir. Kötü sanatkârın en belirgin vasfı
ise, nesne ve sözcük dünyalarını bir araya getirme
hususundaki beceri mahrumiyetidir. Eliot, yukarıda söylediğimiz terkibi yapabilen, büyük ve kabiliyetli sanatkârlara örnek olarak da, Swinburne
ve Joyce’dan bahseder. Söz konusu isimler, yaşanan hayatı, bütün canlılığı ile bire bir yansıtan
iyi sanatkârlar kategorisinde görülmelidir. Çünkü bu ve bunlarla aynı seviyede yer alanlar, yeni
kelime ve kelime gruplarıyla, nesneleri sezdiren
dil’in peşinde koşarlar, dolayısıyla bu çerçevenin
içine dâhil olabilirler. “Kötü ozanlar” ise, bazen
nesneler dünyasında gezinirler de nesnelerden
haberdar olmazlar, bazen de kelimeler dünyasında dolaşırlar, kelimelerden habersizdirler. Fakat
nesne ile kelimeyi, ilişkileri açısından birbirine
uyarlayamazlar: “Yalnız olağanüstü kişiler, Swinburne gibi tutarlı olarak, sözcükler arasında eğleşebilir. Onun dili, kötü ozanınki gibi ölü değildir. Kendine özgü yaşamıyla capcanlıdır. Ama
bizim için önemli olan dil, örneğin Conrad’ın
ilk yapıtlarında ya da James Joyce’da olduğu gibi,
yeni nesneleri, yeni nesne gruplarını, yeni duygu
ve görüşleri özümsemeye ve anlatmaya çabalayan
dildir.”[7]
Acaba, bahse konu olan bu hükümden yola
çıkarak, Karacoğlan özelinde ve halk şiirinin
hâkimiyet alanında, böyle bir çıkarımda bulunmak mümkün müdür? Halk şiirinde bu iddiaya
dayanak teşkil edecek birçok örnek keşfetmek zor
değildir. Biz, Karacoğlan’ın şiirlerinden bir dörtlükte bu durumu dikkatlere sunmak, en azından,
bu duruma işaret etmek istiyoruz. Bahsedilen
dörtlükte Karacoğlan, his ve heyecanlarını, bütün
samimiyet ve çıplaklığı ile ortaya koyar. Aynı zamanda, çıktığı soyut yolculuğun sonunda somut
adıma, sevgilinin varlığı sayesinde ulaşır. Özellikle ve öncelikle, karşı çıkmak bir yana, “babalın boynuma” kabullenişiyle sevdiğinin varlığını
benimseyen âşık, “mezarım göğsüne kaz, kerem
eyle” itirafıyla da, muhayyilenin sonsuz imkânını
kullanmış olur. Bu tavırla, hakikati çoğaltır ve
inandırıcılığı daha kuvvetli bir zemine taşır.
7. T.S. Eliot, Denemeler, çev. Halit Çakır, Remzi
Kitabevi, İst. 1988, s. 119.
Iraktır yolların dolandım geldim.
Tatlıdır dillerin eğlendim, kaldım.
Babalın boynuma, işte ben öldüm;
Mezarım göğsüne kaz, kerem eyle.
Karacoğlan’ın resmini çizdiği âlem algısı, asırlar boyunca hayatta kalıp hayata rengini veren bir
medeniyetin, sunilikten uzak, herkesin ortaklaşa
kurduğu bir dünyanın tasavvurudur. Bu dünyanın arka planda kalması ya da çoğu zaman dikkate dahi alınmaması, merkezde duranın taşraya,
belki de tabii olana bakış açısının bir neticesidir.
Aynı zamanda bu durum, merkezde yer edinmişin, taşra ve taşraya ait bir aidiyetin varlığını
inkârı, en azından görmezlikten geliş tavrının
dikkat çekici örneğini teşkil eder. Sanat ve edebiyat sahasında, ortak bir zevk oluşturma gayesinden ırak, bireyselin kendi varlık alanını inşa
etmek adına, toplumsalı yadırgadığı yerde Karacoğlan şiiri durmaktadır. Şu bir hakikattir ki, bu
sonuç/durum, Karacoğlan’ın, evrensel bir alan
işgal edebilmek için yürüyeceği yolu kapatamaz.
Zira o, mahallilikten evrenselliğe geçiş sürecinin
de başlangıç noktasını teşkil edebilecek konumda
durmaktadır.
Dost yoluna verdim olan varımı,
Taşa çaldım namusumu, ârımı,
Kim ağlatmış benim nazlı yârimi?
Top top olmuş kirpikleri yaşınan.
Öğretilmeyen, ancak kulaktan dolma yargılarla yoksullaştırılan Karacoğlan, araya üçüncü
şahıslar girmeden talim edilebilir duruma gelmelidir. Umberto Eco’nun dediği gibi, “Babalarımızın bizi eğitme kaygısı duymadıkları boş zamanlarında bize öğrettikleri neyse, o olduğumuza
inanıyorum. Bilgi kırıntılarıyla oluşur insan.”[8]
Cesedimi gözyaşıyle yusunlar,
Mezarımı yol üstüne kosunlar;
Gelen geçen, garip ölmüş, desinler;
Dünya bir yol, gedâ gider, han gider.■
8. Umberto Eco, Foucault Sarkacı, Can yay., İst. 1997.
28
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
SOYAÇEKİM GAZELİ
Çocuklar aynı ağlar, kiraz her yerde kiraz
Aynı güneşi öper açtığımız bahçeler
Bu sınırlar kandandı bu gökdelenler kandan
Bu kitaplar kandandı, yaralı dibaceler
Varsın bin dili olsun bir ten sıcaklığının
Varsın ekşiyedursun ağızlar ve lehçeler
Kızıl bir elma gibi güneşi dilimlerken
Yine vakur kartallar yine ürkek serçeler
Yeni yorumcu umar yüzyıl süren rüyalar
Umucusunu arar yüzyıl süren geceler
MEHMET AYCI
29
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
ROBENSON CRUSOE
hiçbir cinsilatifin omzuna konmadan bakışların
yalnızlığın nöbetindeyken yirmi dört saat
senin de cemreler düşer mi yüreğine
gelir mi adana terli ve sarışın yaz
açlık ve aylaklık günlerini
ne kadar çentikleyebildin sabrın yamacına
dört işlemin tıkırtısı yaradı mı işine hiç
kaç kelime öğrettin papağanına ‘insanı kullanma kılavuzu’ndan
nefesleri barut tenleri kösnü adamlar mı beklediğin
kızdığını kime belli eder
sevincini hangi dala asarsın
lodosunda savrulurken küfrün harfleri
unuttuğun olmuştur unutulduğunu düşündün mü
bıraksaydı tanrı iki günlüğüne
kimi alıp dönerdin adana
en çok sevenini mi en çok sevdiğini mi
bir şişe at denize
ıssızlığın enlem ve boylamını yaz
yalnızlığın bedeni erittiğini
tuzun ruhu eritmeyeceğini de
biz dünyalı olamadık
sen adalı ol
MAHMUT BAHAR
30
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
rica ederim bu bahsi
kapatalım artık
SEVAL KOÇOĞLU
b
ütün gün daldı düşündü yok bir şey dedi sorana uykusu
geldi ama yatınca uyuyamadı son konuşmayı defalarca başa
aldı başa aldı başa aldı kelimeleri bütün anlamlarıyla konuşanı bütün mimikleriyle düşündü değiştirdi olamadı olmayınca
olmuyor dedi başka bir şey mi gelmedi aklına anlamadı her şey neyse de tüm acılar tek kişilik kime anlatırsan anlat anlattıkça açılmak
yalan katmanlarımı tortularımı kime göstereyim el ne yapacak benim sızımı kendinde sızı mı yok bir çukur olsa bana ya da iyice bir
kuyu balığın karnındaki peygambere imrendi koca bir okyanusun
içinde kimse sesini sedanı duymayacak ama sen suyun içinde olacaksın en eski günlerdeki gibi balık annen olacak onun hareketiyle
yol alacaksın karanlığın içinde sürecek nefesin balığın karnında hissetti kendini tüm benliğiyle aldığı soluğu iyice çekti içine ensesinde
bir kıpırdanma hissetti kaburgaları birden içe doğru hareket etmeye
başladı ne oluyor demeye kalmadı iyice iki büklüm oldu hiçbir yeri
ağrımıyordu üstelik omuzları birbirine değdi değecek ayakları küçülmeye kolları bacakları kısalmaya başladı kafatası daraldı portakal kadar elma kadar ceviz kadar misket kadar kaldı kafası çok şaşırıyordu
korkmuyordu ama ne tuhaf böyle bir garip değişim gerçek hayatta
bile olmaz diye düşündü yapacak bir şey yok şimdi ben masal kahramanı gibi bir şey oldum herhalde o zaman gidip bir kitaba yerleşeyim
bari hemen kitaplığın ilk rafına zıpladı kitapları iki küçük koluyla
hah hah ha çok çelimsiz kollarım benim kaldırdı yerinden kafkanın
böceğinden uzak durayım korkarım ve tiksinirim hem adam kaçığın biri iyice ne yapacağı belli mi bütün bunlar niye bizi buldu diye
dertlenmeye kalkar şimdi ama hatırlıyorum ne anasının ne babasının
ne bacısının kimsenin umurunda değildi ben böyle ufacık kaldım
üstelik bir de kağıt gibiyim gören oldu mu bu halimi bir şiir kitabı en
iyisidir gireyim içine üşütür ama soru soranı olmaz kafamı dinlerim
ama kafamın içini dinliyordum tam da bu hale geldiğimde dur dur
dur ne demişti onun söylediklerinin tümünü boşa çıkarıp yere doğru
bakarak mağrurca rica ederim bu bahsi kapatalım artık ■
31
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Bir güzellik ve sevgi felsefesi
VEFA TAŞDELEN
Şölen’de piramit ya
da merdiven, Leylâ
ve Mecnun’da ise
şemsiye ya da ağaç
modeli vardır. Ağacın
gövdesini göreli
güzellik oluşturur.
Bu gövdeden diğer
güzellikler çıkar.
Ağacın bütünü ise
“birlik” ya da “mutlak
güzellik” aşamasıdır.
Ama her ikisinde
de ortak olan şey,
son aşamadaki
mutlak güzelliğin,
aslında en baştaki
göreli güzelliği de
içermesi, göreli
güzelliğin güzelliğini
mutlak güzellikten
almasıdır.
Giriş
İnsanlar, bilinen ilk öykülerinden bu yana güzelliğe
tutkun ve eğilimli olmuşlardır. Bunun başlıca nedeni,
güzellikteki etkileme gücü ve insandaki etkilenme
eğilimidir. İster doğal, ister sanatsal, isterse insani
güzellikler olsun, etkilemek güzelliğin, etkilenmek de
insanın doğasında vardır. İnsanlar güzelliği sevmek ve
ondan etkilenmekle kalmamışlar, güzelliği ve sevgiyi
anlamaya da çalışmışlardır. Bu nedenle, yüzyıllardan
beri, hayata ve ölüme dâhil olan diğer varoluşsal
temaların yanında, güzellik ve sevgi konularında
da düşünmüşler, güzelliğin ve sevginin esiniyle
ölümsüz eserler ortaya koymuşlardır. Yalnız şiirlerde,
türkülerde, masallarda, efsane ve romanlarda değil,
kültür ve uygarlığın hemen her alanında bu esinin
izleriyle karşılaşabiliriz.
Düşünce tarihinde, güzellik ve sevgi konusunda
çeşitli yaklaşımlar vardır. Bunlardan biri, güzelliğin
ve sevginin aşkın bir evrende kaynağını bulduğu yönündedir. Tek tek bedenlerde cisimleşen bu bir ve tek
olan güzelliğin yansımasıdır. Bu yansımanın izini sürdüğümüzde, aşama aşama güzelliğin kaynağına doğru
ilerleriz. Bu ilerleme duygu, düşünce ve davranış biçimi
açısından varoluşsal düzlemde önemli değişikliklere
neden olur. Bu tür bir yaklaşımın haklı gerekçeleri
olabilir. Zira sevgi, insanın yeryüzünde yaşayabileceği
en üst ve en etkileyici tecrübelerden biridir. İnsanlar
yalnız kendi aralarındaki kimi ilişkileri açıklamak
için değil, kozmosun oluşumu, birey ve Tanrı ilişkisi
gibi konuları açıklamak için de bu tecrübeye başvurmuşlardır. Platon, Plotinos, İbn Sina, İbn Arabî, İbn
Hazm, Mevlâna, Kierkegaard gibi pek çok filozof, bu
anlayışla eserler kaleme almışlardır.
Platon (M.Ö. 427-347), Symposion diyaloğu ile
32
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
bu görüşün ilk, en güçlü ve en ileri örneğini vermiştir. Bu diyalogda güzellik idesine, güzelliğin özüne,
mutlak güzelliğe (auto tu kalon) giden bir süreç, bir
aşamalar zinciri vardır. Sevginin kılavuzluğunda,
“göreli güzellik” (pros ti kalo) aşamasından başlayan
süreç, sırası ile düşünce, eylem ve bilgi güzelliklerinden geçerek güzelliğin özüne kavuşur. Bu mutlak güzellik aşamasıdır. Symposion diyaloğunda sözü edilen
mutlak güzellik, Fuzuli’nin (1495-1556) Leylâ ve
Mecnun mesnevisinde Tanrı güzelliğine karşılık gelir.
Ona göre, tek tek güzellikler, Tanrısal güzelliğin bir
bedendeki, bir varlıktaki tezahürü, ışıması ve yansımasıdır. Bu ışıma aile yokluk varlığa gelir, yokluktan
çıkıp varlığa kavuşur. Işıma, yalnız varlıktaki güzellik
değil, kusursuzluk ve mükemmelliktir de (Fuzûlî,
2006; 337). Varlıktaki güzellik, tanrısal gizin, görkemin ışımasıdır, tezahürüdür (Fuzûlî, 2006; 49). Bu
yansıma, varlığın her zerresindedir. Her var olan, salt
güzelliğin özünden iz taşır. Fuzuli, Leylâ ve Mecnun
mesnevisinin önsözünde (dibace), güzelliğinin ortaya
çıkışının sevgiye sebep olan, sevgisi ile kâinat binasını
ömürlü kılan Tanrı’ya yakarışla başlar. Niyetinin mecaz yolu ile gerçeklere ulaşmak, hikâye söylemek bahanesi ile gizleri açıklamak olduğunu belirtir (Fuzûlî,
2006; 25).
Diyalog, felsefi söylem biçiminin ortaya çıkmasına imkân tanıyan bir tarzdır. Bu tarzın kuşkusuz en
iyi bilinen örneği, Platon’un diyaloglarıdır. Mesnevi
ise öncelikle felsefi değil, daha çok edebî bir tarzdır.
Bu tarzda metaforik anlatım ön plandadır. Şiirin
ve düzyazının bir bileşkesi gibidir. Düzyazı gibi bir
öyküyü, bir konuyu anlatır, ama anlatımını şiirsel
tarzda, şiir formunda yapar. Anlattığı hikâyeler, getirdiği mesellerle, anlattığının ötesinde bir anlama
işaret eder, ifade güçlüğü olan kimi konuları varoluş
evreninden sunduğu fragmanlarla örnekler. Bununla
birlikte metafora, öykülemeye, örneklemeye uygun
bir tarz olduğundan felsefi söylemin oluşumuna da
imkân tanır, hatta yalın ve anlaşılabilir anlatımıyla,
Mevlâna’nın Mesnevi’sinde olduğu gibi, felsefi söylem içinde bir zenginlik oluşturduğu bile söylenebilir. Leylâ ve Mecnun, mesnevi olarak, öncelikle bir
sanat eseridir. Bir öyküyü anlatır. Pek çok söz sanatını
ve söyleyiş güzelliğini kendi içinde barındırır. Öykü
etrafında şekillenen metaforik söylem, ona felsefi bir
derinlik kazandırarak düşüncenin, zengin, çağrışımı
bol ve sanatsal bir tarzda ifadesine imkan tanır. Felsefi
içeriği bu edebî kurgu içinde varlık kazanır. Leylâ ve
Mecnun, sanatsal bir yapıt olduğu için, içinde tek tek
güzellikler, tek tek varlıklar, olaylar ve nesneler anlatılır. Şölen diyaloğunda ise güzellik, bir kişinin güzelliği olarak, tek tek varlıkların güzelliği olarak değil,
kavramsal olarak, güzelliğin kendisi olarak irdelenir.
Bu çalışmada, güzellik ve sevginin felsefe ve sanat tarihindeki bu iki üst düzey parlamasından, iki
zirve örneğinden söz edilecek, Platon’un Symposion
diyaloğu ve Fuzuli’nin Leylâ ve Mecnun mesnevisi temelinde bir güzellik ve sevgi araştırması yapılacaktır.
Böylece, Symposion ile Leylâ ve Mecnun örneklerinde
insanın yeryüzündeki güzellik ve sevgi deneyiminin
felsefi bir dille yeniden kuruluşu denenecektir.
1. Güzellik ve sevgi
Şölen diyaloğu, seçkin bir topluluğun sevgi üzerine konuştukları, tartıştıkları bir diyalogdur. “Şölen”
(symposion), sözcük olarak bir konuşma, söyleşme,
tartışma biçimi olduğu için, diyalogda tek bir görüşün açıklanması ve temellendirilmesi yapılmaz, birçok görüş bir arada, tartışma içinde sergilenir. Şölen
diyaloğuna asıl karakterini kazandıran, Sokrates’in,
“Sevgi üzerine ne biliyorsam, ondan öğrendim” dediği Mantineialı Diotima’nın görüşleridir. Diotima
şölende yoktur. Sokrates onunla daha önce arasında geçen konuşmaları nakleder. Nakledilen konuşmalarda, Sokrates, kendisine sevginin ne olduğunu
soran Diotima’ya -Agathon’un o anda orada dile
getirdiği gibi- sevginin, “güzelliğin sevgisi” olduğunu söyleyerek cevap verir: Sevgi, güzellik sevgisidir,
güzelliğin sevgisidir, “Çirkinlik sevgisi diye bir şey
yoktur.” çünkü (Platon, 1995; 55). Böylece, sevginin açıklanması konusunda kendisiyle ilgi kurulan
ilk kavram güzellik olur. Sevgi, güzelliğin ve iyiliğin
dışında düşünülmez.
Leylâ ve Mecnun’da da, güzellik ve sevgi arasında
bir ilişki kurulur. Bu husus, mesnevinin mısralarında
şu şekilde dile gelir: “Kemal sahipleri açıkça bilirler
ki, güzellikle aşk ikizdir. Aşk dünyanın bütün gerçeklerini gösteren bir ayna, güzellik ise onun cilasıdır. Güzellik olmasa aşk ortaya çıkmaz, aşk olmasa
güzellik belli olmaz. Güzellik olmasa aşktan ne fayda?... Aşk sahiplerini, maşuklar olgunlaştırır. Aşk olmasa güzellik hor ve zelil olur, güzellik sahiplerinin
pazarı aşk ile sürüm bulur.” (Fuzûlî, 2006; 401). Bir
başka yerde de şu ifadeler geçer: “Mecnun’un kemali
Leylâ’dan kaynaklanıyor, aşkı Leylâ’nın güzelliği ile
artıyordu. Leylâ’nın güzelliği de Mecnun’dan geliyordu. Güzelliğe olan ilgi aşktandı” (Fuzûlî, 2006; 403).
Seveninin sevgisinde sevgilinin güzelliği açığa çıkar.
33
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Sevgiyi doğuran güzelliktir. “Gerçek güzelliğin belirtisi, aşığın ona meyletmesidir” (Fuzûlî, 2006; 495).
Bütün bu ifadelerde açıkça dile gelen, güzellikle aşkın bir arada olduğu ve ontolojik olarak birbirlerini
gerektirdikleridir. Buna göre, her sevgi, bir güzelliğin
sevgisidir, her güzellik de bir sevginin güzelliğidir.
2. Doğurma ve yaratma sevgisi
Diotima, Sokrates’in, “sevgi, güzelliğin sevgisidir”
yönündeki görüşünü eleştirir. Ona göre, sevgi, “olmayan bir şeyi” ister. İstediği bu şey güzellik olduğuna göre, bu durumda sevginin güzellikten yoksun
olması gerekir. Oysa sevginin güzellik ve iyilikten
yoksun olduğu söylenemez. Aksi hâlde kötü ve çirkin bir şey olurdu. Bu ise sevginin özüne aykırıdır.
Sevginin güzellikten ve iyilikten[1] yoksun olduğunu
söylemek mümkün olmadığına göre, sevgiye başka
bir tanım bulmak gerekir. Sevgi, güzellik sevgisi olamayacağına göre, neyin sevgisi olabilir? Diotima bu
soruyu “doğurmanın, güzel içinde yaratmanın sevgisi” diye cevaplar. Bu tanımda da “güzel” (to kalon)
kavramı geçer, ancak bu sefer ikincildir. Yine güzel
ve güzellik olacaktır ama öncelikli olan “doğurma” ve
“yaratma”dır. Güzel, bu eylemin vesilesi, yaratmanın
ve doğurmanın nerede gerçekleşeceğini gösteren bir
adres konumundadır. Sevgi, insanın kendisini güzellik içinde, yaratma ve üretme eyleminde verimli kılmasıdır. İnsan güzellik içinde doğurmak ve üretmek
ister, çirkinlik içinde doğurgan ve yaratıcı olamaz
çünkü. Çirkin (to aiskron) sevgiyi oluşturmaz, yaratma ve doğurma gücünü verimli kılmaz. Güzellik
her doğuranın beşiği ve kundağıdır. Poiesis (yaratma)
eylemi, ancak güzelliğin beşiğinde bereketli ürünler
verebilir. “Yaratma gücüyle yüklü bir varlık, güzele
yanaştı mı, ferahlar, genişler, sevinçten taşar, doğurur
ve çoğalır. Çirkine de rastladı mı, tersine kasvet basar içini, tıkanır, duraklar, büzülür, doğuracak yerde
içinde kalan yükü taşımanın derdine düşer” (Platon,
1995; 63).
Diotima’nın sevgiyi, “doğurma, güzel içinde
yaratma” sevgisi olarak tanımlamasının temelinde
varoluşsal bir anlam vardır. Diotima, sevginin, ne1. “Güzel ve iyinin bu ontik bağlılığı, Platon’dan
da geçerek bütün Grek felsefesinde etkili olacak bir
düşünceyi gösterir: Kalokagathia” (Tunalı, 1983; 24).
Güzel, aynı zamanda iyi, doğru, faydalı, hoş sözcükleri ile
tanımlanır (Platon, 1989; 49, 52). Bunların hepsi, bir ve
aynı şeydir. Güzel olan bir şeyin kötü, yanlış ve yararsız
olması düşünülmez.
den doğurma ve yaratma sevgisi olduğunu şu şekilde açıklar: “Çünkü doğurma, sonsuzluğa götürür,
ölümlüyü, ölümsüz eder” (Platon, 1995; 63) Burada,
Tunalı’nın deyişi ile “ölümsüzlüğe karşı duyulan derin existential istek” vardır (Tunalı, 1983; 32). İnsan,
yeryüzünde sergilediği güzeli arama, onunla birlikte
olma eğilimi ile dünyasal varlığının faniliği içinde,
sonsuzluk ve ölümsüzlük özlemini yansıtır. Bu güç
onun doğasında vardır. Zamanı geldiğinde güzelliği
bulmak, içindeki doğurma ve üretme gücünü aktif
hâle getirmek için yola çıkar. Bu durum, Şölen’de şu
şekilde dile gelir: “Bu insanlardan biri ta genç yaşından beri içinde bu değerlerin tohumunu bir Tanrı
gibi taşıyorsa, olgunluk çağında canı doğurmak, yaratmak arzusuyla yanar. İşte asıl o zaman sağa sola
başvurup, hangi güzellik içinde doğuracağını araştırır. Çirkinlik içinde doğuramaz hiçbir zaman. Bu
arzuyla yüklü oldukça çirkin bedenlerden çok güzel
bedenlere yönelir, onlar arasında güzel, cömert, soylu
bir cana rastladı mı, bu iki güzelliğe birden vurulur,
böyle bir varlık karşısında dili çözülüp, ona erdemi,
iyi insanın nasıl olacağını, neler yapacağını anlatır, kısacası onu geliştirmeye çalışır. Güzelle düşüp kalkma,
ona çoktan beri canında taşıdığı tohumu geliştirme,
filizlendirme olanağını verir; yanında, uzağında hep
onu düşünür.” (Platon, 1995; 65)
2. Sevginin ortaya çıkış biçimi
Diotima, ölümsüzlük isteğine bağlı olarak, doğurma ve yaratma konusunu iki farklı açıdan ele alır.
Bunlardan ilki, bedeninde bereket taşıyanların sevme, doğurma, kendi canlarından yeni canlar dünyaya
getirme biçimi, biyolojik olarak üreme tarzları, diğeri
ise canında bereket taşıyanların kendi ölümsüzlüklerini eserde, işte, eylemde ve erdemde oraya koymalarıdır. Leylâ ve Mecnun’da bu aşamalar, “olgunlaşma”
olarak ifade bulur (Fuzûlî, 2006; 401). Mecnun’a
babası şöyle der: “Gençler için aşk bir marifettir,
olgunluğa götüren bir kılavuzdur” (Fuzûlî, 2006;
379). Bu kılavuz sayesinde kişi, kendi gücüne sevginin gücünü ekleyerek insanlık yolunda büyük bir
avantaj elde eder. Bu güçten yoksun olan kişi, sıradan
bir yaşam sürer. Mevlâna, Mesnevi’de, “Kimin aşka
meyli yoksa kanatsız bir kuş gibidir, vah ona.” der
(Mevlâna, 1988; 3) Bu konu Fîhi Mâfih’te de ifade
bulur. Mecnun’un dilinden şu rivayetlere yer verilir:
“Ben Leylâ’yı dış güzelliği ve görünüşü bakımından
sevmiyorum. O, görünüşünden ibaret değildir. Leylâ
benim elimde bir kadeh gibidir. Ben o kadehten şa-
34
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
rap içiyorum ve bu şaraba âşığım.” (Mevlâna, 1990;
113). Böylece sevgi yaşantısı, bir gelişme ve olgunlaşma süreci olarak ortaya çıkar.
Leylâ ve Mecnun’da, Şölen diyaloğunda dile gelmeyen farklı bir durum, farklı bir deneyim söz konusudur. Bu farklı durumu “aşk acısı” kavramıyla ifade
edebiliriz. Sevgi yolu, çile ile acı çekerek yürünen bir
yoldur. Sevgide mutluluk değil, ıstırap vardır. Olgunlaşma, acının insan ruhunu terbiye etmesidir. Gam
ve hüzün, olgunlaştırıcı bir güçtür (Fuzûlî, 2006;
117). Tanrı’nın, aşk derdini artırması, bir “ihsan”dır.
Bu nedenle, Mecnun, kendisini aşk acısından uzak
tutmaması için yakarır (Fuzûlî, 2006; 217). Olgunlaşmanın, aşamalardan geçmenin, aşk acısı ile olacağı
açıkça görülür. Öyle ki, aşkın vereceği mutluluktan
bir kaçınma ve kedere, ayrılığa, ıstıraba doğru eğilim
duyma söz konusudur. İnsanlık yolundaki olgunlaşmanın bu sayede olacağı varsayılır. Bunu Leylâ’nın
dilinden söylenen bir gazelden anlayabiliriz: “Felek
bağrımı kan etmeden, gönlüm açılıp serpilmedi,/ Beni
böyle ağlatıp inletmeden sevindirmedi./ Kılmadan
zulm ile yüz parça şu yaralı göğsümü,/ Bu bahçede, gül
gibi, bir anlık bile güldürmedi” (Fuzûlî, 2006; 473).
Leylâ gam köşkünde ağlar, Mecnun aşk vadisinde başıboş dolaşır. Sevginin erdemi acı çekmekle olgunlaşır. Aşk buna yöneliktir. İstenen budur. Mecnun’un,
normalde, seven biri olarak, Leylâ’nın babasının,
davranışlarını düzeltmesi, akılını başına devşirmesi
hâlinde Leylâ’yı kendisine vereceği vaadi karşısında, kendisinden istenileni yapması, Leylâ’ya kavuşmak için aklını başına toplaması gerekirdi. Fakat o,
bu beklentinin aksine hareket eder ve “aşk delisinin
akıllanmayacağını” söyler. İşte burada öykü farklı bir
boyut kazanır. Artık kavuşma değil, kavuşmama isteği öne çıkar. Sever ama bu sevgi kavuşma, birlikte
olma amacına yönelik değildir. Sevgi neredeyse kendi
başına bir değere kavuşur: sevgi için sevgi, aşk acısı
için aşk. Mecnun, amacının aşkın zevk ve sefasını
sürmek olmadığını, kendisinde akıl olsaydı bunu
önceden yapabileceğini söyler. Sevgiden gelen ıstırabı
ilaç olarak görür. Rahat ve huzuru bir yana bırakır.
Aşkın gam ve acısını tercih eder. Sevgiyi, yalnızca acı
çekmenin, yanmanın ve böylece olgunlaşmanın bir
vesilesi olarak görür. Aşkın kaderi, yazgısı Leylâ’nın
dilinde şu şekilde ifade bulur: “Belâlı âşıklar güngörmezler.” (Fuzûlî, 2006; 249). Mecnun da “acının
zevki”nden söz eder (Fuzûlî, 2006; 419). O aşka değil, aşkın verdiği acıya taliptir. Sevgiliye değil, sevgiliden gelecek ateşe taliptir. “Gam çekmeye müptela
isen ey peri yüzlü güzel; gam çekmek için, hep perde
arkasında kalarak, daima gizlenmeyi âdet edinmen
yeterlidir.” (Fuzûlî, 2006; 487) Fuzuli’nin Leylâ ve
Mecnun mesnevisinde verdiği öncelikli mesaj, aşkın
hakikatine, aşkı tensel haz aracı hâline getirerek değil,
belâ vadisinden geçilerek ulaşabileceği yönündedir.
Aşkın hakikatine, aşkın erdemine ulaşabilmek için,
ondan gelebilecek ıstırabı sahiplenmek gerekir. Aşkın
daha ilk adımında bir yol ayrımı vardır. Yollardan
biri tensel, diğeri tinsel yaşama gider. Tensel yaşamı
seçenler, aşkın kişiye kazandırabileceği erdemlere, güzelliklere ve manevi olgunlaşmaya erişemezler. Sevgiyi tinsel yoldan yaşayanlar ise zorlu süreçlerden geçerler. Bu nedenle, Mecnun’un adı Kays iken Mecnun
olur. Kendi içinde büyük değişimler geçirir, kırılmalara uğrar. Mesnevi’den çıkan sonuca göre aşk, bir
“belâ vadisine düşmek” ve orada kendinden geçmiş
hâlde şaşkın şaşkın dolaşmak, akıldan uzaklaşmaktır
(Fuzûlî, 2006; 513).
2.1. Biyolojik ölümsüzlük arzusu
Ölümsüzlük arzusu, kendisini biyolojik üreme
şeklinde ortaya koyar. Biyolojik üreme, soyun devamını sağlamaya yöneliktir. Bu istek yalnız insanlarda değil, hayvanlarda da görülür. Her canlı, kendi
varlığından yine kendisi gibi bir canlı türetmek ister,
bunun için yanar tutuşur. Hayvanlar bile kendi doğalarından gelen bir güçle, bin bir zahmeti katlanarak
üremeye çalışırlar. Diotima bu durumu şöyle açıklar:
“Burada da, ölümlü varlık, elinden geldiği kadar sonsuz, ölümsüz olmaya çalışır. Bunun için de yapabileceği tek şey var: Doğurmak, eskiyen bir varlığın yerine durmadan yenisini koymak… Bütün o emekler,
sevgiler hep ölümsüzlük uğrunadır.” (Platon, 1995;
64)
“Biyolojik ölümsüzlük” fikri, Leylâ ve Mecnun’da
birkaç yerde geçer. Buna göre, insan gönül sahibi ve
olup biteni anlama yeteneği olan bir varlıktır (Fuzûlî,
2006; 39). İnsan hayatı, bir yokluktan varlığa geçiştir. Daha önce yok iken, zamanın ve mekânın bir
noktasında varoluşa gelir. Ancak bu varlık, sürekli
var olma özelliği ile değil, geçicilik (fânilik) özelliği
ile vardır (Fuzûlî, 2006; 55-57). Bu nedenle hayatı
baştan sona ölüm düşüncesinden ibarettir (Fuzûlî,
2006; 41). İnsanın fâniliği aşma yönünde yaptığı çeşitli hamleler vardır. Bunlardan biri, biyolojik olarak
üremek, neslini devam ettirmektir. Zira “Oğulsuz
insan telef olmuş sayılır.” “Evlat, can mücevherinin
bedelidir. Dünyada evlat bırakan, adını ebedileştirir.”
35
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
(Fuzûlî, 2006; 113). İnsanı ölümsüz kılan, ardında
bıraktığı çocuklarıdır. Soyun biyolojik olarak devamı
sağlanmadığında, fânilik duygusu ağır basar. Sahip
olunan şan, şöhret ve zenginliğin de bir anlamı olmaz. Bunlar ancak biyolojik ölümsüzlüğün vesilesi
olan gelecek kuşaklara aktarıldığında bir anlam ifade
eder. Leylâ ve Mecnun’da biyolojik tarzda ortaya çıkan ölümsüzlük arzusu, bir fikir olarak vardır. Ancak
Leylâ’nın ve Mecnun’un öyküsünde oluşmaz; öyküde, soy kesintiye uğrar.
2.2. Tinsel ölümsüzlük arzusu
Tinsel yolda ortaya çıkan ölümsüzlük arzusu güzel eserler verme, iyi bir ün bırakma, kamu işlerinde
önemli hizmetlerde bulunma şeklinde kendini açığa
vurur. Büyük eserler vermek, iyi eylemlerde bulunmak, güzel işler başararak iyi bir ün bırakmak tinsel ölümsüzlüğün gerekleridir. “Canlarında bereket
olanlara gelince -çünkü böyleleri de var- onlar, bedenden çok daha bol verirler can ürünlerini. Nedir
canın ürünleri? Düşünce ve daha ne varsa. İşte bütün
yaratıcı şairler ve sanatlarına yenilik getiren işçiler bu
canı bereketli insanlardır. Düşüncenin en güzel, en
üstün şekli küçük, büyük insan topluluklarının düzenini kuran düşüncelerdir: Ona da ölçü ve doğruluk
derler. Kim olsa, böylesi varlıklar yaratmayı çocuk yetiştirmekten üstün görür, bir baksa yeter Homeros’a,
Hesiodos’a, bütün büyük şairlere. Onların bıraktığı
ölmez çocukları kim kıskanmaz? Bu türlü çocuklar,
babaları için tapınaklar kurdurmuştur. Bedenden
doğan çocukların hangisi bunu yapabilmiş”tir? (Platon, 1995; 66) Tinsel değerde olan eserler, biyolojik
üremeden daha değerli ve daha ölümsüzdür. Diotima, ölümsüzlük isteği bağlamında tensel sevgiyi,
biyolojik olarak doğurma ve yaratma, tinsel sevgiyi
de eser verme (Homeros ve Hesiodos örneğini verir), yönetimde ve kahramanlıkta yetkin örnekler
sergileme (kanun yapıcı Solon’u ve Lakedaimon’u
kurtaran kahramanları örnek verir) güzel ve hayırlı
işler yapma, insanlığın gelişimine düşünce ve eylem
olarak katkıda bulunma anlamında ele alır. İki sevgi
biçimi arasında bir tercih yapma durumunda ise
tinsel sevgiyi yeğler. Çünkü tinsel sevginin ürünleri,
zamana gösterdikleri dirençle insanlık özünü daha
derinden yansıtırlar.
Leylâ ve Mecnun mesnevisinde de ün, kahramanlık, adaletli ve erdemli yöneticilik gibi kavramlara övgülü atıflar vardır. Söz gelimi Nevfel’in kahramanlığı,
adalet ve erdem için mücadelesi övülür. Bütün bun-
ların yanında olgunlaşma yolunda kişinin kendini
geliştirmesi de sevginin sağlayabileceği erdemler arasındadır. Ama yalnız bunlar değildir sevginin ürünleri; eser verme şeklinde bir yaratıcılığının olduğu
da söylenebilir. Bu tinsel üretim başlıca Mecnun’un
ve Leylâ’nın okuduğu “temiz üsluplu”, “yakıcı sözleri” olan şiirlerde de (gazel ve murabba) ortaya çıkar.
Nükteli sözlerin ince anlamlarına vakıf, şiirden anlayan, zarif tabiatlı, ölçülü biri hâline gelen Mecnun’un
söylediği şiirler öylesine ünlenir ki, dillerde dolaşmaya başlar, Leylâ’nın kulağına gider (Fuzûlî, 2006;
267), Nevfel’in meclisinde okunur (Fuzûlî, 2006;
275). Bütün bunlar, erdem ve adalet duygusunun yanında, tinsel yoldan ölümsüzlüğe işaret eden değerler
olarak görülebilir.
3. Güzelliğin ve sevginin aşamaları
Diotima’nın dediğine bakacak olursak, sevginin
kılavuzluğu insanı çeşitli aşamalardan geçirir. Bu aşamalar, sevginin hareket ettirici gücünü kendi içinde
hisseden insanın yeryüzündeki tüm varoluş biçimlerini yansıtır. Bu varoluş biçimleri, etkisi hissedilen
güzellik türlerine göre farklılıklar gösterir. Sevginin
kılavuzluğuna kendisini bırakan kişi, aşamaları sırası
ile yaşar, sırlara yolunca erer, bütün aşamaları sevginin ve güzelliğin kaynağına ve özüne doğru giden
yolda yaşayıp geçer. Buradaki güzellik sıralaması,
kendi içinde bir hiyerarşi ortaya koyar. Sevginin
kılavuzluğuna giren kişi, bu hiyerarşi içinde sıra ile
ilerleyecek, tüm güzelliklerin kaynağı olan “güzelliğin
özü”ne doğru adım adım yürüyecektir. Bu yürüyüş,
sevginin, olgunlaşma yolunda insanı geliştiren bir
duygu olduğunu gösterir.
3.1. Göreli güzellik aşaması
Güzelliğin ilk aşamasını, tek tek bedenlerde cisimleşen göreli güzellik (pros ti kalo) oluşturur. Bu
güzelliğin karakteri, kişiden kişiye, zamandan zamana değişmesidir. Söz gelimi, bir kişi için güzel olan bir
yüz, bir başkası için güzel olmayabilir; bugün güzel
olan bir kişi, ihtiyarlayınca güzelliğini kaybedebilir.
Göreli güzellik, kişiye ve zamana bağlı bir güzelliktir.
Herkes için geçerli değil ve tüm zamanlar için sürekliliği yoktur. Kişi, bir bedende cisimleşen bu güzellik
tarafından etkilenir. Güzelliğin bedendeki ışıması, sevme gücünü etkin hâle getirir. Güzelliği kendi
yüreğinde hisseden kişi, ona yaklaşmak ve onunla
birlikte olmak ister. Bu yakınlığı sağlayabilmek için
kendini de güzelleştirmeye, güzel sözler söylemeye,
36
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
güzel düşünceler edinmeye ve erdemli davranışlarda
bulunmaya çalışır.
Göreli güzellik aşaması, Leylâ ve Mecnun’da da
ifade bulur. Göreli güzel, Leylâ’dır. Mecnun, onun
güzelliği ile içindeki sevgi gizil gücünü, “âşıklık
istidadı”nı aktif hâle getirir (Fuzulî, 1985; 56), kendini Leylâ’nın yüzündeki güzelliğin ışığı tarafından
harekete geçirilmiş hisseder. Kavuşmaları engele uğrayınca, çevresindekiler Mecnun’a, Leylâ’dan daha
güzelini bulacaklarını söylerler. Fakat onun için güzel olan, Leylâ’dır. Leylâ’nın güzelliği diğerleri için
farklılık gösterir. Bu husus, bir başka mesnevide,
Mevlâna’nın (1207-1273) Mesnevi’sinde şu şekilde
yer alır: “Halife Leylâ’ya dedi ki, ‘Sen o musun ki,
Mecnun, senin aşkından perişan oldu ve kendini
kaybetti. Sen başka güzellerden daha güzel değilsin.
Leylâ, ‘Sus, çünkü sen Mecnun değilsin.” diye cevap
verdi” (Mevlâna, 1988: 33). Mevlâna, Fîhi Mâfih’te
ise şu hikâyeye yer verir: “Rivayet ederler ki; bir padişah Mecnun’u çağırıp ona: ‘Sana ne oldu ve neyin
var da kendini böyle rüsva ettin, aileni terk ettin, harap oldun. Leylâ da ne oluyor, sanki ne güzelliği var?
Gel sana güzelleri, sevimlileri göstereyim, onları sana
feda edeyim, bağışlayayım’ dedi.” Mecnun, bu öneri
karşısında tepkisiz kalır ve Leylâ’nın sevgisinden dönmez. Mevlâna, “Sevilen kimse güzeldir.” dedikten
sonra göreli güzelliğe bağlı sevgi durumunu ve göreli
güzellik yoluyla amaçlanan tinsel olgunlaşmayı, bu
metaforik anlatımlarla ortaya koyar (Mevlâna, 1990:
81, 113).
3.2. Düşünce güzelliği aşaması
Göreli güzellik aşamasında, güzellik karşısında
söylenen güzel sözler, yeni bir aşamanın kapısını aralar. Bu aşamada, bedendeki güzellikten düşüncedeki
güzelliğe geçilir. Ancak bu geçiş, gerçekten birinci aşamayı yaşayanlar için söz konusu olabilir. Bu aşamayı
yaşamayanlar ikinci aşamaya geçemezler. Doğrudan
ikinci aşamadan başlamak da söz konusu olmaz. İlk
önce bir bedende cisimleşen güzelliği sevmek, ona
âşık olmak gerekir; onu övmek, onu geliştirecek ve
mutlu edecek güzel sözler söylemek gerekir. Güzel
sözler, ancak düşüncedeki güzelliğin ürünü olarak
ortaya çıkabilir. Düşünce güzelliği aşamasında, bedensel güzelliğe olan düşkünlüğün aşılması söz konusudur. Bu aşamaya gelen kişi, anlar ki, şu bedende
gördüğü güzellik bu bedende gördüğünün eşidir,
kardeşidir. “Bunu iyice anladı mı, bütün güzel bedenleri sever, bir tekine olan düşkünlüğü gevşer, çün-
kü artık böyle bir düşkünlüğü küçümser, hiçe sayar.
Bundan sonra yapacağı şey, can[2] güzelliğini beden
güzelliğinden üstün görmektir. Değerli bir can, bedendeki pırıltısı sönük de olsa, sevgisini coşturmaya
yetmeli; ona kendini verip gençlerin yükselmesi için
söylenecek en güzel düşünceleri aramalı, bulmalıdır”
(Platon, 1995; 67).
Leylâ ve Mecnun’da ortaya çıkan olgunlaşma
süreci, çeşitli aşamalardan geçer. Bunlardan biri
duygu ve düşüncelerdeki arınma ve temizlenmedir.
Mecnun’un çöldeki yaşantısı, bir temizlenme ve
arınma sürecidir. Bunun sonucunda, içi dışı arı duru
olmuş, insandan hayvana tüm varlıklara sevgi duymayı, iyilik düşünmeyi ve iyi eylemlerde bulunmayı
öğrenmiştir. Yine, insan dünyasının bir zulüm ve şiddet dünyası olduğu fikrine ulaşmıştır. Sevgiyi, kendi
toplumlarından sürmeye çalışanlar, dünyayı bir zulüm ve şiddet dünyası hâline getirmişlerdir. Sevgi,
Mecnun’a insanlığı, dürüstlüğü, sadakati, fedakârlığı,
şefkati bir insanlık değeri olarak öğretmiştir. Aynı
zamanda dünyanın fâniliğini de öğretmiştir (Fuzûlî,
2006; 387). Sevgi ile fâniliği tanımış olan Mecnun,
bu fâniliğin üstesinden gelmenin yolunun yine sevgi
ile olduğunu keşfetmiş ve bunu insanın özünü geliştiren erdemlerde bulmuştur.
3.3. Eylem güzelliği aşaması
Düşünce güzelliğinin, salt düşünce güzelliği olarak fazla bir değer taşımadığı kanısına varan kişi,
2. Abadan ve Meray çevirisinde “ruh” olarak geçiyor:
“Zira artık ruhun güzelliğini görecek ve bu güzelliğin
vücut güzelliğinden daha kıymetli olduğunu tasdik
edecektir (Platon, 1937: 62). İngilizce çeviride “soul”
(tin, ruh)’la karşılanıyor (Plato, 1989; 562). Antik
Yunan kültüründeki ruh anlayışı, önemli ölçüde dinlerin
anlamlandırdığı ruh anlayışından farklıdır. Dinler, başı
ve sonu olan bir zaman içinde, hesap gününe (mahşer,
eskaton) doğru ilerleyen, Tanrı huzurunda gerçek
konumuna kavuşan ruhtan söz ederlerler. Bu ruh, sonsuz
bir ruhtur, ölümü söz konusu değildir. Yunan kültüründe
ise, dinlerdeki gibi bir “hesap günü” yoktur. Sürekli
yineleniş içinde, ruh göçüyle (palingenesía) dünyaya
gelip gitmeler söz konusudur. Dinlerde doğum, ölüm,
mahşer gibi içerimleriyle ruh biricikliğe sahiptir ve bireye
özgüdür. Antik Yunan kültüründeki orfeizm inancında
bu niteliklere sahip bir ruh anlayışı yoktur. Ruh, farklı
bedenlerde tekrar tektar cisimleşir. Sonsuzluk ise, başı
ve sonu olmayan bir sınırsızlıktır. Bu sınırsızlık içinde
olup biten şey, sürekli yineleniştir. Bu anlamda, psyche
“yaşamın nefesi, can, canlılık, yaşamsal ilke, tin” gibi
anlamlara gelmesine karşın (Peters, 1976; 166), dinsel
bir içeriğe sahip olan ruhtan farklıdır.
37
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
güzel düşünceleri güzel yaşantılara çevirmek ister.
Burada “eylem güzelliği” ortaya çıkar. Bu durum,
Şölen’de şu şekilde dile gelir: “Böylece güzelliği ister
istemez yaşayış, davranış yollarında görecek, hepsindeki güzelliğin aslında hep aynı güzellik olduğunu fark edecek ve böylece beden güzelliğine fazlaca
kapılmamayı öğrenecek.” (Platon, 1995; 67). Eylem güzelliği, ahlaki güzelliktir. Düşünce güzelliği
iyi niyeti, kişinin düşünce olarak erdemli yaşama
hazırlığını, eylem güzelliği ise bu iyi niyetin erdemli
yaşama dönüşmesini, eylemlerde somutlaşmasını,
düşüncenin eyleme aktarılmasını ifade eder. Fuzuli,
Leylâ ve Mecnun mesnevisinde, Mecnun’un ahlak
güzelliğinden söz eder. Sevgi onu berraklaştırmış,
“arı duru” birisi hâline getirmiştir. İnsanlık değerini
düşüren duygulardan, hırslardan, tutkulardan arındırmış, içinde kendi saflığını bozacak bir duygu ve istek bırakmamıştır. Acı ve ayrılık hali ile olgunlaşmış,
terbiye olmuştur. Bu öyle bir arınmadır ki, kötülük
alanından uzaklaşmış, yalnızca iyiliğe duyarlı hale
gelmiştir. Sevgisi sayesinde, kendi saflığını bozacak,
berraklığını bulandıracak dünyasal ilgilerden uzaklaşmıştır. Karakterdeki, ruhtaki arınma ile fiziksel, maddi değer arınması bir arada olur. Öylesine arınmıştır
ki, üzerindeki elbiseleri bile bir ceylan yavrusunu
kurtarma karşılığında avcıya vermiştir. İstediği her
türlü güzelliğe sahip olabilecek iken, bunlardan kaçınmış, zenginlikten, şöhretten, makam ve mevkiden
uzak durmayı tercih etmiştir. Sadece Leylâ’yı istemiştir. Ama isteye isteye onu da istememeyi öğrenmiştir.
Kendi saflığını bozacak hiçbir dert kalmamıştır üzerinde; ne açlık ne yokluk derdi. Bütün korkulardan,
endişelerden arınmıştır. Bu arınma öylesine ileri bir
noktalara ulaşmıştır ki, Tanrı’ya yakın hâle getirmiş,
makamı “yakınlık sarayı” olmuştur. Böylece, “Manevi saflık kazanmış, mecazdan hakikate geçmiştir.”
(Fuzûlî, 2006; 503)
Mecnun, çöle kaçıp gitmesinin nedenini, insanların “şerri”yle açıklar (Fuzûlî, 2006; 499). İnsanlardan öyle usanmıştı ki, kendi gölgesi ile bile yoldaş
olmak istemez (Fuzûlî, 2006; 233). Çöle giderken,
insanların içinde kötülüğü çoğalttıkları dünyadan
kaçar. Böylece tabiatla bütünleşme arzusu güder.
Burada şöyle bir soru sorulabilir: İnsani dünyada
saflaşmanın ve arınmanın önünde engeller mi
vardır? Mecnun bunun böyle olduğunu düşünür.
İnsan dünyası, kötülüğün ve zulmün dünyasıdır.
İnsan dünyasından hayvanların dünyasına kaçarken,
sevgiyi de beraberinde götürür. İnsanlar, sevgiyi de
onunla birlikte sürgün etmişlerdir. Orada vahşi hayvanlar arasında olması, şöyle gizil bir mesaj da verir:
İnsanların, birbirlerini sevmeyerek, sevenlerin sevgisine saygı göstermeyerek, sevenleri, erdem adına ürettikleri değerlerle kınayarak, birbirlerinden ayırarak
insani dünyadan sürgün ettikleri sevgi, doğada, vahşi
hayvanlar arasında bile bir işe yarar. Bu nedenle, vahşi hayvanların kavgası ve şiddeti biter, fakat insanların
dünyasında şiddet ve zulüm bitmez. Hayvanlar dünyasında, sevginin oluşturduğu dostluğun örnekleri
vardır. Sevgi bir uzlaşı ve birlikte yaşama alışkanlığı
oluşturur. Av ve avcı bir arada yaşar, ceylan yavrusu,
aslandan süt emer. İnsanlar sevgiyi kendi dünyalarından çıkardıklarında, bir arada dostluk içinde yaşamanın imkânını da yitirirler. Sevgiyi kendi içlerinden
atarak seveni ve sevileni kınamaya, ayıplamaya başlarlar. Peki, bunun sonucunda çok mu erdemli olurlar? Bu sorunun cevabını, Mecnun’un, çöle kaçışında
bulabiliriz.
Mecnun, çölde geçirdiği dönüşümle toplumdan, insanlardan uzaklaşır. Buna bir tür “arınma” da
diyebiliriz. Toplumsal dünyanın iktidarından, zulmünden, insan olmanın zaaflarından arınma ile hırs,
tamah, gurur, kibir, kıskançlık, yalan, ikiyüzlülükten
de uzak durur. Doğa ile bir olma; bilinçten arınma,
ben bilincini yitirme değil, insan özüne doğru bir
saflaşmadır. Bu öz kendi içinde bir potansiyeldir.
Aktif hâle geldiğinde, normalde insan olmanın tüm
niteliklerine batacaktır. Doğal olarak bu insanlık özü,
dünyadan arınmadır. Manevi bir yolculuktur, bir olgunlaşma yolculuğudur. Ama şu soru hep sorulabilir: Olgunlaşma, dünyadan çekilmeyi mi gerektirir,
insani niteliklerden arınmayı mı gerektirir? Leylâ ve
Mecnun, insanın toplum içindeki değil, daha çok
kendi içindeki yolculuğunun öyküsüdür. Bu öyküde kötülüğü ve zulmü yeryüzüne getirenlere karşı bir
tepki vardır. Çöle çekilme ve insanlardan uzaklaşma,
bunu anlatır.
3.4. Bilgi güzelliği aşaması
Düşünce ve eylem güzelliğine ulaştıktan sonra, düşüncedeki ve eylemdeki yaşantı ile birtakım
yüksek bilgilere de ulaşacak, böylece bilimlerdeki/
bilgilerdeki[3] güzelliğe de sahip olacaktır. Bu bilgiler
sıradan bilgiler değil, varlığın ve güzelliğin özüne
ilişkin bilgilerdir. Bu, “tek başına var olan salt güzel-
3. Abadan ve Meray çevirisinde “ilim” olarak geçiyor
(Platon, 1937: 63). İngilizce çeviride ise “science”
geçiyor (Plato, 1989; 558).
38
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
liğe varmaktan, asıl güzelin özünü tanımaktan başka
bir şey değildir.” Bütün bu aşamalar, onu duygusal,
zihinsel ve kişilik olarak geliştirecek, olgunlaştıracaktır. “Davranış, yaşayış yollarından bilimlere geçip,
oradaki güzelliği de görecek. Gözleri böylece daha
geniş bir güzele erdiği zaman, artık bir tek varlığa
bağlanmayacak, bir delikanlının, kim olursa olsun
herhangi bir adamın, şu ya da bu davranışın kulu kölesi olup incir çekirdeği doldurmaz laflar etmeyecek.”
Düşüncedeki, eylemdeki ve bilgideki güzelliğe ulaşan
bu kişi, sevgiyi ve güzelliği sırası ile yaşamış, görmüş
geçirmiş bir kişilik olarak olgun bir benliğe kavuşacak, “önüne serilen engin güzellik denizi karşısında
içi dolup taşacak, en güzel, en yüce sözlerle, sonsuz
bilgi özleminin yarattığı engin düşüncelerle. Ve işte o
zaman gücü kuvveti arttıkça artacak, bir tek bilgiye,
şimdi anlatacağım güzelin bilgisine erecek.” (Platon,
1995; 66-67)
Bilgi güzelliği aşaması, Leylâ ve Mecnun’da “birlik
aşaması” olarak ifade bulur. Mecnun’un çölde geçirdiği süreçte iyinin ve kötünün, güzelin ve çirkinin,
varlığın ve yokluğun bilgisine de erişmiş, sevginin ve
zulmün farkına da varmıştır. Çöl, şerrin ve zulmün
ulaşamadığı, insanın özündeki iyiliğin korunduğu
bir yer olarak ona bu bilgiyi vermiş, insan dünyasındaki şerden uzak tutmuştur. Çöl, bir ayrılık yeridir,
bir yalnızlık yeridir. Ama orada saflaşma ve arınma
sayesinde evrendeki birlik de keşfedilir. Eğer evrende canlı ve sürekli yaşanan, temelinde sevgi olan bir
birlik varsa, o zaman ayrılığın da olmaması gerekir.
Dolayısıyla, bilgideki güzellik aşaması, Mecnun için,
evrendeki birliğin algılandığı, hissedildiği ve yaşandığı bir aşamadır. Birlik, Mecnun’a Leylâ’dan ayrı olmadığını, evrendeki birlik içinde ayrı değil, sevdiği ile
bir olduğu duygusunu verir. Bu birliğin ruhunu oluşturan şey, sevgidir. Birlik, sevgi içinde oluşur, sevgiyle
oluşur. Bu sevgiyi duymayanlar, varlıktaki birlik ve
bütünlüğü de hissedemezler. Sevgi, ayrı ayrı bedenleri ve canları birleştirir, bir can hâline getirir. Seven ve
sevilen arasındaki sen ve ben sınırı ortadan kalkar. Bu
husus, Leylâ ve Mecnun’da “Bizim için gerçek birdir.
Birlikte iki ayrı görüntü bulunmaz.” diye ifade bulur. Bu bütünlükte “Âşıklar ten, sevgili ise candır. Ten
gözle görünen, can ise tende gizli olandır.” (Fuzûlî,
2006; 403). Birlik aşamasında, görünür güzelliğe
olan bağlılık sona erer. Fiziksel varlığa, görünür güzelliğe düşkünlük zayıflar. “Sevgilinin fiziksel güzelliğine meyleden, gönül alıcı sevgilinin yanağından
hoşlanan, candır... Benim canıma yazıklar olsun ki,
beni terk edeli çok oldu, cismimde artık bir başka
can bulunuyor. Tenimdeki can, gözümdeki nur ve
ciğerimdeki kan sensin... Sen beni benden kurtardın, ben seni kime şikâyet edeyim. Daima sen bende
tecelli ediyorsun. Ben senden başkaları ile ilişiğimi
kesmişim. Eğer ben ben isem sen nesin ey yâr? Ve
eğer sen sen isen, ben zavallı neyin nesiyim?” (Fuzûlî,
2006; 485).
Göreli güzellik yerini tinsel güzelliğe bırakır ve
sevgilinin fiziksel varlığına olan bağlılık zayıflar. Onu
kendinde, kendini onda görür. Ben ve sen kalkar, benin ve senin birliği oluşur. Bu, sevginin olgunlaşmasının göstergesidir. “Kâmil aşk isteyen şekil güzelliğinden sakınır. Çünkü şekle bağlanmak, âşığı olgunluk
sahibi kılmaz. Şekilcilik aşk ehlinin cehaletine delildir, hâlbuki akıllı olan bir gün ayrılacak olanla birleşmez.” Ama bunun için kalbin sevgiyle temizlenmesi,
arınması gerekir. Birlik aşaması, artık şunun ya da
bunun güzelliğinin söz konusu olduğu bir aşama değil, tek tek güzelliklerin kendilerini güzelliğin özünde kaybettikleri bir aşamadır. Zira “Tevhit ehli idrak
sayfasına zülüften ve benden nakış çekmez... Mana
ehli şekil için iradesini asla kaybetmez. Hakikat cevherini mecaz cahilliğine çiğnetmez. Gönül ehli olan
suret ehlinin hilesine bağlanmaz.” (Fuzûlî, 2006;
489) Mecnun’un Leylâ’yı, Leylâ’nın Mecnun’u tanımaması, fiziksel varlığa bağlılığın ortadan kalktığını
da gösterebilir. Mana âleminde buluşmak, görünüşe
değer verme, fiziksel ve duyusal güzellik alanında kalmaktan ötedir. Mana âleminde birleşenler, aşkı orada
yaşayanlar, oranın havası ile kendisini terbiye edenler,
görünüşe, şekle, oluşup bozulana değer vermekten,
ona bağımlı olmaktan kurtulurlar. Birlik, böyle bir
varlık yapısı gösterir.
3.5. Mutlak güzellik aşaması
Diotima, güzelliğin ve sevginin son aşamasına
gelince, iyice coşar: “Şimdi can kulağıyla dinle beni.”
diye Sokrates’i anlatacağı düşüncelerin önemi konusunda uyarır. Bu uyarının haklı bir gerekçesi vardır:
Artık, güzellik aşamalarının sonuna, tüm güzelliklerin kendisinden pay aldığı ana güzelliğe, mutlak
güzelliğe, “güzelliğin özüne” gelmiştir sıra. “Sevginin
şimdi vardığımız yerine kadar götürülen adam, bütün güzel şeyleri birbiri ardı sıra ve gerekli düzen içinde gördükten sonra, girdiği yolun sonuna ulaşarak,
birdenbire eşsiz bir güzellikle, güzelliğin özüyle karşı
karşıya gelecek. İşte buna ermek içindi bütün emekleri. Bu güzellik artık hep var, doğumsuz, ölümsüz,
39
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
artmaz, eksilmez bir güzelliktir, bir bakıma güzel, bir
bakıma çirkin, bugün güzel, yarın çirkin, şuna göre
güzel, buna göre çirkin, bir yerde güzel, bir yerde çirkin bir güzellik değildir. Bir güzellik ki, kendini bir
yüzle, elle, ayakla, bedene bağlı hiçbir şeyle göstermeyecek, ne bir söz olacak, ne bir bilgi, bir canlıda,
belli bir varlıkta bulunmayacak, ne canlıda, ne yerde,
ne gökte, hiçbir yerde, kendi var, kendinden var, kendisiyle hep bir örnek. Bütün güzellikler ondan pay
alır; kendisi onların parlayıp sönmeleriyle ne artar, ne
eksilir, ne de bir değişikliğe uğrar.” (Platon, 1995; 68)
Güzelliğin bu aşamasında, sevgi de en üst seviyeye kavuşur. Birdenbire “güzelliğin özü” ile karşı karşıya gelen kişi, o anda, bir ömrü dolduracak, bir hayatı
yaşanmaya değer kılacak bir sevinç ve mutluluk yaşar. “İnsanın salt güzellikle karşı karşıya geldiği o an
yok mu, sevgili Sokrates, işte yalnız o an için insan
hayatı yaşanmaya değer! dedi Mantineialı yabancı
kadın. Günün birinde onu görürsen hiçe sayarsın
artık altınları, süsleri püsleri, o şimdi aklını başından
alan, hep yanlarında kalmak, yüzlerine bakmak için
seni de herkes gibi yemekten içmekten eden sevgilileri. Düşün ne olur, bir görebilirse insan güzelliğin
kendini, her şeyden soyunmuş, arınmış, katıksız!
İnsanın tenine, bedenine, rengine, daha bir sürü ıvır
zıvırına bulanmış güzelliği değil, bir tek görünüşüyle
Tanrı güzelliğini! Böyle bir güzelliğe gözleri kaldırıp
bakmanın, onunla kaynaşmanın yolunu bulanın
hayatını küçümseyebilir misin? Ancak orada güzeli,
yalnız güzeli görecek gözle bakan, erdem taslakları
değil, gerçek erdemler yaratabilir: Çünkü taslaklara
değil, gerçeğin ta kendisine bağlanmıştır. Yalnız gerçek erdemi yaratan ve besleyen tanrının sevdiği bir
insan olabilir, yalnız o insanlar arasında bir insanın
erebileceği ölümsüzlüğe erer.” (Platon, 1995; 69)
Leylâ ve Mecnun mesnevisinde de, Platon’un
Şölen diyaloğunda sergilediği mutlak güzellik anlayışıyla benzerlik gösteren bir “mutlak güzellik anlayışı”
vardır. Şölen diyaloğunda ifade bulan mutlak güzellik, kendisini bir elde ayakta cisimlendirmez. Kendinde ve kendiliğinden vardır. Var olmak için başka bir
varlığa ihtiyaç duymaz. Görünür ve algılanır güzelliklere kaynaklık eder. Bir zaman ve mekân sınırlaması
içinde değildir. Leylâ ve Mecnun’da da benzer özelliklerden söz edilir: “Ön söz”de (Dibâce), Tanrı güzelliğinin, bütün güzellik ve sevgilerin kaynağı olduğu
söylenir. O öyle bir Tanrı’dır ki, güzelliğinin ortaya
çıkışı sevgiye neden olmuş, kâinat binasını ömürlü
kılmıştır. Güzelliği yaratan da, insana akıl verip kav-
ramaya, gönül verip sevmeye eğilimli kılan da odur.
Leylâ, ondan gelen güzellikle güzelleşmiş, yüzünde
onun ışığı parlamıştır (Fuzûlî, 2006; 47). Fuzuli’nin
bu yaklaşımı, İbn Arabî’nin Fusûs’ta ortaya koyduğu
bir düşünce ile bağdaşır. Buna göre, Tanrı güzelliği,
en iyi bir kadının yüzünde tecelli eder (Arabî, 1981:
230). Leylâ ve Mecnun’da, Tanrı güzelliği, Leylâ’nın
yüzünde ışımıştır. Artık Leylâ, Tanrı güzelliğinin,
Tanrı sıfatlarının ifadesinin bir “vesilesi”dir. Leylâ’nın
yüzü, Tanrı güzelliğinin kanıtıdır. Leylâ’nın güzelliğini övmek, Tanrı güzelliklerini övmek olacaktır.
Leylâ bir simge, bir rumuzdur (Fuzûlî, 2006; 25).
Mecnun, sevmeye istidatlı ve eğilimli bir kişi olarak
bu güzelliğe âşık olur. Bu sevgide, göreli güzellikten,
güzelliğin ilkesine, tüm güzelliklere güzelliğini veren
mutlak güzelliğe doğru bir yöneliş vardır. Daha ilk
aşamadan, göreli güzellik aşamasından itibaren bu
yönelişin izleri vardır.
Leylâ’nın güzelliği Mecnun’a mutlak güzelliğe
kadar kılavuzluk eder. Ne var ki, bu süreç, Leylâ ve
Mecnun mesnevisinde farklı bir tarz kazanır, acı ve
ıstırabın zirveye ulaştığı bir süreç olarak da ortaya
çıkar. Şölen’de ortaya çıkanın aksine, güzellik yolundaki yolculuk, farklı bir yoldan mutlak güzelliğe
doğru gider. Bu alternatif yol, sevginin bir çile, acı
ve ıstırap olarak yaşandığı bir yoldur. Bunun neden
böyle olduğu sorulabilir. Ama bu yol, öykünün yoludur, şairin tercih ettiği yoldur. Bu durum, Leylâ’da
cisimleşen güzelliğin, dünyasal ilgilerin dışında tutulması, söz gelimi tensel içeriğinin dışında algılanması
sonucu olabilir. Istırap ve acı, güzelliğe, bir “bedende” sahip olamama konusunda koruyucu rol üstlenir.
Bu ise akıl dışı bir tutumdur. Rasyonel olan, sevginin
bedensel olarak da yaşanması ve ürünlerinin ortaya
çıkmasıdır. Oysa bu değildir söz konusu olan, yalnızca ıstırap istenmektedir, ayrılığın ve kavuşmamanın
ıstırabı. Bu nedenle, Leylâ ve Mecnun’daki sevgide
akıl dışılık vardır. Ne var ki, akıl dışı, onları bir birlik
ver bütünlük içinde bir araya getirmiştir bile. Onlar
aynı bütünün içinde yer alırlar. Bu ise iki varlığın
birleşmesinden de öte bir olmasıdır. Bu akıl dışının
kavuşmasıdır. Fuzuli, tanrısal ışımadaki düzeni ve ihtişamı anlamada aklın yetersizliğine sık sık vurgu yapar. Akıl bu çaba içinde “âmâ ve garip” bir kişi gibidir
(Fuzûlî, 2006; 41).
4. Aşamaların değerlendirilmesi
Şölen’de, alanlar arasındaki geçişte yadsıyıcı bir
tavır vardır. Her aşama kendisinden öncekini yadsı-
40
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
yarak varlık kazanır. Bir aşamanın ortaya çıkabilmesi
için, içinde bulunulan aşamanın yaşanması, tüketilmesi, yetersiz görülmesi ve küçümsenmesi gerekir. Bu
yadsıyıcı tavır, alanlar arasındaki geçişi sağlar: Düşünce güzelliğine geçiş göreli güzelliğin, eylem güzelliğine
geçiş düşünce güzelliğinin yadsınması ile olur. Bilgi
güzelliğinde ise bu güzelliklerin asılları ve özleriyle bilinmesi söz konusudur. Mutlak güzellik aşaması, tüm
güzellikleri kucaklayan bir bütünlüğe kavuşur. Göreli
güzellik ve düşünce güzelliği aşamalarındaki yadsıyıcı
tavır, ileriye doğru alanlar arasındaki geçişi sağladığı
gibi, geri dönüşü engelleyen bir tampon görevi de görür. Bilgi güzelliğinde artık bir geri dönüş söz konusu
değildir. Güzelliğin bilgisi tanınmış, kişi, güzelliğin
bilgisi ve gerçeği ile olgunlaşmıştır. Burada yadsıyıcı
bir tutuma gerek yoktur. Mutlak güzellik aşaması, bu
bilgi gücüyle gelir, yadsıma ile değil. Mutlak güzellik aşaması, bir bakıma, bütün aşamaları, aşamalara
ait güzelliklerin özünü kendi içinde toplayan temel
kaynak durumundadır. Leylâ ve Mecnun’da ise bütün aşamalar, ilk aşamanın açılımıdır, ondan çıkar.
Hiçbir aşama kendisinden öncekileri yadsımaz, küçümsemez. Bütün aşamalar, insanın kendi içindeki
olgunlaşmasının halkaları olarak bir arada bulunur.
Bunun bir sonucu olarak, Mecnun’un Leylâ ile olan
bağı sonuna kadar kesilmez: Mecnun’u ancak Leylâ,
Leylâ’yı da ancak Mecnun’la açıklayabiliriz. Şölen’de
olduğu gibi, düşünce ve eylem güzelliği aşamalarında, göreli güzellik küçümsenmez, hor ve hor ve hakir
görülmez (Platon, 1937; 63). O, hep özel olmaya devam eder. Eğer Mecnun, ondaki güzelliği, diğer güzelliklerin kardeşi ve benzeri olarak görmüş olsaydı,
kendisine önerilen güzellerden biri ile evlenirdi. Oysa
bu olmaz. Mecnun’da Leylâ sevgisi tek ve benzersizdir. Güzel odur, aşk ona duyulur. Bu, göreli güzellik
(pros ti kalo) aşamasıdır. Leylâ ve Mecnun’daki aşkın
evreleri, ilk aşamadakine, en baştakine, yani bir bedende cisimleşen güzelliğe bağlı olarak gelişir. Sevginin bütün evreleri ondan çıkar ve ona bağımlıdır. Bu
ontolojik bağ öyle sıkı bir şekilde korunur ki, Leylâ
öldüğünde mecnun da ölür. Mecnun’un fiziksel varlığı bile onun dünyadaki varlığına bağdır. Şölen’de ise
göreli güzellik düşünce güzelliğini, düşünce güzelliği
de eylem güzelliğini doğurur. Bilgideki güzellik ise
bunlardan sonra gelir. Her evre, kendisinden önceki
evrelerin içinden çıkar, onlarla bağlantılıdır. Leylâ ve
Mecnun’da göreli güzellik, hem düşünce güzelliğini,
hem eylem güzelliğini hem bilgi güzelliğini hem de
mutlak güzelliği sonuç olarak ortaya çıkarır. Ama
Şölen’de durum farklıdır. Göreli güzellik düşünce
güzelliğine, düşünce güzelliği eylem güzelliğine, eylem güzelliği mutlak güzelliğe gider. Şölen’de piramit
ya da merdiven, Leylâ ve Mecnun’da ise şemsiye ya
da ağaç modeli vardır. Ağacın gövdesini göreli güzellik oluşturur. Bu gövdeden diğer güzellikler çıkar.
Ağacın bütünü ise “birlik” ya da “mutlak güzellik”
aşamasıdır. Ama her ikisinde de ortak olan şey, son
aşamadaki mutlak güzelliğin, aslında en baştaki göreli güzelliği de içermesi, göreli güzelliğin güzelliğini
mutlak güzellikten almasıdır. Bir başka ortak yön,
mutlak güzelliğe ulaşmak için, onun bir bedendeki
yansımasından, ışımasından hareket etmek lazım
geldiği, bu sürecin adının da sevgi veya aşk olduğudur. Mutlak güzellik, ontolojik bir bağla kendisine
bağlı olan göreli güzelliği kendi tümlüğü içine alır.
Şölen’de sevginin ifadesinin önünde engeller yoktur. Leylâ ve Mecnun’da ise toplumsal, kültürel ve törel
engeller söz konusudur. Şölen’de sevgili ile bir olmak,
ona söyleyecek güzel sözler bulmak, bilinç olarak gelişmesine katkı sağlamak esastır. İkinci aşama, pros ti
kalo’nun yadsınması ile başlar. Leylâ ve Mecnun’da,
göreli güzelliğin, fiziksel yakınlığa dönüşmesinin
önünde güçlü engeller vardır. Bu da sevginin ifadesini güçleştirmektedir. Burada fiziksel güzelliğin yerini, düş güzelliği alır. Bu öylesine güçlü bir duygudur
ki, düş gerçekten daha gerçekmiş gibi görünür. İbn
Arabî bu konuya değinerek, Mecnun’da, Leylâ’nın
hayalinin, gerçeğinden daha kuvvetli olduğunu söyler (Arabî, 1988; 98, 169). İlkin Leylâ’nın fiziksel varlığına tutulur. Daha sonra onun yerini, düşüncesi ve
hayali alır. Fiziksel varlığından kopup düşüncesini ve
hayalini sevmeye başlar. Fiziksel varlık zihne taşınır.
Zihinde idealleştirilir. Düşünce ve hayal güzelliğine
eriştiği zaman artık fiziksel güzelliği istemez olur. Fiziksel güzelliği kendi içinde, kendi imgelem evreninde mükemmelleştirir, bir ide hâline getirir. Böylece
onun düşüncesine âşık olur. Eğer gamı değil de tensel
hazzı istemiş olsaydı, fiziksel güzellikten kopması ve
ideal güzelliğe yönelmesi zor olurdu. Göreli güzelliği
idealleştirmekle, yolu kendi içine çevirmiş ve mutlak
güzelliğe giden yola girmiş olur. Pros ti kalo, mutlak
güzelliğe giden yoldaki sert kayayı kırmak için güçlü
bir enerji gibidir. Bu enerjiyi kendi içinde toplayan
kişi, onu dağıtmadan, bu sevginin kılavuzluğunda
mutlak güzelliğe doğru yol alır. Mecnun, kendini bu
düşünce ile öylesine mutlu, öylesine varlıklı görmektedir ki, şöyle der: “Onun kıvrım kıvrım saçı ve hilal
kaşının hayaliyle ne keyifteyim gör! Sanırsın ki, haş-
41
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
met içinde bir kisrayım, değer ve kıymetçe padişahlar
şahıyım (Fuzûlî, 2006; 179).
Sonuç
Şölen diyaloğu, Platon’un olgunluk diyalogları
arasında yer alır. Platon bu diyalogda, güzelliğin kaynağını, özünü, idesini sorgular. Bu sorgulamadan çıkan sonuca göre, güzellik, yalnız tek tek var olanlarda
ortaya çıkan biçimsel bir görünüm değil, düşüncede,
eylemde, varlıkla olan uyumda, evrenle olan birlikte
ve giderek varlığı var kılan güçte somutlaşan var edici
bir ilkedir. Varlıktaki iyiliğin kaynağı ve özüdür, varlığın kendisidir. Güzelliğe tutulmak, sevginin kılavuzluğuna girmektir. Bu kılavuzluk sayesinde, kişi, en alt
basamaktaki göreli güzellikten en üst basamaktaki
mutlak güzelliğe kadar aşama aşama ilerler, gelişir,
varlığı baştan sona tanıyarak olgunlaşır. Bu eğiten,
terbiye eden, arındıran, duygu, düşünce, eylem ve
bilgi açısından geliştiren bir süreçtir. Sevgi deneyimi,
insanın yeryüzünde görüp geçirebileceği en etkili, en
sarsıcı deneyimdir. Bu deneyimle kişi, kendisini gerçekleştirir, olgunlaşma sürecinde ilerler. Böylece sevgi
en etkili enerji, en motive edici güç olarak belirginlik
kazanır. İlgi çekici olan bir başka husus da, bu büyük
gücün, insanın yeryüzündeki en zayıf, ama kaçınılmaz olan fânilik özüne karşı, bu fanilik özünü yok
etmeye yönelik varlık kazanmasıdır. Böylece sevgi,
insanın kendi fâniliğinin üstesinden gelmeye yarayan, onu ebediliğe yönelten bir simya işlemi gibidir.
Bu işlemle insanın fânilik özü ebediliğe kavuşur, ham
ve gelişmemiş varlığı olgunlaşır, incelir, terbiye olur,
varlığın özü olan güzellikle arınır, yücelir. Sevgi deneyimi eğitici, olgunlaştırıcı bir süreç olduğu kadar,
varlıktaki güzelliği algılayabilme yetkinliğine erişebilme yönünde güçlü bir hamledir de.
Fuzulî’nin Leylâ ve Mecnun mesnevisinde de benzer bir deneyimden söz edilir. Leylâ ve Mecnun, insanın arınma, varlığın özünü ve esasını tanıma, duygu,
düşünce ve eylem açısından olgunlaşma sürecinde,
sevginin büyük gücünü kendi gücüne katma girişiminin öyküsüdür. Bu öyküde de kişi kendi faniliğini
biyolojik yolla ve yüce erdemler vasıtasıyla yenmeye
çalışır. Göreli güzelliğin ışığına kapılarak mutlak güzelliğe, tüm güzellikleri güzel kılan ilkeye doğru yolculuğa çıkar. Bu, acı ve çile dolu bir olgunlaşma sürecidir. Sonunda fiziksel güzellikten geçilerek daha üst
bir birlikte, daha üst bir varlıkta yaşamanın, kavuşmanın ve sonsuzluğa ermenin sevincinden söz edilir.
Bu üst birlik ve varlık alanı da, tüm varlığın yaratıcı
ilkesi, mutlak güzellik ve iyilik olan Tanrı’dır. Böylece
Leylâ ve Mecnun’da da, mutlak güzellik, bir birlik ve
bütünlük ilkesi olarak varlığın kaynağı hâline gelir.
Bu yaklaşımda estetik ontoloji anlayışı ortaya çıkar.
Bu anlayışa göre evren temelde güzel ve iyidir. Çünkü var edici ilke güzel ve iyidir. Zulüm ve kötülük
insan dünyasına aittir. Mecnun çöle, vahşi hayvanların arasına sığınırken, insanın bu iyi ve güzel evrene
egemen kıldığı şerden, kötülükten ve çirkinlikten
kaçar. Böylece varlıktaki güzellik ve iyilik özünü korumaya, temsil etmeye ve yaşatmaya çalışır. Bu, kolay
olmaz, bir ömürlük mücadeleyi gerektirir. Bu sayede,
evrendeki güzelliği, iyiliği, birliği hissederek varlıkla,
varlıktaki birlikle uyumunu canlı bir diyalog içinde
sağlayabilir. Bu da Leylâ ve Mecnun mesnevisine bir
hüzün, elem, keder ve yas düşkünlüğü olarak yansır.
Bu anlamda, Platon’un diyaloğunda hayatın içine doğru bir olgunlaşma, Fuzuli’nin mesnevisinde
hayatın içinden dışına doğru bir tecrit vardır. Ama
her ikisinde de insanın kendisine doğru yolculuğu
söz konusudur. Bu bir yalınlaşma ve arınma yolculuğudur. Platon’da güzel estetik, etik, epistemolojik,
ontolojik nitelik taşır. Buna göre ontolojik temelde,
güzel, varlığın nedenidir ve bu nedenle varlık da güzeldir. Salt güzellik, varlığı var eden ilkedir.[4] Sevgi
ilişkisi, giderek bir birey-Tanrı ilişkisine dönüşür. Bu
yaklaşıma göre, birey tanrı ilişkisi, aşkla kurulan bir
ilişkidir. Birey ve Tanrı arasındaki yol, sevgi ile yürünen bir yoldur. Bundan çıkan sonuca göre, birey
ve Tanrı arasındaki ilişki doğrudan anlatılabilecek bir
ilişki değildir. Bu ancak mecaz yolu ile anlatılabilir.
Mecaz bize bir dünyanın kendisini değil, benzerini,
“gibi”sini sunar. Biz bu benzerden hareketle asıl olana ulaşmaya çalışırız. Tanrı ve birey arasındaki ilişkiyi
de en ileri derecede sunabilecek, temsil edebilecek en
ileri duygu ve yaşantı, sevgidir (Fuzûlî, 2006; 25).
Şölen diyaloğu, içinden çıktığı kültürün izlerini
taşır. İnsan ilişkilerinde, sevginin yaşanma biçiminde,
cinselliğin algılanış tarzında, kültürel etki belirleyicidir.
Antik Yunan kültüründe, cinsellik bir tabu değildir.
Kierkegaard’un deyişine bakılırsa bu paganist toplum,
cinselliği henüz keşfetmemiş, bilinç düzeyine çıkarmamıştır bile. Bunun nedeni “ruh” anlayışından yoksun
olmasıdır (Kierkegaard, 1983; 63). Ruh anlayışı Hris4. Yunan kültüründe ve felsefesine, yoktan var edici bir
Tanrı anlayışı söz konusu değildir. Bu anlayış tek Tanrılı
dinlere özgüdür. Platon’da iyi idesi (aynı zamanda güzel
idesidir), en yüksek idedir. Varlıktaki iyilik ve güzellik,
varlığını ona borçludur.
42
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
tiyanlıkla birlikte Batı kültürüne girmiş, ruh da cinselliği tespit etmiştir. Bu nedenle, cinsel bir figür olan Don
Juan, Orta Çağ Hristiyan kültürüne ait bir figürdür
(Kierkegaard, 1992; 72, 97). Cinsellik algısındaki bu
zayıflığa karşın, Platon’un diyaloğunda güzellik ve sevgi
en üst ifadesine kavuşmuş, hatta din kaynaklı sevgi ve
güzellik anlayışlarının gelişimine, birey ve Tanrı ilişkisi
zemininde ortaya çıkmasına katkı sağlamıştır. Söylenebilecek bir başka şey de şudur: Diotima her ne kadar
sevginin “güzel sevgisi” olduğunu kabul etmese de, diyalogtan çıkan sonuç, sevginin güzeli sevme işi olduğu
yönündedir. Güzelliği sevme de, aşama aşama, düşünceden eyleme, eylemden bilgiye doğru bir güzelleşme, güzelle bir olma eylemidir. Varlığın ilkesinin, varlığı var
kılan arkeenin, kötü ve çirkin değil, güzel ve iyi olması,
tüm varlığın baştan sona güzel ve iyi olduğu anlamına gelir. Varlıktaki kötülük ve çirkinlik göreli ve gelip
geçicidir.
Leylâ ve Mecnun da içinden çıktığı kültürün izlerini taşır. Bu kültür, cinsel duygunun, toplumun
oluşumunda belirleyici olduğu ve cinsler arası ilişkilerin, cinsel tabulara göre düzenlendiği bir kültürdür.
Bu kültürde sevginin yüce bir anlamı vardır. Ama
bu teorik düzeyde böyledir. Toplum içinde sevginin
ifadesi ve yaşanması, her zaman cinsel tabulardan
kaynaklanan engellerle sınırlıdır. Bu sınırlama, toplumsal bilincin birey üzerindeki etkisi şeklinde ortaya
çıkar. Bu etki kınayıcı, ayıplayıcı, varoluşu sınırlayıcı
bir güce sahiptir. Dolayısıyla sevginin ifadesi ve yaşanması önünde güçlü engeller vardır. Bu da sevgi
yolunun bir neşe ve sevinç yolu değil, bir acı, çile ve
ıstırap yolu olarak ortaya çıkmasına neden olur.
Görüldüğü gibi, Şölen diyaloğu ile Leylâ ve Mecnun mesnevisi arasında benzerlikler vardır. Şölen diyaloğu kuramsal, Leyla ve Mecnun mesnevisi edebî
bir dille benzer görüşleri dile getirmektedir. Bu
benzerliğin nedeni ne olabilir? Fuzuli’nin, Arapça
çevirileri vasıtasıyla Platon’un görüşlerinden haberdar olması muhtemeldir. Platon felsefesinin İslam
felsefesi üzerindeki büyük etkisinin dolaylı yollardan Fuzuli’ye etki etmiş olması da muhtemeldir.
Öte yandan, İslam felsefesi içinde güzellik ve sevgi
konusunda bir düşünme geleneğinin olduğunu da
söylemek gerekir. Söz gelimi İbn Sina (980-1037),
Aşkın Mâhiyeti Hakkında Risâle (Risâle fî Mâhiyat alIşk) adlı eserinde[5] sevgiyi, varlığın nedeni olarak (İbn
5. Bu risâle, 1952 yılında, Ahmet Ateş çevirisi ile İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayınları arasından
çıkmış, 1999 yılında Seyir Estetik ve Sanat Dergisi’nin
Sina, 1999; 48). İbn Hazm (994-1064), Türkçeye
Güvercin Gerdanlığı: Sevgiye ve Sevenlere Dair adıyla
çevrilen eserinde güzellik karşısındaki etkilenmeyi,
insan ruhunun bizzat güzel oluşuyla (İbn Hazm,
1985) İbn Arabî de evreni, Tanrı’nın güzelliği olarak
açıklarken (Arabî, 1988; 135) bu düşünce geleneğinin örneklerini veririler. Fuzuli de, bu geleneğin bir
devamı olarak eserini yazmış olabilir. Şölen diyaloğu
ile Leylâ ve Mecnun mesnevisi arasındaki benzerliği,
doğrudan “etkilenme” kavramı ile değil, sevginin doğasından çıkmış benzer görüşler olarak açıklamak da
tutarlı bir yaklaşım olacaktır.
Çalışmamızın sonunda şunu söyleyebiliriz:
Bugün sevgi ve güzellik üzerine yazılan bu eserlerde
verilen mesajın anlaşılmaya her zamankinden daha
çok ihtiyacı vardır. Sevgiyi kendi dünyalarından
kovanlar, insanlığın yaşayabileceği “gerçek çevre”yi
de yok ettiklerini unutmamalıdırlar. Şiddetin, savaşın, gözyaşının tüm insanlık değerlerini aşağıladığı
bir çağda, konuşmayı Sokrates’in şu sözü ile bitirmek
anlamlı olabilir: “Sevgiyi baş tacı etmek herkesin
boynunun borcudur.” (Platon, 1995; 69)■
Kaynakça
Fuzûlî, (2006). Leylâ ve Mecnun (hzl. M. Nur Doğan).
İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
İbn Arabî (1981). Fusûs ül-Hikem (çev. M. Nuri Gencosman).
İstanbul: İstanbul Kitabevi.
İbn Arabî, (1988). İlahî Aşk (çev. Mahmut Kanık). İstanbul:
İnsan Yayınları.
İbn Hazm, (1985). Güvercin Gerdanlığı: Sevgiye ve Sevenlere
Dair. İstanbul: İnsan Yayınları.
Kierkegaard, S. (1983). The Concept of Anxiety (Trans.Reidar
Thomte). Princeton: Princeton University Press.
Kierkegaard, S. (1992). Either / Or (Trans. Alastair Hannay).
London: Penguin Books.
Mevlâna, (1990). Fîhi Mâfih (çev. M. Ülker Anbarcıoğlu).
İstanbul: MEB Yayınları.
Mevlâna, (1988). Mesnevi I (çev. Velet İzbudak). İstanbul:
MEB Yayınları.
Platon, (1995). Şölen (çev. A. Erhat – S. Eyüboğlu). İstanbul:
Remzi Kitabevi.
Platon, (1937). Ziyafet Yahut Aşk (çev. Şaziye Berin Kurt).
İstanbul.
Tunalı, İ. (1983). Grek Estetik’i. İstanbul: Remzi Kitabevi.
10. sayınında yeniden yayınlanmıştır.
43
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
"Eğitilmeme Hakkı" ne demektir?
ÖMER NACİ SOYKAN
Doğa, bir hayvanı
zamanı gelince
tüm yetilerini
kullanabileceği
biçimde yaratır.
Onun yetilerini
geliştirme, eğitim
gibi bir sorunu
yoktur. O, ne ise,
nasıl yaratılmışsa
öyledir. Oysa
insanı doğa
çekirdek yetilerle
donatmış
olarak yaratır.
Bu yetilerin
keşfedilmesi,
geliştirilmesi ona
bırakılmıştır. Bu
da ancak eğitimle
olur.
H
erhangi bir konuda bir eksiklik duyulduğunda, söz hemen eğitime getirilir. “Eğitim
olsaydı, böyle olmazdı.” denir. Oysa birçok
sorunun eğitimin kendisinden kaynaklandığını öne süren
ve örgütlü eğitime kökten karşı çıkan, tıpkı yaşama hakkı
gibi bir eğitilmeme hakkından söz edenler de vardır. Bu
yazıda, başlıca olarak, böyle bir haktan söz edilip edilemeyeceği üzerinde durulacaktır. Buna bağlı olarak, eğitimin kendisinden kaynaklanan sorunların neler olduğu,
eğitimsizliğin hangi sonuçları doğurabileceği gibi sorular
gündeme getirilecektir.
İlkin eğitilmeme hakkını savunanların temel savlarını
ele alalım. Bunlar, kısaca şöyle dile getirilebilir:
1. Okul eğitimi, bilgiyi hayattan koparıyor.
2. Hayatın bilgi alanlarına bölünmesi yabancılaştırıcı
etki yapıyor.
3. İktidar, kendi ideolojisini eğitim yoluyla dayatıyor,
tek tip insan yetiştirmeyi amaçlıyor.
Şimdi sırasıyla bu savlarda dile getirilenleri irdeleyelim.
İlkin okul eğitiminin bilgiyi hayattan koparmasını ele alalım.
Gerçekte okullarda hayattan uzak bilgilerin verildiği
kimi eğitim sistemlerinde söz konusudur. Ancak bu, okul
eğitiminin kaçınılmaz bir sonucu değildir. Nitekim gelişmiş Batı ülkelerinde okullarda doğrudan doğruya hayatta
kullanılacak bilgiler derslerde işlenmektedir. İkinci olarak, burada sözü edilen “hayat”tan ne kastediliyor? Hayat, yalnızca çıplak gözlemle görülebilen görüngülerden
mi ibarettir? Örneğin yaşamamız için tehlikeli olan, ama
çıplak göz(lem)le görülemeyen bir virüs hayatın dışında
mı tutulacak? Onu incelemek, ona karşı önlemler almak
44
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
için uzmanlaşmış bilgi, hayattan kopmuş mudur?
Burada önemli olan bu bilginin verileceği öğrencilerin düzeyine göre sunulmasıdır. Esasında hayattan kopuk hiçbir bilgi yoktur. Onun öyle görünmesinin nedeni, sunuluş biçimidir. Bu da okul
eğitimiyle ilgili teknik bir sorundur. Günümüzün
önemli bir bilim adamı Michio Kaku, kendisiyle
yapılan bir konuşmada, “Herkes bilim adamı olarak doğar; bu özelliğini de okula gidinceye kadar
korur.” diyor.[1] Kaku, bu sözlerine bir açıklama
getirmiyor; sanırım, okul eğitiminin insan yaratıcılığını engellediğini söylemek istiyor. Buradaki
sorun şudur: Okul eğitimi ne denli esnek olsa da
onun bir programı vardır. Ama çocuğun doğal
olarak sahip olduğu yaratıcı yetileri bu programa
uymaz. Üstelik her çocuğun yetileri farklıdır. Her
bir çocuk için eğitim programı da yapılamaz. Çocuğun yetileri, âdeta bir kayadan coşkunca akan,
çevresine saçılan su gibidir. Ama bu sudan yararlanmak için, onun çevresine dağılıp yok olmasını
önlemek için belli kanallarla uysallaştırılması gerekir. Okul eğitimi de böyledir; çocuğun yaratıcı
yetilerinin yitip gitmesini ya da ona ve çevresine
zararlı hâle gelmesini önlemek için onu uysallaştırır.
Eğitim çocuğun yetilerini uysallaştırırken,
sosyalleşme adı altında onu toplumun uyumlu
bireyi hâlini de getirir. Doğal yaşamda Hobbes’un
“İnsan, insan için kurttur.” sözü geçerli olmuşsa,
uygar toplumda kurt eğitim sayesinde kuzu olmuştur. Acaba insan için kurt ya da kuzu olmak
kader midir? Sanmıyorum. İnsana, bir yandan
onun doğal yetilerinin açıp serpilmesini sağlayan,
bir yandan da onun bireyselliğini, kişiliğini geliştiren bir eğitim vermek olanaklıdır. Bu, günümüz
koşullarında sağlanamıyorsa, bu koşulların değiştirilmesine gerek vardır. Esasında yalnız eğitim
değil, birçok konuda, bugün içinde yaşadığımız
kültürel-toplumsal-siyasal-ekonomik
koşullar,
insan adına istenen durumda değildir. “Ben bu
dünyadan memnun değilim.” ‘Batsın bu dünya!’
deyip rahatlatıcı kolaycılığa kaçmadan “bu konuda ne yapabilirim?” gibi soruları olabildiğince çok
kişinin sorması, memnun olacağımız bir dünyanın kurulmasına yardımcı olabilir. Elbette böyle
bir dünyanın kurulması için de yine eğitime ihtiyaç olacaktır.
1. bk. Cumhuriyet Bilim Teknoloji, S. 1387, s. 3.
Eğitime karşı çıkanların anarşist düşünürler
olduğunu biliyoruz. Onlardan adı öne çıkmış
biri Michel Serres şöyle diyor: “İnsan yavrusunun
yetiştirilmesi iki ilkeye oturmaktadır: Olumlu olan biri, öğrenimini kapsar; olumsuz olan
öteki, eğitimiyle ilgilidir.”[2] Öğrenimle eğitimi
birbirinden ayıranlara sıkça rastlamaktayım. O
zaman bir okul programını gözümün önüne
getiriyorum. Derslerde verilen bilgiler öğrenim,
buna karşın öğrencinin kılık kıyafeti, sınıfta
oturuş biçimi, soru sorma tarzı ve benzerleri de
sanırım eğitim içine giriyor. Ancak bu ikinciler,
eğitim için olmazsa olmaz şeyler değildir. Bunlar
birçok ülkede tümüyle ortadan kaldırılmıştır,
daha doğrusu toplumsal yaşam tarzıyla uyumlu
hâle getirilmiştir. Bununla şunu demek istiyorum:
Eğer bir çocuk, ailesinde ana baba ve kardeşleriyle,
sokakta arkadaşlarıyla hiçbir sorun olmaksızın nasıl davranıyorsa, bunu okulda da yapabilmelidir.
Öte yandan, öğrenimin kendisinin de eğitim sağladığı, dolayısıyla bu ikisini birbirinden ayırmanın
doğru olamayacağı kanısındayım. Örneğin öğrenimle verilen bilgilerin yaşamda kullanılabilmesi,
doğrudan doğruya eğitim çerçevesine girer.
Görebildiğim kadarıyla her ne biçimde olursa olsun eğitime kökten karşı çıkan düşünür pek
yok. Anarşistlerin hepsi de eğitime kökten karşı
çıkmıyor. Kendisine özgü eğitim tarzları önerenler de var. Örneğin, çağdaş anarşist eğitimcilerinden Paul Goodman, hiç de yabana atılmayacak
bir öneride bulunuyor. O, “okulu… küçük birimlere bölerek, devam zorunluluğunun olmadığı, koruyucu ve yaşamı besleyen bir ortam yapılmasını” istiyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Sorumluluğundaki çocuklarla birlikte şehri gezen Atinalı pedagog belki de daha iyi bir model
olabilir.”[3] Öğrenci sayısını azaltmak, başlı başına
eğitim devrimi sayılır. Yunanca kendi birikimini
başkasına aktarma, eğitim anlamındaki “paeideia” sözcüğünün bir anlamı da yol arkadaşlığı demektir. Bu yol arkadaşlığı sırasında, yani birlikte
yürüyerek arkadaşını bilgilendirmek, eğitmek,
Goodman’ın önerdiği tarzda bir eğitimci ve eğitim yöntemi, gerçekten de en iyisidir. Ama böyle
2. Michel Serres, Doğayla Sözleşme, s. 110, YKY, çev.
Turhan Ilgaz, 1994.
3. Aktaran: Colin Ward, Eylemde Anarşi, s. 101, Kaos
Yayınları, 2000.
45
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
bir eğitimi günümüz koşullarında ve kentlerinde
gerçekleştirmek olanaklı değildir. Belli bir ölçüde
benim de katıldığım anarşizm, bugünün kentlerini de küçük birimler haline getirmek ister. Öyle
olursa, eğitim de sorun olmaktan çıkar. Ancak bu
kentler ne kadar küçük olacak? Bana göre, kentlerin boyutu, hem insanın doğadan kopmasını önleyecek kadar küçük, hem de insanlığın binlerce
yıllık kazanımlarını koruyabilecek kadar büyük
olmalı. Bu kazanımlardan bazı küçük gruplar
vazgeçebilir, ama büyük kitleler değil. Dolayısıyla
önereceğiniz bir toplumsal projenin uygulanabilir
olması için insanların önemli bir kısmınca kabul
edilebilir ve uygulanabilir olmalı. Aksi halde o, bir
düşünsel fantezi olmaktan öteye geçmez.
Eğitime karşı çıkanların ikinci savı hayatın
bilgi alanlarına bölünmesiydi. Bu savın haklı
yönleri de var. Bilgide ilerledikçe uzmanlığın çeşitlenerek artması kaçınılmazdır. Öyle bir hâle
gelinir ki uzmanlık alanları birbirinden bağını
koparır. Oysa hayat, gerçeklik bütündür. Gerçi
günümüzde disiplinler arası çalışmalarla bu kopukluğun doğurduğu olumsuz sonuçlar bir ölçüde ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Ancak bu henüz bilgi amaçlı bir etkinliktir; belki bu bilgilerin
hayata geçirilmesi, uygulanması konusunda da
ortak çalışmalar yapılacaktır. Gerçi hayatın bilgi
alanlarına bölünmesi yeni bir şey değildir, en ilksel toplumlarda da söz konusuydu. Ama elbette
bugün varılan durumla karşılaştırılamaz. Ancak
burada eğitimin neden olduğu söylenemez. Nesne
üzerine egemenlik kurmak, ondan olabildiğince
çok yararlanmak için nesnenin olabildiğince çok
parçalanması gerekiyordu. Bunu gerçekleştirmek
için bilimler inceldikçe inceldi ve ayrıştı. Eğitim
de bu sürecin gerçekleştirilmesi yolunda bir araç
olmaktan başka bir şey değildir. Dolayısıyla, hayatın bilgi alanlarına bölünmesinin asıl nedeni,
insanın bitip tükenmez kazanç sağlaması arzusu
üzerine kurulan, sosyo-ekonomik sistem olan kapitalizmdir.
İktidarın kendi ideolojisini eğitim yoluyla
dayatması, tek tip insan yetiştirmeyi amaçlaması
biçiminde dile getirdiğimiz sonuncu karşı savın
bence eleştirilecek hiçbir yönü yoktur. Her iktidar
bunu yapar. İktidar ne denli demokratikse, bu
dayatmayı o denli daha az göze batacak biçimde
yapar; ama yapar. Burada sorun, doğrudan doğ-
ruya iktidarla ilgilidir. Genellikle toplumlar, farklı
etnik, dinsel kökenden gelen, farklı kimliklere sahip insanlardan oluşmaktadır. İktidarın belli bir
kimliği eğitim yoluyla diğer kimliklerdeki insanlara dayatması kabul edilebilir değildir. Ben, köktenci anarşistlerin tersine sıfır iktidarın mümkün
olamayacağına inanıyorum. Çünkü iktidar, birilerinin keyfi dayatmasıyla değil, fakat insanların bir
arada yaşamasından ileri gelir. İnsanlar, bir arada
yaşadıkça ortada az veya çok iktidar vardır. İnsanlar çoğaldıkça iktidar mekanizmaları çeşitlenerek
artar. Sorun, yaşam birimlerini küçültmede, iktidarı olabildiğince bölmekte, paylaştırmakta, aşağı
çekmektedir.
Eğitimin iktidardan ve hayatın dayatmasından
gelen güçlükleriyle birlikte, kendisinden kaynaklanan sorunları da vardır. Her ülkede okul eğitim
programları, iktidarın, devletin ideolojisini açık
veya örtük olarak yansıtır. Bizim gibi demokrasisi gelişmemiş ülkelerde, eğitim programlarında
süreklilik olmadığı, iktidardaki partiden partiye
değiştiği, hatta aynı iktidarda bakan değiştiğinde
bile değiştiği görülmektedir. Bu durum, önceden
hesaplanmış, belli ilkeleri konulmuş bir eğitim
programı yapılmadığı, günün koşullarına ve o
anki iktidarın küçük hesaplarına bağlı olarak işlerin yürütüldüğünü gösterir. Belki de bu bozuk
düzen, işlerin ciddiye alındığı, belli ilkeleri olan
eğitim programlarına göre, daha az dayatıcıdır.
Çünkü bozuk düzende yan yollara sapmak, herkesin kendisine göre palyatif çözümler araması daha
kolaydır. Öte yandan eğitim, ister ilkeli programlı,
ister bozuk düzenli, isterse de yukarıda “yol arkadaşlığı” dediğim tarzda olsun, sonuçta eğitilecek
olana biçim vermek kaçınılmazdır. Eğitmek demek biçim vermek demektir. Burada Almanca
“bildung” sözünün hem biçim verme hem de eğitim anlamına geldiğini belirtmek isterim.
İnsanın doğaya ve hemcinsine, kullanılacak,
kendisinden çıkar sağlanacak nesne olarak bakışı egemen olunca, bu ortamda yüksek değerleri
eğitimle insanlara benimsetmek çok güç olur. Bu
durumun bir sonucu da şiddet sorunudur. Bugün
gerek bizde gerekse diğer ülkelerde sık karşılaşılan
şiddet, ailede, okulda, sokakta kendini tüm vahametiyle göstermektedir. Tüm dünyada yüksek değerler erozyona uğramıştır. Bunun temel nedeni
insanın metalaşmış olmasıdır. Sorun, yine siyasal-
46
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
ekonomik sistemden kaynaklanmasına rağmen
eğitimin burada yapabileceği şeyler de vardır. Hümanist değerleri içeren kitapların ve makalelerin
öğrenciye okutulması, ona bu tarz yazma denemelerinin yaptırılması, öğrencinin sanatla ilgilenmesinin sağlanması akla gelebilecek önlemler
olarak görülebilir. Şiddet, başlıca olarak kendisini
ifade edememekten kaynaklanır. Sözcük dağarcığı iki yüz elliyi geçmeyen insanlar, kendilerini
ifade edemeyince şiddete başvurur. İnsan sahip
olduğu enerjiyi, kültür düzeyine bağlı olarak çeşitli biçimlerde dışlaştırır. Belirttiğimiz tarzda bir
eğitimin insanların kültür düzeyini yükselteceği,
dolayısıyla kendilerini şiddete başvurmadan ifade
edebileceği açıktır.
Şimdiye dek eğitimin gerekli olup olmadığı,
gerekliyse nasıl olacağı gibi daha çoğu ahlâki
sorunlar üzerinde durduk. Oysa önümüzde bir
gerçeklik var, “insanoğlunu geleceğe eğitim ve
bilim taşıyacak” diyen yetkili kimseler var. İnsanın
sorası geliyor: Nereye kadar ilerleme? İlerlemeye
bir sınır koymalı mı? Baş döndürücü bir hızla
ilerleyen bilim ve teknolojinin hem kendisi
için hem de onun kullanılması için eğitimin
kaçınılmaz olduğu açıktır. Biz bu gerçekliğe karşı
yüz mü çevireceğiz? Bu dünyanın dışında mı
kalacağız? İlerlemeye karşı çıksak, bunun hiçbir
işe yaramayacağı kesin görünüyor. Üstelik bunun
bedelinin yok olup gitmek ya da en iyimser
düşünceyle orada burada, kıyıda köşede kimseye
zarar vermeden yaşayıp gitmek olacağı açıktır.
Burada bir soru kafamı kurcalıyor: Genetik tıp bilindiği gibi son zamanlarda hızla ilerleyen bir alan.
Bugün gelinen noktada, insanın genleri değiştirilerek istenen yetilerle çeşit çeşit insan oluşturmak
olanaklıdır. Ancak bu tarz uygulamaları sınırlayan
hukuksal, ahlaksal önlemler var. Biyonik insan
yaratmak bir yana, özellikle psişik rahatsızlıkları
olanların genlerini değiştirerek onları sağaltmak
bile yasal değil. Ama aynı yasaklayıcı tutum, iletişim teknolojisinde yok. Tüm ilişkileri internet ağı
üzerinden olan milyonlarca insan, sanki gerçek
dünyayı bırakıp sanal dünyada yaşıyor. Bu teknolojinin yakın bir gelecekte çok daha gelişeceği söyleniyor; örneğin artık bilgisayara gerek olmayacak,
onun işlevini gözümüze takılacak bir araç görecek.
Sanki insanın tek tek değişimine hayır, ama toplumsal değişimine evet deniyor. Gelecekte belki
de bu sanal ortam, bugünün toplumu yerini alacaktır. O zaman belki genetik manipülasyon hukuksallaşacak, belki de ona gerek kalmayacaktır.
Kuşkusuz bu söylediklerimiz, yaşadığımız bazı
olgulardan çıkardığımız, onların bizi götüreceği
yönde karşılaşabileceğimiz olgular hakkında yalnızca bir tahmindir. Ama bu tahminin gerçekleşmemesi için de yine eğitime gerek vardır. Eğer
eğitim bir haksa, haktan vazgeçilemeyeceğine
göre, bir eğitilmeme hakkından söz edilemeyecektir. Kim “Ben eğitilmek istemiyorum.” diyecek?
Bunu eğitim yaşında olan bir çocuğun demesinin
bir anlamı yoktur. Onun eğitilmemesi gerektiğine
ana babası mı karar verecek? Ana babanın buna
hakkı var mı? Çocuk ileriki yaşlarda kendisine eğitim verilmediği, bu yüzden toplumda hak ettiği
yeri alamadığı için ana babasına karşı çıkarsa, ona
ne cevap verilecek? Eğitimin tıpkı yaşama, sağlıklı
olma gibi bir insan hakkı olduğunu kabul edersek,
bu gibi sorulara gerek kalmaz. Eğitimin bir hak
olduğunu şuradan çıkarıyorum: İnsan ile hayvan
arasındaki farklardan önemli biri şudur. Doğa,
bir hayvanı zamanı gelince tüm yetilerini kullanabileceği biçimde yaratır. Onun yetilerini geliştirme, eğitim gibi bir sorunu yoktur. O, ne ise,
nasıl yaratılmışsa öyledir. Oysa insanı doğa çekirdek yetilerle donatmış olarak yaratır. Bu yetilerin
keşfedilmesi, geliştirilmesi ona bırakılmıştır. Bu
da ancak eğitimle olur. İnsan bir olanaklar varlığı
olarak dünyaya gelir. Bu olanakları gerçekleştirmek, ona kalmıştır. Demek ki eğitimi reddetme,
insan olmak, doğal olarak sahip olunan olanakları
reddetmek anlamına gelir.
Bence sorun eğitimde değil, eğitimin nasıl
olacağındadır. Eğitime karşı çıkışlar da hep bu
noktada odaklanmıştır. Eğitimin nasıl yapılacağı ise teknik bir sorundur. Bu konuda da esnek
davranılması, günün koşullarına göre değişiklikler yapılması gerekir. İyi bir eğitim biçimimin N.
Chomsky’nin kullandığı bir benzetmeden esinle
söylersek, şöyle olması gerektiğini düşünüyorum:
Eğitim çiçeğe su vermek gibidir. Suyu çok verirsen
çiçek çürür, az verirsen kurur. Çiçek, her canlı gibi
doğal olarak büyüme eğilimindedir. Onun bu eğilimini sürdürmesini sağlamak gerekir. Bunun gibi
doğal olarak büyüme, yetilerini geliştirme eğiliminde olan çocuğu eğitmek, onun bu eğilime yol
verecek kadar olmalıdır.■
47
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Ortak yaşama kültürü ve felsefesi
LEVENT BAYRAKTAR
A
hlak ve hukuk, insan-insan ilişkisinden doğar. Sağlıklı her ilişki biçimi bir
değeri gerçekleştirmeye yöneliktir.
İnsanın, bütün anlamlı eylemleri de değerlerden
kaynaklanır.
Birlikte yaşamanın temelinde çoğulculuk
yatar. Zira insani-kültürel alan değerlerin şekillendirdiği bir alandır. Burada tek tip bir insan
ve toplum tasarımı birlikte yaşamanın önündeki en büyük engeldir. İnsanoğlu yaratılıştan bir
imkânlar bütünü olarak var olagelmektedir. Her
insanın kendisini gerçekleştirmek gibi bir ödevi
ve sorumluluğu vardır. Ve her insan kendisi olabilmek için, özgür bir maddi-manevi çevreye ihtiyaç duyar.
Özgürlük, sadece bedenen yaşanabilecek bir
değer değildir. İnsanın zihnen ve ruhen de özgür
olması gerekir. Böylece özgürlük, insanoğlunun
kendisini gerçekleştirebilmek için olmazsa
olmaz bir değerdir. Fakat bunu bir değer olarak
keşfetmek ve yaşamak bir bilinç düzeyi ile
alakalıdır.
İnsan kendisini seçerken ötekini de seçer. Yani
kendi başına bir varoluş anlamlı değildir. İnsan,
öteki ile beraber varolmaya mahkûm bir varlıktır.
Bu öteki ile birlikte varolma hem hukuken hem
de ahlaken temellendirilmeye muhtaçtır.
Hukuk, insanlar arasında sağlıklı ilişkiler
kurabilmek için haklar ve hürriyetlerin çerçeve* Doç. Dr. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İTBF Felsefe
Bölümü
sini çizer. Haklar ve hürriyetlerin ihlal edilmesi
bir yaptırımı gerektirir. Böylece hukuk objektif
yaptırımlar yoluyla toplumsal hayatı düzenleme
aracıdır. Fakat ahlak bu düzenlemeyi dış bir yaptırımla değil, kişinin bir değer varlığı olarak kendisine kendisi için yakışanı seçmesi ve yaşaması
esasına dayalı olarak yapar.
Böylece felsefe yoluyla birlikte yaşama kültüründen bahsedebilmek için, temeldeki etik öznenin, ahlak kişisinin yetiştirilmesi gerekir.
Felsefece tanımlanan bir özne ve şahsiyet,
demokratik toplum modelinin ihtiyaç duyduğu
temel unsurdur. Felsefe, insanın reşit olmasının
kendisine, toplumuna ve bütün bir insanlığa kazandırılmasının kısaca evrensel bir şahsiyete dönüşmesinin düşünsel temellerini atar. Ortak yaşama kültürü böylece felsefi tutum kazandırılmış
bireyler ile kurulur ve yaşatılır.
Öyleyse insanoğlunun daha yakından
tanınması ve bir değer varlığı olarak inşa edilmesi
kaçınılmazdır. İnsanoğlu doğada tek başına
varlığını sürdürebilecek bir varlık değildir. İlk
bakışta büyük bir çaresizlik, zayıflık ve eksiklik
gibi görünen bu durum, aslında insan için büyük
bir şans ve imkândır. Zira insanoğlu birlikte varolmak ve değer üretmek gibi bir türsel yeti sayesinde hem tabiatta varlığını koruyup idame
ettirmeyi hem de kültür ve medeniyeti yaratmayı
başarmıştır. Fakat bu başarı da onu kırılgan bir
zeminde yaşamaktan uzak tutamamıştır. Çünkü
insanoğlunun kendi türüyle de birlikte yaşaması
48
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
bazı ilkeler ve kurallar çerçevesinde mümkün
olabilmiştir. Tabiatta, tabiat kanunları çerçevesinde bir süreklilik varken insan söz konusu
olduğunda konu daha da karmaşıklaşmakta ve
insan soyunun devamı sadece tabiat kanunları
ile betimlenip tüketilememektedir.
İnsanoğlu bir yanıyla tabiata ait olsa da
diğer yanıyla adına kültür denilen ve insan
eliyle tabiata eklenmiş olan ikinci bir dünyaya
da aittir. Bu yüzden insanın mutlaka başarması
gereken en önemli imtihanı; tabiatta varlığını
sürdürmekten çok, insan toplumunda birlikte
ve ortak bir hayatı idame ettirebilmesidir.
İnsanoğlunun ortak bir hayatı başarabilmesi
değerler yoluyla mümkündür. İnsandan
değerleri çıkarıldığında geriye tabiatın hem
en acımasız hem de güçsüz varlığı kalacaktır.
Değerlerden tecrit edilen/yalıtılan insan biyolojik
bir organizmaya dönüşür. Tek gayesi hayatta
kalmak ve gücü yettiği kadar hâkimiyet kurmak,
tahakküm etmek olur. Bu hâkimiyet ve tahakküm
de kendinden daha kuvvetli bir tehditle
karşılaşana kadar devam edebilir. Mukadder son;
sürekli daha kuvvetli ve acımasız olanın hayatta
kaldığı bir yıkım ve yok oluş sürecidir.
İnsanoğlunun yeryüzündeki varoluş macerası/
mücadelesi güce ve hâkimiyete dayalı olarak
kurgulandığı sürece hep yıkım ve hüsranla
neticelenecektir. Şüphesiz çizdiğimiz bu manzara
abartılı görünmekle beraber dünya tarihinin pek
de yabancısı olduğu bir tablo değildir. Öyleyse
insan varlığına bakış açımızı değiştirmek ve onu
tabiatta türsel varlığını devam ettirmek için güç
ve hâkimiyet mücadelesinin ötesinde bir varlık
olarak düşünmek ve eğitmek gibi bir zorunluluk
bulunmaktadır.
İnsanoğlu eğitilmeye mahkûm bir varlıktır.
Eğitimin temeli de insanın ulvi bir varlık
yani bir değer varlığı olduğunun bilincinin
kazandırılmasıdır. Zira insan, beden varlığı
olmak bakımından tabiattaki herhangi bir
“tür”den ibarettir. Onu özel kılan husus; sahip
olduğu üstün taraflarının bilincine vararak kültür
ve uygarlığı yaratma becerisidir. Dolayısıyla insanoğlunun ortak bir yaşama formuna neredeyse
mahkûm edilmiş olduğu rahatlıkla söylenebilir.
İnsanoğlu, insanî bir varoluş formu geliştirmeden
varlığını devam ettirememektedir. “İnsanî varo-
luş formu”ndan ne kast edilmektedir? Öncelikle insanın ayırt edici özelliği olarak onun dil ve
düşünce sahibi olduğu söylenir. İnsan düşünen
bir varlık olarak kendini tabiattan ve diğer varlıklardan ayırabilir. Bu aşama kendisini fark etmesi için kaçınılmazdır. Ardından kendini diğer
insanlardan da ayırarak bir “ben bilinci”ne erişir.
Fakat bu aşama bir son değil başlangıçtır. Bundan
sonra karşısındaki diğer insanları tanımak ve iletişim kurmak yoluyla kendisi gibi “ben”ler olarak
tasdik eder. İşte bu noktada adına ben-sen ilişkisi
veya “ben ve öteki ben” ilişkisi denilebilecek etik
ilişki formu oluşmaya başlar.
Ben-sen ilişkisi değerlerin fark edildiği ve yaşandığı en temel ilişki formudur. Toplumsal hayat, bu iki farklı ben’in bir arada yaşamayı başarmaları ile kurulabilecek bir hayattır. Zira “insanî
varoluş formu”, ben’in diğer insanları da “diğer
ben”ler olarak kavrayıp kabul etmesi ile kurulur
ve yaşatılabilir.
Ben’in oluşumu aynı zamanda özne-varlığın oluşumudur. Özne olmak, bir yanıyla “ben
bilinci”ne dayanmakla beraber öte yandan “ben”le
eşit ve hatta kutsal olarak diğer benleri de tasdik
etmeyi gerektirir. Çünkü özne olmak, özneler
arasında mümkündür. Bu yüzden insanoğlu
kendisini seçip fark ederken, diğer benleri, diğer
özneleri de seçmek durumundadır.
Böylece bir değer varlığı olarak inşa edilen
özne-varlık; değerlerin yaşanması ve paylaşılması yoluyla bir ortak varoluş alanı inşa eder. İşte
“insanî varoluş formu”nun temelinde, birbirini
özne olarak tasdik eden özne-varlıkların oluşturdukları, insanî değerler kümesi bulunur.■
49
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Gençlerimiz ve geleceğimiz
MUHSİN İLYAS SUBAŞI
İ
nsanda sosyal kişiliğin oluşma dönemi
aynı zamanda gençliğin de başlangıcıdır.
Bu bakımdan, genç insanın hayatına
şekil ve yön verirken, ilk hareket noktasını tayin önem taşır. Gencin böyle bir noktada kendi
iradesiyle kendi ufkunu tayin etmesi biraz güçtür. Onu çoğu kere “aile” den başlayıp “okul” ve
“çevre” ile bütünleşen bir kader üçgeni etkiler.
İşte burada bunun üzerinde duracak ve “genç
adam”ın yarınına sahip olmasında, ona nasıl
bir gelecek hazırlanması gerektiğini anlatmaya
çalışacağız.
Kültür tarihimizde, insanımızı hayata hazırlayan önemli kültürel altyapılar vardı. Çocuğun
gençliğe doğru geçişinde, kendisine yardımcı
unsurlar öncelikle gelenekten beslenen bir eğitim mekanizmasıyla oluşuyordu. Aile ilk telkinlerini yapmış, mektep bunu şekillendirmeye ve
yönlendirmeye başlamıştı. Sokak, bu ikisinin
katalizörü olma rolünü üstlenmişti. Olgundaki
tecrübe birikimi, gencin şahsiyetinin rahatlıkla
şekil bulmasında bir ana hammadde durumundaydı. Genç, uyumlu kitle oluşumuzun meyvesini toplayabilmekte ve kendi usaresini oluşturma imkânı bulmaktaydı. Çocuğun eğitiminde
kolektif sorumluluk söz konusuydu. O, gelişirken çevreden aldığı desteği, olgunlaşınca yeni
çevresine veriyordu. Böylece dengeli bir miras
Gençlerimizi
sahte ve riyakâr
bir heyecandan
kurtarıp hem
kendisine hem
de çevresine
saygı duyar hâle
getirmenin yolu,
ondaki bedii
heyecanları
uyandırmaktan
geçer. Sanat ve
edebiyat bunun
ilk muharrik
gücüdür.
50
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Sanat, insandaki enaniyeti eritir ve ortak zevkler
etrafında yeni kişilik oluşumları sağlar. Sanat, kimlik
krizinin aşılmasında en önemli etkendir. İnsanın
derununa iner, o mağaradaki gizli sırları ifşa imkânı
verir. Sanat, insanın kendisinde düğümlenmesini
önler.
devri ile cemiyet, kendi millî ve manevi mozaiğinin özelliklerini bozmadan bütünleşiyor ve
dolayısıyla dış baskılardan uzak kalabiliyordu.
Bugün durum böyle değil; sokak kirletilmiş
ve sosyal hafızaya yabancı unsurların pompaladığı haz ahlakı etkin olmaya başlamıştır. Bu
bakımdan gencimizin kendisinin ve bizim geleceğimizi ele alabilmesi için öncelikle organizesi çok iyi hesaplanmış bir sisteme muhtaçtır.
Tanzimat’tan bu yana, kendi iç dinamiklerimizi
Batı’nın sokaklarında aradığımız için çözülmenin önüne geçemedik. Geçmişimize bakabilseydik, orada burç isimlerin sosyal muhassalamız
olabildikleri ölçüde gücümüzü koruduğumuzu
görecektik. Dün Bilge Tonyukuk’un taşa yonttuğu alınyazımız, Yunus’umuzun yüreğinde
sevgi meşalesine dönüşmüştü. Karacaoğlan’daki
aşk, Itrî’deki vecd, Sinan’daki estetik, Fatih’teki irade hep aynı özsudan beslenmişti. Günümüz gencinin de yarının olgunu olmaya doğru
yürürken, kendi irade eğitimini bu kaynaklara
yöneltebildiği oranda başarılı olacağı ve geleceğini eline alabileceğini düşüncesine inanıyoruz. Artık hür yaşamak yetmemektedir: “üstün
insan”dan “üstün toplum”a geçiş öncelikle kültürel değerlerin rehberliğine muhtaçtır. “Sanayi Devrimi”ni “refah toplumu”yla noktalayan
Batı, bunun arkasından, “değerler sistemi”ni
ihmal ettiği ve âdeta kilisenin Orta Çağ çıkmazındaki vebalini metafizik düşüncede gördüğü
için bugünkü bunalımın ağır bedelini ödemeye
başladı. Çünkü inanç ile inancı telkin edenlerin
tutarsızlığı arasındaki farkı göremedi. Kişinin
kusurunu, vahdaniyet duygusunda aradı. Genç
ise bunun muhasebesini yapmaktan uzaktaydı. O, kendisini bu tartışmaların dışına çıkarıp
dengesiz bir yaşayışa sürüklendi. Tabii, onun
arkasından uyuşturucu belası, seks budalalığı ve
sorumluluktan kaçış geldi. Manevi tatminsizliğin getirdiği bu ahlaki erozyonun arkasından
bunalımlar ve intiharlar! Çifte standartlı, dağılmış bir kişilik. Batı, bugün işte budur!
Ülkemizde, “yeniden yapılanma” adıyla
gündeme getirilen yeni yaşama biçimi, korkarız bizim insanımızı da bu badireye çekecektir.
Bunun için de tedbiri şimdiden düşünmek ve
toplumumuzu böyle bir anaforun ortasında
bırakmamak gerekmektedir. Biz, bunun için,
kendi değerlerimizi çocuklarımıza ve gençlerimize benimsetmek durumundayız. Ona tünelin
ucunu göstermek istiyor ve aydınlık bir gelecek
hazırlamanın sorumluluğuna talip oluyorsak,
öncelikle manevi ve millî düşünceyi tavsiye
edecek ve yabancılaşmasına karşı tedbirler arayacağız. Bu arayışın odak noktası “inanç”tır!
Çünkü inanç, insanın kendisine güvenini arttırır, onu, kendisi kalabileceği ortamda muhafaza
eder. Dış telkin ve tahriklerden korur. Çünkü
inanç, ruhun
zırhıdır. Şahsiyetin kozasıdır.
Çünkü inanç, var olabilmenin ilk şartıdır. Bir
insan kendisini var eden değerlere inanabiliyorsa, kendisine güvenebiliyor demektir. İnanç,
bunu sağlar. “Ruh, akıl, beden” manzumesinden
ibaret olan insanın “şahsiyet” olması, kendisini idrake bağlıdır. Bu idrakin hammaddesi de
“bilgi”dir. Bilgiyi somut kalıplardan çıkarıp
hayatın yorumu hâline getiren vasıta ise edebiyat ve sanattır. Bunu ahlaki disiplin içerisinde
düşünüp yorumlarken, insanın öncelikle kendisine ulaşmasında, ruhundaki sırrı çözmesi
gerekmektedir. İşte bu noktada da “inanç”la
“bilgi” yeni bir mayalanma devresi oluşturur ve
bu da insanı diğer canlılardan ayırarak “ekmel-i
mahlukât” seviyesine getirir. Sanat ve edebiyat
bu terkibin hazırlayıcı malzemelerini sunar. Bunun için biz, insanımızı çözülme tehlikesinden
51
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
korumak istiyorsak ona bu kavrama kabiliyetini
öğretmek zorundayız. Unutmayalım ki besleyici damarları manevi iklimin hayat suyuna bağlı
olan sanat ve edebiyat hiçbir dönemde insanı
kendi cevherinin dışına taşımamıştır.
Bugün yabancı ideolojilerin toplumumuza
yerleştirmek istediği telkinlerle, bizi, daha çok
kendileri için kullanabilecekleri kadavralara dönüştürme niyetine dayanmaktadır. Onlar, ucuz
emek, azla yetinen, ama kendi hesabına üreten,
her türlü yönlendirmeye sessizce uyum sağlayan
bir toplum oluşturma hevesindedir. Direnme
gücümüzü kırmak suretiyle, bizim insanımızı
kendisinin emrinde görme hevesinden ilk Haçlı
Seferi’nden bu yana vazgeçmiş değildir. Bugün
toprak işgali durumundan vazgeçilmiş beyin ve
gönül işgaline başlanılmıştır.
Bu ifadeleri biraz abartılmış bulanlarımız
olabilir. Batılılaşma ile Batılının emrinde olmayı birbirinden ayırmadığımız sürece, bu tür tartışmalardan kurtulamayız. Burada hemen söyleyelim ki, “kapalı toplum” olma hevesinde değiliz. Böyle bir düşünce sosyalleşmenin getirdiği
mecburiyetlere aykırıdır. Elbette kendi dışımızdaki dünyaya açık olacağız. İnsanımızın sağlıklı
diyalog kurması, düşünebilen adam olmanın ilk
şartıdır. Milletlerin birbirleriyle kültür alışverişleri ne kadar tabii ise, bir ülkenin kendi kültür
değerlerini koruması da o kadar tabiidir. İşte bu
koruma şemsiyesi altında sağlıklı değişim için
gerekli hassasiyeti elden bırakmayalım diyoruz.
Kendi yaşama üslubumuzun devamlılığı, millet
olarak hayatiyetimizi korumanın ilk şartıdır.
Buraya kadar yaptığımız yorumun muhataplarına, yani gençlerimize, hemen önemli bir
hususu hatırlatmak isteyeceğiz: Şahsiyet arayışımızın sürdüğü bu dönemde sizin başkalarının
kapılarını çalmanıza hiç de gerek yoktur. Onurlu bir geçmişimiz var. Birazcık olsun ona dönüp
bakınız. Unutmayınız, ideali, hatta hayali büyük olan insanın, ona ulaşma gayreti de büyük
olacaktır. Bakınız, bugün hayırla, hayranlıkla
yâd ettiğimiz dünkü büyüklerimiz, gençliklerinde neler yapmışlar. Zaten bir insanın büyüme idealinin ilk işareti de bu çağlarda verilmez
mi? Tıpkı onların verdiği gibi.
Size ilk isim olarak Abdülkerim Satuk Buğra
Han’ı hatırlatacağım. Kaynaklar, onun 12 ya-
şında iken Müslüman olduğunu, ancak bunu
25 yaşında açıkladığını yazar. 26 yaşında ilk
Müslüman Türk Hükümdarı oluşu, gençlik
idealizminin iyi donanmış hâle gelmesinin neticesiydi.
Çağrı Bey de 26 yaşında, ordusunun başında, Bizans topraklarına giren ilk kumandan şerefine sahiptir.
Ebü’l-Gazi Bahadır Han, 16 yaşında devlet
hizmetine talip olurken, “Secere-i Terakim” ve
“Secere-i Türk” isimli eserlerinin yazımına başlamıştı.
Biruni, 22 yaşında gezegenlerin deklinasyonunu ölçtü. 28 yaşında meşhur eseri “Asarul
Bakiyye”sini yazdı.
Buhari, İslam âleminin “Kütüb-ü Sitte” diye
önem verdiği 6 büyük hadis kitabının ilk sırasını alan ve en çok itibar gören eserinin ön hazırlıklarını yaptığında 14 yaşındaydı ve bu yaşta
70 bin hadis ezberlemişti. 18 yaşında ise Sahabe
ve Tabiin’ fetvalarını topladı. “Tarih-i Kebir”ini
bu yaşlarda yazdı.
Ahmet Yesevi, Divan-ı Hikmetinde kendi
hayatını anlatırken 16 yaşında bütün ruhlardan
nasip aldığını, 18 yaşında kırklarla aşk şarabını
içip zikir yaptığını, 19 yaşında yetmiş makamı
gördüğünü, 20 yaşında pir hizmetini tamamlayıp kurt ve kuşlarla selamlaşarak hakke’l yakin
sırrına ulaştığını söyler.
Mevlana, 23 yaşında iken tefsir, hadis, fıkıh,
mantık, edebiyat gibi ilim dallarında ihtisas sahibi oldu. Bu yaşlarda o meşhur v e vazgeçemediğimiz eserlerinin hazırlıklarına başladı.
Kadı Burhaneddin, 21 yaşında kadılık, yani
bugünkü hâkimlik mevkiine oturdu. Kendisinin 11 yaşında Kur’an’ı ezberlediği de bilinmektedir.
İbni Sina da, 10 yaşlarında Kur’an’ı tamamen ezberlemiş ve 17 yaşında iken Emir Nuh
bin Mansur’u tedavi etmişti. Hatta bu büyük
tıp adamı, daha 16 yaşında iken kendi çağdaşı
doktorlara, babası ve dedesi yaşındaki doktorlara hastalıklar ve çeşitleri ile tedavi yollarında
bilgiler verebiliyordu.
Osman Gazi, adına kurulan imparatorluğun
ilk nüvesini 23 yaşında beyliğinin başına geçerek attı.
Ali Şir Nevai, 4 ciltlik divanının ilk cildini
52
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
çocukluğunda, ikinci cildini gençliğinde, üçüncü cildini olgunluk çağında ve son cildini de
yaşlılığında yazdığını söylemektedir.
Fatih Sultan Mehmet, o muhteşem, o devasa
seferini; İstanbul’un fethini gerçekleştiren seferini 21 yaşında iken gerçekleştirdi.
Şeyh Galip, 22 yaşında iken meşhur divanını
yazdı.
Baki, 19 yaşında iken padişahın sohbetine
katıldı, ona arkadaş olup Sultan’uş- Şuara unvanına ulaştı.
Sultan Murat, 26 yaşında iken Bağdat’ı fethetti.
İsimleri çoğaltmak mümkündür. Namık
Kemal’in 23 yaşında, Âkif ’in 25 yaşında, Yahya Kemal’in 20 yaşında ve Necip Fazıl’ın 22
yaşında kendilerini bugünkü şöhrete taşıyan
eserlerini yazmaya başladıklarını unutmamamız
gerekir.
Şu sıraladığımız isimler ve temsil ettikleri misyon için ortaya çıkan yaşları, günümüz
gençliğine heyecan ve yön vermede yeter örneklerdir. İşte bunun içindir ki gençlerimizden,
Batı’nın egosantrik heveskârlarının peşine düşmeden, kendimizin bütün varlığını milletine
adayan dehalarına bakmalarını istiyoruz. İnanıyorum ki, bütün gençlerimiz, cemiyetimizin en
dinamik unsuru olma özelliğini korurken, kendilerine verilecek müspet ölçüleri kabullenecek
liyakati temsil etmektedirler.
Böyle bir yöneliş için en iyi zemini biz, ilim
kadar sanat ve edebiyatta da görüyoruz. Çünkü
sanat ve edebiyat, bize ait olanın takdiminde
en iyi vasıtadır. Sanat, insandaki estetik duygu
ve heyecanı deşifre eder. Sanat, insandaki enaniyeti eritir ve ortak zevkler etrafında yeni kişilik oluşumları sağlar. Sanat, kimlik krizinin
aşılmasında en önemli etkendir. İnsanın derununa iner, o mağaradaki gizli sırları ifşa imkânı
verir. Sanat, insanın kendisinde düğümlenmesini önler. Batı, bu işin farkına vardığı için, sanatına ve sanatçısına sahip çıkmıyor, onunla,
hem geleceğini kurtarmaya hem de geçmişini
ayakta tutmaya çalışıyor. İlahi imtiyaza mazhar
olan peygamberlerden ayrı olarak zamanın yok
edemediği üç kitle vardır: Siyasi dehalar, sanat
ve edebiyat adamları ve ilim adamları. Bunlar,
dün de yaşadılar, bugün de yaşıyorlar, yarın da
yaşayacaklar. Bu gerçeği gören bir genç bugününden çok yarının peşine düşecek ve böylece
olumlu eğilimlere yönelerek kendisinden beklenilenleri verebilecektir.
Gençlerimizi sahte ve riyakâr bir heyecandan kurtarıp hem kendisine hem de çevresine
saygı duyar hâle getirmenin yolu, ondaki bedii
heyecanları uyandırmaktan geçer. Sanat ve edebiyat bunun ilk muharrik gücüdür. Ancak bunlar millî olabildiği ölçüde, bizim insanımızı bize
ait kılacaktır. Onun gelişme dönemindeki aşırı
karizmatik kişiliğini, milletin bağlandığı temel
değerler içerisinde eritip kendi evine dönüştürebilmek istiyorsak, sanatta ve edebiyatta onları
yönlendirip sanat ve edebiyatın imkânlarıyla
onları bizim bütünümüzün asli ve dinamik
parçaları hâlinde muhafaza etmemiz gerekir.
Onun gençlik temayüllerini, onun beklentilerini, onun ideallerini onunla birlikte ufka taşıyabildiğimiz ölçüde, bu kuşağı ülkenin problemi
olmaktan çıkarabiliriz. Değilse, her yıl bir milyonu bulan yeni nüfus, kendi nöbeti geldikçe,
problemleriyle üzerimize abanacak ve meselelerimiz burada düğümlenip kalacaktır.
Biz diyoruz ki, sanatın ve edebiyatın keşfedici imkânlarından faydalanalım. Bu kapıları
gençlerimize de açık tutarak onlarla birlikte tartışıp sonuca gidelim. Batıcılık budalalığına ve
taklit hummasına kapılmış çok sınırlı bir kitleyi
meselenin dışında düşünürsek, rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bizim gencimiz, bizim meselelerimizin ve geleceğimizin sahibidir. O, bize elini
uzatmış beklemektedir. Kendi gençliğimizdeki
fırtınalarımızdan olumlu dersler alarak kendilerine verilecek sorumluluklara hazırdır. Kendi
yükümlülüklerinin farkındadır. O kendimizden, kendi kaynaklarımızdan beslenerek altyapı
değerlerinin kendisine doğrudan verilmesinden
yanadır. Bunları alabilmesi için de vasıta olarak
sanat ve edebiyatın o sıcacık, o kadife yumuşaklığıyla harmanlanmış muhtevasına muhtaçtır.
Sanat ve edebiyat, gence zorunlu olan şeyleri
zorlamadan kabul ettireceği için, eğitimimizi
bu sistemin çarpıcı motifleriyle donatmak durumundayız. Unutmayalım, yarınını düşünmeyenler, geçmişin özsuyundan beslenemeyecekleri için bugünlerini de kaybetmiş olurlar.
Güçlü bir Türkiye’den çekinenlerin istedikleri de budur!...■
53
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
FISILTILAR
“Ve yumuşak bir erdem giriyor
Tancrède’in kalbine
Söndürüyor her öfkeyi,
gözlerini yaşla dolduruyor.”
Pierre-Jean Jouve
evet
öncesi yoktu yalnızlığın
fikre düşmeden akıl
kalbe yetişmeden hafiflik
dudağa dokunmadan sır
yoktu da sonu yalnızlığın
oyun
şarkısız bir yılandı aşk
sağır yüreklerin eliydi
kör bastonların pusulası
ıssız rüyaların imgesiydi
sessiz bir yalandı aşk
ah
korkum çatsın şu yüzlere
boşluk kadar küçük kalsın
büyüdü sonsuz öfkem
barışık kamburlar ölsün
korkum benim ağır içimden
bu
soğuktu güneşin sunduğu hayat
kesik cümleler kadar uzak
sandıkta bilenmiş bir silâh gibi
bitkin bir tefekkür nöbetinde
yeterince berbat bitecek hayat
M. MİLÂT ÖZÇELİK
54
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
TEBESSÜM KUŞU
Kızım Elif Nakış için.
güneşin gamzesi var
böyle başlıyor sabah…
telaş, süslü bir serçe
o nereye konsa.
kanadında nazlı bir düğüm
ansızın havalansa.
meleklerin çizdiği tebessüm kuşu
ve kevserden bir damla yanağında.
çiçek açıyor elleri
bozkırdaki badem, kıskanma…
SERDAR ARSLAN
55
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
İkilemler ve yaşam
SÜLEYMAN DAŞDAĞ*
Ç
ocukluk dönemimizde ebeveynlerimiz
bize “Yalan söylemek günahtır.” derdi. Anlayacağınız ailemiz bizi bu ve
benzeri öğretilerle hayata hazırlarlardı. Dolayısıyla büyüklerimizin yalan söyleyebileceği hiç aklımıza gelmezdi. Kısacası büyüklerimiz ne derse
doğruydu. Okuma yazma öğrenerek başladığım
ilkokulun son sınıfındaydım galiba ve bir ikilem
yaşıyordum. Öğretmen tarih dersi işliyordu. Padişahların ülkemize verdiği zararlardan söz ettikçe hayretim daha da artıyordu. Akşam babam
eve gelince ona “Padişahlar gâvur mu? ” diye
sorunca, “Bu da nereden çıktı?” diye şaşkın bir
ifadeyle bana bakınca, ben de okulda geçen konuşmalardan söz ettim. “Olur mu? Yavrum! Biz
her ne kadar yeni bir Cumhuriyet isek de, Osmanlı İmparatorluğunun devamıyız ve padişahlar konusunda yanlış bilgilendirilmişsin.” dedi.
Konuyu uzatmadı. İşte o zaman ikilem yaşamaya
başladım. Çünkü öğretmenim ile babamın anlattıkları arasında bir çelişki vardı. İkisinden birinin
doğru söylememesi gerekiyordu. Yıllar sonra beni
ikileme sokan bu olaya benzer bir sahneyi, yazarı Boris Pasternak’a 1958 yılında Nobel Ödülü
kazandıran ve sinemaya uyarlanıp birçok dalda
Oscar Ödülü alan; 1917 Bolşevik İhtilali ve ardından patlak veren Rus iç savaşı sırasında geçen
olayları anlatan “Dr. Jivago (Zhivago)” romanının filminde izledim. Hafızam beni yanıltmıyor* D.Ü. Tıp Fakültesi Biyofizik Anabilim Dalı Öğretim
Üyesi, Diyarbakır
sa sahne şöyleydi: Çocuk okuldan gelir ve ebeveynlerine “Çar çok kötüymüş!” der. Ebeveynler
birbirine bakar ve çocuğu ikileme sokmazlar. Bu
sahne ve hayatımdan bir kesitin anlatıldığı olayı
karşılaştırdığımda iki ailenin olaya yaklaşım farkı
açıkça görülüyordu.
Hangi yaklaşımın doğru olduğu bilinmez ama
ailem ve okul arasında beni ikileme sürükleyen
olay, karşılaştığım sorunların çözümünde sorgulayıcı olmamı sağladı. Burada anlatılan her iki
sahne, aile ile okul arasında iyi bir uyumun olmadığını göstermekte ve iki kurumun birbirini iyi
anlamasına yeterince gayret edilmediğini göstermektedir. Bu olayın benzerlerine Finlandiya’nın
kalkınma macerasında da karşılaşmak mümkündür. Çünkü Finlandiya’nın başarısının sırrı, başlangıçta aralarında uyum gözlenmeyen “aile, okul,
kilise ve kışla” dörtlüsünün ortak bir noktada
buluşmasıdır. Sözü edilen bu kurumların ortak
paydada buluşması da Finlandiya’nın bugünkü
başarısının temelini oluşturmuştur.
Yukarıda sözünü ettiğim ikilemin aslında yaşamın ta kendisi olduğunu, zaman insana öyle ya
da böyle öğretiyor. Doğrular ve yalanlar bir şekilde hayata, belki de tarihe yön verirken, birileri
birinin düşmanı oluyor ya da olmuyor.
Geçenlerde tıp fakültesi 5. sınıfta okuyan bir
öğrencim beni ziyarete geldi. Elindeki dergiyi
bana uzatırken “Hocam, yeni bir dergi çıkardık
ve ilk sayısını hocalarımıza armağan edip görüşlerini almak istedik.” dedi. Dergiyi aldım ve
incelemeye başladım. Dergi Kürtçe ve İngilizce
56
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
olmak üzere iki dilde basılmıştı. İngilizce kısmını
biraz karıştırarak anlamaya çalıştım. Öğrencime
dönerek, burada neden makalelerin Türkçesi de
yok diye sormadan edemedim. Öğrenci bu soruyu beklemiyor olacak ki yanıtlamada biraz zorlandı. Kendisine “Kaç tane Türk arkadaşın var?”
diye sorduğumda, çok sayıda arkadaşı olduğunu
söylerken, ikinci soruyu yönelttim, “Kaç İngiliz
arkadaşın var? Yanıtı “Hiç!” oldu. “Arkadaşlarınla
aranda herhangi bir problem yaşadın mı?” “Asla!
Aksine çok samimiyiz, kardeş gibiyiz, yok birbirimizden farkımız.” diye yanıtlarken, sözü nereye
getireceğimi anladı. “Yani anlayacağın bu dergiye
bir de Türkçesini koysanız ve o sevdiğiniz arkadaşlarınız da neler anlattığınızı anlasa, daha iyi
olmaz mıydı?”
Öğrenci kardeşim, haklı olduğumu ve
benzer eleştirileri diğer öğretim üyelerinden de
aldıklarını ve daha sonraki sayılarda buna dikkat
edeceklerini söyledi. Ben yine de ona İngilizlerin
tarih boyunca dünyada ve yaşadığımız coğrafyada
nasıl ince siyasetler yürüttüklerini ve kardeşin
kardeşi boğazlar hâle nasıl getirildiklerini anlaması için, Pakistan ve Bangladeş’in Hindistan’dan
ayrılma hikâyesini, nedenlerini ve sonuçlarının
okumasını tavsiye ettim. Öğrenci kardeşim ayrılmadan önce de kendisine kıssadan hisse olsun
diye aşağıdaki fıkrayı anlattım.
Günün birinde Almanlar, Fransızlar ve İngilizler arasında bir yarışma düzenlenmiş. Yarışmada,
bir topak acı hardalı bir köpeğe yediren kazanacaktı. İlk yarışmacı olan Alman hardal topağını
alıp köpeğin ağzına zorla sokmaya çalışmış, ancak
nafile. Sıra Fransıza gelince, Fransız önce köpeği okşamaya başlamış ve ardından canım cicim
lafları etmiş ancak yine de hardalı yedirememiş.
Sıra, son yarışmacı olan İngilize gelince, İngiliz
hardal topağını alıp köpeğin poposuna bir güzel
sıvamış. Canı yanan köpek, can havliyle hardalı
hızlı bir şekilde yalayıp yutmuş ve yarışmanın galibi İngiliz olmuş. Bu fıkrayı dinleyen öğrencim
odamdan kafasındaki ikilemlerle baş başa, “Her
şey için teşekkürler hocam.” deyip gitti.
O gidince, bir müddet aramızda geçen konuşmaları ve yıllardır bu coğrafyada yaşadıklarımızın
nedenlerini düşünürken, İngiliz bir Müslüman
taksi şoförünün bazı gizli servislere atıfta bulunduğu bir olayı hatırladım.
Birkaç yıl önce İngiltere’nin bir kentinden
diğerine gitmek için bir taksi çağırmıştım. Taksinin şoförü İngiliz bir Müslümandı. İngiltere’deki bazı İslami grupların giyim kuşamları üzerine
konuşuyorduk. Konu bir ara, bazı uzun sakallı
İngiliz vatandaşı Müslüman erkeklerin İngiltere
gibi bir yerde giydiği beyaz entarilere geldi. Bu
kişilerin İngilizler ve de özellikle gençlerde ne tür
algılar oluşturabileceğini konuşuyorduk. Acaba
bu kıyafet bir İngilize sempatik mi yoksa antipatik mi geliyordu? Sohbet bu şekilde sürerken
taksici bana doğruluğu kişisel algıya kalmış ilginç
bir olay anlattı.
Ona göre milyonlarca genci arkasından sürükleyen dünyaca ünlü pop sanatçısı Cat Stevens
Müslüman olup Yusuf İslam adını aldıktan sonra,
etrafını bazı gizli servis ajanları sarmış ve Yusuf
İslam’ı uzun entari ve sakalın İslam’ın bir gereği
olduğuna inandırmıştı. Gerçekten de o günleri hatırlayanlar bilir ki, Yusuf İslam, Müslüman
olduktan sonra, uzun bir sakal ve beyaz entarisi
ile uzun süre yazılı ve görsel basında yer aldı.
Konuşmasını sürdüren taksiciye göre, Yusuf
İslam, Müslüman olduktan sonra uzun sakal ve
beyaz entari yerine, daha önceki giyim tarzıyla
inancını sürdürseydi ya da en azından basın
önüne o şekilde çıksaydı, o günün gençlerine
iyi bir rol model olacak ve gençler arasında
Müslüman olmayı seçenlerin sayısında patlama
olacaktı. Yusuf İslam’ın bu şekilde basında yer
almasının gizli bir oyunun parçası olduğunu,
sanatçının hayranlarının belki de sadece bu
kıyafeti benimsememeleri nedeniyle İslam’a
yeterince sempati göstermediklerini öne süren
taksicinin söyledikleri, yukarıdaki fıkra dikkate
alındığında, o kadar da akla uzak gelmiyordu
doğrusu.
Dolayısıyla karşılaştığımız her olayı iyi analiz etmek ve altında bir gizemin olup olmadığını
sorgulamak, Orta Doğu coğrafyasında yer alanlar açısından oldukça önemlidir. Çünkü kimin
dost kimin düşman olduğunu insanın kestirmesi
her zaman mümkün olmayabilir. Ayrıca dostluk ya
da düşmanlıkların bile zaman zaman yer değiştirdiğini görmek için bile yaşadığımız coğrafyanın yakın geçmişine bir göz atmak gerekir. Düştüğümüz
ikilemlerden tercihimize göre şekillendirdiğimiz
dünyamızın güzelliklerle sürmesi dileğiyle.■
57
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Kültürün bozulmasında en temel
unsur: Yalan
M. HÂLİSTİN KUKUL
M
esele; belli açılardan, hem sosyolojiyi hem ilâhiyatı ve hem de p(i)
sikolojiyi ilgilendirir. Benim bakışımda, bunlardan unsurlar bulunabilmesine
rağmen, tek tek, doğrudan doğruya, bunların
herhangi birini esas aldığımı söylemem yanıltıcı
olabilir.
Zira meseleye, daha ziyade, hislerimle, sezgilerimle, idrakimle, tecrübelerimle, tespit ve teşhislerimle bakıyor ve diyorum ki, çağımızın yani yirmi birinci asrın en büyük hastalığı «yalancılık»tır.
Bir çocuk; evde veya sınıfta, bir bardak veya
herhangi bir şey kırıyor, bir kusur işliyor. Bu fiil
-kazara da olsa- çocuk, annesi, babası veya öğretmeni tarafından azarlanacağını biliyor. Tereddüt
ve korku p(i)sikolojisine kapılarak, durumunu
gizliyor.
Başlangıçta; bu iki hâl yani «korkma ve gizleme», ‹yalan›ın hareket noktası oluyor. Kendisiyle karşılaşan ebeveyne veya öğretmene tedirgin
bakıyor. Onların en ufak bir menfi tavrı karşısında ise, sığınak arıyor; müdafaaya hazırlanıyor.
«Azarlanmak»tan, kendisini «küçük düşürücü
söz»den, hatta «alaycı ifadeler”den çekiniyor.
Her iki mekânda da, kendisine yöneltilen en
küçük bir söz›e karşı, yaptığı fiili ‹inkâr› edebiliyor. Diyebilir miyiz ki, ‹baskı›, yalan›a sebebiyet
veriyor? Bir noktaya kadar, «Evet!» diyebiliriz.
Ancak; cemiyette yaşanılan diğer yalanlar, hiç de
böyle masumane görünmemektedir. Amma; ailede, okulda ve çevrede, yalan›ın zuhur edişi böyle
başlıyor.
Okula başlayan çocuğa,» Öğretmenlerine
karşı saygılı ol!» diyoruz. Bu, elbette ki, doğrudur. ‹Öğretmen›den kasıt, ‹büyükler›dir amma,
sadece o, ön plana çıkıyor/çıkarılıyor. Çocuk da,
öğretmenlerine ‘saygılı görünüyor’ ve ‘çalışır gibi’
tavır gösteriyor. Bu, ‘gibi görünmek›ler, yalan›a
‹ayak›; riyaya ‹basamak›tır. Peki, okuldaki, hademe ve diğer hizmet mensupları ne oluyor? İş›e,
maalesef, ‹doğru› ile başlamıyoruz.
Bu hususu tespit bakımından, başımdan geçen bir hâdiseyi ‹Şehir vee İnsan› başlıklı yazımdan nakledeceğim:
«Seksenli yılların sonlarıydı. Eğitim fakültesinde öğretim görevlisiydim. Derse girmek için
merdivenleri çıktım. Koridorda (Allah rahmet
eylesin) İsmet isimli hizmetliyi üzgün bir şekilde
görünce yanına yaklaştım. Senelerden beri, beraber mesaideydik. Dedim ki:
-Hayırdır, seni bir tuhaf görüyorum. Bir sıkıntın mı var?
Kendisiyle aynı yaşlardaydık. İkimizin de çocuğu üniversitede okuyordu. Bir farkla ki, ben
öğretim görevlisi, o ise, hademeydi!
Sıkıldı, söylemek istemedi.
- Derse geç kalacağım, söyle! dedim.
- Her tarafı sildim süpürdüm, dedi. Öğrenci-
58
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
nin biri, gözümün içine baka baka sigara izmaritini yere attı. Yavrum, şimdi süpürdüm burayı,
dedim. Alaycı ve aşağılayıcı bir vaziyette; «Süpürmek, senin görevin!» deyip çekip gitti.»
Bunun ‹yalancılıkla› alâkası nedir? Şu an itibariyle hiçbir alâkası yoktur. Fakat geçmişe doğru
yürüdükçe, bu üniversiteli gence, çocukluğunda
söylenenlerin kılavuzluk etmiş olduğu görülür.
‹Yalancılık›, bütün semavi dinlerde olduğu gibi, «modern» denilen maarif sistemlerinde
de üzerinde hassasiyetle durulmuş, nefret edilmiş ‹şifahi ve amelî› bir faaliyettir. Bir faaliyettir, çünkü bazen tıpkı ‘kurulu bir müessese’ gibi,
kitlelere müessirdir. Kendini, ‘doğruculuk / sahicilik› adlı bir sahte zırhla koruyan ‹bir müessese›
gibi, çevreye / çevresine, daima hücum eden ,
kendini göstermez bir heyuladır!...
Bu heyula, ferdî ve içtimai idraklere o derece nüfuz eder ki, sağlıklı ve sağlam her bünyeyi
sarsabilir, hatta allak bullak edebilir. Bünye; azar
azar, sinsi bir şekilde zedelenmeye ve ardından da
bozulmaya yüz tutar.
Lügat manasıyla: «Yalan, i, (Eski Türk. yalğan
- «yal-mak / yala - mak» suçlamak, itham etmek»)
1. Aldatmak maksadıyla bilerek söylenen gerçeğe
aykırı, asılsız söz. 2. Asılsız, uydurma, gerçek tarafı olmayan.»(bk. Misalli Büyük Türkçe Sözlük,
Kubbealtı Lügati, İlhan Ayverdi, İstanbul 2011,
s. 1329) demektir.
Bu hususta; önce, Kur›ân-ı Kerim›den örnekler sunacağım. Ardından da, Kâinatın
Efendisi›nin hadislerini arz edeceğim.
Kur›ân-ı Kerim›de, Allahü teâlâ , ‹yalan/yalancılık ve bunun zıddı olarak da ‹doğru/doğruluk› hakkında şöyle buyurmaktadır:
«Yalan sözden sakının.» (Hac, 30)
“Şeytanların kimlerin üzerine indiğini, size
haber vereyim mi? Şeytanlar, yalancı, günahkâr
kimseler üzerine inerler. Onlar şeytanlara kulak
verirler. Ve çoğu yalancıdırlar.» (Şuarâ, 221 - 222
- 223)
«Ey iman edenler; niçin yapmayacağınız şeyleri söylersiniz?» (Saf, 2)
«Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.» (Hûd,
112)
«Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru
söz söyleyin» (Ahzâb, 70)
«(Ey Resulüm, onun için sen onları tevhide
dâvet et ve emrolunduğun gibi, sebat üzre doğru
git. Onların heveslerine uyma ki: « Ben, Allah›ın
indirdiği her kitaba iman ettim. Aranızda adaleti
yerine getirmekle emrolundum» (Eş-Şûra, 15)
Peygamber Efendimiz de buyuruyorlar ki:
«İman ile yalan bir arada bulunmaz.»
«Bir Müslümanı aldatan yahut zarar veren
veya hile yapan bizden değildir.»
“Dört huy vardır ki, bunlar kimde bulunursa,
o kimse hâlis münafık olur. Bir kimsede bunlardan biri bulunursa, bu huyu bırakıncaya kadar o
kimsede nifaktan bir parça vardır: 1. Kendisine
bir şey emanet edildiği zaman, hıyanet eder; 2.
Konuşurken yalan söyler; 3. Söz verirse sözünde durmaz; 4. Bir davada taraf olduğunda haddi
aşar, haktan ayrılır.»
«Size büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi?» Evet, yâ Resûlallah...»Allah›a ortak koşmak ve ana babaya karşı gelmek... Dikkat edin!
Bir de yalan söylemek...» (Son sözünü defalarca
tekrar etti...)»
«Benim ağzımdan yalan söylemek, başka bir
kimsenin ağzından yalan söylemek gibi değildir.
Kim, bile bile benim ağzımdan yalan uydurursa,
cehennemdeki yerine hazırlansın.»
Şüphesiz ki, «yalan söylemenin» câiz olduğu
durumlarda vardır.
Hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: «Yalan
üç yerde câiz olur: Harpte. İkincisi, iki Müslümanı barıştırmak için, birinden diğerine lâf getirmek. Üçüncüsü, ailenin düzenini sağlamak
bakımından karı koca arasını düzeltmek için.»
Yalan; tamamen ‹sosyal bir hâdise’dir ve cemiyetin her zerresinde onu görmek ve keşfetmek
mümkündür. Hile, riyakârlık, münafıklık, iftira,
yalakalık ve inkâr... bu tür faaliyetlerdendir.
Mesela, iftira: «Birine kasten ve aslı olmayan
bir kabahat yakıştırma veya yükleme, bühtan»
(bk. Hayat Büyük Türk Sözlüğü, Tifdruk Matbaacılık Sanayii A. Ş. İstanbul, s. 562) dır.
Mesela, inkâr: «1.Tanımama, kabul etmeme
ve tasdik etmeme, reddetme, 2. (İnsan) Yaptığını
ve söylediğini saklayarak yapmadım veya söylemedim demede ısrar etme, ikrar ve itirafın zıddı.»
( bk. age., s. 588) dır.
Mesela, münafık: «1. Nifak çıkaran, ikiyüzlülük eden, 2. Peygamberimizin zamanında Müslüman olmuş gibi görünüp sapıtkanlıkta devam
59
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
eden adam.» (bk. Aage., s. 506)dır.
Dalkavuk, yalancının başka bir modeli; dalkavukluk, yalancılığın bir başka türüdür. Yaltakçılık, soytarılık, çanak tutuculuk ve çanak yalayıcılık da aynı mana içerisinde düşünülmelidir.
Yalanı temelden ele almak lâzımdır. Zira
‹yalan›ın, hem p(i)sikolojik ve hem de sosyolojik
sebepleri vardır. Kültüre dayanan sebepleri, ferdi/
kişiyi tesiri altına alarak «an’anevi bir hâl» alabilir.
En büyük tehlike burada başlar.
Yalancılığın, her biri birbirinden vahim olmasına rağmen, en korkuncu ‹iftira› ve ‹inkâr›dır.
Bahane, yalan›dır. Çünkü bahane, uydurma›dır
ve aslı yoktur. Yalan; statik değil, dinamik bir faaliyettir. En yaygın ve gelişmiş hâlinde ‹siyaset›te
kendini gösterir. Kendine en müsait zemini orada bulur. Kendini, geldikleri noktada, yâni seçilmiş olmanın verdiği güvenle, mesuliyetsiz hissedenler tarafından rahatça telaffuz edilebilir.
Yalan, lisanı bozar. Kelimelere ve mefhumlara farklı fakat menfi manalar yüklenilerek, dili
yozlaştırır/argolaştırır. Böylece; içtimaî düzeni
de zedeler. İnsanlar arasında kavram kargaşasına
sebebiyet verir. Yalan konuşan kişi(ler), muhakkaktır ki, mizaç / karakter / huy / şahsiyet zaafı
yaşayan kişilerdir. Kimi ‹aşağılık hissi›, kimisi de
‹üstünlük kibri› içinde yüzer.
Böylece kültür tahribatı kendini göstermeye
başlar ve zamanla da gün yüzüne çıkar.
Yalan; doğruluk, adalet, huzur ve güven kapısında sadece bir perde değil, bir uçurumdur.
Karı -koca, ana baba- evlât, âmir - memur, esnaf - müşteri... ve bilhassa ilim ve siyasette vahim
neticeleri vardır. Ocakları / yuvaları söndürür,
insanları birbirlerine düşürür, süründürür ve her
türlü fesat ve nifaka zemin hazırlar.
Bilinmedir ki; «Ameller, niyetlere göredir». O
hâlde; yalan konuşanın yâni yalancının niyeti nedir? İyilik yapmak mı yoksa kötülük yapmak mı?
Çatışma / çelişki / tenakuz / çapraşıklık /
çarpıtma, burada başlamaktadır. Yalancı›nın p(i)
sikolojik rahatsızlığı nedir? Onu, yalan söylemeye
sevk eden amil(ler) ne(ler)dir?
Yalancı, sanılmasın ki, alelâde, tahsilsiz herhangi bir kişidir. Hayır! Yalancı, her yaş seviyesinde, her meslek ve tahsil g(u)rubu içinde kendini
gösterir. Ancak; yalancı kişinin bilgisi arttıkça,
söylediği yalan da o nispette büyür. Çünkü o ya-
lan, o kişi vasıtasıyla, daha geniş insan kitlelerini
tesirinde bırakır; daha çok sayıda insana zararlı
olur. Bu cümleden olarak diyebiliriz ki tahsilsiz
yalancıların vereceği zarar, tahsillilerinkinden
daha makul ve daha azdır.
Aslında büyük adamlar - peygamberler, veliler, arifler, âlimler - yalan söylemek şöyle dursun,
ondan can havliyle kaçarlar. Yani, büyük insanlar,
zaten yalan söylemezler. Sözünü ettiğimiz şahıslar
‹büyük görünümlü› olanlardır. ‹Büyük görünümlü› olmak, riyakârlıktır. Riyakârlık ise, ikiyüzlü
davranmaktır ve yalan’ın özüdür.
Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: «Alışverişte,
vallahi böyledir, vallahi öyle değildir diye yemin
edenlere ve sanat sahiplerinden, yarın gel, öbür
gün gel diye sözünde durmayanlara yazıklar olsun!» Ve yine, efendimiz buyurmuşlardır ki: «Malını yemin ederek beğendiren kimseye kıyamet
günü merhamet edilmeyecek, acınmayacaktır.”
Bütün bu bilgilerden elde ettiğimiz kanaate göre diyebiliriz ki, yalan, asla, ‹bilgi yanlışlığı değil›dir. Tamamen ihtiyari / iradi bir hâldir.
Bilinen›in, şuurlu bir şekilde ‹tersyüz edilmesi,
çarpıtılması ve saptırılması›dır.
Vaat edip, sözünde durmamak da yalan›dır.
Çünkü vaat, söz vermek demektir. Ahittir. Taahhüttür. Sözünden dönmemek›tir. Caymak/
vazgeçmek, biraz daha temkinli bir hâldir. Belki
de ‹yalan› sınırından dönüş›tür. Cayma›nın şekli
de önemlidir. Hangi şartlar konuşulmuş ve cayılmıştır. Vaat edildikten sonraki cayma, şüphesiz
ki, yalan›dır.
Verilen sözün sıhhatli bir şekilde yerine getirilememiş olması önemli değildir. Şayet, yapılması
düşünülen husus, yapılması için, söz veren tarafından, bir gayrete tâbi olup akim kalmışsa, burada, şartlar müsait olmadığı için mazeret vardır.
Esas olan, niyetin samimi ve hâlis olmasıdır.
Peki; ‹yalan›ı, yalan yazan doğru mu söylemiş
olur?
Bu, ne mi demek?
Ortada, bir ‹yalan söz› var. Bu söz, bir başkası
tarafından -bilmeden- ‹doğru diye› yazılmışsa,
bu yalan ‹doğru› mudur? Cevap: Elbette ki, son
yazan -bilmeden yazan- için bu ‹yalan, doğrudur› amma; bu ‹doğru›, doğru değildir. Yalan›ın,
bilmeden, bir başkası tarafından doğru diye takdim edilmesi, onun ‹yalan› olmadığı manasını
60
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
taşımaz.
Şüphesiz ki, tarihin kaydettiği ‹büyük yalancılar› vardır. Bu büyük yalancılar; kalabalık / belki de sürü p(i)sikolojine ‹teslim olmuş› kitleleri,
âdeta ‹hipnoz› ile, - ilâçla değil - bazı yalan söz
ve davranışlarla, kendinden geçirerek / beyinlerini yıkayıp uyuşturarak, kendilerine bağlı hâle
getirirler. Öyle ki, bu yalanlara kananlar, sâdece
fikrî ve kalbî yakınlıktan dolayı değil, bu söz ve
tavırlar sebebiyle, bağlandıkları / kandıkları /
inandıkları / aldandıkları kişilerde çok daha üstün vasıflar tahayyül ederek, onlara dokunmanın
bile haz unsuru olacağını düşünürler.
Bu, ‹aslından / olduğundan / mevcuttan fazla
vasıf yükleme›, zamanla öyle bir hâl alır ki, bu
kişiler, zihinlerinde biriktirdikleri bütün bu yalanları birer hakikat ışığı gibi çevrelerine telkin
etmeye başlarlar.
Yalan, belki de birçok doğru arasında sıkışmış
/ sıkıştırılmış vaziyette, doğru diye satın alınmış
ve ardından satışa başlanmıştır.
Bu durum, cemiyetin, önce ‹yalanla doldurulması» sonra da› ihata› edilmesinin ilk adımıdır.
Bundan sonra, bu büyük yalancılar, o cemiyet
mensuplarına, ne derlerse hiç tereddütsüz yaptırırlar. Her şey, artık, bir parmak işaretine bağlıdır. Emir- komuta, artık ‹muhakemesiz› faaliyette bulunur. Meydanlardaki ‹alkışların ekserisi› bu
türdendir.
Bilinmelidir ki, bir mal alışverişinde, satıcının:
«Vallahi malım taptaze...yeni topladım.. çürüğü
hurdası yok.» gibi -masumane görünümlüsözlerindeki yalan ile, bu yalanın hiçbir farkı
yoktur.
Bir öğrencinin, öğretmenine: «Hocam, vallahi
sabaha kadar çalıştım... başım çok ağrıyordu çalışamadım... babam annem kavga ettiler, zaman
bulamadım!» gibi, yine masumane görünümlü
yalanları da bu yalan zümresindendir.
Ne yazık ki; cemiyetimizi bu ‹yalan illeti› sarmıştır. Azarlanmamak, işten olmamak, menfaatlerini -maddi, manevi makamlarını- kaybetmemek için, ast›ın bir üst makam erbabına, fakirin
zengine / patrona söylediği her ‹oyalayıcı, aldatıcı, yanıltıcı kaypak söz’ yalandır.
Makam sahibi, alt mevkidekileri; para sahibi
de parasını muhafaza etmek için fakirleri ezmek
için yanıltıcı söz ve davranış içerisine girerse, her
iki zümre mensubu da yalanın zehrine yakalanmış demektir.
Kendisine soru sorulan; cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, genelkurmay başkanı, diyanet işleri başkanı... Veya sınıfta bir öğretmen... Veya evde
bir anne baba... verilecek cevap bulamadığı için,
soruyu soran her kim ise, onu, «Bu, ne biçim
soru?» diyerek cevaplamaz ise veya ona, kaypak
/ yanıltıcı / oyalayıcı bir cevap vererek durumu
geçiştirirse, bu, hem ayıp ve hem de büyük yalancıların sınıfına dâhil olmaktır.
Düşünelim: Bir öğrenci hocasına; bir gazeteci
bir siyasetçi devlet adamına veya bir dinleyici, konuşmacı hatibe bir soru tevcih ediyor ve sırayla şu
cevapları alıyor: “Dersi mi kaynatmak istiyorsun,
ukalâ! Bu sorunun sırası mı şimdi?” (Çünkü
hoca, sorulan sorunun cevabını bilmiyor. Bilmiyorum deme nezaketini de göstermiyor). Siyasetçi, soru karşısında yutkunuyor, hafiften kızarıyor.
Ardından: «Sen, git, bunu, sana akıl verene sor!»
deyiveriyor. Hatip ise; cevaplamayacağı soru karşısında, muhatabını cahillikle suçluyor, «Bunu
dahi bilemeyen birisin ve denemek için kalkmış
bana soru soruyorsun!» diye kükrüyor.
Son dönemlerin büyük yalancıları, hep demokrasi vadedip zulüm uygulayanlar olmuştur.
1933-1945 yılları arasında, Hitler›in Aydınlatma ve Propaganda Bakanı olarak görev yapan en
yakın arkadaşı Dr. Paul Joseph Goebbels (18971945)›in bu husustaki şu sözleri meşhurdur:
« Yalan söyleyin, mutlaka inanan çıkar.»
«Söylediğiniz yalan ne kadar büyük olursa o
kadar tesirli olur ve insanların o yalana inanması
o kadar kolaylaşır.»
Tıpkı Hitler gibi, çağımızın kanlı katillerinden olan V. İ. Lenin (1870-1924) ise, şöyle der:
«Yeterince sık söylenen bir yalan sonunda gerçek
hâle gelir.»
Dünya siyasetinde ve maalesef demokrasi adına, idari makamda bulunanlar birbirlerine öylesine ithamda bulunmuşlar ve bulunuyorlar ki,
bunlar nazar-ı itibara alındığında, ortalık yalancılarla dopdoludur, denilebiliyor. Hâlbuki ‹hukuki
ve örfi» esaslar kaale alındığında, bakıyorsunuz
ki, ortalık ‹süt-liman›dır.
Fakat bunca yalancının, ahlâksızın... nasıl buharlaştığı da merak konusudur!■
61
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Sait Faik'in Kameriyeli Mezar hikâyesi
ve Mehmet Âkif'in bir kıtası
CAFER GARİPER
"...yaşayanlar ölenler
için mezar yazısı
yazmaktadır. “Ama
belli olmuyor ki şu
insanlar. Mezar taşında
nasihat bile ediyorlar
yaşayana.” cümlesi
böyle bir algıyla
söylenir. Anlatıcıya
göre belki de ölen kişi
mezar taşında Fatiha
yahut öğüt verici bir
söz değil de bir şarkı
ister. Bu, bilinmez.
Hikâyeden çıkan mesaj
tabiata müdahalenin,
aynı zamanda insan
tabiatına müdahalenin
olumsuzluğu,
çirkinliğidir."
E
debiyat eserleri zengin malzemeye ve
bu malzemeyi dönüştürme gücüne sahiptir. Edebiyat eserlerinin kaynaklarından birini, aynı zamanda başlıcasını daha önce
yazılmış başka edebiyat eserleri oluşturur. Yeni bir
eser ortaya koymak isteyen sanatkâr, kimi zaman
daha önce ortaya konmuş olan kalem ürünlerini
kendi eseri için malzemeye dönüştürür, onlardan
sınırlı ya da ileri düzeyde yararlanır. Bunu alıntı
ve montaj tekniği, açık ve kapalı gönderme, alay
ve parodi, metinlerarasılık gibi değişik yöntemlerle yapabilir. Her yeni edebiyat eseri, değişik
düzlemlerde ve seviyelerde önceki edebiyat eserlerinden beslenir. Bu sebeple edebiyat eserleri
için halka halka genişleyen bir söyleşimsellikten,
metinlerarasılıktan söz etmek mümkündür. Eski
dönemlerin edebi eserlerinde olduğu gibi, modern dönemin edebiyat ürünlerinde de daha önce
ortaya konmuş olan edebiyat eserlerinden yararlanma, onları malzemeye çevirme anlayışı yaygın olarak sürmektedir. Kimi zaman sanatkârlar
bunu estetik bir gaye için, kimi zaman eserlerini
güçlendirmek için, kimi zaman da mizah, parodi
ve ironi için yapabilmektedir. İşte bu tür alıntılama ve alıntılamaya bağlı metinlerarası ilişkiler
ağıyla Sait Faik’in Kameriyeli Mezar hikâyesinde
de karşılaşırız.
Sait Faik’in Kameriyeli Mezar hikâyesi olay örgüsünün önemli tarafıyla mezarlıkta geçtiği, ilgi
çekici bir metindir. Hikâye, adada yaşayan yalnız
birinin martı yumurtaları toplamak için köyün
dışına çıkarken ani bir kararla mezarlığa girmesi,
62
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
gördüklerinin anlatımı, iç monolog ve iç diyalog
üzerine kurulur. Kahraman anlatıcının alaycı bakış açısı ve söylemiyle şekillenen hikâye, ölmüş
insanlar üzerinden yaşayan insanların hayatlarını
sorgulayıcı bir nitelik kazanır. Kahraman anlatıcının alaycı bakış açısına başına buyruk kişiliği,
boş vermişliği de eklenince metnin anlam dünyası genişler. Bu anlam dünyasını biçimlendiren
başlıca öge, anlatıcının hayat felsefesi ve buna
bağlı olarak şekillenen kişileri, olayları ve olguları
yorumlayış biçimidir.
Hikâye,
“Yalnız o bahçıvanın bahçesinde zeytin ağaçları vardır. Mezarlık yolu hiç de sessiz bir yol değil.
Bir motorun patpatı, kuş sesi, arı, sinek vızıltısı,
denizin çakıla serilişi, karşıda bir harp gemisinin buram buram çıkıp da uzaklarda saatlerce
duran dumanı, eşek nanelerinin kırmızı çiçekleri,
katırtırnaklarının parlak sarısı, yaban turplarının,
ballıbabaların, çalı süpürgelerinin, deve
dikenlerinin, karabaşların parıltısı, büyümesi
durmuş serviler, sahilin boncuk boncuk camlarla
örtülü bir koyunda tabak kırıntıları, camdan şişe
tıpaları, geçmiş bir medeniyet asarı gibi yenmiş,
keskinliğini suda bırakmış binlerce, bardak, çanak, çömlek, fincan, ilaç şişesi kırıkları, gebermiş
at kemikleri. Deniz bütün bunları bu koya nereden
alıp getiriyor? Arıların çiçeklerin borularına sokuluyor, üç dört saniyede alacaklarını alıp bir başka
çiçeğe uçuyorlar. Bir kuş durmadan cıvıldıyor. Ta
Kınalı’dan bir eşek anırtısı geliyor. Zeytin ağaçları sallanmıyorlar bile. Eski Yunan’dan kalmışlar
gibi gövdeleri yamru yumru, delik deşik. İşte bizim köyün deniz kenarı mezarlığı Marmara’nın
bu durgun gününde, bu, şişe, cam, tabak artıkları
parıldayan koya uzanan bir burnun üzerindedir.
Önünden kablo geçer. Yola levhalar dikilmiştir.
Mezarlıktan evvel, onlar ölüm bahsini açar. (Yüksek tevettür, kazmayınız. Ölüm tehlikesi!) On adım
sonra da mezarlık.”[1]
şeklinde olay örgüsünün geçtiği çevreyi tanıtmaya yönelik ifadelerle başlar. Bu anlatımda çevreye
duyarlı birinin bakış açısı ve buna bağlı dikkatiyle
karşılaşırız. Anlatıcı, olay örgüsünün geçtiği çevrede duyduğu ve gördüğü nesneler, sesler, olay1. Sait Faik, “Kameriyeli Mezar”, Varlık, S. 324, 1
Temmuz 1947, s. 42.
lar ve olgular arasında ayrım yapmadan mekânı
dikkatlere sunar. Bu dikkatte tabiat varlıkları ve
insan eliyle yapılanlar bir seçme yahut ayrıma gitmeden birlikte sergilenir. Alımlama estetiği açısından tabiat varlıkları genellikle olumlu bir görünüm sunarken insan eliyle yapılanların olumsuz bir görünüm taşıdığı söylenebilir. Yukarıdaki
cümlelerde “zeytin ağaçları”, “eşek nanelerinin
kırmızı çiçekleri, katırtırnaklarının parlak sarısı,
yaban turplarının, ballıbabaların, çalı süpürgelerinin, deve dikenlerinin, karabaşların parıltısı,
büyümesi durmuş serviler”, “arıların çiçeklerin
boruları”ndan alacaklarını alıp başka çiçeklere
yönelmesi bu çerçevede anlam kazanır. Köyden
mezarlığa kadar olan bu yolda “bir motorun
patpatı”, “karşıda bir harp gemisinin buram buram çıkıp da uzaklarda saatlerce duran dumanı”,
“sahilin boncuk boncuk camlarla örtülü bir koyunda tabak kırıntıları, camdan şişe tıpaları, geçmiş bir medeniyet asarı gibi yenmiş, keskinliğini
suda bırakmış binlerce, bardak, çanak, çömlek,
fincan, ilaç şişesi kırıkları, gebermiş at kemikleri”,
“şişe, cam, tabak artıkları” daha çok insan eliyle ortaya konan olumsuzlukları dikkatlere sunar.
Mezarlığa on adım kala “Yüksek tevettür, kazmayınız. Ölüm tehlikesi!” levhası bu olumsuzlukları
tamamlar.
Olumsuzluklar ya da bir başka söyleyişle tabiat varlıklarıyla insan elinin ürettiği uyumsuzluklar mezarlığın içinde de anlatıcının peşini
bırakmaz. Bunlardan biri “kameriyeli mezar”dır.
Mezarda yatan kişiler için kameriye yaptırılmıştır. Kahraman anlatıcının bakış açısıyla yaklaşıldığında ölenler için mezarlıkta kameriyenin bulunması, hayat-ölüm çelişkisi içerisinde anlamını
kaybeder. Kameriye, yaşayan insanlar içindir. Ölmüş insanlar için bir anlam taşımaz. Anlatıcının
kameriyeyle ilk karşılaşmasında söylediği “[h]ani
oturup rakı içmek için fevkalade bir yer” sözü bu
çelişkiyi açığa vurur. Çevreci duyarlılığa sahip
anlatıcı için mezarlıkta da otlar, çiçekler, kısacası
tabiat varlıkları olumluluk ifade ederken insan
eliyle yapılan ne varsa, “demir beton direkler”,
“dikenli teller” olumsuzluk taşır.
Olumsuzluk kameriyeyle sınırlı kalmaz. Mezar taşlarına kadar uzanır. Anlatıcı, dikkatini
kameriyenin içindeki mezar taşlarına çevirdiğinde hiç de hoşnut olmaz. Çünkü siyah yazısı
63
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
silinmeye başlayan, güçlükle okunabilen mezar
taşlarından evli insanların birbirini sevdiklerini
ilan etmesi hiç de hoş değildir. Biri boş mezarı
belirleyen bu iki mezar taşından Hüseyin Avni’ye
ait olanının üzerinde,
Toprakta gezen göğsüme toprak çekilince
Günler bu heyulayı da elbet silecektir
Rahmetle anılmaktadır elbet ebediyet
Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir
mısraları yer alır. Mezar taşlarında karşılaştığı iki
insan arasındaki sevginin kıskançlığını da yaşayan anlatıcı, hikâye genel yapısında kendini hep
duyuran alaycılığı bırakmaz. Eşine olan sevgisini boş mezarın taşında ilan eden Ayşe Hanım’ın
evlenmiş, Hüseyin Avni’yi unutmuş olabileceği
varsayımları üzerinden onunla kıskançlık
duygusuna bağlı bir çekişmeye girdiği izlenimi
bırakır:
“Ayşe Hanım’ı merak ediyorum. Evlendi mi?
Nerede şimdi? Hâlâ yaşıyor mu? Ama seni hiç merak etmiyorum Hüseyin Avni Bey. Zengindin, iyi
yaşadın, sevdin, sevildin, öldün, gömüldün, olacak
oldu yani. Ne yapalım. Bu böyle Hüseyin Avni Beyciğim. Martı yumurtası sevmezdin herhâlde sen.
Sen hassas, şairane bir adammışsın Hüseyin Avni
Bey! Hoşça kal. Ne tuhaf adammışsın. Şiirin de pek
kötü ama Ayşe Hanım’ınkinden iyi.”
Anlatıcının “seni hiç merak etmiyorum” demesine rağmen onun hakkında ortaya konan
düşünceler, sorgulamalar merak ettiğini gösterir.
Bizi burada asıl ilgilendiren konu, anlatıcının,
“şiirin de pek kötü” şeklinde göndermede bulunduğu yukarıdaki mısraların aslının Mehmet
Âkif ’e ait olmasıdır. 1919’da “Bir Resmin Arkasına” başlığıyla Utarit’te yayımlanan metnin aslı
şöyledir:
“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince
Günler şu heyûlâyı da, er geç, silecektir
Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma
Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?”[2]
Sait Faik, Safahat’a Resmim İçin[3] başlığıyla
2. Mehmet Âkif, “Bir Resmin Arkasına”, Utarit, nr. 2,
21 Kanunısânî 1335/Ocak 1919, s. 21.
3. Mehmed Âkif Ersoy, Safahat, (Haz. N. Ertuğrul
aktarılan metinde bazı değişikliklere gider. Gölgeme-göğsüme, şu-bu, er geç-elbet, anılmak-anılmaktadır, ebediyet budur amma- elbet ebediyet
şeklinde karşımıza çıkan bu değişiklik, yazarın
belleğinin bir oyunu yahut metni aldığı kaynağın farklı kaydı değilse metin üzerinde değişikliğe
gittiğini gösterir. Yazarlar bir metinde değişikliğe
giderken onları genellikle parodileştirirler, komik unsuru yaratırlar. Sait Faik’in açıkça böyle
bir yola gittiği söylenemez. Kapalı göndermeyle
metinlerearasılık kurduğu Mehmet Âkif ’in kıtası
üzerinden Hüseyin Avni’yi olumsuzlar. O, insan
eliyle yapılan birçok şeyin olumsuzlandığı, tabiata müdahale olarak algılandığı Kameriyeli Mezar
hikâyesinde, yine insan eliyle yapılmış/yazılmış
olan mezar taşı yazısını da olumsuzlar. Şüphesiz
bunda yalnız kişinin mezarda bile paylaşılan sevgiye bağlı kıskançlık psikolojisinin rol oynadığı
gözden kaçmaz. Doğrusu yazar, alıntıladığı metinde başarı sağlamış görünmektedir. Mehmet
Âkif ’in alıntılanan kıtasının şiir sanatı bakımından pek de başarılı olduğu, estetik değer taşıdığı
söylenemez. Daha baştan,
“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince”
söyleyişi hiç de dilin şiirselliği kurduğu yapı göstermez. Takip eden diğer mısralar için de bu yargı
geçerlidir. Hatta Mehmet Âkif ’in asıl metninden
Sait Faik’in bazı değişikliklerle aktardığı metnin
daha başarılı olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.
Sonuçta Kameriyeli Mezar’da kahraman anlatıcının bakış açısıyla geleneğin belirlediği mezar taşı yazıları olumsuzlanır. Çünkü yaşayanlar
ölenler için mezar yazısı yazmaktadır. “Ama belli
olmuyor ki şu insanlar. Mezar taşında nasihat bile
ediyorlar yaşayana.” cümlesi böyle bir algıyla söylenir. Anlatıcıya göre belki de ölen kişi mezar taşında Fatiha yahut öğüt verici bir söz değil de bir
şarkı ister. Bu, bilinmez. Hikâyeden çıkan mesaj
tabiata müdahalenin, aynı zamanda insan tabiatına müdahalenin olumsuzluğu, çirkinliğidir. Tabiatta da, sanatta da çirkinlik, olumsuzluk kendini
hemen belli etmektedir. Tıpkı Mehmet Âkif ’ten
alıntılanan mısralarda olduğu gibi. ■
Düzdağ), İz Yayıncılık, İstanbul 1991, s. 481.
64
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Tanpınar'da kadın ve şehir
MEHMET KURTOĞLU
Bir rüyanın ortasındayım
İki sevgilim Paris ve İstanbul
El ele raksediyorlar derinde
Bütün yazlarımın bahçesinde”
Tanpınar
T
anpınar, elli küsur yaşında
Paris’e gittiğinde yakın dostu
Adalet ve Mehmet Ali’ye yazdığı mektubunda “dünyada iki hasretim vardı.
Biri Paris biri de güzel kadın. Burada ikisini de kaybettim.” diye yakınır. Tanpınar’ın
kadın ve Paris’i birlikte anması anlamlıdır.
Çünkü o şehirle kadını, kadınla şehri özdeşleştirmiş bir yazardır. Aslında kadını kaybedişi anlaşılabilir ama özelde Paris’i, genelde
şehri kaybedişi anlaşılır gibi değildir. Çünkü Tanpınar edebiyatımızda şehir üzerine
düşünen sanatçıların başında gelir. Bu anlamda o şehrin peşinden gitmiş, şehirlerin
ruhunu yakalamış bir sanatçı olarak, Paris
üzerinden şehre hasret çekmesinin nedeni
başkadır.
Beş Şehir gibi kült bir eser yazmış olan
Tanpınar’ın, Paris’i kaybettiğini söylemesi;
gerçekte gençliğinde hayal ettiği bu şehri,
yaşlılığında görmenin getirmiş olduğu huzursuzluğun bir sonucudur. Bu ruh hâlini
Paris’ten yazdığı mektubunda; “Kadınlar
Türk
edebiyatına,
Tanpınar kadar
kadın konusunda
açlık çeken
ve bundan
mustarip olan
başka bir sanatçı
gelmemiştir.
Çünkü Tanpınar,
kadına olan
iştiyakından
dolayı onu
ilahlaştırmış bir
yazardır.
65
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
"...dış dünyadan daha çok iç dünyaya yönelmiştir.
İç dünyasının zenginliği belki de onun tek tesellisi
olmuş, bu yüzden eserlerinde dış dünyasından
daha çok iç dünyasını anlatmıştır. "
son derece güzel. Hiçbir yerde ihtiyarlığımın bu
kadar yüzüme çarpıldığını hissetmedim” ifadesinde görebiliriz. Bu geç kalmışlık, gerçekte
bilinçaltında büyüttüğü Paris’i kadınlarla birlikte düşlemekten başka bir şey değildir. O, roman ve şiirlerden tanıdığı Paris’i delikanlılık
ateşi içinde görmek ve bu şehrin kadınlarıyla hemhâl olmak istemiştir. Onun hülyalarını süsleyen Paris; Valery, Baudelaire, Balzac,
Rimbaut gibi yazar ve şairlerin yaşadığı kadın
ve cinsellikle iç içe olan Paris’tir. Zira onun
Paris’e bakışının bilinçaltını Cemil Meriç’in
“Paris, bir uçak biletine kendini satan kadın.”
diye ifade ettiği cümlede bulabiliriz. Geç kalmışlık şehir için değil, ancak kadın için söz
konusudur. Bir insan her yaşta şehirden şehre
gidebilir zira şehre gitmenin yaşı veya geç kalmışlığı olmaz. Fakat kadın söz konusu olduğunda gençlik ağır basar ve bir geç kalmışlıktan söz edilebilir. Meşhur bir halk türküsünde
âşık, sevgilisi için “sen erken doğmuşsun/ben geç
kalmışım” diye yakınır. Tanpınar da dişileştirdiği Paris için benzer ifade kullanmıştır. Şehir
ve kadın Tanpınar’ın açmazıdır. Yaralı başlıklı
şiirinin bir mısraında;
“Önünde açılan bu gurbet yolu;
Şehrin kapısında bir lahza dur da”
der. Şehrin kapısından içeri girmiş Tanpınar’ın,
kendisini bir yolcuya benzeterek; “şehrin kapısında bir lahza dur” diye kendi kendine telkin
etmesi, kadınla özdeşleştirdiği şehri tahayyülünden başka bir şey değildir. Zira şiirin bir
sonraki kıtasında, sabahın erken saatlerinde
şehrin dik kemerlerinden içeri girip fecir vakti bahtsız bir yolcu olarak çıktığını anlatır.
Çünkü dişileştirdiği şehir ona istediğini verememiştir. Bu bağlamda Türk edebiyatına,
Tanpınar kadar kadın konusunda açlık çeken
ve bundan mustarip olan başka bir sanatçı gelmemiştir. Çünkü Tanpınar, kadına olan iştiyakından dolayı onu ilahlaştırmış bir yazardır.
Günlüklerinde “Kadın vücudunun güzelliği.
Bir yığın tecrit. Daha doğrusu ortada ikilik
var. Kadın hem kadın hem de insan. Bizim
yalnız bir tarafı hoşumuza gidiyor. Bu kadar
mükemmel bir haz vasıtasının, bu kadar mükemmel bir şey in bir kafası, kendine mahsus
bir kaderi, mizacı olması ne fena bir şey. Kadın insan olmamalıydı”[1] diye yazar. Kadına
böylesine insanüstü bir varlıkmış gibi bakan
Tanpınar, nedense evlenmeye dahi cesaret
edemez. Rüyalarıyla cinsel dürtüsünü bastıran
Tanpınar, hülyalara dalarak roman ve şiirlerinde aşkı yaşamaya çalışır.
Tanpınar’da şehir ve kadın olgusunun iç içe
geçişi gerçekte ondaki sanat ve estetik zevkten
kaynaklanır. Tanpınar için bir şehrin güzelliğiyle bir kadın kadının güzelliği aynıdır. Çünkü her ikisi de sanat ve estetik zevki oldukça
yüksek olan Tanpınar’a haz vermektedir. Buna
bir de onun şairliğini ekleyecek olursak, nasıl
bir ruh hâli taşıdığını daha iyi anlamış oluruz. Mektuplarında S.Z. diye sadece adının
baş harflerini verdiği kadını İstanbul’a (Boğaziçi) benzetir ve şöyle der: “S.Z. yi gördüm Ne
kadar güzel bir kadın!(…) S’nin süzgün bakışı,
ısırmak hevesi veren çenesi, saçları, peltekliği.
Hey Yarabbim, Süre-i Fetih gibi kadın. Bir
içim su, Boğaz meyhaneleri gibi derin, yumuşak, munis, anlayışlı, mucizevi bir hamakat ve
1. İ. Enginün, Z. Kerman, Günlüklerin Işığında
Tanpınar’la Başbaşa, s.242, Dergâh Yay. İst.2007.
66
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
güzellik. Heykellerini gördüm. Heykel dediğin
ancak böyle olur tabii. Bu kadar güzel kadın
elinden çıktığı zaman güzeldir, mükemmeldir,
nefistir, iyidir. Ne yapayım Michelange’ın ter
ve sarımsak kokan dehasını. Bana böylesi lazım! Kumral saç ve kuvvetli pudra.”[2]
Tanpınar, kadın konusunda bir yandan
Don Juan gibi seçici, diğer yandan Kazanova
gibi her kadınla yatma iştiyakı besleyen bir
adamdır. Aslında ondaki bu açmaz, akıl ve
duygusunun çatışmasından, aşk ve cinselliğin
iç içe geçmesinden, Araf ’taki ruh hâlinden
kaynaklanmaktadır. Bu anlamda Hilmi Ziya
Ülken’in dediği gibi ikili bir ruha sahiptir.
Hilmi Ziya; “İki Hamdi vardı: ifade edilmezi yaşayan ve gerçeği mühendis gibi gören.
Birinde şair, ötekinde muhakemeci idi. İkincisine geçtiği zaman hâdiseleri berraklığıyla
görür ve bir kadı gibi muhakeme ederdi. Şair
ve âlim iki şahsiyetti. Bu iki insanı paylaşmış
olduğu zaman onu rahat rahat takip edebilirdik. Fakat bazen bu iki insan yan yana gelir
ve boğuşurdu. Aynı hikâyede, aynı nesirde iki
dünya görüşü, iki stil birbirini kocalar, şairden
muhakemeciye geçiş bizi şaşırtırdı.(…)ama bu
iki Hamdi ve onların savaşı olmasaydı, her
biri birer pırlanta olan eserlerinden mahrum
kalırdık. Sanatkâr, iç kıvrantısı içinde huzur
arayan ve bu serapta hayalin abidesini ören insandır. Dermansız bir beden ve canlı bir ruh!
O bu bitkin atı son hızıyla koştururken yarı
yolda kapaklandı kaldı.”[3]der. Tanpınar’ın bu
ikili ruh hâli, Ülken’in deyişiyle bir yandan
onun eserler yaratmasına vesile olurken, diğer
yandan gerçek hayattan kopmasına, hayal ve
rüya arasında kalmasına neden olur.
Zayıf beden güçlü ruhu taşımaktan aciz
kalmıştır. Bu acizlik Tanpınar’ı gerçek hayatta
zavallı bir duruma sürüklemiştir. Bu yüzden
dış dünyadan daha çok iç dünyaya yönelmiştir. İç dünyasının zenginliği belki de onun tek
tesellisi olmuş, bu yüzden eserlerinde dış dün2. Zeynep Kerman, Tanpınar’ın Mektupları, s.94,
Dergâh Yay. İst.2007.
3. Yunus Balcı, Tanpınar Trajik Bir Şair ve Şiiri, 25, 3 F
yay. İst.2008.
yasından daha çok iç dünyasını anlatmıştır.
Ayrıca onun bu ikilemli ruh hâli, kendi medeniyetinin şehirlerini değerlendirirken de kendini gösterir. Bir doğulu şairin duyarlılığından
daha çok, bir Batılı estetisyen ve sanatçı duyarlılığıyla bakar şehre. Nurdan Gürbilek O’nun
bakışını değerlendirirken; Tanpınar “1932’ye
kadar ‘cezrî bir Garpçı’ olduğunu, sonraki yıllarda ‘millî, yani halis’ bir terkip uğruna kendine göre yorumladığı bir Şark’ta yaşadığını”
söyler. Ayrıca Tanpınar’ın “halis olanı bulmak
için eve döndüğünü, fakat tıkanma yaşadığını, üstelik artarak devam ettiğini, bunun bir
nedeni, içindeki ‘cezrî Garpçı’yı Şark’ta bulduğu malzemenin halisliğine bir türlü inandıramamış olmasından kaynaklandığını, ayrıca
yüzünü eve dönerek sürdürdüğü endişeli yolculuğunun evdekilerin pek de umurunda olmadığını gördüğünü belirtir.
Tanpınar, kültür ve medeniyet bağlamında, Beş Şehir gibi muhteşem bir esere imza atmasına, bu şehirler içerisinde İstanbul’a özel
bir yer vermesine karşın, kendi medeniyetinin
şehirleri için; ‘Bende hayranlık uyandırabilecek bir iki eser ancak bulunur.’ diye yazmıştır. Batı’nın görkemli kiliseleri, katedralleri,
sanat galerileri, yazarlarının yaşadığı evler,
müzeler onu büyülemektedir. Çünkü o Paris’i
düşlerken Balzac’ın, Baudleare’in, Hugo’nun
Valery’nin kadınlarıyla birlikte düşlemektedir.
Kadınla şehri özdeşleştirdiği için, kendisine
en yakın Paris’i görmüştür. Bu yüzden Paris’e
ayak basar basmaz, Paris ihtiyarlığını yüzüne
çarpar. Çünkü o okuduğu eserlerden, gezip
gördüğü şehirlerden dolayı hep Batı tesirinde
kalmıştır. Bu yüzden “Kadını ve Paris’i çok seviyorum.” demekten kendini alamamış, yıllarca yaşadığı -hatta Türk edebiyatının en güzel ve
en kült şehir kitabını yazdığı hâlde - gönlünü
ve gözünü Paris’ten alamamıştır. Tıpkı çevresindeki güzel kadınların gözünü kamaştırdığı
gibi Paris de gözünü kamaştırmıştır. Bundan
dolayı kadın ve Paris için hem hasret hem sevgi sözcüğünü birlikte kullanmıştır. Çünkü
aşkı ve hasretidir kadın ve Paris! ■
67
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Türkçeleşmiş, Türkçedir
SEZAİ GÜNEŞ
“B
ütün kelimeler Türkçe asıllı
olmalıdır”
görüşü,
yüz
yıllık geçmişi olan ve bütün
tutarsızlığına rağmen bugün de gündemde
tutulmaya çalışılan bir görüştür. Bu görüş,
dağarcığında yer alan birçok kelime ve deyimin
kaybolmasına yol açarak, Türkçeyi ifade gücü
bakımından oldukça zayıf düşürmüş; bünyesine
sokulan yanlış kelime ve terimler yüzünden
kuralları belirsiz bir dil hâline getirmiştir.
Yukarıda başlık olarak kullandığımız söz, Ziya
Gökalp’e aittir. Ziya Gökalp, daha o günlerde
dilde yarattığı keşmekeşi ve doğurduğu olumsuz
sonuçları görerek, 1916 yılında kaleme aldığı
ve “Yeni Hayat” dergisinde yayımlanan Lisan
manzumesinin bir dörtlüğünde “Uydurma söz
yapmayız / Yapma yola sapmayız / Türkçeleşmiş,
Türkçedir / Eski köke tapmayız.” diyerek bu
görüşü göğüslemeye çalışmıştır.
Birkaç örnekten hareket ederek, “Arı
Türkçecilik” veya “Öz Türkçecilik” de denilen,
Ziya Gökalp dâhil, muhaliflerince “Tasfiyecilik”
olarak adlandırılan bu görüşün doğurduğu bazı
olumsuz sonuçlara gözden geçirelim.
Hatırlamak / Anımsamak / Andırmak
“Hatırlamak” fiilinin tabanı “hatır” ismidir.
“hatır” ismiyse Arapça asıllı bir kelimedir. Aslı
Arapçadır ama dilimize yaptığı katkı bakımından
Türkoğlu Türk’tür! Zira insanımızın içinde yer
alan -ince mi ince, saydam mı saydam- bir yerleri,
birtakım naif olayları ifade etmeye yaramaktadır.
Adlandırılan o yer veya olaysa, insanın nesidir,
neresindedir? “Bilen eden” yok! Şu sözlere
bakar mısınız: “Hatırdan çıkar(ma)mak, hatırı
geçmek, hatırı kalmak, hatırı kırılmak, hatıra
gelmek, hatırı sayılmak, hatırlı olmak, hatır gönül
sahibi olmak, hatıra, hatıralık eşya” ve elbette
“hatırlamak”.
O hâlde sormak gerekir: Aslı Türkçe değil
diye, “hatırlamak” yerine “anımsamak” fiilini
türetmek, neyin nesidir? “Hatırlamak” atıldığı
takdirde, “hatır” sözüyle oluşturulmuş bulunan
yukarıda andığımız deyimler Türkçeden atılmış,
unut(tur)ulmuş olmayacak mı? “Öz Türkçe”
ile kastedilen şey, dilin sadece kendisi olması
ise, dilin sadece kendisi olması yani “öz”lü bir
dil hâline gelmesi, ancak onunla dile getirilen
/ aktarılan duygu ve düşüncenin zenginliğiyle
mümkündür? Aksine bir davranış, dildeki duygu
ve düşünce zenginliğini yok etmekten başka bir
anlam taşımaz.
Ayrıca
“anımsamak”
fiilinin
gramer
yapısıyla bugünkü kullanılış şekli arasında,
bir uygunluk da bulunmamaktadır! Çünkü
hareket kavramında bir “daralma, azalma”
olduğunu ifade etmeye yarayan “-msA / -msE”
eki kullanılarak türetilen tek fiilimiz, “gülmek”
fiilinden elde edilen “gülümsEmek” fiilidir.
“Gülmek” ve “gülümsemek” ise, ifade gücü
birbirinden oldukça farklı iki ayrı kelimedir.
Zira “gülmek”, hareketin normal bir şekilde
gerçekleşmesini; “gülümsemek” ise daha hafif
bir şekilde gerçekleşmesini, yani “tebessüm”ü
karşılamaktadır. Dolayısıyla “anmak” fiilinden,
bu ek kullanılarak türetilen “anımsAmak” fiili
de hareketin tam gerçekleşmesini değil, hafif
bir şekilde gerçekleşmesini haber vermektedir.
68
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Bu yüzden de “hatırlamak” karşılığında değil,
olsa olsa “hatırlar gibi olmak” karşılığında;
“anımsatmak” türeviyse, “andırmak” karşılığında
kullanılabilir.
Nitekim Türkçede önceleri “anmak”
fiilinden türeyen bir de “andırmak” fiili vardı.
“Vardı” diyorum, çünkü şimdi ağızına alan,
kullanan kimse yok! Onun yerine de artık
“anımsatmak” fiili kullanılır oldu. Bu demektir
ki, “anımsamak” fiilini isteyen, istediği şekilde
kullanabiliyor. Nitekim Alev Alatlı bile kendisini
bu akıntıya kaptıranlardan biri olmuş durumda.
Schrödünger’in Kedisi (Rüya)” adlı romanında
şöyle bir cümle kullanmış: “Darmadağınık bir
hali vardı, doksanlı yılların askeri üniformalarını
anımsatan boz renkli ceketinin açık yakasından
kıvırcık beyaz kılları fırlamış…” (2001: 162).
Bu cümledeki “askeri üniformaları anımsatan”
ibaresindeki “anımsatmak” fiili, görülüyor ki
“andırmak” karşılığında kullanılmış. Elbette bu
kullanılış, “anımsamak” fiilinin anlamına daha
uygun düşmüş. Fakat bu arada “andırmak” fiili
güme gitmiş.
Bu örnekler, dilde bir fakirleşme ve yozlaşma
yaşandığını göstermiyor mu?
Kelime / Sözcük
“Kelime” sözünü, Türkçe değil diye
değiştirmek isteyenlerin başında Nurullah Ataç
gelmektedir. Ataç, bu sözü eski Türkçedeki
(aradan geçen bin yıla yakın süre içerisinde
geçirdiği ses değişmesini hiçe sayarak) “til: dil”
sözünden türettiği “tilcik” sözüyle karşılamak
istemiştir. “Tilcik”i beğenmeyenler ise, daha
sonra “sözcük”ü kullanır olmuştur.
İddiaya göre “sözcük” ilk defa Melih Cevdet
Anday tarafından kullanılmıştır. Bu iddia,
geçen yıllarda TRT kanallarından birinde
yapılan Türkçeyle ilgili bir tartışmada, Emin
Özdemir tarafından ortaya atıldı. Bu iddianın
gerçekle bir ilgisi yoktur. Bu sözü Anday’ın
kendisi türetmemiş; birilerinden duymuş ya
da bir yerlerde okumuş, daha sonra da bilinen
kitabına ad olarak koymuştur: "Sözcükler". Bir
takım ayran gönüllülerse derhal sahip çıkıp,
yaygınlaştırmaya çalışmıştır. Bugün, bilen
bilmeyen herkes tarafından kullanılıyor. Ortalık,
“sözcük”ten geçilmez oldu.
Gerçekte ise bu söz, 1930’lu yıllarda
başlayıp devam eden gramer çalışmalarında,
“edat” terimine karşılık olarak düşünülmüştür.
“Sözcük”ü “edat” karşılığında (“yardımcı söz”
teriminin yanında) ilk defa kullanan kişiyse,
tanınmış bilim adamı (Türkolog) Mecdut
Mansuroğlu’dur. (bk. Sultan Veled'in Türkçe
Manzumeleri, İstanbul, 1958). Daha sonra
“edat” terimine karşılık olarak teklif edilen başka
bir söz de, “kelimecik”tir (Tahsin Banguoğlu,
Türkçenin Grameri, Baha Matbaası, İstanbul
1974).
Demek ki “sözcük”, 1950’li yıllardan beri var
olan bir sözdür; “edat” karşılığında kullanılmak
istenmiş fakat kabul görmemiştir. Keşke kabul
görseydi de “kelime” sözü, uğradığı bütün
bu saldırılardan kurtulsaydı. Zira “sözcük”ün
yersiz ve haksız bir şekilde “kelime” karşılığında
kullanılıyor olması, şöyle bir mantıksızlığı da
beraberinde getirmiştir. Bilindiği üzere, “söz”ün
“kelime” ve “cümle” olmak üzere, iki ayrı kullanımı
vardır. “-cIk / -cİk / -cUk / -cÜk” ekiyse, küçültme
ve sevgi ifadeli sözler türetir. (“söz”ün cümle
karşılığında kullanıldığı ve ekin küçültme işlevi
göz önünde bulundurulacak olursa), “sözcük”ün,
“küçük söz: cümlecik” anlamına geldiği kolayca
anlaşılabilir. Nitekim vaktiyle “edat” karşılığında
düşünülmüş olması da bu sebepledir. Çünkü
“edat” diye, artık anlamı gözetilmeden kullanılan
çeşitli yapıdaki (cümle olmayan) kalıp sözlere
denir.
Söylediğimiz gibi “söz”ün bir diğer karşılığı
da, “kelime”dir. Dolayısıyla dilin mantığına göre
“sözcük”ten kasıt, “kelime” değil; “kelimeden
daha küçük” bir yapı, “kelimeyi andıran” bir
şeydir. Ama nedir? Bu demektir ki “sözcük”, asla
“kelime” karşılığında kullanılamaz.
“Sözlük” bile bunların akıllarını başlarına
almasına yetmiyor.
Mecburiyet / Zorunluluk
Üstat buyuruyor: “Ben bir dil ve Türkçe
uzmanı değilim.” Peki, necisin sen? Uzman
değilsen, birilerini yargılama cesaretini nereden
buluyorsun? Türkçe konusunda bilgi sahibi
değilsen, nasıl fikir beyan edebiliyorsun?
Devam ediyor: “Kuşkusuz dil, kesinlikle Türk
halkı tarafından anlaşılmalıdır. Ancak şu da
69
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
bir gerçektir ki, yabancı kökenli sözcükler halk
tarafından zorunlu biçimde bir kalıp olarak,
kökünü ve anlamını bilmeden ezberlenmektedir.
Halkın önüne koyduğumuz kalıbın bir
seçeneği olmayınca zorunlu bir biçimde o
sözcük kullanılmaktadır. Yazarın (Necmettin
Hacıeminoğlu’nu kastediyor) makalesine sığdırdığı
halkın malı olduğu savını ileri sürdürdüğü pek çok
kısa ve gereksiz yabancı kökenli sözcüklerle bugün
her yerde kullanılan Türkçelerini karşılaştıralım:
Bugün halk, bildiği “zorunlu” sözcüğü varken,
niçin yabancı kökenli “mecburi” sözcüğünü
kullansın?” (Ziya Çoker; Dilde ‘Sadeleşme’
Sorunu, Çağdaş Türk Dili dergisi, S. 204)
Burada sözü edilen “zorunlu sözcüğünü
bilen halk”, hangi halktır acaba? Ve bu halkın,
önüne konulan “zorunlu” kelimesi hakkında
bildikleri nelerdir? Yoksa önüne tek seçenek, bir
kalıp olarak konulan Arapça-Farsça kelimeler
hakkında bir bilgisi olmadan kullanan halkımız,
bu kelimeyi de anlamını, kökünü bilmeden mi
kullanmaktadır? Bırakalım halkı da, bu sözleri
sarf eden kişinin “zorunlu” kelimesi hakkındaki
bilgisi ne kadar doğru ve yeterlidir? Arapçadır
diye kapı dışarı edilen “mecburiyet” yerine
ileri sürülen “zorunlu” kelimesinin kökü olan
“zor” kelimesinin de Türkçe değil, Farsça asıllı
olduğunu biliyor mu? Halkımız (ve de kendisi)
eğer böyle bir bilgiye sahip olsaydı, hâlâ bu
kelimeyi kullanmaya devam eder miydi?
Türkçe diye alkışlanan bu kelimenin başka
bir kusuru da, kural dışı oluşudur. Çünkü
“zorunlu”nun taban kelimesi “zorun” olup
kurala uygun türetilmemiştir. Zira Türkçede
“isimden isim türetme ekleri” arasında bugün
kullanılan “-n” diye bir ek bulunmamaktadır.
“Yazın, kışın, gündüzün” gibi bazı kalıplaşmış
sözlerde yer alan “-n” ekiyse, bir yapım eki değil,
eskiden kullanılan fakat bugün artık o göreviyle
kullanılmaz olan bir “isim çekim (vasıta)” ekidir.
Eğer “dilcilik” yapacaksak, Türkçeyi
kurallarına uygun / doğru bir şekilde bilmek,
kullanmak zorunda değil miyiz?
Talep / İrade / İstem
Öz Türkçecilerin dilimize musallat ettiği
kelimelerden biri de “istem”dir. Tıpkı “olasılık”
(ihtimal / imkân), tıpkı “öneri” (teklif / tavsiye),
tıpkı “ayrım” (ayırt etme / imtiyaz), tıpkı “söylem”
(ifade / hitabet / üslup) gibi, bir joker kelime
hâlinde –aralarında bir ilgi olsun olmasın- farklı
kavramları adlandırma göreviyle kullanılabiliyor.
Bir bakıyorsunuz “Yirmi yıl ağır hapis
istemiyle mahkemeye sevk edildi.” gibi bir
cümlede, “talep” karşılığında kullanılıyor. Bir
bakıyorsunuz “İstem dışı davranış” gibi bir sözde,
“irade” karşılığında kullanılıyor. Bir bukalemun,
bu “istem” kelimesi! Yer aldığı cümleye göre
anlam kazanıyor.
Aynı kelime iki farklı şeyin adı olarak
kullanılamaz mı? Elbette kullanılabilir. Fakat
iki şey arasında bir “yakınlık / benzerlik” ilişkisi
olmak kaydıyla!
Acaba “irade” ile “talep” arasında nasıl bir
ilişki bulunuyor?
Kuruntu / hallüsinasyon / yanılsamak
“Yanılsamak” fiili, bazılarınca “Hallüsinasyon
(Fr. Hallucination)” yerine kullanılıyor. Türkçe’deki
karşılığı “kuruntu, vehim” olan “hallüsinasyon”
terimi, “olmayan bir şeyi görür veya işitir gibi
olmak” şeklinde beliren bir ruh hastalığının
adıdır. “Hallüsinasyon” anlamındaki “kuruntu,
vehim” terimlerini beğenmeyenlerce kullanılan
“yanılsamak” örneği ise, “yanılmak” fiiline “-sA” eki
getirilerek (kafadan) türetilmiş, yani uydurulmuş
bir sözdür.
Bu fiil, gerçekten kurallar gözetilerek
türetilmemiş, kısacası uydurulmuş olan bir fiildir.
Zira Türkçede fiil tabanına “-sa/-se” eki getirilerek
türetilmiş tek fiil bile yoktur. “-sA / -sE” eki fiillere
değil; isimlere getirilerek fiiller türetir: “Garip-se-,
önem-se-, umur-sa-, su-sa-, yakın-sa-” fiillerini
örnek gösterebiliriz. Bu ekin bir benzeri de “-msA/ -msE-” eki olup, isimden fiil (“gülümsemek”te ise
fiilden fiil) türetmeye yarar: “Az-ı-msAmak, beni-msEmek” gibi bağımsız şekiller yanında, “kötümsEr, kara-msA-r, iyi-msE-r” gibi “-r” geniş zaman
sıfat-fiil ekiyle sıfatlaşmış örneklere de rastlanır.
Dolayısıyla
Türkçe
gramer
kuralları
çerçevesinde, “yanılsamak” gibi bir kelime türetmek
mümkün değildir. Şayet “gramer kurallarına uygun
olmasa da, ben kullanırım!” deniliyorsa, o zaman
başka!
Bu uygulama, Türkçeyi gözetmek, geliştirmek
değil; bozmak demek değil de nedir?■
70
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Lambada titreyen alev
İMDAT AVŞAR
T
oprağın gönlüne cemre düşmüş, tabiatın damarlarına yürüyor su. Ova, kışın
beyaz ve soğuk elbisesini soyunmuş, ılık bir baharı kuşanmış. Kayısı ağaçlarının
çiçekleri, ara sıra sertçe esen rüzgârla, boşlukta savruluyor, baharı karşılayan
otların başına, bembeyaz çiçekler dökülüyordu.
Karşıda elektrik direğindeki yuvasına yerleşen leyleklerin lakırdısı, yuvalarına telaşla
ot, çöp taşıyan serçelerin ötüşü, havada dönüp duran güvercinlerin kanat sesleri ve okula
giden çocukların neşeli bağırışları… Bütün sesler birbirine karışıyordu bu sabah.
Kimi neşeli kimi ağır yaralı, baharı terennüm eden ezgiler geçti içimden. Mırıldandım.
Söylediğim ezgiler beni başka sözlere doğru sürükledi. Zihnimde kırık dökük, mısralar
dolandı. Söyleyemedim.
Bir yanı acıya batan aşktı belki de, baharı tezatlar ülkesi kılan. Bir yanı, cıvıl cıvıl bir
ova ruhumun. Bir yanı ala karlı bir dağ. Bir yanım sarı bir çiğdem oluyor aniden. Toprağın göğsünü yara yara gün yüzüne çıkıyorum. Bir yanım sert bir yayla yeli, uğuldayarak
kulaklarıma doluyor ve çiğdemlerim soluyor birden.
Baharı izliyordum. Dallarını yerlere kadar sarkıtan salkımsöğüt konuştu birden. Söğüdün dalları arasından gelen bir ses çarptı beni. Onca sesin arasından ‘beni duy, beni dinle’
diyen bir sesti. Bu ısrarcı sesi dinledim bir müddet. Bir bülbül ötüyordu. Önce ağır bir
ritimle, ‘huuit, huuit, huuit…’ diye başlıyor; ardından hızlanıyordu. Daha sonra yüksek
perdeden, heceleri uzatıyor ve âdeta feryat ederek, ötüşünü tamamlıyordu. Neşe perdesinden girdiği ötüşü, feryat perdesinde bitiriyordu bülbül. Baharda, bir sevdalı yürek gibi bu
kuş. Bu feryat beni alıp bir yazılı sınavına götürdü.
Sınavın ilk ve en zor sorusuydu.
“Bülbül-i dil çok mudur eylerse feryâdı hezâr
Bir yüzü gül gonca dilberden ayırdı rüzgâr”
Hocamız, bu yek ahenk beyitte, şairin, kendisini niçin ‘feryat eden bülbüle’ benzettiğini soruyordu.
71
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
O gün kâğıda yazdıklarımı; hafızamın yapraklarını çevirerek okumaya başladım.
“Bülbül güle âşıktır, bir ömür ki gam çeker.
Gül dalında feryat eder, ah çeker. Bülbülün
yüreğinde, gülün yaktığı bir ateş vardır. Gülün yanmayacağını bilse gülistanı ateşe verir.
Goncalar, kızıl gül olup açtığında, her seher
yüreği kanar bülbülün. Bu yüzden feryat eder,
her bahar ağlar, yaş döker. Sabahları goncaların üstündeki çiğ, bülbülün gözyaşıdır… Gül,
hoyrattır, vefasızdır, bir kez gülmez bülbüle.
Sevgili güle, bülbül de âşığa remizdir. Sevgilinin vefasızlığından, yüreği kan olan, bülbül
gibi gama düşen şair, kendini feryat eden bülbüle benzetmiştir...”
Ne güzel benzetmişlerdi söz şehrinin sultanları. Kendilerine kurdukları bu üst dilin her
bir kavramı başka bir âlem. Bir beyitten bir
sözü çek, bir dünya kur kendine. Sonra hayal
yurdunda, mirî merada dolaş dur...”
Söğüdün dalları arasında bülbülü arıyordum. Eğer yuvası da, bu salkımsöğüdün dalındaysa her sabah her seher bir ahenkli sese
uyanacaktım. Dişisi yumurtaya yatınca erkek
geceleri de öterdi üstelik. Sesin geldiği yöne
doğru iyice yaklaştım. Söğüdün uç dallarında,
göğsü açık kahverengi, kuyruğu kızıl, kanatları koyu kahverengi bir nokta duruyordu. Hafif esen rüzgâr, göğsündeki tüyleri kabartıyor,
dengesini bozuyordu. Küçük bir kanat hareketiyle dengesini sarsan rüzgârın hamlesini savuşturuyor, konduğu ince söğüt dalı rüzgârdan
salınsa da ötüşünü aralıksız devam ettiriyordu.
Bahçede renk renk açan güllere, bedenine
çizik yaralar açıp kendini kanatan goncalara
baktım. Acaba hangisine serenat yapıyordu.
Hangisine bağlamıştı gönlünü. Yüreğindeki
yangını ateşleyen gelin miydi, kız mıydı? Gül
mü yaksa gonca mıydı? Bülbül, aşk, gül, kor,
ateş, köz, kül… Dilimde yüzlerce kızıla boyanmış kelime vardı. Birden bir şiirin mısraları
oldu, düştü dilime.
Boşa bağlanmamış bülbül gülüne
Kar koysan köz olur aşkın külüne
…
Aşkın en bereketli mevsimiydi, bütün vakitler bahar... İşe geç kalacaktım. Geçen zamanın
ise kazası yoktu. Gün yükseliyor, vakit ilerliyordu. Tabiatın o, rengârenk bahçesine arkamı
dönmenin pişmanlığı içinde, köyün dolmuşlarının kalktığı durağa doğru yürüdüm.
Köy, şehir merkezine yakındı. Altı kilometre ötede, şehrin homurtusundan kurtarılmış
bir yerdi. Bu mesafenin iki ucunda, iki özge
dünya, iki farklı renk, iki ayrı ses vardı.
Köyün arabasını bekleyemedim. O ses, ellerimden tutup, sırtımı döndüğüm bahçeye çekiyordu. Aynı güzergâhtan geçen ilk dolmuşa
attım kendimi.
Bir el, beni bir çizgide sürüklüyordu sanki.
Tekmil saatleri kurgulanmış bir sabahtaydım.
Bozuk yolda, dolmuşun sarsıntısı ile gözlerini
açıp yeniden kapatan yolcular dolmuşun radyosunda çalan türküyü duymuyordu. Bülbülün
feryat etme nedenini bulduğum o şiirin, diğer
mısralarını da.
“Tabiplerde ilaç yoktur yarama
Aşk deyince ötesini arama”
Dolmuş, bedenimi apartmanlara doğru sürüklese de ruhum salkımsöğütte asılı kalmıştı. Ilık bir rüzgâr esiyor, o ince söğüt dalında,
bülbül ile birlikte salınıyordum. Bülbülün
rüzgârda dengesinin sağlamaya çalıştığı gibi
çırpınıyor, ben de ruhumu dengelemeye çalışıyordum.
Radyoda çalan sazın göğsünde, bir bülbülün yüreği kanıyordu durmadan. Zor sorular
sordum kendime. ”Niye yandı Kerem? Ferhat
niye külüngü alıp dağa yürüdü? “Sus” dedim
kendime “sus!” Kılıç gibi bir mısra ile cevap
verdim sonra: “Aşk deyince ötesini arama!”
Son durakta indim. Daireye gitmek için yolumu bilerek uzattım. Ahıskalı bir kuşçu vardı caddenin sonunda. Vatanından sürülmüş,
çile çekmiş bir adamdı. Zaman zaman uğrardım. Ahıskalı muallim bilirdi kuşların dilini.
Dükkânda bülbül var mıydı? Bilmiyordum.
Yeni açılan dükkân kepenklerinin gıcırtıları tırmaladı kulaklarımı. Hızlandım. Bülbülü
daha yakından görecektim. Rengârenk kuşların
bulunduğu dükkâna daldım. Feyruz Muallim
sırtı bana dönük, kuşları yemliyordu. Aceleyle
sordum.
72
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
“Feyruz Muallim, bülbül var mı, bülbül?”
dedim. Benim sabahtan beri yaşadıklarımdan
habersizdi. Kısa ve net konuştu.
“Yok.” dedi.
Kestirip attı Feyruz Muallim. “Yok” kelimesinin beynimde yarattığı dev dalgalar hayal
gemilerimi yuttu aniden.
“Bülbül yoksa ben de yokum, eyvallah” deyip izimin üstüne geri döndüm. Dükkândan
çıkıp yürümeye başladım. Feyruz Muallim şaşırmıştı. Dükkânın önüne çıktı, ardım sıra bağırarak geliyordu.
“Bir kusur mu ettik hocam, niye herslendin? Bülbül yoksa kanarya var, muhabbet kuşu
var…” Yanıma geldi, kolumdan tuttu. Kırıldığımı düşünüyordu.
“İçeri gel hocam, çay içmeden göndermem.” dedi. Geri döndüm. Dükkâna girer girmez anlatmaya başladı. Sesi hüzünlendi, bir ah
çekti derinden.
“Sen bülbülün hikâyesini duymadın mı?
Bülbülü saraylarda altın kafeslere koymuşlar
da ille de vatanım demiş, çalılıktaki yuvası için
yanıp kavrulmuş. Yıllar var ki vatan sevdasıyla
tutuştum ben de. Bülbül getirmem, bülbülü
kafese de koymam. Onun sesine dayanamam.”
dedi.
Feyruz Muallim’in derdi bambaşkaydı.
Vatanından uzak bir yaralı bülbül olduğunu
unutmuştum. Saraylar bağışlasam özlemleri dinmezdi. Muhabbet kuşlarının sesi yordu
beni. Salkımsöğütteki bülbülün sesine benzemiyordu bu sesler. Çayımı içip ayrıldım.
Köy- şehir, kış- bahar, ova -dağ, vatan- sürgün, aşk-vefa gül- bülbül bir yığın tezat oluştu
kafamda. Aşk, feryat, gül, kor, ateş, kül… konuşsam yüzlerce kelime dökülecekti dilimden.
Sustum ve yürüdüm.
Daireye geldiğimde sıkıldı ruhum birden.
Kâğıt, dosya, masa, sandalye, dolap… Boğuldum. Keşke bugün, bir köy okulunu denetlemeye gitseydik diye düşündüm. Şehirdeki büyük bir okulda denetim yapacaktık. Yaklaşık sekiz yıldır aynı okulun denetimini yapıyorduk.
İdareciler aynı, öğretmenler aynı, öğrenciler
bile değişmiyordu. Bir üst sınıfa geçiyorlardı
sadece. Genellikle birinci sınıfların ve Türkçe
derslerinin denetimini yapardım. Bürodaki ha-
zırlıklarımı tamamlayıp çıktım.
Okulun bahçesine girdiğimde öğrenciler teneffüsteydi. Etrafımda küçük öğrencilerden bir
halka oluştu. Büro ve okulu da ekledim tezatlar
hanesine. Öğrencilerin kimisi benimle konuşuyor kimisi kendisini duymam için ceketimden
çekiştiriyordu. Hepsine cevap vermekte zorlanıyordum. Ben yürüdükçe etrafımdaki çocuktan bir halka da yürüyordu. İstekleri, önemli
haberleri hiç bitmiyordu.
“Ööretmenim, ööretmenim, bizim sınıfa
gelsene.”
“Ööretmenim bizim sınıfa gelende benim
yazıma bak.”
“Ööretmenim ben çok güzel şiir ohuyuram.”
“Ööretmenim, bizim öretmen sizden eyle
yaman gorhuyur! Bize deyir, müfettiş gelecek
iyi çalışın. Biz yaramazlık yapanda deyir ki,
müfettiş gelende de beyle yaparsanız men yanmışam.”
“Ööretmenim biz birinci sınıftayken, siz bizim sınıfa gelmiştiniz.”
Yerel ağızlarıyla, oldukları gibi, riyasız konuşuyorlardı. Bu seslere alışmıştım. Eğitimin
amaçlarından biri de “öğrencilerin Türkçeyi
doğru konuşmalarıydı” ama eğitimle bu hedefe
ne kadar ulaşabiliyorduk. Zihnimdeki sorulara bunu da ekledim. Çocukların gözleri pırıl
pırıldı. Ben aydınlanmak adına siyaha batmıştım. Onlar maviydi. Hepsini dinledim.
“Gelirim tabi, yazınıza bakacağım, şiirinizi dinlemeden gitmeyeceğim, tamam, olur…”
dedim. Hepsinin gönlünü hoş tuttum. Bütün
vakitler bahardı çünkü.
Okulun kapısına yaklaştığımda, üç ya da
dördüncü sınıfta bir çocuk, okula yeni başladığı anlaşılan birinci sınıfta bir çocuğa beni gösteriyordu. Beni tanıdığı belliydi. Küçük çocuğa
eliyle:
“Bak bak, Kadircan, aha bu müfettiştir.”
Küçük çocuk beni uzunca süzdü ve cevap
verdi.
“Bııy! Ula Tamer, müfettiş de aynı ööretmene benziyir.”
Kendimi tutamadım bir kahkaha attım. Ufaklığın zihnine nasıl bir müfettiş port-
73
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
resi çizilmişti kim bilir. “Aynı adama benziyor.”
demediğine şükrettim.
Okulda bir çalışma planı yaptım. Önce birinci sınıfların derslerine girecektim. Sonra da
üst sınıfların Türkçe derslerine.
İyi ki matematik derslerine girmiyordum.
Şiirin dilinden ayrı bir dili vardı matematiğin.
Soğuk ve soyut. Matematik öğretmeni dostum
Yavuz Bey, “Dilini çözebilsek, matematik de
bir şiirdir aslında… ” dese de inanasım gelmezdi. Ben gül ile bülbülü çarpmış, hüzünleri topluyordum bu sabah.
Üçgenin iç açıları toplamı, öğrencilerin “iç
acı”larına neden olurdu. Bir havuz probleminde onları boğmayı hiç istemezdim. Öğrenciyken havuz problemini çözemez, havuz üstten
güzel güzel dolarken, alttaki musluğu açanlara
kızardım. Açmasalar hiç sorunsuz dolardı havuz. Çember ayrı bir dertti çocuklara. Çemberin çevresini hesaplayacaklarına çember çevirmeliydi; bir çemberin ardından koşmalıydı
çocuklar.
Öğrencilerle bir şiiri konuşmak ne kadar
güzeldi oysa. O günkü şiirimi çoktan bulmuştum: Mihriban. Şiiri baştan sona okuyordum
durmadan. Şiiri tahtaya yazıp öğrencileri konuşturacaktım.
Okulda dört tane Türkçe öğretmeni vardı.
Hepsini tanırdım. Ama Bayram Tabaru bir
başkaydı gönlümde. Bir ağabey gibi de severdim onu. Okulun aksakalıydı. Yiğit, pervasız,
samimi, gönlü geniş… bir memleket sevdalısıydı. 80 İhtilalinden önce bir öğrenci lideriymiş. O dönemden kalan ve dudaklarından
aşağıya doğru sarkan, bıyıkları ile kılık kıyafet
yönetmeliğini ihlal ederdi. Benim gibi köyde
oturur, okula bisikleti ile gelir giderdi. Bisikletinin arkasındaki karton kutuda her zaman
pide bulunurdu. Okuldan çıkıp eve giderken
veya okula gelirken, bisikletin üstünde pide
yerdi hep. Köylü görüntüsünün ardında, derinlemesine tahliller yapan, ilginç fikirler ileri süren bir “ziyalı” vardı. Bazen konuşurduk.
Anlatırdı.
“Biz üniversitede okurken, birbirimizi tanıyamadık. Kucağımıza konulan bir kavgayı
büyüttük yıllarca. Âşık olup da bir yârin sevdasını bile çekemedik. Gözümüzü bağlamış-
lardı, dostu düşmanı seçemedik hocam. Şimdi
çocuklara sevin birbirinizi, sevin, diyorum…”
Bayram Bey’i ve diğer Türkçe öğretmenlerini topladım. Denetim öncesi neler yapacağımızı konuşacaktım. Okul bahçesinde öğrencilerin
konuşmalarını hatırladım. Öğrencilerin çok
yoğun bir şekilde yerel ağızla ile konuştuklarını, bunun için neler yapılabileceğini sordum.
Bayram Bey, Türkçe öğretmenleri zümre
başkanıydı. O, pervasız edasıyla eliyle bıyıklarını sıvazlayıp, geriye yaslandı. Uzun bir konuşma yapacağını tahmin ediyordum. Hepimiz onun ağzına bakıyorduk.
“Hocam, hiç üzülme, hiç kendini yorma, bu
durum düzelmez.” dedi ve ekledi. “Biz uşakların güzel konuşması için çok uğraşırık amma,
köpoğulları gene de düz danışamırlar.”
Şükrü Bey kahkahayı bastı. “Ee Bayram abi,
sen böyle danışanda uşak neynesin?
Bayram abi kendisi de gülmeye başladı. Ellerini iki yana açıp “Be ne yapalım hocam?”
dedi. Türkçe öğretmenleri ile bu kısa toplantıda epeyce güldüm. Sabahtan beri benimle
cebelleşen kelimeler uzaklaştı, dağıldı zihnimden. Hüzün yanından uzaklaşıp neşe tarafına
geçtim baharın.
Ders zili çaldı. Elime çantamı alıp birinci
sınıfların bir şubesine daldım. Öğrenciler önceden ezberletilmiş davranışlarla karşıladılar
beni.
“Hooooşgeldiniiiz!” dediler hep bir ağızdan.
“Hoş bulduk.” dedim. Ardından bir çocuk, feryat figan ağlamaya
başladı. Öğretmen onu teselli ediyordu.
“Korkma yavrum, müfettiş bu, iğneci değil.”
Çocuk, öğretmene inanacak gibi değildi,
birkaç çocuğun daha tedirgin gözleri benim
üzerimdeydi. Çantanın fermuarını açsam sınıfta bir ağıt tufanı kopacaktı. Köylerde de benzer
durumlar oluyordu. Köy öğretmenleri de çocukları:
“Korkma yavrum. Bu müfettiş, sünnetçi
değil.” diye ikna etmeye çalışırdı.
İğneden korkmayan yiğitlerle tanıştık önce.
Beraber okuyup yazdık bir müddet. Hemen
hepsi benim iğneci olmadığımı anladı. Ama
74
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
ağlayan çocuk, bir hile ile ona iğne yapacağımı düşünüyor olmalıydı. Sorduğum hiçbir şeye
cevap vermedi. Diğerleri daha rahat konuşmaya başladılar. Bu yaramazlar, yapmamaları gerekenleri, güzel cümlelerle ifade ederler ama
yapmamaları gereken şeyleri de yapmaktan hiç
çekinmezlerdi. Tanırdım afacanları. Onlara sorular soruyordum, cevaplıyorlardı.
“Çocuklar, okulda uymamız gereken kurallar var mı?
“Eeeeveeet!”
“Peki, okulda yapmamamız gerekenler neler. Neleri yapmayalım? Sen söyle.”
“Ööyetmenim koyidoylayda koşmayalım.”
“Çok güzel, sen söyle bakalım.”
“Sıralarımızın üstünü çizmeyelim.”
“Başka kim söyleyecek?”
“Büyüklerimize saygılı olalım, duvarlara
yazı yazmayalım, ayaklarımızla duvarları kirletmeyelim, çöpleri çöp kutusuna atalım…”
Cevaplar seyrelmişti. Ayağı tüketmiş âşıklar
gibiydiler. Yapmamaları gerekenlerin hepsini
saymışlardı. Başka neler var diye zorluyordum
onları. Arkalardan bir öğrenci parmak kaldırdı.
Sınıftaki tüm çocuklardan iriydi. Sesi de diğerlerinden daha kalın.
“Unuttuğumuz var mı? Söyle bakalım.” dedim.
“Öğretmen bizi döyende içimizden ona
sövmeyelim.” dedi.
Güldüm yine “Aferin!” dedim çocuğa. Ne
kadar temiz ne kadar riyasızdı. Demek ki kızınca içinden sövüyordu. Teneffüs zili çaldı.
Hep birlikte “koyidoylayda” koşmaya başladılar. Sınıftan çıkarken birbirini tepeleyip koşuyorlardı. Baharda ağıldan ilk kez dışarı çıkan
oğlaklar gibiydiler. Aralarından geçerken onlara katılıp koşmak geldi içimden.
Koridorlarda nöbetçi öğretmen sesleri yükseliyordu.
“Koşma, bağırma, in aşağıya. Sessiz ol.
Orda bekleme, bahçeye çık.”
Çocuklar daha bahçeye çıkıp da temiz bir
bahar havası almadan, bahçe nöbetçilerinin
feryadı başlıyordu.
“Zil çaldı, sınıfa çık, haydi boşalt burayı.
Koşma, atlama, yapma, yürü sınıfına.”
Zil çalınca sınıftan kendilerini can havliyle
dışarı atmalarının nedenini anlamıştım. Teneffüsler beş dakikaydı. Çocuklar daha bahçeye
vardıklarında zil çalıyordu. Yarı açık bir cezaevinde gibiydi zavallılar. Nöbetçi öğretmenler
de gardiyan…
Programda 8. sınıfların Türkçe dersi vardı.
Sınıfa, Bayram Bey ile birlikte girdik. Öğrenciler beni tanıyordu. Onlar birinci sınıftayken
derslerine ben gelmişim. “Beni iğneci zanneden
var mıydı?” dedim. Gülüştüler. Bayram Bey sınıfın en arkasındaki bir sıraya oturdu. Ben öğrencilere ne yapacağımı anlattım. Mihriban’ın
tamamını okudum ve şiiri tahtaya yazdım.
....
Yâr deyince kalem elden düşüyor.
Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor.
Lambada titreyen alev üşüyor.
Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.
.…
Öğrencilerde istediğim cevapları bir türlü
bulamıyordum. Kısa, tek cümlelik cevaplar
veriyorlardı. Hiçbir dize onların ruhunda iz
bırakmıyordu. “Lambada titreyen alev üşüyor”
dizesini tekrar okumalarını istedim. Amacım
onlara bu dizenin somut arka planını göstermekti. Aşk, alev, titremek, üşümek, alevin titremesi, lamba… her şeyden önce gaz lambasını
bilmeliydi çocuklar. “Gaz lambasını bilen var
mı?” dedim. Çıt yoktu. Elektrik devrinin çocuklarıydı onlar. Fitili de gazı da bilmiyorlardı.
‘Tükendi fitilim, eridi yağım’ diye bir türkü de
duymamışlardı. Anahtar lambaydı ama lambayı bilmeyen çocukların önünde dev bir kilitti
dörtlük. Hüzün tarafına geçtim baharın. Bıraktım şiiri.
Bayram Bey sitem etti gençlere:
“Ay gedeler, niye cevap vermirsiz, özü de
hamınızın sevgilisi var, akşama kadar mesaj çekirsiniz be?”
Tahtaya bir lamba resmi çizdim. Fitili, fitil
kolu, haznesi, şişesi, gazı ile dört başı mamur
bir lamba oldu. Otuz yıl öteye gittim. Anlattım, anlattım… Ben konuştukça yandı lamba.
Gaz tükendi, fitil kurudu. Lambanın alevi titremeye başladı. Zil çalmıştı. Kimse kıpırdamıyordu. Öğrencilerin zihninde, titreyen bir alev
üşüyor, üşüyordu…■
75
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Abidin Paşa'nın Kaside-i Bürde
tercüme ve şerhi
MEHMET SAİT KARAÇORLU
Şiir
Şiir; medeniyetimizin üzerinde yükseldiği
sütunlardan bir tanesidir. İlk dönemden itibaren
önem verilmiş, itibar edilmiştir. Bugün biçimden
azade şiir kendi disiplinini kaybettiği için insana
dair bir kaç duyguyla sınırlanmış hâliyle küçülmüş
ve daralmış olması medeniyetin yükselmesi gereken
sütunlardan birinin yıkılmasına yol açmış olabilir.
Ama şiir insana dair her duygu ve düşünceyi
ifade etmede en önemli araç olma özelliğini asla
kaybetmez.
Çeşmelerin kitabelerinden mabetlerin duvar
süslerine, doğum ve ölüm tarihlerinden mezar
taşlarına kazınmış hikmetli sözlere kadar her konu
şiirle ifade edilmişti. Çünkü şiir soyut gerçekliğe
çağrı olan İslam dininin lisanıydı. Anlamlar lafızlarla ete kemiğe bürünüyor, lafızlar kelimelerle vücut
buluyor, kelimeler parçaları bütünleyen mısralarla
beyitlerle insan zihnine gerçeği taşıyordu. Kelimelerin somut seslerinden gerçekle tanışan insan zihni
aynı yoldan geri dönüp anlama yani soyut gerçekliğe ulaşıyordu.
Kelimelerin anlamla irtibatı koptukça, insan zihninin gerçeğe ulaşması zorlaşıyor ve belki
imkânsızlaşıyor.
Şiir ilk dönemlerde sadece kaside biçimindeydi.
Tarih boyunca muhtelif biçimler ve türler ile
geliştirilmiş ise de şiirin saf hâli kasidelerdir. Kaside,
iki mısradan meydana gelen beyitlerle yazılır. Her
beyit sonu ilk beyitle kafiyelidir. Heceler arasında ki
ritim uyumuna aruz adı verilir. Bu biçimin sınırları
içinde kalmak; bu vadide at sürmek isteyenlere ilk
şart olarak lisan bilgisini, kelime ve anlam genişliğini
öne sürecektir. Duygunun coşkunluğu kelime ve
anlam bilgisi aşıldıktan sonra ortaya çıkacaktır.
Yani tek başına yaşanan duygu yoğunluğu veya
coşkunluğu şiir söylemeye yetmez. Hele şair olmaya
asla kâfi gelmez. Anlam, bilgi ve duyguyu en üst
noktaya taşıyabilecek yetenekteki şairler arkalarında
yüzlerce yıl okunacak şiirler bırakırlar. İşte bu
yüzden şiirlerin değeri kadar şairlerin itibarı da bir
medeniyet göstergesidir.
Hazreti Peygamber’i (s.a.v.) Öven Şiirlerin
Geleneği
Şiir, İslam öncesi Mekke’nin sosyal yapısında
ticaret, savaş, devlet yönetimi kadar önemliydi. Her
yıl düzenlenen panayırlarda seçilen en başarılı yedi
şiir altın suyuna batırılıp Kâbe’nin duvarına asılır ve
adına “muallâka” denirdi. Muallâka şairi olabilmek
nesiller boyu devam eden bir asalet unvanı olarak
taşınırdı. İslamdan sonra şiirin önemi ve işlevi değişmemiş varlığını ve etkisini sürdürmeye devam
etmiştir.
O dönemde kabile savaşlarında şairler etkili bir
konumdaydı. Şiirler özellikle düşmanı hicvedenleri
savaşın sonucunu belirleyen etkenlerden biri olurdu. Taraflardan savaşçıları kuvvetli olmak kadar şa-
76
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
iri kuvvetli olmak da bir üstünlük sebebiydi. İslam
karşısında direnç gösteren kabileler çoğu zaman
şiirin hiciv gücüne başvururdu. Ashaptan Hassan
Bin Sabit (r.a.) Efendimizin şairi idi. İslama karşı
söylenmiş şiirlere karşılık verirdi. Hassan Bin Sabit
ve şiirleri Hazreti Peygamber (s.a.v.) tarafından takdir edilir övülürdü. Hassan’ın şiirlerinden bir beyit
Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) ağzından tekrarlanmıştı. Böylece bir insan sözü “hadis-i şerif” olma
şerefine nail olmuştu.
Kab Bin Züheyr muallâka şairlerinden biriydi. Müslüman olmadan önce İslama dair hiciv
şiirleri yazmıştı. Kardeşi Müslüman olup Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) çevresine dâhil olunca
Züheyr’e bir mektup yazarak İslama davet etti. Hazreti Peygamber (s.a.v.) merhametinden, şefkatinden
bahsetti. Özür dilemesi hâlinde kendisini affedeceğini belirtti. Kab İbni Züheyr bu davet üzerine huzura geldi, af diledi ve;
Yurdundan koparılmış gözleri sürmeli yaralı bir
ceylân gibi
Suat´ı alıp götürdüler. Gönlüm öyle kırık ki!
Gönlüm, azat nedir bilmeyen bir köle örneği ezgin
Tan vakti Suat göçtü buralardan
O ne mağrur bakışlardı Rabbim ve ne müstağni
Gülerken dişlerinde (kar yağar gibi bir kış aydınlığı)
Öyle beyaz, onları şarapla yıkıyorlar durmadan
sanki
Mısralarıyla başlayan meşhur şiirini okumaya
başladı. Şiir Şöyle devam ediyordu;
İşte onun kapısındayım
Yüreğimde sonsuz bağışlanma ümidi
Ondan özür dilemeye geldim, af istemeğe geldim
Çünkü o sırrını bilendir, kabul edicisidir
mazeretlerin
O affedenlerin en affedicisi
İçi hidayet öğüdü en yüce gerçekler dolu Kur´an’ı
Sana armağan eden Allah için ver bana bir savunma mühleti
Bakma ve zaten bakmazsın sözlerine beni kıskananların
Senin hükmün onlara değil, hakka dayalı
Ve ben de bir parça suçluyum belki
Ama senin makamındayım şimdi, fillerin bile titrediği makamda
Bir makam ki, titrerdi bir fil benim gördüklerimi
görse
İşitse işittiklerimi
Burada beni ancak Allah buyruğuna bağlı Peygamber affı kurtarır
Ben de onun öç ve adalet eline uzatıyorum işte sağ
elimi
Beni ancak o kurtarabilir burada, yalnız o, şimdi
söz yalnız onun
Ama o «”Sen suçlusun, cezanı çekeceksin». dese
Önünde eğik bulur boynumu, adaletin heybeti
Efendimiz (s.a.v.) şiiri o kadar beğenir ki şairi affetmekle kalmaz, sırtındaki hırkasını çıkarıp onun
omuzlarına koyar. Onun tarafından beğenilmiş olmak bir şiirin ulaşacağı en yüksek makam, hırkasının hediye edilmesi bir şairin alacağı en büyük ödüldür. Böylece bu şiir “Kaside-i Bürde” adıyla anılır.
Bugün İstanbul’da Peygamberimizin iki hırkası var. Biri Topkapı sarayında diğeri Hırka-i Şerif Camii’nde bulunuyor. Topkapı’daki ‘Hırka-i
Saadet’ ya da ‘Bürde-i Saadet’ adıyla bilinir ve şair
Ka’b b. Züheyer’e yazdığı şiirin bir armağanı olarak Efendimizin hediye ettiği hırkadır. İkincisi Hz.
Peygamber’in Veysel Karani’ye hediye olarak gönderdiği “Hırka-i Şerif”tir.
Kaside-i Bürde adıyla anılan şiirlerin birincisi
bahsi geçen şiirdir. Bu hadiseden yaklaşık altı asır
sonra yazılan ikinci bir kaside-i bürde şiiri daha vardır. Bu kitap ikinci kaside-i bürde şiirine, İmam-ı
Busirî’nin kaside-i bürdesine ait bir kitaptır.
Hazreti Peygamber›i (s.a.v.) öven şiirlerin geleneği birinci kaside-i bürde ile ikincisi arasında geçen
altı asır, ikinci kaside-i bürde’den günümüze kadar
geçen sekiz asır, bin dört yüz seneyi aşkın zaman
boyunca devam etmiştir, etmektedir, kıyamete
kadar da devam edecektir. Çünkü onu anmak ve
anlatmakla onu övmek aynı şeydir. Onu anmak ve
anlatmak “la ilahe illallah” ve “Muhammed Resulullah” demenin gereğidir. Bu iki cümlenin ikincisi
birincisinin nasıl olacağını bilmeyi ifade eder. “Muhammed Resulullah” demeden “La ilahe illallah”
demenin ne anlama geldiği tebeyyün etmez. Birincisi gönülde mahfuz iman ikincisi o imanın dışavurumudur. İkincisi olmasaydı ibadet, ahlak, ahkâm,
davranış ve diğer dış dünyaya ait parçaların nasıllığı
ve niceliği hakkında hiç kimsenin hiçbir fikri olamazdı. İman soyut gerçeklikti, imanın tecessüm et-
77
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
miş şekli oydu. Böylece imanın insanların idrakinin
sınırlarına girmesi sağlanmıştı. İman etmenin ne
demek olduğu ancak onun varlığıyla anlaşılabilirdi. Çünkü o her bakımdan, şekil ve biçim olarak,
düşünce ve duygu olarak, amel ve davranış olarak
yaratılmışların en mükemmeliydi. İnsanoğlunun
mükemmele giden yolda yürüyebilmesi için en tepe
noktaya, zirvenin en zirvesine koyulmuş bir işaret
feneriydi. İnsan takatinin ulaşması mümkün olmayan bu kusursuzluk hem insana haddini bildiriyor
hem tırmanacağı yokuşun yol haritasını veriyordu.
Mesela insanın, kendi çabasıyla nasıl ibadet edeceğine dair bir şey bulması mümkün değildi. Keza nasıl
cömert, merhametli, adil, verdiği söze sadık, kararında sabit, affedici, güvenilir olacağını da bilemezdi. Bununla beraber, duygunun kaygan zemininde
cömertliğin saçıp savurmaya, merhametin acze,
adaletin zulme, sadakatin karşısındakine ihanet
imkânı vermesine, affediciliğin düşmanın azgınlığına, güvenilir olmanın itaati zaafa uğratmasına savrulup gitmesine nasıl engel olacağını da bilemezdi.
İşte bu yüzden cesaretin, yiğitliğin, hakka riayetin,
cezalandırmanın, intikamın, dirayetin, gerektiğinde
savaşmanın, direnmenin, asaletin, vakarın ve haysiyetin de nasıl ve nice olacağından bihaber kalırdı.
Onu anlatmak bunları anlatmaktı. Bunlar olmaksızın iman insanı değiştirmeye, dönüştürmeye, arındırmaya, yüceltmeye gücü yetmeyen bir iç kanaat
olmaktan öteye geçmeyecekti.
Hazreti Peygamber (s.a.v.) yürüyen Kur›an’dı,
imanın tecessüm etmiş hâliydi. Bu yüzden her zaman anlatılmasına ihtiyaç vardı. Onun anlatılması
aynı zamanda onun övülmesi demekti.
Kaside zaman içinde genel olarak şiiri ifade eden
anlamından daha hususi bir anlama ulaştı. Hazreti
peygamberi (s.a.v.) öven şiirler için özel ad olarak
zikredilmeye başlandı. “Naat” sadece onu methüsena etmek maksadıyla kaleme alınan kasidelere,
“mevlid” onun doğumunu, çocukluğunu, siyer-i
nebeviyi tahkiye maksadıyla kaleme alınan şiirlere,
“miraciye” miraç ve diğer mucizelerini anlatmak
için okunan şiirlere, “münacat” ona salâvat ve selam ile Allah’a dua maksadıyla söylenen şiirlere özel
isimler olarak verildi.
Kaside-i Bürde ile başlayan gelenek yüzlerce yıl
boyunca sayısız güzel örneklerle sürdürüldü. Bu
şiirlerin bir kısmı edebiyat tarihine geçecek derecede güzellerdi. Bir kısmı sadece edebiyat tarihine
geçmekle sınırlı kalmayan bir ilgi merkezi oldu. O
kadar güzel, o kadar olağanüstü söylenmiş şiirler
idiler ki yüzlerce yıl boyunca dillerden düşmediler.
Bestelenerek okundular, şiir suretiyle okundular,
taklit edildiler, üzerlerine ilaveler yapılarak nazireleri söylendi, haklarında şerhler yazıldı, başka dillere
çevrildiler.
İnsan ağzından çıkmış bir sözün yüzlerce yıl
tekrar edilmesi gerçekten hem çok dikkate değer
hem ender karşılaşılır bir durum olması hasebiyle
üzerinde düşünülmesi gerekir. Sadece sözün
güzelliği midir bu şiirleri diğerlerinden ayıran bariz
vasıf? Yoksa insan idrakinin dışında kalan, henüz
anlamaya gücü yetmediği başka etkenlerden mi
bahis açmak gerekir?
Mesela “Allah adın zikredelim evvela” mısraı ile
başlayan Süleyman Çelebi’nin “Vesiletü’n-Necat”
adındaki bizim “mevlit” diye bildiğimiz şiir böyledir. Beş yüz yıldır okunur. Onu takip eden yüzlerce
mevlit yazılmıştır. Günümüzün çok güçlü kalemleri de bu vadide kendilerini göstermek istemişlerdir. Fakat o şiir öyle bir zirvedir ki aşılamamıştır.
Keza Nabi’nin “Sakın terki edepten kûy-i mahbubu
Huda’dır bu” mısraının geçtiği naat da böyledir.
Keza “Muhammed beşerdir ama beşer gibi değildir /
Elmas da taştır ama taş gibi değildir” mısraları da bu
duruma örnek gösterilebilir. “Benim sözüm seni övmeye yetmez / Ancak senin adınla benim sözüm değer
kazanır” diyen şairin bir bakıma haklı olduğuna atfı
nazar edilecek olursa bu şiirlerin zamanı aşan güçlerini onun olağanüstülüğünden aldığını görülür.
Şiirin övdüğünü bırakıp şiirin kendisini övmek de
insanı yanıltabilecek etkenlerden birisi olabilir.
“Muhammed, Ahmet ve Mahmut” onun adlarındandır. Her üç isim de “övülmüş, çok övülen,
övgüye değer olan” gibi “hamd: övgü” kökünden
gelmektedir. Bu konuya nazarı dikkat edilirse durumun bir başka mucize olduğu hissi doğar. Âdeta
ondan bahsetmek, onu övmek söze değerden de fazlasını katmıştır.
İmam-ı Busurî ve Kaside-i Bürde
Onu öven şiirlerin içinde bu kitaba konu olan
İmam-ı Busiri’nin eseri Kaside-i Bürde apayrı bir
yerdedir. Bu şiir sekiz yüz yılı aşkın zamandır okunmaktadır. İslam âleminin tamamında bütün dillere
çevrilmiştir. Başta Grekçe, Latince, İtalyanca, Fransızca, İngilizce, Almanca olmak üzere başlıca batı
78
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
dillerine de çevrilmiştir. Üzerine bu kadar çok tercüme ve şerh yapılan hakkında bu kadar çok eser
yazılan bir başka şiir yoktur.
Kaside-i Bürde’nin Şairi İmam-ı Busiri 7 Mart
1212 yılında Mısır’da doğmuştur. Devrinin önemli
şairlerinden biridir. Hayatı sıkıntılar içinde geçmiştir. Son döneminde hastalanmış, geçirdiği felç hayatını tamamen meşakkat içine sokmuştur. Bu şiir
o döneminin şiiridir. Şiiri bitirdikten sonra uyur ve
rüyasında Hazreti Peygamber’i (s.a.v.) görür. Ona
kendisini öven kasidesini okumasını ister. “Sizin için
birçok şiir yazdım hangisini emir buyurursunuz” sorusu üzerine Efendimiz (s.a.v.) bu şiirin ilk mısralarını okur. İmam-ı Busiri şiiri okuyup tamamlayınca, Efendimiz (s.a.v.) hırkasını çıkarır şaire giydirir.
Eliyle vücudunun felçli kısmına dokunur. Şair sabah uyandığında hastalığının tamamen iyileştiğini
görür. Menkıbe şeklinde anlatılan şiirin bu hikâyesi
şiire adını vermiş, asıl adı “El-Kevakibü’d-dürriyye
fi medh-i hayri’l-beriyye” şeklinde iken asırlar boyunca kaside-i bürde olarak anılmıştır.
Şiir Arap edebiyatının ve aruz vezninin şaheserlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Yüz altmış
beyittir. On bölümden meydana gelmektedir. Şiirin
anlaşılmasını kolaylaştırmak üzere itibari olarak bölünmüş bu on fasıl şöyledir:
Birinci ve on ikinci beyitleri kapsayan bölüm aşk
ve muhabbeti işlemektedir. Şair gönlündeki coşkun
muhabbet ve hasret duygusunu anlatarak sözüne
giriş yapar. On üçüncü beyitten itibaren sözlerini
kendi iç dünyasına çevirir. Nefsinden, zaaflarından, hatalarından bahseder. Yirmi sekizinci beyit ile
“nefis” bölümü biter. Yirmi dokuz ve elli sekizinci
beyitler Hazreti Peygamber’in üstün özelliklerini,
ahlakını, merhamet ve şefkatini, dirayet ve asaletini anlatan bölüm olduğu için “naat” şeklinde isimlendirilmiştir. “Mevlid” başlıklı bölümde dünyaya
teşrif buyuruşu, o günde dünya üzerinde meydana
gelen olağanüstü hadiseler nakledilir. Elli dokuz ve
yetmiş birinci beyitler bu bölümdedir. Yetmiş ikiden seksen yedinciye kadar olan beyitler “dua” bölümünü meydana getirir. Seksen dokuz ve yüz dört
arası «Kur›an» yüz beş ve yüz on yedi arası “miraç”,
yüz on sekiz ve yüz otuz dokuz arası “cihat” konulu beyitlerden müteşekkildir. Şiirin bu bölümlerde
hem tarihî olaylar hikâye edilmekte hem o hadiselerin İslam açısından önemine vurgu yapılmaktadır.
Yüz kırkıncıdan sonra gelen beyitlerde “istiğfar” ve
“münacat” başlığı altında yalvarış ve af talebi dile
getirilmiştir.
Kaside-i Bürde şu beyit ile başlar;
“Emin tezekküri ciranin bizi selemi/ mezecte
dem’an cera min mukletin bi demi” şeklindedir. Elimizdeki bu kitapta bütün beyitlerin kelimelerinin
ayrı, ayrı Türkçe karşılıkları verilmiştir.
Manay-ı Elfaz:
Emin tezekküri ciranin: Komşuların yâd ve zikrinde midir?
Bi-zi-selem: ki selem ağacına sahip olan mevkide
bulunurlar
Mezectü: Karıştırdık
Dem’an: Gözyaşını
Cera: Ki akdı
Min mukletin: Gözün beyaz ve sevadından
(veya gözün bebeğinden)
Bi demi: Kan ile (bidemi)deki (ba) harfi cer olub
(fi) manasındadır.
Abidin Paşa bu kelime karşılıklarıyla yapılmış
tercümeden başka mensur şu tercümeyi de yapar:
“Selem denilen ağaçlara malik olan mevkide
kâin komşuların yâd ve zikrinden midir ki gözlerin
beyaz ve sevaddan cari olmuş yaşı kan ile karıştırdın”
Bu metnin bugünün Türkçesiyle tekrarlanması
şu şekilde yapılmıştır;
“Gözlerinin beyazından ve siyahından kanla karışık yaşlar akmakta. Ağaçlarla kaplı Selem mahallinde oturan komşuların mı yâdına düştü?” Bu anlama ulaşabilmek için şiirin daha önce
manzum olarak yapılmış tercümelerine ayrıca ihtiyaç duyulmuştur.
“Yâda geldi mi dila hem sakinan-ı zi-selem
Karışıp çeşmin akıtıp kanlı yaşı dembedem
Veya
“Andın mı yine gönlüm ol yerde ki yaranı
Ki yaş akıtır diden halt edip ona kanı”
Bugünün Türkçesiyle bir manzum tercüme arayışı bizi şu mısralara götürür.
79
“Ey gönül nedendir bu figanın ve telaşın
Neden durmadan akar gözünden kanlı yaşın”
Örnek olması açısından ikinci beyit de
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
zikredilecek olursa;
“Ya da, Medine-i Münevvere tarafından bir
rüzgâr mı esti? Veya karanlık bir gecede İzem Dağı’nın
eteklerini aydınlatan bir şimşek mi çaktı?”
Ve
“Tayyibeden mi esti yahut nefha-i tayyib saba
Ya şeb-i zulmette işrak etti mi berk-i izem”
Ve
“Ya yel mi eser iklim-i dilaradan
Ya ruy-i siyahından berk urur mu rahşanı”
Ve
“Yoksa yâd’a mı geldi yâran ile ehibba
Kokular mı getirdi Medine’den bir saba”
Bu tespitlerin şiiri anlamak için gerekli olan çabanın gösterilmesi bakımından önemi var. Çünkü
bir şiirin tadına varmak, buna daha güncel bir ifade
ile içselleştirmek de denilebilir, bir şiiri hissetmek
için anlamak gerekiyor. Şiirin musikisi duygusal iletişimi sağlayabilir. Kelimelerin yüklendikleri anlamların insan bilincinde karşılığını bulması o duygusal
iletişime asıl amaç olan mesajı da ilave edecektir.
Burada işin uzmanlarının “şiir tercüme edilemez,
ancak her iki dili aynı düzeyde bilen bir şair tarafından yeniden yazılır” hükmünü hatırlamakta yarar
olacaktır.
Bütün bunlar bizi “şerh” adı verilen tercüme ve yorum meselesine çıkarır. Bu kitap İmam-ı
Busuri’nin Kaside-i Bürde’sinin Abidin Paşa tarafından yapılan tercüme ve şerhidir.
Abidin Paşa
Kitabın müellifi Abidin Paşa 1843 yılında
Preveze’de doğmuştur. Devlet adamıdır. Preveze,
Tekfur Dağı Narda Kaymakamlığı, Bursa, Sivas,
Adana, Ankara, Cezayir ve Akdeniz Adaları Genel
Valiliği, Hariciye Bakanlığı gibi görevlerde bulunmuştur. Çeşitli komisyonlarda üyelik ve başkanlık yapmış, seçim ve borsa işlemlerini düzenleyen
kanun ve yönetmelikleri kaleme almıştır. Devlet
adamlığının yanı sıra velut bir yazardır. Şairdir.
Arapça, Arnavutça, Yunanca, Fransızca, Farsçaya
vakıftır. Birçok eseri, şiirleri, makaleleri içerde ve dışarıda basılmıştır. Fransa ve Yunan edebiyat çevrelerinde bilinen ve takdir edilen birisidir. Mesnevi Şerh
ve Tercümesi, Mevlana’nın Mesnevi’sinin birinci cildine yapılmış altı ciltlik şerh ve tercümedir. Kaside-i
Bürde Şerh ve Tercümesi. Âlem-i İslâmiyet-i Müdafaa. Meâli-i İslâmiyye. Saadet-i Dünya, basılan eserlerindendir. 1906 yılında İstanbul’da vefat etmiştir.
Kabri Fatih Camii avlusundadır.
Abidin Paşa’nın bu kitabında diğer eserlerinden
Mesnevi Şerhi ve Saadet-i Dünya’da olduğu gibi öne
çıkan bariz vasıf dil zenginliğidir. Tasavvufun hissiyatının zahir kıstaslara sıkı sıkıya bağlı kalarak anlatılabilmesi ancak lisanın fevkalade zengin olmasıyla
mümkün olabilirdi. Abidin Paşa’daki bu bariz vasıf
şiirin ne ve nice olduğunu bizlerin anlayışına yaklaştırmaktadır. Zaten bugün kültür dünyamızın kopmuş halkalarından biri olan “şerhlerin” temel amacı budur. Şerh kelimesini sözlük anlamıyla sadece
açıklama ve yorumdan ibaret sanmak ve bununla
yetinmek doğru değildir. Bir metnin şerh edilmesi
içindeki anlam katmanlarına dikkati çekmek, ilk
olarak algılanan anlamdan fazlasına algıyı açmaktır.
Bu her metnin şerhe değer olmayacağını gözden
kaçırmamayı gerektirir. Aynı zamanda “benim anlayışıma göre” sığlığından kaçınmayı sağlar. Çünkü
metnin içerdiği anlam katmanlarına ulaşmak için
gramer bilgisi, lügat bilgisi, estetik normların bilgisi,
ifade edilen konunun bilgisi gibi “bilgi” temeline
oturan özellikler gerekir. Belagat (retorik) ilminin
konusu budur. Şerhler; herhangi bir metni alelade
algılara ulaştırmak için bir ara birimin kurulması
demektir.
Kaside-i Bürde’de beşinci beyit; “Eğer muhabbet
olmayaydı harabelerin üzerine gözyaşını dökmezdin.
(ban) denilen latif ağacı ve (alem) ismiyle anılan yüksek dağı yâd ederek uykunu terk etmezdin” şeklinde
tercüme edilmiştir. Bu tercümeden ilk basamakta
aşkını gizlemeye çalışan âşığın gözyaşlarının ve uykusuzluğunun kendini ele verdiği anlaşılır. Ama şiiri
söyleyişteki üstünlük bu ilk basamaktaki anlamla
yetinmenin meseleyi noksan bırakacağını hissettirir. Çünkü gözyaşları harabelerde dökülmekte, ban
ağacı ve Alem Dağı’nın hatırası uykusuz bırakmaktadır. Neden harabelere dökülen gözyaşından bahis
geçmiştir? Bu sorunun cevabını Abidin Paşa’nın şerhinde şu şekilde buluruz.
“Harabe-zar belki firkatin acısıyla âşığın çökmüş vücudu, düşmüş yüzüdür. Belki yalnız
kalmak, insanlardan uzaklaşmak için çekildiği
tenha bir köşedir. Belki Habib-i Kibriya’nın ayrılığıyla bütün şetaretini kaybetmiş beldeler şehirlerdir”
Ağaç ve dağ ile hasret çekilen sevgili arasından ku-
80
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
rulan bağ nedir? Bu sorunun cevabını yine şerhte
bulmaktayız.
“(Ban) denilen çok güzel ağaç bir yönüyle sevgiliye benzetilmiştir. Ayrıca onun ara sıra altında
dinlendiği ağacın âşığın gözünde kazandığı kutsiyeti hissettirir. Yüce dağ bir yönüyle mahbubun yüceliğine telmihtir. Diğer bir yönüyle Resul-i Ekrem
efendimizin Hazret-i Ebu Bekir ile gizlendikleri mağaranın bulunduğu dağın imasıdır”
Kaside-i Bürde’de şiiriyet çok yüksektir. Misal
olması için yüz otuzuncu beyite göz atacak olursak
İslam kahramanlarını betimleyen mısraların “Onlar
mızraklarıyla yazı yazan kahramanlardı. Mızraktan
kalemleri düşmanın beden sayfasında noktasız hiçbir yer bırakmamıştı” şeklinde tercüme edildiğini
görürüz. Bu beyit şu şekilde şerh edilmiştir. “Şiirde
geçen “sumril-hat” tabirinde tevriye sanatı vardır.
Birinci anlamı Bahreyn ve Yemen’de ki “hat” şehrinde imal edilmiş ok, mızrak ve kılıç şeklindedir.
İkinci anlamı kâtiplerin icra ettikleri “hat” sanatı demektir. “Sumr” kelimesi de iki anlamdadır. Birincisi
“esmer, buğday renkli” ikincisi “süngü” demek olur.
Böylece aynı zamanda “tenasüp” sanatı yapılmıştır.
Kâtiplerden maksat mızraklarının uçlarından kan
akıtan bahadırlar olması hasebiyle de “istiare” sanatı
vardır. “Noktasız yer kalmamış” ile mızrakların isabet edip her tarafını yaraladığı beden” kast edilmiştir. “Hat” kelimesi ile hem malum sanat hem de bir
yer ismi çağrıştırıldığı için aynı zamanda “telmih”
sanatı yapılmıştır”
Bu şerhle biz şiirdeki anlam katmanlarını algılama dolayısıyla şiiri hissetme ve içselleştirme
imkânına kavuşmuş oluruz.
Kaside-i Bürde’nin son beyitleri dua ve yalvarıştır.
met ve şefaat görmeden –kapısından- dönmez”
“Efkârımı tamamen onun medh-ü senasına hasrettiğim vakitten beri kendi kurtuluşum ve selametim
için onu hamilerin en hayırlısı buldum”
“Onun cömertliği, şefaati ve imdadı fakir bir eli
boş bırakmaz, nitekim yağmurun –rahmeti suyun
ulaşamayacağı kadar- yüksek yerlerde bile çiçeklere can
verir”
“Ey Resul-i Ekrem (s.a.v.)! Bütün insanların başına gelmesi mukadder olan o büyük vaka geldiğinde
benim senden başka sığınacağım kimsem yoktur”
“Ey Allah’ın Resulü! Cenab-ı Huda muntakim
ismi ve sıfatıyla zuhur ve tecelli ettiği vakit –sana sığındım diye- senin yüce makamına bir zarar gelmez”
“Ey nefsim büyük günahlardan ümitsiz olma. Zira
Allah’ın mağfiretinin azametine göre büyük günahlar
küçük günahlar gibidir”
“Ey Rabbim, beslediğim ümidi huzurunda tersine
çevirme ve hesabımı noksan eyleme”
“Ya Rabbim! Ben aciz kuluna lütfet iki dünyada,
bela ordusu geldiği zaman, sabır firarda”
“Allah’ım izin ver emrinle sürekli olan salâvat bulutlarına, Nebi-i Muhterem (s.a.v.) üzerine akıp yağıp
dursunlar”
“Onun ehl-i beytine ve ashabına sonra onlara tabi
olanlara da –selam ve rahmet bulutların- daim olsun.
Onun ehl-i beyti, ashabı ve tabi olanları takva, kerem,
taharet ve hilm sahibidirler”
”İzin ver Allah’ım, merhamet bulutlarına, saba
rüzgârı latif ban ağacının budaklarını kıpırdattıkça,
deve kervanlarının sürücülerinin neşveli nağmeleri develeri coşturduğu müddetçe akıp cereyan etmeye
devam etsinler. Fahr-i Kâinatın, onun tertemiz ailesinin, onun ashabının ve ona tabi olanların üzerinden
merhamet bulutların eksik olmasın”
“Eğer günahla gelirsem, -günah işlemiş bile olsamFahr-i Kâinat (s.a.v.)’e verdiğim ahit bozulmaz, -beni
ona bağlayan ipim- kesilmez”
“Şüphesiz ismimden dolayı ben onun himayesindeyim. İsmim Muhammed ve o âlemin vefada en ileri
olanıdır”
“Fahr-i Kâinat Efendimiz Hazretleri eğer ahirette
lütfedip elimi tutmaz –şefaat etmez- ise o zaman sen
bana ‘ey ayağı kaymış, biçare! Vay senin hâline’ diye
seslen”
“Hâşâ! O kereminden umarak -kapısına gelenilütfundan mahrum etmez. Ona sığınan komşusu hür-
Bu dualar asırlardır Müslümanların dilinden
düşmemiş, tekrar edilmiştir. Hiçbir şiir sekiz yüz
yıl boyunca tekrarlanıp okunacak derecede güzel
olamaz. Ancak şiir olmayı aşmış, daha fazlası olmuş
birkaç örnek müstesnadır.
Bu yüzden Kaside-i Bürde, İslam âleminde
edebî değeri olan bir şiirden daha fazlası olmuştur.
Bu mısralar aynı zamanda şifa bulunan bir dua metni olarak okunmuş, tekrarlanmıştır. Dinî günlerde,
sünnet, düğün, bayram merasimlerinde, bazı
hastalıklara şifa duası olarak okunur. Bu gelenek
bugün de devam etmektedir.■
81
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
GÖÇ
Dün umut,
Dün bir rezil zindanda
Ölü kuşlar, ölü kuşlar
Didiklerken zamanı
Sen çok uzaklarda
Gözlerini bırakmış bir suya
Bir uğultulu kirli suya
Bizi fena halde terk etmiştin
Kuşlar, ölü, dündü umut.
Bugün uzattın boynunu güneşe,
Bugün gözlerin
Zeytin karası gözlerin iri
Bir ılık bahçe, biraz kırmızı
Burnumun dibinde güzel
Güzel koktun umut
Kuşlar kırmızıyı sevdi
Kuşlar, çığlık çığlığa, bugün umut
Sürekli kanayan bir yerim, dindi.
SEZİN SEDA ALTUN
82
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
UMUT DENİZİNDE
Hani suskun bir maviye gömülmüştü
Bütün cümleler
İşte orada
Çürüyor bulutların anıları
Yağmurun içinden
Süzülen bir ten ırmağına
Beden sıkılgan ve
Güç bir düşün tutsağı
Lakin imkânsız değil yarınlar
Denizler yardım eder bana
Denizi hatırlıyor musun?
Köpük köpük
Mavisine gömülmüş çakıl taşları
Hiç bıkmadan umut devşiriyor
M. ALP ONUR
83
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Zemheri kuyusu
İHSAN YAŞA
R
omanlar birkaç türlü
incelenebilir. Ama
bir hekim gözüyle
biz, Metin Savaş’ın, “Zemheri Kuyusu” isimli romanındaki
başkahramanın kişilik özellikleri ve bu özelliklerin hikâye boyunca tutarlı bir şekilde devam
edip etmediği üzerinde kısaca
duracağız. Çünkü daha ilk sayfalarda geçen bir diyalog bize bu
konuda epeyce yardımcı oluyor
ve fikir üretmemizi sağlıyor. Romanın başkahraman Fuat,
bazı şikâyetleri sebebiyle ve tavsiye üzerine Psikiyatrist Hayrunnisa Hanım’ın Bakırköy’deki özel
muayenehanesine gider. Doktorun psikiyatrik
muayenesi (psikiyatrik görüşme) sırasında bir ara
kahramanımızın canı sigara yakmak isteyince elini cebine götürür fakat bir hekimim muayenehanesinde bulunduğunu hatırlayarak tereddüt eder.
Aralarındaki konuşma ve anlatı şöyle; “Nikotin! Elini ceketinin cebine sürükledi. Muayenehanede bulunduğunu hatırlayarak geri çekti.
Belki yakmama ses çıkarmaz. Ne de olsa ruh hastasıyım. Nevrozun verdiği özgürlük. Sık dişini Fuat.
Birazdan kaçarsın nasılsa. Ulan Tolga!”
“Doktor hanımın sesi yumuşaktı.”
“İçebilirsiniz.”
“Hemen yaktı. İlk nefes. Damarlarda gevşeme. İki parmağıyla
dudaklarını örtmüştü.”
Bu
ifadeler
hikâyede
psikolojik unsurların bulunduğ
unu gösteriyor. Fuat’ın kendisi
ni nevroz olarak nitelendirmesi
de dikkat çekici. Zaten ilerleyen bölümlerde bu kişi nevrozlu
bir tip olarak sık sık karşımıza
çıkacaktır. Mesela ; “Fuat, doktor
hanımın zihninden geçenleri nevrozun gücüyle okudu.”
Bu satırlar nevrozluların,
ruhsal hastalığı olan diğer bazı insanlar gibi kendilerini nispeten özgür hissettikleri veya hissetmeleri gerektiği iddiasını taşıyor. Ayrıca Fuat’ın
kendisine bir açık kapı bırakma eğilimi ya da
kinaye yollu kendisine bir serbestlik telkin etme
arzusu da satırların arasında gizlidir.
(Bir hususu hemen belirtmekte yarar var. Nevrozlular genellikle ruh hastası olarak isimlendirilmezler ve bazı psikiyatik hastalıkların aksine
nevroz olan insanlarda düşünce akışında bozulma
yoktur. Bundan dolayı sinirlilik olsa da ve ara sıra
sıkıntı nöbetleri gelse de ilaçsız olarak normal hayatını sürdürebilirler. Gerçi yazar ironi yapmış
ama yine de söylemek lazım ki, bu gibi kişilerin
muaşeretten, kurallardan veya yasaklardan muaf
84
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
tutulmaları gibi bir şey söz konusu değil. Okurların
yanlış kanaatler edinmemesi açısından bir hekim
uyarısı olarak bu ibareyi buraya koyma lüzumunu
hissettik. İ.Y)
Şimdi sözünü ettiğimiz roman kahramanının
gerçekten bir nevroza ne ölçüde uyduğuna ve bu
özelliğin roman boyunca devam edip etmediğine
bakalım. Romanın bir yerinde Fuat karşıdakinin
gözüyle kendini yargılar: “Çocukluktan ve delikanlılıktan tam anlamıyla sıyrılamadığımın farkındadır herhalde. Yetişkin olmayı başaramamış
bir yetişkinim ben.”
Burada
başkahramanda çocuksu
bir
taraf bulunduğu, ayrıca kendisine yeterince
güvenmediği de anlaşılıyor. Gerçekten de nevrozluların çocuksu yanları var. Çünkü çabuk kızar,
çabuk sevinir ve çabuk hüküm verirler. Kısacası çabuk değişirler. Aslında herkeste de bu gibi
özellikler bir miktar var, lakin o tiplerde daha
çok. Diğer taraftan kendilerini beğenmediklerini,
yanlış kararlar verdiklerini sıkça düşünürler. Hatta “Her şeyden, herkesten nefret ediyorum, bu
hayattan zevk almıyorum, bu dünyadan bir şey
anlamadım.” gibi sözleri de seyrek olmayarak sarf
ederler.
Romanın başka bir yerinde Fuat, kız arkadaşı
ile pastanede buluşmadan önce, kendisini pintilikle suçlayarak şöyle diyor; “İki gıdım pasta için
dünyanın parasını alırlar şimdi. Pintisin oğlum
sen! Burada istikbalin söz konusu iken bile cüzdanını düşünüyorsun.” Anlaşılacağı gibi zihninin
parayla sıkça meşgul olması veya nekes hâli bazı
nevzozlularda sıkça görülen bir özelliktir.
Hikâyede bir deprem hâdisesi de geçtiği
için depremzedelere yardım ile ilgili konuşmalar da var. Mesela Fuat, televizyon ekranında bir
çocuğun depremzedeye yardımını gördüğünde çok etkilenir. Kitapta bu sahne şöyle geçer:
“Çocuk bankadaki veznedara kumbarasını teslim
ediyor. Bir yığın bozuk para. Fuat’ın gözleri yaşardı. Hemen sağ yanına inen sızı. Tanrım, şu küçük
kızın yüreğindeki merhamet! Ben bu küçük kızın
bir sözüyle köprüden bile atlarım. Boğazı düğümlendi.” Bu ifadeler nevrozluların çok hassas
ve duygusal olduklarını gösteriyor ki bu husus
da günümüzdeki psikiyatrik malumata uyuyor.
Elbette her hassas ve duygusal kişilik nevroz değildir, lakin böylesi insanlarda bu hâl daha çok
bulunuyor ve daha sık ortaya çıkıyor.
Tıpkı romandaki başkahramanda olduğu gibi
nevrozlular hakikaten de sıkça karamsar düşüncelere kapılıyorlar. Dolayısıyla bardağın boş tarafını görmeye daha fazla meyillidirler. Bu yüzden
mutsuzluk ve çökkünlük anları sık olur. Başkahramanın ölüm vak’alarıyla sıkça karşılaşması belki
bununla alakalı olabilir.
Bütün bu söz ve olgulara baktığımızda yazarın
gerçekten nevrozlu bir tipi başarıyla canlandırdığı, pek çok özelliğini yerli yerinde izhar ettirdiği
söylenebilir. Başkahramanın fikri donanımı ve
hayat felsefesi hakkında da bir iki cümle kurmak
icap ederse belki şunu diyebiliriz: Fuat, araştırmacı, acar bir gazetecidir ama dürüst ve dobra
olduğu için bu camiada fazla barınamamış, zaten
bir zaman sonra da işten çıkmak zorunda kalmıştır. Bu gibi istikrarsızlıklarda da nevrozlu yapının
payı var. Çünkü dürüst oldukları için adaletsizliğe
başkaldırma eğilimleri fazladır, bu anlamda çok
hassastırlar. Gerek kendisine gerekse başkasına
yapılan haksızlıklara tahammül etmeyerek aşırı
tepki göstermeleri de bundandır. Fuat›ın zihin yapısı hakkında da bir iki şey
söyleyelim. Türk tarihine ve Türk kültürüne aşina olup bir milleti var eden kıymetlerin bilinmesini önemsiyor. Mesela bu değerlerden biri olan
Türkçeye hayranlığıdır. Hem kelime zenginliği
bakımından hem de kullanımındaki elverişlilik
açısından dil sevdalısıdır. Sevgisini kitap boyunca cömertçe gösterir, yer yer coşkunca dile
getirir.
Sonuç olarak, bizce Fuat’a giydirilen ruhi
ve fikrî kişilik, roman boyunca tutarlı bir şekilde devam ediyor. Bu durum müellifin
dikkatine, gözlemlerinin güçlü ve isabetli olduğuna işaret eder. Nitekim yazarın “Kargalar
Derneği” adını taşıyan diğer romanında ve
“Uzun Hikâye” isimli hikâyesinde de bu gibi
kuvvetli müşahedeleri görüyoruz. Bize göre
Metin Savaş Türk halkının yüzyıllardan beri
gönlünde barındırdığı duyguların ve zihninde
yaşattığı düşüncelerin künhüne varmıştır. Hem
mazideki hem de günümüz gençlerindeki duygu ve düşünceleri büyük bir vukufla, akıcı,
zengin bir dille ortaya koymayı başarmıştır.■
85
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
"Felsefe İle" üzerine
UĞUR KILINÇ
M
odern zamanlarda insanoğlu kendine gökyüzünü kapatacak kadar
kocaman binalar yaptı. Dünyanın
yedi kıtasıyla sürekli iletişim kurabileceği küçücük telefonlar icat etti. Bütün ihtiyaçlarını karşılayabileceği betondan tapınakları yani Alışveriş
Merkezlerini kurdu. En afili Yunan Tanrıları ve
Tanrıçaları gibi giyinebileceği giysileri üretti ve
pazarladı. Televizyon kanalları kurdu ve sanal bir
dünyanın penceresini New York’tan Kandahar’a
kadar yetmiş iki milletin hizmetine sundu…
Dünyada bunca şey öylesine hızlı oldu ki insanlar doğru düzgün ne olduğunu bile sorgulayamadan kendini bir yarışmanın, akıntının içinde
buldu. Aklı kutsallaştıran bu yeni paradigmanın
dünyayı dönüştürme hızı insanın ‘Ne oluyor?’
sorusunu sormasına fırsat bile bırakmadı.
Duramayan insan ve medeniyet düşünemedi ve
akışın içinde sürüklendi gitti…
Doçent Doktor Levent Bayraktar’ın ‘Felsefe
İle’ kitabı bu dur durak bilmeyen akış içerisinde sürüklenen insanın kültüre, dile, medeniyete,
yaşama, eğitime, değere, ahlaka ve kendine felsefe ile bakması, düşünmesi ve sorgulaması için bir
öğüt veriyor. Çünkü zamanla beraber bu akışa
kapılan sadece insanın kendisi değil; onun kültürü, dili, medeniyeti, yaşamı, eğitimi, değeri ve
ahlakı. ‘Felsefe ile’ bütün bu unsurların insandan
bağımsız olamayacağını ve ancak insanın onlara
bir anlam verebileceğini bize anlatıyor…
Gabriel Garcia Marquez’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanında Albay Marquez arkadaşı Albay
Buendia’ya ‘Yüreğini kolla, ölmeden çürüyorsun’
demişti. Bizim de bugün ihtiyacımız olan şey
belki de bu… Birilerinin bize ‘Yüreğini kolla!’
demesi, bizi uyarması. Salt akılla kurgulamadığımız dünyanın yüreğimizi elimizden aldığını
birilerinin haykırması gerekiyor. Ölmeden çürüdüğümüzü idrak etmenin en etkili yolu felsefe;
çünkü hiçbir ideolojiye, hiçbir dayatmaya, hiçbir
paradigmaya bağlı kalmadan olanın yanında olması gerekeni de inceleme yetisini kazandırıyor
insana.
‘Felsefe ile’ okuyucusunu uyarıyor; ‘Yüreğini
kolla’ diyerek… Koca bir dünyanın, medeniyetin, kültürün, dilin yüreğini kollamazsa ölmeden
çürüyeceğini söylüyor bize… İnsanların birbirini ‘Özne’ olarak görmeyi bıraktığı yerin uçurum
86
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
olduğunu ve beraberinde düşeceği boşluğun da
‘Medeniyet Krizi’ olduğunu dile getiriyor.
‘Felsefe ile’ kitabı nesirlerden ve röportajlardan oluşan iki bölümü içeriyor. İlk bölümde kültür, dil, insan, değer, eğitim, medeniyet, ahlak
ve medya irdeleniyor. İkinci bölümde ise Yunus
Emre’den Ahmet Hamdi Tanpınar’a, felsefi tutumdan edebiyat-felsefe ilişkisine kadar geniş bir
yelpazeye değinen röportajlar yer alıyor. Eser bu
haliyle Türkiye’de dergicilik ve akademi ilişkisine
de güzel bir örnek oluşturuyor. Zira daha önce
Türk Yurdu ve Bizim Külliye’de basılmış olan
makaleler kitap içinde ağırlıklı bir yekûn teşkil
ediyor.
Felsefe ile yaşamak ve Felsefe ile bakmak
İnsanı buraya ve şimdiye hapsetmek onun
akıp giden zaman içerisinde bütünlüklü bir ben
bilincine ve kimliğine ulaşmasına engel olmaktır.
İnsan Sartre’ın deyimiyle bir ‘proje varlık’tır. Sürekli yaptığı seçimleri ve vazgeçişleri ile kendi
şahsiyetini inşa eder. Dünyada çoğunlukla olanla olması gereken örtüşmez ve çoğunlukla bir çelişki vardır. Lakin bundan korkmamak gerekir;
çelişkinin farkına varmak bunu yenmek için atılan ilk adımdır.
Kültüre felsefe ile bakmak ve insan – dil
ilişkisi
Kültürün bilgi ile özdeş kabul edilmesi bilgiyi bir güç ve hâkimiyet aracı haline getirmiştir.
Bilmenin yapabilmek için yeterli ve meşru kabul
edilmesi olgusu; dünyaya, güçlünün güçsüze uyguladığı zulüm olarak yansımıştır. Oysa bilmek
tek başına kemal seviyesi değildir; bilginin kemal
seviyesine ulaşabilmesi için etik özne rehberliğinde kullanılabilir olması gerekir. Etik boyut
epistemolojik düzlemin ötesinde ve üzerindedir.
Medeniyet bir insanlık başarısıdır ve bu dille
aktarılır. Heidegger’in ifadesiyle ‘Dil varlığın
evidir’. Dil olmadan insanın kendisi için temeli olan bir değer, medeniyet inşa etmesi mümkün değildir. Bu yüzden insan dilinin sınırlarını daima genişletmeye çabalamalıdır. Aramakla
bulunmayacaktır belki ama bulanlar arayanlar
olacaktır.
İnsan, değer, eğitim ve medeniyet – ahlak
ilişkisi
İnsan sadece bilimin sırlarını çözebileceği
biyolojik bir varlık değildir. İnsanoğlu değerler
üreten ve bu değerlerin rehberliğinde kültürler
ve medeniyetler kuran bir varlıktır… İnsan dış
ahlakla yetindiğinde çoğu zaman kendinde
değildir. Dış ahlak toplumun insana dayattığı
veya sunduğu ahlaktır; bu bir nevi kitlesel
hayatın neticesidir. Oysa iç ahlakta bir ‘’Ben’’
bilinci vardır. Günümüz insanı kitle halinde
yaşıyor ve benliğiyle yani kendisiyle baş başa
kalamıyor. Kendiyle yüzleşmekten korkuyor.
Öyle ki evlerimize gittiğimizde yaptığımız ilk
şey kendimizle baş başa kalmamak için ışığı
açmak yerine interneti ve televizyonu açmak
oluyor. Doğada sadece insan özgürlüğe mahkûm
edilmiştir ve insanı hayvandan ayıran özellik
dilin yanında değer üretebilmesi ve bunları
seçebilmesidir. Eğer insan kendini sadece
biyolojik bir varlık olarak tanımlamış olsaydı
tarih boyunca dünyevi-beşeri bilgi ile yetinirdi
fakat tarih bunun tam tersini yazdı. Bugün
yapılması gereken insanı merkeze alan bir
medeniyetin inşasına devam etmek olmalıdır. Bu
inşanın harcı ancak etik bir bilinç ve seviye ile
karılabilir. Bu etik seviyede insanların birbirini
yok saymasıyla değil; birbirini özne olarak tasdik
etmesiyle gerçekleşebilir. Aksi halde ötekini
‘Özne’ olarak görmediğiniz anda ahlak biter ve
medeniyet krizi başlar.
Kitle iletişim araçlarında sergilenen
entelektüel algısının açmazları üzerine
Toplumlar ve medeniyetler ancak dille zengin
ve yaygın bir ilişki kurarak serpilir ve büyürler.
Bu dilin verdiği anlama muhatap olan, onu içselleştiren ve bunu paylaşabilen medeniyetler varlıklarını koruyabilirler. Günümüzde ise bu iletişim ağını kontrol eden kitle iletişim araçlarında
filozof ve düşünür bir meczup, sanatçı fildişi
kulede yaşan bir insan, entelektüel ise entel olarak yaftalanan bir garip olarak resmedilmektedir.
Medyanın bu tutumu geri dönülmez bir kültür
buhranına yol açmaktadır...
Felsefe ve edebiyat ilişkisi üzerine Prof.
Dr. Kenan Gürsoy ile sohbet
Platon’un ‘Mağara’ metaforundan bu yana
tarih içerisinde felsefeyi edebiyat ile anlatmak
büyük bir önem taşımaktadır. Çünkü metafor-
87
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
larla ve roman karakterleriyle özdeşim kuran
insan anlatılmak istenen konunun arka planındaki felsefi birikim ile hemhal olacak ve onu içselleştirecektir. Örneğin roman karakterinin bir
taraftan hayatta farklı farklı davranışlar gösteren,
kendisiyle bütünleşen, kendisine ihanet eden,
kendisini seven, kendisinden nefret eden ama
kendisini düzeltmeye çalışan, başka insanlarla
münasebetinde hüsrana uğrayan bir insanı anlatmış olacaksınız. Ama bir taraftan da öyle bir
şey hissettireceksiniz ki işte bütün bunlardan bir
metafizik anlam çıkarmak mümkün olacak…
Bilgi ve felsefi tutum üzerine Prof. Dr.
Necati Öner ile sohbet
Bilgi insanın varolan üzerine verdiği hükümdür. Felsefe geniş bir bakış açısı ile bütün bilgi
dallarının verilerine dikkat eder ve bu anlamda
onların üstüne çıkar, bütünlüğü göz önünde tutarak varolanı denetler. Fertlerin farklı hayat tecrübeleri, deneyimlemeleri aynı nesne üzerinden
farklı yargılar üretmesine yol açar lakin toplumsal hayatın devamı için düzeni ayakta tutacak tek
bir fikrin iktidar olması şarttır. Günümüz toplumları için en ideal fikir çoğulcu demokrasidir.
İnsan varolanı ne kadar iyi tanırsa ona karşı olan
davranışlarını da o oranda daha doğru olarak
ayarlar.
Prof. Dr. İbrahim Şahin ile ‘haz ve günah:
Bir Tanpınar Yorumu adlı kitabı üzerine
söyleşi
Henüz kimlik problemi yaşayan bir toplumuz; kim olduğumuz ve kim olacağımız konusunda kafamızda sürekli soru işaretleri var.
Tanpınar eserlerinde bu çatışmayı irdelediği için
aradan yarım asırdan fazla bir zaman geçmesine
rağmen sürekli onun eserlerine bakma ihtiyacı hissediyoruz. Türkiye’de edebiyat camiasının
ideolojik olarak kutuplaşmış olması Tanpınar’ın
da farklı algılanmasına yol açmıştır. Gözü bağlı
insanların file dokunduğunda neresine dokunursa fili o uzvu olarak adlandırması gibi bizde de
Solcular, Milliyetçiler ve İslamcılar aynı şekilde
Tanpınar’ı bütüncül bir yaklaşımla irdelemek
yerine kendilerine yakın bulduğu satırlarıyla
anmaktadır. Bu gözü bağlı ideolojik tutumlar
yerine Tanpınar’ı daha şümullü bir nazarla irdelemek ve anlamak elzemdir. Tanpınar memleket
insanından yola çıkıp insanlık problemlerini ele
alacak eserleri kaleme almıştır. Bugün Türkiye
için bir şey yapmak istiyorsak öncelikle Türkçeyi kurtarmak gerekmektedir. Nitekim Türkçeyi
öğrenmeden hiçbir şey üretemeyiz ve köklü bir
medeniyeti inşa edemeyiz.
Önceki gelenlerin sonuncusu; sonraki
gelenlerin ilki: Yunus Emre
Tasavvufi gelenek İslam’ın doğuşuyla bir
anda ortaya çıkmamıştır. Bu geleneğin oluşumunun bir tarihselliği ve sosyolojisi vardır; lakin
bu oluşumu sadece tarihsellik ve sosyolojisi ile
kavramak mümkün değildir. Çünkü tasavvufi
geleneğin özünde her bir ferdin içinde yaşadığı
deruni bir tecrübe de işin içine girmektedir. Toplumların buhran zamanlarında tasavvufa yöneldikleri tarihsel bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır; bunda insanların tutunacak bir şey araması
önemli bir paya sahiptir. Böylesine büyük bir
geleneğin mirasçısı olan Yunus Emre Türkçeye
‘Gönül’ kavramını hediye etmiş, insanların eşit
olduklarını her bir eserinde vurgulamıştır. 700
yıldır dizeleri dilden dile dolaşan ve çığ gibi büyüyen Yunus Emre koca bir medeniyetin sadece
edebi değil aynı zamanda felsefi bir dayanağı, bel
kemiği olmuştur. Bugün için insanlığın bir nebze olsun nefes almasını sağlayacak formül Yunus
Emre’yi yeniden anlamak ve yorumlamakla elde
edilebilecektir.
Türk düşüncesi tarihi hakkında söyleşi ve
‘milliyetçilik soruşturması
Modern zamanda bilginin yığılması beraberinde bir kavram kargaşasını da getirmiştir.
Milliyetçilik ve Ulusalcılık kavramları birbiriyle
karıştırılmaktadır. Ulusalcılık bir reaksiyon kurgusuna dayanmaktadır lakin milliyetçilik kavramı bir reaksiyona ihtiyaç duymadan kendine
idealler belirleyen bir kavramdır. Vatan ve dil
ilişkisi sorgulandığında görülecektir ki; dil vatandır, vatan Türkçedir…
Bugün Türk düşüncesi adına çile çeken ve
bir endişe duyan herkesin mutlaka kendinden
bir şeyler bulabileceği eser; okuyucusunu birlikte
varolmaya ve yeni bir medeniyetin felsefi temellerini birlikte düşünmeye davet etmekte ve felsefe ile hakikate nasıl dost ve refik olunabileceği
hakkında somut örneklere yer vermektedir.■
88
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Zinciriye Şairleri Şiir Festivali'nin
ikincisi yapıldı
FATİH ASLAN
Ş
iire yakışan şehirler vardır. Daha doğrusu
mekânlar vardır. Ruhumuzu ikliminde
dindirdiğimiz, sözün bütün katlarına
tanıklık edebileceğimiz, ayağımızın değdiği gönül
coğrafyaları… Harput, Bakü, Tebriz, Semerkant,
Buhara, Mardin… Şehir şiire, şiir şehre tanıklık
eder böyle yerlerde. Sanki bütün kadim zamanların
taşa toprağa bürünmüş hâlini görürsünüz. Size tek
bir adım kalır taşa toprağa sırdaş olmak ve kendinizi yaratılışın masum zamanlarına bırakmak. Şiirleşen şehirlerden birisi de Mardin’dir. Farklı kültür ve değerlerin haddeden geçip adının Mardin
konduğu bu kent sonsuz maviliğinin zirvesinde
bütün Orta Doğu’nun zamanına hükmeder. Burada daracık sokaklar ve birbirine dayanmış evler,
âdeta kardeşliğin binlerce yıllık türküsünü mırıldanmaktadır. “Manzara hukuku” denilen ve hiçbir
evin diğerinin manzarasını kapatmadığı, her yolun bir başkasının damı; her damın bir başkasının
yolu olduğu bu yeşil karıncalar ülkesinde mekân
ve zaman şiirle bir kez daha buluştu. Şehrin damarlarına şiirin yatıştırıcı, büyüleyici güzelliği bir
kere daha zerk edildi. Sözün mimarları nefeslerini
Mardin’den Basra Körfezi’ne kadar bütün yıkımlara, ölümlere, zalimlere inat şiirin hayal perdesiyle
yeniden üflediler.
“Şiiri iyi söyleyen, iyi şiir söyleyen, iyiliğin şi-
irini söyleyen her şairi selamlıyoruz.” düsturuyla
yola çıkan şiir yürekli birkaç adamın gayretiyle taşın ve ışığın kardeşliği Mardin’de bir kez daha teyit
edildi. Zinciriye Şairleri 2. Kez Mardin’de buluştu.
İlki 2012 yılının Kasım ayında gerçekleştirilen etkinliğin ikincisi 24 Mayıs akşamı bereketli ve serin
bir akşamda yapıldı. Şiirin sihrini bilen ve bunu
öncelikle yüce bir değer olarak gören Mardin Artuklu Üniveritesi Rektörü Prof. Dr. Server Bedii
Omay’a ayrı bir parantez açmak gerekir. Öncelikle
şiiri bu kadar seven ve Türkçemizi güzel konuşan
bir rektör görmekten gurur duyduğumu belirtmek
isterim. Açılış konuşmasından aldığımız şu satırlar
kıymetli hocamızın nasıl bir gönül coşkunluğunda
olduğunun de en iyi özetidir: “Şiirin mesih-âsa bir
nefesi var. Öyle bir nefesi var ki şiirin, değdiği her
şeyi, her kişiyi, her yeri ve her zamanı canlandırıyor,
nezaheti ve nezafetiyle arındırıyor. Bir şiir festivali
düzenlemek, sadece güzele olan iştiyaktan kaynaklanmıyor bizce. Mensubu olduğumuz medeniyetin
en temel renklerinden, en esaslı unsurlarından biri
de şiirdir. Şiirimiz ve şiire olan düşkünlüğümüz
anlaşılmadan, bizi var eden şeyleri anlamak da
mümkün değildir. Fuzuli›nin poetikasına bir göz
atalım. Ne diyordu eslafın üstadı: “İlimsiz şiir, temelsiz duvara benzer.” Belki bu festivale katılmış ve
katılacak olan her şair bu görüşe iştirak etmese de,
89
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
bizce bu, bir hakikattir. Zinciriye Şairleri adı da,
işte bu hakikatten doğmuştur. Zinciriye Medresesi,
sadece eşsiz mimarisiyle değil; aynı zamanda ilim
ve irfan merkezi oluşuyla da Mardin›i var eden en
önemli değerlerdendir. Tıpkı Kasımiye Medresesi,
Deyrulumur ve Deyrulzafaran Manastırları, Nisibis Akademisi gibi. İşte bu önemli merkezlerden
birinin adı, festivalimizin de adı oldu. Şiir ve ilim
tedaileri bizi bu festivali yapmaya ve sürdürmeye
icbar ediyor. Buraya kadar teşrif eden şairlerimizi, özellikle
de Türkiye dışından gelenleri, yürekten selamlıyor,
onlara teşekkür ediyorum. Yüreğimizin başköşesine, Mardin›imize hoş geldiniz diyorum. Şiirce bir
kalple selamlıyorum sizleri…”
Bütün zamanımız şiirce geçti bu şehirde. Zaten
her yer ve her an şiirceydi. Adım attığımız sokaklar,
kaldığımız odalar, gözümüzün alabildiği her söz
bize şiir olarak döndü. Mardin sokaklarında yankılanan tatlı bir esintiye karışan da aslında şiirden başkası değildi. Sadece Türkiye’den değil Suriye, Irak,
İran, Cezayir, İsrail gibi farklı ülkelerden onun üzerinde şairin katılımıyla gerçekleşen festivalde aklımıza geliverenleri hemen sıralayalım: A. Ali Ural,
Ahmet Telli, Cengiz Aydın, Ercan Yılmaz, Gonca
Özmen, Hüseyin Akın, Muhammed Mustafa etTayyibi, V. B. Bayrıl, Bahtiyar Aslan… Festivalde
şairler ve katılımcıların daha önceden temin edilen
kitapları şiir severlere ücretsiz dağıtılarak bir imza
etkinliği de düzenlendi. Şiir seven gençlerin şairler
ve katılımcılarla daha da kaynaşmasını sağlayan bu
etkinliğin ardından Mardin farklı mekânlarında
doğrudan şairlerle okuyucuların buluşup şiir üzerine konuşabileceği atölye çalışmaları yapıldı. Yapılan bütün bu faaliyetler şiirin nahif ruhunu, nezaketini ve nezahetini yeniden diriltme niyetine matuftu. Ömer Erdem’in dediği gibi “Ne var ne olur,
ne olurdu bugün o gün olsa… Şimdiden, şu an şu
dakikadan itibaren el şiire uzansa, göz şiire dolsa,
gönül şiir halesiyle donansa, şairle birlikte şiir, şiirle birlikte insan yoğrulsa hamur olsa…”. Şiirin
katıştırıcı, yatıştırıcı gücünün insanlığın yarını için
tek kaynak olacağını düşünen şiir yürekli insanların Mardin’de buluşması bilimsel bir etkinlikle de
perçinlendi. Prof. Dr. Fatih Andı, Prof. Dr. Hasan
Akay, Prof. Dr. Kadri Yıldırım ve Ercan Yılmaz “Şiirimizde Su” üst başlıklı panelinde gerçekten nefis
konuşmalar ve tespitler oldu. Prof. Fatih Andı’nın
geçmişten modern şiirimize suyun eşliğinde yaptı-
ğı yolculuk akmayan çeşmelerin kültür yalnızlığındaki kuruluğuyla nihayet buldu. Çeşmeleri akan,
ruhunu ve cismini suya teslim eden kadim zamanlara şiirsel bir özlemdi anlattıkları. Prof. Dr. Hasan
Akay’ın su(suz) muyuz sorusuna verdiği cevap ise
boşlukta kendi yalnızlığımızın yankılanması gibiydi. Akay’ın zıt çıkarımlarla cevaplamaya çalıştığı
düşünce anaforu aslında suyun olmadığına delalet
etse de susmanın en iyi cevap olduğuna karar verildi. Prof. Dr. Kadri Yıldırım da suyun Orta Doğu
coğrafyasında ve kültüründeki izleri üzerine tespitler de bulundu. Ercan Yılmaz, Türk şiirinin nehrinde kısa bir gezintiden sonra şiir ve şair felsefesine
dair bazı ilginç saptamalar yaparak şairi, şiirin hileli
(!) yönlerine göndermelerde bulundu. Panelin bilimsel saptamaların yanında şiirsel bir söylemi ve
keyifli bir sohbet yanı da vardı. Hocalarımızın bu
şiir şehirden etkilenerek bir şair gibi konuştuklarını
söylesek yeridir.
Zinciriye Şairleri Şiir Festivali’nin ikincisi
Mardin Otel’de akşam yapılan “Şiir Programı”yla
devam etti. Ancak programa geçmeden mekâna ve
şiire yakışır bir sürprizle karşılaştı misafirler. Göksel
Baktagir ve arkadaşlarının kanunun sesinde duvarları örten sesi, güzel bir müzik ziyafetiydi. Etkinin
en açık anlarında ve gönlümüzü bütün hücrelerine
kadar araladığımız zamanlar da artık iş en göksel
insan sözünde yani şiirdeydi. Şairlerimizin seçtikleri şiirleri okumaları etkinliğin ve etkilenmenin
zirve anlarıydı. Şairlerin sadece sözlerinin değil
nefeslerinin dahi Mardin ovasından çok uzaklara
gittiğini her an ve her şekilde hissettik. Ahmet
Telli’nin, Cengiz Aydın’ın, A. Ali Ural’ın, Ercan
Yılmaz’ın ve dahasının ve dahasının her mısrası
bir kalp ritmiyle ortak coşkuya dönüşerek Zinciriye Şairlerinden bütün evrene halka halka yayıldı. Kapanış, plaket töreni ve bir daha yeniden
buluşma niyetleriyle birlikte…
İyi şiirlerin ve iyi söyleyen şairlerin yeniden
buluşma umudu bu güzel etkinliğe yeniden
yapma niyetinin de adı oldu. Bu vesileyle tekrar
teşekkür etmek istediklerim var. Sayın Rektörüm
Prof. Dr. Server Bedii Omay’a şiirin kıyısında bir
ömür diliyorum, ayrıca Cengiz Aydın’a, Doç.
Dr. Beyhan Kanter’e, sevgili Bülent Ayanoğlu’na
emeği geçen, gülümseyişime katkı veren herkese
misafirperverlikleri için kendi adıma ve Bizim
Külliye dergisi ailesi adına teşekkür ederim. Şiirce kalın…■
90
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
22. Hazar Şiir Akşamları
KEMAL BATMAZ
2
2. Uluslararası Hazar Şiir Akşamları
25-28 Eylül tarihlerinde “Bayrak” teması merkezinde Arif Nihat Asya anısına gerçekleştirildi.
Arif Nihat Asya; Türk milletinin zihninde
büyük bir derinliğe sahip olan bayrak ve vatan
kavramlarını şiirlerinde öyle bir dil ve değerler
deseniyle nakşetmiş ki hafızalardan hiç silinmeyecek bir ses yakalamıştı.
Türk dünyası Arif Nihat Asya anısına gerçekleştirilen 22. Hazar Şiir Akşamları ile Elazığ’da
tekrar bir araya gelerek hayallerinin bineğini
Anadolu topraklarında koşturma imkânı buldu.
Bu yılki şiir akşamlarına Türkiye’den ve Türk
Cumhuriyetlerinden toplam 23 şair katıldı.
Hazar Şiir Akşamları’nda yine her yıl olduğu
gibi bu yıl da imza günü, sergiler, şairler yürüyüşü, ilçe etkinlikleri ve paneller yer aldı.
Hazar Şiir Akşamları bu yıl da şiirle beraber “Bayrak” temasını yüreklerde dillendirdi.
Ses bayrağımız Türkçemizden yükselen dizeler
al bayrağımızı gök kubbeye yayılmasına bir kez
daha vesile oldu.
22. defa düzenlenen Hazar Şiir Akşamları’nı
oluşturan üç kelime üzerinde durmak istiyorum
öncelikle. Eğer bu üç kelime doğru anlaşılırsa
Elazığ’daki şiirin misyonu da netleşir diye düşünüyorum.
Hazar-Şiir-Akşam
Hazar
Hazar, anısına düzenlediğimiz değerli Türk
şahsiyetlerini etrafında toplama derinliğine sahip.
Gücünü Orta Asya’dan Anadolu’ya akan kardeşlerimizin türkülerinden şiirlerinden, rüyalarından,
destanlarından alır. Kendine has bir rüzgâr etkisi
ile Hazar kıyılarını kuşatır söz ve nefes bayraklarıyla. Bu bizim ak saçlı ihtiyarlarımızın bırakıp
gittiği nefeslerinden başka bir şey değildir. Bize
de vefa göstermek düşer. Dağımızla suyumuzla ve
91
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
sözümüzle…
Şiir
Rüyalarımızın ete kemiğe bürünerek
Elazığ’ın sokaklarına, ilçelerine yayılmasıdır kol kol… Şairlerimizin Türk dünyasından
getirdiği şiirleriyle yeni şiirler götürmesidir
coğrafyalarına. Bir tohumdur her misafirin
gittiği yere götürdüğü. Dilimizle ektiğimiz bir
tohum… Hem hikâyemizin hem de yarınımızın içinde olduğu bir şiir… Yüreğimizin öz
dildir şiir görmeden tanıdığımız, dokunmadan
anladığımız, duymadan bildiğimiz burnumuzun
direğini titreten bir şiir…
Akşam
İnancımızın kandildir, Mevlana’nın düğünü,
mecnun olanın bitmek bilmeyen acısı, aşığın
ışığı, işin tamama ermesidir. Akşam şairin de
şiiridir, Hazar’da bulutlanıp Hazar’dan yağan...
Üç ayaklı bir kandil olmuştur Elazığ’da Hazar Şiir Akşamları. En karanlık gecede bile hayat
denizindeki şairin yolunu bulabileceği bir deniz
feneridir şiirdeki ışık.
Bu derece büyük kıymeti olan Hazar Şiir
Akşamları’nın daha uzun yıllar devam etmesi temennisiyle biraz da etkinliklerden bahsedelim.
25 Eylül Perşembe
22. Hazar Şiir Akşamları 25 Eylül Perşembe günü imza günü ile başladı. Etkinliğe katılan şair ve yazarlarımızın kitaplarını imzaladığı
imza günü tüm etkinliklerin yapıldığı Nurettin
Ardıçoğlu Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi.
Perşembe günkü tek etkinlik imza günü oldu.
26 Eylül Cuma
26 Eylül Cuma sabahı Nurettin Ardıçoğlu
Kültür Merkezi’nde “Bayrak” temasını destekler nitelikte “Bayrakları Bayrak yapan üstündeki
kandır/ Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”
mısralarındaki gibi “Elazığlı Şehitler Fotoğraf
Sergisi” ile başladı. Ardından tanışma ve “Bayrak” konulu bir toplantı gerçekleştirildi. Türk dili
ve edebiyatı öğretmenleri ile tarih öğretmenlerinin de ilgi gösterdiği “Bayrak” konulu konferansı
Prof. Dr. Sadettin Yıldız verdi.
Konuşmada “Bayrak” kavramı çok yönlü bir
şekilde ele alınarak Arif Nihat Asya’ya göndermeler yapıldı.
Hazar Şiir Akşamları’nın en sevdiğim ve beni
heyecanlandıran ritüeli olan ‘Şairler Yürüyüşü’
saat 14.30’da Ahmet Aytar Meydanı’ndan başlayıp İzzetpaşa Meydan’ında sona erdi. Mehter takımının ve gençlerin taşıdığı devasa Türk bayrağının arkasında şairlerin, protokolün, öğrencilerin,
yazarların ve halkın yürüyüşü görmeye değerdi.
Atılan her adım bir destanı bir diğer destanla; bir
türküyü bir başka türküyle, bir masalı bir başka
masalla birleştiren köprüleri tesis ediyordu. Birlik
beraberlik ve yarınlara yapılan büyük bir yatırımın pilot uygulaması gibiydi.
Şairlerin kalemleriyle beyaz zeminlerden yeni
rüyalara kapılar açmaları alışık olduğumuz bir
durum ama aynı kalemlerin beden ve ruhlarıyla
şehrin sokaklarını adımlaması eylemi beni çok
etkilemiştir. Bir rüyaya ancak bu şekilde herkesi
dâhil edebilirsiniz herhalde.
Açılış sunumundan sonra meydanda, Türk
Şairler adına şair Ali Akbaş konuştu. Ak saçıyla ve yumuşak sesiyle Ali Akbaş konuşmasında;
Elazığ’ın tevazu ve iyi niyeti üzerinde durdu.
Terazinin kendini tartmayacağı ifadesiyle bu etkinliğin, değerinin dışardan gelenler tarafından
biçildiğini ve önemini arz etti.
Türkiye dışından gelen şairler adına Taır
Kyrymov (Kırım) bir konuşma yaptı. Konuşmasında Arif Nihat Asya’nın vatan ve bayrak sevgisine değindi ve Kırım Türklerinin çektiği sıkıntıları
dile getirerek birlik çağrısında bulundu. Vakıf ve
Dernekler adına Dr. Yakup Ömeroğlu kürsüye
davet edildi. Konuşmasında Hazar Şiir akşamlarının birçok şehre örnek olduğunu ifade etti.
Bayrak Şairi Arif Nihat Asya’nın şiirinin “Bayrak
Şairi” gölgesinde kaldığını, onun na’tının da olduğunu sözlerine ekledi. Türk bayrağındaki ay
92
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
yıldızın Türk dünyasının bayraklarında, mezar
taşlarında, kızlarımızın kolyelerinde yerini aldığını, büyük önem arz ettiğini belirtti.
Fırat Üniversitesi Rektörü Kutbettin Demirdağ konuşmasında Hazar Şiir Akşamları’nın Türk
şiir hareketi içinde önemli bir yer tuttuğunu ifade
etti. Arif Nihat Asya’nın milli duyuş ve düşünüşü
ile dilde mükemmeliyeti yakalamış bir şair
olduğunu belirtti. Bu şiir akşamları ile borcunu
bir nebze ödediğini ekleyerek konuşmasını
tamamladı. Elazığ Belediyesi adına Belediye Başkan Vekili M. Asım Nazırlı konuştu. Konuşmalarında gelişmişliğin en önemli göstergelerinden
birinin kültür olduğunu şairlerin de kültürümüzü en iyi taşıyanlar olduğunu ifade etti. Arif Nihat Asya’nın dizelerinden örnekler vererek vatan
kavramı ve dini duyguları gelecek nesillere nasıl
aktardığını gözler önüne serdi.
Elazığ Ak Parti Millet Vekili Sayın Selmin Balık konuşmalarında Arif Nihat Asya’nın şiirlerinde geçen “ezan” ve “vatan” kavramını ön plana
çıkararak çocuklarımızın vatanlarına doğduğunda; ilk, ezan sesini duyduklarını ve oyunlarımızda birbirine omuz vermeyi öğrendiklerini ifade
etti. “Bayrak” kavramının önemi üzerinde durdu, ‘Bayrak’ın birlik beraberlik ve bağımsızlığın
sembolü olduğunu; hiçbir şekilde din, milliyet ve
cinsiyet gözetmeksizin bağımsızlığı ifade ettiğini
vurgulayarak konuşmalarını tamamladı.
Bir diğer Ak Parti Milletvekilimiz Sayın Şuay
Alpay ise konuşmalarında Elazığ’ın; şiirin, kültürün, musikinin, münevverliğin, irfanın merkezlerinden biri olduğunu ve şairlerimizin de Elazığ’ımıza şeref verdiğini söyledi. Daha sonra; Elazığ,
Bakü, Kerkük, Halep, Şam ve Bağdat aynı ruh
ikliminin aynı şiirlerin, aynı kardeşlik türkülerinin ortak medeniyetin ve coğrafyanın merkezidir, dedi. Onun için şiirler birbirine yakındır. Söz
dilden dile dolaşır buradan Bakü’ye rüzgâr olur
gider Bakü’den Elazığ’a rüzgâr olur gelir şeklinde
şiirsel ve samimi bir konuşma yaparak dedesi ile
ilgili bir hatırayla konuşmasını tamamladı.
Elazığ Valisi Ömer Faruk Koçak konuşmasına
şairlerimizin gönül coğrafyamızın her köşesinden Elazığ’ımıza geldikleri yerlerin kokularını da
getirdiğini ifade ederek başladı. Kırım’ın bağımsızlık mücadelesine değinerek Elazığ’ın esareti
tatmadığını ama verdiği şehitlerle bağımsızlığın
önemini ve bayrağın değerini çok iyi bildiğini belirtti. 22. Hazar Şiir Akşamları’nın Bayrak temalı
olmasının zamanın ruhuna çok uygun olduğunu
bu tema bizi daha güçlü kılacaktır dedi. 23. Şiir
akşamlarının da yine böyle bir tema ile yapılacağını sözlerine ekledi.
Meydanda yapılan gösteri ve açılış konuşmalarıyla programın gündüz ayağı tamamlandı.
Akşamki programda Kürsübaşı vardı ve gerçekten görmeye değerdi. Elazığ’ın gizli kalmış bir
hazinesinin sergisi gibiydi. Urfa, Kerkük, Harput
üçlüsünün anlamını bulduğu ve Elazığ’ın ulusal
bazda sesi olan sanatçıların da katılımıyla tam
bir müzik ziyafeti oldu. Zülfü Demirtaş, Hasan
Öztürk, Adnan Çilesiz, Salih Turhan ve Bünyamin Eroğlu’nun sıcak ve samimi sunumu…
Kürsübaşı programıyla gözlerimizi yumup kâh
hüzünlendik kâh kuş olup bayrak bayrak sonsuzluğa uçtuk. Ruhumuz dağ dağ gezindi, yüreğimiz
yeniden gençlik ritmini buldu. Program sonunda
ise bu gezinti son bulmasın diye gözlerimizi sıkı
sıkı yumduk. Elazığ’ın neden şiirin baş şehri olduğunu bir kez daha idrak ettik. Böyle bir müzik
ve ritim duygusu, incelmiş zevk beraberinde ancak şiiri getirirdi.
27 Eylül Cumartesi
27 Eylül Cumartesi günü bir dergici olarak
uyandım. Bizim Külliye dergisi mensubu olarak misafirlerimiz olan dergilerin “Edebiyatımız
ve Edebiyat Dergileri” konulu bir paneli söz
konusu idi. Program yine Nurettin Ardıçoğlu
Kültür Merkezinde Bizim Külliye Dergisi Genel
Yayın Yönetmeni Nazım Payam başkanlığında
gerçekleştirilecekti.
Hazar şiir Akşamları bünyesinde yapılan
önemli etkinliklerden biri de dergilerin bir araya
gelerek edebiyatımızı ve dergi sorunlarını tartıştığı dergicilik konulu toplantıları idi. Toplantı
başkanı ve Bizim Külliye Dergisi Genel Yayın
Yönetmeni Nazım Payam ülkemizdeki dergicilik
ve etkileri konusunda bir girişten sonra katılımcı
dergilere bazı sorular yönelterek görüşlerine başvurdu.
Katılımcı dergiler; Türk Edebiyatı –Doç. Dr.
Bahtiyar Aslan, Kümbetaltı Dergisi-Osman Baş,
Gardaşlık Dergisi Prof. Dr. Suphi Saatçi, Değirmen Dergisi-Rüstem Budak, Şeref Akbaba-Ay
93
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
Vakti, Kümbet Dergisi- Remzi Zengin, Erciyes
Dergisi-Âlim Gerçel, Akra Dergisi-Tahir Erdoğan Şahin idi.
Dergilerin kuruluşu, ortamı ve amacını tek
tek her dergiye yönelterek bir açılış turu yapıldı.
Ardından yine her derginin etkisi ve sorunlarını
anlatmalarını istendi.
Şiirin ve şairin soluk alması ve kendi ayakları
üzerinde durmasında dergilerin çok önemli
bir yeri olduğu düşünülürse şiir akşamları ve
dergiciliğin neden bir arada işlendiği daha iyi
anlaşılır sanırım. Çünkü dergi daima bir ihtiyaca
yöneliktir ve zamanının ötesinde amaçları
büyütür sayfalarında.
Dergi temsilcileri gayet samimi bir ortamda
önemli şeyler söylediler birbirlerine, izleyecekleri
yolu gördüler ve gösterdiler sözleriyle.
Dergilerin Nurettin Ardıçoğlu Kültür
Merkezi’nde programlarını yaptığı sırada eş
zamanlı olarak Elazığ’ın bazı ilçelerinde de
programlar vardı. Bu ilçelerimiz Palu, Baskil,
Kovancılar ve Sivrice idi. Bu ilçelerimizde de
şairlerimiz sunumlarını yaptılar.
Hazar’da şiirin akşamı cumartesi Atatürk Kültür Merkezinde gerçekleştirildi. Daha önceki yılların aksine hava muhalefeti sebebiyle kapalı bir
mekân seçilmişti. Ama inanın şiir belki enginlik
ister ama dinleyen de dinginlik ister demekten
kendimi alamıyorum. Hazar’ın kıyısındayken şiir
yazılır, zaten şiiri yazdıran Hazar değil mi?
Şiirin sesini şiir akşamları ile sadece
kulaklarımızda değil gönüllerimizde de duymaya
alıştık Hazar Şiir Akşamları etkinlikleri ile. Öyle
ki “Hazar!” deyince bin sevinç, eylül, şiir ve akşam
da ardından gelir oldu dilimize. 22. defa Türk
dünyasını bir araya getiren çok özel bir mekân ve
çok özel bir akşam. Hazar kıyılarında(n) bitmek
bilmeyen bir söz cümbüşü… Türk Dünyasının
dilinin tüm renklerini bir gök kuşağı edasıyla katman katman zihnimizin gözleriyle temaşa etme
sunusu Hazar Şiir Akşamları.
Eylül ayı, yaz mevsimini götürürken Türk
dünyasının şiirini getirdi Elazığ’a. Elazığ’dan da
Türk dünyasına samimiyetin ve kardeşliğin sıcaklığını götürmüştür umarım.
Hazar şiir Akşamları Hazar-Şiir-Akşam
sözcüklerinin ete kemiğe bürünerek canlanıp
Elazığ’ın ana damarı olan Gazi Caddesinden
başlayıp şehrin ilçelerine kadar yayılan; sesinin
yankısının da çok uzaklara vurduğu değerli bir
etkinlik. Şiirin Akşamı olan 27 Eylül Cumartesi
günü şairler birbiriyle şiiri diliyle söyleştiler. Bir
şiir meşki havasıyla 23 şairimiz Hazar’ın akşamını
kendi şiir ateşleriyle yaktılar. Alev alev ıslanan bir
geceden aydınlandı şiir o gecede.
Gece, katılımcıların yüreğinde hep yanacak
bir ateşin muştusuyla son buldu.
Hazar Şiir Akşamları her yıl görevini ifa ederken 22. tekrarı “Bayrak” teması ile misyonunu
göndere çekmiştir diyebiliriz. Bundan sonrası
bayrağımızın gölgesinin dünyanın her yerinden
görünmesi ile ilgilidir.■
94
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
külliye sanat odası
ŞERİF FATİH
Y
eni bir şiir okuduğumda aklıma hemen Haydar Ergülen’ in şu cümleleri gelir: “Birisi yazdığı herhangi bir
şeye şiir diyorsa, bende onu şiir olarak kabul
ederim. Sevip sevmemek sonraki mesele.”
Haydar Ergülen’ in ayrı konu dediği “sevip
sevmeme” durumu, şiire yeni başlayanların ilk
odaklandığı noktalardan biri, belki de ilki. Yazılanların şiir olup olmadığı bitip tükenmez bir
tartışma konusu ama yine de genç bir şairin,
takip ettiği şairler tarafından beğenilme arzusu,
yazdıklarının ne olduğunu çok zaman önemsiz
kılmıştır. Tam bu noktada şair, ilkin şiir adına
konulmuş bütün kuralları, öğrenmekle işe başlamalı ve bu kuralları kanına karıştırmalıdır.
İkinci olarak tüm bu kuralları yıkıp kendi kurallarını koymalıdır. Söylediklerimden yapılan
eleştirilerin dikkate alınmaması çıkartılmasın.
Elbette söylenenlerin hepsini dikkate almalıdır
şair. Ama şiirin kendine has olduğunu da bir
an bile unutmamalı. Son kertede kendi sorgulama refleksini geliştiren yani kendi kendinin
eleştirmeni olan şair, bir gün mutlaka sesini
duyuracaktır.
Gönderilen eserlerle ilgili ilk değerlendirmem Pınar Ravza’nın Kıyamam isimli şiiri
hakkında.
Pınar Ravza, Kıyamam adlı şiirine;
Olmasın sevdada hazanı mevsim
Kuruyan dallar yeşere dursun
Sen gel de sevgili gönül avunsun
Bırakın mevsimler aşkı sunsun
dörtlüğüyle başlıyor. Üç dörtlükten oluşan şiirin dörtlükleri arasında;
Kıyamam kıyamam sana kıyamam
Doyamam sevgili sana doyamam
beyiti tekrarlanmış. Şairin, mısralarını kurarken ilk amacı vezni ve kafiyeyi tutturmak
olmamalı. Yani mısralar anlamsal olarak birbirine bağlı olmalı ve kafiye zorlamayla değil
olağan söyleyişle kurulmalıdır. Kıyamam şiirinde tekrar edilen beyit dışında kurulan ses benzerliklerinin kafiye olmadığını da söylemem
gerekir. Pınar Ravza’nın şiirini okuduğumda
Cemal Süreya’nın Folklor Şiire Düşman yazısını hatırladım. C. Süreya, kalıplaşmış ve artık
okumaktan bıktığımız halk deyimlerinin şiiri
kısırlaştırdığını söylemişti o yazısında. Daha
önce defalarca yazılmış mısraları tekrar ederek
yeni bir şiir yazılmış olmaz. Kıyamam şiiriyle
95
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5
ne sonra da ‘bilmek istemiyorum’ a dönüşüyor.
‘Bilmemek’ ile ‘bilmek istememek’ birbirinden
tamamen farklı durumlar. Yazının devamında
Esra günlük tutuyor gibi davranmış. Gönderdiklerinin tamamını buraya alamıyorum maalesef. Yine de cümlelerinde anlatım bozukluğu ve şüpheli ifadeler olduğunu söyleyeyim.
Özellikle derinlik anlamında çok şey beklemek
insafsızlık olur Esra’dan. Lakin en azından yazdıklarında bütünlük olması gerekir.
Eser gönderen ve gönderecek olan bütün arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.■
ilgili söyleyeceklerim genel olarak bunlar.
Sinan Öztürk, Kaybolma Vakti isimli
şiirine
Ben beni bıraktım.
Son kalkan vapurla elveda dediğim
İstanbul’a
Bir daha dönmemeye söz verdim.
Arkamda bıraktığım gözü yaşlı insanlara,
Sonu olmayan acılarıma,
Sevmekten bıkmış kalbime,
Bugün elveda dedim ve
Kapattım defteri
mısralarıyla başlıyor. Şiirin çıkış noktası
duygu olabilir. Fakat duygu şiirin tek argümanı değildir. Günümüz şiirinde dil ve biçimsel ögeler duyguya göre daha çok önem
arz etmekte. İlhan Berk; “İlk anda, şiirin
ne söylediğine bakmak, şiirin ne olduğunu
bilmemek demektir. Şiirin kuruluş biçimi,
yani yapısı başta gelir. ” diyor. Hatta Cemal
Süreya “Bir özün bir başına şiiri kurtardığı görülmemiştir. “ diyerek şiirin tarihinin
biçimlerin tarihi olduğunu söylemiştir. Şiir
okurken biçimsel özelliklerine dikkat ederek eleştirel bir gözle okumak bu konudaki
en faydalı çalışma olur diye düşünüyorum.
Şiirin devamında sevgiliye yazılmış bir
mektup havası var. Düzyazı tekniklerinden
faydalanırken şiirden uzaklaşmamalı şair.
Son olarak Esra Acar’ın gönderdiği bir
denemeden bahsedip yazımı bitireceğim.
Bilmiyorum... Belki zor geliyor. Ya zor
gelmekte haklıysa, ya zoru yaşatmak hayatın
hoşuna gidiyorsa…
Ne için tüm bu çabamız onu da bilmiyorum. Bilmeden yaşıyorum gibi görünüyor. Aslında birçok şeyi bilmezlikten gelme ihtimalimi hiçbiriniz düşünmedi. Görüyoruz ama
görmüyoruz. Görmek istemediğim şeyler...
Beni yiyip bitiren de bu. Görmek, duymak,
bilmek istemiyorum.
Esra’nın yazısının tamamında kendisine zor gelenin ne olduğuyla ilgili dolaylıda
olsa bir ifade bulamadım. ‘Çabamızın ne
olduğunu bilmiyorum’ la başlayan iddialı
cümle, önce bilmezlikten gelme ihtimali96
ar a lık-oca k-şub a t
2 0 1 4 - 1 5