close

Enter

Log in using OpenID

24 - Bursa Dergi

embedDownload
www.dergibursa.com.tr
Aralık 2014 - December 2014
Yıl / Year: 4 - Sayı / Issue:24
Fiyat› / Price: 10
MÜTAREKE BİNASI • MİLANO • YEŞİLÇAM • ANGELINA JOLIE • VİVALDİ • İSMAİL BUZCULAR • DEĞİŞİM
1
editör notu
editor’s note
En g i n Ça k ı r
Değişmesini istedikleriniz; ta kendiniz
What you wish to change; yourself
Öncelikle korkmayın bu bir “kişisel gelişim” yazısı değil... Ne çok şey değişti değil mi? Size söylüyorum.
Annenizden meme istediniz daha sonra büyüyüp koca adam oldunuz mesela. Sahip olduğunuz her şey yarın
bambaşka bir halde olabilir. Sakın kötümser olmayın, her şey sizin istediğiniz gibi olacak.
21. sayımızda derinlemesine
ele aldığımız temamız “değer”
kavramının, bu sayıdaki
temamız “değişim” ile güçlü
bağları var. Zamanı düşünün.
Nicelik olarak devamlı bir
devinim içerisindedir. Bu
durum bizi de dönüştürür.
Bugün belli bir değer taşıyan
herhangi bir şey, yarın başka
bir değer taşıyor olabilir.
İşte değişen bu zaten. Bizim
bunu fark etmemiz. Diğer bir
deyişle hep sitem ettiğimiz
“kaybolup giden yıllar”
değildir, yılların bizde yarattığı
değişimleri anlamamızdır:
Çocukluk arkadaşınız çok
değişmiştir veya yüzünüz
birazcık kırışmıştır. Siz
lisedeyken buralar hep
bademlikti örneğin. Doğum
ve ölüm arasında değişen
bir şey yok mu? İhtiyacınız
olduğu anda size sırtını çeviren
dostunuz artık tanıdığınız kişi
değildir. İnkaya Çınarı siz en
son gittiğinizde yemyeşilken,
bugün onu mevsim çırılçıplak
yapmıştır belki. Beraber
büyüdüğünüz köpeğiniz
yaşamını yitirmiştir ve yalnız
hissediyorsunuzdur. Minik
2
kızınız artık gelin olmuştur da
siz bunu ancak evden ayrıldığı
gün sarılıp ağlarken idrak
etmişsinizdir. Eskiden çakı
gibi bir delikanlı iken, şimdi
merdivenlerle probleminiz
vardır kim bilir. “O” hayatınıza
girmeden önce yaşamıyor
gibiydiniz sanki, değil mi?
Anneniz artık yanınızda
değildir belki. Cumhuriyet
kurulurken okuma yazma oranı
yüzde 1 iken şimdi durumun
tam tersi olması bize bir şeyleri
anlatıyordur herhalde. Açın
hatıra defterlerini, fotoğraf
albümlerini; neler değişmiş
daha net görebilirsiniz.
Değiştirmek istemenin,
değişmek isteğiyle ilintili
olduğunu düşünüyorum bir
de. Doğanın ya da insanın
en eski, en kaçınılmaz isteği
bu. Her şeyi kontrol etmek,
değiştirmek istiyoruz. Dünyayı,
arkadaşlarımızı, ailemizi,
hayatımızda değer taşıyan her
şeyi. Fakat esas değiştirmek
istediğimiz kendi dünyamız
bence. Her şey gönlümüze
göre olsun isteği. Ancak
değişmesini istemediğimiz
First things first: do not be scared, this is not a “personal
development” article… A lot of things changed, right?
I am telling you. For example you wanted milk from
your mother and now you are a grown up. All that you
have now can be something else tomorrow. Do not be
pessimistic, everything will be as you wish it to be.
The concept of “value” that we
examined in detail in our 21st issue
has strong ties with our current
subject of “change”. Think of
time. With regard to quantity, it is
in a constant change. This also
transforms us. What has value
today may have a different value
tomorrow. That is what changes.
Our awareness of this. In other
words, it is not “long lost years”
that we have always reproached; it
is the fact that we now understand
the changes those years make
on us: your childhood friend has
changed or there are now wrinkles
on your face. For example all
surrounding areas here were
covered with almond trees when
you were at high school. Isn’t there
anything that changes between
being born and dying? Your
friend who turns his back on you
in your time of need is no longer
the person you know. Inkaya
Sycamore was covered with green
leaves the last time you saw it,
but now maybe the seasons have
shed all its leaves now. The dog
you’ve grown up with has died and
you may be feeling all alone. Your
little daughter has now become a
bride and you might have realized
this right at the moment when
she is leaving the house and
you hugged her crying. Maybe
you are having problems with
stairs whereas once you were a
very active young man. It’s as if
you were not living before that
significant “OTHER” entered your
life, right? Maybe your mother is no
longer with you. The fact that the
rate of literacy was 1 percent when
the Republic was founded and that
today it is just the opposite should
be telling us something. Open up
your diaries; photo albums; you
will see all that has changed even
more clearly.
I believe that wanting to change
something is associated with
wanting to change one’s own self.
This is the oldest and the most
inevitable desire in life. We want
3
editör notu
editor’s note
şeyler ne olacak? Ya birisi de
onları değiştirmek isterse?
Çokça duyduğunuz bir
ifadeyi şöyle tarif edeyim
ben de naçizane: “Ezelden
ebede değeri hiç yerinden
kıpırdamayan, değişimin ve
dönüşümün ta kendisi...”
Bence değişimin diğer
ismi insan. Bunun için altın
anahtar ise çaba. Siz hiç spor
yapmadan sağlıklı ve atletik
vücudu olan birisi gördünüz
mü? Rahmet bekleyen
zatlarımız, zahmeti de görür
elbet.
Yeni yıldan hepimiz hayatımıza
dair değişimler bekliyoruz.
Rüzgarın yön değiştirmesini.
Hep bizden yana esmesini.
Çeşitlilik değişimi zaten
getirecek hayatımıza. Çevreniz,
yaşamınız, duygularınız,
vücudunuz neredeyse her şey
değişecek hiç merak etmeyin.
Kendinize “mutant” muamelesi
yapmayın sakın. Başkaları
ya da başka şeyler değil,
seçeneklerinizi siz belirleyin.
Musluğu açmak da kapatmak
da mümkün. Hayatınızda
ne değişsin istiyorsanız
yüzünüzü o yana çevirin ve
metamorfoz geçiren bir kaya
gibi ağır hareket etmektense
kendi geri sayımınızı kendiniz
yapın ve yeni yıla istediğiniz
şeyleri elde edebilmek için,
kendinizi değiştirin. Yüksek
oranda değişim içeren bir
sayı hazırladık. Planda tüm
ayrıntılar var. Keyifli okumalar.
Mutlu seneler.
to control and change everything.
The world, our friends, our family,
everything that is valuable in our
lives. But I believe that what we
actually want to change is our
own world. The desire we feel for
everything to be after our own
heart. But, what about the things
that we don’t want to change?
What if someone wants to change
them?
Let me try to define an expression
we hear so often: “Change and
transformation itself, the value
of which has not changed from
all eternity…” I think that another
name for change is ‘human’. The
golden key for this is effort. Did
you see anyone with a healthy and
athletic body without working out?
Those who await grace are bound
to see effort as well.
blow in our way. Variety will bring
forth change in our lives anyway.
Your environment, your life, your
emotions, your body; almost
everything around you will change,
do not worry.
Do not behave as if you are a
“mutant”. You select the options,
do not let others or other things
do so. It is possible to open the
tap as well as to close it. Turn your
head towards whatever you wish
to change in your life; make your
own countdown instead of acting
slowly like a rock undergoing
metamorphosis and change
yourself in order to get what you
want. We prepared an issue with
a high dose of change. All details
are in the plan. Enjoy reading.
Have a happy new year.
All of us expect changes for our
lives in this coming year. For the
wind to change its course. For it to
plan
4
bursa dokusu
bursa motifs
Gençleşen bir eski dost
Patience leads to world heritage A friend who keeps on getting younger
24
hayat hikayesi
the story of life
“Buzcular”ın vefalı emaneti İsmail Buzcular
The faithful entrust of “Buzcular” (Icemen) İsmail Buzcular 38
38
tema
theme
Bu yazı yüksek oranda “değişim” içeriyor
This article contains high doses of “change”
46
geçmiş zaman kipinde
the past tense
Sahi ne oldu o esas kıza?
Whatever happened to that girl in the leading role?
56
estetik
estetic
“Kepçe kulak”lara ameliyatsız çözüm - Op.Dr. Bülent Cihantimur
Non-surgical solution to “Prominent Ears”- Op.Dr. Bülent Cihantimur
70
film şeridi
storyboard
Asi bir punk’tan, iyi niyet elçisi bir anneye...
From a rebellious punk to an ambassador of good will mother…
72
evrensel sanat
universal art
Dört mevsim değişmeyen değer
Four seasons unchanging value
86
kitabi
literary
Bir parsla göz göze gelince değiştim - Emine Civanoğlu
I was transformed when I made eye contact with a leopard
90
gezi-yorum
travel-ing
Neredeyse Tuz Çölü
Where in the world is Salt Lake
92
uzaktaki yakın
so far so close
Futbol soslu moda başkenti
Fashion capital with a football dressing on the side
104
5
arka plan
masthead
Yayıncı / Yapımcı / Yönetim
Publisher / Producer / Management
Yıl: 4 Sayı: 24 / Aralık 2014
ISSN: 2146 - 1457 Yerel Süreli Yayın (2 Aylık)
Yayın Dili: Türkçe - İngilizce
Year: 4 Issue: 24 / December 2014
ISSN: 2146 - 1457 Local Periodical Publications (2 Months)
Publication Language: Turkish - English
İmtiyaz Sahibi ve Yayın Yönetmeni
Owner and Director
Engin Çakır (Sorumlu)
[email protected]
Koordinatör
Coordinator
Emine Korku
[email protected]
Yazı İşleri
Editorial
Çekirge Mah. Selvili Cad. No:12 Çelebi 2 Apt. D.1
Osmangazi / BURSA
T. (0224) 233 87 11
w w w.photographica.com.tr
dergi bursa, Photo Graphica tarafından T.C. yasalarına uygun olarak
yayınlanmaktadır. dergi bursa’nın isim ve yayın hakkı Photo Graphica’ya
aittir. Yayımlanan yazı, fotoğraf ve konuların her hakkı saklıdır ve tüm
sorumluluğu eser sahiplerine aittir. İzin alınmadan alıntı yapılamaz.
Reklamların sorumluluğu reklam verenlere aittir.
dergi bursa, “Basın Meslek İlkeleri”ne
uymaya söz vermiştir.
dergi bursa is published by Photo Graphica in accordance with the Turkish laws.
The name and the right of publishing of dergi bursa magazine belongs to Photo
Graphica. Full responsibility of the published texts, photographs and subjects
belongs to the owner. All rights are reserved. Be quoted without permission.
The responsibility of the advertisements belongs to the advertiser. dergi bursa has
promised to comply with “Journalism Ethics and Standarts”
Ferhan Petek
[email protected]
Dijital Yayıncılık
Digital Publishing
Reklam İletişim
Advertise Contact
www.dergibursa.com.tr
Burcu Dursun
www.dijimecmua.com/dergi-bursa/
[email protected]
T. (0224) 233 87 11
(0533) 522 00 40
Sosyal Medya
Social Media
Grafik Tasarım
facebook.com/dergi.bursa
Graphic Design
Photo Graphica Creative
twitter.com/DergiBursa
[email protected]
@dergibursa #dergibursa
Çeviriler
Translations
İdeo Çeviri
www.ideoceviri.com
Baskı
Dağıtım
Print
Distribution
www.furkanofset.com.tr
www.seckurye.com.tr
Çorbada Tuzu Olanlar
Contributors
Emine Civanoğlu, Özgür Çakır, Merve Güneykaya,
Sezai Evans, Op. Dr. Bülent Cihantimur
6
7
albüm önerileri
album recommendations
8
Yonca Lodi
12 Ay (12 Months)
Cahit-Berkay
Film Müzikleri (Movie Scores)
Erol Evgin
Tüm bir yaşam (A Whole Life)
John Lee Hooker
Face to face
9
web önerileri
web recommendations
10
www.kelebeketkisi39.blogspot.com.tr
www.turknostalji.com
www.kendinyap.gen.tr
www.sanatblog.com
www.birzamanlarsinema.blogspot.com.tr
www.sihirlitopuklar.com.tr
11
film önerileri
film recommendations
12
Değişim
Possession
Joel Bergvall, Simon Sandquist- 2008
Dram, Gizem, Romantik
Drama, Mystery, Romantic
ABD - USA
Yeşil Dev
The Incredible Hulk
Louis Leterrier - 2008
Aksiyon, Macera, Fantastik
Action, Adventure, Fantasy
ABD - USA
Malefiz
Maleficent
Robert Stromberg – 2014
Aksiyon, Macera, Fantastik
Action, Adventure, Fantasy
ABD, İngiltere - USA, England
Pek Yakında
Coming Soon
Cem Yılmaz – 2014
Komedi - Comedy
Türkiye - Turkey
Siyah Kuğu
Black Swan
Darren Aronofsky – 2010
Gizem, Drama, Korku
Mystery, Drama, Horror
ABD - USA
Küçük Hanımefendi
Nejat Saydam – 1961
Komedi, Drama, Romantik
Comedy, Drama, Romantic
Türkiye - Turkey
13
kitap önerileri
book recommendations
14
Dönüşüm
Metamorphosis
Franz Kafka
Değişen Kafalar
The Transposed Heads
Thomas Mann
Kan Yağmuru
Rain of Blood
Cenk Çalışır
Fark et, uygula, değiş
Realize, apply, change
Arzu Bıyıklıoğlu
Uygarlığı değiştiren 100 köpek
100 Dogs Who Changed Civilization
Sam Stall
Devrim
Revolution
Osho
15
tek karede bursa
one shot in bursa
Beyaz gelin
White bride
Güneş terk etti bizi artık… Tabiat Ana gelinliğini giyip, göz kamaştırıcı güzelliğiyle aklımızı başımızdan alacak.
Böylece gözümüzü boyayıp bizi donduran soğuklarına bu şekilde razı edecek belki de… Geride kalan sıcak
yaz günlerini özleyeceğiz ama nasıl olsa mevsim yine değişecek, yine bahar gelecek diye düşünüp tadını
çıkaracağız bu doğal beyazın…
The sun has left us now… Mother Nature will blow our minds off with its beauty after putting on its bridal gown. Maybe
it will even make us accept the freezing cold by deluding us… We will miss the hot summer days of the past but we will
know that seasons will change again, spring will come and so we will enjoy this natural whiteness…
Fotoğraf: Suuçtu Şelalesi, Selman Paksoy, Aralık 2010
Photo: Suuçtu Falls, Selman Paksoy, December 2010
16
17
tek karede bursa
one shot in bursa
Balkanlar’dan
gelen
kardeşlik
rüzgârı
The wind of
brotherhood
coming from
the Balkans
Şehreküstü Meydanı’nda, en
soğuk günlerde bile sıcacık
bir kardeşlik havası karşılar
gelip geçenleri… 2008 yılında
yapılan ve meydanın dört
mevsimine güzellik katan
Sarayova Kardeşlik Çeşmesi,
açılışının yapıldığı ilk günden
bu yana Bosna ve Bursa
arasındaki kardeşliğin sembolü
kabul edildi. Fatih Sultan
Mehmed’in Bosna’yı fethinden
sonra yapılan 30 çeşmeden
biri olan ve yıllar boyunca her
türlü felakete rağmen ayakta
kalarak günümüze ulaşabilen
çeşme bugün, nüfusunun
yaklaşık yüzde 60’ı Balkan
göçmenlerinden oluşan
Bursa’nın da simgelerinden biri
haline geldi.
Fotoğraf: Şehreküstü Meydanı, Zafer Turan, Ocak 2012 Photo: Şehreküstü Square, Zafer Turan, January 2012
18
A warm wind of brotherhood
greets one at the Şehreküstü
Square even on the coldest
days… The Sarajevo Fountain of
Brotherhood constructed in 2008
to add even more beauty to the
square has been accepted as
the symbol of the brotherhood
between Bosnia and Bursa
since the day it was opened. It is
among the 30 fountains that have
been built following the conquest
of Bosnia by Fatih Sultan
Mehmed and by standing intact
until today has become one
of the symbols of Bursa with a
population of Balkan immigrants
that make up almost 60 percent
of the entire population of the
city.
19
tek karede bursa
one shot in bursa
Şehre kış gelince...
When winter comes to town…
Hazır mevsim değişmiş, sert rüzgârlar, insanın içini titreten soğuklar gelmişken kar da başlasa lapa lapa… Sıkı
sıkı giyinip atsak kendimizi sokaklara… Karla kaplanmış sokaklarda, buz gibi havalarda sıcacık yürüyüşlere
çıksak. Kartopu oynasak, kardan adamlar yapsak… Ya da alsak kahvemizi, sıcak çikolatamızı, salebimizi
otursak pencerenin kenarına da bu kartpostal misali manzarayı izlesek doya doya… Gelen kışın hakkını
versek… Mevsim değişene, güneş yeniden sahneye çıkana ve karları eritip içimizi ısıtana kadar kışın tadına
varsak.
When the seasons have changed, harsh winds have started and cold weather has started I wish it would also start
snowing… So that we can wear thick clothes and rush out to the streets… Let us go on heart-warming walks on snow
covered streets in ice cold weather. Let us play snowball, build snowmen… Or take our coffee, hot chocolate, salep
and watch this scenic view from the windowsill… Do justice to the coming winter… Enjoy it until seasons change, the
sun takes center stage and warms our hearts by melting the snow…
Fotoğraf: Cumhuriyet Caddesi, Yakup Altan, Ocak 2010
Photo: Cumhuriyet Street, Yakup Altan, January 2010
20
21
tek karede bursa
one shot in bursa
Kar
...
Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam!
Uyandırmayın beni uyanamam.
Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,
Allah aşkına, gök, deniz aşkına
Yağsın kar üstümüze buram buram…
Ahmet Muhip Dıranas
Snow
…
This blue is neither morning, nor night!
Do not wake me up for I cannot do so.
Let it snow on us in whirls
For the sake of our lost loves,
For the love of God, the sky and the sea…
Fotoğraf: Uludağ, Engin Çakır, Ocak 2010
Photo: Uludağ, Engin Çakır, January 2010
22
Ahmet Muhip Dıranas
23
bursa dokusu
bursa motifs
Gençleşen bir eski dost
A friend who keeps on getting younger
Ünlü yazar Ernest
Hemingway’in “Batılıların
barış dilenmeye geldikleri
kıyı kasabası” olarak
adlandırdığı Mudanya,
geçtiğimiz aylarda
önemli bir değişime
şahitlik etti. Barışı ve Milli
Mücadele’nin sonunu
simgeleyen Mudanya
Mütareke Evi Müzesi
yenilendi. Bina geçen
zamanın yorgunluğunu
üzerinden attığı uzun
bir aradan sonra
ziyaretçilerini tarihin en
önemli dönemlerinden
birine götürmeye devam
ediyor.
Mudania, defined by the
famous author Ernest
Hemingway as, “the coast
town where the occidentals
came to beg for peace”
witnessed an important
change in recent months.
The Mudania Armistice
House Museum symbolizing
peace and the end of the
War of Independence has
been renovated. The house
continues to take its visitors
back to one of the most
important periods of history
after a long hiatus during
which it shook of the wear
and tear of time.
Fotoğraflar / Photos:
Bursa Büyükşehir Belediyesi arşivi,
Engin Çakır
Bursa Metropolitan Municipality
archive, Engin Çakır
24
25
bursa dokusu
bursa motifs
Tarih 11 Ekim 1922…
Bir hafta boyunca süren
konuşmaların, zaman zaman
tansiyonun yükseldiği,
sinirlerin gerildiği tartışmaların
ardından kazanılan büyük
zafer, görüşmelerin yapıldığı
evi barışın simgesi haline
getirdi. Tarihin belki en
yorgun şahitlerinden biri
olan Mudanya Mütareke Evi
Müzesi ise yıllar boyunca o
günleri yaşatma ve gelecek
26
nesillere aktarma görevini
üstlendi. Ama son zamanlarda
iyice yaşlanmış ve yorgun
düşmüştü. Geçen yıl başlayan
restorasyon çalışmalarının
ardından, geçtiğimiz aylarda
yeniden hayata dönen müze,
bugün anılarını paylaşmaya
devam ediyor. Hem de daha
bakımlı ve yenilenmiş olarak…
Mudanya’nın görülmeye
değer güzellikleri arasında
The date is October 11, 1922…
The significant victory that came
after discussions that lasted for
over a week during which the
tension sometimes went up and
arguments arose ended up by
the house becoming a symbol
of peace. Mudania Armistice
House Museum is probably one
of the oldest witnesses of history
and now, after many years it has
taken on the task of enabling
its visitors to relive those days
and to pass them down to next
generations. But recently it had
aged and grown weary. The
museum returned back to life
following the restoration work that
had started during the previous
year and it now continues to
share its memories with us.
In a better kept and renewed
fashion…
This grand white building stands
tall among the places worth
visiting in Mudania… It is a
building where a great war was
concluded with an armistice,
filled with many memories
bembeyaz, heybetli bir bina
çıkıyor karşınıza… Büyük
bir savaşın anlaşmayla
sonuçlandığı, barışın dalga
dalga yayılmasında öncü olan
bir mütarekenin yapıldığı, her
metrekaresinde başka bir
hatıranın saklandığı bir bina…
Rus asıllı tüccar Alexander
Ganyanof’a ait olan ve daha
sonra “Şeker Kralı” olarak
da bilinen Mudanyalı iş
adamı Hayri İpar’ın satın alıp
onardığı Mudanya Mütareke
Evi Müzesi; 1937 yılından, Eski
Eserler Genel Müdürlüğü’ne
devredildiği 1959 yılına kadar
Mudanya Belediyesi’ne bağlı
bir müze olarak hizmet verdi.
800 metrekare arsa alanına
at each square meter… The
Mudania Armistice Home
Museum actually belonged to the
tradesman Alexander Ganyanof
of Russian origin and was later
bought and restored by the
Mudanian businessman Hayri
İpar known also as the “Sugar
King”; starting from 1937 it served
as a museum under the Mudania
Municipality until it was passed
onto the General Directorate
of Ancient Arts in 1959. The
total area of the museum is
800 square meters and its
available area is 400 square
meters; in addition to being the
location where the armistice
that ended the Turkish-Greek
war was signed, it is also the
first location in which the Ankara
Government was accepted as
the only representative of the
Turkish nation. With its two grand
27
bursa dokusu
bursa motifs
ve 400 metrekare bina alanına
sahip olan müze, Türk-Yunan
savaşına son veren bir
anlaşmanın imzalandığı yer
olmasının yanı sıra Mustafa
Kemal Atatürk başkanlığındaki
Ankara Hükümeti’nin de Türk
milletinin tek temsilcisi olarak
kabul edildiği ilk yer olma
özelliğine sahip. İki büyük
salonu ve 13 odası bulunan
müzeden içeri adım attığınız
anda tarihini keşfetmeye,
sizinle paylaşmak için yıllarca
özenle sakladığı anıları içinize
çekmeye başlıyorsunuz. 19.
yüzyılın mimari özelliklerine
sahip iki katlı ahşap yapının ilk
katında, sert geçen mütareke
görüşmeleri sırasında çekildiği
ve “Gerekirse savaşırız!”
diyerek yumruklamasıyla kırılan
mermer masanın bulunduğu
odasında İsmet Paşa
karşılıyor sizi… Bu döneme ait
fotoğraflara, belgelere bakarak
o yıllara gidiyor, görüşmelere
dâhil oluveriyorsunuz. İsmet
Paşa ile birlikte sinirleniyor,
barış için sabırsızlanıyorsunuz.
Bu odanın hemen yanında,
görüşmeleri dinlemek
için görevlendirilenlerin
kullandığı dinleyici odasında
buluyorsunuz kendinizi.
3 Ekim 1922 tarihinde
başlayan görüşmeler
boyunca geçen zamanın
izini etrafta gördüğünüz
28
halls and 13 rooms, the building
draws you in with its immense
history the moment you step
inside. Ismet Pasha greets you
at the first floor of the wooden
two storied structure with 19th
century architecture where the
marble desk that was broken
by him after he punched the
table and shouted, “We’ll fight if
need be!”… You are taken back
in time to those years and feel
as if you are participating in the
discussions when examining the
photos and documents from that
time. You get angry together with
Ismet Pasha and get anxious for
peace. Right next to this room,
you find yourself in another
room used by listeners who
were responsible for listening to
the discussions. You can trace
the time that passed during
the discussions that started on
October 3, 1922 from the articles,
documents and photographs
around you. You see the waxwork
statues of Ismet Pasha as well as
General Harrington representing
the English, General Charphy
representing the French and
General Mombelli representing
the Italian in the room where
peace talks had taken place
with the Allied Powers which had
understood that they would not
be able to cope with the Turks.
You can even forget that these
are only waxwork statues and
find yourself right in the midst
of these discussions as you
are more and more drawn in by
history. Only the representatives
of the Greeks are missing from
29
bursa dokusu
bursa motifs
yazılardan, belgelerden,
fotoğraflardan sürüyorsunuz.
Türklerle savaşarak baş
edemeyeceklerini anlayan İtilaf
Devletleri’nin talebine karşılık,
barış sağlamak amacıyla
başlayan görüşmelerin
yapıldığı odada İsmet Paşa
dışında, İngilizleri temsilen
General Harrington, Fransa
adına General Charphy, İtalya
adına General Mombelli’nin
balmumu heykellerini
30
görüyorsunuz. Tarih sizi içine
çektikçe onların sadece birer
heykel olduğunu aklınızdan
çıkarmanız ve kendinizi
görüşmelerin tam ortasında
bulmanız mümkün. Türklerin
lehine, 14 maddelik bir
anlaşmayla sonuçlanan
görüşmelerde tek eksik ise
görüşmeler sırasında Mudanya
açıklarında bir gemide
heyecanla sonuçları bekleyen
Yunanistan temsilcileri... Yunan
the room where an agreement
with 14 items was signed in
countenance of the Turks since
they were eagerly awaiting the
result in a ship anchored around
the coast of Mudania… Even
though the Greek representatives
General Mozarakis and
Lieutenant Sariyenis were directly
related with these discussions,
they did not participate because
they strongly refused to give
over Eastern Thrace and the
fact that they wanted land
and not peace. However, the
attitude of Ismet Pasha was
clear and they would either
sign the agreement presented
to them or face fighting a war.
The treaty went into effect 3
days after the signing and thus
an immense political success
was attained by taking Thrace
back without spilling a drop
of blood. The treaty signed
by all representatives but the
Greeks ended all possible
armed conflicts, thus leaving
a permanent trace of peace in
world history at 06:00 a.m. in the
temsilciler General Mozarakis
ve Albay Sariyenis’in bu
görüşmeler ile doğrudan
ilgili olmalarına rağmen
katılmamalarının nedeni,
görüşmelerin ana konusu
olan Doğu Trakya’yı vermeyi
katiyetle reddetmeleriydi ve
barış değil toprak istiyorlardı.
Ancak İsmet Paşa’nın tutumu
netti ve bu masadan ya onlara
sunulan anlaşmayı imzalayarak
kalkacaklar ya da savaşı göze
alacaklardı. İmzalandıktan
3 gün sonra yürürlüğe giren
anlaşma sonucu, Trakya tek
damla kan dökülmeden geri
alınarak siyasi bir başarı elde
edilmişti. Yunanlılar hariç
tüm temsilcilerin imzaladığı
anlaşma, Türk-Yunan arasında
herhangi bir silahlı çatışmayı
ortadan tamamen kaldırmış,
11 Ekim 1922 sabah saat
06:00’da atılan imza, tarihe
barış adına kalıcı bir iz
morning of October 11, 1922.
The duty of future generations
was to keep these traces alive
and look after the witness of such
a historical event. This awareness
was what made Hayri Ipar, who
states that he is “proud to be
a Mudanian Turk” to purchase
this building and turn it into a
museum. Ipar bought all the
derelict structures around it,
demolished them, sought out
the old furniture some of which
was lost or sold to others, was
able to reclaim some of them and
give them back to its real owner.
Thus, he managed to rebuild
the house which is the greatest
reminder of a past that should
never be forgotten and laid
the foundations for the current
museum by handing it over to
the Mudania Municipality. In
2010, the building was included
in the “History Makes Its Call at
the Mudania Armistice House”
presentation and a development
project was prepared with the
support of Bursa Eskişehir Bilecik
31
bursa dokusu
bursa motifs
Development Agency (BEBKA)
and the contributions of Bursa
Provincial Directorate of Culture
and Tourism. The building was
repaired and renovated during
the restoration work started
by the Bursa Metropolitan
Municipality this past April. The
memories laying around every
nook and cranny were dusted,
the scars were bound up, and its
memory was refreshed. After all
the work, it re-opened its doors
on October 10, 2014.
Very few people are curious
about history… They watch
documentaries, visit museums
or listen to the past from the
live witnesses if there are any…
Mudania Armistice House
Museum is ready to tell of its
past from where it left off… It
is awaiting visitors with all its
energy and excitement. To share
with them the struggle for peace
and freedom it witnessed, the
secrets it shared only with Ismet
Pasha as well as what it has
gone through all these years and
its memories…
32
33
bursa dokusu
bursa motifs
34
bırakmıştı. Gelecek nesillere
düşen görev ise bu izi canlı
tutmak ve böylesine önemli
bir olayın şahidine sahip
çıkmaktı. “Mudanyalı bir Türk”
olmaktan gurur duyduğunu
dile getiren Hayri İpar’ın bu
binayı satın alarak müze haline
getirilmesi için yaptıklarının
altında da bu bilinç yatıyordu.
Etrafındaki yıkık dökük yapıları
satın alıp yıktıran İpar, evde
daha önce bulunup zamanla
kaybolmuş ya da satılmış
eşyaların peşine düşerek en
azından bir kısmını geri aldı ve
gerçek sahibine geri vermeyi
başardı. Unutulmaması
gereken bir geçmişin en büyük
hatırası olan evi ortaya çıkartıp
Mudanya Belediyesi’ne
devrederek, müzenin bugünkü
haline gelmesinin temellerini
atmış oldu. 2010 yılında
Bursa Eskişehir Bilecik
Kalkınma Ajansı’nın (BEBKA)
da desteğini alarak Bursa İl
Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile
Mudanya Lozan Mübadilleri
Derneği’nin katkılarıyla
hazırlanan “Mudanya
Mütareke Evi’nde Tarih Sesini
Duyuruyor” isimli tanıtım ve
geliştirme amaçlı projeye
dâhil edilen ve yıllar geçtikçe
yaşlanan binanın zamana
yenilmesine izin verilmedi.
Bina, Bursa Büyükşehir
Belediyesi’nin geçtiğimiz
yıl Nisan ayında başlattığı
restorasyon çalışmalarıyla
onarıldı ve yenilendi. Her
köşesinde özenle barındırdığı
anıların tozları alındı, yaraları
iyileştirildi, hafızası tazelendi
ve 10 Ekim 2014 tarihinde
kapıları yeniden açıldı.
gezer veya bulabilirse canlı
tanıklardan dinler geçmişi…
Mudanya Mütareke Evi
Müzesi de geçmişi anlatmaya
kaldığı yerden devam etmek
için hazır… Bütün enerjisi ve
heyecanıyla ziyaretçilerini
bekliyor. Onlara şahit
olduğu barış ve özgürlük
mücadelesini, İsmet Paşa
ile paylaştığı ve belki
yalnızca ikisinin bildiği sırları,
bugüne kadar yaşadıklarını,
yaşanmışlıkları anlatmak için…
Her insan az çok merak
eder tarihi… Belgeseller
izler, kitaplar okur, müzeler
35
36
37
hayat hikayesi
the story of life
İsmail Buzcular
38
“Buzcular”ın vefalı emaneti
The faithful entrust of “Buzcular” (Icemen)
Evrenin hem gerekli hem de zorunlu değişimleri içinde yuvarlanıp giderken, ister istemez ardımızda boynu
bükük hatıralar bırakıyoruz. Tıpkı bir zamanlar hayatın tam ortasında olup bugün adı bile anılmayan meslekler
gibi… Bir zamanlar Uludağ’ın zirvesinden bin bir zorlukla getirtilen buzlar ve onları her türlü imkânsızlığa
meydan okuyup dağları aşarak Bursa’ya oradan da İstanbul’a kavuşturan, padişahın “Uludağ’daki karların
manevi sahibi” fermanı verdiği “Buzcular” gibi…
We unavoidably leave behind destitute memories while rolling around the required and imperative changes of the universe.
Just like occupations that once took center stage in life but today cannot even be remembered… Just like the ice that was
brought down from the peak of Uludağ under many hardships and the “Buzcular” (Icemen), deemed the “spiritual owners
of the ice on Uludağ” by the sultan, who went all the way to carry the ice from the mountains to Bursa and from there to
Istanbul…
Yazı / Text: Ferhan Petek
39
hayat hikayesi
the story of life
Herkesin birbirine güvendiği,
geceleri kapı pencere açık
uyunan, hoşgörünün bol
olduğu, insanların birbirine
saygı duyduğu yıllardan kalan
canlı kanlı bir tarih İsmail
Buzcular… Atalarının mirasına
sahip çıkmayı görev bilmiş
kendine. Şahit olduğu, yıllarca
büyüklerinden dinlediği, 810
yıllık bir geçmişin hatırasını
insanlarla paylaşmaya
hayatını adamış biri. Artık adı
bile anılmayan bir mesleğin,
“Buzcular”ın vefalı emaneti o…
Aynı zamanda Bursaspor’un
kurucu üyeleri arasında hayatta
kalan tek kişi olan İsmail
Buzcular, adını mesleğinden
alan ve 21 kuşaktır devam
eden ailesinden geriye
kalanları kitap haline getirerek
Bursa belgeliğine kazandırdı.
Osmanlı Devleti’nin kuruluş
yıllarına dayanan bir hikâyeyi
bilmekle yetinmeyip geçmişine
dört elle sarılarak, onu
kendinden sonraki nesillere
aktarmayı amaçladı. “Buzcular”
40
ailesinin halka hizmet etmeye
adanmış hayatları zamana
yenilmesin, Uludağ’ın bu
manevi hissedarlarını herkes
tanısın; bugün tamamen yok
olan ama döneminin gözdesi
olan bir mesleği herkes bilsin
diye…
Yüzlerce yıl önce, bugünkü son
teknolojinin ürünleri, beyazdan
türlü türlü renge terfi eden
elektronik eşyaların, derin
dondurucuların icadı hayal
bile değilken buz ihtiyacının
tek çaresi keşişlerin dağı
Uludağ’dı. Hem de yalnızca
koruyup kolladığı, koynunda
beslediği Bursa’nın değil,
başka şehirlerin de derdine
derman oluyordu. Zirvesinden
eteklerine kadar biriktirdiği
karları, özenle sakladığı
buzları insanlarla paylaşıyor;
mutfakların en önemli ihtiyacını
karşılarken, ticarete de fayda
sağlıyordu. Uludağ’ın kar ve
buzları ile şehirler arasında
aracılık yapanlara “buzcular”
Ismail Buzcular is a living
document of history dating back
to the times when everyone
trusted each other, people lived
with open doors and windows,
when tolerance was plenty and
when people respected one
another… He has taken it as
his duty to stake a claim for the
heritage of his ancestors. He
has devoted his whole life to
sharing the memories of an 810
year past he has witnessed or
listened to from his elders with
other people. He is the faithful
delegate of “Buzcular” (Icemen)
which is an occupation that is not
even remembered today… Ismail
Buzcular has taken his name from
this occupation and is the only
person alive among the founding
members of Bursaspor; he has
also written down all that remains
from a 21 generation family thus
making a significant contribution
to the Bursa archives. He was
not content with only knowing
this story dating back to the
years when the Ottoman Empire
was founded but aimed to pass
it down to future generations
by going after this desire
wholeheartedly. So that the lives
of the “Buzcular” family devoted
to serving the public will not lose
the battle against time, so that
everyone will get to know these
spiritual shareholders of Uludağ
and so that everyone will learn
about a long lost occupation that
was popular in its own time…
Centuries ago, when the
discovery of electronic items,
deep freezers and white goods
that are no longer only white was
not even a dream, ice demand
can only be met via Uludağ, the
mountain of priests. It served
not only the city of Bursa that
it overlooked and protected,
but also other cities as well. It
shared the snow accumulated on
its peak down to its foothills as
well as the ice that it so carefully
preserved; thus providing
benefits to commerce while also
meeting a significant demand of
every kitchen. Those who worked
carried snow and ice from Uludağ
as middlemen were known as
“buzcular” (icemen) and they
took the required consent in the
form of a Sultan’s order thus
taking their name of “Buzcular”
(Icemen) that they would carry
adı veriliyor, bu işi yapmak
için gerekli izni padişahların
verdiği fermandan, kuşaklar
boyunca gururla taşıyacakları
“Buzcular” ismini de verdikleri
bu hizmetle sahiplendikleri bu
meslekten alıyorlardı.
Buzcular ailesinin bu işi ilk
yapmaya başladığı yıllar 1.
Murat dönemine dayanıyor.
Ailenin Buzcular ailesinin
atası Abdurrahman Gazi
ile başlayan tarihi boyunca
en eski fermanlardan birini
1486 yılında almış ve her
padişah döneminde bu
ferman yenilenmiş. İsmail
Bey’in bu saygın aileyi takdir
eden padişahlardan biri
olan Abdülmecid ile ilgili
aktardığı bir anısı da var.
Sultan Abdülmecid, 1844
yılında kalabalık bir kafile ile
Bursa’ya Hünkâr Sarayı’nın
açılışı için geldiğinde İsmail
Bey’in dedelerinden biri olan
saray buzcubaşısı Hasan
Bey ile karşılaşmış. Aile ve
buzculuk işi ile ilgili evrakları
incelerken hayretlere düşmüş
ve “Buzcubaşım, siz Gazi
Abdurrahman’ın soyundan
geliyorsunuz. Erkek evlattan
erkek evlada geçen bir soyla
tam 640 yıldır yaşıyorsunuz.
Hiç böyle şey olur mu? Size
evliya duası sinmiş.” demiş.
Bu hatıra ile ailenin ortaya
çıkarılan ve bilinenden daha
uzun bir tarihe dayandığı
anlaşılıyor. İsmail Bey’in
her türlü çabasına rağmen
orijinaline ulaşamadığı
ama aramaktan da asla
vazgeçemediği ve bulmaya
hayatını adadığı yazılı belge
de bu bilgiyi içeriyor. Yıllardır
Türkiye’nin dört bir yanında
aradığı eser birçok konuda
kaynak kabul edilen eserleriyle
bilinen tarihçi Enver Behnan
Şapolyo’nun “Osmanlı
Sultanları Tarihi” kitabı. Daha
önce 1961 yılında basılmış
olan ciltli bir kitap eline
geçmiş ancak İsmail Bey’in
aradığı ve bulduğunda huzura
with pride for many centuries to
come from this occupation.
Back in the reign of Murat the
1st, the Buzcular family started
this business. Throughout the
history of the family that starts
with Abdurrahman Gazi, ancestor
of the Buzcular family, the one
who received the oldest Sultan’s
order in 1486. The order was
renewed during the reign of every
new sultan. Mr. Ismail has a story
about Abdulmecid, one of the
sultans who paid tribute to this
respected family. When Sultan
Abdulmecid came to Bursa for
the opening ceremony of the
Hünkâr Palace in 1844 with a
crowded procession, he has met
the chief icemen of the palace,
Mr. Hasan, who was also one of
the grandfathers of Mr. Ismail.
While examining the documents
about the family and the ice
business, he has been surprised
and said, “My dear chief iceman,
you are descendants of Gazi
Abdurrahman. You have carried
this lineage that passes down
from father to son for 640 years.
How can this be? You have
received the blessings of a
saint.” This memory puts forth
that the family has a history that
dates even further back than
what is known and what has
been discovered today. The
documents that Mr. Ismail has
devoted his life to finding contain
this information as well. The work
that he has been looking for
years all over Turkey is the book
entitled “History of the Ottoman
Sultans” written by the historian
Enver Behnan Şapolyo whose
works are accepted as reference
in many topics. He has first got a
hold of a hardbound book printed
in 1961; however the original
book that Mr. Ismail is looking for
is a white paperback.
Ismail Buzcular has devoted his
life to this research and has been
able to reach 6 of these Sultan’s
orders. These Sultan orders that
Ismail Buzcular dotes upon shed
light to history. The research work
carried out by Ismail Buzcular
has, in addition to his family
tree, put forth the solution found
to carry the ice and snow from
Uludağ down to the city during a
time of technical impossibilities.
With the consent of the Sultan,
41
hayat hikayesi
the story of life
kavuşacağını söylediği kitap
beyaz karton kapaklı orijinal
hali.
İsmail Buzcular’ın hayatını
adadığı araştırmalar ve kendi
çabalarıyla bilgi edinmek
için ulaştığı kaynaklarla 6
tane padişah fermanına
ulaşabilmiş. Bugün İsmail
Buzcular’ın gözü gibi baktığı
fermanlar tarihe ışık tutuyor.
İsmail Buzcular’ın araştırmaları,
ailesine ait soy ağacı ile
birlikte Uludağ’dan buzların,
karların hangi şartlarda ve
ne şekilde şehre getirildiğini,
teknik imkânsızlıklarla dolu
bir dönemde bu konuda
bulunan çareyi ortaya
çıkardı. Abdurrahman Gazi,
padişahtan aldığı izinle
Uludağ’dan toplanan kar ve
buzları kalıplar halinde atlar
aracılığıyla önce Mudanya’ya,
buradan da gemilerle
İstanbul’a taşınmasını
sağlıyordu. Yaklaşık 9,5 saatte
Mudanya’ya getirilen buzlar,
buradan gemilere aktarılarak
İstanbul’daki esnaflara,
hastanelere, lokantalara
satılıyordu. Kırkpınar,
Kilimlisarı, Karapınar, Beypınar
bölgelerindeki karlardan
ve buzlardan sorumlu olan
Buzcular ailesi, kendilerine
verilen ferman ile Uludağ’ın
kar ve buzlarını toplayarak
dağıtma yetkisini Cumhuriyet
döneminde ve sonrasında da
sürdürdüler. İsmail Buzcular’ın
anılarında yer alanlara göre
Cumhuriyet döneminden
itibaren buzlar artık saray
için değil, ticari işletmelere
ve halka satılmaya başladı.
Ayrıca Tuzpazarı Cami’nin
avlusundaki pazarda satılan
buzlar 40 – 50 civarı katırla
taşınırdı. Aileye verilen ferman
Buzcular ailesine babadan
oğula devredilebilen vakıf
hissesi olarak kar taşıma
yetkisi de veriyordu. Böylece
buzculuk, günümüzde yerini
son teknolojiyle üretilen
makinelerin aldığı, 1947
yılından itibaren kurulmaya
42
Abdurrahman Gazi first ensured
that the collected snow and ice
blocks were carried with horses
to Mudanya which were then
transported to Istanbul via ships.
The ice blocks that were brought
to Mudanya in about 9,5 hours
were then sold to craftsmen,
hospitals and restaurants in
Istanbul. Buzcular family was
responsible from the snow
and ice at Kırkpınar, Kilimlisarı,
Karapınar, Beypınar regions and
they continued to hold the rights
to collect and distribute the snow
and ice of Uludağ during and
after the Republic period with
an order issued to their name.
According to the memoir of
Ismail Buzcular, starting with the
Republic period the ice was not
collected for the palace but for
selling to commercial businesses
and the public. In addition, the
ice that was sold at the courtyard
of Tuzpazarı Mosque was carried
with about 40 – 50 mules. The
order issued to the family name
also gave them license to carry
snow as foundation shares
that can be passed down from
father to son. Thus, ice work was
accepted as one of the most
popular occupations until 1947
when ice factories with state
of the art machines started to
be established. Ice was very
important, because it was almost
impossible to preserve the food
that was cooked in kitchens
from going bad in especially
hot weather. The food had to
be stored in ice to protect them
from going bad. Ice was also
needed for refreshment in very
hot summers. These were only
possible by bringing down the
snow and ice of Uludağ to the
city. The Buzcular family had
received the license from the
Sultan thus monopolizing the
sector. The importance of snow
and ice in that period was proven
through the “Karcıbaşı” (Chief
Iceman) appointed a special
permit responsible from placing
the food and drinks of the palace
and with an event that took place
in 1768. At that time, bandits had
hijacked the icemen that were
carrying ice at Gemlik Katırlı
Mountains and threatened the
palace by sending this message,
“if you do not give us the money
we want, you can never get snow
and ice from the mountains”.
This incident increased the value
of snow and ice because all the
başlayan buz fabrikalarına
kadar en gözde mesleklerden
kabul edilmişti. Buzun önemi
büyüktü çünkü mutfaklarda
yemekleri özellikle sıcak
havalarda koruyabilmek,
sıcaktan etkilenip
bozulmamalarını sağlamak
neredeyse imkânsızdı.
Yiyeceklerin bozulmamaları
için buzun içinde saklanmaları
gerekiyordu. Buz aynı
zamanda çok sıcak geçen
mevsimlerde serinlemek için
de bir ihtiyaçtı. Bu ihtiyacın
karşılanması Uludağ’daki kar
ve buzların şehre getirilmesiyle
mümkündü. Buzcular ailesi,
padişahtan aldıkları izinle bu
yetkiye sahip olmuş, ortaya
çıkan “buz sektörü”nün tekeli
olmuşlardı. O dönemde
kar ve buzun değerini, hem
yalnızca bu iş için özel bir
izinle görevlendirilen ailenin
hem de sarayda yiyecek ve
içeceklerinin buz kalıplarının
içine koyulmasından sorumlu
olan “Karcıbaşı”nın varlığının
yanı sıra, 1768 yılında yaşanan
bir olay kanıtlıyordu. Bu tarihte
eşkıyalar buz taşımakta
olan buzcuları Gemlik Katırlı
Dağları’nda rehin almış ve
saraya “eğer istediğimiz parayı
vermezseniz, dağlardan buz
ve kar alamazsınız” diye tehdit
etmişlerdi. Yaşanan bu sıkıntı
kar ve buzun değerini daha
da arttırmıştı çünkü yazın
sıcağında bozulup kokuşan
yiyecek ve içeceklerin hepsi
ziyan olmuştu.
Buzculuk yalnızca sarayın ve
halkın ihtiyacını karşılamakla
kalmıyor, Osmanlı’nın en
önemli ticaret merkezlerinden
biri olan Bursa’nın ticari
açıdan gelişmesine de katkı
sağlıyordu. Mesleğin etkin
olduğu dönemlerde İstanbul’a
ya da Bursa’ya gelen yerli
yabancı seyyahlar, yazarlar
bu ticareti gözlemleyerek,
yalnızca bu işi yaparak
büyük ticari kazançlar elde
edildiğini aktarıyorlardı.
Özellikle Müslümanlar
food and drinks that went bad in
the heat of the summer months
had to be thrown away.
Icemen not only met the
demands of the palace and the
public, but also contributed to
the commercial development
of Bursa which was one of the
important trade centers of the
Ottoman Empire. Local and
foreign travelers as well as writers
who came to Istanbul or Bursa
at the time when this occupation
was at its peak observed this
trade and stated afterwards that
high profits could be acquired
by only doing this job. Uludağ
was believed to be almighty and
miraculous especially by the
Muslims and ice wells were dug
up at the region known today as
the snow pit; the snow acquired
from here was accepted as the
property of the Ottoman sultans
and could be rented. Snow
commerce provided a significant
contribution to the treasury
and the snow was carried via
the western path to Kadıyayla
on mules some of which were
handed over to the palace while
the remainder was sold to the
public. The icemen who took
off towards Uludağ every day at
about 5 p.m. came back to Bursa
at 9 a.m. in the morning. The
workers who toiled without any
rest covered the ice in special
felts so that they would not be
damaged on the way, whereas
ice was cut only during June 15 –
August 15 when it was the most
suitable time to do so. Their route
started from the Hünkâr Palace,
passed by the Buzcular Fountain
and reached the mountain via
Yantekir, Sarıalan, Dombay Pit.
After snow was collected from
the Dombay Pit they reached
the dairy but snow collection
continued at the Küçükkuyu,
Büyükkuyu regions. Gölbaşı
was the last spot where ice
that could be cut only by axes
was collected. This took about
11 hours. The region known
today as “karlık” was once
the workplace of icemen that
worked continuously to serve
the public. Their occupation
took its place amidst the dusty
pages of history, but the traces
of their service that continued
for centuries still remain. Their
grandson Ismail Buzcular who
sought these remains took it onto
himself to serve Bursa all his life
43
hayat hikayesi
the story of life
arasında ululuğuna ve
kerametine yürekten inanılan
ve çeşitli topluluklara yurt
olan Uludağ’da Osmanlı
zamanında bugün kar
çukuru olarak adlandırılan
yer öncelikli olmak üzere buz
kuyuları kuruluyor; buradan
elde edilen karlar, Osmanlı
padişahlarının öz malı kabul
ediliyor ve kiralanabiliyordu.
Hazineye büyük katkı
sağlayan kar ticareti, karların
bugün Kadıyayla’ya çıkan
batı patikasından katırlar
aracılığıyla taşınarak
sağlanıyor, büyük bir bölümü
saraya verilirken kalan kısmı
halka satılıyordu. Her akşam
17.00’da Uludağ’a doğru yola
çıkan buzcuların Bursa’ya
varışı sabah 09.00’ı bulurdu.
Dur durak bilmeden çalışan
işçiler, yolculuk sırasında
buzların zarar görmemesi için
onları özel keçelere sarar,
buz kesimleri ise bu işlem
için tek uygun aralık olan 15
Haziran - 15 Ağustos tarihleri
arasında yapılırdı. İzledikleri
güzergâh Hünkâr Köşkü’nden
başlar, köşkün biraz üzerindeki
Buzcular Çeşmesi’ni takip
ederek Yantekir, Sarıalan,
Dombay Çukuru’nu aşıp
dağa varırlardı. Dombay
Çukuru’ndan alınan karların
ardından mandıraya gelinir,
kar toplama işlemi zirvedeki
Küçükkuyu, Büyükkuyu
bölgelerinden devam ederdi.
Ancak balta ile kesilebilen
buzların toplandığı son yer
44
Gölbaşı olurdu. Bu işlem
yaklaşık 11 saat sürerdi. Bugün
“karlık” diye adlandırılan
bölgeler, zamanında halka
hizmet için canla başla çalışan
buzcuların görev yerleriydi.
Yaptıkları meslek tarihin tozlu
hatıraları arasında yerini aldı
ama onlardan geriye yüzyıllar
boyu bıkmadan, usanmadan
verdikleri hizmetin izleri
kaldı. Bu izleri süren torunları
İsmail Buzcular da hayatı
boyunca ailesi gibi Bursa’ya
hizmet etmeyi ve padişah
fermanlarıyla aldıkları Buzcular
soyadını gururla taşıyarak ona
sahip çıkmayı görev bildi.
1928 yılında Bursa’da doğan,
ailesine padişah tarafından
verilen “Uludağ karlarının
manevi sahibi” olduklarının
ispatı fermanlara evinin
başköşesinde yer veren İsmail
Buzcular, çocukluğunu meyve
ağaçlarıyla dolu kocaman bir
bahçede, kalabalık ve mutlu
bir ailenin içinde geçirdi. Bursa
Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra
ticaret ile uğraşmaya başladı.
Yerel gazetelerde yazdığı
spor yazılarından da tanınan
Buzcular, Bursaspor’un
kurucuları arasında yer aldı.
Yıllar boyunca büyüklerinden
dinlediği ya da bizzat şahit
olduğu anıları toplayarak
Bursalılara yüzlerce yıllık bir
tarihi sunan İsmail Buzcular,
nesiller boyu buzculuk ile
geçinmiş olan ailesinin 1940
yılına kadar yaptığına ve bu
mesleğin son dönemlerine
şahitlik etti. Hatırladıkları ve
dinledikleriyle yetinmeyen
İsmail Buzcular yıllarca süren
araştırmalar sonucunda
ailesinin geride kalan
kuşaklarına ulaşmış ve 8
asırlık tarihinin büyük bir
kısmını ortaya çıkarmış. Atası
Abdurrahman Gazi’ye kadar
olan 810 yıllık dönemin içinde
282 yıllık bir geçmişe henüz
ulaşamadığını ama hayatta
kaldığı sürece bunun için canla
başla çalışmaya, araştırmaya
devam edeceğini söylüyor.
and carry the Buzcular surname
they received by way of Sultan’s
orders.
Born in 1928 at Bursa, Ismail
Buzcular spent his childhood
amidst a crowded and happy
family in a wide garden
surrounded with fruit trees and
placed the Sultan’s orders
proving their surname’s origin
at the most important spot in
their house. After graduating
from Bursa Boy’s High School,
he started commerce. Buzcular
is also known with the sports
columns he wrote for local
newspapers and was among the
founding members of Bursaspor.
Ismail Buzcular collected the
memories he listened to from his
elders and lived himself for years
to present a centennial history
while also witnessing the final
stages of this occupation that
his family carried out until 1940.
Ismail Buzcular was not content
with what he remembered and
listened to so he has researched
for years thus revealing an
important portion of the eight
centuries of his family’s past.
He states that he has not been
able to reveal a period of 282
years within a history of 810
years dating back to his ancestor
Abdurrahman Gazi, but vows to
work with all his might to do so
as long as he is alive.
İsmail Buzcular’ın çıkartmış olduğu soyağacı.
Ismail Buzcular owned family tree.
45
tema
theme
46
Bu yazı yüksek oranda “değişim” içeriyor
This article contains high doses of “change”
Taner Yavuz, Gölyazı, Şubat 2014 Taner Yavuz, Gölyazı, February 2014
47
tema
theme
48
Dün dünde kaldı
cancağızım, bugün yeni
şeyler söylemek lazım…
Mevlana
Ne görüyorsunuz aynaya
baktığınızda? Son bir yıldan
beri aynı kalan ne var
hayatınızda? Hatta son bir
gün veya son bir saatten beri
neler değişmedi ki dünyada?
Değişime ayak uydurmak ne
kadar zorsa, değişmeyenlerle
yaşamaya devam etmek de
bir o kadar zor aslında…
Mevlana’nın dediği gibi dün
dünde kalmıyor, bugün yeni
bir şeyler olmuyorsa ve yarın
da hiçbir şey değişmeyecekse
ne gerek var ki umut etmeye
ya da hayal kurmaya? Dünya
değişiyor, insanlar değişiyor;
her şey ve herkes bitmeyen bir
değişimin içinde var olmaya
devam ediyor. Değişim,
evrenin değişmeyen kuralı
ve biz bu evrenin bir parçası
olduğumuz sürece hiç
bitmeyecek.
Değişim, yaşamın
kuralıdır. Sadece geçmişe
ya da şimdiki zamana
önem verenler geleceği
kaçırırlar.
John F. Kennedy
Engin Çakır, Kazancı Köyü(Village), Eylül(September) 2013
Fiziksel, kimyasal, sanatsal,
mevsimsel… Dünya ve
içindekiler her türlü ve her an
değişiyor bir şekilde… Hayatta
kalmak ise bu değişime ayak
uydurmaya ve yeni değişimler
geliştirmeye bağlı biraz da…
Suyun donması, teknolojinin
gelişmesi, zamanın
ilerlemesi… Hepsi değişimin
birer örneği. Dünyanın
içindeki her şey ise değişimin
değişmez birer parçası…
Değişim bazen ihtiyacımız
olan bazen de bizi korkutan
bir kavram. Çünkü bir şeylerin
değişmesi olumlu sonuçlar
doğurabileceği gibi var olan
bir düzenin bozulmasına da
sebep olabiliyor. Neredeyse
her insanın hayatı boyunca en
az bir kez içinden geçen belki
de diline doladığı “dünyayı
değiştirmeye çalışma çabası”
The past has passed my
dear, we should say new
things now... Mevlana
What do you see when you look in
the mirror? What is the one thing
that has remained the same in your
life since the past year? Indeed,
what has not changed in the world
within the past one day or even
a few hours? Even though it is
difficult to keep pace with change,
it is actually as difficult to live
with those that do not change…
If the past had not passed as
Mevlana has said and if nothing
new happened today or if nothing
would change tomorrow what is the
point of hoping and dreaming? The
world changes, people change;
everything and everyone continues
to exist in an unending chain of
change. Change is the unchanging
law of nature and this will not be
over as long as we are a part of this
universe.
Change is the law of life.
Those who give importance
only to the past or the
present miss the future. John
F. Kennedy
Physical, chemical, artistic,
seasonal… The world and all
that is on it keep on changing all
the time… Staying alive actually
depends on keeping pace with this
change and bringing about new
changes… The freezing of water,
the development of technology,
the passing of time… All are
examples of change. Whatever
is on this world is actually an
unchanging part of this change…
Change is a concept that we
sometimes need and also one
that we are sometimes afraid of.
Because changing things can put
forth positive results as well as
disrupting the order. Just like the
“struggle to change the world”
that almost everyone dreams
about at least once in their life
time… Maybe this is a wish for
things to get better. The struggle
to build a world in which there are
no wars, the children are happier
and everyone lives in safety. But
does not the current state of the
world depend on the changes that
occurred in the past? The reason
for this change was also those
who lived on this world. If everyone
started to change themselves
instead of trying to change the
world, wouldn’t change start
occurring from the inside out then?
As Osho has said, “There is no
49
tema
theme
gibi… Bir şeylerin düzelmesi
için dilediği bir dilek bu belki
de. Dünyanın değişmesi,
savaşların bitmesi, çocukların
daha mutlu olduğu, herkesin
daha güvende yaşadığı bir
dünya elde etme çabası.
Oysa dünyanın şimdiki hali
de zaman içinde yaşanan bir
değişime bağlı değil miydi?
Bu değişimin tek nedeni
yine dünyanın içindekilerdi.
Tüm dünyayı değiştirmeye
çalışmayı hayal etmek yerine
herkes kendinden başlasa
bir şekilde değişmeye,
özelden genele bir değişim
gerçekleşmez mi o zaman?
Osho’nun dediği gibi “Bütün
dünyayı değiştirmene gerek
yok, sadece kendini değiştir
ve tüm dünyayı değiştirmeye
başlamış olacaksın. Çünkü
sen dünyanın bir parçasısın.
Tek bir insan bile değişse,
bu değişim binlerce insana
need to change the world, you
only need to change yourself and
you will have started changing
the world. Because you are part
of this world. Even if one person
changes, this change will reach
thousands of people. You will be
triggering a revolution that will
result in the birth of a completely
new form of humanity.” All flowers
will one day die, all children will
one day grow old; all roads will
end, all that is new will get old
and be replaced by newer things.
Because all that is in this life
will keep on changing forever.
Sometimes just because it needs
to do so… Sometimes we are
aware of this change in us and
we want that and sometimes we
just go with the flow of changes.
Or we will leave everything
aside and be the change that
we wish to see in this world just
like Socrates, Gandhi, Tolstoy
and many others. We will accept
that every change will breed new
changes and that more changes
will come afterwards the good
and bad results of which we
will have to live through. We will
adopt to change in order to stay
alive and continue living; we will
keep pace with the times that we
live in.
Said Tuğcu, Kapalı Çarşı(Bazaar), Ekim(October) 2010
50
51
tema
theme
ulaşacak. Tamamen yeni bir
insanlık türünün doğmasına
sebep olacak bir devrim için
tetikleyici olacaksın.” Her çiçek
bir gün solacak, her çocuk
bir gün yaşlı bir insan olacak;
her yol bitecek, her yenilik
eskiyip, bir gün yerini başka
yeniliklere bırakacak. Çünkü
hayat ve içindeki her şey her
zaman değişecek. Bazen
yalnızca değişmesi gerektiği
için… Bazen bilerek ve
isteyerek değiştireceğiz bazen
yalnızca kendiliğinden gelen
değişimlere ayak uydurmakla
yetineceğiz. Ya da her şeyi bir
yana bırakıp Sokrates, Gandhi,
Tolstoy gibi daha birçok ismin
hemfikir olduğu üzere dünyada
görmeyi istediğimiz değişimin,
kendisi olacağız. Her
değişimin başka değişimleri
doğuracağını, ardından başka
değişiklikler getireceğini ve
iyi ya da kötü tüm sonuçların
yaşanması gerektiğini
kabulleneceğiz. Hayatta
kalmak ve devam edebilmek
için değişime bir şekilde ayak
52
uyduracak, yaşadığımız, dâhil
olduğumuz her zaman dilimine
uyum sağlayacağız.
Doğada her şey bir
değişimdir fakat bu
değişimin arkasında
sonsuzluk yatar. Goethe
Ne sonu ne de sınırı var
değişimin ve değişmenin…
Herhangi bir şey herhangi
bir sebeple, herhangi bir
konu, olay ya da kişi için
değişebilir. Beyazperde
değişimin sayısız örnekleriyle
dolu. Hayatını devam ettirmek
için seçtiği meslek uğruna
değişime uğrayıp, bambaşka
bir görünüme sahip olan
oyuncular gibi. Yalnızca 1-2
saatlik görüntü için sağlığını
bozma pahasına kilo verenler
ya da isimleri, dünyanın
en güzel yüzleri arasında
anılırken, bu duruma tezat
bir değişimle seyircinin
karşısına çıkanlar… Christian
Bale Makinist filmindeki
performansıyla ödüller
kazanmış ama bu rol için sıra
All that is in nature is
change, but what lies
behind this change is
infinity. Goethe
Change has neither an end nor
a limit… Something, some issue
or some person can change for
any reason. The white screen
has many examples of change.
Just like the actors and actresses
who change their appearance
for their careers. Those who lose
weight despite the risk of losing
their health for an appearance
of only 1-2 hours and those who
are known as the most beautiful
faces in the world but who
appear in front of the cameras
in a very contradicting manner…
Christian Bale had won many
awards with his performance in
the movie The Machinist, but had
faced the risk of almost losing
his health when he dropped
down from 82 kilograms to
54 kilograms in a very short
amount of time for this role. He
had entered the book of world
records with the weights lost for
a performance after which he
had also managed to attain a
muscular appearance for his role
as Batman. The innocent angel
of Hollywood, Charlize Theron
had transformed into a ruthless
killer with makeup in her role
for “Monster”. These voluntary
changes for art are sacrifices
that those who have devoted
themselves to their careers can
make. There are also those
who have had to change their
paths somewhere in the middle
despite their dreams. Like those
who have remembered that life
is full of as many surprises as
changes thereby deciding to
enjoy their comfort, or those who
continue on their path without
any compromise…
Within you, around you, near
you or at wherever you have
always wanted to go… Change
has always been and always will
be. It is up to you to either stay
with the ties of your past, to lose
yourself among the memories
that you cannot get over or to
add new memories to them that
have succeeded in keeping step
with this change. Because things
will always change, there is no
means to prevent this and there
is no need to do so; however it
is up to you how you will greet
this change and how you will live
your life.
dışı bir diyetle sağlık sınırları
dışında bir sürede 82 kilodan
54 kiloya düşerek sağlığını
kaybetme tehlikesiyle karşı
karşıya gelmişti. O güne kadar
bir oyuncunun rolü için verdiği
kilo sınırlaması rekorunu
kırarak kitaplara geçmiş daha
sonra gelen Batman rolü için
karaktere uygun, kaslı bir
görünüme sahip olmayı da
başarmıştı. Hollywood’un
masum meleği Charlize Theron
da gerçek bir hayat hikâyesinin
anlatıldığı “Cani” filmindeki
başrolü için kendisine yapılan
makyaj ile acımasız bir katile
dönüştürülmüştü. Sanat için
yapılan bu gönüllü değişimler,
kendilerini mesleklerine
adamış, idealleri için sınır
tanımayan insanların göze
alabileceği türden fedâkarlıklar
elbette. Bir de yolun başında
kurdukları hayallere rağmen,
ortalarda bir yerlerde yollarını
değiştirmek zorunda kalanlar
var. Hayatın değişimle olduğu
kadar, değişik sürprizlerle
de dolu olduğunu hatırlayıp
tebdil-i mekânlardaki ferahlığın
tadını çıkaranlar, bir yandan
değişime ayak uydurup diğer
yandan kendinden hiç taviz
vermeden yoluna devam
edebilenler gibi…
Kendinizde, çevrenizde, en
yakınlarınızda ya da hep
gitmek istediğiniz herhangi
bir yerde… Değişim her
zaman var oldu ve olmaya
devam edecek. Geçmişe
olan bağlılığınız, çoktan
arkanızda kaldığı halde peşini
bırakmadığınız anılarınızda
kendinizi kaybetmek veya
o anılara, değişime ayak
uydurmuş anlar katıp devam
etmek ise tamamen sizin
tercihinize kalmış. Çünkü her
zaman bir şeyler değişecek,
bunu engellemenin bir yolu ya
da gereği yok ama bu değişimi
nasıl karşılayıp, hayatı nasıl
yaşayacağınız yalnızca size
bağlı.
53
54
55
geçmiş zaman kipinde
the past tense
Sahi ne oldu o esas kıza?
Whatever happened to that girl in the leading role?
Yeşilçam’ın ardında bıraktığı 100 yılı nice hatıralarla dolu… Şuh
kadınların, kötü kalpli adamların zalim kahkahaları ya da duyduğu
anda insanın boğazını düğümleyen, gözlerini nemlendiren melodiler…
Kabarık saçlı güzeller güzeli artistler, kaytan bıyıklı jönler, tatlı-sert
babalar, çilekeş analar, zengin kızlar, fakir oğlanlar…
The 100 years of Yeşilçam has left many beautiful memories behind…
Laughter of coquette women and malevolent, cruel men or melodies
which upon hearing place a lump in one’s throat or move one to tears…
Puffy haired beautiful actresses, actors with fanny dusters, mellow fathers,
stoic mothers, rich girls, poor boys…
Yazı / Text: Ferhan Petek
56
Hatırlar mısınız? Bir zamanlar
“fakir ama gururlu gençler”
vardı. O zamanlar saadet
parayla olmazdı. Büyük acılar
yüzünden saçlar bir gecede
beyaza döner, esas oğlanın
karşısına çıkan kötü adamlar
bir yumrukta yerlere serilirdi.
Âşıklar senede bir gün “o
ağacın altında” buluşur,
aşklarını itiraf ederlerken
birbirlerine değil bize doğru
bakarlardı. Yaşımızın yettiği,
aklımızın erdiği kadar izleyip
takip ettik onları. Birlikte
ağlayıp birlikte güldük yıllarca.
Bugün televizyon ya da
internette bulup izlediğimiz
filmleriyle hala yeri geldiğinde
gözyaşlarımızı tutamıyor yeri
geldiğinde kahkahalarımıza
engel olamıyoruz. Onları
zamana yenik düşürmüyor,
popüler kültürde bile
yaşatarak, hafızalara kazınan
repliklere, unutulmaz sahnelere
günlük hayatımızda yer
veriyoruz. Yeşilçam bu etkisini
her bir film için canla başla
çalışan, yönetmeninden
ışıkçısına dev bir ekibe olduğu
kadar, bir kısmı tiyatro kökenli,
bir kısmı hayatını tamamen
sinemaya adamış oyunculara
da borçlu. Hulusi Kentmen,
Vahi Öz, Suna Pekuysal, Nubar
Terziyan, Ali Şen, Mualla Sürer,
Münir Özkul, Adile Naşit,
Şener Şen, Cevat Kurtuluş,
Müjdat Gezen, Öztürk Serengil,
Feridun Karakaya, Bediha
Muvahhit, Neriman Köksal,
Mürüvet Sim, Güzin Özipek,
Hayati Hamzaoğlu, İhsan
Yüce, Kadir Savun, Kamuran
Usluer, Necdet Tosun, Necdet
Yakın, Reha Yurdakul, Renan
Fosforoğlu, Sami Hazinses,
Toto Karaca, Yıldırım Önal,
Ayşen Gruda, Perran Kutman,
Kemal Sunal, Halit Akçatepe,
Mete İnselel ve daha niceleri…
Kim bilir daha önce hiç
görmedikleri, tanışmadıkları
Do you remember? Once upon
a time there was “a man, poor
but proud”. Back then money did
not bring happiness. Unbearable
sadness turned one’s hair white
overnight, bad guys who stood
before the boy in the leading
role went down with one punch.
Lovers met “under that tree”
once every year, they would look
right at us instead of at each
other when confessing their love
for one another. We watched
and tried to understand them.
For years we laughed and cried
together. Today, we still cannot
hold back our tears when we
come across those movies online
or we cannot stop ourselves
from laughing. We do not let
them fail against time, make
room in our daily lives for those
unforgettable scenes and cues
by making them live in popular
culture. Yeşilçam owes the effect
it has on a giant team of people
from directors to gaffers all of
whom put their hearts and souls
in every work they did as well as
the actors and actresses some
of whom come from a theater
background whereas others have
devoted their lives to cinema.
Hulusi Kentmen, Vahi Öz, Suna
Pekuysal, Nubar Terziyan, Ali
Şen, Mualla Sürer, Münir Özkul,
Adile Naşit, Şener Şen, Cevat
Kurtuluş, Müjdat Gezen, Öztürk
Serengil, Feridun Karakaya,
Bediha Muvahhit, Neriman
Köksal, Mürüvet Sim, Güzin
Özipek, Hayati Hamzaoğlu, İhsan
Yüce, Kadir Savun, Kamuran
Usluer, Necdet Tosun, Necdet
Yakın, Reha Yurdakul, Renan
Fosforoğlu, Sami Hazinses,
Toto Karaca, Yıldırım Önal,
Ayşen Gruda, Perran Kutman,
Kemal Sunal, Halit Akçatepe,
Mete İnselel and many others…
Who knows how many people
they have never met thought
of them as their mother, father,
grandfather, sister, brother or
uncle?
Too numerous to be counted…
Ayhan Işık, Göksel Arsoy, Ediz
Hun, Ahmet Mekin, Tarık Akan,
Kadir İnanır, Ekrem Bora, Murat
Soydan, Kartal Tibet, Engin
Çağlar, Cüneyt Arkın, Sadri Alışık,
57
geçmiş zaman kipinde
the past tense
kaç kişinin annesi, babası,
dedesi, ablası, ağabeyi, dayısı,
kardeşi oldular?
Saymakla bitecek gibi değil
ki… Ayhan Işık, Göksel Arsoy,
Ediz Hun, Ahmet Mekin, Tarık
Akan, Kadir İnanır, Ekrem
Bora, Murat Soydan, Kartal
Tibet, Engin Çağlar, Cüneyt
Arkın, Sadri Alışık, Yılmaz
Güney, Aytaç Arman, Salih
Güney, Orhan Günşıray, Mesut
Engin, Serdar Gökhan, Tanju
Gürsu, İzzet Günay, Fikret
Hakan, Kenan Kalav, Dilaver
Uyanık, Tamer Yiğit, Kenan
Pars, Bulut Aras, Cahide
Sonku, Belgin Doruk, Türkan
Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz
Akın, Fatma Girik, Gülşen
Bubikoğlu, Itır Esen, Aydan
Şener, Bahar Öztan, Müjde Ar,
Perihan Savaş, Hale Soygazi,
Meral Zeren, Feri Cansel, Esen
Püsküllü, Figen Han, Zerrin
Egeliler, Zeynep Aksu, Çolpan
İlhan, Pervin Par, Sezer Sezin,
Arzu Okay, Necla Nazır, Selma
Güneri, Fatma Karanfil, Deniz
Türkali, Fatma Karanfil, Mine
Mutlu, Selda Alkor, Necla
Nazır, Selma Güneri, Fatma
Belgen, Perihan Savaş, Nilüfer
Aydan… Kimlerin hayallerini
süslediler, rüyalarına girdiler,
kimlere örnek oldular kim bilir?
Ayşecik, Ömercik, Sezercik,
Gülşah… Acı dolu hayat
hikâyelerini izleyen annebabaların hiç dokunmadıkları
halde bağrına bastığı,
küçüklerin kardeş saydığı,
Yeşilçam’ın çocuk yıldızları…
Ya kötülük? Yeşilçam’ın pembe
dünyası üzerinde az mı dolandı
kara bulutlar? Erol Taş, Feridun
Çölgeçen, Hüseyin Baradan,
Saadettin Erbil, Önder Somer,
Ahmet Tarık Tekçe, Atıf
Kaptan, Senih Orkan, Necip
Tekçe, Turgut Özatay, Kudret
Karadağ, Süheyl Eğriboz,
Macit Flordun, Coşkun Göğen,
Hayati Hamzaoğlu, Hüseyin
Peyda, Danyal Topatan, Bilal
İnci, Kazım Kartal, Sırrı Elitaş,
Nuri Alço, İhsan Gedik, Eray
58
Yılmaz Güney, Aytaç Arman,
Salih Güney, Orhan Günşıray,
Mesut Engin, Serdar Gökhan,
Tanju Gürsu, İzzet Günay,
Fikret Hakan, Kenan Kalav,
Dilaver Uyanık, Tamer Yiğit,
Kenan Pars, Bulut Aras, Cahide
Sonku, Belgin Doruk, Türkan
Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın,
Fatma Girik, Gülşen Bubikoğlu,
Itır Esen, Aydan Şener, Bahar
Öztan, Müjde Ar, Perihan Savaş,
Hale Soygazi, Meral Zeren, Feri
Cansel, Esen Püsküllü, Figen
Han, Zerrin Egeliler, Zeynep
Aksu, Çolpan İlhan, Pervin Par,
Sezer Sezin, Arzu Okay, Necla
Nazır, Selma Güneri, Fatma
Karanfil, Deniz Türkali, Fatma
Karanfil, Mine Mutlu, Selda Alkor,
Necla Nazır, Selma Güneri,
Fatma Belgen, Perihan Savaş,
Nilüfer Aydan… Who knows who
dreamed of them or took them
as examples? Ayşecik, Ömercik,
Sezercik, Gülşah… The child
stars of Yeşilçam who were
embraced by mothers-fathers
who have never even touched
them once or who were thought
of as littler brothers or sisters by
children watching their movies…
How about mischief? There were
many a dark clouds covering the
pinkish horizon of Yeşilçam? Erol
Taş, Feridun Çölgeçen, Hüseyin
Baradan, Saadettin Erbil, Önder
Somer, Ahmet Tarık Tekçe, Atıf
Kaptan, Senih Orkan, Necip
Tekçe, Turgut Özatay, Kudret
Karadağ, Süheyl Eğriboz, Macit
Flordun, Coşkun Göğen, Hayati
Hamzaoğlu, Hüseyin Peyda,
Danyal Topatan, Bilal İnci, Kazım
Kartal, Sırrı Elitaş, Nuri Alço,
İhsan Gedik, Eray Özbal, Yadigar
Ejder, İbrahim Kurt, Aliye Rona,
Lale Belkıs, Sevdağ Ferdağ,
Diclehan Baban, Suzan Avcı…
Girls and boys in leading roles
suffered a lot in their hands. Even
though the names of some have
long been forgotten, they are the
ones who left an “evil” mark on
the white screen with cruel looks,
mischievous laughter and evil
plans…
Turkish cinema is an immense
dream with a colorful past full
of good and bad memories…
A great value that challenges
the passing of a 100 years
with countless memories
accumulating on the magical
curtain, its wins, losses,
unforgettable lines, music,
Özbal, Yadigar Ejder, İbrahim
Kurt, Aliye Rona, Lale Belkıs,
Sevdağ Ferdağ, Diclehan
Baban, Suzan Avcı… Az mı
çekti esas kızlar, esas oğlanlar
onlardan? Bir kısmının adı
hatırlanmasa bile attıkları
gaddar bakışlar, fettan
kahkahalar ve yaptıkları hain
planlarla beyazperdede “kötü”
izler bırakanlar onlar…
Acı-tatlı hatıralarıyla
rengârenk bir geçmişe
sahip, uçsuz bucaksız bir
rüya Türk sineması… Sihirli
perdede biriken sayısız
anısı, kazançları, kayıpları,
unutulmayan sözleri, müzikleri,
güzelleri, yakışıklıları, çocuk
yıldızları, aşçı-uşak-dadıhizmetçi ve şoförleri, kötü
adamları, fettan kadınları
ile ardında bıraktığı 100 yıla
meydan okuyan büyük bir
değer… Zaman geçiyor,
teknoloji ilerliyor. Eski
imkânsızlıklar yerlerini modern
imkânlara, teknik gelişmelere
bırakıyor ama Yeşilçam’ın biraz
güldüren, biraz hüzünlendiren
buruk tadının yerini hiçbir şey
tutamıyor. Sevgililerin, şimdi
izlerken anlam veremediğimiz
fedakârlıkları, çoğu mutlu
sonla biten filmlerde sevdiği
adama kavuşamadan önce
kötü adamların kurduğu
tuzaklara düşen esas kızlar;
sevdiği kız için ölümü göze
almaktan çekinmeyecek
kadar gözü kara, mert,
yakışıklı delikanlılar… Bir
araba kazasıyla hayatı
değişen, bir anda kör olan
ya da gözleri açılanlar… Türk
sineması, zaman içinde birçok
değişim geçirmiş, en modern
teknolojilerle gelişmeye devam
ediyor olsa da Yeşilçam’ın
masum yıllarından hatıra bu
detayların yeri doldurulamıyor.
Sinemanın büyülü dünyası
bu sanata hayatlarını adamış,
yıllarını vermiş emekçilere
olduğu kadar, seyircileri de
içine almaya yetecek kadar
büyük. Herkesin yerinde
beautiful women, handsome
men, child stars, cooks-butlersservants and drivers, evil men
and coquette women… Time
passes, technology is advancing.
Old impossibilities give way to
new possibilities, but nothing
can take the place of the wry
taste of Yeşilçam that makes
us smile while feeling sad. The
sacrifices that lovers make
which we cannot understand as
we are watching today, leading
actresses falling to the traps of
bad guys before rejoining with
their lovers in happy endings;
brave, reckless, handsome
young men who face death
for their beloved… Those
whose lives change in a car
accident, suddenly going blind
or beginning to see again…
Turkish cinema has continued to
evolve and develop with modern
technologies over time, but the
details of such memories from
the innocent years of Yeşilçam
are irreplaceable.
The magical world of cinema is
grand enough to encompass
the laborers who have devoted
their lives to this art form as
well as the viewers. Most of
the actors and actresses who
took part in leading roles are no
more. But what remains from
them makes up the rich past
and history of Turkish cinema
that will be passed down to
future generations. First we
have to go back to the coming
of cinema to Turkey in order
to reach the centennial history
of Yeşilçam. The history of
cinema in our country dating
back to the Ottoman period
started with movie screenings
held at the palace during the
reign of Abdulhamid the 2nd.
The process of passing from
short films to feature length
movies was followed by several
movies shot during the War of
Independence and other movies
directed by Muhsin Ertuğrul.
Ertuğrul, who is also accepted
as the founder of Turkish theater,
made many firsts in Turkish
cinema with these movies and
thus was the only person in
the history of cinema to shoot
films during 1922 – 1939. Of
course this was not a record
for our country which is home
to directors that have shot the
highest number of films in the
world. Whereas Türkan Şoray
59
geçmiş zaman kipinde
the past tense
olmak istediği esas kızların,
esas oğlanların çoğu yok
artık. Ama onlardan geriye
kalanlar Türk sinemasının
dopdolu geçmişini, nesillere
aktarılacak olan tarihini
oluşturuyor. Yeşilçam’ın 100
yıllık tarihine varabilmek için
önce sinemanın Türkiye’ye
gelişine uzanmak gerekiyor.
Ülkemizde sinemanın Osmanlı
Dönemi’ne dayanan tarihi
2. Abdülhamit zamanında
sarayda yapılan gösterimlerle
başladı. Kısa metrajlı
filmlerden uzun metrajlı filmlere
geçiş sürecini İstiklâl Savaşı
döneminde yapılan birkaç
film ve sonrasında Muhsin
60
Ertuğrul’un imzasıyla çekilen
diğer filmler takip etti. Türk
tiyatrosunun da kurucularından
kabul edilen Ertuğrul bu
çalışmalarıyla Türkiye’de
sinema alanında da ilkleri
gerçekleştirdi ve bu sayede
sinema tarihinde 1922 – 1939
yılları arasında film yapan tek
kişi oldu. Dünyanın en çok
film çeken yönetmenlerinin
bulunduğu ülkemizde tek
rekor bu değildi elbette. Türk
sinemasının görkemli tarihi
boyunca geçen yıllar içinde
Türkan Şoray, kadın oyuncular
arasında en çok film çeken
oyuncuyken, erkeklerde bu
rekor Cüneyt Arkın’a aitti.
Senaryo yazarları arasında
bulunan Safa Önal ise yazdığı
395 civarı senaryo ile Guinnes
Rekorlar Kitabı’na girmeyi
başardı. Türk sinemasının en
değerli yönetmenlerinden biri
olan Osman F. Seden’in, Türk
sinemasında bir yıl içinde
300’den fazla film çekilmiş
olmasında katkısı büyüktü.
Unutulmaz film müziklerine
imza atan Cahit Berkay’ın
yalnızca filmler için yaptığı
beste sayısı 150’yi buldu.
Yeşilçam tarihinde bir ilk de
Metin Erksan’ın bir film çekimi
sırasında yaşanan bir olaydan
sonra taktığı “Godzilla”
lakabını yıllarca taşıyan
was the actress who starred
in the highest number of films
throughout the glorious history
of Turkish cinema, for actors this
record belonged to Cüneyt Arkın.
Safa Önal entered the Guinness
Book of World Records with
about the 395 scenarios credited
to his name. Osman F. Seden
is one of the highly esteemed
directors of Turkish cinema and
his contribution was immense
with over 300 movies he shot in
one year. The number of songs
composed by Cahit Berkay for
movies, as the composer of
unforgettable movie scores,
approached 150. Another first
in the history of Yeşilçam was
Selahattin Geçgel who carried
the moniker of Godzilla for years
after an incident that took place
at the movie set during the
shooting of a movie by Metin
Erksan. Another attribute of
Godzilla Selahattin, in addition to
being the only known movie set
chief in Yeşilçam, he also led the
way for the use of the first fogger,
fuse, the jimmy jip he built using
the tools at hand as well as
many other technical material.
The dubbing artists of Yeşilçam
who were the heroes behind
the screen also broke many
records. In addition to names
such as Jeyan Mahfi Ayral, Adalet
Cimcoz, Nevin Akaya, Toron
Karacaoğlu, Abdurrahman Palay;
Belkıs Özener was also another
hidden hero behind the screen
who sang the songs that the
actors/actresses sang during the
movies. For years, the songs that
Türkan Şoray, Filiz Akın or Hülya
Koçyiğit sang were actually sung
by her
The public screenings were
soon followed by the first Turkish
cinema that was opened at
Şehzadebaşı with the name of
“National Cinema”. November
14, 1914 was accepted as the
birthday of Turkish cinema since
it was on that day that Fuat
Uzkınay shot a documentary.
Following the later movies shot
by Uzkınay which could not
be completed, “Pençe” and
“Casus” were the first feature
length movies completed with
the help of Sedat Simavi. The
return of Muhsin Ertuğrul from
Germany and his founding of the
first private movie production
company, “Kemal Movie
Company”, opened up new
61
geçmiş zaman kipinde
the past tense
“N’ayır, n’olamaz...”, “Güzel olduğunuz kadar
küstahsınız da…”, “Senin annen bir melekti
yavrum…”, “Amca, size baba diyebilir miyim?”,
“Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla...”
“No, can’t be...”, “You are as insolent as you
are beautiful…”, “Your mother was an angel my
child…”, “Mister, can I call you daddy?”, “You can
own my body but you can never own my soul...”
62
Selahattin Geçgel’di. Godzilla
Selahattin’in Yeşilçam’ın
bilinen tek set amiri olma
özelliği dışında bir özelliği
de filmlerde kullanılan ilk sis
makinesinin, fünyenin, kendi
imkânları dahilinde yaptığı
jimmy jip’in ve daha birçok
teknik malzemenin de sektörde
kullanılmasını sağlayan kişi
olmasıydı. Yeşilçam’ın arka
plandaki diğer kahramanları
olan dublaj sanatçıları da hatırı
sayılır rekorlara imza attılar.
Jeyan Mahfi Ayral, Adalet
Cimcoz, Nevin Akaya, Toron
Karacaoğlu, Abdurrahman
Palay gibi isimlerin aralarında
bulunduğu değerli seslerin
yanı sıra filmlerde oyuncuların
söylediği şarkıları seslendiren
gizli kahramanlardan biri de
Belkıs Özener’di. Yıllarca
Türkan Şoray’dan, Filiz
Akın’dan, Hülya Koçyiğit’ten
ve daha birçok sanatçıdan
doors for Turkish cinema. Movies
were started to be shot one
after the other. Bedia Muvahhit
and Neyyire Eyyir starred in the
movie adaptation of the book
Halide Edip Adıvar, entitled “The
Shirt of Flame”. This was the first
movie in the history of cinema
in which Turkish women starred.
Joint movies were made in the
following years. Movies were
shot starring Turkish, Greek,
Egyptian actors/actresses with
dubbing made abroad. “The Rise
of a Nation” accepted as one
of the most important movies
of Muhsin Ertuğrul was also the
movie in which an actor became
a “star” for the first time. Atıf
Kaptan was admired with his role
in this movie thus becoming a
familiar figure. “Leblebici Horhor”
was adapted to cinema for the
second time in 1934 again by
Muhsin Ertuğrul which received
wide acclaim by winning the first
international award in Turkish
cinema. The movie entitled,
“Bataklı Damın Kızı Aysel” was
shot in Bursa and was the first
village movie in Turkish cinema
starring the “first star actress”
Cahide Sonku. The first national
competition was organized in
1948 by the National Movie
dinlediğimiz şarkılar hep onun
sesiyle hayat buldu.
Halka açık saray gösterimlerini
Şehzadebaşı’nda “Milli
Sinema” adıyla açılan ilk
Türk sineması takip etti. Fuat
Uzkınay’ın 14 Kasım 1914’te
bir belgesel çekmesiyle de bu
tarih Türk sinemasının doğum
tarihi olarak kabul edildi.
Uzkınay’ın daha sonra çektiği
ancak tamamlayamadığı
filmlerin ardından Sedat
Simavi’nin çalışmalarıyla
tamamlanan “Pençe” ve
“Casus” isimli ilk konulu
filmler çekilmeye başladı. Bu
dönemde Muhsin Ertuğrul’un
Almanya’dan dönmesi ve
ilk özel film yapım şirketi
olan “Kemal Film Şirketi”ni
kurması Türk sineması için
yeni bir kapı açtı. Ardı arkası
kesilmeden filmler çekilmeye
başladı. Halide Edip Adıvar’ın
kitabından uyarlanan
“Ateşten Gömlek” filminin
oyuncu kadrosunda Bedia
Muvahhit ve Neyyire Eyyir
bulunuyordu. Film, sinema
Producers Association. Directors,
scriptwriters, actors/actresses,
composers were awarded
important prizes.
Turkish cinema passed through
many stages until Yeşilçam
became an important statement.
The movie companies that
opened up one by one as the
movies started becoming a
sector in Turkey were already
on one street. The name of this
street that they started to settle
in during the mid-1940s was
Yeşilçam Street. This small street
would give its name to a whole
district over time as the number
of doors that tame wannabes
will come and go started to
increase. The 50s were the start
of the “Golden Age” of Turkish
cinema. Productions increased
over time, new actors/actresses
were discovered and scripts
laid down the foundation for the
peak of the sector that was to
come in the 60s and 70s. This
period known as the, “Period
of Theater Players” ended and
left its place to the “Period of
Film Makers”. The sign that
this new period started came
with the movie entitled, “Kanun
Namına” directed in 1952 by
63
geçmiş zaman kipinde
the past tense
tarihine bu özelliği ile ilk kez
Türk kadınlarının oynadığı film
olarak geçti. Sonraki yıllarda
ortak yapımlar başladı. Türk,
Yunan, Mısırlı oyuncuların
bulunduğu, seslendirmelerinin
yurtdışında yapıldığı filmler
çekildi. Muhsin Ertuğrul’un
en önemli filmlerinden kabul
edilen “Bir Millet Uyanıyor”,
ilk kez bir oyuncunun “ünlü”
olduğu filmdi. Atıf Kaptan
bu filmdeki rolüyle halk
tarafından beğenilmiş ve
tanınmış bir yüz haline geldi.
1934 yılında yine Muhsin
Ertuğrul tarafından ikinci kez
uyarlaması yapılan “Leblebici
Horhor” filmi Türk sinemasına
yurtdışından gelen ilk ödülü
kazandırarak büyük bir
başarıya imza attı. Çekimleri
Bursa’da gerçekleşen ve Türk
sinemasının ilk köy filmi olan
“Bataklı Damın Kızı Aysel”
filminin başrol oyuncusu ise
Türk sinemasının “ilk kadın
64
yıldız”ı Cahide Sonku’ydu.
Yurtiçinde ilk resmi yarışma
Yerli Film Yapanlar Cemiyeti
tarafından 1948 yılında
düzenlendi. Bu yarışmanın
sonucunda filmlerin yanı sıra
yönetmenler, senaristler,
oyuncular, bestekârlar da
ödüllere layık görüldü.
Yeşilçam sinema için önemli
bir ifade haline gelene kadar
Türk sineması birçok evreden
geçti. Türkiye’de sinemanın bir
sektör haline gelişiyle açılan
film şirketleri o zamanlar
tek bir sokaktaydı. 1940’lı
yılların ortalarında yerleşmeye
başladıkları sokağın adı
ise Yeşilçam Sokağı’ydı.
“Meşhur” olmak isteyenlerin
aşındırdığı kapılar arttıkça alan
genişleyecek, zaman içinde bu
küçük sokak geniş bir semte
adını verecekti. 50’li yıllar Türk
sinemasının “Altın Çağı”nın
başlangıcı oldu. Zaman içinde
Ömer Lütfi Akad. Cinema was
now completely out of the effect
of theater. With this movie, Ayhan
Işık won the contest organized by
“Yıldız Magazine” thus becoming
the first star of Turkey. Belgin
Doruk was another name who
shared the same fate with Ayhan
Işık during the contest. One of
the first “child stars” was thus
born as “Ayşecik” who was not
called by her real name, Zeynep
Değirmencioğlu, even after
leaving the sector. Ayşecik had
broken new grounds at the age
of two and was followed by new
child stars. “Halıcı Kız” (The
Carpet Weaver) was also directed
by Muhsin Ertuğrul during that
period and was the first color
production in Turkish cinema.
This movie was also the last by
Ertuğrul. Unforgettable names
started to emerge in the Turkish
movie scene until the mid-50s.
Osman F. Seden, Memduh
Ün, Abdurrahman Palay… The
sector was stirring up and this
fast rise in Turkish cinema was
crowned with both national and
international awards. “Susuz Yaz”
(Dry Summer) directed by Metin
Erksan won the Golden Bear
award at the Berlin Film Festival
and was the first important
victory in Turkish cinema. This
was followed by new records
and awards which could not
be exceeded anywhere else
in the world but Turkey. New
movies brought new successes,
new names and new stars
that would not be forgotten for
years to come. Turkish cinema
was advancing, reaching new
successes while innocent
faced beautiful actresses and
handsome actors were starring in
the dreams of viewers as well as
the movies themselves.
60s were the period when Turkish
cinema was at its peak and it
was a time when each movie
that was aired increased the
quality bar higher and higher.
The rise that started in the 50s
continued in the 60s as well
without losing any pace. The
color productions that started to
be shot in 1963 resulted in the
coloring up of the market as well
hızla artan yapımlar, keşfedilen
oyuncular ve senaryolar
sektörün zirvesini yaşayacağı
60’lı 70’li yılların temelini attı.
“Tiyatrocular Dönemi” olarak
adlandırılan süreç sona
erdi ve yerini “Sinemacılar
Dönemi” aldı. Yeni dönemin
başladığının işareti de 1952
yılında Ömer Lütfi Akad’ın
çektiği “Kanun Namına”
filmiyle geldi. Artık sinema,
tiyatro etkisinden tamamen
çıkmıştı. Bu filmle birlikte
“Yıldız Dergisi”nin yarışmasını
kazanarak dikkatleri üzerine
çeken Ayhan Işık Türk
sinemasına kazandırılmış
oldu ve Türkiye’nin ilk büyük
yıldızı olarak anılmaya başladı.
Aynı yarışmada benzer
kaderi Ayhan Işık ile paylaşan
diğer isim de Belgin Doruk
oldu. Asıl adının Zeynep
Değirmencioğlu olmasına
rağmen sektörden ayrıldıktan
sonra bile “Ayşecik” olarak
anılan ilk “çocuk yıldız” da bu
yıllarda doğdu. İki yaşında
girdiği sektörde çığır açan
Ayşecik’i başka çocuk yıldızlar
takip etti. Yine bu yıllarda
Muhsin Ertuğrul tarafından
as dreams. One feature of these
years is that Turkish cinema
had succeeded in surpassing
American cinema. New actors/
actresses were discovered
as the number of movies shot
increased and names that
had entered the movie scene
as actors/actresses started to
emerge as directors. The names
that won competitions organized
by important magazines of the
period were transferred to the
movie sector. The names that
are today accepted as the divas,
kings and queens of cinema
were only starting to emerge
amidst the vibrant movie scene.
The genres of movies also
started to change according to
the interests of the time they were
shot in. The theme of love was
dominant on the white screen
followed by detective stories,
historical, religious or even
fantastic movies. The number
of movies shot in 1966 reached
240 after which Turkish cinema
became the 4th in the world
for the number of feature films
shot. Of course not all movies
were quality or successful, but
the efforts were not wasted,
the livening sector created
new work areas and the art
of cinema continued to gain
value. In 1964, the first Antalya
Golden Orange Film Festival was
65
geçmiş zaman kipinde
the past tense
Türk sinemasının ilk renkli
filmi “Halıcı Kız” çekildi. Bu
film aynı zamanda Ertuğrul’un
son filmiydi. Türk sinemasına
silinmez izler bırakan isimlerin
piyasaya girişi 50’li yılların
ortalarında gerçekleşti.
Osman F. Seden, Memduh
Ün, Abdurrahman Palay…
Artık sektör hareketleniyor,
Türk sinemasındaki hızlı
çıkış, yurtiçi ve yurtdışından
ödüllerle taçlandırılıyordu.
Metin Erksan’ın Berlin Film
Şenliği’nin en büyük ödülü
olan Altın Ayı’yı almaya hak
66
kazanan filmi “Susuz Yaz” Türk
sinemasının ilk büyük zaferiydi.
Bu zaferi dünya genelinde
Türkiye dışında kırılamayan
rekorlar ve ödüller takip etti.
Yeni filmler yeni başarıları, yeni
yüzleri, yıllarca unutulmayacak
yıldızları ardında getirdi.
Bir yandan Türk sineması
gelişiyor, yurtdışına taşan
başarılara imza atıyor diğer
yandan masum yüzlü güzel
artistler, yakışıklı jönler
yalnızca filmlerde değil,
seyircilerin hayallerinde de
başrolü üstleniyordu.
organized jointly by the Turkish
Film Producers Association
and Antalya Municipality which
went onto become a traditional
organization over the years. Two
years later the movie, “Horse,
Women and Gun” directed by
actor Yılmaz Güney was aired.
Important literary works were
adapted to the movie screen.
There were conflicts among the
Turkish movie scene as well.
Original productions, developing
acting skills and directors who
wish to tell their own problems
in their own style blended art
with limitless creativity. There
were names in those years
that had their names written in
letters of gold with their roles,
the lines they use or the movies
they made. Tourist Ömer Sadri
Alışık, Golden Kid Göksel Arsoy,
Malkoçoğlu Cüneyt Arkın, Sultan
of the White Screen Türkan
Şoray were only a few of these.
Cinema underwent radical
changes during the 70s and 80s
amidst the political, economic
and sociological turmoil of the
country. Television started to
take place of cinema and these
small boxes that entered every
household had set eyes on the
magic of the white screen. But
cinema continued to exist and
Türk sinemasının zirveye
oynadığı 60’lı yıllar, kalitenin
her seferinde biraz daha
arttığı filmlerin arka arkaya
vizyona girdiği bir dönem
oldu. 50’li yıllarda başlayan
yükseliş 60’lı yıllarda da
hız kesmeden devam etti.
1963 yılında başlayan renkli
filmler, hem piyasanın hem
de hayallerin renklenmesini
sağladı. Bu yılların bir
özelliği de Türk sinemasının
Amerikan sinemasının önüne
geçmeyi başarmış olmasıydı.
Çekilen film sayısı kalitesiyle
birlikte artarken, yeni yüzler
keşfediliyor, oyuncu olarak
sinemaya adım atan isimler
yönetmen koltuğuna oturmaya
başlıyordu. Dönemin en
popüler dergilerinin açtığı
yarışmaları kazanan isimler
sinema sektörüne kazandırıldı.
Bugün sinemanın divaları,
kralları, kraliçeleri kabul
edilen isimler o yıllarda yeni
yeni tanınmaya, dönemin ses
yıldızları da sinema sektörüne
dâhil olmaya başladılar. İç
içe çekilen filmlerin türleri,
çekildikleri dönemin ilgi
alanlarına göre değişim
göstermeye başladı. Daha çok
aşk temasının hâkim olduğu
beyazperde, polisiye, tarihi,
dini hatta fantastik olmak üzere
her türden fazlasıyla filmle
doldu. Çekilen film sayısının
240’a ulaştığı 1966 yılına
gelindiğinde Türk sineması
dünya çapında uzun metrajlı
film çekimi konusunda 4.
oldu. Elbette yapılan filmlerin
tamamı kaliteli ve başarılı
değildi ama verilen emekler de
boşa çıkmıyor, hareketlenen
sektör yeni çalışma alanları
yaratıyor, sinema sanatı değer
kazanmaya devam ediyordu.
1964 yılında Türk Film
Prodüktörleri Cemiyeti’nin
Antalya Belediyesi ile ortak
olarak düzenleyerek yıllar
içinde geleneksel hale gelen
Antalya Altın Portakal Film
Festivali’nin ilki düzenlendi.
İki yıl sonra oyuncu Yılmaz
Güney’in yönetmen olarak
ilk kez çektiği film “At, Avrat,
Silah” gösterime girdi.
Edebiyatın önemli eserleri
sinemaya uyarlandı. Türk
sineması kendi içinde görüş
ayrılıklarına neden oldu.
Özgün yapımlar, gelişen
oyunculuklar, her biri kendi
derdini, kendi diliyle anlatmak
için kendi yöntemlerini
kullanan yönetmenler
sanatın yaratıcılıktaki
sınırsızlığıyla harmanlandı. O
yıllarda oynadıkları rollerle,
kullandıkları repliklerle,
yaptıkları filmlerle sinema
tarihine altın harflerle kazınan
isimler oldu. Turist Ömer Sadri
Alışık, Altın Çocuk Göksel
Arsoy, Malkoçoğlu Cüneyt
Arkın, beyazperdenin sultanı
Türkan Şoray bunlardan
yalnızca birkaç tanesiydi.
70’li ve 80’li yıllar arasında
sinema, ülkenin bulunduğu
siyasi, ekonomik, sosyolojik
gelişmelerden etkilenerek
köklü değişiklikler yaşadı.
Televizyon sinemanın yerini
yavaş yavaş almaya başlamış,
hızla evlere giren küçük kara
kutular, beyazperdenin sihrine
göz dikmişti. Ama sinema
yine de var olmaya ve birçok
dalda, yurtiçi ve yurtdışı
ödüllere layık görülen filmlerle
yaşamaya devam etti. Piyasayı
hareketlendirmek adına
yapılan filmleri, televizyon
kanalları için çekilen filmler
takip etti. Girilen krizlerden en
az şekilde etkilenmek adına
verilen emekler zaman zaman
boşa çıkmış gibi görünse
de, Türk sinemasının bugün
geldiği son nokta ve vaat ettiği
parlak gelecek umut verici.
Özellikle son yıllarda dünya
çapında başarılar kazanılıyor.
Yeşilçam sokağından o
kadar çok isim geçti, Türk
sinemasına o kadar çok
isim emek verdi ki; tamamını
sayabilmek, hepsinin ismini
eksiksiz olarak anabilmek
neredeyse mümkün değil.
Ülkemizde sinema tüm gücü,
hızı, imkânları, git gide artan
başarılarıyla ve geçmişten
atılan temellerin izinde devam
ediyor. Bize de bu başarılarla
övünmek ve emekçilerine,
seyircilerine, kendinden
sonraki nesillere bıraktığı
tatlı hatıralarla bugünkü Türk
sinemasının temelini atan
Yeşilçam’ın o eski yıllarını
tatlı bir tebessüm, saygı ve
özlemle hatırlamak kalıyor.
Biz ağlamıyoruz ki, sadece
gözümüze toz kaçtı.
∞Mutlu Son∞
thrive with movies that received
national and international
awards. Movies shot to invigorate
the market were followed by
television series. Even though
the efforts made to overcome
every crisis faced seems as if in
vain, the current place of Turkish
cinema is promising. World scale
successes have been achieved
especially in recent years.
So many names passed down
Yeşilçam Street, so many people
gave effort that it is almost
impossible to name them all.
Cinema continues to follow the
foundations laid down in the past
with increasing strength, speed,
opportunities and successes.
What is left to us is to take
pride in these successes and
to remember with respect and
longing the fond memories of
Yeşilçam that paved the way for
today’s Turkish cinema. We are
not crying, it is only the dust in
our eyes. ∞ Happy Ending ∞
67
geçmiş zaman kipinde
the past tense
68
69
estetik
estetic
“Kepçe kulak”lara ameliyatsız çözüm
Non-surgical solution to “Prominent Ears”
Op. Dr. Bülent Cihantimur
Ameliyatsız ve son derece
basit bir teknik olan “İple
Kepçe Kulak Operasyonu”
kepçe kulak sorunu yaşayan
herkesin 20 dakika gibi kısa
bir süre içinde estetik kulaklara
kavuşmasını sağlıyor.
Kepçe kulak, doğumdan veya
genetik sebeplerden meydana
gelen estetik bir sorun.
Büyükten küçüğe, her yaştan
insanın sosyal yaşantıları
içinde problemler yaşamasına,
sosyal hayattan kopmasına
ve özgüven kaybı sebebiyle
sağlıklı ilişkiler kuramamasına
neden oluyor. Oysaki oldukça
basit bir operasyon olan “İple
Kepçe Kulak Operasyonu”
ile kepçe kulak sorunu
çözümlenebiliyor ve olası tüm
psikolojik sorunların önüne
geçilebiliyor.
Kepçe kulağın psikolojik
açıdan yarattığı sorunlar artık
kepçe kulak ameliyatlarıyla
tarihe karışıyor üstelik bu
sorun basit bir medikal bir
ip yardımıyla çözümleniyor.
Kendi geliştirdiğim “İple Kepçe
Kulak Operasyonu” son derece
etkili geri dönüşler aldığımız
tekniklerden bir tanesi. Bu
teknikle klasik kepçe kulak
estetiği uygulamalarından
farklı olarak, hastalarımızın
daha çabuk toparlandıklarını
gözlemliyoruz. Operasyon
süresinin oldukça kısa
sürmesinden dolayı, özellikle
çocuk hastalarımızı yormadan
ve onların sıkılmasına mahal
vermeden iple kepçe kulak
ameliyatını tamamlıyoruz. 6 yaş
civarında kulaklar gelişimlerinin
büyük kısmını tamamladığı için,
bu yaştan itibaren iple kepçe
kulak ameliyatı yapılabiliyor.
Özellikle çocuklarda doğumsal
kepçe kulak deformitelerinin
en uygun tedavi zamanı,
çocuğun kendine dikkat
etmeye ve sosyal hayata
girmeye başladığı okul
öncesi dönemdir. Bu
tür kulak sorunları olan
çocukların, arkadaşlarıyla
sıkıntı yaşamamaları için
erken yaşta tedavi edilmeleri
gerekir. Oldukça konforlu bir
uygulama olan İple Kepçe
Kulak Operasyonu, özel bir alet
ve bir ip yardımıyla noktasal
kesilerle, kulağın geriye
doğru katlanması suretiyle
yapılıyor. Diğer tekniklerimde
olduğu gibi bu tekniğimde
de iyileşme sürecinin kısa
olduğu ve hastanın rahatını
son derece önemsediğimden
komplikasyon olasılığının
minimal düzeyde olduğu bir
uygulama gerçekleştiriyorum.
İple kepçe kulak estetiğinde
yine minimal kesi
yapıldığından, operasyon
sonrasında pansuman ve
bandaj gerektirmiyor. Hastaya
yaklaşık 15–20 dakika içinde
lokal anestezi yapılarak
tamamlanan iple kepçe kulak
ameliyatı sonrasında, sadece
kulağı korumak amacıyla, kulak
üzerine saç bandı takıyoruz.
Kesisiz otoplasti olarak da
bilinen iple kepçe kulak işlemi
sonrasında hemen ilk etapta
kulağın yeni, normal halini
görebilen hastalarımızın
tamamı motive olmuş bir
şekilde evlerine gönderiliyor.
Ayakta tedavi prosedürlerinin
uygulandığı son derece basit
bir operasyonla, yıllardır
dert ettiğiniz ve belki de
özgüven kaybı yaşadığınız
sorunlu kulaklarınıza elveda
diyebiliyorsunuz.
The “Prominent Ear Operation
with Cord” is a non-surgical and
very simple method and enables
everyone with prominent ear
problem to have aesthetic ears in
only 20 minutes.
Prominent ears pose an
aesthetical problem that is due
to birth or genetic reasons. It
causes people of all ages to
experience problems in their
social lives, to be excluded from
social life as well as failure to
establish healthy relationships
because of self-esteem issues.
However, prominent ear problem
can be solved very easily with the
“Prominent Ear Operation with
Cord” which is a non-surgical
procedure that can prevent all
psychological problems.
The psychological problems
caused by prominent ears are
now becoming history and this
issue is dealt with using a simple
medical cord. The “Prominent
Ear Operation with Cord” method
developed by me is a method for
which I have received immense
feedback. Different than
classical prominent ear aesthetic
applications, we observe in this
method that our patients are no
more thinking by themselves.
We complete the prominent
ear operation with cord without
tiring our patients in a very short
time which is especially suited
for our child patients. Since
ears complete majority of their
development around the age
of 6, prominent ear operation
can be done starting from that
Önce / before
70
Estetik International
age. The best time for treatment
of congenital prominent ear
deformities especially in children
is the pre-school period when
the child is starting to take care
of him/herself and starts taking
part in social life. Children with
such ear deformities should be
treated at an early age so that
they do not experience problems
at school with their friends. The
Prominent Ear Operation with
Cord is a very easy operation
and it is done by folding the ear
backwards using a special tool
and cord with point incisions. As
is the case in my other methods,
I carry out an application with
minimum risk of complication
since I give importance to the
comfort and recovery time of the
patient. Minimal incisions are
made in the prominent ear plastic
surgery with cord and there is
no need for medical dressing or
bandages after the operation.
We only put on a hair band over
the ear to protect it following the
prominent ear operation with cord
that takes about 15–20 minutes
under local anesthesia. The
prominent ear operation is also
known as incision-free otoplasty
and the patients who are able
to see the new appearance of
their ears are sent home with full
motivation.
You can say goodbye to the ears
that have caused you worries and
lack of self-esteem with a very
simple operation requiring only
outpatient treatment procedures.
9 dakika sonra / 9 minutes later
71
film şeridi
storyboard
Angelina Jolie
Asi bir punk’tan, iyi niyet elçisi bir anneye...
From a rebellious punk to an ambassador of good will mother…
Dünyaya her zaman farklı bir pencereden bakan, 14 yaşındayken bir “cenaze kaldırıcısı” olmayı hayal ederken,
bugün dünyanın en güzel kadınları arasında kabul edilen bir “iyi niyet elçisi...” Ona göre ise yalnızca insanlara
faydalı olmak için yaşayan bir anne… Mesleki kariyeri başarılarla, özel hayatı sansasyonlarla dolu bir isim
Angelina Jolie…
An “ambassador of good will” who always looked at the world from a different perspective, who dreamed of being
an “undertaker” when she grew up but instead turned out to be accepted as among the most beautiful women in the
world today… According to her, she is a mother who only lives to be beneficial for others… A name whose career is
full of success stories and whose private life is full of sensational ones: Angelina Jolie…
72
Attığı her adım takip edildi.
Her rolü, ilişkisi, doğurduğu
ya da evlat edindiği her
çocuk, yaptığı her evlilik ve
hatta yaptırdığı 12 dövmenin
her biri olay oldu. Dudakları
ve gizemli bakışları hep
konuşuldu. Bugün dünyanın
en güzel kadınlarından
biri kabul edilen Angelina
Jolie, ona yakıştırılan türlü
sıfatlara rağmen özel hayatı
ya da mesleki başarılarından
ziyade “anne” oluşuyla
gurur duydu. Küçükken ne o
kendini beğeniyordu ne de
cılız görüntüsüyle alay eden
arkadaşlarına kızıyordu. Onun
için asıl hayat 14 yaşında
okuldan atıldığı ve babasının
isminden “kurtulduğu” zaman
başladı. Kendi ayakları
üzerinde durmak ve hayata
devam etmek zorundaydı. Öyle
de yaptı. Hayatın kimi zaman
aniden gelen değişimlerine
ayak uydurdu. Birkaç kez âşık
oldu, yanıldı ama yılmadı.
Umutlarını hayal kırıklıklarıyla
besledi. Kendini insanlara
yardım etmeye ve ulaşabildiği
her çocuğun annesi olmaya
adadı. Beyazperdede hayat
verdiği her kadın kendinden bir
parçaydı.
Haziran 1975’te oyuncu
bir ailenin kızı olarak
Los Angeles’te dünyaya
gelen Jolie, hayatındaki ilk
mutsuzluğu bir yıl sonra
anne ve babasının ayrılığıyla
yaşadı. Bu ayrılıktan sonra
annesi ile birlikte New York’a
giderek çocukluğunu burada
geçirdi. Yıllar sonra yaptığı
röportajlarda itiraf ettiği yılan
ve kertenkele koleksiyonuna
da bu dönemde başladı.
Sinemaya olan ilgisini
annesiyle izlediği filmlere
bağlayan ve bu dönemde
Uzay Yolu’ndaki Mr. Spock
karakterine âşık olduğunu
söyleyen Jolie, okul yıllarında
erkek çocuklarının canını
yaktığı için sık sık şikâyet
edilirdi. 11 yaşına geldiğinde
oyuncu olmak istediğini fark
ederek Los Angeles’e geri
döndü ve “Strasberg Theatre
Institue”ye kayıt oldu. İki yılını
burada geçirdikten sonra
kendini zengin çocukların
arasında mutsuz hissedeceği
“Beverly Hills High School”a
gitmeye başladı. Çok zayıf
ve kendine yakışmadığını
düşündüğü gözlükleriyle kötü
göründüğüne inanıyor, okul
arkadaşlarının onunla alay
etmesi de bu düşüncesini
doğruluyordu. Buhranlı bir
dönemden geçen Jolie, bu
dönemde yaşadığı ilk modellik
deneyiminde başarısız olunca
bileklerini kesti. İlerleyen
zamanlarda kendine birkaç
kez daha zarar verdi ve gün
geçtikçe bundan hoşlanmaya
başlamıştı. 14 yaşında okuldan
atılarak siyah giyindiği,
saçını mora boyadığı ve
erkek arkadaşıyla yaşamaya
Every step she took was
watched. Every role she starred
in, every child she gave birth or
adopted, every marriage she
made and even each and every
one of her 12 tattoos became a
big deal. Her lips and mysterious
looks are always talked about.
Angelina Jolie is now accepted
as one of the most beautiful
women in the world and despite
all the different adjectives
ascribed to her, she has always
been proud of being a “mother”
rather than her private life or
her achievements. She was not
happy with how she looked when
she was a kid but she was also
not angry at her friends who
made fun of her skinny body.
Real life started for her when she
was expelled from the school at
the age of 14 and she “freed”
herself from her father’s name.
She had to stand on her own
and continue her life. And that
was what she did. She kept pace
with the sudden changes of life.
She fell in love several times, she
made mistakes along the way but
she never gave up. She fed her
hopes with disappointments. She
devoted herself to helping others
and started to be the mother of
any child she could reach. The
woman she gave life to on the
73
film şeridi
storyboard
başladığı bir ergenlik
dönemine girdi. Bugün çok
konuşulan dövmelerinin temeli
de bu yıllardaki “punk” yaşam
tarzına olan düşkünlüğüyle
atılmış oldu. İki yıl süren
ilişkisinin sonunda annesine
yakın bir ev kiralayarak
burada yaşamaya başladı
ve okula döndü. Bu süreçte
modellik yapmasının yanı
sıra çeşitli müzik kliplerinde
ve tiyatro oyunlarında da yer
aldı. Babasıyla ilişkilerinin
iyi sayılabileceği bu süreçte
babasını gözlemliyor ve onu
örnek alıyordu. Kariyerinin ilk
profesyonel deneyimi düşük
bütçeyle çekilen “Cyborg 2”
filmi oldu. Bu filmi yardımcı
rol üstlendiği “Without
Evidence” filmi takip etti. Bu
dönemde ayrıca ilk kocası olan
Jonny Lee Miller ile tanıştı.
1996 yılında gerçekleşen
düğünlerinde Jolie’nin siyah,
deri bir pantolonu eşinin
adını kendi kanıyla yazdığı
beyaz bir bluz ile giymiş
olması birçok kişi tarafından
yadırganmıştı. Bu yıl aynı
zamanda beyazperdede
dikkat çekmeye başladığı
dönemin de başlangıcı oldu.
“Foxfire” filminde canlandırdığı
karakteriyle eleştirmenlerden
övgüler topladı. “Hackers”
filminde ilk kez başrol aldı.
Kendime en yakın bulduğum
74
white screen was a part of her.
Jolie was born in June 1975
to a family of actors in Los
Angeles and experienced her
first unhappiness one year later
when her parents got divorced.
After this breakup she moved to
New York with her mother and
spent her childhood there. She
started her snake and lizard
collection during this period
which she admitted years later.
Jolie states that her love of
cinema stems from the movies
she watched with her mother
and that she was in love with
Mr. Spock in Star Trek; she
also received many complaints
for hurting the boys at school.
When she was 11 she realized
that she wants to be an actress
and so returned to Los Angeles
and signed up at the “Strasberg
Theatre Institute”. After spending
two years here, she started
attending the “Beverly Hills High
School” where she would feel
sad among all the rich kids. She
thought that she looked ugly
with her skinny body and her
glasses and the fact that her
friends at school made fun of her
proved her point. Jolie was living
through a depressive period in
her life and after she failed in
her first modelling experience
she cut her wrists. In later years
she hurt herself several more
times and she had even started
enjoying this as time passed.
She was expelled from school
at the age of 14 and entered
an adolescence period during
which she wore black, dyed her
karakter diye tarif ettiği,
1998 yapımı, ünlü model Gia
Carangi’nin hayatını konu
alan “Gia” filmiyle büyük
başarıya ulaşan Jolie’ye “En
İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Dalı”nda Akademi Ödülü’nü
“Girl Interrupted” filmindeki
performansı kazandırdı. O artık
tanınan, konuşulan, beğenilen
ve tam anlamıyla başarılı bir
isimdi. Dünyaya açılmasını
sağlayan Lara Croft: Tomb
Raider filminin çekimleri aynı
zamanda Jolie’nin hayata olan
bakış açısını da değiştirdi.
Kamboçya’da yapılan çekimler
sırasında kendi deyimiyle bir
“farkındalık” yaşadı ve ihtiyacı
olan insanlara ulaşarak,
gücünün yettiği herkese
yardım etmeye karar verdi.
Bunun için Birleşmiş Milletler
Genel Meclisi tarafından
kurulan UNCHR’ye (Birleşmiş
Milletler Mülteciler Yüksek
Komiserliği) başvuran oyuncu
böylece Hollywood’un en çok
kazanan, beğenilen ve tanınan
oyuncularından biri olmakla
yetinmedi “İyi Niyet Elçisi”
unvanına da sahip oldu. 1982
yılında başlayan oyunculuk
kariyerinde birçok kez ödüle
aday gösterildi ve çoğunda
ödüle layık görüldü. Aşk
hayatında işler kariyerindeki
başarılarla uyumlu değildi.
Ama ne o aşktan vazgeçiyordu
ne de hayat onun aşksız
kalmasına izin veriyordu.
Kanını boynundaki kolyesinde
taşıdığı kocası Billy Bob
Thornton ile 1999 yılında
yaptığı evlilik de hayal kırıklığı
ile sonuçlanmıştı ama o az
zaman içinde de olsa güzel
günler paylaştığı insanları
sevgiyle anmaktan hiç
vazgeçmedi.
Aşk hayatını babasıyla olan
kopuk ilişkisine bağlayanlar
da oluyordu. Babasının
hair purple and lived with her
boyfriend. The foundation of
her widely mentioned tattoos
were thus laid down during this
period when she was keen on
the “punk” style of life. When her
two year relationship ended she
rented a house near where her
mother used to live and got back
to school. During this time she
continued modelling and took
part in several music videos and
theater plays. This was a period
when her relationship with her
father could be considered to
be good, she observed him and
took him as an example. “Cyborg
2”, a low budget movie, was her
first professional experience in
her career. This film was followed
by “Without Evidence” in which
she starred in a supporting role.
It was during this time that she
met her first husband Jonny Lee
Miller. They got married in 1996
and Jolie’s leather pants and the
white blouse she wore with the
name of her husband written in
her own blood was considered to
be quite strange by many people.
This was also the start of a time
when she attracted attention on
the white screen. She received
good reviews with her role in
“Foxfire”. She took the leading
role for the first time in the movie
entitled “Hackers”. In 1998, Jolie
became very successful in the
movie named “Gia” based on
the life of the famous model Gia
Carangi whom she resembled
herself to and she won the
Academy Award in the “Best
Supporting Actress” category
with her performance in “Girl
Interrupted”. She was now a
well-known, talked-about, liked
and successful star. The movie
that brought her fame all over
the world was Lara Croft: Tomb
Raider and it was during this
time that her perspective of life
changed. She experienced an
“awareness” during the shooting
of the movie at Cambodia and
decided to reach all people in
need that she can reach and
help them as much as she can.
She applied to UNCHR (United
Nations High Commissioner
for Refugees) established by
the United Nations General
75
film şeridi
storyboard
ilgisizliği onu hem mutsuz
etmiş hem de baba sevgisinin
zamanla nefrete dönüşmeye
başlamasına neden olmuştu.
2001 yılında verdiği dilekçe
ile babasının soyadı olan
“Voight”yi resmen değiştirerek
uzun süredir taşıdığı yükten
kurtulduğuna inandı. Babasıyla
arasındaki sorunlar üzerinden
yıllar geçmesine rağmen
hiçbir zaman düzelmedi.
Jolie babasını hiç affetmedi
ve annesinin de desteği ile
babasına ihtiyaç duymadan
hayatına devam etmeyi
başardı. Artık tek hedefi, hiç
kimseye ihtiyaç duymadan
kendi ayakları üzerinde
durabilmek ve hayatını kendi
bildiği şekilde yaşayabilmekti.
Kariyerinden bahsederken
“Yalnızca öğle yemeğine
çağırabileceğim kadınları
canlandırmak isterim” demişti.
Çünkü oyunculuk ona göre
uydurmak ya da yalan
söylemek değil, oyuncunun
canlandırdığı karaktere yakın
olan tarafını bulması ve diğer
taraflarını unutması demekti.
Kendini bulduğu karakterlerle
yeniden doğuyor, onlarla
besleniyordu. 2008 yılında
seslendirme yaptığı Kung Fu
Panda ile birlikte 2005 yılında
oynadığı Mr. & Mrs. Smith
filmi bilindiği gibi Jolie’nin en
büyük ticari kazancıydı ama
Mrs. Smith ona hayatının
aşkını da vermişti. 2005 yılının
başlarında Jolie’ye “yuva yıkan
kadın” suçlamasına neden
olacak skandal yaşandı.
Karı-kocayı canlandırdıkları
Brad Pitt ile başlayan yıldırım
aşkı, Pitt’in o dönem evli
olduğu Jennifer Aniston’dan
boşanmasına sebep oldu.
Jolie ise bu suçlamaları,
babasının annesini aldatmış
olması nedeniyle asla evli bir
erkekle birlikte olmayacağını
öne sürerek reddetti. Her
şeye rağmen birlikte olan
çift tüm dünyayı yakından
ilgilendiren bir ilişkiye yelken
açtı. Şu anda üçü biyolojik üçü
evlatlık olmak üzere toplam
76
Assembly, receiving the title
of “Ambassador of Good Will”
proving that being one of
Hollywood’s highest earning
and most popular actresses
was not enough for her. She
was nominated for many awards
throughout her career which
started in 1982 and most of the
time she won. Her love life was
not as smooth as her successful
professional life. But she did not
give up on love and life did not
let her go by without any love.
The marriage she made in 1999
with Billy Bob Thornton whose
blood she carried in her necklace
ended in disappointment as
well but she never stopped
remembering the good times
she shared with the people that
entered her life.
There were those who blamed
her love life to her dysfunctional
relationship with her father. The
disinterest of her father made her
unhappy and over time resulted
in the transformation of her love
for her father into hate. In 2001,
she officially applied to change
her father’s surname of “Voight”
which led her to believe that she
was at last free of a load that she
had carried with her for a very
long time. The problems she had
with her father never died down
despite the passing of years.
Jolie never forgave her father and
succeeded in continuing her life
without any need for him thanks
to the support of her mother.
Now her only goal is to be able
to stand on her own feet and to
live her life as she wanted to.
When once talking of her career
she had said, “I would only like
to play the lives of women who I
can invite for lunch.” Because for
her acting was not making things
up or telling lies; an actress had
to find common things with the
character and forget the other
parts. She was reborn every
time with new characters and
fed herself from them. In 2008
she took part in the dubbing of
Kung Fu Panda and in 2005 she
starred in Mr. & Mrs. Smith which
were her greatest commercial
successes but Mrs. Smith had
also brought her the love of her
life. In the beginning of 2005, a
scandal arose which would end
up with Jolie being blamed as
the “woman who ended a family”.
The sudden love between
her and Brad Pitt who starred
altı çocuğa annelik yapan
Jolie sakin bir hayat istedikçe
aksilikler, skandallar, hayal
kırıklıkları peşini bırakmıyordu.
Geçtiğimiz yıllarda Jolie’ye
kanser teşhisi koyuldu
ve göğüslerini aldırdığını
açıkladı. Annesi de kanser
yüzünden ölmüştü ve Jolie bu
riski taşıdığını biliyordu. Bu
yüzden tetkikleri aksatmadı
ama hastalığın da önüne
geçemedi. Hayatının aşkı, bir
süre önce evlendiği kocası
Brad Pitt’in de desteği ile
hayata umutla devam ediyor
Angelina Jolie… Eskisi kadar
ön planda olmamaya çalışıyor
ancak ortaya çıktığında, yıllar
boyu hayalini kurduğu sevgi
dolu aileye sahip oluşundan
duyduğu mutluluğu duruşu ve
bakışlarına yansıtıyor.
Bugünlerde yapımcılığını da
üstlendiği bir filmde kocası
ile birlikte kamera karşısına
geçeceği konuşulan Jolie,
beyazperdeden sevenlerini
her şeye rağmen hayata
devam ettiğini kanıtlarcasına
selamlıyor. Son olarak 2014
yapımı “Malefiz” isimli fantastik
filmle bambaşka bir şekilde
karşımıza çıkan Jolie, bu filmle
peri masallarına olan bakış
açısını alt üst etmiş; izleyiciye,
hiçbir şeyin göründüğü
gibi olmadığını anlatmıştı.
Dünyanın tescillediği
güzelliğinin ardında sakladığı
hayal kırıklığı dolu hayatı
ve her zaman savaşmak
zorunda kaldığı acı gerçekleri
anlatmaya çalışır gibi…
as her husband in the movie
resulted in the divorce of Pitt
with Jennifer Aniston who was
his wife at the time. Whereas
Jolie refused these claims by
saying that she would never be
with a married man because
her father had cheated on her
mother. The couple got together
despite everything and started
a relationship which attracted
the attention of the whole world.
Jolie was the mother of a total of
six children, three of which were
her own and three of which were
adopted; she wanted a calm and
serene life but disappointments
and scandals never let her go.
Recently, Jolie was diagnosed
with cancer and she stated that
she had her breasts removed.
Her mother also had died of
cancer and Jolie knew of this
risk. That is why she did not
hinder the examinations but also
could not prevent the disease.
Angelina Jolie continues to hold
onto life with hope taking the
support of her husband Brad
Pitt who is the love of her life…
She tries to stay away from the
limelight and her happiness for
having a loving family that she
dreamed of for years is reflected
in her eyes.
Nowadays it is rumored
that she will star in her own
production with her husband
and she continues to greet
her fans from the white screen
despite everything. Jolie’s
latest appearance was in
the 2014 production fantasy
movie “Maleficent” turning
the perspective on fairy tales
upside down and showing the
viewers that nothing is as it
seems. As if trying to explain
the hardships that she had to
struggle throughout her life which
are hidden behind her world
renowned beauty…
77
efsane kareler
legendary shots
“Değişik” bir sevgi öyküsü
A “different” love story
Geçtiğimiz aylarda aramızdan
ayrılan oyuncu Robin Willams
ve arkasında bıraktığı kalıcı
izlerden biri olan tiplemesi
Mrs. Doubtfire... Williams hem
yapımcılığını hem de iki rol
birden üstlendiği, Türkiye’de
“Müthiş Dadı, Müthiş
Baba” ismiyle yayınlanan
1993 yapımı bu filmle uzun
süre devam eden bir etki
78
bırakmıştı. Williams’ın fedakâr
bir babanın çocukları için
yapabileceklerinin sınırsızlığını
anlatan filmde yarattığı Mrs.
Doubtfire karakterinde yaşadığı
değişim hafızalara kazınmıştı.
Birkaç yıl önce TV dizisi olarak
uyarlaması da yapıldı ancak
Haluk Bilginer’in başrolü
üstlendiği yapım kısa süre
içinde yayından kaldırıldı.
Mrs. Doubtfire is one of the
unforgettable characters left
behind by the actor Robin
Williams who passed away just
recently… Williams was also
the producer of this 1993 movie
in which he also starred in two
different roles. The transformation
that Williams underwent was
especially remarkable for his
role as a self-sacrificing father
who can go to any lengths for
his children. Several years ago it
was also adapted as a TV series,
however the series starring Haluk
Bilginer was cancelled within a
short period of time.
79
efsane kareler
legendary shots
Değişimin bedeli
The price of transformation
Eddie Murphy’nin 8 değişik
karakter ile karşımıza çıktığı
Çatlak Profesör serisi BilimKurgu-Komedi dalında en iyi
film kabul edilmiş ve “En İyi
Makyaj” dalında Oscar’a layık
görülmüştü. Filmde kısa süre
içinde kilolarından kurtulmanın
80
bir yolunu bulan ve bu yüzden
hayatı bir anda alt üst olan
obez profesör aracılığı ile
fiziksel değişimin aslında her
şey olmadığı anlatılıyordu.
Görünümündeki ani değişim ile
birlikte hayatı da değişmiş ve
her şey kontrolünden çıkmıştı.
The Nutty Professor series
starring Eddie Murphy as 8
different characters has been
accepted as the best movie in
the Science Fiction-Comedy
genre and won an Oscar in the
“Best Makeup” category. The
movie told us through an obese
professor who discovered the
formula of losing weight in a short
time that physical transformation
is actually not everything. His life
also changed rapidly together
with his appearance thereby
causing his life to spiral out of
control.
81
efsane kareler
legendary shots
Fantastik dünyanın değişen yüzü
The changing face of a fantastic world
Ardında sinema tarihinde
yıllarca konuşulacak bir “Joker”
canlandırması ve ölümüyle
çekimleri yarım kalan bir film
bırakan Heath Ledger, Batman
serisinin en unutulmaz “Joker”i
olmayı başarmıştı. 2007 yılında
çekimleri sona eren “Batman
Kara Şövalye” filmindeki
başarısıyla film otoritelerinden
82
aldığı olumlu eleştirilerin yanı
sıra 66. Altın Küre ve BAFTA
ödüllerine layık görülmüştü.
Batman tutkunlarının “Joker”e
olan bakış açısını değiştiren
Ledger, ölümünden sonra
fantastik film dünyasının
unutulmayan yıldızları
arasındaki yerini aldı.
Heath Ledger who left behind an
unforgettable “Joker” character
as well as an unfinished movie
due to his untimely death
succeeded in becoming the
best known “Joker” in all Batman
series. He was awarded the
66th Golden Globe and BAFTA
awards in addition to positive
reviews from all film authorities
with his success in the 2007
movie “Batman the Dark Knight”.
Ledger changed the perspective
of Batman fans towards “Joker”
and took his place among
the unforgettable starts of the
fantastic movie scene after his
death.
83
efsane kareler
legendary shots
Maskenin ardındaki
The one behind the mask
Yemyeşil bir yüz, inci gibi
bembeyaz kocaman dişler…
Sıradan bir adamın taktığı
bir maske ile değişerek her
an her şeyi yapabilecek
gözü kara ve haşarı bir
kahramana dönüşmesi…
90’lara damgasını vuran
film, mitolojik bir tanrıya ait
olan mistik bir maskenin,
hayatı boyunca kaybetmeye
mahkûm olduğuna inanan
kendi halinde bir adamın eline
84
geçmesiyle başlıyordu. Kimine
göre bir an önce, bir şekilde
yakalanıp icabına bakılması
gereken bir suçlu kimine göre
dünyanın ihtiyaç duyduğu bir
kahramandı. Jim Carrrey’in
unutulmaz oyunculuğu ile
büyük beğeni toplayan filmin
daha sonra başka bir oyuncu
tarafından devamı çekilse
de ilk filmin yerini almayı
başaramamıştı.
A green face and big, pearl
white teeth… The transformation
of an ordinary man into a hero
who can do anything anytime
just by putting on a mask…
The movie was very popular in
the 90s and it started when an
ordinary man who believed that
he was destined to lose all his life
somehow got hold of a mythical
mask that once belonged to a
mythological god. For some, he
was a criminal who had to be
caught immediately and be dealt
with; while for others he was a
hero that the world needed. The
movie received great acclaim
thanks to the unforgettable
performance of Jim Carrey and
even though a sequel was shot
starring another actor, it failed
to reach the success of the first
movie.
85
evrensel sanat
universal art
Dört mevsim değişmeyen değer
Four seasons unchanging value
Dört mevsim, belki kelimelerle bir şekilde ifade edilir; tablolarda anlatılarak,
hayranlık uyandıran resimlerde yaşatılabilir. Ama bir mevsimi duyabilmek için
yapılabilecek tek şey, onu Vivaldi’den dinlemektir.
Four seasons may be expressed in words somehow; it can be depicted in paintings
or photos that evoke admiration and awe. But there is only one thing to do to hear a
season; that is to listen to it from Vivaldi.
86
Antonio
Lucio Vivaldi
O, ölümünden sonra değeri
anlaşılan isimlerden sadece
biri… Onun eserlerini
dinlemek, dört mevsim baharı
dinlemek gibi… Venedik’ten,
tüm dünyaya; Barok
döneminden, sonraki tüm
zamanlara dalga dalga yayılan
konçertoların babası Antonio
Vivaldi…
Güneş gökyüzünde altın gibi
parlar, kuşlar cıvıldar, sular
şırıldar. Güneş gitgide daha
yakıcı bir hal almaya başlar;
kelebekler, yüzlerini aşkla
güneşe dönen çiçeklerle
kaynaşır. Akşam vakti hafif
hafif esen meltemler; yerlerini
sert fırtınalara, yağmurlarla
gelen hışırtılı hüzünlere
bırakır. Soğuk şiddetini arttırır,
zamanla her yer beyaza
boyanır. Doğanın soğukla
girdiği çetin savaş, yeniden
bahar gelene, güneş yeniden
doğana dek devam eder.
Kendinden sonraki
müzisyenlere ilham olan
ve ölümünden sonra yine
başka besteciler tarafından
keşfedilerek bugünkü
popülerliğine kavuşan Vivaldi,
1678 yılında Venedik’te
doğdu. İlk müzik eğitimini,
He is only one of the names
who has been appreciated after
his death… Listening to his
work is like listening to spring
four seasons… The father of
concertos spreading from
Venice to the world and from
the baroque period to eternity:
Antonio Vivaldi…
The sun shines in the sky like
gold, birds are chirping and
waters flow. The sun becomes
even more searing hot; butterflies
mingle amidst flowers that turn
towards the sun. The soft breezes
of the afternoons leave their
place to fresh gales and rustling
sadness carried with the rain. It
gets even colder and everywhere
is painted white. The tough
battle between nature and cold
continues until spring and until
the sun rises yet again.
Vivaldi, who gave inspiration to
musicians that came after him
and who was discovered by
yet other musicians following
his death was born in 1678 in
Venice. He took his first musical
education from his father
who had worked as a barber
previously and had started
playing violin afterwards. He
joined the convent prior to
starting work as a violin teacher
at a girls orphanage. He was
given the moniker of “Red
Priest” because he successfully
87
daha önce berberlik yapmış
ve sonradan keman çalmaya
başlamış olan babasından
aldı. Bir kızlar yetimhanesinde
keman öğretmeni olarak görev
yapmaya başlamadan önce
papazlık eğitiminden geçti.
Hem bu eğitimi başarıyla
tamamlamış olması hem de
ateş kızılı saçları nedeniyle
ona “Kızıl Rahip” lakabı takıldı.
1709 yılında, görevi her ay iki
konçerto yazmak ve kızlara
keman çalmayı öğretmek olan
yetimhaneden ayrıldı. Zamanla,
genç yaşta “din adamı” sıfatı
kazanmış olmasının yanı sıra
keman konusunda hızla gelişen
yeteneği ile de dikkat çekmeye
başladı. Bu dönem yaptığı
besteler kadar, dini kurallara
karşı duran “aykırı” bir din
adamı oluşuyla da adından söz
ettiriyordu. Danimarka Kralı için
bir keman sonatı bestelediği
dönemde konçertolar yazmaya
başladı. Hollandalı yayıncı
Estienne Roger’ın desteğiyle
yayınlanan, 12 konçertoluk
“L’estro Harmonico”, dönemin
en ses getiren eseri oldu.
Vivaldi’nin bestecilikte
önlenemez bir yükseliş dönemi
başlamıştı ve eserlerini
dinleyen herkesi kendine
hayran bırakmakla birlikte,
yüksek mevkideki kişilerden
sanatıyla ilgili destekler
alıyordu. 1714 yılında onun
konçertolarını dinleyen Quantz
88
ve Albinoni’nin, Vivaldi’ye,
konçertoda reform yapacağına
inanarak maddi destek
vermiş olmaları bu durumun
bir örneğiydi. 1723 ve 1724
yılında Roma’daki “Karnaval
Mevsimi” için 3 opera yazdı.
Aynı yıl “Pieta” yöneticileri ile
ayda 2 konçerto bestelemek
koşuluyla bir anlaşma imzaladı.
Bu dönemde yazdığı tüm
konçertolar adının daha çok
duyulmasını ve ününün gittikçe
artarak daha fazla insana
ulaşmasını sağladı. Vivaldi
mesleki verimliliğinin zirvesine
ulaştığında, eserlerinin hak
ettiği değeri görmeye başladığı
bir döneme girmişti. Bu
dönemde opera sanatçısı Anna
Giraud ile ilişkisi de başladı.
1737 yılında çalışmaya devam
ettiği “Ferrara” yöneticileriyle
aralarında, gösterimi
yapılacak operalarla ilgili bir
tartışma çıktı. Bu tartışma
Vivaldi’nin işinden olmasına
ve Amsterdam’a yerleşmesine
sebep oldu.
1741 yılındaki ölümü,
Graz’da sahne alacak olan
sevgilisi Anna’yı dinlemek
için Avusturya’ya giderken,
Viyana’da kaldığı bir
arkadaşının evinde oldu. Aynı
gün kimsesizler mezarlığına
gömülmesi, yaşadığı sürece
elde ettiği başarıların ve
alanındaki üstün yeteneğinin
completed this education and
because he had fire red hair. In
1709, he left the orphanage at
which his responsibilities were
composing two concertos every
month and teaching the girls how
to play violin. In time, he started
receiving more attention with
his rapidly developing ability to
play violin despite his “reverend”
title. He was being talked about
during this period because of
the music that he composed
as well as the fact that he was
an “adverse” reverend that
stood behind religious rules. He
started composing concertos
during the time when he was
also composing a violin sonata
for the King of Denmark. The 12
concerto “L’estro Harmonico”
which was published with the
support of the Dutch publisher
Estienne Roger created a
tremendous impression at the
time. The unavoidable rise of
Vivaldi in composing had started
and his work evoked feelings of
admiration in all who listened,
resulting in getting support for
his art from various dignitaries.
An example for this was the
financial support from Quants
and Albinoni who had listened
to the concertos of Vivaldi in
1714 and who believed that he
was going to make a reform in
the concerto form. In 1723 and
1724, he composed 3 different
operas for the “Carnival Season”
in Rome. In the same year he
signed a contract with the “Pieta”
management to compose 2
concertos every month. The
concertos he composed during
this period enabled his name
to reach more people thereby
increasing his fame. Vivaldi
had reached the peak of his
professional productivity and
entered a period during which
his work received the praise they
deserved. His relationship with
the opera artist Anna Giraud
started during this time. In 1737,
he argued with the “Ferrara”
management regarding one of
his operas which was going to be
staged. This argument resulted in
Vivaldi losing his job and moving
to Amsterdam.
His death in 1741 took place at
the home of one of his friends
in Vienna where he was staying
on his way to listen to his lover
Anna at Graz. The fact that he
was buried on the same day at
the cemetery for the anonymous
dead is proof that his superior
talent and his successes had
no meaning after his death.
Throughout his life he composed
about 100 concertos and 40
sonatas. 50 of the 90 operas he is
believed to have composed have
reached our day. Antonio Vivaldi
was the sharpest bend in the
transformation from the Baroque
to the classical period and the
net expression of his music, his
lively rhythms in addition to his
ability to transform his limitless
genius into notes was taken as
an example by many musicians
after his death such as J.S.
Bach. What made him “Vivaldi”
amidst all the pictures that he
painted by shaping the notes
with his soul and ability was the
“Four Seasons Concerto”. In
this piece that has reached the
bu dünyayı terk ettikten sonra
hiçbir anlamı kalmadığının
kanıtı gibiydi. Hayatı boyunca
yaklaşık 100 konçerto ve 40
sonatın sahibiydi. Yazdığı
söylenen 90 opera eserinden
ise günümüzde yalnızca
50’ye yakın eseri kaldı. Barok
döneminin klasik döneme
geçişindeki en keskin viraj
olmaz özelliği de taşıyan
Antonio Vivaldi, müziğindeki
net anlatımı, ritimlerinin canlılığı
ve müzik konusundaki sınırsız
dehasını notalarına aktarışıyla
yalnızca ölümünden yıllar
sonra hakkında araştırmalar
yapan J.S. Bach’a değil başka
birçok besteciye de örnek
oldu. Ruhunu ve yeteneğini
katarak şekillendirdiği notalarla
çizdiği resimler arasında onu
“Vivaldi” yapan “Dört Mevsim
Konçertosu”ydu. Bugünün
teknolojisine kadar uzanan
bu eserde her mevsim için
birer sone koymuş; gök
gürültüsünden baharın
cıvıltılarına, kar fırtınalarından
kavurucu yaz güneşine
doğanın her halini müzikle
ifade etmişti. 1723 yılında
bestelediği bu eseri yıllarca
eşsiz bir keman konçertosu
olarak anılmaya devam etti ve
ünlü müzisyenler tarafından
defalarca yorumlandı. Vivaldi,
her mevsimi, her notayı
özenle bir araya getirerek
öyle büyük bir hassasiyetle
anlattı ki; bu konçertoyu
dinlemek, bir mevsimin tüm
detaylarını hissetmek ve o
mevsimi yaşamak anlamına
geldi. Dondurucu bir soğuğun
ortasındaki rüzgar, soğuğa
rağmen yaşamak için ısınmaya
çalışan insanların çaresizliği,
dışarıdaki yağmura ve
fırtınalara inat evlerde yanan
şömine ateşinin sıcaklığını
hissetmek…
Buz tutmuş suların üzerinde
yürümeye çalışan, kimi
kayarak kimi düşüp kalkarak
ilerlemeye, belki evine belki
işine gitmeye çalışanları
görmek… Kış mevsiminin
yüklendiği tüm anlamları kış
sonesinde bulmak mümkün.
Sonbaharda başlayan
rüzgarlar, onların savurduğu
sararmış yaprakların hışırtısı…
Yakıcı bir güneşle enerjisi
azalan doğa, her şeye rağmen
şarkılarını söylemeye devam
eden ağustosböceklerinin
süslediği yaz mevsimi…
Yeniden başlamanın en
yeşillenmiş hali ilkbahar… Kış
uykusundan uyanmanın, sert
ve soğuk geçen bir mevsimin
tüm yorgunluğunu, ağırlığını
atmanın, yeniden başlamanın
en güzel bahanesi… Tüm
bunlar ve hatta sınırını
yalnızca hayal gücünüzle
belirleyebileceğiniz kadar
fazlası, gözlerinizi kapatıp
Vivaldi’nin “dört mevsim”ine
teslim olmanızla gerçekleşiyor.
Hayalinde canlandırdığı
resimleri notalara dönüştüren
bir dehaydı Antonio Lucio
Vivaldi. Adından ayrı anılmayan
en ünlü eseri “Dört Mevsim
Konçertosu” ise bunun
en açık kanıtı oldu. Tüm
mevsimlerin, kendine has
özellikleriyle detaylı olarak
anlatıldığı konçertoda,
notaları tıpkı bir ressamın,
bir manzarayı tablo üzerinde
canlandırırken kullandığı fırçası
gibi kullanmıştı. Anlatmak
istediği tüm detayları,
insanların içine işleyerek
hissettirmeyi ve duygularını,
eserlerini dinleyenlere notaları
kullanışındaki ustalığıyla
anlatmayı başardı. Görülmeye
değer bulduğu manzaraların
resimlerini notalarla çiziyor,
hayal gücündeki güzellikleri bu
yolla herkesle paylaşıyordu.
Belki onu ölümsüz yapan en
belirgin özelliği de buydu.
technology of today, Vivaldi had
managed to express every form
of nature in his sonnets from the
thunderstorms to the chirping
of birds in spring, from snow
storms to the scorching summer
sun. This piece that he had
composed in 1723 continued to
be commemorated as a unique
violin concerto for many years
and was interpreted by famous
musicians countless times.
Vivaldi told each season with
such sensitivity that listening to
this concerto meant feeling all
the details of a season and to
experience that season. Feeling
the desperation of people who
are trying to warm up amidst the
biting wind and cold as well as
the hot fire in the fireplace that
keeps on burning despite the
rain and storm outside.. Seeing
the people who are trying to
walk on frozen lakes, who fall
down and get up to maybe
reach their homes or work… It is
possible to find all the meanings
of the winter month in the winter
sonnet. The winds that start in
autumn, the rustle of the leaves
scattered around by the wind…
Nature losing its energy under
the biting sun and the summer
season adorned with the cicadas
that continue to sing no matter
what… The green form of starting
afresh: spring… The best excuse
for waking up out of winter sleep
and start anew by shaking off
the tiredness of a hard and tough
season… All of these and even
those that are limited only by your
imagination take place when you
close your eyes and surrender to
the “four seasons” of Vivaldi.
Antonio Lucio Vivaldi was a
genius who could transform
the pictures in his mind into
notes. His most famous piece,
the “Four Seasons Concerto”
is the best proof for this. In the
concerto depicting each season
with details of its own, he used
the notes like an artist uses his
brush to draw a scenic painting.
He succeeded in expressing
all the details by touching
people deeply and using notes
skillfully. He drew paintings of
sceneries worth seeing using
notes and shared the beauties
in his mid with everyone else.
Maybe this was the most distinct
characteristic that made him
immortal.
89
kitabi
literary
Bir parsla göz göze gelince değiştim
I was transformed when I made eye contact with a leopard.
“Ormanda göz dolanır, diye
geçirdim içimden. Bu, ninemin
laflarından biriydi. Ormana
fazla gitme, diye tuttururdu
ninem, ormanda göz dolanır.
Peki bu göz, olursa, nasıl bir
gözdür nine, diye sorardım.
Ne bileyim, diye anlatırdı; sade
bir göz. Renksiz, avuçsuz
bir göz. Mesela yalnızca bir
göz. Kimseye ait olmayan
bir uğursuz. Bunu gerçekten
de gördüğünü, gerçekten de
görüldüğünü söylerdi. Hem de
kaç defa.”
Bugünün çocukları hiç
bilmeyecek; onlar ne sokak
gördüler, ne evden kaçıp
top sahasına giderken
mezarlıktan geçtiler, ne evin
arkasındaki ürkütücü, sırlarla
dolu, suratsız gözlerin, elsiz
parmakların, dilsiz dudakların,
bedensiz uğuldakların yaşadığı
mezbelelikte mahallenin
kaderini belirleyecek çok
önemli meseleler için
toplandılar, ne de evde en
muhafazalı yerde duran siyah
deri kılıflı radyonun tozunu
almak için cebinde mis gibi
bir Amerikan bezi taşıyan
bir dedeleri oldu onların.
Neyi bilmediklerinden, neyi
hiç yaşamadıklarından, neyi
hiç anlayamayacaklarından
haberleri bile olmayacak.
Bugünün çocukları, kendi
farazilerini kendileri uyduracak.
Belki çok uzak değil, içinden
geçecekleri ormanları bile
90
olmayacak bir zaman sonra.
Nereden nereye değişti insan,
zaman öyle azgın akıyor ki ve
artık ömür denilen yüzeyde
yer öyle çorak ki aklımıza
tutunacak yer bulamıyor bunca
yaşanan. Faruk Duman dedi ki
dün sabah, “Gel ormanda biraz
dolaşalım. Sana diyeceklerim
var. Göstereceklerim var.
Ormanda bir kız var. Bir Pars
var. Şimdiye kadar sen can
kulağıyla dinlememişsindir
ormanda otun böceğin sesini,
gel bak ormanda çok acayip
sesler var. Gel de sana bir
orman kokusu sindireyim.” Olur
gibi geldi.
“Alçak dallar yüzümü yırtıyor,
dikenli çalılar ayaklarımı
dağlıyordu. Parsın peşimden
geldiğini hissediyordum.
Dalların, çalıların içinden bir
gölge gibi sessiz, kıpırtısız
geçiyor, korkunç homurtusuyla
onları adeta eritiyordu. Bir ara
dönüp ona bakmak istedim.
Ama yapamadım. Pars, o koca
diliyle ensemi yalıyor, boynumu
yemeye hazırlanıyordu.
Tam o sırada derenin sesini
duydum. Köprüye gidecek
zaman yoktu. Dereyi geçmekle
canımı kurtaracaktım. Olmadı.
Tökezleyen bir ceylan gibi,
dizlerim kırılarak yuvarlandım,
sulara karıştım.”
Daha önce de ormandan
geçtiğim oldu. Bu başka. Böyle
bir orman görmedim ben daha
“An eye wanders about in the
forest,” I thought to myself. This
was one of the sayings of my
grandmother. Do not go deep
into the forest, she warned me
continuously, an eye wanders
about there. What kind of an
eye is this, I would ask my
grandmother. How should I know,
she would respond; a simple
eye. Colorless, simple. Only an
eye. One that belongs to no one,
ominous. And she would tell me
that she saw it, that she really did.
And many times indeed.”
Children of today will never know;
they never saw the streets, never
ran away from home and passed
through a graveyard on their way
to the playground, never gathered
at the scary dump full of secrets,
faceless eyes, handless fingers,
tongueless lips where bodyless
beings lived to discuss topics
important for the future of their
neighborhoods and they never
had grandfathers who carried
an American cloth to dust off the
radio with black leather cover
hidden away at the most secret
location in the house. They will
never even know what they do
not know, what they never lived or
what they will never understand.
Children of today will make up
their own fantasies. Maybe not
very far, but they will even have a
forest they can walk through quite
soon. How did people change
this much, time flows so rapidly
and what we call life is so barren
that all that we have lived through
cannot find a place to hang onto
in our minds. Faruk Duman said
last night, “Come, let us walk
around in the forest for a while. I
have things to say to you. Things
to show. There is a girl in the
forest. There is a leopard. Maybe
you did not listen closely to the
sounds of the forest, come, these
are very strange sounds indeed.
Come with me to smell the
forest.” I thought, why not?
“Low branches scratched my
face, thorny bushes cut my feet. I
felt that the leopard was coming
after me. It was passing through
the branches, through the brush
like a shadow, motionless, almost
melting them with its scary growl.
I wanted to turn around and look
at it. But I couldn’t. The leopard
was licking my nape with its large
tongue, it was getting ready to
eat my neck. Just then I heard
the sound of the river. There was
no time to get to the bridge. I was
going to save my life by passing
over the river. Did not happen. I
fell into the water like a stumbling
gazelle.”
I passed through the forest
before. But this time it is different.
I never saw a forest like this
because I had never looked at
the forest like this. Faruk Duman
was with me, I did not get scared.
I wasn’t afraid of the leopard. I
wasn’t scared of that dirty faced
man who pushed his own son
into his own daughter. I wasn’t
scared of the howling branches.
He told me of Ceren, may God
never allow anyone to live the
same things. Faruk Duman
told me of Resim, funny boy
that Resim. It is clear that he
has lived his fate, but they call
such people unfortunate where
I come from. He told me of Kara
Halil. We talked about the spells
Emine Civanoğlu
önce çünkü ormana hiç böyle
bakmadım. Faruk Duman vardı
yanımda, korkmadım. Parstan
korkmadım. Kendi oğlunu
kendi kızının içine sokan o pis
suratlı adamdan korkmadım.
Ses çıkarak dallardan
korkmadım.
Ceren’i anlattı, yaşadıkları
kimsenin yaşamına geçmesin
inşallah. Resim’i anlattı Faruk
Duman, alem çocukmuş
Resim. Kaderini yaşamış belli
ki ama kadersiz derler bizim
orada Resim gibilere. Kara
Halil’den bahsetti. Kara Halil’in
deyimiyle sırtına binmediği
binek, gözünden vurmadığı
sinek kalmamış yaman bir avcı
olan Avcı Kemal’in ormana
yaptığı büyülerden konuştuk.
Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur
kitabında bana daha önce
başka bir kitapta başıma
gelmeyenleri yaşatan Faruk
Duman, başka bir sayfada
nereye gidelim dese giderim,
kesin, tereddütsüz.
“Başımı kaldırıp yukarı baktım;
dallar incelerek yükseliyor,
birbirine yol vererek. Tazelenip
yapraklanarak uzuyorlardı. Bu
yağmur sonrasının, bu heyecan
verici tazelenmenin çıtırtısını
duyabiliyordum. Gövde dallara
su taşıyor, dallar biraz daha
uzayabilmek için. Sanırsın
birer uykulu yılan. Gözlerini
gökyüzüne dikmiş inatla
genleşiyorlardı. Ama bir dal, bir
peygamber devesi güneşi nasıl
karşılar. Işığın yükselmesini,
gökyüzünün kızararak,
pençelenerek açılmasını.
Ne ki bu dalın, gövdeden
fışkıran bu arzulu ucun bir
sesi yoktur. Bu nedenle
öyle sincaplar, gelincikler,
tilkiler, ağustosböcekleri gibi
sevinemeyince ne yapsın.
Şıvgın ne yapsın?”
Neler neler oluyor sabahtan
akşama kadar. Bazısını
çocuğumuz hiç olmamış
sayıyor. Olanın neye sebep
ya da mani olacağını zerre
düşünmüyor. Bir Pars
vuruluyor, son Anadolu Parsı,
çoğu kimsenin umuru bile
olmuyor ama onun olmuş.
1974’te Beypazarı’nda vurulan
son Anadolu Parsı’na adadığı
bir kitap yazacak kadar olmuş
hem de.
FARUK DUMAN / VE BİR PARS HÜZÜNLE KAYBOLUR
FARUK DUMAN / AND A LEOPARD DISAPPEARS SADLY
that Hunter Kemal cast in the
forest who, in the words of Kara
Halil, has ridden every horse
and has shot every mosquito
from the eye in the forest. And
I would definitely go wherever
Faruk Duman would take me on
another page, because he made
me experience things that I had
never experienced before in his
book entitled And a Leopard
Disappears Sadly.
“I lifted my head and looked
up; the branches are thinning,
giving way to one another. They
were freshening and growing. I
could hear the exciting freshness
of the moment after the rain.
The trunk carries water to the
branches, so that they may
grow a bit more. Sleepy snakes
each, one might think. They were
expanding stubbornly with their
eyes on the sky. But how can a
branch, a praying mantis greet
the sun. The rising up of the
light, the darkening of the sky,
the opening up of it. This branch
has no passionate sound that
springs forth from its trunk. What
can it do, if it cannot rejoice like
the squirrels, weasels, foxes,
cicadas? What should Şıvgın
do?”
All the things that happen from
morning to night time. Our
children think some of these
never happened. Or what these
things will cause or will prevent. A
leopard is shot, the last Anatolian
leopard and no one cares, but he
has cared. So much so that he
has devoted an entire book to the
last Anatolian Leopard that was
shot in 1974 in Beypazarı.
91
gezi - yorum
travel - ing
Yazı ve fotoğraflar / Text and photos: Engin Çakır
Neredeyse Tuz Çölü
Where in the world is Salt Lake
Yıllarca “Türkiye’nin ikinci büyük gölü” diye bildik Tuz Gölü’nü. Fakat son dönemde onun bir göl olduğuna dahi
inanmak gerçekten zor. Şu anki halini görünce yıllardır “Türkiye çöl olmasın” diyen TEMA geliyor insanın aklına
hemen. Tuz Gölü’nün giderek aldığı hal, iklimimizin değiştiğinin hatta çok yoğun tehlike sinyalleri verdiğinin en
açık kanıtı.
For years we knew that Salt Lake was the “second largest lake of Turkey”. However, recently it has been getting more
and more difficult to believe that Salt Lake is actually a lake. Now when one sees the current status of the lake, one
is reminded of TEMA with its motto of “Do not let Turkey become a desert”. The current status of Salt Lake is a clear
indication that our climate has changed drastically and is giving signals of danger.
92
Anadolu’nun ortasında
Ankara, Konya ve Aksaray
sınırında Tuz Gölü. Bu yüzden
Şereflikoçhisar yakınındaki
günübirlik tesisler o yoldan
geçen herkesin uğrak
noktalarından. 15 dakika
da olsa uğruyorsunuz.
Ayaklarımızı, ellerimizi suya
sokalım diyorsunuz. Bir çeşit
terapi gibi. İnsanı rahatlatıyor.
Çok uzaklardan bile hissedilen
sarımtırak yoğun beyazlık
ve tuz kristallerinin ışık
hüzmeleri, insan beyninde
kaçınılmaz olarak kar ve buz
dolayısıyla soğuk çağrışımı
yapıyor. Ayaklarınızı suya
sokana kadar bu duygudan
kurtulamıyorsunuz. Beden
kendini eksi derecelere
hazırlıyor. Soğuk olmadığını
fark edince; önce şaşırıyor
sonra alışıyor, ardından da tuza
değdiğinizi iyice algılıyorsunuz.
Tuz Gölü’nün Kapadokya
güzergahı üzerinde olması
nedeniyle turistler göle
uğramadan geçmiyor.
Çeşitli hediyelik eşyalar
da alabilecekleri bir yer
burası. Burada mola veren
turistler, gölün içinde de
yürüyüş yapıyor. Gölde su
olunca daha fazla ilgi oluyor.
Ancak yaz ilerledikçe suyu
görmek neredeyse imkansız.
Türkiye’nin en sığ gölü demek
bile yetersiz artık. Tuz Çölü
demek çok daha yerinde.
Tuz üzerinde 3-4 kilometre
yürünebiliyor. Sonrasında
diliniz damağınız kuruyor
Salt Lake is located right in the
center of Anatolia, on the border
of Ankara, Konya and Aksaray.
That is why it is one of the most
frequently visited places by those
who pass through the road-side
facilities and one stops there
even for 15 minutes. You even
want to put your hands and
feet in the water. Like some sort
of therapy. It is relaxing. The
yellowish whiteness and the
light rays reflecting from the salt
crystals that can be felt from very
far away reminds one of cold due
to associations with snow and
ice. You cannot shake off this
feeling until you put your feet into
the water. The body prepares
itself for negative temperatures.
Once it realizes that the water
is actually not cold; it is first
surprised and then you realize
that you are actually touching
salt.
Since Salt Lake is located en
route to Cappadocia, tourists
do not pass by without visiting
it. This is a location where they
can purchase souvenirs too. The
tourists that give a break here
walk in the lake. It is even more
attractive when there is water in
the lake. However, in the summer
times it is almost impossible
to see any water. Now, it is
not enough to say that it is the
shallowest lake in Turkey. Salt
Dessert would be more fitting.
You can walk on salt for 3-4
kilometers. Of course then you
get very thirsty. People generally
return back after 500-600 meters.
The surface of the lake is covered
with pearl white salt until the end
of October.
The tourism season depends
on the increasing temperature.
Local and international tourists
93
gezi - yorum
travel - ing
zaten. Genellikle insanlar 500600 metre yürüdükten sonra
geri dönüyor. Ekim ayı sonuna
kadar göl yüzeyi bembeyaz tuz
örtüsü ile kaplı.
Turizm sezonu ise hava
sıcaklıklarının artmasına bağlı.
Yerli ve yabancı turistler;
göl içinde çıplak ayakla
yürümek, sağlık ürünleri
almak, gün batımını izlemek
ve hatıra fotoğrafı çektirmek
için diğer adı Koçhisar Gölü
olan Tuz Gölü’ne geliyorlar.
En fazla turist ise bahardan
yaz sonuna kadar geliyor.
Çünkü tuz kitleleri daha da
büyüyor. Her yıl yaklaşık olarak
1 milyon turist ağırlıyor Tuz
Gölü. Endonezya, Malezya,
94
Japonya, Kore, Tayvan, Hong
Kong ve Fransa’dan gelen
turistler ise Tuz Gölü’ne yerli
turistten sonra en çok ilgi
gösteren gruplar... Özellikle
Uzak Doğu’nun konuya ilgili
olmasının bir sebebi vardır
elbet.
Yansıttığı ışıklar çok
uzaklardan bile seçilen Tuz
Gölü’nün içinde bulunan
minerallerle yapılan ürünlere
ilgi de oldukça fazla. Sağlığa
faydalı ürünler bulunuyor.
Kırışıklık, çatlaklar, mantar,
ayak kokusu, egzama, baş
ağrısı, sedef ve ölü derileri
atmaya iyi gelen ürünler
bunların başlıcaları... Gölün
çamurunun ise romatizmaya
come to Salt Lake, known also as
Koçhisar Lake to walk barefoot
on the lake, to purchase health
products, to watch the sunset
and to take photos that will
forever remain as memories. The
crowded season is from spring to
the end of summer. Because salt
deposits increase in size. About
1 million tourists come here
annually. Tourists from Indonesia,
Malesia, Japan, Korea, Taiwan,
Hong Kong and France are those
that are most attracted to the
Salt Lake after local tourists… Of
course, there should be a reason
for tourists from Far East to be
interested.
The rays of light reflected from
Salt Lake can be seen from afar
and the products made using
the minerals inside it attract a
lot of attention. There are many
products good for our health.
Those that are good for wrinkles,
stretch marks, fungus, foot odor,
eczema, headaches, psoriasis
and peeling are the most popular
ones… It is also said that the
lake mud is good for rheumatism.
A similar lake to Salt Lake is
located in the USA. Of course we
should not forget Dead Sea as
well. The intense whiteness and
sparkle of salt crystals resemble
snow and ice in most places. You
can wear rubber boots and take
a long walk along the lake if you
do not mind sinking into mud.
The salt percentage in our bodies
is 3,5. This is the same ratio as
that of sea water. It does not
seem like a coincidence. Even
though the rain area of the lake is
iyi geldiği söyleniyor. Tuz
Gölü’nün bir benzeri de
ABD’de bulunuyor. İsrail’deki
Lut Gölü’nü de unutmamak
gerek elbette. Çoğu yerde tuz
kristallerinin şiddetli beyazlığı
ve parıltısı aldatıcı bir biçimde
kar ve buz gibi görünüyor.
Çamurlu bölgelere batmayı
umursamazsanız kauçuk
çizmeler giyerek göl boyunca
uzun bir yürüyüşe çıkabilirsiniz.
Tuzun insan vücudundaki oranı
yüzde 3,5. Bu oran dünya
denizlerindeki tuz oranı ile
aynı. Tesadüf olması pek de
mümkün görünmüyor. Gölün
yağış alanı geniş olmasına
rağmen beslenme kaynakları
zayıf. Su getiren akarsular,
yazın suları iyice azalan
ya da tamamen kuruyan
derelerden oluşuyor. Tuzlu
yeraltı suları da eski gücünde
değil, su seviyelerinin 15
metre kadar düştüğü biliniyor.
Şereflikoçhisar’dan gelen
Peçenek Çayı, Aksaray’dan
gelen Melendiz Çayı,
güneyden ve batıdan gelen
İnsuyu, Karasu, Kırkdelik
çayları Tuz Gölü’nün
atardamarları. Ancak artık
birer kılcal damardan öteye
gidemiyorlar.
Beyaz bir vaha olan göl deniz
seviyesinden 905 metre
yüksekte ve maksimum
büyüklüğü kuzeyden güneye
80, doğudan batıya ise 60
kilometre. Diğer bir deyişle
küçük bir Avrupa ülkesi kadar.
Yağmur ve kar yağışlarının
arttığı sezonlarda kapalı bir
havzada bulunan Tuz Gölü’nün
su seviyesi de artıyor,
böylelikle sular çekildiğinde
daha çok tuz oluşuyor. Bu
demek ki göl içinde suyun
daha çok ve daha uzun süre
beklediği yıllarda verim artıyor.
Tuz Gölü civarında yapılan
fauna ve bitki toplulukları
ile ilgili çalışmaların ulaştığı
sonuçlar da dikkat çekici:
“İki yaşamlı, sürüngen,
95
gezi - yorum
travel - ing
kuş ve memeli hayvan
türleri gölü seviyor. Fauna
zenginliği genelde gölün
batı kesimlerinde yoğun.
Çalışmalarda göl civarında
3 iki yaşamlı, 12 sürüngen,
85 kuş ve 20 memeli hayvan
türü tespit edilmiş. Göçmen
su kuşlarının özellikle de
Flamingo popülasyonun tuz
yoğunluğunun düşük olduğu
ve Artemia Salina türünün bol
bulunduğu batı kesimlerinde
daha fazla olduğu saptanmış.
Tuz Gölü’nün güney ve
96
özellikle güney batı kesiminde
yayılış gösteren endemik, nadir
ve hassas olmak üzere 41 bitki
türü tespit edilmiş. Bakanlıktan
yapılan açıklamalara göre,
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı
Tabiat Varlıklarını Koruma
Genel Müdürlüğü, Özel Çevre
Koruma Bölgelerindeki tür
ve habitat koruma ve izleme
projelerine devam ediyor.
Ancak muvaffak oldukları
da pek söylenemez. Gölün
ortalama su seviyesi 40 cm.
civarında, yağışın arttığı
large, it is low on resources. The
rivers that carry water to it consist
of small creeks that dry up during
the summer months. The salty
underground waters are also not
as strong as they were in the past
and it is known that the water
level has dropped down about 15
meters. The Peçenek Creek from
Şereflikoçhisar, Melendiz Creek
from Aksaray, İnsuyu, Karasu,
Kırkdelik creeks from the south
and west are the main arteries of
Salt Lake. However, they are now
almost capillaries.
This white oasis is located 905
meters above sea level and
at its largest points it runs 80
kilometers from north to south
and 60 kilometers from east to
west. In other words, it is as large
as a small European country. Salt
Lake is located in a closed basin
and its water level increases
during seasons when the rain
and snowfall increase; thus, it is
much more salty when the waters
recede. Meaning that efficiency
increases when the water in the
lake remains there for a long
time.
97
gezi - yorum
travel - ing
mayıs ayında ise yaklaşık
110 cm. Ağustos ayında göl
büyük ölçüde kuruyor ve çöle
dönüyor. Tuz oranının fazla
oluşu, buharlaşma sonucunda
göl sahasının büyük kısmında
her yıl yenilenen 10-30 cm.’lik
tuz tortulaşmasına neden
oluyor. Yaz sonlarına doğru
Kaldırım Tuzlası ile karşı kıyı
arasında yürümek mümkün
oluyor. Bu mevsimde tuzluluk
oranı binde 329 gibi dikkat
çekici bir orana erişiyor.
Kimyasal bileşim itibariyle
burada mutfak tuzu (sodyum
klorür) karakterinde bir tuzluluk
hakim. Magnezyum klorür ve
sodyum sülfat oranları daha
düşük.” Ülkemizin tuz ihtiyacını
%40 gibi bir oranda karşılayan
bu göle ve oradaki yaşama
daha çok ilgi göstermemiz
gerektiği açık bir şekilde
ortada.
Yazın buharlaşma sonucu
tortulanan tuz tabakası
makinalarla kazılıp tuzlalarda
toplanıyor. Tuz Gölü’nden elde
edilen tuzu yıkayıp öğüten
tuz fabrikaları Şereflikoçhisar
ekonomisinin belkemiği.
2001’den bu yana özel koruma
alanı olan Tuz Gölü ve çevresi
flamingo kolonilerinin de
ana üreme bölgelerinden bir
tanesi. Kışın kapladığı geniş
su alanı su kuşları için önemli
bir kışlama alanı oluşturuyor.
Tuzlu ortamlara uyum sağlamış
olan flamingo, kılıçgaga,
angıt ve benzeri kuşların
yanı sıra yağmurcunlar,
turnalar, yaban kazları ve
yaban ördekleri gölde büyük
topluluklar halinde yaşıyor. Tuz
Gölü özellikle flamingoların
ülkemizdeki en önemli
kuluçka alanı ve gölün orta
kesimlerinde her biri 5-6 bin
yuvadan oluşan dev kuluçka
kolonileri bulunuyor. Göl
çevresinin nispeten ıssız oluşu
nedeniyle kuşlar, etraftaki
su birikintilerinde, meralarda
ve ekili alanlarda rahatça
besleniyor. Kışın en soğuk
günlerinde dahi donmayan
98
Studies carried out around the
Salt Lake on fauna and flora
communities have put forth
interesting results: “Amphibian
species, birds and mammals
love this lake. The fauna
richness is mostly located on
the western parts. As a result of
these studies, 3 amphibian, 12
reptile, 85 bird and 20 mammal
species have been determined
around the lake. The migratory
birds and especially the flamingo
population have been detected
more in the western sections
where the salt density is low and
the Artemia Salina species are
found commonly. 41 endemic,
rare and sensitive plant species
have been determined around
especially the south and
southwest regions of Salt Lake.
According to the declarations
from the Ministry, the species
and habitat preservation
work around the Ministry of
Environment and Urban Planning
Directorate of Natural Heritage
areas are ongoing. However,
it cannot be said that they are
successful. The average water
level of the lake is about 40 cm
and it rises up to about 110 cm
in May when the rainfall is high.
In August, the lake mostly dries
up and transforms into a desert.
The high salt percentage results
in the formation of 10-30 cm
deposits on most of the lake
area as a result of evaporation.
It is impossible to walk between
the Kaldırım Basin and the
opposite coast towards the
end of summer. In this season,
the salinity ratio reaches a
staggering value of 329. The lake
salinity is mostly of the common
salt type (sodium chloride)
by chemical composition.
Magnesium chloride and sodium
sulphate ratios are relatively
lower.” This lake meets 40 % of
our country’s salt demand and it
is apparent that we should pay
more attention to this lake and
the life around it.
The sediment salt layers that are
formed as a result of vaporization
in the summer are scraped
via machines and collected
at saltworks. The factories
that wash and grind the salt
acquired from the Salt Lake
comprise an important portion
of Şereflikoçhisar economy.
Since 2001, Salt Lake and its
environs are under protection
99
gezi - yorum
travel - ing
100
göl sularında yüzebiliyor.
İlkbaharda göl içinde oluşan
adalar ve bataklıklar bataklık
kırlangıcı, suna, angıt,
çamurcun, kılıçgaga, kocagöz
ve martı türlerinin kuluçka
yapmalarına imkân sağlıyor.
Su seviyesinin düşük olduğu
yıllarda flamingo sayısı da
düşüyor. Bu yıl 35 binin
üzerinde flamingonun göle
geldiğini tahmin ediliyor.
Gölde binlerce flamingo
yavrusu var. Son yıllarda
büyük kısmının beslenme
yetersizliğinden dolayı
öldükleri tahmin ediliyor. Son
dönemde güneybatı kıyılarının
kızıl renge boyanmasının
nedenini araştıran bilim
insanları, renk değişikliğine
toplu iğne ucunun binde biri
büyüklüğündeki “dunaliella
salina” adı verilen bir tür
su yosununun (alg) neden
olduğunu belirlemiş. Buz
mavisi rengiyle bilinen gölün
böylesini aykırı değişimlere
sahne olması da bir işaret
fişeği gibi.
Tekirdağ açıklarında yapılan
doğalgaz depolama
tesisinden sonra Tuz Gölü
Yeraltı Doğalgaz Depolama
Projesi de gündemde.
Güney kesiminde Sultanhanı
Kasabası sınırları içerisinde
yer alan alanda 1 milyar
metreküp doğalgazın
depolanarak ihtiyaç
duyulduğunda kullanılacağı bir
tesis yapılıyor.
Flora ve faunasıyla dünyanın
en önemli doğal alanlarından
birisi olan Tuz Gölü’nün
çevresindeki aşırı tuzlanmanın
yüzde 32’ye ulaştığı, havzada
bulunan 28 bin su kuyusundan
16 bininin kaçak olduğu, yeraltı
sularında ise son 33 yılda 14
metre azalma meydana geldiği
de son dönem haberlerine
yansıyan bilgiler... Su Vakfı
Başkanı Prof. Dr. Şen, “Konya
Ovası’ndaki bilinçsiz tarımsal
sulama nedeniyle Tuz Gölü
and it is the main reproduction
areas for flamingo colonies. The
wide areas it covers in winter
time comprise an important
wintering area for water birds.
In addition to birds such as
flamingo, avocet, ruddy shelduck
and similar other birds well
versed to salty environments;
ringed plovers, cranes, wild
geese and wild ducks also live
in groups on the lake. Salt Lake
is the most important hatching
area for flamingos and there are
large hatching colonies in the
middle of the lake consisting of
5-6 thousand nests. Birds feed
at the nearby puddles, meadows
and planted areas since the
lake is relatively deserted. They
can swim in the waters of the
lake even in the coldest days of
winter because the water does
not freeze. In the spring various
islands and marshes from up in
the lake thus enabling dovetails,
shelducks, ruddy shelducks,
teals, avocets, stone curlew and
gull varieties to brood.
The number of flamingos
decrease during years when the
water level is low. This year it is
estimated that over 35 thousand
flamingos have come to the
lake. There are thousands of
baby flamingos at the lake. It
is assumed that most of these
die due to lack of nutrition.
Recently, scientists examine the
reasons for the crimson color of
the southwestern shores of the
lake and they have determined
that this is caused by a type of
water algae known as “dunaliella
salina” which is about one
thousandth of the tip of a needle.
This lake is known for its ice
blue color and such drastic
transformations are like warnings.
Salt Lake is in the agenda with
to the Salt Lake Underground
Natural Gas Storage Project
following the natural gas storage
facility built around Tekirdağ. A
facility is being built to the south,
in the borders of Sultanhanı
Village which will be able to store
1 billion meter cubes of water.
Salt Lake is one of the most
important natural areas in the
world with its flora and fauna;
however recent information
has revealed that the excessive
salination around the Salt Lake
has reached 32 percent, that 16
thousand of the 28 thousand
water wells in the basin are illegal
101
gezi - yorum
travel - ing
her geçen gün çekiliyor.
Burada yer altı sularına
yüklenildikçe Tuz Gölü daha
da küçülecek. Dünyada nüfus
artışı, sanayileşme, suların
kirlenmesi ve su yönetiminin
olmamasına bağlı olarak
sadece yer altı sularının değil
tüm su kaynakları gün geçtikçe
azalıyor. Türkiye’nin su varlığını
israf etmeden, bilinçli bir
şekilde kullanması gerekiyor.”
diyor.
Tabi tablo çok da karamsar
diye düşünmeyin. UNESCO
Türkiye Milli Komisyonu, Tuz
Gölü ve çevresini Özel Çevre
Koruma Bölgesi Geçici Aday
Listesi’ne dahil etti. Çevre
ve Şehircilik Bakanlığı’ndan
Birleşmiş Milletler’e yapılan
resmi başvuruda Tuz Gölü,
Akyaka (Gökova) ve KöyceğizDalyan özel çevre koruma
102
bölgelerinin UNESCO Dünya
Miras Listesi’ne alınması talep
edildi. Bakanlığın başvurusunu
değerlendiren UNESCO
Türkiye Sekretaryası, UNESCO
Dünya Doğal Miras Alanları
Geçici Listesi’ne teklif edilen
üç bölgeden Tuz Gölü Özel
Çevre Koruma Bölgesi’ni
kabul etti. Tuz Gölü’nün
UNESCO Dünya Mirası Asıl
Listesi’ne girmesi durumunda
Türkiye’den ilk kez kültür
varlıkları dışında doğal bir alan
dünya mirası olacak. Bunu
sonuna kadar da hak ediyor.
Ankara Savaşı esnasında
Timur’un fillerini ormanda
sakladığı düşünülürse, mirasa
iyi bakamamışız. Umarım
bundan sonraki süreç hem Tuz
Gölü’ne hem de her geçen gün
çöle dönüşen ülkemize umut
olur.
and that a 14 meter drop has
occurred in the underground
waters in the past 33 years…
Water Association President
Prof. Dr. Şen says, “Senseless
agricultural irrigation in the Konya
Basin results in the ebbing of the
waters of the Salt Lake each and
every day. Salt Lake will get even
smaller as underground waters
are used more and more. Not
only underground waters, but all
water sources are decreasing
in the world due to increasing
population, industrialization,
water pollution and lack of water
management. Turkey should
use its water resources in a
conscious manner without any
waste.”
But do not think that all is that
bleak. UNESCO Turkey National
Commission has included the
Salt Lake and its environs in the
Specially Protected Environment
Areas Temporary Candidate
List. The Ministry of Environment
and Urban Planning has made
an official application to the
United Nations asking for Salt
Lake, Akyaka (Gökova) and
Köyceğiz-Dalyan specially
protected environment areas
to be included in the UNESCO
World Heritage List. UNESCO
Turkey Secretariat has evaluated
the application of the Ministry
and accepted Salt Lake Specially
Protected Environment Area
to be included in the UNESCO
World Heritage Sites Temporary
List. If Salt Lake succeeds in
entering the UNESCO World
Heritage Site List, a natural area
will be world heritage for the first
time from Turkey instead of a
cultural heritage site. It definitely
deserves this. If we consider
the fact that Timur has hid his
elephants in the forest during
the Ankara War, it is clear that
we have not taken care of this
heritage well. I hope the process
that is starting now will be a new
hope for both the Salt Lake and
our country which is on its way to
becoming a desert.
103
uzaktaki yakın
so far so close
104
Milano
Futbol soslu moda başkenti
Özgür Çakır
Fashion capital with a football dressing on the side
Girizgah bir laf oyunu değil. Modanın ve İtalyan futbolunun başkenti olan Milano; Valentino, Gucci, Versace,
Prada, Armani ve Dolce & Gabbana gibi ismini saymanın reklama girmeyeceği dünyaca ünlü lüks İtalyan
markalarının yönetici ve tasarımcılarının lig usulü düzenli futbol oynadıkları, dünyanın önde gelen futbol
kulüplerinin sponsorlarının modaevleri olduğu, futbolcuların defilelere çıktığı, hem modayı hem futbolu
içselleştirmiş, futbolla moda arasındaki çizgilerin birbirine karıştığı bir kent.
The intro is not a play on words. Milan, the capital of fashion and Italian football, is a city where the managers and
designers of Italian brands that are so famous that naming names would not be considered advertising-as Valentino,
Gucci, Versace, Prada, Armani and Dolce & Gabbana-have a football league among themselves, where fashion
houses sponsor football clubs, where football players do the catwalk for fashion shows, where both fashion and
football have been internalized and where the lines between them have become blurred.
105
uzaktaki yakın
so far so close
1,3 milyonu şehir merkezi
olmak üzere toplam 7,4
milyonluk nüfusu ile Avrupa’nın
en büyük metropoliten
alanlarından Milano. Başkent
Roma’dan sonra en kalabalık
İtalyan kenti ve Lombardiya
Bölgesi’nin başkenti. Otomotiv
ve moda sektörü şehrin
en önemli gelir kaynakları.
Aslında ekonomideki ağırlığı
ile Türkiye’de İstanbul neyse,
İtalya’da da Milano o. Tıpkı
İstanbul gibi büyük şirketlerin
merkezleri de Milano’da
bulunuyor. Dünyanın en
büyük ve kapsamlı fuar
organizasyonu kabul edilen
Expo oylamasını diğer finalist
İzmir'i geride bırakarak
kazanan ve Expo 2015'e ev
sahipliği yapma hakkını elde
eden Milano sadece futbol,
moda ve otomotiv sektörleri
değil; medya kuruluşları,
mobilya ve tasarım sektörleri
ile de İtalya’nın ekonomi ve
sanayisinin kalbinin attığı
yer. Tabi bütün bunlar turizm
için engel değil. Diğer İtalyan
şehirleri Roma, Floransa ya
da Venedik kadar olmasa
106
da Milano misafirlerini hayal
kırıklığına uğratmayacak
türden çok yönlü, renkli ve
zengin bir birikime sahip.
Kuzeydeki konumuyla
İtalya’nın en az İtalyan, en
Avrupai şehri.
Nasıl gidilir?
İstanbul’dan Milano’ya uçuş
süresi yaklaşık 2,5 saat. THY
Milano şehir merkezine daha
yakın konumdaki Malpenza’ya
uçuyor. Alternatif olarak
Pegasus Hava Yolları ise
aslında Milano’ya değil, hemen
yakınındaki Bergamo’da
bulunan, Orio al Serio
Havaalanı’na. İkinci alternatifi
seçerseniz dönüşte Milano
gezinizin bonusu sayacağınız,
ıskalanmaması gereken ikinci
bir şehir var indiğiniz alandan
sadece 15 dakika mesafede:
Bergamo.
Sürprizin adı: Bergamo
Lombardiya bölgesinin en
güzel şehirlerinden biri olan
Bergamo 120 bin kişilik
nüfusuyla küçük, korunmuş
tarihi dokusu ve atmosferiyle
Milan is one of the largest
metropolises of Europe with a
total population of 7,4 million; 1,3
million of whom live in the city
center. It is the most populated
Italian city following the capital
city of Rome and also the capital
city of the Lombardy region.
Automotive and fashion are the
two most important income
sources of the city. Actually in
terms of economic importance,
Milan is to Italy what Istanbul
is to Turkey. Just like Istanbul,
the headquarters of all large
companies are in Milan. Beating
Izmir in the race to host the Expo
2015, the largest and the most
comprehensive fair organization
in the world, Milan is where the
hearts of Italian economy and
industry of beat through not only
football, fashion and automotive
but also media, furniture and
design sectors. Of course all
these facts do not hinder tourism.
Even though not as appealing
as other Italian cities such as
Rome, Florence or Venice,
Milan has a great, colorful and
rich composition that will not
disappoint its guest. It is the least
Italian and the most European
city of Italy with its northerly
location.
How to get there?
The flight from Istanbul to Milan
takes about 2,5 hours. THY flies
to Malpenza which closer to the
Milan city center. Alternatively,
Pegasus Airlines flies not to
Milan, but to the Orio al Serio
Airport at the city very closely
located; Bergamo. If you choose
the second alternative, there is
another city which will be a real
bonus of your trip to Milan, you
should not miss it on your way
and it is just 15 minutes from the
airport: Bergamo.
The name of the Surprise is
Bergamo
Bergamo is one of the most
beautiful cities of the Lombardy
region and with its 120 thousand
population and the small, yet
beautifully preserved historical
texture and atmosphere; it is a
city which is a joy to watch from
afar as well as to get lost amidst
its streets. The oldest known
region of the city is located on
top of a hill, overlooking the
city. This old section is known
as La Citta Alta (the high city)
and the new section is known
as La Citta Bassa (the low city).
I will strongly suggest that you
take the funicular up to Citta
Alta where you will feel as if
you have been beamed back in
İtalya hakkında ipuçları
veren, uzaktan seyretmesi
de sokaklarında kaybolması
da keyifli bir yer. Şehrin eski
bölümü bir tepe üzerine
kurulu ve yeni şehre tepeden
bakıyor. Eski bölüm yüksekte
olduğundan buraya La Citta
Alta (Yukarıdaki Şehir),
yeni bölüme de La Citta
Bassa (Aşağıdaki Şehir) adı
verilmiş. İnsanı birden bire
tarihi dokunun içine ışınlayan
funiküler ile çıkmanızı şiddetle
önereceğim Citta Alta mutlaka
görülmesi gereken bir yer.
Madrid’in komşusu Toledo’yu
fazlasıyla andıran antik şehir
16. yüzyılda yapılan, tarihi dört
kapısı ve kendisi büyük ölçüde
ayakta olan 5 km uzunluktaki
Venedik yapımı surlar ile
çevrili. Balıksırtı şeklinde
taşlarla döşenmiş Arnavut
kaldırımlı dar sokaklar, harika
güzellikteki dış süslemeleri
ile İtalyan emlak piyasasının
rekortmeni binalar, Rönesans
döneminden kalma heykel ve
tablolarla dolu kiliseler, tarihi
dokuya uygun şirin kafeler,
restoranlar ve son derece
lezzetli yemekler ve ev yapımı
şaraplar eşliğinde daha
seyahatinizin ilk saatlerinde
iken hızlı bir girişe hazır olun.
Detaya girsem anlatacak
çok şey var ama Milano’ya
da yer kalması için burada
kesiyorum. Kısaca Pegasus
yolcuları için olmazsa olmaz,
mutlaka uğranması gereken
bir durak Bergamo. Hatta THY
ile direkt Malpenza’ya uçanlar
için de hiç zor değil. 1,5 saat
mesafedeki bu büyülü şehir
Milano seyahati planlayanların
gezilecek yerler listesine
girmeyi fazlaca hak ediyor.
Nerede Kalınır?
Gelelim Milano’ya ve “nerede
kalınır?” sorusunun cevabına.
Milan gerçekten pahalı bir
şehir olsa da her bütçeye
uygun konaklama alternatifi
mevcut. Önceliğiniz metro ya
da tramvay hattı üzerinde ve
mümkünse Duomo Meydanı’na
birkaç metro durağı mesafede
olursa iyi olur. Navigli semtinde
kanal çevresinde gayet
ekonomik ve keyifli oteller
mevcut. Alternatif olarak son
time. This antique city, which is
highly reminiscent of Madrid’s
neighbor Toledo, is surrounded
by 5-km of Venetian city walls
that are remarkably intact with
four historical gates built in the
16th century. Get ready for a fast
pace during the first few hours
of your visit with the narrow
cobblestone pavements inlaid
with diagonal stones, record
breaking houses in the Italian real
estate sector with perfect exterior
ornamentations, churches full
of statues and paintings dating
back to the Renaissance, pretty
cafés and restaurants attuned to
the historical texture as well as
the tasty food and homemade
wines of the city. There are many
things to tell about Bergamo if I
delve into detail, but I am cutting
it short here to leave more room
for Milan. In short, Bergamo is a
must see location for Pegasus
travelers. Actually, it is not that
hard to fly directly to Malpenza
with THY as well. This magical
city that is about 1,5 hours away
deserves to be on the list of
places to see for those who are
planning to visit Milan.
Where to stay?
Let us now talk about Milan and
answer the question of “where
to stay?”. Even though Milan is
really an expensive city, there
are alternatives that suit every
budget. It is best if your priority is
a location on the subway or tram
route and if possible within a
few stops to the Duomo Square.
There are low cost and enjoyable
hotels around the Navigli district,
around the canal. Alternatively,
you can also rent a house/apart
hotel room using the renting web
sites which have become popular
recently. It is up to you.
Transportation
Transportation within the city is
very comfortable and advanced
in Milan. You can go anywhere
you want with the three lines of
subway and tram. The orange
trams are to Milan, what the
red double-decker buses are
to London. Trams that date
back to 1881 have the world’s
longest lines. The bicycle rental
service known as Bike-Mi is a
perfect alternative for those who
are young and those who feel
young.
Let us travel around:
Duomo
The answer to the question of
where to start sightseeing around
the city is of course Duomo di
Milan, that is the Milan Cathedral.
This iconic structure is located
107
uzaktaki yakın
so far so close
dönemin gözde ev/apart
hotel kiralama siteleri yoluyla
daha merkezi bir konumda ev
konforunda konaklamak da
mümkün tabi. Tercih sizin.
Ulaşım
Milano şehir içi ulaşımı
oldukça rahat ve gelişmiş
bir şehir. Üç hatlı olan metro
ve tramvayla istediğiniz yere
kolaylıkla gidebilirsiniz. Kırmızı
iki katlı otobüsler Londra için
neyse turuncu tramvaylar da
108
Milano için o. Tarihi 1881 yılına
dayanan tramvaylar dünyanın
en uzun hatlarından birine
sahip. Gençler ve kendini
genç hissedenler için en
güzel alternatif ise mükemmel
işleyen bisiklet kiralama
sistemi: Bike-Mi.
Gezelim görelim: Duomo
Şehri gezmeye nereden
başlamalı sorusunun cevabı
tabi ki Duomo di Milano
yani Milano Katedrali. Tarihi
at the heart of the historical
center as well as the city and the
Duomo together with the Piazza
del Duomo square in front of
it is where the heart of the city
beats. As one of the most striking
Gothic structures in the world,
its construction was started in
1386 and took about 600 years.
It is the largest in Italy and the
fourth largest in the world. When
looked from afar, it seems as if it
was embroidered with lace and
it really blows one’s mind off with
its details when examined more
closely. Take the entrance gate
with its intense workmanship
for instance. You can spend
a long time admiring it. Once
inside, it is difficult to not be
mesmerized. The highest spot
in the cathedral is 108 meters.
There are a total of 5 different
domes in the structure which
decreases in height as we move
from the center to the outside,
with a central ceiling height of 45
meters. There are about 3.500
statues in the cathedral with 135
towers. I must insist you to climb
up because majority of these
statues are placed at the roof.
merkezin ve şehrin en orta
noktasında yer alan ve Milano
denilince ilk akla gelen ikonik
yapı olan Duomo ve önündeki
meydan Piazza del Duomo
şehrin kalbinin attığı yer.
İnşasına 1386 yılında başlanan
Duomo dünyanın en etkileyici
Gotik yapılarından biri. Yapımı
yaklaşık 600 yıl süren katedral
İtalya’nın en büyüğü, dünyada
ise 4.büyük. Katedral uzaktan
bakınca dantelle örülmüş gibi
duran, yaklaşınca detaylarıyla
baş döndüren bir yapı.
İşçiliğin zirve yaptığı giriş
kapısı mesela. Çok uzun vakit
geçirebilirsiniz önünde. İçeriye
girdiğinizde etkilenmemek
çok zor gerçekten. Katedralin
en yüksek yeri 108 metre.
Merkezden dışarıya doğru
alçalan yapıda yerleştirilmiş
toplam 5 ayrı kubbe bulunan
katedralde, iç mekandaki
merkez tavan yüksekliği 45
metreye ulaşıyor. 135 kuleli
katedralin tamamında yaklaşık
3.500 heykel bulunuyor. Bu
heykellerin azımsanmayacak
bir kısmı çatıda olduğuna
göre yakından görmekte
fayda var diyerek sizi
yükseklere davet ediyorum.
Panoramik manzaranın tadını
çıkarmak, taş işçiliğinin
detaylarını yakından görmek
ve çatıdaki sürreal ortamı
yaşamak Milano’da bir
turistin yapacağı en doğru
hareketlerden biri. Üşenmeyin,
gerekirse merdiven yerine
ekstra birkaç avroyu gözden
çıkarıp asansörü kullanın
ama bu çatıda olma şansını
ıskalamayın.
Duomo Meydanı, şehrin
sakinlerine eklenen satıcılar
ve turistlerle biraz kalabalık
haliyle. Dikkatli olmak gerek.
Duomo’nun önünde, size renkli
ip bileklik satmaya çalışan
bol sayıda Afrikalı göçmen
göreceksiniz. Önce bilekliği
bedava vermeye çalışacak,
sonra biraz sohbet edip para
isteyecekler. 1-2 avro ile küçük
bir hatıra, neden olmasın.
Hanımlara öncelik:
Galleria Vittorio Emanuele
Meşhur Galleria Vittorio
Emanuele II çarşısının göz
alıcı girişi katedralin hemen
yanı başında bulunuyor.
Iskalamanız mümkün değil.
Evet, sıradaki durağımız ana
kapısı Duomo Meydanı’na,
diğer ucu La Scala’nın
bulunduğu Piazza della Scala,
yani La Scala Meydanı’na
bakan Galleria Vittorio
Emanuele. Hanımlar, yapımı
1877 yılında tamamlanmış
olan İtalya’nın en eski
alışveriş merkezi ve dünyanın
ilk Prada mağazası sizi
çağırıyor. Aslında alışveriş
bahane mimari şahane. 4
girişi bulunan çarşının giriş
koridorlarının çatısı çelik
destekli camdan kemerler ile
kapatılmış. Bu 4 koridorun
birleştiği orta bölümün üstünde
ise cam bir kubbe bulunuyor.
Kemerlerin birleştiği duvarlar
ise zengin şekilde süslenmiş.
Normalde böyle kalabalık bir
yerde insan boğulacak gibi
hissedebilir ancak burada
böyle bir şey söz konusu
değil. Yüksek camdan çatısı
sayesinde içerisi son derece
aydınlık ve ferah. İstanbul’daki
Çiçek Pasajı’nı biraz andıran
çarşının bir kısmında turistik
restoranlar sıralanıyor.
Menülerindeki fiyatların sadece
bulundukları yer nedeniyle
yüksek olduğu, özensizce
servis yapılan bu restoranlarda
zaman kaybetmeyin. Dışarıda
çok daha iyi ve uygun fiyatlı
seçenekler bulacaksınız.
İstisnası, alışveriş merkezleri
yemek katlarının gediklisi
McDonald's. Çıkarken tam
merkez noktada zeminde
yer alan boğa figürünün
muteber yerinde topuğunuzun
üstünde dönmeyi ve şans
dilemeyi ihmal etmeyin.
Döneceğiniz yeri bulmakta
zorlanmayacaksınız, zira
yerde küçük bir delik açılmış
durumda.
It is one of the most important
things that tourists should do
in Milan to enjoy the panoramic
view, to admire the stonemasonry
and to experience the surreal
atmosphere in the roof. Do not
get lazy, climb up, you can even
use the elevator for a couple of
euros if you do not wish to climb
up the stairs.
The Duomo Square is a bit
crowded with vendors and
tourists who mingle with the
residents. One should be careful
here. You will see many African
immigrants in front of the Duomo
who wish to sell you colored
bracelets. First, they will offer
it for free and then chat for a
while and ask for money. A small
souvenir for 1-2 euros; why not?
Ladies first: Galleria
Vittorio Emanuele
The striking entrance of
the famous Galleria Vittorio
Emanuele II is located right near
the cathedral. You cannot miss
it. Yes, our next stop is Galleria
Vittorio Emanuele with its main
entrance opening to the Duomo
Square and the other side to the
Piazza della Scala, that is the La
Scala Square where La Scala
opera house is located. Ladies,
the oldest shopping mall in Italy,
constructed in 1877, where the
first Prada shop is calling you
in. Actually, shopping is just
an excuse, but the architecture
is grandiose. The shopping
mall has 4 entrances and the
roof of its entrance corridors
have been closed off with steel
reinforced glass arches. There
is a glass dome on top of the
intersection point of these 4
corridors. The intersection
point of the arches has been
embroidered richly. Normally
one can feel suffocated in such
a crowded place, however it is
not the case here. Thanks to the
high glass dome, the interior
is very bright and spacious. It
resembles the Çiçek Pasajı in
Istanbul with touristic restaurants
at one side. Do not waste time
at these restaurants with sloppy
service and pricey menus
only because of the location.
You will find much better and
affordable restaurants outside.
The exception is McDonald’s,
which you can find at the food
court of every shopping mall. Do
not forget to turn on your heel at
the you-know-where of the bull
figure right at the center of the
floor. You will find the correct
spot easily, becaus it has been
worn out.
From La Scala to Brera
The back door of the mall opens
to the Piazza della Scala square
where the statue of Leonardo
da Vinci is located. The famous
opera building of La Scala is to
the left of the square, whereas to
the right you can see the Chiesa
di San Fedele church. You can
see the iconic yellow trams here,
photographers should be on the
lookout here. La Scala has been
completed in 1778 and it is one
of the largest and most important
opera buildings in the world. You
should find the chance to watch
a performance here at La Scala
while in Milan. La Scala season
starts in December and the
cheapest ticket price is about 20
euros. It is worth it even just to
see the grandeur of the building.
When you walk deep into the city
from the right of Scala, you will
reach the trendy and bohemian
Brera region of Milan with its
small boutiques, cafés and
restaurants; a must see. Pizza
time for those who are hungry
and espresso break for caffeine
addicts. I would suggest lovers
of art to visit the Pinacoteca di
Brera (Brera Art Gallery) in this
district. The entrance fee is 10
euros and the gallery has the
most important artworks of the
Italian history of art and it is at
par with Prado in Madrid, Louvre
in France or Uffizi in Florence.
Sforza Castle
Castello Sferzesco or the Sforza
Castle, with a past filled with
intrigues, is another symbolic
structure of Milan within 15-20
minutes walking distance from
Duomo at the Brera district. The
castle was started to be built in
1450 with the order of Francesco
Sforza, the Duke of Milan. It
has a hexagonal floor plan and
there is a high clock tower at its
entrance. You can pass to the
inner courtyard by passing over
the bridge under the tower. Right
in front of the entrance you can
see the statue of San Giovanni
Nepomuceno, the Bohemia
priest believed to protect the city
from floods. The castle is a large
complex with museums inside. A
109
uzaktaki yakın
so far so close
La Scala’dan Brera’ya
Çarşı arka kapısıyla, ortasında
Leonardo da Vinci'nin
heykelinin bulunduğu Piazza
della Scala Meydanı’na
bağlanıyor. Meydanın sol
tarafında ünlü opera binası
La Scala yer alırken sağ
tarafında Chiesa di San Fedele
Kilisesi bulunuyor. İkonik sarı
tramvaylar ile tanışma imkanı
var, fotoğrafçılar burada tetikte
olmalı. La Scala 1778 tarihinde
yapımı tamamlanmış, dünyanın
en büyük ve en ünlü opera
binalarından birisi. Milano’ya
kadar gelmişken La Scala’da
eşsiz bir performans izleme
şansı yaratmalı. Sezonu aralık
ayında açan La Scala’da
en uygun bilet fiyatı 20
avro civarında. Sırf binanın
ihtişamını görmek için bile
gidilir.
Scala’nın sağından içeriye
doğru şehrin mahremine
ilerlerseniz daralan sokaklarda
küçük butikler, kafeler ve
restoranlarla Milano’nun
arşınlanması elzem, en
trend, biraz da bohem Brera
bölgesine ulaşacaksınız.
Acıkanlar için pizza, kafein
bağımlıları için espresso
molası. Sanatseverlere önerim
bu semtteki Pinacoteca di
Brera (Brera Sanat Galerisi).
Madrid‘deki Prado, Paris‘teki
Louvre ya da Floransa‘daki
Uffizi gibi ünlü müzelerle aynı
sınıfta değerlendirilebilecek,
İtalyan sanat tarihinin önemli
eserlerini barındıran galeriye
giriş ücreti 10 avro.
Sforza Kalesi
Brera bölgesinin ilerisinde
Duomo’dan 15-20 dakika
yürüyüş mesafesinde tarihi
entrikalarla dolu olan,
Milano’nun bir diğer sembolik
yapısı Castello Sferzesco
yani Sforza Kalesi sizi
bekliyor. Kalenin yapımına
1450 yılında dönemin Milano
Dükü isim babası Francesco
Sforza'nın emriyle başlanmış.
Yerleşim planı altı köşeli bir
110
marble statue by Michelangelo,
the famous Rondanini Pietà
stand out among all the artworks.
Also the Parco Sempione
(Sempione Park) stretches
outward behind the castle. It is
one of the most striking large
urban parks in Milan where
residents are refreshed amidst
the lakes and successful
landscaping. The Arco della
Pace (Arch of Peace) is located
at the end of the park. It has
been built in 1807 to where one
of the entrances of the city walls
was located during the Roman
period. It is not as famous as
its counterpart in Paris, but still
beautiful.
Would you join us for
dinner? L’Ultimo Cena
Our next stop is the Santa Maria
Delle Grazie Basilica, within
walking distance from the south
of the park and the castle. En
route to the basilica, you will see
the 18 meter tall “Needle, Thread
and Knot” statue in front of the
train station at Piazza Cadorna
Square which will remind you that
you are at the capital of fashion.
Those who understand needle
and thread but don’t know what
to make of the knot will find the
answer they seek at the fountain
pool on the other side of the
yellow tram lines. It is almost as
if a giant tailor has stitched the
ground… Now, let us talk about
“supper time”. The monastery
is included in the UNESCO
World Cultural Heritage List and
is an important architectural
work of art dating back to the
Renaissance. Even though it
does not seem different from its
counterparts when seen from
outside, inside it hides the most
important item of its remarkable
heritage: L’Ultima Cena, which
is the famous mural painting of
Leonardo, “The Last Supper”.
This last meal that, according to
Christian belief, Jesus ate with
his apostles the night before
his crucifixion was the subject
of many paintings during the
Renaissance period. The one
by Leonardo is of course the
most famous. You have to make
a reservation weeks in advance
to see this giant 8.8 meter long
mural painting depicting the
moment when Jesus says that
someone among them will betray
him and the dramatic looks on
people’s faces. Even though
yıldız şeklinde olan kalenin
girişinde yüksek bir saat kulesi
bulunuyor. Bu kulenin altındaki
köprü ile iç avluya geçiliyor.
Girişin hemen önünde ise
şehri sellerden koruduğuna
inanılan Bohemya papazı San
Giovanni Nepomuceno'nun
heykeli var. Kale, içinde
müzelerin de bulunduğu
büyük bir yapı kompleksi.
Sergilenen eserlerin öne çıkanı
Michelangelo’ya ait bir mermer
heykel, meşhur Rondanini
Pietà.
Kalenin arka bölümünde ise
Parco Sempione (Sempione
Parkı) uzanıyor. Göletleri ve
başarılı peyzajıyla Milanoluların
nefes aldıkları büyük şehir
parklarından en öne çıkanı.
Parkın sonunda ise Arco della
Pace (Barış Takı) yükseliyor.
Roma dönemindeki şehir
surlarının giriş kapılarından
birinin bulunduğu yere 1807
yılında inşa edilmiş. Paris’teki
benzeri kadar meşhur olmasa
da eksiği yok.
Yemeğe kalmaz mısınız?
L’Ultimo Cena
Sıradaki durağımız parka ve
kaleye yürüme mesafesinde
güney yönünde konumlanan
Santa Maria Delle Grazie
Bazilikası. Yol üstünde Piazza
Cadorna Meydanı’nda tren
istasyonunun önünde modanın
başkentinde olduğunuzu
hatırlatacak olan “İğne,
İplik ve Düğüm” isimli 18 m
yükseklikte devasa bir heykel
göreceksiniz. “İğne-iplik
tamam da düğüm nerede?”
diyenler sarı tramvayların
geçtiği hattın diğer tarafındaki
fıskiyeli havuzda sorularının
cevabını bulabilirler. Adeta bir
dev terzi yeryüzünü teğellemiş
gibi gerçekten de...
you can stay inside for only 15
minutes, you should not go back
without seeing this important
cultural heritage. You have to
be there right at the moment of
reservation – actually right at
that very minute. Those who are
not punctual lose their spot to
people waiting there without any
reservation. So those who have
not had the chance to make a
reservation can go there at 08:30
am in the morning and wait in line
to purchase the tickets of those
who do not show up.
You should not miss another
monastery a few blocks away
from Santa Maria Delle Grazie
towards Duomo: San Maurizio
al Monastero Maggiore. A
section of this building hosts the
Museum of Archeology and the
frescoes decorating the walls of
the Hall of Nuns where a giant
organ built in 1554 is still used
during the concerts held there
are worth seeing.
Did someone mention
visiting cemeteries?
I will have an extraordinary
suggestion for places to visit
while in Milan. The monumental
cemetery located to the north
of the city nearby the Chinese
District. The cemetery was
designed by Architect Carlo
Maciachini to put together all
the graves scattered around
the city in one single spot. After
it was opened in 1866, the
cemetery has been transformed
into some sort of open air art
gallery hosting classical and
contemporary Greek shrines as
well as scaled-down versions
of obelisks and columns. There
are personal graves as well
as monumental graves for
families with designs ranging
from the Tower of Babel to
Egyptian pyramids. You can
get permission to enter these
monumental graves if their doors
are not locked or if there are
others there visiting the graves.
The singular headstones have
111
uzaktaki yakın
so far so close
Gelelim “akşam yemeği”
mevzuna. Manastır Unesco
Dünya Kültür Mirası Listesi’nde
yer alan, Rönesans döneminin
önemli mimari eserlerinden
biri. Dışarıdan bakınca
benzerlerinden bir farkı
yokmuş gibi görünse de içerde
yemekhanenin duvarında
mirasın en önemli parçasını
saklıyor: “L’Ultima Cena” yani
Leonardo’nun meşhur duvar
resmi “Son Akşam Yemeği”.
Hıristiyan inanışına göre İsa'nın
çarmıha gerilmeden önceki
akşam, havarileriyle yediği
bu son yemek Rönesans
döneminde fazla sayıda
ressamın eserlerine konu
olmuş. Leonardo’nunki elbette
ki en meşhur olanı. İsa'nın
içlerinden birinin kendisine
ihanet edeceğini söylediği
anı ve kişilerin yüzündeki
dramatik ifadeleri en iyi
yansıttığına inanılan bu 8.8
metre uzunluğundaki devasa
duvar resmini görebilmek için
haftalar önce rezervasyon
yaptırmanız gerekiyor. 15
112
dakikayı aşmayan kısa bir süre
içeride kalınabilse de insanlık
mirasının bu önemli eserine bu
kadar yaklaşmışken görmemek
olmaz. Rezervasyon saatinde
-kesinlikle o dakikada hattaorada olmanız gerekiyor.
Dakik olmayanların sırası ise
rezervasyonsuz bekleyenlere
veriliyor. Yani rezervasyon
yapmaya fırsat bulamayanlar
sabah 08:30’dan itibaren
gelmeyen kişilerin biletlerini
almak üzere şanslarını
deneyebilirler.
Santa Maria Delle Grazie’nin
Duomo yönünde birkaç sokak
ilerisinde bir diğer manastırı es
geçmemek lazım: San Maurizio
al Monastero Maggiore. Bir
kısmı günümüzde Arkeoloji
Müzesi’ne ev sahipliği yapan
binanın 1554 yılında yapılmış
olan ve halen mekanda verilen
konserlerde kullanılagelen
devasa bir orgun yer aldığı
Rahibeler Salonu duvarlarını
süsleyen freskler ile görülmeye
değer.
been designed so as to depict
the moment of death via religious
symbols, the mourning for the
dead or a special memory of
the dead person. You can see a
woman mourning for her dead
husband on some, a dog waiting
for its owner or a regretful Grim
Reaper or a child with crossed
legs enjoying himself in others.
There are thousands of graves
in this huge cemetery and all are
interesting and striking works
of art. This is a really interesting
experience in a spiritual
atmosphere even if at times it
may be a bit scary. I suggest you
give it a try.
While so close to the northern
part of the city center, the
Piazzale Segrino square nearby
the monumental cemetery and
the venues around it may be
a good preference for resting.
Here, Nordest Café on the
Viale Francesco Restelli is
an enjoyable spot. You mıght
even opt for the appetizers in
the evening. Blue Note Club is
located right past the Nordest
Café and it is a restaurant where
live jazz music will accompany
your dinner. If you are lucky
you may even come across an
important concert. You should
check the activity calendar.
A real football shrine: San Siro.
I did not call Milan the capital
of football for no reason. We
are at the only European city
with two clubs that have won
the UEFA Champions League
championship: AC Milan and
Internazionale Milan. Our next
stop will be the stadium hosting
the matches of these two famous
football clubs, San Siro is the
La Scala of football… With a
capacity of just over 80.000
people, it is the largest stadium
of Italy and the seventh largest
in Europe with an official name
of Stadio Giuseppe Meazza. The
widely used name of San Siro
comes from the neighborhood
where it is located at. The fact
that these two giant football
clubs with fanatic and hotblooded fans use only one single
stadium by taking is the definition
of urbanization. The eponym
of the stadium is a legendary
football player whose father has
played in both clubs at the time.
While Inter Milan fans loyally use
the Giuseppe Meazza name,
AC Milan fans use the San Siro
113
uzaktaki yakın
so far so close
Biri mezarlık ziyareti
mi dedi?
Milano için görülecek yerler
listesine eklenmek üzere
sıra dışı bir önerim olacak.
Şehir merkezinin kuzeyinde
yer alan Çin Mahallesi’nin
hemen yakınındaki anıtsal
Mezarlık. Milano Heykel
Mezarlığı, kentin birçok yerinde
dağınık duran mezarları tek
bir alanda toplamak üzere
Mimar Carlo Maciachini
tarafından tasarlanmış. 1866
yılında açıldıktan sonra zaman
içinde klasik ve çağdaş
İtalyan heykelleri ile Yunan
mabetleri, dikilitaşlar ve
sütunların ufaltılmış kopyalarını
barındıran bir çeşit açık hava
sanat galerisine dönüşmüş.
Kişisel mezarlar olduğu gibi,
bazılarının bir kısımları yer
altında olmak üzere Babil
Kulesi’nden mısır piramitlerine
kadar değişen tasarımlarda
aileler için anıt mezarlar da
114
var. Bu anıt mezarların kapıları
kilitli değilse ya da içeride
mezarlık ziyaretinde bulunan
birileri varsa izin alarak
girilebiliyor. Tekil mezar taşları
dini sembollerle ölüm anını,
ölünün arkasında tutulan yası
ya da ölü hayattayken yaşadığı
özel bir anıyı canlandıracak
şekilde tasarlanmış. Kiminde
ölen eşin yasını tutan bir
kadını, kiminde sahibinin
mezarı başında bekleyen bir
köpeği, bir diğerinde pişman
olmuş bir görüntüde Azrail’i
ya da ölen bir çocuğun bacak
bacak üstüne keyif yapan
halini göreceksiniz. Devasa
bir alanda binlerce mezar ve
hepsi bir birinden ilginç ve
etkileyici sanat eserleri. Ruhani
bir atmosferde, etkileyici ve
bazen biraz ürkütücü olsa da
gerçekten ilginç bir deneyim.
Öneririm.
name. Giuseppe Meazza is one
of the first players who became
a star in world football. He is
still the holder of a record with
31 goals in the first season of
his career that started at Inter
Milan during the 1930s when the
club was his personal sponsor,
he scored 243 goals in 361
official games he played and
he always came to the stadium
5 minutes before the game; he
was a special player who was
given the permission to smoke
in the national team. If you are
interested in football, you can
visit the stadium and the museum
section via touristic tours.
Considering that throughout the
season there is a match every
week either of Inter or AC Milan,
one can spend the weekend
nights at this stadium dressed up
in black-red or dark blue-black.
Tickets – except the combined
tickets – can be purchased from
partner banks.
Eating and Drinking Tips
and restroom user’s guide
We said that Milan is less Italian
but of course not in terms of
cuisine. First of all we should
mention the famous “aperativo”s.
“Aperativo Milanese” is the
snack culture in Italy known as
aperativo adopted to Milan. You
can pay only for the drinks and
eat whatever you want at the
open buffet from Bruschetta to
pasta, deserts to salad at the
café and restaurants usually
between 19:00-21:30. It would
be best to hang around with
university students for aperativo
at the Navigli district alongside
the channel. Other than Navigli,
young people generally hang
around the Porta Ticinese
Street or to put it in more of
an Italian manner, Corso di
Porta Ticinese. You can reach
here from Duomo after a 15-20
minute walk. Ticinese is similar
to our Asmalımescit district. It
is packed with small bars and
restaurants every which way.
The place is crowded with young
people especially on Friday and
Saturday nights. The number of
tourists is very low.
115
uzaktaki yakın
so far so close
Şehir merkezinin kuzeyinde
bu kadar yaklaşmışken anıtsal
mezarlığın çok yakınında
bulunan Piazzale Segrino isimli
meydancık ve çevresindeki
mekanlar soluklanmak için iyi
bir tercih olabilir. Burada Viale
Francesco Restelli üzerindeki
Nordest Cafe keyifli bir mekan.
Akşam için de aperatifler için
de tercih edilebilir. Nordest
Cafe’nin biraz ilerisinde ise
caz temalı bir konser mekanı
olan, yemeğe canlı müziğin
eşlik ettiği restoran kısmıyla
Blue Note Club yer alıyor.
Şanslı gününüzde iseniz sıkı
bir konsere denk gelmeniz
olası. Etkinlik takvimini kontrol
etmekte fayda var.
Gerçek bir futbol mabedi:
San Siro.
Milano için boş yere futbolun
da başkenti demedim.
UEFA Şampiyonlar Ligi
şampiyonluğunu kazanan
iki takıma sahip tek Avrupa
şehrindeyiz: AC Milan ve
Internazionale Milan. Sıradaki
durağımız şehrin bu ünlü iki
futbol kulübünün maçlarına
ev sahipliği yapan stadyum,
futbolun La Scala’sı San Siro…
80.000 kişinin biraz üzerinde
kapasitesiyle İtalya’nın en
büyük, Avrupa’nın da yedinci
büyüğü olan stadın resmi adı
Stadio Giuseppe Meazza.
Yaygın kullanılan San Siro ismi
ise bulunduğu semtin adından
geliyor. Birbirleriyle yaptıkları
derbi (Derby della Madonina)
dünyanın sayılı maçlarından
olan, son derece fanatik ve
ateşli taraftar gruplarına sahip
bu iki dev takımın tek bir
stadı dönüşümlü kullanmaları
şehircilik konusunda örnek
sayılabilir. Stadyumun isim
babası zamanında her iki
takımda da oynamış efsane bir
futbolcu. Inter Milan taraftarları
sadık kalarak Giuseppe
Meazza adını kullanırken,
AC Milan taraftarları San Siro
adını kullanıyor. Giuseppe
Meazza dünya futbolunda
star olarak adlandırılan ilk
116
oyunculardan biri. 1930’lu
yıllarda kişisel sponsoru olan,
oynadığı 361 resmi maçta
243 gol atan, Inter Milan ile
başladığı kariyerindeki ilk
sezonunda attığı 31 golle hala
kırılamayan rekorun sahibi,
maçlara 5 dakika kala stada
gelen ve milli takımda sigara
içmesine izin verilen müstesna
bir isim. Futbola ilginiz varsa
turistik turların yapıldığı stadı
ve müze kısmını gezebilirsiniz.
Sezon boyunca sırayla Inter ve
AC Milan’ın olmak üzere her
hafta bir maç olduğuna göre
hafta sonu akşamlarından
biri bu stadyumda kırmızısiyah ya da lacivert-siyah
renklere bürünerek geçirilebilir.
Kombineler dışındaki
koltukların biletleri anlaşmalı
banka şubelerinde satılmakta.
Yeme içme ipuçları ve
lavabo kullanım kılavuzu
Milano daha az İtalyan
dedik ama yemek yerken
değil. Öncelikle meşhur
“aperativo”lardan bahsetmek
lazım. “Aperativo Milanese”,
İtalya’daki aperativo denen
atıştırma kültürünün,
Milano’ya uyarlanmış hali.
Kafe restoranlarda, genelde
saat 19:00-21:30 arasında,
sadece içkiye para verip,
yanında açık büfeden aperatif
olarak Bruschetta’dan
makarnaya, tatlıdan salataya
istediğiniz kadar yemek
almak mümkün. Aperativo
için Navigli civarındaki
mekanlarda kanal boyunca
üniversite öğrencileriyle birlikte
takılmak güzel olabilir. Navigli
dışında, gençlerin yoğun
olarak takıldığı bir başka
bölge ise, Navigli’nin hemen
yakınında bulunan Porta
Ticinese Caddesi, ya da daha
İtalyanca’sıyla Corso di Porta
Ticinese. Buraya Duomo’dan
yürüyerek 15-20 dakikada
ulaşabilirsiniz. Ticinese, bizim
Asmalımescit gibi bir bölge.
Sağlı sollu küçük barlar ve
restoranlarla dolu. Özellikle
cuma ve cumartesi akşamı,
If we put aside the appetizers,
of course pizza and pasta come
to mind when we mention Italy.
Their pizza is thinner, has less
ingredients and is more crispy
compared to ours. You can eat
pasta at many different locations.
I would especially recommend
the tortellini which is stuffed
and is similar to Turkish mantı.
While talking about pasta, do
not forget to taste the Italian
style basil sauce. Most people
think of Risotto when they hear
Milan. I don’t know if you need an
explanation, but you can eat this
dish that is similar to rice served
with parmesan cheese almost
anywhere. I just wish that you
come across a nice chef. The
Minestrone (vegetable soup) is
especially ideal for vegetarians.
Milan is also famous with its meat
dishes. Ossobuco is prepared
with veal, onion, potato and
celery and should not be missed
by lovers of meat. As pastry, you
can try the 6-7 different types of
another Italian classic, Panzerotti,
made with classical mozzarella
cheese and tomatoes which
can be positioned somewhere
between a closed pide, pişi and
çiğ börek. The venue known
as Luini close to the Duomo
Square is very famous as you
can understand from the long
line in front of it. The award for
waiting in line is guaranteed
taste. Italy is of course as you
know the birth place of espresso
and cappuccino. Coffee break
after Panzerotti. Of course with a
classic tiramisu on the side.
Restaurants and cafés have
Tavalo and Banco application.
Even though this is mostly
applies to drinks, it is also valid
for dishes in some places as well.
If you sit and drink (Tavalo), you
will pay %50 to %100 more than
you would pay if you drank at the
bar or standing (Banco). Be sure
to ask about this. And a user’s
guide: You may experience
difficulties in turning on the tap
water at the restrooms you go to.
Stop making maneuvers to kick
off the sensor. There should be a
foot pedal underneath. The water
will flow if you step on it.
How about shopping?
Of course an important part of
tourism in Milan is shopping.
Those who come to Milan for
shopping may be greater in
number than those who visit the
city to see “The Last Supper”. If
you are interested in shopping,
you can start right away from the
La Rinascente near Duomo. This
is a multi-storey department store
with luxurious and expensive
products. The designs at the
home furniture and decoration
floor should especially be seen.
There is a café with a lovely
view on the roof overlooking
the gorgeous dome of Duomo
for those who do not enjoy
shopping. You can stop by there
even if only to have a coffee.
The street that starts in front of
the Galleria Vittorio Emanuele
and continues towards the La
Rinascente direction is Corso
Vittorio Emanuele. This is where
the heart of shopping beats.
You can find many brands you
are looking for here. Of course if
you are looking for elegant and
luxurious shops you can go first
to Galleria Vittoria Emanuele II
and then Via Montenapoleone
and Via Spiga. If you are looking
for more moderate things, Corso
Vercelli and Corso Buenos Aires
are just for you. You can prefer
Billa at Via Torino with its good
prices and wide variety if you
wish to stop by a market for
some wine, cheese or pasta.
A daily retreat: Como
You must have heard of the
Como Lake. The most special
lake of Italy, which is also the
most beautiful and most romantic
in Europe is only 1,5 hours away
from Milan. It is a long and thin
lake in the shape of a “Y”. The
easiest would be to take the
train, but you might also consider
renting a car to travel around.
You can go to Como from the
Cadorna Railway Station which
is within 10-15 minutes walking
distance from Duomo. The one
with the giant needle-thread and
knot statue. The train ticket is
only 4,55 euros.
Small, green hills stretch up
high from right near the lake.
The city of Como that has
given the lake its name is also
fun to walk around, with its
beautiful buildings and peaceful
atmosphere. The city of Como
with its high socioeconomic level
residents as well as the villas
near the lake will whisper in your
ear that it is a real estate record
breaker. Still, Como is not a world
her yer İtalyan gençlerle dolu
oluyor. Turist sayısı da oldukça
az.
Aperatifleri bir kenara
bırakırsak İtalya denince akla
pizza ve makarna (pasta)
geliyor elbette. Bizdekilere
göre daha ince hamur ve
daha az malzemeli, daha
kıtır. Pasta yani makarnayı da
pek çok yerde yiyebilirsiniz.
Özellikle Tortellini denilen,
mantıya benzeyen dolgulu
çeşidini öneririm. Pasta
olayına girmişken İtalyan usulü
fesleğen sosu tatmayı da
unutmayın. Milano denince,
pek çok kişinin aklına Risotto
geliyor. Tarife gerek var mı
bilemiyorum ama parmesan
peyniriyle servis edilen bir
tür pilav olan bu yemeği
hemen hemen her yerde
yiyebilirsiniz. İyi bir aşçıya
düşmeniz dileğim. Minestrone
(sebze çorbası) vejetaryenler
için ideal lezzetlerden birisi.
Milano et yemekleriyle de
ünlenmiş bir şehir. Dana eti,
soğan, patates ve kerevizle
hazırlanan Ossobuco etoburlar
için kaçırılmaması gereken
bir lezzet, bir İtalyan klasiği.
Hamur işi olarak kapalı pide,
pişi ve çiğ börek arası bir yere
konumlayabileceğimiz, klasik
olarak mozzarella peyniri ve
domatesli yapılan bir diğer
İtalyan klasiği Panzerotti'nin
6-7 farklı çeşidi daha var.
Duomo Meydanı’na çok yakın
ve önündeki uzun kuyruktan
dolayı hemen fark edeceğiniz
Luini isimli mekan çok meşhur.
Sıranızı bekleyip turist olmanın
gereğini yerine getirmenin
ödülü garantili bir lezzet.
İtalya malumunuz espresso
ve cappucino’nun ana vatanı.
Panzerotti sonrası bir kahve
molası. Yanına da bir diğer
klasik Tiramisu eklenebilir pek
tabi.
Restoran ve kafeteryalarda
Tavalo ve Banco uygulaması
var. Bu daha çok içeceklerle
famous spot only because of its
rich architecture, unique nature,
important churches, gardens
and museums. The fact that it is
preferred by some of the world’s
jet-set and some famous stars
also plays a part. For instance I
believe there is no need to state
that George Clooney has a house
here. You remember the famous
car ad right?
There is a Duomo, that is a
cathedral, at the center of the
city of Como. It is an important
structure since it is the last
Gothic cathedral built in Italy. The
eastern façade of the cathedral
overlooks Piazza Verdi. There are
touristic spots at the square but
still it is a joy to spend time there.
You should get on the funicular
that climbs up 1000 meters with
a 45 degree steep angle to enjoy
the panoramic lake scenery.
This is called the Brunate. You
will see different routes and
paths. The panoramic terrace is
about 300m ahead. Luxurious
mansions competing with each
other in terms of architecture will
greet you once again. You can
try boat tours after you get down.
There are ferries that tour around
Lake Como and stop by every
village. You can get down at any
village you want; tour around
and get back to Como with the
next ferry. It is not a bad idea
to go about- if you have indeed
rented a car. You can visit the
village of Bellagio. But the roads
are winding, you should drive
carefully. The streets, houses and
scenery of Bellagio are all very
beautiful and very romantic. You
can crown the day with a pizza &
house wine at a local restaurant
after walking around the streets.
Of course we should not
miss Venice while mentioning
locations that are close by, since
it is only 2,5 hours away with a
fast train. That is a spot which
can be the topic of an article
by itself. That is why I won’t go
into detail. We already filled up
the pages… As you see, Milan
might not seem very attractive in
terms of tourism when compared
to other Italian cities, however
it is a rich city that can satisfy
any traveler with dozens of
alternatives and short stops.
If not now, when? Let’s make
reservations.
117
uzaktaki yakın
so far so close
ilgili olsa da bazı yerlerde
yiyecekler için de geçerli. Eğer
oturarak içerseniz (Tavalo)
bankoda ya da ayaküstü
içmeye göre (Banco) %50
ila %100 arası fazla bedel
ödersiniz. Bu uygulamayı
mutlaka sorun. Bir de kullanım
kılavuzu: Gittiğiniz mekanlarda
lavabo musluklarıyla
ilgili suyun nasıl aktığını
bulamamak gibi bir sorun
yaşayabilirsiniz. Boş yere
sensör için türlü manevralar
yapmayın. Yerde ayağınızla
basacağınız bir pedal olacak.
Basınca suyun aktığını
göreceksiniz.
Peki ya alışveriş?
Milano turizminin önemli bir
ağırlığı elbette ki alışveriş için
gelenler. Milano’ya gezmeye
değil alışverişe gelenler
“Son Akşam Yemeği” için
gelenlerden fazla olabilir.
Merakınız varsa hemen
Duomo’nun yanında bulunan
La Rinascente’den başlanabilir
118
mesela. Burası oldukça yüksek
fiyatlı lüks ürünler satan çok
katlı bir mağaza. Özellikle
ev eşyaları ve dekorasyon
katındaki tasarım ürünler
görülmeye değer. Alışveriş
merakı olmayanlar için teras
katında, Duomo’nun eşsiz
çatısına bakan çok güzel
manzaralı bir kafe restoran
var. Hiç olmazsa şık bir
mekanda kahve molası için
bile gidilebilir. Galleria Vittorio
Emanuele’nin önünden
başlayıp, La Rinascente
yönüne doğru ilerleyen
caddenin adı da Corso
Vittorio Emanuele. Burası
alışverişin kalbinin attığı yer.
Aradığınız birçok markayı
burada bulabilirsiniz. Şık ve
lüks dükkanlar arıyorsanız
önce elbette Galleria Vittoria
Emanuele II, sonra Via
Montenapoleone ve Via
Spiga'ya gidebilirsiniz. Yok
daha orta düzey bir şeyler
arıyorsanız Corso Vercelli
ve Corso Buenos Aires
tam size göre yerler. Bir
süpermarkete gidip şaraptır,
peynirdir, makarnadır,
siparişleri tamamlamak için Via
Torino’daki Billa uygun fiyat ve
çeşitleriyle tercih edilebilir.
Günübirlik kaçamak: Como
Como Gölü’nü mutlaka
duymuşsunuzdur. İtalya’nın
en özel, Avrupa’nın en güzel
ve romantik göllerinden Como
Gölü Milano’ya sadece 1,5
saat kadar mesafede. “Y”
şeklinde uzun ince bir göl. En
kolayı tren yolu ama araba
kiralamak çevre gezileri
açısından düşünülebilir.
Como’ya, Duomo’dan 10-15
dakika yürüme mesafesinde
olan Cadorna Tren Garı’ndan
gidiliyor. Hani şu önünde
devasa İğne-İplik heykeli olan.
Tren bileti de sadece 4,55
avro.
Gölün hemen dibinden küçük,
yemyeşil tepeler yükseliyor.
Göle adını veren Como şehri
de hem çok huzurlu, hem de
çok güzel binalarıyla seyri
ve gezmesi de güzel bir
yer. Sosyoekonomik düzeyi
yüksek sakinleriyle Como
şehri ve göl kenarındaki
villalar kulağınıza bir diğer
emlak rekortmeni mekanda
olduğunuzu fısıldayacak.
Yine de Como’nun dünya
çapında ünlü bir yer olmasının
tek nedeni sadece zengin
mimarisi, eşsiz doğası, önemli
kiliseleri, bahçeleri, müzeleri vs
değil tabi. Dünya sosyetesinin
ve bazı ünlü simaların
tercihi olması da biraz etkili.
Örneğin George Clooney'nin
burada bir evinin olduğunu
söylememe gerek yok sanırım.
Meşhur otomobil reklamını
hatırlıyorsunuz değil mi?
Como şehrinde de merkezde
bir Duomo yani katedral var.
İtalya'nın en son yapılan Gotik
katedrali olması nedeniyle
önemli bir yapı. Katedralin
doğu cephesi Piazza Verdi'ye
bakıyor. Meydandaki mekanlar
turistik ama vakit geçirmesi
keyifli. Panoramik göl
manzarası için 45 derecelik
oldukça dik sayılabilecek bir
açıyla 1000 m. kadar yukarıya
çıkan funikülere binilmeli.
Bu noktaya Brunate deniyor.
Değişik rotalar ile patikalar
göreceksiniz. Seyir terası 300m
kadar ilerde. Yine mimarilerin
ve lüksün yarıştığı malikaneler
yolda size eşlik edecek. Aşağı
indikten sonra tekne turlarını
deneyebilirsiniz. Como Gölü
etrafında dolaşarak bütün
köylere uğrayan feribotlar
var. İstediğiniz bir köyde inip
dolaşıp bir sonraki feribotla
devam ederek Como'ya geri
dönebiliyorsunuz. Tekne turu
sonrasında -araba kiralama
yolunu seçtiyseniz- biraz
çevre gezisi fena fikir değil.
Bellagio Köyü ziyaret edilebilir.
Fakat yolları çok virajlı,
dikkatli sürmek gerekiyor.
Bellagio'nun sokakları, evleri,
manzarası hepsi çok güzel,
kesinlikle çok romantik.
Sokaklarını arşınladıktan
sonra yerel bir restoran bulup
pizza & ev şarabı ile günü
taçlandırabilirsiniz.
Tabi yakın yerlerden
bahsederken hızlı tren
ile sadece 2.5 saatlik bir
mesafede olan Venedik’i
atlamamak lazım. O da ilerde
ayrı bir yazı konusu olacak
türden bir durak. Bu yüzden
fazla detaya girmeyeceğim.
Zaten sayfaları da çoktan
doldurduk... Gördüğünüz
gibi Milano ilk bakışta turistik
açıdan özellikle diğer İtalyan
şehirleriyle karşılaştırınca
çok cazip görünmese de
aslında onlarca alternatif ve
kısa mesafede eklenecek
duraklarla meraklı bir gezgini
fazlasıyla tatmin edecek türden
zengin bir şehir. Şimdi değilse
ne zaman? Haydi rezervasyon
başına.
119
uzaktaki yakın
so far so close
Milano’dan 16 instagram karesi / 16 instagram shots from Milano
#dergibursa @dergibursa
120
#milano @oscarsnapshotter
Author
Document
Category
Uncategorized
Views
3
File Size
7 192 KB
Tags
1/--pages
Report inappropriate content