close

Enter

Log in using OpenID

C DAL-I AHSEN

embedDownload
 !"#$%& !'() *+,-. / 01(2
Bismillahirrahmanirrahim
el-Hamdu lillâhi rabbil âlemîn ve
sallallâhu alâ seyyidinâ Muhammedin ve
âlihit tâhirîn ve ashâbihil muntecebîn.
Rahman ve Rahim olan Al
Allah'ın adıyla
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
Allah'ın salâtı efendimiz Muhammed'e (s.a.a),
onun tertemiz Ehlibeyt'ine (a.s) ve seçkin ashabına olsun.
Bu eser, Yüce Rehberlik Makamı Ayetullah
Hameneî'nin Hac Temsilcisi ve İran Hac Organizasyonu İşleri Başkanı Dr. Gazi Asker'in kararıyla, İran Hac ve Ziyaret Araştırma Merkezi tarafından basılmıştır.
Adres:
Hac ve Ziyaret Araştırma Merkezi
Sümeyye Cad. 26-28. Sokak Arası, No: 472
P.K: 37175-1113
KUM-İRAN
Tel: +98 (025) 37740800
Fax: +98 (025) 37743155
Web: http://phz.hajj.ir/
Email: [email protected]
CİDALCİDAL-I
AHSEN
HAKİKATİ ORTAYA KOYMADA EN GÜZEL
TARTIŞMA KONUSU VE TARTIŞMA BİÇİMİ
Ayetullah Cafer Süphanî
Çeviri:
Komisyon
İçindekiler
GİRİŞ ................................................................................. 11
ÖNSÖZ .............................................................................. 13
Birinci Bölüm
TEVHİD VE ŞİRK/ 15
TEVHİD'İN KISIMLARI VE MERTEBELERİ..................................15
1. Zatta Tevhid...................................................................15
2. Halikiyette (Yaratılışta) Tevhid ......................................16
3. Rububiyyette Tevhid .....................................................17
4. Teşri' ve Kanun Koymada Tevhid...................................18
5. Kulluk ve İtaatte Tevhid.................................................19
6. Hâkimiyette Tevhid .......................................................21
7. İbadette Tevhid .............................................................22
ŞÜPHELER ...............................................................................24
1. Şüphe: Kur'an, Allah Hakkında Nasıl Böyle Bir Şey
Diyebilir? ...........................................................................24
2. Şüphe: İman ve Küfrün Ölçüsü Nedir? ..........................27
3. Şüphe: Şifa Talep Etmek ve Şirk ....................................29
4. Şüphe: Acaba Kur'an-ı Kerim'de Ölmüş İlahî Evliyalara
Tevessül Etmek Yasaklanmış Mıdır?..................................32
5. Şüphe: Peygambere (s.a.a) Tevessül .............................34
6. Şüphe: Tevessül ve Putperestlik....................................38
7. Şüphe: Masumlara Tevessül İbadette Tevhid İle Bağdaşır
Mı? ............................................................................................ 41
8. Şüphe: Enbiya ve Evliyalara Tevessül ............................43
Peygamber (s.a.a) Körlere Şifa Veriyordu ......................47
9. Şüphe: Evliyalara Tevessül Konusunda Bir Yanıltmaca .50
10. Şüphe: Ölülerle Konuşmak Tevhid ve Şirkin Ölçüsü
Müdür?..............................................................................54
11. Şüphe: Kıyamet Gününde Şefaate İzin ........................62
12. Şüphe: Evliyaların Eserlerini Teberrük Saymak Şirk
Midir? ................................................................................65
13. Şüphe: Kabirlere Secde Etmek Şirk Midir? ..................67
14. Şüphe: Kerbela Toprağına Secde Etmek Şirk Midir? ...68
Toprağa Secde................................................................70
15. Şüphe: Allah'tan Başkasına Yemin Etmek ...................73
16. Şüphe: Abdunnebi ve Abdulhüseyin Gibi İsimler Şirk
Midir? ................................................................................77
17. Şüphe: Şiiler, İmamların Karşısında Neden Kul Gibi
Otururlar?..........................................................................79
İkinci Bölüm
NÜBÜVVET/ 83
NÜBÜVVETİN GEREKLİLİĞİ......................................................83
KUR'AN VE NÜBÜVVETİN AMACI ...........................................85
NÜBÜVVET HAKKINDA ŞÜPHELER..........................................89
1. Şüphe: Peygamberlerin İsmeti ......................................89
2. Şüphe: Has ve Has Olmayan Gayb İlmi..........................91
1. Zatî ve Sınırsız Gayb İlmi.............................................92
2. Sınırlı ve Edinimsel Gayb İlmi......................................93
Peygamberimizin Sözlerinde Gaipten Haberler..............96
3. Şüphe: Yazılmayan Vasiyet!...........................................97
Üçüncü Bölüm
KUR'AN-I KERİM/ 105
KUR'AN VEYA EBEDİ MUCİZE................................................105
ŞÜPHELER .............................................................................108
1. Şüphe: Kurân'ın Kalıcılığı ve Tahriften Korunmuşluğu 108
Hz. Ali'nin (a.s) Kur'an Hakkındaki Sözleri ....................110
2. Şüphe: Kurân'da İmamların (a.s) Adı Olmadığı İçin
Tahrife İnanmak! .............................................................117
Dördüncü Bölüm
EHLİBEYT VE İMAMET/ 119
İMAMET VE HİLAFET.............................................................119
1-Yevmu'd-Dâr Hadisi......................................................122
2-Menzilet Hadisi ............................................................122
3. Sefine (Gemi) Hadisi ....................................................124
4. Ümmetin Âmânı Hadisi ...............................................124
5-Sakaleyn Hadisi ............................................................125
ŞÜPHELER .............................................................................128
1. Şüphe: Ahzâb Suresinde Peygamber'in (s.a.a) Eşleri Mi
Kastedilmiştir?.................................................................128
2. Şüphe: Tathir Ayeti Veya Risalet Hanedanın Şeref
Madalyası ........................................................................131
3. Şüphe: Ayette Geçen Ehlibeyt'ten Maksat
Peygamberimizin Eşleri Midir?........................................137
4. Şüphe: "Bugün Dininizi Kemale Erdirdim" Ayeti Hakkında
.........................................................................................139
5. Şüphe: Ehlibeyt'e Sevgi Ayeti Hakkında ......................141
6. Şüphe: Ulu'l-Emr'den Maksat Kimlerdir? ....................147
7. Şüphe: İtretim Mi Sünnetim Mi?.................................150
Ehlisünnet Hadislerinde "Sünnetim" Tabiri ..................152
8. Şüphe: Dinin Kemali veya Gadir-i Hum'da Yaşananlar 156
9. Şüphe: Hz. Ali, Peygamberimizin Vasisidir ..................164
Hz. Ali'nin (a.s) İki Yolculukta Olmaması ......................167
10. Şüphe: Mağara Arkadaşlığı Hilafet İçin Delil Midir? ..169
11. Şüphe: Peygamberimizin (s.a.a) Halife Konusunda
Vahye Tabi Olması...........................................................172
12. Şüphe: Tarih Aynasında Sakife ..................................173
Ebu Bekir'in Konuşması ................................................175
Habbn b. Munzir'in Konuşması.....................................176
Ömer'in Konuşması ......................................................177
Sonuç ............................................................................179
13. Şüphe: Neden, Hz. Ali'nin İmameti Arafat'ta İlan
Edilmedi?.........................................................................182
14. Şüphe: Şia İmamları ve Hilafet ..................................184
15. Şüphe: İmamların, İmametlerini Doğrulayan Mucizeleri
Var Mıdır?........................................................................186
16. Şüphe: İmamların Sözleri, Peygamberimizin Hadisleri
Derecesinde Midir? .........................................................189
17. Şüphe: Masumların Makamı ve Guluv (Aşırıcılık)
Düşüncesi ........................................................................191
18. Şüphe: İmamların İsmeti ve Guluv Düşüncesi...........194
19. Şüphe: İmamet Makamının Hatm-i Nübüvvetle İlişkisi.199
20. Şüphe: Bir Devletin Coğrafi Genişliği Üstünlük Ölçüsü
Olabilir Mi?......................................................................200
21. Şüphe: Neden Kahraman Ali, Eşine Karşı Yapılan
Hakarete Tepki Göstermedi? ..........................................202
22. Şüphe: Hz. Ali ve Aşırılık Düşüncesi...........................204
23. Şüphe: Niçin Hz. Ali'ye Biat Edilmedi?.......................207
24. Şüphe: İmam Ali'nin Cemel ve Sıffın Savaşlarındaki
Gerekçesi.........................................................................209
25. Şüphe: Hz. Ali'nin Annesinin Makamı........................212
26. Şüphe: Ebu Musa Eş'ari'nin Hükmünü Allah'ın
Hükmüne Tercih Etmek...................................................214
27. Şüphe: İmam Hasan'ın Muaviye'ye Biati ...................217
28. Şüphe: Allah'tan Başkasından Dilekte Bulunmak Doğru
Mudur?............................................................................221
Beşinci Bölüm
MEHDEVİYET/ 225
KÜRESEL ISLAHATÇININ AHİR ZAMANDAKİ ZUHURU...........225
Soy ve Nesebi ..................................................................226
Beklenen İmam Mehdi'nin (a.f) Doğumu........................227
ŞÜPHELER .............................................................................231
1. Şüphe: İmam Mehdi'nin (a.f) Doğumu ve Gaip İmamın
Anlamı .............................................................................231
2. Şüphe: Hz. Mehdi'nin Kıyamına Dair ...........................238
3. Şüphe: Beş Yaşındaki Bir Çocuk Nasıl İmam Olabilir? .243
4. Şüphe: Gaip İmam Toplumu Nasıl Gözetebilir?...........246
5. Şüphe: "Yeryüzü Hüccetsiz Kaldığında Ehliyle Dibe Batar"
Hadisine Dair ...................................................................248
ÇEŞİTLİ GÜNCEL KONULAR/ 251
BİDAT HAKKINDA..................................................................251
Bidatin Istılah ve Sözlük Anlamı.......................................252
Bidatin Tarifinde Bidat Çıkarmak.....................................255
GÜNCEL ŞÜPHELER...............................................................260
1. Şüphe: Aşura Günü Yas Tutmak, Musibetler Karşısında
Sabır Dileme Emriyle Çelişmiyor Mu? .............................260
2. Şüphe: Hz. Fatıma'nın Evlatları İçin Yas Tutmanın Delili
Nedir?..............................................................................261
3. Şüphe: Gadir-i Hum Şenliklerine Dair..........................263
4. Şüphe: Evliyalar İçin Kutlama Şenlikleri Düzenlenmeye
Dair ..................................................................................267
5. Şüphe: Hira Dağına Çıkmak Bidat Midir? ....................269
6. Şüphe: Amelde Sebat ve Akıbetin Önemi ...................271
7. Şüphe: Neden Cennetü'l-Baki Mezarlığında Kuşlara Yem
Atıyorsunuz?....................................................................278
8. Şüphe: Cennetü'l-Baki Mezarlığında Bulunan Kabirlerin
Sahipleri Belli Midir? .......................................................279
9. Şüphe: Neden Hasan İle Hüseyin Anneleri İçin Türbe İnşa
Etmediler? .......................................................................283
Asaletlerin Korunması ..................................................286
10. Şüphe: Kıyamet Gününün Sorgulayıcısı.....................288
11. Şüphe: Fedek Arazisi ve Hz. Fatıma...........................290
12. Şüphe: Kılıç Zoruyla İslam Tebliği!.............................291
13. Şüphe: Ehlisünnet Rivayetlerinin Kabulü ..................293
14. Şüphe: "Sıddıka" Ayşe'nin Mi Lakabıdır?...................295
15. Şüphe: Muaviye'nin Vahiy Kâtibi Olduğunu Neden
Kabul Etmiyorsunuz?.......................................................296
16. Şüphe: Ebu Süfyan Da Peygamber Sahabesi Değil
Miydi?..............................................................................298
17. Şüphe: Vahabi İnançlarına Dair Ehlisünnet Büyüklerinin
Görüşü.............................................................................301
GİRİŞ
Hamd âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Allah'ın
salâtı efendimiz Muhammed (s.a.a) ve onun pak Ehlibeyt'ine (a.s) olsun.
Tahriften korunmuş tek ilahi kitap Kur'an-ı Kerim'dir. Yakin ve gönül rahatlığı ile her sözcüğünün
Allah'ın kelamı olduğunu söyleyebiliriz. O eşsiz kitap, doğrudan başka bir söz söylemeyen, hidayet ve
saadetten başka bir şeye davet etmeyendir.
Nahl suresinin 125. ayetince Kur'an, davetini hikmet, güzel öğüt ve güzel bir şekilde mücadele etme
ilkesi üzerine bina etmiş ve Müslümanların da bu şekilde davranmasını emretmiştir. Ancak bazı İslamî
fırkalar başka yöntemler benimseyerek faaliyetlerini
iftira, dedikodu ve şâyia temeli üzerine kurmuşlardır.
Kendi düşüncelerinin dışındaki düşünceleri şirk ve
küfür olarak nitelendirmekte ve onların kriterlerine
uymayan her davranış ve eylemi de bidat olarak adlandırmaktadırlar.
Vahabiler, bu tür inanç biçiminin bariz örnekleridir. Elbette kendilerini de Müslümanlığın ve tevhid
Cidal-ı Ahsen 12
ekseninin öncüleri olarak lanse etmektedirler. Vahabilerin kendilerine muhalif olanlara saldırısı ise, onlara küfür, şirk ve bidat atfetme şeklindedir. Bunlar
kendi amaçlarına ulaşmak için her türlü vesileyi caiz
bilmekte ve her türlü temelsiz şüphe ve asılsız dedikodulara sarılmaktadırlar. Elinizdeki bu kitapta,
Vahabi fırkasının kendi delaletlerini hak ve hidayet
yolu, Ehlibeyt (a.s) takipçilerini de sapık, kâfir ve
müşrik olarak tanıttıkları ve Ehlibeyt (a.s) dostlarına
karşı ortaya attıkları bazı şüphe ve şâyialar ilmî açıdan incelenmiştir. Hakeza değerli yazar Ayetullah
Cafer Subhanî bu kitapta, Kur'an ve güzel tartışma
esası gereği, itham ve şüphelere yanıt vererek tevhidin ekseni olduklarını iddia edenlerin ikiyüzlülüğünü
ortaya koymuştur. Allah'tan değerli üstada Ehlibeyt
(a.s) mektebine hizmet yolunda bereketli ve uzun
ömürler vermesini ve bu eseri hakikat peşinde koşanlar için kapsayıcı bir ışık karar kılmasını diliyoruz.
Şüphesiz başarı Allah'tandır.
Hac ve Ziyaret Araştırma Merkezi
Kelam ve Maarif Bölümü
ÖNSÖZ
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Allah'ın salâtı efendimiz Muhammed'e (s.a.a)
onun tertemiz Ehlibeyt'ine (a.s) olsun.
Açıklama, ispat ve inanç önermelerini, aklî savunma ve din marifetleri havzasında dini tanımada
şüphelere yanıt vermek kelam ilminin ve din âlimlerinin temel görevidir. Bununla birlikte Ehlibeyt marifetleri tam anlamıyla apaçık, mantıklı ve beşeri fıtrat
temeli üzerine kurulmuştur. Maalesef son yıllarda
Vahabiler, bu ilahi marifetleri şirkle karışık olarak
adlandırmış ve onun takipçilerini tekfir etmiştir.
Elinizdeki bu eser, Şia'nın temel inançlarının beyan edilerek, bu alandaki şüphelere yanıt vermek
amacıyla kaleme alınmıştır. Allah Teâlâ'nın bu naçiz
çalışmadan razı olması ve onu hak yol araştırmacıları
için hidayet ve irşat vesilesi karar kılması ümidi ediyorum.
Yazar
Birinci Bölüm:
TEVHİD VE ŞİRK
TEVHİD'İN KISIMLARI VE
MERTEBELERİ
Tevhide eğilim ve şirkten kaçınma, tüm semavî
öğretilerin kaynağını aldığı, ilahî peygamberlerin kitaplarda ve kendi sözlerinde vurgu yaptıkları diğer
tevhide yönelik marifetlerin alt yapısından sayılan en
önemli inançsal konulardandır.
Din âlimleri, tevhidin kısım ve mertebelerini kendi eserlerinde beyan ettikleri gibi biz de onların her
birini Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinin şahitliğinde kısaca ele almaya çalışacağız:
1. Zatta Tevhid
Zatta tevhid demek, Allah tektir, eşi ve benzeri
yoktur demektir. O'nun için benzer ve denk bir varlığın olması olanaksız ve mümkün olmadığından bu
böyledir.
Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
Cidal-ı Ahsen 16
"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir."1
Ayrıca yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
( )$ & ' & ' & ' * " ! " # %$ ! *$+$ "De ki: O, Allah bir ve tektir. Tüm ihtiyaç sahipleri Allah'ı kastetmektedirler. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur."2
2. Halikiyette (Yaratılışta) Tevhid
Akli delil ve burhanlar bize şunu gösteriyor ki,
varlık âleminde Allah'tan başka bir yaratıcı bulunmamaktadır ve varlık örtüsüne bürünen gökler ve
yeryüzü, dağlar ve denizler, maden ve unsurlar, bitki
ve ağaçlar vs. hepsi de Allah'ın mahlûkudurlar. Onların vücutlarının aslı, eylemleri ve eserlerinin tamamı
O'nun mahlûku ve ürünüdür. Güneş ve sıcaklığı, ay
ve ışığının yansıması, ateş ve yakıcılığı gibi tüm sebebiyetler topyekün Hak Teâlâ'nın mahlûkudurlar:
1 .23 4 ,#$ - ./ " #0 %$ "De ki: "Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir,
karşı durulamaz güç sahibidir."3
Aynı şekilde yüce Allah şöyle buyurmuştur:
1-Şûrâ, 11.
2-İhlas, 1-4.
3-Ra'd, 16.
17 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
#7 4 ,#$ 56 4 ,#$ - ./ "
"Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekîldir."4
= 6 .> 4 ,#$ - ./ "9:0 0: 9 ' )$ ;<1 " ' )$ 8
"İşte Rabbiniz Allah O'dur. O'ndan başka ilah
yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O'na kulluk edin."5
Öte yandan ilahî irade ve meşiyyet her şeyin nedenler yoluyla ve kendi özel şartlarıyla varlık bulmasını öngörmüştür. Dolayısıyla cihanı mahlûk bilmek,
varlıklar arasındaki sebep sonuç ilişkisini nefyetmek
anlamında değildir.
3. Rububiyyette Tevhid
Rububiyette tevhid yani, âlemdeki işlerin idaresi
ve tedbiri sadece Allah'a aittir. Allah'ın rububiyeti,
halikiyet manasında değil âlemi yönetmesi manasındadır. Âlemin yönetim ve idaresi eşsiz müdebbir
(tedbir alan), tek işgüzar (işleri yerine getiren) ve
hiçbir varlığın yardımda bulunmadığı varlıktır. Sadece Allah, varlıkların yönetici ve müdebbiridir. Bu
ayette buyurduğu gibi:
@? .&! A BC > D
1 E F
. - / GH" " ' )$ <1 "I:0
J K E J L< & M
0 J N 56 OBC 'P$
4-Zümer, 62.
5-En'âm, 102.
Cidal-ı Ahsen 18
"Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün
içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş'a kurulup
işleri yerli yerince düzene koyan Allah'tır"6
56 OBC 'P$ .2Q J R S 6 J0 T <0 F
. > 1 GH" "
J L< & 5U
K #? V E G0JW
& #X $ J 3 Y J ZC M
0 J N J K E
"Allah, gökleri gördüğünüz herhangi bir direk
olmadan yükselten, sonra Arş'a kurulan, güneşi ve
ayı buyruğu altına alandır. Bunların hepsi belli bir
zamana kadar akıp gitmektedir."7
4. Teşri' ve Kanun Koymada Tevhid
Teşri'de tevhid, kanun koyma ve yasamanın sadece Allah'ın hakkı ve O'na mahsus olduğu manasına
gelir. Sadece O, beşeri toplum için yasama yetkisine
sahiptir ve O'ndan başkası bu yetkiye sahip değildir.
Nitekim Allah Teâlâ bu konu hakkında şöyle buyurmaktadır:
= .&:0 "9:0 N R "9! J K ! " "9:0 ' ) [
I :0
"Hüküm sadece Allah'a aittir. O size kendisinden
başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir."8
Bu ayet, mutlak hâkimiyetin Allah'a mahsus olduğunu bildirmektedir. Ayetteki hâkimiyetten maksat,
6-Yunus, 3.
7-Ra'd, 2.
8-Yusuf, 40.
19 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
teşri' ve yasama boyutudur. Zikredilen ayete göre Allah'tan başka hiç kimse emir ve yasak koyamaz ve
bir şeyi helal veya haram edemez.
Hâkimiyetten maksat teşrii hâkimiyet olduğuna
göre ayette geçen "Emera ellâ tağbudû illâ iyyâh"
yani: "O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı
emretmiştir" cümlesindeki "Emera" (emretmiştir)
kelimesinden maksat 'Teşrii Emir'dir.
Kur'an-ı Kerim başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:
@? 3 .*) " ( K ( ! ( K I T & A .W ' ) [
> !
I \% &
"Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü (senden) istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum
için, kimin hükmü Allah'ınkinden daha güzeldir?"9
Bu ayet, yasaları "İlahî Yasalar" ve "Cahiliye Yasalar" olmak üzere iki açıdan ele almıştır. Beşerin
düşüncesinden doğmuş ve ilahî vahiy tarafından
onaylanmamış şeyler, gayri ilahî ve cahiliye yasalarından sayılmıştır.
5. Kulluk ve İtaatte Tevhid
Kulluğun ve itaat hakkının yalnızca Allah'a mahsus olduğu anlamına gelir. Dolayısıyla yalnız Allah'a
itaat ve kulluk farzdır ve O'nun emir ve yasakları yerine getirilmelidir. Allah'ın izni ve emri dışında O'n9-Mâide, 50.
Cidal-ı Ahsen 20
dan başkasına itaat doğru değildir. Çünkü Allah'a
itaat dışındaki her türlü itaat haram ve itaatte şirke
sebep olacaktır:
( &L ]
Z
K " N "9:0 JK!$ .K "Hâlbuki onlara ancak, dini yalnız O'na has kılarak Allah'a kulluk etmeleri emrolunmuştu."10
"Din" bu ayette itaat anlamına gelmektedir. Yani,
yalnızca O'na itaat etsinler ve O'nun dışındakilere
kulluk etmesinler. Elbette Allah'ın emrine göre Peygambere (s.a.a) itaat farzdır:
" I 8 ^0<0 _
.` "9:0 a? C1 ( K .\C 1 ! .K "Biz her peygamberi Allah'ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik."11
Yüce Allah, başka bir ayette Peygambere (s.a.a)
itaati, kendisine itaat etmek olarak saymıştır:
" _
.b! 3 > a CJ 0 ` & ( K "Kim peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş
olur."12
Dolayısıyla Peygamber (s.a.a), Ulu'l-Emr ve anne
ve babaya itaat Allah'ın izni ve emrince farzdır ve bu
durum dışında onlara itaat etmek farz olmadığı gibi,
10-Beyyine, 5.
11-Nisa, 64.
12-Nisa, 80.
21 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
caiz bile değildir. Zati olarak itaat edilecek tek varlık
Allah'tır; başkalarına ise sadece O'nun izni ve emriyle itaat edilir.
6. Hâkimiyette Tevhid
Mutlak hâkimiyetin Allah'a mahsus olması anlamındadır. İnsanlara hükümet etme hakkı Allah
Teâlâ'ya mahsustur. Kimsenin kimseye asaleten ve
zatı itibarıyla velayet hakkı yoktur. Başkalarının hükümeti sonuçta Allah'ın hükümetinde son bulmak
zorundadır. Zira beşeri toplumda hükümet, tasarrufla
can ve mala karşı güç kullanma ve insanların özgürlüğünü kısıtlamakla iç içedir. Bu işler, yöneticilerin
halka velayet hakkından doğmaktadır ve eğer yöneticilerin velayetlerinin meşruiyeti olmazsa onların
tüm işleri ve girişimleri kanunsuz ve zalimce bir tasarruf sayılır. Hiç kuşkusuz gerçek velayet Allah'a
mahsustur. O, insanların hakiki sahibi, yaratıcısı ve
yöneticisidir. Hiç kimse O'nun izni olmadan kullarına hükümranlık edemez:
]
c
.+ J / -[
;d3$ & " "9:0 ' ) [
I :0
"Hüküm ve emir ancak Allah'ındır. O hakkı anlatır ve O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır."13
Allah Teâlâ başka bir ayette şöyle buyurmaktadır:
]
0C .[ _
J C ! ' ) [
9!
13-En'âm, 57.
Cidal-ı Ahsen 22
"Bilesiniz ki hüküm yalnız O'nundur ve O hesap
görenlerin en çabuğudur."14
Dolayısıyla halka hükümet etmek yargılamak,
düşmanlıkları gidermek ve ister yürütme alanında olsun ve isterse siyasi alanda olsun Allah'a mahsus bir
haktır ve O'ndan başkası yalnızca O'nun izni ile böyle bir hakka sahip olabilir. Bunun dışında, onların
hükümeti tağut hükümeti olur ve Kur'an-ı Kerim birçok ayette bunu yasaklamıştır.
7. İbadette Tevhid
İbadette tevhid, ibadetin sadece Allah'a mahsus
olması demektir. Bu ilke, tüm İslam mezhepleri arasında kabul görmüş ve ittifak edilmiştir. Bu ilkeyi
kabul etmekle insan, İslâmî bir kimliğe bürünür ve
Müslüman sayılır. "İyyake na'budu"; "Yalnızca sana
ibadet ederiz" şiarı, Müslümanların her günkü şiarıdır ve gün boyunca en az on defa tekrar edilmektedir. Dolayısıyla Allah'tan başkasına ibadet etmek,
Allah'tan başkasını ibadette O'na ortak etmek anlamına gelir ve insanın İslam dairesinden çıkmasına
sebep olur.
İbadet ve tapmanın Allah'a mahsus olduğu genel
ilkesi konusunda şüphe ve ihtilaf bulunmamaktadır.
Fakat bazı mısdak ve yerlerde "Acaba Allah'a mı,
yoksa Allah'tan başkasına mı ibadet gerçekleşmektedir?" diye soru işareti doğmaktadır. Örneğin, dinî tö14-En'âm, 62.
23 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
ren ve bayramlarda bazı kişiler adına kutlama şenliklerinin düzenlenmesi o kişiye ibadet mi, yoksa ihtiram ve saygı mı sayılmaktadır? Eğer ibadet sayılırsa
hiç kuşkusuz haram ve şirktir ve eğer ihtiram ve saygı sayılırsa caiz ve hatta müstahaptır.
ŞÜPHELER
1. Şüphe: Kur'an, Allah Hakkında Nasıl Böyle
Bir Şey Diyebilir?
ِ‫ﻮﻃَﺘﺎن‬‫ﺴ‬‫ﺒ‬‫ ﻣ‬‫ﺪاه‬‫ﻞ ﻳ‬‫ﺑ‬
"Hayır, O'nun iki eli de açıktır"1
İddia: Kur'an-ı Kerim'de geçen 'haber-i sıfatlar'
Allah'ın cisim olduğuna delalet etmektedir. Örneğin:
"Hayır, O'nun iki eli de açıktır"?2
Veya diğer bir ayette yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
‫ﻳﻬِﻢ‬‫ﺪ‬‫قَ أَﻳ‬‫ ﻓَﻮ‬‫ اﻟﻠﱠﻪ‬‫ﺪ‬‫ ﻳ‬
"Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir."3
Cevap:
Kur'an-ı Kerim, Hz. Peygamberin (s.a.a) ebedi
mucizesidir. Beyan güzelliği ve anlamlarının üstünlüğü açısından bir benzeri yoktur. Belagatin ölçüle1-Mâide, 65.
2-Mâide, 65.
3-Fetih, 10.
25 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
rinden biri de kelamda mecaz kullanmaktır. Büyükler şöyle demişlerdir:
"Belagatli kelam, mecazla yüklüdür." Dolayısıyla
birkaç örneğini sunduğunuz bu tür sıfatlar mecaz ve
teşbih kabilindendir.
Örneğin halk arasında şöyle derler: 'Onun eli kapalıdır (sıkıdır)' veya 'Onun eli açıktır' her ikisi de
cimrilik ve cömertliğe kinayedir. Veya şöyle derler:
'El elden üstündür' bu da üstün güce kinayedir. Eğer
Kur'an: "Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir."
diyorsa, burada Allah'ın biat edenlerin üzerindeki
hâkimiyetine kinayeyle vurgu yapılmıştır.
Tecessüme4 inanların, bu lafızlar hakkındaki yargısı, bunların (mecaz anlamında değil de) hakiki anlamlarında kullanılmasıdır. Bundan dolayı kendilerince Allah için el, ayak, göz ve kulak isnat etmiş ve
O'nu insanlar gibi sanmışlardır. Sadece O'nun sakal
ve avret yeri hakkında konuşulmaz, bunun dışında
her uzuv O'nun için isnat edilebilir demişlerdir.
Bu grup, Kur'an'a gözü kapalı olarak bakmaktadır.
Çünkü Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:
"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur."5
Kur'an'ın mecazını inkâr eden, bu lafızların zahiri
anlamlarına yüklenmesi gerektiğini ve Kur'an'daki
4-Allah'ın cisim olduğuna inanmak. Çev.
5-Şûrâ, 11.
Cidal-ı Ahsen 26
mecazı savunanları tevilci olmakla suçlayan Vahhabi
âlimlerinden birisi, Şia âlimlerinden biriyle karşılaşır
ve Şia ve Şia'nın Kur'an'ı nasıl tevil ettiği hakkında
gücü yettiği ölçüde konuşur. İşin ilginç yanı Vahhabi
âlim körmüş. Şia âlimi ona şöyle demiş: "Çok üzgünüm ki siz, Kıyamet günü Allah'ı ve Peygamberini
(s.a.a) görmekten mahrum kalacaksınız." Vahhabi
âlim kaygılanarak "neden?" diye sormuş. Şia âlim
şöyle cevap vermiş: "Bu ayetin tanıklığına göre:
f
* 0C #g h
! e6! i J / j > 2 > e6! = H > I . ( K "Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür;
üstelik iyice yolunu şaşırmıştır."6
Kör olan Vahhabi şöyle demiş: "Bu ayet, kalp
körlüğü hakkındadır, zahiri körlük hakkında değildir." Şia âlimi şöyle yanıt vermiş: "İşte bu sizin inkâr
ettiğiniz tevildir." Bunun üzerine Vahhabi âlim hakaret etmekten başka bir yanıt bulamamış.
Kur'an'daki mecaz ve tevil nasıl inkâr edilebilir
ki? Hâlbuki Kur'an tüm günahları insanların elleriyle
yaptıklarına nispet vermekte ve şöyle buyurmaktadır:
0N @? "fk <0 " "I! l & m
K% .0< n
8
"İşte bu, ellerinizle yaptığınız yüzündendir, yoksa
Allah kullara zulmedici değildir."7
6-İsrâ, 72.
7-Enfâl, 51.
27 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
İnsanın tüm günahlarını eliyle işlemediği kesindir.
Bazı günahları gözle, bazılarını kulakla, bazılarını
ise dille ve diğer azaları ile işlemektedir. Ancak
Kur'an tümünü değişmeceli olarak ele nispet vermektedir. Çünkü insandaki aktif organ eldir, günah
ise insanın kendisine mensuptur.
2. Şüphe: İman ve Küfrün Ölçüsü Nedir?
Soru: Bazı İslamî fırkaların, başka fırkaları tekfir
ettiği görülmektedir, acaba bu doğru mudur?
Cevap:
İman ve küfrün ölçüsü kimsenin tekelinde değildir
ki onu kendisine model olarak karar kılsın ve bir kısım insanları mümin ve bir kısım insanları kâfir diye
ortaya koysun, bilakis iman ve küfrün ölçüsü Peygamber Efendimizin (s.a.a) siret ve yaşantısıdır. Acaba o, hangi durumlarda insanların mümin olduklarını
kabul etmekteydi?
Allah Resulünün (s.a.a) asrında, imanın ölçüsü üç
şeye inanmak idi: 'Tevhid, Nübüvvet ve Mead'8 Her
kim bu üç şeyi itiraf etseydi onu Müslüman sayarlardı. Dolayısıyla bu üç ilkeye iman eden İslam fırkalarının tamamı iman dairesine girmişlerdir.
Hz. Peygamber (s.a.a), Müminlerin Emiri Hz.
Ali'yi (a.s) Hayber ehliyle savaşması için gönderdi.
Hz. Ali (a.s) Hayber'e doğru birkaç adım attıktan
sonra "Ya Resulullah! Hayberlilerle savaş hangi
8-Mead'a iman, Tevhid ve Risalet'e imanın gerekliliğidir.
Cidal-ı Ahsen 28
hadde kadar olmalıdır?" diye sordu: Resulullah efendimiz:
‫ﺪاً رﺳﻮل اﷲ‬‫ﺣﺘّﻲ ﻳﺸﻬﺪوا أن ﻻ إﻟﻪ إﻻّ اﷲ و أنّ ﻣﺤﻤ‬
"Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun elçisi olduğuna tanıklık edene kadar" diye cevap verdi.9
Elbette, İslam'da bir dizi konu zorunlu ve aleni bir
hal almıştır. Örneğin Peygamberin (s.a.a) 'Hatemiyet'
konusu, Mead'ın 'cisimsel' olduğu veya Allah'ın cisim olmadığı ve Risalet ailesine muhabbet ve sevgi… Kim bunlardan birini inkâr ederse, eğer bunların inkârı, inkâr edenin yanında üç asıldan (Tevhid,
Nübüvvet ve Mead'dan) birini inkâr etmeyi gerektirirse böyle bir insan İslam dairesinden dışarı çıkmış
olur.
Hz. Peygamber Ekrem (s.a.a), insanlardan iman
itirafını alınca, asla onlara şöyle sormazdı:
-Acaba enbiya ve evliyaların kabirlerini ziyaret
ediyor musunuz, etmiyor musunuz?
-Acaba evliyalara tevessül ediyor musunuz, etmiyor musunuz?
Bu ve benzerleri, fıkıh kitaplarında yer almış bir
dizi fıkıh ve kelam içerikli konulardır. Bunların ispat
veya aksini iddia etmenin iman ve küfürle bir ilgisi
yoktur.
9-Sahih-i Buharî, Menakib-i Ali (a.s), c.2; Sahih-i Müslim,
Bab-ı Fezail-i Ali (a.s), c.7, s.121.
29 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
3. Şüphe: Şifa Talep Etmek ve Şirk
İddia: Nasıl "Ey İmam, çocuğuma şifa ver!" diye
çağrıda bulunabilirsiniz? Hâlbuki şifa veren Allah'tır
ve bu, bir tür şirktir.
Cevap:
"Tevhid" ve "Şirk"in ölçüsünün bizim elimizde
olmadığını ve dolayısıyla bazı şeyleri tevhid ve bazı
şeyleri şirk sayamayacağımızı daha önceden hatırlatmıştık. Bilakis tevhid ve şirkin kendisine özgü bir
ölçü ve mizanı vardır. Mevzu bu ölçülerle değerlendirilmelidir. Burada iki örnekle bu ölçüyü açıklığa
kavuşturacağız:
Kur'an-ı Mecid, dünyanın yaratılışını ve hastaların
şifa bulmasını Allah'ın kendisine nispet vermekte ve
O'na mahsus bilmektedir. Yüce Allah bazı ayetlerde
şöyle buyurmuştur:
َ‫ﺮ‬‫ﺮُ اﻟْﺄَﻣ‬‫ﺑ‬‫ﺪ‬‫ ﻳ‬
"Her işi düzenleyip yönetir."10
Ancak yüce Allah, işleri evirip çevirip idare etmeyi kendisine has bildiği halde Nâziât suresinde şöyle
buyurmaktadır:
*JK! F
JL< .>
"Bir de (dünyanın) işi(ni) tedbîr eden (diğer me10-Secde, 5; Ra'd, 2; Yunus, 3 ve 31.
Cidal-ı Ahsen 30
lek)ler (zümresin)e (ki muhakkak hepiniz tekrar dirileceksiniz)." 11
Kur'an'da çelişki olmadığı kesindir. Kur'an bu konu hakkında şöyle buyurmaktadır:
*
.*>fB/ > V " J0 o \6 ( K I . "Eğer o, Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş)
olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı."12
Ancak, her iki ayetin tefsiri de şu şekildedir: Bağımsız ve bir yere bağlı olmayan idare edip düzeni
sağlamak Allah'a mahsustur. Ancak bu dünya sebepler ve müsebbipler dünyasıdır. Allah'ın izniyle bir kısım idare ediciler, dünyanın idaresinde ve beşere
rızık dağıtılmasında etkindirler ve melekler Allah tarafından bu iş için görevlendirilmiştir. Meleklerin
idaresi, Allah'a mahsus olan yönetme işine her hangi
bir zarar vermez. Zira bunlar Allah'ın ordularından
ve yaratılış âleminin -Allah'ın izniyle- çalışanlarıdır.
İkinci örnek
Herkes inanıyor ki şifa veren Allah'tır ve Hz. İbrahim-i Halil (a.s) bu konu hakkında şöyle söylemektedir:
]
0 + Y
& 2 > m
h
J0 K 80: 11-Nâziât, 5.
12-Nisa, 82.
31 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
"Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur."13
Ama buna rağmen Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:
"Biz, balda şifa karar kıldık":
p
0 .\ .+ >
"Onda insanlar için şifa vardır."14
Sen diyorsun ki; bu macun şifa vericidir. Aynı şekilde Hz. Mesih (a.s) diyor ki ben hastaları iyileştiririm ve şifa veririm, ama Allah'ın izniyle. Şöyle buyurmaktadır:
" I 8 ^0<0 eR 0 !$ q
J <E E r
J0 <!$ "Körü ve alacalıyı iyileştiririm ve Allah'ın izniyle
ölüleri diriltirim."15
Dolayısıyla Kur'an mantığına göre şifa ve hatta
ölüleri diriltmek bağımsız ve kimseden yardım almadan Allah'a mahsustur. Ancak şifa ve hayat verme
O'nun emriyle, yaratılış âleminin bir çalışanı unvanıyla ilahi evliyaların vesilesiyle olmaktadır. Bu
ayetlere dikkat edilecek olursa Hz. Mesih'in (a.s) hatırlattığı gibi şifa isteğinde bulunmak şirk olmadığı
gibi, tevhidin özüdür ve Kur'an ayetleriyle tam bir
uyum içindedir.
13-Şuarâ, 80.
14-Nahl, 69.
15-Âl-i İmrân, 49
Cidal-ı Ahsen 32
4. Şüphe: Acaba Kur'an-ı Kerim'de Ölmüş
İlahî Evliyalara Tevessül Etmek Yasaklanmış
Mıdır?
İddia: Bakara Suresinin iki yerinde put ve ölüleri
vasıta kılmak vs. yasaklanmıştır. Şefaat, Kur'an'da
müminler için kabul edilmiş bir şeydir. Hz. Peygamberin (s.a.a) şefaati de Allah'ın izniyle sadece müminler içindir. Yani Allah Resulünün (s.a.a) anne,
baba ve amcası için şefaat etme hakkı yoktur!
Cevap:
Önce sormak gerekir: Bakara suresinin neresinde
ölülerin vasıta kılınması yasaklanmıştır? Bakara suresindeki şefaatle ilgili ayetler şunlardan ibarettir:
‫ﻪ‬‫ إِﻻﱠ ﺑِﺈِذْﻧ‬‫ه‬‫ﻨْﺪ‬‫ ﻋ‬‫ﺸْﻔَﻊ‬‫ي ﻳ‬‫ﻦْ ذَا اﻟﱠﺬ‬‫ﻣ‬-1
"İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak
kimdir?"16
#$ 3 & 9 .*s ? + Q ( 6 + Q G0tW
R 9 .*K& $3R -2
I J
\ & ' 9 a7 6 .2\K H$ / u & 9 A7 6 .+ .2\K
"Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse
başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç
kimseden (Allah izin vermedikçe) şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz."17
16-Bakara, 255.
17-Bakara, 48.
33 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
#$ 3 & 9 .*s ? + Q ( 6 + Q G0tW
R 9 .*K& $3R -3
A7 6 .+ .2N+ \ R 9 a7 6 .2\K
"Ve bir günden sakının ki, o günde hiç kimse başkası namına bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul
edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez."18
ْ‫ﻞِ أَن‬‫ﻦْ ﻗَﺒ‬‫ ﻣ‬‫ﻗْﻨﺎﻛُﻢ‬‫ز‬‫ﺎ ر‬‫ﻤ‬‫ﻘُﻮا ﻣ‬‫ﻨُﻮا أَﻧْﻔ‬‫ﺎ اﻟﱠﺬﻳﻦَ اﻣ‬‫ﻬ‬‫ﺎ اَﻳ‬‫ﻳ‬-4
ٌ‫ﺔ‬‫ ﻻ ﺷَﻔﺎﻋ‬‫ ﻻ ﺧُﻠﱠﺔٌ و‬‫ و‬‫ﻴﻪ‬‫ ﻓ‬‫ﻊ‬‫ﻴ‬‫ ﻻ ﺑ‬‫م‬‫ﻮ‬‫ ﻳ‬‫ﻲ‬‫ﺄْﺗ‬‫ﻳ‬
"Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah
yolunda harcayın."19
Bu ayetler, Bakara suresinde şefaat hakkındaki
ayetler mecmuasıdır. Acaba bu ayetlerin hangisinde
ölülerin şefaatinin yasak olduğundan bahsedilmektedir?
1-Birinci ayette şefaatçilerin şefaatinin, Allah'ın
izniyle olacağı söylenmektedir.
2-İkinci ayet, İsrail Oğullarının şefaat hakkındaki
iddialarını reddetmektedir. Zira yüce Allah, ayetin başında onlara hitap etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
.*s ? + Q ( 6 + Q G0tW
R 9 .*K& $3R 18-Bakara, 123.
19-Bakara, 254.
Cidal-ı Ahsen 34
"Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse
başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz."
3-Üçüncü ayet de Allah'ın izni dışındaki şefaati reddetmekte ve Yahudilerin inandığı şefaatle ilgilidir.
4-Dördüncü ayet, her ne kadar genel anlamda şefaati olumsuzlamakta olsa da başka ayetin karinesiyle kitap ehli ve müşriklerin inandığı şefaati reddetmektedir.
Şunu sormak gerekir ki; acaba bu ayetlerin hangisinde vefat etmiş ilahî evliyaların vasıta karar kılınması yok sayılmıştır? Delilsiz konuşmak kolaydır,
ancak ispat etmesi zordur!
5. Şüphe: Peygambere (s.a.a) Tevessül
Soru: Acaba aşağıdaki bu ayet münafıklar hakkında mıdır?
8 :0 ' 2 Q! " I 8 ^0<0 _
.` "9:0 a? C1 ( K .\C 1 ! .K v
a$ CJ ' 2 J + T BC " J+ T BC.> l w .V ' 2 +$ Q! x
y.* 1 .*<R " V "Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah'ın izniyle
kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde
şayet sana gelip Allah'tan bağışlama dileselerdi ve
elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı
tövbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı."20
20-Nisa, 64.
35 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
Cevap:
Ayetin iniş sebebi hakkında iki görüş vardır:
1-Medine Yahudilerinden bir kişi Müslüman münafıklardan biriyle ihtilaf yaşamaktaydı. Aralarında
hakem olması için birisini seçmeye karar verdiler.
Yahudi, İslam Peygamberinin (s.a.a) adalet ve doğruluğuna güvenmekte ve şöyle demekteydi: 'Ben sizin peygamberinizin hakemliğine razıyım', ancak
münafık, "Ka'b b. Eşref" adlı Yahudi büyüklerinden
birini hakem olarak seçti. Zira hediyeyle onun görüşünü satın alabileceğini biliyordu. Bundan dolayı
Peygamber Efendimizin hakemliğine karşı çıktı!21
2-Yeni Müslüman olmuş bazı kişiler cahiliyet döneminden kalma adetleri gereği, İslam'ın başlangıcında kendi aralarındaki hakemlik konularını Yahudi
bilginlere veya kâhinlere götürürlerdi. Bu ayet bu kişiler için nazil olmuştur, münafıklar için değil.22
Her hâlükârda bu kişi ister münafık olsun ister yeni, Müslüman olmuş biri, sonuçta Allah'ın emrine bir
nevi muhalefette bulunmuştur. Hatırlatalım ki eğer
onlar Hz. Peygamberin (s.a.a) yanına gelir, istiğfar
ederlerse ve Peygamber de onlar için istiğfar ederse;
yani şefaatte bulunursa, Allah onların günahlarını
bağışlar. Dolayısıyla ayet, genel bir kanun olduğundan münafık ve yeni Müslüman olmuş kimseye özgü
değildir. Farz edelim ki ayet münafıklar için olmuş
21-Mecmau'l-Beyan, c.3, s.68.
22-el-Menar, c.5, s.222.
Cidal-ı Ahsen 36
olsun, eğer Peygamberin (s.a.a) şefaati onlar için kabul olunursa, başkaları için kabul olması daha önceliklidir. Eğer münafık birinin şefaat talebinde bulunmaya hakkı varsa, hakikî mümin için bu haktan
yararlanmak daha önceliklidir.
Bu ayet, Peygamber (s.a.a) veya Allah evliyalarına tevessül etmeyi tam anlamıyla şer'i bir emir olarak algılamakta ve açıkça şunu ifade etmek istemektedir: İnsanın, Peygamberin (s.a.a) yanına gelerek
onu Allah katında şefaatçi kılması ve onun da aracı
olarak istiğfar etmesi, günahkârlar için etkin, tövbenin kabul olmasına sebep ve ilahî rahmettir.
Eğer aracılık, dua ve Peygamberden (s.a.a) şefaat
talebinde bulunmak şirk olsaydı, Kur'an'ın böyle bir
emri günahkârlara vermesi nasıl mümkün olabilirdi?
Ancak hatalı ve günahkâr öncelikle tövbe etmeli,
sonra tövbesinin kabulü için Peygamberin (s.a.a) istiğfarından yararlanmalıdır.
Peygamberin (s.a.a) günahları bağışlamadığı açıktır. O, ancak bağışlanma dileyebilir ve şefaatinin kabul olmasıyla Allah, onların günahlarını bağışlar.
Bunun dışında, Peygamberin (s.a.a) müminler
hakkındaki istiğfarının tesiri, sadece bu ayete özgü
değildir, bilakis Tevbe suresinde de bu konuya açık
olarak işaret edilmiştir:
y= .&:0 .6 iS 6 K ( 6 "9:0 0<E ' J<:0 1 .+TBC I . .K v
"İbrahim'in babası (onu yetiştiren müşrik amcası)
37 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı
idi."23
Hakeza yüce Allah başka bir surede şöyle buyurmaktadır:
]
\0K u n
0Q H J + T BC " "9:0 0: 9 Q! ' 6 .>v
yF
.\K u "Şu halde bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. Hem
kendinin hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! "24
Burada konumuz, istiğfarın emredilmesi konusudur. Açıktır ki Allah'ın ona emretmiş olduğu şey, yani Peygamberden (s.a.a) bunun istenmesi, ilahî emre
vurgudan başka bir şey değildir.
Yusuf suresinden anladığımız kadarıyla bu, 'Tevhidî' toplumlara ait eski bir gelenektir. Dolayısıyla
Hz. Yusuf'un (a.s) kardeşlerinin suçları ortaya çıkınca, onlar için bağışlanma dilemesi için babalarına sığınmaktan başka kendileri için bir çare yolu görememişlerdi:
y]
sb ./ .\$ .Q:0 .\<Q8$ .\ J + T BC .Q.<! .& $.%v
"Oğulları, "Ey babamız! Allah'tan suçlarımızın
bağışlanmasını dile. Biz gerçekten suçlu idik" dediler."25
23-Tevbe, 114.
24-Muhammed, 19.
25-Yusuf, 97.
Cidal-ı Ahsen 38
Daha önce de bu konu hakkında sohbet ettiğimiz
için bu kadarıyla yetiniyoruz.
6. Şüphe: Tevessül ve Putperestlik
Yüce Allah, Zümer suresinin 38. ayetinde şöyle
buyurmaktadır:
‫ﻘُﻮﻟُﻦﱠ اﻟﻠﱠﻪ‬‫ ﻟَﻴ‬‫ض‬‫ اﻟْﺄَر‬‫ و‬‫ﻤﺎوات‬‫ﻦْ ﺧَﻠَﻖَ اﻟﺴ‬‫ ﻣ‬‫ﻢ‬‫ﺄَﻟْﺘَﻬ‬‫ﻦْ ﺳ‬‫ ﻟَﺌ‬‫و‬
ْ‫ﻞ‬‫ ﺑِﻀُـﺮﱟ ﻫ‬‫ اﻟﻠﱠﻪ‬‫ﻲ‬‫ﻧ‬‫ إِنْ أَراد‬‫ونِ اﻟﻠﱠﻪ‬‫ﻦْ د‬‫ﻮنَ ﻣ‬‫ﻋ‬‫ ﻣﺎ ﺗَﺪ‬‫ﺘُﻢ‬‫ﻗُﻞْ أَ ﻓَﺮَأَﻳ‬
‫ﻪ‬‫ﺘ‬‫ﻤ‬‫ﺣ‬‫ ر‬‫ﻜﺎت‬‫ﺴ‬‫ﻤ‬‫ﻦﱠ ﻣ‬‫ﻞْ ﻫ‬‫ﺔٍ ﻫ‬‫ﻤ‬‫ﻲ ﺑِﺮَﺣ‬‫ﻧ‬‫ أَراد‬‫ أَو‬‫ ﺿُﺮﱢه‬‫ﻔﺎت‬‫ﻦﱠ ﻛﺎﺷ‬‫ﻫ‬
َ‫ﻛﱢﻠُﻮن‬‫ﺘَﻮ‬‫ﻛﱠﻞُ اﻟْﻤ‬‫ﺘَﻮ‬‫ ﻳ‬‫ﻪ‬‫ﻠَﻴ‬‫ ﻋ‬‫ اﻟﻠﱠﻪ‬‫ﺒِﻲ‬‫ﺴ‬‫ﻗُﻞْ ﺣ‬
"Andolsun ki onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı?
diye sorsan, elbette «Allah'tır» derler. De ki: Öyleyse bana söyler misiniz? Allah bana bir zarar vermek
isterse, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, O'nun verdiği
zararı giderebilir mi? Yahut Allah, bana bir rahmet
dilerse, onlar O'nun bu rahmetini önleyebilirler mi?
De ki: Bana Allah yeter. Tevekkül edenler, ancak
O'na güvenip dayanırlar."
Şüphenin açıklanması: "Şiiler, Allah'tan başkasına tapmamaktadırlar, ancak onlar imamlara (a.s)
tevessül edip onlardan şefaat diliyorlar. Dolayısıyla
bu amelleri, ölülere tapmak ve putperestlikle sonuçlanacaktır!"
39 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
Cevap:
Bu ayet, müşrikler hakkındadır. Müşrikler, Allah'ı
yer ve göklerin yaratıcısı olarak bilmekteydiler, ancak O'ndan başkasına yani putlara tapmaktaydılar.
Zira onları ilahi işlerin sahibi olarak bilmekteydiler.
Zati tevhidde sorunları olmayan bu putperestler:
1. Günahların bağışlanması 2. Savaşların kazanılması 3. Yaşantıda onur ve bunun gibi Rububiyette
tevhid konularında Allah'ın, işlerini putlara havale
ettiğine inanmışlardır.
Kur'an-ı Kerim, bunun eleştirisi hakkında şöyle
buyurmaktadır: Putların elinden bir şey gelmez. Eğer
Allah birisine zarar vermek isterse, hiç kimse buna
engel olamaz ve eğer birisine fayda vermek isterse
kimse buna mani olamaz. Dolayısıyla "Allah, her şeye ve her alanda yeterlidir" söylememiz ve işlerde
O'na tevekkül etmemiz gerekmektedir.
Ayetin tefsirinden de anlaşıldığı üzere Allah'ın evliyalarına tevessül etmeyi müşriklerin amellerine
benzetmek "Tefsir-i bi-Rey26"dir ve Peygamber
Efendimiz, böyle müfessirlerin yerinin ateş olduğunu
buyurmuştur. Zira müşrikler, Rububiyette tevhid konusunda, tam anlamıyla müşriktiler ve Allah'ın işlerinin vasıtalara bırakıldığını zannediyorlardı. Dolayısıyla onları, kulların yazgısında 'ma yeşa'; (dilediği
şeyler) konularında aktif bilmekteydiler. Hâlbuki
muvahhidin (Allah'ın birliğine inanan kimse), tevhi26-Kişisel sanı ve fikir doğrultusunda yapılan tefsir. Çev.
Cidal-ı Ahsen 40
din her aşamasında muvahhit olması gerekir. Yani
muvahhit kimsenin, aşağıda zikredilen tevhidin bütün boyutlarına inanması gerekmektedir:
1-Allah'ın zatında tevhid: Yani Allah'ın dengi ve
benzeri yoktur.
2-Sıfatta tevhid: Allah'ın, ilim, kudret, hayat vb.
bütün kemali ve cemali sıfatlara sahip olduğuna ve
bu sıfatların zati sıfatlar olduğuna inanmak.
3-Rububiyette tevhid veya fiilde (eylemde)
tevhid: Yani âlemdeki tüm işler Allah'ın elindedir ve
hiçbir zaman (başkasına havale edilmemiş ve) tefviz
gerçekleşmemiştir.
4-İbadette tevhid: Yalnızca O'na tapılmalı, başkasına değil.
Şimdi eğer bir kişi bu inançla, ilahi velilere tevessül ederse, yaptığı şey Allah'ın bu kişinin hacetlerini
kabul etmesi için onlardan (ilahi velilerden), dua isteğinde bulunmasından başka bir şey değildir. Bu istekte ne Allah'ın bir dengi olduğu kastedilmiş ve ne
de Allah'ın işleri, ilâhî velilere havale edilmiştir.
Şefaatin, sonunda putperestlikle sonuçlanacağını
söyleyen: 'Müslümanlara-Vahabilere göre münafıklara- sizin için dua etmesi için Peygamberin yanına
gidin' diye buyuran Kur'an'ın bu ayetlerini nasıl yorumlamaktadır? Acaba Allah, putperestlikle sonuçlanacak tevessülden (Allah'a sığınırız) habersiz miydi?
Eğer gerçekten tevessül bizi şirke çekiyorsa, o
halde Mekke'nin amelleri bizi müşriklerin amelleri-
41 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
nin bir benzerine çekmektedir. Hacerü'l-Esved'in
öpülmesi, taş ve topraktan olan Kâbe'nin etrafında
tavaf etmek, Safa ile Merve arasındaki sa'y, Mina'da
kurban kesmek gibi bunların hepsi müşriklerin amellerine benzemektedir. Öyleyse neden Allah, bunları
emretmiştir? Yanlış buradadır ki bu ameller iki şekilde yapılmaktadır: Birisi müşriklerin yaptığı gibi
yapılan amellerdir ki bunlar şirkin ta kendisidir ve
ötekisi ise yüce Allah'ın buyurduğu şekilde yapılan
ibadetlerdir. Nitekim bunlar da tevhidin ta kendisidir.
Müslümanlar, on dört asırdır Peygamber (s.a.a) ve
yaranlarını takip etmekte, ilahî velilere tevessül etmekte ve hiçbir zaman tevhid hattından uzaklaşmamışlardır.
7. Şüphe: Masumlara Tevessül İbadette
Tevhid İle Bağdaşır Mı?
Soru: Mukaddes ruhlara tevessül, onlara bir çeşit
tapmadır. Bundan dolayı ibadette tevhidle -Allah'a
mahsus olan tapma- çelişmektedir.
Cevap:
Öncelikle "İbadet ve tapmak" kavramlarının açıklanması gerekir, sonra "Tevessül" konusuna değinerek "İbadette tevhidle" çelişip çelişmediğine bakmak
gerekir.
İbadet âlemin yaratıcısı, insana rızık veren, bağışlayan ve ihsanda bulunan bir varlığın karşısında huzû
etmek veya en azından müşriklerin tasavvur ettikleri
Cidal-ı Ahsen 42
gibi Allah'ın bazı işlerini ona havale ettiğini sanmaktadır. Bu tür huzû, Allah'a özgüdür ve hiçbir varlık
buna lâyık değildir. Bundan dolayıdır ki; "İyyake
na'budu"; "Yalnızca sana ibadet ederiz"27 diyoruz.
Ancak insanın, Allah'ın değerli bir kulu olduğuna
inandığı ve asla onu âlemin ilahı olarak görmediği
veya âlemin işlerinin ona havale edildiğine inanmadığı bir varlığın karşısındaki huzûsu, ihtiram ve saygıdan başka bir şey değildir. Anne ve babaya, üstat
ve öğretmenlere, lider ve önderlere saygının her biri
buna birer örnektir.
Bu tarife göre tevessül, yüce makam sahibi birinden dua talebinde bulunmaktır. Bunun da tapmakla
bir alakası yoktur. Bu sebepledir ki yaşadığımız bu
dünyada yüce makam sahibi insanlardan dua talep
edilmektedir. Nitekim yüce Allah'ın kendisi, onların
peşi sıra gitmemizi ve onların da bizim hakkımızda
bağışlanma talebinde bulunmalarını istememizi emretmiştir.
"Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet
sana gelip Allah'tan bağışlama dileselerdi ve elçi de
onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı."28
Burada önemli olan husus, ibadetin nasıl tefsir
edildiğidir. Peygamber (s.a.a) ve İmamlara (a.s) tevessül eden kişinin bakışının nasıl olduğuna dikkat
27-Fatiha, 5.
28-Nisa, 64.
43 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
etmek gerekir. Kişi, onları Allah'ın Salih ve makam
sahibi kulları olarak bilirse, onlar karşısındaki her
türlü huzûsu, saygı ve ihtiramdan başka bir anlam
ifade etmeyecektir. Hakeza kişinin, onlara tevessül
etmesi, sadece kendisi için onlardan dua talebinde
bulunmaktan başka bir şey olmayacaktır. Zira onların duası kabul olunur.
8. Şüphe: Enbiya ve Evliyalara Tevessül
İddia: Eğer, insanlar Ehlibeyt'e tevessül ettiği için
'Şifa buldular' denilirse, şifa için iki şart gereklidir:
1. Allah'ın şefaat edene izin vermesi.
2. Allah'ın razılığını kazanmak.
Eğer bunları yaparsak, artık Allah'ın şefaat edene
izin vermesine gerek kalmaz ve Allah'ın kendisi şifa
verir.
Cevap:
Varlık âlemindeki tüm işler bir dizi sebep ve illetler (neden) esasına göre gerçekleşmektedir. Bu sebep
ve illetlerin hepsi, ilahi emirle aktif ve etkilidir. Yüce
Allah, tüm işleri direkt olarak kendisi yapmamaktadır, bilakis rahmet ve feyzi kendisinin yarattığı ve
onlara sebebiyet özelliği verdiği nedenler yoluyla yaratıklarına ulaşmaktadır. Kur'an ayetlerini incelediğimizde bu kanun açık bir şekilde görülmektedir.
Burada birçok ayet içinde sadece bir kaçına değiniyoruz:
Cidal-ı Ahsen 44
Kur'an-ı Kerim, maalesef Vahabilerin inkâr ettiği
"Zülkarneyn" hakkındaki ilahi bir sünnete işaret etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
* ً‫ﺒﺎ‬‫ﺒ‬‫ ﺳ‬‫ء‬‫ﻦْ ﻛُﻞﱢ ﺷَﻲ‬‫ ﻣ‬‫ﻨﺎه‬‫ آﺗَﻴ‬‫ضِ و‬‫ﻲ اﻟْﺄَر‬‫ ﻓ‬‫ﻜﱠﻨﱠﺎ ﻟَﻪ‬‫إِﻧﱠﺎ ﻣ‬
ً‫ﺒﺎ‬‫ﺒ‬‫ ﺳ‬‫ﻊ‬‫ﻓَﺄَﺗْﺒ‬
"Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret
sahibi kıldık, ona (muhtaç olduğu) her şey için bir
sebep (bir vasıta ve yol) verdik. O da bir yol tutup
gitti".29
Bu ayet net bir şekilde âlemde ilahî meşiyyetin
gerçekleşmesinde sebeplerin kullanılması sonucuyla
olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bu kanun
karşısında her türlü gaflet ve görmezlikten gelme
ilahî sünnete bir çeşit itinasızlıktır.
‫ﻗﺎً ﻟَﻜُﻢ‬‫ رِز‬‫ﺮات‬‫ﻦَ اﻟﺜﱠﻤ‬‫ ﻣ‬‫ ﺑِﻪ‬‫ ﻓَﺄَﺧْﺮَج‬‫ ﻣﺎء‬‫ﻤﺎء‬‫ﻦَ اﻟﺴ‬‫ أَﻧْﺰَلَ ﻣ‬‫و‬
َ‫ﻮن‬‫ﻠَﻤ‬‫ ﺗَﻌ‬‫ أَﻧْﺘُﻢ‬‫ أَﻧْﺪاداً و‬‫ﻠﱠﻪ‬‫ﻠُﻮا ﻟ‬‫ﻌ‬‫ﻓَﻼ ﺗَﺠ‬
"Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye
(yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile
Allah'a şirk koşmayın."30
Arapça metninde geçen; "Feahrace bihî mines
semerâti rizgal lekum" cümlesindeki " "be" harfi
29-Kehf, 84-85.
30-Bakara, 22.
45 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
"Sebebiyet" anlamındadır. Kur'an'da bu ayetle aynı
içerikte olan başka bir ayet daha vardır.
َ‫ﺘَﻔَﻜﱠﺮُون‬‫مٍ ﻳ‬‫ﻘَﻮ‬‫ﺔً ﻟ‬‫ﻳ‬Ĥَ‫ ﻟ‬‫ﻚ‬‫ﻲ ذﻟ‬‫ﻠﻨﱠﺎسِ إِنﱠ ﻓ‬‫ ﻟ‬‫ﻔﺎء‬‫ ﺷ‬‫ﻴﻪ‬‫ﻓ‬
"Onda (balda) insanlar için şifa vardır. Elbette
bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır."31
Kur'an-ı Kerim, bu ayette "balı" insanlar için şifa
saymıştır. Hâlbuki gerçek şafi ve şifa veren Allah'tır.
‫ﻲ‬‫ ﺑِﺈِذْﻧ‬‫ﺮَص‬‫ اﻟْﺄَﺑ‬‫ و‬‫ﻪ‬‫ﺮِئُ اﻟْﺄَﻛْﻤ‬‫ ﺗُﺒ‬‫و‬
"Yine benim iznimle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyordun."32
Yüce Allah bu ayette, şifa verme işini Hz. İsa'ya
(a.s) nispet vermektedir, hâlbuki asıl şifa veren Allah'tır.
Dolayısıyla gerçek feyyaz (Feyiz veren) ve şifa
veren Allah'tır, ancak ilahî feyiz sebepler yoluyla insanlara ulaşmaktadır ve insanlar bu vesilelere tevessül etmeye muhtaçtırlar.
Bütün insanlar, tarih boyunca ve hatta enbiya ve
evliyalar doğal ilaçlardan ihtiyaçsız kalmamışlardır.
Onlar, bu yolla ilahî şifa bulmakta idiler. Acaba bu
zaman içerisinde gerçek şifa verenin Allah olduğu ve
31-Nahl, 69.
32-Mâide, 110.
Cidal-ı Ahsen 46
dolayısıyla bu ilaçlara gerek olmadığı hiç bir insanın
aklına gelmedi mi?!
Bu açıklamalardan sonra iki nokta açıklığa kavuşmuştur:
1. Tüm hareket ve eserlerin kaynağı olan gerçek
şifa verici Allah'tır.
2. İlahî feyzin sebepler yoluyla bize ulaşmasının
Allah'ın şafi olmasıyla bir çelişkisi yoktur. Zira ilâhî
sünnet, gerçek şifaya ulaşmak için bu yöntem üzerine kurulmuştur.
Bu iki konunun açıklanmasıyla Allah katında yüce
makamlara sahip olanlara ve Allah nezdinde duası
kabul ve icabet olunan ilahî insanlara tevessül etmek,
Allah'ın bizi davet ettiği bir çeşit sebeplere tevessül
etmek olduğu aydınlanmış oldu.
Allah, geçmişte yaşamış kardeşlerinin bağışlanması için dua eden bir grup mümini överek şöyle buyurmaktadır:
ِ‫ﻘُﻮﻧﺎ ﺑِﺎﻟْﺈِﻳﻤﺎن‬‫ﺒ‬‫ﻳﻦَ ﺳ‬‫ﻨَﺎ اﻟﱠﺬ‬‫ﺈِﺧْﻮاﻧ‬‫ ﻟ‬‫ﺮْ ﻟَﻨﺎ و‬‫ﻨَﺎ اﻏْﻔ‬‫ﺑ‬‫ر‬
"Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş
imanlı kardeşlerimizi bağışla."33
Hâlbuki Allah, kardeşlerin duası olmadan da onları bağışlayabilir, ancak bu feyzin has bir sebep olan
din kardeşinin duasıyla gerçekleşmesi için ısrar etmektedir.
33-Haşr, 10.
47 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
Böylelikle maddi ve manevi feyizlerin sebep ve
müsebbipler neticesinde insanlara ulaştığı sonucunu
alıyoruz. Hastaların şifa bulması da bu kaideden
müstesna değildir. Dolayısıyla insan, yüce makam
sahibi birinden hastanın şifa bulması için dua istemektedir.
Eğer 'Hz. Peygamber (s.a.a) şifa verdi' diyorsak,
bundan maksat; biz onun duasına tevessül ettik ve
onun yoluyla ilahi şifa bize ulaştı demektir. Hatta
Berzah Âlemi'nde Allah'ın katında diri ve hazır olan
Hz. Peygambere (s.a.a), bir kula şifa vermesi için Allah'ın Peygamber Efendimizin kendisine güç vermesi
de mümkündür. Nitekim Hz. Mesih'e (a.s) de bu gücü vermişti:
‫ﻲ‬‫ ﺑِﺈِذْﻧ‬‫ﺮَص‬‫ اﻟْﺄَﺑ‬‫ و‬‫ﻪ‬‫ﺮِئُ اﻟْﺄَﻛْﻤ‬‫ ﺗُﺒ‬‫و‬
"Yine benim iznimle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyordun."34
Eğer gerçekten Allah'ın varlığı kapsamında sebeplere gerek duyulmazsa niçin ilahî ayetlerde birçok
sebebin ilahî rahmetin inmesinde etkili olduğu beyan
edilmiştir ve neden Hz. İsa (a.s) iyileşmesi imkânsız
olan hastalara şifa veriyordu?
Peygamber (s.a.a) Körlere Şifa Veriyordu
Ehlisünnet'in önde gelen muhaddislerinden Osman b. Hanif'ten naklettiklerine göre; bir âmâ, Hz.
34-Mâide, 110.
Cidal-ı Ahsen 48
Peygamberin (s.a.a) yanına vararak "Gözlerime yeniden kavuşmam için benim hakkımda dua et!" dedi.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:
"Eğer sevap elde etmek istiyorsan bu şekilde kal,
yok eğer görmek istiyorsan abdest al ve iki rekât
namaz kıl ve sonra şu duayı oku:
‫ ﻧَﺒِﻲ‬‫ﺪ‬‫ﻤ‬‫ﺤ‬‫ ﻣ‬‫ﻚ‬‫ ﺑِﻨَﺒﻴ‬‫ﻚ‬‫ إﻟَﻴ‬‫ﻪ‬‫ أَﺗَﻮﺟ‬‫ و‬،‫ إﻧّﻲ أﺳﺄﻟُﻚ‬‫اﻟﻠّﻬﻢ‬
‫ه‬‫ﺘﻲ ﻫﺬ‬‫ﻲ ﻓﻲ ﺣﺎﺟ‬‫ﺑ‬‫ إﻟﻲ ر‬‫ ﺑِﻚ‬‫ﻪ‬‫ﺟ‬‫ إﻧّﻲ أﺗَﻮ‬‫ﺪ‬‫ﻤ‬‫ﺤ‬‫ ﻳﺎ ﻣ‬،ِ‫ﺔ‬‫ﻤ‬‫اﻟﺮﱠﺣ‬
.‫ﻲ‬‫ ﻓ‬‫ﻪ‬‫ ﺷَﻔﱢﻌ‬‫ اﻟﻠّﻬﻢ‬،‫ﻲ‬‫ﻲ ﻟ‬‫ﻓَﺘَﻘْﻀ‬
‫ﺘّﻲ‬‫ ﻃﺎلَ ﺑِﻨﺎ اﻟﺤﺪﻳﺚُ ﺣ‬‫اﷲِ ﻣﺎ ﺗَﻔَﺮﱠﻗْﻨﺎ و‬‫ ﻓَﻮ‬:‫ﻗﺎلَ اﺑﻦُ ﺣﻨﻴﻒ‬
.‫ ﺿُﺮﱞ‬‫ﻜُﻦْ ﺑِﻪ‬‫ ﻳ‬‫ﻨﺎ ﻛَﺄنْ ﻟَﻢ‬‫ﻠَﻴ‬‫ﺧَﻞَ ﻋ‬‫د‬
Allah'ım! Nebin, rahmet peygamberin Muhammed'in (s.a.a) hakkı için senin dergâhına yöneldim. Ey Muhammed! Ben senin aracılığınla
hacetimin giderilmesi için Allah Teâlâ'nın dergâhına yöneldim. Allah'ım! Onun şefaatini benim
hakkımda kabul et."
Osman b. Hanif şöyle devam ediyor:
"Henüz Allah Resulünün (s.a.a) huzurundaydık. Derken o âmâ, hastalığından hiçbir eser kalmamış olarak geri döndü."35
35-Müsned-i Ahmed, c.4, s.138; Müstedrek-i Hâkim, c.1,
s.313; Sünen-i İbn-i Mace, c.1, s.441 ve diğer kaynaklar.
49 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
Bu hadis açıkça âmâ bir kimsenin, Peygambere
(s.a.a) tevessül etme vasıtasıyla yeniden görme yeteneğine kavuştuğunu göstermektedir. Bu tevessüle tanık şu cümledir: "Allahumme inni es'eluke ve
eteveccehu ileyke binebiyyike" (Allah'ım! Rahmet
Peygamberin Muhammed'in (s.a.a) hakkı için senin
dergâhına yöneldim.)
Arap edebiyatı kurallarına göre "Binebiyyike"
(senin nebin) kelimesi kendisinden önceki "Es'eluke"
ve "Eteveccehu ileyk" fiillerine müteallik ve bağlıdır. Duada bununla da yetinilmemiş ve Peygamber'in
(s.a.a) adı bile zikredilmiştir: "Muhammedin Nebiyyi
rahme" [Rahmet Peygamberin Muhammed'in (s.a.a)]
Genel olarak ilahî evliyalara (imamlara) tevessül
etmeye karşı çıkan kişiler Risalet Ailesi'ne bir çeşit
düşmanlık ve husumet beslerler. Çünkü onların toplumdaki makam ve konumlarını kabullenmezler. Bu
gibi kimseler bir taraftan da batını bir kin duyarlar ve
çaresizce kinlerini bir dizi içi boş istidlal kalıbına
dökerek gündeme getirirler.
Son olarak, bu kişilerin sözlerindeki çelişkiye değinmek istiyoruz. Bir taraftan şifa için iki şartın gerekli olduğunu söylemekteler:
1. Allah'ın izni.
2. Allah'ın razı olması.
Bu sözün anlamı şudur: Eğer bu iki şart olursa şifa
veren işini yapacaktır.
Diğer taraftan ise şöyle derler: Eğer bu işleri ya-
Cidal-ı Ahsen 50
parsak artık Allah'ın şifa verene izin vermesine ihtiyaç yoktur, Allah'ın kendisi şifa verir.
Yukarıda zikredilen iki şart bunun içindir ki; Allah'tan başka O'nun izniyle başka bir şifa veren olabilir, ancak her iki şartın oluşmasından sonra böyle
bir şart ortadan kalkar. Görüldüğü gibi bu çok açık
bir çelişkidir.
ِ‫ﺼﺎر‬‫ﻲ اﻟْﺄَﺑ‬‫ﺘَﺒِﺮُوا ﻳﺎ أُوﻟ‬‫ﻓَﺎﻋ‬
"Ey basiret sahipleri, ibret alın."36
9. Şüphe: Evliyalara Tevessül Konusunda
Bir Yanıltmaca
Bazen Ahkaf suresinin 5. ayetinden delil getirilerek Allah'tan başkasından dilekte bulunmanın yasak
olduğu söylenmektedir; zira onlar bizlerin dileklerinden habersizdirler. Bu iddia için de şu ayeti zikrederler:
‫ ﻟَﻪ‬‫ﺘَﺠِﻴﺐ‬‫ﺴ‬‫ﻦْ ﻻ ﻳ‬‫ ﻣ‬‫ونِ اﻟﻠﱠﻪ‬‫ﻦْ د‬‫ﻮا ﻣ‬‫ﻋ‬‫ﺪ‬‫ﻦْ ﻳ‬‫ﻤ‬‫ﻦْ أَﺿَﻞﱡ ﻣ‬‫ ﻣ‬‫و‬
َ‫ﻠُﻮن‬‫ ﻏﺎﻓ‬‫ﻬِﻢ‬‫ﻋﺎﺋ‬‫ﻦْ د‬‫ ﻋ‬‫ﻢ‬‫ ﻫ‬‫ﺔِ و‬‫ﻴﺎﻣ‬‫مِ اﻟْﻘ‬‫ﻮ‬‫إِﻟﻲ ﻳ‬
"Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapık
kim olabilir? (Oysa) onlar, bunların tapmalarından
habersizdirler.37
36-Haşr, 2.
37-Ahkaf, 5.
51 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
Cevap:
"Tefsir-i bi-Rey" türlerinden biri de müşrikler için
nazil olan ayetleri, Müslümanlar hakkında tefsir etmektir. Zikredilen ayet, kendi putlarının tanrısı olduğuna inandıkları ve onları küçük tanrılar olarak sanan ve yüce Allah'ın işlerinin onların elinde olduğuna inanan müşrikler hakkındadır. Kur'an bu hakikate
değinerek şöyle buyurmaktadır:
‫ﻪ‬‫ﺒِﻴﻠ‬‫ﻦْ ﺳ‬‫ﻞﱠ ﻋ‬‫ﻀ‬‫ﻴ‬‫ أَﻧْﺪاداً ﻟ‬‫ﻠﱠﻪ‬‫ﻞَ ﻟ‬‫ﻌ‬‫ ﺟ‬‫و‬
"Allah'ın yolundan saptırmak için O'na eşler koşar."38
Başka bir ayette müşriklerin nezdinde putların
makamı şöyle anlatılmıştır:
‫ﻢ‬‫ﻮﻧَﻬ‬‫ﺒ‬‫ﺤ‬‫ أَﻧْﺪاداً ﻳ‬‫ونِ اﻟﻠﱠﻪ‬‫ﻦْ د‬‫ﺬُ ﻣ‬‫ﺘﱠﺨ‬‫ﻦْ ﻳ‬‫ﻦَ اﻟﻨﱠﺎسِ ﻣ‬‫ ﻣ‬‫و‬
‫ اﻟﻠﱠﻪ‬‫ﺐ‬‫ﻛَﺤ‬
"İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a
denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler."39
Müşrikler, putları Allah'ın dengi ve benzeri olarak
düşünmekte ve hatta onlara yardım etmesi için savaşlarda putları yanlarında götürmekteydiler. Kur'an
bu hakikate şöyle işaret etmektedir:
38-Zümer, 8.
39-Bakara, 165.
Cidal-ı Ahsen 52
َ‫ﺮُون‬‫ﻨْﺼ‬‫ ﻳ‬‫ﻢ‬‫ﻠﱠﻬ‬‫ﺔً ﻟَﻌ‬‫ﻬ‬‫ آﻟ‬‫ونِ اﻟﻠﱠﻪ‬‫ﻦْ د‬‫ اﺗﱠﺨَﺬُوا ﻣ‬‫و‬
"Yardım görürler umuduyla, Allah'tan başka ilahlar edindiler."40
Ayrıca Müşrikler, izzet ve zilletin putların elinde
olduğuna inanmaktaydılar. Kur'an, onların bu batıl
düşüncesini şöyle beyan etmektedir:
‫ا‬‫ﺰ‬‫ ﻋ‬‫ﻢ‬‫ﻜُﻮﻧُﻮا ﻟَﻬ‬‫ﻴ‬‫ﺔً ﻟ‬‫ﻬ‬‫ آﻟ‬‫ونِ اﻟﻠﱠﻪ‬‫ﻦْ د‬‫ اﺗﱠﺨَﺬُوا ﻣ‬‫و‬
"Onlar, kendilerine bir itibar ve kuvvet (vesilesi)
olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler."41
Dolayısıyla Kur'an bu şaşkın inatçı grup hakkında
şöyle buyurmaktadır:
‫ ﻟَﻪ‬‫ﺘَﺠﻴﺐ‬‫ﺴ‬‫ﻦْ ﻟَﺎ ﻳ‬‫ ﻣ‬‫ونِ اﻟﻠّﻪ‬‫ﻦْ د‬‫ﻮا ﻣ‬‫ﻋ‬‫ﺪ‬‫ﻦْ ﻳ‬‫ﻤ‬‫ﻦْ اَﺿَﻞﱡ ﻣ‬‫ﻣ‬‫و‬
ِ‫ﺔ‬‫ﻴﻤ‬‫مِ اﻟْﻘ‬‫ﻮ‬‫ﻟﻰ ﻳ‬‫ا‬
"Kim, Allah'ı bırakıp da, kıyamet gününe kadar
kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha
sapıktır?"42
Bu ayette yüce Allah, Risalet Asrı'nda ne gören ne
duyan tahta ve metal putlardan hacetlerini isteyen
müşriklere hitap etmektedir.
40-Yâsîn, 74.
41-Meryem, 81.
42-Ahkaf, 5.
53 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
Acaba bu ayetin muvahhitlerle ne alakası vardır?
Zira onlar, İmamların (a.s) ve Salihlerin ulûhiyetine
ve Allah olduğuna inanmazlar. Hakeza onlar, 'Allah
işlerini onlara havale etmiştir' demezler. Bilakis muvahhitler, onları Allah katında makam ve derece sahibi yüce insanlar olarak bilmektedirler ve eğer dua
ederlerse Allah, onların dualarını ilahî dergâhında
kabul edeceğine ve onların bizim konuşmalarımızı
duyduklarına inanırlar.
Bu açıklamalarla bu iki çeşit duanın yani müşriklerin duası ve muvahhitlerin duasının farkı aydınlanmış oldu:
Birinci olarak: Müşrikler, putları Allah'ın eşi ve
dengi olarak sanmaktaydılar, ancak muvahhitler Allah hakkında eş ve benzer düşüncesine sahip değillerdir. Enbiya ve evliyaları Allah'ın yaratıkları olarak
bilmektedirler.
İkinci olarak: Müşrikler, Allah'ın işlerinin putlara havale edildiğini sanmaktaydılar, hâlbuki muvahhitler böyle bir tefvize inanmamaktadırlar. Allah'ı
âlemin yöneticisi olarak bilmektedirler. Kur'an'da defalarca bu ayeti okumuşlardır:
َ‫ﺮ‬‫ﺮُ اﻟْﺄَﻣ‬‫ﺑ‬‫ﺪ‬‫ﻳ‬
"Her işi düzenleyip yönetir."43
Muvahhitler bu okudukları ayete de inanmaktadır43-Secde, 5; Ra'd, 2; Yunus, 3 ve 31.
Cidal-ı Ahsen 54
lar. Öyleyse, bu köklü farkların olmasına rağmen nasıl bu iki grup birbirine benzetilebilir?
Üçüncü olarak: Onların putları taş ve ağaç parçalarından yapılmış ve duymadıkları için de cevap verecek güçleri yoktu, ama enbiya ve evliyalar bu dünyadan ayrıldıktan sonra o âlemde has bir yaşam sürmektedirler. Dolayısıyla bizler Peygambere (s.a.a)
selam vererek şöyle demekteyiz:
‫ﻬﺎ اﻟﻨﺒﻲ‬‫اﻟﺴﻼم ﻋﻠﻴﻚ أﻳ‬
"Allah'ın selamı, üzerine olsun ey Allah'ın Nebisi."
Aynı şekilde ziyaretnamelerde ona hitap etmekteyiz. Buna ilave olarak bazı ayet ve rivayetler onların
Berzah yaşantısına tanıklık etmektedir. Bu yüzden
bu konudaki her türlü ayrımcılık Kur'an ve hadislerin
kesin hükümlerini inkâr etmek demektir.
10. Şüphe: Ölülerle Konuşmak Tevhid ve
Şirkin Ölçüsü Müdür?
Soru: Diyorlar ki: "Biz sadece Allah'tan istemeliyiz, insanlardan değil." Eğer "Ya İmam Hasan, ya
İmam Hüseyin!" dersek bu şirktir. Çünkü Allah'tan
başkasından istemiş oluruz.
Cevap:
Tevhid ve şirkin ölçüsü, sizin veya bizim elimizde
değildir. Dolayısıyla her istediğimizi 'Tevhid' ve her
istemediğimiz şeyi 'Şirk" olarak adlandırmamız doğ-
55 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
ru değildir. Bilakis tevhid ve şirkin kendisine has ölçü ve mizanı vardır ki bu ölçü Kur'an, sünnet ve akıl
temeline dayanmaktadır. Şimdi enbiya ve evliyalardan dua isteğinde bulunmanın 'Tevhid'in Özü' olduğunun anlaşılması için bir takım konulara değineceğiz:
1-Eğer insanlardan bir şey istemek şirk olsaydı, o
halde Vahabiler dâhil yeryüzünde yaşayan tüm insanların müşrik olması gerekirdi. Çünkü tüm insanlar
yaşantılarında birbirlerinden bir şeyler ister, baba
oğuldan, üst astan, hasta doktordan vs.
Eğer bu tür isteklerin yaşayanlardan istendiği için
şirk olmadığını, ancak ölülerden bir şey istemenin
şirk olduğunu söylerlerse, bu cevap bir önceki konudan daha kötüdür. Zira ölüm ve yaşam şirk ve tevhidin ölçüsü değildir ki yaşayandan bir şey istemek
'Tevhid' ve aynı istek ölüden olursa şirk olmuş olsun.
Bilakis ölüm ve hayat isteklerin faydalı, faydasız veya etkili ve etkisiz olma ölçüsü olabilir, tevhid ve
şirkin ölçüsü değil. Dolayısıyla: "Ölüden" (elbette
eğer ölüyse) bir şey istemek faydasızdır, şirk değildir.
2-Eğer insanlardan bir şey istemek şirkse ve yalnızca Allah'tan istenmesi gerekiyorsa öyleyse neden
Kur'an'ın hükmü gereği; insanlar Peygamberin (s.a.a)
huzuruna gitmeye ve günahlarının bağışlanması için
onlar hakkında dua etmesi için istekte bulunmaya
görevlendirilmişlerdir? Kur'an bu konu hakkında
şöyle buyurmaktadır:
Cidal-ı Ahsen 56
8 :0 ' 2 Q! " I 8 ^0<0 _
.` "9:0 a? C1 ( K .\C 1 ! .K v
a$ CJ ' 2 J + T BC " J+ T BC.> l w .V ' 2 +$ Q! x
y.* 1 .*<R " V "Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah'ın izniyle
kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet
sana gelip Allah'tan bağışlama dileselerdi ve elçi de
onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı."44
Bu ayette Allah biz Müslümanlardan O'ndan başkasından bizim için dua etmesi üzere talepte bulunmamızı istemektedir. Hatta Kur'an, münafıkları bile
yermekte ve şöyle demektedir:
‫ﻢ‬‫ﻬ‬‫ؤُﺳ‬‫ا ر‬‫و‬‫ ﻟَﻮ‬‫ﻮلُ اﻟﻠّﻪ‬‫ﺳ‬‫ ر‬‫ﺮْ ﻟَﻜُﻢ‬‫ﺘَﻐْﻔ‬‫ﺴ‬‫ا ﻳ‬‫ﺎﻟَﻮ‬‫ ﺗَﻌ‬‫ﻢ‬‫ذَا ﻗﻴﻞَ ﻟَﻬ‬‫ا‬‫و‬
yَ‫ﺘَﻜْﺒِﺮُون‬‫ﺴ‬‫ ﻣ‬‫ﻢ‬‫ﻫ‬‫ونَ و‬‫ﺪ‬‫ﺼ‬‫ ﻳ‬‫ﻢ‬‫ﺘَﻬ‬‫اَﻳ‬‫ر‬‫و‬
"O münafıklara, "Gelin, Allah'ın Resûlü sizin için
bağışlama dilesin" denildiği zaman başlarını çevirirler ve sen onların büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün."45
Hz. Yakub'un (a.s) çocuklarının günahları ortaya
çıkınca babalarına şöyle dediler:
44-Nisa, 64.
45-Münafikun, 5.
57 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
yَ‫ﻴﻦ‬‫ﺌ‬‫ﻨﺎ إِﻧﱠﺎ ﻛُﻨﱠﺎ ﺧﺎﻃ‬‫ﺮْ ﻟَﻨﺎ ذُﻧُﻮﺑ‬‫ﺘَﻐْﻔ‬‫ﻗﺎﻟُﻮا ﻳﺎ أَﺑﺎﻧَﺎ اﺳ‬
"Oğulları, "Ey babamız! Allah'tan suçlarımızın
bağışlanmasını dile. Biz gerçekten suçlu idik" dediler."46
Hz. Yakup (a.s) ise onlara şöyle cevap verir:
y‫ اﻟﺮﱠﺣﻴﻢ‬‫ اﻟْﻐَﻔُﻮر‬‫ﻮ‬‫ ﻫ‬‫ﻧﱠﻪ‬‫ﻰ ا‬‫ﺑ‬‫ ر‬‫ﺮُ ﻟَﻜُﻢ‬‫ﺘَﻐْﻔ‬‫ اَﺳ‬‫ف‬‫ﻮ‬‫ﻗَﺎلَ ﺳ‬
"Yakub, "Rabbimden sizin bağışlanmanızı dileyeceğim. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet
edendir" dedi."47
Yukarıda zikredilen mübarek Kur'an ayetlerinden,
bu meselenin insanın fıtratına yerleştirildiği anlaşılmaktadır. Eğer insan kendisi ve Allah arasında vasıta
olması için yüce makam sahibi birinden bir şey istiyorsa bu tevhidin ta kendisidir.
3-Yukarıda zikredilen örneklerde tüm isteklerin
yaşayan birisinden olduğunu söylemek mümkündür,
ancak bunun cevabı açıktır. Şehitlerden daha üstün
olan enbiya ve evliyaları (İmamları -a.s-) ölüler olarak sanan, onların hiçbir idrak ve düşüncelerinin olmadığına inanan kişiler Kur'an'a aykırı söz söylemektedirler. Zira Kur'an açısından bırakın enbiya ve
evliyalar, hatta Mesih'in elçilerine (Havarilere) yardım eden kişi bile canlıdır ve yaşamaktadır. Kur'an
bu konu hakkında şöyle buyurmaktadır:
46-Yusuf, 97.
47-Yusuf, 98.
Cidal-ı Ahsen 58
‫ﻲ‬‫ﻮنَ * ﺑِﻤﺎ ﻏَﻔَﺮَ ﻟ‬‫ﻠَﻤ‬‫ﻌ‬‫ﻲ ﻳ‬‫ﻣ‬‫ ﻗَﻮ‬‫ﺖ‬‫ﻨﱠﺔَ ﻗﺎلَ ﻳﺎ ﻟَﻴ‬‫ﺧُﻞِ اﻟْﺠ‬‫ﻴﻞَ اد‬‫ﻗ‬
yَ‫ﻴﻦ‬‫ﻜْﺮَﻣ‬‫ﻦَ اﻟْﻤ‬‫ﻲ ﻣ‬‫ﻠَﻨ‬‫ﻌ‬‫ ﺟ‬‫ﻲ و‬‫ﺑ‬‫ر‬
"(Kavmi onu öldürdüğünde kendisine): "Cennete
gir!" denildi. O da, "Keşke kavmim, Rabbimin beni
bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını
bilseydi!" dedi."48
Bu sözü söyleyen "Habib Neccâr"dır. Kavmi onu
taşlayarak öldürdükten sonra şöyle söyledi: "Ben artık cennetteyim ve ikram edilenlerdenim."
4-Eğer gerçekten bu dünyadaki bazı insanların
hayatı olmasaydı, o halde "Tedfin-i Meyyit" (ölüyü
defnetme) töreninin bir parçası olan ölüye telkin
vermenin anlamı nedir? Meyyit (ölü) toprağın altına
konulduktan sonra ona eğer iki melek gelirse onlara
şöyle deyin diye hitap edilmektedir: "Allah (c.c)
Rabbimdir…"49
5-Sahih-i Buhari50 kendi sahihinde "El-Meyyit
Yesmeu Hafke'n-Nial" adlı bir bab açmıştır. Yani
"Ölü, kendisini teşyii edenlerin ayakkabılarının sesini işitir" ve bu konuda rivayet nakletmektedir. Eğer
gerçekten ölüm hayatın sonuysa, o halde meyyitin
48-Yâsîn, 26 ve 27.
49-el-Fıkıh 'ala'l-Mezâhibi'l-Erbâa.
50-Sahih-i Buhari, Cenaze bahsi, h.658. Ayrıca bkz: Sünen-i İbni Mace, c.1, s.464; es-Sünenu'l-Kubra, c.3, s.383;
Mecmeu'z-Zevâid, c.2, s.322.
59 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
teşyii edenlerin ayakkabılarının sesini duymasının
anlamı nedir?!
6-Tüm Müslümanlar teşehhütlerinde Peygambere
(s.a.a) hitap ederek şöyle demektedirler: "Allah'ın selamı üzerine olsun ey Allah'ın Nebisi!"
Buna binaen, eğer ölüye hitap şirkse o halde
Vahabilerin kendileri de müşriktirler.
7-Vahabilerin asıl sorunu; şimdiye kadar tevhid ve
şirk için ortaya bir ölçü bırakamayışlardır. Ve dolayısıyla her tür nida ve dilekte bulunma veya Allah'tan başkası karşısında huzû ve tevazu etmeği tapmak
(ibadet) olarak algılamaktadırlar. Eğer şirk ve tevhidin ölçüsünü açıklamış olsalardı, bütün sorunları hallolmuş olurdu. Şimdi özet olarak bu konuya değiniyoruz:
İbadetin hakikati; insanın bir varlığın karşısında
huzû etmesi veya ondan bir şeyi istemesidir, bunu
yaparken de onun Allah olduğuna veya Allah'ın yaratığı olduğuna, ancak Allah'ın yaratmak, dünyanın
hükümranlığı ve rızık vermek gibi işlerini ona tefviz
ve havale ettiğine inanmasıdır. Dolayısıyla insanın
nida ve isteği o varlıkta bunların olmadığı inancıyla
olursa tapma ve ibadet tahakkuk bulmaz. Özellikle
eğer insan, Allah katında makam ve mevki sahibi Allah'ın Salih kullarından, kendisi hakkında dua etmesini istemesi tevhidden başka bir şey değildir.
8-'Onlar yaşıyorlar, ancak onlarla olan ilişkimiz
kesilmiştir' sözü Peygamberin (s.a.a) buyruğuna ay-
Cidal-ı Ahsen 60
kırıdır. Çünkü Peygamber, "Bedir" savaşında müşriklerin cesetlerini bir çukura attığında onlarla konuşmaya başladı. Yeni şirkten kurtulmuş Müslümanlar 'Ölülerin cesetleriyle mi konuşuyorsun?' diyerek
Peygambere (s.a.a) itiraz ettiler. Hz. Peygamber
(s.a.a) onlara cevaben şöyle buyurdu:
"Muhammed'in canı elinde olan Allah'a andolsun ki sizler, benim söylediklerimi onlardan
daha iyi duyamazsınız."51
Şefaatçi olmalarına izin verilenler ve Hz. Peygamberin (s.a.a) kesin olarak şafi olması ve ondan
dua isteğinde bulunulması tevhidin ta kendisidir.
9-Vahabilerin sözleri, Ebu Bekir'in amel ve
siresine tamamen aykırıdır. Zira Peygamber Efendimizin vefat ettiği haberi kendisine verildiğinde o,
Hz. Peygamberin (s.a.a) evine gelerek onu öptü ve
ağladı. Sonra şöyle söyledi: "Anam, babam sana feda
olsun ey Allah'ın peygamberi!..." Bu nida ve istekten
daha yüce bir istek olabilir mi?52
10-İster hayatta, ister öldükten sonra olsun ilahî
velilerden [imamlar (a.s)] dua isteğinde bulunmak
izin verilmiş bir husus, belki ilahî bir emirdir. Zira
Âl-i İmrân suresinin 64. ayetinde Müslümanların
Peygamberden (s.a.a) kendileri için Allah'tan bağış51-Sahih-i Buharî, Cenaze bahsi, Babu'd-Duhul alâ'l-Meyyit, h.1241.
52-Kitabu'l-Meğazi, Bab-u Dua en-Nebi alâ Kuffari Kureyş, h.3979.
61 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
lanma dileğinde bulunmaları sadece dünyevi hayat
için geçerli değildir. Çünkü bütün Müslümanlar bu
ayetten umum ve mutlak kavramlarını anlamışlardır
ve bundan dolayı onun kabrinin yanında onunla konuşmakta, dua isteğinde bulunmaktadırlar. Sahabeler
de Peygamberin (s.a.a) vefatından sonra bu ayete
pratik olarak anlam kazandırmışlardır. Tüm dünya
Müslümanları uzak ve yakın diyarlardan Allah Resulünün (s.a.a) kabrini ziyaret etmeğe koşmakta ve ondan dua ve şefaat isteğinde bulunmaktadırlar. Acaba
Müslümanların on dört asırlık bu ittifakı hüccet ve
kanıt değil midir?
Sahih-i Buhari'nin naklettiği hadise göre; Hz.
Âdem'den (a.s) Hz. Nuh'a (a.s), Hz. İbrahim'den (a.s)
Hz. Musa (a.s) ve Hz. İsa'ya (a.s) kadar büyük peygamberler Kıyamet günü, Peygamber Efendimizden
şefaat isteğinde bulunacaklar ve şöyle diyeceklerdir:
nz<1 e: .\ + .Q{ |./ } aC1 mQ! ~ .&
.> ( .K €JR9!
"Ey Muhammed! Sen Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncususun, bize Rabbinin katında şefaat et, burada çıkmazda olduğumuzu görmüyor musun?"53
Bu, onun izin verilmiş "Şefaatçi" olduğuna kanıttır. Yüce Allah, bu izni ona vermiştir:
53-Sahih-i Buharî, Kitab-u Tefsir-i Kur'an, h.4712;
Müsned-i Ahmed, c.3, s.248.
Cidal-ı Ahsen 62
ye‚ƒR1 (0 "9:0 I N+ Y
& 9 "Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler."54
Dolayısıyla şefaatçiden dua ve şefaat isteğinde bulunmak için izin verilmiştir. Oysa Vahabiler Peygamberden (s.a.a) şefaat isteğinde bulunmayı yasaklamış ve şirk olduğunu ilân etmişlerdir.
11. Şüphe: Kıyamet Gününde Şefaate İzin
Soru: Bu ayetin hükmüyle:
y‫ﻪ‬‫ إِﻻﱠ ﺑِﺈِذْﻧ‬‫ه‬‫ﻨْﺪ‬‫ ﻋ‬‫ﺸْﻔَﻊ‬‫ي ﻳ‬‫ﻦْ ذَا اﻟﱠﺬ‬‫ﻣ‬
"İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak
kimdir?"55
Şefaat Allah'ın izniyle olmalı, ancak bu izin Kıyamet günü muhakkak olur.
Cevap:
Bu şüphe iki konuya şamil olmaktadır:
1. Şefaat, ilahî izne bağlıdır.
2. Bu izin Kıyamet günü gerçekleşir.
Birinci konu, bahis ve tartışma konusu değildir.
Zira şefaat ilahî bir haktır. Kur'an bu konu hakkında
şöyle buyurmaktadır:
54-Enbiyâ, 28.
55-Bakara, 255.
63 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
yً‫ﻴﻌﺎ‬‫ﻤ‬‫ﺔُ ﺟ‬‫ اﻟﺸﱠﻔﺎﻋ‬‫ﻠﱠﻪ‬‫ﻗُﻞْ ﻟ‬
"De ki: "Şefaat tümüyle Allah'a aittir."56
Başka ayetler de bu gerçeğe şahitlik etmektedir.
Nitekim Kur'an, meleklerin şefaatini kabul etmemiş
ve onu Allah'ın iznine dayandırmış ve şöyle buyurmuştur:
‫ﺌﺎً إِﻻﱠ‬‫ ﺷَﻴ‬‫ﻢ‬‫ﺘُﻬ‬‫ﻲ ﺷَﻔﺎﻋ‬‫ ﻻ ﺗُﻐْﻨ‬‫ﻤﺎوات‬‫ﻲ اﻟﺴ‬‫ ﻓ‬‫ﻠَﻚ‬‫ﻦْ ﻣ‬‫ ﻣ‬‫ﻛَﻢ‬
y‫ﺮْﺿﻲ‬‫ ﻳ‬‫ و‬‫ﺸﺎء‬‫ﻦْ ﻳ‬‫ﻤ‬‫ ﻟ‬‫ﺄْذَنَ اﻟﻠﱠﻪ‬‫ أَنْ ﻳ‬‫ﺪ‬‫ﻌ‬‫ﻦْ ﺑ‬‫ﻣ‬
"Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri; ancak Allah'ın izniyle, dilediği ve hoşnut olduğu
kimselere yarar sağlar."57
Bu iznin fakat Kıyamet günü tahakkuk bulacağı
konusuna gelince; bu söz sadece 'Şefaat-i Kübra'
(Büyük şefaat) için geçerlidir. Hz. Âdem (a.s), Hz.
Nuh (a.s), Hz. İbrahim (a.s), Hz. Musa (a.s) ve Hz.
İsa (a.s) Peygamberler huzura gelerek mahşer ehli
hakkında şefaat isteğinde bulunurlar.58
Ancak şefaatin bir kısmı Peygamber Efendimizin
(s.a.a) hayatında tahakkuk bulmuştur. Allah'ın günahkârları peygamberin huzuruna göndererek onlar
hakkında dua etme isteğinde bulunma emri vermesi
56-Zümer, 44.
57-Necm, 26.
58-Sahih-i Buharî, c.5, s.226.
Cidal-ı Ahsen 64
bu gerçeğin açık şahididir. Nitekim yüce Allah
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
‫ و‬‫ﺘَﻐْﻔَﺮُوا اﻟﻠﱠﻪ‬‫ ﻓَﺎﺳ‬‫ ﺟﺎؤُك‬‫ﻢ‬‫ﻬ‬‫ﻮا أَﻧْﻔُﺴ‬‫ إِذْ ﻇَﻠَﻤ‬‫ﻢ‬‫ أَﻧﱠﻬ‬‫ ﻟَﻮ‬‫و‬
yً‫ﻴﻤﺎ‬‫ﺣ‬‫اﺑﺎً ر‬‫ ﺗَﻮ‬‫وا اﻟﻠﱠﻪ‬‫ﺪ‬‫ﺟ‬‫ﻮلُ ﻟَﻮ‬‫ اﻟﺮﱠﺳ‬‫ﻢ‬‫ﺘَﻐْﻔَﺮَ ﻟَﻬ‬‫اﺳ‬
"Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet
sana gelip Allah'tan bağışlama dileselerdi ve elçi de
onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı."59
Hz. Peygamberin (s.a.a) şefaati, Allah'ın dergâhından dua ve istekte bulunmasından başka bir şey değildir.
Şefaat kelimesi " / Şef'un" kelimesi kökünden
alınmış olup ve bir şeyi benzeri olan bir şeye eklemek anlamına gelmektedir. Günahkâr birinin isteği,
şefaat edecek olan "Şafi"nin duasına eklenir ve şefaat tahakkuk bulur.
"Halk kendilerine yağmur duası okuması için imama
gidip şefaat istediklerinde, imam onları geri çevirmez"60 adı altında, hadislerden oluşan bir bab vardır.
Aynı şekilde Sahih-i Buhari'de "Kuraklık Sırasında
Müşrikler Müslümanlardan Şefaat Diledikleri Zaman" adlı bir bab vardır.61
59-Nisa, 64.
60-Sahih-i Buhari, c.2, s.18.
61-a.g.e.
65 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
Bu iki babdaki rivayetler, şefaat isteğinde bulunmanın gerçekte dua isteğinde bulunmak olduğuna
delildir. Dolayısıyla bunu başka bir şekilde tefsir etmemek gerekir.
Görüldüğü üzere şefaat, dua talep etme anlamında
kullanılmaktadır. Kur'an, Peygamberin (s.a.a) şefaatini bu dünyada kabul etmeyenleri kınamakta ve bunu nifak alametlerinden biri olarak bilmektedir. Bu
konu hakkında Kur'an şöyle buyurmaktadır:
‫ﻢ‬‫ﻬ‬‫ؤُﺳ‬‫ا ر‬‫و‬‫ ﻟَﻮ‬‫ﻮلُ اﻟﻠّﻪ‬‫ﺳ‬‫ ر‬‫ﺮْ ﻟَﻜُﻢ‬‫ﺘَﻐْﻔ‬‫ﺴ‬‫ا ﻳ‬‫ﺎﻟَﻮ‬‫ ﺗَﻌ‬‫ﻢ‬‫ذَا ﻗﻴﻞَ ﻟَﻬ‬‫ا‬‫و‬
yَ‫ﺘَﻜْﺒِﺮُون‬‫ﺴ‬‫ ﻣ‬‫ﻢ‬‫ﻫ‬‫ونَ و‬‫ﺪ‬‫ﺼ‬‫ ﻳ‬‫ﻢ‬‫ﺘَﻬ‬‫اَﻳ‬‫ر‬‫و‬
"O münafıklara, "Gelin, Allah'ın Resûlü sizin için
bağışlama dilesin" denildiği zaman başlarını çevirirler ve sen onların büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün."62
12. Şüphe: Evliyaların Eserlerini Teberrük
Saymak Şirk Midir?
İddia: Teberrük etmek, Allah'tan gayrisinden hayır dilemektir ve bu Allah için bir dengin varlığına
inanmak anlamına gelmektedir.
Cevap
Yaratılış âlemi, sebep sonuç ilişkisi, sebep ve müsebbipler esasına göre yaratılmıştır. Allah'ın dünyevî
bereketleri doğal sebepler yoluyla bizlere ulaşmakta62-Münafikun, 5.
Cidal-ı Ahsen 66
dır. Örneğin; güneş biz insanlara ve canlılara ışığını
yansıtarak hayat verir; bunun gibi daha birçok fayda
sağlar. Bu konu akıl, düşünce, Kur'an ve rivayetlerin
şahitlik ettiği bir gerçektir.
Teberrük etmek ilahî hayrın yolu olabilecek mukaddes sebeplerden bir çeşit hayır dilemektir. Hz.
İsa'nın (a.s) zamanında iyileşmesi imkânsız olan hastaların şifa bulması, ölülerin diriltilmesi gibi bazı
ilahi bereketler onun aracılığı ile insanlara ulaşmaktaydı. Gerçekte şifa veren ve hakikî yaratıcı Allah'tır,
ancak O, feyzini yüce makam sahibi kulları aracılığıyla insanlara ulaştırmaktadır. Bu sözün aynısı Hz.
Peygamber (s.a.a), İmamlar (a.s) ve öteki yüce makam sahibi insanlar için de geçerlidir.
Yüce Allah'ın iradesi Hz. Yakub'un (a.s) gözlerinin şifa bulmasına yönelikti. Ancak bu Hz. Yusuf'un
(a.s) gömleği ile gerçekleşti. Yüce Allah bu konu
hakkında şöyle buyurmaktadır:
yً‫ﻴﺮا‬‫ﺼ‬‫ ﺑ‬‫ﺗَﺪ‬‫ ﻓَﺎر‬‫ﻬِﻪ‬‫ﺟ‬‫ﻠﻲ و‬‫ ﻋ‬‫ﻴﺮُ أَﻟْﻘﺎه‬‫ﺸ‬‫ اﻟْﺒ‬‫ﺎ أَنْ ﺟﺎء‬‫ﻓَﻠَﻤ‬
"Müjdeci gelince, gömleği onun yüzüne koyar
koymaz (Ya'kub) görür oldu."63
Hz. Peygamberin (s.a.a) sahabesi, bebeklerini
onun huzuruna getirir ve Peygamber Efendimiz mübarek parmaklarıyla onların damaklarını açardı. Onlar bu şekilde Hakk'ın rahmetinin Resul-i Ekrem
(a.s) yoluyla onlara ulaşmasını umuyorlardı.
63-Yusuf, 96.
67 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
Elbette teberrükte bulunulan şeyin, şer'i açıdan
kutsal ve yüce olduğuna dair bir delili olmalıdır veya
bu özellikte bir insana ait olması gerekir.
Peygamber Efendimizin ashabı, onun abdest suyuyla teberrük eder ve onun bir damlasının bile yere
düşmesine izin vermezlerdi. Zira Allah'ın rahmet ve
bereketinin bu yolla onlara ulaşacağına inanmaktaydılar.
13. Şüphe: Kabirlere Secde Etmek Şirk
Midir?
İddia: Siz Şiiler kabirlere secde etmektesiniz ve
bu şirktir.
Cevap
Bu sözün bazı olasılıkları vardır. Hepsi yalan olmakla birlikte esasa aykırıdır:
1. Şiiler, kabirlerin üzerine secde etmektedirler.
2. Kabirleri kıble karar kılmaktadırlar.
3. Kabirlere doğru secde etmektedirler.
Bunlardan hangisi kastedilmişse yalan ve dayanaksızdır.
Bizler sadece Allah'a secde etmekteyiz. Secdenin
bir zati ibadet hâli vardır ve evrensel olarak yalnızca
Allah'a mahsustur. Geçmiş ümmetlerde bazı insanlara secde etmek caiz olsa da İslam ümmeti Allah'tan
başkasına secde etmeği haram bilmektedir. Eğer bazı
ziyaretçilerin kutsal mekânlara girer girmez secde et-
Cidal-ı Ahsen 68
tikleri göze çarpıyorsa bundan maksat onları böyle
bir ziyarete nail ettiği için ilahi makama şükür secdesidir. İslam büyükleri, Allah her ne zaman onlara yeni bir nimet vermişse ondan yararlanmadan önce Allah için secde ederler. Böylelikle nimetten yararlanmadan önce Allah'a şükretmeyi yerine getirirler.
14. Şüphe: Kerbela Toprağına Secde Etmek
Şirk Midir?
İddia: Kabirlerin üzerine secde ederek namaz
kılmak şirktir ve sizler bu işi yapmaktasınız. Şöyle ki
sizler ölünün toprağından mühür yapmakta ve onun
üzerine secde etmektesiniz?
Cevap:
Vahabiler bu konuda kuru gürültü yapmakta ve
asılsız iddiada bulunmaktadırlar. Çünkü sormak gerekir:
1. Acaba Şiiler kabirlerin üzerine mi secde etmektedirler, yoksa kabrin kenarında mı?
2. Acaba Şiiler, kabre doğru mu namaz kılmaktadırlar, yoksa kıbleye doğru mu?
3. Her iki iftiranın doğru olduğunu farz etsek bile,
bunun şirkle ne alakası vardır?
Şirk, akait ve inançla ilgilidir. Bu amel en fazla
haram olabilir, şirk değil. Zira bu işi yapan kişi bu
işinde ne Allah'a şirk koşmakta ve ne de Allah'a
mahsus olan bir fiili O'ndan gayrisine nispet vermektedir.
69 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
Hatırlatalım ki, hiç kimse asla kabir üzerinde namaz kılmamaktadır ve kutsal mekânlarda böyle bir
şey mümkün değildir. Hiç kimse kabirlere doğru
namaz da kılmamaktadır. Bilâkis Allah'ın evinin ziyaretçileri ve başkalarının kutsal mekânlarda namaz
kıldıkları yer, ilahî evliyaların pak bedenlerinin defnedildikleri kabirlerinden pekte uzakta değildir.
Çünkü insanlar, bu mekânların onların vücutlarıyla
teberrük bulduğuna inanmaktadırlar. Bundan dolayı
insanlar, bu topraklarda namaz kılmakta evliyaların
yattıkları yerin has bir fazileti olduğuna inanmaktadırlar. Ayrıca bu konu İslâm öğretileri dışında değildir:
1. Kur'an, Hz. İbrahim'in (a.s) durduğu yerde namaz kılmamızı istemekte ve şöyle buyurmaktadır:
y‫ﻰ‬‫ﻠ‬‫ﺼ‬‫ ﻣ‬‫ﻴﻢ‬‫ﺮاﻫ‬‫ﻘﺎمِ إِﺑ‬‫ﻦْ ﻣ‬‫ﺬُوا ﻣ‬‫ اﺗﱠﺨ‬‫ و‬
"Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri
edinin (orada namaz kılın)"64
2. Tüm Müslümanlar Mescid-i Nebi'de namaz
kılmakta ve hiç kimse onları şirkle suçlamamaktadır.
Sebebine gelince 'Mescid-i Nebi'nin zati yüceliğinin
yanı sıra Hz. Peygamber Efendimizin de kabri şerifleri orada bulunmaktadır.
3. Allah, Hz. İsmail'in (a.s) annesinin ayak yerini
ibadet mahalli olarak karar kılmış ve 'Mes'a'da yedi
kere "Sa'y" edilmesini emretmiştir. Bu yerin seçil64-Bakara, 125.
Cidal-ı Ahsen 70
mesinin tek sebebi, pak ve imanlı bir kadının, Allah
rızasını gözeterek susuz ve kurak bir çölde, sakinliğini koruyup su bulmak için yedi kere orayı dönmesidir.
4. Hepimizin namaz kıldığı Hicr-i İsmail, bir grup
peygamberin gömüldüğü yerdir ve kendine has bir
saygınlığı vardır. Eğer gerçekten bunların hepsi şirkse öyleyse dünyada tek bir muvahhit bile yoktur demektir!!
Toprağa Secde
Şüphede zikredilen "Kabre secde etmenizin delili,
Hz. Hüseyin'in toprağına secde etmenizdir' konusuna
gelince şöyle deriz: Şüphe icat eden kişinin kendi
fıkhından ve Hz. Peygamberin (s.a.a) hadislerinden
haberi yoktur.
Peygamberimizin (s.a.a) iftihar ettiği konulardan
birisi de şuydu:
yً‫ ﻃَﻬﻮرا‬‫ﺴﺠﺪاً و‬‫ ﻣ‬‫ﻲ اﻷرض‬‫ ﻟ‬‫ﻌﻠﺖ‬‫ﺟ‬
"Yeryüzü benim için secde yeri ve pak edici olarak
karar kılınmıştır."65
Bu hadisten, Müslümanların zemin, yani toprak ve
taşa secde etmeleri gerektiği anlaşılmaktadır. Teyemmümde ise toprağa teyemmüm etmeleri istenmektedir. Dolayısıyla zemin dışındaki yerlere yapı65-Sahihi Buharı, Kitabu't-Teyemmüm, h.335.
71 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
lan secde, namazın sıhhatine aykırıdır. Bundan dolayı Peygamber Efendimizin (s.a.a) zamanından birkaç
asır sonraya kadar Müslümanlar caminin toprak ve
çakıl taşlarına secde etmekteydiler.
Peygamber Efendimizin ashabı, Arabistan'ın kavurucu sıcağından korunmak için taşları avuçlarına
alır ve secde sırasında yere koyarak onlara secde
ederlerdi. Nitekim Peygamber efendimiz (s.a.a), sarığının kenarına secde eden birini gördüğünde sarığını çekerek şöyle buyurdu: "Yüzünü toprağa
koy."66 Bunun gibi onlarca hadis bulunmaktadır ki
burada onları zikretmek için yeterli fırsatımız yoktur.
Bugün maalesef sünnet, bidat sayılmakta bidat
(halıya secde etmek) ise sünnetin yerini almıştır!
Bundan dolayı Şiiler, toprağa secde etmekte kararlıdırlar. Ancak Şiiler, her yerde toprak olmadığı için
bir miktar toprağı mühür (kil halinde kalıplaştırmak)
haline getirerek her durumda yanlarında taşırlar.
Böylelikle Allah Resulünün (s.a.a) sünnetine amel
etmeye çalışırlar ve bu türbetin Hz. Hüseyin'in (a.s)
türbeti olması konusunda ısrarlı değildirler. Bilakis
her yerin toprağı onlar için secde yeridir. Ancak Şiilerin, İmam Hüseyin'in (a.s) türbetini tercih etmelerinin sebebi, İslam önderleri tarafından nakledilen rivayetlerdir ki; bu rivayetlerde, Hz. Hüseyin'in (a.s)
türbetine (toprağına) secde etmenin, ibadetin kabul
olmasına sebep olacağı zikredilmiştir. Zira bu top66-Kenzu'l-Ummal, c.7, s.465, h.19810.
Cidal-ı Ahsen 72
raklar, şehitlerin kanlarıyla yoğrulmuş ve izzet ve
imanla şehadeti, kâfir ve zalimlerle birlikte alçakça
yaşamaya tercih eden yetmişten fazla yüce makam
sahibi eşsiz insanın temiz bedenlerini bağrında barındırmaktadır.
İmam Hüseyin'in (a.s) toprağına secde etmek; İslam'ın payidar olması ve dinin yok olmasını önlemek
için azizlerinin canlarını feda etmiş yiğitleri hatırlamaktır. Onlara aşk, Allah'a (c.c) ve Resulullah'a
(s.a.a) aşktır.
Tabiinin büyüklerinden 'Mesruk', topraktan başka
bir şeye secde etmemekteydi, nitekim gemide bile
yanına toprak alır ve ona secde ederdi.67
Ömer b. Abdülaziz, hasır üzerinde durur, üzerine
toprak döker ve secde ederdi.68 Bunlar hiçbir zaman
şirkle suçlanmamışlardır. Eğer gerçekten selef-i
salihinin siretinin peşindeysek, işte bu selef-i salihin
siretidir.
Kısaca, toprağa secde etmek daha çok huzû anlamına gelmektedir. Zira insan anlını toprağa koymakta ve şöyle demektedir: "Subhâne Rabbiyel A'lâ". Bu
tür huzû mu, rububî makama daha uygundur yoksa
değerli elbise ve pahalı halılara secde etmek mi?
"Allah, bizleri cahillik ve cehaletin elinden kurtarsın."
67-Tabakâtu'l-Kübra, c.6, s.953; el-Musannif, Abdurrezzak, c.2, s.583.
68-Fethu'l-Bârî, c.1, s.410.
73 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
15. Şüphe: Allah'tan Başkasına Yemin Etmek
Soru: Genellikle Müslümanlar ve bilhassa Şiiler,
Allah'tan başkasına yemin etmektedirler. Acaba böyle yemin etmek caiz midir?
Cevap:
Husumeti bitirmek ve hüküm vermek gibi konularda hiçbir şey Allah'a yemin etmek kadar etkili değildir. Bu gibi durumlarda, sadece Allah'a ve O'nun
Esmau'l-Hüsna'sına yemin etmek inkârcıyı aklayabilir. Buna ilaveten Kur'an-ı Kerim'de, Allah dışındaki
kırk kadar şeye yemin edilmiştir. Kur'an'ın yeminlerinin amacı bu iki şeyden biridir:
1. Yüce Allah'ın, Şems suresinde güneşe, aya, gece ve gündüze yemin etmesi insanın, yaratılış sırlarına ve O'nun bu iki varlıktaki azametine kılavuzluğu
içindir. Allah, bu yeminleri birbiri ardınca sıralayarak insanda bir nevi istek oluşturmak istemiş ve insanın kendi araştırma ve çabasıyla yaratılıştaki azametle aşina olma gayesini gütmüştür. Dolayısıyla
başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:
‫ﻲ‬‫ﺘَﻔَﻜﱠﺮُونَ ﻓ‬‫ ﻳ‬‫ و‬‫ﻨُﻮﺑِﻬِﻢ‬‫ﻠﻰ ﺟ‬‫ ﻋ‬‫ﻮداً و‬‫ ﻗُﻌ‬‫ﻴﺎﻣﺎً و‬‫ ﻗ‬‫ﺬْﻛُﺮُونَ اﻟﻠﱠﻪ‬‫ﻳﻦَ ﻳ‬‫اﻟﱠﺬ‬
yِ‫ض‬‫ اﻟْﺄَر‬‫ و‬‫ﻤﺎوات‬‫ﺧَﻠْﻖِ اﻟﺴ‬
"Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı anarlar, göklerin ve
yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler."69
69-Âl-i İmrân, 191.
Cidal-ı Ahsen 74
2. Allah'tan başka bir varlığa yemin etmek ona
saygı ve takdisten dolayıdır. Bu ayette buyrulduğu
gibi:
yَ‫ﻮن‬‫ﻬ‬‫ﻤ‬‫ﻌ‬‫ ﻳ‬‫ﻬِﻢ‬‫ﻜْﺮَﺗ‬‫ﻲ ﺳ‬‫ ﻟَﻔ‬‫ﻢ‬‫ إِﻧﱠﻬ‬‫ﺮُك‬‫ﻤ‬‫ﻟَﻌ‬
"(Resûlüm!) Ömrüne andolsun ki, onlar, sarhoşlukları içinde kör sersemdiler."70
Yüce Allah, bu ayette Hz. Peygamberin (s.a.a) canına ant içmektedir. Eğer gerçekten Allah'tan gayrisine kutsaiyet vermek ve değerinden dolayı üzerine
yemin etmek haram, çirkin veya kötü bir şey olsaydı,
o halde neden yüce Allah bizzat kendi bu işi yapmaktadır? Kur'an-ı Kerim, hidayet kitabıdır; (hâşâ)
sapıklık kitabı değildir. Dolayısıyla peygamberlere
ve imamlara ant içmek, onlara bir çeşit değer vermek, onların temizlik ve kutsallığını izhar etmektir.
Buna ilave olarak; bu iş kâmil insanlara bir tür alaka
ve sevgi gösterme biçimidir.
Şaşılacak şey ise; Allah'tan başkasına yemin etmeyi caiz bilmeyen Vahabiler, Sahihi Müslim'de
Peygamber Efendimizin (s.a.a) defalarca başkasının
babasının canına ant içtiğini okumaktadırlar:
1-Müslim, kendi sahihinde şöyle rivayet etmektedir:
‫ﺪﻗﺔِ أﻋﻈَﻢ‬‫ اﻟﺼ‬‫ أي‬،ِ‫ﺳﻮلَ اﷲ‬‫ ﻳﺎ ر‬:َ‫ ﻓَﻘﺎل‬‫ﺟﻞٌ إﻟَﻲ اﻟﻨﱠﺒِﻲ‬‫ ر‬‫ﺟﺎء‬
70-Hicr, 72.
75 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
‫ﺤﻴﺢ‬‫ ﺻ‬‫ أﻧﺖ‬‫قَ و‬‫ﺪ‬‫ أنْ ﺗَﺼ‬،‫ﺄﻧّﻪ‬‫ أﻣﺎ و أﺑِﻴﻚ ﻟَﺘُﻨﺒ‬:َ‫ﺮاً؟ ﻓَﻘﺎل‬‫أﺟ‬
.‫ﻘﺎء‬‫ﻞُ اﻟﺒ‬‫ ﺗَﺄﻣ‬‫ ﺗَﺨﺸَﻲ اﻟﻔَﻘﺮَ و‬،‫ﺷَﺤﻴﺢ‬
Adamın birisi Peygamber'in (s.a.a) yanına geldi
ve "Ey Allah'ın Resulü (s.a.a) hangi sadakanın sevabı daha çoktur?" diye sorduğunda Efendimiz
şöyle buyurdular:
"Babana yemin olsun ki hangi sadakanın
daha çok sevabı olduğunu bileceksin; sağlıklı
iken ve sağlıklı olmaya hırslı iken ve elinde
bir şeyin olmamasından korktuğun ve geleceğin düşüncesindeyken sadaka vermen."71
2-Müslim, kendi sahihinde şöyle rivayet etmektedir:
[email protected] (0 6 a$ E& ƒ S WQ (K ƒ }
… a0 C1 e: #7 V1 † .V
.#0 " @0 > F
S c / :[] } a$ C1 a .3>
J0 2 @ .c ‡_` R I ! Œ9: ‡9 :a .% ‹z(o 6 # :a .3>
.I .‚K1
‹=o 6 # :a .3>
.i .t } a$ C1 J 8 ‡_` R I ! Œ9: ‡9 :a .%
J < E> ._`R I ! Œ9: ‡9 :a .% ‹.o 6 # :#$ VJ a .3>
71-Sahih-i Müslim, c.4, s.94. Bab-ı Afdalu's-Sadaka min
Kitabi'z-Zekat.
Cidal-ı Ahsen 76
a .3> .\K d
3$ Q! 9 H e6 &Ž! 9 }
… :a$ $3& #$ V J
A\‘
# / :a .% ! .
c
I : ƒ 0<! ƒ 
>! :[q] } a$ C1
.
c
I : ƒ 0<! ƒ
Necdli bir adam Peygamber'in (s.a.a) yanına
geldi ve İslam hakkında soru sordu. (Sonra da)
Peygamberimizle (s.a.a) şöyle konuştular:
Peygamberimiz: (İslam'ı ayakta tutan şeyler
şunlardır): 1-Gece ve gündüz beş vakit namaz
kılmak…
Adam (araya girerek): Acaba başka namazlar
da var mı, diye sordu.
Peygamberimiz: Hayır, müstahaplarını yaparsan o başka. 2-Ramazan ayı orucu…
Adam (yine araya girerek): Acaba başka oruç
da var mı?
Peygamberimiz (s.a.a): Hayır, ancak müstahap oruçlar vardır. 3-Zekât.
Adam (yine) "Acaba başka zekât var mıdır, diye sorunca Peygamberimiz de (s.a.a) şöyle buyurdu: "Hayır, ancak müstehap zekât vardır."
Bunun üzerine adam, Peygamber'in (s.a.a) yanından "Allah'a yemin olsun ne bunları azaltır ne
de çoğaltırım" diyerek ayrıldı. Derken Peygamberimiz de (s.a.a) [onun babasına yemin ederek]
şöyle buyurdular: "Yemin olsun babasına, kurtuluşa erecektir, eğer doğru sözlüyse." veya
77 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
şöyle buyurdular: "Babasına yemin olsun, eğer
doğru sözlüyse cennete gidecektir."72
16. Şüphe: Abdunnebi ve Abdulhüseyin Gibi
İsimler Şirk Midir?
İddia: Şiiler başta olmak üzere birçok Müslüman
kendi çocuklarının adlarını Abdunnebi, Abdurresül
koymaktadırlar. Hâlbuki bizler hepimiz Allah'ın kullarıyız, O'nun seçkin kullarının kulu değil.
Cevap:
Ubudiyet ve kulluğun birçok tür ve kısmı vardır.
Bunlardan bazılarının tamlama ve izafesi Allah'a
mahsustur, ancak bazıları Allah'tan başkasına da izafe edilebilir ve tamlanabilir.
1. Yaratılışla ilgili olan tekvini kulluk yalnızca Allah'a atfedilmelidir. Eğer Hz. İsa "Ben Allah'ın kuluyum" diyorsa ve Peygamberimiz (s.a.a) hakkında
"Abduhu ve resuluhu"; (Allah'ın kulu ve elçisidir)
diyorsak, bundan maksat; yaratılıştan kaynaklanan
ubudiyet ve kulluktur. Yani Allah bizim yaratıcımız
olduğu için hepimiz O'nun mahlûkuyuz, başkalarının
kulu ve mahlûku değiliz. Nitekim yüce Allah Kur'anı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
y*6 (0 J R’ "9:0 D
0 1 E F
. > ( K #g $ I :0
"Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul ola72-Sahih-i Müslim, c.1, s.32, Bab-ı Ma Huve'l-İslam.
Cidal-ı Ahsen 78
rak Rahmân'a gelecektir."73
2. İslam açısından yasal köleliğe (kulluk) göre;
savaş sona erdiğinde, Müslümanların esir aldığı kâfirler, Müslümanların kulları (köleleri) olurlar.
Kur'an'ın buyurduğu gibi:
' )$ “.K0: ' $  .6 ( K ]
[
. ' )$ \ K 5K.&E [) Q! y ‚
> ( K " ' 20 \0T & † J3>$ Q$)& I :0
"Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar
fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir.74
Bu ayette, Müslümanlar için kulluk (kölelik) açıklanmaktadır. Bu kulluk, yasal ve öngörülmüş bir kulluktur.
3. Teşrifî ubudiyet ise karşı tarafa duyulan saygıdan dolayıdır. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) bu konu hakkında şöyle buyurmaktadır: "Bana bir kelime
öğreten, beni kendisine kul (köle) eder."75
Müslümanlar, Peygamberlere ve imamlara duydukları saygı ve muhabbetten dolayı kendilerini onların kulları olarak tanıtmaktadırlar. Yani yasal ve
öngörülmüş kölelikte, kul kendi sahibine nasıl bağlıysa, onlar da Peygamberler ve imamlara karşı itaat73-Meryem, 93.
74-Nur, 32.
75-Camiu's-Saâdât, c.3, s.112.
79 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
kâr ve bağlılardır.
Bunun dışında, sözlükte 'Abd' (kul, köle) kelimesinin anlamlarından biri de itaatkâr ve muti olmaktır.
Dolayısıyla 'Abdurresül', Resule itaat eden ve ona
bağlı olan; 'Abdulhüseyin', Hüseyin'e itaat eden ve
ona bağlı olan kimse anlamındadır. Hiç şüphesiz
Kur'an bizleri Resulullah ve 'Ulu'l-Emr'e (Emir sahiplerine) itaate davet etmiştir. Yüce Allah Kur'an-ı
Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
y' )$ \ K J0 K E $! a CJ Nb! " Nb!
"Allah'a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan
Ulu'l-Emr'e (emir sahiplerine) de"76
17. Şüphe: Şiiler, İmamların Karşısında
Neden Kul Gibi Otururlar?
Cevap
Ne yazık ki bazıları, Resulullah (s.a.a) gibi büyüklerin karşısında edepli olmayı, onlara bir çeşit tapma
anlamına geldiğini ve büyüklerin karşısında edepli
olanların edep, saygı ve tapma konusunda hiçbir sınırlarının olmadığını zannediyor. Kur'an-ı Kerim,
Müslümanlara Peygamber Efendimize başkaları gibi
seslenmemeyi ve insanın sesini O'nun sesinden daha
çok yükseltmemesini emretmektedir. Nitekim yüce
Allah şöyle buyurmaktadır:
76-Nisa, 59.
Cidal-ı Ahsen 80
L0\ F
c

> ' )$ Rc! N> J R 9 \K ’ ( &H" .2;&! .&
' )$ $.6! ”
[
R I ! •
? N ' )$ ‚
N < J0 2 W
a0 3 .0< J2 W
R 9
y I JN Y
R 9 ' BQ!
"Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz
farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir."77
Nur suresinde buyrulduğu gibi edep en üstün sermayedir:
y.*‚N< ' )$ ‚
N < … .6 ' )$ \ < a0 CJ † .6 $N W
R 9
"(Ey müminler!) Peygamber'i, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın."78
Hz. Peygamberi (s.a.a) çağırdığınız zaman ona layık olan ihtiram ve saygıyla çağırın, birbirinizi çağırdığınız gibi çağırmayın. Zira Peygamberin (s.a.a)
varlığı başlı başına şeref bahşeder ve bu yüzden böyle yapılması gerekir.
Nitekim bir rivayette cenabetli kişilerin peygamberlerin ve evlatlarının evlerine girmemeleri istenmektedir:
"Peygamberlerin ve evlatlarının evlerine cenabetken girmeyin."79
77-Hucurat, 2.
78-Nur, 63.
79-Biharu'l-Envar, c.27, s.255.
81 Birinci Bölüm: Tevhid ve Şirk
Dolayısıyla imamların karşısında her türlü huzû
ve huşu, onların azametine duyulan edep ve saygının
bir göstergesidir. Hiç kimse onları yaratıcıları, rızık
verenleri, varlık âleminin idare edicileri, yöneticileri
ve bağışlayıcıları olarak bilmez. Fakat insanlar bu
kişileri, huzurlarında edep ve saygıyla durulması gereken yüce zatlar olarak bilmektedirler. Çocuklar babaları, öğrenciler de öğretmenleri karşısında böyle
yapmaktadırlar. İslam dini de âlimler, yaşlılar ve
ebeveynler karşısında edepli ve saygılı olmayı onaylamış ve bu konuya tekit etmiştir.
Kölelerin sahipleri karşısında edepli bir şekilde
oturdukları gibi, Şiiler de imamlarına karşı saygılı ve
edepli davranırlar. Çünkü Şiiler, imamlarını kendi
öncüleri olarak kabul ederler ve onlar karşısında
edepli davranmayı gerekli bilirler.
İslamî ahlak ve edebin dahi sorgulanması gerçekten üzüntü verici bir olaydır. Aslına bakılırsa bu gibi
yersiz eleştiriler; sünnetin bidat ve bidatin de sünnet
yerini almasına neden olmaktadır.
İkinci Bölüm
NÜBÜVVET
NÜBÜVVETİN GEREKLİLİĞİ
Hekim olan Allah, beşere yol göstermesi ve onların hidayeti için yüce insanları seçmiş ve onları, beşer için kendi mesajının taşıyıcıları karar kılmıştır.
Onlar, Allah tarafından kullarına doğru hidayet feyzinin akışını sağlayan peygamberler ve resullerdir.
Bu feyiz, beşerin ondan yararlanma liyakatine erdiği
ilk günden, değerli İslam Peygamberinin (s.a.a) asrına kadar Allah tarafından nazil olagelmiştir. Her
peygamberin dininin kendi zaman ve ümmetine nispetle en kâmil din olduğunu bilmek gerekir ve eğer
bu ilahi feyiz devamlı olmasaydı beşer kemal haddine ulaşamazdı.
İnsanın yaratılışı 'Hekim' olan Allah'ın eylemi olduğuna göre haliyle onun yaratılışının da bir amaç ve
hedefi olmalıdır. İnsan vücudunda hayvanlarla ortak
yönü olan içgüdülerin yanı sıra hayvanlardan farklı
olarak bir akla da sahiptir. Dolayısıyla insanın yaratılışının hedef ve gayesinin de makul bir amacı olmalıdır.
Cidal-ı Ahsen 84
Öte yandan, insanın akıl ve basireti her ne kadar
tekâmül ve ilerleme yolunu kat etmekte etkin ve gerekli olsa da yeterli değildir ve eğer insanın hidayetinde akla kanaat edilirse, asla kemal yolunu tam olarak tanıyamayacaktır. Örneğin mebde (başlangıç) ve
mead, beşerin üzerinde düşündüğü öğrenmek istediği
en önemli konulardan biridir. Beşer, nereden geldiğini, neden geldiğini ve nereye gideceğini bilmek istemektedir, ancak akıl ve düşünce bu konuların açıklamasının üstesinden tam olarak gelecek yeterliliğe
sahip değildir. Çağımız insanının bilim ve bilgi konusunda bunca ilerlemesine rağmen henüz bile insanların büyük bir bölümünün putperest olması buna
en açık bir kanıttır.
Beşerin akıl ve bilgisinin yetersizliği sadece mebde ve mead konusunda değildir, bilakis beşer birçok
hayati konuda da sağlam bir yol tutabilmiş sayılmaz.
Beşerin ekonomi, ahlak, aile ve başka birçok konuda
birbirinden farklı ve çelişkili görüşleri, onun bu konulardaki idrakinin sahih olmadığının nişanesidir.
Bundan dolayı birbirinden çelişkili ekollerin ortaya
çıktığını görmekteyiz.
Yukarıdaki açıklamalar ışığında akıl, ilahi hikmet
gereği ilahi lider ve eğiticilerin gönderilmesini ve bu
yolla doğru yaşam yolunu onlara öğretmesini hükmetmektedir.
Aklî hidayetin semavî hidayetin alternatifi olabileceğini tasavvur edenlerin iki noktaya dikkat etmeleri gerekmektedir:
85 İkinci Bölüm: Nübüvvet
1. Beşerin akıl ve bilgisi insanı tam olarak tanımak ve varlığın geçmiş ve gelecekteki seyrinin sırrına erişmekte eksik ve yetersizdir. Hâlbuki beşerin
yaratıcısı "her yapan-yaratan yaptığını ve yarattığını
tanır" ilkesi gereği insan ve onun vücudunun boyutları ve sırlarına tam olarak vakıftır. Kur'an-ı Kerim
buna işaret ederek şöyle buyurmuştur:
y
0Z
–
`" - / ( K ' N & 9 !
"Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp
bilmektedir ve her şeyden haberdardır."1
2. İnsan, hubb-u zat (kendini sevme) içgüdüsü gereği, devamlı olarak şahsi menfaatlerinin peşi sıra
koşmaktadır ve yaptığı planlarda tam olarak ferdi
veya grup menfaat dairesinin dışına çıkması mümkün değildir. Doğal olarak beşeri programların tam
bir kapsayıcılığı olmayacaktır, ancak peygamberlerin
programları Allah tarafından olduğu için böyle bir
eksiklikten uzak ve münezzehtir.
Bu iki noktanın ışığında söylemek gerekir ki beşer
hiçbir zaman ilahi hidayet ve peygamberlerin programlarından ihtiyaçsız olmamış ve olmayacaktır.
KUR'AN VE NÜBÜVVETİN AMACI
Kur'an-ı Kerim, peygamberlerin gönderilme amacını şu şekilde sıralamıştır:
1-Mülk, 14.
Cidal-ı Ahsen 86
1. Tevhid temellerinin sağlamlaştırılması ve bu
alandaki her türlü sapmaya karşı mücadele. Bu ayette buyurduğu gibi:
yF
$o."` \0BV " 6 I ! 9* C1 AS K!$ ,#$ > .\
N < 3 "Andolsun ki biz, «Allah'a kulluk edin ve Tâğut'tan sakının» diye (tebliğ etmeleri için) her ümmete
bir peygamber gönderdik."2
Bu sebepten dolayıdır ki ilahî peygamberler her
zaman müşriklerle çatışma halinde olmuş ve bu yolda çok büyük cefa ve sıkıntılara duçar olmuşlardır.
Allah'ın Resulü (s.a.a) peygamberlerin gönderilme
amacı hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Kulların, Allah'ın tevhid ve sıfatlar hakkında
bilmedikleri şeyleri bilmeleri, inkâr ettikleri
rububiyeti öğrenmeleri, inat ederek inkâr ettikleri ulûhiyette muvahhit olmaları için (peygamberleri gönderdi).3
2. İnsanların ilahî mesaj ve bilgileri tanımaları,
tezkiye ve arınma yol ve yöntemini bilmeleri. Bu
ayette buyurduğu gibi:
' 20 ,t & R.&’ ' 20 6 $B & ' 2 \ K 9* C1 ]
LLKE$ > —
N < GH" yA ) [
˜
.B) ' 2 ,N &
2-Nahl, 36.
3Tevhid-i Şeyh Saduk, s.45.
87 İkinci Bölüm: Nübüvvet
"Çünkü ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları arındırıp (tezkiye eden) temizleyen, onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O'dur."4
3. Beşeri toplumda adaletin icra edilmesi: Bu
ayette buyurduğu gibi:
I t ˜
.B) ' 2 N K .\t Q! F
.\L.0< .\C 1 .\C 1 ! 3 y”
3 .0< p
.\ @ $3
"Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle
gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri
için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik."5
Adaletin yerine getirilmesi, insanların adaleti çeşitli alan ve boyutlarda tanımasına ve ilahi hükümet
yoluyla onun tahakkukuna bağlı olduğu kaçınılmazdır.
4. Anlaşmazlıklarda hakem olması: Yüce Allah bu
konu hakkında Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:
( &0JƒLYK ]
L0\ " —
N > i* A* K!$ p
.\ I .
.> p
0 .\ ( < ' )$ [
L-[
.0< ˜
.B) ' 2 N K a t Q! ( &01H \ K
y > $+ B/ "İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İn4-Cuma, 2.
5-Hadid, 25.
Cidal-ı Ahsen 88
sanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda
hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi."6
İnsanların anlaşmazlıklarının inançlara has bir durum olmadığı, bilakis yaşamın çeşitli alanlarında olduğu açıktır.
5. Kullara hüccet ve kanıtın tamamlanması. Bu
ayette buyurduğu gibi:
A7 W " 56 p
0 .\ I $)& "fs ( &01H \ K ( &0JLYK f
* C 1 y.*) *t&0t6 " I . #0 C ;J N <
"Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler
gönderdik ki insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve
hikmet sahibidir."7
Allah'ın insanları yaratmasında, yaratılış için hedefleri olduğu kesindir. Bu hedef kapsayıcı tam bir
program yoluyla yaşamın tüm alanlarında kullanılmakta ve bu program Allah tarafından beşere öyle
bir şekilde ulaştırılmalıdır ki artık onun için hüccet
ve delil tamam olmuş olsun ki sonradan ben yaşamın
doğru yol ve yöntemini bilmiyordum diye bahane
getirmesin.
6-Bakara, 213.
7-Nisa, 165.
NÜBÜVVET HAKKINDA ŞÜPHELER
1. Şüphe: Peygamberlerin İsmeti
İddia: Şialar peygamberlerin masum olduğuna
inanmaktadırlar, hâlbuki peygamberlerden biri olan
Hz. Musa (a.s) Kıpti adamı öldürdükten sonra kendisi şöyle söyledi:
1 $+T Q:0 J + T > J + o .> …+ Q m
x LQ:0 L˜1 ' J
"Musa: Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım). Beni bağışla dedi, Allah da onu bağışladı. Çünkü çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olan
ancak O'dur."1
Eğer Hz. Musa (a.s) masumsa, neden "Kendime
zulmettim" diyor?
Cevap:
Kıptî adamın öldürülmesi konusunda Hz. Musa'nın (a.s) yaptığı şey evla olan bir şeyin terk edilme1-Kasas, 16.
Cidal-ı Ahsen 90
sidir. Zira o adamın öldürülmesi şeriat açısından haram değildi. Özellikle savunma durumu vardı. Çünkü o, mazlum birinin zalim kimsenin pençesinde olduğunu görmüştü. Hz. Musa (a.s) ona yardıma koşmalı ve onu yalnız bırakmamalıydı, ancak mazlumu
savunmak zalim kişinin ölümüyle sonuçlanmıştı.
Eğer Hz. Musa (a.s) "Kendime zulmettim" diyorsa, bunun bir sonucu olduğundan dolayıdır. Çünkü Firavun'un memurları Hz. Musa'yı (a.s) tutuklamak için onun peşindeydiler ve o Mısır topraklarını
terk ederek Medyen'e kaçmak zorunda kaldı. Yolda
birçok zorluklara ve sıkıntılara maruz kalmış ve
Medyen'de ise on yıl çobanlık yapmak zorunda kalmıştır. Bu sıkıntıların tamamı kendisini zorluklara attığı için bir çeşit kendine zulmetmektir, Allah'a zulmetmek değil. Bir önceki ayette geçen: "Bu şeytan
işidir"den maksat ise bu işin ansızın olmasıdır. Zira
eğer Hz. Musa (a.s) sabretmiş olsaydı bu Kıptî adam
da öteki Firavun taraftarları gibi denizde boğulacaktı.
Dolayısıyla yaptığı eylem zaten haram değildi, bilakis Hz. Musa'nın (a.s) zahmete düşmesine sebep oldu.
Bunun bir benzerini Hz. Âdem (a.s) hakkında da
okumaktayız. Hz. Âdem (a.s) yasak ağaçtan yemiş
ve bunun tekvini etkisini görmüştür:
( K (Q$)\ .\ J R .\ J + T R ' I :0 .\+$ Q! .\ x .\<1 ..%v
( &0JC .Z
91 İkinci Bölüm: Nübüvvet
"(Âdem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.2"
"Kendimize zulmettik" cümlesi, Allah'ın yasağını
çiğnedikleri için O'na değil de kendilerine zulmettiklerine açık bir kanıttır. Kendine zulmetmenin nişanesi ise rahat, sakin, huzurlu bir yaşamdan rahat olmayan, sıkıntı ve zorluklarla dolu dünya yaşantınsa inmektir.
Son olarak şunu hatırlatalım ki enbiyaların günahsızlığına ve ismetine inanmak Şia'ya has bir durum
değildir. Ehlisünnet büyükleri de peygamberlerin
nübüvvet makamına nail olduktan sonra masum olduklarına inanmaktadırlar.
2. Şüphe: Has ve Has Olmayan Gayb İlmi
İddia: "Peygamber, Allah'ın mahlûkları içinden
seçilmişti ve Allah'ın izni ile gayb ilmini bilmekteydi" sözü yanlıştır. Çünkü Allah Kur'an'da şöyle buyurmaktadır:
...:0 e & ' )$ $ K J Y
ƒ< .Q! .Q:0
"De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu
var ki) bana, vahyolunuyor."3
Dolayısıyla gaybı bilmek Allah'a mahsustur.
2-A'raf, 23.
3-Kehf, 110 ve Fussilet, 6.
Cidal-ı Ahsen 92
Cevap
Bazıları "Allah'a mahsus olan gayb ilmi" ile "O'na
mahsus olmayan gayb ilmi"ni ayıramadıkları için lâfazanlık yaparak hepsini Allah'a mahsus kılmışlardır.
Hâlbuki eğer Kur'an'a müracaat etmiş olsaydılar ve
insaf ve anlayış sahibi olsalardı bu şekilde sözler sarf
etmezlerdi. Şöyle ki: Gayb ilmi iki çeşittir:
1. Zatî ve Sınırsız Gayb İlmi
Kesbî (elde edilen) ve sınırlı olmayan "Zatî ilim"
şeklindeki gayb ilmini bilmek sadece Allah'a mahsustur ve hiçbir varlık bu özellikte O'na ortak değildir. Şahadet (görülebilen, müşahede edilebilen) ve
gaybî olmayan şeyleri bilmek bile zatî ve sınırsız
olarak sadece Allah'a mahsustur. Bundan dolayı
Kur'an-ı Kerim devamlı olarak "Gaybı da görülebilen âlemi de bilendir."4 buyurur. Dolayısıyla gayb
ilmini Allah'a mahsus bilerek O'nun dışındakileri
reddeden ayetlerden maksat zatî ve sınırsız gayb ilmidir. Örneğin:
.K " "9:0 ™
T D
0 1 E F
. > ( K ' N & 9 # %$ yI $
N & I .&! I JN Y
&
"De ki: Göklerde ve yerde, Allah'tan başka kimse
gaybı bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de
bilmezler."5
4-En'âm, 73.
5-Neml, 65.
93 İkinci Bölüm: Nübüvvet
Veya Yüce Allah başka bir ayette Peygamberin
(s.a.a) diliyle şöyle buyurmaktadır:
\0K .K J0 Z
( K F
J ) BC . ™
T ' 6 ! m
\ $ I \K u & @? 3 Y
< J &HQ "9:0 .Q! I :0 š ;
"Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır
yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı.
Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim."6
Peygamber (s.a.a) zatî olarak ve derinlemesine
gaybtan haberdar olmadığı için ve anlaşıldığı üzere
bu konudaki bilgisi sınırlı olduğundan kendisini
ayette geçtiği şekilde vasfetmektedir.
2. Sınırlı ve Edinimsel Gayb İlmi
İlahî eğitimle olan bu tür bilgi, aklî ve rasyonel
imkâna sahiptir. Ayet ve rivayetler, peygamberlerin
bu bilgiye sahip olduklarına açık bir tanıktır. Sadece
Yusuf suresinde, Hz. Yakup (a.s) ve Hz. Yusuf'un
(a.s) defalarca perde arkasından haberler verdiği ve
bunun asla bir mucize yönünün olmadığı, bilakis ilahi bir eğitimle elde edildiğidir. Şimdi bunlara işaret
ediyoruz:
a) Hz. Yusuf (a.s) rüyasında güneş, ay ve on bir
yıldızın kendisine secde ettiğini görür. Babası ilahi
bir talimle gayb perdesinden, yani oğlunun parlak
6- A'raf, 188.
Cidal-ı Ahsen 94
geleceğinden haberdar olur ve şöyle buyurur: "Rüyanı kardeşlerine söyleme."
b) Hz. Yusuf'un (a.s) kardeşleri babalarından Yusuf'u (a.s) kendileriyle birlikte gezmeye gitmeleri
için izin vermesini istediğinde şöyle söyler: "Kurdun onu yemesinden korkuyorum." Burada da çocuklarının gelecekteki yalanlarını açıklamaktadır.
Bundan dolayı, geri dönüp bir yalan uydurduklarında
hepsini yalanlayarak şöyle der:
y *JK! ' )$ +$ Q! ' )$ m
C # <
"(Yakub) dedi ki: Bilakis nefisleriniz size (kötü)
bir işi güzel gösterdi."7
c) Hz. Yusuf (a.s) zindana düştüğü vakit, hapisteki
iki kişinin geleceğinden haber vererek şöyle der:
""Ey zindan arkadaşlarım! (Rüyanızın yorumuna gelince,) biriniz efendisine şarap sunacak, diğeri ise
asılacak ve kuşlar başından yiyecektir."8
d) Kralın rüyasını ona anlattıklarında o, ilahi bir
talimle yedi yıl bolluğun ardından yedi yıl kuraklığın
Mısır'a hâkim olacağının haberini verdi.9
e) Uzun yılların ardından Hz. Yusuf'un (a.s) sağ
olduğu haberini vermesi için birisini Mısır'dan gönderdiklerinde daha Kenan topraklarına haberci varmadan Hz. Yakup (a.s) şöyle dedi: "…şüphesiz ben
7-Yusuf, 18.
8-Yusuf, 41.
9-Yusuf, 47.
95 İkinci Bölüm: Nübüvvet
Yûsuf'un kokusunu alıyorum" dedi."10 Ancak çocukları ona inanmadı.
Bu haberlerin hepsi Allah'ın izni ile bir tür
gaybtan haberdar olmaktadır. Siz diyorsunuz ki bunların bazıları rüya yorumudur, ancak rüya yorumunun kendisi de bir tür gaybtan haber vermektir.
f) Hz. Salih (a.s), deveden haberdar olduktan sonra kavmine şöyle der:
˜
? $H) K J o 6 n
8 @? .&! A PfP ' $ 10  > NB R
"Sâlih dedi ki: «Yurdunuzda üç gün daha yaşayın
(sonra helâk olacaksınız)!» Bu söz, yalanlanamayan
bir tehdit idi."11
Hz. Salih (a.s) kavminin alınyazısından ilahi talim
dışında nereden haberdar olmuştu? İster bunun adını
vahiy koyun isterse başka bir şey farketmez.
g) Hz. Nuh (a.s) kavminin geleceğinden kesin olarak haber veriyor ve ilk olarak şöyle diyor: Allah'ım!
Onlardan bir tanesini bile sağ bırakma. O anda
gaiybtan haber vererek şöyle diyor:
y›1."+ ›JV0 .> ." & . l  .6 g‚
& ' 1 H R I n
Q
"Çünkü sen onları (sağ) bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlâksız, nankör (insanlar) doğururlar (yetiştirirler)."12
10-Yusuf, 94.
11-Hud, 65.
12-Nuh, 27.
Cidal-ı Ahsen 96
Bunlar, asla mucize yönü olmayan Kur'an-ı Kerim'de nakledilen peygamberlerin gaybtan haberdar
olduklarına dair numunelerdir. Mucize yönü olmuş
olsa bile bu tür gaybtan haberdar olmanın Allah'a
mahsus olmadığına delildir.
Peygamberimizin Sözlerinde Gaipten
Haberler
Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim ve siyer kitapları,
Hz. Peygamber'in (s.a.a) haber verdiği gaybî bilgilerle doludur. Burada bunlardan örnek olarak ikisine
değiniyoruz:
1-Ammar b. Yasir, Mescid'in yapımı için kerpiç
ve taşlarla yüklü olarak Allah Resulünün (s.a.a) yanına gelerek şöyle seslendi: "Ey Allah'ın Resulü!
Onlar beni bu ağır yükle ölüm sınırına getirdiler."
Hz. Resulullah (s.a.a) onun sağ kalacağını haber vererek şöyle buyurdu: "Bunlar senin katilin değillerdir, senin ölümün isyankâr ve azgın bir grubun
eliyle olacaktır."
Q6& A \‘
e: '6& A$ o. A$ s+ $B3R 1? .z6 
& y10 .z\ e:
"Vah Ammar! Kendisini azgın bir grup katledecektir. Ammar onları cennete onlar ise onu ateşe davet edecektir."13
13 -Sahih-i Buharî, Kitabu's-Salât, Medîne Mescidinin İnşası, h.447.
97 İkinci Bölüm: Nübüvvet
2. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a), Hz. Ali'ye
(a.s) şöyle buyurmuştur:
"Nakisin (ahdini bozanlar), Kasitin (zalimler)
ve Marikin'le (dinden çıkan, isyancılarla) savaşacaksın."14
Araştırmacı ve muhaddisler, Allah Resulünün
(s.a.a) gaybî haberleri konusunda "melâhim" (büyük
olaylar ve savaşlar) adı altında birçok konuya temas
etmiştir. Gök alemininn büyük insanlarının makam
ve derecelerini bilmek isteyenler için oldukça faydalıdır.
Aynı şekilde evliyaların gaybtan haberleri konusunda bilgi edinmek isteyenler "Agâh-i Sevvom"
(Üçüncü Bilgi) kitabına başvurabilirler.
3. Şüphe: Yazılmayan Vasiyet!
İddia: "Peygamberin (s.a.a) son günlerinde ümmetin sapmaması ve yoldan çıkmaması için kalem,
kâğıt istemesi, ancak orada hazır bulunanların onu
hezeyanla suçlaması" olayı uydurulmuş bir şeydir.
Gerçek şudur ki Ayşe, Peygamber'e (s.a.a) ömrünün
son günlerinde şöyle söyledi: "Muhtemel fitnelere
karşı kalem kâğıt getirsinler ve herkes için kendi halifesini tanıtsın."
Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Allah'ın razı
olduğu şeye ümmet razıdır, artık yazmaya ne hacet?"
14-Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.140.
Cidal-ı Ahsen 98
Cevap:
1-"Peygamberin (s.a.a) son günlerinde ümmetin
sapmaması ve yoldan çıkmaması için kalem, kâğıt
istemesi, ancak orada hazır bulunanların onu hezeyanla suçlaması" olayı, Sahih-i Buhari'de aynen nakledilmiştir. Şimdi biz, Sahih-i Buhari'deki hadisin
metnini yazacak ve sonra tercümesini sunacağız.
Böylelikle hak ortaya çıkmış olsun. Buhari, İbn-i
Abbas'tan şöyle nakletmektedir:
.*<.B '$) ™
B! ˜
? .B)0< 0QB“ :a .% ‡NV L\.0< B ."œ
.Q\6 V o [q]\ "I: :J 6 a .% ‡=N< g‚
R 9
z\6 K$% :a .% .”
$ T " J $ $+ B/ .> ‡.\ }
… ˜
.B
"#$ A &ŽJ "I: :a$ 3& p
? .z6 ( < ž
JZ> ._
Ž .\B G\6 T\& 9
0<.B ]
< [q]} a0 C1 ]
< a . .K A &ŽJ
"Peygamberin hastalığı ağırlaştığında, şöyle
buyurdu: "Bana bir kâğıt getirin size bir vasiyet yazayım ki benden sonra yoldan çıkıp
sapmayasınız." Ömer dedi ki: "Peygamberin
ağrıları ona galebe çalmıştır ve bizim yanımızda Allah'ın kitabı var, o bize yeter." Peygamberin yanındakiler arasında ihtilaf çıkıp gürültü ve bağrışmalar kopunca, Peygamber şöyle buyurdu: "Kalkın yanımdan, benim yanımda
çekişip niza (kargaşa) etmeniz yakışık almaz." İbn-i Abbas, şöyle dedi: "En büyük musibet, peygamberin yazmak istediği vasiyeti-
99 İkinci Bölüm: Nübüvvet
nin yazılmasına izin vermedikleri musibettir."15
Buhari, bu hadisi birkaç yerde daha zikretmiştir.
Kaynağını verdiğimizin dışında 3053, 3168, 4431,
4432, 5669, 7366 numaralı hadislerde de getirmiştir.
Şimdi sorumuz şudur: "Acaba Sahih-i Buhari'yi
Kum şehrinde mi yazdılar?"
"Acaba söylenen şeyler Sahih-i Buhari'de yazılanlardan başka bir şey midir?"
2-Acaba Ömer'in Allah Resulü'nün (s.a.a) huzurunda: "Hasbuna kitabullah"; (Bize Allah'ın kitabı yeter) sözü, doğru bir söz müdür? Acaba bu söz
Kur'an-ı Kerim'e aykırı bir söz değil midir? Kur'an
şöyle buyurmaktadır:
2BQ.> \ 6 ' $ .2Q .K = $HZ
> a$ CJ ' $ .R’ .K
"Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. "16
Farz edelim ki Ömer'in (Allah'ın kitabı bize yeter)
sözü doğru bir sözdür. Öyleyse Sahih-i Sitte kitaplarını ve hadis kitaplarının tamamını atalım ve tüm hadis fakültelerini kapatalım. Çünkü Allah'ın kitabının
olmasıyla artık bir şeye ihtiyaç kalmamaktadır ki! Ve
ikinci halifenin taraftarları artık kendilerine "ehlisünnet" değil "ehli kitap" adını koysunlar. Çünkü ki15-Sahih-i Buharî, h. 114.
16- Haşr, 7.
Cidal-ı Ahsen 100
tap onlara yeterlidir ve sünnete ihtiyaç duymamaktadırlar!
3-Hz. Peygamber (s.a.a) hiçbir zaman heva ve hevesle konuşmaz, tam tersi Kur'an'ın tasdikiyle "Sözü,
ancak vahyedilen şeyden ibaret."17 Acaba onun sözlerini ikinci halifenin sözleriyle tefsir etmemiz ve:
"galebehu'l-vec'"; "ağrıları ona galebe çalmıştır veya
-Allah'a sığınıyoruz hadiste gelen tabirle- Peygamber sayıklıyor" dememiz doğru mudur?
4-Buhari, başka bir yerde olayı anlatırken bu kez
"ağrıları ona galebe çalmıştır" cümlesi yerine bir
adamın "inne'r recüle leyehcur"; "bu adam sayıklıyor!" dediğini nakletmekte ve ikinci halife Ömer'in
adını orada zikretmemektedir.
Acaba bu tür ifadeler Peygamber Efendimize
(s.a.a) saygısızlık ve hakaret değil midir?
5-Acaba kalem kâğıt getirilmesine karşı çıkıp engel olmak peygamberin emrine karşı çıkmak değil
midir? Kur'an şöyle buyurmaktadır:
' 2 & A7 \B > ' 2 R I =0JK ( 6 I $+.Z& ( &H" 10 H [
> v
y' ˜
H6
"Onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir
belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir
azap isabet etmesinden sakınsınlar. "18 "an amrihi",
17-Necm, 4.
18-Nur, 63.
101 İkinci Bölüm: Nübüvvet
kelimesindeki zamir, Allah'a değil, Hz. Peygamber'e
(s.a.a) dönmektedir. Zira ayetin başlangıcı şöyledir:
% .›‚N < ' )$ ‚
N < … .6 ' )$ \ < a0 CJ † .6 $N W
R .v
( 6 I $+.Z& ( &H" 10 H [
> *8 ' )$ \ K I $"
B& ( &H" ŸŒ ' N &
y=0JK "(Ey müminler!) Peygamber'i, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden, birini siper edinerek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah
bilmektedir. Bu sebeple, onun emrine aykırı davrananlar, sakınsınlar… " 19
6-Vasiyetin yazılmasına engel olanlar, Peygamber'in (s.a.a) ne yazacağını biliyorlardı. O, kendi yerine kimin geçeceğini (yazıyla da) belirleyecekti, ancak ikinci halife buna mani olmuştur. Gerçekten de
sonraları ikinci halifenin kendisi bunu itiraf etmiştir.
İbn-i Ebi'l-Hadid, Tarih-i Bağdad kitabının yazarından şöyle yazmaktadır:
¢ ‡B>f/ az! £ J6 e6 m/ :a.% (1)p.6 (< €1
– :a.% ‡Wœ (K :m
% ‹}6 .& msV (&! (K :a.%
B+Œ/ :m% ‡J+NV (< }6 ¤N& B\\k> ‹n6 (< m+Œ/
')k6 m\6 .zQ: ‡n8 (0 6 ! ¥ :a.% ‡<JR! K ™N&
‡If> (K Ff¦ e6 ˜JT .< B§ B+Œ/ :m% ‡m #!
19-Nur, 63.
Cidal-ı Ahsen 102
# ‡.2\BB I: I .K n6 ‡}6 .& :a.% ‡I’J3 !J3&
ŒI! '6t&! :a.% ‡'NQ :m% ‹A>f¨ JK! (K +Q £ 3<
.z6 ©! mEC ‡l&Ž! ‡'NQ :m% ‹6 zdQ [q]} aC1
£ [q]} aC1 (K I. 3 :J6 a.3> ‡c :a.3> ‡6z&
3 ‡*1H6 `3& 9 ‡AzW m
& 9 a% (K [ªJb] 18 =JK!
«.< ¬zJ& I! hJK £ 1! 3 ‡.K .*B% =JK! £ <J& I.
A\ =H ˜1 9 [email protected] e6 A` .*%.+: n8 (K mN\>
£ ˜JN 6 m‚+BQ9 .2 !*<! ­&J% 6 B® 9
‡nKE> ‡+Q £ .K m6 zQ! [q]} aC1 'N> ‡.1.`%!
.'B .K .‚K: Œ9: } e<!
İbn-i Abbas şöyle diyor: "Ömer'in hilafetinin
ilk günlerinde onun yanına gittim. O bana: "Nereden geliyorsun?" diye sordu. Ben de camiden
geldiğimi söyledim. Bana amcaoğlun ne yapıyor?
Diye sordu. Ben de "Abdullah b. Cafer'i" sorduğunu sanarak onun kendi yaşıtlarıyla oyun oynadığını söyledim. Bana onu kastetmiyorum, peygamber ailesinin büyüğünü kastediyorum dedi.
Bende falancanın tarlası için su çektiğini söyledim. Ömer, ağzında Kur'an'ı zemzeme eder halde
şöyle dedi: Eğer yalan söylersen ve benden bir
şeyi saklarsan, develerin kurbanı boynuna farz
olur. Acaba, henüz hem hilafeti düşünüyor mu?"
dedim ki: "Evet." Dedi ki: "Acaba Resulullah'ın
(s.a.a) onu tayin ettiğini mi düşünüyor?" dedim ki:
103 İkinci Bölüm: Nübüvvet
"Evet" ve şöyle ekledim: "Ben, babama Ali'nin
iddia ettiği şey hakkında sordum. Bana şöyle
söyledi: "O, doğru söylüyor. Peygamber
onun hilafetini tayin etti."
Ömer dedi ki: "Peygamber bu konu hakkında
bazı işaretlerde bulunmuştu, ancak hiçbir zaman
hücceti tamamlamadı ve muhaliflerin özrünü bertaraf etmedi. Bunu açıklamak için karar aldığında
ve hastalık döneminde adını açıkça getirmek istediğinde ben peygambere canım yandığı! ve İslam'ın korunması için! Bu işe mani oldum!! Bu binanın (Kâbe'nin) rabbine and olsun ki! Kureyş hiçbir zaman onun etrafında toplanmayacak ve tüm
bölgelerdeki Arap kabileleri ona karşı isyanlara
kalkacaktı!! Peygamber benim içimden geçenleri
anlamış ve bundan vazgeçmişti! Allah da kesin
olan şeyin dışında bir şey irade etmedi…20
Tarihin bu kesiti, bize Peygamber'in (s.a.a) hangi
amaçla kâğıt kalem istediğini ve ikinci halifenin neden buna mani olarak Peygamber'in (s.a.a) sözlerinin
hastalıktan kaynaklandığını ve yeterli şuura sahip
olmadığını (bu sözden Allah'a sığınırız) ortaya koymaktadır.
Başka bir nokta ise: Ömer, tıpkı bu rivayetten anlaşıldığı gibi kendisini Allah Resulü'nden (s.a.a) daha şefkatli ve merhametli olarak tanıtmakta ve güya
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) onun kadar ortam
20-Şerh-i Nehcü'l-Belaga, İbn-i-i Ebi'l-Hadid, c.12, s.21.
Cidal-ı Ahsen 104
ve koşullardan haberdar değildi!!!
Şaşılacak şey ise Peygamber'e (s.a.a) vasiyet etmesi için Ayşe'nin müdahale ederek şöyle demesidir:
"Kendine vasi tayin et…" bu sözün belge ve senedi
nerededir? Acaba sihah kitaplarında ve sahih tarihi
kaynaklarda böyle bir şey var mıdır? Yoksa yalan ve
uydurma şeylerden midir?
Üçüncü Bölüm
KUR'AN-I KERİM
KUR'AN VEYA EBEDİ MUCİZE
Tarih kesin olarak tanıklık etmektedir ki İslam
Peygamber'i (s.a.a) davetini çeşitli mucizelerle açıklamıştır. Ancak bu mucizeler içinde, Hz. Peygamber
(s.a.a) birisinin üzerinde -ki gerçekte onun ebedi mucizesidir- önemle durmuştur. İşte o ebedi mucize
Kur'an-ı Kerim'dir.
Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a) kendi nübüvvetini
bu semavi kitabı getirerek ilan etmiş ve dünya halklarını onunla mukabele etmesi için çağrıda bulunmuştur ve Kur'an'ın açıkça ve kesin olarak meydan
okumasına rağmen hiç kimse bi'set asrında onun gibi
bir kitap getirememiştir. Bugün de aradan yüzyıllar
geçmesine rağmen Kur'an açıkça meydan okumakta
ve şöyle demektedir:
I ’J3$ H #0 <0 RE & I ! 56 ;(W
0 Q^0 m
N BV (0 s
*02x •
? N ' 2 ‚
N < I . <0 I RE & 9
Cidal-ı Ahsen 106
"De ki, insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de
destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler."1
Kur'an-ı Kerim burada meydan okuma konumunda şöyle demektedir: Ey Peygamber! De ki eğer güçleri yetiyorsa bu kitabın bir benzerini getirsinler ve
başka bir yerde bundan da aşağı inerek şöyle buyurmaktadır: De ki eğer güçleri yetiyorsa Kur'an gibi on
süre ve hatta bir sure getirsinler. Şöyle buyurmaktadır:
F
S .&J B+ K K 1? C J0 Y
N <0 R. > # %$ °ŸJB> I$$3& @ y]
%.c ' B\ $ I ŸŒ I  ( K ' BN ` BC (0 K 6 "Yoksa, «Onu (Kur'an'ı) kendisi uydurdu» mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da siz de onun
gibi uydurulmuş on sûre getirin. "2 başka bir yerde
ise şöyle demektedir:
y K iS 1 <0 RE > # %$ "De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi siz
de onun benzeri bir sûre getirin."3
Önceki peygamberlerin getirdikleri semavi kitaplar maalesef onlardan sonra zamanla dönemin dikta1-İsrâ, 88.
2- Hud, 13.
3-Yunus, 38.
107 Üçüncü Bölüm: Kurân-ı Kerim
törlerinin önyargılarının etkisiyle tahrif edilmiştir.
Bu konuya Kur'an'ın yanı sıra tarih de tanıklık etmektedir. Şöyle ki bu kitapların incelenmesiyle ve
onun muhtevasına dikkat edildiğinde bu kitapların
tahrif olduğu anlaşılmaktadır. Zira onlarda asla ilahi
vahyin onaylamayacağı konular yer almıştır. Elimizdeki İnciller, daha çok Hz. Mesih'in (a.s) hayatını
konu almakta ve onda onun çarmıha gerilmesi bile
yer almaktadır. Ancak önceki kitaplardaki açık tahriflere rağmen, Kur'an-ı Kerim her türlü çoğalma ve
eksiltmeden korunmuştur. Hz. Peygamber Ekrem
(s.a.a) Kur'an-ı Kerim'in 114 suresini eksiksiz olarak
miras bırakmış ve dünya insanlarına sunmuştur.
Vahyin kâtipleri -özellikle Hz. Ali (a.s) birinci günden itibaren ilahi vahyi yazmıştır- onları kaleme almaktaydılar. Kur'an-ı Kerim'in nazil olmasından 15
asır geçmesine rağmen Kur'an'ın ayet ve surelerinden
ne bir şey azalmış ve ne de onlara bir şey eklenmiştir.
ŞÜPHELER
1. Şüphe: Kurân'ın Kalıcılığı ve Tahriften
Korunmuşluğu
İddia: "Muhaddisi Nuri, Kur'an'ın tahrif olduğuna
inanmaktadır. Dolayısıyla mutlaka başkaları da bu
konuda onunla aynı düşünceye sahiptir."
Cevap:
Tahrifle itham etmek, Hıristiyanların Kur'an'ın itibarını sarsmak için bahaneleridir. Bununla Kur'an'ın
da İncil gibi tahrife uğradığı ve farklılaştığını söylemek istemektedirler. Bu durumda her fırka ve mezhep karşı grupu tahrifle suçlayarak bilmeden bu doğrultuda İslam düşmanlarının aracı olmaktadır.
Vahabi ve aynı düşünce içindeki gizli Hıristiyan faktörler, Şia'yı tahrifle suçlamakta ve Şiaların içindeki
onların gizli faktörleri de karşı tarafı tahrifle suçlamaktadırlar. Doğrusu ise tüm Müslümanlar sadece
yanlış bir grup dışında Kur'an'ın tahrif edilemeyeceğine ve kalıcılığına inanmaktadırlar.
Birinci olarak: Bu konuyu Kur'an'a sunalım,
Kur'an'ın kendisi bu konuda en üstün hakemdir.
109 Üçüncü Bölüm: Kurân-ı Kerim
Kur'an ayetleri açıkça şahitlik etmektedir ki Allah'ın
kesin iradesi, Hz. Peygamber'in (s.a.a) kalbine inen
bu son kitabın, sonsuza kadar her türlü tahriften korunması yönündedir ve bu korumayı Allah kendisi
bizzat üstlenmiştir. Bu konuda şöyle buyurmaktadır:
I $k> .[ .Q:0 J ,H .\tQ ( [
Q .Q:0
"Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine
biz koruyacağız."1 Mevlana bu gerçeği şiir kalıbına
dökerek şöyle demiştir:
Mustafa'ya vaade verdi hak lütufları
Eğer ölürsen, ölmesin bu çizgi diye
Ben kitap ve mucizelere hafızım
Az çok etmeleri Kur'andan uzaklaştıranım
Yüce Allah başka bir ayette şöyle buyurmaktadır:
S '? ) ( K #7 &0t\ R + / ( K 9 & & (0 < ( K #$ b . RE & 9
"Ona ne önünden ne de ardından batıl gelemez.
O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye lâyık olan Allah tarafından indirilmiştir."2
Gerçekte bu ayet, bir önceki ayetin başka bir ifadesi sayılmaktadır. Anlamı ise hatta onun bir kelimesinin bile eksilmeyeceği, ona bir şeyin eklenmeyeceği ve tahrif edicilerin elleri ona tahrif etmek için
ulaşmadığı ve ulaşamayacağıdır.
1-Hicr, 9.
2-Fussilet, 42.
Cidal-ı Ahsen 110
+ / ( K 9 & & (0 < ( K "Ona ne önünden ne de ardından" cümlesi tüm
yönlerden olduğuna kinayedir. Yani, hiçbir yön ve
taraftan bu kitaba batıl ve fesat bulaşmadı ve bulaşmayacaktır.
Kur'an, yalnızca Müslümanların anayasası olmayıp, onların her şeyini teşkil etmektedir. Özellikle İslam'ın ilk günlerinde ondan başka bir kitapları bulunmamaktaydı. Kıraat, ezber, eğitim ve öğretim
Kur'an'a mahsustu. Böyle bir kitap asla tahrife uğramaz.
Kur'an'ın nesilden nesle aktarılmasının sıhhati o
kadar açık ve nettir ki hiç kimse bunda şek ve şüpheye düşmemektedir. Örneğin bizim, dünyanın büyük kentleri ve önemli tarihsel olayları hakkındaki
bilgilerimiz; acaba birisi Mekke, Medine, Londra ve
Paris kentlerinin varlığı hakkında kuşkuya kapılabilir
mi? Her ne kadar bu kentlere yolculuk yapmamış olsa bile. Veya Moğolların İran'a saldırısını veya büyük Fransa imparatorluğunu veya birinci ve ikinci
dünya savaşlarını inkâr edebilir mi? Neden inkâr
edemez? Çünkü bunların tamamı tevatür haddinde
bizlere ulaşmıştır. Kur'an ayetleri de bu şekildedir.
Hz. Ali'nin (a.s) Kur'an Hakkındaki Sözleri
Müminlerin Emiri Hz. Ali'nin (a.s) Nehcü'lBelaga'daki sözleri, Kur'an'ın kalıcılığı ve tahrif olmadığına dair en üstün tanıktır. Hz. Ali (a.s) 133.
Hutbede şöyle buyurmaktadır:
111 Üçüncü Bölüm: Kurân-ı Kerim
@ 2 R 9 m
< Q. .N & 9 - b .Q '$ J0 2 x ! ( < }
…˜
.B .Q6 ! @ t 2 R 9 ±t6 Q.1 !
"Allah'ın kitabı; aranızda dili durmayan bir
hatip, temelleri yıkılmaz bir bina, mensuplarının
yenilmeyeceği bir azizdir."
Acaba tahrif olunmuş -bu sözden Allah'a sığınırızbir kitap böyle bir şekilde vasıflandırılabilir mi? Yine Hz. Ali (a.s) 176. Hutbesinde şöyle buyurmaktadır:
}
… #$ Q^0> I ’J3$ H #0 <0 * ! ²
N & ' Q.[ C }
† "I:0
.]
K {† C ]
B "Hiç kuşkusuz münezzeh olan Allah hiç kimseye Kur'an'ın benzeri bir şeyle öğüt vermemiştir.
Çünkü O, "Allah'ın sağlam ipi" emin sebebidir."
Muhaddisi Nuri'nin Faslu'l-Hitâb isimli kitabı,
itikat kitabı değil rivayete yönelik bir kitaptır. Tahrif
hakkında naklettiği rivayetler ise birkaç kategoriye
ayrılmaktadır:
1-Bu rivayetlerin bir kısmı Kur'an'ı gözden düşürmek ve güvensiz kılmak için uydurma ve yalan
rivayetlerdir. Örneğin "Ahmed b. Muhammed
Seyyârî"nin naklettiği 188 rivayet. "Seyyârî" Şii rical
kitaplarında "mezhebi bozuk", "güvenilmez" ve "itimat edilmez" biri olarak tanıtılmıştır.
Cidal-ı Ahsen 112
2-Bazı rivayetlerin tefsir ve yorumsal yönleri vardır. Örneğin "İhdinassırata'l mustakim" tefsirinde
"Hz. Ali sırattır" cümlesi gelmiştir. Bunun anlamı
(Hz. Ali) kelimesinin ayetin bir cüzü olduğu anlamında değildir, anlamı ayetin açıklama ve tefsiri bu
şekilde yapılmış anlamındadır.
3-Rivayetlerinin birçoğu "mürsel"dir.3
4-Bazı rivayetler o kadar gülünçtür ki bu rivayetleri uyduranların aklından şüphe etmek gerekir.
Örneğin deniliyor ki: Nisa suresinin 3. ayetinin şu
kısmıyla
yK.B > $`
… 3 R "9! ' B+ / I :0 "Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız."
Şu kısmı:
y… .L\ ( K ' )$ ˜
.b .K [) Q.>
"Bu durumda, (onlarla değil) size helal olan (başka) kadınlardan olmak üzere nikâhlayın." arasında
Kur'an'ın üçte biri düşmüştür!
Bu iddia o kadar gülünçtür ki Kur'an'ın o kadar
yazar, vahiy kâtibi, kâri, hafızı olmasına rağmen on
cüzü ortadan kaybolacak ve hiç kimsenin bundan
haberi olmayacak!
3-Mürsel Hadis: Tabîinden birinin senedinde sahabeyi
zikretmeksizin doğrudan doğruya Hz. Peygamber'in (s.a.a)
adını anarak rivayet ettiği hadis.
113 Üçüncü Bölüm: Kurân-ı Kerim
Ayrıca Şia uleması, bu kitap yayınlandıktan sonra,
kitabın yazarı hayattayken ve sonrasında olmak üzere bu kitaba reddiyeler yazmıştır. Bu reddiyelerden
en iyisi büyük taklit mercisi merhum Ayetullah
Hoi'nin yazdığı el-Beyan fi Tefsiri'l-Kur'an kitabıdır.
Konu hakkında geniş açıklamalarda bulunmuştur.
Ondan önce büyük muhakkik Şeyh Muhammed
Cevad Belâğî (1352) Alau'r-Rahman Tefsiri'nin mukaddimesinde ve son zamanlarda kaybettiğimiz değerli dostumuz Ayetullah Marifet, sırf bu konu üzerine Siyânetu'l-Kur'an ani't-Tahrif (Kur'an'ın Tahriften Korunması) adlı kitabı kaleme almıştır ve ayrıca
başkaları da bu konu hakkında kitaplar yazmıştır.
Ancak bizler, düşmanların eline bahane vermemek için Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim kitaplarında gelen tahrifle ilgili rivayetleri burada yansıtmıyoruz. Eğer mukabele yapma gereksinimi duysaydık
Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim kitaplarında ve
aynı şekilde Tefsir-i Taberî ve Suyutî'nin Tefsiru'dDurru'l-Mensur'u başta olmak üzere bazı kitaplarda
birçok tahrif rivayetleri göze çarpmaktadır.
Kur'an'ın tahrif olduğunu İmamiye (on iki imam
Şia'sı) ulemasına nispet verenler, yalancılardan başka
bir şey değillerdir. Şimdi Kur'an'ın tahrif olmadığına
dair görüş belirten önceden yaşamış bazı ulemaların
görüşlerini burada sunuyoruz:
Elbette hepsinin adını burada anmak ve bu konudaki sözlerini getirmek kitaba sığmaz.
Cidal-ı Ahsen 114
1-Şeyhu'l-Muhaddisin, Muhammed b. Ali b.
Bâbavey (Ş. Saduk, ö.381) Akaid risalesinde şöyle
demektedir:
]< .K ~ zQ e6 e.NR } tQ! GH I’J3 ŒI! .Q.3B6
.˜8. 2> n8 (K J
! zQ: a3Q .zQ! .\: ™Q (K ]B>z
"Bizim Kur'an hakkındaki inancımız, iki cilt
arasında olan bu Kur'an'dır ki Allah Teâlâ onu
peygamberine nazil etmiştir ve her kim bize
Kur'an'ın bundan daha çok olduğu nispetini verirse o yalancıdır."4
2-Şeyh Mufid Muhammed b. Muhammed b. Numan (ö.413) şu iki kitabında:
a-Evailu'l-Makalat, s.54
b-el-Mesailu's-Serviyye, s.206.
Kur'an'dan hiçbir şeyin azalmadığını açıkça belirtmiştir.
3-Seyyid Murtaza Alemu'l-Huda Ali b. elHüseyin (ö.436) el-Mesailu't-Trablusiyât adlı kitabın
cevabında Kur'an'ın tahrif olmadığına dair sözleri
bulunmaktadır. Tabersî onları Mecmau'l-Beyan Tefsiri'nde nakletmiştir.
4. Şeyh Tusî (ö.460) kendi tefsirinin mukaddimesinde şöyle yazmaktadır:
"Kur'an'da çoğalma ve eksilme olduğuna dair
sözler, bu kitabın şanına yakışmaz. Zira herkes
4-el-İtikadat, s.93 ve 94.
115 Üçüncü Bölüm: Kurân-ı Kerim
bilmektedir ki Kur'an'da çoğalma ve eksilme batıldır. Seyyid Murtaza da bunu teyit etmiş ve şöyle
demiştir: 'Şia ve Ehlisünnetin yanında bulunan
güya Kur'an'ın bir bölümünün eksildiği veya bir
yerinin başka bir yere aktarıldığı yönündeki bazı
rivayetler "vahid haber"5dir ve ne ilim için ve ne
de amel etmek için faydalı değildir. Güzel olan
onları gündeme getirmemek ve onları nazara almamaktır. Zira onları rahatlıkla yorumlayıp tevil
edebiliriz."6
5-Ebu Ali Fazl b. Hasan Tabersî (548) Mecmau'lBeyan Tefsiri'nin mukaddimesinde şöyle yazmaktadır:
"Kur'an'ın eksildiği veya çoğaldığı yönündeki
sözlerin, müfessirlerin nazarında kesinlikle bir yeri yoktur. Zira herkes bilmektedir ki hiçbir şey
Kur'an'a eklenmemiş ve eksilmesi yönünde de
gerçi Haşeviyeciler (zahirciler) grubundan Şii ve
Sünniler Kur'an'ın eksildiği veya arttığı yönünde
rivayetler zikretmişlerdir. Ancak bizim mezhebimizin Seyyid Murtaza'nın da belirttiği gibi itimat
edip güvendiği ve sahih bildiği; Kur'an'da hiçbir
değişiklik ve eksilme olmadığı yönündedir. Seyyid
Murtaza bu konu hakkında tam ve geniş bir açıklama yapmıştır."7
5-Haber-i vahid, tevatür mertebesine varmayan hadisler
demektir. Çev.
6-Tibyan, c.1, s.3, Necef baskısı.
7-Mecmau'l-Beyan, c.1, s.15, Fenn-i Hamis (Tefsirin mukaddimesi).
Cidal-ı Ahsen 116
6. Allame Hillî (ö.726), Seyyid Muhenna'nın sorduğu soruya verdiği cevabında Ecvibetu'l-Mesâilu'lMihneviyye kitabında şöyle yazmıştır:
"Seyyid Muhenna: "Efendimiz! Allah'ın kitabı konusunda ne buyurursunuz: Acaba dostlarımızın yanında Kur'an'ın eksildiği, arttığı veya tertibinde değişiklikler yapıldığı yönünde sahih rivayetler bulunmakta mıdır? Yoksa doğru ve güvenilir bir şey yok mudur?..."
Cevap: "Hak o dur ki onda hiçbir değişiklik ve
aktarım olmamıştır ve hiçbir eksilme ve artma
onda yol bulmamıştır. Birisinin böyle bir inanca
kapılmasından Allah'a sığınırız, zira bunun anlamı
tevatür haddinde naklolunan Peygamber'in (s.a.a)
mucizesine el sürmektir."8
7-Muhakkikî Erdebilî (ö.993) şöyle yazmaktadır:
"Kur'an unvanıyla okuduğumuz bu kitabı tevatür haddinde bilmemiz ve adil bir kişiden duymayı da yeterli görmememiz gerekir… Ve eğer onun
tevatürü sabit olursa, artık her türlü yanlışlıktan
güvendedir… Bundan ayrı olarak kitaplarda yazılmıştır ki onu harf harf ve tüm harekelerini
saymışlar, yazı tipini ve başka konularını dikkatlice düzenlemişlerdir. Öyle ki güçlü bir zan, hatta
yâkin bir ilimle onda hiçbir eksilme ve çoğalmanın yol bulmadığı sabit olmuştur."9
8-Ecvibetu'l-Mesâilu'l-Mihneviyye, m.13, s.121.
9-Mecmau'l-Fâide, c.2, s.218.
117 Üçüncü Bölüm: Kurân-ı Kerim
8-Şeyh Cafer Kâşifu'l-Ğıtâ (ö.1228) şöyle yazmaktadır:
"Kur'an'ın sureler ve ayetlerinde ister "bismillah"ında isterse de başka kelime ve harflerinde olsun hiçbir fazlalaşma olmamıştır… Aynı şekilde
artmadan da mahfuzdur, zira Allah, onun koruyucu ve bekçisidir. Kur'an ve ulamanın tüm zamanlardaki açık 'icma'sı da bu yöndedir…
Kur'an'ın eksildiği yönündeki birkaç rivayetin
doğru olmadığı belli ve açıktır. Ona amel edilmesi
söz konusu değildir… Onları tevil etmek ve yorumlamak gerekir."10
Burada bu sekiz büyük âlimin sözleriyle yetiniyoruz. Bu konuda detaylara girmek ve ilk dönemlerden
çağımıza kadarki büyük âlimlerin sözlerini aktarmak
ayrı bir kitap yazmayı gerektirmektedir.
2. Şüphe: Kurân'da İmamların (a.s) Adı
Olmadığı İçin Tahrife İnanmak!
İddia: "Şiaların Kur'an'ın tahrif olduğuna inanmalarının sebeplerinden biri, imamların (a.s) Kur'an'da
adlarının zikredilmemesidir."
Cevap
Öncelikle bu şüpheyi yargılamak gerekir. Çünkü
ilk önce Şia'ya iftira atmakta sonra da onun için bir
neden uydurmaktadır.
10-Kitabu'l-Kur'an min Kitabu's-Salât, 7.ve 8. Konular,
s.298 ve 299.
Cidal-ı Ahsen 118
İlk olarak Şia, önceki konularda da geçtiği üzere
Kur'an'ın tahrif edildiğine inanmamaktadır, bilakis
onun tahrif edilmeyeceğine ve kalıcılığına tam anlamıyla inanmaktadır. Şii âlimler Kur'an'a onlarca
Arapça ve Farsça tefsirler yazmışlardır. Bu tefsirlerin
kaynağı ise bugün elimizde bulunan ve tahrif olmadığına inandıkları Kur'andır.
Mukaddes Meşhed kentindeki "Âstân-ı Kudsî
Razavî Kütüphanesi"nde altı bine yakın el yazması
Kur'an bulunmaktadır. Bunlar hicri birinci asırdan
günümüze kadar ki yazılan Kur'anlardır ve yaygın
olan Kur'an'lardan hiçbir farkları yoktur. Bundan daha kötü olan ise, şüpheyi tasarlayan kişinin töhmeti
için bir de sebep uydurmasıdır. Şia, her şeyin Kur'an
tarafından ifade edilmesi gerektiğine asla inanmamaktadır, tam tersi Kur'an'a ilave olarak ya kendisi
tarafından veya onun vasisi tarafından elimize ulaşan
Peygamber'in (s.a.a) sünnetini de değerli ve muhterem bilmektedir. İmamların (a.s) imameti Peygamber
Efendimizin (s.a.a) sünneti vasıtasıyla ilan edilmiştir.
Bizler, bu şüphe atanlara bu iftira ve yalanlarıyla
kendileri için ahiret azabı hazırladıkları uyarısında
bulunarak nasihat ediyoruz.
Dördüncü Bölüm
EHLİBEYT VE İMAMET
İMAMET VE HİLAFET
Sadr-ı İslam tarihine müracaat ettiğimizde, bölgenin ve Hz. Peygamber Ekrem'in (s.a.a) vefatı dönemindeki dünyanın mevcut koşullarını dikkate aldığımızda, imamet makamının nas ve tayinle olması
gerektiği açıkça ortaya çıkmaktadır. Zira Hz. Peygamber (s.a.a) vefat ettiğinde, üçgen şeklindeki üç
tehlike İslam dinini tehdit etmekteydi. Bu üçgenin
bir köşesini Rum İmparatorluğu, ikinci köşesini İran
İmparatorluğu ve öteki üçüncü köşesini ise içteki
münafıklar teşkil etmekteydi. Birinci köşenin tehlikesi o kadar önemliydi ki Hz. Peygamber (s.a.a) son
ana kadar ondan gaflet etmemiş ve bundan dolayı
ömrünün son günlerinde ve saatlerinde kendisi bizzat
Usame b. Zeyd liderliğinde Rumlarla savaşması için
büyük bir ordu hazırlayarak göndermiştir. Ona katılmayarak itaat etmeyenlere de beddua etmiştir.
İkinci köşedeki grup kötü düşünceli bir düşmandı.
Hz. Peygamber'in (s.a.a) mektubunu yırtmış ve Yemen hâkimine Peygamber'i (s.a.a) tutuklamasını veya başını gövdesinden ayırarak ona göndermesi için
Cidal-ı Ahsen 120
mektup yazmıştı. Üçüncü köşedeki grubu da bilmek
gerekir ki bunlar da Medine veya Medine dışında her
zaman Peygamber'e (s.a.a) rahatsızlık vermiş ve çeşitli şekillerde komplolarla onun mübarek kalbini
kırmışlardı. Kur'an'ın çeşitli surelerinde onların taş
atmaları hakkında birçok defa açıklamalarda bulunulmuştur. Hatta onların adına, onların düşünce ve
kötü amellerini beyan eden bir sure inmiştir.
Şimdi soru şudur, acaba böyle üçlü bir tehlikenin
varlığına rağmen Hz. Peygamber Ekrem'in (s.a.a) İslam ümmetini ve İslam dinini her yönden pusuda
bekleyen düşman karşısında lidersiz ve öndersiz olarak kendi haline bırakması doğru mudur?
Kuşkusuz Hz. Peygamber (s.a.a), Arapların kabile
yaşantısına sahip olduklarını ve kabileler arasında
kabile reisine karşı taassubun olduğunu ve her ne
pahasına olursa olsun kabile reisine itaat etme inancının o dönem arap halkın kanına işlediğini biliyordu. Dolayısıyla böyle bir halka liderlerini seçme
hakkı tanımak, kabileler arasında kavga ve birkaç
gruba bölünme riski taşıdığı gibi düşmanların da bu
ihtilaftan yararlanmalarına sebep olacaktı. Bu hakikate binaen Şeyhu'r-Reis Ebu Ali (İbn-i) Sina şöyle
demektedir:
"Peygamber'in (s.a.a) nassı ve tayini ile halifenin seçilmesi gerçekliğe daha yakındır. Çünkü halifenin tayini ile her türlü kavga ve ihtilaf kökünden kazınmış olacaktır."1
1-Şifa, el-İlahiyât, makale 10, bölüm 5, s.564.
121 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
Hz. Peygamber'in (s.a.a) hikmet ve marifeti, kendisinden sonra İslam ümmetinin liderliği hakkında
girişimde bulunmasını gerektirmekte olduğu sabit
olduktan sonra şimdi de Efendimizin (s.a.a) bu konuda nasıl bir yöntem ve çare düşündüğüne bir bakalım.
Burada iki görüş bulunmaktadır. Her ikisini de ele
alarak inceleyeceğiz.
1-Değerli İslam Peygamberi Hz. Muhammed
(s.a.a) Allah Teâlâ'nın emriyle, İslam ümmetinin önderliğini yapabilecek liyakate sahip mümtaz birini
seçerek, onu kendisinden sonra halifesi olarak halka
tanıtmıştır.
2-Hz. Peygamber (s.a.a) kendisinden sonra birisini
seçmeleri için halifenin seçilme işini halka bırakmış
ve kendisi de bu konuyu beyan etmiştir.
Şimdi, bu iki görüşten hangisinin Kitap, Sünnet ve
Hz. Peygamber'in (s.a.a) siyerinden ve İslam tarihinden yararlanılarak ortaya atıldığına bakalım.
Hz. Peygamber'in (s.a.a) yaşantısına dikkat edildiğinde -din ve şeriatını yakın akrabalarına ve daha
sonra tüm insanlara ilan etmesi için görevlendirildiği
günden vefatına kadar- Efendimiz kendisinden sonraki halifenin özelliklerini defalarca açıklamış ve liderlik konusunda "insanların seçme" şıkkı değil
"tansis" (tayin) şıkkını seçtiği kesinlik kazanmış
olur. Bu konu aşağıdaki delil ve kanıtlarla sabit olmaktadır:
Cidal-ı Ahsen 122
1-Yevmu'd-Dâr Hadisi
Bi'setten 3 yıl geçtikten sonra, Allah Teâlâ, davetini aleni yapması için peygamberi görevlendirmiştir.
y]
<0J % E n
R
Y
6 1 H Q! "(Öncelikle) En yakın akrabalarını (aşiretini)
uyar."2 ayeti bu konu hakkında nazil olmuştur. Hz.
Peygamber (s.a.a), Haşimoğullarının büyüklerini
toplayarak şöyle buyurdu: "Ben sizin için dünya ve
ahiret hayrını ve iyiliğini getirdim. Allah, beni
ona davet etmem için görevlendirdi. Sizlerden
hangi biriniz bu dinin yayılması için bana yardım
edecek, böylelikle benim kardeşim, vasim ve halifem olsun." Efendimiz (s.a.a) bu sözünü üç kere tekrarladı ve her seferinde sadece Hz. Ali (a.s) hazır olduğunu belirtti. Bu esnada Hz. Peygamber (s.a.a)
şöyle buyurdu:
'³> ´+/ 5zc /! H ŒI
"Kuşkusuz bu sizin aranızda benim kardeşim,
vasim ve halifemdir."3
2-Menzilet Hadisi
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) çeşitli yerlerde
Müminlerin Emirinin kendisine nispetle makam ve
2-Şuarâ, 214.
3-Müsned-i Ahmed, c.1, s.159; Tarih-i Taberî, c.2, s.406;
Tefsir-i Taberî (Camiu'l-Beyân), c.19, s.74 ve 75; Şuarâ suresinin 214. ayetinin tefsiri.
123 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
derecesinin Harun'un Musa'ya olan derece ve konumu olarak bilmiş ve sadece Harun'da olan bir makamı (Nübüvvet makamını) Hz. Ali'den (a.s) ayırmıştır. Tevatür haddine yakın bu hadiste şöyle buyurmuştur:
"Ey Ali! Senin bana olan nisbetin Harun'un
Musa'ya olan nisbeti gibidir ancak benden sonra
nebi yoktur."4
Kur'an-ı Kerim'in nassına göre, Harun (a.s) Hz.
Musa'nın (a.s) döneminde nübüvvet5, hilafet6 ve vezir7 makamına sahipti. "Menzilet Hadisi" de Harun'un (a.s) nübüvvet makamı dışındaki tüm makam ve
sıfatlarını Hz. Ali (a.s) için sabit etmektedir. Doğal
olarak eğer maksat nübüvvet dışındaki tüm makamları Hz. Ali (a.s) için ispat etmek olmasaydı, "nübüvveti" istisna etmesinin bir anlamı olmazdı.
4-Sahih-i Buharî, c.6, s.3; Sahih-i Müslim, c.7, s.120, Hz.
Ali'nin (a.s) faziletleri babı; Sünen-i İbni Mace, c.1, s.55, Peygamber'in (s.a.a) ashabının faziletleri babı; Müsned-i İmam
Ahmet, c.1, s.173, 174, 177, 179, 182, 185 ve 230; es-Siretu'nNebeviyye, İbn-i-i Hişam, c.4, s.163 (Tebuk Gazvesi).
5-y.U0Q I 1. = ./! .\B 1 ( K .\ v "Rahmetimizin bir sonucu
olarak ona kardeşi Harun'u bir nebî olarak armağan ettik."
(Meryem, 53).
6-y…K % > 0\+ $ / I 1. /E eCK a .% v "Musa, kardeşi Harun'a dedi ki: Kavmimin içinde benim yerime geç."(A'raf,
142).
7-y ! ( K *J&0Ž # N V v "Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver." (Tâ-hâ, 29)
Cidal-ı Ahsen 124
3. Sefine (Gemi) Hadisi
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a), kendi Ehlibeyt'ini (a.s) Nuh'un (a.s) gemisine benzetmiştir. Her kim
ona binerse kurtulur ve her kim ona binmekten kaçınırsa tufana tutularak boğulur. Peygamber Efendimiz
(s.a.a) şöyle buyurmuştur:
.2¶ 1 ( K K % £ ¬
? Q A \+C #$ K '³> ´< #0 ! # K ŒI: 9!
0Jo .2\6 –
"Z
R ( K eWQ
"Şunu iyi bilin ki! Benim Ehlibeytim Nuh'un
gemisi gibidir. Bu gemiye binen kurtuluşa erecek,
binmeyen de boğulacaktır. (helak olacaktır.)"8
Biliyoruz ki Hz. Nuh'un (a.s) gemisi insanların
tufandan kurtulması için tek kurtuluş yeriydi. Dolayısıyla tıpkı "Sefine/ Gemi Hadisi" esasına göre,
Peygamber Efendimizin (s.a.a) Ehlibeyt'i (a.s) insanların sapmasına sebep olabilecek istenmeyen olaylardan kurtulmaları için ümmetin tek sığınağıdır.
4. Ümmetin Âmânı Hadisi
Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a) kendi Ehlibeyt'ini
kelime-i vahdeti (birlik) ve ümmetin ihtilaflardan
uzak kalmasına sebep olarak tanıtmış ve şöyle buyurmuştur:
8-Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.351; es-Savaiku'l-Muhrika, s.91;
Mizanu'l-İtidal, c.1, s.224; Tarihu'l-Hulefa, s.573; el-Hasaisu'l-Kubra, c.2, s.266; Yenabiu'l-Mevedde, s.28; Fethu'l-Kadir,
s.113 ve diğer kitaplar…
125 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
( K ´K{š I7 .K! ´< #$ ! JT ( K D
0 1 {† #0 {† I7 .K! @W;\
<: ˜
t 1.> $+B/ ˜
0 J N ( K A7 % .2B+ ./ 8^> ‡ªfB/ „… "Yıldızlar (denizlerde yolunu kaybedenlerin)
boğulmaktan âmânda kalmalarına (kurtulmalarına) vesiledirler; benim Ehlibeytim ise ümmetimin
ihtilaftan kurtulmalarına vesiledir. Bu yüzden
Arap'tan bir kabile onlara muhalefet ederse, ihtilafa düşer ve şeytanın hizbinde yer alır." 9
Yüce Allah'ın şu ayette buyurduğu gibi;
yIB2 & ' '0 W
\.0< v
"İnsanlar yıldızlarla da yollarını bulurlar."10 İnsanlar, yıldızların vesilesiyle yeryüzünde yollarını
bulabilmekte ve sahile çıkarak denizde boğulmaktan
kurtulmaktadırlar. Peygamber Efendimiz de (s.a.a)
kendi Ehlibeyti'ni (a.s) ümmetinin ihtilaflardan kurtulma vesilesi olarak tanıtmaktadır. Dolayısıyla Ehlibeyt'e (a.s) muhalefet etmenin sonucu ihtilafa düşüp şeytanın hizbine geçmek demektir.
5-Sakaleyn Hadisi
Sakaleyn hadisi, Sünni ve Şia âlimlerinin hadis kitaplarında naklettikleri mütevatir hadislerden birisidir. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) İslam ümmetine hitap ederek şöyle buyurmaktadır: "Sizin aranız9-Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.149.
10-Nahl, 16.
Cidal-ı Ahsen 126
da iki değerli şeyi emanet olarak bırakıp gidiyorum." Ve sonra her ikisine aynı anda sarılmayı ümmetin hidayet kaynağı ve onlardan birinden yüz çevirmeyi ise delalet sebebi saymıştır. Efendimiz
(s.a.a) şöyle buyurmuştur:
.02<0 ' B³ R I :0 .K ´< # ! ·JB6 } ˜
.B¶ ( 3"
' ³$ > ¸
10 .R zQ:
D
¹
6 0J& 5zB .%0JB+ & ( .2Q0: *<! g‚
R ( "Ben sizin aranızda iki paha biçilmez emanet
bırakıyorum; o ikisine sarıldığınız müddetçe asla
sapıklığa; Allah'ın Kitabı (Kur'an) ve Ehlibeyt'im
olan İtretimi. Hiç şüphesiz, bu ikisi (Kevser) havuz(u) başında bana varıncaya dek, hiçbir zaman
birbirinden ayrılmazlar."11
Bu hadis, Ehlibeyt'in (a.s) ilmî konumunun,
Kur'anla omuz omuza olduğunu açıkça ortaya koymakta ve Müslümanların dini işlerinde Allah'ın kitabıyla, aynı anda Ehlibeyt'in (a.s) kılavuzluğuna sarılmalarını gerekli bilmektedir. Ama maalesef çok
büyük bir üzüntü kaynağıdır ki bazıları Ehlibeyt'in
(a.s) kapısı dışında her kapıyı çalmakta!! Sünni ve
Şiaların naklinde ittifak ettikleri Sakaleyn hadisi,
11-Sahih-i Müslim, c.7, s.122; Sünen-i Tirmizî, c.2, s.307;
Sünen-i Daremî, c.2, s.432; Müsned-i Ahmed, c.3, s.14, 17, 26
ve 59 ayrıca c.4, s.366 ve 371 ayrıca c.5, s.182 ve 189;
Hasaisu'l-Aleviye, Nesaî, s.20; Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.109,
148 ve 533; ve başka kitaplar. Ayrıca bkz: Sakaleyn Hadisi
Riselesi, Daru't-Takrib beyne'l-Mezahibi'l-İslamiye, Muhaymar Yayıncılık, Kahire.
127 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
tüm dünya Müslümanlarını bir ümmet haline getirebilir. Zira Peygamber Efendimizden (s.a.a) sonra halifenin tayini ve ümmetin siyasi yöneticiliği konusunda eğer iki fırka ihtilaf ediyorsa ve meselenin tarihî algısıyla iki gruba bölünülüyorsa, bu, ilmî mercilik konusunda tefrika için hiçbir delil teşkil etmez.
Ve ayrıca (üzerinde ittifak edilmiş Sakaleyn hadisi
gereği) her iki fırkanın söz ve tutumlarının bir olması
gerekmektedir.
Halifelerin halifelik dönemlerinde bile temel olarak ilmi merceiyet ve başvuru pratik olarak Hz. Ali'den (a.s) sorumluydu. Dini konulardaki ihtilaflar Hz.
Ali'nin (a.s) aracılığıyla çözüme kavuşmaktaydı.
Peygamber'in (s.a.a) Ehlibeyt'i (a.s) başvuru ve müracaat makamından uzak tutulduğu günden itibaren
fırkacılık başlamış ve kelami fırka ve mezhepler bir
biri ardınca ortaya çıkmıştır.
ŞÜPHELER
1. Şüphe: Ahzâb Suresinde Peygamber'in
(s.a.a) Eşleri Mi Kastedilmiştir?
İddia: "Ey Ehlibeyt! Allah sizden, sadece günahı
gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor."1 ayeti
Peygamber Efendimizin (s.a.a) eşleri hakkındadır,
zira ayetin başında şu ifadeler yer almıştır: "Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın."
Cevap:
Bu ayetteki konular, bir soru cevabı kalıbında
gelmesinden çok daha geniştir, ancak biz burada bazı
noktalara işaret edeceğiz:
1»ye$E A .W ž
;JR ( V JR 9 ()$ R< > I J % "Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetinde olduğu
gibi açılıp saçılmayın."2
y()$ R< > eB& .K I J $ 8 v
1-Ahzâb, 33.
2-Ahzâb, 33.
129 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
"Evlerinizde okunan (Allah'ın âyetlerini ve hikmeti) hatırlayın." 3
y'$) I 8 u & I ! "9:0 L0\ F
< $/ R 9 \K ’ ( &H" .2;&! .&
"Ey iman edenler! Rastgele Peygamber'in evlerine
girmeyin. Ancak izin verildiği vakit girin."4
Ancak bu konuda, tekil kipi kullanılarak şöyle
demektedir: "‫" ;"اه ا‬Ehle'l-beyt". Bu, beytin
(evin) bir tane olduğu ve beytin, Peygamber'in (s.a.a)
evi ve onun ehliyle bağlantısı olmayan has bir beyit
olduğuna delildir. Ve "‫" ;"ا‬el-Beyt" kelimesindeki elif-lâm ahid içindir. Yani belli ve bilinen evdir
ki bu da Hz. Fatımatu'z-Zehra'nın (s.a) evinden başka bir ev değildir.
2-"Ayetin başı, Hz. Peygamber'in (s.a.a) eşleri
hakkındadır." Sözünün kendisi, şüphenin batıl olduğuna dair en açık kanıttır. Zira Kur'an, 'tathir' ayetinden önce ve sonra Hz. Peygamber'in (s.a.a) eşleri
hakkında konuşmakta ve zamirleri 'müennes-dişil'
kipinde getirmektedir:
1.(B 3 R I :0 (takvalı olur, sakınırsanız/ dişil kipinde)
2. ( N ‚
Z
R f> ; (yumuşak, çekici/ dişil kipi)
3. ( %$ (söyleyin/ dişil kipi)
4. I J % (oturun/ dişil kipi)
5. ()$ R< > ; (evlerinizde/ dişil kipi)
3-Ahzâb, 34.
4-Ahzâb, 53.
Cidal-ı Ahsen 130
6. ( V JR 9 (açılıp saçılmayın/ dişil kipi)
7. i f ( % ! (namaz kılın/ dişil kipi)
8. i .t ]
R’ (zekât verin/ dişil kipi)
Ama 'Tathir' ayetinde şöyle buyurmaktadır:
1. ' )$ \ 6 (sizden/ eril kipi)
2. ' $ J L2` & (sizi tertemiz bir şekilde temizlemek/ eril
kipi)
Sonra Hz. Peygamber'in (s.a.a) eşleriyle ilgili olarak başka bir ayete başlamaktadır. Oradaki zamirler
de dişil kipindedir. Şöyle buyurmaktadır:
()$ R< > (evlerinizde = dişil kipi)5
Eğer gerçekten 'Tathir' ayeti Peygamber Efendimizin (s.a.a) eşleriyle ilgiliyse, ne oldu da bundan
önceki ve sonraki hitaplarda dişil-kadın kipi kullanılarak hitap edilmekte, ancak ayetin ortasında yani
sadece bu ayette zamirler eril-erkek kipinde gelmektedir?
Acaba bu, muhatabın iki farklı grup olduğuna
kanıt değil midir?
"Peygamber'in (s.a.a) eşlerinin Ehlibeyt'ten (a.s)
olmadığını söylemek, onlara hakarettir" diyenlerin
bu açıklamaları bir tür yanıltmaca ve asılsız iddiadır.
Peygamber'in (s.a.a) eşlerinin Peygamber'in (s.a.a)
ehlibeytinden (a.s) olduğu kesindir, ancak konumuz
5-Arapçada eril-erkek ve çoğul kipi için (‫ ; کم‬kum) dişilkadın ve çoğul kipi için (‫ ; کن‬kunne) kullanılmaktadır. Çev.
131 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
'Tathir' ayetidir ve bu ayetin sadece 'beş has kişi' için
olduğu ve başkalarını kapsamadığı konusudur. Başka
bir söz ise:
Ehlibeyt'in (a.s) ismet ve paklığını konu alan konuşmaların olduğu yerde, maksat Hz. Peygamber'in
(s.a.a) abasını üstlerine attığı ve onları muayyen ettiği has bir gruptur, ancak geniş anlamda Peygamberimizin (s.a.a) ehlibeytinden (a.s) bahsedildiğinde
Peygamber'in (s.a.a) tüm eşlerini kapsamı altına alır.
Konunun detaylarını Menşur-u Cavid kitabında
okuyabilirsiniz.
2. Şüphe: Tathir Ayeti Veya Risalet
Hanedanın Şeref Madalyası
İddia: "Bizim ayetten anladığımız her Müslüman'ın temiz ve pak olabileceğidir. Allah, Kur'an'da taharet ve paklığı tüm Müslümanlar için mümkün bilmekte ve şöyle buyurmaktadır: 'Eğer sizler tövbe
ederseniz, Allah sizin tövbenizi taharetiniz (arınmanız) için karar kılacaktır.' Dolayısıyla her insan pak
olabilir ve bu, Ehlibeyt'e (a.s) has değildir. Gerçi bu
ayet Ehlibeyt (a.s) hakkındadır, ancak onların başkalarından üstün olduğuna sağlam delil teşkil etmez!"
Cevap:
Kurân'da iki çeşit taharet ve paklıktan bahsedilmiştir:
1-Elbise ve bedenin temizliği anlamında zahiri ve
görsel taharet ve paklık. Örneğin Allah (c.c) şöyle
buyurmaktadır:
Cidal-ı Ahsen 132
<0 ' $ J L2` ¼ .K … . ( K ' )$ 6 a$ Lt\& "Sizi temizlemek için üzerinize gökten bir su
(yağmur) indiriyordu."6
2-Ahlakî şirk ve kirlerden paklık. Örneğin aşağıdaki iki ayet gibi:
.20< ' 20 ,t R ' J L2` R A* % c
' 20 K! ( K H / -a
"(Ey Peygamber!) Onların mallarından sadaka
(zekât) al, bununla onları temizlemiş, arındırmış
olursun. "7
Buradaki temizlikten maksat ahlaki ve manevi
temizliktir.
( &0JL2"` ;™[
& " J2` B& I ! I ;[
& a7 .V01 >-b
"Onda (Kuba mescidinde) temizlenmeyi seven
adamlar vardır. Allah da temizlenenleri sever."8
Bu iki taharet dikkate alındığında, 'Tathir' ayetindeki taharetin ikinci anlamdaki taharet ve temizlik
olduğu ortaya çıkar. Zira zahiri ve görsel taharet,
mümin ve müşrikleri de içine alan herkesi kapsayan
bir taharettir.
Manevi taharet ise tüm semavi dinlerin vurguladığı iki şekilde söz konusu olmaktadır:
6-Enfâl, 11.
7-Tevbe, 103.
8- Tevbe, 108.
133 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
1-Bazen 'teşrii' bir surette herkes hakkındadır, yani Allah, herkesin kendilerini her türlü kirden temizlemelerini emretmektedir. Bu teşrii emir, herkesi hatta Firavun'u bile kapsamına almaktadır. Hz. Musa'ya
(a.s) burada emrettiği gibi:
y e"t R I ! e0: n
# # 3$ > * eTb Q:0 I 6 J > e0: ™
8 v
"Firavun'a git; çünkü o, azdı. Ona de ki: "(şirk ve
günahtan) temizlenmek ister misin? "9
Ayrıca şöyle buyurmaktadır:
y( &0JL2` B ;™[
& ]
<0B ;™[
& " "I:0
"Şüphe yok ki Allah, adamakıllı tövbe edenleri ve
iyice temizlenenleri sever." 10
Tüm enbiyaların temel amacı insanları şirk, günah
ve aykırılıklardan taharet ve paklığa davettir. Gerçek
ise bir grup bu emre uymakta ve bir grupta buna uymamaktadır ve bu, tathir ve temizlik emrine mahsus
bir durum değildir. Kitap ve sünnetle gelen Allah'ın
bütün emirleri, herkesi kapsar ve teşrii ve kanunidir.
Ancak davetin kapsamlılığı onun tüm insanlarda tahakkuk bulmasına delil teşkil etmez, zira bir grubun
bunu inadından dolayı reddetmesi mümkündür ve bu
Allah'ın teşrii iradesinin kapsam ve ihatasına zarar
getirmez, çünkü teşrii iradede zorlama ve icbar yoktur, bilakis insanlar onun karşısında özgür ve serbesttirler. Emre de uyabilirler, onu red de edebilirler.
9- Nâziât, 17-18.
10-Bakara, 222.
Cidal-ı Ahsen 134
2-Bazen bazı kişiler hakkında 'tekvini' bir surettedir, yani Allah, fiilen açıklanmasının yeri olmadığı
bir dizi alanlarda, bazı yüce insanların üzerine bir tür
günahtan korunma özelliği koymuştur. Artık günah
ortamına düşmeyecekleri gibi günah düşüncesi bile
onlarda oluşmaz. Bu onur Hz. Meryem'in (a.s) nasibi
olmuştur. Allah, meleklerine ona şöyle demelerini
emretmektedir:
y]
.N … .0Q e6 l .+`c
l J 2b l .+`c
" "I:0 ' &J K .&
"Hani melekler: "Meryem, şüphesiz Allah seni
seçti, seni arındırdı ve âlemlerin kadınlarına üstün
kıldı," demişti. "11
Bu ayetteki 'tathir'den maksat, ne cismi ve zahiridir ve ne de teşrii taharettir. Zira birincisi mümin ve
müşrikleri de kapsamı altına almakta ve Hz. Meryem'e has değildir. İkincisi ise Hz. Meryem'in özelliklerinden değildir, zira Allah manevi tahareti herkesten istemiştir, doğal olarak bu taharet has bir taharettir. Şöyle ki bir dizi geçmiş ve sonraki dönemdeki yaşananlar, (özgürce iradesiyle birlikte) Hz.
Meryem'de onu günahlar karşısında sigorta altına
alacak bir cevherin oluşmasına sebep olmuştur. İşte
bu enbiyalarda da olan ismetin ta kendisidir.
Bu ön mukaddime ışığında "Ey Ehlibeyt! Allah
sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor."12 ayetindeki tathirden maksadın Hz.
11-Âl-i İmrân, 42.
12- Ahzâb, 33.
135 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
Meryem (a.s) için de söz konusu olan tathirin aynısıdır. Yani Allah, risalet ailesinin her türlü kirden temiz olmasını istemiştir. Bu istek, herkesi kapsamı altına alan teşrii ve kanuni anlamında değildir. Bilakis
istek ve irade tekvini iradedir. Allah Teâlâ, bu konuda şöyle buyurmaktadır:
I$ $)> ( $ a $3& I ! .*s  1! 80: = J K ! .Q:0
"Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca:
"Ol" demesidir; o da hemen oluverir. " 13
Bu açıklamayla, bu tür tathirin günah ve aykırı
şeylerden korunma anlamına gelen 'tekvini tathir' olduğu açıklığa kavuşmuş olur. Bu, risalet ailesinin başına konmuş fazilet tacıdır ve başkaları bu onurda
onlarla ortak değildir.14
Bu açıklamalar ışığında "Netice olarak bu ayet onların başkalarından üstün olduğuna sağlam delil teşkil etmez!" sözünün temelden yoksun asılsız bir iddia olduğu ortaya çıkmış olur. Eğer bu söz doğruysa
öyleyse Allah'ın Hz. Meryem (a.s) hakkındaki "seni
arındırdı" sözü de onun için bir onur ve iftihar teşkil
13-Yâsîn, 82.
14-Tekvini iradenin şimdiki ve geniş zaman kipinde
"yuriydu" şeklinde gelmesinin Kur'an'da örnekleri vardır. Örneğin:
]
P01 ' 2 N W
Q A* “ ' 2 N W
Q D
0 1 . 5> +$ N ‚
BC ( &H" 56 ( Q I &JQ "Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak,
onları önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) vâris
kılmak istiyorduk." (Kasas, 5)
Cidal-ı Ahsen 136
etmez. Hâlbuki Kur'an, bu sözü onun için şeref madalyası unvanıyla açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır:
l .+`c
l J 2b l .+`c
" "I:0 ' &J K .& A$ ) “f m
.% 8 :0 ]
.N … .0Q e6
"Hani melekler: "Ey Meryem, şüphesiz Allah seni
seçti, seni arındırdı ve âlemlerin kadınlarına üstün
kıldı," demişti."15
Ahzâb suresinin 33. Ayetindeki 'Tathir' ayetinin,
tekvini ve yaratışsal olduğuna ve sadece bu aileye
has bir yönünün olduğuna dair delilerden biri de Ehlisünnet muhaddislerinin naklettikleri birçok hadistir
ki 'Tathir' ayeti nazil olduktan sonra Hz. Peygamber
(s.a.a) abasını bu dört kişinin yani, Hz. Ali, Hz.
Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in (a.s) üzerine attı. O esnada işaret parmağı gökyüzüne gelecek şekilde şöyle buyurdu:
´< #$ ! 9u m
S < # ! ¾Q ,#)$ ŒI: '2Œ
"Allah'ım! Her peygamberin bir ehlibeyti vardır ve bunlar da benim Ehlibeyt'imdir."16
Peygamber Efendimiz (s.a.a), sabah namazını
kılmak için evden ayrıldığı her sabah Hz. Zehra'nın
(s.a) evine ulaştığında bu ayeti tilavet ederdi.17 Bu
15-Âl-i İmrân, 42.
16-Tefsir-i Taberî, c.22, s.5 – 7; ed-Durru'l-Mensur, c.5,
s.198 ve 199.
17-a.g.e.
137 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
hadislerin ravileri Peygamber Efendimizin sekiz sahabesidir: 1. Ebu Saidi Hudrî, 2. Enes b. Malik, 3.
Abdullah İbn-i Abbas, 4. Ebu Hureyre Dusî, 5. Sa'd
b. Ebi Vakkas, 6. Vâsile b. Eskâ, 7. Bilal b. Hâris, 8.
Ümmü Seleme.
Bizim meselemiz, bu sözleri söyleyenlerin Kur'an
ve hadis hakikatlerinden uzak olan insanlar olmasıdır. Ne yazık ki onlar ses cihazı gibi sınıfta söylenen
her şeyi, eksiltip çoğaltmadan kaydedip piyasaya
sürmektedirler. Şaşılacak şey ise Kur'an'a şöyle nispette bulunmaktadırlar: "Eğer sizler tövbe ederseniz,
Allah sizin tövbenizi taharetiniz için karar kılacaktır." Kur'an'ın neresinde böyle bir ayet vardır?
Evet, tövbe kalplerin günah ve kötü şeylerden
arınma kaynağıdır, ancak anlamın doğruluğu başka,
bu sözü Kur'an'a nispet vermek başkadır. Böyle sahte
uydurma ayetlerle tüm müfessir ve ravilerin Ehlibeyt
(a.s) için şeref madalyası olarak bildikleri ayeti inkâr
edemezler.
3. Şüphe: Ayette Geçen Ehlibeyt'ten Maksat
Peygamberimizin Eşleri Midir?
İddia: Şiiler şöyle demektedirler: "Tathir ayeti,
beş pak kişi için, yani Hz. Peygamber (s.a.a), Ali
(a.s), Fatıma (s.a), Hasan (a.s) ve Hüseyin (a.s) hakkında nazil olmuştur. Orada zikredilen zamirlerin
eril-erkek kipinde gelmesi hasebiyle Peygamber'in
(s.a.a) eşleri hakkında değildir. Yüce Allah ayette
şöyle buyurmaktadır:
Cidal-ı Ahsen 138
*02` R ' $ J L2` & m
# ! V LJ ' )$ \ 6 ™
H "Ey Ehlibeyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor." Ancak burada
zamirlerin eril-erkek kipinde gelmesinin nedeni Peygamber'den (s.a.a) dolayıdır. Zira Peygamber (s.a.a),
Ehlibeyt'in (a.s), yani Peygamber'in (s.a.a) eşlerinin
başıdır.
Cevap
Eğer, gerçekten zamirlerin eril-erkek kipinde gelmesinin nedeni Peygamber'in (s.a.a) vücudundan dolayıysa, öyleyse bir önceki ve sonraki ayetlerde de
bu noktaya riayet edilmelidir. Hâlbuki bir önceki ve
sonraki ayetlerdeki zamirlerin tamamı müennes yani
dişil-kadın kipindedir.
1. (B\$ I :0 2. I  J0 R 3.( .NB> 4. ()$ N LBK !$ 5. ()$ LJC !$6. (B\$ I :0 7. " I  J0 R 8.F
.\…[
9. *JV! ()$ \K 10. AS Y
.+0< ()$ \K 11. .2
˜
HN 12. ()$ \K m
\3 & 13. .2Ru Q 14. .JV ! 15. .2 .QB6 ! 16. (B
17. (B3 R I :0 18. ( N ‚
Z
R f> 19. ( %$ 20. I J % 21. ()$ R< >
22. ( V JR 9 23. ( %! 24. i .t ]
R’ 25. " ( N b ! 'Tathir' ayetinden önce zikredilen bu ayetlerdeki
zamirlerin tamamı çoğul dişil-kadın kipinde gelmiştir. Hepsinden maksat da Peygamber'in (s.a.a) eşleridir. Neden bu ayetlerin hiçbirinde –sırf Peygamber
içlerinde olduğu için- bir kez dahi olsun eril-erkek
kipinde bir zamir gelmemiştir.
139 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
Bu 25 zamir, "Tathir" ayetinden önceki ayetlerde
gelmiştir. Tathir ayetinden sonraki zamirler de müennes yani dişil-kadın kiplidir.
26. I J $ 8 27. ()$ R<.
Dolayısıyla Kur'an, Hz. Peygamber Efendimizin
(s.a.a) eşleri hakkında konuştuğunda zamirleri dişilkadın kipinde, ancak sadece Peygamber'in (s.a.a)
zevceleri ile ilgi ayetlerin arasında gelen tathir ayetinden konuştuğunda ise müzekker yani eril-erkek
kipinde getirmiştir. Bu, tathir ayetinden maksadın
Peygamber'in (s.a.a) eşleri olmadığını göstermektedir. Bunun dışında oldukça fazla rivayet hatta tevatür
haddindeki rivayetler Hz. Peygamber'in (s.a.a) kendisi ve dört kişiyi abasının altına aldığı ve şöyle buyurduğu geçmiştir:
´< #! 9u m< #! Q #) ŒI: '2
"Allah'ım! Her peygamberin bir ehlibeyti vardır ve bunlar da benim ehlibeytimdir."18
4. Şüphe: "Bugün Dininizi Kemale Erdirdim"
Ayeti Hakkında
Soru: "El-Yevm Ekmeltu"19 ayetinin hükmüyle
ilahi din kemale ermiştir. Öyleyse imamın tayin
edilmesinin gerekliliğinin ne anlamı vardır?
18-Tefsir-i Taberî ve ed-Durru'l-Mensur tefsirleri. Zikredilen ayetin tefsiri.
19-"Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim." (Mâide, 3)
Cidal-ı Ahsen 140
Cevap
"İkmal" ayetindeki dinin 'ikmal'ından maksat, füru
(ve ahkâm) anlamında değildir. Zira bu ayetten sonra
da Hz. Peygamber'e (s.a.a) başka hükümler
vahyolmuştur. Örneğin "Kelale" mirası20 ve başkaları. Bilakis buradaki 'ikmal'den maksat hayatta kalma
faktörlerinin temelini atmaktı.
Sosyal ve semavi bir oluşum, oluşturucu ve tesis
ediciye bağlı olduğu gibi kendi bekası için de sebeplerden ihtiyaçsız değildir. Onun beka ve kalıcılık
faktörlerinden biri de Hz. Peygamber'in (s.a.a) vefatından sonra işlerin idaresini üstlenmesi için birinin
tayin edilmesidir. İkmal ayeti:
' )$ \& ' )$ m
! @ "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim."21 Gadir Hum günü nazil olmuş ve Hz. Ali'nin (a.s) tayin
edilmesiyle din kâmil olmuştur.
Şüpheyi tasarlayan ilk önce dinin tamamlandığını,
20-"(Ey Muhammed!) Senden fetva istiyorlar. De ki: "Allah
kelale hakkında size fetva veriyor. Şayet çocuğu olmayan, fakat sadece kız kardeşi bulunan bir kimse ölürse, geride bıraktığının yarısı kız kardeşinindir. Eğer kız kardeşin çocuğu yoksa erkek kardeş ona mirasçı olur. Şayet iki kız kardeşi varsa,
geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Şayet kardeşler erkek
ve kız olurlarsa erkeğin hissesi, iki kızın hissesi kadardır. Şaşırmayasınız diye Allah size (hükümlerini) açıklamaktadır.
Şüphe yok ki Allah, herşeyi hakkıyla bilendir." (Nisa, 176)
21-Mâide, 3.
141 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
daha sonra Hz. Peygamber'in (s.a.a), Hz. Ali'yi (a.s)
imamete tayin ettiğini tasavvur etmekte ve sonra
şöyle demektedir: "Dinin kemale ermesinden sonra
Hz. Ali'nin (a.s) dinin kemali için tayin edilmesinin
ne anlamı vardır?"
İlginç olan ise, bu şüpheleri tasarlayanlar Kurân'ın
bir sayfasını bile okumamışlardır. Tüm peygamberlerin vasileri bulunmaktaydı ve peygamberlerin vasisinin peygamberin ölümünden sonra olmasının anlamsız olduğu düşüncesi hiç kimsenin aklından bile
geçmemiştir. Bu vasinin üzerine vahyin nazil olmasını gerektirmektedir. Hâlbuki Peygamber'in (s.a.a)
kendisi yaşadığı dönemde dinin bekası için birisini
tayin etmeli ve dindarlara yol göstermesini sağlamalıdır.
5. Şüphe: Ehlibeyt'e Sevgi Ayeti Hakkında
Soru: Şûrâ suresindeki e<J3$ > i  .":0 "İstediğim, ancak yakınlarıma/ Ehlibeytime sevgidir"22 ayetinden maksat nedir?
Vahabi tebliğcisine "İstediğim, ancak yakınlarıma/ Ehlibeyt'ime sevgidir" ayeti hakkında ne düşünüyorsunuz? Neden Peygamber (s.a.a) Ehlibeytine
(a.s) saygısızlıkta bulunuyorsunuz?" diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: "Kurba'dan (yakınlarımdan) maksat Peygamber'in (s.a.a) Ehlibeyt'i (a.s)
değildir, yakınlarımla Ehlibeyt (a.s) arasında fark
22-Şûrâ, 23.
Cidal-ı Ahsen 142
vardır. Eğer Allah isteseydi ‫" إ ّ ادّة أه‬İstediğim, ancak Ehlibeyt'ime sevgidir" derdi. Ayetten
maksat Peygamber'in (s.a.a) tüm yakınlarını sevmemizdir. Sahabeler de Peygamber'in (s.a.a) yakınlarındandır, Peygamber'in (s.a.a) eşleri de onun yakınlarıdırlar."
Cevap
Sanki bazılarının kulağına "tefsir bi'r-rey"in (kendi görüşüne göre Kur'an'ı yorumlamak) İslam'da büyük günahlardan biri olduğu ulaşmamıştır. Maalesef
bu ayet tefsir bi'r-rey'e göre yorumlanmış ve sözleri
için hiçbir delil de zikredilmemiştir.
"e<J%"; "Kurba" kelimesi Arapça dilinde, insana
nesebi veya sebebi bir tür yakınlığı olan yakın akrabalar için kullanılır.23 Kur'an-ı Mecid'de bu kelime,
12 surede 16 yerde gelmiştir ve hepsinde de aile ve
akrabalar için kullanılmıştır. Hatta
ye<J3$ G8 10 .W "Yakın komşuya."24 ayetteki ilk
ihtimal, insanla akrabalık bağı olan yakın komşudur.
Şimdi konuyla ilgili olarak birkaç ayete değiniyoruz:
eK.B e<J3$ GH<0 .*Q. :0 (0 & .0< -1
23-Ragıb İsfehânî, Müfredat kitabının "Kurb" maddesinde
şöyle yazmaktadır: "Kurba" kelimesi iki nispetin yakınlık ölçüsü olarak kullanılmaktadır. Daha sonra buna örnek olarak
bahsi geçen bu ayeti getirmektedir.
24-Nisa, 36.
143 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
"Ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilikle davranın…" 25
y]
. eK.B e<J3$ G08 L e6 a . R’ -2
"Mala olan sevgisine rağmen, onu yakın akrabalara, yetimlere, yoksullara veren." 26
ye<J%$ 8 I . $ 6 .> ' B %$ 80: -3
"Söz söylediğiniz zaman, yakın akrabalarınız dahi
olsa adaletli olun." 27
Dolayısıyla "Kurba"nın ifade ettiğimiz anlamı dışındaki tefsirleri lügat ve sözlük anlamına aykırı olduğu gibi tüm Kur'an ayetlerine de aykırıdır. Ve her
ne zaman rivayetlere başvuracak olursak, birçok rivayette Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.a) "Kurba"yı Ehlibeyt'e (a.s) yorumladığı ortaya çıkar. Şimdi bu
rivayetlerden bazılarına değiniyoruz:
1-Ahmed, Fezailu's-Sahabe kitabında kendi senediyle Said b. Cubeyr'den o da Amir'den şöyle rivayet
etmektedir:
} aC1 .& :.% ‡ÁJ3$ > i  "9:0 *JV! 6 ' )$ $ sC ! 9 # $% mtQ .Œœ
Ab.> 6 :a.% ‹'ÂzK .\6 mV (&H 9u (K ‹nB<J% (K
.*PfP .Ä.% [@f .26].Ã.\<
"İstediğim, ancak yakınlarıma/ Ehlibeyti'me sevgidir" ayeti nazil olduğunda dediler ki: "Ey Allah'ın
25-Bakara, 83.
26-Bakara, 177.
27-En'âm, 152.
Cidal-ı Ahsen 144
Resulü! Senin sevgisi bize farz olan yakınların kimlerdir?" Bunun üzerine Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular:
"Ali, Fatıma ve onların çocukları ve sözünü üç
kere tekrarladı."28
2-Hâkim, el-Müstedrek ala's-Sahiheyn kitabında
İmam Ali b. Hüseyin (a.s) şöyle rivayet etmektedir:
Müminlerin Emiri Ali (a.s) şehit olduğunda, Hüseyin
b. Ali (a.s) insanlara bir hubte okudu. Hutbenin bir
bölümünde şöyle gelmiştir:
¸
1.R a .3> '? K ,#$ e6 '2R K }
šD
JB> ( &H" m
#0 ! ( K .zQ:
ª
J0 B3 & ( K ÁJ3$ > i  "9:0 *JV! 6 ' )$ $ sC ! 9 # %$ :[q]L\ e.NR
.m
# ! .\RzK A \[
ª
JB% .> ‡.*\ .2>  t0 Q A* \
"Kuşkusuz bizler Allah'ın sevgisini tüm Müslümanlara farz kıldığı Ehlibeyt'iz. Allah Teâlâ
peygamberine şöyle buyurmuştur: "De ki: Sizden,
tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, istediğim,
ancak yakınlarıma /Ehlibeyt'ime sevgidir ve kim güzel ve iyi bir iş yaparsa onun sevabını fazlasıyla veririz."29 Buradaki iyi iş yapmaktan maksat, biz
Ehlibeyt'e sevgidir."30
3-Suyutî, ed-Durru'l-Mensur kitabında Mücahid'den nakletmektedir ki İbn-i Abbas ayeti şöyle tefsir
etmektedir:
28-Fezaiulu's-Sahabe, c.3, s.119.
29-Şûrâ, 23.
30-el-Müstedrek ala's-Sahiheyn, c.3, s.172.
145 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
.© 'zR ´< #! £ Åk+Æ I!
"Benim hakkımı Ehlibeytimde koruyun ve onları benim hatırıma sevin."31
Vahabi tebliğcisinin "Eğer Allah'ın maksadı Ehlibeyt olsaydı, şöyle demesi gerekirdi: "İstediğim, ancak Ehlibeyt'ime sevgidir" şeklindeki ifade ne kadar
da ilginçtir! Eğer dediği gibi olsaydı, Allah, diğer on
beş ayette de bu ifade yerine "Ehlibeyt'im" ifadesini
getirirdi.
Başka bir nokta ise "el-Kurba" sözcüğündeki elif
ve lâm, ahid içindir. Başka bir anlamda "naip menab"ı "ya-i mütekellim"dir (birinci tekil şahıs yerine
geçmektedir). Yani "Kurbay" (benim yakınlarım) anlamındadır. Dolayısıyla her ne kadar Müslüman olarak Hz. Peygamberi (s.a.a) görmeleri nedeniyle özel
bir saygınlıkları olsa da Yemenli ve Medineli sahabeler yahut Arabistan yarımadasındaki diğerleri asla
Peygamber'in (s.a.a) "kurbası-yakını" sayılamazlar.
Eğer bu konunun burhan ve delil üzerine aydınlanmasını istiyorsak şu üç konuya dikkat etmemiz
gerekir:
1-İstisnanın her zaman müstesna minhu32 ile bir
çeşit ilişki ve bağının olması gerekmektedir. Eğer
"Kavim geldi, sadece Zeyd gelmedi" diyorlarsa müs31-ed-Durru'l-Mensur, c.6, s.70.
32-İstisna edatından önce gelen isme de kendisinden istisnâ
yapılan anlamında müstesna minhu denir. Çev.
Cidal-ı Ahsen 146
tesna'nın müstesna minhu da içermesi gerekmektedir. Dolayısıyla fasih kelamda münkati istisna (İstisna Munkatı) olası değildir. Ancak has bir teville bu
olabilir.
2-Peygamber (s.a.a) ayetin başında şöyle buyurmaktadır: "la eselukum aleyhi ecren" Ben tebliğime
karşılık bir ücret istemiyorum." Burada her türlü ücreti talep etmeyi reddediyor.
3-"İlle'l meveddete fi'l-Kurba" cümlesinde "kurba" sevgisini ücret unvanıyla talep etmektedir.
Söylenmeden açıktır ki meveddet/şiddetli sevgi zahiri bir şekilde bile olsa- Hz. Peygamber'in (s.a.a)
mükâfatıdır. Onun neticesi (sevgi) onun kendisine
dönmektedir. Ve eğer "kurba" sözcüğü onun yakın
akrabalarına tefsir edilirse Peygambere (s.a.a) karşı
bir saygı olur ve onun ruhunu mutlu eder.
Ve eğer "kurba"dan maksadın Yemenli, Mekkeli,
Medineli, Habeşli… Peygamber'i (s.a.a) gören herkes olduğunu söylersek, bu durumda istisna doğru
bir anlamda kullanılmamış olur. Farklı cinslerdeki bu
kadar insanın Peygamberden (s.a.a) ne alakası var ki
onun mükâfatı olsun?
Elbette Hz. Peygamber'in (s.a.a) Müslümanların
birbirlerini sevmeleri için emretmesi ve şöyle buyurması mümkündür: "Birbirinizi sevin, muhabbet
besleyin" ancak konu ve söz bu değildir. Acaba edebi ve belagat açısından Peygamber'in şöyle buyurması doğru mudur: "Yaptıklarıma karşılık sayısız sahabelerime sevgiden başka bir şey istemiyorum!"
147 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
gerçekte bunların Peygamberle hiçbir (akrabalık) bağı yoktu ve sadece yaşadığı dönemde ona iman etmişlerdi.
Peygamber'in (s.a.a) ücreti, görüntüde de olsa ona
geri dönecek türden olmalıdır. Her ne kadar bu zahiri
ücret şeklinde olsa dahi. Ancak Peygamber'in (s.a.a)
gerçek ücreti Allah'ın yanında mahfuzdur:
y]
.N L˜1 e6 "9:0 G
J0 V ! I :0
"Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin
Rabbidir."33
6. Şüphe: Ulu'l-Emr'den Maksat Kimlerdir?
İddia:
y' )$ \ K J0 K E e$! a CJ Nb! " Nb!
"Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; elçiye itaat
edin ve sizden olan Ulu'l-Emr'e (emir sahiplerine)
de."34 ayetindeki "Ulu'l-Emr"den maksat, devlet idarecileridir. Onlara itaat zalim olsalar bile farzdır."
Cevap
Burada zikredilen şüphe, bazı Ehlisünnet müfessirlerinin görüşüdür. Onlara göre Ulu'l-Emr'den
maksat, her zaman ve mekânda temel işlerden sorumlu olan yönetici ve hâkimlerdir. Onların inancına
göre yönetim biçimi ve hükümet her nasıl olursa ol33-Şuarâ, 109.
34-Nisa, 59.
Cidal-ı Ahsen 148
sun Müslümanların ona tabi olması gerekir. Hatta
eğer hükümet, Süfyancıların hükümeti de olsa,
Mervancıların hükümeti de olsa fark etmez.
Hatırlatalım ki bu tür tefsir, İslami öğretilerin ruhuyla asla bağdaşmamaktadır. Kayıtsız şartsız her
hükümete tabi olmanın, Allah ve Peygamber'e (s.a.a)
itaatle aynı derecede olması mümkün değildir.
Temel olarak Allah'ın "Ulu'l-Emr"i Allah ve Peygamber'e (s.a.a) atfederek, onlara itaatin bu ikisine
itaat anlamına geleceğini belirtmesinden maksadın
ülke hâkimleri olduğunu diyemeyiz, hatta zalim ve
sitemkâr bile olsalar ve yabancı devletlere bağlı bile
olsalar. Buna delil olarak: Hz. İbrahim'in (a.s) imamet ve hilafeti kendi zürriyeti için istediğinde Allah,
zalim grupları bundan istisna etmiş ve şöyle buyurmuştur:
y]
."k G2 6 a$ .\& 9
"Ahdim zalimlere ermez (onlar için söz vermem)."35
Eğer bu sözün tarafı, bilgi ve görüş sahibi kişilerse, "Ulu'l-Emr"in hakikatini anlayabilirler. Çünkü bir
taraftan, zalim ve sitemkârlara itaat İslam'da haram
kılınmış ve öte yandan Allah, mutlak olarak şartsız
ve kayıtsız olarak "Ulu'l-Emr"e itaati farz kılmıştır.
Bu iki konuyu dikkate alırsak itaati mutlak şekilde
farz olan "Ulu'l-Emr"den maksat masumdur ve onun
gıyabında ise adil ve takvalı biridir.
35- Bakara, 124.
149 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
Neyse ki İmam Razi, bu noktaya dikkat etmiş ve
itiraf etmiştir. Fahri Razi şöyle diyor:
"Allah'ın itaatini kayıtsız, şartsız ve kesin olarak gerekli kıldığı kişinin masum olması gerekmektedir. Zira eğer hatadan masum olmazsa yanılgıya düştüğü halde Allah ona itaati gerekli kılmış ve hata yaptığında bile ona tabi olmayı gerekli
görmüştür. Bunun kendisi Allah'ın hükmünde bir
çeşit çelişkidir. Çünkü bir taraftan o işin yapılması
(her hangi bir haram) yasaklanmış ve öte yandan
Ulu'l-Emr'e itaati gerekli kılınmıştır. Dolayısıyla
bir taraftan Allah Teâlâ, Ulu'l-Emr'e itaati kayıtsız
ve şartsız gerekli kılmış ve diğer taraftan eğer
Ulu'l-Emr'in kendisi hatadan masum olmazsa
böyle emir vermek doğru olmaz. Bu mukaddimeden şunu anlamaktayız ki yukarıda değindiğimiz ayetteki Ulu'l-Emr'in kesinlikle masum olması gerekmektedir."36
Bazı Sünni müfessirler, ayetin nüzul sebebinin
Hz. Ali (a.s) ve evlatları hakkında olduğu görüşündedir. Ebu Hayyan Endulusî (ö.756) Bahru'l-Muhit
tefsirinde şöyle yazmaktadır:
"Bu ayet Hz. Ali (a.s) ve evlatları hakkında nazil olmuştur."37
Ebu Bekir b. Mümin Şirazi, "İtikad" risalesinde
İbn-i Abbas'tan şöyle nakletmektedir:
36-Tefsir-i Kebir, Fahri Razi, c.10, s.144.
37-el-Bahru'l-Muhit, c.3, s.278.
Cidal-ı Ahsen 150
"Yukarıdaki ayet, Hz. Ali (a.s) hakkında nazil
olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.a) Tebük seferinde
onu Medine'de bıraktığında Hz. Ali (a.s) şöyle arz
etti: 'Ey Peygamber! Beni kadın ve çocuklar
gibi şehirde mi bırakıyorsun?'
Peygamber Efendimiz (s.a.a) şöyle buyurdu:
"Acaba, benim yanımda Harun'un Musa'ya olan konumu gibi olmaya razı değil misin? Musa, ona şöyle demişti: 'Kavmimin yanında benim halifem ol ve ıslah edici ol' işte
o sırada Allah azze ve celle şöyle buyurdu:
"Sizden olan emir sahiplerine"38
Şeyh Süleyman Hanefi Kunduzi, Yenabiu'l-Mevedde kitabında bu konu hakkında rivayetler nakletmiştir. Onlardan birini burada naklediyoruz:
"Mücahid'den nakledildiğine göre bu ayet Hz.
Ali (a.s) hakkındadır."39
7. Şüphe: İtretim Mi Sünnetim Mi?
İddia: "Sakaleyn hadisinde 'İtretim' kelimesi bulunmaktadır. Bu kelimeyi Şii ulema eklemiştir. Hadis şöyledir:
´z\C } ˜.B ]3
')> l1.R zQ:
"Ben, sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; biri Allah'ın kitabı, diğeri sünnetimi."
38-İhkâku'l-Hak, c.3, s.425. Ebu Bekir b. Mumin Şirazi'nin
İtikad kitabından naklen.
39-Yenabiu'l-Mevedde, s.114.
151 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
Cevap
Burada söylenenler, sahih rivayetlerin tam aksinedir. Zira "Allah'ın kitabı ve itretim" cümlesi sahih
senetlerle Ehlisünnet kitaplarında nakledilmiştir.
Hâlbuki "Allah'ın kitabı ve sünnetim" cümlesi sahih
senetlerle nakledilmemiştir. Konunun açıklaması
şöyledir:
1-Müslim, kendi sahihinde (Ehlisünnet açısından
en önemli ikinci kitap) Zeyd b. Erkam'dan şöyle rivayet etmektedir:
"Bir gün Allah Resulü (s.a.a) Mekke ve Medine
arasında "Hum" denilen bir yerde durdu. Allah'a
medhu sena ettikten ve halka öğüt verdikten sonra şöyle buyurdu:
"Ey insanlar! Ben de beşerim. Allah'ımın
memurunun (Azrail) yanıma gelmesi ve benim de onun çağrısına lebbeyk (kabul etmem) demem yakındır. Ben sizin aranızda
iki değerli emanet bırakıyorum; ilki içinde
hidayet ve nur olan Allah'ın kitabıdır. Allah'ın kitabını alınız ve ona sarılınız." Daha sonra şöyle buyurdu:
"Ve Allah'ı hatırlatıyorum sizlere Ehlibeyt'im hakkında" (Bu cümleyi üç kere tekrarladı.)40
2-Daremî, kendi süneninde aynı hadisi aynı keli40-Sahih-i Müslim, c.7, s.123.
Cidal-ı Ahsen 152
melerle sahih senetle nakletmiştir. Burada tekrarlamayı gerekli görmüyoruz.41
3-Tirmizî kendi süneninde şöyle rivayet etmiştir:
"Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: Ey insanlar! Sizin aranızda iki şey bırakıyorum. Onlara yapışıp sarıldığınız sürece delalete düşmezsiniz. Biri, ötekisinden daha büyüktür.
Bunların birisi Allah'ın kitabı -gökten yeryüzüne çekilen bir iptir- ve ötekisi benim Ehliyet'imdir. Bunlar, havuzun yanında benimle
buluşana kadar birbirlerinden ayrılmazlar.
Benden sonra onlara nasıl davranacağınıza
bakınız."42
Biz burada Ehlisünnet'in en güvenilir kitaplarından üç senetle yetiniyoruz. Zira başka rivayetlerin
"sünen" ve "sıhâh"lardan nakledilmesi konuyu uzatacaktır. Eğer Şia rivayetlerini de Ehlisünnet'in naklettiklerine eklersek bu metin, tevatür üstü bir hal
alır. Şimdi ikinci tabirin senedinin nasıl olduğuna bir
bakalım.
Ehlisünnet Hadislerinde "Sünnetim" Tabiri
"Ehlibeytim" sözcüğü yerine "sünnetim" sözcüğünün getirildiği rivayetlerin hepsi senet açısından
zayıf ve güvensizdir.
41-Sünen-i Daremî, c.2, s.431 ve 432, sahih senetle.
42-Sünen-i Tirmizî, c.5, s.663, No: 3788. Arapça metni şu
şekildedir: ´< #! ·JB6 D1{ Ç: . (K È # } ˜.B
153 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
1-Hâkim, Müstedrek kitabında aşağıdaki senetle
şöyle rivayet etmektedir:
İbn-i Ebi Üveys, babasından, Üveys Sevr b. Zeyd
Deylî Ekreme'den o da İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet
etmektedir: 'Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:
"Ben sizin aranızda iki şey bırakıyorum. Eğer
onlara sarılırsanız delalete düşmezsiniz. Allah'ın
kitabı ve Peygamberin sünneti"43
Senedin İncelenmesi
"İbn-i Ebu Üveys" ve babası senet açısında her
ikisi de zayıftır. Ehlisünnet'in büyük rical âlimlerinden olan Tehzibu'l-Kemâl kitabının müellifinin,
Yahya b. Muin'den naklettiği bu sözüne kulak verelim:
"Ebu Üveys ve oğlu, zayıftırlar. Onlar hadisleri çalmaktaydılar. Doğruyla yalanı birbirlerine karıştırır yalan söylerlerdi. Onların
sözlerine güven yoktur."
Sonra Nesaî'den şöyle nakletmektedir:
"O ikisi zayıftırlar. Onlara itimat edilmez."44
İbn-i Hacer, Fethu'l-Bârî kitabının mukaddimesinde şöyle yazmaktadır:
43-Müstedrek-i Hâkim, c.1, s.93. Arapça metni ise şu şekildedir: «zQ A\C } ˜.B»
44-Tehzibu'l-Kemâl, c.3, s.127.
Cidal-ı Ahsen 154
"İbn-i Ebu Üveys'in (Üveys'in oğlu) hadisiyle istidlal (delil) getirilemez."45
Ebu Üveys (baba), hakkında Ebu Hatem Razi şöyle demektedir:
"Onun hadisiyle istidlal getirilemez."46
İlginç olan ise Hâkim, Müstedrek kitabında bunu
nakletmiş, ancak tashih etmemiştir. Hâlbuki o, genellikle senetleri tashih etmiştir. Zira kendi kitabını Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'in tamamlayıcısı olarak bilmektedir.
2-Hâkim, Müstedrek kitabında "Allah'ın kitabı ve
sünnetim" cümlesini başka bir senetle de nakletmiştir. Rivayet şöyledir:
"Salih b. Musa et-Telhî, Abdulaziz b. Rafi'den,
o da Ebu Salih'den o da Ebu Hureyre'den
"merfû" olarak nakletmiştir ki Peygamber (s.a.a)
şöyle buyurdu: "Allah'ın kitabı ve sünnetim."
Ancak bu senet de bir önceki senet gibi tam olarak
zayıftır.
Senedin İncelenmesi
Birinci olarak: "Salih b. Musa et-Telhî, ta'n (kınanmış, ayıplanmış, hakaret) edilmiş biridir. Ebu
Hatem Razi onun hakkında şöyle demektedir:
"Hadisi zayıftır" ve "Hadisi inkâr eden"dir.
Adil ve değerli insanlara inkâr edilen şeyleri nis45-Fethu'l-Bârî, Mukaddime, s.391, Daru'l-Marifet baskısı.
46-el-Cerh ve't-Tadil, c.5, s.92.
155 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
pet verirdi. Onun hadisinin yazılma değeri yoktur.
Onun hadislerini atmak gerekir ve teyit edilemez."47
İkinci olarak: İbn-i Hibbân şöyle diyor:
"Salih b. Musa et-Telhî, seçkin insanlardan hadis nakleder, ancak onların rivayetlerine benzemez. O, insanların onun hadisini kabul etmeleri
için böyle yapmaktadır. Dolayısıyla o hadislerle istidlal getirilemez ve onun hadislerinin nakledilme
özelliği yoktur."48
Şaşılacak şey ise Zehebî, bu hadisi "sünneti" kelimesiyle Salih b. Musa'nın biyografisinde getirmiş
ve şöyle yazmıştır:
"Bu hadis onun teyit etmediği hadislerden
biridir."49
3-Malik, Muvatta'sında senetsiz olarak bu hadisi
nakletmiştir.50
4-İbn-i Abdulbir, Temhid kitabında bu hadis için
dördüncü bir senet nakletmiştir. Kesir b. Abdullah b.
Amr b. Avf, babasından o da dedesinden Resulullah'tan (s.a.a) nakletmiştir.51
47-Tehzibu'l-Kemâl, c.13, s.96.
48-Tehzibu'l-Kemâl, c.4, s.355.
49-Mizanu'l-İtidal, c.2, s.302.
50-Muvatta, s.899, h.3.
51-Temhid, c.24, s.331.
Cidal-ı Ahsen 156
Senedin İncelenmesi
Biz, bu hadisin öteki ravileri hakkında konuşmayacağız. Sadece Kesir b. Abdullah'ın burada bulunması hadisin zayıf olması için yeterlidir.
İmam Şafii şöyle diyor: "O, büyük yalancılardan biridir."52
Ebu Davud şöyle diyor: "O, meşhur yalancılardan biridir."53
İbn-i Hibbân şöyle diyor: "Onun, baba ve dedesinden hadis nüshası bulunmaktadır ki ona güvenilmez ve o şaşkınlıktan başka bir şey için nakledilmez."54
Bu, hadis hakkındaki kısa ve özet bir değerlendirmedir. Müslümanların her zaman sahih hadislere
amel ederek inkârcı ve yalancı ravilerden uzak durması uygundur.
8. Şüphe: Dinin Kemali veya Gadir-i Hum'da
Yaşananlar
İddia: "Gadir Hum hadisesi iki Müslüman arasında yaşanan bir ihtilaftan dolayı gerçekleşmişti. Hz.
Peygamber (s.a.a) bu ihtilafı gidermek için görevlendirildi." Daha sonra şöyle diyorlar: "Tarih şahitlik
52-Tehzibu't-Tehzib, c.8, s.377; Tehzibu'l-Kemâl, c.24,
s.138.
53-Tehzibu'l-Kemâl, c.24, s.138.
54-el-Mecrûhîn, c.2, s.221.
157 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
etmektedir ki Gadir-i Hum hadisinin Hz. Ali'yle (a.s)
hiçbir alakası yoktur ve Hz. Ali'nin (a.s) de bu konuda bir iddiası bulunmamaktadır!"
Cevap:
Bu sözde üç iddia bulunmaktadır:
1-Gadir hadisesi iki Müslüman arasında yaşanan
ihtilafın giderilmesi içindi;
2-Gadir hadisesinin Hz. Ali'nin hilafetiyle hiçbir
ilgisi yoktur;
3-Hz. Ali'nin (a.s) de hilafet hakkında hiçbir iddiası olmamıştır.
Biz, şimdi Gadir vakıasının hakikatinin ortaya
çıkması için bu hadisenin kısa bir özetini sunuyoruz.
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) Cuhfe'ye vardığında, vahiy emini Hz. Cebrail (a.s) nazil olarak şöyle dedi: 'Allah tarafından bir mesajı halka açıkla
ve eğer bunu yapmazsan, risalet görevini yapmamış olursun. Mesajın metni:
# N + R ' I :0 n
L<1 ( K n
:0 a t0 Q!$ .K É ,< a$ CJ .2;&! .&
G2 & 9 " "I:0 p
0 .\ ( K n
N & " B.C01 m
T "< .>
( &0J> .) @ 3 "Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et.
Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış
olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğ-
Cidal-ı Ahsen 158
rusu Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez."55/ 56
Bu ayet, mesajın önemini vurgulamaktadır. Eğer
yerine getirmezsen, peygamberlik görevini yerine
getirmemiş olursun. Bu arada mesajın ulaştırılma
anında halkın Peygamber'e (s.a.a) karşı ayaklanma
ihtimali bulunmaktadır, ancak Allah Teâlâ, "Allah
seni insanlardan koruyacaktır" sözüyle Peygamber'e
(s.a.a) ayaklanacakların şerrinden onu koruyacağına
dair güven vermiştir.
Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.a), o sıcak havada
hacılar kervanının durdurulma emrini veriyor, öne
geçenlerin durmalarını, arkada kalanların onlara yetişmesi direktifini veriyor. Daha sonra develerin hörgüçlerinden minber benzeri bir kürsünün üzerine çıkarak kısa bir hutbe okuyor. Konuşmasında halktan
üç konuda şahitlikte bulunmalarını istiyor ve şöyle
buyuruyor:
} Œ9: : 9 I! I2YR 'B!
"Allah'tan başka ilah olmadığına tanıklık etmiyor musunuz?"
İnsanlar hep bir ağızdan: "Evet, ey Allah'ın Resulü!" dediler.
55-Mâide, 67.
56-Ayetin Gadir-i Hum hakkında indiğini otuz Sünni âlimi
nakletmiştir. Değerli el-Gadir kitabının c.1, s.423-438. sayfalarına müracaat edebilirsiniz.
159 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
Daha sonra Efendimiz (s.a.a), kendi peygamberliği ve hesap gününün hakkaniyeti hakkında insanlardan tanıklık adlı. İslam'ın ilke ve esaslarını açıkladıktan sonra Hz. Ali'nin (a.s) hilafetini gündeme getirerek konuşmasına şöyle başladı:
‹')…+$ Q! ( K '$)<0 e! m
!
"Ben, size kendi nefislerinizden daha evla ve
üstün değil miyim?"
Halk hep bir ağızdan, "Evet, ya Resulallah!" deyence Peygamberimiz şöyle buyurdu:
 .6 = 9 ( K a0 '2 Œ = 9K ±6 H2> =9K m
\$ ( K
.zY Ɍ > 9! ‡H/ ( K a$H/ =JQ ( K JQ = .6 ( K
™
“.T
"Ben kimin mevla ve önderi isem, Ali de onun
mevla ve önderidir. Allah'ım! Onu seveni sev, ona
düşmanlık edene düşman ol. Ona yardım edene
yardım et, onu yardımcısız bırakanı yardımcısız
bırak. Burada hazır olanlar, olmayanlara bu sözlerimi ulaştırsın"
Bu hadiseden sonra bu ayet nazil oldu:
m
h1 B N Q0 ' )$ 6 m
R! ' )$ \& ' )$ m
! @ y.*\& @ fC^0 ' )$ "Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki
Cidal-ı Ahsen 160
nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip
beğendim ."57/ 58
Hava o kadar çok sıcaktı ki Allah evinin ziyaretçileri o yakıcı sahra çölünde abalarını ayaklarının altına atmış, bazıları da başlarına örtmüşlerdi. Böyle bir
vaziyette İslam'ın değerli Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.a), konunun önemine binaen o yakıcı sıcakta uzun toplantıyı Allah'ın emriyle tertipledi. Böylelikle hacılar dağılmadan önce Allah'ın mesajını insanlara ulaştırmış olsun.
Şimdi soruyoruz: Hz. Peygamber (s.a.a), hangi
önemli mesajı ulaştırmak istiyordu? Acaba iki Müslüman arasındaki anlaşmazlığı gidermek mi istiyordu? Acaba iki Müslüman arasındaki anlaşmazlığı gidermek için böyle önemli bir toplantıyı gerçekleştirmesi ve Kur'an'ın onu çok önemli bir mesaj olarak
ilan etmesi ve ondan sonra onu dinin kemali ve nimetin tamamlayıcısı olarak duyurması gülünç değil
midir?!
Eğer gerçekten amaç iki Müslüman arasındaki anlaşmazlığı çözmek olsaydı, öyleyse neden İslam'ın
temel öğretilerini konuşmasının başında zikrederek
Allah'ın vahdaniyetini, Peygamberin risaletini ve ceza gününün hakkaniyetini açıklamıştır?
57-Mâide, 3.
58-Bu ayetin Gadir-i Hum olayı üzerine nazil olduğunu on
altı Sünni âlimi nakletmiştir. Değerli el-Gadir kitabının, c.1,
s.447 -459. sayfalarına müracaat ediniz.
161 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
Bu karinelerin (kanıt) tamamı göstermektedir ki
amaç, kendisinden sonra Hz. Ali'nin (a.s) halifeliği
ve onun liderliğidir. Özellikle hutbesinin başında vefatının yakınlaştığını ve kendisinden sonra doğacak
olan önderlik boşluğunu Hz. Ali'nin (a.s) dolduracağını haber vermektedir.
İşte o anda Hz. Ali'nin (a.s) hilafetinin sabitleşmesi için ondan, büyük bir çadırda oturmasını Müslümanların Allah Resulü'nden (s.a.a) sonra ümmetin
önderi diye ona biat etmesini ister. Hatta birinci ve
ikinci halifeler bile Hz. Ali'ye (a.s) biat ederek şöyle
derler:
,#$ eK G
9K m
[c
! ™
? .b0<! ( < .& n ¾Ê< ¾Ê<
AS \KuK (? KuK
"Kutlu olsun, ne mutlu sana ey Ali b. Ebu Talip!
Hem benim hem de kadın, erkek bütün müminlerin
velisi (önderi) oldun."
Burada söylediğimiz şeylerin belgeleri bu sayfalara sığacak gibi değildir. Âlim ve bilginlerimiz Gadiri Hum hadisi, belgeleri ve kaynakları hakkında birçok kitap telif etmişlerdir. Nitekim iki ayetin Hz. Ali
(a.s) hakkında olduğunu birçok belgeyle sabit etmişlerdir.
Burada iki kitaba işaret ediyoruz:
1-Abakâtu'l-Envâr, Mir Hamid Hüseyin (ö.1306).
2-el-Gadir, Allame Emini (ö.1390).
Cidal-ı Ahsen 162
Acaba bu vakayı iki kişinin anlaşmazlığını giderme unvanıyla yorumlamamız doğru mudur? Eğer bu
iki kişi Hz. Ali'nin (a.s) dışında başka kişilerse bu
vakayla ne ilgileri vardır? Ve eğer onlardan birisi
Hz. Ali'yse (a.s) bu anlaşmazlık özel bir toplantıyla
çözülürdü. Gadir hadisesini, iki kişinin arasındaki ihtilafı çözme olarak değerlendirmek aynen Japonya'da
gerçekleşen son depremde birkaç kitap rafının devrilmesinin 9 şiddetindeki deprem ve Tsunami'ye sebep olduğunu söylemeye benzer.
Buraya kadar her iki iddianın da -yani Gadir hadisesi ile iki kişinin arasındaki anlaşmazlığı gidermek
ve ötekisi bunun Hz. Ali'nin (a.s) hilafetiyle ilgisinin
olmadığı iddiası- temelsiz ve esassız olduğu ortaya
çıkmış oldu.
Şimdi Hz. Ali'nin (a.s) bu konuda iddiasının olup
olmadığı üçüncü soruya geçiyoruz.
Diyorlar ki: Hz. Ali'nin (a.s) Gadir hadisi hakkında hiçbir iddiası yoktu. Bu söz, bir çeşit kesin tarihi
kaynaklara gözlerini yummaktır. Hz. Ali (a.s), birçok
olayda Gadir hadisine dayanmış ve istinat etmiştir.
Hatta Hz. Peygamber'in (s.a.a) ashabından bu konuda tanıklık istemiştir. Bunlardan birisi "Rahbe" hadisesidir. Orada Peygamber'in (s.a.a) yaranları arasında
şöyle buyurmuştur: "Acaba Peygamberin benim
hakkımda: "Ben kimin mevlası ve önderi isem Ali
de onun mevla ve önderidir" dediğine tanıklık
ediyor musunuz?" o anda hepsi birden Hz. Ali'nin
(a.s) doğru söylediğine tanıklık etmiştir. Sadece Enes
163 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
b. Malik tanıklık etmekten çekinmiş ve şöyle demiştir: "Ben artık yaşlandım, unutkan olmuşum."
Hz. Ali (a.s) ona şöyle buyurdu:
"Eğer yalan söylüyorsan, ölmeden önce rüsva
edici bir bela ve hastalığa müptela olmanı dilerim."
Bu olaydan sonra Enes b. Malik alaca hastalığına
yakalanmıştı ve hastalığını gizlemek için sarığıyla
lekelerin üzerini kapatıyordu.59
110 sahabe, yaklaşık 90 tabiin, 360 Sünni ve yüzlerce Şii âliminin naklettiği, Arap hatip ve şairlerin
şiir kalıbına döktükleri ve şu anda Arap edebiyatının
bir bölümünü oluşturan, devamlı İmam Ali (a.s) ve
evlatlarının Hz. Ali'nin (a.s) hilafetinin hakkaniyetine ve ötekilerin hilafetlerinin temelsiz olduğuna dair
delil getirdikleri bir hadis hakkında: "Amaç iki Müslüman arasındaki anlaşmazlığı gidermekti ve Hz.
Ali'nin (a.s) hilafetiyle bir ilgisi yoktur. İmamın da
bu konuda bir iddiası yoktu." demek oldukça şaşırtıcıdır. Acaba vahabiyet, Allah Resulü'nün (s.a.a) sünnetini böyle mi koruyacak ve bidatlerle mücadele
edecektir?
Bunun dışında, devamlı olarak sahabe, tabiin ve
tebe-i tabiin, hilafetin ispatı için bu Gadir hadisiyle
istidlal etmekte ve her ne zaman bir muhalifi susturmak isterlerse Gadir hadisinden delil getirmekteydiler. Ancak şimdi yeterli araştırma ve mütalaası ol59-Fezaiulu's-Sahabe, c.2, s.586.
Cidal-ı Ahsen 164
mayan bazıları ya hadisi tümüyle inkâr ediyor ya da
hadiste vurgulanan hakikatleri reddediyorlar.
9. Şüphe: Hz. Ali, Peygamberimizin Vasisidir
Baki Kabristanlığı'nda bir hacı, Hz. Ali'yi (a.s) savunma adına Suudi irşad memuruna şöyle der:
"O, İslam'ı ilk kabul eden ve Hz. Resulullah'ın
(a.s) vasisidir."
Suudi İrşad memuru: "Bu, (sizin) âlimlerinizin
uydurdukları şeylerdir! Birinci halife, Peygamber'e
(s.a.a) en yakın kişiydi ve (Hz.) Ali, Peygamber'in
(s.a.a) Mekke'den Medine'ye hicretinde ve Tebük
Savaşı'nda onun yanında yoktu."
Cevap:
Bu şüphede iki konu yer almaktadır:
1-Hz. Ali'nin (a.s), Hz. Peygamber'in (s.a.a) vasisi
ve halifesi olması.
2-Hz. Ali'nin (a.s) iki yerde Hz. Peygamber'in
(s.a.a) yanında yer almaması.
İlk şüphe hakkında şöyle bir hatırlatmada bulunuyoruz:
1-Hz. Ali'nin (a.s) lakaplarından biri "Vasi"dir.
Daha ilk günden sahabe ve tabiin Hz. Ali'yi (a.s) vasi
unvanıyla tanıtmaktaydılar.60 Bu konu hakkında sayıları on kişiyi aşkın şairlerden ikisinin sözüyle yetiniyoruz:
60-Şerh-i Nehcü'l-Belaga, c.1, s.143- 150.
165 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
a-Bedir savaşçılarından olan Ebu'l-Heysem b. etTihân adlı sahabe, Hz. Ali (a.s) hakkında şöyle der:
1JC{ m .< .+¨ ¬J< .\z .\K.K: c ŒI:
"Şüphesiz vasimiz, imamımız ve velimiz…
b-Abdullah b. Ebu Sufyan b. el-Haris b. Abdulmuttalib şöyle diyor:
<1.3& 8 (K Q& 8 (> 6 (< e+`œ \ zc
"Nebi Mustafa'nın vasisi ve amcaoğlu…"
Hz. Peygamber (s.a.a), nübüvvetini ilan ettiği
günden itibaren, Hz. Ali'nin (a.s) vasi olduğunu da
açıklamıştır. Müfessirler y]
<0J % E n
R
Y
6 1 H Q! "Önce)
61
en yakın akrabanı uyar." ayetinin tefsirinde şöyle
yazmaktadırlar: "Bu ayet nazil olduktan sonra Hz.
Peygamber (s.a.a), kendi davetini kabul etmeleri için
Haşimoğullarını evine davet ederek şöyle buyurdu:
"Sizlerden kim ilk olarak bana iman ederse benim vasim olacaktır." O mecliste Hz. Ali (a.s) bu
ödülün galibi olmuştu. Daha sonra Hz. Peygamber
(s.a.a) şöyle buyurdu: "Biliniz ki Ali, sizin aranızda
benim kardeşim, vasim ve halifemdir."
Bu olayı, Taberî tarih kitabının 2. cildi, 216. sayfasında ve tefsirinin 19. cildi ve 74. sayfasında; İbn-i
Esir, el-Kamil kitabında c.2, sayfa 24'te; Halebî
Sire'sinde c.1, sayfa 321. de zikretmişlerdir. Ve ayrı61-Şuarâ, 214.
Cidal-ı Ahsen 166
ca Kadı İyaz, Şifa'nın şerhinde c.3, sayfa 37'de bu
olayı zikretmiştir.62
2-Hz. Peygamber (s.a.a), Tebük savaşında savaşa
gitmeden önce Hz. Ali'ye (a.s) şöyle buyurmuştur:
9 Q! Œ9: eCK (K I 1. A Ë<0 z\K I )R I! ehJR .K!
GN< Q
"Acaba, benim yanımda Harun'un Musa'ya
olan konumu gibi olmaya razı değil misin? Ancak
benden sonra peygamber yoktur."63
Yani Harun'un (a.s) sahip olduğu tüm makamlara
sen de sahipsin.
Hz. Harun'un (a.s) sahip olduğu makamlar Kurân'da şöyle zikredilmiştir:
G01Ž ! <0  * /! I 1. * ! ( K *J&0Ž # N V yGJ0 K ! > J0 ! *
"Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver, kardeşim Harun'u. Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir.
Ve onu işime ortak kıl. "64
Başka bir yerde ise şöyle buyurmaktadır:
62-Daha fazla bilgi için bkz: Furuğ-u Velayet, s. 37-44.
63-Müsned-i Ahmed, c.1, s.173 ve 175; Sahih-i Buharî, c.4,
s.208; Sünen-i Tirmizî, c.5, s.302; Fezaiulu's-Sahabe, Nesaî,
s.13; Müstedrek-i Hâkim, c.2, s.337.
64- Tâ-hâ, 29-32.
167 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
y*J&0Ž I 1. = ./! N K .\N V ˜
.B) 5CK .\R’ 3 "Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik, kardeşi Harun'u da ona yardımcı yaptık."65
3. Ahmed b. Hanbel, Tirmizî ve başkaları Hz.
Peygamberin (s.a.a) Hz. Ali'ye şöyle buyurduğunu
nakletmektedir:
GN< ( K (? KuK ,#$ Ç
g \K .Q! L\K .*z6 "I:0
"Şüphesiz Ali benden ve ben de ondanım. O,
benden sonra tüm müminlerin velisidir."66 Bundan başka, Gadir hadisi onun vasi olduğuna dair en
açık bir delildir. Daha önce bu konu hakkında açıklama yaptık.
Hz. Ali'nin (a.s) İki Yolculukta Olmaması
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a), 27 gazve ve 55
seriyye gerçekleştirmiştir. Hz. Emirülmüminin Ali
(a.s) bunlardan 26'sına katılmıştır. Ancak Tebük savaşına önemli bir iş nedeniyle katılmamıştır. Hz.
Peygamber (s.a.a), Hz. Ali'yi (a.s) Medine'de kendi
yerine bırakmıştır. Zira Medine'de münafıkların isyan çıkarma olasılığı bulunmaktaydı ve Hz.
Resulullah'ın (s.a.a) kat edeceği mesafe oldukça
uzundu. Şöyle ki Medine ile arasındaki mesafe yaklaşık olarak 600 kilometredir. Hz. Peygamber (s.a.a)
65-Furkân, 35.
66-Müsned-i Ahmed, c.4, s.428, Sünen-i Tirmizî, c.5, s.632;
Müsned-i Ebu Davud, s.360; Hasais, Nesaî, s.64.
Cidal-ı Ahsen 168
cihada katılmaya güç yetiremeyen erkek ve kadınların canlarını koruması ve münafıkların hareketlerini
yakından kontrol etmesi için Hz. Ali'ye (a.s) Medine'de kalma emri verdi. Bundan dolayı Hz.
Resulullah'la (s.a.a) birlikte Tebük savaşında bulunamadı. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s), dedikodu
çıkaranların sözlerini Hz. Peygamber'e (s.a.a) ulaştırmış Hz. Peygamber Efendimiz de cevaben şöyle
buyurmuştur:
"Acaba, benim yanımda Harun'un Musa'ya
olan konumu gibi olmaya razı değil misin?"
Veda Haccında, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a),
Hz. Ali'yi (a.s) halkın hidayet, irşat ve aralarında hüküm vermesi için Yemen'e göndermişti. Peygamber'in (s.a.a) emrini yerine getirmek onun yanında olmaktan daha üstündür, ancak Zilhicce ayının başlamasıyla, Hz. Ali (a.s) Mekke'de Hz. Peygamber'e
(s.a.a) katılmış ve Cuhfe'den dönerken Gadir hadisi
ile fazilet madalyasıyla ödüllendirilmiştir.
Son olarak şunu hatırlatmak istiyoruz ki bilgi ve
görüş yoksunu bazıları tarihten bir sayfa okumadan
kesin hakikatleri inkâr etmekte ve Şii âlimlerine gerçek olmayan isnatlarda bulunmaktadırlar. Sanki
Ahmed b. Hanbel bir Şii âlimidir. O, Hz. Peygamber'in (s.a.a) şöyle buyurduğunu söylemektedir:
"Sen, benden sonra tüm müminlerin velisisin."
Veya Buhari, Şii âlimimidir ki Hz. Ali'nin (a.s) Hz.
Musa'nın (a.s) kardeşi Harun'a (a.s) benzediği hadisini nakletmiştir.
169 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
Aynı şekilde sanki hadis ve sünen yazarlarının
hepsi Şii âlimleridir ki Gadir hadisini nakletmişlerdir.
yI )$ [
R –
' )$ .K
"Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?"67
10. Şüphe: Mağara Arkadaşlığı Hilafet İçin
Delil Midir?
Bir hacı, Hz. Ali'yi (a.s) savunmak adına: "Hz.
Ali'nin (a.s) 'Leyletu'l-Bebit'te Hz. Peygamber'in
(s.a.a) yatağında yatması onun iftiharı için yeterlidir." dediğinde; Şöyle bir yanıt alır: "Eğer Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Ali'yi (a.s) halife unvanıyla kabul
etmiştiyse, neden onu ölüme göndermiş ve Ebu Bekir'i yanına almıştır? Bundan onun halife olması için
bir zarar gelmemesini istediği anlaşılmaktadır!"
Cevap:
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) peygamberlik
dönemi boyunca, ilahi vahye tabi olmuş ve ona bağlı
kalmıştır. Onun işlerindeki model ve olgusu şuydu:
yL<1 ( K :0 5 & .K 0R! .Q:0 # %$ "De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana
uyarım."68
67-Kalem, 36; Saffat, 154
68-A'raf, 203.
Cidal-ı Ahsen 170
Dolayısıyla, davetinin başlarında "Yevmu'd-Dâr"da Allah tarafından Haşim oğullarının katıldığı bir
toplantıda Hz. Ali'yi (a.s) halife ve vasi unvanıyla
ilan etmek için görevlendirilmişti. On üç yılın ardından Mekke'yi terk ederek Medine'ye gitmekle görevlendirildi. Müşriklerin onun evde olduğunu sanmalarını sağlamak için Allah tarafından Hz. Ali'yi (a.s)
kendi yerine koyması konusunda görevlendirildi.
Böylelikle düşmanların ilgisini kendisinden uzaklaştırmış olacaktı. Bunların her ikisi de Allah'ın emriyle
gerçekleşmişti.
Allah Teâlâ, bu fedakârlığı övmek için şu ayeti
indirmiştir:
" " F
.hJK † .TB< + Q G0JƒY& ( K p
0 .\ ( K y .N.0< ª
w 1
"İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah'ın rızasını
almak için kendini feda eder. Allah da kullarına şefkatlidir. "69
Dolayısıyla bazılarının (neuzubillah) Allah'a şöyle
sormaları gerekir: "Allah'ım! Neden peygamberliğin
başlangıcında Hz. Peygamber'e (s.a.s) Hz. Ali'yi (a.s)
vâsi karar kıldın ve bisetin on üçüncü yılında da Hz.
Ali'nin (a.s) canını tehlikeye atmasını emrettin?" Benim ve başkalarının böyle boş konuşmaların bir anlamı yoktur. Allah Teâlâ, işlerin maslahatını daha iyi
bilmektedir ve O'nun tüm işleri hekimanedir.
69- Bakara, 207.
171 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
Burada bu yolla halifenin üstün olduğu ispatlanmaya çalışılmaktadır. Şöyle ki Hz. Peygamber
(s.a.a), onun canını kendi yerine geçmesi için koruduğunu söylemektedirler. Hâlbuki bir Müslüman'ın
canını korumak onun on yıl sonra onun yerine geçmesine nasıl delil teşkil edebileceğini sormak gerekir. Sizler Hz. Peygamber'in (s.a.a) gaybı bilmediğini
iddia etmektesiniz öyleyse Peygamber (s.a.a) onun
yaşayacağını nereden biliyordu da onu tehlikelere
karşı korudu?
Bizler kişilerin üstünlük ve faziletlerini Kur'an'a
sunmaktayız. Kur'an, kişilerin üstünlüğünü çok cihat
etmekte bilmektedir:
y.*k6 *JV! ( &6 .3 56 ( & .W " # ‚> "Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir
ecirle üstün kılmıştır. "70
Hz. Ali (a.s) 26 gazveye ve sayısız seriyyeye katılmıştır. Eğer Hz. Ali'nin (a.s) Uhud ve Bedir'deki
fedakârlıkları olmasaydı Müslümanlar büyük zorluklarla karşılaşacaklardı. İbn-i Hişam'ın es-Siretu'nNebeviyye, kitabına bakılırsa Hz. Ali'nin (a.s) cihatlarının ve fedakârlıklarının büyüklüğü net olarak ortaya çıkacaktır. Şimdi soruyoruz sizlerin halife olarak bildiğiniz bu şahıs acaba ömrü boyunca savaş
meydanlarında herhangi bir kahramanlık göstermişmiş midir? Düşmanı bozguna uğratmış mıdır? Veya
70- Nisa, 95.
Cidal-ı Ahsen 172
en azından bir müşrik onun eliyle öldürülmüş müdür? Biliyorsunuz ki "Uhud" savaşında birinci ve
ikinci halifeler savaş meydanından kaçmış! Ve bir
dağa sığınmışlardı, çünkü Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.a) öldürüldüğünü sanmışlardı!71
Ben tarihin bu konuda açılmasından hoşlanmıyorum, ancak bazılarının yersiz övgüleri insanın hakikatler perdesini açmasına sebep olmaktadır.
11. Şüphe: Peygamberimizin (s.a.a) Halife
Konusunda Vahye Tabi Olması
Soru: Acaba Peygamber Efendimizin (s.a.a) akıl
ve şer'i açıdan halife tayini için yetkisi var mıydı?
Cevap
Hz. Peygamber Ekrem (s.a.a) tüm işlerinde, vahye
tabiydi. Şeriatla ilgili şeylerde ondan ilham alır ve
şöyle buyururdu:
.K "9:0 0R! I :0 …ƒ+Q … .3R ( K L<!$ I ! I$ $)& .K # %$ y:0 5 &
"De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim
için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan
başkasına uymam."72
Dolayısıyla eğer birisini kendi yerine tayin etmişse, kesinlikle Allah'ın emriyle olmuştur. Müfessirler
71-el-Magazî, Vakidî, c.1, Uhud Gazvesi.
72-Yunus, 15.
173 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
aşağıdaki ayetin nüzul sebebi hakkında şöyle demektedirler:
B.C01 m
T "< .> # N + R ' I :0 n
L<1 ( K n
:0 a t0 Q!$ .K É ,<
yp
0 .\ ( K n
N & " "Ayetin nüzul sebebi, Hz. Ali'nin (a.s) Gadir
günü hilafete seçilmesidir."73
Akıl açısından ise; kesinlikle Şeyhu'r-Reis (İbn-i
Sina'nın) açıklamaları her şeye son noktayı koyacak
niteliktedir. İbn-i Sina, Şifa kitabının "İmamet ve Hilafet" bölümünde şöyle demektedir: ‫»وا أ‬
«..."#$% sözünün anlamı şudur: Eğer Peygamber
(s.a.a) bir kişiyi belirlerse ihtilafları önler.
Geçmiş peygamberlerin hayatı bu meseleyi açık
bir şekilde sabit etmektedir. Hepsi kendileri için vasi
belirlemiştir. Peygamber Efendimiz de bu durumdan
istisna değildir. Kur'an şöyle buyurmaktadır:
y#0 C ;J ( K .*6<0 m
\ $ .K # %$ "De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim."74
12. Şüphe: Tarih Aynasında Sakife
İddia: Benî Sâide Sakife'sinde, Ensar ilk önce
Peygamber'in (s.a.a) halifesinin onların arasından seçilmesi gerektiğini iddia ediyordu. Tartışma ve kav73-Bu ayetin nüzul sebebi hakkında önceki konularda bazı
açıklamalarda bulunduk ve bazı belgeleri hatırlattık.
74-Ahkaf, 9.
Cidal-ı Ahsen 174
ga alevlenince Ebu Bekir'e müracaat ettiler. Çünkü o
Hz. Peygamber Ekrem'e (s.a.a) en yakın kişiydi. Hepimiz biliyoruz ki Peygamber Efendimize (s.a.a) ondan daha yakın kimse yoktu. Ve hiç kimse Ebu Bekir
kadar Peygamberimizle (s.a.a) birlikte olmamıştı.
Ebu Bekir, ilk ve son sözü söyleyen olarak şöyle dedi: "Peygamberin halifesinin, Haşimilerden olması
gerekir" bu şekilde fitne ateşi sönmüş oldu.
Cevap:
Bu sözlerin içinde sadece bir söz doğrudur. O da
şudur: "Fitne ateşi sönmüş oldu." Muhacirlerden üç
kişi ve Ensar'dan iki grubun Sakife'de bir araya gelmesinden bunların fitne çıkarmakta olduğu anlaşılmaktadır. En sonunda fitne ateşi sönmüştür. Bu, Sahabenin adaletine ve onların tamamına giydirilen
kutsallıklarıyla çelişmektedir. Zira henüz Peygamber
Efendimizin (s.a.a) pak bedeni yerde olmasına rağmen sahabelerin büyükleri Peygamber'in (s.a.a) siyasi mirasını paylaşma derdine düşmüşlerdi. Burada
"Sakife"de yaşananları kısaca nakledeceğiz. Böylelikle bazılarının dedikleri her şeyin yalan ve temelsiz
olduğu ortaya çıkmış olsun.
Hz. Peygamber'in (s.a.a) mübarek bedeni henüz
yerdeydi. İnsanlar Peygamber'in (s.a.a) namaz, gusül
ve defin işlemleri için kendilerini hazırlamaktaydılar.
İki kişi yakınlaşarak yavaşça Ebu Bekir ve Ömer'e
Ensar'ın Ben-i Sâide Sakife'sinde hilafeti ele geçirmek için toplandıkları haberini verir. Ebu Bekir,
Ömer'e: "Oraya gitmemiz gerekir" diyerek her ikisi
175 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
de öteki Muhacirlere haber vermeden oradan Ebu
Ubeyde'yle birlikte Ben-i Sâide Sakife'sine doğru giderler. Hâlbuki tüm Muhacirler, Haşimoğulları ve
geride kalan Ensar'ın tamamı Hz. Peygamber'in
(s.a.a) defin işlemlerini yapmak için evinde toplanmışlardı. Birçok insan da toplanmaya devam ediyordu.
Bu üç kişi Sakife'ye girdiklerinde Ensar'ın temsilcisi olarak "S'ad b. Ubâde" konuşma yapıyordu. Konuşmasının özeti şuydu:
"Bizler Peygambere kucak açtık, ona yardım
ettik ve İslam'ın yayılması için cihat ettik. İşin ağır
yükü bizim omuzlarımızdaydı. Dolayısıyla işlerin
dizginlerini biz elimize almalıyız ve biz Ensar'dan
başka hiç kimsenin buna liyakati yoktur."75
Ensar'ın iki kabilesi olan Evs ve Hazreç kabileleri
arasında içsel husumetler olmasına rağmen S'ad'ın
konuşması görüntüde aralarında bir birliğin sağlanmasına ve geçmişte yaşamış oldukları ihtilafların
unutularak ortak bir karara varmaları neredeyse sağlanmak üzereydi.
Ebu Bekir'in Konuşması
Sâd'ın konuşması bittikten sonra, Ebu Bekir
Ensar'ın aralarındaki birliği bozmak için konuşma
yapmaya başladı. İlk önce Ensar'ı överek onların İslam'da öncü olduklarını belirtti. Ancak has bir dip75-Tarih-i Taberî, c.3, s.218.
Cidal-ı Ahsen 176
lomasiyle aralarındaki eski ihtilaf ateşini yeniden
alevlendirmeyi başardı. Konuşmasında şunları söyledi:
"Her ne zaman hilafet ve yönetimi Hazreç ele
alırsa, Evs kabilesi onlardan geri değildir ve eğer
Evs kabilesi ona boynunu uzatırsa, Hazreçliler
onlardan geri değillerdir.
Bunun dışında iki kabile arasında kanlar dökülmüş, insanlar ölmüş ve telafisi imkânsız yaralar meydana gelmiştir. Bunlar asla unutulacak şeyler değildir. Her ne zaman sizlerden biriniz hilâfet
için kendisini hazırlarsa kendisini aslanın ağzında
bulur ve en sonunda Ensar ve Muhacirler arasında ufalanır gider."76
Habbn b. Munzir'in Konuşması
Ensar'dan olan Habban b. Munzir, Ebu Bekir'in
konuşmasının Ensar arasındaki vahdeti bozacağını
düşünerek ayağa kalkar ve Ensar'ı hilafeti ele geçirmesi için tahrik eder. O şöyle konuşur:
"Ey insanlar! Ayağa kalkınız ve hilafet dizginini ele alınız. Sizin rakipleriniz (Muhacirler) sizin
topraklarınızda ve sizin gölgenizin sayesinde yaşamaktadırlar. Görüş, sizin görüşünüzdür. Eğer
Muhacirler emirin onlardan olmasında ısrar ederlerse bir emir onlardan bir emir de Ensar'dan seçilmesi ne kadar da güzel olur."
76-el-Beyan ve't-Tebyîn, c.2, s.181.
177 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
Ömer'in Konuşması
Ömer b. Hattab, iki yönetici olması görüşünü reddederek şöyle dedi:
"İki deve asla bir iple bağlanmaz ve Araplar
asla sizin yönetiminiz altına girmez. Oysa Peygamber sizlerden değildir. Hilafet dizginlerini ele
alacak kişinin nübüvvet hanedanından olması gerekmektedir."
Her iki grubun da mantığı değersiz ve tam anlamıyla kabilecilikten başka bir şey değildi. Ensar'ın
mantığına göre "Peygamber'e (s.a.a) yardım ettiğimiz için hilafet bizim olmalı." Muhacirlerin (oradaki
üç kişinin) mantığına göre ise "Peygamber (s.a.a)
Kureyş kabilesinden olduğundan halife bizim aramızdan seçilmelidir." Bu iki gruptan hiç biri oturup
aralarındaki en bilgili ve en layık kişiyi seçme düşüncesinde değillerdi. İster Ensar'dan olsun isterse
Muhacir'lerden olsun. Bunlardan daha önemlisi bu
meselede Allah ve Peygamberi'nin (s.a.a) kılavuzluğundan yararlanmaları gerekirdi.
Bunun dışında Ömer'in mantığına göre Peygamber'in (s.a.a) ailesinden bir kişinin seçilmesi gerekiyordu. Peygamber (s.a.a), Ben-i Haşim hanedanındandı. Öyleyse neden halife onlardan seçilmedi? Ebu
Bekir; Temim, Ömer ise Adiy kabilesindendi.
İki taraf arasındaki uygunsuz konuşmalar ve tartışmalar iyice alevlendi.
Ensar'ın Muhacir tarafına yönlenmesine sebep
Cidal-ı Ahsen 178
olan şey ise Sâd b. Ubâde'nin amcaoğlu Beşir b.
Sâd'ın konuşmasıydı. Ensar'ın beklentilerinin aksine
konuşması aralarındaki vahdeti bozmaya yönelikti.
O şöyle dedi:
"Peygamber, Kureyş'tendir. Peygamberin akrabaları hilafete bizden daha layıktır. Hilafeti onlara bırakmamız daha güzel olur."
İşte bu konuşma Ebu Bekir için büyük bir fırsat
oldu ve şöyle dedi:
"Ey insanlar! Bana göre Ömer ve Ebu Ubeyde
hilafet için uygundurlar. Hangisine isterseniz biat
ediniz."
Bu önerinin ciddi bir tarafının olmadığı kesindir.
Bilakis bu öneri, bu iki kişinin kalkarak sen varken
bize sıra gelmez demesi için bir mukaddimedir. Aynı
şekilde oldu da. Her ikisi de yerinden kalkarak şöyle
dediler: "Sen bizden daha layıksın, kim bu konuda sizinle yarışabilir?" Sonra her ikisi de kalkarak
Ebu Bekir'in elini Müslümanların halifesi unvanıyla
sıktılar. Ebu Bekir de öneriyi geri çevirmeyerek elini
uzattı."77
Sevinçten kabuğuna sığmayan Beşir b. S'ad, amcaoğlunu geri plana itmenin başarısıyla gururla ayağa kalkarak Ebu Bekir'in elini halife unvanıyla sıktı.
Onun bu tavrı, Hazreçlilerin öfkesine neden oldu.
Bundan dolayı Ensar'ın büyüklerinden olan Habban
b. Munzir, onu Hazrec'e itaat etmeyen, yediği ekme77-es-Siretu'n-Nebeviyye, İbn-i-i Hişam, c.2, s.659 ve 660.
179 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
ye ihanet eden, hasetçi olarak adlandırdı. "Ağacın
kurdu, kendisindendir" sözü burada geçerlilik kazanmaktadır.
Hazreçlilerin geri plana itilmesi anlamına gelen
S'ad b. Ubâde'nin kenara atılması, Hazreç ve Evs
arasında görüntüde de olsa sağlanan vahdetin bozulmasına sebep oldu. Dolayısıyla Evslilerin reisi
olan Useyd b. Hudayr yerinden kalkarak kabile reisi
unvanıyla Ebu Bekir'e biat etti. Bu esnada taraflar
arasında fiziksel sürtüşmeler doruk noktasına çıktı.
Sakife'nin kenar bir yerinde olan S'ad b. Ubâde,
ayaklar altında kaldı. Onunla ve bir anlamda oğluyla
Ömer arasında şiddetli tartışmalar yaşandı. Ancak
Ömer, Ebu Bekir'in uyarısı üzerine sakinleşti. Çünkü
orada mülayim olmak galip olmanın anahtarıydı.
Sadece üç kişi olan muhacir cephesi, biat için bu
miktarla yetinerek Sakife'den dışarı çıktı. Sakife'den
çıkanlar (Evsliler) Ebu Bekir'in etrafını sarmış oldukları halde onun lehine sloganlar atarak halktan
Ebu Bekir'e biat etmelerini istiyorlardı. Politik bir
yenilgiye uğrayan Hazreçliler o sırada kendi sloganlarını değiştirerek şöyle demeye başladılar: "Biz,
Ali'nin (a.s) dışında kimseye biat etmeyiz."78
Sonuç
Ebu Bekir'in hilafeti Muhacirden iki kişi (Ömer ve
Ebu Ubeyde) ve Ensar'den iki kişi (Beşir b. S'ad ve
78-Tarih-i Taberî, c.2, s.202; Tarih-i Kamil, İbn-i Esir, c.2,
s.22.
Cidal-ı Ahsen 180
Useyd b. Hudayr) olmak üzere dört kişinin biatiyle
resmi olarak tanındı. Sonradan yavaş yavaş yol ortasında ve mescitte vade ve tehditler yoluyla daha çok
kişiyi biat etmeye zorladılar.
Acaba bu toplantı, bu gevşek mantıkla "Onların
işleri, aralarında şura (danışma) iledir."79 ayetinin
mısdak ve ölçütü olabilir mi?
Sakife biatinin tahlilinde kullanılan en üstün söz
Ömer b. Hattab'ın şu sözüdür:
( K f
* V 1 &.< ( K .J }
š e% A* B> Œ9:0 J? )< ©! A$ N< m
Q. .K }
… A N< 9 ] i 1YK J0 o
"Allah'a and olsun ki, Ebu Bekir'e biat, ani bir
karardan (oldubittiden) başka bir şey değildi. Allah, bizi onun şerrinden korudu. Her kim Müslümanlarla istişare etmeden birine biat ederse
onun biati geçersizdir."80
Ancak Ömer'in "Allah bizi onun şerrinden korudu" sözü gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Zira Ebu
Bekir'in hilafeti, Medine'nin etrafındaki tüm Arapların rahatsızlığına sebep oldu. Bundan dolayı zekât
vermekten imtina ettiler. Arap yarımadasının her yerinden uzun süreli geniş isyanlar baş gösterdi ve birçok kanlar döküldü.
Eğer hakikaten Ebu Bekir'in 'hilafet peygamberin
hanedanından olmalıdır' mantığı doğruysa, öyleyse
79-Şûrâ, 38.
80-Müsned-i Ahmed, c.2, s.55; es-Savaiku'l-Muhrika, s.10-14.
181 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
neden bunu yapmayarak tüm Haşimoğulları kenara
itildi? Dolayısıyla Haşimoğulları da biat etmekten
imtina etti.
Bu Sakife'de yaşananların bir özetidir. Oranın
gerçekten bir fitne olduğu, fitnenin henüz hem sönmediği ve günümüzde dahi onun zararlı eser ve izlerinin görüldüğü anlaşılmaktadır. İslam ümmetinin
temelinde çok büyük bir ihtilafın yaşanmasını sağlamış ve İslam ümmetinin izzet ve azametine zarar
vermiştir. Şimdi sormak gerekir:
"Bazıları tarihi hakikatleri saklayarak hangi hedefi
gütmektedirler?"
Bir an, Hz. Peygamber Efendimizden (s.a.a) Hz.
Ali (a.s) hakkında nas ve tekit edilen emri olmadığını
ve İslam halifesinin şura yoluyla seçilme kararının
alınmış olduğunu farz edelim. Bu durumda Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.a) mukaddes bedeni defnedildikten sonra, her gruptan büyükler seçilmeli, daha
sonra bir dizi ön görüşmeler yapıldıktan sonra bilgi
ve görüş açısından en layık ve en uygunu seçilmeliydi. Öyleki yalnızca, muhacirelerden üç kişi değil.
Ensar'dan bir grubun toplanarak temelsiz bir mantık
anlayışla birini halife seçerek biat etmeyenleri tehdit
etmeleri çok yanlış bir davranış ve tutumdu.
Tüm bunların yanı sıra burada iki nokta çok
önemlidir:
1-Hakkı tanımayan bu topluluk, Hz. Peygamber'in
(s.a.a) mübarek bedeni daha yerdeyken onu teçhiz
Cidal-ı Ahsen 182
etmeden, hilafet derdiyle makam elde etme peşine
düştüler.
2-Farz edelim Sakife'de toplandılar. Önce kitap ve
sünneti incelemeleri, İslam hükümetinin nasıl olması
gerektiğini ve acaba biri tayin edilmiş mi edilmemiş
mi diye düşünüp de daha sonra seçim veya tayin yoluna başvurmaları gerekmez miydi?
13. Şüphe: Neden, Hz. Ali'nin İmameti
Arafat'ta İlan Edilmedi?
Soru: Neden Hz. Peygamber (s.a.a) Hz. Ali'nin
(a.s) velayet konusunu herkesin toplandığı Arafat'ta
ilan etmedi? Buradan, Peygamberin, Gadir'de ifade
ettiği şeyin (mevla) dostluk olduğu çıkarılamaz mı?
Cevap:
İlk olarak: Bizlerin tüm işlerin maslahatını bilmediğimizi hatırlatalım. Hz. Peygamber Ekrem
(s.a.a) ilahî vahye tabiydi. İlahî vahiy, ondan Zilhicce ayının on sekizinde Medine yolunda Gadir-i Hum
denilen yerde hutbe okumasını ve vasisini belirtmesini istemektedir. Ama bu işi neden Arafat'ta yapmadığını Allah daha iyi bilmektedir.
İkinci olarak: Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a)
arefe günü ve hatta Mina günü, birçok hutbe okumuştur. Biz onların hepsini bir araya toplayarak kitap81 haline getirdik. Ancak hilafet konusunun daha
81-Haccetu'l-Veda Huteb ve İrşad (Veda Haccı Hutbeleri
ve İrşad)
183 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
çok göze çarpması ve gündem oluşturamsı için onu
ayrıca beyan etmiştir. Eğer Arafat ve Mina'daki ikamet günlerinde imamın hilafetini gündeme getirmiş
olsaydı, sırf bu iş için ayırdığı özel bir vakit kadar
önemi olmazdı. Özellikle Hz. Peygamberin (s.a.a)
Gadir günü insanların toplanmaları için öne geçenlerin durarak geride kalanları beklemelerini emretmesi
ve daha sonra bazı insanların sıcaktan abalarını ayaklarının altına sermiş bazılarının da başlarına atmış
oldukları o yakıcı sıcak havada develerin hörgüçleriyle yapmış oldukları minber benzeri bir yüksekliğe
çıkarak tevhid, nübüvvet ve mead konularını kapsayan ilahi marifetleri içeren bir hutbe okuduktan sonra
şöyle buyurması:
H2> =9K m\ (K :a.% !e< .% ')+Q! (K ')< e! m!
=9K 6
"Acaba ben size nefislerinizden daha evla ve
üstün değil miyim?"
İnsanlar hep bir ağızdan: "Evet!" dediler, daha
sonra şöyle buyurdu: "Ben kimin mevla ve önderi
isem, Ali de onun mevla ve önderidir."
Hutbeyi bir şeyle ilintili olmayaraktan bağımsız
bir şekilde okuması, o da bir dizi özel şart ve koşullar altında bunu yapması insanların bu anıyı her zaman zihinlerinde tutmasına ve başkalarına aktarmasına sebep olur.
Konu daha iyi anlaşılsın diye Hz. Peygamber'in
(s.a.a) bazı hutbelerine değiniyoruz:
Cidal-ı Ahsen 184
Hz. Peygamber (s.a.a) yedinci ve sekizinci günlerde hutbe okudu.82
Arefe günü başka bir hutbe okudu.83
Mina günü özel bir hutbe okudu.84
Aynı gün veya bir gün sonra Hiyf Mescidi'nde bir
hutbe daha okudu.85
Hz. Peygamber Ekrem (s.a.a) Mekke'ye girdikten
sonra da Kâbe'de bir hutbe okudu.86
Bunca hutbe, kısa ve veciz sözleri dikkate alarak,
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) eğer bu hutbeler
arasında Gadir hutbesini okuyarak Hz. Ali'yi (a.s)
velayet makamına atasaydı, kesinlikle bu kadar göze
batmazdı. Şam, Yemen, Medine yolunun ayrımında
hacılar ayrılmadan önce de bu hutbeyi okuması üzerinde düşünülmesi gereken ayrı önemli bir noktadır.
14. Şüphe: Şia İmamları ve Hilafet
İddia: "Şia imamlarından sadece ikisi hükümet
etmiştir. Birisi Hz. Ali (a.s) ötekisi ise Hz. Hasan
(a.s), diğer imamlar nasıl Allah Resulü'nün (s.a.a)
halifesi olabilirler?"
82-Müstedrek-i Hâkim, c.1, s.632.
83-Sahih-i Müslim, c.2, s.726.
84-el-Musannif, İbn-i-i Ebi Şeybe, c.4, s.339.
85-Cemheretu'l-Hutebi'l-Arab, c.1, s.151, Hutbetu'n-Nebi
bi'l-Hiyf, No: 5.
86-ed-Durru'l-Mensur, c.7, s.412.
185 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
Cevap:
Şüpheyi tasarlayan kişi şer'i ve ilahi hilafetle zahiri ve maddi hükümet arasında fark koymamıştır.
Tüm masum imamlar (a.s), Allah Resulü'nün (s.a.a)
hak halifeleri idiler. On iki imam arasından ikisi hükümet etmiştir. Ama o ikisinin dışındakiler de Allah
Resulü'nün halifeleri idiler. Ancak düşmanlar ve
zorba insanlar, onların hükümetlerinin önünü almışlardır. Kabul etmemek veya vazifelerini yerine getirmeye izin vermemek, Allah'ın onlara vermiş olduğu makamın onlardan düşmesine sebep olmaz. Peygamberlerin çoğu ve onların vasileri zahiri kudret
sahibi değillerdi ve hatta takip edilmekte ve baskı altındaydılar, ancak bu sorunlar onların nübüvvet ve
vasiliğinin meşruiyetine bir engel teşkil etmemekteydi.
Bilinmelidir ki hilafet de iki çeşittir: Şer'i hilafet
ve örfsel (örfe dayalı) hilafet. Bu ikisinin dışındaki
halifeler şer'i halifeler değillerdi. Yani Hz. Peygamber (s.a.a) onları halife tayin etmemişti. Onların halifelikleri örfsel ve geleneksel halifelikti. Yani insanlardan bir grubun desteklemesi, siyasi koşullar ve gerekli bir dizi ortamın hazırlanmasıyla hükümran olmayı başarmışlardı. Bu da ilahi nass ve emrin karşısında değersiz kalacaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
I ! *JK! $C1 " 5‚% 80: AS \K u K 9 (? K u I . .K yi$ J Z
' 2 I $)&
Cidal-ı Ahsen 186
"Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman,
inanmış bir erkek ve kadının o işi kendi isteklerine
göre seçme hakkı yoktur."87
15. Şüphe: İmamların, İmametlerini
Doğrulayan Mucizeleri Var Mıdır?
Soru: Peygamberlerin nübüvvet ve peygamberlikleri mucizeyle bilinmekteydi, Şia imamlarının mucizeleri nedir?
Cevap:
Peygamberlerin nübüvvetleri üç yolla tanınmaktadır. Bunlardan biri de mucizedir. Şimdi her üç yola
da kısaca değinelim:
1-Mucize: Mucize beşerin güç ve kudret sınırları
dışındaki işlere denir. İşin uzmanları tarafından da
bu işin beşer işi olmadığı, bilakis ilahi bir iş olduğu
tasdik edilerek onaylanmalıdır.
Hz. Musa (a.s) bilinen mucizesiyle meydana çıktığı zaman, tüm büyücüler yaptığı işin beşerin gücü
sınırları dışında olduğunu tasdik etmişlerdi. Ayette
şöyle geçmektedir:
y*WC i$ J [
3 E$> "Bunun üzerine tüm büyücüler, secdeye kapandılar."88
87- Ahzâb, 36.
88-Tâ-hâ, 70.
187 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
2-Önceki peygamberin bir sonraki peygamberin nübüvvetini açıklayarak belirtmesi: Bu yol
Peygamber Efendimizin (s.a.a) için de gerçekleşmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
' )$ :0 " a$ C1 LQ:0 # “JC:0 0\< .& ' &J K ( < 56 a .% 8 :0 C GN < ( K RE & a? CJ <0 *JLYƒK i 1B ( K G & ( < . .*%L
K
y]
0K J [
C H $.% F
.\L.0< ' † .V . > !
"Hani Meryem oğlu İsa da: "Ey İsrailoğulları, gerçekten ben, sizin için Allah'tan gönderilmiş bir elçiyim.
Benden önceki Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra
ismi "Ahmed" olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim"
demişti. Fakat o, onlara apaçık belgelerle gelince:
"Bu, açıkça bir büyüdür" dediler."89
Bu ayette, Hz. Peygamber Ekrem'in (s.a.a) nübüvveti bir önceki peygamberin açıklaması ve nassıyla
bildirilmiştir.
3-Nübüvvet iddiasında bulunan kişi hakkındaki karine ve delillerin tamamı: Örneğin eğittiği kişilerin görüşleri ve kendisinden geriye bıraktığı eserler. Biz, bu bilimsel yöntemi Peygamber'in (s.a.a) evrensel nübüvveti hakkında uyguladık. Örneğin Rum
Padişahı, Hz. Peygamber'in (s.a.a) İslam'a davet
mektubunu alınca araştırma ve incelemeye koyularak
Ebu Süfyan'a sorular yöneltti. İbn-i Hişam onları
nakletmiştir. O, elde ettiği bilgiler neticesinde Allah
Resulü'nün (s.a.a) doğru söylediğine kanaat getirdi.
89-Saf, 6.
Cidal-ı Ahsen 188
Bu üç yöntemi dikkate alarak şimdi sorunun cevabına geçiyoruz:
İmam (a.s), asla mucize sahibi değildir. Zira mucize peygamberin özelliklerindendir. Ve eğer olağanüstü bir şey yaparsa ona keramet adı verilmektedir.
Hz. Meryem'in (s.a) yaptıkları şeyler de kerametti.
Kur'an-ı Kerim şöyle nakletmektedir:
5Q! ' &J K .& a .% .*%Ž10 .\ 6 V ˜
J[ .&J0 Ž .2 6 # /  ."$ y˜
? . J0 T <0 š .Y& ( K 
Ž J & " "I:0 " \ 6 ( K m
.% H n
"Zekeriya, onun yanına, mâbede her girişinde
orada bir rızık bulur ve «Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?» der; o da: Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi. 90
Hz. Meryem'in (s.a) seccadesinin yanında rızkın
hazır olması, onun kerametlerinden biridir. Ancak o,
asla peygamber olmadı ve bu iş de mucize olarak adlandırılmamaktadır.
Bu esas üzerine, imamlarımızın (a.s) imametleri
iki yolla bilinmektedir: Birincisi Peygamber (s.a.a)
ve bir önceki imamın açıklaması ve beyanı, ikincisi
ise karine ve deliller mecmuası.
Örnek olarak, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şehadetinden sonra yaşanan zor dönemlerden dolayı, imamı
tanımak konusunda nas ve tayin yolundan haberdar
olan Şiaların dışındakiler bölünmeyle karşı karşıya
90-Âl-i İmrân, 37.
189 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
kaldılar. Ancak Kumluların (İran'ın Kum kenti sakinleri) soruları, İmam Musa Kazım'ın (a.s) cevapları ve
olağanüstü ilmi, onun imam olduğuna tanıklık etti.
16. Şüphe: İmamların Sözleri,
Peygamberimizin Hadisleri Derecesinde
Midir?
İddia: Şiiler, imamların sözlerini Hz. Peygamber'in hadisleriyle bir tutmaktadırlar. İmam Cafer Sadık
(a.s) veya İmam Muhammed Bakır'dan (a.s) hadis
naklettiklerinde hadisin geri kalan senedini nakletmemektedirler. Acaba bu, vahyin onlara indiği anlamı taşımıyor mu?
Cevap:
Değerli İslam Peygamberi (s.a.a), vefatı sırasında
insanlar arasında iki hüccet bırakmıştır. Birisi
Kur'an, diğeri İtret/ Ehlibeyti'dir. İtretin Kur'an'ın
yanında yer alması demek onların da Allah'ın kitabı
gibi masum oldukları anlamı çıkmaktadır. Ve ilahî
talimlerle ilgili marifet ve hükümlere vakıf oldukları
ve bunu asla kimseden öğrenmedikleri sabit olmaktadır. Nübüvvet makamına sahip olmadan bu tür
gaybi bilgiye sahip olmak yeni bir şey değildir.
Kur'an, gaybi bilgilere sahip, peygamber olmayan bir
kişiyi tanıtmaktadır.
Allah Teâlâ, Hz. Musa'nın (a.s) görüşeceği ve ondan eğitim alacağı kişi hakkında şöyle buyurmaktadır:
Cidal-ı Ahsen 190
( K = .\"6 .Q\ 6 ( K A* 1 = .\R’ .Q.6 ( K *6 V > y.*6 .Q "Derken, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz
kullarımızdan bir kulu buldular. "91
Hz. Musa (a.s) bu kişinin hakikatinden haberdar
olduğundan onu gördüğünde şöyle söyledi:
y*1 m
,6 .K (0 ,N R I ! 56 n
N 0R! # "Musa ona: Sana öğretilenden, bana, doğruyu
bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana
tâbi olayım mı? dedi. "92
Bu açıklamadan, imamların bilgi ve ilmini anlamak mümkündür. Onlar, Allah'ın emriyle dinin kâmil olması için gaybi bilgilere sahiptiler ve kimseden
bunun için ders almamış ve bir üstat karşısında diz
çökmemişlerdir. Bununla birlikte ümmetin tüm ihtiyaçlarına cevap vermekteydiler.
Bilgi ve ilimleri gayb âleminden olduğundan,
imamlar açıkça bizim bu hadislerimiz Resulullah'ın
(s.a.a) hadisleridir demekteydiler. İmam Cafer Sadık
(a.s) şöyle buyurmaktadır: "Benim hadisim, babam
imam Muhammed Bakır'ın hadisi ve onun hadisi
babası Seyitlerin Efendisinin hadisi, onun hadisi
babası Hüseyin b. Ali'nin hadisi ve onun hadisi
91-Kehf, 65.
92-Kehf, 66.
191 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
Emirülmüminin'in hadisi ve onun hadisi Allah
Resulü'nün hadisidir."93 Dolayısıyla hadisin senedi
bu imamlardan birine ulaştığında artık geri kalan
imamların adlarını zikretmek gerekmemektedir.
17. Şüphe: Masumların Makamı ve Guluv
(Aşırıcılık) Düşüncesi
İddia: Masum İmamlar (a.s) için sabit olan makamlar, bir tür guluvdur (aşırıcılıktır).
Cevap:
"Guluv", sözlükte had, sınır ve ölçüden çıkmak
demektir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle geçmiştir:
y-[
"9:0 " 56 $$3R 9 ' )$ \0& > $T R 9 ˜
0 .B) # ! .&
"Ey ehli kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah
hakkında, gerçek dışında bir şey söylemeyin."94
Onların aşırıcılıklarından biri Hz. Mesih'i üç Allah'tan biri bildikleri halde aynı zamanda Allah'ın
oğlu olarak da bilmeleriydi. Bunun toplamı ulûhiyeti
teşkil etmektedir. Yani baba Allah, oğul Allah ve
Ruhu'l-Kudus, hâlbuki Hz. İsa (a.s) Allah'ın kulu ve
yaratılmış birisidir.
Dolayısıyla, ubudiyet ve rububiyetin sınırı belirlenmelidir ki kulluk ve ubudiyet sınırından ulûhiyet
ve ilahlık haddine geçişin türü anlaşılmış olsun. Al93-Usul-u Kâfî, Muhammed b. Yakup Kuleynî, c.1, s.53,
Bab-u Rivayet-i Kutubi'l-Hadis.
94-Nisa, 171.
Cidal-ı Ahsen 192
lah Teâlâ, birçok surede kendine has sıfatlarını açıklamıştır. Ne zaman bu sıfatlardan birini Allah kullarından biri için sabit edecek olursak, guluv ve aşırıcılık yolunu kat etmiş oluruz. Haşr suresinin sonlarında Allah'ın sıfatları açık bir şekilde beyan edilmiştir:
i  .2Y ™
0 T ' .6 "9:0 0: 9 GH" " p
;3$ n
"9:0 0: 9 GH" " * ' J ( J
.6 " I .[C J L) B 1 .W
t &0tN ( 2 ( K u @ f
Ì[
š .CE 1 L
r
10 . - .Z " * I $J0 Y
&
y' )[
t &0tN D
0 1 E F
. > .K 
L
&
"O, öyle Allah'tır ki, O'ndan başka ilah yoktur.
Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, esirgeyendir,
bağışlayandır. O, öyle Allah'tır ki, kendisinden başka
hiçbir ilah yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten
münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla
yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, yaratan, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var eden,
şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur.
Göklerde ve yerde olanlar O'nun şânını yüceltmektedirler. O, galiptir, hikmet sahibidir. " 95
"Görülmeyeni ve görüleni bilendir" cümlesi Allah'a has sıfatlardan olduğundan nasıl olur da masum
95-Haşr, 22-24.
193 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
imamları (a.s) gaybi bilenler olarak saymaktadırlar?
denilebilir. Bunun cevabını daha önce açıkladık.
Ayeti şerife ne sadece (görülmeyen) gayb âlemini
Allah'ın has özelliklerinden saymakta öyleki görülen
ve müşahede edilen âlemi de Allah'ın has sıfatlarından saymaktadır. Hâlbuki hepimiz görülen ve
müşahede edilen şeyleri bilmenin Allah'ın has sıfatlarından olmadığını bilmekteyiz. Allah'ın tüm kulları
bunda pay sahibidirler. Bunu dikkate alarak şöyle
demek gerekmektedir:
Ondan maksat âlimin vücudunun derinliklerinde
kaynayan ve başkasına bağlı ve dayalı olmayan bağımsız ilim ve bilgidir. İster görülen olsun, isterse
görülmeyen olsun böyle bir ilim Allah'a mahsustur.
Ama görülen (müşahede âlemi) ve gizli olan (gayb
âleminden) bilgi sahibi olmak Allah'ın talimiyle
olursa veya tanıma araçları vesilesiyle elde edilirse
bu ilim Allah'ın özelliklerinden değildir. Bilakis Allah, böyle bir ilimden münezzehtir. Böyle ilimlere
enbiya, evliya ve imamlar fazlasıyla sahiptir.
Şüpheyi tasarlayan kişinin maksadı Ehlibeyt'e
(a.s) mensup olan bazı ziyaretnamelerde zikredilen
bazı vasıflar olabilir. Bu sıfatlarda yaratan ve yaratılışın derecesi arasında fark koymak gerekir. Yaratılış
âleminde mutlak yaratan Allah'tır ve Allah'tan başka
hakiki yaratıcı yoktur ve O, bütün varlıkların yaratanıdır. Öteki tüm varlıkların yaratılışı O'nun güç ve
kudretindedir. Dolayısıyla namazda yerimizden kalktığımızda "Bihavlillahi ve kuvvetihi ekumu ve ek'ud"
Cidal-ı Ahsen 194
(Allah'ın güç ve kuvvetiyle kalkıyor ve oturuyorum)
diyoruz. Ancak yaratılıştaki amaç ve gaye, kâmil insan olmaktır ve âlem insan için kâmil olarak yaratılmıştır. Eğer bu garaz ve gaye bu ölçüde olmazsa yaratılma işi anlamsız olacaktır.
"Camia" ziyaretinde zikredilenleri "illet-i gayi" ya
"yaratılıştan maksat" olarak yorumlamak ve tefsir
etmek gerekir. Bundan dolayı Camia Ziyareti'nin başında, tevhidin en üstün ve en yüce tecellileri yer almıştır. Ziyaretin başında gelen sözcükleri bir sonraki
satırların açıklamasında dikkate almak gerekir.
18. Şüphe: İmamların İsmeti ve Guluv
Düşüncesi
İddia: Şiiler, imamlarının günahlardan arınmış
olduklarına inanmaktadırlar ve bu onlar hakkında bir
tür guluv ve aşırıya kaçmaktır.
Cevap:
Önceden de açıkladık ki, guluv had ve sınırı geçmek demektir. "İsmet"e inanmak ise kulluk had ve
sınırından geçmek demek değildir. Peygamber-lerin
de Allah'ın kulları oldukları ve aynı zamanda masum
oldukları ve hatta peygamber olmayan Hz. Meryem'in (a.s) bile ismet sıfatına sahip olması buna delildir.
l J 2b l .+`c
" "I:0 ' &J K .& A$ ) sŸ m
.% 8 y]
.N … .0Q 56 l .+`c
"Hani melekler demişlerdi: Ey Meryem! Allah se-
195 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
ni seçti; seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti."96
Buradaki "tahhareki" (seni arındırdı) sözcüyü
onun ismet sahibi olduğunu işaret etmektedir. Zira
maksat, Hz. Meryem'i (a.s) ahlaki bozukluklardan,
batıl ve sahih olmayan düşüncelerden arındırmak ve
temizlemektir. Hz. Zehra (s.a) şimdi değineceğimiz
hadis gereği masumdur.
.20‚T ™
‚
T& A b.> eh0J ehJ& }
† "I:
"Kuşkusuz Allah, Fatıma'nın razı olduğuna
razı olur ve Fatıma'nın gazap ettiğine de gazap
eder."97
Dolayısıyla Allah'ın (c.c) rıza ve öfkesi, Hz.
Fatıma'nın (a.s) rıza ve öfkesiyle birebir mutabıktır.
Bundan dolayı, onun rıza ve hoşnutluğu devamlı olarak helal ekseninde, öfke ve hışmı ise haram ekseninde dönmelidir. Bu şekilde bu mutabakat, bağdaşma ve uyum doğrulanabilir.
Eğer neuzibillâh Hz. Fatıma (a.s) aykırı ve çarpık
bir şeye razı olması, Allah'ın (c.c) da çaresizce o şeye razı olmasını gerektirir. Hâlbuki bu durum Allah
(c.c) hakkında mümkün değildir. Zira Allah Teâlâ,
hiçbir zaman böyle bir şeye razı olmaz. Şu ayette
buyurduğu gibi:
96-Âl-i İmrân, 42.
97-Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.154; Mecmau'z-Zevaid,
Heysemî, c.9, s.203.
Cidal-ı Ahsen 196
9 .K " 56 I $3$ R ! … .Y[+ .0< J K E & 9 " "I:0 # %$ yI N R
"De ki: Şüphesiz Allah kötülüğü emretmez. Allah'a
karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?"98
Bu açıklamadan Hz. Fatıma'nın (s.a) rızasının her
zaman Allah'ın (c.c) istediği ve beğenilmiş şeylere,
öfke ve hışmının ise Allah'ın (c.c) öfkesine ve beğenilmemiş şeylerle bağlantılı olduğunu anlamaktayız.
İşte bu ismetin anlamıdır.
Kur'an-ı Kerim, Peygamber Ehlibeyti (a.s) için
şöyle buyurmaktadır:
' $ J L2` & m
# ! V LJ ' )$ \ 6 ™
H " &0J& .Q:0
y*02` R
"Ey Ehlibeyt, Allah sizden her çeşit pisliği, çirkinliği gidermek ve sizi tam bir temizlikle tertemiz bir
hale getirmeği istiyor."99
Temizlikten maksat, onların beden ve elbiselerinin
temizliği anlamına gelen maddi temizlik değildir. Zira bu bir şeref ve onur değildir. Tüm akıl sahibi insanlar bu konuda onlarla eşittirler. Bilakis maksat,
ahlaki bozukluklar, pis ve çirkin temayüllerden temizliktir. Buradaki (ُ'(ِ*ُ() iradeden maksat da, teşrii
98-A'raf, 28.
99-Ahzâb, 33.
197 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
ve kanun anlamında değildir. Zira böyle bir irade
herkes için geçerlidir. Allah, herkesten çirkinlikler
yerine temizliği istemiştir, ancak bu ayette bir özellik
şeklinde bu iradeyi aşikâr etmektedir. Ve bu has iradenin herkesi kapsayan mutlak ve yaygın iradeden
farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle ayetin
başındaki "+,‫( "ا‬innema) edatı hasırdır.100 Ayetin bu
hasır edatı ile başlamış olması bu faziletin sadece bu
aileye mahsus olduğunu ortaya koymaktadır.
Buradaki iradeden maksadın, teşrii irade olmadığını daha detaylı olarak açıklamak için bunu hatırlatıyoruz ki teşrii iradeden maksat ilahi emir ve yasaklardır. Örneğin Allah, bizden namaz, oruç, hac ve cihadı istemiştir. Bu irade teşrii iradedir. Teşrii iradenin bizim fiillerimize mensup ve bağlı olduğu Allah'ın fiili olmadığı açıktır. Hâlbuki yukarıdaki ayette
irade, Allah'ın fiiline mensup ve ona bağlıdır. Ayet
şöyle buyurmaktadır: 'Allah sizden çirkinlikleri gidermeği irade etmektedir.' Dolayısıyla böyle bir iradenin tekvini bir irade olması ve tekvin âleminde Allah'ın dilemesiyle ilgili olması gerekmektedir.
Buna ek olarak, "teşrii irade"deki takva ve paklık
Ehlibeyt'e (a.s) mahsus değildir. Çünkü Allah, herkese takvalı ve temiz olmaları için emirde bulunmuştur. Ve bu onlar için bir meziyet değildir, zira mükellef olan herkesten bu istenmiştir.
100-Bir şeyin bütününü birine, bir şeye ayırmak, vermek,
özgülemek-hasretmek. Çev.
Cidal-ı Ahsen 198
Her ne olursa olsun, teşrii irade konusu, ne sadece
ayetin zahiriyle uyuşmamakta, öyleki birçok hadis ve
rivayetle de uyuşmamaktadır. Konu Ehlibeyt (a.s)
için yüce bir meziyet ve onların önemli değeridir.
Önemli son bir nokta ise ilahi bir takva haleti olan
"ismet" sıfatı, Allah'ın peygamberler ve imamlar için
bir yardımıdır. Hâlbuki günah işleyebilirler, ancak
kendi ihtiyar ve iradeleriyle ondan uzak kalmaktadırlar. Zehirli bir maddenin zararını bilen bir doktorun asla onu yememesi gibidir. Onun buna olan
bilgisi, kendi istek ve arzusuyla ondan uzak kaçmasına sebep olmaktadır.
Bu noktada unutulmamalıdır ki ilahi takva ve ismet, onların ağır liderlik sorumluluklarından onlara
verilmiştir. Bu imtiyaz ve özellik halkın yararınadır.
Teşhis etmek, ölçmek ve hatadan kaçınmak gücü göz
ve beyine verilmiştir ve tüm beden bunların vesilesiyle zarar ve tehlikelerden uzak kalmaktadır. Buradaki ismet sıfatı da aynen örnekte verildiği gibidir.
Allah, toplumda oluşabilecek sapma, yıkım ve sefaletin önünü almak için ilahi önderleri ismet sıfatıyla donatarak garanti altına almayı istemektedir. Bu
durum, ilahi önderler için ağır sorumluluklar getirmektedir. Öyle ki hatta küçük günahlardan ve terk-i
evlayı (en iyi olanı terk etmek) bile yapmaktan uzak
kaçmalarını gerektirmektedir. Ve bu, mukaddes İslam dininde adalet, takva ve dürüstlüğün eksen olduğunu ortaya koymaktadır.
199 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
19. Şüphe: İmamet Makamının Hatm-i
Nübüvvetle İlişkisi
Soru: İmametin ilahî bir makam olduğuna inanmak, Hatm-i Nübüvvetle101 çelişmiyor mu?
Cevap:
İmametin tayin ve atamayla olduğunun anlamı,
değerli İslam Peygamberi'nin (s.a.a) ilahi vahiyle,
Hz. Ali'yi (a.s) hilafet makamına atadığıdır. Bu olay,
henüz Hz. Peygamber (s.a.a) hayattayken ve nübüvvet son bulmadan önce, Allah Resulü (s.a.a) daha yaşarken kendi halifelerinin isimlerini söylemiştir. Dolayısıyla her imam, kendi vasisini tıpkı Peygamber'in
emrine göre belirlemektedir. Hz. Peygamber'in (s.a.a)
kendisi son halifesinin adını Hz. Mehdi (a.f) olarak
belirtmiştir.
Dolayısıyla, imamet makamının tayin yoluyla olmasının neresinde Hatm-i Nübüvvetle uyuşmazlık
vardır?
Hz. Peygamber (s.a.a) kitap ve sünneti ümmetin
ihtiyarına bıraktığı gibi, tevatür haddine yakın hadislerde de kendi halifelerinin adlarını saymış ve hatta
Hz. Hüseyin b. Ali (a.s) hakkında dokuz imamın
onun soyundan olacağının haberini vermiştir.
101-Bir şeyi tamamlayıp, sona erdirmek anlamına gelmektedir. Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.a) peygamberliğiyle artık başka bir peygamberin gelmeyeceği anlamındadır. Çev.
Cidal-ı Ahsen 200
Burada bunları anlatma imkânı az olduğu için isteyenler, Hz. Peygamber (s.a.a) ve öteki imamların
dilinden on iki halife hakkında yazılmış kitaplara
başvurabilirler.
20. Şüphe: Bir Devletin Coğrafi Genişliği
Üstünlük Ölçüsü Olabilir Mi?
İddia: Bazen Hz. Ali'yi (a.s) savunma adına onun
cesareti konuşulur. Ama bazıları diyorlar ki onun cesareti kabul edilir bir şeydir, ancak her şey cesarette
bitmiyor. Hz. Peygamber'den (s.a.a) sonra fetihler,
birinci ve ikinci halife döneminde gerçekleşmiş, Hz.
Ali'nin (a.s) halifelik döneminde ise Müslümanlar
fırka fırka olmuş ve İslam'ın izzeti zillete dönüşmüştür.
Cevap:
Eğer kişilerin karakter ve üstünlüğü onların hükümetlerinin coğrafi genişliği ölçüsüne göreyse, o
zaman iki halife ilk önce Hz. Peygamber Efendimizden (s.a.a) bile daha üstündür! Zira Peygamber
Efendimizin (s.a.a) zamanında İslam'ın elde ettiği
güç, iki halifenin döneminde elde ettiği güçten daha
azdı.
Eğer gerçekten üstünlükte ölçü hükümetin coğrafi
genişliği olsaydı, Harun Reşit zamanında İslam toprakları tüm zamanlardan daha genişti. Dolayısıyla
Harun Reşit'in hepsinden hatta Hz. Peygamber Ekrem'den (s.a.a) bile daha üstün olması gerekirdi!
201 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
Kıldan daha ince olan nokta ise İslam topraklarının genişlemesi bu iki halifeye borçlu değildir. Bilakis İslam'ın gönülleri cezbeden yüce öğretileri kalpleri etkiliyordu. Zalim hükümetler tarafından ezilen
ve yorgun düşen halk can ve gönülden İslam'ı kabul
ediyordu. Yine de İslam'ın kendisiyle birlikte getirdiği şehadet ve cihat kültürünü de görmezlikten gelmemek gerekir.
Anlaşmazlıklar ve bölünmüşlükler Hz. Ali'nin
(a.s) zamanına özgü bir durum değildi, bilakis Osman'ın hilafet döneminde zirveye çıkmış ve halifenin
ölümüyle sonuçlanmıştır. Ebu Bekir'in döneminde de
bütün Arap kabileleri Medine, Mekke ve Taif gibi
birkaç şehir dışında tüm şehirlerde merkezi hükümete karşı isyanlar başlatmış ve olayların bastırılması
uzun bir zaman almıştır. İsyanlar oldukça fazla zarar
vermiş, bir grup dinden çıkarak mürted olmuş ve bir
grup da zekât vermemiştir. Bir grup ise Medine'yi
işgal ederek hükümeti yıkma kararı almıştır.
Son olarak bunu hatırlatmak istiyoruz ki Hz. Ali'nin (a.s) zamanındaki isyanların onunla bir ilgisi
yoktu. Bilakis saltanat peşindekilerin etkisiyle olmuştur. Talha ve Zübeyr Basra'da darbe yapmıştı. Bu
iki şehrin yönetiminin kendilerinde olması gerektiğine inanıyorlardı. Muaviye, Şam'da halifelik iddiasında bulunmuş ve Muhacir ve Ensar'ın biatlerini kabul
etmeyerek Sıffın'a ordularını çekerek Hz. Ali'yle
(a.s) karşı karşıya gelmiştir.
Cidal-ı Ahsen 202
21. Şüphe: Neden Kahraman Ali, Eşine Karşı
Yapılan Hakarete Tepki Göstermedi?
İddia: İslam tarihi tanıklık etmektedir ki Hz. Ali
(a.s) cesur bir kahraman; yiğit, cesaretli, Hayber fatihi, düşmanı bozguna uğratan biriydi. Acaba eşine
hakaret edilmesine rağmen sessiz kalması doğru mudur?
Cevap
Gerçek kahraman, sadece fiziksel cesaretle kahramanlık sergilemez. Buna ek olarak, ruhsal bakımdan da kahraman ve cesur olmalıdır. Bu kimse, fiziksel cesaret göstermenin İslam'ın maslahatına olmadığı yerlerde kendisini kontrol edebilmelidir.
Vaktiyle Peygamber Efendimiz (s.a.a) bir yerden
geçiyordu. Aralarındaki en güçlü kişiyi seçmek için
ağırlık kaldıran bir grubu gördü. Hz. Peygamber
(s.a.a) onlara şöyle buyurdu: "Sizin en cesurunuz
heva ve hevesine galip gelendir" Hz. Emirülmüminin'in (a.s) cesur ve yiğit olmasında hiç şüphe
yoktur. İslam tarihinde yiğitlik ve direnişte ona ulaşabilecek hiç kimse yoktur. O, Hz. Peygamber'in
(s.a.a) Hendek savaşında hakkında şöyle buyurduğu
tek kişidir:
]3
i.6 (K #‚>! \¨ @& 6 A<Jh
"Ali'nin Hendek savaşındaki bir kılıç darbesi,
203 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
bütün insan ve cinlerin ibadetinden daha üstündür."102
Ancak İslam ümmetinin o günkü maslahatı, sabır
ve tahammülü kudret ve güç göstermeye ağır basmaktaydı. Zira içerdeki düşmanlar düzeni bozmak
için Medine içinde faaliyetlerini sürdürmekteydi.
Medine dışındaki Araplar İslam'dan çıkmış ve resmen mürted olmuşlardı. Bu şartlar altında güç göstermek ve evine ve yaranlarına saldıranları öldürmek, tam anlamıyla Haşimoğullarıyla Temim ve
Adiy kabileleri arasında bir iç savaş demekti. Bundan dolayı İmam Ali (a.s) sabrı tercih etmiş ve defalarca bu cümleyi tekrarlamıştır:
H Í
6 t R ˜
J N "I! .<0 J `$ Z
& 9 61 > 53 & I . .K }
… >
.> = N < ( K L\6 = ;[\K ' 2 Q! 9 B < #0 ! ( 6 (q) = N < ( K J K {† m
&!1 5B G& m
) K E> QN&0.& SIf$> 56 p
0 .\ a$ .
Q "9:0 0\6 1
S [
K (0 & -0 [
K 5:0 I 6 & @0 fC„… (0 6 m
N V 1 % p
0 .\ A N V0 1
I$ $)R .*K ! .*P > O1! I ! ! @ fC„… J0 Q! ' I :0 m
YZ
>
# “f% @? .&! _
.BK .Q:0 B" ' )$ B&90 F
> ( K ' k 6 ! 6 <0 A$ m
‚
2 \> ˜
.[ Y3 B& . ! ˜
J a$ t& . I . .K .2\ K a$ t&
.\2 \R ( &L "IE b - Ž #$ b . ¬
Ž 5B Î
{† n
R >
"Allah'a andolsun, Peygamberden (s.a.a) sonra
Arabın bu işi (imamet ve halifelik) Ehlibeyt'inden
102-Tarih-i Dımeşk, c.1, s.155; Feraidu's-Sımtayn, c.1,
s.255; ed-Durru'l-Mensur, c.5, 192.
Cidal-ı Ahsen 204
alıp başkasına bırakacakları, bana engel olacaklarını aklıma bile getirmedim. İnsanların filana
biat etmeleri beni sıkıntıya düşürdü! İnsanların
dinden döndüklerini, halkı Muhammed'in dinini
iptal etmeye çağırdıklarını görünceye dek elimi
tuttum, sabrettim. Fakat bu olaylar olurken, İslam'a yardım etmezsem, onda bir gedik açılmasından veya yıkılmasından korktum. Çünkü bu
musibet, benim için az bir zaman sürecek, sonra
serap gibi yitecek, bulut gibi dağılıp gidecek olan
hilafetten, size emir olmaktan daha büyüktü.
Hemen işe koyuldum, batıl yok olup gidinceye,
din bütünüyle istikrara kavuşuncaya kadar mücadele ettim."103
22. Şüphe: Hz. Ali ve Aşırılık Düşüncesi
İddia: Şiiler, "Ali Sırat-ı Müstakim'dir" veya
"Ali b. Ebu Talip, yaratılmışlar üzerinde benim
hüccetimdir" örneklerinde olduğu gibi Hz. Ali hakkında guluv (aşırılık) içeren rivayetler naklederler.
Cevap:
Geçtiğimiz bölümlerde de belirttiğimiz gibi "guluv"
sınır ve ölçüyü geçmek demektir. Şiiler, Hz. Emirülmüminin Ali (a.s) hakkında Kur'an'da gelen ayetler
veya tevatür veya tevatür haddindeki onu teyit eden
hadisler dışında bir şey söylememektedirler.
Ahmed b. Hanbel'in şu sözü bunun için yeterlidir:
103-Nehcü'l-Belaga, 62. Mektup.
205 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
"Hz. Ali (a.s) hakkında rivayet edilen sahih hadisler, hiçbir sahabe hakkında nakledilmemiştir."
Hz. Ali (a.s), Hz. Peygamber'e (s.a.a) iman eden
ilk kişidir. Hakeza Hz. Ali (a.s), Hz. Peygamber yolunda Tebük savaşı dışındaki tüm savaşlara katılan
tek kişidir. Hz. Ali (a.s), Hz Peygamber'in kendi ilminin kapısı olarak ilan ettiği kişidir:
"Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır."
Hz. Ali (a.s), Allah Resulü'nün (s.a.a) neslini eşi
Hz. Fatıma (s.a) ile birlikte sürdüren ilk ve son kişidir. Hz. Ali (a.s), tüm sahabelerin ona müracaat ettiği
ve ondan ilim öğrendikleri tek kişidir. Ancak o hiç
kimseye müracaat etmemiştir.
Bu fazilet ve erdemler dizisi inkâr edilebilecek bir
şey değildir. Hz. Ali'ye (a.s) kalbinde düşmanlık besleyen İbn-i Teymiye gibi en inatçı insanlar bile onun
bazı faziletlerini itiraf ve izan etmek zorunda kamışlardır.
Ancak burada şüpheyi tasarlayan kişinin bahanesi
olan iki konu hakkında durmamız gerekmektedir:
1-y' 3B
Ï
JL .Q "Bizi sıratı müstakim / doğru
yola ilet" ayetinin tefsirinde Sırat-ı Müstakim'den
maksadın Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) olduğu
gelmiştir.104
Bunun, büsbütün ve genel karşılığının mısdakla
(ölçümle) değerlendirilmesi şeklinde olduğu kesin104-Mecmau'l-Beyan, c.1, s.31.
Cidal-ı Ahsen 206
dir. Hz. Ali (a.s), Sırat-ı Müstakim'in mazharıdır,
ama ondan önce Hz. Peygamber Ekrem (s.a.a) Sırat-ı
Müstakim'in açık mazharıdır. Gerçekte Hz. Peygamber ve Hz. Ali ve öteki evliya ve vasiler Sırat-ı Müstakim için model ve örneklerdir. İnsanların, doğru
yolu yanlışından ayırt etmeleri için bu seçkin insanların yaşamlarına bakmaları gerekir ki onların yol ve
yöntemlerinin Sırat-ı Müstakim'in tecelli yeri olduklarını görsünler. Günümüzde toplumun ıslah ve reformu için ortaya konulan yollardan biri de model ve
olgu olan insanların tanıtılarak insanların onları yakından tanımaları ile onlar gibi olmalarının sağlanmasıdır. Bu gerçekler ışığında, bu inancın neresi
guluv aşırıcılıktır?
Kur'an-ı Kerim, başka bir ayette Sırat-ı Müstakim
için daha fazla örnekler tanıtarak şöyle buyurmuştur:
( K ' 20 6 " ' N Q! ( &H" K n
s$E> a CJ " 0 ` & ( K y.*3>1 n
s$! ( ]
[
. … 2;Y ]
3 &LL ]
L0\
"Kim Allah'a ve Resûl'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir.
Bunlar ne güzel arkadaştır! 105
Dolayısıyla, iki fırka (Sünni ve Şii) tarafından oldukça fazla rivayet edilen bu tür tefsirler, külliyatın
cüziyata tatbiki türündendir.
105-Nisa, 69.
207 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
"Ali b. Ebu Talip, yaratılmışlara benim hüccetim ve dinim üzere hüküm verendir."106
Bu hadis farklı Şia kaynaklarından rivayet edilmiştir ve onda en küçük bir guluv ve aşırıcılık yoktur. Hz. Ali (a.s) Gadir ve Sakaleyn hadisi hükmüne
göre Allah Resulü'nün (s.a.a) hak olan halife ve vasisidir. Bundan dolayı Allah Resulü (s.a.a) gibi onun
da yetkileri vardır.
23. Şüphe: Niçin Hz. Ali'ye Biat Edilmedi?
Soru: İnsanlar, Osman b. Affan katledildikten sonra
Hz. Ali'ye (a.s) biat etmiş, ancak Hz. Peygamberin
(s.a.a) vefatından sonra biat etmemiştir. Bunun nedeni nedir?
Tarih açıkça diyor ki: Osman katledildikten sonra,
Hz. Peygamberin (s.a.a) Muhacir ve Ensar'dan olan
sahabeleri Hz. Ali'nin (a.s) evine dökülerek ısrarla
onun halifeliği kabul etmesini isteyerek ona biat etmek istediler. Ancak Hz. Peygamberin (s.a.a) vefatından sonra insanların Hz. Ali'ye (a.s) biat etmediklerini görüyoruz.
Cevap:
İlk olarak bundan önce aktardığımız gibi Sakife
olayında Hazreç kabilesi desiselerle geri plana itildiğinde hepsi bir ağızdan: «+ً %. ّ ‫( إ‬+, +ّ,‫" »ا‬Biz,
Ali'den başkasına biat etmeyiz."107 dediler. Dolayısıyla Hz. Ali'nin (a.s) ta ilk günden destekçi ve biat
106-el-Emali, Şeyh Saduk, c.1, s.637 ve Uyun-u Ahbari'rRıza, c.1, s.61.
107-Taberî, c.2, s.449.
Cidal-ı Ahsen 208
Hz. Ali'nin (a.s) ta ilk günden destekçi ve biat edicileri vardı. Buna ek olarak Haşimoğulları ve Ga-dir-i
Hum'da Hz. Ali'ye (a.s) biat eden bir grup biat-lerine
sadık kalmıştır. Tarih, Hz. Ali'yle (a.s) birlikte olan
Hz. Peygamber'in (s.a.a) sahabe ve yarenle-rinden
150 kişinin adını kaydetmiştir.108 Dolayısıyla, Hz.
Peygamber'in (s.a.a) vefatından sona Hz. Ali'ye (a.s)
biat edilmediği sözü bir çeşit tarihi ters yüz etme girişimidir.
Ama Osman'ın katlinden sonra Hz. Ali'ye (a.s)
edilen biat gibi bir biatin neden Allah Resulü'nün
(s.a.a) vefatından sonra edilmediği açıktır. Hz. Peygamber'in (s.a.a) vefatından sonra oradakiler için her
şey saf ve belirgin değildi. Gerçekten üç halifenin
Hz. Peygamber'in (s.a.a) yolunu sürdüreceklerini ve
Medine-i Fazile'ye109 kavuşacaklarını düşünüyorlardı. Ancak İslam toplumunun gövdesinde oluşan
sapmalar yavaş yavaş kendisini göstermiş ve üçüncü
halifenin döneminde zirveye çıkmıştır. Bundan dolayı onun öldürülmesinden hemen sonra henüz cenazesi öylece yerdeyken Hz. Ali'nin (a.s) evinin yolunu
tuttular. Zira onun yeryüzündeki en temiz ve adaletin
uygulanmasında en güçlü kişi olduğunu biliyorlardı.
Osman ve Ümeyyeoğulları arasındaki110 mali ve
idari yolsuzluklar, gerçek Müslümanların Osman'ı
savunmayacak kadar rahatsız olmalarına sebep ol108-Buhûsun fi'l-Milel ve'n-Nihal, c.6, s.92-95.
109-İstenilen yaşam tarzı. Çev.
110-Osman da Ümeyyeoğullarındandır. Çev.
209 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
muştu. Ve saldırganların geliş yolunu onlara tıkamamışlardı. Ancak bu 25 yıllık dönemde Hz. Ali,
evinde inzivada kalmış ve insanlara eğitim, halifelere
kılavuzluk, fakir ve öksüzler için ekonomi, üretim ve
yardım çalışmalarından başka bir şey yapmadı. Gerçekte hiçbir dikeni olmayan bir gül misaliydi. Doğal
olarak bu zamanda ortaya çıkan özel durum, Hz.
Peygamber'in (s.a.a) vefatında ortaya çıkmamıştı.
Bunun dışında iki dönemdeki tehditler ve tehlikeler
birbirinden farklılıklar arz etmekteydi.
Daha fazla bilgi edinmek isteyenler Furuğ-u Velayet (Velayet Nuru) kitabına başvurabilirler. Burada
Hz. Peygamber'in (s.a.a) vefatındaki durum net bir
biçimde ortaya çıkmaktadır.
24. Şüphe: İmam Ali'nin Cemel ve Sıffın
Savaşlarındaki Gerekçesi
İddia: Neden İmam Ali (a.s) Cemel'de Talha ve
Zübeyr'le savaşarak onların isteklerine boyun eğmedi? Aynı şekilde Sıffın'da Muaviye ile savaştı. Bu
savaşların nasıl bir gerekçesi bulunmaktadır?
Cevap:
İmam Ali'nin (a.s), imametinin ilahî vahiyle tayin
edilmesinin dışında aynı zamanda İslam'ın şerefini
koruması ve ilahî kanunları yürürlüğe koyabilmesi
için Muhacir ve Ensar'ın tamamı da Medine-i Münevvere'de ona Allah Resulü'nün (s.a.a) halifesi ve
imam unvanıyla biat etmişlerdi.
Cidal-ı Ahsen 210
Kesinlikle bu biat, Hz. İmam Ali (a.s) için yoldan
çıkanlara ve Osman döneminde mazlumların kanını
emenlere karşı durmasını ve mazlumların hakkını zalimlerden geri alması için hücceti tamamlamıştır.
Bundan dolayı devrimcilerin ısrarı ve şer'i hüküm
gereği, İslam ümmeti arasında bir çeşit huzursuzluk
yaratan tüm vali ve yöneticileri görevden alması,
salih ve takvalı insanları onların yerine atamasını gerekli kılmaktaydı.
İmam Ali (a.s) beytülmalı sahabe ve tabiin arasında eşit taksim ettiği halde Talha ve Zübeyr, ondan
daha fazla pay istemekteydiler. Bu eşit taksim, onların Hz. Ali'ye (a.s) karşı kalplerinde kin duymalarına
neden oldu. Umre ve Allah'ın evini ziyaret bahanesiyle Medine'yi terk ederek Osman'ın hizmet erlerinden biri olan Ye'la b. Ümeyye'nin parasıyla bir ordu
kurarak Irak'ı İmam Ali'nin (a.s) hükümet egemenliğinden çıkarmak istediler. Bilgisiz insanları da kendilerine çekmek için evde oturmakla ve dışarı çıkmamakla görevli olan Hz. Peygamber'in (s.a.a) eşini
de yanlarına kattılar. Basra'ya vardıklarında devlet
görevlilerinden bazılarını öldürerek orayı tasarrufları
altına aldılar. Hz. Ali'nin (a.s) atadığı Osman b.
Hanif adlı valiye işkence ederek sakallarını yoldular.
Acaba böyle bir durumda Hz. Ali'nin (a.s) ellerini
ellerinin üzerine koyarak saldırıda bulunanları tenbih
etmemesi doğru mudur? Hâlbuki halk ona biat etmiş
ve güvenlik ve adaletin icra edilmesini beklemektedir.
211 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
Haddi aşan saldırganlar Basra'da yenilgiye uğradıktan sonra Muaviye, Hz. Ali'ye (a.s) biat etmekten
imtina etmiş ve Şam'da hilafet ve hükümet talebinde
bulunmuştur. İmam Ali (a.s) mektuplarında ona
öğütlerde bulunmuş ve karşılıklı mesajlaşmalar yaşanmıştır. Ancak bu etkili olmamış ve Muaviye,
Osman'ın döneminden kalma birikimlerle büyük bir
orduyla Sıffın'a hareket etmiş ve Fırat nehrini ele geçirmiştir. Acaba bu koşullar altında Hz. Ali (a.s) elini
kolunu bağlayıp Allah'ın ve halkın seçmiş olduğu
halife olarak İslam topraklarını bozguncu isyancıların ellerine mi bırakmalıydı? Bunun dışında Hz.
Peygamber (s.a.a), Hz. Ali'ye bu üç grupla savaşacağını açık bir şekilde belirtmişti. Hz. Ali (a.s) Peygamber'in (s.a.a) ona bu üç grupla savaşması için
emir verdiğini çok iyi hatırlamaktaydı: "Nakisin (ahdini bozanlar), Kasitin (zalimler ve isyancılar) ve
Marikin (dinden çıkan, emirlerden çıkanlar).
Hadiste şöyle buyrulmuştur: "Peygamber bana
Nakisin, Kasitin ve Marikin ile savaşacağımı bildirdi."111
Soruyu hazırlayan kişinin Ehlisünnetin, Cemel ve
Sıffın ehli hakkındaki görüşünden habersiz olması
şaşırtıcıdır. Hepsi Ahmed b. Hanbel bile onların isyankâr (baği) olduklarını, hakkın Hz. Ali'yle (a.s) olduğunu söylemekte, ancak ölmeden önce tövbe ettikleri iddiasındadırlar. Ancak tövbe etmemişlerdir ve
111-Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.139 ve Zehebî, 122 ve 123.
sayfalarda bu hadisi sahih bilmiştir.
Cidal-ı Ahsen 212
eğer tövbe etmiş olsalar bile böyle bir durumda tövbeleri kabul değildir.
25. Şüphe: Hz. Ali'nin Annesinin Makamı
Soru: Hz. Ali'nin (a.s) annesini tanımaya ne gerek
var? İster Hz. Ali'nin (a.s), isterse de Ebu Bekir'in
annesi olsun, bizim bu konuları araştırmamız veya
onları tanımamız gerekmiyor.
Cevap
Eğitim ve terbiyede ihtiyaç duyulan şeylerden biri
de model ve olgu tanımaktır. İster kadın olsun ister
erkek yüce bir insanın davranışı insanlar için model
ve olgu olabilir ve kişi kendi yaşantısını onun tarz ve
yöntemine göre tanzim edebilir. Bu yüzden, ulema
ve bilginler her biri ayrı bir güç olan İslam büyükleri
hakkında yüzlerce kitap yazmışlardır. Hz. Ali'nin
(a.s) annesi Fatıma Bint-i Esed, İslam'ın öncü kadınlarından biriydi. İslam Peygamberi'ne (s.a.a) iman
etmiş ve hatta Hz. Peygamberimizin (s.a.a) daha küçükken süt emme ve çocukluk dönemlerinde onun
sorumluluğunu üstlenmişti. Vefatında Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) hüzünlenmiş ve onun değerli
makamını bazı sözlerle açıklamıştır. Şimdi tarihe bir
göz atalım:
\ 6 W
> }
… a$ C1 .2 6 # /  ‡C! m\ <0 A$ b .> m
R.K .Œœ
A K .C$! } a$ C1 .6 'P$ LK!$ N < LK!$ .& }
šn
1 a .3> ‡.2C!1
‡ C ! .*Kf$o ˜
0 .Œ`Z
( < J 6 G10 .Q{ ˜
;&! .<! ‡&Ž ( <
213 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
= <0 }
… aC1 J + ‡[
" T < .z> ‡.J % J+[
> ‡IJ+ [&
:a.% 'P$ ‡> W
` h
.> }
… a$ C1 # /  Ð
J> .z > ‡<JR ž
J / !
m\<0 Ab .> LK{š J+o ‡F& 9 ± m
& 0[
& GHΠ}
š
.% ( K ( &H" … .Q{ n
L0Q L-[
<0 .2/ K .2 6 LC C!
"Fatıma Bint-i Esed, vefat ettiği zaman, Allah
Resulü (s.a.a) onun yanına gelerek başucunda
oturdu ve şöyle buyurdu: "Allah sana rahmet
etsin ey benim annemden sonraki annem!"
Sonra Allah Resulü (s.a.a) Usame b. Zeyd,
Ebu Eyyüb el-Ensarî, Ömer b. Hattab ve zenci
köleyi çağırarak bir kabir kazmalarını istedi. Kabri
kazıp hazırladıktan sonra, Lehd'e112 ulaştıklarında
Peygamber topraklarını kendi elleriyle dışarı boşalttı. Sonra kabirde sağ yanı üzerine uzanarak
şöyle dua etti: "Öldüren ve dirilten Allah, ölmeyecek diri olan Allah, Peygamberin ve
benden önceki peygamberlerinin hakkı için
annem Esed kızı Fatıma'yı bağışla ve yerini
genişlet."113
112-Lehd: Mağarayı andıran, mahzen gibi ölülerin içine
konulduğu yer manasına gelir. Çev.
113-Hulasetu'l-Kelâm kitabının yazarı şöyle der: "Bu hadisi, Taberanî, Mu'cemi'l-Kebir ve Evsat kitabında nakletmiş, İbn-i
Hibbân ve Hâkim de bunu nakletmiş ve doğruluğunu tasdik
etmişlerdir. Seyid Ahmed Zeynî, d-Dureru's-Seniyye fi'r-Reddi
alâ'l-Vahhabiyye kitabında şöyle yazmaktadır:
Meşhur muhaddis İbn-i Ebi Şeybe, bu hadisi Cabir'den,
İbn-i Abdulbir Abbas'tan, Ebu Naim Enes'den nakletmiştir.
Cidal-ı Ahsen 214
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) bu yolla, annelik
makamına saygı göstermiştir. Fatıma Bint-i Esed,
onun için kendi annesinden sonraki ikinci anneydi.
Öte yandan öyle bir kadındı ki yiğitlik ve cesaretiyle
düşmanları titreten bir kahraman yetiştirmişti. Acaba
böyle bir kadının yaşantısını tanımakla müşrik olarak
yaşayıp ve müşrik olarak dünyadan göçmüş birisinin
yaşantısını tanımak aynı mıdır?
yI )$ [
R –
' )$ .K
"Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?"114
26. Şüphe: Ebu Musa Eş'ari'nin Hükmünü
Allah'ın Hükmüne Tercih Etmek
Soru: Eğer Hz. Ali (a.s), Hz. Resulullah'ın (s.a.a)
vasisi idiyse, neden Ebu Musa Eş'ari'nin hükmünü
Allah'ın hükmüne tercih etti?
Cevap:
Şüpheyi tasarlayan kişi, İslam tarihinden ve hakem olayından tam anlamıyla habersizdir. Tarih sayfasından "hakem olayı"ndan bir sayfa bile okumamıştır. Tarih-i Taberî ve Tarih-i Kamil İbn-i Esir giTüm bunların hepsini Celalettin Suyutî, Camiu'l-Kebir adlı kitabında getirmiştir. Bu kitabın müellifi bu hadisi iki kitaptan
nakletmektedir. Bunların bazılarında bahsi geçen dua bulunmakta bazılarında ise bulunmamaktadır. Birincisi: Hilyetu'lEvliya, Ebu Naim İsfehânî, c.3, s.121. İkincisi ise: Vefau'lVefa, Semhudî, c.3, s.899.
114-Kalem, 36; Saffat, 154
215 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
bi İslam tarihi kitaplarının hepsi Emirilmümini Hz.
Ali'nin (a.s) Kasitin ile savaşının zaferle sonuçlanmak üzere olduğunu ve düşmanın yenilmek üzere
olduğunu yazmaktadır. Ancak hileci Amr b. As, şeytani bir hile ile savaş sayfasını değiştirerek Kur'an
karilerinin Kur'anları mızrak uçlarına takarak "Biz
savaşmıyoruz, herkes gelsin Kur'an'ı kendimize
hakem karar kılalım ve ona uyalım" demelerini
emretti. Saf insanlardan oluşan bir grup ve Eş'as b.
Kays ve onun düşüncesinde olan insanlar Hz. Ali'nin
(a.s) yanına gelerek kılıçlarını çektiler. Ondan
Kur'an'ın hakemliğine uymasını ve bir an önce Malik
Eşter'i savaş meydanından geri çağırması tehdidinde
bulundular.
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Bu mızrak uçlarına asılı Kur'anlar hileden başka bir şey değildir.
Ben daha birinci günden onları Kur'an'ın hükmüne çağırdım. Şimdi yenileceklerini anladıkları
için durumu kendi lehlerine çevirmeye çalışmaktadırlar."
Bu münafıklarla karşılıklı söz dalaşı yarım gün
sürdü, ancak onlar geri adım atmadılar. Hz. Ali (a.s),
Malik Eşter'e savaş meydanından geri çekilme emri
verdi. Malik Eşter, bana bir saat süre verin düşmanın
işini bitireyim diye haber yolladı, ancak sayıları yirmi bin kadar olan münafıklar onun geri gelmesi için
ısrar ettiler. Eğer geri gelmezse seninle savaşacağız
diye tehditte bulundular.
Hz. Ali (a.s), Malik Eşter'i çağırdı ve Kurân'ın
Cidal-ı Ahsen 216
aralarında hakem olması kararlaştırıldı. Ancak Kurân'ın konuşabilmesi için müfessir ve gerçek bir sözcüye ihtiyacı vardır. Bir kişinin Hz. Ali'den (a.s) bir
kişinin de Muaviye'den seçilmesine karar verildi.
Muaviye ve Şamlılar, tilki sıfatlı Amr b. As'ın olmasında ittifak etmişlerdi. Hz. Emirilmüminin ise İbn-i
Abbas'ı bu iş için tanıtmıştı, ancak münafıklar hep
bir ağızdan: O sendendir ve senin amcaoğlundur, yabancı biri olmalıdır diye söylendiler ve ısrarla Ebu
Musa Eş'ari'nin olması gerektiğini vurguladılar. Hz.
Ali (a.s) direndi, ancak bir sonuç vermedi. Mecburen
onların sözlerini kabul etmek durumunda kaldı, ancak Kurân'ın hükmü dışına çıkılmayacağı konusunda
şart kesildi. Tarafsız bir nokta olan Davmetu'lCundel'de bir yıl konu üzerinde araştırma yapılması
kararlaştırıldı, ancak burada da hileci tilki Amr b.
As, Ebu Musa'yı kandırarak aralarında her ikisini de
[Hz. Ali (a.s) ve Muaviye] hilafetten alma kararı aldılar. Yani Ebu Musa, Hz. Ali'yi (a.s) ve Amr b. As,
Muaviye'yi, ancak… Ebu Musa denen ahmak, Hz.
Ali'yi (a.s) kendince görevden aldı, ancak bunun karşısında Amr b. As, şöyle söyledi: "Ey İnsanlar! Duydunuz mu? O kendi müvekkilini görevden aldı, ancak ben kendi müvekkilimi sabit kılıyorum." Sonra
yüzüğünü parmağından çıkararak sonra tekrar yerine
taktı ve şöyle dedi: "Bu şekilde ben Muaviye'yi hilafete atıyorum!"
Amr b. As'ın hile ve dalaveresi Hz. Ali'nin (a.s)
kulağına yetiştiğinde Hz. Ali (a.s) hükmü reddederek
şöyle buyurdu: "Kur'an'a aykırı hareket ettiler."
217 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
Şaşılacak şey ise hakemlikte ısrar edenlerin kendileri hakemliğin aykırı olduğunu söyleyerek günah işlediklerini ve tövbe etmeleri gerektiğini ve Hz. Ali'nin de tövbe etmesi gerektiğini söylediler! İmam Ali
ise şöyle buyurdu: "Ben birinci günden size dedim,
ancak siz benim sözlerime kulak vermediniz. Ben
Ebu Musa'yı hakem karar kılmadım, tam tersi
Kur'an'ı hakem karar kıldım, ancak bu iki kişi
Kur'an'a başvurmadılar ve ben vekilimi azlediyor
ve onun görüşünü batıl kılıyorum."
İşte burada şüpheyi tasarlayana şöyle demek gerekir: Hz. Ali (a.s) ne zaman Ebu Musa'nın hükmünü
kabul etti de Kurân'a öncelik vermekten geri kaldı?
27. Şüphe: İmam Hasan'ın Muaviye'ye Biati
Vahabilere; neden sizler Muaviye ve Yezid'i savunuyorsunuz? diye sorulduğunda şöyle diyorlar:
Muaviye ve Yezid, Müslümanların halifesi idiler ve
sizler de diyorsunuz ki: İmam Hasan (a.s), Muaviye'ye halife unvanıyla biat etmiştir.
Cevap:
İmam Hasan b. Ali'nin (a.s) Muaviye ile barışı,
her zaman Şiilerin yüzlerine vurulma bahanesi olmuştur. Ancak öncelikle Muaviye'yi tanımak ve sonra barışın sebeplerini incelemek gerekir. Biz öncelikle Muaviye'yi tanıtıyoruz.
Muaviye b. Ebu Süfyan, sahabelere küfür ve lanet
etmeyi resmileştiren ilk kişidir ve açıkça zamanın
halife ve seçilmiş imamına lanet okuyordu. Öyle ki
Cidal-ı Ahsen 218
Sâd b. Ebi Vakkas'ın Hz. Ali'ye (a.s) lanet etmediğini duyunca "Neden Ali'ye küfür etmiyorsun" diye
sormuş o da cevabında şöyle demiştir: "Ali'nin (a.s)
hiçbir Müslüman da olmayan üç özelliği vardır ve
ben bütün servetlerden daha üstün olan onlardan birisine sahip olma arzusundaydım." Daha sonra o üç
fazileti saymıştır. Özet olarak o üç özellik şunlardan
ibarettir:
1-Gazvelerin birinde (Tebük), Peygamber (s.a.a),
Ali'yi (a.s) yanında götürmedi ve onu Medine'de
kendi yerine koydu. Ali (a.s) Peygamber'e (s.a.a)
şöyle dedi: "Beni kadın ve çocukların yanında mı
bırakıyorsun?"
Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Acaba, benim
yanımda Harun'un Musa'ya olan konumu gibi
olmaya razı değil misin? Ancak benden sonra
peygamber yoktur."
2-Peygamber (s.a.a) Hayber savaşında şöyle buyurmuştur: "Yarın, bayrağı öyle birisine vereceğim ki Allah ve Peygamberi onu sever ve o da Allah ve Peygamberini sever."
Herkes başını sağa sola çeviriyor ve Peygamber'in
(s.a.a) övdüğü o kişinin kendisi olmasını arzuluyordu. Yarın sabah Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:
"Söyleyin Ali gelsin."
Hz. Ali (a.s) geldi. Ancak gözlerinin ağrısından
duramıyordu. Peygamber (s.a.a) mübarek ağız suyuyla gözüne sürdü ve gözleri şifa buldu. Bayrağı
ona verdi ve o da Hayber kalesini fethetti.
219 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
3-Mübahale ayeti nazil olduğunda, iki tarafında en
yakın kadınlarını, çocuklarını ve en yakın kişileri
mübahale etmek için çağrılma kararı alındığında,
Peygamber (s.a.a) Ali, değerli kızı Fatıma (s.a), Hasan (a.s) ve Hüseyin'i (a.s) çağırdı ve şöyle buyurdu:
"Allah'ım! İşte bunlar benim Ehlibeyt'imdir…"115
Şimdi soru şudur: Acaba böylesine seçkin birisine
küfür ve lanet edecek ve saray mollalarını ona lanet
okumaları için zorlayacak bir adam Müslüman mıdır
ki Müslümanların halifesi de olmuş olsun?! Bu gerçeği el-Menar Tefsiri yazarının dilinden dinleseniz
daha iyi olacaktır:
İstanbul'da bir meclis tertiplendi. Almanya'nın tanınmış ve ileri gelenlerinden biri de orada Mekke
büyükleinden biri olduğu halde şöyle söyledi:
'Biz Avrupa halkı Muaviye b. Ebu Süfyan'ın altından heykelini yaparak Berlin'in en büyük meydanlarından birine dikmemiz gerekmektedir.'
Oradakiler bunun sebebini sorduklarında şöyle dedi:
'Çünkü o, demokrasi esası üzerine bina edilmiş
İslam hükümetini babadan oğla geçen bir saltanata dönüştürdü. Ve eğer böyle olmasaydı, İslam
tüm dünyaya yayılır ve Almanlar ve tüm Avrupalılar İslam dinine tabi olurlardı.'116
115-Sahih-i Müslim, Sahabelerin Faziletleri Babı, Ali'nin
Faziletleri Babı, h.2404.
116-el-Menar, c.11, s.260.
Cidal-ı Ahsen 220
Buhari'nin üstadı, İshak b. Râheveyh şöyle diyor:
"Muaviye hakkında hiçbir sahih hadis bilmiyorum"
Buhari, has bir zarafetle bundan sıyrılmıştır. Çünkü "Muaviye'nin faziletleri babı" yerine "Muaviye'nin zikri babı" diye bir bab açmıştır! Ahmed b. Hanbel'in tabiriyle "Ali'nin düşmanları onda hiçbir ayıp
bulamadıklarından onun düşmanları yani Muaviye'nin peşine takılarak onun için faziletler uydurmaya
koyuldular. Yoksa onun için hiçbir fazilet yoktur."117
Muaviye'yi tanıdıktan sonra artık onun oğlunu tanımaya ihtiyaç yoktur. Zira onun küfür ve inkârında
hiçbir şüphe yoktur. Gelin şimdi barışı kabul etmesinin sebebini kısaca okuyalım:
İmam Hasan (a.s) komutanların hıyanetini yakından defalarca gördükten sonra Medain şehrinde
Muaviye'nin onları parayla nasıl satın aldığı hakkında bir konuşma yaparak şunları söyledi:
"Muaviye, bize insaftan yoksun, bizim yüce ve
izzetli amaçlarımıza aykırı bir öneride bulundu.
Eğer cihada hazırsanız, kalkalım ve kılıçlarla
onun cevabını verelim ve eğer yaşama taraftarı ve
rahatlık peşindeyseniz, onun önerisini kabul ettiğimizi ilan ediniz."
İmam Hasan'ın (a.s) konuşması buraya dayanınca,
insanlar her taraftan "el-Bakiye, el-Bakiye" yani biz
117-Fethu'l-Bârî, Sahabelerin Faziletleri babı, Muaviye'nin
Zikri Babı.
221 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
yaşamak istiyoruz, biz yaşamak istiyoruz." diye bağırmaya başladılar.118
Acaba ruhiye ve maneviyatı bozuk böyle bir orduya dayanarak İmam Hasan'ın Muaviye gibi hileci
bir düşmanla savaşması nasıl mümkün olabilir? Şöyle diyorlar: İmam Hasan (a.s), Muaviye'ye biat etti.
Bu söz baştan ayağa yalan ve temelsizdir. Bilakis,
İmam Hasan barışı kabul ederek kenara çekilmek istemiş ve hatta barış anlaşmasında Muaviye'nin kendisinden sonra kimseyi kendi yerine seçme hakkının
olmadığına dair şart koşmuştu. Ancak Muaviye, maalesef güç sahibi olur olmaz tüm şartları ayaklar altına almış ve bu ayetin kapsamına girmiştir:
I ! <0 " J K ! .K I N` 3 & % .
K N < ( K " 2 6 I ‚3$ \ & ( &H"
yI JC .Z ' n
s$! D
0 1 E > I … + & # c
&
"Onlar öyle (fâsıklar) ki, Allah'a kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. Allah'ın, kendisiyle
birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır. " 119
28. Şüphe: Allah'tan Başkasından Dilekte
Bulunmak Doğru Mudur?
Soru: Hacetler kapısı Allah'tır; o halde neden Şiiler İmam Musa Kazım'a (a.s) "babu'l-hevaic" (hacetler kapısı) diyorlar?
118-Usdu'l-Gabe, c.12, s.13, h.1; Tarih-i Kamil, c.3, s.406.
119-Bakara, 27.
Cidal-ı Ahsen 222
Cevap:
Şüpheye cevap vermeden önce şüpheyi tasarlayan
kişinin cehalet ve bilgisizliğine şaşırdığımızı ifade
etmek istiyoruz. Temelde Allah, hacetleri yerine getirendir, hacetler kapısı değildir. Bab, yani maksada
yetişme yolu demektir. Maksat ise Allah'tır ve yol,
Allah'tan gayridir. Temel olarak hacetler kapısından
maksat insanın bu yüce ruh sahibi imama tevessül
etmesi ve ondan dua talebinde bulunmasıdır. Bu şekilde Allah, onun duasının kabul olmasıyla, onun hacetini yerine getirmektedir. Hz. Peygamber (s.a.a)
gerçekte, hacetler kapısıydı. İnsanlar tüm sorunlarını
ona götürürdü. Allah'ın Peygamberi (s.a.a) imkân
dâhilinde, onların ihtiyaçlarını bertaraf ederlerdi.
Şehitlerin efendisi [İmam Hüseyin (a.s)] bir sözünde, insanlara tavsiyede bulunarak eğer birisi sizden bir şey isterse onu yerine getirmek için hiçbir
şeyden kaçınmayın diyerek şöyle buyurmuştur:
' NL\ gR f> '$)6 }
… '0 N Q0 ( K '): p
0 .z\ Í
“ "I! 6 y'0o e: a [
BB>
"Biliniz ki insanların ihtiyaçları için size yönelmeleri Allah'ın size vermiş olduğu nimetlerdendir. (Yani size vermiş olduğu nimetlerle onların ihtiyaçlarını karşılayın.) Öyleyse nimetleri vermekte
yorgun ve mahzun olmayın, yoksa nimetler sizden
alınır başkalarına verilir."120
120-Müstedreki'l-Vesâil, c.12, 369.
223 Dördüncü Bölüm: Ehlibeyt ve İmamet
İlahî velilere tevessül etmek, onlardan dua talebinde bulunmak ve manevi sebeplere tutunmaktan
başka bir şey değildir. "Babu'l-hevaic" "hacetler kapısı"nın bundan başka bir anlamı yoktur.
Beşinci Bölüm
MEHDEVİYET
KÜRESEL ISLAHATÇININ AHİR
ZAMANDAKİ ZUHURU
Dünyanın geleceğinde adalet ve eşitliğin yayılması için Risalet (nübüvvet) hanedanından birinin zuhur
edeceği bütün Müslümanların üzerinde ittifak ettiği
kesin İslami inançlardandır. Dünya zulümle dolduktan sonra bu gerçekleşecektir. Bu konuda tevatür
haddinde hadisler nakledilmiştir. Araştırmacıların istatistiklerine göre bu konu hakkında yaklaşık olarak
657 hadis bulunmaktadır. Biz burada bunlardan yalnızca birisine işaret ediyoruz. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
ž
J Z
& 5zB @ Ñ8 }
š a ` @ & Œ9: .Q; ( K - & ' .*1V .*$x m
s K .¶ .*`% 9* 6 .šÒ> O ( K #7 V 1
"Eğer dünyanın ömründen geriye sadece bir
gün bile kalmış olsa, Allah, o günü o kadar uzatacaktır ki benim evlatlarımdan birini gönderecek
ve onunla dünyayı zulüm ve haksızlıklarla dolduktan sonra adalet ve eşitlikle dolduracaktır."1
1-Müsned-i Ahmed, c.1, s.99 ve c.3, s.17 ve 70.
Cidal-ı Ahsen 226
Bu esas üzerine, Peygamber Ehlibeyt'inden olan
bir kişinin ahir zamanda ortaya çıkması, Sünni ve Şii
Müslümanların üzerinde ittifak ettiği konulardandır.
Soy ve Nesebi
Şii ve Sünni kaynakların nakillerine göre İslami
rivayetlerde dünyanın ıslah edicisinin özellikleri şöyledir:
1-Peygamber'in (s.a.a) Ehlibeyt'indendir: 389 hadis.
2-İmam Ali'nin (a.s) çocuklarındandır: 214 hadis.
3-Hz. Fatıma'nın (s.a) çocuklarındandır: 192 hadis.
4-Hz. Hüseyin'in (a.s) 9. çocuğudur: 148 hadis.
5-İmam Zeynelabidin'in (a.s) çocuklarındandır:
185 hadis.
6-İmam Hasan Askeri'nin (a.s) çocuğudur: 146 hadis.
7-Ehlibeyt (a.s) imamlarının on ikincisidir: 136
hadis.
8-Dünyaya geldiğine dair hadislerin sayısı: 214.
9-Ömrünün uzun olduğuna dair nakledilen hadis
sayısı: 318.
10-Gaybetinin uzun olacağını haber veren hadislerin sayısı: 91.
11-Ortaya çıkmasıyla, İslam dininin evreni kuşatacağını anlatan hadis sayısı: 27.
12-Yine, ortaya çıkmasıyla, dünyanın adalet ve
eşitlikle dolacağını anlatan hadis sayısı: 132.
227 Beşinci Bölüm: Mehdeviyet
Dolayısıyla, İslami hadis ve rivayetlere göre insanlığın geleceğinde bu evrensel reformcu ve ıslahatçının varlığı, mutlak, kesin ve tartışmasızdır. Anlaşmazlığın olduğu nokta ise onun dünyaya gelip
gelmediği konusudur. Yani acaba bu ıslahatçı dünyaya gelmiş ve o günden bu yana yaşamakta mıdır,
yoksa gelecekte mi dünyaya gelecektir?
Şia ve Ehlisünnet araştırmacılarından bir grup,
İmam Mehdi'nin (a.f) Hicri Kameri 255 yılında Samarra'da değerli babası İmam Hasan Askeri'nin (a.s)
evinde dünyaya geldiği ve şu ana kadar yaşadığı görüşündedir. İmam Mehdi'nin (a.f) annesinin adı Nergis'tir. İmam Mehdi (a.f) Hicri Kameri 255 yılında
dünyaya gelmiştir ve bugüne kadar yaşamaktadır.
Bir grup Ehlisünnet ise gelecekte dünyaya geleceğine inanmaktadır. Ancak Şia'nın inancına göre dünyaya gelmiş ve şu anda yaşamaktadır.
Beklenen İmam Mehdi'nin (a.f) Doğumu
Bazı rivayetler, İmam Mehdi'nin (a.f) doğumu,
hayatı ve özelliklerinin çeşitli yönlerini ele aldığından yukarıda zikrettiğimiz hadislerin sayısı artmaktadır.
Şia inancına göre beklenen Mehdi (a.f) Hicri Kameri 255 yılında Samarra'da babasının evinde dünyaya gelmiş ve babası İmam Hasan Askeri (a.s) şehit
olana kadar (260 h.k) onun yanında büyümüştür. Eski muhaddislerin nakillerinden örnekler şu şekildedir:
Cidal-ı Ahsen 228
1-Fazl b. Şâzan (ö.260 h.k) Muhammed b. Ali b.
Hamza'dan şöyle nakletmiştir:
İmam Hasan Askeri'nin (a.s) şöyle dediğini
duydum:
"Allah'ın velisi ve O'nun kullarına hücceti
ve benden sonra benim halifem, 255 (h.k) yılında Şaban'ın ortasında (15'inde) şafak vakti
sünnetli olarak dünyaya gelmiştir."2
2-Kuleynî (ö.329 h.k) şöyle yazmaktadır:
"Hz. Sahip (a.f), Hicri Kameri 255 yılında Şaban ayının ortasında (15'inde) dünyaya gelmiştir."
Daha sonra 256 yılında dünyaya geldiğini belirten
başka bir rivayet nakletmektedir.3
Bu bağlamda, Şii muhaddis ve tarihçilerinin sözlerini naklederek konuyu uzatmayacağız. Bir grup
Ehlisünnet büyüğü de Hz. Mehdi'nin (a.f) dünyaya
gelme konusunda Şia ile aynı görüştedir. Bunların
sayısı 76 kişiyi bulmaktadır. Bunların sözleri Muntahabu'l-Eser kitabında toplanmıştır.4
3-İbn-i Sabbâğ el-Malikî (ö.855 h.k), el-Fusulu'lMuhimme kitabının on ikinci faslında Hz. İmam Hasan Askeri'nin (a.s) salih halefi Hz. Mehdi (a.f) hakkında "O, on ikinci imamdır." yazar. Daha sonra Hz.
Mehdi (a.f) hakkında doğum tarihi, imametinin delilleri ve onun hakkında haberler, gaybeti, hükümet sü2-Kifâyetu'l-Muhtedî, s.116, h.8.
3-Usul-u Kâfî, c.1, s.519.
4-Muntahabu'l-Eser fi'l-İmami's-Sâni Aşer, s.369-393.
229 Beşinci Bölüm: Mehdeviyet
resi ve keyfiyeti ve Hz. Mehdi'nin (a.f) soyu hakkında detaylı bilgilere yer vermiştir.5
4-İbn-i Hacer Heysemî (ö.974 h.k), Ehlibeyt'e
(a.s) has kıldığı kitabının üçüncü faslında Ehlibeyt
imamlarını (a.s) tek tek saydıktan sonra İmam Hasan
Askeri'ye (a.s) ulaştığında şöyle diyor:
"Babasının vefatında beş yaşında olan Ebu'lKasım Muhammed Hüccet'e, daha o küçük yaşında Allah hikmet vermişti. Ona Kâim-i Muntazar da demektedirler. Bundan dolayı dediler ki o,
Medine'de gizlendi ve gaip oldu ve nereye gittiği
belli olmadı."6
5-Nufeli Kureşî Gencî Şafii (ö.658 h.k), kitabının
bir babını Hz. Mehdi'nin (a.f) o zamana kadar yaşadığını ve ömrünün uzunluğunu ele alarak şöyle yazmıştır:
"İsa, İlyas ve Hızır'ın baki kaldığı gibi onun da
yaşamasında hiçbir sakınca yoktur."7
6-İbn-i Hallikân şöyle demektedir:
"Ebu'l-Kasım Muhammed b. Hasan el-Askeri,
Şia inançları esasına göre on ikinci imamdır. Hicri
Kameri 255 yılında Şaban ayının ortasında Cuma
günü dünyaya gelmiştir. Babası öldüğünde beş
yaşında idi. Annesinin adı Gamt veya Nergis'tir.
Şialar şöyle demektedirler: 'Babasının evinde
5-el-Fusulu'l-Muhimme, s.291.
6-es-Savaik, s.208.
7-el-Beyan fi Ahbar-i Sahibi'z-Zaman, s.148.
Cidal-ı Ahsen 230
mahzene girdiğinde annesi ona baktığı sırada artık dışarı çıkmadı. Bu olay 9 yaşındayken 265 yılında meydana gelmiştir."8
7-Kadı Fazl b. Ruzbehân, Allame Hillî'ye yazdığı
reddiye kitabında şöyle demektedir:
"Fatıma'nın (s.a) faziletleri hakkında söylenenler inkâr edilemez. Çünkü rahmet deryasının, çöllerin genişliğinin, güneşin ışığının, bulutların yağışı ve meleklerin secdesinin inkârına ve inkâr edenin alaya alınmasına sebep olur. Hakikat ehli, nübüvvet madeni ve mertlik edebinin koruyucularını kim inkâr edebilir? Allah'ın selamı onların üzerine olsun ve onların hakkında ne kadar da güzel
demişlerdir:
Selamun alâ'l-Mustafa el-Müçteba Selamun
alâ's-Seyyidi'l-Murteza
Ehlibeyt ve İmamlar hakkında bir kaside okuduktan sonra İmam Mehdi (a.f) hakkında içeriği
şu şekilde olan şu şiire değinir:
"Kâim-i Muntazar Ebu'l-Kasım ve hidayet nuruna
selam olsun!
Karanlık kalplere güneş gibi doğacak ve dünyayı heva
ve heveslerine düşkünlerin zulümle doldurduğu gibi adaletle dolduracaktır."9
8-Vefayâtu'l-A'yan, c.4, s.176.
9-Muntahabu'l-Eser, c.2, s.378, İbtal-u Nehcü'l-Batıl kitabından naklen.
ŞÜPHELER
1. Şüphe: İmam Mehdi'nin (a.f) Doğumu ve
Gaip İmamın Anlamı
Soru: Acaba Hz. Mehdi (a.f) annesinden dünyaya
gelmiş midir? Eğer dünyaya geldiyse nerede yaşamaktadır? Ve ayrıca gaip imam ne anlama gelmektedir?
Cevap:
İlk olarak: Kur'an-ı Kerim'e göre ilahi veliler iki
kısımdır:
1-Açık ve zahir veli: O, insanların arasında yaşamakta ve herkes onunla ilişki içindedir. Kur'an'da
isimleri ve yaşamları anlatılan değerli enbiyalar gibi.
2-Gaip ve gizli veli: Bu veli, tanınmayan, meçhul
biridir. Ancak halkla iç içe yaşamakta ve velayet görevini yerine getirmektedir. Buna rağmen kimse onu
tanımaz. Kur'an, buna örnek olarak Hz. Musa'nın
(a.s) yol arkadaşını hatırlatmaktadır. Bu kişi insanların sorunlarını çözen Allah'ın (c.c) veli kullarından
biriydi. Ancak insanlar onu tanımıyordu, hatta Hz.
Musa Kelim (a.s) bile ondan habersizdi. Allah, ona
belirli bir yerde onunla buluşmasını ve ondan yarar-
Cidal-ı Ahsen 232
lanmasını istedi. Hz. Musa (a.s) buluşma yerine gittiğinde Allah'ın onun hakkında kendisine anlattığı
karinelerden (ipucu) onu tanıdıktan sonra ona şöyle
söyledi:
y*1 m
,6 .K (0 ,N R I ! 56 n
N 0R! # "Musa ona: Sana öğretilenden, bana, doğruyu
bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana
tâbi olayım mı? dedi."1
O, şartlarıyla ona birlikte olma iznini verdi. Hz.
Musa (a.s), toplumun yararına olan onun olağanüstü
işlerini gördü, ancak asla insanlar onu tanımıyorlardı. Hz. Musa (a.s), onun yaptıklarına tahammül edecek gücü olmadığından ona üç hadiseden sonra birlikte bulunma izni vermedi. Hz. Musa (a.s) ile yol
arkadaşının (Hz. Hızır) detaylı bilgisi Kehf suresinin
65 ile 82. ayetleri arasında zikredilmiştir.
Dolayısıyla, İmam-ı Zaman (a.f) gaip imam unvanıyla, tanınmayan, ancak toplumun kalbinde tasarrufta bulunan imam olarak Kur'an açısından mümkün bir hadisedir ve hatta dışarıda tahakkuk bulmuş
bir konudur. Bunun örneği Kur'an'ın bahsini ettiği
Hz. Musa'nın (a.s) yol arkadaşıdır.
Hz. Mehdi de (a.f) Hz. Musa'nın (a.s) yol arkadaşı
gibidir, ancak tanınmamakta, ama ümmet için faydalı kaynak işleri yerine getirmektedir. Böyle bir durumda, imamın gaip olması onun toplumdan ayrı ol1-Kehf, 66.
233 Beşinci Bölüm: Mehdeviyet
duğu anlamına gelmemektedir, bilakis masumların
hadislerinde de nakledildiği gibi bulutların arkasında
kalmış güneş gibidir. Kimse onu görmemekte ancak
yeryüzü ehline ışık ve sıcaklık vermektedir.2
Bu sebepten dolayı Emirülmüminin Hz. Ali (a.s)
Nehcü'l-Belaga'da bu iki çeşit velayete işaret ederek
şöyle buyurmuştur:
.*+“./ .K:0 *12Y
K *J.x .K:0 AS W[
<0 " '? “.% ( K D
1 {† $Z
R 9 5< '2 "!
R.\L< }
… Í
W
# `$ R "fs *1T K
"Evet, ey Allah'ım! İlahî hüccet ve nişanelerin
yok olmaması için yeryüzü hüccetle, Allah için
kıyam eden birinden boş kalmaz. O ister zahir ve
apaçık olsun isterse korkup gizlensin."3
İkinci olarak: Buhari ve Müslim, her ikisi de
Peygamber Efendimizden (s.a.a) on civarında şöyle
rivayet nakletmişlerdir:
A* +/ J Y6 e\P e: .*N\K (&L a$ t& 9
"On iki halife size hükmettikçe din her zaman
aziz ve sabit kalacaktır."4
Ve bazı rivayetlerde hepsinin Kureyş'ten oldukları
ve kıyamet gününe kadar baki kalacakları bildirilmiştir. Örneğin şu rivayet:
2-Kemalu'd-Din, Şeyh Saduk, s.485, bab 45. h.4.
3-Nehcü'l-Belaga, Hikmetli Sözler.
4-Sahih-i Buharî, c.9, s.81, İstihlaf Babı; Sahih-i Müslim,
c.6, s.3, Emare Babı, Babu'n-Nas Tubbeun li'l-Kureyş; Müsned-i Ahmed, c.5, s.86-108; Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.68.
Cidal-ı Ahsen 234
.\P0: '$)6 I )& ! ‡$A6 .z @ 3R ezB *.“.% ( &L a$ t& 9
A* +/ J Y6
"Kıyamet gününe kadar devamlı olarak bu din
ayakta kalacaktır veya on iki halife size hükümet
edinceye kadar."5
Bu rivayetler mecmuası birkaç noktayı içermektedir:
1-Bu on iki imamlar, İslam'ın izzet ve şeref kaynağı olmalıdır. Ama tarih bize İslam'ın izzet kaynağı
olan on iki imamı asla göstermemiştir. Dört halifeyi
geçelim, sonraki zamanda İslami hilafeti; babadan
oğla geçen miras yoluyla hilafete dönüştürerek yeryüzünü Müslümanların kanıyla boyayan Emevilerin
siyah dönemi başlamaktadır. Durum öyle bir hale
geldi ki toplum patlamış ve İslam devletini onların
pisliklerinden temizlemişlerdir. Bu on hadis, yalnızca Şiaların on iki imamına mutabıktır. Hepsi temiz
bir yaşantı sürmüş, nurları her yere yayılmış ve ilmi
başvuru makamına sahiptiler. Her ne kadar onları
hükümetten uzak tutsalar da bu böyledir.
2-Bu rivayetlerin zahiri, on iki imamın tamamının
birbiri ardınca peş peşe geldiğini göstermektedir.
Dolayısıyla on ikinci imamın da dünyaya gelmesi
gerekmektedir. İmam Mehdi'nin (a.f) onların ardı sıra gelmemesi ve gelecekte dünyaya geleceği görüşü
rivayetlerin zahirlerine aykırıdır.
5-Sahih-i Müslim, c.6, s.4; Müsned-i Ahmed, c.5, s.89.
235 Beşinci Bölüm: Mehdeviyet
Üçüncü olarak: Şöyle bir soru yöneltilmelidir:
Neden gaibe çekildi ve neden toplumun arasında bulunmamaktadır?
Hatırlatıyoruz Hazretin (a.f) gaibe çekilmesi, ilahi
sırlardandır ve onun künhüne (derinliğine) varamayabiliriz. Ancak onun gaipte olması daimi değildir,
geçicidir. Geçici gaybetler geçmiş peygamberler arasında da bulunmaktaydı. Hz. Musa b. İmran'ın (a.s)
kavminden kırk gün gaipte kalarak Tur dağında günlerini geçirmesi gibi.6
Hz. İsa Mesih (a.s) ilahi irade ve meşiyyet gereği,
kendi ümmetinden gizli kalmış ve şimdi bile hayattadır.7
Hz. Yunus (a.s), bir müddet kavminden gaip olmuştur.8
Ayrıca ilke olarak her ne zaman tevatür nakli yoluyla bir konu sabit olursa, insanın onun sırrına tam
olarak vakıf olmadığından dolayı o konu hakkında
şüpheye düşmesi ve inkâr etmesi doğru değildir. Zira
bu durumda, ilahî hükümlerin birçoğundan kuşkuya
düşülmesi kaçınılmazdır.
Evet, bu büyük ideallerin (dünyanın her yerinde
adaletin sağlanması) tahakkuk bulması için son ilahi
masum hüccet amaçlanmaktadır. Bu ideal, zamanın
geçmesiyle beşeri akıl ve bilimin gelişmesi ve insan6-Bkz: A'raf, 142.
7-Bkz: Nisa, 158.
8-Bkz: Saffat, 140.
Cidal-ı Ahsen 236
lığın hazırlığına ihtiyaç duymaktadır. Böylelikle
dünya böyle bir devrimi kabullenmeye hazır olmuş
olsun.
Dördüncü olarak: Diyor ki İmam Hasan Askeri'nin (a.s) çocuğu yoktu. Bu sonradan uydurulmuş bir
iftiradır. Hz. Mehdi'nin (a.f) dünyaya gelişini yakın
akrabalardan bazıları ve İmam Hasan Askeri'nin (a.s)
bazı ashabı evde bir çocuğu görmüş ve imamın evinde onunla görüşmüşlerdir. Bunun ayrıntıları kitaplarımızda açıklanmıştır.
Bunun dışında, yüzden çok Ehlisünnet âlimi, Hz.
Mehdi'nin (a.f) dünyaya geldiğini belirtmişlerdir. Biz
burada bunlardan sadece on tanesinin isimlerini zikredeceğiz:
1-Beyhakî diye meşhur olan Ebu Bekir Ahmed b.
el-Hüseyin (ö.458) Şuabu'l-İman kitabında.
2-İbn-i Haşab Bağdadî diye meşhur olan Ebu Muhammed Abdullah b. Ahmed (ö. 567), Tarih-i
Mevalidi'l-Eimme kitabının 44-45. sayfalarında.
3-İbn-i Arabî diye meşhur olan Muhyiddin Arabî
(ö.638), Futûhatı Mekkiyye kitabının 3. cilt, 327.
sayfasında. Elbette kitabın son baskılarında, kitapta
tahrifte bulunarak bunlar silinmiştir.
4-Abdülvahhab el-Şarânî, el-Yevâkit ve'l-Cevâhir
kitabının 2. Cilt, 143. sayfasında.
5-İbn-i Talha diye bilinen Şeyh Kemaluddin Ebu
Salim (ö.652), Metâlibi's-Suul fi Menâkıb-ı Âli'rResul kitabında.
237 Beşinci Bölüm: Mehdeviyet
6-Sıbt İbnu'l-Cevzî (ö.654), Tezkiretü'l-Havâs kitabının 204. Sayfasında.
7-Şeyh Hafız Ebu Abdullah Kencî (ö.658), elBeyan fi Ahbar-i Sahibi'z-Zaman kitabının 521. sayfasında.
8-Şeyh Arif Selahaddin Safdî (ö.764), Şerhu'dDâire-Muntahabu'l-Eser kitabının 2. cilt, 385. sayfasında.
9-İbn-i Hacer Heysemî Mekkî (ö.974 h.k) esSavaiku'l-Muhrika kitabının 208. sayfasında.
10-İbn-i Sabbâğ el-Malikî (ö.855), el-Fusulu'lMuhimme kitabının 2. cilt, 1095. sayfasında…
Hz. Mehdi (a.f), küçük gaybeti döneminde (260329) insanlarla kendi arasında irtibatı sağlamak için
naiplere sahipti.
Bazen şüpheciler şöyle demektedirler: "İmamın
(a.f) dört naibini kendilerine para toplamak için
imamın naibi olarak tanıttılar."
Bu, açık bir iftiradır. Tarih, onların her türlü çirkinlikten uzak olduklarına, temizliklerine ve paklıklarına tanıklık etmektedir. Onların o dönemdeki toplumdaki karakterleri onlara bu gibi iftira atmalarından daha üstündür. Temel olarak bu iftiracılara sormak gerekir sizin bu konudaki deliliniz nedir?
Onların temiz olduklarına dair bizim delilimiz,
onların rical ve tarih kitaplarında beyan edilen yaşantılarıdır.
Cidal-ı Ahsen 238
2. Şüphe: Hz. Mehdi'nin Kıyamına Dair
Soru: Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:
A* “! ' 2 N W
Q D
0 1 E > $+N ‚
BC ( &H" 56 ( Q I ! &0JQ y]
P10 ' 2 N W
Q
"Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz."9
Diyorlar ki bu ayetin Hz. Mehdi'nin (a.f) kıyamıyla ne alakası vardır?
Cevap:
Ayetin öncesi ve sonrasının incelenmesiyle, bu
konu kesinliğe kavuşturmaktadır ki Kur'an,
İsrailoğullarıyla ilgili olarak asla yerel ve özel programlar hakkında konuşmamaktadır. Bilakis tüm asırlar, yüzyıllar, kavimler ve topluluklar için genel kanunları açıklayıcı bir konumdadır. Nitekim şöyle buyurmaktadır: "Biz ise, yerde güçsüz bırakılanlara lütufta bulunmak, onları yeryüzünde hükümetin mirasçıları kılmayı irade ediyoruz." Bu, tüm özgür insanlar, zulüm ve haksızlıkların sökülerek adaletin hâkim
olmasını isteyenler için bir müjdedir. Bunun şahidi
başka bir ayettir:
G
 .6 .2$PJ0 & D
1 E "I! J0 ,H N < (K 10 <t > .\B 3 »1
yI [.
9-Kasas, 5.
239 Beşinci Bölüm: Mehdeviyet
"Andolsun, biz Zikir'den (Tevrat) sonra Zebur'da
da: "Şüphesiz Arz'a salih kullarım varisçi olacaktır"
diye yazdık. " 10
Bunların örneklerinden birisi, Firavun hükümetinin yıkılarak İsrailoğulları hükümetinin kurulmasıdır.
Bundan daha büyük örnek ise İslam Peygamberi
(s.a.a) ve yaranlarının İslam'ın zuhuruyla kurdukları
hükümettir. Bunlar, Kisrâ ve Kaysar saraylarının kapısını açarak onları kudret tahtından indirmiş ve
müstekbirlerin burunlarını yere sürmüşlerdir.
Daha kapsamlı örneği ise, yerkürenin tamamına
İmam Mehdi'nin vesilesiyle hak ve adalet hükümetinin zuhurudur. Dolayısıyla eğer bu ayetle İmam
Mehdi'nin (a.f) zuhurunu ispatlıyorlarsa, gerçekte bir
çeşit genel kuralın mısdak (ölçüt) ve duruma kanıt
olmasıdır.
Müfessirler, Kur'an ayetlerinin eğer bir vaka üzerine inmişse, o konuya mahsus olmadığını, bilakis
zaman boyunca kendisi için mısdak bulacağı görüşündedirler.
Dolayısıyla Emirülmüminin Hz. Ali'den (a.s) Kasas
suresinin 5. ayeti hakkında şöyle rivayet edilmiştir:
' 6 ag H & ';tN > ' 2V N< '2&2K }
š —
$ N& S z[K a$ ’ '
"Bunlar, Âl-i Muhammed'dir. Allah, onların
mehdisini onlara yapılan baskılar sonrasında
10-Enbiyâ, 105.
Cidal-ı Ahsen 240
gönderecektir. Sonra onlara izzet kazandıracak
ve düşmanlarını ise zelil edecektir."11
Dördüncü İmam'dan (a.s) şöyle bir hadis nakledilmiştir:
# ! .\K 1 J<{† "I:0 *J&HQ *Y< L-[
.0< *[
K —
N < GH" A t0 \ <0 ' 2 BN .Q 6 "I:0 BN 5CK A t0 \ <0 ' 2 BN m
6. ! I 6 J >
"Muhammed'i hak ile müjdeleyici ve uyarıcı
olarak gönderene andolsun ki bizim içimizde iyi
olanlar Ehlibeyt ve onların Şiileri (takipçileri),
Musa ve Şiileri (takipçileri) gibidir (onlarla aynı
konumdadır). Düşmanlarımız ve takipçileri ise
Firavun ve takipçileri ile aynı konumdadır. (En
sonunda zafer bizim olacaktır ve onlar yok olacaklardır. Hak ve adalet hükümeti bizim olacaktır.)"12
' )$ 6 .Q! .K ]
\0K u K ' B\ $ I :0 ' )$ J / " m
3 <-2
y²
S +[
<0
"Eğer mümin iseniz Allah'ın sizin için geride bıraktığı daha hayırlıdır. Ben üzerinize bir bekçi ve
zorlayıcı değilim. " 13
11-el-Gaybe, Şeyh Tusî, Nuru's-Sakaleyn kitabından naklen, c.4, s.11.
12-Mecmau'l-Beyan Tefsiri, adı geçen ayetin açıklaması.
13-Hud, 86.
241 Beşinci Bölüm: Mehdeviyet
Hz. Şuayb (a.s) bu ayette insanların malları eksiltmemelerini ve alışverişte insanlara zulüm ve sitem edilmemesi konusunda uyarıda bulunmaktadır.
Son olarak "bakiyetullah" (yani, ilahi şeriata uygun
olan az ama helal kazancın) daha hayırlı olduğunu
hatırlatmaktadır.
Başka bir ayette şöyle buyurmaktadır:
yf
* K ! J / .*<P n
L<1 \ 6 J / F
.[. F
.%. "Sürekli ve kalıcı 'salih işler' ise, Rabbi'nin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek
bakımından da daha hayırlıdır."14
Ayet, genel bir kıstas ve kaideyi açıklamaktadır.
Örnek ve mısdaklarından birisi, Hz. Şuayb'in (a.s)
kavmi hakkındaki ayettir. (az kazanç ve temiz alışveriş)
Bu kıstas ve kaidenin, tarih boyunca örnek ve
mısdakları vardır. Enbiya ve evliyalar Bakiyetullah'ın örnekleridir. Onun örnek ve mısdaklarından biri
de Hz. Mehdi'dir (a.f). Hz. İmam Muhammed Bakır
(a.s) onun hakkında şöyle buyurmuştur:
' )$ J / " m
3 < :A$ &Ó =H ž
J Z& ]
' “.3 - `\& .K a$ z!
f> '$)6 B+ / BW }
… A$ 3< .Q! :a$ 3& 'P$ ]
\0K u K ' B\ $ I :0
h1! £ }
… A 3< .& Ñ
6 @ f! :a.% Œ9: ' K 6 ' ,&
14-Kehf, 46
Cidal-ı Ahsen 242
"Kâim'in (Hz. Mehdi'nin) zuhur ettikten sonraki ilk sözü bu ayet olacaktır: "Eğer mümin iseniz
Allah'ın sizin için geride bıraktığı daha hayırlıdır"
sonra şöyle diyecektir: Ben, Bakiyetullah'ım (Allah'ın geride bıraktığıyım), O'nun hüccetiyim ve sizin aranızda O'nun halifesiyim. Sonra hiçbir
Müslüman ona 'Es selamu aleyke ya bakiyetellahi
fi arzihi' (Selam olsun sana ey Allah'ın yeryüzünde
geride bıraktığı!) dışında bir selam vermeyecektir."15
Bahsi geçen ayetteki "bakiyetullah"tan maksadın
kâr ve helal sermaye veya ilahi sevap olduğu doğrudur, ancak Allah tarafından beşer için geride bırakılan hayır ve saadetlerine sebep olan her faydalı varlık "bakiyetullah" sayılmaktadır. Tüm ilahî peygamberler ve büyük önderler "bakiyetullah"tır. Bir millet
ve topluluk için zorlu bir düşmanla savaştan geride
kalmayı başaran tüm gerçek liderler bu bakış açısıyla
'bakiyetullah'tır.
Hakeza savaş meydanından zaferle çıkmış geri
dönmeyi başaran mücadeleci askerler de Bakiyetullah'tır. Vaat edilmiş Hz. Mehdi de (a.f) İslam Peygamberi Hz. Muhammed'in (s.a.a) kıyamından sonraki en büyük inkılâp lideri ve son önder olarak
"bakiyetullah" mısdakının en açık ve net örneklerindendir. Ve herkesten daha çok bu lakaba layıktır.
Özellikle tüm peygamberler ve imamlardan sonra
geride kalan tek lider olması hasebiyle.
15-Tefsir-i Sâfî'den naklen, adı geçen ayetin açıklamasında.
243 Beşinci Bölüm: Mehdeviyet
3. Şüphe: Beş Yaşındaki Bir Çocuk Nasıl
İmam Olabilir?
Soru: Nasıl olur da beş yaşındaki bir çocuk imam
olarak gündeme gelebilir?
Cevap:
Sorunun cevabını Kur'an vermektedir ve ayrıca
Mevlana da kısa bir beyitle bunun cevabını şöyle
vermiştir:
Kar-ı nîkan ra kıyas ez hud megir
İyilerin işlerini kendinle kıyaslama
Şüpheyi tasarlayan, her çocuğun aynı ölçü ve kriterde dünyaya geldiğini sanmış ve herkese aynı bakış
açısıyla bakarak hüküm vermiştir.
Kur'an-ı Kerim, Hz. İsa Mesih'in (a.s) kendi dilinden beşikte yapmış olduğu konuşmayı şöyle anlatmaktadir:
y.U0Q 0\ N V ˜
.B) Q0.R’ " 6 LQ:0 a .%
"(İsa) Dedi ki: "Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum.
(Allah) Bana Kitabı (İncil'i) verdi ve beni peygamber
kıldı."16
Bu sözleri, süt emen bir çocuk dile getirmektedir.
Onun ruhu, o gün büyük ve asillerin ölçüsünceydi.
Ve bu sözleri dile getirerek kendi fiili nübüvvetini
açıklayabilirdi. Acaba süt emen bir çocuğun nasıl
16-Meryem, 30.
Cidal-ı Ahsen 244
peygamber olduğu konusunda Allah'a itiraz edebilir
misiniz?
Bazen, Hz. Mesih'in (a.s) çocukluk döneminde
öylesine bir makam sahibi olmadığı, kendi geleceğinden haber verdiği düşünülmektedir, ancak bu yasaklanmış bir tevildir. Tüm cümleler mazi (geçmiş)
kipinde başlamış ve şöyle buyurmuştur: "Bana Kitabı (İncil'i) verdi ve beni peygamber kıldı."
Hz. Yahya (a.s) hakkında Kur'an-ı Mecid, şöyle
buyurmaktadır:
y.U0c
' ) [
= .\ RŸ iS 3$ <0 ˜
.B) H / 5Ÿ[
& .&
"«Ey Yahya! Kitaba kuvvetle sarıl» (dedik) ve daha çocukken ona hikmet verdik."17
İnsan aklının olgunluk döneminin genellikle has
bir had ve hududunun olduğu doğrudur, ancak her
zaman insanlar arasında istisnalar olmuştur. Allah'ın
bu dönemi, bazıları için maslahatlardan dolayı kompakt ve sıkıştırmasında ve birkaç yılda özetlemesinde ne gibi bir sakınca vardır?
Dolayısıyla, Hz. Mehdi'nin (a.f) müstesna bir çocuk unvanıyla daha çocukluk döneminde aklının olgun ve gelişmiş olmasında ve düşünce mekanizmasının tekâmül bulmasında ne sakınca vardır?
Burada, kendisi de çocukluk döneminde imamete
ulaşmış olan İmam Cevad'ın (a.s) bir hadisini naklediyoruz. Ali b. Esbât şöyle diyor:
17-Meryem, 12.
245 Beşinci Bölüm: Mehdeviyet
"Yaşı daha küçük olan İmam Cevad'ın (a.s)
yanına gittim. Ben onun endamına öylece hayran
hayran bakmakta ve Mısır'a geri döndüğümde
konunun nasıllığını ashaba nakletmek için aklımda tutmaya çalışarak bunu düşünüyordum ki
İmam Cevad (a.s) yüzüme bakarak şöyle dedi:
"Ey Ali b. Esbât! Allah, imamet konusunda yaptığı işin aynısını nübüvvet konusunda
da yapmıştır."
Bazen şöyle buyurmakta: "Daha çocuk iken
ona hikmet (nübüvvet) verdik." Ve bazen insanlar
hakkında şöyle buyurmakta: "Nihayet insan, aklın olgunluk çağına erip kırk yaşına varınca…"18
Dolayısıyla, Allah'ın insana hikmeti daha
küçük yaşta vermesi mümkün olduğu gibi,
kırk yaşında vermesi de Onun kudretindendir."19
Ama neden zuhur etmediği konusu? Bunun nedeni korkudan değil, şartların hazır olmadığındandır.
Bazen İran İslam Cumhuriyeti'nde koşulların hazır
olduğu söylenmektedir. Bu da bir tür gaybetin felsefe ve hikmetini bilmemektir. O, dünya insanlarının
imamıdır. Her yer onun adaletini beklemektedir.
Onun davetinin, umumi insanlar arasında ve ekseri
yerlerde kabul görmesinin ortamı hazır olmalıdır.
18-Ahkaf, 15.
19-Nuru's-Sakaleyn, c.3, s.325.
Cidal-ı Ahsen 246
4. Şüphe: Gaip İmam Toplumu Nasıl
Gözetebilir?
Cevap:
Soruyu tasarlayan kişi toplumun yöneticiliğini yapacak bir imamın olması gerektiğini itiraf etmektedir. Ehlisünnet'in naklettiği bir hadis gereği her kim
imamını tanımadan ölürse cahiliyet ölümüyle ölmüş
hükmündedir. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
A* .V A* BK F
.K @? .K0: A$ N< 3\6 > ($)& ' F
.K ( K
"Kim boynunda bir imama biat olmadığı halde ölürse, cahiliyet ölümü gibi (bir ölümle) ölür."
Bu imamın dünya insanlarını hata ve cehaletten
koruması için adil, günahlardan korunmuş ve dürüst
olması kaçınılmazdır.
Arap ülkelerinin şu anki fiili yöneticileri, böyle şartlara sahip değillerdir. Mübarek ve Kaddafi gibi yöneticilere biat etmeyenlerin ölümlerinin cahiliyet ölümü
gibi olduğunu söylemek nasıl mümkün olabilir?
İnsanların ölümlerinin cahiliyet ölümleri olmaması için artık gidip bu yüce makam sahibi imamı bulmaları gerekir. Hz. Peygamber'in (s.a.a) lisanındaki
bahsi geçen imam, Hz. Mehdi'nin (a.f) ta kendisidir.
Allah Teâlâ, onu dünyada adaleti sağlaması için korumuştur. Bu gaip imamın dizginleri ele geçirme koşulları oluştuğunda zahiri liderliği de ele alacaktır.
Ama eğer beşer, böyle bir ilahî berekete mani ola-
247 Beşinci Bölüm: Mehdeviyet
caksa, o yine önceden de değindiğimiz gibi gaip
imam unvanıyla İslam toplumunda bazı tasarruflarda
bulunmaya devam edecektir. Hz. Musa'nın (a.s) yol
arkadaşının [Hz. Hızır (a.s)] yaptığı üç tasarruf gibi.
Ancak toplumun zahiri liderliği Hz. Mehdi'nin (a.f)
kendi buyruğu ile gerekli özellikleri kendinde toplamış, adil, bilinçli, bağımsız fakih ve müçtehidin sorumluluğuna bırakılmıştır. Bizim gözlerimizden gaip olan
imamın bu yokluğundaki süre zarfında (her ne kadar
toplumda yaşıyor olsa da) toplumun sorumluluğu yüce
makam sahibi müçtehitler üstlenmiştir. Elbette bu,
müçtehidin sosyal konularda uzman kişilerden yardım
almadan hükümet edeceği anlamında değildir. Bizim
Perspektifimizde İslam Hükümeti adlı kitaptan konunun ayrıntılarını okuyabilirsiniz.
Bunun dışında, imamın gaybeti döneminde onun
vasileri, toplumun işlerini idare etmektedir. Bu vasiler takva ve vera sahibi fakihlerdir.
Hz. Musa (a.s) Tevrat'ı almak üzere kırk günlüğüne Mikât'a gitti. Bu süre zarfında toplumun idaresini
kardeşi Hz. Harun'a (a.s) bırakarak şöyle dedi:
0BR . 
c
5K% Ô Ì+$ / I JŸ /. 5ŸCK a .% y( &…+ # C
"Musa, kardeşi Harun'a dedi ki: Kavmimin içinde
benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna uyma."20
20-A'raf, 142.
Cidal-ı Ahsen 248
Masum İmamın gaybet döneminde toplumun işlerini başkalarına bırakmasında ne gibi bir engel vardır? Bunun onun imamet makamıyla en küçük bir
çelişkisi yoktur. Gaybet zamanı fakihler onun temsilcisi olarak hükümet işleriyle uğraşmakta ve kendisi hükümetin başındadır. Zira imamın kendisi onları
bu makama atamıştır. Ömer b. Hanzala'nın Makbulesi'nde şöyle geçmiştir: "Şüphesiz ben, onu size hâkim karar kıldım."21 Ve Ebu Hatice'nin hadisinde
şöyle gelmiştir: "Şüphesiz ben, onu size hâkimkadı karar kıldım."22
Dolayısıyla onlar (şartlara sahip müçtehitler),
ümmetin hâkimleri (yöneticileri) ve insanların yargıçlarıdırlar. Elbette tek başına değil, uzman kişilerle
ve görev dağılımı yapılarak.
5. Şüphe: "Yeryüzü Hüccetsiz Kaldığında
Ehliyle Dibe Batar" Hadisine Dair
Soru: Şia hadislerinde şöyle bir rivayet vardır:
E< D1{ m/. AW¹ 9
"Eğer yeryüzünde hüccet olmazsa, zemin ehliyle birlikte batar."
Dolayısıyla, nasıl olur da uzun yıllardır Allah'ın
hücceti yeryüzünde olmamasına rağmen, zemin insanları içine çekmemiş ve batmamıştır.
21-Vesailu'ş-Şia, c.18, bab.1 (Kadının sıfatları babı), h.1.
22-a.g.e., h.8.
249 Beşinci Bölüm: Mehdeviyet
Cevap:
Dünya, kâmil insan için yaratılmıştır ve Allah'ın
fiili abes, boş ve hedefsiz değildir. Her ne kadar
amaç ve niyet Allah'a dönmese de bu böyledir. Eğer
yeryüzünde kâmil bir insan olmazsa yaratılış, amaçsız ve gayesiz olacaktır. Allah'ın fiili bu durumdan
münezzehtir. Başka bir ifadeyle, garaz ve amaç bazen faile (fiili gerçekleştiren, özne) ve bazen de fiile
dönmektedir. Bu meselede, amaç ve garaz faille ilgili
değildir. Çünkü Allah'ın bir şeye ihtiyacı yoktur ki
bunu yaparak o ihtiyacını bertaraf etmiş olsun. Bilakis bu O'nun fiiliyle bağlantılı bir durumdur. Yani,
O'nun fiili, hikmet üzere bir fiil çerçevesinde olmaktadır. O'nun (Allah'ın fiilinin) fayda ve yararı mahlûkata (yaratılanlara), yaratılış âlemine ve insan toplumuna dönmektedir. Doğal olarak göklerin ve yerlerin
yaratılışı boşuna değildir. Belli bir amacı gütmektedir ve o, yeryüzünde kâmil insanın yaratılmasıdır.
Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:
yI NV J R 9 .\:0 ' )$ Q! .*
6 ' $ .\3 / .Q! ' B …[
> !
"Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?"23
Başka bir ayette ise şöyle buyurmaktadır:
( &H" ;(x n
8 f
* b .< .2\ < .K D
1 E † . .\3 / .K y10 .\ ( K J+ ( &H" #7 & > J+ 23-Mü'minûn, 115.
Cidal-ı Ahsen 250
"Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere
yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline! " 24
Masum imam, enbiya ve evliya, yaratılış âleminin
gülleridir. Yaratılışın amacı; insanların gelişme ve
yetiştirilmesidir. Onlar da yaratılış amacının en güzel
bir şekilde tahakkuk bulması için, din ve insanların
hidayeti için vardırlar.
Buraya kadar hadisin anlamına aşina olduk, şimdi
şüphe tasarlayanların itirazlarına dönelim. Diyorlardı
ki: Yeryüzü bin yıldan çoktur ki hüccetten yoksundur. Bu söz, kavram yanılgısı yahut önyargılı bir
sözdür. Hiçbir zaman yeryüzü hüccetten yoksun olmadı. O hüccet, Allah'ın hücceti, Hz. Peygamber'in
(s.a.a) on ikinci halifesidir ki yeryüzünde yaşamaktadır. Her ne kadar biz görmesek ve haberimiz olmasa da ümmetin yararına işler yapmaktadır. O, Hz.
Musa'nın (a.s) yol arkadaşı hükmündedir. Kendini
tanıtmadan üç önemli ve esrarengiz iş yapmış ve daha sonra yaptığı işlerin hikmetini Hz. Musa'ya (a.s)
açıklamıştır. Bunun hikâyesi Kur'an-ı Kerim'de Kehf
suresinin 60'dan 82. ayetleri arasında gelmiştir. Buradan çıkarılacak nokta yeryüzünde ilahi hüccetin birileri tarafından bilinip görülmeden insanların yararına işler yapmasının mümkün olduğudur.
24-Sad, 27.
ÇEŞİTLİ GÜNCEL KONULAR
BİDAT HAKKINDA
Altıncı bölüm çeşitli şüphelere ayrılmıştır. Şüpheler genel olarak Vahabilerin, Müslümanların bazı faaliyet ve işlerini sorgulamakta ve bidat saymaktadır.
Şüphelere geçmeden önce, bidat hakkında kısa bir
açıklama yapmamız uygun olacaktır.
Müslümanların ittifakıyla, bidat haramdır. Bidat,
Kur'an ve hadislerde Allah'ın azap vaat ettiği haramlardandır. Bidat en çirkin yalanlardandır. Çünkü Allah (c.c) ve Resulü'ne (s.a.a) iftiradır. Kur'an şöyle
buyurmaktadır:
. Q R.&Ÿ.<0 ˜
"H .›<H ŸŒ 56 OŸJB> (0 K ' x ( K v
yI."k 
+ &
"Allah'a karşı yalan uydurup iftira edenden veya
O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir?
Hiç şüphesiz o zalimler kurtuluşa eremezler."1
1-En'âm, 21.
Cidal-ı Ahsen 252
Burada bidatin sözlük ve terimsel anlamlarına işaret edilecektir.
Bidatin Istılah ve Sözlük Anlamı
Sözlük anlamı olarak, İbn-i Fâris'in dediğine göre:
(‫)'ع‬-(Be-de-e') geçmiş bir örneği olmadan oluşturmak, meydana getirmek ve yapmak anlamına gelmektedir. Başka bir anlamı ise ayrılmak, zaaf, yıpranma ve aşınma anlamındadır.2
Buradaki bidatten maksat birinci anlamdır. Istılah
ve terim anlamı olarak ise farklı tarifler yapılmıştır.
Bazıları doğru ve dakik, bazıları ise yanlış ve eksiktir. Biz burada sağlam ve güçlülerini zikredeceğiz.
"Bidat, şer'i açıdan delili olmayan bir şeyi dinde
icat etmek ve ortaya çıkartmaktır. Ama dinde caiz
olduğuna dair delalet eden usul ve kaidelerin olduğu
şeyleri oluşturmak, sözlük anlamı olarak bidat sayılsa da şer'i açıdan bidat değildir."3
İbn-i Hacer ise şöyle tarif etmektedir:
"Geçmiş bir örneği olmadan meydana gelen ve
şer'i olarak sünnetin aksine ve hoş olmayan şeylere bidat denir."
Başka bir yerde ise şöyle tarif etmektedir:
z1 2> \K .K H .QJK Ô Î ( K
2-Makayusu'l-Lüğat, İbn-i Fâris, c.1, s.209. Be-de-e maddesi.
3-Câmiu'l-Ulûm ve'l-Hikem, İbn-i-i Recep Hanbelî, s.160.
253 Çeşitli Güncel Konular
"Kim şu din işimizde olmayanı sonradan icat
ederse o reddolunmuştur."
Muhaddisler bu hadisi şöyle şerh etmişlerdir:
Şeriatta yeri olmayan bir şeyin icat edilmesine şer'i gelenekte "bidat" derler ve eğer bunun şeriatta
delili varsa bidat değildir."4
Kısacası şer'i açıdan bidatin üç şartı vardır:
a-İster inançsal konularda olsun isterse de fıkhî
konularda olsun, dine bir şey eklemek veya ondan
bir şeyi eksiltmek şeklinde olmasıdır.
b-Bu değişikliklerin toplum içerisinde şer'i bir hüküm olarak tebliğ edilmesi gerekir.
c-Bu değişikliklerin, caiz olduğuna dair özel veya
genel olarak şer'i hiçbir delile sahip olmaması gerekir.
Buradaki şartlara dikkat edilecek olursa bidatin
hakikati ortaya çıkacaktır. Bir şeyi dine eklemek veya dinden çıkartmak, Allah'a iftiradır ve Allah kendisine atılan iftiraları kınamıştır.5
Dolayısıyla, eğer birisi sabıkası olmayan bir şeyi
dinde icat eder ve o işin dinle hiçbir alakası olmazsa
-örneğin bazı gelenekler ve sanatlar gibi- ona sözlük
açısından bidat bile deseler, şer'i açıdan bidat değildir. Çünkü böyle bir şeyi icat eden o şeyin dinde ol4-Fethu'l-Bârî, İbn-i-i Hacer el-Askalanî, c.5, s.156 ve
c.17, s.9.
5-Bkz: Yunus, 59; Hadid, 27.
Cidal-ı Ahsen 254
duğunu iddia etmemektedir. Dolayısıyla devletlerin
farklı amaçlarla düzenledikleri resmi kutlamaların
dinle hiçbir alakası olmadığı gibi bidat da değildir.
Çünkü şeriatın ona izin verdiği gerekçesiyle bu işi
yapmamaktadır. Ama bu tür şeylerin haram veya helal olduğu konusu şeriatın konusudur. Dolayısıyla
festival ve şenlikler, haramdan uzak olurlarsa helaldir. Ama eğer bidat olmasa da kadın ve erkeklerin
karışık olması gibi haramla iç içe olursa haramdır.
İkinci nokta, yani insanları ona davet ve teşvik.
Eğer birisi kendi evinde kendi kendine bir şeyi dine
katarsa örneğin namazına bir şeyi ekler veya ondan
bir şeyi azaltırsa, yaptığı iş her ne kadar haram ve
batıl da olsa bidat değildir. Ama eğer o düşünce veya
eylemini topluma yayar ve dinin bir cüzi unvanıyla
insanları ona davet ederse o zaman bidat olur.
Sahih-i Müslim'de Ebu Hureyre'den Hz. Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Kim, doğru yola davet ederse, ona tâbi olanların sevablarında hiçbir eksiklik olmaksızın aynısı ona da verilir. Kim de bir delalete-sapıklığa
davet ederse ona tâbi olanların günahlarından
hiçbir şey eksilmeksizin aynı günah ona da yazılır."6
Üçüncü nokta, yani dinde her hangi bir kök ve dayanağının olmaması, bidat mefhumunda temel bir
unsurdur. Yani bu şeyin dinin bir kısmı olduğuna
6-Sahih-i Müslim, c.8, s.62, ilim kitabı.
255 Çeşitli Güncel Konular
kanıtın Kur'an ve hadiste olmaması. Çünkü eğer
onun dinsel bir dayanağı olursa dine yeni bir şey
katmış ve şeriata müdahale etmiş olmayacaktır. İbn-i
Recep el-Hanbeli ve İbn-i Hacer el-Askalanî, bidatin
tarifinde bu noktaya işaret etmişlerdi.
Allâme Meclisî, bidat kelimesinin anlamı hususunda şöyle yazmaktadır:
"Bidat, Peygamber'den (s.a.a) sonra şeriatta ortaya çıkan ve hiçbir şer'i delilin delalet etmediği
ve genel kaidelerin hiçbirisine dâhil olmayan şeylere denmektedir."7
Bidatin Tarifinde Bidat Çıkarmak
Bidatin anlam ve mefhumu aydınlanmış oldu. Bidat, yani Kur'an ve hadiste olmayan bir şeyin dine
katılmasıdır.
Bidatin numunelerinden birisi de geçmişte yaşayanların siret ve yaşamlarının hak ve batılın ölçüsü
olarak kabul edilmesidir. Çoğunlukla Selefilerin birçok şeyi sırf sahabe ve tabiinin zamanında olmadığından bidat saydıklarını görmekteyiz. Örneğin İbn-i
Teymiye, Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.a) doğum
gününde kutlama yapılmasını bidat bilmektedir. Delili ise geçmiştekilerin bu işi yapmamasıdır. O, bu
konu hakkında şöyle der:
"Hâlbuki bu işi yapmalarına hiçbir engel yoktu
ve eğer bu iş başlı başına iyi bir şeydiyse geçmiş7-Biharu'l-Envar, c.74, s.202.
Cidal-ı Ahsen 256
tekiler bunu yapmaya bizden daha layıklardı, çünkü onlar Allah Resulü'nü (s.a.a) bizden daha çok
seviyorlar ve bizden daha çok ona ihtiram saygı
gösteriyorlardı. Ayrıca hayır iş yapmaya daha hırslılardı."8
Kur'an'ın hürmetine kalkmak ve öpülmesi hakkında ise şöyle demektedir:
"Biz, bu konu hakkında geçmiştekilerden bir
şeylerin nakledildiğini bilmiyoruz!"9
Denilmelidir ki: Bidatin teşhisi için ölçü "Sakaleyn"dir. İster onu (sakaleyni) birçoklarının dediği
gibi Kur'an ve İtret/ Ehlibeyt (a.s) bilelim isterse de
İmam Malik'in, Muvatta kitabında mürsel10 senetli
olarak naklettiği Kur'an ve sünnet olarak bilelim.
Dolayısıyla, Kur'an ve sünnetin delaletiyle bir şeyin
dinin bir cüzi olduğu anlaşılırsa, o şey bidat değildir
ve eğer (Kur'an ve sünnette) olmazsa, o şeyin Müslümanlar arasında dinin bir cüzi unvanıyla teşvik edilip yayılması bidattir.
Geçmiştekiler de başkaları gibi Sakaleyn'e (Kur'an
ve İtret yahut Kur'an ve sünnete) tabi olmakla görevlidirler. Dolayısıyla onların muvafık veya muhalif
olmaları hak ve batılın ölçüsü değildir. Geçmişte
olan her şey salih ve iyi değildi. Geçmiştekilerin arasında, salih, fasit, adil ve zalimler bulunmaktaydı.
8-İktizau's-Sırati'l-Müstakim, s.276.
9-el-Fetava'l-Kübra, c.1, s.176.
10-Muvatta, Malik, s.648, h.1619.
257 Çeşitli Güncel Konular
Aynı şekilde onlardan sonra yaşayan insanların da
hepsi fasit ve bozuk değildi. Bilakis onların arasında
da iyiler ve kötüler vardı.
Doktor Muhammed Said Ramazan Bûtî şöyle der:
"Geçmiştekiler, bu kelimenin (selef) anlamından onları diğer Müslümanlardan ayıran belirgin
karakterler yahut düşünsel ve sosyal manalar çıkarmamışlardır. Hakeza dinî inançlarını yahut ahlakî ve davranışsal yükümlülüklerini, bağımsız düşünce ve felsefe karakterine sahip bir İslamî gruba bağlı kılmamışlardı. Tam tersi, onlarla başkaları arasında ittifak edilmiş açık bir metotla tam bir
tepkime, uyum ve düşünsel bir alışveriş vardı. Ve
asla onların zihinlerinden gelecekte onlarla başkaları arasında ayrılık ve sınır meydana getirilerek
Müslümanları İslam'ın gelecek nesillerinde iki
gruba bölerek geçmiştekiler ve sonrakiler (selef
ve halef) unvanıyla her birinin kendine has düşünce, algılayış ve oryantasyonları oldukları tasavvuruyla aralarına engeller sokacakları geçmemekteydi. Bilakis onların algılayışlarında selef ve halef
sözcükleri sadece zamansal bir mefhum olarak
önceki ve sonraki anlamına gelmekteydi."11
Dolayısıyla Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.a)
doğum gününü kutlamak yahut Kur'an için ayağa
kalkmak ve onun öpülmesi eğer bir Müslüman tarafından dinin bir cüzi unvanıyla yapılıyorsa bunların
bidat olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü Allah
11-es-Selefiyye, Muhammed Said Bûtî, s.13 ve 14.
Cidal-ı Ahsen 258
Resülü (s.a.a) veya Kur'an için bu tür saygı göstergeleri İslam'da olmamasına rağmen, genel olarak Hz.
Peygamber'e (s.a.a) ihtiram ve saygı ilkelerine girmektedir. Kur'an bu konu hakkında şöyle buyurmaktadır:
"O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona
yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a
(Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır."12
Allah, bu ayette, müminleri üç sıfatla vasıflandırmaktadır:
Peygamber'e (s.a.a) iman, ona saygı ve tazim ve
ona yardım etmek.
Allah, Hz. Peygamber'e (s.a.a) hitaben şöyle buyurmaktadır:
yl J 8 n
.\N> 1 "Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?"13
Açıktır ki Hz. Peygamber (s.a.a) için kutlama şenlikleri düzenlemek onun şanını yüceltmektir ki Allah
(c.a) bunu burada zikretmiştir. Hz. Peygamber'i
(s.a.a) ve Ehlibeytini (a.s) sevmek Kurân ve sünnetin
davetidir. Onun için şenlikler düzenlemek ona muhabbetin izhar edilmesidir. Kurân için ayağa kalkmak ve onun öpülmesi de aynı şekildedir. Kurân'ın
ifadesiyle semavi kitaplar, değerli yazılar olup, yüce
12-A'raf, 157.
13-İnşirah, 4.
259 Çeşitli Güncel Konular
makam sahibi elçiler, itaatkâr ve iyilikseverlerin
eliyle çıkmıştır:
yAS K J) K –
S [
c
"O (Kur'an), 'şerefli/üstün' sahifelerdedir…"14
Allah'ın kitabına saygı, O'nun peygamberlerine,
elçilerine, meleklerine ve emirlerine ihtiram ve saygıdır. Bundan dolayı fıkıh kitaplarında Kurân hakkında özel hükümler bölümü bulunmaktadır. Orada
Müslümanlar, onu korumaya ve ona karşı saygısızlıktan uzak durmaya çağrılmaktadır.
14-Abese, 13-16.
GÜNCEL ŞÜPHELER
1. Şüphe: Aşura Günü Yas Tutmak,
Musibetler Karşısında Sabır Dileme Emriyle
Çelişmiyor Mu?
Soru: Kur'an ayetlerinde, musibetler karşısında
sabretmek tavsiye edilmiştir. Örneğin Kur'an şöyle
buyurmuştur:
yI NV0 1 :0 .Q:0 " .Q:0 $.% A7 K ' 2 B <.c! 80: ( &H"
"O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz,
derler."1
Öyleyse Şiiler, Hz. Hüseyin'in (a.s) musibetinde
niçin bu kadar çok ağlıyorlar?
Cevap:
Değerli insanlar için ağlamak, doğal bir durumdur. Allah Resulü (s.a.a) ve hatta halifeler musibetler
karşısında şiddetle ağlamaktaydılar. Her kim bu
duygu ve şefkatten yoksunsa insani fıtrattan uzaktır.
Ancak Hz. Hüseyin b. Ali (a.s) için yas tutmak, sa1-Bakara, 156.
261 Çeşitli Güncel Konular
bırsızlığa delalet etmemektedir. Bilakis yas ve matem tutmak Hz. Hüseyin b. Ali'nin (a.s) mektebinin
ihyası içindir. Nitekim İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştur:
.*KJ< Œ9: ]
œ.Œk K i .[ . i* .NC Œ9: F
€1! 9 LQ:0
"Hiç şüphesiz ben, ölümü saadet ve zalimlerle
yaşamayı aşağılık-zillet biliyorum."
Aşura günlerinde Şia bölgelerinde ve hatta bazı
Ehlisünnet bölgelerinde milyonların hareketi bu
mektebin ihyası içindir. Bu tür toplu hareketlerin hatırına Aşura mektebi zinde olarak kalmış ve gelecek
nesiller için ders niteliğini taşımakta ve eğiticidir.
Dünyanın çeşitli yerlerindeki özgürlük hareketleri,
Hüseynî cihadın eseri ve onun izzet ve saadet derslerinden örneklerdir.
2. Şüphe: Hz. Fatıma'nın Evlatları İçin Yas
Tutmanın Delili Nedir?
Cevap:
Matem iki şekilde yapılmaktadır:
1-İnsan, değerli ve aziz bir yakınını kaybettiği
zaman, içinde bir çeşit ruhsal değişiklikler oluşmaktadır. Bunun etkisiyle dışsal olarak gözyaşına dönüşmekte ve görsel bir acı ve kedere bürünmektedir
ve bu çok doğal bir durumdur. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) oğlu İbrahim'i kaybettiği vakit, mübarek
gözyaşları yüzünden akmış ve ağlamıştır. Öyle ki
bazı cahil insanlar efendimize itiraz ederek şöyle de-
Cidal-ı Ahsen 262
diler: "Siz, bizler için ölülere ağlamamamızı yasaklıyordunuz, ama şimdi kendiniz nasıl da çocuğunuzun
acısıyla gözyaşı dökmektesiniz?"
Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle cevap buyurmuştur:
"Ben, asla değerli yakınlarınıza ağlamayın diye
bir şey söylemedim. Zira bu; duygu, şefkat, muhabbet ve yürek yanmasına delalet etmektedir.
Kalbinde merhamet duygusu olmayan kimseye
Allah rahmetmez."2
2-Bir önceki cevapta da söylendiği gibi Hz. Hüseyin b. Ali (a.s) için toplu ve kapsayıcı bir şekilde yas
tutmak ve Hz. İmam Hüseyin'in (a.s) şehadet mesajlarının olduğu slogan ve şiarları dünya kamuoyuna
ulaştırmak, gerçekte insanları zalim ve kendini satmış yöneticilere karşı durmaya ve mücadeleye çağırmaktır. Bu hakikatte, zalimlerin örümcek saraylarını titreten toplu bir "Emr-i Maruf" (iyiliği emretmek) hareketidir.
Bunun dışında, en hayırlı yüzyıl (hayru'l-kurun)
dedikleri İslam tarihinin ilk asrında Ehlibeyt'in (a.s)
başına gelen musibetleri açıklamakla, Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.a) vefatından sonra ailesine karşı nasıl da zulümlerin yapıldığı ortaya konulmaktadır. O gündeki davranışların ve tutumların üzerinden
perde kaldırmak; onlara kutsallık elbisesi giydiren
bazı cahiller için ağırdır. Bundan dolayı bu slogan ve
gösterilere karşı çıkmaktadırlar. Gerçekte Aşura gü2-Biharu'l-Envar, c.22, s.151 ve Furuğ-u Ebediyet, s.898.
263 Çeşitli Güncel Konular
nünün sloganları, özgür insanların davetidir. Böylelikle mazlumların intikamını Libya, Yemen, Mısır,
Tunus ve Bahreyn'de zalimlerden alsınlar. Bu matem
ve yas meclisleri, hakikatte, ayağa kalkarak müstekbir
ve zalimlere karşı kıyam etmiş mustazaflar mektebinin ihyasıdır ve bu mektep asla unutulmamalıdır.
Hz. Hüseyin (a.s), onun şehadeti, mektebi ve tüm
bunların hepsi, ayaklanmış gençlerin damarlarındaki
sıcak kanları harekete geçirmekte ve böylece zalim
ve despotların hükümetlerini sarsarak sona erdirmektedir.
3. Şüphe: Gadir-i Hum Şenliklerine Dair
İddia: Şiiler Resullah'ın (s.a.a) sünnetine aykırı
olarak Ehlibeyt'i (a.s) bahane ederek Gadir şenlikleri
ve etkinlikleri düzenlemektedirler ve bu etkinliklerde
karışık bir şekilde kadınlar ve erkekler dans ve raks
yapmaktadırlar.
Cevap:
1-Gadir hadisesi, Allah Resulü'nün (s.a.a) sireti ve
İslam tarihinin inkâr edilemez kesin bir hadisesidir.
Tevatür ve ravilerinin çokluğundan dolayı çok az
hadis bu hadisin seviyesine çıkabilir. Zira 120 sahabe, 90 Tabiin ve 360 Sünni âlimi Allah Resulü'nün
(s.a.a) Gadir günü Emirülmüminin Hz. Ali (a.s) hakkındaki sözlerini nakletmiştir.
Bu kadar değişik yollardan nakledilen böyle bir
hadisi hiçbir akıl sahibi inkâr edemez. Vahabilerin
Cidal-ı Ahsen 264
önderi İbn-i Teymiye el-Akîdetu'l-Vâsıtiyye3 kitabında bunu kabul etmiştir. Hatta onun mektebinin öğrencilerinden ve asrımızın hadis uzmanlarından elBâni de bu hadisi sahih hadisler sınıfından saymıştır.4 Ancak Ehlibeyt (a.s) sevgisini kalbinde barındırmayan bir grup, tarih boyunca bu hadisin unutulmasına çalışmışlardır. Dolayısıyla Şiiler, Resulullah'ın (s.a.a) bu sünnetini korumak ve bu hatıranın
zinde kalması için bu şenlikleri ve etkinlikleri bu tarihi hadisenin hatırası için düzenlemektedirler. Gerçekte ise Allah Resulü'nün (s.a.a) bir çeşit sünnetini
ihya etmektir. Böylelikle onun sözleri korunmuş olmaktadır.
Allah Resulü şöyle buyurmuştu: "Ben size sizin
nefislerinizden daha evla değil miyim?" Dediler
ki: Evet tabi ki! Sonra buyurdu ki: "Ben kimin
mevla ve önderi isem, Ali de onun mevla ve önderidir…"
2-Gadir hadisinin mesajı olan halifenin Allah tarafından seçilme olayı, ilahî bir nimet ve gökten bir
hediyedir. İnsanın böyle bir hediye için şükran toplantıları düzenlemesi ve onu şenlik ve festivallerle kutlaması uygundur. Bizler bu öğretileri Kur'an'dan ve
Hz. İsa Mesih'ten (a.s) öğrendik. O ve Havariler'i
için gökten sofra açıldığında, o günü bayram ilan
etmiştir. Kur'an-ı Kerim onun ağzından olayı şöyle
nakletmektedir:
3-el-Akîdetu'l-Vâsıtiyye, risale 9, s.407.
4-Silsiletu'l-Ahadisi's-Sahihe, c.4, s.330, h.1750.
265 Çeşitli Güncel Konular
.\E *6 .\ I$ $)R … . ( K i* “.K .\ 6 a t0 Q! .\<1 '2 "
yn
\ K A* &Ÿ .Q0J/ ’ "Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki, bizim için, geçmiş ve geleceklerimiz için bayram ve
senden bir âyet (mucize) olsun."5
Acaba, gökten bir miktar yemeğin inmesi bayram
olarak kutlanma değerine sahip oluyor da ümmetin
Kıyamet gününe kadar delalet ve sapkınlığa düşmesine engel olan ilahî ve semavi liderlik nimetinin
bayram günü olarak kutlanma ve etkinlikler düzenlenmesinin mi değeri olmuyor?!
3-Şiiler, bu konuda birçok Ehlisünnet muhaddisinin naklettiğine göre Hz. Peygamber'in (s.a.a)
siretine uymaktadır. Değerli İslam Peygamberi (s.a.a),
Hz. Ali'nin (a.s) başına bır sarık sararak çadırda
oturmasını ve sahabelerin büyüklerinin tebrik için
ona gelerek biat etmesini istedi. Hatta birinci ve
ikinci halifeler bile onun yanına gelerek ona biat ettiler. Orada bu tarihi cümleyi de söylediler:
"Kutlu olsun, ne mutlu sana ey Ali b. Ebu Talip!
Hem benim hem de kadın, erkek bütün müminlerin
velisi (önderi) oldun."6
4-Günümüzde dünyada hatta Müslüman devletlerarasında bile önemli günleri kutlama ve o günler
5-Mâide, 114.
6-Tefsir-i Taberî, c.3, s.428; el-Musannif, İbn-i-i Ebi Şeybe
(Buhari'nin şeyhi) c.12, s.78, h. 12167 ve…
Cidal-ı Ahsen 266
için şenlikler ve etkinlikler düzenlemek bir gelenektir. Kral Fahd, Hirci Kameri 1319 yılında Suudi hanedanlığının iktidarının üzerinden yüz yıl geçtiği için
şenlikler ve festivaller düzenlemiş ve tüm İslam ülkelerinden temsilciler davet etmiştir. Acaba VahabiSelefi önderler de o meclise katıldılar mı, yoksa sessiz kalarak bir şey söylemediler mi? Acaba bu hadisenin mi akıl ve şer'i açıdan önemi daha büyüktür,
yoksa seksen bin kişilik bir sahabe grubunun Hz.
Peygamber (s.a.a) tarafından muhatap kabul edilmeleri mi? Toplantı sonunda Allah Resulü (s.a.a) şöyle
buyurmuştur: "Burada hazır olanlar, olmayanlara
bu sözlerimi ulaştırsın" Bu tür etkinlikleri düzenlemek Allah Resulünün (s.a.a) tavsiye ve emirlerini
icra etmektir.
5-Bazıları, hakikatleri gizlemek bir yana dursun,
müminlere yakışıksız ve haksız töhmetler bile atmaktadırlar. Diyorlar ki Şiiler kendi meclislerinde
kadın ve erkekler bir arada dans ve raks yaparak eğlenmektedirler!
Bu iftiranın delil ve kanıtını bir meclis dahi olsa
bize göstersinler. Hâlbuki bazıları 'Emr-i bi'l Maruf
ve Nehy-i ani'l Münker' markasını kendinilerine
vurmuşlardır fakat başka bir grubun da bunların,
başkalarına iftira atmalarına engel olmaları için görevlendirilmeleri gerekir.
' ! ˜
H6 ' 2 \K ’ ( &H" > A$ Y
.+ YR I ! I ;[
& ( &H" "I:0
I KJ & ( &H" "I:0 ...I N R 9 ' BQ! ' N & " i J / j .Q; >
267 Çeşitli Güncel Konular
y' k6 ˜
H6 ' 2 i J / j .Q; > \N $ F
.\Ku F
f>.T F
.\[
"İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını
arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin
bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz… Namus
sahibi, bir şeyden habersiz, mü'min kadınlara (zina
suçu) atanlar, dünyada ve ahirette lanetlenmişlerdir.
Ve onlar için büyük bir azab vardır."7
4. Şüphe: Evliyalar İçin Kutlama Şenlikleri
Düzenlenmeye Dair
Soru: Neden Müslümanlar, Hz. Peygamber'in
(s.a.a) doğum gününü kutlamaktadırlar?
Cevap:
Bazen Hz. Peygamber'in (s.a.a) doğum gününde
kutlama şenliklerinin düzenlenmesinin dinde bidat
olduğu sanılmaktadır. Ancak dinde bidatin anlamı
insanın din adına bir şeyi yapması ve mukaddes İslam dininde o iş için külli veya cüzi delilin olmamasıdır. Fakat insan her ne zaman bir şey yaparsa ve
onu dine nispet vermezse, bu iş asla bidat olmaz. Örneğin günümüzde çok yaygın olan futbol, basketbol,
voleybol vb. gibi farklı spor çeşitlerini yapmak.
Elbette bidat olmaması, onun helal olduğuna kanıt
teşkil etmez. Bilakis onun helal veya haram olduğunu Kur'an ve sünnet yoluyla açıklamak gerekir.
7-Nur, 19-23.
Cidal-ı Ahsen 268
Aynı şekilde eğer din adına bir iş yapılırsa ve o iş
İslam şeriatında olursa (şeriatta onun için Kur'ani bir
genel kural olursa) bidatlikten çıkar.
Hz. Peygamber'in (s.a.a) doğum gününde eğlenmek ve eğlenceler düzenlemek, din unvanıyla yapılan bir iştir. Her ne kadar onun için has bir delil olmasa da. Şöyle ki dinde Peygamber'in (s.a.a) doğum
gününde şenlikler düzenlemek müstahaptır diye düstur (emir) yoktur, ancak Kur'an ve sünnette Hz. Peygamber'e (s.a.a) muhabbet ve aşk beslemek Kur'an'ın
asıllarından biridir. Bu konuda birçok ayet nazil olmuştur:
' )$ V Ž! ' )$ Q/:0 ' $ w .\<! ' $ w .<’ I . I :0 # %$ .. I Y
Z
R i7 1 .WR .B> J B% a7 K! ' )$ R
Y
6
> S .20V C1 " ( K ' )$ :0 ™ ! .2Q h
J R ( .K
@ 3 G2 & 9 " = J0 K E<0 " RE & 5B <J B> 0C
y]
3 C .+
"De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az
kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza
giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resûlü'nden ve
O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık
Allah'ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyedurun.
Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez."8
8-Tevbe, 24.
269 Çeşitli Güncel Konular
Şimdi şöyle sormak gerekir: Acaba günah ve kötülüklerden uzak olan bu tür şenlikler ve kutlamalarda Hz. Peygamber'i (s.a.a) övgüyle anan ayetler tilavet edilirse, konuşmacılar şiir ve kasidelerini okursa,
bu Hz. Peygamber'e (s.a.a) muhabbet ve sevgiden
başka bir şey midir?
Elbette, Hakikat Kılavuzu ve Şii Genci Cevap Veriyor kitaplarında bu konulara ayrıntılı olarak cevaplar verilmiştir.
5. Şüphe: Hira Dağına Çıkmak Bidat Midir?
İddia: Neden Müslümanlar, özellikle de Şiiler
Hira Dağı'na çıkarlar? Hâlbuki rivayetlerde böyle bir
ziyaret nakledilmemiştir.
Cevap:
Hz. Peygamber Ekrem (s.a.a) yaklaşık on beş yıl
Hira mağarasında Allah'a ibadet etmiş ve razu niyazda bulunmuştur. Farklı aylarda orada itikâf yapmıştır. Orada Allah, onu vahiy emini tarafından vahiyle
şereflendirmiştir. Vahyin nurunu ve Cebrail-i Emin'i
(a.s) orada müşahede etmiştir. Dolayısıyla o mekân
onun vücuduyla şereflenmiştir. Böyle bir mekânı ziyaret etmek ve orada namaz kılmak Hz. Peygamber'in (a.s) eserinden bir çeşit teberrük elde etmektir.
Enbiyaların eserleri özellikle Hz. Muhammed Mustafa'nın (a.s) bedeniyle temas bulmuştur. Bunu hatta
Vahabi selefiler bile kabul etmektedirler. Dolayısıyla
teberrük kastıyla o noktaya gitmek ve orada iki rekât
namaz kılmak İslam ilkelerine mutabıktır.
Cidal-ı Ahsen 270
Kur'an-ı Kerim'in burada buyurduğu gibi:
y5Õ
K ' J<:0 @0 .3K ( K $HZ
R "Siz de İbrahim'in makamından (durduğu yerden)
bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın)."9
Hira mağarasına gitmek teberrük olduğu gibi, bir
akide ilkesini de öğrenmektir aynı zamanda. Şöyle ki
mağarada yaşamak, dağlarda bir abidin yaşamasıdır.
Böyle bir ortam, Hz. Peygamber (s.a.a) gibi, Kurân
gibi bir değeri doğuramaz. Zira Hz. Resulullah gibi
birisini eğitmek, üstat, kitap ve kaynak gerektirdiği
gibi ilmi ve bilimsel bir ortamı da gerekli kılmaktadır. Ancak bu şekilde böyle yüce marifetleri, muhkem hükümleri, sahih tarihi ve metin bir ahlaki topluma sunabilir. Hira mağarasının böyle değerlerden
yoksun olması, bu kitap ve onun sözlerinin başka bir
muhitin meyve ve eseri olduğuna tanıklık etmektedir, Hira mağarasının değil.
Dolayısıyla ilk olarak Hira mağarasına gitmek bidat değildir. Zira Peygamber'in (s.a.a) eserlerinden
teberrük etmek dinin müsellematındandır.10 Özellikle
Hz. Peygamber'in (s.a.a) bedeniyle teması olmuşsa.
İkinci olarak Hira mağarasına gitmek oldukça öğreticidir. İslam inançlarının sağlamlaşmasına sebep
olmaktadır. Kur'an-ı Kerim bu hakikate bir ayetle
işaret etmektedir:
9-Bakara, 125.
10-Müsellemat: İslâmiyete ait, sağlamlığında şüphe olmayan esaslar. Çev.
271 Çeşitli Güncel Konular
m
0 3 > <0 ' $ 1! 9 ' )$ 6 R R .K " † . # %$ yI $3 N R f>! % ( K *J6 ' )$ >
"De ki: "Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben ondan önce sizin
içinizde bir ömür sürdüm (ve asla bir ayet getirmedim). Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?"11
6. Şüphe: Amelde Sebat ve Akıbetin Önemi
İddia: Kur'an-ı Kerim, halifeler ve sahabeler hakkında şöyle demiştir:
y \ 6 h1 ' 2 \ 6 " h
1 "Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan
razı olmuşlardır."
Ne var ki buna rağmen siz Şiiler, halifelere ve sahabelere hakaret ediyorsunuz. Hâlbuki Ebu Bekir'in
torunu olan İmam Cafer Sadık (a.s) bundan iftihar
etmiştir. Ali, kendi çocuklarının adını Ebu Bekir,
Ömer ve Osman koymuştur.
Cevap:
Görüldüğü gibi bu şüphede üç noktaya değinilmiştir:
1-Şüpheyi tasarlayan ilk konuda Tevbe suresinin
100. ayetine işaret etmektedir. Ayet şöyle buyurmaktadır:
11-Yunus, 16
Cidal-ı Ahsen 272
( &H" 10 .QE ( &0JV0 .2 ( K I $E I $3<0. y \ 6 h1 ' 2 \ 6 " h
1 IS . ^0<0 ' NR
"(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk
muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar
var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da
Allah'tan razı olmuşlardır."12
Öncelikle: Ayeti şerife, tüm sahabeleri kapsamamaktadır. Hz. Peygamber'in (s.a.a) yüz binin üzerinde sahabesi vardı. Bu ayet sadece muhacir ve
ensardan öne geçenlerden bahsetmektedir, yani ilk
iman edenler ve güzellikle onlara tabi olanlar.
İkinci olarak: Bu tür hoşnut ve razı olmalar, kişinin ömrünün sonuna kadar bu hal üzere baki kalması
şartına bağlıdır. Eğer ömrünün sonunda farklı bir yaşantıya bürünürse, onun için bir çare olmaz. Sahabelerin konumları Kur'an'ın hakkında buyurduklarından
daha üstün değildir:
N RE> .2\K Ê
Q.> .\R.&’ = .\R’ GH" EQ ' 20 6 #$ R y( &0.T ( K I .)> I$ .`Y
"Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz hâlde, onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu
yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat."13
12-Tevbe, 100.
13-A'raf, 175.
273 Çeşitli Güncel Konular
(Kendisine ayet verilen) bu kişi her ne olursa olsun insanlık olarak en yüce makama çıkmıştı, ancak
ömrünün sonlarında yoldan çıkmış ve delalete düşmüştü.
Buhari, Sahih'inde "el-A'mal-u bi'l-Havâtim" adlı
babında bazı hadislere işaret etmektedir ki çok defalar yaşamlarının başlarında cennetlik olan bazı kişilerin ömürlerinin sonlarında yoldan çıkıp sapıttıklarını ortaya koymaktadır.14 Dolayısıyla ilk günlerde
sırf kuru bir razılık gösterildi diye, onların ömürlerinin tamamında kurtuluş ehli olduklarına delil teşkil
etmez. Bilakis ömürlerinin tamamına ait belge ve
dosyaları inceledikten sonra onlar hakkında hakemlik yapılabilir.
Başka bir ifadeyle, bu tür razılık göstergeleri onların ayetin indiği sıradaki iyiliklerini ifade etmektedir, ancak bu, son bir değerlendirmeye bağlıdır. O
da bu halde kalmalarını gerekli kılmaktadır. Öyleyse
onlardan bazılarının yoldan çıktıklarına dair sağlam
kanıtlar elde edilirse bu ayetle çelişmez. Dolayısıyla
Kur'an-ı Kerim, Peygamber Efendimizin yaranlarını
övüp şöyle buyurmuş:
š . 1 10 ."+)$ 56 š ! N K ( &H" " a$ C1 [
K y' 2 \ <
"Muhammed Allah'ın elçisidir. Beraberinde bulu14-Sahih-i Buharî, Kitabu'r-Rika fi Babi'l-A'mal-i bi'lHavâtim, h.6493.
Cidal-ı Ahsen 274
nanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında
merhametlidirler."15
Daha sonra ise şöyle buyurmaktadır:
i* J + T K ' 2 \ K F
.[. $ 6 \K ’ ( &H" " 6 y.*k6 *JV!
"Allah onlardan (sahabelerden) inanıp iyi işler
yapanlara (hepsine değil) mağfiret ve büyük mükâfat
vaat etmiştir."16
Ayette geçen "Minhum" (01 2) sözcüğünün min
harfi, tebyiz (bazı) içindir. Yani hepsi bağış ve mağfirete müstahak değildir.
Eğer gerçekten tüm sahabeler, temiz ve cennetliklerse, öyleyse neden Sahih-i Buhari onlardan büyük
bir kısmının mürtetliklerinden haber vermektedir?!
Burada bunlardan ikisine değinilecektir:
1-Buhari ve Müslim şöyle yazmaktadırlar:
0<.[c! ( K ”
7 1 A K.3 @ & 6  J0 & :a .% [q]} a C1 "I:
Ñ
' 6 9 zQ: :a$ 3> ‡©.[c! L˜1 .& :a$ %E> D
0 [ (0 6 I W
>
AS &1 £ LGJ323 '01.<! e6 ;R1 '2Q: ‡¸N< $P ! .0<
'K G1.Z VJ/! .IuŒ[>
"Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: "Kıyamet
günü bir grup ashabım benim yanıma gele15-Fetih, 29.
16-Fetih, 29.
275 Çeşitli Güncel Konular
cek, ancak onları havuzdan (Kevser Havuzu)
uzaklaştıracaklardır. Sonra ben şöyle diyeceğim: Ey rabbim! Bunlar benim ashabımdır.
Sonra şöyle bir nida gelecektir: Bunların senden sonra nasıl bidatler çıkardıklarını sen
bilmiyorsun. Onlar mürted oldular ve eski
(cahiliyet) hallerine döndüler."
Bu rivayeti Buhari ve Müslim kendi sahihlerinde
getirmişlerdir.17
2-Buharî, kendi Sahih'inde şöyle nakletmektedir:
"Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "(Kıyamet günü) ben (Kevser) havuzunun kenarında durduğum sırada bir grubu görüp tanıyacağım. Sonra benimle onların arasından
birisi çıkarak onlara; "Haydi gelin gidelim."
diyecek. Ben "Onları nereye götürüyorsun?"
diye sorunca; "Vallahi cehenneme!" diyecek.
Ben; "Onların suçu nedir?" diye soracağım;
diyecek ki: "Bunlar senden sonra cahiliyete
dönüp mürted oldular."
Sonra bir grup daha görüp onları da tanıyacağım. Yine onlarla benim aramda birisi
çıkarak onlara; "Haydi gelin." diyecek. Ben;
"Bunları nereye götürüyorsun?" diye sorunca; "Vallahi, ateşe!" diye cevap verecek.
"Bunların suçu nedir?" diye sorunca; "Bunlar da senden sonra cahiliyeye dönüp mürted
17-Camiu'l-Usul, c.10, s.469, h.7998.
Cidal-ı Ahsen 276
oldular." Onlardan sadece birkaç kişi kurtulacaktır."18
Biz, bu iki hadisi örnek olsun diye getirdik, geri
kalan hadislerin de içeriği bu şekildedir.19
Acaba Ehlisünnet'in en sahih kitaplarından nakledilen bu hadislerle birlikte sahabelerin mürted oldukları nispetini Şia'ya atfetmeleri doğru mudur? Hâlbuki bu on hadisi rivayet eden Sahih-i Buhari ve Sahihi Muslim'dir.
***
İkinci soruya gelince; İmam Cafer Sadık'ın (a.s)
dilinden nakledilen:
"Ebu Bekir beni iki kere dünyaya getirdi" sözü
kesinlikle Şia kaynaklarında nakledilmemiştir. Ve
Eğer Erbilî, Keşfu'l-Gumme kitabında bunu nakletmişse de Ehlisünnet âlimlerinden Abdulaziz Cenâbizî'nin kitabından nakletmiştir. Orada şöyle demektedir: Ebu Bekir beni iki kere dünyaya getirdi.
İlk olarak: Hadisi nakleden, Ehlisünnet'ten biridir
ve onun sözünün Şia için hüccet ve kanıtlığı söz konusu değildir.
İkinci olarak: Sünni birinden nakledilmesinin
hüccet olduğunu farz etsek bile şu noktalara dikkat
edilmesi gerekmektedir: Rivayet tam anlamıyla senetsiz ve belgesidir. Hadis terminolojisinde "Mürsel
18-a.g.e.
19-Ayrıca bkz: Camiu'l-Usul, 10. cilt, Havuz babı 2. kısım,
No: 7995'ten 8004'e kadar.
277 Çeşitli Güncel Konular
Hadis" sınıfına girmektedir. Mürsel hadis (senetsiz
hadis), hüccet ve kanıttan yoksun olduğundan onunla
istidlal getirilemez ve delil olarak kullanılamaz.
Acaba senetsiz bir hadisle, itikat ve inanç aslı olan
şeyler için istidlal getirilebilir mi?
Acaba, Sakife'den sonra yaşanan kanlı savaşları
ve kargaşaları görmezlikten gelerek asılsız ve köksüz
bir hadise dayanarak bu acı hakikatleri örtmek ne
kadar doğrudur?!
***
Hz. Ali'nin (a.s) halifelerin adlarını çocuklarına
koymasıyla ilgili üçüncü soru hakkında ise o dönemde bu tür ad koymaların yaygın olduğuna dikkat etmek gerekir. İsmin güzelliğinin konulan kişiyle hiçbir ilgisi yoktur. İsmin güzel olması, ama isim konulan kişinin oldukça çirkin olması mümkündür. Ebu
Cehil'in gerçekte künyesi Ebu'l-Hakem idi, ancak
ona layık değildi. O dönemde bu isimler yaygın olarak konulan isimlerdi. Cezerî, Usdu'l-Gabe adlı kitabında Hz. Peygamber'in (s.a.a) sahabelerinin arasında ismi Ömer olan 22 sahabenin adını zikretmektedir. Örneğin: Ömer el-Eslemi, Ömer b. Salim ve…
Ömer, Ebu Bekir, Osman adları Arap kabileleri arasında daha onlar dünyaya gelmeden, geldikleri sırada
ve daha sonraları yaygın olarak kullanılan isimlerdendi ve bu isimlerin bu üç kişiyle hiçbir ilgisi yoktur. Dolayısıyla, bir isim koymakla tarihte kaydolunmuş Ehlibeyt'e (a.s) yapılan zulüm ve cefalar inkâr edilemez.
Cidal-ı Ahsen 278
Ayrıca, o dönemde Şiilere karşı yapılan baskı ve
zorbalık şartlarını düşündüğümüzde halifelerin isimlerini çocuklara koymak yahut sahabe çocuklarıyla
evliliklerin nedeni bu tür baskıların hafifletilmesi
içindi. Böylelikle Emevi ve Abbasi nizamları üç halifeye muhalif bahanesiyle Şiilere karşı daha fazla
baskı yaparak mallarını gasp edemeyecek ve katledemeyeceklerdir.
Sahabelere küfür etmek konusuna gelince, bu iftira ve töhmetten başka bir şey değildir. Sahabelerin
büyük bir kısmı Müslümanlar tarafından tanınmamaktadır. Tanınan ve bilinenler ise herkesin saygısını almışlardır. Sadece Kur'an, hadis ve tarihi delillerle siyah dosyaya sahip birkaç kişi dışında hepsine
saygı duyulmaktadır.
7. Şüphe: Neden Cennetü'l-Baki
Mezarlığında Kuşlara Yem Atıyorsunuz?
Cevap:
İnsan, sadece kendisi, çocukları ve ailesine karşı
sorumlu değildir, öyle ki bütün canlılara karşı sorumluluk sahibidir. İslam Fıkhında "Hayvan Hakları"
diye bir bölüm bulunmaktadır. Şia'nın büyük fakihi,
"Cevâhir"in sahibi (1193-2066) bu konu hakkında
çok kapsamlı bahisler etmiştir.20
Emirilmüminin Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:
20-Cevâhiru'l-Kelâm, c.31, s.392, 394-399.
279 Çeşitli Güncel Konular
'“.2 _
0 .30 (0 6 ezB I uK '$)Q.> =f0< =.6 > }
† $3R:0
"Allah'ın kulları ve O'na ait yeryüzü hakkında
O'ndan sakının. Şüphesiz sizler, hatta yeryüzünden ve hayvanlara karşı sorumlusunuzdur."21
Haremdeki güvercinlere yem atmak bütün Müslümanların yaptığı geleneksel bir adettir. Harem etrafındaki kuşlara karşı mesuliyet hissinden başka hiçbir sebebi yoktur. Eğer bunun dışında bir şey söyleyen varsa yalandan başka bir şey değildir.
8. Şüphe: Cennetü'l-Baki Mezarlığında
Bulunan Kabirlerin Sahipleri Belli Midir?
İddia: Şiaların ve başka Müslümanların ziyaret
ettikleri kabirler, 1400 yıldır ölülerin toprağa gömüldüğü bir yere aittir. Ve asla orada kimlerin yattığı
belli değildir.
Cevap:
Şüpheyi tasarlayan kimse sadece burada yatanları
haksız yere sorgulamakla kalmayıp bu ham düşüncesiyle birinci ve ikinci halifelerin ve hatta Hz. Peygamber'in (s.a.a) kabr-i şeriflerini bile zan altında bırakmaktadır. Zira bunların hepsi 1400 yıldan uzun
bir süredir toprağa gömülmüştür ve asla sahiplerinin
kimler olduğu bilinmemektedir. Doğrusu böyle ham
ve boş bir düşünce kültürden yoksun insanlardan bile
duyulmazken nasıl olur da insanları irşad makamında olan insanlardan duyulabilir?
21-Nehcü'l-Belaga, hutbe:160.
Cidal-ı Ahsen 280
Bu kabirler, bin yıldan uzun bir süredir insanların
eline ulaşmıştır. Ta kaç yıl öncesine kadar bu kabirlerin kubbe, gölgelik ve anıtları vardı. Onların sahiplerinin isimleri belliydi ve insanlar 1400 yıl boyunca
bu mezarları ziyarete gitmekteydiler. Eğer Vahabilerin kazmaları kürekleri 1304 h.k yılında bu kabirleri tahrip etmeseydi, kabir sahiplerinin hepsinin izleri
açıkça müşahede edilmekteydi. Seyyahlar yıllar boyunca Cennetü'l-Baki Mezarlığı'nı ziyarete gitmişlerdir. Hatta hac seyahatnamesi yazanlar, tüm kabirlerin özelliklerini kaydetmişlerdir.
1-Ünlü tarihçi Mesûdî (ö.345), Baki Mezarlığı'nda
bulunan Ehlibeyt İmamlarının (a.s) kabirleri hakkında şöyle yazmaktadır:
"Onların kabirlerinin üzerinde yazılı şöyle bir
taş bulunmaktadır: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, ümmetleri yok eden ve ölüleri dirilten Allah'a hamdolsun. Bu kabir dünya kadınlarının efendisi Fatıma Bint-i Resulullah'a (Peygamberin kızı Fatıma'ya), Hasan b. Ali b. Ebu Talib'e,
Ali b. Hüseyin b. Ebu Talib'e, Muhammed b.
Ali'ye ve Cafer b. Muhammed'e ait kabirlerdir."22
Mesûdî, dördüncü yüzyıl tarihçilerindendir. Taassup sahibi selefiler, bu yüzyılı ve bundan önceki
yüzyılları, İslam tarihinin en üstün yüzyılları olarak
22- Murucu'z-Zeheb, Mesûdî, c.2, s.288, Mesûdî'ye göre
Fatıma'nın kabri diye meşhur olan kabir Hz. Peygamber Efendimizin değerli kızı Hz. Fatıma'ya ait değildir. Bize göre buradaki kabir Hz. Ali'nin annesi Hz. Fatıma Bint-i Esed'e aittir.
281 Çeşitli Güncel Konular
saymakta ve Müslümanların o dönemlerde yaptıkları
yaygın amellerin, meşruiyetine delil teşkil ettiğine
inanmaktadırlar. Maalesef Mesûdî'nin bahsetmiş olduğu isimlerin yazılı olduğu taş, Vahabilerin sultası
sonucu toprakların altında kaybolmuş ve günümüzde
bu kabirler genel olarak birbirlerinden ayrı olarak tanınmamaktadır.
2-Ünlü seyyah İbn-i Cübeyr23 (540-614), enbiya,
salihlere ve Ehlibeyt imamlarına (a.s) ait manzara ve
sahneleri Mısır, Mekke-i Muazzama, Medine-i Münevvere, Irak ve Şam'da görmüş ve onların özelliklerini ayrıntılı bir biçimde meşhur seyahatnamesinde
zikretmiştir. Bunların tamamını burada zikretmek
mümkün değildir.
3-İbn-i Neccâr diye meşhur olan ünlü Müslüman
gezgin Muhammed b. Mahmud, Ahbar-i Medineti'rResul kitabında şöyle yazmaktadır:
"Cennetü'l-Baki'nin girişinde has bir kutsiyeti
olan çok yüksek bir kubbe bulunmaktadır. Kubbenin iki kapısı bulunmakta, bunlardan birisi her
gün ziyaretçiler için açılmaktadır."24
Bunlar seyahatnamelerden getirdiğimiz örnekler23-Muhammed b. Ahmed b. Cübeyr Endulusî (Endülüslü
İbn-i-i Cübeyr), altıncı yüzyılın ünlü gezginlerindendir. O,
dünyayı üç kez baştan ayağa gezmiş ve şark bölgesini üç kere
müşahede etmiştir. Seferlerinden birisi 578 hicri yılında başlamış ve 581 yılında sona ermiştir. (A'lam, c.5, s.319).
24-Ahbar-i Medineti'r-Resul, tahkik Salih Muhammed Cemal, Mekke-i Mükerreme.
Cidal-ı Ahsen 282
dir. Başka seyahatnamelere de müracaat edildiği takdirde enbiya ve evliyalara kabir yapılmasının muvahhitler arasında süregelen çok eski bir gelenek olduğu görülecektir.
İbn-i Haccâc Bağdadî (262-392), Irak'ın büyük şairlerindendir. Müminlerin Emiri Hz. Ali'yi (a.s) övücü bir kasideyi Hz. Ali'nin (a.s) türbesinde bir grubun yanında okumuştur. Kasidenin başında şöyle
demektedir:
e+YBC lÖ% 1 Ž (K –W\ e6 .‚ Az3 ™ .c .&
+ n&
Ey Necef'teki beyaz kubbe sahibi! Kim senin kabrini
ziyaret eder ve senin yanında (Allah'tan) şifa dilerse, Allah ona şifa verir.
Genel olarak bu kabirlerin sahiplerinin özellikleri
mütavatir bir şekilde nakledilmiştir. Tüm dünya
Müslümanları onların sahiplerini tanımaktadırlar. İnkâr ve görmezlikten gelmek, kabirdekilerin tanınmasına engel teşkil etmez.
Günümüzde, enbiya ve vasilerin kabirleri Ürdün,
Mısır, Türkiye, Irak, Filistin… Ülkelerinde, tüm
dünya genelinde ayaktadır. Dolayısıyla bu kabirdekilerin binlerce yıl önce öldüklerinden ve kimsenin
bunları tanımadıklarından 'bunlar kimdir?' diye dememizin bir anlamı yoktur.
Bu kabirlerin sahiplerinin kimler olduğu tevatür
haddinde herkesçe nakledilmiştir. Bu ham düşünceyle, İslam tarihini ve dini önderlerini görmezlikten ge-
283 Çeşitli Güncel Konular
lemeyiz. Eğer bu yanlış sözlere kulak verirsek, tüm
İslami eserler sorgu altına girer ve unutulmaya yüz
tutar.
9. Şüphe: Neden Hasan İle Hüseyin Anneleri
İçin Türbe İnşa Etmediler?
İddia: Eğer Allah'ın veli kulları için türbe yapmak
iyiyse, neden Hasanla Hüseyin (a.s) böyle bir şeyi
kendi anneleri Hz. Fatımatu'z-Zehra (s.a) için yapmadılar?
Cevap:
Şüpheyi tasarlayan kişi, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in (a.s) annesinin tarihinden habersiz herhalde!
Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in (a.s) annelerinin değerli eşine vasiyetlerinden birisi de, gece kendisine gusül verilerek defnedilmesi ve kimseye kabrinin yerinden bahsetmemesi idi. Hz. Fatıma, (s.a) halifelerin
hilafetine tepki gösterme amacı da dâhil olmak üzere
bazı maslahatlardan dolayı böyle vasiyette bulunmuş, netice olarak gizlice defnedilmiş ve kabri bu
yüzden meçhul olarak kalmıştır.
Böyle bir durumda tanınmayan bir kabir için nasıl
türbe yapılabilir?!
Elbette dört imamın kabrinin yanında bir kabir bulunmaktadır. O kabir, Hz. Fatıma Bint-i Esed'in kabridir ve o kabrin Hz. Fatıma'yla (s.a) hiçbir alakası
yoktur.
Buraya kadar şüphenin zahiri görüntüsüyle ilgili
Cidal-ı Ahsen 284
konuştuk, ancak şüpheyi tasarlayan aslında evliyaların kabirlerinin türbe ve kubbe vesilesiyle korunmasını şirk ve haram bilmektedir. Ancak muhatabını sıkıştırmak ve mahkûm etmek için böyle bir söz ortaya
atarak istidlal etmektedir. Eğer caizse, neden Hasanla Hüseyin (a.s) bu işi yapmadı? demek istemektedir.. Şüphenin zahiri görüntüsüne cevap verdiğimize
göre şimdi de evliyaların ve büyük insanların kabirlerinin korunması hakkında kısaca açıklamada bulunacağız:
İlk olarak: Allah Resulü (s.a.a) vefat ettiği gün,
onu kendi evine defnettiler. Eğer gerçekten korumak
için gölgelik yapmak şirk ve haramsa, neden sahabelerin tamamı onu evinin çatısı altında gömülmesini
onaylayarak buna izin vermişlerdir? Eğer çatı ve
gölgelik haramsa önceden böyle bir durumun olmasıyla sonradan onun için böyle bir yerin yapılması
arasında ne fark vardır?
İkinci olarak: Kur'an-ı Kerim, bazı özel evlerin
yüceltilmesi ve saygı duyulması için emirde bulunmakta ve şöyle buyurmaktadır:
‫ ﻟَﻪ‬‫ﺢ‬‫ﺒ‬‫ﺴ‬‫ ﻳ‬‫ﻪ‬‫ﻤ‬‫ﺎ اﺳ‬‫ﻴﻬ‬‫ﺬْﻛَﺮَ ﻓ‬‫ ﻳ‬‫ و‬‫ أَنْ ﺗُﺮْﻓَﻊ‬‫نَ اﻟﻠﱠﻪ‬‫ أَذ‬‫ﻮت‬‫ﻴ‬‫ﻲ ﺑ‬‫ﻓ‬
ْ‫ﻦ‬‫ ﻋ‬‫ﻊ‬‫ﻴ‬‫ ﻻ ﺑ‬‫ةٌ و‬‫ﺠﺎر‬‫ ﺗ‬‫ﺻﺎلِ * رِﺟﺎلٌ ﻻ ﺗُﻠْﻬِﻴﻬِﻢ‬Ĥْ‫ اﻟ‬‫ و‬‫و‬‫ﻴﻬﺎ ﺑِﺎﻟْﻐُﺪ‬‫ﻓ‬
‫ﻴﻪ‬‫ ﻓ‬‫ﻣﺎً ﺗَﺘَﻘَﻠﱠﺐ‬‫ﻮ‬‫ﺨﺎﻓُﻮنَ ﻳ‬‫ اﻟﺰﱠﻛﺎةِ ﻳ‬‫ إِﻳﺘﺎء‬‫ﻼةِ و‬‫ إِﻗﺎمِ اﻟﺼ‬‫ و‬‫ﻛْﺮِ اﻟﻠﱠﻪ‬‫ذ‬
y‫ﺼﺎر‬‫ اﻟْﺄَﺑ‬‫ و‬‫اﻟْﻘُﻠُﻮب‬
285 Çeşitli Güncel Konular
"(Bu kandil) birtakım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin
vermiştir. Orada sabah akşam O'nu (öyle kimseler)
tesbih eder ki; onlar, ne ticaret ne de alış-verişin
kendilerini Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve
zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar,
kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden
korkarlar."25
Bu evlerden maksat, enbiya ve evliyaların kabirleridir ve asla cami ve mescitler kastedilmemiştir.
Suyutî, ed-Durru'l-Mensur Tefsiri'nde şöyle nakletmektedir:
"Bu ayet nazil olduğunda birisi Hz. Peygamber'e (s.a.a) "Bu evlerden maksat nedir?" diye
sordu. Hz. Peygamber (s.a.a); "Peygamberlerin
evleridir" diye cevap verdi. Bu esnada Ebu Bekir
ayağa kalkarak (Hz. Ali'nin evini göstererek)
"Acaba bu ev de mi Kur'an'ın bahsettiği o evlerdendir?" diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Evet, en üstünlerinden ve en yücelerindendir."26
Bu evlerin yüceltilmesinden maksat ister duvarlarının yükseltilmesi olsun isterse onun saygınlık ve
ihtiramı olsun her halükârda bu evlerin korunması
25-Nur, 36-37.
26-ed-Durru'l-Mensur, c.6, s.203; Nur suresinin tefsiri;
Ruhu'l-Maâni, c.18, s.174, Hz. Peygamber'in (s.a.a) buyruğunun Arapçası şöyledir: .2h.>! (K 'NQ
Cidal-ı Ahsen 286
Kur'an açısından gerekli ve farzdır. Dolayısıyla bunlara saygı ve tazim bir farizadır. Öyleki sadece Hz.
Peygamber Efendimizin (s.a.a) kendi evinde gömülmesi değil, hatta birçok önderimiz dahi kendi evlerinde toprağa gömülmüşlerdir. Örneğin İmam Hadi
(a.s) ve İmam Hasan Askeri (a.s) ibadet yerleri de
olan evlerinde toprağa gömülmüşlerdir. Onlar, ayette
geçen o sıfatların tamamına sahip kimselerdi.
Asaletlerin Korunması
Temel olarak dinin ve İslamî değerlerin teşvik
edilip yayılması için asaletlerin korunması gerekmektedir, ta gelecek nesiller Hz. Peygamber'in (s.a.a)
vücudu ve davetinden şüpheye düşmesinler. Günümüzde Hz. Mesih'in (a.s) dini, bu sorunla karşı karşıya kalmıştır. Çünkü ondan geriye hissedilir bir eser
kalmamıştır. Ne annesinin, ne Havarileri'nin kabrinin
yeri bellidir ve ne de ötekilerin eserlerinin yeri. Batılı
bir genç bugün şöyle düşünmektedir: Mesih (a.s) ve
İncil konusu da Leyla ile Mecnun'un; Ferhat ile Şirin'in kıssası gibi efsanelerle karışık hayaller ürünü
olmuş olmasın?!
Müslümanlar bu on dört asır boyunca, İslam dininin akıbetinin Hıristiyanlık gibi olmaması için İslami
eserleri korumuş ve saklamışlardır. Onlar açık yüreklilikle ve güler yüzlülükle diyorlar ki ey dünya insanları! On dört asır önce Ben-i Haşim kabilesinden bir
kişi, Allah'ın emriyle insanları önceki dinlere son veren İslam dinine davet etmiştir. Burası onun dünyaya
287 Çeşitli Güncel Konular
geldiği yerdir. Orası onun ibadet yeri ve mabedidir.
O noktada, askerleri müşriklerle savaşmıştır ve burası da onun defnedildiği ve gömüldüğü türbesidir.
Aynı şekilde öteki İslami eserler için de…
Dolayısıyla eğer bizler tüm İslami eserleri kazma
ve buldozerlere sunar ve hepsini ortadan kaldırırsak
İslam'dan Kur'an'dan başka geriye bir şey kalmaz.
Emin olunuz ki o zaman da Hıristiyanlardan daha iyi
bir durumda olmayız.
Bizler Vahabilere soruyoruz: Acaba fıkıh delillerinden birisi de âlimlerin ittifak etmesi değil midir?
Herkes ittifak etmiştir ki eğer İslam âlimleri bir asıl
üzerine ittifak etseler, bu hüküm kesin bir ilahi hükme dönüşür. Müslümanlar on dört asır boyunca bu
binaları korumuşlardır. Onların yolunda canlarını ve
mallarını vermişlerdir. Neden bu siret ve yaşam, şer'i
hükmün yolu olmasın?
Maalesef, saray mollası dediğimiz âlimlerin cehaleti sonucu, seksen yıllık fetret (zaaf ve gevşeklik)
döneminde İslami eserlerin büyük bir bölümü ortadan kaldırılmış ve günümüzde Mekke ve Medine şehirleri İslami bir çehreden yoksun bırakılarak Avrupa şehirlerine dönüştürülmüştür!
Ehlisünnet'in fıkıh önderleri olan Ebu Hanife, Malik, Şafii ve Ahmet b. Hanbel'in yüzyıllar boyunca
kubbeli türbeleri bulunmaktaydı. Ebu Hanife'nin
kabri şu anda Bağdat'ta, İmam Şafii'nin kabri Kahire'de böyle bir konuma sahiptir. Ancak Baki Mezarlığı'nda olan Malik'in kabri, Vahabilerin kazmaları
Cidal-ı Ahsen 288
sonucu ortadan kaldırılmış, Ahmet b. Hanbel'in kabri
ise sel ortadan kaldırmayana kadar kubbeli bir türbeye sahipti.
10. Şüphe: Kıyamet Gününün Sorgulayıcısı
Soru: "Şiiler, Kıyamet gününde, amellerinin
imamlar tarafından sorgulanacağına inanmaktadırlar" deniyor. Acaba bu doğru mudur?
Cevap:
İlk olarak: Kur'an açısından, kıyamet gününde
hesap soracak olan Allah'tır. Kur'an bu konu hakkında şöyle buyurmaktadır:
y' 2 <. .\ 6 "I:0 'P$ * ' 2 <.&0: .\:0 "I:0
"Şüphesiz onların dönüşleri bizedir. Sonra onları
hesaba çekmek de elbette bize aittir."27
Dolayısıyla, hiçbir Şia gece gündüz tilavet edip
tefsirini okudukları bu muhkem ayet karşısında hiçbir zaman hesap ve kitabın Allah'tan başkasına ait
olduğuna inanmamaktadır.
İkinci olarak: Kur'an-ı Kerim, Allah'ı amellerin
kaydedicisi olarak tanıtmakta ve şöyle buyurmaktadır:
yI $ N R ' B\ $ .K Ê
… \ B
Q .\$ .Q:0
"Çünkü biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk."28
27-Gâşiye, 25-26.
28-Câsiye, 29.
289 Çeşitli Güncel Konular
Başka bir ayette ise şöyle buyurmaktadır:
y¾- J0 T <0 † .0QE ' 2 B % $.% .K ™
B) \C "Onların bu sözlerini ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız..."29
Ancak başka bir yerde ise şöyle buyurmaktadır:
yI $N + R .K I N & * ]
0R. .*KJ * ]
k > .[ ' )$ 6 "I:0 "Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler, değerli yazıcılar vardır; onlar, yapmakta olduklarınızı bilir."30
Bu iki ayet grubunun arasında asla bir çelişki yoktur, zira melekler Allah'ın emriyle kulların amellerini
yazmaktadırlar. Dolayısıyla eğer bazı kulların hesapları ilahi evliyalara tevdi edilirse (bırakılırsa) bunun
anlamı onların muhasebe konusunda bağımsız oldukları değildir, bilakis bu Allah'ın onlara armağan ettiği
bir makamdır. Çünkü gerçek ve hakiki hesap sorucu
Allah'ın kendisidir.
İlahî veli kulların, hesap sormalarının başka bir
anlamı daha vardır. O da şudur ki bazı ayetlerden istifade edilmektedir ki bu dünyada Allah (c.c), Peygamber (s.a.a) ve bazı mümin kulların bazı kulların
gizli amellerinden haberdar olduklarıdır. Kur'an şöyle buyurmaktadır:
yI \K u $C1 ' )$ 6 " OJ
> $ 6 #0 %$ 29-Âl-i İmrân, 181.
30-İnfitar, 10-12.
Cidal-ı Ahsen 290
"De ki: (Yapacağınızı) yapın! Amelinizi Allah da
Resûlü de müminler de görecektir."31
Bu ayetten Peygamber (s.a.a) ve bazı müminlerin
Ahiret günü, insanların amellerine tanıklık edeceği
anlaşılmaktadır. Gerçekte, amellere tanık olmak bir
çeşit hesap sormak anlamına gelmektedir.
Dolayısıyla, Allah'a mahsus olan hesap sormak ile
imamların kıyamet günü hazır bulunarak hesap görmeleri arasında en küçük bir çelişki yoktur. Önemli
olan bazılarının, Hz. Peygamber'i (s.a.a) ve imamları
(a.s) gerçek manada tanıyamamış olmalarıdır. Onlar,
yaratılış gemisinin amiralleri olan güllerle (Peygamber ve imamlar), sıradan insanları aynı kefeye koymaktadırlar. Onlara göre bunların ne gaipten haberleri var, ne de başkalarının amellerine şahittirler.
11. Şüphe: Fedek Arazisi ve Hz. Fatıma
Soru: Şia fıkhında kadın, toprak ve gayrimenkulden miras almaz. Öyleyse Hz. Fatıma (s.a) nasıl olur
da babasından Fedek arazisini miras alabilir?
Cevap:
Bu şüphe meşhur bir nükte olan şuna benzemektedir. Diyorlar ki: "Kasan ve Küseyin Muaviye'nin
iki kızıdır." Öncelikle Kasan ve Küseyin değil, Hasan ve Hüseyin'diler. Muaviye'nin değil, Ali b. Ebu
Talib'in çocuklarıydılar. Ve kız değil, erkektiler.
Bu örnek, bu konuya tam olarak mutabıktır.
31-Tevbe, 105.
291 Çeşitli Güncel Konular
1-Eğer Şia fıkhında kadın, zemin ve gayrimenkulden miras almıyorsa, bundan maksat karı kocadır.
Hz. Zehra (s.a) ise Hz. Peygamber'in (s.a.a) kızıydı.
Erkek ve kızlar her şeyden miras alırlar:
y(0 QE$ ,² #$ K J0 "H ' $  9! > " ' )$ c&
"Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli32 (miras vermenizi) emreder."33
2-Fedek, miras değildi, bilakis Hz. Peygamber
Ekrem'den (s.a.a) kızına hediye ve armağandı. "Bir
de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz
yere de saçıp savurma."34 ayeti nazil olduğunda Hz.
Peygamber Efendimiz (s.a.a) enfalden olan Fedek
arazini kızı Hz. Zehra'ya (s.a) bağışlamıştır. Daha
sonra bu arazi yıllarca Hz. Zehra'nın (s.a) idaresinde
olmuş ve ona ait işçiler orada çalışmaktaydı. Sonradan uydurulmuş "Biz, peygamberler miras bırakmayız" şeklindeki sözde bir hadisle Hz. Zehra'nın
(a.s) elinden alınmıştır. Osman'ın halifeliği döneminde Mervan'ın kontrolüne geçmiş ve daha sonraları Mervan'ın neslinde kalmıştır.
12. Şüphe: Kılıç Zoruyla İslam Tebliği!
İddia: "Dinde zorlama yoktur" ayetinin anlamı
Şiilerin, müşrikçe iş yapması ve bizim de buna sessiz
kalmamız anlamında değildir. Allah Resulü (s.a.a)
32-Her şeyden miras alırlar, ancak erkek iki pay alır. Çev.
33-Nisa, 11.
34-İsrâ, 26.
Cidal-ı Ahsen 292
kılıç ve zorla, insanları İslam'a davet etmekteydi.
Sizler İslam'ın zahirini korumakla görevlisiniz.
Cevap:
Biz şu anda ayeti şerife hakkında konuşmayacağız, ancak hatırlatmalıyız ki ilk olarak görmek gerekir "tevhid" ve "şirk"in ölçüsü nedir? Acaba Müslümanların ilk günden ta günümüze kadar ki ölçü olarak kabul ettikleri şeyler midir, yoksa sekizinci yüzyılda Ahmed İbn-i Teymiye (661-728) tarafından
temelleri atılan ve sonra Muhammed b. Abdülvahhab
tarafından yeniden ihya edilerek şu anda onun takipçileri (Vahabi-Selefiler) tarafından halka dayatılan
şeyler midir? Hiçbir Müslüman fırkanın kendi akidesini başka fırkalara dayatmaya hakkı yoktur. Onlara
şöyle sormak gerekiyor:
Sizler hangi delille sekizinci yüzyılda ortaya çıkmış bir mezhebin düşüncelerini tüm dünya Müslümanlarına dayatmaktasınız? Temel olarak şirk ve
tevhid konusunu tekelinize almanızın anlamı nedir?
Sizin her dediğinizin hak, Sünni ve Şii Müslümanların dediklerinin batıl olduğunu nasıl ispat ediyor ve
ortaya koyuyorsunuz? Hangi delil ve münasebetle
Haremeyn-i Şerifeyn'de kendi inançlarınızı insanlara
dayatıyorsunuz? Başka Müslümanların ve mezhep
takipçilerinin de içtihat hakkı yok mu?
Ayrıca, bu mantığa ne demeli: Allah Resulü
(s.a.a) insanları kılıç zoruyla Müslüman yaptı! Bu
söz maalesef Hıristiyanlarla bir Vahabinin ağzından
çıkan sözünün aynısıdır. İslam uleması son iki yüz-
293 Çeşitli Güncel Konular
yıldır bu iftira karşında durmuş ve isbat etmiştir ki
İslam'ın gelişmesi ve ilerlemesinin sebebi onun sağlam bir mantığa dayanması ve insanlık âleminin o
dönemdeki siyasi ve itikadî sistemlerden bıkıp usanmalarından kaynaklanmaktaydı. Ne ilginçtir ki! Bugün Vahabi diyor ki: Peygamber (s.a.a) kılıç zoruyla,
insanları İslam'a davet ediyordu!
13. Şüphe: Ehlisünnet Rivayetlerinin Kabulü
Soru: Şiiler, Ehlisünnet'in sihah ve sünenlerindeki
rivayetleri kabul etmiyor mu?
Cevap:
Hiç şüphe yoktur ki Allah Resulü'nün (s.a.a) sünneti, Allah'ın kitabı gibi, inanç ve fıkıh kaynaklarından ve belgelerindendir. Peygamber'in (s.a.a) sözlerini reddetmek, şirk ve İslam'dan çıkmaktan başka
bir şey değildir.
Bizler eğer Hz. Peygamber'in (s.a.a) sözlerini
kendisinden duysaydık doğal olarak yüzde yüz kabul
eder ve ona amel ederdik, ancak zaman sürecinde bizimle Peygamber Efendimiz (s.a.a) arasına vasıtalar
girmiştir. Şia diyor ki bu vasıtalara dikkat etmek gerekir. Her nerede hadisi nakleden şahıs yani ravi sika
(güvenilir) ve sakınan (adil) biriyse bizim için hüccettir ve kabul edilir.
Bundan aldığımız sonuç şudur: Her ne zaman
sihah ve sünende bir rivayet zikredilirse bu ölçüye
tabi tutarız. Bununla bu kitaplarla Şia'nın dört kitabı
arasında bir fark yoktur. Onların rivayetlerini kabul
Cidal-ı Ahsen 294
etmiyoruz şayiası gerçek dışıdır. Bizler, ravinin güvenirliliği soru altına girdiğinde veya meçhul olduğunda rivayetleri kabul etmemekteyiz. Sözlerimize
en büyük kanıt, fıkıh kitaplarımızda, (Ehlisünnetin)
sahih kitaplarında gelen rivayetlerle istidlal edilmesidir. Bunlardan bazılarına değiniyoruz:
1-Nehy-u Nebî ani'l-Garar.
2-Alâ'l-Yed ma Uhizet hatta Tuaddi.
3-el-Müslimune inde Şurutihim.
4-el-Beyyian bi'l-Hıyâr ma lem Yefterika35 vs.
Burada bir noktaya değinmek istiyoruz: Ehlibeyt'e
(a.s) ait birçok rivayet Ehlisünnet kitaplarında yer
almaktadır. Nasıl biz bu kitaplara karşı kayıtsız kalabiliriz? Geçmiş üstatlardan Ayetullah Seyid Mehdi
Ruhani ve Ayetullah Mirza Ali Ahmedi Miyanecî,
bu konu hakkında 10 ciltlik kapsamlı bir araştırma
yaptılar. Orada Ehlisünnet kitaplarında yer alan Ehlibeyt'e (a.s) ait hadisler bir araya getirildi. Bu kitabın ilk cildi basıldı. Bunun anlamı şudur ki; geçmiş
yüzyıllarda yaşamış Ehlisünnet fakih ve muhaddisle35-Burada kastedilen dört konu sırayla şöyledir:
1) Peygamber'in (s.a.a) aldatma eylemini sakındırması
2) Bir şeyin kime ait olduğ konusunda şüphe edildiğinde o
şeyin kim tarafından kullanıldığına bakma ve kimin elinde ise
ona ait olarak kabullenme.
3) Müslümanlar şartlarına bağlıdır.
4) Alışveriş yapan taraflar henüz birbirlerinden ayrılmadan
muameleyi bozma hakkına sahiptirler. Çev.
295 Çeşitli Güncel Konular
ri -günümüzün aksine- Ehlibeyt (a.s) kanalıyla gelen
rivayetlere değer veriyor ve onlara amel ediyorlardı.
14. Şüphe: "Sıddıka" Ayşe'nin Mi Lakabıdır?
İddia: Sıddıka, Ayşe'nin lakabıdır, Hz. Fatıma'nın
(s.a) değil.
Cevap:
Biz şimdilik Hz. Peygamber'in (s.a.a) değerli kızı
Hz. Fatıma'nın (s.a) lakabı hakkında konuşmayacağız, zira o kesinlikle "Sıddıka"dır. Sekizinci önder
Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) onu "Sıddıka" olarak
anmıştır.36 Ancak Sıddıka'nın Ayşe'nin lakabı olduğuna dair hiçbir delil bulunmamaktadır. Ona nasıl
sıddıka denilebilir ki hâlbuki Kur'an-ı Kerim onunla
Hafsa hakkında şöyle buyurmaktadır:
‫ﻪ‬‫ﻠَﻴ‬‫ﺮا ﻋ‬‫ إِنْ ﺗَﻈﺎﻫ‬‫ﻜُﻤﺎ و‬‫ ﻗُﻠُﻮﺑ‬‫ﻐَﺖ‬‫ ﺻ‬‫ ﻓَﻘَﺪ‬‫إِنْ ﺗَﺘُﻮﺑﺎ إِﻟَﻰ اﻟﻠﱠﻪ‬
‫ﺪ‬‫ﻌ‬‫ﻜَﺔُ ﺑ‬‫ﻼﺋ‬‫ اﻟْﻤ‬‫ﻴﻦَ و‬‫ﻨ‬‫ﺆْﻣ‬‫ اﻟْﻤ‬‫ﺢ‬‫ ﺻﺎﻟ‬‫ﺮِﻳﻞُ و‬‫ ﺟِﺒ‬‫ و‬‫ﻻه‬‫ﻮ‬‫ ﻣ‬‫ﻮ‬‫ ﻫ‬‫ﻓَﺈِنﱠ اﻟﻠﱠﻪ‬
yٌ‫ ﻇَﻬِﻴﺮ‬‫ﻚ‬‫ذﻟ‬
"Eğer sizler (Peygamberin iki eşi) Allah'a tövbe
ederseniz (ne güzel); çünkü kalpleriniz eğrilik gösterdi (saptı). Yok, eğer Peygambere karşı birbirinize
destekçi olmaya kalkışırsanız, bilesiniz ki onun dostu
ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin salih
36-Usul-u Kâfî, Muhammed b. Yakup Kuleynî, Bab-ı
Mevlid-i Zehra (s.a), h.4.
Cidal-ı Ahsen 296
olanlarıdır. Bunların ardından melekler de ona yardımcıdır."37
Acaba bu şekilde bir hitaba maruz kalan birisine
"sıddıka" denilebilir mi? Bu ayet Ehlisünnet müfessirlerinin ittifakıyla Ayşe ve Hafsa hakkında inmiştir.
Sahih-i Buhari'de İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet
edilmiştir:
"Ömer'e, "Peygambere karşı birbirine destek
veren Peygamberin o iki eşi kimlerdi?" diye sordum. Şöyle dedi: "Hafsa ve Ayşe'ydi; Allah'a
andolsun ki bizler cahiliyet döneminde kadınlara
hiçbir değer vermiyorduk. Derken Allah'tan kadın haklarına dair ayet indi (Onlar bu yüzden cesaret buldular)."38
15. Şüphe: Muaviye'nin Vahiy Kâtibi
Olduğunu Neden Kabul Etmiyorsunuz?
Soru: Muaviye'nin faziletlerinden birisi de onun
vahiy kâtibi olmasıdır. Bunu neden kabullenmiyorsunuz?
Cevap:
Muaviye, hicretin sekizinci yılında İslam dini
Arap yarımadasının birçok noktasına hâkim olduktan
sonra babasıyla birlikte genel baskılara dayanamayarak İslam'ı zahiri olarak kabul etti. Mekke'nin fethi
hicretin sekizinci yılının son dönemlerinde gerçek37-Tahrim, 4.
38-Sahih-i Buharî, c.6, s.195, Tahrim suresinin tefsirinde.
297 Çeşitli Güncel Konular
leşmiş ve ondan sonra Hz. Peygamber Efendimiz
(s.a.a) iki yıl birkaç ay yaşamıştır. Dolayısıyla, onun
vahiy kâtibi olabilmesi için sadece iki yıl birkaç aylık bir dönemde bunu yapması gerekmektedir. Mekke'den Medine'ye gelecek ve Hz. Peygamber (s.a.a)
ona itimat edip güvenecek ve o şekilde vahyi yazmaya başlayacaktır, ancak Müminlerin Emiri Hz. Ali
(a.s) bi'setin başından hicretin sonuna kadar vahiy
kâtibi idi. Acaba bu iki kâtibi aynı sayabilir miyiz?
Farz edin ki o, öteki kâtiplerin yanında birkaç ayet
yazmıştır, ancak acaba bu hasenat onun işlediği o
büyük günahlara mağfiret sebebi olabilir mi? Onun
en büyük günahı Allah ve Peygamberi'nin (s.a.a)
atamasının yanı sıra halkın seçtiği halifeye karşı direnmiş ve ona karşı savaş açmıştır. Bu savaşta 70 bin
kişi ölmüştür. Osman'ın katillerinin tutuklanma meselesini bahane ederek Hz. Ali'nin (a.s) karşısında
durmuştur. Hâlbuki onun vazifesi halifeye biat etmek
ve daha sonra Hz. Ali'den (a.s) Osman'ın katillerini
cezalandırmasını istemekti.
Onun en büyük günahlarından birisi de İslam'ın
şura hükümetini saltanat ve babadan oğla geçen monarşiye dönüştürmesidir. Dolayısıyla uzun yıllar boyunca, Ebu Süfyan ve Mervan hanedanı İslami hilafet tahtına dayanarak hükümranlık etmiştir. Onların
zamanında fesat ve adaletsizlik o kadar artmıştır ki
halkın genel bir ayaklanmasıyla Süfyani ve Mervani
hanedanlarına son verilmiştir.
Raşit Rıza, el-Menar Tefsiri'nde şöyle yazmaktadır:
Cidal-ı Ahsen 298
"İstanbul'da bir meclis tertiplendi. Almanya'nın tanınmış ve ileri gelenlerinden biri de orada
Mekke büyükleinden biri olduğu halde şöyle söyledi:
'Biz Avrupa halkı Muaviye b. Ebu Süfyan'ın altından heykelini yaparak Berlin'in en büyük meydanlarından birine dikmemiz gerekmektedir.'
Oradakiler bunun sebebini sorduklarında şöyle
diyor:
'Çünkü o, demokrasi esası üzerine bina edilmiş
İslam hükümetini babadan oğla geçen bir saltanata dönüştürdü. Ve eğer böyle olmasaydı, İslam
tüm dünyaya yayılır ve Almanlar ve tüm Avrupalılar İslam dinine tabi olurlardı.'39
Elbette Muaviye hakkında konuşulacak söz çoktur, ama biz bu kadarıyla yetiniyoruz.
16. Şüphe: Ebu Süfyan Da Peygamber
Sahabesi Değil Miydi?
İddia: Ebu Süfyan tanınmış sahabelerdendi ve
onun faziletlerinden birisi de Kâbe'deki putları kırmasıyla Peygamber'in (s.a.a) teveccühünü kazanmış
olmasıydı.
Cevap:
Ebu Süfyan, daha ilk günden itibaren Hz. Peygamber'in (s.a.a) karşısında durmuş ve Mekke'de olduğu dönem zarfında Ebu Cehil'le birlikte ona her
39-el-Menar, c.11, s.260.
299 Çeşitli Güncel Konular
türlü eziyetten geri kalmamıştır. Peygamber'in (s.a.a)
katıldığı savaşların birçoğunda parmağı vardır. Bedir
savaşında Kureyş kafilesi, İslam orduları tarafından
muhasara altına alınmak üzereyken, o Kureyş eşrafına ticaret kervanlarını bir an önce ele geçirmeleri
için tam teçhizatlı olarak hareket etmeleri için mesaj
gönderdi. Kureyş kervanı, Ebu Süfyan'ın hilesiyle
muhasaradan kurtuldu, ancak Kureyşliler Bedir topraklarına vardıklarında kervanlarının kurtulduğunu
öğrendiler. Buna rağmen Peygamberle (s.a.a) savaşmak için ısrar ettiler. Olayın ayrıntıları siyer ve tarih
kitaplarında nakledilmiştir.
Uhud savaşında savaşın lideri o idi. Aslında
Kureyş'i Müslümanlardan intikam almaları için
Uhud'a getiren ve onları organize eden kişi de odur.
Bu savaşta Müslümanlara ağır kayıplar verdirilmiştir.
Ebu Süfyan, Hendek savaşında, kişisel çabalarıyla
Arap yarımadasının çeşitli noktalarından 10 bin kişi
toplayarak Medine'yi muhasara altına alarak İslam
nidasını susturmaya çalışmıştır. Ancak İslam askerlerinin kahramanlıkları, gece gündüz dinmeyen direnişleri ve Hz Ali'nin (a.s) fedakârlıkları sayesinde
Kureyş'in en ünlü kahramanı Amr b. Abdevud öldürülmüş, geri kalanlar da Medine'yi terk ederek geri
dönmek zorunda kalmışlardır.
Sekizinci yıla gelindiğinde Hz. Peygamber (s.a.a)
on bin kişilik bir orduyla Mekke'yi muhasara altına
aldı. Gafil avlanan Ebu Süfyan, canını kurtarmak
Cidal-ı Ahsen 300
için görüntüde zahiri olarak İslam'ı kabul etmek zorunda kaldı. Hâlbuki kalbinde bir zerre bile Hz. Peygamber'in (s.a.a) peygamberliğine imanı yoktu.
İlginç olan şüpheyi tasarlayan şöyle diyor: "Ebu
Süfyan, Kâbe'nin etrafındaki putları kırdı."
Bu açık bir tarihi hatadır ve hiç kimse böyle bir
şey dememiştir. Hâlbuki Kâbe'nin putlarının bir kısmı Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.a) eliyle bir
kısmı da Hz. Ali'nin (a.s) eliyle kırılmıştır.
Tarihte geçen ise, Sakif'teki putların kırılması için
Hz. Peygamber'in (s.a.a) onu, iki kişiyle görevlendirdiğidir. Bu da onun kalbini kazanmak ve fitne ve
fesattan uzak durması için İslam savaşları ganimetlerinin büyük bir kısmını ona bağışlama karşılığında
olmuştur.
Ancak maalesef, Hz. Peygamber Efendimizin
(s.a.a) vefatından sonra da fitne ve fesattan geri durmamıştır. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Hz. Peygamber'in (s.a.a) kefen ve defin işleriyle uğraşırken,
dünya peşinde koşanlar da Sakife'de hilafeti ele almakla meşgul olduğu bir sırada Hz. Ali'nin (a.s) kapısını çalarak: "Elini ver, sana biat edeyim" dedi.
Onun amacı biat etmek değil, tam tersi bir grup
Ümeyyeoğlu'nun Hz. Ali'ye (a.s) destek vermesi ve
başka bir grubun Sakife toplantısı sonucu ortaya çıkan bir halifeye destek vermesiyle iki grubun birbirlerine karşı başlatacakları bir iç savaşla İslam'ın ortadan kaldırılmasıydı. Böylelikle şirk galip gelecekti.
301 Çeşitli Güncel Konular
Dolayısıyla Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) ona şöyle demiştir:
"Git buradan benim senin biatine ihtiyacım
yoktur. Senin ilk günden beri İslam'a karşı iyi niyetin olmadı ve şimdi de iyi niyet taşımıyorsun."40
Osman hilafete oturduğu gün, halifenin evinde
Ben-i Ümeyye büyüklerinin katılımıyla gizli bir toplantı düzenlendi. Toplantıya gözleri kör olmuş bu
yaşlı bunak da (Ebu Süfyan) katılarak şunları söylemişti: Bu toplantıda bizden başkaları da var mı? Dediler ki: "Hayır, sadece Emeviler var." O da yüksek
bir sesle şöyle dedi:
"Ey Ümeyye Oğulları! Hilafeti tıpkı bir top gibi
birbirinize pas verin. Ebu Süfyan'ın yemin ettiği şeye
andolsun ki ne cennet vardır, ne de cehennem"41
Ebu Süfyan'ı yakından tanımak için Allame Mağrizî'nin kaleme aldığı en-Niza ve't-Tahâsum beyne
Ben-i Ümeyye ve Ben-i Haşim" kitabına başvurulabilir.
17. Şüphe: Vahabi İnançlarına Dair
Ehlisünnet Büyüklerinin Görüşü
İddia: Vahabilerin inançları, Ehlisünnet uleması
ve büyükleri tarafından teyit edilmiştir ve İslam öğretileriyle hiçbir çelişkisi bulunmamaktadır.
40-Tarih-i Taberî, c.2, s.449.
41-el-Eğânî, Ebu'l-Fereci'l İsfehânî, c.6, s.356; Ensâbu'lEşrâf, Belâzurî, c.4, s.12 ve 13.
Cidal-ı Ahsen 302
Cevap:
Hiç kuşku yok ki iddia etmek çok kolay ve rahat
bir iştir, ancak onun için delil getirmek, dağı yerinden oynatmaktan daha zordur. Vahabilerin inançları
nasıl Ehlisünnet uleması tarafından teyit edilmiş olabilir?! Hâlbuki bu mezhep, sekizinci yüzyılın başlarında İbn-i Teymiye (ö. 728) tarafından icat edilmiştir. Zira dört mezhep uleması, onun inançlarının İslam'dan uzak ve temelden yoksun olduğuna dair tanıklıkta bulunmuşlardır. Bundan dolayı dönemin hükümeti onu hapse atmış ve zindanda yaşamını yitirmiştir. Eğer onun inançları ulema tarafından teyit
edilmiş olsaydı, böyle bir yazgıyla karşılaşmazdı.
Şam ve Mısır'da onunla münazaralar yapılmış ve
hepsi onun sapık düşüncelere sahip olduğunu belirtmişlerdir42
Şimdi tüm Ehlisünnetin muhalefet ettiği onların
inançlarından önemlilerini burada zikrediyoruz:
1-O, Allah'ı ağaçtan yapılmış tahta oturan bir cisim olarak bilmektedir. Ancak tahtı kendisinden az
biraz küçüktür. Ağırlığından dolayı deve mahfeli gibi ses çıkartmaktadır.
2-Ona göre kıyamet günü, ateş sona erecek.
3-Ona göre Hz. Peygamber'i (s.a.a) ziyarete gitmek haramdır. Hâlbuki tüm İslam uleması, bu ziyareti müstahap olarak bilmektedir.
42-Bkz: Buhûsun fi'l-Milel ve'n-Nihal, c.4, s.49-82. Âlimlerin görüşleri bu kitapta zikredilmiştir.
303 Çeşitli Güncel Konular
Ona göre Peygamber (s.a.a) ve evliyaların kabir
ziyaretleri caiz değildir, bilakis ona göre Hz. Peygamber'i (s.a.a) ziyaret etmek, kabir ziyaretiyle eşdeğerdir ve eğer bir iki defa selam verilirse yeterlidir.
Örneğin: "Selam olsun Müslümanların diyarına"
4-O, Hz. Peygamber'in (s.a.a) eser ve izlerine teberrük etmeği haram bilmektedir. Hâlbuki Peygamber'in (s.a.a) sahabeleri, tabiin ve tüm Müslümanlar,
Peygamber'e (s.a.a) ait eserlerden teberrük etmekteydiler.
5-O, evliyaların kabirlerinin üzerine gölgelik,
kubbeli türbe yapılmasını şirk bilmekte ve böyle yerlerin yıkılmasını tevhidi izhar etmek olarak saymaktadır.
6-Sevabının ilahi evliyalara gitmesi amacıyla yapılan her türlü adağı haram bilmektedir.
7-O, şefaat konusunu kabul etmesine rağmen Hz.
Peygamber'den (s.a.a) şefaat talep etmeği şirk ve haram bilmektedir.
8-İlahî evliyaların azamet ve paklıklarına işaret
eden onlara yapılan yeminleri haram bilmektedir.
Hâlbuki Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'in (s.a.a) canına
and içmiştir:
yI 2 N & ' 20 RJ ) C + ' 2 Q:0 l J N "(Resûlüm!) ömrüne andolsun ki, onlar, sarhoşlukları içinde kör sersemdiler."43
43-Hicr, 72.
Cidal-ı Ahsen 304
9-O, kendisinden başka tüm Müslümanları müşrik
bilmektedir. Bundan dolayı Muhammed b. Abdülvahhab, Necd ve Hicaz'da güç elde ettikten sonra
çevredeki Müslümanlara karşı mücadele etmiş ve
onlarla savaşmayı sürdürmüştür. Gerçekte Vahhabi
hükümeti, Müslümanların harabeleri üzerine kurulmuştur.
10-Hz. Peygamber'in (s.a.a) doğum gününü kutlamayı bidat saymaktadır. Hâlbuki bu tür şenlikler,
Hz. Resulullah'a (s.a.a) bir çeşit muhabbet göstergesidir. Kur'an-ı Kerim, peygamberlere sevgi gösterisinde bulunmayı emretmiş ve onları sevmek İslam'ın
ilmi ve inançsal ilkelerinden biridir.
Vahabilerin şu ana kadar Ehlisünnet uleması tarafından kabul edilmemelerinin en açık delili, çoğunluğu Ehlisünnet uleması tarafından binin üzerinde
onları reddeden kitaplar yazmalardır.44
Genel olarak Vahhabi inancı üç şey üzerine bina edilmiştir:
1-Yahudilik inancındaki Allah'ın
cismiyet ve teşbihin yaygınlaştırılması
sıfatlarında
2-Enbiya ve evliyaların makamlarını sıradan insanların makamına indirgemek. Onlar öldükten sonra
varlık ve vücutları son bulmaktadır düşüncesi.
44-Mucemu'l-Muellifati'l-İslamiye fi'r-Reddi alâ'l-Fırkatu'l-Vahhabiye, bu kitapta Vahhabilerin reddiyesine yazılan
bazı kitapların isimleri yer almaktadır.
305 Çeşitli Güncel Konular
3-Vahabilerin kazmaları kürekleri sonucu ortadan
kaldırılan İslam tarihi eserlerinin yok edilmesi. Onların yerine İslam öncesi kavimlere ve şirke bulaşmış
Arap kültürlerine ait şirk içerikli eserlerin yaygınlaştırılması.
Bu batıl akait, Müslümanlar arasında ihtilafları
beraberinde getirmiştir. Onlar hata ve yanlışlıklarını
örtmek için "selefi" sözcüğünü kendileri için seçmiş
ve bizler ilk Müslümanların takipçileriyiz demeye
başlamışlardır. Hâlbuki ilk Müslümanlar, bunların
inanç ve akaitlerinin tam tersini yerine getirmekteydiler. Zaten bundan dolayı İslam'ın yayılması sağlanmıştır.
Onlar cahil insanlar gibi, kendi monarşi düşünceleri kibrine kapılarak İbn-i Teymiye ve onun mektebinin öğrencisi olan Muhammed b. Abdülvahhab'la
övünmektedirler ve asla bilimsel bir toplantıda ahlak
konularını ele alarak başkalarının da onların delillerini dinlemelerine izin vermemektedirler. Şayet iki
gruba bölünmüş Müslümanlar arasındaki ihtilaflar
onarılabilir. Müslümanlar istişare ve birlik içinde
birbirlerinin ilimlerinden yararlanmalıdır. Bu aynı
zamanda İslam'ın emridir de.
Anlatılanlar ışığında, Vahabilerin Sünni ve Şia
Müslümanlarından oluşan büyük bir Müslüman toplumu arasında oldukça marjinal bir grup olduğu anlaşılmaktadır. Terörizm, zorbalık ve petrol paralarıyla inançlarını Müslümanlar arasında yaymaktadırlar.
Onların iki ithamları bulunmakta ve her ikisini de
Cidal-ı Ahsen 306
Müslümanlara karşı kullanmaktadırlar. Yani başkalarına "şirk" ve "bidat" yaftası. Hâlbuki gayri Müslimlere, gerçek müşriklere ve Müslümanlar arasında ahlaki ve ilmi sapkınlıklar oluşturanlara (batının ahlaki
fesat ve irtidat (dinden çıkma) kültürünün organizatörlerine) karşı olmadıkları gibi rahatlıkla onlarla işbirliği yaparak birlikte olabilmektedirler.
Author
Document
Category
Uncategorized
Views
1
File Size
1 506 KB
Tags
1/--pages
Report inappropriate content