Nasların Delaletinin Katiligi ve Zanniligi

Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
1
www.islamdaveti.com
NASLARIN DELALETİNİN KATİLİĞİ VE ZANNİLİĞİ
Ebu Ubeyde
2
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
Delillerin Kati veya zanni oluşları iki yöndendir; İspat ve delalet...
SUBUT CİHETİNDEN NASLARIN KATİLİĞİ
Subut açısından nasların katiliği tek bir dereceye bağlı değildir. Subut
açısından Kuranın ve aynı şekilde mütevatir sünnetin kati olduğunda
hiçbir şüphe yoktur.1
Âlimler arasında ihtilaf vahid haberin katiliği noktasında hasıl olmuştur.
Kitap ve sünnet şeri delillerin kati olanlarıdır
Kuran'ın ayetleri Allah subhanehu ve teala’nın mükelleflere
ahkamını beyan ettiği sözleridir. Hükmün tamamı, aslı Allah subhanehu
ve teala’ya aittir. Allah dedi ki; “ Hüküm yalnızca Allah’a aittir.” 2
Teşrinin ilk kaynağı okunan kurandır. Bununla beraber ikinci kaynak ise
metlu olmayan Resululllah sallahu aleyhi ve sellem’in sünnetidir. Allah’ın
dediği gibidir; “ O hevasından konuşmaz. Onun konuştuğu ona
vahyedilendir.”3 Bunun dışında var olan hiçbir şey hüccet olmaz ancak o
şey bu ikisinden birine dayanırsa o müstesnadır. Örneğin kıyasın kendisi
kitap ve sünnetten muhakkak bir aslı var olmak zorundadır ki hüccet
değeri kazanabilsin.
Mütevatir haberin katiliği
Öncelikle mütevatir ve haber kelimelerinin manaları ile başlamak
gerekmektedir.
Haber kelimesi, şeriat âlimleri katında şu manalara gelmektedir;
Fahrur Razi dedi ki; “ Zaruri olması sebebi ile sınır ve resimden
mustağni olan demektir.”4
Harameyn dedi ki; “ İçerisinde doğru ve yalanın girdiği şeydir.” 5
1
Mütevatir olan rivayetin katiliğinden ihtilaf yoktur. Ancak şaz olan kıraatin hükmü noktasında katilik
söz konusu edilmemiştir. Ancak kendisi ile istidlal yapmak meşru sayılmıştır.
2
Enam 57; Yusuf 40
3
Necm 3-4
4
Mahsul 4/221-222
5
Burhan 1/367
3
www.islamdaveti.com
Gazali dedi ki; “ Tasdik ve tekzibe ulaşan sözdür.”6
Hadis Âlimlerinin yanında ise; “ Hadis ile aynı manadadır.” 7
Mütevatir; kelimesine gelince;
Lugatta; Ard arda gelmek ve birbirini takip etmek manasındadır.
Usulcülerin tevatür tanımlarına geldiğimizde ise;
“ Sözlerinin ilmi hâsıl ettirdiği büyük toplumdan ulaşan haber
demektir.”8
“ Haber verilen bilginin ilim ifade etmesini anlatan ibaredir.” 9
Hafız İbnu Hacer Hadis âlimlerinin mütevatir haberin şu dört şartı
barındıran haber olduğuna dair bir nakilde bulunmuştur. Bu dört şart
şunlardır;
-
Yalan söylemekte toplanamayacak büyük bir çoğunluğun varlığı,
Baştan sona kadar bu sayı ile aktarılması,
Sonun dayandığı yerin hisse dayanmasının varlığıdır.
İşitenlerin işittikleri haberlerde onlara arkadaşlık etmiş
olmalarıdır.”10
Bu yüzden mütevatir haber kesin ilim içermektedir. İbn Hazm dedi
ki; “Topluluğun topluluğa naklettiği ve Nebi sallahu aleyhi ve sellem’e
ulaşan haberdir. İşte bu öyle bir haberdir ki iki Müslüman onu almanın
vacipliğinde ihtilaf etmez. Bu haberde bunun galibi için katilik ifade
eder.”11
6
Mustasfa 2/131
Bu tanım lugat ehlinin yaptığı tanımlarla da mutabıktır. Daha fazla bilgi için; Lisanul Arab 2/131-133;
Sahhah 1/278; Kamusul Muhiyt 1/170
8
Mahsul 4/227
9
İhkam Fi Usulil Ahkâm Lil Amidi 1/258
10
Nuzhetun Nezar 56-57
11
İhkamul Ahkâm Libni Hazm 1/116-117
7
4
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
Vahid Haberin Katiliği
Vahid haberin tarifi; “ İlim ifade eden haberlerin tevatür derecesine
ulaşmayanlarıdır.”12
Amidi dedi ki; “ Tevatür sınırında olmayan haberlerin adıdır.” 13
Hafız ibn Hacer muhaddislerin ıstılahında şu manaya geldiğini
zikretti; “ Mütevatirin şartlarını toplamayan haberdir.”14
Asıl itibarı ile Mütevatir haber ile Ahad haber arasında bir haber
çeşidi yoktur. Bazı usulcülerin bahsettiği ‘Müstefid’ haber aslında vahid
haberin müsemması içerisindedir. Bu müstefid haber ile beraber meşhur
hadiste vahid haberin bir çeşididir. Usulcülerin çoğu bu iki haberi vahid
haberin bir bölümü olarak zikretmişlerdir.15
Meşhur haber şudur; İkiden fazla kişinin haber verdiği ve tevatür
derecesine ulaşmayan haber demektir. Bir haber meşhur diye isimlendirilir
ki o haberin açıklığından kaynaklanır. Bu haber için müstefit haberdir
diyen usulcü ve hadisçi fakihlerden bir cemaat imam bulunmaktadır.
Çünkü bu haber insanlar arasında yayılıp dilden dile dolaşmıştır. 16
Usulcüler vahit haberin ilim ifade etmesi için karinenin varlığını
gerekli saymışlardır.
İbn Hazm dedi ki; “ Delil alanların delil aldığı vahit haberin her
birinin şu sıfatının; yalan ve vehmin var olabilmesidir ki bu durum onların
söylediği gibidir. Ancak hissi bir burhanın gelmesi veya nakledilen bir
burhanın gelmesi ile ilim gerektirir ki oda zaruri nas olur. Şüphesiz ki
Allah subhanehu ve Teâlâ bazı haberleri bundan beri etmiştir. Delili ile bu
haberi yalan ve vehmin varlığından çıkarmıştır. Öyleyse biz şu görüşü
alırız ki burhanların varlığı ile adil ve Nebi sallahu aleyhi ve sellem’e
uzanan vahit haberin şeriat ahkâmında ilim ifade eder. Kesinlikle bu
habere yalanın ve vehmin girişi caiz değildir.” 17
12
Mustasfa 2/179
İhkam Fi Usulil Ahkâm 1/274
14
Nuzhetun Nazar 70-71
15
Kevkebul Münir 2/345; İrşadul Fuhul 1/207
16
İbnu Hacer Nüzhetun Nazar56-57; Fethul Mugiys lis Sahavi 3/32-33; Tedribur Ravi Lis Suyuti 2/173
17
İhkamul Ahkâm Libni Hazm 1/133-136
13
5
www.islamdaveti.com
Şeyhulislam İbn Teymiyye rahimehullah dedi ki; “ Şeriatta vahit
haberin kabul edilmesi ve ilim ifade etmesine bağlı olan mesele;
Akıllılardan kimse söylemez ki her tek kişinin haberi ilim ifade eder.
Birçok insan bunun red edilmesi noktasında birçok araştırma yaptılar.” 18
İbnul Kayyim dedi ki; “ Bazı usulcüler hiç kimsenin söylemediği bir
yalanı söylediler. İmam Ahmed’den gelen bir rivayete göre vahit haber
karinesiz ilim ifade eder sözüdür. Bu her haber hakkında onların yanında
değişmeyen sözdür diye nakledilmiştir. “
“ Bunlar Allah için ne acayipliktir. İslam’ın imamları hakkında bu
yalanı yüksek sesle söylemekten insanlar hayâ etmezler mi? Ancak bunlar
ve misalleri yaptıklarında özürlüdürler. Çünkü onlar insanların sözlerinin
lazımı ile söz nakletmeyi caiz sayanlardır. Onlar ki sözlerin lazımlarını
ıstılahlarında mezhep kılanlardır.”19
Özet olarak usulcüler arasında meşhur olan vahit haberin hüccet
oluşunda değil de o vahit haberin kayıtlanmasında aslen fakihlerin ihtilaf
ettikleri görülmektedir.
Muayyen bir şahsın hakkında yalan ihtimalinin varlığı sahabe
dışındakiler için geçerlidir. Çünkü sahabe adil sayılmıştır. Çünkü
sahabenin adaleti Allah’ın onları tezkiye etmesi ile subut bulmuştur. Bu
ayetler;
“Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan
alıkoyan, Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz. Kitap ehli inanmış
olsalardı, kendileri için daha hayırlı olurdu; içlerinde inananlar olmakla
beraber, çoğu yoldan çıkmıştır.”20
“Allah inananlardan, ağaç altında sana baş eğerek el verirlerken, and
olsun ki razı olmuştur” 21
“İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara
güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan
18
Müsvedde 244
Savaigul Mursele 2/445
20
Ali İmran 110
21
Fetih 18
19
6
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
hoşnuddurlar. Allah onlara, içinde temelli ve ebedi kalacakları, içlerinden
ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur.”22
“Allah'ın yardımı sana ve sana uyan müminlere yeter.” 23
Hafız ibnu Hacer dedi ki; “ İşte bunların hepsi adaletlerinin katiliğini
kapsamaktadır.”24
Aynı şekilde Kuranın dışında sünnette de birçok sahabenin
temizliğini anlatan ve onları tezkiye eden naslar bulunmaktadır. Bunların
hepsi de onların adaletini ortaya koymaktadır.
Hatib El Bağdadi dedi ki; “Bu konudaki haberler çok daha
genişletilebilir. Hepsi de Kuran’da sabit olanlara mutabıktır. Bunların
hepsi sahabenin temizliğini, adaletini ve nezahetini kati kılmaktadır.”25
NASLARIN DELALET YÖNÜNDEN KATİLİĞİ
Birinci konu; Nassın katiliği
Nas noktasında delaletin katiliği kısımlara ayrılır
Nassın katiliği hakkında konuşmadan önce delaletin âlimler
katındaki taksimatlarını açıklamak gerekir ki ta ki nassın yeri beyan
edilmiş olsun. Âlimler lafzın delaletini lafzın kendisi ve delalet ettiği mana
ile alakasına göre farklı sayılarda farklı kısımlara ayırmışlardır.
Sonra âlimler lafız ve delaletleri noktasındaki alakalarını tek bir
menheç kılmadılar. Öyle ki bu konuda şöhret bulan Hanefiler ile cumhur
arasındaki meşhur ihtilaf söz konusu olmuştur.
Ancak âlimlerin bu taksimatlarında lafzın manasının açık olması ile
katiliğe ulaşması ve açık olmaması sebebi ile katiliğe ulaşmaması
noktasında Nas ve zahir diye iki ayrı taksimatta bulunmuşlardır.
22
Tevbe 100
Enfal 64
24
İsabetu Fi Temyizis Sahabe 1/7
25
Kifayetu Lil Hatib El Bağdadi 96
23
7
www.islamdaveti.com
Hanefilerin bunun karşısında yaptıkları taksimatları ise Zahir, Nas,
Müfesser ve Muhkem taksimatıdır.
Mananın dışındaki ihtimalli lafız -ki işte o racih olandır- onun adı
‘Zahir’dir. Delalet ettiği şey hiçbir ihtimal taşımayan bir açıklıkta ise işte o
da ‘Nas’tır. Bu Cumhurun taksimatıdır.
Hanefilerin yanında ise Nassın zahirinde ortaya çıkan lafzın ihtimal
taşıması, tahsis ihtimalinin var olması ve nesh ihtimalinin var olmasıdır.
Eğer lafız bu zikredilen 3 ihtimali de bünyesinde bulunduruyor ise ‘Zahir’
ıstılahındadır. Birinci ihtimalin dışında nesh ve tahsis ihtimali taşıyor ise
‘Nas’ tır. Eğer diğer iki ihtimalin dışında sadece nesh ihtimali taşıyor ise
‘Müfesser’ dir. Eğer bu ihtimallerden hiç birini taşımıyor ise işte o
‘Muhkem’ dir.
Hanefilere göre burada zikredilen 4 mertebeden zahirin dışında geri
kalanların hepsi katidir.
Ancak bütün bu taksimatlar ve izahlardan sonra şuraya işarette
bulunmakta fayda vardır ki Hanefilerden sonraki fakihler arasında kendi
mezhebine muhalefet ederek bu konudaki taksimatı Cumhur âlimlere
göre yapanlar olmuştur. Bu konudaki Hanefilerden özellikle Semerkand
beldesindeki Hanefi fakihlerinin ihtilaflarını Alâeddin Semerkandi ‘
Mizanul Usul’ kitabında izah etmiştir.
Nassın tarifi;
İbnu Faris dedi ki; “ Nun ve Sad sahih asıldır. Bu yükseldi, yükselmek
ve bir şeyi sonu manasına delalet eder. Onların şu sözü bundandır ki; ‘
Hadisin falana olan nassı’nı yani ona kaldırılmasıdır… Her şeyin nassı
bittiği yerdir.”26
Ancak ıstılahtaki tanımına gelince iki tane tarif sabit olmuştur.
26
Mucemu Magayisil Luga 5/356-357
8
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
Birincisi; Ne uzaktan ne de yakından hiçbir ihtimalin var olmadığı
lafız manasındadır.
İkincisi; delilin zıddı kabul edilebilecek bir delil ihtimalinin olmadığı
lafızdır.
Yani ilim ehlinin genel tanımlamalarından hiçbir ihtimali
barındırmayacak bir şekilde lafzın delaletinin çok açık olduğu ve ihtimal
taşımadığı lafızlardır neticesi çıkmaktadır.
Bu yüzden İmam Şevkani rahimehullah usule dair yazdığı güzel
eserinde usul fıkh ilmine dair mukaddimeler anlattığı bölümde usulül
fıkhın mevzusunu şu lafızları kullanmıştır;
“ Şu sözümüz gibidir; Emir vacipliği ifade eder. Ya da zati arızlardaki
şu sözümüz gibidir; Nas kati bir şekilde delalet ile işaret ettiğinde
delildir…”27
İmam Şafi rahimehullah dedi ki; “ Beyan toplayıcı bir isimdir. Öyle ki
asılları bir araya toplayan bunlardan da furuların türediği bütün manaları
içine almaktadır…”
İmam Şafi bu sözleri yeryüzünde ilk yazılan usul kitabı olan
‘Risale’nin hemen girişinde ilk başında sarf etmiştir. Çünkü bu ilim şeri
hitabın ve o hitaptaki mananın doğru anlaşılması için gerekli olan şeydir.
Bu sözleri sarf ettikten sonra şöyle söylemiştir;
“ Bunlardan bazılarının bazılarına oranla beyanı daha tekitlidir.”
Bunlardan sonra konumuz ile alakalı olan şu sözleri sarf etmiştir; “
Yarattıklarına nas olarak şunları beyan etmiştir; Bütün farzların genelinin
vacip olması gibi. Örneğin namaz, zekat, hac, oruç gibi şeylerin
vacipliğidir. Aynı zamanda gizli ve açık olan bütün fuhşiyatı onlara haram
kılmıştır. Zina, içki, ölü eti, kan ve domuz etini de haram kılmıştır.”28
Daha sonra İmam Şafi rahimehullah nas niteliği taşıyan delilleri
şöyle misallendirmiştir;
27
28
İrşadul Fuhul; Usul ilmine giriş Babı
Risale 21
9
www.islamdaveti.com
“ Allah dedi ki; ‘ Emin olduğunuz vakit kim hac günlerine kadar
umre ile faydalanmak isterse kolayına gelen bir kurbanı kesmesi
gerekir. Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç memleketine
döndüğünde ise yedi olmak üzere oruç tutar ki hepsi tam on
gündür.’29 Bu ayet açıkça beyan ediyor ki bu hitabın yapıldığı kimse hacda
ki 3 gün ve döndüğündeki 7 gün ile beraber tam olarak on güne
tamamlamış olur.”30
İmam Şafi yine bu konuyu şu misal ile örneklendirmiştir;
“ Allah dedi ki; ‘ Musa ile 30 geceye vaadleştik. Sonra on gün ile
tamamladık. Rabbinin tayin ettiği 40 geceyi buldu.’31”32
Bu iki ayette de kati olan şey 10 günlük orucun vacipliği ve Allah
subhanehu ve teala’nın Musa aleyhisselam ile 40 gün vaadleştiğidir.
Ebu Bekir El Bakillani ‘nas’ tanımını şöyle misallendirmiştir;
“ Allah celle celaluhu dedi ki; ‘ Muhammed Allah’ın resulüdür’ 33
Bunun misali, kendisinde kast edilen muradın hiçbir ihtimal ve hiçbir
sorun taşımadığı zahir naslardır.”34
İkinci Konu; Umumun katiliği
Bu konuda irdelenmesi gereken bir diğer durum ise Kuran ve
sünnette var olan nasların umumu yoksa has mı olduğunu bilmektir.
Öncelikle hassın tanımı ile başlayacağız sonrada inşallah umumun
tanımını yapacağız.
Has şu demektir; kendisi malum olan bir isimlendirmeye delalet
eden lafızdır. İmam Zerkeşi ‘Bahrul Muhiyt’ adlı eserinde bu şekilde
tanımlamıştır.35
Âlimler hassın üzerine katiliğin itlak edilmesini caiz görmüşlerdir.36
Burada şurası önemlidir ki genel lafız tahsis ihtimalini taşıdığı için burada
29
Bakara 196
Risale 26
31
Araf 142
32
Risale 26
33
Fetih 29
34
Takrib vel İrşad 1/340-341; 431-432
35
İbnul Hacib 2/108; Muhtasarur Ravda 2/550; Bahrul Muhiyt 3/240; Tarifat Curcani 95
30
10
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
katilik itlak edilmezken has olan tahsis edilmiş olan hüküm katilik taşır ki
o genel hükmün mukabilinde özelliği beyan edilendir. Bu yüzden has
olana katilik verilmiştir.
Bunu anlamak için bir örnek vermek yerinde olacaktır. Örnek olarak
Müslümanlar lafzını elimize alacak olursak; şüphesiz bu söz
Âdemoğullarından her bir Müslüman ferdi kapsayan genel bir lafızdır.
Eğer denilirse ki ‘Müslümanlara ikram edildi’ bu sözde kesinlik ifade eden
yer ve kati olan durum Müslüman olmayanların bunun dışında
kalmalarıdır. Kati olarak burada has olan Müslümanlar lafzı ile ancak
inananlara ikram edildiğini ifade eder. Ancak zahirinde Müslümanların
genel ifadesi içerisinde her bir Müslüman ferdin var olup olmadığı irdelen
ildiğinde burası katilik ifade etmeyecektir.37
Umumun(genel) tarifi; Cevheri dedi ki; “Genel özel olanın zıddıdır…
Bir şeyin umum olması onun genel olmasıdır.”38
Ancak usul âlimlerinin ıstılahlarına gelince;
Umumun katiliği şu demektir; bir lafzın genel manasının bütün
yönlerini ve vecihlerini kapsayıp kapsamadığına mücerret olarak her
halinin katilik ifade edip etmediği noktasında yakin olunmasıdır.
Genelin misali şudur; Allah subhanehu ve Teâlâ dedi ki; “ Hırsız
erkek ve kadının elini kesin…”39 Umumun hüccet oluşunu söyleyen
herkese göre bu ayette el kesme cezası her türlü hırsızlığı kapsamaktadır.
İşte burada esas olan şudur ki ayette her hırsızlıkta kesin olarak kesmek
kast edilmiş midir yoksa her hangi hırsızlardan birisi bundan istisna
edilmiş midir?
Yani eğer biri erkekler der ise bu bütün dişilerin dışındakileri kast
etmiştir. Ancak sözü konuşan kişi bunun ile bütün erkekleri ferd ferd mi
kast etmiştir yoksa onlardan bazılarını mı kast ederek söylemiştir işte bu
konuda yakin olmaya çalışmaktır.
36
Tahrir İbnul Hemmam 1/267; Teysirut Tahrir 1/268; Tefsirun Nusus 169
Mucemu Makayisil Luga 4/15-18; Lisanul Arab 12/426
38
Sahhah 5/1992-1993
39
Maide 38
37
11
www.islamdaveti.com
İmam Şafi Risale’de dedi ki;
“O her şeye kadirdir.”40 “Yerlerde ve göklerde ne varsa hepsi
Allah’ındır.”41 “ Yeryüzünde hiçbir canlı var olmasın ki ancak onun
rızkı Allah’a aittir.”42 İşte bunların hepsinin umumluğu kati olarak
bilinenlerdir.”43
Ancak bu birinci kısma örnek teşkil eden durumlardı. Bir de
zikrettiğimiz ikinci kısım söz konusudur ki o da umum lafızdan özel bir
mana irade edilmesi ile katiliğin keyfiyetinin değişmesidir. İmam Şafi
rahimehullah buna da şunu örnek vermiştir;
“ İnsanlar onlara dediler ki, şüphesiz insanlar sizin
toplanmışlar bu yüzden onlardan korkun. Onların imanları arttı.
Dediler ki; Allah bize yeter o ne güzel vekildir.”44 Nebi sallahu aleyhi
ve sellem ile beraber olan insanlar vardı ki bunlar insanlar toplu
kelimesinin içerisinde değillerdi. İnsanlar onların etrafına toplanmışlardı
ama onunla beraber olanlar ve diğerlerinden bir kısmı da onlarla değildir.
Delalet açık bir şekilde ortaya koyuyor ki vasfettiğimiz gibi onların bir
kısmı olmadan diğer bir kısmı toplanmıştı. İlim şunu kapsamaktadır ki
insanların tamamı onların etrafına toplanmadılar. İnsanların tamamı
onlara haber vermedi ve insanların tamamı onlarla olmadı… Bilakis onlar
insanlardan ekserisinin bulunmadığı bir cemaatti.”45
İşte bu da kesin karineler ile bilinen lafızlardaki murad edilen
mananın umum ifade olmadığını bilakis has olan özel bir ifade olduğunu
ortaya koymaktadır.
Eğer genel olan bir lafzın başka bir delil tahsis edilmesini gerekli
kılarsa Cumhur ile Hanefiler arasında bu noktada bir fark olduğunu
söyleyemeyiz. Çünkü Hanefilerde Cumhur da böyle bir durumda eğer delil
ile umum lafzın içerisinde haslık irade edildi ise bu umuma katilik
vermemişlerdir. Ancak bazıları şu istisnayı yapmışlar ki eğer bu tahsis kati
40
Bakara 29
Bakara 284
42
Hud 6
43
Risale 53-54
44
Ali İmran 173
45
Risale 58-60
41
12
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
bir delil ile yapılmışsa o özel olan kati olur. Özelin dışında geri kalan
umum da aynı şekilde kati olur.46
Bu konunun başlığı altında âlimler şöyle bir başlık açmışlar ve şu
konuyu irdelemişlerdir;
Mefhumun katiliği:
Mefhum lugatte bir şeyden anlaşılan ve bilinen demektir.47
Istılahta ise şu manaya gelmektedir; “ Nutk mahallinde hükmün
delalet ettiği şeydir”48
Buda iki çeşittir.
‘Mefhumul Muvafaka’ yani anlaşılan şeyin muvafık olduğu demektir.
‘Mefhumul Muhalefe’ yani anlaşılan şeyin muhalifi demektir.
Birincisine gelince; hakkında susulanın hükümde nutk edilene
mutabık olmasıdır. Bu da kendi içinde iki kısma ayrılır. Hakkında
susulanın kendisi ile nutk olunandan daha evla olmasıdır. İkincisi;
hakkında susulanın hükümde nutk edilen ile eşit olmasıdır.
İkincisi olan ‘mefhumul muhalefe’ ye gelince hakkında susulanın
hükümde nutk edilene muhalif olmasıdır.49
Mefhumun misalleri şunlardır;
Nebi sallahu aleyhi ve sellem dedi ki; “ Otlayan koyunlarda zekât
vardır.”50 Nebi sallahu aleyhi ve sellem otlatılan hayvanlarda zekâtın vacip
olduğunu vasfetti. Bundan anlaşılır ki özel besi ile besilenmiş hayvan
bunun dışındadır. Ondan zekât gerekmez.
46
Usulus Serahsi 1/144; Usulul Cessas 155-156
Lisanul Arab 12/459; Sahhah Cevheri 5/2005
48
İbnul Hacib ma’a Beyanil Muhtasar 2/433
49
Beyanul Muhatasar Isfıhani 2/433-444; Mefhumun tarifi ve kısımları, Burhan lil Cuveyni 1/298-299;
Hudud lil Baci 50; Mustasfa lil Gazali 3/413; Vusul libni Burhan 1/355; Şerhu Muhtasarur Ravda lit Tufi
2/704; Cemul Cevami libni Subki 1/266-240; Şeyh Muhammed Emin Şenkiti Usulul Fıkh 237
50
Buhari Fethul Bari 3/317
47
13
www.islamdaveti.com
Mefhumul kati
Mefhum şu iki kati iş bir araya gelirse işte o zaman kati hükmünde
olur.
Birincisi; nutk edilen hükmün manasının kati olmasıdır. Yani kesin
bir ilim ile bilmesi gerekir ki delilin ifade ettiği muayyen mananın meşru
kılındığının kesin olarak bilinmesidir.
İkincisi; ya da bu hüküm susulan şeyden daha şiddetli ya da ona eşit
bir manada olduğunun kesinen bilinmesi ile olur.
Bunun delilleri nelerdir?
1- Allah Subhanehu ve Teâlâ dedi ki; “ Senin rabbin hükmetti ki
ondan başkasına ibadet etmeyin. Anne ve Babaya iyilik
yapın. Onlardan biri senin yanında yaşlılığına ulaşır ise ya
da ikisi yaşlanır ise onlara uf bile deme ve onlara ikram et.”51
Arapça dilini bilen herkes bu sözleri işittiği zaman anlar ki onlara
uf dememek ve ikram etmek kesin olarak onlardan ezayı def
etmenin ve onlara ikramda bulunmanın göstergesidir. Burada
kati olarak anlaşılmakta ve bilinmektedir ki vurmak ve sövmek uf
demek ezasından daha büyük ezalardır. Eğer uf demek haram ise
onlara vurmak ve sövmek kati olarak aynı şekilde haramdır.52
2- Allah Subhanehu ve Teâlâ dedi ki; “ Eğer (o ehli kitaptan)
birine bir dinar emanet edersen onların başına dikilmeden
sana o bir dinarı döndürmezler…”53 Ayetin öncesinden ve
mefhumundan anlaşılıyor ki bir dinarın üzerindeki emanet
edilenleri de kati olarak başlarına dikilmeden geri döndürmezler.
3- Allah celle celaluhu dedi ki; “ O nefislerini tezkiye edenleri
görmedin mi? Bilakis Allah dilediğini tezkiye eder. Onlara
bir fetil54 kadar zulm edilmez.”55 Buradaki manadan açıkça
51
İsra 23
Mustasfa 2/105; İhkam lil Amidi 3/66; Şerh Muhtasar İbnu Hacib 2/173; Şerhu Kevkebil Müniyr 3/476;
tahrir ma’a takdir ve tehbir 1/113
53
Ali İmran 75
54
Hurmanın çekirdeğini ortadan ikiye bölen ince zarın adıdır.
55
Nisa 49
52
14
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
anlaşılan şudur ki bu ince zardan daha büyük zulümlerde
muhakkak kati surette yapılmayacaktır. 56
4- Allah celle celaluhu dedi ki; “ O yetimlerin mallarını zulmen
yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır. Onlar ateşe
varacaklardır.”57 Buradan anlaşılmaktadır ki yetimlerin mallarını
yemek kati olarak haram olduğu gibi onları yakmak ve heder
etmekte kati olarak haramdır. 58
5- Ali ibnu Ebi Talip hadisidir. Nebi sallahu aleyhi ve sellem dedi ki;
“… Müslümanların birine zimmetleri onların en düşüğünün
vermesi ile geçerlidir.”59 Buradan anlaşılır ki yine kati olarak
onların en yücesinin tanıdığı zimmet hakkı da kesin olarak kabul
edilen bir hükümdür. Yani en yüceleri zimmet tanıdığında bu da
nutk edilen hükümde zikredilmese de delilin mefhumunda kati
olarak ortaya konulmaktadır.
6- Abdullah ibn Ömer’den rivayet edilen hadiste o dedi ki; Nebi
sallahu aleyhi ve sellem, Kuran ile düşmanın arzına seyahat
etmeyi yasaklardı. Onların eline geçer korkusu ile yasaklardı.” 60
Öyle ki İmam Ahmed bu hadisi zimmet ehline Kuranı rehin
vermenin haramlığına delil aldı. İbn Teymiyye ve Futuhi bunu
mefhumun katiliğine delil gösterdiler.61
Nasların delaletinin katiliği ve zanniliğine göre alimler meselelerde
ihtilaf etmişlerdir. Eğer buraya kadar anlattığımız esasları muayyen
örnekler üzerinde tatbikler ile irdeler isek anlatmak istediğimiz şey
anlaşılacaktır inşallah.
İbnu Nuceym dedi ki; “ Bir kişi başına Mecusilerin kepini koyarsa
sahih olan görüşe göre tekfir edilir. Ancak zaruret anında sıcak veya
soğuğu def etmesi hali müstesnadır. Ya da beline kâfirlerin kemeri olan
zunarı takması ile de tekfir edilir. Ancak onu da savaşta aldatmak için
giymesi müstesnadır.”62
56
Mustasfa 1/335-336
Nisa 10
58
Muhammed Emin Şenkiti Usulul Fıkh 237
59
Buhari ve Müslim
60
Buhari ve Müslim
61
Müsvedde 347; Şerhu Kevkebil Münir 3/486
62
Bahrur Raik 5/133
57
15
www.islamdaveti.com
İbnu Hacer El Heytemi’de şunu belirtmektedir ki; “ Her kim beline
kâfirlerin zunarını takarda ticaret için darul harbe girer ise işte o
kâfirdir…”63
Buradaki nakiller ile anlatmaya çalıştığımız nokta şurasıdır; ilim
ehline göre kâfirlerin elbiselerini ve süslerini giymek açık bir şekilde kati
olarak küfre delalet etmemektedir. Bir kısmı bunu küfre delalet eden bir
sebep sayarak tekfir etmiş iken, diğer kısmı ise bundan dolayı tekfir
etmemiş ve kâfirlere benzemenin haram olduğunu, bu ve buna benzer
fiillerin haram olduğunu belirtmişlerdir.
İbn Teymiyye bu meselede şunları söylemiştir; “ Bunun sebebi şudur;
Onlara muhalefet dinin izhar olması, yüce olması, onları cihad ile alçak
etmek ve cizye verdirerek boyun eğdirmek olmadan gerekli olmaz.
Müslümanlar işin başında güçsüz zayıflar idiler. Bu yüzden kâfirlere
muhalefet ile emrolunmadılar. Ancak artık din zahir oldu, şeriat yüce oldu
ve güçlendi. O gün böyle oldu tıpkı bugün olduğu gibi. Eğer Müslüman
savaşmadığı bir darul harpte ve darul küfürde bulunursa zahirde kâfirlerin
yoluna muhalefet ile emrolunmamıştır. Çünkü onlara zarar gelecektir.
Bazen bilakis kişi için zahirde onlara muvafakat etmek müstehap veya
vacip olur. Eğer bunda dinin maslahatı var ise, kâfirlerin işlerine muttali
olup Müslümanlara haber vermek gibi bir maslahat olduğundadır.”64
İşte Zunnar gibi aslen hakikatte kâfirlerin dininden olmayan ancak
Müslümanların kâfirlerden ayrılmak için onların dinine nispet ettikleri
şeydir ki, onu giymek ile Müslümanlar kâfirlerden ayrılmışlardır. Şurada
Âlimlerimiz arasında ihtilaf yoktur ki, kişinin kendisini kâfirlere
benzetmesi ve kendini onlara tabi kılması açıkça küfürdür. Ancak
buradaki ihtilaf her zaman bunun gibi elbiselerin itikad edilmeden
giyilmesi kişinin kendisini kâfirlere müntesip kılması mıdır yoksa
kılmaması mıdır noktasındadır.
Hanbelî Fıkhının anlatıldığı ‘Furu’ adlı meşhur kitapta da şunlar
kaydedilmiştir; “ Vacibi yerine getirmek ile ikame ettiğini izhar etmek
ancak kalbinden yapmayı dilememek nifakın kendisidir. Salebe
63
64
İlamu Bikavatiil İslam 363
İktidas Sıratel Mustakim 1/176
16
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
hakkındaki sözde olduğu gibi; “ Onlardan bazıları Allah’a söz verirler”
Tekfir edilir mi? Küfründe iki yön vardır. Küfrün birinci şekli onun Allah’a
ve Resulüne isyan etmiş olmasıdır. Allah’ın Resulünü reddetmek ise
küfürdür. Dedi ki; Ashabımızdan bir taife dedi ki; Hepsi küfürdür, Allah’ı
yalanlamaktır. Benim söylediğim ise amellerde var olan nifak hakkındaki
görüşüm; tekfir edilmemesidir. İmam Ahmed ve ashabından rivayet
olunan da tekfir edilmemesidir. Onlar küfrünü gizleyen munafığı(itikadi
nifakı) olanı tekfir etmişlerdir.
İşte bunun hepsi Kadının sözlerindendir. Doğru olan küfrünü
gizleyen munafığı(itikadi nifakı) olanı tekfir etmektir, başkasını değil.
Kadının dediği gibi; İmam Ahmed ve ashabından intisar’da zikrolunduğu
gibi doğru olan şudur; Her kim kâfirlerin süsü ile süslenir ise, zünnar
giymek, boynuna haç asmak, haramdır tekfir edilmez…
Dedi ki; Eğer bir kişinin haçı öpmek gibi bir fiil ile onu tazim ettiği
görülürse, ya da küfür ehlinin yakınlıkları ile yakınlaştığı izlemlenirse,
onların satışını ve ibadetlerini arttırdığı gözlemlenirse bunun riddet
olması ihtimal dâhilinde olur. Çünkü bu fiiller itikat ile olur. İtikad
etmeden yapması da ihtimaldir. Ya bunu bir sevgiden dolayı ya da dünya
hayatına dair bir ihtiyaç sebebi ile takiyyeden yapıyor olabilir. Böyle bir
durumda birincisi racih olur. Şaka ile küfür eden küfretmiştir. Zahiri
kastını men etse dahi bu böyledir. Küfre has fiilleri işleyen failin tekfiri ise
daha evladır. Zahiri eğer kasıtsız yaptığına delalet etse dahi zahirde asıl
görünen şey bunları kasıtlı yapmasıdır.”65
Burada anlatmaya çalıştığı haç takmak gibi ve benzeri haçı tazimi
içeren fiillerin hıristyanların ibadet ettiklerini tazimi içerip içermemesidir
ki, bu delaletler sebebi ile tekfir âlimlerin katında ihtilaflıdır. Ancak o
kâfirlerin ibadet ettiklerini tazim etmenin küfür olması ise âlimler katında
icmai bir meseledir. Âlimler arasındaki hilaf bunu takmanın açıkça buna
itikat etmek olup olmaması noktasındaki delaletinin kati olmamasıdır.
Şeyh Süleyman ibn Abdullah ‘Teysiru Azizul Hamid’ adlı eserinde
şunları kaydetmiştir;
65
Furu fi Tashihil Furu 10/188
17
www.islamdaveti.com
“ ‘Muhammede indirileni inkâr etmiştir’ ifadesi için Et Tibi dedi
ki; “ Murad edilen Kuran ve sünnettir. Yani kim kâhinlere giderse
Muhammed sallahu aleyhi ve sellem’in dininden ve ona indirilenden beri
olmuştur.” Buradaki küfür, küfrün altında bir küfür müdür yoksa
hükmünde tavakkuf mu edilmesi gerekir? Burada kişiyi dinden çıkartan
küfür olduğuna hükmedilmez. Ahmed’den bu meselede iki rivayet hikâye
edilmiştir. Denildi ki; burada kasıt şedidliktir ki küfre yakındır bundan
dolayı murad edilen küfrün altında küfür olan nimete küfretmek olmasıdır
ki bu iki sözde batıl sözdür.” 66
Burada Şeyh Süleyman'ın konuştuğu şey Kâhinleri tasdik etmenin
hükmüdür. Malumdur ki kâhinlerin gaybı bildiğine itikat ederek onları
tasdik etmek küfürdür. Kim gayb ilmini kendisi için bildiğini iddia eder ise
kendisini Allah subhanehu ve Teâlâ’ya ortak kılmıştır ki o zaman tağut
olmuştur. Tağut ise beraat edilmesi ve küfredilmesi vacip olandır. Burada
şeyhin zikrettiği hilaf ise açıktır. Oysaki bu hilafta âlimler Kâhinlerin gaybı
bildiğini iddia edenlerin ve onları tasdik ederek onların ilahlığını tanıyan
sahte kulları olanların tekfirinde değildir. Bilakis kâhine sadece gidip soru
sormanın onun bu iddiasını tasdik etmeye delalet edip etmeyeceği ile
alakalıdır yoksa bahsettiğimiz şekilde ümmet arasında ihtilaf yoktur. Yine
ihtilaf fiilin delaletinin manası hakkındadır.
Şeyh Süleyman yine dedi ki; “ Yine İmam Ahmed’den rivayet edildi
ki sihri öğrenmek ve öğretmek küfürdür. Abdurrezzak Safvan ibnu
Suleym’den rivayet etti. Nebi sallahu aleyhi ve sellem dedi ki; “ Her kim
sihirden bir şey öğrenirse, ister az ister çok olsun Allah’tan aldığı son ahdi
olmuş olur.” Bu mürsel hadisdir. Alimler ihtilaf ettiler ki sihirbaz tekfir
edilir mi yoksa edilmez mi? Seleften bir taife dedi ki tekfir edilir. Malik,
Ebu Hanife, Ahmed ve ashabı söylediler. Ancak dediler ki; Eğer sihri
ilaçlar, duman ve zarar veren bazı içecekler içirmek ile ise o zaman tekfir
edilmez. Denildi ki tekfir edilmez, ancak sihrin içerisinde şirk olursa tekfir
edilir. Bu ise İmam Şafi ve ashabının görüşüdür. İmam Şafi dedi ki; Biz
deriz ki bize sihrini vasfet. Eğer sihri küfrü vacip kılan bir çeşit ise tıpkı
Babil ehlinin yedi yıldıza yaklaşmak gibi sihirlerinde olduğu gibi ise tekfir
edilir. Buna iltimas ederek bu sihri yapanlar kâfirlerdir. Eğer küfrü
66
Teysirul Azizil Hamid 1/359
18
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
gerektirmeyen bir sihir ise o zaman sihir yapmayı helal görür ise kâfir olur.
Tahkik neticesinde iki sözde de hilaf yoktur. Aynı şekilde eğer sihrinde
küfrü gerektiren bir şey olmadığı zannı ile tekfir etmez ise bu çeşit sihir
diğeri gibi değildir. O sihir içerisinde şeytana ve yıldızlara ibadet şirkinin
olmadığı sihirdir. Bu çeşit içerisinde şirk olan sihri yapmayı Allah
subhanehu ve Teâlâ küfür olarak isimlendirmiştir.”67
Burada da açıkça görüldüğü gibi âlimler icma ile şirk olduğu belli
olan küfürlerde ihtilafa düşmemişlerdir. Onların yine bu konuda ihtilafa
düştükleri nokta içerisinde şeytana ibadet olmayan sihrinde kuran ve
sünnette sabit olarak küfürlüğü beyan edilen sihir kapsamına girip
girmediğidir. Bu yüzden mesele ihtilaflı olarak kalmıştır. Ancak sihirbaz
eğer şirk işleyerek bu sihri yapıyor ise ümmetin icması ile kâfirdir. Bu
icmaya akılsız, sefih ve müşrikten başkası muhalefet etmez.
Dikkat edilirse âlimler ikinci şekil sihir de küfür diyenler ve
demeyenler olarak iki sınıfa ayrılmışlardır. Ne birbirlerini tekfir etmişler
ne de bidatçılık ile itham etmişlerdir. Ancak şeytana veya yıldızlara
ibadetin olduğu sihirde ise onlar ittifak etmişler ve bu konuda muhalefet
edenleri de tekfir etmişlerdir.
İbnu Hubeyre dedi ki; “ Sihri talim edip onunla amel etmek isteyenin
hükmünde ihtilaf ettiler. Malik, Ebu Hanife, Ahmed ve ashabı tekfir edilir
dediler. Ancak Ebu Hanife’nin ashabından bir kısım ise eğer sakınmak ve
uzak durmak için öğreniyorsa bundan dolayı tekfir edilmez demişlerdir.
Eğer caizliğine inanarak ya da fayda vereceğine inanarak sihir yapanın
hükmü hakkında sorulursa bu da küfürdür tekfir edilir. Mutlak
görmemiştir. Eğer itikat eder ise şeytanlar her istediğini yaparlar işte o da
kâfirdir. Şafi dedi ki; ‘ Deriz ki bize sihrini vasfet. Eğer sihri küfrü vacip
kılan bir çeşit ise tıpkı Babil ehlinin yedi yıldıza yaklaşmak sihirlerinde
olduğu gibi ise tekfir edilir. Buna iltimas ederek bu sihri yapanlar
kâfirlerdir. Eğer küfrü gerektirmeyen bir sihir ise o zaman sihir yapmayı
helal görür ise kâfir olur.’ “68
67
68
A.g.e 1/335
A.g.e 1/355
19
www.islamdaveti.com
Bu yine açıkça ortaya koymaktadır ki ilim ehlinin ihtilafı asıllarda
değil asıllara taalluk eden delaletin zanna dayalı olduğu noktalardadır. Bu
nedenledir ki içinde şeytana ibadet olan sihrin küfür olduğuna icma
etmişler ve muhalefet edeni de tekfir etmişlerdir. Ancak içerisinde şeytana
ibadet olmayan sihrin tekfirinde ise namazın vacipliğine itikat ederek onu
terk eden müslümanın tekfirinde olduğu gibi ihtilaf etmişlerdir.
İbnu Kudame el Hanbelî dedi ki; “ Sihri talim etmek ve öğretmenin
haram olduğu noktasında ilim ehli arasında ihtilaf bilmiyoruz. Ashabımız
dedi ki; Sihirbaz ister haramlığına itikat etsin isterse etmesin sihri talim
etmek ve ettirmek ile tekfir edilir. İmam Ahmed’den tekfir edilmeyeceğine
delalet ettiği rivayet edildi.”69
İkna adlı kitapta şunlar kaydedilmiştir; “ Fasl; Sihri talim etmenin
haramlığı….
Sihri talim etmenin ve ettirmenin haramlığı babı ki o sihir şudur;
düğüm, okumak veya söz ile sihir yapılan kişide, bedeninde, aklında ve
kalbinde tesiri olan mubaşeret etmeden tesir eden hakiki şey olandır. Bu
sihrin öylesi insanı öldürür. Öylesi vardır ki hasta eder, aynı şekilde kişiyi
ailesi ile ilişki kurmaktan men eder ya da evliliği güç yetirememesine
sebep olabilir ki buna benzer çeşitleri vardır. Lubeyd ibn Asam Nebi
sallahu aleyhi ve sellem’e sihir yapmıştır. Tarağındaki kıla yapmıştır. Karı
kocayı birbirinden ayıracak ve onları birbirine buğz ettirecek ya da vahşi
şeyleri ona hayal ettirecek bir sihirdi. Kişi bunu yapmak veya talim etmek
ile kafir olmuştur. İster haramlığına isterse mubahlığına itikat etsin fark
etmez.”
Devamla dedi ki; “ İlaçlar, duman ve içirme yolu ile hiçbir şekilde
zarar vermeyen sihrin çeşidinde kişi tekfir edilmez. Öldürmenin dışında
açık bir tazir ile edeplendirilir…”
Yine devamla dedi ki; “ Ancak cine azmederek o cinin birleştirdiğine
ve verdiğine inanarak yapılan sihirde yine tekfir edilmez. Öldürmenin
dışında açık bir tazir ile edeplendirilir.”70
69
70
Mugni; Mesele7125
İkna 4/307
20
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
Yine Füru adlı kitap da şunlar sabit oldu ki; “ Şeriatı koyanın
babasını inkâr edene küfür lafzını ıtlak(mutlak) kullanması, ya da arrafa
gelenin ve söylediğini tasdik edene küfür lafzını mutlak kullanması işte bu
gibi nasların hakkında denildi ki; Nimete küfretmektir. Denildi ki; küfre
yakındır. İbni Hamid’den iki rivayet vardır.
Bunlardan:
Birincisi; Tehdit ve şiddetliliktir.
Hanbel’den rivayet edildi ki; Küfrün altında küfürdür; İslam’dan
çıkarmaz.
İkincisi; Tevakkuf edip dinden çıkarmaz dememektir. Salih’in İbnil
Hakem’in rivayetlerinde bu mezhep nas edilmiştir.”
Yine Füru’da dedi ki;
“ Birincisi; Nimet küfrüdür. Fakihlerden, Âlimlerden ve
Muhaddislerden taifeler bunu söylemişlerdir. İbni Recep Buhari şerhinde
bir cemaatten bunu zikretmiştir. Ahmed bin Hanbel’den rivayet edildi.
İkincisi; Küfre yakın olmasıdır. Kadı İyad ve âlimlerden bir cemaat
dediler ki; ‘ Kim arrafa gelirse onu tasdik ederse küfretmiştir.
Muhammed’e indirileni inkâr etmiştir.” Yani yalanlarını tasdik ederse
demektir. Bu şunun üzerine olabilir; Nebi sallahu aleyhi ve sellem’i
yalanlamak olduğunu bildikten sonra onun yalanını tasdik ederse hakiki
küfre düşmüş olur.”71
Devamında dedi ki; “ Doğru olan Hanbel’in görüşüdür. Şüphesiz
orada gelen şiddetlilik ve tekittir. Buhari bunun ile alakalı sahihinde bab
açtı. Orada nas etti ki küfrün bazısı bazısının dışındadır. Hadis
imamlarından bunu nas etti.”72
Burada dikkat edilirse hem sihirbazdan hem de kâhinden
bahsedilmektedir. Bu ikisi de tağutun genel tanımı içerisindedir. Burada
şöyle bir soru gelebilir; Bu kitapta başından beri tağutları tekfir etmeyenin
kâfir olduğunu anlattınız. Burada ise bazı âlimlerin tağut ismini alan bazı
71
72
Füru 11/350
A.g.e
21
www.islamdaveti.com
kişilerin tekfiri hakkında ihtilaf ettiklerini anlattınız. Öyleyse bu iki
mevzuyu nasıl cem edeceksiniz? İşte bu soruya bu bölümde cevap
veriyoruz ki meseledeki ince nokta bütün okuyucu kardeşlerimize açık
olsun. Âlimler küfrün bazı şekillerinde icma etmişken bazı şekillerinde ise
ihtilaf etmişlerdir. Onlar asıllarda ittifak etmek ile beraber furularda
ihtilafa düşmüşlerdir. Onların bu ihtilaflarının sebebi ise nasların küfrün
bazı şekillerine olan delaletlerinin açık olup olmaması ile alakasıdır. İşte
bu bölümde yapacağımız bütün nakiller bu anlayışı ispat etmeye
yöneliktir. Bu sorunun daha anlaşılır ve şifalı yorumu birazdan nakilleri
arttırdıkça gelecektir inşallah. Bu arada selefin Arraf ve sihirbazın adı
hakkındaki sözlerine dikkat çekmeye gayret edeceğiz inşallah.
İmam Suyuti dedi ki; “ Said ibni Mansur, İbni Cerir, İbni Ebi Hatim
Ömer ibnul Hattab’tan rivayet ettiler ki; Tağut: Şeytandır.
İbni Cerir ve İbni Ebi Hatim Cabir ibni Abdullah’tan rivayet ettiler
ki; Ona soruldu; tağutlar kimlerdir? Dedi ki; Şeytanların kendilerine indiği
kâhinlerdir.
İbn Ebi Hatim tahriç etti ki; İkrime’den Tağut; Kâhindir.
İbn Cerir İbn Aliye’den tahriç etti ki; Tağut Sihirbazdır.
İbni Cerir, İbnil Münzir, İbni Ebi Hatim tahriç etti ki; Mücahid dedi
ki; Tağutlar insan suretinde insanların arasında emir sahibi olup da
kendisine muhakeme olunan şeytanlardır.
İbni Ebi Hatim Malik İbni Enes’ten şunu rivayet etti ki; Tağut;
Allah’tan başka ibadet edilendir.”73
Yine devamla dedi ki; “ Abd ibni Humeyd’ten İbni Ebi Hatim, İbn
Abbas radıyallahu anhuma’dan tahriç etti ki; Cibt Habeşli bir şeytan
ismidir. Tağut ise Arapların kâhinlerinin adıdır.
Abd ibni Humeyd İkrime’den tahriç etti ki; Cibt Habeş dilinde
şeytanın adıdır. Tağut ise Kahindir.
73
Durrul Mensur
22
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
İbn Cerir Said ibni Cubeyr’den naklederek demiştir ki; Cibt Habeş
dilinde sihirbazın adıdır. Tağut ise kahindir.
Ebil Aliye’den tahriç etti ki; Tağut sihirbaz, Cibt Kahindir.
Abd ibni Humeyd’ten İbn Cerir tahriç etti ki; Katade dedi ki; Cibtin
şeytan olduğunu konuşurduk. Tağutun da kahin olduğunu konuşurduk.
Leys yolu ile İbn Cerir ve İbni Ebi Hatim tahriç etti ki; Mücahid dedi
ki; Cibt Kab ibni eşreftir. Tağut ise insan suretindeki şeytandır.” 74
Şimdi buraya kadar nakledilenlerden anlaşılan şudur ki gerek ‘Cibt’
kelimesi gerekse ‘tağut’ kelimesi öz olarak insan suretindeki sihirbaz ve
kâhin gibi şeytanlardır. O zaman ulemanın ihtilaf ettiği yer neresidir?
Âlimler şuraya icma etmişlerdir ki;
İçerisinde şeytana ibadet edilerek yapılan bir sihir ki; bunun
adı ibadetin bir çeşidini Allah’tan başkasına sarf etmektir; kısa
adıda şirktir, ümmet böyle bir sihrin ittifak ile küfür olduğunu
beyan etmişlerdir. Bunu işleyen herkes ümmetin icması ve ittifakı
ile kâfirdir.
Aynı şekilde Kâhinin gaybı bilebileceğine itikad ederek kâhine
soran ve sormakla beraber tasdik eden kişi ki bu da gaybı bilmek
gibi ulûhiyyetin bir parçasını Allah’tan başkasına vermek ile ki, yine
bunun kısa adı şirktir, işte böyle biri de ümmetin icması ve ittifakı
ile kâfirdir.
Eğer bunu anladı ise güzel kardeşim işte burası ümmetin icma ettiği
yerdir ki bunu işleyen ve bunu işleyenleri tekfir etmeyenler Kuran ve
sünnetin açıkça tekfir ettiğini tekfir etmeyen, nasları yalanlayan birer
kâfirdirler.
Âlimlerimizden hiçbiri bu konuda ihtilaf etmemişlerdir.
Peki, örneği verilen bu iki küfür çeşidinin hangi çeşitlerin de ihtilaf
etmişlerdir?
74
A.g.e
23
www.islamdaveti.com
 İçerisinde şeytana ibadet edilerek yapılan bir sihir ki
bunun adı ibadetin bir çeşidini Allah’tan başkasına sarf
etmektir; kısa adı da şirktir, ümmet böyle bir sihrin
ittifak ile küfür olduğunu beyan etmişlerdir. Bunu
işleyen herkes ümmetin icması ve ittifakı ile kâfirdir.
 İçerisinde şeytana ibadet olmayan ancak cinleri kullanarak
kişileri birbirine sevdirme veya kızdırma noktasında yapılan
sihir ki; bunun hakkında ulemanın yaptığı ihtilafı az önce
serdettik.
 İçerisinde şeytana ibadet olmamak ile beraber cinleri de
kullanmadan bazı kokular ve ilaçlar ile yapılan sihir ki; bunun
hükmü hakkındaki ihtilafta da yine nakilleri serdetmiştik.
Diğer küfür çeşidinde ki küfrün şekillerine ve hükümlerine
gelince;
 Kâhinin gaybı bilebileceğine itikad ederek kâhine
soran ve sormakla beraber tasdik eden kişi ki; bu da
gaybı bilmek gibi ulûhiyyetin bir parçasını Allah’tan
başkasına vermek ile ki, yine bunun kısa adı şirktir,
işte böyle biri de ümmetin icması ve ittifakı ile
kâfirdir.
 Kâhinin gaybı bilmediğine ancak verdiği haberin doğru
olabileceğine inanarak ona gitmek ve onu tasdik etmek ki,
bunun hükmü hakkındaki nakiller geçmişti.
 Kâhinin gaybı bilmediğini ancak cinlerin onlara bazı
haberler getirilmesine dayanarak bazı şeyleri bilebileceğine
inanmak ve tasdik etmek. Burada da ihtilafa dair nakiller
geçmişti.
 Kâhinin gaybı bilmediğini, onu tasdik etmeden ona gelip
soran kişinin hükmü konusunda da ilim ehli ihtilaf
etmişlerdir.
İki küfür çeşidinde de zikredilen ilk suvarlar (şekiller) ümmetin
icması ile küfürdür. İşleyen de kâfir olur. Kâfir demeyen de açık kitap ve
sünnet naslarının tekfir ettiğini tekfir etmeyerek nassı yalanlamasından
24
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
dolayı kâfir olur. Çünkü iki çeşidin birinci şekillerinde Allah’tan başkasına
ulûhiyyetin veya rububiyetin birer parçasını gerek itikat ile gerek söz ile
veya amel ile Allah’tan başkasına sarf etmek olduğundan bunun da
Allah’tan başka bir ilah edinmek olmasından dolayı bu işleri yapan kişiler
kâfir olmuşlardır.
Ancak iki küfür çeşidinin diğer şekillerine bu konular hakkında sabit
olan nasların delaletinin zanni olması sebebi ile İslam uleması ihtilaf
etmişlerdir.
Bu konu ile alakalı bir örnek ile bu mezhebin anlaşılmasını
sağlamaya çalışalım;
İmam Ahmed ibnu Hanbel’in ve ashabının çoğunluğunun görüşüne
göre içinde şirk olmayan bir sihir de küfürdür. İster bunun helalliğine ister
bunun haramlığına itikat etsin fark etmez. Onlar bu çeşit bir sihir yapan
kişiye kafir adını vermişlerdir. Bununla beraber de tağutun bir tanımı
olduğu için ona tağut ismini vermiş oldular.
Ancak Ebu Hanife ve Şafi bu çeşit sihri küfür saymamışlar eğer kişi
helalliğine itikat eder ise tekfir edilir demişlerdir. Yani onlar aynı kişiye
fasık adını vermişlerdir.
Eğer bu noktayı anlarsan âlimlerin sözlerindeki incelikleri ve
fıkıhlarındaki derinliklerini anlamış olursun.
İmam Şatibi dedi ki;
“Daha önce (İkinci Meselede) sözün manaya: Aslî delâlet unsurları
açısından; Aslî manaya yardımcı durumunda bulunan tâbi delâlet
unsurları açısından olmak üzere iki yönden delâleti bulunduğu ortaya
konmuştu. Bu durumda, hükümler çıkarılırken başvurulan yolun aslî
delâlet unsurları yönüyle mi ilgili olduğu, ya da her ikisini de birden mi
ilgilendirdiği konusunda düşünmek gerekecektir.
Aslî delâlet unsurlarının hükümlere delâletinin sıhhati konusunda
herhangi bir problem yoktur ve bu konuda tartışmaya mahal de
bulunmamaktadır. Meselâ, asıl konuldukları manalara delâlet etmelerine
25
www.islamdaveti.com
engel olan bir karine bulunmadığı sürece emir ve nehiy, umum ve husus
sîgalarının delâletlerini bu kısma örnek olarak verebiliriz.
Tâbi durumunda olan delâlet unsurlarına gelince; bu gibi unsurlar,
aslî mânâya ilâveten daha başka mânâlara da delâlet etmektedirler. Bu
itibarla acaba hükümlerin elde edilmesi sırasında bunların delâletlerini
dikkate almak doğru ve gerekli olur mu? Yoksa olmaz mı? İşte bu konuda
tereddüt bulunmaktadır. Dikkate almanın doğru ve gerekli olacağını
savunanlar da; aksini iddia edenler de vardır ve bunlardan her birinin
kendisine göre konuya ayrı bir yaklaşımı bulunmaktadır.
Dikkate almanın doğru olacağını savunanlar, iddialarına şu şekilde delil
getirebilirler:
Bu türden olan tâbi unsurlar, delâlet ettiği şeyler hakkında ya
dikkate alınacaklar ya da alınmayacaklardır. Dikkate alınmamaları
mümkün değildir. Çünkü bu unsurlar sırf o mânâlara delâlet etsin diye
getirilmişlerdir. Şu halde mutlaka onların dikkate alınmaları gerekecektir.
Bunların delâlet ettiği mânâ, aslî mânâ üzerine getirilen bir ziyadelik
olmaktadır; aksi takdirde sahih olmaz. Bu durumda dikkate alınması
gereken bu ziyade mânâ, şerî bir hükmün ortaya konmasını gerektiriyorsa,
aynen aslî mânânın delâletinin ihmal edilmesi nasıl caiz değilse onun
ihmal edilmesi ve atılması da mümkün olmayacaktır. Şu halde tâbi delâlet
unsurları dikkate alınmak zorundadır. Ulaşılmak istenen netice de budur.
Şeriattan hükümler çıkarılması, onun sadece Arap diliyle gelmiş
olması açısından olup; yalnızca sırf kelâm oluşu açısından değildir. Bu
nokta göz önünde tutulduğunda, hem birinci delâlet yönü, hem de ikinci
delâlet yönü kapsam dâhilinde olacaktır. Tâbi delâlet unsurlarının aslî
delâlet unsurlarıyla olan ilişkisi, bir hususiyet, bir feri gibi sıfat ile mevsûf
arasındaki ilişki gibidir desek bile delâlet açısından bunun bir zararı
olmayacaktır. Durum böyle olunca, hüküm çıkarmada nasların sadece aslî
delâlet unsurlarına itibar edip, tâbi delâlet unsurlarını dikkate almamak,
keyfî bir tahsis, delilsiz bir tercih olur. Böyle bir tutum ise batıldır. Bu
durumda hükümlere delâlet açısından aslî delâlet unsurları, tâbi delâlet
unsurlarından daha ayrıcalıklı değildir. Netice itibarıyla her ikisininde
dikkate alınması kaçınılmaz olmaktadır.
26
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
İlim adamları, tâbi delâlet unsurlarını dikkate almışlar ve bu açıdan
hareketle çeşitli hükümler çıkarmışlardır:
Örnekler: Hz. Peygamber'in(sav) " Sizden biriniz ömrünün yarısını
namaz kılmadan geçirir” hadisinden hayız süresinin en uzun müddetinin
on beş gün olduğu hükmü çıkarılmıştır. Aslında hadisten amaç, kadınların
dininin noksan olduğunu belirtmektir; yoksa en uzun hayız müddetini
belirtmek değildir. Ancak kullanılan mübalağa üslûbu bu sürenin zikrini
gerektirmiştir. Eğer daha fazla sürmesi düşünülebilseydi, o takdirde
mutlaka onun zikredilmesi gerekirdi.
İmam Şafiî, " Sizden biriniz uykusundan uyandığında üç kere yıkamadıkça
elini kaba daldırmasın. Çünkü o, elinin nerede gecelediğini bilemez "
hadisinden, az suyun, niteliklerini değiştirmeyen miktardaki necasetle pis
hale geleceği hükmünü çıkarmış ve şöyle demiştir: " Eğer az necaset
pisleyici olmasaydı, elde bulunma ihtimalinden dolayı uykudan uyanınca
ellerin yıkanması müstehaplık hükmünü gerektirmezdi." Hadisin
söylenme amacı, içerisine az necaset düşen suyun hükmünü bildirmek
değildir; ancak bu mana zikri kastedilen şeyden dolaylı ortaya
çıkmaktadır.
Gebelik müddetinin en az süresinin altı ay olduğunu da: "Taşınması
ve sütten kesilmesi otuz ay sürer" ayetiyle "Çocuğun sütten kesilmesi
iki yıl içerisinde olur" ayetinden çıkarmışlardır. Birinci ayetten maksat
bir ayırım yapmaksızın her ikisinin müddetini birden belirlemektir.
İkincisinde ise, sütten kesilme süresi asıl amaç olarak belirlenmiştir. Her
ikisinde de yalnız gebelik süresinin ne kadar olduğu asıl amaç olarak
belirlenmemiş; onun için herhangi bir süre zikredilmemiştir. Bu iki ayetin
birlikte değerlendirilmesinden en az gebelik müddetinin altı ay olduğu
neticesi çıkmıştır.
"Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız
helâl kılındı... Artık, tan yerinde beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar onlara yaklaşabilirsiniz.” ayeti hakkında da şöyle
demişlerdir: Bu cünüp olarak sabahlandığı zaman orucun sahih olacağına
delâlet eder. Çünkü tan yeri ağarıncaya kadar cinsî ilişkinin helâl olması
27
www.islamdaveti.com
bunu gerektirir. Gerçi bu mana ayetten asıl amaç olarak gözetilmemiştir,
ama cinsî ilişkinin, yeme ve içmenin mubah olduğunu belirleme kastından
dolaylı olarak bu da çıkmaktadır.
Çocuğun mülkiyet altına girmeyeceğine de: '"Rahman çocuk
edindi' dediler; hâşâ, melekler sadece şerefli kılınmış kullardır"
ayetiyle bu anlamda olan diğer ayetleri delil olarak kullanmışlardır. Çünkü
ayette Allah'tan başka herkes özellikle de melekler için kulluğun ispat
edilmesi suretiyle asıl amaçlanan şey Allah'ın çocuk edindiği iddiasını
reddetmektir. Çocuğa malik olunmayacağının beyanı değildir. Ancak tâbi
olan bu anlam, ("hâşâ" ifadesiyle) çocuk edinmenin reddi ve ona nispet
edilecek olanların ancak kul olacakları aslî anlamlarından dolaylı olarak
çıkmaktadır; zira Rab'den ve kuldan gayrı başka bir varlık yoktur.
Az olsun çok olsun bütün tahıl ürünlerinden zekât (öşür) alınacağı
hükmünü ise: ''Göğün suladığı şeyde öşür vardır" hadisinden çıkarmışlardır.
Hâlbuki hadisten gözetilen aslî amaç, üründen zekât olarak çıkarılacak
miktarın belirlenmesidir. Kendisinden zekât verilecek ürünlerin
açıklanması değildir.
Aynı durum özel bir sebepten dolayı gelen âmm nasslar için de söz
konusudur. Çoğunluk âlimler sebep özel de olsa, sırf lafza ve maksada
itibarla bu tür âmm nassların umûmu üzere alınmaları taraftarıdırlar.
Cuma günü ezan vakti yapılan alışveriş akdinin "Ey inananlar!
Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman Allah'ı anmaya koşun; alışverişi bırakın." ayetinden dolayı fasit olduğu neticesini
çıkarmışlardır. Hâlbuki bu ayetten gözetilen asıl amaç, namaz için
koşmanın gerekliliğini bildirmek olup; alışveriş akdinin fasit olduğunu
açıklamak değildir.
Kıyâs-ı celiyi kıyas olarak kabul etmişlerdir. Meselâ, azadın sirayeti
konusunda cariyenin köleye katılması gibi. Zira "Kim bir köledeki
kendisine ait payı âzad ederse..." hadis-i şerifinden asıl amaç mutlak
mülkiyeti belirtmektir, Yoksa kölenin erkek olmasının bir özelliği yoktur.
Bu arz ettiğimiz örneklerde ve daha sayılamayacak kadar çok olan
konularda hep aslî delâlet unsurları değil de, tâbi delâlet unsurları dikkate
28
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
alınarak hükümler çıkarılmıştır. Durum böyle olunca, tâbi delâlet
unsurlarının dikkate alınarak hüküm çıkarılmasını doğru ve uygulama
alanı bulmuş bir husus olarak kabul etmek gerekecektir. Tâbi delâlet
unsurlarını dikkate almanın doğru olmayacağı görüşünde olanlar da
görüşlerini şu şekilde delillendirebilirler: Bu delâlet yönü, sadece aslî
delâlet yönü için bir yardımcı unsur ve ona tâbi durumdadır. Bunların bir
manaya delâlet etmeleri, sırf aslî mananın tekidi ve onun güçlendirilmesi,
açıklanması yönünden olmakta; işitildiği zaman daha çabuk kabul
edilmesini, düşünüldüğü zaman daha çabuk anlaşılmasını temin edici bir
rol oynamaktadır. Meselâ: "Dilediğinizi yapın!” "Tat! Hani şerefli olan,
değerli olan yalnız sendin" gibi gelen bir emir sîgası hakkında: " Bu emir
sîgası tehdit için ya da azarlamak içindir" deriz. Çünkü bu gibi ifadelerde
emir kastedilmez, bu tehdit ve alay etmede sadece bir mübalağa ifadesi
olmaktadır. Bu yüzden de, bu sigalardan emir sadedinde bir hüküm
çıkarılması kabul edilmemiştir ve bu doğru da değildir. Yine " Bulunduğumuz köye sor" ayeti hakkında da şöyle deriz: Buradan maksat "köy
ahâlisine sor’ mudur? Ancak yeterli soru sorulmasını ifadede mübalağa
için sorulacak şey bizzat köyün kendisi kılınmıştır. Sorunun köye nispet
edilmesi üzerine bir hüküm bina edilmiş değildir.
"Gökler ve yer durduğu sürece orada kalacaklardır" ayeti de,
eğer göklerin ve yerin yok olacakları, ebedî olmayacakları görüşü kabul
edilirse aynı şekildedir ve bu ayetten maksat onların cehennemde
ebedîliğini bildirmek olduğu için, kâfirlerin azap müddetlerinin sona
ereceği neticesi çıkarılamaz.
Bu konuya delalet edecek sayılamayacak kadar çok durum vardır. Hal
böyle olunca, tâbi delâlet unsurlarının, aslî manaya ilâve bir tekitte
bulunma, ona açıklık getirme ve güç katmadan başka bir fonksiyonunun
bulunmadığı anlaşılmaktadır. Şu halde, tâbi delâlet unsurlarından
müstakil olarak çıkarılacak kendisine has bir hüküm hiçbir şekilde
bulunmamaktadır.
Eğer tâbi delâlet unsurlarının kendilerine has birinciden bağımsız
şer'an kabul gören bir hükmü bulunsaydı, o durumda aslen kastedilen yön
halini alırlardı. Zira bu durumda o mananın benimsenmesi asıl hakkı ile
kastedilmiş olacak ve ibarenin o hükme delâleti ikinci ve tâbi olan yönden
29
www.islamdaveti.com
değil de, birinci ve aslî delâlet yönünden olacaktır. Hâlbuki biz bu
hükmün ikinci ve tâbi delâlet unsurlarından alındığını varsayıyoruz. Bu
durumda ulaşılacak netice çelişki arz edecek ve imkânsız olacaktır.
İtiraz: Bir mânâya tâbilik yoluyla delâlet etmesi, onun ikinci derecede de olsa kasıtlı bir delâlet olmasını engellemez. Nitekim şer'î
maksatlar hakkında da aynı şeyi söylüyor; onları aslî maksatlar, tâbi
maksatlar diye ikiye ayırıyoruz. Bununla birlikte bunlardan her iki kısım
da Şâri'ce dikkate alınmış oluyordu. Mükellefin aslî maksatlardan gafletle,
tâbi durumdaki maksatları dikkate alarak işlemiş olduğu bir tasarruf
(hukukî fiil) geçerli oluyordu ve böyle ikinci derecede maksatlar üzerine
teklif hükümleri getirilebiliyordu. Nitekim inşallah ileride de gelecektir.
Burada da aynı şeyi söyler ve deriz ki: İkinci derecede olan yönün delâleti,
mükellefin onlardan hüküm çıkarma kastına engel değildir. Çünkü
bunların şeriatın anlaşılmasına olan nispeti, Ötekilerin (aslî delâlet
unsurlarının) şeriata olan nispeti ile aynıdır. Nispet aynı olunca, bunlar
arasında bir ayırıma gitmek doğru olmayacaktır ve birinin dikkate alındığı
gibi diğerinin de dikkate alınması gerekecektir. Nitekim bunlardan birinin
ihmalinden diğerinin ihmali de gerekmektedir.
Cevap: Bu eğer kabul edilse o takdirde, bizim iddiamıza en açık
delillerden biri olur. Çünkü meselâ nikâh akdi, şehveti gidermek amacıyla
yapıldığında sahihtir; zira nikâhtan gözetilen asıl maksadı -ki neslin
korunmasıdır- tekit etmektedir ve mükellefin bu fiiliyle Şâri'in amacını
tekit ettiğinden habersiz bulunması, gerçekte nikâh fiilinin Şâri'in amacını
tekit etmesine engel olmamaktadır. Dediğimiz gibi, burada da aynı şeyi
söylüyor ve diyoruz ki; Arap dilinde kasıt açısından tâbi delâlet unsurları,
sadece birinci delâlet unsurlarını, aynen onların delâlet ettikleri anlam
üzerinde tekit edici mahiyettedir. Dolayısıyla bunların delâlet ettiği mana,
bizzat aslî mana olmaktadır. Tâbi olan mana aslî olan manayı
tamamlamaktadır. Bundan da, tâbi olan mananın aslî mana üzerine bir
ziyadelik getirmeyeceği neticesi çıkacaktır. Varmak istediğimiz netice de
budur.
Sonra iki mesele arasında fark vardır: Şehveti gidermek amacıyla
yapılan nikâh, her ne kadar bir açıdan zarûriyyâta tâbi olan maksatlar
kapsamına girmekte ise de, diğer taraftan o, hâciyyât kapsamına
30
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
girmektedir. Çünkü kulların ihtiyaçlarının giderilmesi, şehvetlerinin
tatmini ve onlardan sıkıntı ve güçlüklerin kaldırılması anlamı taşımaktadır. Böyle bir nikâhın hâciyyât kapsamına girmesi durumunda,
onun bu açıdan hareketle zarûriyyâta tâbi olmaktan ayırt edilerek aslî
kasıt ile yapılmış bir akit şeklinde kabul edilmesi mümkündür. Burada
üzerinde durduğumuz mesele ise böyle değildir. Çünkü tâbi delâlet
unsurlarının, birincinin tekiti dışında müstakil bir mânâya delâlet edecek
şekilde, aslî delâlet unsurlarından ayırt edilmesi mümkün değildir. Çünkü
Araplar, dili ilk kovuşlarında tâbi delâlet unsurlarını birinciden müstakil
olarak ele alma imkânı bulunmaksızın sadece bu amaçla koymuşlardır.
Dolayısıyla dilin konuluş şekli dışına çıkmak mümkün değildir.
Bu delâlet yönünün, birinciye tâbi olarak konulmuş olması, bunların
delâlet edeceği mânânın ancak birinci delâlet unsurları yönünden olmasını
gerektirecektir. Eğer bunların katacağı mânâ, birinci delâlet unsurlarının
verdiği mânâ yönünden olmazsa, o zaman bunların aslî konuluşlarından
uzaklaşılmış olacaktır. Bu ise sahih değildir. Bunların, tekit dışında birinci
(aslî) delâlet unsurlarının ifade etmediği ilâve bir mânâya delâlet etmesi,
bunları aslî delâlet unsurlarına tâbilikten çıkarır ve o zaman bunlar
yönünden hüküm çıkarılması, Arap dilinde bulunmayan bir yoldan hüküm
çıkarma halini alır. Bu ise doğru değildir. Böyle bir neticeye götüren şey de
doğru olmayacaktır.
Tâbi delâlet yollarından elde edildiği söylenen örneklere katılmıyoruz. Bunlar ya birinci delâlet unsurlarından çıkarılmış hükümlerdir ya
da bunların dışında üçüncü bir cihetten elde edilmiş hükümlerdir.
Hayız müddetinin en uzun süresinin on beş gün olduğuna dair,
hadiste bir delâlet bulunduğunu kabul etmiyoruz. Bu konu tartışmasız bir
husus değildir. Nitekim Hanefîler hayız müddetinin en uzun süresinin on
gün olduğu görüşündedirler. Kabul edilse bile bu, lafzın vadi yoluyla
delâleti açısından değildir. Konumuz ise vadi yoluyla delâlet hakkındadır.
İmam Şafiî'nin, az suyun, içine niteliğini değiştirmeyecek miktarda necaset
düşmesiyle pis olması hakkındaki görüşü kıyas ya da daha başka bir konu
dahiline girer. Gebelik müddetinin en az süresinin altı ay olduğu hükmü,
tâbi değil aslî delâlet neticesinde çıkarılmıştır. Cünüp olarak sabahlanması
durumunda oruca bir şey olmaması hükmü de aynı şekildedir ve başka
31
www.islamdaveti.com
türlüsü de mümkün değildir. Çocuğun mülkiyet altına girmeyeceği
konusuna gelince; bu konu hakkında zikri geçen ayetin delil olarak
kullanılması mümkün değildir ve konu tartışmalıdır. Zekât hakkında
belirtilenler ise, zekât matrahı mahsullerin (aza da çoğa da) teşmil
edilmesi görüşünde olanlar, lafzın umûmunun kastedilmiş olduğu
noktasından hareketle bu neticeye varmışlardır, umûmun kastedilmemiş
olduğu noktasından hareketle hükme varmamışlardır. Aksi takdirde
çelişki olurdu. Çünkü şer'î delillerden hükümlerin çıkarılması, sadece o
delillerin Şâri'ce amaçlanmış oldukları noktasından hareketle olmaktadır.
Bu durumda, bir taraftan âmm lafzın zahiri kastedilmiş değildir derken,
öbür taraftan onun umûmu ile istidlal nasıl mümkün olur? Özel bir sebep
hakkında gelen âmm lafızlar hakkında da söylenecek söz aynıdır. "Alışverişi bırakın" buyruğundan hareketle cuma ezanından sonra yapılan alışveriş akdinin feshi gerekir görüşünde olanlara göre, bu hüküm bizzat
ayetten amaçlanmış olmaktadır, aksi takdirde çelişki doğardı. Kıyas-ı celî
hakkında da durum aynıdır. Bunlar, cariyenin hadiste zikredilen erkek
kölenin hükmüne dâhil edilmesini, erkek kölenin husûsiyle zikredilmiş
olduğu nokta-ı nazarından hareketle ve kıyas yoluyla sağlamış
olmaktadırlar. Bu konuda ileri sürülen diğer konularda da durum aynıdır.
Kısaca diyebiliriz ki, tâbi delâlet unsurlarıyla müstakil olarak hüküm
isbatında bulunmak mümkün değildir ve bunların hükümler için delil
olarak kullanılmaları asla doğru değildir. Üçüncü delile cevap verdiğimiz
gibi, birinci ve ikinci deliller hakkında da aynı şekilde cevap verme imkânı
bulunmaktadır. Çünkü birinci delilde, sanki biz tartışma konusunu kabul
ediyormuşuz gibi bize delil olarak kullanılmaktadır (müsadere ale'lmatlûb). Çünkü bu delilde: "Bu durumda dikkate alınması gereken bu
ziyade mana, şer'i bir hükmün ortaya konmasını gerektiriyorsa, onun
ihmal edilmesi ve atılması mümkün olmayacaktır" denilmektedir.
Üzerinde tartışılan konu da, işte bu nokta değil midir? İkincisi, tamam
kabul edilir. Ancak, tâbi delâlet unsurlarının müstakil olarak şer'i
hükümleri ortaya koyması tartışma konusunu oluşturmaktadır. Şu halde
doğrusu, mutlak surette tâbi delâlet unsurlarıyla hüküm ispatının
32
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
mümkün olmadığı görüşünü benimsemek olacaktır. Allah en iyisini
bilir.”75
Bu satırlarda anlatmaya çalıştıklarını kısa bir örnek ile anlaşılır hale
getirelim inşallah;
Örneğin şu nassı ele alalım; “ Kim Arrafa gelir ve ona sorarsa bir
şeyden, o söylediğinde de onu tasdik ederse namazı 40 gün kabul olmaz.” Bu
hadisi şerh ederken Şeyh Abdurrahman şu alim yorumlarını kaydetmiştir;
“ Bu delalet ediyor ki bu iş kişiyi dinden çıkarmaz. Başka bir hadiste
ise şöyle geçmektedir; “ Kim bir Kahine gelip bir şeyden sorarsa, o
sorduğunda da onu tasdik ederse Muhammed’e indirileni inkar etmiş olur.”
Bu da delalet ediyor ki bu işi yapan küfretmiştir. Bildik ki onun küfrü
sahibini dinden çıkarmayan küçük küfürdür. Bu Kahine gelip onu tasdik
edenin küfrü meselesindeki birinci görüştür.
İkinci görüş; Bu işi yapanın tekfiri hakkında tevakkuf etmektir.
Bunun büyük küfür olduğu söylenemez. Bununla beraber küçük küfür
olduğu da söylenemez. Ancak tevakkuf edilir. Denilir ki Kâhinlere gitmek
ve söylediklerini tasdik etmek Allah’a küfretmektir ve bundan sonra
susulur. Hadislerde geldiği üzere mutlak olarak ifade edilir. Bu korkutma
ve tehdit içindir. Öyle ki insanlar bu işe bir daha cesaret etmesinler. Bu
görüş İmam Ahmed’den nakledilen görüştür.
İlim ehlinin görüşlerinden üçüncüsü ise; Kâhini tasdik eden kişi
büyük küfür işleyerek kâfir olmuştur. Bu sözün iki cihetten bakışı vardır;
Birincisi; Resulullah sallahu aleyhi ve sellem’den zikredilen hadistir
ki; ‘ 40 Gün namazı kabul olmaz’ ifadesidir ki bu ifade de bunu büyük
küfür saymamıştır. Eğer saymış olsa idi namazın kabul edilip
edilmemesinden konuşarak kabul edilmemesini sınırlandırmazdı.
İkincisi; Kâhini tasdik etmekte şüphe vardır. Gaybı bildiğini iddia
etmiş olabilir ki gaybı bildiğini iddia etmek büyük küfürdür sahibini
dinden çıkartır. Ancak bu Kâhinin cinlerin yaptıkları kulak hırsızlıkları ile
bazı gaybı işlere isabet edebileceğini zannederek tasdik etmeye girer. İşte
75
Muvafakat 2/
33
www.islamdaveti.com
bu vakit haber cinniden gelmiş olur. Sonra bu haberi Kâhine getirir. Kişi
de cinin semadan getirdiği haberi tasdik etmiş olabilir. İşte bu Kâhini
tasdik edenin tekfirinden men eden bir engeldir.
Zahir olan görüş ise bunun büyük küfür değil küçük küfür olmasıdır.
Hadislerin delaleti ve hükmün illeti açısından bu böyledir.”76
Sanırım bu örnek anlatmaya çalıştığımız nasların delaletinin
zanniliğinin çıkarılan hükme nasıl tesir ettiğini ve ne şekilde bu ihtilafın
cereyan ettiğini anlatmamız için yeterli olmuştur.
Muhammed ibn Salih El Useymin dedi ki;
“ ‘Ona sorduğunda onu tasdik ederse 40 gün namazı kabul olmaz’
Zahiri açıkça gösteriyor ki kâhinin söylediğini tasdik edenin namazı 40
gün kabul olmaz. Ancak bu mutlak değildir. Arraf’a sorulan soru kısımlara
ayrılır;
Birincisi; Sadece sormuştur. Bu Nebi sallahu aleyhi ve sellem’in bu
hadisi gereği haramdır. Onu tasdik etmesinin cezasının var olması bunun
haramlığına delalet eder. Çünkü haram fiil için ceza vardır.
İkincisi; Soruyor ve tasdik ediyor arrafın sözünü ve bu söze itibar
ediyor ki işte bu küfürdür. Gayb ilmini tasdik etmek Kuranı yalanlamaktır.
Öyle ki; Allah subhanehu ve Teala dedi ki; “ De ki; Göklerde ve yerde
var olanları Allah subhanehu ve Teala’dan başkası bilemez.”77
Üçüncüsü; tasdik edip yalanlamadan sadece onun haberini
öğrenmek için soruyor, yoksa görüşünü almak için değil; işte bunda bir
beis yoktur. Bu hadisin içerisinde yer almaz. Nebi sallahu aleyhi ve sellem
İbnu Sayyad’a sordu; “ Ne tuttum?’ Dedi ki; Duh,Duh.(Duhan suresini
tutmuştu Nebi sallahu aleyhi ve sellem bu yüzden duh duh diyor.)”78
Görüldüğü gibi İbnu Useymin dahi bu ayrımı yukarıda görüldüğü
gibi yapmıştır. Ancak buradan İbnu Useymin'in sözünün katımızda
muteber olduğunu anlatmak için nakletmedik. Yoksa kendisi Nebi sallahu
aleyhi ve sellem’in şu sözünde belirttiği fitneye düşmüştür; “ Sultanların
76
Fethul Mecid
Neml 65
78
Mecmuatu Fetava İbn Useymin
77
34
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
kapılarına gelenler fitneye uğrarlar.”79 Kendisi kralların Yahudi,
hıristiyan ve diğer müşrikleri arap yarımadasına sokmak ve başka daha
birçok sultanın münkirini maruf göstermek ile uğraşmıştır. Hesabı Allah
katındadır. Zahiri dinini fitneye uğrattığıdır. Allah bize yeter. O ne güzel
vekildir. Ne güzel dosttur.
İnsaf adlı kitapta şunlar kaydedilmiştir;
“ İmam Ahmed dedi ki; Eğer ilmi inkâr ediyor ise bu görüşteyim.
İmam Mervezi ona Amr İbnu Ubeyd’den bahsetti. Dedi ki; Eğer ilmi
ikrar etmiyor ise bu adam kâfirdir.
Mervezi ona dedi ki; Kerabiysi dedi ki; Kuran lafızları mahlûktur
diye kim demezse o kâfirdir. (Ahmed) dedi ki; O kâfirdir…”
Devamla dedi ki; “ İkinci olarak; İmam Ahmed rahimehullah
davetçinin, bidatçının ve bu bidata çağıranın hapsedilmesi görüşünde idi.
‘Tabsira’ da aynı şekilde geçti ki; İmam onları men eder, reddeder,
onlarla savaşmaz ancak onlar imama karşı savaşmaya kalkarsalar bağiler
gibi ona göre savaşır.
İmam Ahmed ibnu Hanbel aynı şekilde haricilerin davetçileri içinde
bağiler gibi savaşılır demiştir. İbnu Mansur dedi ki; Zekâtı men edenlerle
de imam savaşır. Bununla beraber diğer farzlardan men edenlerde aynı
şekilde savaşılır ve onlardan o yapmadıkları farzlar alınır.
Ebu Ferec ve Takiyyuddin İbn Teymiyye’de dediler ki; İslam şeriatının
mütevatir vaciplerinden birini eda etmekten sakınan imtina eden
mümteni taife ile savaşmak ve dinin tamamını Allah’a has kılmak
noktasında icma edilmiştir. Bunlar hakkında savaşa kalkanlar ile savaşmak
ise daha evla olarak savaşın caiz olduğu yerdir.
Dedi ki; Rafiziler haricilerden daha şerlidirler. Bu konuda ittifak vardır.
Bu iki grubun katlinde ve küfründe iki görüş vardır. İki rivayet
sabittir. Sahih olan bu bidatçılardan davetçi olanların ve benzerlerinin
öldürülmesidir.
79
Süneni Ebi Davud 2859
35
www.islamdaveti.com
Üçüncüsü; Sahabenin ve hak ehlini tekfir eden ve Müslümanların
kanlarını tevil ile helal sayanlar; Onlar haricilerdir. Bagiler ve fasıklardır.
Furu adlı kitapta da bu geçmişti.
Derim ki; doğru olan ve Allah için din edindiğimiz şeyde budur.
‘Tergiyb’ adlı kitapta ve ‘Riaiyye’de ki bu daha meşhurdur; İbni
Hamid bunda hiçbir ihtilaf olmadığını belirtti.
İbni Akil ‘İrşad’ isimli kitapta asılda muhalefet edenlerin tekfirini
arkadaşlarımızdan zikretti. Hariciler, Rafiziler ve Mürcieler gibilerini…
Ondan başkaları da Allah subhanehu ve Teâlâ masiyetleri yaratmaz
diyenlerin ve bizim küfrüne hükmettiklerimiz hakkında tevakkuf
edenlerin hakkında iki rivayet nakletti. Helal saymadan sahabeye sövenin
hakkında da aynı şekilde rivayet edildi. Bunu helal sayan ise kâfirdir.
Mugni’de dedi ki; Hariciler gibi tevil ile haram olan şeyleri helal
sayanlar da kâfirdir. Aynı şekilde onları kâfir sayanların yanında da onlar
mürtedler gibidirler.
Dedi ki Mugni’de; Bu onun sözünün gereğidir.
Dedi ki; İbn Teymiyye Rahimehullah’tan nakledilenler ise; Hariciler,
Kaderiler, Mürcieler ve başkalarının tekfir edilmemesidir. Ancak
Cehmilerin kâfirlikleridir , muayyen olarak değildir.
Dedi ki; Yine ondan bir taife naklettiler ki; Bidat ehlinin tekfiri
hakkında mutlak olarak tekfir ettiğini. Hatta bunların içerisinde Mürcieler
ve Şiilerden Ali’yi diğer halifelere üstün sayan Şiilerin tekfirini de
zikrettiler…”
Devamla dedi ki; “ İbni Hamid’in usulunde Haricilerin, Rafizilerin,
Kaderilerin ve Mürcielerin tekfiri zikredildi.
Dedi ki; Kim bizim bu tekfir ettiklerimizi tekfir etmez ise fısk işlemiştir,
kötülenmiştir. Küfründe ise iki vecih vardır.”
“ İbni Hamid’den zikredildi ve dedi ki; Eğer (sahih) Ahad haberleri
yalanlar ise tekfir edilir. Mütevatir haber de olduğu gibi tekfir edilir. Bizim
yanımızda ilimdir, onunla amel etmek vaciptir…
36
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
İsra, İsanın nuzulu yâ da bazı sıfatların inkârında da tekfir edilir.”80
Yine Âlimlerin ihtilaf ettiği tekfirin başka bir örneği mevcuttur. Bu
konuyu biraz daha detaylı işleyeceğiz ki bu mesele tekfirde icma edilen ve
ihtilaf edilen yerleri birbirinden iyi bir şekilde ayırmamıza sebep olacaktır.
Bu konu -ki son dönemler yine ihtilaf sebeplerinden biri olmuştur
maalesef hakkı bilmeyen cahiller yine yoldan birini tutturarak ya ifrat ya
da tefrit yolunu tutturmuşlardır. Oda ölünün kabrinin başında ölüye hitap
etmek meselesidir.
Öncelikle şu açıktır ki, ümmet ölülerden yardım dileyen, onlara dua
eden ve onlardan genel olarak şefaat isteyenlerin tekfirine icma etmiştir.
Buna dair nakiller şöyledir;
Hicavi İkna isimli Hanbelî mezhebine ait fıkıh kitabında dedi ki;
“ Şeyh dedi ki; Kim Allah ile arasında vasıtalar kılarsa, onlara
tevekkül ederse, onlara dua eder ve onlardan talep ederse icma ile kâfir
olur. –sözü burada bitti- Ya da güneşe, aya ve puta secde ederse icma ile
kâfir olur.”81
Mansur El Behuti ‘Keşşaful Kina’ adlı eserinde dedi ki;
“ Dedi ki; Kim Allah ile arasında vasıtalar kılarsa, onlara tevekkül
ederse, onlara dua eder ve onlardan talep ederse icma ile kâfir olur.-sözü
burada bitti- Yani Kâfir olur. Çünkü bu şöyle diyen putların kullarının
sözüdür; ‘Biz onlara ibadet etmiyoruz sadece Allah’a yaklaştırsınlar
istiyoruz.’”82
İbn Muflih dedi ki;
“Kim Allah ile arasında vasıtalar kılarsa, onlara tevekkül ederse,
onlara dua eder ve onlardan talep ederse; Yani bir cemaat dedi ki; güneşe
ve aya secde ederse…”83
Merdavi dedi ki;
80
İnsaf 10/242
İkna 4/297
82
Keşşaful Kina Babu Hükmül Mürted
83
Furu 11/326
81
37
www.islamdaveti.com
“ Aynı şekilde kim Allah ile arasında vasıtalar kılarsa, onlara tevekkül
ederse, onlara dua eder ve onlardan talep ederse hüküm icma ile küfürdür.
Arkadaşlarımızdan bir cemaat dedi ki; güneşe ve aya secde ederse…” 84
Mustafa El Ruheybani dedi ki;
“Kim Allah ile arasında vasıtalar kılarsa, onlara tevekkül ederse,
onlara dua eder ve onlardan talep ederse icma ile kâfir olur. Şeyh
Takiyyuddin böyle söyledi. Ya da Resule ve resulün getirdiğine buğz ederse
yine ittifak ile kâfir olur. Çünkü bu şöyle diyen putların kullarının sözüdür;
‘Biz onlara ibadet etmiyoruz sadece Allah’a yaklaştırsınlar
istiyoruz.’”85
Muhammed ibnu Abdulvehhab dedi ki;
“ (İslamı bozan icma edilmiş) İkinci unsur; her kim Allah ile arasına
aracı koyarsa onlara dua eder onlardan isterse, onlardan şefaat dilerse,
onlara tevekkül ederse icma ile kâfir olur.”86
İşte bu ve buna benzer icmaları kendilerine delil alan bir takım
insanlar, her kim bir ölünün -ki ister Nebi olsun ister Salih- kabrinin
başına gelir de ona ‘Ey kabirde yatan Allah’a dua et Allah beni bağışlasın’ ya
da ‘ Allah sana şefaat hakkı verirse bana şefaat et’ derse büyük şirk
işlemiştir dediler. Bununla da yetinmeyip ' Her kim bunu tekfir etmezse o
da kâfirdir ' diyerek bir ziyadede bulunmuşlardır. Oysa ki az önce
naklettiğimiz birkaç meselede olduğu gibi burada da üzerine icma edilen
ve hakkında ihtilaf edilen küfrün çeşitleri söz konusudur. Şimdi bu tafsilatı
izah etmeye çalışalım. Göreceğiz ki Âlimlerin işleyeni tekfir ettiği hatta
tekfir etmeyeni tekfir ettiği bir çeşit küfür sabittir. Aynı şekilde âlimlerden
bir grubun küfürdür dediği ama hakkında ihtilaf ettiği ve tekfir etmeyeni
tekfir etmedikleri küfrün başka çeşitleri de sabittir.
İşte sana, meseleye büyük şirk, küçük şirk ve müstehap olarak bakan
âlimler ve onların sözleri... İlk olarak bu amele büyük şirk diyenler
zikredilecektir inşallah.
84
İnsaf 10/246
Fi Matalibi Ulin Nuha 6/279
86
Nevakidul İslam El Aşara
85
38
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
Büyük şirk diyenler
Şeyh Abdullatif Ali Şeyh dedi ki;
“ Kullardan sadece Allah’ın güç yetirebileceği şeyleri istemek ve
onlardan yardım dileme büyük şirktir. Eğer derse ki; Ey Allah’ın velisi bana
şefaat et, işte bu sorunun kendisi yasaklanmıştır. Onlardan şefaat dilemek
hıristiyanlara benzemektir. -Haşa- Derler ki Ey Allah’ın oğlu bize şefaat et.
Müslümanlar icma etmişlerdir ki; bu şirktir. Eğer Allah’tan başka tesirleri
olduğuna da bununla beraber itikat ederse bu ondan daha büyük bir
küfürdür.”87
Şeyh Muhammed ibnu Abdulvehhab da aynı şekilde;
“ (İslamı bozan icma edilmiş) İkinci unsur; her kim Allah ile arasına
aracı koyarsa onlara dua eder onlardan isterse, onlardan şefaat dilerse,
onlara tevekkül ederse icma ile kâfir olur.”88
Şeyh Muhammed ibnu Abdulvehhab ve torunlarının hepsi bu
mezhebi savunmuş ve uzun uzadıya bunun küfür olduğunu anlatmaya
çalışmışlardır.
Mübah diyenler
İbnu Kudame El Hanbeli dedi ki;
“ Sonra kabre gelir, sırtını kıbleye verir, yüzünü kabre doğru
dönersin. Ortana alır ve dersin ki; ‘ Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi
üzerine olsun Ey Allah’ın Nebisi. Selam üzerine olsun, Kullarının ve
yarattıklarının en hayırlısı olan Ey Allah’ın Nebisi. Şehadet ederim ki Allah
tek ilahtır ve onun ortağı yoktur. Şehadet ederim ki Muhammed onun
kulu ve elçisidir. Ben şehadet ederim ki sen kullara rabbinin risaletini
ulaştırdın. Ümmetine nasihat ettin. Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel
vaaz ile çağırdın. Yakin(ölüm) sana gelene kadar Allah’a ibadet ettin.
Rabbimizin sevip razı olduğu şekilde sana salât olsun. Allah’ım ona
Nebilerden ve Resullerden en faziletlisine verdiğin mükâfatın ile mükâfat
ver. Onu vaad ettiğin övülmüş makama ulaştır. Allah’ım Muhammed (sav)
87
88
Fi Berahinil İslamiyye Fi Reddi Şübhetil Farisiyye 2/22
Nevakidul İslam El Aşara
39
www.islamdaveti.com
ve ailesine, İbrahim’e ve ailesine salât ettiğin gibi salât et. Şüphesiz sen
övgüye layık olan övülensin.’ Allah’ım sen söyledin ve senin sözün haktır;
“ Onlar eğer nefislerine zulm ettiklerinde sana gelselerdi ve
bağışlanma dileselerdi, sen de onlar için bağışlanma dilese idin,
şüphesiz Allah’ı çok bağışlayıcı ve tevbeleri kabul eden olarak
bulacaklardı.”
‘ Ben sana günahlarından bağışlanma dileyen olarak geldim. Seninle
rabbime şefaat dilemeye geldim. Allah’ım senden onun hayatında gelip
bağışlanma dileyene bağışlanmayı vacip kıldığın gibi, bana da
bağışlanmayı vacip kılmanı diliyorum.’”89
İmam Nevevi dedi ki; “ Birinci yerine döner. Resulullah sallahu
aleyhi ve sellem’e doğru döner, onunla nefsi hakkında tevessül eder,
Onunla şefaat diler, İmam Maverdi, Kadı Ebu Tiyb ve arkadaşlarımızdan
bazılarının güzel görerek naklettiği Utbi kıssasında ne güzel söylenmiştir. ‘
Nebi sallahu aleyhi ve sellem’in kabrinin yanında oturuyordum. Bir bedevi
geldi. Dedi ki; Selam üzerine olsun Ey Allah’ın Resulü. Ben işittim ki Allah
subhanehu ve Teala şöyle dedi;
“ Onlar eğer nefislerine zulm ettiklerinde sana gelselerdi ve
bağışlanma dileselerdi, sen de onlar için bağışlanma dilese idin,
şüphesiz Allah’ı çok bağışlayıcı ve tevbeleri kabul eden olarak
bulacaklardı.”
Ben sana günahlarından bağışlanma dileyen olarak geldim. Seninle
rabbime şefaat dilemeye geldim…
Nebi sallahu aleyhi ve sellem’i sonra rüyada gördüm. Ey Utbi o
Arabiyi müjdele Allah onu bağışladı.”90
İmam Maverdi rahimehullah dedi ki;
“ Nebi sallahu aleyhi ve sellem’in kabrinin ziyareti emredilmiştir ve
kişi bununla memurdur. Aynı zamanda bu da menduptur.”91
89
Mugni; Mesele 2748
Mecmul Mühezzeb
91
El Havi 8/274
90
40
Nasların Delaletinin Katiliği ve Zanniliği
Kadı Karrafi dedi ki;
“ Utbi’den anlatıldı ki; Bir gün Nebi sallahu aleyhi ve sellem’in kabri
başında oturuyordu; " Nebi sallahu aleyhi ve sellem’in kabrinin yanında
oturuyordum. Bir bedevi geldi. Dedi ki; Selam üzerine olsun Ey Allah’ın
Resulü. Ben işittim ki Allah subhanehu ve Teala şöyle dedi;
“ Onlar eğer nefislerine zulm ettiklerinde sana gelselerdi ve
bağışlanma dileselerdi, sen de onlar için bağışlanma dilese idin,
şüphesiz Allah’ı çok bağışlayıcı ve tevbeleri kabul eden olarak
bulacaklardı.”92
Ben sana günahlarından bağışlanma dileyen olarak geldim. Seninle
rabbime şefaat dilemeye geldim…
Nebi sallahu aleyhi ve sellem’i sonra rüyada gördüm. Ey Utbi o
Arabiyi müjdele Allah onu bağışladı.”93
Ebu Abdullah Er Razi ve Ebu Hayyan gibilerde buna mübah
demişlerdir.
Küçük şirk diyenler
Şeyhulislam İbn Teymiyye dedi ki;
“ Bunun gibi misaller Kuran’da çoktur. Allah’tan başka Salihlere,
Nebilere ve Evliyalara dua etmekten nehyetmektedir. İşte bu şirktir ya da
şirke götüren bir yoldur.”94
“ Şeriattan en uzak olan dua şekli ölüden ihtiyacını istemek veya
insanların çoğunun ölülerin çoğuna başları sıkıştığında sığınmaları gibi
şekillerdir. İşte bunlar putlara ibadet etmenin cinsidir. Bunun sebebi ile
şeytan ölü veya bilinmeyen bir kişi suretine girer. Tıpkı putların kullarını
saptırmak için girdiği şekiller gibi. Bilakis putlara ibadet etmenin aslı
kabirlere ibadet etmektir. İbn Abbas ve başkaları bunu anlatırken kabrin
yarılabileceğini ölünün içinden çıkabileceğini, insanlar ile el sıkışıp onlarla
konuşabileceğini bu suretle de şeytanın farklı şekillerde insanları
92
Nisa 64
3/375
94
Mecmuatul Fetava 1/179
93
41
www.islamdaveti.com
saptırabileceğini söylemişlerdir. İşte bu birçok salihin kabri başında
gerçekleşen durumlardır. Ancak kabre veya ölüye secde etmek ise bundan
daha büyüktür. Aynı şekilde öpmek de daha büyüktür.
İkinci mertebe; Kişi zannediyor ki ölünün kabri yanında duaya
icabet edilir. Ya da orada dua etmesi evde veya mescide yaptığı dualardan
daha hayırlıdır ve bu sebeple de kabri ziyaret ediyor. Ya da kabrin yanında
namaz (Allah’a) kılıyor. Ya da ondan sıkıntılarını (onun vesilesi ile) istiyor.
İşte bunlar Müslümanların imamlarının ittifakı ile münker olan
bidatlardandır. Bunlar haramdır. Din imamları arasında bu konuda bir
ihtilaf bilmiyoruz.
Üçüncü mertebe; Kabir sahibinden kendisi için Allah’tan
istemesini istiyor, işte bu da Müslümanların imamlarının ittifakı ile
bidatlardandır. Allah haber verdi ki; Yusuf 'un kardeşleri Yusuf için
secdeye kapandılar. Anne ve babası da secdeye kapandılar. Bu secde bizim
için meşru değildir. Hiç kimsenin bir başkası için secde etmesi caiz
değildir. Öyle ki Nebi sallahu aleyhi ve sellem dedi ki; “ Eğer birinin birine
secde etmesini istese idim kadının kocasına secde etmesini isterdim.”95
Bu ibare Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin bu konudaki mezhebinin ne
olduğunu ortaya koymaktadır.
İşte şimdi burada bir nokta ortaya çıkmaktadır ki; Şirkin bazı
şekilleri hakkında ümmet icma etmişken bazı şekilleri hakkında ihtilaf
etmiştir.
Kabirden sadece Allah’ın güç yetirebileceği bir şeyleri isteyen kişinin
kâfir olması noktasında ümmet imamları icma etmiştir.
Ancak ölüden, bir insanın insandan talep edebileceği duayı,
öldükten sonra ölünün işitmesi sebebi ile -ki bu konuda ümmetin açık
ittifakı söz konusudur- ölüden Allah’a kendisi için dua etmesinin hükmü
konusunda imamlar ihtilaf etmişlerdir.
95
Er Reddu Alal Bikri 1/145
42