GÜNCEL VE POPÜLER MÜZİK

MARMARA ÜNİVERSİTESİ ATATÜRK EĞİTİM FAKÜLTESİ, GÜZEL SANATLAR EĞİTİMİ BÖLÜMÜ,
MÜZİK ÖĞRETMENLİĞİ ANABİLİM DALI
GÜNCEL VE POPÜLER
MÜZİK
Ders Notları
DR. İSMET ARICI
İstanbul
1
İçindekiler
1.
MÜZİĞİN DOĞUŞU ......................................................................................................................3
2. İLK ÇAĞ UYGARLIKLARI....................................................................................................................4
2.1. UZAK DOĞU UYGARLIKLARI ..................................................................................................4
2.1.1.Çin Müziği ..........................................................................................................................4
2.1.2.Çin Müziğinin Tarihsel Gelişimi ...........................................................................................5
2.1.3. Çin Müziğinde Kullanılan Çalgılar .......................................................................................6
2.1.4.Çin Müziği’nde Pentatonik Dizi ...........................................................................................7
2.1.5. Çin ve Türk Müziği Etkileşimi..............................................................................................8
2.1.6. Ünlü Çin Müziği Bestecileri ................................................................................................9
2.1.6. 1. Liu Wenjin......................................................................................................................9
2.1.6. 2. Gao Weijie.....................................................................................................................9
2.1.6. 3. Wang Luobin...............................................................................................................10
2.1.6. 4. Lei Zhenbang...............................................................................................................10
2.1.2. Japon Müziği ...................................................................................................................11
2.1.3. Hint Müziği......................................................................................................................19
2.2. MEZOPOTAMYA VE MISIR UYGARLIĞI.................................................................................22
2.2.3. Mezopotamya Müziği ......................................................................................................23
2.2.4.Mısır Müziği......................................................................................................................27
2.3. ANTİK YUNAN’DA MÜZİK ....................................................................................................29
2.3.1. Antik Yunan Felsefesi’nde Müzik Düşüncesi .....................................................................30
2.3.2. Müzik Teorisi ...................................................................................................................34
2.3.4. Antik Yunan’da Kullanılan Enstrümanlar ..........................................................................34
2.3.5. Yunan Modları .................................................................................................................37
4.
KİLİSE MODLARI ........................................................................................................................39
5.
GÜNÜMÜZDE KULLANILAN MODLAR ........................................................................................43
5.1. Modların Kullanımı ve Günümüzdeki Önemi ......................................................................44
6.
ORTAÇAĞ MÜZİĞİ ....................................................................................................................44
7.
Güney Avrupa’nın Popüler Müzikleri .........................................................................................49
7.1.
Flamenko.......................................................................................................................49
7.2.
Fado ..............................................................................................................................52
2
7.3.
8.
Rembetiko .....................................................................................................................53
LATİN AMERİKA.........................................................................................................................55
8.1. Mariachi ............................................................................................................................57
8.2. Reggae ..............................................................................................................................58
8.3. Salsa..................................................................................................................................63
9.
BLUES VE CAZ............................................................................................................................66
9.1. Blues .................................................................................................................................66
9.2. Caz ....................................................................................................................................68
10.
11.
POP ve ROCK MÜZİK..............................................................................................................75
10.1.
Pop Müzik..................................................................................................................75
10.2.
Rock Müzik ................................................................................................................77
TÜRKİYE’DE POP ve ROCK MÜZİK...........................................................................................81
KAYNAKÇA:.......................................................................................................................................86
3
1. MÜZİĞİN DOĞUŞU
Müziğin doğuşuyla ilgili birçok teori ortaya atılmıştır. Müzik tarihine ilk kez ilgi duyulan Romantik
Dönemin hâkim olduğu 19. yy.da birçok filozof, müzik ve bilim insanı; insanoğlunun müziği nasıl
bulduğu konusunda teoriler ortaya atmıştır. Müziğin doğuşu üzerinde tartışmadan önce, bir noktayı
sorgulamakta fayda var: “ İnsanoğlu, müziği yaratmış mıdır, keşif mi etmiştir?”
Müziği insanoğlunun resim, yazı veya heykel gibi bulduğunu söylemek tamamen yanlış olmasa da bu
bilgi, müziğin bir yönünü kaçırmamıza neden olur: Müzik, insanoğlu dünya üzerinde var olmadan da
doğanın içindeydi. Kuşların ötüşü, denizin dalgası veya rüzgârın sesinin birer müzik olmadığını kim
iddia edebilir? Bu açıdan bakıldığında insanoğlu, müziği ancak keşfedebilir. Sonsuz bir müzik
malzemesi doğada hazır vardı, insanoğlu sadece onu keşfetti ve çağdan çağa evriltti.
Müziğin keşfedilmesi sorunsalına küçük de olsa bir açıklık getirdiğimize göre “müziğin insan hayatına
nasıl girdiği” sorusuna dönebiliriz. Müziğin nasıl doğduğu ile ilgili teoriler; genel anlamda, biyolojik
teoriler ve linguistik (dil bilim) teoriler olarak ikiye ayrılır. Çıkış noktaları biraz farklı olsa da bu iki dal,
tek bir noktada birleşiyor gibidir: Biyolojik teoriler, insanın doğa ve hayvan seslerini taklit ederek
müziği geliştirdiğini, linguistik teoriler ise müziğin manzum konuşma (şiir)dan evrildiğini öne sürer. İki
teorinin birleştiği nokta şudur: Müzik, çalgılardan önce insan tarafından yapılmıştır; ilk müzik, insan
sesidir. Bunun bir başka bilimsel kanıtı, İsrail’de bulunan ve 60 bin yıllık olduğu tahmin edilen
Neanderthal’in günümüz insanının dil kemiğinin yapısına çok benzemesidir. Bunun anlamı; o dönem
insanının, ağzıyla müzik yapmaya en az bizim kadar elverişli olduğudur.
Tarih öncesi insanlara ait birtakım resimler, o dönemlerde çeşitli dinî ve din dışı törenlerin yapıldığını
gösterir. Bu törenleri genelde, o dönemde toplumun en bilge kişileri kabul edilen şairler yönetirdi.
Yazının bulunmasına kadar geçen süreçte, toplumlarda gelenek ve efsaneler sözlü olarak aktarılırdı.
Bu aktarma, genelde manzum konuşma biçimindeydi. Aktarma görevini doğal olarak manzum
konuşma ustaları olan şairler üstlenince “toplumun en bilge kişileri” hâline geldiler. Bu durum, Antik
Yunan’da filozofların ortaya çıkmasına kadar devam etti. Manzum konuşmanın kendi içinde
barındırdığı doğal ezgiselliği ve ritmi, şiirlerin çeşitlenerek söylenmesini sağladı. Doğadan aldığı
seslerle elinde güçlü bir malzeme olan insanoğlu da bu şiirleri giderek ezgilerle söylemeye başladı.
Farklı törenlerde, farklı ezgilerin, farklı duygularla söylenmesi sonucunda müzik çeşitlendi ve gelişti.
Örneğin; büyük bir av sonrasında coşkulu, bir ölüm üzerine hüzünlü veya baharın gelmesiyle canlı,
renkli bir müzik ortaya çıktı.
Bu dönemlerde müziğin eğlence amacıyla söylenmesi pek söz konusu değildi; genelde, bir tören
sırasında söyleniyordu. Müzik, o dönemlerde dinle iç içeydi ve “büyü” olarak nitelendiriliyordu. Daha
sonraları insanın doğa üzerindeki egemenliği artınca büyü, etkisini yitirdi. Bu arada müzik de giderek
törenlerin dışına çıkıp toplumsal yaşayışa katıldı. “Ninni” kavramının da bu dönemde oluştuğu
söylenebilir. İnsanların gündelik çalışma tempoları içinde yaptıkları müzik, içine “ritim” kavramını
katarak başka bir boyut kazanacaktı.
Tarım devrimiyle gelişen üretim toplumundaki toplu çalışma süreci, hâliyle bir düzen ihtiyacını
beraberinde getirdi. Bu düzenin ve motivasyonun sağlanması amacıyla da müziğe başvuruldu. Yapılan
işin düzenli bir ritim gerektirmesi, müzikte ritmin doğuşunu sağladı. Ritim, basit bir ezgi ve duruma
4
uygun bir söz ile destekleniyordu. Böylece, hem motivasyon sağlanıyor hem de bireyin topluluk dışına
çıkması engelleniyordu. Bu durumun aynısı, 20. yüzyıl müziğine yön veren Blues’un doğuşunda da
görülür: 18 ve 19. yüzyıllarda Amerika’ya Afrika’dan getirilen kişiler, tarlalarda “beyaz adamın kölesi”
olarak çalışıyorlardı. Son derece ağır koşullar ve işkence altında çalışmak zorunda olan köleler, kendi
ülkelerinden getirdikleri müziği, kendi durumlarına uygun hâle getirip çalışma sırasında söylediler.
Amerika’nın farklı noktalarında eş zamanlı olarak gelişen bu müzik, daha sonra “Blues” adını aldı ve
popüler müzikte, bilinen tüm türlerin kökenini oluşturdu.
Ritmin ve ritimli çalgıların diğer tüm çalgılardan önce gelişmesinin nedeni, insanın ilk başta ritme
yatkın olmasıdır çünkü hiçbir gerece ihtiyaç duymaksızın vücuduyla ritim tutabilir. Önceleri tekdüze
olan bu ritim, insanın daha fazla uzvunu kullanmasıyla gelişmiş, zenginleşmiştir. Ritim çalgıları kadar
eski diğer bir çalgı türü, nefesli çalgılardır. Doğada bolca bulunan kamış ve içi boş kemiklerden,
insanoğlu çok rahat ses çıkarabilmiştir.
Çalgıların gelişmesinde dikkat edilecek bir nokta, yaylı ve telli çalgıların nefesli ve ritmik çalgılardan
çok daha sonra gelişmiş olmasıdır. Bunun nedeni, müziğin uzunca bir süre törensel amaçla
kullanılmasıdır. Bu bağlamda ezgi görevini şaire devretmiş olan insanoğlu, sadece ezgisel yönü olan
bu çalgılara pek ihtiyaç duymamıştır. Ancak daha sonraları tören dışında müziğin gelişimi, yaylı ve telli
çalgıların gelişmesini sağlar. Bu çalgıların, avlanma sırasında kullanılan yayın çıkardığı seslerden
esinlenmiş olması muhtemeldir.
İlk uygarlıklara kadar herhangi bir “sanat müziği” tanımından söz edilemez. O zamana kadar müzik,
herkes tarafından yapılıyordu. Üretim toplumu ve kentleşme sonrasında gelişen iş bölümü, “meslek”
ve “zanaat” kavramlarının, bu da “müzisyen” kavramının ortaya çıkmasını sağlayacak; müzik yapma,
halktan yavaş yavaş bir sınıfa geçecek, böylece “sanat müziği” kavramı ortaya çıkacaktı.
2. İLK ÇAĞ UYGARLIKLARI
Toplumsal yaşama geçiş ve kentleşme, görkemli İlk Çağ Uygarlıklarını doğurdu. Çin, Mısır ve Yunan
gibi uygarlıklar; sanat alanında “görkemli eserler” meydana getirdiler. Böyle görkemli eserler vermiş
bu uygarlıkların o dönemde müzik hakkında hiçbir şey yapmamış olmaları düşünülemez. Gerek tam
çözülmüş nota yazılarının bulunmaması gerekse kaynakların yok olması gibi nedenlerden ötürü
uygarlıkların müziği hakkında yeterli bilgiye sahip olmasak da kazılar ve dönemin düşünürleri
sayesinde bu uygarlıklarda müziğin yeri hakkında bilgi edinebiliyoruz.
2.1. UZAK DOĞU UYGARLIKLARI
2.1.1.Çin Müziği
Çin kültürü, tarihin yazdığı en eski yüksek kültürlerden biridir. Neolitik dönemde (Cilalı Taş Devrinde)
Çin halkı avcılık ve toplayıcılık yapan göçebe boylardı. Yenisey ırmağı çevresinde tarımın gelişmesiyle
M.Ö. 3000 yıllarında yerleşik düzene geçilmiştir. (Say, 2012, s.44)
Çin'de müzik ve müzik düşüncesi, dünya görüşüne ilişkin bir felsefe olarak biçimlenmiştir.
5
M.Ö. 3000'lere kadar uzanan Çin kültüründe müzik, kalbin sesi ve evrenin imgesi olarak görülür
(İlyasoğlu, 1994, 4).
2.1.2.Çin Müziğinin Tarihsel Gelişimi
Çin Müziği, İlkçağın başlıca yüksek kültürlerinden biri olan Çin Uygarlığında yer alan geleneksel müzik.
20'nci yüzyılda bu ülkede gerçekleşen devrimler ve kültürel yenilikler sonucunda, gelenek göz ardı
edilmeden özellikle müzik eğitiminde Avrupa modeline göre bir gelişim çizgisi izlenmiştir. ( Say, 2010,
s. 389 )
Çin müziği bizi Mısır müziğine olan etkileriyle ilgilendiriyor: Mısır müziğinin de Orta Doğu'nun ve
Akdeniz, çevresi ülkelerinin müziğine olan etkisi tanındığından, batının sanat müziğiyse başlangıcında
bu ülkelerin müziğiyle beslendiğinden Çin müziği bir evrimin ilk öğelerini taşımış olması bakımından
konumuza girer (Mimaroğlu, 1995, 13).
Çin ses dizisi, bugünün kromatik on iki nota dizisine dayanır. Efsaneye göre İmparator Huang Ti (MÖ.
2697-2597) bakanlarından birini aynı büyüklükte bambu kamışları kesmeye yollamış. Bakan, 'iki
boğum arası uzunluğunda bir kamış kesmiş ve üflediğinde, sonra Huang Çong adı verilen ses çıkmış;
derken, biri erkek, öbürü dişi, iki tane Anka kuşu gelmiş. Her biri, birbirinden ayrı altı sesle ötmüş.
Adam da bu sesleri çıkarmak için, ayrı uzunluklarda kamışlar kesmiş; böylece (bugünün kromatik
dizisini karşılayan) on iki notayı bulmuş. Sonra, birbirinden özgür bu on iki notayı bir denge içinde
birleştirmek için aralarından beş tanesi seçilmiş ve beş sesli Çin dizileri ortaya çıkmış. Aslında,
Çinlilerin kromatik on iki notaya. oktavdan (sekizinci aralıktan) sonra en uzun tınıyı veren aralığa,
beşinci aralığa dayanarak. tam beşincilerle yükselerek (do-sol-re-la-mi-si-fa, diyez-do, diyez v,s.)
vardıkları biliniyor. Han Hanedanı'ndan kuramcı Kingfang, beşincilere dayanarak kromatikleri elde
etme kuramını on ikinci notada durmayıp altıncı notaya kadar ulaştırmış, kuramı önce tanınmış,
sonraysa çok karmaşık sayılıp yadsınmıştı. Sonra bir başka kuramcı Tsien Yoçc, altmışta da durmamış
360' a kadar yükselmiş, onun kuramı da yadsınmış, sonuçta Ming Hanedanı'ndan (1368-1643) Prens
Tsai-yu, eşit aralıklı (tampere) on iki kromatik notayı tanıtmış, böylece tartışmalarda bir uzlaşmaya
varılmıştır. On iki ses Çin'de uygulama alanına girmemiş, kuramsal çalışmalarda kalmış, yalnız beş sesli
dizi (çıkış noktası olarak seçilen sesten beşinci aralıklarla ilerlenmesiyle varılan seslerin ilk beş
tanesinin kullanılmasıyla yapılan pentatonigue dizi) uygulanmıştır (Mimaroğlu. 1995, 14).
Müziğin Çin'de ne kadar yaygınlaşmış olduğunun ikinci bir kanıtı; M.Ö. 24 İmparator Si Huang'in, daha
gerekli, daha yararlı işlerle uğraşılması için, müziği yasak etmesi, müzik üzerindeki bütün kitapları,
hem de bütün çalgıları yok ettirmesi oldu. Böylece, Çin'de Si Huang'dan önce ne türlü bir müziğin
uygulandığı yolunda bir bilgiye varmamızı sağlayacak kanıtların çoğu ortadan kalkmıştır. Bununla
birlikte Han Hanedanı'ndan başlayarak (M.Ö. 206-M.S. 220) Çin'de müziğin yeniden canlandığını
görüyoruz. Tang Hanedanı (618-907) ve llung hanedanı (960-1279) yüzyıllarında Çin müziğinin bir
6
"klasik çağ'"a erişmiş olduğu öne sürülür. Eldeki bilgilere göre o çağda Çin tapınaklarında ve
saraylarında koronun söylediği ve çoğu kere üç yüz kadar çalgının katıldığı bir müzik vardı. Bu müziğin
teksesli bir müzik olduğu, bununla birlikte batıda çok sesin gelişmeye başladığı sıralarda Çin'de de,
batının ilk çok sesine koşut dördüncü ve beşincilere dayanan bir türlü organnuma rastlandığı biliniyor.
Çin'in klasik çağının orkestrasının, Cava'nın gamelan orkestrasını etkilediği, nitekim gamelan
orkestrasının "klasik" Çin orkestrasının daha ilkeli, daha ufağı olduğu öne sürülüyor. Daha sonra Çin
müziğinin ne yolda geliştiği konusunda elde kesin bilgi yoktur. Bilinen, bu ülkenin uygarlıkta geri
kalmış olması gibi. müziğinin de önce duraksadığı. sonra da çökmeye ve bugünkü düşük, ilkel
durumuna inmeye başladığıdır (Mimaroğlu. 1995. 13).
2.1.3. Çin Müziğinde Kullanılan Çalgılar
Eski Çin çalgıları, davul, zil, sistron, bambu flüt, ağız orgu ve çeşitli gonklarla
çanlardan oluşur. Konfüçyüs (M.0.551-478) müziğin toplum düzenindeki
yerine ve eğitimdeki önemine değinmiştir. Sonradan Yunan felsefeci Platon
da müziğin aynı yöndeki işlevinden söz eder. Batı, Ortaçağdı yaşarken ve ilk
çokseslilik adımlarını atarken, aynı dönemde Çin'de de çokseslilik örneklerinin
başladığı ileri sürülür. Çin tapınaklarında ve saraylarında büyük bir koronun ve
sayısı üç yüze varan orkestra çalgılarının varlığından söz edilir. Ayrıca Çin
tiyatrosunda müzik, olayları ve perdeleri birleştirici bir öğe olarak
kullanılmıştır (İlyasoğlu, 1994, 4).
Çin müziği oldukça geniş bir çalgı koleksiyonuna sahiptir. Sekiz gurupta
toplanan çalgılar, yapıldıkları malzemeye göre adlandırılırlar.
Metal çalgılar: Çanlar, gonklar, çan ve gonk gurupları, sekiz ya da on parçadan oluşan kariyonlar.
Taş çalgılar: Ses veren taşlar ayaklı bir askıya asılır ve çubukla vurularak ses çıkarırlar. Bunlara yalnızca
Confucius tapınağında rastlanır. En eski vurmalı çalgılardandır.
İpek telli çalgılar: Bu gurupta yalnızca Kin vardır. Beş telli olan Kin sonradan yedi telli olmuştur.
Deriden yapılmış çalgılar: Çeşitli boylarda yapılmış davullardır.
Su kabağından yapılmış çalgılar: Sheng adı verilen çalgı, on yedi borudan yapılmış bir ağız orgudur ve
saray orkestralarında kullanılır.
Topraktan yapılmış çalgılar: Hiuan adı verilen çalgı, pişmiş topraktan yapılmış küreli bir düdüktür.
Bambu kamışından yapılmış çalgılar: Ti adı verilen çapraz flütler, Pai-Siao adı verilen 12 borulu arkaik
flütler, dilli ve obua tipi çalgılar.
Tahtadan yapılmış çalgılar: Confucius tapınağında kullanılan Çu ve Yu adlı çalgılar.
(http://dersbelgeligi.wordpress.com/muzik-belgeligi/129-2/ Erişim Tarihi 27/10/2014 Saat 19.13)
7
2.1.4.Çin Müziği’nde Pentatonik Dizi
Yunanca; Penta = beş; tonik= ses; Pentatonik dizi: Kelime olarak anlamı, beş sesten oluşan dizidir ve
bir sekizli içindeki belli beş sesin kullanılmasından meydana gelir.
Pentatonik müziğin Çin'de oluşup geliştiği daha sonra tüm dünyada yaygınlaştığı bilinmektedir.
Araştırmalar, 4000 yıllık bir geçmişe dayanan Çin müziğine saray ve tapınaklarda önemle yer
verildiğini ve imparatorun buyruğuna göre kurumlaştığını göstermektedir. Yerle gök arasındaki
uyumu yansıtması gereğine inanılan müziğin amacı, halkı eğitmek, onlara iyi duygular aşılamaktı.
İnsan yaşamındaki en önemli yer törenlere ve müziğe ayrılmıştı. Ünlü Çin bilgini Confucius'un (Kung
Fu Tseu. M.Ö. 551-478). müziğin olumlu etkisinden yararlanıp eğitim aracı olarak kullanılmasına
önem verdiği, bu amaçla eski ezgileri toplayıp birleştirdiği ve yeni ezgiler ürettiği bilinmektedir
(Selanik, 1996. 7).
Beş ses üstüne kurulu (pentatonik) gam dizisinde hiçbir nota bir diğerine bağımlı olmadığından müzik
tümcesi, notaların sıralarına göre anlam kazanır. Pentatonik ezgi. beş sesten herhangi biriyle bağlayıp
herhangi biriyle son bulabilir. Batı müziğindeki gibi mutlaka tonik notaya dönmek söz konusu değildir
(İlyasoğlu, 1994, 4).
Pentatonik dizi günümüzün kromatik dizisine benzeyen 12 ses dizisine dayanılarak elde edilmiştir. Çin
müziğinde kullanılan bu sesler, bir ses üzerine tam beşlilerle çıkılarak on iki sesin elde edilmesiyle
oluşturulmuştur. Örneğin, Fa sesi temel alınarak çıkıcı tem beşlilerle on iki ses bulunduğunda
aşağıdaki sıralama oluşacaktır. Beşli adımların ikinci sesleri bir oktav aşağıdan düşünülerek çıkıcı beşli
ve inici dörtlülerin oluşturduğu on iki ses elde edilmiştir.
Pentatonik Müziğin Dünya Müziğine Etkileri
Çin müziği sadece komşu ülkelerin değil yeryüzündeki birçok ülkenin
8
müziğini etkilemiştir. Uzak Doğu Ülkelerinde, Balkanlarda, Afrika’nın
çeşitli bölgelerinde ve birçok Avrupa ülkesinde pentatonik dizide yazılmış şarkılara rastlanmaktadır.
Örnek 2
Örnek 3
Örnek 4
Bulgar Halk Şarkısı
Moğol Halk Şarkısı
Güney Amerika Halk Şarkısı
( http://ucmaz.home.uludag.edu.tr/PDF/egitim/htmpdf/2001/penta.pdf Erişim Tarihi 27 / 10 /
2014 Saat 18:27 )
2.1.5. Çin ve Türk Müziği Etkileşimi
M.Ö. 2500"lü yıllarda Çin'in kuzey batı bölgesine göç eden Türkler, beraberinde kendi kültür, sanat ve
müziklerini de getirmişlerdi. Türk müziğinin Çin müziğiyle ilk ciddi karşılaşması bu göçler zamanında
olmuştur.
9
Öbür yandan, ilk yurttan yapılan ve belirli zaman aralıkları içinde çok uzun süre devam eden Türk
göçlerine karşılık, Orta Asya'nın büyük bir bölümü. Hazar denizinin kuzeyinden gelerek Çin sınırına
kadar yayılan kalabalık sayılardaki Ari (Hint Avrupalı) toplulukların istilâsına uğramıştı. Göç etmeyerek
ilk ya da eski yurtlarında kalan Türklerin, daha sonraları kurulan Türk devletlerinin genişlemeleri
sonucu Orta Asya'dan uzaklaşan bu Ari toplulukların yalnız kendileriyle değil, aynı zamanda
müzikleriyle de yüz yüze gelmiş olmaları gerekir (Uçan, 2000, 21).
Asya Hunları döneminde Türk müziğinin ilişkide bulunduğu çevre müzikleri arasında Çin müziği çok
önemli bir yer tutar. Bu iki müzik arasında ilişkiler tarihin karanlık dönemlerine kadar dayanmakla
birlikte, özellikle M.Ö. 1. bin yıldan itibaren açıklık kazanır. Eldeki bilgi ve belgelere göre Türklerle
Çinliler arasında öteden beri alınıp verilen armağanlar arasında çalgılar; çalgıcı müzikçiler de
bulunuyordu. Nitekim M.Ö. 2. yüzyılda siyasal bir görevle Türk kağanının sarayına gelen bir Çinli
general ülkesine dönüşte "tuğ çalgılarından oluşan bir takım götürerek kendi ülkesinin sarayında
kurulup çaldırmağa başlamıştı. Çince, Farsça ve Türkçe ortaçağ kaynaklarında belirtildiğine göre,
Balasagun kağanlarının tuğ takımları için bulunup (icat edilip) yapılan savaş boruları başta Çin olmak
üzere çevre ülkelere hep buradan yayılmışlardı (Uçan, 2000, 24).
2.1.6. Ünlü Çin Müziği Bestecileri
2.1.6. 1. Liu Wenjin
Liu Wenjin, Çinin ünlü bestecilerinden biridir. Mayıs 1937'de doğmuş, 27 Haziran 2013'te Pekinde
vefat etmiştir.
(http://en.wikipedia.org/wiki/Liu_Wenjin Erişim Tarihi 27 / 10 / 2014 Saat: 19.44 )
2.1.6. 2. Gao Weijie
Çin’in ünlü bestecilerinden biri olan Gao Weijie, 1960 yılında Sichuan Müzik Akademisi’nden mezun
oldu. Sichuan Müzik Akademisi’nin ve Çin Müzik Akademisi’nin beste bölümlerinin başkanlıklarını
üstlendi. Gao Weijie, ayrıca “Halk Müziği” dergisinin editörlerinden biriydi.
Gao Weijie, 1983 yılında Çin’in ilk çağdaş müzik topluluğu “Bestecilerin Müzik Yaratmaları ve
Araştırmaları Derneği”ni kurdu ve başkanı oldu. Şu an Çin Müzik Akademisi’nin profesörlüğü, Yanbian
Üniversitesi ve ABD’nin Cincinnati Üniversitesi’nin misafir profesörlüğünü üstlenen Gao Weijie,
Merkezi Müzik Akademisi’ne bağlı Müzikoloji Araştırma Enstitüsü’nde araştırma programının
başkanlığı görevini yürütüyor, “Çin Müziği” ve “Çin Müzikolojisi” dergilerinin editörlerinden biridir.
Gao Weijie’nin müzik eserleri Çin’de ve yabancı ülkelerde gösterime sunuldu, yayımlandı ve Çin’de
ve dünyada çok sayıda ödül aldı. Başlıca müzik eserleri: Senfonik ballad “Otlak Hatırası”; milli orkestra
müziği “Shu Sarayında akşam yemeği”; piyano müziği “sonbahar gecesi”; Erhu orkestrası “Beyaz at
izlenimi”; milli oda müziği “Bahar gecesi Luo kentinde flüt müziğinden dinleniyor”; bambu flüt ile
uzun flüt “Kısmet rüyası”; folk oda müziği “Güzellik I”, “Güzellik II ”; keman ile piyano “Yol”; dans
müziği “Ova”; dans şiiri müziği “Gündüz Düşünce”; piyano konçertosu “Dönmek”; flüt orkestrası
“Ayrılış Rüyası”; vurmalı çalgılar orkestrasıyla “Rüya Uzaklarda”
10
.
Öğretim görevlisi olarak Gao Weijie, 40 yıldan fazla süregelen öğretim hayatında bazı yetenekli
müzisyenler yetiştirdi. Birçok öğrencisi Çin’de ve uluslararası beste yaraşmalarında ödüller kazandı.
Öğrencilerinden Huo Xiaosong, He Xuntian, Jia Daqun, Zhu Shirui, Tang Qingshi’nin isimleri ünlü
besteciler arasına girdi. Gao Weijie, davet üzerine Yeni Zelanda, Kore Cumhuriyeti, Fransa, İngiltere,
ABD, Hollanda ve Meksika ile Çin’in Taiwan eyaleti ve Hong Kong Özel İdari Bölgesi’ni ziyaret ederek,
bilimsel toplantı ve müzik festivaline katıldı, konferanslar verdi, yarışmalarda jüri üyeliği yaptı ve
gösteri sundu. Gao Weijie, Çin’in dördüncü, altıncı ve sekizinci Beste Ödülü, Kültür Bakanlığı
tarafından düzenlenen ilk Kültür, Sanat ve Bilimin Üstün Verimleri Ödülü ve 2. “Altın Çan” ödülü jüri
üyeliklerini üstlendi. Gao Weijie, şu an özel tahsisat alıyor.
( http://turkish.cri.cn/chinaabc/chapter24/chapter240102.htm Erişim Tarihi 27 / 10 / 2014 Saat
20:38 )
2.1.6. 3. Wang Luobin
28 Aralık 1913 Pekin'de doğmuştur. Beijing Normal University'de eğitim görmüştür. At the Faraway
Palace adlı albümü vardır. 14 Mart 1996'da ölmüştür.
( http://en.wikipedia.org/wiki/Wang_Luobin Erişim Tarihi 27 / 10 / 2014 Saat 21:00 )
2.1.6. 4. Lei Zhenbang
Çin'in ünlü sinema müziği bestecisi olan Lei Zhenbang (1916-1997), Çin Müzisyenler Derneği ve Çin
Sinemacılar Derneği'nin üyelikleri ile Çin Sinema ve Müzik Derneği başkan yardımcılığı ve 6. Çin Halk
Siyasi Danışma Konferansı Ulusal Komisyonu üyeliğini üstlendi.
1916 yılının Mayıs ayında Beijing'de dünyaya gelen ve Man etnik grubundan olan Lei Zhenbang,
zengin ailesi sayesinde çok küçükken Pekin Operasıyla tanıştı. Lei Zhenbang. 7-8 yaşlarındayken Pekin
Operası'ndan parça parça şarkılar söyleyebiliyordu ve Çin'e özgü iki telli çalgı olan Erhu ile Pekin
operasının şarkılarını ve başka şarkıları çalabiliyordu.
Lei Zhenbang, 1939 yılının Ocak ayında müzik bilimini öğrenmek için Japonya'ya gitti. Lei Zhenbang,
Japonya Yüksek Müzik Akademisi'nin Beste Bölümü'ne girmek için önce hazırlık eğitimi gördü. Lei
Zhenbang. altı aydan daha az zaman içerisinde hazırlık eğitimini tamamlayıp, akademinin
rektöründen izni alarak Beste Bölümü"nde lisans eğitimine başladı.
Lei Zhenbang, 1943 yılında Çin'e dönüp önce Pekin Kız Lisesi, sonra da Huizhong Kız Lisesi'nde müzik
öğretmenliği yaptı. Çin'in Japon saldırganlara karşı yaptığı savaşın başarıya ulaşmasından sonra Lei
Zhenbang, ders vermek dışındaki boş zamanlarından yararlanarak 50'den fazla kişiden oluşan bir
amatör senfoni orkestrası kurdu.
11
Lei Zhenbang, Çin'in klasik müziği "Üzüntü Şarkısını orkestra müziğine uyarladı. Bu müzik, Lei
Zhenbang tarafından sergilenen ilk eser oldu.
Lei Zhenbang, profesyonel bestecilik yapmak için 1949 yılının Haziran ayında Çin Sinema Orkestrasına
girdi. Bu, Lei Zhenbang'ın sinema dünyasına girmesi demekti.
Lei Zhenbang'ın müzik eserlerinin çoğu Çin'de bir dönem halk tarafından çok sevildi ve söylendi.
( http://turkish.cri.cn/chinaabc/chapter24/chapter240105.htm Erişim Tarihi 27 / 10 / 2014 Saat 21.45
)
2.1.2. Japon Müziği
Biyo-psişik, kültürel ve toplumsal bir organizma olan insan, var olduğu çağlardan beri algıladığı sesleri
çözümleyip değerlendirmiş ve giderek sesleri bir anlatım biçimine dönüştürmüştür. Seslerle
gerçekleştirilen bu anlatım sanatına “müzik” denir.(say, 2012, s. 17) Müziğin tarihte ilk nasıl ve
nerede ortaya çıktığı ve ne amaçla kullanıldığı konusu uzun yıllar süresince müzik araştırmacı ve
teorisyenlerinin üzerinde düşündükleri bir soru olagelmiştir. Gözümüzün önünde dünyanın ilk
vakitlerine ait bir imaj canlandırmaya çalışalım ve kendimizi o vahşi, uçsuz bucaksız, her şeyin dev
boyutlarda olduğu bir ortamda acınacak kadar küçük ve korunaksız, sözel şuur ve dilin oluşmadığı,
sözcükler yerine kaba sesler ve çığlıklarla en kolay iletişim içinde olan, anlayamadığı her tabiat olayı
karsısında korkudan donup kalan ve zamanının çoğunu kendinden büyük düşmanlarından saklanarak
geçiren, küçük klanlar halinde yasayan ilk insanlardan biri olarak hayal edelim. Bu durumda insanların
ilk müzik aleti olarak taşları ve kemik parçalarını kullandıklarını, bunları birbirine vurarak değişik
ritimlerle ses çıkarttıklarını söylemek en doğru yaklaşım olacaktır.
( http://hayalsahnesi.com.tr/m%C3%BCzik-tarihi/ )
Antik çağ ya da antik tarih, insanlık tarihinin başlangıcından erken dönem Orta Çağ’a kadarki zaman
dilimindeki belirgin kültürel ve siyasi olayları konu alır.
( http://www.yasamaugrasi.com/kultursanat/antik-cag-ve-antik-cagda-muzik.html#.VE1fdGd_uGs )
Antik dönem müziği yani ilk çağ müziği dini ayinlerde mistik törenlerde, festivallerde ve savaş
danslarında bir araç olarak kullanılmıştır.
( http://www.yasamaugrasi.com/kultursanat/antik-cag-ve-antik-cagda-muzik.html#.VE1fdGd_uGs )
Asya’nın doğusuna dizilen adalar üstünde gelişen Japon kültürü, uzun bir süre Kore, Çin ve
Hindistan’ın etkisinde kalmıştır. Japon mitolojisine göre M.Ö 660’da başlayan “zaman”, önce klan
şeklinde yaşayan, ırmaklara ve ağaçlara tapınan bir topluluğa, peşi sıra da “Şinto” – “Tanrıların yolu”
anlamına geliyor - isimli bir doğa dininin benimsenişine tanık olmuştur.
12
Japonlar da, Çinliler gibi çok çeşitli dinsel ve felsefi öğretinin etkisi altına girmiştir. Kökü M.Ö.7. yy.a
dayandırılan Şintoizm, Japonların “resmi dini” olmuştur. M.S 500’lerde Budacılığın Japon topraklarına
girmesiyle etkisi nispeten azalmıştır.
Bu ülkenin müziği hakkındaki bilgiler 8.yy.dan sonrasına aittir. Japon müziği, çok büyük ölçüde Çin
müziğinden etkilenmiştir. Japonya, kültürel değişime daha kapalı bir toplum olduğundan, müziğinin
otantik yapısını önemli ölçüde koruyabilmeyi başarmıştır. Ses sistemi, Çinlilerinkinin aynısı.
(http://www.mavi-nota.com/index.php?link=yazi&no=2201 )
Neolitik çağda Japonya’da yaşayan göçebe topluluklar, auni adlı kuzey adalarından gelmiştir. M.Ö.
1000 yıllarında kuzey Asya’dan gelen Moğol kavimleri, Japon ırkının temelini oluşturmuştur. Bu
dönemin Japon boyları göçebe yaşamı içinde obalar halinde yaşardı ve ruhsal özellikli inançlara
bağlıydı. Bu kökten gelişen dinsel akımlar, daha sonra “Şinto” adı verilen “tanrıların Yolu” anlamındaki
bir dinin türemesini getirmiştir.
Şinto şarkılar, katı kurallar uygulanan tapınaklarda koro tarafından söylenirdi. Dar bir melodik ara
düzeni içinde genellikle reçitatif tarzındaki bu şarkılar giderek kuramlara bağlandı. Komşu ses
aralıklarda yapılan triller müziğin ana karakteriydi.
Şinto şarkıları, ilk çağdan beri, sözcük anlamı “ ulusal düdük” olan “ yamatobue” adlı kamış bir düdük
ile, altı telli, kanun benzeyen, yumuşak tınılı bir çaldı olan “ulusal goto” anlamındaki “yamato goto”
nun eşliğinde söylenirdi. Bunun dışında kalan çalgıların hepsi Çin kökenlidir. Flüte benzeyen “yamatobue” güneş tanrıçası ameterasu” ya ait kabul edilir. Tanrıça, bulunduğu mağaradan çıkarak güneş gibi
ortalığa yayılır ve insanlığa müzik ile dansı getirir. Bu efsane Şinto tapınaklarında sahnelenen “kagura”
adındaki danslı şarkılarda belirginleşir. Dönemin Japon müziği, bu iki çalgıya ek olarak “hiçiriki” denen
obua benzeri küçük bir çalgıyla İmparator İşhiyo zamanına kadar (M.S.987) seslendirilmiştir.( say,
2012, ss. 45,46)
13
Japon müziği doğrudan doğruya Çin müziğinden etkilenmiştir. Hem de, Çin'de bugün izi kalmamış
birtakım geleneklerin Japonya'da yaşadığı kanıtlanmıştır. Üçüncü yüzyılda Kore yoluyla Japonya'ya
ulaşan Çin müziği, daha sonra Çin müziğini inceleyen Japonların aracılığıyla Japon adalarında gitgide
yayılmaya başlamıştır: Japonlar Çinlilerin on iki notalı kromatik düzenini tanıdıkları gibi, beş sesli diziyi
de kullanmışlardır. Bundan başka Japonlar çalgılarında da Çin çalgılarını örnek almışlardır. Kota adlı on
üç telli çalgı, kin adlı Çin çalgısını, örnek tutarak yapılmıştır.
Antik dönem Japon müziğinde Gagaku adını taşıyan birinci tür, tapınak müziği olmakla birlikte
kutsallıktan uzak özellikler taşır. Türlü nefes çalgılarının, telli çalgıların, vurmalı çalgıların ve gongların
kullanıldığı bir müziktir. Buna karşı Kagura daha kutsal bir müziktir. İnsan sesinin tam ses aralıklı iki
nota arasında sallanması, bu sallanma sırasında yarım notaya varım ses aralıkla eklenen süsleme
notası ve sallanmanın üst notada sona ermesi bu müziğin başlıca özeiliklerindendir. Yan m ses aralıklı
süslemelere koto müziğinde de rastlanır (Mimaroğlu, 1970, 16)
İki tür arasında yer alan tiyatro müziği Nigoku (ya da kısaca no) Avrupa'nın ortaçağ kutsal oyunlarını
andıran oyunlarda kullanılır. Dramatik, heyecanlı, tempo hızları çabuklukla değişen bir müziktir. Bu
türde de ses müziği bölümünde, Avrupa'nın arya ve recitativo biçimlerini andıran, söz ve şarkı
biçimleri vardır. No müziğinde söyleme üslubunun. Buda törenlerinin etkisinde geliştiği bilinmektedir.
Klasik Japon müziği genelde küçük bir çalgı grubu eşliğinde seslendirilir:
Kompozisyonlar co-ha-kyu denilen üç kısımdan meydana gelir. Bunlar; başta bir ya da iki sesle giriş,
ardından seslerin ve diğer çalgıların katılımıyla kompozisyonun geliştiği orta bölüm ve sona doğru
akışı iyice hızlanan bitiş bölümü olarak tarif edilebilir. Bu sistem, küçük farklılıklara sahip olsa
da(örneğin bazen bitiş bölümünde de aynı giriş gibi seslerin bir ya da ikiye indirilmesi) genelde tüm
Japon klasik müziğine hâkimdir.
Kagura yani Tanrının Müziği, Japonya'nın eski çağlarından günümüze Gelmiş olan din kökenli
Şinto'nun müziğidir. Genellikle tapınaklarda veya geleneksel festivallerde çalınır.
Şarkılar ve danslar; Tanrılara olan saygı ve minnetin ifadesi olmakla beraber, onları eğlendirmek için
yapılır. Festivallerde davullar, çıngıraklar ve flütlerden oluşan bir grup tarafından seslendirilir.
Dansçılar tapınak içinde ve dışında, arasına Tanrılarla söylenen şarkılar serpiştirilmiş dansları
sergilerler. (Aytunç, 2008)
Japonya’nın 3. yy.da Kore’yi istila etmesi sonucu, Çin sanatı Japonya’nın içine girdi. Bu bakımdan,
Japon Müziği ile Çin Müziği büyük benzerlikler taşır. Yalnız Japon Müziği, günümüzde Çin Müziği’ne
göre daha iyi korunabilmiştir. Çin’deki gibi 5 sesli dizinin yanında, 12 sesli diziyi de kullanılmış Japon
Müziği. http://dergi.aktiffelsefe.org/index.php?option=com_content&view=article&id=6:bati-muezktarh&catid=12:61&Itemid=20
14
İlk Japon bestesinin, eski çağlarda kurulan bir orkestra eşliğinde icra edilen bir savaş şarkısı olduğu
söylenir. Şinto tapınaklarında koro ile şarkı söylenirdi. Bu tapınaklardaki müzikal kurallar oldukça katı
idi. Herhangi bir yanlışlık, müzikal bir yanlış olmaktan öte dinsel bir yanlışlıktı. Dar bir melodik düzenin
içinde genellikle reçitatif (konuşur gibi, özgür ritimli) biçimde söylenen bu şarkılar giderek kuramlaştı.
(http://www.mavi-nota.com/index.php?link=yazi&no=2201 )
Avrupa'nın birçok geleneksel pentatonik melodilerinin, anhemitonik (yarıtonsuz) olduğu
düşünülmekte ve dizi aralıklarının majör ikinciler ve minör üçüncülerin değişik kombinasyonlarından
(Örn, A C D E G, C D E G A, vs.) oluştuğu ve bu diziler mevcut heptatonik (yedi notalı) dizilerle
karıştırılabildiğinden, bunları ifade etmek için 'aralıklı (gapped) pentatonik' ifadesi kullanıldığı
görülmektedir. Dünyada mevcut bulunan pentatonik akort sistemlerinin gözden geçirilmesi bir
oktavın çeşitli aralıklara bölünebileceğini göstermiştir. Çinli ve Japon kuramcılar, yarıton ve majör
üçüncülere eşdeğer yakınlıkta pentatonik dizi listeleri vermektedir. Herhangi bir karşılaştırmalı
pentatonik perde sistemi tablosunun öteki yanında teorik olarak eşit mesafelerdeki (uygulamada
neredeyse tam eşit mesafede olan) bazı güneydoğu Asya ve Orta Afrika akortları görülmektedir.
(http://www.tumata.com/ContentDetail.aspx?cid=4 ) Çin ve Japon müzikleri yüzde doksanın üzerinde
beş sesli müziği sürdürmektedir.
(http://www.tumata.com/ContentDetail.aspx?cid=4 )
Günümüz Japon müzik yaşamı, dünyanın en ileri açılımlarından birini sergiler. Modern Japon
bestecilerinin öncüsü Kosaku Yamada’dır ( 1886-1966 ); onu Miçio Miyagi ( 1894-1957 ) izlemiştir. (
say, 2012, s. 554 )
Birçok geleneksel Japon müzik türleri(Hogaku) bulunmaktadır.
Bunlardan en önemlileri:
15
Gagaku:
Çin ve Kore kökenli saray müziğidir. Bu en eski geleneksel Japon müzik türüdür.
Biwagaku:
Bu Biwa adı verilen dört telli gitara benzeyen bir enstrümanla yapılan bir müzik türüdür.
Nogaku:
Noh gösterileri esnasında icra edilen bir müzik türüdür. Genelde bir koro, Hayashi flütü, Tsuzumi
davulu ve diğer enstrümanlarla icra edilir.
Sokyoku:
Koto enstrümanı ile yapılan müzik türüdür. Daha sonra Shamisen ve Shakuhachi ile eşlik edilir. Koto
13 telli kanuna benzer bir çalgıdır.
Shakuhachi:
55 cm. uzunluğunda bir flüt ile yapılan müzik türüdür. Çalgının adı eski Japon uzunluk biriminden
gelmektedir.
Shamisenongaku:
Shamisen çalgısı ile yapılan müzik türüdür. Shamisen sadece üç teli olan gitara benzer bir çalgıdır,
Kabuki ve Bunraku gösterileri genellikle Shamisen eşliğinde yapılır.
Minyo:
Japon folk şarkıları. (http://www.minikjaponya.com/icerik/muzik/geleneksel_japon_muzik.html )
Antik Dönem Japon Müziği Çalgıları
I. Koto
2- Hiçiriki
3. Shamisen (Şamisi veya şamise)
4. Tsuzumi
5. Shakuhachi
6. Flüt
7. Hayashi Flüt
8. Biwa
9. Takio
10. Japon Pan Flüt
II. Japon Recorder F
16
Biwa: Kısa saplı, 4 telli, gitara benzeyen bir enstrümandır. Biwa ile yapılan müziğe Biwagaku denir.
Tsuzumi: Gövdesinin ortası kum saati biçiminde boğumlu, iki yüzlü bir çeşit davuldur. Geleneksel
Japon müziği enstrümanlarındandır.
Koto: Yaklaşık 2m uzunlukta olan, kanun ya da santura benzeyen geleneksel Japon çalgısı. Yer
değiştirilebilen köprüler üzerine kurulmuş 13 telden oluşur. Köprüler ideal pozisyona getirilene kadar
hareket ettirilirek teller akordlanır. Baş parmağın ucuna, işaret parmağının ön yüzüne ve orta
parmağın iç yüzüne yerleştirilen üç mızrap yardımıyla çalınır. Japonya'da ms. 7. yy'da ortaya çıkmıştır.
Başlangıçta elit bir müzik aleti olarak kabul edilen ve imparatorluk sarayında icra edilen koto, 17. y'a
doğru halk tarafından da kullanılmaya başlamıştır.
Shamisen: Baçi adı verilen bir mızrap ile çalınan üç telli bir Japon çalgısıdır. 16. yüzyılda güney
Japonya'da doğmuştur. Şamisenler çeşitli biçimlerde üretilirler ve genelde teatral çalışmalarda
17
kullanılırlar. Sapında perdeleri yoktur. Gövdesindeki, kedi veya köpek derisidir. Geçmişte özel bir kağıt
ta kullanılmıştır fakat günümüzde Baçi'de de gövdede de plastik kullanılmaktadır. Farklı boyutları
vardır.
Shakuhachi: Beş delikli, iki oktavlık ses aralığına sahip, bambu ağacından yapılan bir çeşit flüt.
Geleneksel Japon müziği enstrümanlarındandır. Neye benzer.
Taiko: Geleneksel Japon savaş davulu. Çalınış şekli bakımından basittir. Eskiden savaşlarda askerin
moralini yüksek tutmak ve ordular arası iletişimi diri tutmak amacıyla çalınırdı.
18
http://www.japan-fans.com/showthread.php?tid=1474
Sho: Nara döneminde Çin'den Japonya'ya ithal edilen bir Gagaku çalgısı türüdür. Bambudan yapılan
üflemeli bir çalgıdır. (http://hulyarust.blogspot.com.tr/2013/04/japon-geleneksel-calglar-koto-vesho.html )
Hiçiriki: Japon halk müziğine göre; nefesli bir çalgıdır.
Flüt ve Hayashi: Metal nefesli çalgı ailesine ait bir çeşit flüttür.
Japon Pan Flüt: Japon müziğinde kullanılan bir çeşit flüttür.
19
Japon
Recorder
F:
Japon
müziğinde
kullanılan
bir
çeşit
flüttür.
(
http://translate.google.com.tr/translate?hl=tr&sl=en&u=http://en.wikipedia.org/wiki/Recorder_%28
musical_instrument%29&prev=search )
2.1.3. Hint Müziği
Hindistan, Umman Denizi ve Hint Okyanusu ile çevrilidir. Pakistan, Bangladeş, Birmanya, Çin, Nepal,
Bhutan ile komşudur.
Hint müziği muhtemelen dünyanın en eski müzik kültürlerinden biridir. Hintliler için ilahi buyruğun bir
parçası sayılan müzik insanların yaşamına, canlı ve cansız doğada muazzam etkileme gücüne sahiptir.
Eski çağlardan beri sesin doğası hakkında fikirler yürüten Hintliler, müzikle ilahi tabiat arasında
kavramsal bağlar kurmuşlar. Hindistan’da müzik yaratılışın başlangıcı, devamı ve sonu ile
ilişkilendirilir, müzik yoluyla insan ruhunun dünya dışı yaşama yüceltmenin mümkün olduğuna
inanılıyor ve bu yüzden müzisyenler kutsal kişi sayılır. (Kerimov, 2013.)
Kutsal öğreti, “Veda” (Kültür, Bilgi) adını taşıyan dört kitapta toplanmıştı. Bu kitaplardan üçüncüsü
“Samaveda” (Şarkı Bilgisi), Eski Hint toplumunun müziği hakkında bilgi veriyordu. Kitap, Tanrı’ya
adanan kurbanlarda söylenen ilahilerden bahsediyor, bir yandan da müzik teorisi hakkında bilgiler
barındırıyordu. Yine bu kitapta bulunan bir efsaneye göre; müzik, Tanrı Brahma ve Tanrıça
Sarasvati’nin bir eseriydi. Hintlilerin bilinen en eski çalgısı olan “Vina” ise Tanrı ve Tanrıçanın oğulları
Naredda tarafından yapılmıştı. Tanrı Brahma, halkına Vina’yı vererek onları ödüllendirmişti. Bu
yüzden Eski Hindistan’da müzik, kutsal sayılırdı.
Hint Müziği, terminoloji, üslup ve müziksel gramer farklılıklarından ötürü Hindustani müzik (Kuzey
Hindistan) ve Karnatik müzik (Güney Hindistan) olmak üzere apayrı müzik alanları olarak ele alınır. Bu
ayrım pek çok bakımdan her iki bölgenin farklı kültürel ve politik tarihini yansıtır: Güney Hindistan,
görece bozulmamış Hindu kültürüyle, geleneğe sıkı sıkıya bağlı, şeklen tutucu, Sanskrit metinlerine ve
önceki din adamı /bestecilere uymaktan gurur duyan bir müzik üretirken, Hind müziği, Aryanlarla
başlayıp İngilizlerle son bulmuş olan 4000 yıllık sürekli bir istila ile göçe zorlanmış bir bölgeden geldiği
için doğal olarak yaşadığı sentezleri yansıtır ve her ne kadar geleneğe saygı tüm Hint müziğinin en
önemli bir parçası olsa da, o miras aldığı geleneğin kısıtlamalarından fazla etkilenmemiştir. Pratikteki
doğaçlama tüm Hint müziğinde merkezi bir rol oynar. (http://dersbelgeligi.wordpress.com/muzikbelgeligi/hint-muzigi/) Erişim tarihi 24.10.14-19.15
20
Kuzey Hindistan'daki İslam ve Hindu kültürlerinin çarpışmasının bir başka sonucu da daha az dine
dayalı bir müziğin ortaya çıkmasıydı. Dikkatin geleneksel metinlerden saf müzik alanını kayması Hint
müziğinde daha esnek, daha maceracı bir tavrın doğmasına yol açmıştır. Fakat tarihsel ve kuramsal
açıdan Hint müziğinin tümü ülkenin ruhsal hayatının içindedir. Müziğin ilkeleri ruhani ilkelerdir,
yasaları ruhani yasalardır ve bu yasaların otoritesi dindir.
Estetik ve dini düşünce ayrılmaz şekilde
birbirine bağlıdır. Hint müziğinin tarihi, büyük ölçüde Hindu ve Müslüman din adamlarının
öğretilerinin ve buyruklarının bir toplamıdır. Bir müzik kuramı kitabının bir dinsel ödevler kitabından
ayırmak mümkün değildir ve müzik hakkında çok sayıda eser olmasına rağmen sistematik, yalın bir
müzik kuramı neredeyse yok gibidir. Bu arka planın Hintli müzisyene en büyük avantajı dünyevi
açıdandır. Hintli müzisyen, böylece bir yığın kuramsal ve işe yarayacağı şüpheli tavsiyeye uyma
yükünden kurtulmuş ve müziği gerçekten çalma konusunda büyük bir özgürlükle baş başa kalmış
oluyordu. Özetle, Hintli müzisyene kalan tek kuramsal bilgi teknik değil tamamen estetik
karakterdeydi. Hint müziği öğrencisinin, müzisyenliği geliştirmek için bir icracıdan pratik bilgi almak ve
ustasının da yardımıyla, kişisel gelişimini ve müziksel kendine yeterliliğini sağlamaktan başka bir
seçeneği yoktu.
Hint müziğinde, doğaçlamanın içinde gerçekleştirdiği çerçeveye RAGA adı verilir ve bu değişken bir
çerçevedir. Sanskritçede "duymak" anlamına gelen, kullanılan en küçük aralık olan SRUTİ ve raganın
moleküler yapısı olarak tanımlanan ve ezgisel etkinliğin çevresinde döneceği bir merkez olarak
kullanılan SUVARA ve Sanskritçede "avuç" anlamına gelen ve ritmik çevrim olan TALA da değişkendir.
Bu yüzden Hintli müzisyenin esas hammaddelerinin hepsi de sabit olmayıp, yoğrulabilir karakterdedir.
Hintli müzisyen için doğaçlama, müziksel hayatın bir gerçeğidir.
Böylelikle RAGA malzemeyi, malzemeyi işlemenin standart yollarının ve icranın çerçevesini sağlıyor.
Ayrıca standartlaşmış pek çok süsleme ve çarpma sesleri de vardır. Fakat her şey bir akış içindedir ve
son halini icra sırasında alır. Bir başka özellik de, çoğu doğaçlama müzikte olduğu gibi, müziği
oluşturan bileşenlerin açık hiyerarşik değerlere sahip olmasıdır. Bir parçanın kişiliğinin en güçlü
ifadesi, en küçük ayrıntıda bulunabilir. ( Doğaçlama, Derek Bailey; Pan Yayıncılık)
RAGA
Hint Müziği’nde, 132 makam bulunur. Bu makamlar; renk, duygu, ruh durumu anlamına gelen “raga”
olarak adlandırılır. Her raganın kullanıldığı farklı bir tören, farklı bir mevsim ve günün farklı bir saati
vardı. Bir oktav, “şruti” denen 22 adet aralığa bölünmüştü ve aralıkların arası eşit değildi.
Ritim ölçüsü olarak “tala” kullanılırdı. Bugün bildiğimiz anlamda ritmin tersine; düzenli aralıklı değil,
cümle uzunluklarına göre şekillenmiş, düzensiz aralıklı idi
Sevgi, mizah, trajedi, öfke, kahramanlık, terör, nefret, merak ve sükunet Hint estetiğinin temelini
oluşturan dokuz ana duygudur. Milattan sonra 1. ya da 2. yüzyılda yaşadığı söylenen en eski Hint
müzikoloğu Bilge Bharata bu duygulardan söz etmiş ve müzisyenin görevinin duyguları canlandırmak
olduğunu söylemiştir. Hindistan’daki klasik müzik geleneği Bharata’nın ifade ettiği prensipler üzerine
kurulmuştur ve bir meditasyon, konsantrasyon ve ibadet şekli olarak devam etmektedir. Raga, ya da
21
müzik tavrı, tüm müziksel olayın temelidir. Raga, yedi müzik notasının estetik bir yorumudur ve her
Raga’nın özel bir tadı ve ruh hali vardır. Tala müzik içinde bir bağdır. Her çalış için belirlenen bir
süredir ve her süre tamamlandığında yeniden başlar. Tala ritimler arasında bir çok emprovizasyonu
ve karmaşık varyasyonlara imkan sağlar. Raga, Tala ve sonsuz mikrotonların yardımıyla Hint
müzisyenleri çok farklı duygular oluşturabilirler. Müziklerdeki melodili sesler bu tip müziğe aşina
olsun olmasın her dinleyicide en derin duyguları canlandırır. Bugün Hint müzik geleneğinde baskın iki
tarz vardır: Kuzey Hindistan müziği ve Güney Hindistan müziği. Geçmişleri ve felsefeleri yakın olduğu
için bu iki müzik bazı ortak özelliklere sahiptir. Fakat ragaları (müzik tavırları) ve söylenişleri çoklukla
birbirinden ayrılmaktadır. Hint Müziğinin Kuzey Ekolü’nün büyük isimleri arasında Amir Khusro (13.
yüzyıl) ve 16. yüzyılda Moğol İmparatoru Akbar’ın sarayında yaşayan Miyan Tansen gösterilebilir.
Güneyde ise Venkatamakhi (17. yüzyıl), Thyagaraja ve Shyama Shastri büyük müzisyenlerdendir. Tüm
Hint müzisyenleri bir ekol mensubudur. Her ekolün kendine has gelenekleri ve çok katı kurallarla
korunan ve devam ettirilen çalış tarzları vardır. Delhi, Agra, Gwalior ve Jaipur en meşhur
ekollerdendir. Bugün güney ve kuzey müzikleri arasındaki etkileşim artmıştır. Bu etkileşim görkemli
Hint müzik geleneğini daha da zenginleştirmektedir. (http://www.sahajayogaportal.org/muziksanat/klasik-hint-muzigi.html) Erişim tarihi 24.10.14-19.22
Hint Çalgıları
Hint müzik enstrümanları başlı başına bir güzelliğe sahiptir. Hint müziğinde kullanılan dört tip
enstrüman vardır. Tantu (telli), Susir (üflemeli), Avanada (vurmalı) ile zil ve gonglardan oluşan
Ghana. En çok kullanılan telli çalgılar vina, sitar, sarangi ve sarodtur. Vina ya da ud Bilge Bharata’nın
müzik çalışmalarında kullandığı çalgıdır. Bugüne değin şekil olarak büyük ölçüde değişikliğe
uğramıştır. Bir ya da iki parmakla çalınabilen Vina telleri en ince nüansları seslendirebilir. Sitar, üç telli
demektir ve Amir Khusro tarafından icad edildiği söylenir. Tınlama, kurutulmuş su kabağından yapılan
bölümde gerçekleşir ve çalgının diğer kısımları Hint meşesinden yapılır. İşaret parmağına takılan bir
mızrapla çalınan yedi ana ve dokuz yardımcı teli vardır. Sarod, sitarın küçüğüdür ve iki tınlama
bölümü vardır. On ana teli ve onbeş yardımcı teli vardır. Ana teller bir hindistan cevizi kabuk
parçasıyla çalınır. Sarangi, yayla çalınan sapsız bir telli çalgıdır. Tüm gövde tek parça ağaçtan
yapılmıştır ve oyuk parşömenle örtülmüştür. Sarangi çok farklı sesler üretebilir ve alışılmışın dışında
bir teknikle çalınır. Hindistan’da kullanılan diğer telli çalgılar dilruba, esraj, tanpura, ektara ve
mayuridir.
22
vina
Çift ağızlı bir flüt olan Shehnai Hindistan’daki en yaygın üflemeli çalgıdır. Bansuri, nadswaram,
ninkirns ve pongi diğer shehnai benzeri çalgılardır. En çok kullanılan vurmalı çalgılar kuzeyde tabla,
güneyde de mridangamdır. Pakhavaj, dholak, ghatam, kanjira ise diğer vurmalı çalgılardır. Çoğu
ağaçtan yapılır ve derin ve tatlı bir ses çıkarırlar. Manjiras tapınak ayinlerinde kullanılan küçük pirinç
zillerdir. Jhanj, kartal ve jal-tarang diğer Hint enstrümanlarıdır.(Bailey, 2011)
2.2. MEZOPOTAMYA VE MISIR UYGARLIĞI
İlk Uygarlıkların Mezopotamya ve Mısır’da Ortaya Çıkışının Nedenleri
Tarım devriminin sonucunda insanoğlunun göçebe yaşamı bırakıp yerleşik yaşama geçtiğini
söylemiştik. Yerleşik hayata geçilmesiyle birlikte yavaş yavaş aile kavramı ortaya çıkacak, sonra
kentler kurulacak ve kentlerden, görkemli İlk Çağ Uygarlıkları şekillenecekti. Tarım devrimiyle birlikte
yerleşik yaşama geçiş, birçok yerde farklı zamanlarda gerçekleşti. Bu geçişin hızlı olduğu bölgeler,
genellikle tarıma elverişli olan akarsu delta ve vadileri idi. Ayrıca bu bölgelerde görece fazla olan
nüfus yoğunluğu, siyasal örgütlenmenin ilk örneklerinin bu bölgelerde ortaya çıkmasına neden oldu.
Fırat ve Dicle nehirlerinin arasında kalan verimli Mezopotamya Bölgesi’nin tarihin ilk uygarlıklarına ev
sahipliği yapmış olması, bu yüzden tesadüf değildir. Ancak dünya üzerinde birçok verimli bölge varken
neden burada uygarlıkların ortaya çıkmış olduğu sorusu, yukarıda bahsettiğimiz nedenle açıklanamaz.
Bu bölgeyi diğer verimli bölgelerden ayırt eden önemli bir özellik, Fırat ve Dicle’nin akışının son
derece düzensiz olmasıdır. Öyle ki zaman zaman kuraklığa neden olacak kadar az su taşırken, zaman
zaman nehir yakınındaki şehirleri tamamen su altında bırakacak kadar güçlü bir şekilde akar.
Nehirlerin bu dengesiz rejimi, halkı çeşitli su kanalları ve setler inşa etmeye zorlamıştır. Su setlerinin
inşası ve düzenli bakımı, insanların düzenli bir şekilde çalışmasını zorunlu kılmıştır. Böylece “yönetim,
siyasal bağlılık, otorite” gibi bir uygarlığın temellerini oluşturan kavramlar ortaya çıkmıştır.
23
Benzer bir durum, Mısır Uygarlığı’nın doğuşunda da gözlenebilir. Bu uygarlığa ev sahipliği yapan da
verimli Nil Deltası’dır. Fırat ve Dicle’deki gibi dengesiz bir rejim, Nil nehrinde de söz konusudur. Mısır
Uygarlığı ile Mezopotamya Uygarlığı arasındaki en belirgin fark, Mezopotamya’da bölünmüş devletler
ve siyasi istikrarsızlık hâkimken, Mısır’da çok daha derli toplu bir yapının bulunmasıdır. Bunun en
önemli nedeni, Mısır’ın Mezopotamya gibi sık sık göçebe kabilelerin saldırılarına uğramamasıdır. Mısır
bu şansını, Nil Deltası’nı çevreleyen ve geçit vermeyen çöle borçludur.
Dünya tarihinde bu uygarlıkların ön plana çıkmış olmalarının diğer bir nedeni, tarihin en önemli
unsurlarından biri olan yazının ilk kez Mezopotamya’daki Sümerliler tarafından kullanılmış olmasıdır.
Yazının bulunmasıyla olaylar, sözlü gelenekten çok daha iyi bir şekilde, kuşaktan kuşağa
aktarılabilmiştir. Bu durum, müzik tarihi açısından da önemlidir çünkü müzik hakkında yazılmış ilk
yazılı kaynaklar, yine bu zamana aittir.
2.2.3. Mezopotamya Müziği
Mezopotamya M.Ö. 4000 yıllarından başlayarak değişik uygarlıkların beşiği olmuştur. Bu verimli
bölgede Sümer, Akat, Babil, Asur, Hitit, Kalde, Elam ve Pers uygarlıkları yerleşmişlerdir. Büyük
İskender M.Ö. 331 yılında Babil egemenliğine son vererek bölgeyi ele geçirmiştir. Mezopotamya,
coğrafya konumu açısından merkezi bir yerdedir: Güneyde Arap boylarının, batıda Hitit, Frigya,
Fenike, Mısır ve Yunanlıların, kuzeyde İran ve İndu-German boyların, doğuda Hindistan’ın etkilerini
yaşamıştır. Mezopotamya müziği, kuşatıldığı ülke ve kavimlerin öncelikle çalgılarını değerlendirmiş ve
geliştirmiştir.
24
Ur kentindeki kral mezarları kazılarında elde edilen bulgulara göre, çalgıcılara “Zammeru”, vocal
müzik yapanlara “nam” denmektedir. Ayrıca, biçim olarak “arp”a benzeyen iki tür lir’den
bahsedilmektedir. Bu çalgılara genel olarak “algar” denmiştir. İlkel lir’in kalın seslisine “saggal”, ince
seslisine “zagsal” adı verdikleri de bilinmektedir. Ancak bu çalgı-ların tınıları, akord ediliş biçimleri ve
müzik işaretleri hakkında günümüze kalmış bilgi yoktur. (Say, 2010, s.35)
İngiliz bilgin Galpin 1937’de Sümer müziğini deşifre ederek bu günkü nota yazısına çevirmiştir. (Erişim
tarihi: 02.11.2013, saat: 09:13, http://www.gurelcan.com/primalages
Bulgulara göre, Asur’lularda dinsel törenleri yöneten rahipler resmi kayıtlar tutmuştur. Geç Asurlular
döneminde (M.Ö. 1270-M.Ö. 606), ilkel yaşam biçiminden kalma dindışı müzik de vardır. Müzikçilerin
şenliklere ve kral eğlencelerine katıldığı varsayılmaktadır. Kalde’liler döneminde (M.Ö. 626-M.Ö. 538),
Kral II. Nabuşhadnezar zamanında (M.Ö. 604-562), bir askeri çalgı topluluğunun kurulduğunu, bu
olaydan 400 yıl sonra yazılan “Daniel’ in Kitabı’ndan öğreniyoruz. Bu çalgı topluluğundaki boruya
“qarna” (kornonun ilkeli), kamıştan üretilen düdüklere “masroqitha”, lir ya da kucakta çalınan arp
çeşidine “kastrop” deniyordu. Aynı kaynağa göre, kalın sesli arp’a “sebbeka”, ince seslisine “psantrin”
adı verilmiştir. (Say, 2010, s.37)
Asurluların yaptıkları kabartma resimlerde gördüğümüz çalgılar arasında; arp, lir, santur gibi çalgıların
yanı sıra, “asor” adı verilen değnekle çalınan telli bir çalgının yer aldığı görülmektedir. Ayrıca, çifte
düdük ile boru benzeri çalgılar ve zil, trompet ile tefi andıran enstrümanlar da kullandıkları
görülmektedir. (Erişim tarihi: 02.11.2013, saat: 09:13, http://www.gurelcan.com/primalages.htlm)
25
Dönemin müziği hakkında bilgileri çeşitli mağara resimleri, yazılar ve enstrüman kalıntılarından
alabiliyoruz. Mezopotamya’nın ilk uygarlığı olan Sümerlilerin tapınaklarında yapılan dinsel
törenlerdeki yakarışlar, şiirsel özellikler taşıyordu. Bu yakarışların zamanla şarkılara dönüştüğü
sanılmaktadır. MÖ 2000 yıllarından kalan belgeler, Sümer dualarında rahiplere bir koronun eşlik
ettiğini yazar. Bu dualardaki ezgilere “sir”, rahibi ve koroya eşlik eden kamış kavallara “sem”, dinsel
şarkılara da “ersemma” adı verilirdi.
Bu zamanlarda yalnızca dinî müzikler yapılmıyordu. Bu dönemdeki diğer müzik örnekleri; düğün
şarkıları, cenaze şarkıları, savaş müziği, çalışma şarkıları, bebekler için söylenen şarkılar, dans müziği,
taverna müziği ve şölen şarkıları idi.
Sümerlilerin ve onlardan sonra bölgeye hâkim olan Akatların dillerindeki kelimeler incelendiğinde,
çeşitli müzik terimlerine rastlanır (MÖ 2500). Bu terimlere enstrüman isimleri, akort teknikleri, çalma
teknikleri, müzik türleri örnek olarak verilebilir. Tarihte bilinen en eski besteciye de bu yazılarda
rastlanır. MÖ 2300 yıllarında Ur kentinde yaşamış “Enheduanna” adlı bir rahibenin Ay Tanrısı Nanna
ve Ay Tanrıçası Inanna’ya şarkılar yazdığından bahsedilir. Bu şarkıların sözleri, çivi yazılı tabletlerde
günümüze kadar gelebilmiştir.
26
Babil’li Müzisyenler, MÖ 1800’lü yıllarda müzik konusunda yazmaya başladılar. “Enstrüman
Akorduyla İlgili Bilgiler, Çalma Teknikleri, Nota Aralıkları ve Müzik Türleri” başlıca konulardı. Şu ana
kadar bulunan en eski, yazılı müzik parçası ise yine Babil’lilere aittir. MÖ 1400-1250 yıllarından kalma
olduğu sanılan bu parça, çivi yazısıyla, tablet üzerine yazılmıştır. Şarkı, Hurri dilindedir ancak tam
olarak çevirisi yapılamamıştır. Ay Tanrısı’nın karısı Nikkal’a yazılmış bir şarkı olduğu tahmin
edilmektedir. Müziğinin nasıl olduğu hakkında kayda değer bir buluş yoktur.
Müzik notasının ilk örnekleri bulunmuş olmasına rağmen dönemin müzisyenleri, parçaları notaya
bakıp çalmıyorlardı. Nota sadece, müziği diğer nesillere aktarmak için kullanılan bir araçtı. Müzisyen
notaya bakıyor, müziği öğreniyor ve sonra ezberden veya değiştirerek çalıyordu.
Babil’li Müzisyenlerin, müzik teorileri hakkında yazmaları; o zamanın müziği hakkında az çok fikir
sahibi olmamızı sağlar. Bu yazılardan çıkarılabilenlere göre Babilliler ve büyük ihtimalle daha önce
yaşayan Sümerliler, 7 notalık diyatonik dize’yi kullanıyorlardı. Kuramsal olarak 7 farklı diyatonik dize
bulmuşlardı. Bu diziler, daha sonra Antik Yunan Uygarlığı’nda kullanılacak olan dizeler ile büyük
benzerlik gösterecekti. Antik Yunan’da kullanılan dizilerin, Avrupa Müziği ve oradan günümüz
müziğini etkilediği düşünülürse; “Günümüzdeki armoninin temeli, daha ilk çağlarda atılmıştır.”
denilebilir.
Arkeologların eski bir Sümer kenti olan Ur’da yaptığı kazılar sonucu, çeşitli lir kalıntılarına ulaşılmıştır.
Hatta kalıntıları bulunan ve MÖ 3200 yılından kaldığı tahmin edilen, Sümerlilerin kullanmış olduğu lir;
yeniden birleştirilmiştir. Bu lir, boğa formunda olduğundan “boğa liri” (bull lyre) olarak
adlandırılmıştır. Boğa formunun, verimliliği simgelediği düşünülmektedir. Bunların dışında, dönemin
bilinen çalgıları; yan ve düz çalınan flüt “tiğ”, küçük davul “balag”, timpaninin ilkeli olan ikili davul
“lilis”, bir çeşit tef olan “adapa”dır.
Mezopotamya’dan göç eden İbraniler, Akdeniz kıyısında Mısır ve Asur arasındaki geçiş yolu üstünde
yerleşik bir konuma kavuştuklarında, çevrelerindeki tüm uygarlıkların edebiyatı, yasaları, şarkıları ve
dinsel törenlerin etkisinde kalmışlar, edebiyata özen gösterdiklerinden her şeyi yazıya dökmüşler ve
bugün elimizdeki pek çok eski bilginin kaynağını oluşturmuşlardır. Yahudi müziğinin gelişimi 3 ana
dönemi kapsar. Göçebe dönem, Krallık Dönemi, Peygamber Dönemi.İbraniler için müzik, tümüyle
dinsel törenlere, tapınmaya ilişkin bir kavram olarak yalnız tapınakta yer alır. Okunan metinler, özgün
Babil ve Mısır şiirlerine dayalı ilahilerdir. Bu ezgiler Antiphon olarak adlandırılan bir biçimde
düzenlenmiştir. Antiphonlar da dinsel lider, rahip veya haham, her dizenin yarısını söyler, halktan
oluşan koro geri kalanını tamamlar; ya da baştaki kişi ilk tümceyi sunar, koro onu yineler. Bunlar aynı
zamanda toplu nakaratlar olarak bilinir. Orta çağın başlangıcında derlenen Ambrosias ezgileri gibi pek
çok yalın ezgi örneği Antiphon geleneğini sürdürmüştür. İbranilerde aynı zamanda danslar ve
dünyasal müzik de gelişmiştir. İşçi şarkıları, ağıtlar ve kutlama ezgileri, tarihte ilk kez bu toplumda
görülür. Değişimli (karşılıklı korolar vardır). Solo şarkıcılardan biri erkek, diğeri kadındır.(Musa ve
Meryem). Tevrat’taki sözlü şarkıların melodi sitilleri şöyle tahmin edilmektedir. Sinagog müziğindeki
çalgısal gösteriler süreç içinde vokal müzik çeşitlerine dönüşmüştür. İbraniler çalgıları geliştirme
konusundaki katkıları önemlidir. İbrani çalgıları Mısır ve Asur çalgılarının benzeridir. Yahudi müziğinin
evrelerine ilişkin çalgı bulguları, ya da çalgı resimleri çok azdır. Sonuç olarak, Tevrat’ta verilen
bilgilerle yetinilmektedir. Çalgıcılar özellikle kadındır. İlk çalgıcının adı Juval ya da Judal’dır. Martin
Luther’in çevirisine göre “kinnor” Kral Davud’un çalgısıdır: “on telli Arp” bulunmaktaydı. İbranilerde
arp 5-9 telliydi.”Şofar” adlı boynuzdan yapılma üflemeli çalgının (ilkel korno) ağız parçası
27
bulunmuyordu. Bunun dışında Tulum ve Kaval gibi üflemeli çalgılarla bugünkü tefin atası olan tof ile
bronz ziller bulunmaktaydı. Bu dönemdeki melodilere ilişkin olarak günümüze hiç bir işaret
kalmamıştır. Zengin bir geleneğe karşın, Kuzey Afrika, Suriye, Yemen ve Pers ülkelerinde yapılan
müzik hakkında, günümüz etnomüzikoloji araştırmacılarının ortaya çıkardığı pek bir şey yoktur. Eğer
kayıt sayılabilirse, Tevrat ve İncil’deki bilgilerden yola çıkılarak karşılaştırmalı yöntemle bazı
tahminlere varılabilmektedir. Ancak, sinagoglarda yüzyıllardan beri yapıla gelen dinsel Yahudi
Müziğinin İbranilerden (peygamberler çağı döneminden) kaynaklandığı açıktır. (Say,2010)
2.2.4.Mısır Müziği
Nil ülkesi, yeryüzünün en eski yerleşim bölgesidir.
Mısır uygarlığı dört ayrı döneme ayrılır:
I.
II.
III.
IV.
Eski Devlet (M.Ö. 2850-M.Ö. 2160)
Orta Dönem Devleti (M.Ö. 2040-M.Ö.1650)
Yeni Devlet ( M.Ö. 1550-1070)
Geç Dönem (M.Ö. 771-M.Ö.332)
Oldukça verimli olan Nil kıyılarında tarım erken başlamıştır. Nil ovalarında yaşayan boylar, tarlalara
zarar veren hayvanları uzaklaştırmak için ‘’çalpara’’ benzeri vurmalı ve sallamalı çalgılar icat etmiştir.
Bu çalgılar giderek ‘’doğaya şükran dansları’’nın eşlikçisi olmuştur. (Say,2010 s:39)
Mısır müziği antik çağlardan beri Mısır kültürünün bir parçası olmuştur. Eski mısırlılar, Tanrı
Hathor’un müziği icat ettiğine ve Osiris’ in de dünyayı medenileştirmek için kullandığına inanırdı.
Piramit ve sfenkslerde bulunan resimlerde; çok kişili korolar, çeşitli arp, lir, flüt ve vurmalı çalgılardan
oluşan büyük orkestralar göze çarpmaktadır. Bunlar, Mısır’da müziğin önemli bir yer tuttuğu
konusunda bize kanıt sağlar. (Feniks Dergi, Sayı:72)
Mısır tarihinde müziğin önemini, kazılarda bulunmuş çalgılardan, tapınak duvarlarındaki resimlerden
öğreniyoruz. Mısırlıların gelişmiş bir dans kültürü olduğu, özellikle kadınların şarkı söyleyerek dans
ettikleri de belgelenmiştir. (İlyasoğlu, 1994, s:3)
Telli çalgıların başında, dev bir yay olan ve yere oturtulan arp geliyordu. Tek parçadan oluşan şasesi,
ilkel dönemlerin yay üzerine gerili ilk telli çalgısına benzer. Mısır’daki bu büyük arp’ın tel sayısı ise 68’di. Sonraları arp, bir ‘’eşlik çalgısı’’ olarak küçüldü ve tellerinin sayısı arttı. Omuza alarak
taşınabiliyordu. Üflemeli çalgı olarak kaval ve ‘’çifte kaval’’ vardı. Bu ikincisi, Fenikelilerden alınmıştır.
Vurmalı çalgılar ise şunlardı: El davulu (bir küçük timpani) Darbuka ya da dümbelek. Sistre çeşitleri
olan İba-sistrum ve Naos-Sistrum.
Mısır’lıların bir müzik yazısına sahip olması düşünülemez. Ancak, belirli el işaretleri ve kol
durumlarının açıklamaya çalıştığı resimlerle tonik ve dominant anlatılıyordu. Hickmann’a göre, çok
sayıda el işaretleriyle ‘’şef, şarkıcı, kavalcı ve arpçı’’ resmedilmiştir.
28
Orta dönemde yeni çalgılar icat edilmiştir. Bu vurmalı çalgılar ‘’Küçükasya’’ ya da Afrika etkisiyle
gelişmiştir. Mısır’da tapınaklarda kullanılmıştır. Mısırlı yazarların mezar duvarlarına resmettikleri
topluluklar genelde şarkıcılardır.
Yeni krallık döneminde arp gelişmiştir: Tel sayısı 8-16 (genelde 1012). ‘’ El-arpı’’ denebilecek küçük arp çeşiti de bu dönemin
ürünüdür. III. Ramses döneminde, insan boyundan büyük arp’ler
de kullanılmıştır. Lut komşu ülkelerden ithal edilmiştir. Bu
dönemde lut üç ayrı form sergiliyordu. Sümer ve Babil lut’unun
benzeri ince boyunlusu; ‘’Rebap’’ tipinde olan ve gitar benzeri.
Geç dönemde, komşu ülkelerinin etkisi çok belirgindir. Herodot ve Platon (Eflatun) gibi klasik Yunan
yazarları, Mısır müziğini konservativ (muhafazakar) olarak nitelenmişlerdir.
Mısırlılarının gözde çalgısı, ‘’ben’’ adını verdikleri arp’tır. İlk arp M.Ö. 2400 yıllarında yapılmış ve ünlü
Giza piramitlerinden önce ortaya çıkmıştır.
‘’Met’’ adı verilen çifte klarnet, bambu kamışından yapılmıştır. Paralel iki kamış düdükten oluşur.
Unison ses veren bu çalgı, Arp’ların ‘’zamr’’, ya da Türk’lerin ‘’zurna’’sı gibi, burundan sürekli soluk
alınarak çalınırdı. (Say,2010,s:39-41)
Asya’dan özellikle Çin’den daha büyük boy çalgılar gelmeye başladı. Bu erişim hem çalınan hem de
söylenen müziği de etkiledi. (Mimaroğlu,1999,s:27)
Firavunlar rahip-krallıkdı; bu nedenle saray müziği ile tapınak müziği arasında bağ vardı. Saray
müzikçileri şarkı söyler, çalgı çalar ve dansederlerdi. Yeni krallık döneminde tapınaklara kadın
müzikçiler de girdi. Müzik ve dansın temposu canlandı. Asya kökenli çalgıların katılmasıyla ‘’Oriental
etki’’ belirginleşti. Uzun saplı lut (ud), ya da ‘’pandora’’, günümüzde Sudan’da kullanılan 2-3 telli
‘’günbiri’’ye benzer.
Demir Çağı’na girildiğinde, Ortadoğu’nun bütün uygarlıklarındaki
gibi, Mısır uygarlığının özgün karakteri kaybolmuştur. Yunanların
M.Ö. 332’de, Romalıların M.Ö. 30’da ülkeyi işgal etmeleri üzerine
tarihten silinmiştir.
Mısır’da müzik teorisi üzerine kalıcı bir çalışma yapılmadığı açıktır.
Bilime dayalı bir müzik teorisini geliştiren Pythagoras (Fisagor)’un
Babil’de yaptığı çalışmaları Mısır tapınaklarında sürdürmüştür.
Mısırlıların da en az Mezopotamyalılar kadar oktav, beşli ve dörtlü aralıkları bildiği kabul edilir; Arp
yarım ton aralıkları ile büyük üçlüden, lir ise tam ton aralıklarıyla küçük üçlüden oluşan ‘’beş ses
dizisi’’ne göre akord ediliyordu. Antik Yunan kaynakları, M.Ö. 246-221 yılları arasında İskenderiye’de
yaşayan Roma’lı Ktesibios’un ‘’hydralius’’ (su orgu)nu icat ettiğini belirtir. Ancak bu buluş, Mısır
geleneğinin değil, Romalıların bir ürünüdür.
Önemli bir ayrıntının daha üzerinde durulması gerekir: Mısır tapınaklarında kullanılan küçük çanlar,
Hristiyanlığın yayılmasıyla giderek kilise tarafından da benimsenmiştir. (Say,2010, s:41)
29
2.3. ANTİK YUNAN’DA MÜZİK
Antik
Yunan
Uygarlığı
hakkında elimizdeki verilerin
kısıtlı olması nedeniyle, bu
dönemin müziğinin düzenli
tarihçesini
yazmamız
mümkün değildir. Arkeolojik
kazılarda
elde
edilen
bulgulardan, ancak parça
parça bilgilere ulaşabiliyoruz.
Ege Denizi’nde bulunan Sakız
ve Sisam Adalarında, MÖ
2500
yılından
kalma,
mermerden yontulmuş çalgıcılara rastlanmıştır. Ayrıca Girit Adası’nda yapılan bir kazı sonucu, MÖ
1500 yılından kalma “çifte aulos” veya “lut” gibi Yunan çalgıları bulunmuştur.
Arkaik Dönem (MÖ 7 ve 6. yy)de Isparta’da, Apollo adına müzik şenlikleri yapıldığı bilinmektedir. MÖ
7. yüzyılda Archilochus (680-645), Sappho (630-570) gibi dönemin ünlü şairlerinin, şiirlerini şarkı
söyleyerek okudukları bilinir. Günümüze bu şarkıların sadece metinleri kalabilmiştir. MÖ 5 ve 4.
yüzyıllarda, tragedyalarda müzik zaman zaman koroya eşlik etmiş; zaman zaman koro, sözleri melodik
söylemiştir.
30
2.3.1. Antik Yunan Felsefesi’nde Müzik Düşüncesi
Antik Yunan’dan günümüze çok az şarkı kalmış olmasına rağmen o dönem filozoflarının yapıtları,
müzik düşüncesi hakkında doyurucu bilgiler içermektedir. Diğer tüm alanlarda olduğu gibi müzik
alanında da bir düşünce sistemi geliştiren, yine Antik Yunan Filozofları olmuştur.
Dönemin en önemli uğraşı olan doğa ve insanı anlama çabası, filozofları “Müziğin Doğası ve İnsan
Üzerindeki Etkileri” konusunda düşündürmeye zorlamıştır. Pythagorasçılar (Pisagorcular), müzikte
evrenin uyumunu aramış; Platon ve Aristo ise müziğin insan üzerindeki etkileri ve eğitimde nasıl
kullanılabileceği konusunda düşünceler geliştirmişlerdir.
Pythagorasçı (Pisagorcu) Okul
Müzik hakkında ilk önemli teorik araştırma, Pythagoras (Pisagor) tarafından yapılmıştır. Bu
araştırmalar, daha sonra Pisagorcu Felsefe Okulu tarafından sürdürülmüş ve dönemin müzik
düşüncesine önemli katkılarda bulunmuştur. Pisagorcular da dönemin diğer filozofları gibi evrenin
mükemmel bir uyumu olduğu ve bu uyumun evrendeki her şeyde olması gerektiğine inanırlar.
Bu uyum; matematikte, fizikte, toplum yapısında, insan ruhunda hep vardır. Bu uyum, “harmonia”
olarak adlandırılır. Pisagorcular için bu uyumu anlamak sayılar ile mümkündür. Bu uyumun -evrendeki
her şeyde olması gerektiği için- müzikte de olması gerekir ve dolayısıyla müzik de sayılarla ifade
edilebilir. Bu durum, Pisagorcuları sesler arasındaki matematiksel ilişkileri bulma ve müziğin doğasını
sayılar aracılığıyla anlamaya yönlendirmiştir. Müzik doğasını anlamanın diğer önemli yanı, müziğin
doğasını anlayarak evrendeki uyumu da anlama amacıdır çünkü müziğin içindeki seslerin ve evrenin
uyumu, birbirinden farklı değildir.
Harmonia kavramı sayesinde, müzik ile astronomi arasında da çok yakın ilişkiler kurulmuştur. Bu
ilişkilerin en önemli sonucunu, Pisagor’un Harmony of the Spheres (Kürelerin Uyumu) fikrinde
görebiliriz: “Gezegenlerin hareketleri ve aralarındaki uzaklıklar, müzikte çeşitli nota aralıklarına ve
dizilere denktir.“ Şöyle ki gezegenler arasındaki uyum ile sesler arasındaki uyum, bir benzerlik taşır.
Zaten harmonia kavramı, bunun aksini mümkün kılmaz. Bu düşünce, çağlar boyunca birçok insanı
etkilemiş; Shakespeare (Şekspir) “The Tempest” (Fırtına) oyununda bu düşünceden esinlenmiş,
Modern Astronominin Kurucusu Johannes Kepler, eserlerini bu düşünce temeli üzerine kurmuştur.
31
Platon
Antik Yunan Felsefesi, öncelikle “Doğa” ile ilgilenmiş ve bu konuda araştırmalar yapan doğa
filozoflarını yetiştirmiştir. Sonra Sofistler ve Sokrates’le, insanın doğasını anlamaya ve iyi bir insan
olarak yaşamak için pratikler geliştirmeye dayalı bir dönem başlamıştır. Platon, Aristo’yla birlikte bu
dönemin zirve noktasını oluşturacak ancak maddi dünyayı yadsıyarak Aristo’dan ayrılacaktır.
Platon’un maddi dünyayı yadsıması, kendi geliştirdiği ve tüm felsefesinin temelindeki “İdealar
Dünyası” düşüncesinden kaynaklanır. Platon’un müzik üzerindeki görüşlerini daha iyi anlamak, bu
düşünceyi anlamakla mümkündür. Oldukça geniş ve yer yer karmaşık olan idealar dünyasını bu yazıda
her yönüyle ele almak, mümkün değildir. Burada, konuyu ancak ana hatlarıyla değerlendirebiliriz.
Platon’a göre iki tip evren vardır: İlki, üzerinde yaşadığımız, bildiğimiz anlamda fiziksel evren; diğeri
evrendeki canlı cansız her varlığın ve her kavramın mükemmel ve tekil olarak var olduğu idealar
evreni. Bu evrende, fiziksel evrendeki her şeyin tek bir örneği vardır; bu örnek, mükemmel olandır.
Dünyada birçok kedi olmasına karşın evrende tek bir kedi ideası vardır; dünyadaki tüm kediler, bu
kedi ideasının birer yansımasıdır. Dolayısıyla, fiziksel evrendeki her şey sadece birer yanılsamadır;
gerçek olanlar, idealar evrenindedir. Bu durum, sadece somut maddeler için değil; renk, form gibi
kavramlar için de geçerlidir. Sarı rengin tek bir ideası; yuvarlaklığın, düzlüğün ayrı ayrı ideaları vardır.
Böylece, fiziksel evrendeki herhangi bir şey, birden fazla ideanın bir yansımasıdır. Örneğin; sarı renkte
bir kedi, sarı ideasının ve kedi ideasının bir yansıması; yuvarlak, kahverengi bir masa da masa,
yuvarlak ve kahverengi idealarının yansımasıdır.
Aynı durum; aşk, doğruluk, cesaret gibi soyut kavramlar için de geçerlidir. Bu geçerlilik, Platon’un
felsefesini anlamamızda kilit rol oynar. Daha önceden değindiğimiz gibi Platon, insanın nasıl daha iyi
bir hayat süreceği sorusunu soran filozoflar arasındadır. İnsanın iyi bir insan olmasını sağlayan
doğruluk, cesaret ve adalet gibi kavramların da idealar dünyasında mükemmel olarak var olduğunu
düşünürsek bu kavramların kişiden kişiye veya dönemden döneme değişmesi söz konusu olamaz
çünkü idealar tektir ve -idealar evreninde zaman kavramı olmadığından- değişmezler. Dolayısıyla
doğru insana ulaşmak için yapılması gereken tek şey, idealar evrenindeki doğruluk ideasına
ulaşmaktır. Bu evrene ulaşmak, zihni fiziksel evrenden kopartıp idealar evrenine yükseltmekle, bu da
ancak bir filozof sayesinde zihnin eğitilmesiyle mümkün olabilir.
Platon’un hayata, toplumsal yapıya ve sanata bakış açısı; hep bu zihinsel yükselme amacı üzerine
kuruludur. Bu amaç, müzik üzerindeki düşüncelerinde de kendisini doğal olarak belli eder. Bu amaç
etrafında Platon, müziği tarzına göre hem zihnin eğitiminin vazgeçilmez bir parçası sayarak yüceltir
hem de bireyleri duygusallığa itip zihinlerinin yükselmesine engel oluşturabileceğinden güçlü bir
şekilde kısıtlar. “Devlet” adlı eserinde Platon, yazının devamında ayrıntılı olarak göreceğimiz Yunan
32
makamlarından bazılarını bireylerde cesaret, doğruluk gibi erdemleri yücelttiği gerekçesiyle överken
bazı makamları da kötü duygular uyandırdığı gerekçesiyle yasaklar.
Harmonia kavramına inanan biri olarak Platon, müziğin evrendeki uyumu yansıttığı ve bu yüzden yüce
bir şey olduğu konusunda Pisagorcu Okulla benzer görüşe sahiptir. Ayrıldığı nokta, ön plana zihnin
yükselmesi sorununu koyarak müziği bu yolda bir araç olarak görmüş olmasıdır. Bu nedenle müzik,
öncelikle aklın süzgecinden geçmelidir. Platon için müziğin amacı, bireylere haz vermektir. İyi müzik
de kötü müzik de bireylere bir haz sağlar. Bu durumdan yola çıkarak iyi müziğin yaratmış olduğu iyi
hazdan sonuna kadar yararlanmak, kötü müziğin yarattığı kötü hazdan ise tamamen kaçınmak
gerekir. İyi müzik, uyumlu armoniye sahip ve insanda erdem duyguları uyandıran müzikler, kötü
müzik ise insanların sadece zevk için dinlediği, kötü duygular uyandıran müziklerdir.
Böylece Platon, dönemin müziğini net bir şekilde iki kısma ayırır: Birincisi dönemin müzik insanlarının
yaptığı, teoriye çok bağlı olmayan, kulağa hoş gelen ve insanları eğlendiren müzik; ikincisi ise
Pisagorcu armoniye dayanan, evrendeki düzene tam olarak uyumlu yüksek bir bilinç düzeyinde
yapılan ve her yönüyle düşünceye dayalı bir müzik. Müzik tarihinin her döneminde var olmuş ve
günümüze kadar gelmiş olan, kurallara uygun sanat müziği ile doğaçlamaya dayalı halk müziği
arasındaki ayrımın kökeni; Platon’un yaptığı bu ayrıma dayanır.
Gerek müzik yaşamından gerekse Platon ve Aristo’nun metinlerinden, Platon’a karşı sert bir
muhalefetin olduğu bilinmektedir. Özellikle Epikurosçu Okulun hedonizm felsefesine dayanan
düşüncelerinde, müziğin eğitici yönünden ziyade haz verici yönü ön plana çıkarılır.
Aristoteles (Aristo)
Rönesans Döneminin Ünlü İtalyan Ressamı Raphael (1483-1520), “Scuola di Atene” (Atina Okulu) adlı
tablosunda, Atina’nın filozoflarını resmeder. Resmin ortasında, Platon ve öğrencisi Aristo bulunur.
Platon, parmağıyla “yukarıyı”, Aristo “aşağıyı” gösterir (bk. Resim 4). Bu resim, felsefe tarihinin
temelini atan iki filozofun arasındaki temel farkı en iyi gösteren eserdir.
Platon, “İdealar” kuramıyla, dünyadaki her nesne ve kavramın özünün bu dünyanın dışındaki bir
evrende bulunduğunu iddia etmişti. Aristo ise tüm nesne ve kavramların özünün bir ideada
bulunduğu fikrini kabul etmesine karşın bu idealar dünyasını, gerçek dünyanın içine koymuştur.
Böylece, karşımıza hepsi yaşadığımız fiziksel dünya üzerine olmak üzere iki kavram çıkar: Evrende tek
tek algıladığımız, Platon’un da birer yanılsama olarak gördüğü “tekil” (singularis) ve bir tekil nesnenin
özünün, varoluşunun nedeni olan “tümel” (universalis).
Tekil varlıklar, sadece tümele dayandırılarak açıklanabilir. Burada, keskin bir fark daha görülmektedir:
Platon için amaç; idealar dünyasını, tümeli anlamaktır. Aristo içinse tümeli anlamak, tekili anlamak
için bir araçtır; asıl amaç, tekili anlamaktır.
33
Atina Okulu (Platon ortada solda, Aristoteles ortada sağda.)
Aristo, tümeli fiziksel dünya içine koyduğundan neredeyse tamamen fiziksel dünya ile ilgilenmiştir.
Raphael’in tablosundaki farkın nedeni de budur. O zaman, dünya üzerindeki hemen hemen tüm
bilgiye sahip olan Aristo, düşüncesini tamamen bir sınıflandırma üzerine kurmuştur. Bu
sınıflandırmayı sadece doğadaki varlıklar üzerine değil, sanat türleri ve bu türlerin kendi içerisindeki
alt türleri üzerine yapmıştır. Aristo’da, Platon’daki gibi akıl yoluyla idealar dünyasına ulaşma ve
yaşamı buna göre şekillendirme yerine, bu dünyayı tam anlamıyla anlama amacı hâkimdir. Bu amaç,
Aristo’nun müzik düşüncesini Platon’daki gibi doğrudan etkilemez ama düşünsel anlamda dolaylı bir
şekillendirmeden söz edilebilir.
Aristo’nun insanların eğitimi ve devlet yönetimi sorununu ele aldığı “Politika” adlı eserinin sekizinci ve
son kitabı, tamamen müzik sorununa adanmıştır. Müzik konusundaki görüşlerinin çoğunu bu
bölümden öğrenebiliyoruz. Aristo da Platon gibi müziğin temel amacının haz vermek olduğunu kabul
eder ve bu haz konusunda dikkatli davranılması gerektiğini düşünür. Müziğin eğitim için gerekli
olduğu konusunda da Platon ile aynı görüştedir ancak bu gerekliliğe farklı bir yön verir. Bu yön,
“skhole” (boş zaman) ile tanımlanır. İnsan, iyi bir yurttaş olmak için çalışmak zorundadır ancak
çalışmayıp dinlenebileceği boş bir vakte de ihtiyaç duyar. Bu boş vakitte dinlenebilmeli ve mutlu
olmalı; bir başka deyişle, haz almalıdır. Ancak bu haz, kişiyi daha üst bir noktaya taşımalı, sıradan
insanların hiçbir amacı olmayan hazlarından farklı olmalıdır. Aristo bu hazzı, “müzik” olarak tanımlar.
Dolayısıyla, müziğin nasıl olması gerektiğini araştırırken de müziğin bu ödevini göz önüne alır.
Müzik, ideal bir boş zaman etkinliği olduğuna göre bireylere müzik eğitimi verilmesi önemlidir. Bu
şekilde, insanlar boş zamanlarında müzikle ilgilenebilecekler ve böylece hem haz duyup mutlu
olacaklar hem de bu uğraş, gelişmelerine katkıda bulunacaktır. Ancak bu hazzın niteliği önemli
olduğundan her tür müzik, eğitim için uygun değildir. Bu konuda Aristo, Platon’dan daha serbesttir.
Eğitim için olan müzik konusunda Platon kadar serttir ancak bireydeki duyguları coşturan veya bireye
acı veren melodileri onun gibi dışlamak yerine, onları, “dinlenecek müzik” olarak farklı bir kategoriye
koyar. Bu kategorinin temeli, Aristo’nun tragedyayı da tanımlarken kullandığı “katharsis” kavramıdır.
Şiir sanatının incelendiği “Poetika” adlı eserinde, bu kavram şöyle tanımlanır: “Tragedyanın ödevi,
uyandırdığı acıma ve korku duygularıyla ruhu tutkulardan temizlemektir.” Bireylere acı veren müzikler
de bireylerin, tutkularından kurtulmalarına yardım ettiği taktirde dinlenmesi gereken müzikler
arasındadır.
34
Yukarıdaki ayrımdan yola çıkarak eğitim için müzikle ilgilenenler ile profesyonel müzisyenler arasına
da net bir ayrım koyar: Müzisyenler, müziği para kazanmak ve başkalarını eğlendirmek için yaparlar
ve bu, yüceltici bir uğraş değildir. Ayrıca bir müzisyen kadar iyi bir şekilde bir çalgıyı çalmak için çok
zaman harcanması gerekir ve bu durum, soylu bir kimseyi diğer ödevlerinden mahrum bırakır. Bu
yüzden, soylulara sadece gerektiği kadar müzik eğitimi verilmelidir. Aristo’ya göre, çalınması zor olan
üflemeli çalgılar ile kitharanın eğitimde kullanılması uygun değildir. Makam olarak da makamların en
oturaklısı ve taşıdığı ahlaki niteliğin de erkekçe bir nitelik olması bakımından, “dorian” makamının en
uygun makam olacağını belirtir. Kitabın sonunda, yumuşak uyumlara sahip makamları yasakladığı için
Platon’u eleştirir. Yüksek tonlu şarkıların yaşlılar için uygun olmayacağı görüşüyle, “lydian” gibi alçak
tonlu makamların bulunmasını da gerekli görür.
2.3.2. Müzik Teorisi
Müzik teorisi üzerine kapsamlı olarak çalışan ilk ismin Pisagor olduğunu söylemiştik ancak müzik
üzerine hiçbir eseri, günümüze kadar yaşamamıştır. Bu filozof ve müzikle ilgili teorisi hakkında
bildiklerimizi, ancak diğer filozofların alıntılarından öğrenebilmekteyiz. Parça parça da olsa şu ana
kadar var olabilmiş ilk teorik eser, MÖ 330 yılında Aristo’nun öğrencisi Aristoxenus tarafından
yazılmış “Harmonic Elements and Rhythmic Elements” adlı eserdir. Ayrıca Claudius Ptolemaeus (83165), Cleonides (yaklaşık 3. yy), Aristides Quintilianus (yaklaşık 3. yy); Yunan dünyasının önemli müzik
teorisyenlerindendir. Teorileri, Hristiyan Müziği’ni etkileyerek Batı Müziği’nin temelini oluşturmuştur.
Aralıkların hesaplanması ‘mod’(makam) adlı ses dizilerinin düzenlenmesini getirmiştir. Yunan’lar,
müzik ve insan arasında daha doğru yoldan bir bağ kurmuşlardır. Örneğin Aristotales ‘Politika’
eserinde şöyle demiştir:’ Makamlar çeşitlidir; bunları dinleyen de ayrı ayrı etkiler altında kalır. Bazıları,
Miksolidyan makamı gibi, insanı hüzne götürür; bazıları kafaya durgunluk verir; bazıları esenlik getirir,
Dorya makamı gibi; Frigya makamı ise coşkunluk aşılar.
Ethos yüzünden ezginin insanı eğitici niteliği yüzünden, müzik yapma, aulos ve lir çalma, eğitimin ve
bilgeliğin en önemli dallarından biri gibi tutulmuş, okullarda müzik dilden ve matematikten önce
gelmiş, üstelik, Ardadya’da bu çalgıları çalmak, 30 yaşına kadar zorunlu kılınmıştır.
İnsan aklını ve görgülerini, yalnız varlığını ayakta tutmak için gerekli pratik ve teknik bilgiler edinmek
yolunda kullanmakla yetinmez olur. Yalnız bilmek için de bilmek ister, böyleye ve ‘praxis’in üstünde
‘theoria’ya yükselir, dolayısıyla bilime varır. İşte felsefe böyle bir anda, böyle bir durumda doğmuştur.
Antik Yunan’da halk ozanları geleneği sayesinde şiir ile müzik iç içedir. Sachs, bu geleneği şöyle
betimlemiştir.”Yunan ülkesinin her yanında ve sömürgelerde müzik yapılıyordu. Ancak müziği meslek
edinmiş olanlar, bu yaygınlık oranında değildi. Bu çeşit müzikçilerin eski örneklerinden biri olan
Homeros, bir halk ozanıydı. Hem ozan, hem lir çalgıcısı, hem şarkıcı (Saygun.1994:50-51)
2.3.4. Antik Yunan’da Kullanılan Enstrümanlar
35
Yunan Uygarlığı’ndaki enstrümanlarla ilgili olarak Mezopotamya’daki enstrümanlardan daha fazla
bilgiye sahibiz. Bu bilgiler; yazılar, arkeolojik kalıntılar ve çeşitli eşyalar üzerine yapılmış resimlerden
çıkarılabilmektedir. Dönemin en önemli enstrümanları lir, aulos ve kithara’dır. Bunun dışında panflüt,
orgun ilk örneği olan su orgu, korno, arp ve çeşitli perküsyon aletlerine rastlanmıştır.
Lir
Pena veya benzeri bir cisimle çalınan telli bir çalgıydı. İlk lirler, tetrakord yapısına
uygun olarak dört telli yapılırdı. Tel sayısı giderek arttı ve on beşe kadar ulaştı
ancak genelde lirler, Yunan modlarına uygun olarak yedi telli idi. Çalınacak moda
uygun olarak yedi tel, akord edilirdi.
Lirde, sesin tınladığı bir gövde bulunur. Bu gövdeden içeri ve dışarı kıvrılan iki kol, yükselerek bir çeşit
boyunduruk ile birbirine bağlanır. Diğer boyunduruk, gövdeye sabitlenir.
Teller bu boyunduruklar arasına gerilir. Uzunlukları arasında bir fark yoktur; ses farkı, tellerin
değişken kalınlıkları ve gerginlikleri ile elde edilir. Sağ el bir pena yardımıyla telleri çalarken sol el,
istenmeyen tellerin susturulmasını sağlar.
Yunan Mitolojisi’nde lir; ışık, kehanet, sanat, müzik ve Şiirin Tanrısı Apollo’nun çalgısıdır. Lir
çalabilmek, Atina’da eğitimin çok önemli bir parçası sayılıyordu. Danslarda, şarkılarda, çeşitli şiirlerin
söylenmesinde sürekli eşlik çalgısı olarak kullanılırdı. Hatta lirik şiir (lyric poetry)in, adını lir ile birlikte
söylenmesinden aldığı söylenir.
Kithara
Kitharanın yapısı, mantık olarak lirle aynıdır ancak lirden daha karmaşık, daha
büyük ve çalınması daha zor bir enstrümandır. Lir, müzisyen olmayan biri
tarafından da çok rahat bir şekilde çalınabilirken kithara, ancak dönemin
profesyonel müzisyenleri tarafından çalınmaktaydı. Kithara çalgıcılarına,
“kitharode” deniliyordu.
Gövde, tahtadan oluşur ve genelde düz bir zemine sahiptir. Gövdenin
kenarlarından yükselen iki adet kol; bazen düz, bazen hafif kıvrımlıdır. Bu iki kol
birbirine bir boyunduruk yardımıyla bağlanır, yedi tel bu boyunduruk ile gövdede
bulunan bir parça arasına gerilir. Kitharode, çalgıyı sol omzundan destek alarak
havaya çalar. Lirde olduğu gibi sağ el tellere vurur, sol el ise istenmeyen telleri susturur.
36
Aulos
Resim 8: Bir aulos çalgıcısı
Yunanlıların en önemli üflemeli çalgısı, aulostu. Çifte kamışlı bir çalgıdır, her kamışın üzerinde parmak
delikleri ve uçlarında, sesin çıktığı bölge olan dil (reed) bulunur. Çift yapısı itibarıyla, günümüzde
kullanılan obua’ya benzer. Sesin değişimi; deliklerdeki parmak pozisyonları, dilin ağızdaki pozisyonu
ve üflenen havanın değişimi ile sağlanır. Aulos çalan insanların resimlerinde, iki kamışta da parmak
pozisyonlarının genelde aynı olduğu görülür. Tahminlere göre iki kamış arasında çok az bir ses farkı
vardı ve bu farkı, titrek ve yankılanan bir ses yaratıyordu.
Aulos, özellikle Şarap Tanrısı Dionysos için yapılan törenlerde çok sık kullanıldı. Antik Yunan
Tragedyası’nın üç büyük yazarı Aeschylus (MÖ 524-455), Sophocles (MÖ 496-406) ve Euripides’in
(MÖ 486-406) Dionysos Festivalleri için yazdığı tragedyalarda, koroya aulos eşlik ederdi. Olimpiyat
Oyunlarında da kullanılan bir çalgıydı.
Panflüt (Sirinks)
Birden fazla (genelde yedi) kamışın farklı uzunluklarda kesilip yan yana birleştirilmesine dayanır.
Kamışların tepelerindeki deliğe hava üflenerek (boş bir cam şişenin çıkardığı ses gibi) ses çıkarılır.
Kamışlar farklı uzunluklarda kesildiği için her kamıştan farklı bir ses çıkar.
Antik Yunan’da panflüt, Su Perisi Syrinx (Sirinks)’in adını almıştır. Efsaneye göre Kırların ve Çobanların
Tanrısı Pan, bu güzel su perisine âşık olur. Syrinx de Pan’dan kaçmak için bir nehirdeki su perilerinden
yardım ister. Nehirdeki su perileri, onu bir su kamışı bitkisine çevirir. Pan da bu bitkilerden bazılarını
keser ve panflütü yapar.
37
2.3.5. Yunan Modları
Yunan müzik teorisi geleneksel olarak yedi genel başlık altında toplanmıştır. Notalar, aralıklar, makam
soyları, dizi sistemleri, perdeler, modülasyon ve melodik kompozisyon.Bu sıralama, Tarentum'lu
Aristoksenes tarafından M.Ö. 330y yılında yazıldığı sanılan " Armonik Elemanlar" adlı kitapta yer
almıştır. Daha sonra M.S. 2. yüzyılda yaşadığı sanılan Kleonides, Yunan modlarını bir oktav içinde
yeniden sıralamıştır. (Say,2006, s: 57)
Yunan modları, tam ve yarım perdelerin inici olarak kendine özgü bir sıra oluşturduğu
dizilerdir ve hepsinde, dizinin aşağı doğru beşinci derecesinden başlayan ikincil bir dizi yer alırdı. Bu
ikincil diziler, Yunanca "aşağı" anlamındaki hipo ön adı ile belirtilirdi. Böylece örneğin Dorien dizisinin
ikincili "Hypodorien"; Frigyen dizisinin ikincili "Hypophrygien"; Lydien dizisinin ikincili "Hypolydien"
adını taşıyordu. (Say,2009, s:77)
1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
Dorien (doryen) : Mi inci dizi
Phrygien (frigyen) : Re inici dizi
Lydien (lidyen) : Do inici dizi
Mixolidyen (miksolidyen) : Si inici dizi
Hypodorien (hipodoryen) : La inici dizi
Hypophrygien (hipofrigyen) : Sol inici dizi
Hypolydien (hipolidyen) : Fa inici dizi
1. Dorian(Doryen)
Dorian modu, özellikle miladi 5.yy civarında sıkça kullanımı ilebilinen eski ses dizilerinden biridir. Vokal
müziğindeki kullanımı ile dikkat çeken Dorian modu, o dönemde genellikle toplu olarak(vokal
gruplarınca), aşk şarkılarında, trajedi ve özellikle ağıtlarda kullanılmıştır. Bu modda yazılmış olan eserler o
dönemde büyük üçlüde “koro” ile seslendirilmiştir. Birçok ruh halinin yansıtılabildiği, masalsı bir etkiye
sahiptir. O dönemde “lir” çalmayı öğrenen çocuklara ilk öğretilen ses dizisi olduğu iddia edilmektedir.
(West,1992, s: 179,180)
2.Phrygien(frigyen)
Phrygian modu, Antik Yunan’da özellikle enstrüman (kithara) müziği için kullanılmış olan bir ses dizisidir.
Her tip ruh halinin yansıtılabildiği bir yapıya sahip olan bu dizi geçmişte, dini kutlamalarda ve bayramlarda
38
kullanılmıştır. Mitolojik anlamda tanrılara ibadet için de kullanıldığını ileri sürenler vardır. 11 Karanlık ve
gergin bir havası olan Phrygian, sonraki dönemlerde Flamenko müziğindeki en temel ses dizisi
olmuştur.(West,1992, s:180-181)
3. LYDİAN(Lidyen)
Geçmişte Lydian modu, Ionian modu sınıfında; yani gevşetici, yumuşak etkisi olan modlar arasında ele
alınmıştır. Her ne kadar gevşetici bir etkisi olduğu iddia edilse de yüksek bir etkileme gücü olduğu da ileri
sürülmektedir. Hatta bu modu çocukların daha rahat algılayabileceğini, bunun onlar için bir eğlence
olarak algılanabileceğini ileri sürenler dahi olmuştur..(West,1992, s: 182)
4. MİXOLYDİAN(Miksolidyen)
Geçmişte Mixolydian modu, “Dorian” gibi trajedilerin ifadesinde kullanılmış bir ses dizisidir. “İçgüdüsel”
ve “ağıtsal” olarak nitelendirilen bu modun “merhamet” duygusu uyandırdığı iddia
edilmektedir..(West,1992, s:182)
5.HYPODORİEN(Hipodoryen)
Hypodorien dizisi Aeolic kültürünün açık yürekli, dürüst ve cömert insanlarına has bir ses dizisi olduğu
kabul edilmiştir.(West,1992, s:183)
6.HYPOPHRYGİEN(Hipofirigyen)
Locrian modunun, İtalya’nın “Locri” bölgesinde yaşamış bir besteci olan Xenocritus tarafından bulunmuş
olduğu ileri sürülmektedir. Eski armoni kitaplarında bu modun “Hypodorian” dizisi ile aynı etkiye sahip
olduğu belirtilmiştir. (West,1992, s: 184)
39
7. HYPOLYDİEN(Hipolidyen)
Günümüzün iyonyen modu Antik Yunan modlarında hypolydiene denk gelir. "Bu ses dizisi, Türk
müziğindeki “Çargâh” makamı ile benzer bir duyuma sahiptir." (Özkan,2000, s:95)
4. KİLİSE MODLARI
Tarih boyunca doğu ve batı müziklerinde çeşitli diziler kullanılmıştır. Makam, mod, ton gibi adlar taşıyan
bu diziler, bir müzik sisteminin ürünüdür.
Avrupa müziğinin temel dizisi olan diyatonik dizi, bir sekizli içinde tam ve yarım perdeleri içerir. Bu
gerçekliğe, günümüz Avrupa kültürünün de temeli olan Antik Yunan kültürü olanak olanak açmıştır.
İlkçağdaki Yunan müzik sistemi, mod adı verilen dizilere dayanır. Modal sistem, tarih boyunca etkili
olmuştur: Ortaçağ kilise müziği, modları taklit etmiştir. Avrupa’daki halk şarkılarının çoğunluğu modaldir.
Rönesans çağının çoksesliliği başlangıçta bu dizilere dayanıyordu. Daha sonraki dönemlerin armonik
çatkılı müzikleri de modların etkisini taşır: Palestrina,Byrd, hatta Bach ve Haendel, bu etkiyi
hissetmişlerdir. Beethoven’in son kuartetlerinden birinde (op.132), Yunan’ların Lidyen modu
kullanılmıştır. Günümüz bestecileri de modal müzikten yararlanır.
Yunanlar, modlara Doryen, Frigyen, Lidyen, Miksolidyen gibi adlar vermişlerdi.Bu yoldan müzik ile insan
arasınd bağlar kuruyorlardı. Aristo,’’Politika’’ adlı eserinde şöyle yazar:
‘’Modlar çeşitlidir. Bunları dinleyenler değişik etkiler altında kalır. Miksolidyen hüzün verir. Doryen esenlik
getirir. Frigyen coşku aşılar…’’
Aristo’nun yakıştırmaları bir ölçüde doğru olmakla birlikte, gerçeği tam yansıtmaz. Bütün diziler ve bu
arada Yunan modları, melodinin sadece cansız birer soyutlamasıdır. Dizilerden üretilen melodiler,
estirdiği müzikal rüzgarla anlam kazanır. Demek ki bir dizi ile ondan çıkan melodiler arasında sıkı bağlar
vardır , ama tek başına diziler, kanıyla canıyla bizi duygulara sürükleyen ‘’müzik’’ değildir, melodi değildir.
Onlar, yararlanılacak temel malzemedir.
40
Yunan modları, tam ve yarım perdelerin inici olarak kendine özgü bir sıra oluşturduğu dizilerdi ve
hepsinde, dizinin aşağıya doğru beşinci derecesinden başlayan ikincil bir dizi yer alırdı. Bu ikincil diziler,
Yunanca ‘’aşağı’’ anlamındaki hipo ön adıyla belirtilirdi. Böylece örneğin Doryen dizisinin ikincili
‘’Hipodoryen’’; Frigyen dizisinin ikincili ‘’Hipofrigyen’’; Lidyen dizisinin ikincili ‘’Hipolidyen’’ adını
taşıyordu:
(Say,2008,s:77)
Ortaçağ modları çeşitli kaynaklarda Kilise modları olarak da isimlendirilir. Milano Piskoposu St. Ambrosius
(340-397) batıda Hristiyan müziğine düzen getirmekle görevlendirilmiş ve kendi kilisesinin müzikli
ayinlerini saptamıştır. Re,Mi,Fa,Sol seslerinden başlayan diziler oluşturulmuş Doryen,Frigyen,Lidyen ve
Miksolidyen adlarını verdiği bu diziler otantik (ana) mod olarak isimlendirilmiştir.
Halk ezgilerinin tören müziğine fazlaca karışmış olması giderek kaygı verici olmuş, bunun üzerine papa
yetkilerini de elinde bulunduran Büyük Gregor (M.S. 540-604 ) tören müziğini sadeleştirme yoluna
gitmiştir. Bu amaçla düzenlediği melodiler Gregor şarkıları ya da Plaint-Chant (saf şarkı) adı ile günümüze
kadar gelmiştir. Papa Gregor kilise makamlarına dört makam daha eklemiştir.
Böylece St.Ambrosius’un düzenlediği Doryen (1.), Frigyen (2.), Lidyen (3.), Miksolidyen (4.) ana (otantik)
modlar, Papa Gregor’un düzenlediği diğer modlar ise (yan, yardımcı) modlar olarak isimlendirilir. Plagal
modlar ana modların beşinci sesi üzerine kurulmakta ve ana modların dört ses altından başlamaktadır. Bu
nedenle ‘’alt’’ anlamına gelen ‘’hipo’’ ekini alırlar ve ana dizinin bitiş sesi olan dördüncü seste sona
ererler.
41
(Özgür,2001,s:174)
42
Plaint-Chant müziğinde ritm yoktur. Notaların değeri, yani süresi, hecelerin değerine bağlıdır. Bu notalar
hep aynı değerde yazılırlar.
Plaint-Chant müziğinde sözler Latincedir. Ritmik sistem bulunmadığı için ve ezgiler, ölçüler halinde
bölünmüş olmadığından, melodi sanki Latince bir düzyazı okunuyormuş gibi seslendirilirdi.
Bunun sonucu olarak, Cermen ve Galya papazları geleneksel ezgileri, ülkelerinde alışıldığı gibi, bir notaya
bir hece gelecek biçimde değişikliklere uğrattılar. İlk yapılan değişiklik, sonu gelmez sesler zincirinin altına
yeni sözler katmak oldu. Bununla da kalınmadı. Kısa bir süre sonra Gregorius şarkılarının alleluia ezgileri
Batı yatkınlığına uygun köşeli ritmli şarkılar oldu. Büyük törenlerde bu şarkılar, kalabalık çocuk koroları
tarafından çok kez ağırbaşlı antifon’lar olarak söylendi.
Ortaçağ müzik sistemine özellikle müzik yazısı alanında katkıda bulunan teorisyenlerden biri de M.S. 10.
Yüzyılda yaşamış Hucbaldus’dur. Bu teorici, Aristoksenes’in bir çağdaşı gibi makamları yeniden tetrakort
sistemine dayamıştır. Hucbaldus da Boetius gibi Antik Yunan terminolojisini ısrarla kullanmıştır.
Sonuç olarak denilebilir ki Erken Ortaçağ müziği, eski Yunan makamlarını öykünen, tek sesli kilise
müziğinden oluşan, kalıpçı, kendini yineleyen, durağan bir müzik anlayışını temsil eder.
(Kaygısız,2009,s:74)
Milattan sonra 590-604 yılları arasında Papa Gregorius, kilise müziğindekullanılacak dinsel şarkıları
belirlemiştir. Bundan ötürü Hristiyan ayinlerine özgü müziklere ‘’chant gregoryen’’ (şan gregoryen)
denmiştir. Papa Gregor’un sekiz kilise makamındaki sesler, Antik Yunan’daki gibi inici değil, çıkıcıydı.
Makamların 4. Yüzyılda belirlenmiş olanlarına ‘’otantik’’, Gregor’un eklediği dördüne ise ‘’plagal’’
deniyordu:
43
Tarih ondan ders çıkarmak için öğrenilir: Minör ve majör diziler aslında Eolyen ve İyonyen modlarının
aynıdır. Bu dizilerin resmen kabul edilmesi 16. Yüzyıla rastlar, ama onların 13.Yüzyıldan beri halk arasında
yaygın biçimde kullanıldığı bilinmektedir: Ortaçağda, Eolyen ve İyonyen modlarında çok sayıda halk
şarkısı, danslar, kanon ve benzeri parçalar bestelenmiştir. Elimizdeki en eski belge, 1239 yılında İyonyen
modunda yazılmış olan ‘’Sumer Is Icumen In’’ adlı kanondur.
(Say,2008,s:78)
5. GÜNÜMÜZDE KULLANILAN MODLAR
Ana modlarla plagalleri arasındaki benzerlik ve zaman içinde modların kullanımları sonucu plagal
modlar elenerek sadeleşme yoluna gidilmiştir. 16. Yüzyılın sonlarına doğru müzikteki gelişimlerle yedi
mod son halini almıştır.
44
5.1.
Modların Kullanımı ve Günümüzdeki Önemi
Modal dizilere, günümüz bestecilerinin eserlerinde olduğu kadar klasik dönem eserlerinde de
rastlanmaktadır. Tamamen bu dizilerde yazılmasa da yer yer kullanılması, yapıtlara farklı bir tat ve
farklı bir etki kazandırmaktadır. Günümüzde Rock ve Caz müziğinde kilise modları kullanılmaktadır.
Özellikle Caz müziğinde temel dizilerden biri olarak işlev gören modlardan, doğaçlama çalışmalarında
da yararlanılmaktadır.
6. ORTAÇAĞ MÜZİĞİ
Ortaçağ, Hıristiyanlığın gelişme yıllarından, XV. yy başlarına dek etkisini sürdüren, geniş bir dönemi
kapsar. Bu dönemin Karanlık Çağ olarak da anılmasının nedeni, kilisenin bağnaz egemenliğinde,
dünyasal zevklerden yoksun bırakılmış, araştırma, keşfetme, kendini ve çevresini tanıma özgürlüğü
elinden alınmış, insanın yalnız ölümden sonrasına hazırlık yapması gereken kutsal bir ortama
güdümlenmiş olmasıdır. Ortaçağ, bin yıldan fazla bir süre içinde Antik Çağ ile Rönesans arasına girmiş
ve müziğin sürekliliğini kesmiştir.
Hıristiyan Katolik Kilisenin ilk papazları kilise içine çalgısal müziğinin girmesini yasaklamışlardır. Çünkü
İlkçağa ait müziğin putperestliği ve dünyasal zevkleri çağrıştırdığı düşünülmüştür ve putperestlikle
müzik arasında bir bağ olduğu ileri sürülmüştür. Çalgılar, danslara eşlik amacıyla kullanılmıştır. Oysa
müzik, kilise tarafından ancak kilisenin amaçlarına hizmet ederse kullanılabilirdi. Kiliseye göre en
kutsal çalgı insanın kendi sesi olmalıydı. Müzik; tek sesli, kutsal, Tanrı’ya adanmış, duaları kolay
ezberletmeye yarayan, ayinlere tılsımlı bir ortam katan araçtır. Böylece kendilerinden önceki müziği
yasaklayıp, var olan nota benzeri belgeleri de yok eden Ortaçağ papazları, yüzyıllar boyuca müzik
sanatını,
kilise
koroları
ve
tek
sesli
ilahilerle
kendi
egemenlikleri
altında
tutmuşlardır.
6.1. Dini Müzik
İlk kilise müziği, Antik yunan müzisyenlerinin Doğu’ya göçleri sırasında etkilendikleri İbrani
Sinagoglarından alınmıştır. Bunlardan en çarpıcı örnek “Tanrı’yı övünüz” gibi bir anlam taşıyan Alleuia
sözcüğüdür. Bu kelime İbranice’dir. Kilise tarafından kullanılmıştır ve sonraları bir müzik türünün adı
da olmuştur. Kilisenin ilk dönemlerinde müzik uyumsuzdur ve genellikle bütünüyle insan seslerinden
oluşur, aletler seyrek olarak kullanılır.
Batıda ilk dini müziği oluşturan kişi Milano piskoposu Ambrosius’dur. (340-397) Ambrosius, bilinen
halk ezgilerini dinsel içerikli sözlerle birleştirmiştir. Halk ezgilerinin ritmik yapısındaki bu derlemeler
Ambrosius Ezgileri olarak anılır.
Halk müziğinin Ambrosius’la kiliseye sızması giderek kaygı verici olmaya başlamış ve 6.yy da Roma’da
papa olan Aziz Gregorius (560-604) o güne dek yaygınlaşmış tüm ilahileri derleyip, halk ezgilerinden
arındırılmış ve ciddi bir dinsel müzik geleneğinin yerleşmesine öncü olmuştur. Hıristiyan dünyasında
tören müziğinin biçimlenmesi ve belli bir yöntemde birleşip netliğe kavuşması Gregorius Ezgilerinde
kendini bulmuştur. Gregorius, Schola Cantorum adı ile bir müzik okulu kurmuş, bu okullarda kilise
koroları için çocuklar yetiştirilmiştir. Neuma adlı alfabe harflerinden oluşan nota işaretleri ile ilahileri
yazdırtıp kalıcılığı sağlamıştır. Hıristiyan kiliselerine eğitimli şarkıcı papazlar gönderip, törenlerde aynı
ezgilerin okunmasını sağlayarak müziğe birleşik bir kimlik kazandırmıştır. Kilise, diğer müzik tiplerini
bastırmaya çalışmış ve yaygınlaşan Gregorian ezgi, yerel biçimlerin hemen hemen tümünü silmiş ya
da kendine benzetmiştir. XVI. yy kadar tüm Batı müziğinin temel esin kaynağı olan bu ezgiler, yalın
ezgi adını da taşır. Ortaçağ’a özgü vokal müzik biçimleri bu yalın ezgilerin çatısında kurulmuştur.
Gregorian (YALIN EZGİ) şarkıların genel özellikleri:
· Tek sesli ve bir melodi çizgisindedir.
45
· Sözler Latincedir.
· Parçalar, eşliksiz ve ölçüsüzdürler.
· Serbest ritim kullanılır.
· Neuma adı verilen özel bir müzik yazısı kullanılır.
Gregorian Ezgiler, ölümden sonrasını düşünen nesnel bir tavırla ve metnin içeriğindeki kutsallığı
yansıtan bir ağır başlılıkla okunmalıdır. Sesin özelliğinde dinginlik ve güven duygusu yatmalıdır. İçten,
derin duygular taşıyan ve huzurlu bir ortam getirmelidir. Manastır anlayışının özünü çok iyi anlatan
Media Vita adlı bir şarkının mısrasında “Ölüm, her an yolumuzu gözler.”denmektedir. Bu inanç,
Ortaçağ düşüncesinin de temelidir. Bu bakımdan Gregorian müziğinin başka duyguları ifade etmeleri
beklenemez.
Kutsal müziğin sözleri üzerine müzik yapmanın ilk şekli Psalmodie’dir. Psalmodie, şarkıya benzer bir
tarzda okumadır. Doğuda, Yahudi mabedi tapınmalarında bu tarz kullanılmaktaydı. Suriye Kiliselerine
de geçen bu tarz, Antakya kanalı ile Roma’ya gelmiştir. Psalmodie’nin çeşitli tarzları şunlardır:
· Ayetin tek şarkıcı tarafında icrası,
· Koro ve solonun yer aldığı cevaplı şarkı tarzı.
· İki koronun yer alıp nöbetleşe şarkı söylediği antifonik şarkı söyleme tarzı.
Katolik din törenlerin içerdiği parçalar da şöyledir:
· Cemaat toplanırken din adamları yerlerini alıncaya kadar söylenen itroit yani Antienmeler. Bunlar
Antifoni tarzında iki koro tarafından nöbetleşe icra edilirdi. Sözler kitaptan alınmaydı.
· Litanie’ler: Tanrı’ya ya da İsa’ya yakarı.
· Hymne’ler: Sözleri kutsal kitaba dayalı olmayan şükür duası, barış ve selamet dileği.
· Graduel: Cevaplı şarkıdır. Rahip tarafından söylenen şarkıya koro cevap vermektedir.
· Alleluia: “Tanrı’ya şükrderiz” anlamına gelmektedir ve İbranicedir. Bazı cevaplı şarkıların sonunda
okunan gösterişli ve dinamik bir parçadır.
· Ofertorium: Şaraplı ekmek töreninden sonra iki koronun nöbetleşe icrası şeklinde söylenir.
· Communion: Taktis
töreninden
sonra
yer
alan
Antifonik
bir
seslendirmedir.
6.2. Din Dışı Müzik
X.yy sonlarına doğru Avrupa’nın hemen her yönden istila tehdidi altında olması korunmayı
kolaylaştıran yeni bir yönetim sisteminin doğmasına yol açtı. Feodalite rejimi ve onunla ortaya çıkan
Şövalyelik… Bu köklü politik değişme dünya görüşünde de değişiklik yarattı. Doğal olarak müzikte de
köklü bir değişim yarattı.
Önceleri Şövalyeler sadece savaşçı özellikleri olan soylulardı. Haçlı Seferleri, onları uzak bölgeleri ve
yeni bir yaşam biçimini tanımalarına yol açtı. Bu yeni yaşam biçimi, günlük gerçekleri bütün şiddeti ile
vurguluyordu: Savaşın gücü, uzak bölgelerdeki serüvenler, savaşta kurulan dostluklar, yaşamın değeri
ve sevgi gibi bireysel duygu ve düşünceler gibi kışkırtıcı temalar din adamlarının etkisini zayıflattı.
Böylece o zamana kadar etkin olan kilise müziğine hiç benzemeyen bir tür oluştu. Savaşta kamp
ateşinin yanında söylenen bu şarkılar, önce soyluların, sonra halkın yaşamına taşındı. Savaş
dönüşünde yolu bir şatoya düşen ve orada gecelemek isteyen gezgin şövalye onuruna yemek verilirdi.
Küçük Arp’ının ya da Gigua’sının eşliğinde yarı konuşma yarı şarkı söyleme tarzındaki şiirini ya da jestli
şarkısını tamamlayan şövalyeye şatonun genç kızı değerli bir çiçek sunardı. Dinleyenlere bilinmedik
bir dünyanın kapısını aralayan bu şarkılara pek çok öğe karışmıştır: Gezgin şarkıcının ülkesini halk
şarkıları ile doğuda olsun, batıda olsun gördüğü, yaşadığı bütün ülkelerin ezgileri…
46
Katı kuramcılık anlayışı ile yazılan kilise müziğinin karşısında halk müziğini XI. yy’dan başlayarak
başlatan bu şövalye, saz şairlerine ve gezgin şarkıcılara buluşçu anlamında “Troubadour” dendi.
Troubadour’lara ilk kez orta Fransa’da rastlandı. Prens Troubadour’lar ve şövalyeler olduğu gibi
şatodan şatoya dolaşarak müziğini dinleten gezgin şarkıcılar da vardı. Giderek Avrupa’ya yayılan
gezgin şarkıcılar çeşitli adlarla anıldılar: Orta Fransa’dakilere Troubadour, Kuzey Fransa’dakilere
Trouvere, Almanya’dakilere Minnesinger, İtalya’dakilere Travatore dendi. İngiltere’de Harper,
İspanya’da Travador diye anıldılar. Bunlar canlı tarih gibiydiler. Gördükleri her şeyi müzikleri
anlatıyorlardı. Ortak konuları, ulaşamadıkları gizli bir aşkı, müzik sözleri ile dile getirmektir. Hem
çalarlar, hem söylerler, hem şiir okur, hem de dans ederlerdi. Kimi bedenine taktığı zillerle çalgısına
bir boyut daha katar, kimi de müziğin eşliğinde hokkabazlık, soytarılık yapıp, tek kişilik oyun sergilerdi.
Troubadourların dünyasını zenginleştiren olay, Haçlı Seferleri ile Avrupa’ya taşınan Arap müziği ve
çalgılarının etkisidir. Adam de la Halle 1250-1290 yaşamış, adını ve müziğini bildiğimiz en eski
Troubadourdur.
Din dışı ezgilerde soylu ve seçkin bir zihniyet, dramatik bir eylem ve çok incelmiş bir sanat zevki
yansır. Bunların genel özellikleri:
· Armonize edilmiş ve işliklidirler
· Ölçülü ve Greporian şarkılara oranla çok daha kuvvetli bir ritme sahiptirler.
· Müzikte cümleler oldukça düzenlidir.
· Ses sınırları geniştir.
· Din dışı melodilerde milliyetçilik duyguları göze çarpmaktadır.
· Latin şarkıları hariç metinler genellikle halk dili ile yazılmıştır.
Halk şarkıları:
Tek veya çok sesli Romanslar, Pastourel’ler (çoban şarkıları), Tensesler, Chanson de Geste’ler
(hareketin eşlik ettiği şarkılar), Lai’ler (gülünç ya da acıklı olayları anlatan tasviri kasideler), hiciv
nitelikli Serven Tois’lar, Jeu Parti’ler (konuşmalı şarkılar), Berpette’ler (kır şarkıları), Reverdie’ler
(bahar şarkıları), Triolet’ler, Vrai’ler, Ballade’ler, Estempie’ler (danslı şarkılar) gibi türlere ayrılmıştır.
Gezgin şarkıcıların sanatı, halk müziğinin ciddi müzikte açtığı ilk gediktir ve Gregor şarkısına karşı,
Avrupa müziğinin bundan böyle giderek artan bir hızla gelişmek üzere doğuşudur.
Ortaçağı izleyerek ve Rönesans’a varan Gotik dönem içinde, çoksesliliğinin gelişim süreci
gerçekleşmiştir. Mimaride yüksek kuleli yapıları, özgün üsluplu katedralleri ve geniş meydanları ile
anılan Gotik Çağ, müzikte de aynı döneme adını verir. Kilise, XII. yy’da ilk kez çok sesli müziği koşullu
olarak kabul eder. Çok sesle gelen süslemeler, tapınma törenindeki ciddiyeti incitmemelidir. Dinsel
müzikte çokseslilik, Paris’teki Notre-dame Katedralinde başlar. Bu dönemde uyumlu şarkı söyleme
biçimi olan, ‘Organun Tarzı’ ortaya çıkmıştır. Müziğe derinlik kazandıran iki ya da daha çok sayıda ezgi
çizgisinin Organum yöntemiyle eşzamanlı olarak birleşmes, i müzik sanatını perspektif kazanmasına
ilk adımlarıdır.
XII. yy’dan XIII. yy’a doğru müziği ve sanatı filizlendiren merkezler şato, kilise ve üniversite
çevreleridir.
6.1. Ortaçağ Çalgıları
Bizans İmparatorlarının isteği ve dini otoriterinin izniyle VII.yy’da “Org” koroyu desteklemek amacıyla
kiliseye girmiştir ve insan seslere eşlik ederek müziğe derinlik kazandırmıştır.
47
İlkçağın yaygın çalgılarından olan “Lüyre” ve “VII.yy’a kadar bazo yörelerde ortadan kalktığı, bazı
yörelerde büyük değişiklikler geçirmiş olup varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Buna karşılık XI. yy’da
ortaya çıkan “Viyole” (Viole) ve “Lavta” (Luth) bu döneme yeni bir görünüş katmaktadır. Kemanın
atası olan viole, Kuzey Fransa’da kullanıldığı bilinen üç telli bir çalgı olan Crowt’dan doğmuştur. Viole
daha çok gezginci saz şairlerinin kullandığı bir çalgıdır. XIII.yy Ortaçağında yaygın bir biçimde
kullanılan diğer bir telli çalgı ise “Organistrum’dur.” Çok büyük boyutlarda olan bu çalgı ancak iki kişi
tarafından çalınabiliyordu.
Geçişi çok eskilere dayanan “Arp” Ortaçağ’da ana şeklini korumuştur. “Santur” yani “Psaltrion”
Ortaçağın en önemli çalgılarından biridir. Ağaçtan yapılmış bir kadran üzerine on ile yirmi arasında tel
germek süreti ile ve bu tellere parmak veya çekiçlerle vurarak çalınan “Santur”un önemi
“Monicordion”, “Virginal” , “Epinette” gibi eski klavyeli çalgıların sonradan da “Piyano”nun atası
olmasındandır.
Ortaçağ flütleri, Antik dönem flütlerden pek farklı sayılmazlar. “Almanya flütü”de denilen “yan flüt”
bu dönemde ortaya çıkmıştır. Çift kamışlı “Obua”lar da
Ortaçağ’ın en eski çalgılarından biridir.
X.yy’dan itibaren “Org” sanatının iyice geliştiği gözlemlenir.
“Org” büyükçaplı bir çalgı olmasından dolayı, herkesin böyle
bir çalgıya sahip olmasına olanak yoktu. Bu nedenle orgların
daha küçük olanları “Regal” adı ile icat edildi.
LAVTA
Ortaçağ’da çalgıların en az değişime uğrayanı vurma çalgılar
ailesidir. Trampet grupları çok az değişikliğe uğramışlardır.
Ziller, çıngıraklar, çelik üçgenler eski çağlardan itibaren
hemen hemen hiç değişmemiş ve günümüze kadar
gelmişlerdir. Bu dönemde Avrupa’da ilk kez kullanılan
‘Carillolar’ çok sayıda çanlar topluluğuydu ve bir çekiç
yardımı ile çalınıyordu.
Ortaçağ’da henüz bir orkestra anlayışı yoktu. Bu enstrümanlar birçok Doğu müziği icrasında olduğu
gibi bol ses ve gösterişli bir görünüm elde etmek amacıyla herhangi bir araştırmaya ya da prensibe
dayanmaksızın karma bir biçimde kullanıyordu.
48
ORTAÇAĞ MÜZİSYENLERİ
Saint Ambrise: 340-397. Milano-Piskoposu. Batıda ilk dini müziği oluşturan kişi olarak tanınır.
Saint Gregorian: 540-604. papa buünkü Batı müzik yazısını ve sisteminin temellerini atan kişi.
Saint Isidorus: 570-636. İspanyol rahip. Armoni hakkında bilgiler vermiştir.
Bede: 672-732. İngiliz rahip.
Remigius Altisiodorensis: Fransız din adamı. Tarihleri kesin olmamakla beraber dokuzuncu yüzyılın
sonları ile onuncu yüzyılın başlarında yaşamıştır.
Reginon: 840-915. alman din adamı.
Odon: öl. 942. Fransız din adamı. Günümüz şifreli müzik yazısının kurucudur.
Guido d’arezzo: 995-1050. Fransız din adamı. Günümüz müzik yazısında kullanılan “porte”
kavramının kısmende olsa ilk yaratıcısı.
Berno Augiensis: Öl.1048. Reichenau rahibi. Aralık kavramları ile ilgili çalışmalarıyla tanınır.
Hermannus Contrctus: 1013-1054. İtalyan din adamı. Roma’nın kurtuluşunda 1054 yılına kadar geçen
olayları anlatan kitabında müzik tarihi ve teorisi hakkında değerli bilgiler bulunmaktadır.
Johannes Cottonlus: On birinci yüzyıl sonlarında ve on ikinci yüzyıl başlarında yetişmiş bir İngiliz
müzik yazarıdır.
http://blog.milliyet.com.tr/orta-cag-da-muzik/Blog/?BlogNo=192583 (04.01.2014-17:00)
49
7. Güney Avrupa’nın Popüler Müzikleri
7.1.
Flamenko
Flamenko sanatı, tarihsel gelişimiyle iki asırlık bir maziye sahip olarak gözükse de, kökeni yedi yüzlü
yıllara kadar dayanmaktadır. Bunun nedeni, flamenko sanatının ve tarihsel içeriğinin bugünkü şekliyle
araştırılmasıdır. Flamenko sözcüğünün ilk olarak nerede ortaya çıktığı hakkındaki bilgiler kesin olarak
netlik kazanmamıştır. Flamenkonun ne zaman doğduğu, bağımsız olarak ne şekilde bir müzik türü
haline geldiği ve kökeni hakkında çok fazla belirsiz ve şüpheli bilgiler mevcuttur. İspanyol
müzikologların flamenko terimine yönelik farklı ifadeleri bulunmaktadır. Flamenko agresiflik, canlılık
ve duyguların haykırırcasına ifade edildiği bir anlatım şeklidir.
Flamenko teriminin Flemenkçe’ye uzanan bir bağı olduğu ve özellikle Çingeneler ve Arapların içinde
yoğurularak ( Flamenko ) haline geldiği söylenmektedir.. Tarihsel teorilere baktığımız zaman (
Flamenko ) kelimesinin Endülüs bölgesinde şekillendiği de kaçınılmaz bir gerçektir.
İspanya Tarih Akademisi’nin yayınladığı Kastilya İspanyolcası Sözlüğünde, Flamenko sözcüğü şu
şekilde açıklanmaktadır; “Someone from Flanders”. Flander’lere (Kuzeybatı Avrupa’da yaşayan)
benzeyen insanlar için kullanılan bir terim olmuştur.
Flamenko müziği, değişik unsurların büyük bir karışımıdır. Bu karışımın en önemlisi de, “oriental
background”dur. İspanya doğuya ait değil ama, yüzyıllar boyunca doğu kültürünün etkisi altında
kalmıştır. Endülüs kültüründe pek çok ortak özellikler bulunmaktadır. Ruh ve aklın ortaya koyduğu her
faaliyette; mimaride, müzikte, felsefede farklı şekillerde de olsa bunlar birbirine karışmıştır.
Flamenko, Endülüs’ün 16, 17, 18 ve hatta 19. yüzyıllara varıncaya kadar, çok zor şartlarda yaşayan
sıradan insanlarından kaynaklanmıştır. Bu insanların yaşadıkları zor sosyal şartlar, baskılar,
talihsizlikler, Müslüman Araplar’ın, çingenelerin İspanya’dan sürülmesi ve ayrıcalıklı tutum ve
davranışlar; işte tüm bu tarihi ve sosyal şartların karışımı, güçlü bir şekilde insanların ifadelerinde,
heyecanlarında göze çarpar. Bütün bunlar, flamenkonun kökleridir. Bu müzik, insanların en temel ve
en gerçek duygularını, heyecanlarını ele alır.
Flamenko önemli öğeleri, Cante(şarkı), Toque(gitar), Baile(dans) ve Dinleyici (Aficion) dir.
50
Flamenkoda Şarkı (Cante)
Flamenkoda öncelikli ve vazgeçilmez olan şarkıcıdır. Flamenko şarkıcısı, en azından "cante"nin birkaç
tarzında uzman olmalı ve ilgili olduğu tarzın ise birçok ritmini, geleneksel ezgilerini ve çeşitli şiirlerini
bilmek durumundadır. Klasik geleneklerde iyi vokal tekniği olarak bilinen, kendine özgü, ayırd
edilebilen bir sese sahip olmalıdır. Ayrıca sesini batıdan çok doğu tekniğine yakın bir tarzda
kullanabilmelidir. Flamenko şarkıcıları, parmaklarını masaya vurarak, alkış yaparak, ayaklarıyla yaşlıysa bastonuyla- yere vurup ritm tutarak, kendi sağlayacağı ritmik eşlikle geleneğe bağlı fakat
kendi ruhunu ve anın getirdiği hisleri de katarak kendi solosunu yaratır. Kadın ve erkek şarkıcılar tipik
olarak aynı mutlak ses aralığında, birbirine yakın seslerde söylerler. Teknik olarak erkekler yüksek
tenor, kadınlar da alto aralığında söyler.
Flamenkoda Gitar (Toque)
Şarkıcıya bir gitarcı eşlik eder. Gürültülü bir eğlence ortamında iki ya da daha fazla gitarcının da
olduğu görülür. Gitarcı tabii ki icra edilen şarkı formunun ritmini iyi bilmeli ve şarkının geleneksel
melodilerine aşina olmalıdır. Şarkıcıyı desteklemek için cümlelerin sonuna kısa dekorasyonlar ya da
cevaplar ekleyebilir. Letralar arasında "faseta" denen melodik çeşitlemeler (geleneksel ya da kendi
keşfettiği) çalabilir. Şarkı ile birlikte dansta varsa o zaman gitarcının dansçıyı da desteklemek gibi bir
görevi vardır. Bu durumda dansın ritmlerine uygun üslupları da bilmek zorundadır. Böyle bir ortamda
gitarcı sololarda yapabildiğinden değil öncelikle dansa ve / veya şarkıya getirebildiğinin en iyisinden
dolayı ödüllendirilir.
Flamenko gitarı ve tekniğini ele alırsak: Enstrümanın kendisi daha çok klasik gitara benzer. Yapısı daha
hafif, sesi daha parlaktır ve teller gitarın gövdesine daha yakındır. Ses deliği ve köprü arasındaki
bölgeyi "golpe"denen (yüzük parmağının tırnağı ile yapılan hafif vuruşlar) tıklatmalardan koruyan ince
bir plastik tabaka vardır. Bu, sese, perküsyona yakın bir vurgu sağlar. Sol el tekniği, klasik tekniğe
benzemesine rağmen perdeli pozisyonları bireyselleşmiş parmak pozisyonlarından daha çok tutulur.
Sağ el tekniği, klasik teknikten daha fazla olarak birkaç şey daha ister. Bunlar çeşitli rasqueadolar
51
(çeşitli parmaklarla bütün tellere yapılan hızlı ve perküsyon tarzı çarpmalar) ve yukarıda da
bahsettiğim golpelerdir. Genel olarak flamenko gitarı daha çok atakla ve daha agresif çalınır.
Flamenkoda dans (Baile)
Dans, cante gibi temelde solo, arasıra da önceden hazırlanmadan yapılan bir düettir. Ama bir grup
dansı değildir. Bu önceden hazırlanılmamış olması "puro flamenko"nun özelliğinde vardır. Cante ile
aynı ritmde, ruhen ve biçimsel olarak eşleştirilebilir olmalıdır. Ancak flamenko dansını ve tekniğini
karakterize eden şeyler bunlardan çok fazlasıdır. Performans flamenkosunun daha ihtimamlı ve
tanımlanmış bir tekniği vardır. Oldukça gelişmiş bir üst gövde, kol tekniğiyle karmaşık ve ses
çıkartılarak yapılan ayak hareketlerinin birleşiminden oluşur. Bu yönleriyle de diğer etnik danslardan
ayrılır. Amerikan tap dansında, clog dansında (Tahta ayakkabıyla yapılır), İrlanda dansında ve bazı
Meksika halk danslarında da sesli ayak vuruşları vardır. Ancak üst gövde, daha çok "sürüklenir". Üst
gövdenin kullanıldığı doğu danslarında ise ayak hareketleri bu kadar karmaşık değildir. Temel
flamenko duruşları, diğer danslardaki görünüşlere birkaç nedenden ötürü zıttır: Üst gövde ve baş, dik
ve yüksek. Omuzlar aşağıda ve geride, bacaklar hafifçe bükülü asla kilikli değil, kol eklemleri vurgulu
(Parmaklar, bilekler, dirsekler) gizli değil, nadiren yumuşak, örneğin kollar kalkarken omuzun üzerine
çıkana kadar dirsekler daha yukarıdadır. Torso'nun gücü, yükselme derecesi ve kollar ayak aktif hale
geldiğinde asla sönmemeli ve ölmemelidir. Yoksa dans çizgi filmlerdeki öfkeli ayak vuruşları klişesine
benzer.
Flamenkoda Dinleyici (Aficion)
Flamenkonun temel niteliği, "Aficionado" denen, önceden bilgilendirilmiş, sempatik bir dinleyiciye
bağlıdır. Bu kişi ya da kişiler, ailenin bir üyesi, arkadaş veya genel dinleyicilerden biri de olabilir.
Flamenkoda yalnızlık, yalıtılmışlık var gibi görünse de ya da çoğunlukla şarkı söylemek, dans etmek
52
yapılsa da gerçekte, flamenkonun, yaşayabilmesi için -doğası gereği- aktif dinleyicilerin katılımına
ihtiyacı vardır.
Aficionado'nun rolü temeldir ve bunu gerçekleştirebilmesi için bu kişinin hem sanatı önemsemesi,
hem de gelenekleri hakkında bir şeyler bilmesi gerekir. Aficionado, bazen bir eleştirmen bazen de
para ödeyen biri olabilir ama temel rolü ne eleştirmek ne de patronluk yapmaktır; sempatik, ilgili
olmalı ve şarkıcının yapmaya çalıştığı şeyi desteklemelidir. Dinleyici flamenko yapanlara mümkün
olduğunca yakın oturmalı ve onların çabalarını alkış ya da ayak ritmleriyle desteklemelidirler. Ya da
sadece dinleyip, geleneksel çeşitli destekleme taktir etme yöntemleriyle (Joleo) cevap vermelidir.
("Ole", "Bueno" gibi) Sanatçı bu desteğe -ki ciddi konser seyircisinden oldukça farklıdır- dayanarak
onunla iletişim kurar. Sanatçıya verilen böyle bir destek aslında kendi içinde küçük bir sanattır.
Önemli Flamenco sanatçılarına Paco Peña ve Paco de Lucía örnek verilebilir.
7.2.
Fado
Fado, 19. yüzyıldan günümüze kadar uzanmış bir Portekiz halk müziği türüdür. Fado'nun tam bir
çevirisi olmamakla beraber, kelime anlamı kadere veya alın yazısına yakındır.
Fado, balıkçı, kaşif ya da denizci olan sevgililerini, eşlerini denize uğurlayan ve onların geri dönmesini
umutla bekleyen 19. yy Portekiz kadınlarının artık beklenen yakınlarının geri gelmemesi üzerine
denize karşı yaktıkları ağıtlardan türemiştir. Bu nedenle Fado, derin acıların, hüzünlerin, özlemin,
nostaljinin, mutluluğun ve aşkın ifade edildiği bir müzik türüdür.
Fado'nun, isimlerini Portekiz'in Lizbon ve Coimbra şehirlerinden alan iki türü vardır. Coimbra'nın sade
bir tarzı olmakla beraber Lizbon fado'su daha yaygındır. Günümüz Portekiz'inde modern fado bir çok
ünlü müzisyenin icra ettiği popüler bir müzik dalıdır.
Klasik fado bir Portekiz gitar ve bir klasik gitar eşliğinde tek bir
şarkıcının performansıyla icra edilmektedir. Modern fadonun ise
yaylı çalgılar dörtlüsünden tüm bir orkestraya kadar çeşitli
uygulamaları mevcuttur.
Eski zamanlarda fado genellikle klasik gitar ve 12 telli
Portekiz gitarı eşliğinde hayat bulmaktaydı. Günümüzde ise
diğer telli enstrümanlar da fadonun ezgilerinin yayılmasına
eşlik ediyor. Fado söyleyen erkeklere “fadist”, kadınlara da
“fadista” deniliyor.
Fado deyince akla ilk olarak Amalia Rodrigues gelmekte.
1920 doğumlu olan Rodrigues, Fado’nun Kraliçesi olarak
anılıyor. Onun yanında Cristina Branco, Mariza, Mafalda
Arnauth, Carlos do Carmo ve Dulce Pontes de fado ile ün yapmış sanatçılardır. (Çavdar,
2011), Erişim tarihi:4 Kasım 2013- 00:35 http://www.kulturmafyasi.com/2011/12/27/birayrilik-oykusu-fado/ )
53
Fadolar şiirlerin ezgiye dökülmesi anlamına geliyor ama bütün fadolar böyle olmuyor.
Çıkışından bu yana üç tür fado gözlenmiş. Klasik, Geleneksel ve Orijinal Fado’lar. 150 yıllık
geçmişi olan Geleneksel fadoların sayısının 300 kadar olduğu söyleniyor. Geleneksel
fadolarda müzik hep aynı kalıyor ama sözler değişiyor. Klasik fadolarda sözler hep aynı kalıp
beste değişiyor. Orijinal fado ise şarkıcının tarzına göre farklılık gösteriyorlar. Üstelik bütün
fadolar da acılı, melankolik değil, neşeli, kıvrak, canlı, keyifli, satirik fadolar da var. Dünya
müzikleri ile karşılaştırıldığında Yunanistan’ın rebetikası, İspanya’nın flamenkosu, Arjantin’in
tangosu ile aynı paralelde düşünülüyor.(Göçen, E.(2003). Erişim tarihi: 5 Kasım 2013- 00: 09,
http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=4446)
7.3.
Rembetiko
Rembetiko müziğin doğuşu ve gelişimi, tarihsel olaylar, kültürel etkileşimler, güçlü kişilikler tarfından
etnik kaynaştırmayla belirlenmiştir. Bundan dolayı rembetiko müziğinin tutarlı bir tanımını
yapabilmek için Yunan ve Küçük Asya’nın tarihine göre göz atmak gerekiyor.
İstanbul’un 1453’de Türkler tarafından alınmasıyla, Bizans imparatorluğu yıkıldı. Osmanlı
İmparatorluğu yapısı itibariyle bir çok milleti içinde barındırıyordu. Rumlar, Türkler, Slavlar,
Arnavutlar, Ermeniler vb… Bu durum yaklaşık 4 yy sürmüştür. 1821de Rumlar Türklere karşı isyan
etmişlerdir. Uzun süren mücadelelerden sonra modern Yunanistan 1830da kurulmuştur. Nüfusun
büyük bir bölümünü oluşturan köylerin kentlere taşınmasıyla ülkenin toplumsal yapısında önemli
değişiklikler meydana gelmiştir. 20.yy başlarında Yunanistan yeni topraklar alarak genişlemeye
başlamıştır ( Ege Adaları, Makedonyo, Trakya, Girit vs.). Tüm bunlarla birlikte Yunan tarihinin en
önemli olayı Küçük Asya felaketi olmuştur. Bunun kökeni, Megalo İdea denilen Bizans’ın başkenti
İstanbul’un yeniden alınmasını amaçlayan düşüncedir. Yunanistan İzmir kentine saldırmıştır, TürkYunan savaşı çıkmıştır. Bu savaş her iki tarafın nüfusunu karşılıklı olarak değiştirilmesine bağlanan
uluslararası bir antlaşma kararıyla son bulmuştur.
Kafkaslar, Doğu Trakya ve bir çok bölgeden gelen sığınmacı dalgası Yunanistan’ı vurdu. Sığınmacılar
kendi gelenek, görenek ve kültürlerini getirdiler; ancak açlık ve işsizlikle karşı karşıya geldiler ve
Yunanstan tarafından benimsenmeleri oldukça yavaş ve sert oldu.
“Rembetiko” ismin tekil halini, “Rembetika” ise çoğul halini ifade eder. Rembetiko 19.yynin sonlarına
doğru Yunanlıların yaşadığı yerleşim merkezlerinde ortaya çıkmış, sade insanların söylediği basit, kısa
şarkılardır. Rembetiko müziğinin ortaya çıkmasında Doğu Yunan ve Batı Türk müziğinin etkileşiminin
olduğu belirgindir. Bu dönemde Atina, Pire, Siros Adaları’nda, o zamanlar Türk egemenliği altında
bulunan Selanik’te, Türkiye kıyılarındaki İzmir ve İstanbul’da müzikli kahveler açılmıştı. Bu
kahvelerdeki izleyici kitlesi farklı eğitim düzeyindeydiler ve kahvelerin standart tipte olanlarına
“Amane Kahvesi” deniyordu. Belki de Türk “Mani kahvesi”nin düşük düzeydeki birer taklidiydiler.
Mani kahvesinde iki-üç şarkıcı koşuk türünde, karşılıklı atışmalar biçiminde ve serbest ritim, serbest
melodiyle; yani doğaçlama söylerlerdi. “Aman, aman” seslenişi, yeni şarkı dizelerinin doğaçlamasına
zaman kazanabilmek için kullanılıyordu, bu nedenle o şarkılara “amane” denmiştir.
54
Rembetiko şarkılarının en eski formlarından birini, Yunanlıların amane adını verdikleri tür
oluşturmaktaydı. “aman” sözcüğü üzerine uzun melodik süslemelerin yapıldığı, koşukların
serpiştirilmiş olduğu, yarı doğaçlama bir şarkıydı. Adı verilen
Gezgin sokak müzisyenleri kısa bir süre bu kahvelerde müzik yapar, sonra yollarına devam ederlerdi.
Sonraları Kumpanias (kumpanya) orkestralar da bu kahvelerde müzik yapmaya başladı. Bu
orkestraların çalgısal yapısını, bir bölümü Türk, diğer bölümü de Yunan kökenli geleneksel çalgılar
(santuri, flüt, keman, lavta ve ud)
oluşturuyordu. Amane kahvelerinde
çoğunlukla iki kadın sahneye çıkar,
biri Türk stilinde şarkılar söylerken,
diğeride dans ederdi. Dans ritmini
vurgulamak için parmak zilleri ve def
kullanılırdı. En sık sunulan dans,
göbek dansı ile aynı ritimde olan
çiftetelli idi. Diğer rağbet gören
danslar Kazak dansı taklidi olan
kazaska, Slav tarzında oynanan
allegro ve rembetikonun baş dansı
olan zembekikodur (bir tür zeybek).
Eski rembetikoda taximia (taksim), yani Arap ve Türk müziklerinin tanıdığı uzun, emprovize
(doğaçlama) bölümler, şarkılara yol gösteren önemli girişlerdi. Bunlar, şarkının çalınacağı havayı
oluştururdu. Taksimler yoğun duygusal bir yaklaşımla ve çoğunlukla büyük bir teknik yeti ile icra
edilirlerdi. Buzuki veya bağlama sanatçısı, taksim yoluyla kendini ve dinleyicisini havaya melodilerinin
çoğu Türk ve Yunan halk melodilerinden alınmıştı.
Bu melodilerin, Yunan halk müziğinde, Bizans kilise müziğinde ve Türk halk ve Türk klasik müziğinde
rastlanan makamlara uygunluk gösterdiği bilinmektedir.
Yarı oryantal, yarı Batı havasındaki melodiler, güçlü ritim ve özellikle de 9/8lik zembekiko ritmi
rembetikonun başlıca özellikleridir.
Rembetiko’nun popülerliği zamanla arttıkça, melodiler, çalgılar ve sözler de Batı’dan esinlenilmiştir.
Gitar, akordeyon, piyano yaygınlaştı, rembetiko melodileri eski makamsal yapılarından koparak,
majör ve minör ton dizileri kullanma eğilimi baş göstermiştir. Majör ve minör modların dışında en çok
kullanılan makamlar; rast, hüzzam, hicaz, hicazkar ve uşşaktır.
Rembetiko’da, şarkıcıların hafif metalik sesleriyle güzel bir uyum gösteren buzukinin tınısı, yarı Batı,
yarı Doğu kokan melodiler ve bazen flemenko’yu, bazen blues ‘u, bazen de Türk ve Arap müziklerini
anımsatan ritmik ve melodik özellikler barındırırdı.
Rembetika 60'lı yılların başında artık tarihi bir fenomen durumuna geldi. 1967-74 diktatörlüğü
sırasında, eski stildeki rembetikaya ilgi yeniden baş gösterdi, fakat bu yeniden diriliş biraz geç
kalmıştı. Savaş öncesi rembetikasının büyük isimlerinin çoğu artık yaşamıyordu. (Say, 2005)
55
8. LATİN AMERİKA
Orta ve Güney Amerika kıtalarında, Meksika'da ve Karayip denizi ülkelerinde yaşayan halkların
geleneksel müzikleridir.
Latin Amerika ülkelerinin geleneksel müzikleri, yerli halkla birlikte, İberya ve Afrika kökenli etnik
grupların yüzyıllar içinde katkıda bulunduğu bir
sentezi sergiler. Zengin çeşitlilik içeren Latin Amerika
müziğini tanımak için, yerli halkların yanı sıra, İberya
ve Afrika kökenlilerin müzik kültüründen kaynaklanan
geleneklerin özelliklerini ayrı ayrı belirtmek gerekir:
1) Yerlilerin Müzik Kültürü: Yerli kültür; Avrupalılar'ın
bu kıtaya gelmeden önceki dönemde yaratılmış olan
müzikal varlığı temsil eder. Bu eski dönemle ilgili ilk
bilgiler, 16.yy. İspanyol tarihçilerinin kayıtlarından
çıkarılmaktadır. Böylece Meksika'daki Aztek ve
Peru'daki İnka uygarlıklarının müzik kültürleri
hakkında bir ölçüde bilgiye sahip bulunuyoruz:
Aztek ve İnka kültürlerinde müzik, dinsel ve din dışı
yaşamda bütünleyici bir rol oynamıştır. Her iki kültürde de müzikçi yetiştiren kurumlar vardı. Ancak
müzik yazısıyla belgelenmiş olan hiçbir bulguya rastlanmamıştır. Günümüzün Amerika Kızılderili
geleneği, Latin ülkelerinde ''mestizo'' denen melez bir nüfus tarafından geliştirilmiştir. Mestizolar,
yerliler ile Avrupa ve Afrika halklarının karışımında oluşmuştur. Bu nüfus, kolonici dönem öncesi
geleneklerin pek azını koruyabilmiş olduğundan, Onların müzik stillerini tanımlamak zordur. En yaygın
olan tür, eşliksiz ya da ritmik çalgılar eşliğinde söylenen solo şarkılardır. Vokal ve çalgısal çok sesli
çeşitlerde geliştirilmiştir. Brezilya, Peru, Venezuella ve Ekvator'un koro müzikleri buna örnek olabilir.
''And Bölgesi''nin Avrupalılara karmaşık gelen çalgı müzikleri, Panama'nın panflüt düetleri ve 20
dolayında çalgıdan oluşan çok sesli toplulukların seslendirdiği müzikler de bu kapsama girer. Ses
dizileri çeşitlilik gösterir. Çoğunlukla iki ya da üç notayla sınırlı olan çalgı eşliksiz şarkılara Bolivya'nın
Siriono yöresinde rastlanır. And dağları bölgesinde ise pentatonik diziler yaygındır. Birkaç perde ile
sınırlı melodilere kaynak olan benzer diziler, Kuzeybatı Arjantin'de, Şili'de, Ekvator ve Peru'da
kullanılır. Yarım perdeli ve mikrotonal aralıklara Orta Brezilya'daki toplulukların şarkılarında ağırlıklı
şekilde rastlanmaktadır. Bu gelenek, hala mestizo topluluklarında ve Kızılderililer'de kısmen
yaşamaktadır.
Bölgenin çalgı topluluklarında görünen canlılık, kolonileşme öncesinin özelliklerinden kaynaklandığı
izlenimini verir. Karakteristik modal ezgiler ise kimi parçalarda tonal müzikle iç içedir.
2. İberya Etkisi: Brezilya'nın ve İspanyolca konuşulan ülkelerin halk müziği geleneklerinde, Liberya
kökenli eski kuşakların etkilerini yansıtan ortak özellikler görülmektedir. Latin Amerika sözlü müzik
geleneğinde şiirin ayrı bir önemi bulunur. ''Corridistas'' denen gezgin şairlerin, Meksika'daki
''trovadores''lerin, Arjantin'li ''paydores'' adlı saz şairlerinin geniş bir sözlü repertuarı vardır. Bu
nedenle şiirler üzerine doğaçlama ezgiler besteleme geleneği gelişmiştir. Latin Amerika ülkelerinde,
56
İspan ve Portekiz'de olduğu gibi gitar çalarak şarkı
söyleme geleneği yaygındır. Öte yandan gitar, keman
ve arp kullanan çalgı toplulukları revaçtadır.
Meksika'daki çalgı toplulukları, yaylı çalgılar, trompet
ve akordeonla zenginleştirilmiştir.
Latin Amerika müziğinin geleneksel ezgilerinde
diatonik dizi sıkça kullanılır. And bölgesinde
pentatonik diziler ve bimodalite ise ayırt edici
vasıflar taşır. Latin Amerika müziğinde armonik
hareketler sadece eksen ve çeken tonlarını içerir.
Akorların ilerleyişi, eksen, çeken ve alt çekenle sınırlıdır. Ölçü dışı ritimlere sıkça rastlanır, oysa
genelde basit ölçüler kullanılır. Bazı ses ve çalgı müziği ezgilerinde basit ve bileşik ölçülerin birlikte yer
aldığıda görülür.
3)Afrika Etkileri: Günümüzde zengin nüfusun en yoğun olduğu bölgeler, Brezilya, Karayipler, Güney
ve Kuzey Amerika kıyıları, Panama ve Batı Kolombiya'dır. Bu bölgelerde Afrika müzik gelenekleri daha
belirgindir. Tanrılara adanmış olan dinsel şarkı repertuarının bir kısmı Afrika dillerindedir ve genellikle
Afrika mitolojisinin içeriğini korur. Bu şarkılar bir solist ve koro tarafından söylenir. Önde gelen eşlik
çalgısı davul ve çeşitleridir. Marimba ve çıngıraklar dans şarkılarına eşlik eder.
Küba'nın ünlü rumbası da vurmalı çalgılar,
çağrı ve cevap, dans gibi öğelerden
oluşmuştur. Bu tür dans müzikleri dinsel
afro-küban geleneğinden gelir; ancak ilginç
olan, söz konusu dansların Havana ve öteki
kentlerin sokaklarındaki eğlencelerde de
kullanılmasıdır. Afrika kökenli din dışı
gelenekler ise zenciler arasında hemen
bütün ülkelerde yaşamaktadır. Rumbada
olduğu gibi bazı dansların kutsal sayılan
yönleri vardır. Yine de dans müziklerinin
çoğunlukla eğlence amaçlı olduğu açıktır: Trinidad'ın calypsosu gibi.(Say, 2009, ss. 318-319)
Latin Amerika şarkıları, genellikle danslara eşlik etmek üzere söylenir; formları eski İspayol
''romans''larını andırır. Sözleri ise İspanyol ve Portekiz şiir geleneği formlarının basitleştirilmiş yapısını
sergiler. Bu şiirler üzerine bestelenmiş şarkılar, Arjantin ve Kolombiya'da ''copla''; Şili ve Arjantin'de
''Tonadas'' ve ''Tonos''; Peru, Ekvator, Şili ve Kolombiya'da ''Glosa'' ve ''Decima'' olarak nitelenir. Şairşarkıcılar geleneğindeki ''Repentistas'' sanatı ise önemli bir rol oynar. Bu geleneksel sanatın
temsilcilerinin katıldığı yarışmacılara ''desafios'' denir. Yarışmalar tef ya da gitar eşliğinde yapılır.
Latin Amerika'da şarkıların çoğunluğu destanların dramatik canlandırması ve danslarla bağlantılıdır.
Bu temsili şarkılar, ülke ya da yöresine göre ''posades'' ya da ''pastoris'' adını taşır ve çoğunlu
Hıristiyan geleneklerini izlerini taşır. Brezilya'daki ''maracatu'', dinsel geleneğin örneklerindendir.
Çalgı toplulukları genellikle iki bambu flüt, ziller ve küçük davullardan oluşur. Rio de Janerio'da 1870'li
yıllarda yaygınlaşmaya başlayan ''Choro'' adlı topluluklar bu ülkenin müzik kültüründe önemli yer
tutar.(Say, 2010, ss. 344-345)
57
8.1.
Mariachi
Halk kaynaklı Meksika sokak müziği.
Mariachi müziği yapan çalgı toplulukları
genel olarak 2 trompet, iki keman,
mandolin birkaç gitar ve bas gitardan
oluşmuştur. (Say,2010)
Meksika'da yaygın bir halk şarkısı türünün
ve bu şarkıları seslendiren çalgı
topluluklarının adı. Mariachi, çoğunlukla
yerel şenliklerde, sokaklarda seslendirilir.
Sözcüğün kaynağında Fransızca mariage = düğün sözcüğü vardır. (Say, 2009)
Meksika'da 19. yy. da Jalisco bölgesinden çıkan, 20. yy. Ortalarında film, radyo, plak yardımıyla da ün
kazanan, İspayolca Maridaje= evlilik ya da küçültme eki chi eklenen Maria sözcüğünden
kaynaklandığı sanılan, Güney Meksika'nın kırsalında hâlâ kızılderili etkisini yansıtan, düğünlerde,
şenliklerde, törenlerde, genellikle 2 keman, vihuela (küçük gitar), jarana (büyükçe gitar), guitarrón
(büyük gitar), gibi irili ufaklı 5 telli gitarlar, arp ve 2 trompet gibi güçlü üfleme çalgılar eşliğinde
yapılan yüksek sesli, canlı, aşırı duygusal ve şarkılı kent müziği. (Aktüze, 2010)
Mariachi bir Meksika halk müziği türüdür. Meksika'nın batısında, Son Jalisciense'in merkezinde
bölgesel halk müziği olarak doğan bu tarz, yaylı
çalgılar ve beyaz pantolon giyinmiş köylü çiftçiler
tarafından söylenmiştir. Bu tür ilk başta yerli dini
müzik kapsamında çıngıraklar, davul, zurna ve
boynuz kabuklarıyla söylenmeye başlamış daha
sonra keman, gitar ve arp eklenmiştir. Eklenen bu
avrupa enstrumanları ilk başta ayinlerde kullanıldı
daha sonra yavaş yavaş bu türe adapte edildi. 19. ve
20. yy. da kırsal kesimlerden Guadalajara ve Mexico
City gibi şehirlere göçlerle birlikte etkilenip
kentlerde
de
söylenir
hale
gelmiştir.
20. yüzyılın başlarında, Amerikan plak şirketleri aktif olarak dünyanın çeşitli bölgelerinde kırsal müzik
kayıt etti. 1908 ve 1909 yılllarında Columbia, Edison ve Victor tarafından Coculense dörtlüsü ilk
mariachi kayıtları olarak kabul edilir.
Mariachi polka ve valsin etkisiyle trompet ilave edilerek
müzisyenler tarafından charro kıyafetleriyle birlikte söylenmeye
başlanmıştır.
Bu müzik tarzı 1920'lerde radyoda başkanlık teşviki ile 20. yy. ilk
yarısında ulusal önem almaya başladı.
58
En popüler mariachi milli marşı = La Negra
20. yy.'da Meksikayı temsil etmek için kırsal yapısından kurtulup, kentsel olgu aşılanmaya başlandı.
Bu tür ilk kez 1905'te Mexico City'de tanıtıldı. Bu süre zarfında tarım işçileri tarafından yerleşmiş olan
mariachi şehre yayılmaya başladı. Diğer müzik türleri gibi plazalar ve restoranlarda söylenmeye
başlandı. Ancak, aynı zamanda büyük aile etkinliklerine, geleneklerine bağlı kaldı.
Mariachi 1920'lerde sosyal etkinlikler için yapılan bir müzik değil bir medya üretimi olarak yayın
hayatına başladı. (http://en.wikipedia.org/wiki/Mariachi)
8.2.
Reggae
Reggae Jamaika'ya özgü bir müzik türüdür. Jamaika usulü Rock olarak da geçer. Kökleri Calypso,
Ska/Rocksteady, Rock'n Roll ve hatta Rythm and Blues’a dayanır.
1960'larda Jamaika'da Ska ( Jamaika kökenli Ska müziği Rocksteady, Reggea gibi birçok müzik
türünün çıkmasına yol açmıştır, Karayip Mentosu, Calypso, Jazz ve Blues içerir. Ska kültüründe
yaygın kullanılan dama, ırkçılık karşıtı bir semboldür, beyaz ve siyah insanları temsil eder. )
ve Rocksteady müziklerinden esinlenilerek doğmuştur.
Temposu Ska ve Rocksteady'ye göre daha yavaştır. İnanç, aşk, barış, yoksulluk, eşitsizlikler gibi
temalar barındırır. 1970'lerden itibaren dünyada popülarite kazanmıştır. Efsanevi sanatçı Bob
Marley Reggae’nin dünya çapında tanınmasını sağlamıştır.
59
Reggae müziğinde baslar büyük önem taşır. Davul/perküsyon ritimleri Afrika kökenli olup en
ünlüsü “Nayahbinghi” (bkz.resim 1) “One Drop”tur ve üçüncü zamana vurgu yapar. Bas ve davul
arasındaki ilişki son derece ritmiktir. Ayrıca her temel davul ritmi için bir isim vardır. Örneğin;
warrior, foundation, stepper gibi.
1960’ların sonunda Toots and The Maytals'ın " Do The Reggay " isimli parçası ilk Reggae
parçası
olarak
kabul
edilir.
Reggae 1970'lerde analog imkânlarla yapılan bir müzik
iken 1980'lerin ortalarından
itibaren dönemin teknolojik
gelişmeleriyle doğru orantılı olarak dijital bir sounda doğru
yol almıştır.
1980'lerde
yapılan
prodüksiyonlar
dijital ve analog soundun mükemmel bir
sentezidir. 1990'lı yıllarda kaliteli Reggae
prodüksiyonu
daha
kaymış, özellikle
çok
İngiltere'ye
2000'lerde Jamaika'da
az da olsa oldschool yapımlar devam
etse
de
sound Dancehall/Ragga
dönmüştür.
Shaggy
gibi
ya
isimler
Ragga/Dancehall tarzında çalışmalar yapıp
Jamaika'yı yine
popülerleştirdiler. Son
yıllarda Sean Paul, Kevin Little ve Kid
Kurup Ragga/Dancehall'un tanınmasında
büyük rol oynadı. Ancak yukarıda da bahsettiğimiz gibi Reggae’nin bugün popüler olan
Dancehall/Ragga ile alakası yoktur. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Reggae )
Bir diğer kaynağa göre Reggae: “ Jamaika'da 1960'ların sonlarında başlayan ve hızla ülkenin
baskın müziği olarak ortaya çıkan popüler bir müzik tarzıdır. 1970'lere kadar özellikle İngiltere,
Amerika ve Afrika'da uluslararası bir biçim halini almıştır. Yaygın olarak ezilenlerin sesi olarak
algılanır. “ şeklinde tanımlanmış ve şöyle bir ekleme yapılmıştır: “ The Dictionary of Jamaican
English’e (1980)
göre
Reggae,
Ska
müzik
türünün
temellerine
http://global.britannica.com/EBchecked/topic/495977/reggae
dayanır
“ .
(
)
Reggae terimi Kızılderili’lerin kullandığı bir sözcükten alınmıştır. Jamaika’nın Kalipso ve Mento
gibi dansları ile “Rhytm and Blues” ve “ Soul ” etkilerini taşıyan Reggae’nin karakteristik özelliği,
ritmik
harekette
yer
alan
askatımlar
ve
aksanlardır.
Reggae’nin sözleri “ Rastafarianizm ” olarak nitelenen dinsel akımın görüşlerini ve Jamaika’daki
yoksul kesimlerin özlemlerini yansıtır. Melodi çalgıları ve ritm grubundan oluşan, 12/8’lik
ölçüdeki Reggae stili, Avrupa kültürüne uzak olmasına karşın, dinamik içeriğiyle 1970’li yıllarda
İngiltere ve ABD’de geniş ilgi görmüştür. Önde gelen temsilcileri arasında Bob Marley, “Toots
60
and the Maytals”, “The Waileys”, Peter Tosh ve Black Uhuru vardır. En tanınmış temsilcisi Bob
Marley’in ölümünden sonra eşi Rita Marley bu Rock müziği çeşidini bir süre daha yaşatmıştır”.
(Say,
2010,
Cilt
3,
s.133)
Michael Kuyucu da bir üniversite dergisinde Reggae’nin de içinde bulunduğu formlarla beraber
toplumsal muhalefetin yükseldiğini vurgulamıştır. “ Müzik, tarih boyunca sesini duyurmak
isteyenlerin en geçerli iletişim araçlarından biri olmuştur. Dünyada Klasik müzik ile başlayan ve
daha sonra popüler müzik formları ile gelişim gösteren müzik tarihine baktığımızda özellikle
altmışlı ve yetmişli yıllarda folk, reggae ve rock’n
roll ile beraber toplumsal muhalefetin yükseldiğini
görülmektedir “ demiştir.
(Gümüşhane Üniversitesi
İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi , Sayı:2, s.25)
Reggae’de kullanılan ensturmanlar:
1-Ritm ve Perküsyon
Reggae’de genelde normal batari kullanılır. Genel olarak Cross stick tekniği uygulanır.
Reggae davulu üç ana kategoriye ayrılır: One Drop, Rockers ve Steppers’dır. One Drop’da vurgu
tamamen backbeat’dedir. Reggae’de ritm genellikle 2’ye veya 4’e bölünür, bu sebeble Reggae
ritminde hız ve vurgu tartışmaları hala devam etmektedir.
Backbeat’a vurgu
yapıldığında Reggae’deki bütün davullar duyulur ama özellikle Rockers kategorisinde 4 vuruşada
ayrı ayrı vurgu yapılır. Steppers kategorisinde ise her çeyrek vuruşta bas davul çalınmaktadır,
bu olayda müziğe yön verir. Örneğin Bob Marley’in “Exodus” şarkısı buna örnektir. Steppers
ritminin
diğer
bir
adı “yerdeki
dörtlü ”dür.
Reggae’de
davulun
sık görülmeyen
bir
karakteristiğinde ise zil hiç kullanılmaz. Afrika tarzı çapraz ritimleri ise yoğun olarak kullanılır.
2-Bas
Bas gitar genellikle Reggae’de ana rolü üstlenir. Jamaika
müziğinde
davul
ve
bas genellikle
en
önemli
kısımı
oluşturur. Aynı ritmler üzerinde yüzlerce Reggae şarkıcısı
söz olarak farklı şarkılar söylemiştir. Dub müzikte (En basit
tanımla müzikten vokallerin çıkarılması) ana
rol
bastadır.
Burda davul ve basa en büyük rol verilirken vokallerin ve
ensturmanların
rolleri
azaltılmıştır.
yüksek frekanslarda ince ve hafiftir.
Reggea’de
bas
sesi
61
3-Gitar
Reggea’deki gitar genelde ritme bağlı olarak çalar. Gitarın Reggae’de yaptığı vibrasyonlar çok
güçlüdür ve hissedilir.
4-Klavyeler
1960 sonlarından 1980 başlarına kadar Reggae’de
genellikle
piyano
kullanıldı.
1980’lerde
piyanonun rolü synthesizer’lar tarafından alındı bu şekilde tesadüfi bir şekilde Country müzikler
ortaya çıkmıştır. Hammond tarzı ses için de org kullanılırdı buna da “bubble” denirdi. Bu tarz
Reggae orgunun en zor ritmidir. Daha fazla tını elde etmek için iki org beraber de
kullanılabiliniyordu.
5-Üflemeliler
Üflemeliler sıklıkla Reggae’da kullanılırdı ve aynı zamanda Country melodilerine giriş için de
kullanılırdı.
Reggae’deki
üflemeliler
“Saksafon, Trompet, Trombondur.
Yakın
zamanda
synthesizerslarlar sayesinde de bu sesler elde edilmektedir. Üflemeleliler genellikle yumuşak ve
yatıştırıcı ezgiler içerir ancak bazen punklar için agresif ve yüksek tempolu da olabilir.
6-Vokal
Reggae’de vokaller ensturman ve ritmden daha geri planda kalır tüm şarkılar Reggae stilinde
söylenebilir, ya melodi boyunca ana ezgide kullanılır ya da ana vokale kontrpuan şekilde gider.
Reggae’de bir çok şarkıcı alışılmışın dışında vibrato yerine tremolo kullanır. Bu vokallerin Rap
vokallerinden farkı genellikle melodik olmasıdır, Rap’de ise genelde melodisiz konuşma tarzı
vardır (http://en.wikipedia.org/wiki/Reggae)
Reggae’nin yayılmasını sağlayan sanatçılar:
Nesta Robert "Bob" Marley (6 Şubat 1945 - 11 Mayıs 1981)
Jamaikalı Reggae sanatçısı, Bob Marley, 130'un üzerinde plağı, her biri dillere destan olmuş
yüzlerce şarkısı bulunan bir Reggae efsanesi olarak kabul edilir. 5 yaşındayken, annesi
Kingston'a taşınmaya karar vermiş ve orada Bob ve ailesi, yaşamı boyunca Bob'un en iyi
arkadaşlarından biri olan Bunny Livingston ve ailesi ile birlikte yaşamışlar. Bob ve Bunny, o
yıllardan beri müzik ile uğraşmışlar. Bob Marley, Reggae müziğinin sadece Jamaika sınırlarında
62
kalmamasını sağlayıp, onu bütün dünyaya
duyuran en önemli isimlerden biridir. Büyük
bir kesim tarafından bu tür müziğin kralı
olarak ifade edilen Bob Marley, söz yazarı,
şarkıcı ve gitaristtir. Profesyonel anlamda
müziğe The Wailers grubu ile başlamıştır.
The
Wailers,
Peter
Tosh
ve
Bunny
Livingston'dan oluşuyordu ki, bu isimlerde
daha sonradan Bob Marley gibi solo kariyer
çalışmalarına devam
ettiler.
İlk hitleri
"Simmer Down" olmuştu.
Bob, The Wailers'dan ayrıldıktan sonra, üç kadın Reggae sanatçısının oluşturduğu The I-Threes
adlı gruba müzikal alanda yardım etti. Topluluğun elemanlarından Juddy Mowatt, tecrübeli
sanatçı için şu ifadeyi kullanmıştı; "Bob Marley’in şarkı sözü ve müzik altyapısı öylesine gelişmiş
ki, kendisi bir müzik ansiklopedisi gibi".
Bob Marley çok az kişinin inandığı “Rastafarianizm” dinine mensuptur. Bu din eski Etiyopya
topraklarından çıkmıştır ki saçını "Rasta" yapmasının nedeni de dini inancıdır. "Rasta" saç stili
bugün moda olarak kullanılsa da Bob Marley buna karşıdır. Bu saç stilinin gerçek adı Dreadlock
olmasına rağmen Rasta olarak bilinmektedir.
1977 yılında futbol oynarken ayak başparmağında açılan bir yaradan dolayı deri kanseri
(melanoma) olduğu ortaya çıkar. Parmağının kesilmesini istemez çünkü; Rastafarianizm
inancında mezara tek parça halinde girilmek istenir. 1981 yılında ağırlaşan Marley, son günlerini
yaşamak için Almanya'dan ülkesi Jamaika'ya uçakla dönerken durumu kritikleşir ve uçağı acil
tıbbi yardım
için
Miami'ye
iniş
yapar
ve
orada
da
hayatını
kaybeder.
Bob Marley’in dönemindeki Siyahları temsil etmiştir bundan dolayı ortaya çıkan 1976 da suikast
girişiminden sonra Jamaika’yı terk edip Florida’ya yerleştiği söylenir. (Sözer, 2005, s.44)
Toots and the Maytals
Reggae’nin ilk parçalarından sayılan Do The Reggay’ın bestecisi olan grupdur. Grubun üyeleri:
Frederick "Toots" Hibbert, Paul Douglas, Carl Harvey, Jackie Jackson, Leba Thomas, Marie
"Twiggi" Gitten, Norris Webb, Charles Farquarson, Radcliffe "Dougie" Bryan, Andy Bassford’dur.
1963-1980 yılları arasında Reggae, Ska ve Rocksteady müzikleri yapan ve Reggae’nin ünlenmesine
yardımcı olan grup 1990’dan sonra kadrosunu değiştirmiştir, günümüzde hala bu grubun
şarkıları dinlenmektedir. (bkz. Resim 3)
63
(http://en.wikipedia.org/wiki/Toots_and_the_Maytals)
Jimmy Cliff
Jamaikalı Reggae müzisyeni, şarkıcı ve aktördür. Jamaika hükümeti tarafından sanat ve bilim
dalında önemli katkı sağlayanlara verilen en büyük ödül olan Jamaika Liyakat Nişanı'nı sahibi
yaşayan tek müzisyendir. İlk okulda şarkı yazmaya başlamıştır, babasının etkisiyle Kingston,
Teknik Lise’sine gitmiş fakat şarkı yazmayı bırakmamıştır. Liseye devam ederken bir yandan da
kayıtlar yapmış ve "Hurricane Hattie" ile henüz 14 yaşındayken bir Hit haline gelmiştir.
Günümüzde hala Reggae müziği yapmaya devam eden Jimmy Cliff 2011’ de Grammy’de “En iyi
Raggae Albümü” dalına aday gösterilmiştir. 2012 de Caribbean Journal tarafından “Yılın Artisti”
seçilmiştir. (http://en.wikipedia.org/wiki/Jimmy_Cliff) )
Desmond Dekker ( 1941-2006 )
Jamaika’da Ska, Rocksteady ve Reggae şarkıcısı-söz yazarı ve müzisyendir. İlk uluslararası Reggae
parçası “İsraelites” dir (1968). Küçüklüğünde kiliselerde yetişmiş ve oradaki müzik onu çok
etkilemiştir. Annesinin ölümünden sonra geçinemedi ve çıraklık bile yaptı. Daha sonrasında
Kingston’a yani doğduğu yere geri döndü ve orda çalışmaya başladı iş yerinde şarkı söylerken
arkadaşları onu yarışmalara katılması için teşviklendirdi, Seçmelere katıldı ve ilk plak
anlaşmasını yaptı 2006 yılına kadar birçok başarılı iş yaptı ve 2006 yılında aramızdan ayrıldı.
(http://en.wikipedia.org/wiki/Desmond_Dekker)
8.3.
Salsa
Salsanın Kökenleri; Afrika, Avrupa ve Amerika kültürlerinin alaşımı olarak tam anlamıyla 1930'lu ve
1940'lı yıllarda Küba'da geliştiği sanılan salsanın kökeni
esas olarak İngilizce ve Fransızca'da contredanse denilen
17.yy. dansına dayanır. Salsadaki birçok dans figüründe
çiftin pozisyonları salon danslarındaki pozisyonları
andırır. Toplu olarak yapılan contredanse figürlerinin
çoğu 4/4 şeklinde 2 ölçülü ya da 8 zamanlı hareketler
içermekteydi. Square dance'ta olduğu gibi bu dansta da
salondaki çiftlere yapacakları figürleri bildiren bir
çığırtkan (caller, voceador) bulunurdu. Bu çığırtkan
herhangi bir parça sırasında çekilip çiftleri müzikle baş
başa da bırakabiliyordu.
19.yy. sonlarında bu dans, çiftlerin icra ettiği danzon
dansında bireyselleşmiş bir hal aldı. Danzon dansını yerlilerin yaşadığı Karayip topraklarına Fransız ve
İspanyol koloni şövalyeleri taşıdılar. Bu olayda Fransız ve İspanyol geleneklerinin korunduğu La
Espanola Frances ve doğu kısmı Santa Domingo Espanol (şimdiki Dominik Cumhuriyeti) adını almıştı.
1791'de Fransız kolonisindeki isyan sırasında toprak sahipleri (Fransızlar) köleleriyle komşu adanın
(Küba) Oriente eyaletine kaçtılar ve böylece gelenek, müzik ve danslarını da Küba'ya taşıdılar.
64
Küba'nın bu kısmında marimba, Afrika dans geleneği ve
İspanyol çiftçilerin gitara dayalı müziği karıştırıp kaynaştı.
Özellikle bayram gibi zamanlarda icra edilen müzik, burada,
farklı grupların katıldığı toplu bir deneyim olarak
yorumlanmaktaydı.
Bazı vurmalı çalgılarda ritmin değiştirilmeden tekrar
edilmesine karşılık, diğer çalgılarda ritimler çok karmaşık bir
yapıyı oluşturacak şekilde değiştiriliyordu. Genellikle,
değişmeyen temel ritim, anahtar görevini gören büyük bir
vurmalı çalgı (Almanca adıyla Vortrommler) ile sağlanıyor,
diğer çalgılar bu ritim eksen alınarak çalınıyordu. Parçaların
çok ritimli olmasına karşın tüm vurmalı çalgılar eş zamanlı
(senkronize) olarak çalınıyordu. Dinleyiciler pasif kalmıyor, müziğe bazıları ayakkabılarıyla veya el
çırpmalarla sesler çıkararak, bazıları da omuz, kafa, kalça ve diz hareketleri yaparak katılıyorlardı. Bu
tür dans unsurları ve vurmalı çalgılar günümüzde salon danslarına girmiş bulunmaktadır.
(tr.wikipedia.org/wiki/Salsa_dans)
Salsa, 1975 yılı dolayında uluslararası yaygınlık kazanan 4/4'lük ölçüde popüler Latin Amerika dans
müziğidir. Afro-Küban geleneğinden yararlanan salsa parçaları, rock müziğin etkilerini de taşır. Söz
konusu popüler müziğin kökleri, Küba'nın geleneksel dans müziklerinden, ayrıca 1930'lu, 1940'lı
yıllarda New York'ta yaşayan Kübalı ve Porto Rikolu göçmenlerin geliştirdiği müzikten beslenmiştir.
Salsa jazz-rock stilini de etkilemiştir. (Say, 2010, s.214)
Salsa kelimesi salça, sos anlamına gelmektedir. Bazı eleştirmenler bu terimin özellikle bu müziğin
baharatlı tadını ve onun Afro-Karayib ritimlerinin özgür bir şekilde kombine edilmesini tanımladığını
belirtmektedirler. Salsa, kölelerin dinsel ve dünyevi Afro-Küba müziklerinden gelmektedir. Salsa
grupları genellikle davullar, bas, piyano, bakır üflemeliler ve vokallerle entegre olmuştur. Müzik
yapısal olarak çalgısal bir kesiti içerir, daha sonra bir diğer çalgısal kesit gelir, bunu şarkıcı tarafından
yapılan bas doğaçlamaları içeren koro izler. Senkoplu vuruşları, 4/4'lük ölçüdeki yapısı, rock müziğin
etkilerini taşır. Salsa jazz-rock stilini de etkilemiştir. (alıntılayan Küçük, 2012, s. 28)
1940'lar Küba'daki conjuntos adı verilen toplulukların vokal ve trompetle ''çağrı'' stilinin arka plandaki
bongo ve conga davullarıyla Afro ritminde ''cevap'' (response) tarzına charango, flüt, keman gibi
çalgılarla duyurulan Avrupa'dan devşirilen melodilerin katılmasından kaynaklanan, 1950'lerde Kübalı
müzikçilerin Kuzey Amerika'ya, özellikle New York'a yerleşmesiyle jazz ve diğer Güney Amerika
unsurlarıyla da desteklenen 4/4'lük ölçüde, 1. ve 3.ölçüleri aksanlı, genelde 2 mezurluk claves ritmiyle
başlayan, 3 bölmeli (1-Ana melodi, 2- Şarkıcının Montuno adı verilen karşı doğaçlamaları, 3- Kontrast
riffleri içeren mambo) modern Latin Amerika dansı müziğidir. (Aktüze, 2010, s. 533)
SALSA MÜZİĞİNİN ÇALGILARI
Salsa müziğinde kullanılan çalgılar yüzyıllar boyunca meydana gelmiş çeşitli yenilenme ve gelişimlerin
sonucunda ortaya çıkmış çalgılardır. Yerli kültürlerin Avrupalı sömürgecilerce potansiyel bakımından
yok edilmesi yüzünden bu çalgıların müziğe katlıları ve tarihsel süreçleri hakkında pek fazla kanıt
kalmamıştır. Bununla birlikte bazı terim ve çalgılar bu yıkıma rağmen ayakta kalmayı
başarabilmişlerdir. Salsa müziğinin tipik oluşumu, ses, çalgı ve ritim bakımından şöyle kategorize
edilebilir;
RİTMİK KISIM:
65
BASS: Ritmine tumbao denir.
PİYANO: Tres denilen çalgıda, çalınan ritme uyarlanan ritmi montuno olarak bilinir.
VURMALI ÇALGILAR:
CONGA: Bir rumba çalgısıdır. Özellikle guaguanco ritminde
çalınır. Ritmine tumbao da denilir. Montuno haline gelen Küba
sonuna Arsenio Rodriguez ile girmiştir.
BONGOS: Küba sonunda kullanılır. Montuno sonunda yerini
conga alır. Salsada ise hem conga hem bongos kullanılır.
TİMBAL: Büyük davulu olamayan bir bateriyi andırır. Danzon
kökenli olup mamboda kullanılmıştır. Tito Puente sayesinde
salsanın
temel
çalgılarından
biri
haline
gelmiştir.
(http://kelimecik.com/index.php?q=timbal&timbal.html)
ÜFLEMELİ ÇALGILAR:
Trompet, trombon ve bazen saksafon kullanılır. Flütler ve telli çalgılardan kemanlar charanga
tipindeki parçalarda kullanılır. (tr.wikipedia.org/wiki/Salsa_dans)
66
9. BLUES VE CAZ
9.1.
Blues
Blues, 400 yıllık geçmişi olan ve temeli Afrika'ya dayanan, bir müzik türüdür. Kökleri Afrika'da bulunan
blues, 17. yüzyıldan itibaren Afrika'dan getirilen kölelerin tarlalarda çalışırken söyledikleri hüznü,
umudu, özgürlüğü ve derin acıyı anlatan şarkılardan doğmuştur. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Blues)
Caz müziğine temel olan din dışı zenci Amerikan şarkıları. Terim, İngilizce to feel blue: ‘hüzünlenmek’
sözcüğünden kaynaklanır. Amerika’da köleliğin kaldırılmasını izleyen 19. yüzyılın sonlarında, Mississipi
yöresi ve doğu Teksas tarlalarında doğan blues, erkek bir şarkıcı tarafından gitar eşliğinde usulca bir
anlatımla söylenmiş, zencilerin din dışı geleneksel şarkılarında beslenerek 20. yüzyılın ilk yıllarında
kentlerde yaygınlaşmaya başlamıştır. Kaynağındaki hüzün, karamsarlık ve duygu yükle anlatımıyla
içtenlikli bir stil geliştiren blues, Amerika’da giderek bütün dünyada saygınlık kazanmıştır. (Say, 2010).
Kuzeyin sanayileşmiş eyaletlerine karşın, büyük tarım arazilerine sahip güney eyaletlerinde artan
işgücü talebi, köle ticaretinin merkezinin bu eyaletler olmasını sağladı. Güneyli toprak sahipleri için
ucuz işgücü demek olan köleler ekonomik gelişmenin vazgeçilmez unsuru olarak görülüyordu.
Afrika'dan gemilere istiflenerek getirilen bu insanların, toprak sahibi için ölesiye çalışmasından başka
bir şansları yoktu. Nasıl çalışacakları da ''Siyahlar Kanunu (Black Code)'' ile kurallara bağlanmıştı.
Örneğin Mississippi'nin Siyahlar Kanunu, kölelerin haberleşip isyan planı yapacağı korkusuyla davul
çalınmasına son vermişti. Her şeyleri ellerinden alınan kölelerin, Afrika'dan yanlarında getirebildikleri
tek şey müzikleriydi. Tarlalarda, çalışmaya ritm sağlayan ve verimliliği arttıran ‘’Work songs(iş
şarkıları)’’ efendi tarafından hoş görülüyordu. Blues'un ilk örnekleri olan bu iş şarkıları geleneksel
Afrika ilahilerini temel alıyordu. Gruplar halinde çalışan işçilerden biri gruba sesleniyor, ardından grup
koro halinde cevap veriyor ve aynı mısralar tekrarlanıp duruyordu. Bazen de bütün acısını içinden
geldiği gibi haykıran siyah işçinin ‘’Holler(haykırma)’’ları tarlalarda yankılanıyordu.
Hayatta hiçbir dayanak noktası olmayan ve geleceğe dair bir beklentisi kalmayan kölelerin;
sığınacakları, güvenecekleri ve onlara umut veren bir güce ihtiyaçları vardı. Elbette ki bu ihtiyaç köle
67
sahiplerinin de onayladığı bir şekilde giderilmeliydi. Bu noktada güneyin dindar çiftçileri, köleleri,
Tanrı'ya dua eder ve efendilerinin sözünden çıkmazlarsa cennette özgür olacakları konusunda ikna
ettiler. Köleler kitleler halinde Hristiyanlaştırıldılar. Böylece sözleri İncil'den dualar olan ''Negro
spirituals(zenci ilahileri)’’ ortaya çıktı. İş şarkılarındaki bir solist ve koronun karşılıklı söylemesi, bu
ilahilerin de temel söyleyiş biçimiydi. Bu ilahiler daha sonra ''Gospel'' adını alacak olan türün temelini
oluşturuyordu.
Siyahlara ait bütün bu unsurlar biraraya gelerek 20. yüzyılın başlarında blues'u ortaya çıkardı. Frankie
and Johnny, House of the Rising Sun ve Stagger Lee gibi blues baladları çok popüler hale geldi.Blues
artık kendi kimliğini bulmuştu.1920 yılıyla birlikte de ilk blues plağı ''Crazy Blues'' piyasaya çıktı.Plak
büyük ilgi gördü ve bir ay içinde 75000 kopya sattı. Şarkıyı söyleyen Mamie Smith bir plak yıldızı
oldu.Plak şirketleri de bu yeni pazarı keşfetti ve ''race records(ırk plakları)'' adı verilen, siyahlara
yönelik plak üretimi başladı. Bu plakların neredeyse tamamı kadın şarkıcılar tarafından seslendirildi.
Caz orkestralarının eşlik ettiği kadınların bu klasik tarzı, çok yapmacık bulundu ve kabare müziğine
benzetildi. Kırsal kesimin kaba ve işlenmemiş blues'u karşısında, 1920'lerin sonlarına doğru, Bessie
Smith ve Ma Rainey gibi çok iyilerin dışında, Güney eyaletlerinde yaşayan siyahlar, uzun yıllardır parça
parça da olsa kırsal kesimden ayrılarak şehirlere yerleşiyordu. Fakat Güney'in az gelişmişliği ve
ayrımcılığı karşısında Kuzey'in sanayi şehirleri, siyahlar için özgürlük ve zenginliğe kavuşacakları bir
cennet olarak görülüyordu. Birinci Dünya Savaşı'nın etkisiyle Kuzey'de başlayan işgücü sıkıntısı
siyahların '' Great Migration (Büyük Göç)''ünü başlatmış oldu(1915-1920). (Herzhaft, Tarihsiz)
Blues, 1865 yılından itibaren köleliğin kaldırılmasıyla birlikte Amerikan toplumu içinde yayılmaya
başlar ve buradan da zaman içerisinde tüm dünyaya yayılır. 1910'lu yıllardan itibaren ise blues,
Amerika'da birçok şehre yayılır. Bu şehirlerdeki kültürle ve müzikle harmanlanır ve yeni Blues türleri
ortaya çıkar, bunlardan bazıları Delta Blues, Chicago Blues, Texas Blues'dur.
Blues, özünde en çok ritim özellikleriyle dikkat çekmektedir. Ancak günümüzde icra edilmekte olan
Electric Blues yüksek enstrüman hakimiyeti ve güçlü ritim kabiliyetiyle birlikte iyi bir armoni bilgisini
de gerektirmektedir. Zira Modern Blues, Afrika kökenlerinin yanında çok yüklü bir etkileşime uğramış
ve pek çok müzikten kalıntılar barındırır hale gelmiştir.
Delta Blues
Delta Blues Stili ''Blues'un doğdugu toprak'' olarak adlandırılan Mississippi'nin güney bölgesinden
gelmektedir. Stil ilk zamanlarda,ilk Afrika-Amerikan gitar-müziği olarak 1920'lerin sonuna doğru
kaydedilmiştir. Birçok Delta Blues sanatçısı canlı olarak birçok yerde uzun zamanlar canlı çalmasına ve
bu müziği yapmasına rağmen, çok azı kayıt yapma fırsatına sahip olmuştur.1920 ve 1930 lar arasında
yapılmış olan bu kayıtlar genelde solo tarzı çalışmalar olmuştur. Tarzın en önemli özelliği muhteşem
derecede slayt gitar çalınması ve sözlerin içten gelerek söylenmesidir. Şarkı sözleri genelde şiir
tadında tutkuyla içten yazılmıştır.
68
Delta blues, ilk kayıt edilen blues türüdür. 1700'lerden beri amerika kıtasında süre gelmekte olan
blues geleneğinin ilk yansımasıdır. Gitar ve mızıka gibi basit enstrümanlar kullanılır. En sık gitar-vokal
karşımıza çıkar. 12-bar blues formu delta blues ile ortaya çıkmıştır. Günümüze bu türün ilk
zamanlarından uluşan kayıtlar, çoğunlukla gezici kayıt stüdyolarında yapılmış olan kayıtlardır. A.
Lomax, Amerikan kongresi kütüphanesi adına bütün güneyi dolaşarak çalınmakta olan müziği
kaydetmiş ve bu kayıtların günümüze ulaşmasını sağlamıştır.
Chicago Blues
Klasik Chicago stili 1940 ların sonlarına doğru ve 1950 lerin başlarında Delta Blues'u da içeriğine dahil
edip, onu genişletip küçük grup konseptine sokarak gelişmiştir. Davul, bas gitar, piyano, (bazen
saksafon) ve temel telli çalgılar eklentisiyle şimdiki standart blues grupları yaratılmıştır. Bu stil
piyanist, gitarist, armonika sanatçılarını ve solisti bağdaştırma (birbirine uydurma) konusunda son
derece esnektir. Daha sonra bu stilin permütasyonu, 1950 li lerin sonları ve 1960 ların başlarında B.B.
King ve T-Bone Walker gibi yeni efsanelerin çalışmaları ve temel ritm kısmın eklenmesiyle popüler
Batı Tarzı jenerasyonunu yaratmıştır.80'ler ve 90'lara gelindiğinde rock ve funk ritimlerini
kapsamasına rağmen,50'lerden bu yana kendi ana hatlarında da gelişmeye devam etmiştir.
Texas Blues
Bu blues türü diğerlerine göre daha rahat ve daha hoş bir ritm özelliğine sahiptir.1920'lerin
ortalarında ilk ortaya çıkışında kendine has ve diğer türlere göre daha az duygusal bir kalıba sahipti.
Gelişiminin diğer kısmını ise 2. Dünya Savaşından sonra elektronik müzigin gelişimiyle
yapmıştır. (Oakley, 2004).
9.2.
Caz
Bir orkestra şefi olan Tom Brown, “Jazz” sözcüğünü ilk kez 1915’te Chicago’da dinleyici önünde
çalarken, kendisinin kullandığını iddia eder. Oysa sözcük 1913’te bir San Francisco gazetesinde
müzikal bağlamda kullanılmıştı. Başlangıçta “Jasm” veya “Gism” olarak kullanılan, sonra “Jass”, daha
sonra da Jazz” olarak değişen sözcük, argo anlamıyla sporda ve oyunda hız ve enerjiyi ifade eder.
Amerikalı caz eleştirmeni Marshall W. Stearns ise, uzun çalışmalardan sonra “Caz Müziği”yle
ilgili şöyle bir tanım yapmıştır:
"Caz; Avrupa ve Afrika’nın ritimlerini, Avrupa, Afrika ve Latin Amerika’nın çalgılarını ve
melodilerini, Avrupa’nın armonilerini kullanan ve bu elemanları doğaçlama tekniğiyle
sentezleyen bir evrensel müzik türüdür…”
Cazın ilk yıllarında en çok beslendiği akım blues'dur. Caz müziği, mavi notalar(Caz ve blues müzikte
kullanılan, majör ve minör notalar arasında duraksayan istikrarsız notalara mavi nota -blue notesdenir. Ses değişimi yarım ses veya daha azdır), senkop, swing, çoklu ritim, atışma tekniğini kullanır.
Doğaçlama (Improvisation) ise, “Caz Müziği”nin en temel özelliklerinden biridir. “Caz Müziği”nde,
69
müzisyen, bestelenen müziği icra etmekle birlikte, doğaçlama yoluyla melodik, armonik ve ritmik
anlamda müziğe kendinden bir çok unsur katmaktadır. “Caz Müziği” bestecileri, eserlerini
besteledikten sonra icra aşamasında ister bestecinin kendisi olsun, ister yalnız icracı caz müzisyeni
olsun, her defasında farklı duyumlar sunabilirler. Bu sebepten dolayı, her caz müzisyeninin bir de
besteci kimliği olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Cazın, “Avrupa Konser Müziği”nden en büyük farkı
budur.
Ritmik anlamda Afrika ve Latin Amerika’yla beraber, diğer coğrafyaların ritimleri ve caza özgü “swing”
(ritmik bir eleman olmanın yanı sıra aynı sözcük “Caz Müziği”nde 1930’ları kapsayan genel bir stilin
adıdır. Sözcük içinde büyük ya da küçük yazılan ilk harf aradaki farkı kesin bir şekilde ortaya koyar. İlk
harf büyük olduğunda “Swing Era”-Swing Çağı” ya da “Swing Stili”- anlaşılır. Küçük olduğunda ise
“swing ritmi” anlatılmak istenir.) gibi özel ritmik yapılar da sıklıkla kullanılmıştır.
Caz müziği 1880′lerde New Orleans'ta gelişmeye başladı ve 1920′lerin başında New York, Los Angeles
ve Chicago'da yapılan kayıtlarla son şeklini aldı. New Orleans caz müziğinin ortaya çıkması için ideal
bir yerdi. Mississippi Nehri’nin ağzının yakınında olan New Orleans Amerika için gelişmekte olan bir
ticaret yoluydu ve bu nedenle o zamanlar ticaretin merkeziydi. Ticari öneminin yanı sıra bir liman
şehri olduğu için buraya dünyanın her yerinden insanlar
geliyordu ve New Orleans günden güne kozmopolitik bir
yerleşim merkezi şeklini alıyordu. Bu kadar renkli bir yerin
eğlence hayatı da çok renkliydi. New Orleans’ta birçok bar vardı
ve bu barlarda sık sık dans partileri yapılıyordu. New Orleans’
taki bu yoğun eğlence hayatının sonucu olarak, bölgedeki
müzisyenlere birçok iş imkanı doğuyordu. Bu dönemde canlı
müziğe çok büyük bir istek vardı ve yeniliklere olan ihtiyaç
devam ediyordu. Bu istek ve ihtiyaçlar müzisyenlerin yeni stiller
yaratmalarına neden oldu. Müzisyenler değişik ve garip
yaklaşımları harmanladılar, gözden geçirip yeniden düzenlediler.
Bu gelişmeler cazın ortaya çıkışında büyük rol oynadı.
“Caz Müziği”nin gelişimini, farklı kaynaklarda da rastlanabileceği gibi 10’ar yıllık dönemler halinde ele
almak, “Tarihsel Gelişim Süreci”ni daha net olarak ortaya koymak adına doğru bir yaklaşım olacaktır.
Bu kronolojik 10’ar yıllık dönemler, bölgesel ve karakteristik özellikleri yansıtmaktadır.
1890-1900 : Ragtime Stili
“Ragtime”, “Caz Müziği”ne temel oluşturan stillerden biridir, birincisidir. 19. yüzyılın son çeyreğinde
ortaya çıkan bir “tür” ya da “ön biçim” olan “Ragtime”, sert vurgulu ritmik yapısı ve folklorik
melodileriyle bir piyano müziği olarak Amerika’daki siyahlar tarafından uygulanmıştır. “Ragtime”,
genellikle 2 zamanlı ölçü birimlerinde, orta tempoda ve “Avrupa Müziği”nin “March” (Marş, yürüyüş)
karakterine yakınlık gösteren özellikler taşımaktadır. “Ragtime”ın sanatsal niteliği giderek geliştiği
için, bu müzik caz sanatının ilk örnekleri arasında sayılmıştır.
Bu stilin en önemli bestecisi kuşkusuz 1868-1917 yılları arasında yaşayan Scott Joplin’dir. Joplin,
600’den fazla “Ragtime” bestelemiş ve bu stilin öncüsü olmayı fazlasıyla hak etmiştir. “Ragtime”lar,
70
“serbest doğaçlama” ürünü eserlerdir. Joplin’in, bu eserlerini, serbest doğaçlama esnasında ürettiği
bilinmektedir. Joplin’in kendi döneminde mekanik piyanoya
kaydettiği bir “Ragtime”ını, yaklaşık 50 yıl sonra Amerikalı caz
eleştirmeni R. Blesh plağa aktararak bu örneği günümüze taşımıştır.
1900-1910 : New Orleans Stili
“New Orleans Stili”nin ritmik yapısı “Avrupa Müziği”nin “Marş”
ritmine çok yakındır. Caz ritmine özgü o bilinen “dalgalanma” henüz
bu stilde yoktur. Genel anlamda dalgalanmayı, 1. ve 3. zamanlardaki
güçlü vuruşlar yerlerinde kalırken, 2. ve 4. zamanların da
vurgulanması yaratır. Oysa “New Orleans Stili”nde bu ritmik olguya
pek rastlanmaz. Vurgular 1. ve 3. zamanlardadır.
“Hot” (ateşli) çalış, ilk kez “New Orleans Stili”nde görülür. Bu çalış tekniği, anlatımın son derece sıcak
oluşuyla karakterize edilir. “Sound”, (müzikal tını, ses) “cümleleme”, “vibrato” teknikleriyle
özgünleşir. Müzisyenler, enstrümanlarını “çalmaktan” çok, onlarla “konuşarak” duygularını
yansıtırlar.
Kornetçi Buddy Bolden, sonradan “jazz” olarak adlandırılacak tarzın öncülerinden biri olarak
zikredilen bir müzik topluluğunun başıydı. 1895–1906 yılları arasında New Orleans’da çaldı.
Bolden’dan bugüne gelen herhangi bir plak kaydı yok ama Bolden topluluğunun repertuvarında
bulunan “Buddy Bolden Blues” gibi çeşitli ezgiler birçok diğer müzisyen tarafından kaydedildi.
1910-1920 : Dixieland Stili
Beyazların orkestral çalış tarzlarının adıdır. “Caz Müziği”nin ilk başarılı beyaz orkestraları “Papa” Jack
Laine ile başlar. Hiç şüphe yoktur ki; “Caz Müziği”ne ilk büyük başarılarını bu beyaz orkestralar
kazandırmışlardır. “Reliance Brass” (kuruluş tarihi yaklaşık olarak 1892-1893), “Ragtime Band” (1898)
“Original Dixieland Jazz Band” (1914, kısacaODJB olarak adlandırılır) ve “New Orleans Rhythm
Kings” dönemin önemli orkestrasıdırlar. ODJB neredeyse hiç soloya yer vermeyen, insanı saran
kolektif doğaçlamalarıyla cazın ilk dönemlerinin bir çok başarılı parçasına ün kazandırmıştır. Bunlara
örnek olarak “Original Dixieland One Step”, “Tiger Rags” ve “At the Jazz Band Ball” gösterilebilir.
1920-1930 : Chicago Stili
1920’li yıllarda “Caz Müziği”nde en önemli 3 olgu; “New Orleans Cazı”nın Chicago’da süren parlak
dönemi, “Klasik Blues” ve “Chicago Stili”dir. Genel olarak “New Orleans Stili” cazın Chicago’da
gelişmesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesiyle ilişkilendirilmiştir. O
dönemlerde bir savaş limanı olan New Orleans’ın Deniz Kuvvetleri Komutanı, hareketli bir eğlence
hayatı olan Storyville’i, birliklerinin disiplini açısından sakıncalı olabileceği endişesiyle resmi bir
genelgeyle kapatmıştır. Bu durum geçimlerini sağlayamayan müzisyenlerin başka kentlere göç
etmelerine de neden olmuştur. En cazip göç merkezleri ise Chicago ya da Michigan Gölü kıyısındaki
71
“Windy City” (Rüzgarlı Kent) olmuştur. Windy City, sunduğu renkli eğlence dünyasıyla daha önce de
bir çok New Orleans’lı müzisyeni kendine çekmiştir.
Chicago’daki en önemli caz orkestraları olarak; King Oliver Orkestrası, Louis Armstrong’un “Hot Five”
(Ateşli Beşli) ve “Hot Seven” (Ateşli Yedili) adlı orkestraları, Jelly Roll Morton’ın “Red Hot Peppers”ı
ve Johnny Dodds’ın “New Orleans Wonderers”ı sıralanabilir.
Chicago’da bir başka gelişim de “Blues”un en parlak dönemini burada yaşamış olmasıdır. Gerçekte
“Blues”, daha caz doğmadan önce yaklaşık 1850’lerden beri vardı. 1850’lerde Güney Eyaletleri’nin
kırsalında “Blues” şarkılarının söylendiği bilinen bir gerçektir. Bugün “Blues” olarak bilinen 12 ölçülük
kalıp o zamanlarda henüz kullanılmamaktaydı.
(Keseroğlu, 2005).
1930-1940 : Swing Stili
Önceki stillerde “Caz Müziği” genellikle “Two Beat Jazz” (İki Vuruşlu Caz) adı altında sınıflandırılmıştır.
“Beat” sözcüğü ritmik ağırlık noktası ve vuruş anlamını taşır. “Two Beat Jazz” ise iki ritmik ağırlık
noktasını ve iki vuruşu ifade eder. 1920’li yılların sonunda caz müziğinde iki vuruşlu stillerden giderek
vazgeçilmiştir.
Swing, iki vuruşluk stillerin sonuna gelindiği düşünüldüğü bir anda ortaya çıkmıştır. Her biri eşit vuruş
olarak vurgulanmak üzere dört vuruştan meydana gelen ritmik bir tarzdır.
Bu dönemde solo çalışmalarının yanı sıra “big band” adı verilen büyük orkestralar da önem kazanmış,
hatta altın çağlarını yaşamışlardır. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz “swing kralı” olarak nitelendirilen
klarnetçi Benny Goodman’ın orkestrasıdır. Goodman’ın yanı sıra Duke Ellington ve Count Basie
orkestraları da dönemin önde gelen topluluklarındandır. Cazın popülerleşip tüm dünyaya yayılmasını
sağlayan bu swing orkestralarıdır. O dönemin filmlerinde yer alan, göz kamaştırıcı sahne üzerinde
dinleyicilerin dansları eşliğinde ritmik melodileriyle şov yapan orkestralar bile, swingin o zamanlarda
toplumsal hayatta ne denli büyük bir yer kapladığını gözler önüne sermektedir.
72
Orkestralar dışında, piyanist Fats Waller ve Teddy Wilson, davulcu Gene Krupa, Tenor saksafoncu
Coleman Hawkins ve Chu Berry ve alto saksafoncu Johnny Hodges ve Benny Barter da swing denince
akla gelen müzisyenlerden bazılarıdır.
Swingin en önemli özelliklerinden biri de caz müziğini popülerleştirmesinin yanı sıra yine swing adı
altında bir dans türünün ortaya çıkmasına neden olmasıdır. Bu dans türü de dönemin orkestralarıyla
birlikte cazın daha geniş alanlara yayılmasına katkı sağlamıştır.
(http://www.gazetebilkent.com/2011/11/12/cazin-dansi-swing/)
1940-1950 : Bebop Stili
Daha önce yaklaşık her 10 yılın başında yeni bir stilin gelişmesi, 1940’ların başında da tekrarlanmıştır.
Kansas City’de ilk gelişme belirtileri veren “Bebop”, daha sonra da Harlem’de müzisyenlerin buluşma
merkezleri olan lokallerden ilk ışıklarını yükseltmeye başlamıştır.
Harlem’de de“Minton’s Playhouse” (Minton’ın Konser Evi) adlı lokal bu stilin benzer bir şekilde
parladığı merkez olmuştur. Bemol beşli aralığındaki melodilere “be” ve
“bop” hecelerini kullanarak katılması da bu stilin yaratılmasında bir
öncülük etmiştir. Daha sonraları bu iki hece birleşerek “Be-bop” olarak
adlandırılan bu stili doğurmuştur. (Keseroğlu, 2005)
Batı müziğinin beş tam ve iki yarım tondan oluşan majör ve minör dizileri
üzerine kurulmuş bulunmasına karşılık, bebop müziğine biçim veren
anlayış kromatikti ve kromatik dizideki 12 notanın tümünü kullanıyordu.
Böylece solistin önünde engin bir armoni ufku açılıyordu. Bebop, eski cazın armonik yapısını alarak
buna bir akorun yerine kullanılan ve onun işlevini gösteren “ikame edilmiş” akorlar ekledi. Ayrıca
davulun metronoma benzeyen yalın ve süslemesiz ritimleri, bebop müziğinde yerini on altılık
notalardan oluşan çift ölçülü sololara bıraktı. Bütün bunların sonucunda ortaya karmaşık bir doğaçlama çıktı. Akım, 1940′larda gitarist Charlie Christian, piyanist Thelonius Monk, davulcu Kenny Clarke
ve özellikle alto saksofoncu Charlie Parker’ın öncülüğünde gelişti. Daha sonraları ortaya çıkan ve hard
bop ya da funky olarak bilinen başka bir caz üslubu ise gospel müziği) ve rhythm and blues öğelerini
geliştirerek birleştirdi. Horace Silver bu türün en önemli piyanist, besteci ve orkestra şefiydi.
Cannonball Adderley ve Art Blakey de hard bop orkestraları kurmuş ve yönetmişlerdir
(http://www.derszamani.net/caz-muzik-ve-bebop-akimi.html )
Trompetçi Dizzy Gillespie, alto saksofoncu Charlie Parker, davulcu Kenny Clarke, piyanist Thelonious
Monk ve gitarist Charlie Christian gibi müzisyenler “Bebop Stili”nin yaratıcıları olarak “Caz Müziği
Tarihi”ndeki yerlerini almışlardır. (Keseroğlu, 2005)
1950-1960 : Cool Jazz (Serin Caz, Sakin Caz) ve Hard Bop Stilleri
1940’lı yılların sonlarına doğru, trompetçi Miles Davis’in çalışında da kendini göstermeye başlayan
huzurlu, uyumlu, sakin ve olgun çalış tarzı, “Bebop”un asiliğinin, huzursuzluğunun, asabiyetinin ve
taşkınlığının sonu olmuştur..
73
Miles Davis, 1945 yılında Charlie Parker beşlisinde çalmaya başladığı ilk dönemlerde grupta
kendinden önce çalan trompetçi Dizzy Gillespie gibi asi, asabi ve hırçın cümlelerle çalmaktaydı.
Sonraları duruldu ve daha sakin ve “cool” olarak çalgısını üflemeye başladı. Daha sonraları ise bu çalış
tarzı (piyanist John Lewis gibi) diğer müzisyenler tarafından da kabul gördü ve neredeyse tüm
doğaçlamalara yansıdı. Bu genel kabul görüş sonucunda da bir sonraki akım ve stil olan “Cool Jazz”
doğmuş oldu. Cool Jazz” olarak bilinen bu stil Miles Davis ve John Lewis’e ek olarakTadd Dameron ile
de başlar.
1960-1970 : Free Jazz (Serbest Caz) Stili
“Caz Müziği” tarihinde 1960’lı yılların cazı, “Free Jazz” (Serbest Caz) olarak tanımlanır. Bu stilin en
önemli yenilikleri ise; “Atonal” (Ton Dışı) arayışlara girilmesi, ölçünün, düzenli vuruş ve simetrinin
ortadan kalkmasıyla birlikte yeni bir ritmik anlayışın ortaya çıkışıdır.
Free Jazz cazda 1960’larda gelişen yeni yönelimleri kategorize etmek üzere kullanılan bir
terimdir. Deneysel ve kışkırtıcıdır. Yeni tınılar kullanır batı’ya ait olmayan Orta Doğu, Çin,
Hindistan ya da Afrika müziklerinden. Müzisyenler bağımsız ve spontane çalarlar kimi zaman
bu organize bir kaos hissi verir. Bu tarza öncülük eden iki önemli isim saksafoncu Ornette
Colemann ve piyanist Cecil Taylor’dır. Diğer akla gelenler piyanist Muhal Richard Abrams,
Carla Bley’dir.
Free jazz'ın önde gelen temsilcileri: Charles Mingus (bas), Cecil Taylor (piyano), Ornette
Coleman (alto saksafon)
1960'ların başında Amerika Birleşik Devletlerinde Ornette Coleman, Don Cherry, Cecil Taylor,
Eric Dolphy, Charlie Mİngus ve John Coltrane'in yenilik arayışları sonunda ortaya çıkan caz
okulu. New thing (yeni düşünce) diye de adlandırılan free caz, geleneksel kalıpları yadsıyarak
hem müziği hem kültürü özgürleştirme çabasıdır. Tümüyle özgür doğaçlamadan yana olan
free cazcılar, ne melodi çalmaya yanaştılar, ne armonik dokuyu gözettiler, ne de düzenli
tempoyu sürdürdüler. 1960’ların ikinci yarısında doruğuna ulaşan bu akım uzun tartışmalara
yol açtı(Baskeville,J. D, 1974).
74
Dünya’ya açılan “Caz Müziği”nin Hindistan’dan Afrika’ya, Japonya’dan Arabistan’a, Azerbaycan’dan
Latin Amerika’ya tüm coğrafyalardan etkileşimleri ile birlikte “Dünya Müziği” unsurlarını içine almaya
başlaması, önceki caz stillerinde olmayan yoğunluğa vurgu yapılması, ve müzikal “Sound”un (tını)
gürültü boyutuna kadar genişlemeleri olarak sıralanabilir. Stilin önemli müzisyenleri arasında; Charles
Mingus, George Russell ve piyanist Oscar Peterson, sıralanabilir (Keseroğlu, 2005).
1970-1980 : Electric Jazz (Elektrik Caz) Stili
Bu döneme kadar olan stiller, yaklaşık 10’ar yıllık süreçlerde incelenebilir. Ancak; 1970’li yılların “Caz
Müziği”nin analizi yapılırken bu 10’ar yıllık dönemlerden vazgeçilmelidir. Çünkü; 1970’lerde en az
yedi farklı stil gelişmiştir.
Şöyle ki;
1-) “Fusion” (Kaynaşım) veya “Jazz Rock”: Klasikleşmiş “Caz Müziği” doğaçlamaları, “Rock Müzik”
ritimleri ve elektronik çalgıların tınılarıyla birleşmiştir.
2-) “Avrupa Romantik Oda Müziği”ne eğilim: Cazın bir tür estetik kazandırılmış halidir. Bir anda,
eşliksiz müzik yapan çok sayıda solist ve ikili ortaya çıkmıştır. Genellikle davul, kontrbas, …gibi ritmik
grup çalgılarına pek rastlanmaz.
3-) Jazz Rock: “Serbest Caz”ın yeni kuşağı olmuştur. Bir çok eleştirmenin cazın artık yok olduğuna
ilişkin yazılarına rağmen “Jazz Rock” hem müzikal hem de ticari anlamda çok büyük başarılar
kazanmıştır. Piyanist Richard Muhal Abrams’ın kurduğu AACM-Association for the Advancement of
Creative Musicians (Yaratıcı Müzisyenleri Destekleme Derneği) adlı müzisyenler birliğine bağlı cazcılar
giderek ön plana çıkmaya başlamışlardır. 1970’lerin serbest cazında, görünüşteki bir çok çelişkilere
rağmen, siyahların müziği Afrikalı köklerine daha bilinçli, güçlü ve daha planlı bir tarzda bağlıdır.
AACM müzisyenleri artık cazdan değil, “Great Black Music”ten (Büyük Siyah Müzik) söz ederler.
4-) Swing’in geri dönüşü: İlk bakışta “Fusion” veya “Jazz Rock” çalındığı izlenimini veren bu dönem
müzikleri aslında “Swing” döneminin büyük ustalarının yaptıkları müzikleri hatırlatan tarzlarda müzik
yapan bir genç kuşağın varolduğu bir süreçtir.
5-) Be-Bop’ın geri dönüşü: “Swing”in dönüşüyle şaşkınlık geçiren caz dünyası, aynı süreçte
saksofoncu Dexter Gordon’ın “Be-Bop” stiline geri dönüşüyle daha da büyük bir şaşkınlık geçirir.
6-) Avrupa Cazı: 1960’lı yıllarda filizlenmeye başlayan “Avrupa Cazı”, bu dönemde iyice kendini kabul
ettirmiştir. “Atonalite”yle beraber “Tonal” “Avrupa Cazı” da varolmuştur. Webern, Berg,
Stockhausen, Boulez …gibi bir çok Avrupalı müzisyen “Serbest Caz Stili”nin yansımalarının
gözlemlendiği eserler vermişlerdir.
7-) Cazın Evrenselleşmesi: Yavaş yavaş caz, rock ve çeşitli müzikal kültürleri aşan ve bütünleştiren bir
müzik ve müzisyen tipi doğmaya başlamıştır.
(Keseroğlu, 2005).
75
1980 ve Sonrasındaki Stiller ve Akımlar
1980’li yıllar ve sonrası dönemlerdeki “Caz Müziği”ni incelerken de, tek bir stilden söz etmek pek
olanaklı değildir. Bu dönemin cazının karakteristik özelliklerinden biri, önceki stiller arasında varlığını
korumuş olan sınırların kaldırılması ve aşılmasıdır. İşte bu sınırların kaldırılması sonucunda 1980’li
yılların ve sonraki dönemlerin “Caz Müziği”nde karma stiller yaratılmıştır. Stiller arasındaki sınırların
aşılması, 1980’lerin cazının temel unsuru haline gelmiştir. Hiç bir stile bağlı olmaksızın yapılan “Caz
Müziği”nin, kendisi bir “stil” olmuştur. Zenginliğinin ve çeşitliliğinin farkında olan bu “stil”in stilden
çok, ucu açık bir icra tarzı olduğunu bilen caz, “post-modern” hale gelmiştir. Post-modern caz, farklı
ve genellikle de birbirlerine uymayan stil öğelerinin çokluğundan bir birlik yaratmıştır. Uzlaşmaz,
muhalif bir müzik içinde zıtlıkları bir bütünün içine monte ederek birleştirmeyi başarır. Post-modern
cazın sık karşılaşılan ilkesi, “uyumsuzluğun uyumu”dur.
(Keseroğlu, 2005)
10.
POP ve ROCK MÜZİK
10.1. Pop Müzik
Pop müzik, genellikle hit olan, tutulan müzik yerine kullanılsa da aslında popüler müziğin bir alt
grubudur. Dünyada 1940'lara dayanan bir tarihi vardır. Günümüzde birçok Rock, Hip Hop, R&B ve
Country türlerine de dokunan pop müzik birçok müzik türünü içine alan ve tam olarak tanımlanmakta
zorluk çekilen geniş bir kavramdır.
"Popüler müzik" kavramının kısaltılmış biçimi olan Pop terimi dilimize İngilizce popular-Fransızca
populaire : "herkes tarafından tanınan,yaygın , halkın zevklerine uygun, geniş kitlelere dönük ve
güncel" anlamlarını içerebilen sözcükten girmiştir.
76
Günümüzde pop sözcüğüyle nitelenmek istenen, daha çok Anglo-Amerikan pop müziğidir. Bu yönüyle
pop, 20. yüzyılın ikinci yarısında bütün ülkelerde gündelik konuşma diline girmiştir.Geniş anlamıyla
pop müzik "eğlence müziği" ni tanımlar. Müzikte "eğlence" ögesi, tarih boyunca bütün kültürlerde şu
ya da bu biçimde dolaylı olarak yer almıştır. Eğlence özelliği ağırlık taşıyan bütün müzik çeşit ve
formları, aslında "popüler müzik" tanımına girer. Öte yandan 20. yüzyılın sanayi toplumlarında
kavram, "halk müziği" ve "sanat müziği" türlerinden de yararlanarak yeni bir "eğlence müziği"
dönüşümü yaratmış, ona bağlı olarak çok büyük bir endüstri ve geniş bir pazar hazırlamıştır. Sonuçta
"eğlence" zamanının çağımızda öne alındığı yaygın müzik türüne "popüler" ya da "pop" denmiştir.
Eğlence amaçlı müzikler "düzeysiz, kalitesiz" anlamına gelmez.Klasik müzikte ve halk müziğinde de
eğlenceye yönelik, hoşa giden, şaka, espri, alay içeren, dostluk, arkadaşlık, aşk, kıskançlık gibi evrensel
insan değerlerini işleyen, hayatı bütün renkleriyle anlatan ögeler vardır.
Tarih öncesi çağlarda müzik, büyü amacıyla yapılıyordu. İlkçağ uygarlılarından başlayarak müzik,
gerek kralların, firavunların, imparatorların saraylarında, gerek halk katmanlarında, köylerde,
obalarda, evlerde yapılırken eğlenceyi de içermiştir. Eğlence doğal bir insani-toplumsal olgudur.
Soylular, zenginler de eğlenmiş, sıradan insanlar, yoksullar da yaşamın tadını müzikle çıkarmaya
yönelmiştir. Kilisenin, insanları bir sürü olarak gördüğü erken ortaçağda, köylülerin yöresel şarkıları ve
bu şarkılar eşliğinde uygulanan dansları vardı.
Müzik türlerinde ilk ayrım,11. yüzyıldan başlayarak geliştirilen "dinsel müzik" ve "din dışı müzik" gibi
iki alt türde oluşmuştur. Rönesans çağı, insanların "sürü" konumundan çıkmayı amaçlayarak ses ve
çalgı müziğinin, oyun havaları eşliğinde uygulanan dansların toplumsal boyut kazanarakköklü şekilde
yaygınlaştığı ilk köklü dönemi temsil eder. Eğlence müziğinin tohumları, geç ortaçağ ve Rönesans
çağının din dışı müzik toprağına atılmıştır. Avrupa müziğinin temelinde, 17. yüzyılın opera aryaları ve
saray dansları bulunmaktadır. Din dışı müzik,17. yy ın ikinci yarısında Fransa kralı 14. Louis'in
sarayında uygulanan çalgı eşlikli dans müzikleriyle pekişmiştir.18. yy'ın ilk yarısında soyluların saray
eğlenceleri, opera ve bale sanatlarına dayanmıştır.1750'lerden başlayarak müzik,orta sınıflara da
seslenen kitlesel özellikler içermiştir. Müzikte popüler niteliğe dönüşme olgusu, 19. yüzyılda bütün
sınıf ve katmanların etkin katılımını sağlayan vals ve polka gibi toplumsal dans çeşitleriyle sevilen
sahne müziği şarkılarıyla belirginleşmiştir. 20. yy' a girildiğinde, ses kaydı teknolojisinin hız kazanması
77
ile Avrupa ve Amerika’nın kentlerinde popüler şarkılar milyonlarca insanı etkilemiş, radyo, plak ve
film endüstrisiyle bu yaygınlık olağan üstü geniş boyutlara yayılmıştır.
Popüler müziklere can katan başlıca ögelerden biri dans olduğu için, bu olanağı önce çıkaran
müziklerin kitlelere daha çekici geldiği açıktır.Pop müziğin tanıtımındaki öğelerin başında, müzikal
anlatım biçimini hem güftede ve bestede hem de seslendirmede en parlak,çarpıcı biçimde temsil
etmek gelir.Popüler müziklerin içeriği enerjiyi toplumsal boyutları yönünden inceleyen müzik
araştırmaları, bu müziğin içtenliğini, biyolojik ve psikolojik boyutlarını dinamizmiyle bağlantılı olarak
ele almıştır.20. yy ortalarında söz sahipi olmaya başlayan pop müzik hareketini doğuran etkenlerin
başında, sanayileşmiş toplumların koşullandığı kuşakların yeni açılımları vardır.( Say, 2010)
10.2. Rock Müzik
1950’ li yıllarda ortaya çıkmış olan rock müzik, batı dünyasının sanat müziği ile halk müziği
anlayışlarının kendi kavramları doğrultusunda pop müziğe taşınmış biçimidir. Rock müziğin kaynağı
olarak, Rhythm and Blues ve Country, olarak tanımlanan, Amerikan siyah müziği gösterilir.
Bu müzikler, daha çok siyah ırklı insanlara hitap etmekte iken, 1950’ li yılların başlarında Cleveland’lı
Alan Freed isimli bir discjokey, sunduğu radyo programında, beyaz gençlerin de bu müzikleri severek
dinlediklerini fark etmiş ve yayınlamaya başlamıştır. Çok ilgi gören bu türe, ilk kez 1951 yılında THE
DOMINOES grubunun “ Sixty Minute Man” adlı şarkısında geçen “My baby rocks me with a steady
roll” sözlerinin etkisiyle Rock and roll adını vererek programlarında kullanmaya başlamış. İlk etapta
bölgesel olarak dinlenen bu yeni müzik tarzı daha sonraları bütün dünyaya yayılmıştır.
Chuck Berry ve Elvis Presley ile birlikte rock müzik, zirvedeki yerini sağlamlaştırmış ve kendisini
geliştirmiştir. Teknolojinin gelişmesi ile amplifikatörlerin yaygınlaşması, elektrogitarın rock müziğe
girişini sağlamış, bu müziğe yeni bir soluk getirmiş ve daha sert müzikler yapılmaya başlanmıştır. Daha
sonraki dönemlerde grup mantığının yaygınlaşması ile Beatles, The Rolling Stones gibi dünyaca ünlü
gruplar rock müziğe damgasını vurmuştur. http://www.bilgiustam.com/rock-muzik-nedir-rockmuzigin-turleri-ve-tarihcesi/
78
1964’de başlayan İngiliz istilasının başını tek bir grup çekiyordu: Elbette The Beatles. The Beatles
Kuzey Amerika’ya ayak basar basmaz sansasyonlar yaratmaya başladı, yan ürünleri satılan ilk
gruplardan biri oldu. Yan ürün derken aklınıza gelebilecek her şeyden bahsediyoruz, beslenme
çantalarından bardaklara, sakız paketlerinden John Lennon yastıklarına kadar. Müziğin rengini
değiştirdikleri kadar modanın da yüzünü değiştirdiler. Fermuarlı botları ve kâküllü saçları ile ilk kez bir
grup insanların görünüşünü de bu kadar etkiliyordu. Hemen ardından The Kinks ve The Rolling
Stones gibi gruplar da yollarını bulmaya başladılar, fanatiklikten çılgınlığa doğru kayan bir dinleyici
kitlesi edindiler.
The Beatles zaman içinde yavaş yavaş değişime uğradı. Müzik konusundaki esas değişiklik ise 1967’de
gerçekleşti, hippi şuuru dalga dalga yayılmaya başladı. The Rolling Stones da 1960’lar boyunca
durmadan değişti, sound’larına biraz psychedelica serptiler; değiştirmedikleri şey ise müziklerinin
sertliği, hatta zaman zaman kabadayılığa doğru uzanması oldu. 1960’ların sonuna doğru bir San
Francisco akımı ortaya çıktı, en gözde gruplar San Francisco’dan Amerika’ya yayılıyordu. Janis Joplin,
Jefferson Airplane, The Greatful Dead gibi gruplar San Francisco’yu sallarken daha güneylerde Los
Angeles’da The Doors fırtınası fena halde esmeye başladı. Rock and Roll tarihi adına tüm zamanların
gördüğü belki de en büyük olay bu dönemde yaşandı: New York’taki Woodstock Festivali. Günler,
Janis Joplin’in Rock and Roll’u bir erkek oyunu olmaktan çıkardığı için bütün kadınlarca alkışlandığı,
müziğin yaşamı ve bütün dünyayı değiştirebileceğine inanıldığı günlerdi
.
1960’larda kurulan Jethro Tull, The Moody Blues ve Pink Floyd gibi İngiliz gruplar, 70 lerde teknik
süper starlar haline geldiler. Black Sabbath, Led Zeppelin gibi gruplar müziğin çizgisini sevimli hippi
kültüründen uzaklaştırıp daha karanlık ve mistik temalar üzerinde yoğunlaştılar.
79
Kuzey Amerika’da ise daha değişik bir tarz popüler olmaya başlamıştı. Geleneksel country müziğini
rock ile karıştıran bu tarzın öncüleri Stills and Nash, Lynyrd Skynyrd, Creedence Clearwater Revival ve
The Eagles idi. Bunlar Pink Floyd gibi grupların aksine her şeyin akustik olmasından yana bir tavır içine
girdiler. Rock cephesinde bunlar olup biterken İngiltere’de glam demlenmeye, Amerika’da da disco
patlamaya hazırlanıyordu. http://otamoka.com/wp01/2013/10/14/modern-muzik-rock-muzik-tarihi/
1980’li yıllar Metal müziğin gelişimi için de oldukça önemli yıllardı. Bu dönemin birkaç yıl gerisinde
oluşan bir İngiliz istilası başladı. BLACK SABBATH, JETHRO TULL, BUDGİE, JUDAS PRİEST,
MOTÖRHEAD, DEF LEPPARD ve UFO gibi gruplarla başlayan dönem IRON MAIDEN, SAXON,
VENOM, ANGEL WITCH, SAMSON, RAVEN gibi birçok grupla devam etti. Bu dönem dünyada
birçok insanı etkisi altına aldı ve bu döneme ”New Wave Of British Heavy Metal” denildi. Bu
tarzda çift gitar uyumu, anlaşılır melodik yapı, düz ama agresif vokal yorumları, gizemli dünyadan
politik eleştirilere kadar uzanan konularla birleştirildi. Öyle bir dönemdi ki, Spider ve Samson’un
Heavy Rock’undan Warface’in Death-Black metaline kadar bir köprü kuruyordu.
Peşinden ”Speed Metal”in geleneksel ton yapısı nihilistlik, kromatik bir hal aldı. Böylece o
dönemde yine ortalıkta olan punk rock’tan doğan bir sentezle “Death Metal”e uzanıldı. SLAYER’
ın çıkışıyla modern metal oluştu. Bu dönemde Punk’ın hızını ödünç alan bir tür de ortaya çıktı ve
bu türün adı da ”Thrash Metal”di ve gerçekten kırbaçlarcasınaydı. Müzikal yapıda twin-pedal bir
zorunluluk haline geldi ama dörtnala giden bir at gibi kullanılmalıydı. Çoğunlukla da kullanılan
davulun üst kısmıydı (altolar).İyi bir gitaristin görevi de müziği kısa lead gitar partisyonlarıyla ve
doğru zamanda sololarla renklendirmekti. Thrash Metal’in kötü özelliği ise kısır bir yapıya sahip
olmasıydı. Bundan dolayı çok grup müziklerine klasik yapının (davul-gitar ve bass gitar) yanı sıra
değişik ”Power Metal” unsurlarını da kattılar. Bunlar, vokaldeki çığlık yorumları, klavyeler gibi
80
şeylerdi. Diğer bir müzikal yöneliş ise tüm bu eklemeleri reddedenlerdi ki onlarda da değişim
vokal yorumunda ağırlıklı oldu. Anlaşılır ama agresif Thrash vokalinden, zor anlaşılan brutal bir
vokal yorumuna yönelindi. Birçok müzik dinleyicisi bunu kabullendi ve “Death Metal” ortaya çıktı.
Thrash ve Death Metal’ de konular genellikle gelişen modern toplumun teknolojik zararları, yani
nükleer tehlike, politik yaşamdaki olumsuzluklardı. Bu nükleer zararların eleştirilmesiyle karşımıza
onu temsil eden iskelet, kurukafa, eriyen suratlar gibi sürrealist figürleri de çıkardı. Bunlar zaman
içerisinde t-shirt’leri süsledi. Burada vurgulanmak istenen nükleer tehlike ile yok olmak
istenmemesiydi. O yüzden iskelet figürleri bir başkaldırıyı temsil etti.
1990′lı yıllarda GUNS’ N ROSES gibi bazı gruplar Rock’n Roll ve yeni yeni ünlenen bir müzik
türü olan metal müziği birleştirerek yeni türler ortaya çıkarmaya çalışmışlar. Bu gruplar haricinde
BON JOVI, eski alışkanlıklarını bırakıp yakışıklığını kullanmanın en iyi yolunun Rock müzik’e
“aşk” kavramını katarak milyonlarca genç kızın gönlünü çalmakta bulmuş ve ününe ün katmıştır.
Yine de bir Metal faktörü 80′li yıllardan edindiği potansiyel ve insanların farklı müzikler dinleme
yolundaki eğilimlerini sisteme olan tepkiyle birleştirip önemli bir müzik türü haline gelmiştir. Metal
Müzik’te özellikle METALLICA ’nın 1991 kaydı olan BLACK Albümü, MANOVAR ’ın, IRON
MAIDEN ’ın, SEPULTRA ’nın, MEGADEATH ’in, OVERKILL ’in ve daha birçok grubun sayısız
muhteşem albümü ve diğer grupların burada sayamayacağımız kadar çok albümleriyle Metal
müziği de hatırı sayılacak bir dinleyici kitlesine ulaştırmıştı.
http://kemansitesi.wordpress.com/2011/12/30/rock-muzigin-tarihcesi/
Kendisini sürekli olarak yenileyen rock müzik kendi içerisinde; Hard rock, progresif rock, alternetif
rock, pop rock, punk rock, industrial rock, senfonik rock gibi pek çok farklı alt dallara ayrılmıştır.
Hard Rock: Hard Rock, kökenleri 1960 başları Garaj Rock'ı ve Jazz'a dayanan bir rock and roll tarzıdır.
Elektro gitar, bas gitar ve davulların sert şekilde kullanılması tipik özelliğidir. Hard rock terimi,
overdrive kullanımı yoğun, daha melodik gitarlara sahip, jazz ve blues dan sert heavy metalden
yumuşak bir tarzı betimler. Deep Purple ve Led Zeppelin bu tarzın başı çeken gruplarındandır.
Alternatif Rock: 1970'lerin 1970'lerin sonunda hard rock'a bir alternatif sunmak amacıyla ortaya
çıkmıştır. Her ne kadar işleyişi hard rock'a benzetiliyorsa da akor ve ritimleri farklıdır. Dinleyiciye farklı
bir armoni anlayışı sunar. Analiz edildiğinde günümüzde sert tonlarla kullanılan alternatif rock, Hard
Rock tabanlıdır. Progressive Rock (Rock, caz, folk ve klasik müziğin karışımı: The Batles-Moody Blues)
81
, Indie Rock, Grunge, Indie Pop, Brit Pop, gibi birçok farklı müzik türünü içinde barındırır. İçinde birçok
müzik türü barındırdığı için tek kültürün aksine çoğu kültüre uyum sağlar. Günümüzde en çok tercih
edilen rock dalıdır.
Punk Rock: Punk, düzene ve düzenin getirdiği sistemlere karşı ortaya çıkmış bir isyandır. Tabulaşmış
ve kalıplaşmış davranışlara karşıdır. Hayat gündelik yaşanmalıdır anlayışını benimsemektedir. Punk’a
göre kişiler düzene göre değil kendi istediklerine göre yaşamalıdırlar. Her gün işe gidilmemeli, eğlence
ve düzensizlik hayatın temel noktası olmalıdır. Punk, içinde bulunduğu durumları protesto etmek için
müzik yapar. Bu aykırılık; saç biçimlerinden, kıyafetlerine kadar yansımaktadır. The Sex Pistols
özellikle rock tarihindeki tüm punk gruplarını etkilemiştir. Özellikle Sid Vicious, Nirvana'ya kadar tüm
grupların idolü olmuş, sadece müziği değil yaşam tarzıyla da Punk benzeri akımların gelişmesinde
etkili olmuştur
Industrial Rock: Digitalin ön planda olduğu, makineleşmeye karşı bir müzik tarzıdır. Öfke ve isyan bu
tarzın
temelini
oluşturur.
Ministry
Grubu
bu
tarzın
ilk
temsilcilerindendir.
Pop Rock: Rock müziğin daha hafif ve sade yapılmasını benimseyen anlayıştır. Akustik enstrümanların
ve vokalin ağırlıkta olduğu pop müziğe yakın bir müzik tarzıdır.
Senfonik Rock: Rock müziğin, içerisinde klasik müzik ve rock müzik temalarının birlikte kullanılmasıyla
oluşan türüdür. Queen bu tarzın ilk ve önemli temsilcilerindedir.
http://www.bilgiustam.com/rock-muzik-nedir-rock-muzigin-turleri-ve-tarihcesi/
11.
TÜRKİYE’DE POP ve ROCK MÜZİK
Türkiye’de Pop Müzik
Türkiye’de pop müziğinin gelişimini incelemek için 60’lı yıllara, pop müziğinin ilk filizlendiği yıllara
uzanmak gerekir. O zamanlarda pop diye tabir edilen bir müzik yoktu. Her şey yabancı parçalara
Türkçe sözler yazılmasıyla başladı. O zamanlar bu müziğe Türkçe Sözlü Hafif Müzik, ya da Aranjman
Müzik deniliyordu. Söz yazarlarına büyük görevler düşüyor, Sezen Cumhur Önal ve Fecri Ebcioğlu gibi
birçok söz yazarı, yabancı bestelere Türkçe sözler yazıyorlardı.
Bu müzik o yıllar hafife alındığından olacak ki TRT “hafif müzik” diye bir tanım getiriyordu. Erol
Büyükburç, şüphesiz Türk Hafif Müziğinin ilk sanatçısıdır. İlginç sahne kostümleriyle de akıllarda yer
etmiştir. Onu Ajda Pekkan izlemiş ve böylece bu müziği icra eden birçok sanatçı ortaya çıkmıştır. 70’li
yıllarda ortaya çıkan Anadolu Pop ya da Anadolu Rock müzik, TRT’ye inatla tüm Türkiye’yi kasıp
82
kavurmuştur. Cem Karaca, Barış Manço, Moğollar, 3 Hürel, Erkin Koray ve Edip Akbayram bu akımın
belli başlı sanatçılarıdır.
Bunlara Halk Müziğine odaklanmaları yüzünden “Kent Ozanları denmektedir. 90’lı yıllarda bu akıma
özenerek birçok sanatçı boy gösterecektir. 80’li yıllar ise gerek pop müzik açısından, gerek diğer
müzik türleri açısından en kötü yıllar olarak kabul edilebilir. Eğer 70’leri plak, 90’ları da CD ile
özdeşleştirirsek, 80’lere kaset canavarı yıllar diyebiliriz. 12 Eylül’ün baskısıyla başlayan dönemde
müzik türleri de bir çıkmaza sürüklendi. Anadolu Pop ve Anadolu Rock furyasından Arabesk
dalgasından geçiş söz konusuydu. Kanımca Orhan Gencebay, bu iki müzik türü arasında bir geçiş
formu teşkil ediyor. Kendisi hiç bir zaman arabesk yaptığını iddia etmedi. Kendi müzik tarzını
oluşturmaya çalıştı.
Hatta bazı şarkılarındaki Gitar soloları Anadolu Rock’tan izler taşıyordu. Ancak kendisi de farkında
olmadan arabeskin temelini attı ve arabeskin Orhan Babası oldu. Orhan Gencebay ile birlikte Ferdi
Tayfur, İbrahim Tatlıses ve Müslüm Gürses 80’lerde arabeskin dört büyük üstadı oldular. Hepsi de ayrı
ses renkleriyle farklı acılara hitab ettiler, bir bütünü tamamladılar. 80’li yıllar Arabeskin altın yıllarıydı.
Arabeskin yanı sıra 1978 yılında Ferdi Özbeğen’in temelini attığı taverna kültürü, fantezi müziğini
oluşturdu. Piyanist şantör ekolü doğdu. İnsanlar arabesk ile kederlenirken fantezi ile şenlendi.
Oryantal kültür, bu iki müzik ile damarlara aşılandı. Bu hakimiyet, ister istemez diğer müzik türlerini
etkisi altına aldı. Pop müzik de bu oluşumdan nasibini aldı.
Bazılarına göre Sezen Aksu Sen Ağlama, Git gibi şarkılarla Türk makamları ile arabesk dalgasına cevap
verdi, bazılarına göre bu şarkılar, onun arabeskten etkilendiğin göstergesiydi. 80’lerdeki müziğin
kalitesizliğinin en bariz kanıtı, Opera adlı eurovizyon şarkısının sonradan en kötü eurovizyon şarkısı
seçilmesidir. Bu yıllarda başlayan elektronikleşme, aranjör ve stüdyo müzisyenlerinin doğmasına
neden oldu. 90’larda pop müziğinin teknik kadrosu: Garo Mafyan Onno Tunç, Atilla Özdemiroğlu gibi
isimler yetişti.
Bu kadar klip ve Radyo yayını, albüm satışlarının düşmesine neden oldu. Korsan kasetçilik ve telif
hakları sorunları gündeme geldi. Tarkan 90’ların pop ilahı oldu. Mavi gözleri ile kızları her zaman
büyüledi. Şarkılarında “Kıl oldum abi Hepsi senin mi Ölürüm sana hişt zilli” gibi bol argo bulunmasına
rağmen şarkıları çok sevildi. Türk Popunun 90’lardaki lideri oldu. Başarısını yurt dışında da kanıtladı.
Tarkan gibi şarkılarında ilginç sözler bulunan şarkıcılara Ankaralı Turgut, kendi üslubuyla Ankara
Havasıyla cevap verdi. Pop o kadar cazip hale gelmişti ki eskiler, tekrar gündeme gelmek için çareyi
popta armaya başladılar.
http://www.diyadinnet.com/YararliBilgiler-486%26Bilgi=pop-m%C3%BCzik-t%C3%BCrkiye-tarihinedir
83
Türkiye’de Rock Müzik
Türkiye'de Rock müzik anlayışı, ilk olarak Anadolu halk müziği ile rock müziğin birleşimi müzik
türü, Anadolu Rock olarak ortaya çıkmıştır. Erkin Koray, Barış Manço, Cem Karaca, Fikret
Kızılok ve Moğollar buna örnektir. Bu grupların patlamasından sonra '67-'68 yıllarında,
Türkiye'de de başta Cem Karaca olmak üzere, Barış Manço, Erkin Koray, ve Moğollar
gibi birçok grup ve müzisyen kendilerini yurt çapında üne kavuşturacak ilk 45'liklerini
çıkarmışlardı ve Moğollar' ın ilk dönem klavyecisi Murat Ses'in öncülük ettiği bir akım olan
Anadolu Rock’ın temelleri de yine aynı senelerde böylece atılmış oluyordu. Türkiye bu akıma
çok ısınmıştı. Bu müzisyenler yurtdışındaki akımları oldukça yakından takip ediyorlardı ve
farkında oldukları bir şey vardı ki bu da kendi ülkelerinin müziğinin aslında çok köklü bir
geçmişe sahip olduğu ve de en önemlisi altmışlı yılların ikinci yarısında temelleri Amerika
Birleşik Devletleri'nde atılmış olan psychedelic rock akımının aslında kendi ülkelerinin müziğinin
özünde bulunduğuydu. Batının 68 kuşağı hippileri de doğu mistisizmine bol miktarda
meraklıydı ve bu konuda bolca araştırma yapıyorlardı. Türkiye'de yaşayan müzisyenler ise
zaten bu olayın içinde doğup büyümüş oldukları için bu onlar için çok büyük bir avantajdı ve
bunu çok iyi değerlendirmesini bilip hem batıdaki dünyayı sallamış grupların çalışmalarından,
hem de kendi ülkelerinin yerel müziğinden yararlanarak çok sağlam doğu batı sentezleri
ortaya
çıkarmasını
bildiler.
Bu
da
Anadolu
rock
müziğini
ortaya
çıkardı.http://tr.wikipedia.org/wiki/Rock_müzik
1980-1990 yılları arasında ise askeri darbenin ve onun getirdiği sınırlamalar, en azından
ekonomik anlamda nispeten etkisini yitirmeye başlamıştır. Ekonomik anlamdaki liberalleşme
bir şekilde siyasal ve toplumsal alanda da kendini hissettirmeye başlamıştır. Kapitalizmin ve
onun toplumsal yaşayış biçiminin getirdiği kurallar, Türk toplumu üzerinde de kendini
göstermiş ve bireycilik ön plana çıkmıştır. Toplum, öğrenciler ve gençler bile, depolitize
olmuş, bu da doğal olarak Türk Rock müziğini de etkilemiştir. Daha önceleri de protest bir
tarzı olmayan Türk Rock müziği bu kez toplumdan da böyle bir istek gelmeyince hiç o alana
kaymamıştır. Hızlı kentleşme ve büyük şehirlere göç, kırsal yaşama biçiminin kentlerde de
yaşanmasına, dolayısıyla burjuva ve entelektüel kesimlerde dahi arabesk ve pop müziğin, ön
plana geçtiği, rock müziğinde, en azından çok büyük toplum kesimince, dışlandığı bir dönem
olmuştur.
84
90 lı yıllarda karşımıza çıkan, önde rock gruplardan Bulutsuzluz Özlemi’inden bahsetmeden
geçilemez. Yukarıda anlatılan savların aksine Bulutsuzluk Özlemi Türkçe Rock yapmaktadır.
Anadolu Rock’ın dışında, Türk Rock’ına şehirli bir yaklaşım ortaya koymuştur.
Her ne kadar grup 1980 li yıllarda kurulmuş ve ilk albümünü 1986 yılında çıkarmış olsa da
1990 yıllardaki çalışmaları ile adından söz ettirmeye başlamıştır.Grup şarkı sözlerinde
sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve politik konuları dikkate almıştır. Grupta Nejat
Yavaşoğulları, Sina Koloğlu, Akın Eldes, Sunay Özgür, Utku Ünal, Deniz Demiröz, Berke
Özgümüş, Burak Güven, Serdar Öztop gibi müzisyenler yer almış ve almaktadır.
Yine bu yıllarda Ra, Whisky, Objektif gibi grupların ardından Pentagram, Teoman, Şebnem
Ferah ve Kargo gibi başlıca isimler bu müzik türünü alıp götürmüşlerdir. 1996’da çıkan
Şebnem Ferah’ın “Kadın” isimli albümü ile Aylin Aslım başlıcalarıdır. Yıllarca siyaset ve de
iğneleme amacı güden vede arada aşkı dile getiren şarkı sözleri birden umutsuzluğu,
yaşamdan kopmuşluğu dile getiren sözler haline gelmiştir. Gelişen ve güçlenen piyasa ile
Athena, Duman, Mor ve Ötesi ve Manga gibi başlıca gruplarda önceden var olsalar da
85
kendilerini bu dönemlerde ifade ederek popülerleşmişlerdir. Athena grubu ilk 1987 yılında
bir metal grubu olarak ortaya çıkmış ve 1993’te sert bir albüm yayınlamıştır. Ancak kendisini
futbolun geliştiği yıllarda Holigan adlı albümüyle daha popüler bir tarzda yakalamıştır.
Bundan
sonra
popüler
rock
kültürüyle
devam
etmiş
ve
ilgiyi
toplamıştır.http://erus.blogcu.com/turkiye-de-toplumsal-degisim-ve-turk-rock-i-ii/
86
KAYNAKÇA:
1. Aktüze,İ. (2010). Müziği Anlamak, Pan Yayıncılık, s. 367
2. Baskerville,J. D.(1974) Free Jazz: A Reflection of Black Power Ideology, JSTOR
University of Illinois Press, Ethnomusicology, Vol.18
3. Çavdar, D.(2011). ‘’Bir Ayrılık Öyküsü: Fado”
“http://www.kulturmafyasi.com/2011/12/27/bir-ayrilik-oykusu-fado/ ) Erişim
tarihi:04.11.2013- 00:35
4. Bailey, D. (2011). Doğaçlama. PanYayıncılık: İstanbul
5. FENIKS Dergisi, Sayı: 72,
http://dergi.aktiffelsefe.org/index.php?option=com_content&view=article&id=6:batimuezk-tarh&catid=12:61&Itemid=20
6. (Göçen,
E.(2003).
‘’
Melankolinin
yükselen
sesi
–
Mariza’’.
http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=4446) Erişim tarihi: 5
Kasım 2013- 00: 09,)
7. Gümüş, E. (Tarihsiz) “Ortaçağ Avrupa’sında Gezgin Şarkıcılık Geleneği”
http://www.kuzgunakademi.com/index.php?option=com_content&view=article&id=113
&Itemid=147 Erişim tarihi: 04,01,2013)
8. Gürman,B(tarihsiz).
Endülüs
Kültür
Araştırmaları
http://flamenko.org/soylesiyazi/yazi-kosesi/berk-gurman/
(04.01.2013)
9. Herzhaft, G.(tarihsiz). Blues. Dost Yayınevi. ISBN 978-975-298-206-9. Ankara
10. Hoşnut, Ö (Tarihsiz).Rock Müzik Nedir? Rock Müziğin Türleri ve Tarihçesi.
http://www.bilgiustam.com/rock-muzik-nedir-rock-muzigin-turleri-ve-tarihcesi/ Erişim
tarihi:05.01.2014-00:30
11. İlyasoğlu, E. (1994). Zaman İçindeki Müzik. Yapı Kredi Yayınları
12. Kaygısız, M.(2009). Müzik Tarihi. Kaynak Yayınları, İstanbul
87
13. Kerimov, R. (2013). Geleneksel Hint Müziği Üzerine Bir Derleme. İdil Dergisi, Cilt 2, Sayı
8, Volume 2, Number 8
14. Keseroğlu, E (2005). Caz Müziğinin Gelişim Süreci ve Etnik Müziklerle Etkileşimi. Yüksek
lisans tezi. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
15. Kuyucu, M. (2013). Türkiyede müzik basını tarihi ve hey dergisi örneği. Gümüşhane
Üniversitesi İletişim Fakültesi. Cilt 2 (Sayı 2).
16. Küçük, D. (2012). Salsa. Müzik Kültürü Ders Notları
17. Leymarie, I. (2010). Salsa ve Latin Caz. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları
18. MİMAROĞLU, İlhan (1999). Müzik Tarihi. Varlık Yayınları
19. West, M.L. (1992). "Angient Greek Music" Caleradon Press; New York, USA,
http://www.sadigitar.com/pdf/modal_chord_progression.pdf
20. Oakley, G (2004). Blues Tarihi. Ayrıntı yayınları, İstanbul
21. Özgür, Ü (2001)“Antik Yunan Modlarından Ortaçağ (Kilise) Modlarına”G.Ü. Gazi Eğitim
Fakültesi Dergisi Cilt 21, Sayı 2 (176 2001) 169-178
22. Özkan, İ.H. (2000). "Türk Musikisi Nazariyatı ve Usulleri Kudüm ve Velveleleri" Ötken
Neşriyat, İstanbul
23. Say. A. (2006). Müzik Tarihi. Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Ankara
24. Say, A (2010).Müzik Tarihi (7.Basım). Müzik Ansiklopedisi Yayınları
25. Say. A. (2009). Müziğin Kitabı. Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Ankara
26. Say. A. (2002). Müzik Sözlüğü. Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Ankara
27. Selanik, C. (1996). Müziğin Tarihsel Serüveni, Ankara: Doruk Yayıncılık
28. Sözer, V. (2005). Müzik ansiklopedik sözlük. İstanbul: Remzi Kitabevi.
88
29. Uçan, A. (2000). Geçmişten Günümüze Günümüzden Geleceğe Türk Müzik Kültürü,
Ankara: Müzik Ansiklopedisi Yayınlan
30. Yıldız E. (2003). “Ortaçağda Müzik ve Toplum.” Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi
Dergisi Sayı 3,41-45. 04.01.2013
http://e-dergi.atauni.edu.tr/index.php/gsfd/article/view/3104/2996
31. Yüksektepe (2012). Batı Müzik Tarihi, Yeni Yüksektepe e-dergi, sayı 71,
07.10.2012http://dergi.aktiffelsefe.org/index.php?option=com_content&view=article&id
=6:bati-muezk-tarh&catid=6:makaleler&Itemid=5
32. http://www.behance.net/gallery/Ancient-Egyptian-Musical-Instruments/1218723)
33. http://www.flamenkoevi.com/flamenko.htm
34. http://dersbelgeligi.wordpress.com/muzik-belgeligi/129-2/
Erişim Tarihi 27/10/2014 Saat 19.13
35. http://tr.wikipedia.org/wiki/Fado
36. http://tr.wikipedia.org/wiki/Blues
37. http://tr.wikipedia.org/wiki/Pop_müzik)
38. http://www.bilgiustam.com/rock-muzik-nedir-rock-muzigin-turleri-ve-tarihcesi
39. http://www.gurelcan.com/primalages Erişim tarihi: 02.11.2013, saat: 09:13
40. http://blog.milliyet.com.tr/orta-cag-da-muzik/Blog/?BlogNo=192583 Erişim tarihi:
04.01.2014-17:00
41. http://www.gazetebilkent.com/2011/11/12/cazin-dansi-swing/ Erişim tarihi: 04.01.201423:00)
42. http://www.derszamani.net/caz-muzik-ve-bebop-akimi.html -Erişim tarihi: 03.11.2013 20.50 )
43. http://kemansitesi.wordpress.com/2011/12/30/rock-muzigin-tarihcesi/
05.11.2014 – 01:30
Erişim
tarihi:
89
44. http://www.diyadinnet.com/YararliBilgiler-486%26Bilgi=pop-m%C3%BCzikt%C3%BCrkiye-tarihi-nedir Erişim tarihi: 05.11.2014 – 01:45
45. http://tr.wikipedia.org/wiki/Rock_müzik Erişim tarihi: 05.11.2014 – 01:50
46. http://erus.blogcu.com/turkiye-de-toplumsal-degisim-ve-turk-rock-i-ii/
05.11.2014 – 02:00
Erişim
tarihi:
47. http://en.wikipedia.org/wiki/Wang_Luobin
Erişim Tarihi 27 / 10 / 2014 Saat 21:00
48. http://en.wikipedia.org/wiki/Liu_Wenjin
Erişim Tarihi 27 / 10 / 2014 Saat: 19.44
49. http://turkish.cri.cn/chinaabc/chapter24/chapter240102.htm
Erişim Tarihi 27 / 10 / 2014 Saat 20.38
50. http://turkish.cri.cn/chinaabc/chapter24/chapter240105.htm
Erişim Tarihi 27 / 10 / 2014 Saat 21.45
51. http://ucmaz.home.uludag.edu.tr/PDF/egitim/htmpdf/2001/penta.pdf Erişim Tarihi
27 / 10 / 2014 Saat 18:27
52. http://hayalsahnesi.com.tr/m%C3%BCzik-tarihi/ erişim tarihi: 25.10.2014- 12.35
53. http://www.yasamaugrasi.com/kultursanat/antik-cag-ve-antik-cagdamuzik.html#.VE1fdGd_uGs erişim tarihi: 25.10.2014- 21.10
54. http://dergi.aktiffelsefe.org/index.php?option=com_content&view=article&id=6:bati-muezktarh&catid=12:61&Itemid=20 erişim tarihi: 26.10.2014- 09.45
55. http://www.mavi-nota.com/index.php?link=yazi&no=2201
erişim
tarihi:
26.10.2014- 11.00
56. http://www.tumata.com/ContentDetail.aspx?cid=4 erişim tarihi: 26.10.2014- 11.30
57. http://www.minikjaponya.com/icerik/muzik/geleneksel_japon_muzik.html erişim
tarihi: 26.10.2014- 15.00
90
erişim
58. http://www.japan-fans.com/showthread.php?tid=1474
tarihi:
27.10.2014- 22.40
59. http://hulyarust.blogspot.com.tr/2013/04/japon-geleneksel-calglar-koto-vesho.html erişim tarihi: 27.10.2014- 01.18
60. http://translate.google.com.tr/translate?hl=tr&sl=en&u=http://en.wikipedia.org/wi
ki/Re
corder_%28musical_instrument%29&prev=search
)
erişim
tarihi:
29.10.2014- 00.47
61. http://dersbelgeligi.wordpress.com/muzik-belgeligi/hint-muzigi/)
Erişim tarihi 24.10.14-19.15
62. (http://www.sahajayogaportal.org/muzik-sanat/klasik-hintmuzigi.html) Erişim tarihi 24.10.14-19.22
63. http://global.britannica.com/EBchecked/topic/495977/reggae / 20.10.2014 - 22.28
64. http://en.wikipedia.org/wiki/Desmond_Dekker / 21.10.2014 – 20.30
65. http://en.wikipedia.org/wiki/Jimmy_Cliff / 21.10.2014 – 21.30
66. http://en.wikipedia.org/wiki/Toots_and_the_Maytals / 21.10.2014 – 21.02
67. http://tr.wikipedia.org/wiki/Bob_Marley
/
21.10.2014
68. http://tr.wikipedia.org/wiki/Reggae / 20.10.2014 - 22.00
69. tr.wikipedia.org/wiki/Salsa_(dans)#Tarih.C3.A7e) 27.10.2014 19:26
70. tr.wikipedia.org/wiki/Salsa_(dans)#.C3.87alg. C4.B1lar) 27/10/2014
21:35
20.00