kadın hakları merkezi 8 mart 2014 özel broşürü

İÇİNDEKİLER
2 KUTLA-YA-MIYORUZ!
ÖNGÖRÜYE
6 KÖRGÖRÜDEN
YOL ALMASI
Kadın Hakları Merkezi
Av. Hale Akgün
51 ADAM OLMAK,
52 OLMASAYDIN OLMAZDIK
Rudyard KIPLING
Av. Bahar Ünlüer Öztürk
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi G.
Sekreteri
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı
8
HYPATiA
Derleyen: Av. Hale Akgün
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı
14 Röportaj
Av. Aydeniz Alisbah
Tuskan
20
Çocuk ve Gelin
Av. Nazan Moroğlu
25 OTHELLO SENDROMU
Kadına Yönelik Şiddet ve Kıskançlık
Psikolog E. Selin Uçal
AİLE İÇİ ŞİDDET OLGULARINDA
26 MULTİDİSİPLİNER
YAKLAŞIM
Prof. Dr. Oğuz POLAT, Adli Tıp Uzmanı
30 ACI ÇEKEN MİNİK YÜREKLER
YÖNELİK ŞİDDETE
32 KADINA
ADLİ TIP YAKLAŞIMI
Av. Elif Turnacı Çavuş
Prof. Dr. Nevzat Alkan
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi,
Adli Tıp Anabilim Dalı
KADIN HAKLARININ
42 LAİKLİK
TEMELİDİR
Av. Hale Akgün
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı
Şiir
52
İKİNCİ CİNS
Simone De Beauvoir
Derleyen Av. Hale Akgün
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı
59 Röportaj
Av. Ayşen ÖNEN
Av. Burçin Aybay,
62 Röportaj
Av. Işık Umur,
Av. Ayfer Coşkun
YÖNELİK ŞİDDET
64 KADINA
BAĞLAMINDA CEZA
MEVZUATINDA DEĞİŞİKLİK
ÖNERİSİ
Prof. Dr. Ayşe Nuhoğlu
Bahçeşehir Ün. Hukuk Fakültesi Dekanı
YAŞ ARASI RIZAEN
CİNSEL İLİŞKİDE KİM SUÇLU?
71 15-18
Av. A. Gülen Köse
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkan Yrd.
76 GÜNEŞLE YARIŞAN
CEZA KANUNU’NDA
72 TÜRK
DÜZENLENEN CİNSEL
Av. Gülcan Karayel
DOKUNULMAZLIĞA KARŞI
SUÇLARDA TEMEL SORUNLAR
Namık Genel, Yargıtay Cumhuriyet Savcısı
88 Atalardan SÖZLER
Hazırlayan: Av. Nilüfer Ay
VE TÜRKİYE’DE
90 DÜNYADA
CİNSİYET AYRIMI AÇISINDAN
KADIN İSTİHDAMI
Prof. Dr. A. Can Tuncay
Bahçeşehir Üniversitesi, Hukuk Fakültesi
BOŞANMA VE BOŞANMANIN
98 ÇOCUK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Psikolog E. Selin Uçal
CİNSEL
101 ÇOCUKLARDA
DOKUNULMAZLIĞA KARŞI
SUÇLAR
Av. Aşkın Topuzoğlu
İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi
KOMİTESİ TAVSİYE
103 CEDAW
KARARI İNCELEMESİ
Av. Sibel Kama
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Üyesi
108 ULUSAL MEKANİZMALAR
ŞİDDETLE MÜCADELEDE
ŞİDDET ÖNLEME VE İZLEME
MERKEZİ (ŞÖNİM)
Dr. Pelin FEYMİ, Sosyolog
İSTANBUL BAROSU ŞÖNİM
118 VERİLERİ
HAKLARI MERKEZİ
120 KADIN
FAALİYETLERİ
İSTANBUL BAROSU KADIN HAKLARI MERKEZİ
KUTLA-YA-MIYORUZ!
1977 Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Kadın Hakları ve Dünya Barışı Günü olarak 8 Mart’ı kabul
etti. Dünya Kadın Günü dünya kadınları arasında bir dayanışma günü olarak ülkemiz içinde de
kadın haklarının kazanılması, iyileştirilmesi için konunun gündeme gelmesinde önemli bir gün.
Kadının insan haklarını kazanım mücadelesinde mevcut duruma dikkat çekmek, sorunlarda farkındalığı artırarak çözüm yollarını ortaya koymak ve kazanılan deneyimlerin tüm ülke sathına
yayılması için yılda bir gün olsa da Dünya Kadınlar Gününün tüm dünya çapında kadınlar arasında dayanışma günü olması bizim için ayrı bir önem taşıyor.
Bugün biz kadınlar için cinsler arası eşitsizliğin, hak ihlallerinin halen sürdüğü günümüzde kutlama yapacağımız bir gün değil. Özellikle ülkemizde Kutlayamadığımız bir gün.
Çünkü;
Ülkemiz World Economic Forum (Dünya Ekonomi Forumu) 2013 Global Cinsiyet Uçurumu Raporunda (kadın-erkek arasındaki eşitsizliği ortaya koyan endeks) 136 ülke arasında en kötü tabloyu çizen ülkelerden biri. “Eğitime ulaşım”, “iş yaşamına katılım ve fırsat eşitliği”, “siyasi hayatta
yer alma”, “sağlık ve hayatta kalma” başlıklarında hazırlanan raporda Türkiye, 120. sırada. Siyasal katılım, ekonomik eşitlik, eğitim ve sağlık hakkı gibi farklı alanlarda kadının yerine değinen
raporda, Türkiye’nin kadın-erkek eşitliği endeksindeki yeri 120. sırada yer alırken, Filipinler ve
Nikaragua ise ilk 10’da yer aldı. Global Cinsiyet Uçurumu Raporu’nda Türkiye’nin hemen önünde Guatemala, Katar, Kuveyt, Fiji, Etiyopya, Ürdün var. Türkiye’ye ait verilerin bazıları ise şöyle:
136 Ülke arasında
İŞ YAŞAMINDA FIRSAT EŞİTLİĞİ ALANINDA 127
İŞGÜCÜNE KATILIM ALANINDA 123
EĞİTİM 104
SAĞLIK VE HAYATTA KALMADA 59
SİYASİ KATILIMDA İSE 103. SIRADA
2013 RAPORUNDAN TÜRKİYE’YE
DAİR BAZI ÇARPICI VERİLER DE ŞÖYLE
KADINLAR ARASINDA İŞSİZLİK ORANI %11
(ERKEKLERDE 9)
KADINLAR ARASINDA YARIM GÜN ÇALIŞMA ORANI %24
(ERKEKLERDE 9)
TARIM DIŞI İSTİHDAMDA KADIN İŞGÜCÜ ORANI %23
BANKA HESABI OLAN KADINLARIN ORANI %33
(ERKEKLERDE 82)
İŞLETMELERDE LİDERLİK KONUMUNA YÜKSELEBİLEN
KADIN ORANI % 4
KADIN ve EĞİTİM
Türk Eğitim Derneğ’nin (TED) düşünce kuruluşu TRDMEM tarafından hazırlanan Türkiye eğitim atlası verileri ise şöyle;
• Türkiye’de evlerinde eğitim kaynağı az düzeyde olan öğrenci
oranı yüzde 54. Bu oran uluslararası ortalamada yüzde 21, Rusya
Federasyonu’nda yüzde 19.
• 4. sınıf düzeyinde temel beslenme eksikliği nedeniyle öğretimi
aksayan öğrenci oranı Türkiye’de yüzde 74, uluslararası ortalamada yüzde 29, Rusya Federasyonu’nda yüzde 17.
• 4. sınıf düzeyini içeren okullarda kütüphanesi olmayan okul oranı Türkiye’de yüzde 24 iken, bu oran uluslararası ortalamada
yüzde 13, Rusya Federasyonu’nda yüzde 1’dir.
• Türkiye’de 4. sınıf düzeyinde dezavantajlı öğrencilerin bulunduğu okul oranı yüzde 63 iken, bu oran uluslararası ortalamada
yüzde 30, Rusya Federasyonu’nda yüzde 13’tür.
• 4. sınıf düzeyinde Türkiye’deki okulların sadece yüzde 38’inde
disiplinsizlikten kaynaklı sorun yaşanmazken, bu oran uluslararası ortalamada yüzde 61, Rusya Federasyonu’nda yüzde 65’tir.
OECD VERİLERİNE GÖRE
• 2011 yılında Türkiye’deki yetişkin nüfusun yüzde 68’i ortaöğretim düzeyi altında eğitime sahip. OECD ülkeleri ortalamasında ise yüzde 25.
• 6-15 yaş aralığında öğrenci başına yapılan harcamada Türkiye, Lüksemburg’un onda biri düzeyinde. Harcama sıralamasında Türkiye
19.821 dolar ile son sırada, Lüksemburg 197.598 dolar ile ilk sırada
yer almaktadır.
• Sosyal, kültürel ve ekonomik (ESCS indeksi) olarak alt düzeydeki (-1
altı) öğrenci oranı Türkiye’de yüzde 69, Rusya Federasyonu’nda yüzde
12, OECD ülkeleri ortalamasında ise yüzde 15’tir.
• 2011 yılında yetişkin kadın istihdam oranı Türkiye’de yüzde 31, Rusya
Federasyonu’nda yüzde 72, OECD ülkeleri ortalamasında yüzde 65,
Avrupa Birliği ortalamasında ise yüzde 66’tır.
• 3-4 yaş nüfusunda bir eğitim kurumuna kayıtlı nüfus oranı Türkiye’de
yüzde 12, Rusya Federasyonu’nda yüzde 73, OECD ülkeleri ortalamasında yüzde 74, Avrupa Birliği ortalamasında ise yüzde 81’dir.
• 2000-2011 yılları arasında Türkiye’de 15-19 yaş arasındaki bireylerin
eğitime katılımlarında 41 yüzde puan artış sağlanırken, bu oran Rusya
Federasyonu’nda 7, OECD ülkeleri ortalamasında 8, Avrupa Birliği
ortalamasında ise 6 yüzde puandır. (Kaynakça: Cumhuriyet Gazetesi 13 Şubat 2014)
Toplumsal cinsiyet eşitliğinin dünyada ve ülkemizde sağlandığı
8 Martları görmek ve bu günü kutlayabilmek umutlarımızla.
KUTLA-YA-MADIĞIMIZ DÜNYA KADINLAR GÜNÜNDE KADINLARIMIZIN
KÖRGÖRÜDEN
ÖNGÖRÜYE YOL ALMASI
Av. Hale Akgün
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı
hem de özgürlüğüne karşı duyarsız
kalır ki bu bir akıl tutulmasıdır.
Hayatımızı, yaşadığımız toplumu, şartları sorgulamalıyız. Sorgulayan insan gelişir ve değişir. Koşulsuz
kabuller, hiçbir çabanın değişimi sağlamayacağını düşünmek, özgür olmadığımız halde sadece bize verilen
kadarını hakkımız, özgürlük sanmak yani özgürlüğü
ararken kendimizi aldatmak kör görüsünden kurtularak; sonuçları algılayabilme yetisi olan öngörüye kavuşmalıyız.
Cinsiyet ayrımcılığının yapılmadığı,
kadınların sadece kadın oldukları için
ayrımcılığa, hak ihlallerine uğramadığı, evrensel insan haklarının kadın
erkek tüm insan nesli için ırk, dil, din,
mezhep ayrımı gözetilmeden uygulanabildiği, tüm insanların eşit ve özgür olduğu barışçıl bir dünya sadece
ütopya mıdır?
Yaşadığımız dünyanın şu an için öyle
olmadığını hepimiz biliyoruz. Peki
bunu nasıl değiştirebiliriz?
Birey olarak toplulukları, ülkeleri,
insanları etkileyenler yön verenler
6
8 MART ’ 14
tarih boyunca her zaman olmuştur.
Bu şahsiyetler insanlık, insan hakları
yolunda önemli ilerlemeler de sağlamışlardır. Ancak dünyada kötülükler,
hak ihlalleri, eşitsizlikler tüm hızıyla
halen sürdüğü de malumuzdur. Tüm
dünyayı kapsayacak değişimler için
önce o dünya insanlarının bireysel
bilinçte değişmesi gerekmektedir. Bu
nedenle değişime kendimizden başlamalı, değişerek de değiştirmeliyiz.
Kadınlarımızın haklarının bilincinde olması hukuki zeminde sağlanan
haklarını bilmeleri yeterli değildir.
Eğer kendi iç farkındalığımızı kendi
çabamızla sağlamaz isek kendi bilincimizi açmaz isek o haklar bizim için
yeterli eşitliği sağlamayacaktır. Toplumsal cinsiyet bakış açısında doğruları önce biz kadınlar benimsemeliyiz.
Bize insan hakkı diye sunulan, bazen
seçim yapma özgürlüğümüz, inanç
özgürlüğümüz denilen bazen de yaradılıştan gelen doğanın kanunu diye
empoze edilen uyulacak kurallar değerlerin bazen eşitlik ve özgürlüğümüzün en büyük engelleri de olabileceğini bu açık bilinçle fark edebiliriz.
Başkalarının yargılarına göre hareket
eden kişi, hem kendi varoluşuna
Kadının doğasından gelen annelik
içgüdüsü savına sığınarak toplumsal
eşitliğini bozan kuralları dayatmak
veya inanç duyarlılığını kullanarak sakınılacak, korunacak ve dahi en vahimi kendisinden sakınılacak meta haline dönüştüren düşünceleri empoze
edilmesi çağlar boyunca süregelmiştir. Oysa insanlara özgürlüklerinin
bilincini vermek, özgür eylemlerinin
ortaya çıkardığı sonuçlar karşısında
sorumluluklarını hatırlatmak, bu şekilde onları istedikleri gibi yaşamanın
sorumluluğuyla baş başa bırakmak
gerekir.
Kendi bulunduğumuz durumlardan
yakınırken, önce kendimizi sorgulamalıyız. Kendimize tarafsız gözle
bakmalıyız, Düşüncelerimizde, algılarımızda bilinçli ya da bilinçsiz oluşan kalıplar bizleri de dar kalıplara
sokmaktadır. İnsan kendini her türlü
dış etkenden, otorite, baskıdan soyutlaması tarafsız bir gözle kendini
gözlemlemesi ile kendini değiştirebilir. Kendi içimize yaptığımız gözlemler
bizim algılarımızı açacaktır. Düşünce
kalıplarımıza yönelik iç değerlendirmelerimiz, kendimizi gözlemle-
memiz, farkında olmadığımız kendi
özgürlüğümüzü kısıtlamalarımızı da
fark etmemizi sağlayacaktır. Birey olduğumuzun farkında olmakla, birey
olmakla var olabiliriz ve ancak kendimizi böyle değiştirebiliriz.
Hayatımızı, yaşadığımız toplumu,
şartları sorgulamalıyız. Sorgulayan
insan gelişir ve değişir. Koşulsuz kabuller, hiçbir çabanın değişimi sağlamayacağını düşünmek, özgür olmadığımız halde sadece bize verilen
kadarını hakkımız, özgürlük sanmak
yani özgürlüğü ararken kendimizi aldatmak kör görüsünden kurtularak;
sonuçları algılayabilme yetisi olan
öngörüye kavuşmalıyız. Öngörü için
sorgulamak gerekir. Düşünmek, sorgulamak, sebep sonuç ilişkisi kurarak
hayatın gerçeklerini keşfetmek durumundayız. Başkalarının bizim hayatımızın sınırlarını çizmesi, eşit iki insan
cinsi için farklı sınırlar belirlemesi bizi
de bunlara inandırmasına müsaade
etmemeliyiz.
Başkalarının bizlere biçtiği kalıplara
rollere göre yaşamak, bunu değiştirecek gücün kendinde olmadığını düşünmek, var olanı kabul, kanıksama
ile başkalarının çizdiği sınırlarda özgür olmayı özgürlük sanmak, kendini
yetersiz, çaresiz görmek, mistizme,
kaderciliğe kapılmak ise bir son görüdür ve bu bizi birey değil sürünün bir
parçası yapar. Oysa akıl, muhakeme
yeteneği verilmiş canlılar olarak en
azından doğruyu yanlışı ayıracak seçimlerimizi de buna göre yapacak bilince erişmeye çalışmak gerek. Bu ise
kendimizi önce sorgulayarak, eksik
ve yanlışlarımızı fark ederek, bunları gidermeye çalışarak aklımızı özgür
bırakarak sağlanabilir.
Çünkü “NEDENLERİ
DEĞİŞTİRMEDİKÇE SONUÇLARIN
DEĞİŞECEĞİNİ SANMAK
AHMAKLIKTIR”
(Einstein)
Tüm kadınların kalıplaşmış toplumsal
cinsiyet rollerinden önce kendilerini
kurtarması, körgörülerden arınarak
öngörüye ulaşmış eşit ve özgür insan
olmaları dileklerimizle.
8 MART ’ 14
7
KADININ EVRENSEL İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
SAYIN HAKİMLİĞİ’NE
Soruşturma No : M.S. IV. ve V. yy
Karar No
: MS 415
İTİRAZ EDEN (MÜŞTEKİ) : Kadının İnsan Hakları Savunucuları
SANIK/SANIKLAR
: Cehaletten beslenen insanları köleleştiren zihniyet
SUÇ
: Erkek egemen bir toplumda onların düşüncelerine aykırı düşünceler üretmek
SUÇ TARİHİ
: 08 Mart 415 MS
İTİRAZ EDİLEN KARAR
: Cyril’in keşişlerinin MS 415 tarihli ve Soruşturma No: MS IV./V. yy. Karar No: MS/415 sayılı Kararı.
KONU
: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Kadınlara Karşı Her
Türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesi, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi kapsamında iade-i İtibar amaçlı YARGILAMA istemi.
İTİRAZ NEDENLERİ : Bıkıp usanmadan düşünce özgürlüğü istediği için, düşündüğü için, düşündüğünü söylediği
için, inandığı ve inandığını savunduğu için, , adaletsizliğe isyan etmeye kalkıştığı için, inandığı ve savunduğu akıl ve
bilim için, inançlara düzene isyankarlıkla suçlanıp acımasızca öldürülen bir bilim kadını olan mağduru katleden zihniyet hiçbir ceza almadığı gibi yüzyıllar sonra hala faaliyetlerini sürdürmektedir. Tüm kadınlar için potansiyel tehlike
oluşturan Hypatia katleden zihniyet bu suç kapsamında yargılanması her geçen gün daha da ivedilik arz etmekte olup
hükme itirazlarımızı ve iade-i itibar amaçlı kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itirazımızın sunulması gereği hasıl
olmuştur.
AÇIKLAMALAR
• 415 yılında Cyril’in keşişleri ’nın konuşmalarından birini tamamladığı müzenin önünde toplandılar. Bir atlı araba
kapıya geldi ve Hypatia çıktı. Pusu yerinden fırlayan kalplerinde cinayet yatan grub Hypatia’nın arabasını sarmıştı ve Hypatia’yı inmeye zorladılar. Onu soydular ve çıplak olarak yakında bir kiliseye girmeye zorladılar, sunağa
getirdiler. Bir ara eziyetçilerin ellerinden kurtulmuştu, etrafını sarmış kara cüppeli keşişlere karşı ayağa kalkmıştı.
Bir çift laf söylemek için ağzını açmıştı, ama sesi çıkmadı. Çünkü o anda bir vuruşla onu yere yıktılar ve üzerine
kapanarak parçaladılar. Ölü bedenini sokaklarda sürüklediler, istiridye kabuklarıyla etini kemiklerinden sıyırdılar
ve kalanı yaktılar. Hypatia’nın ölümü dünyanın bin yıl cehalet ve batıl inançlar bulutlarıyla kaplandığı Karanlık
Çağların başlangıcını işaret etmiştir. 1
HYPATiA
*
Ya zamanla birlikte yaşar ölürsün,
ya daha yüce bir yaşam uğruna zamanın dışına çıkarsın.
Albert Camus
* Agora(Hypatia Hayatı) 2009 Yönetmen Alejandro Amenába
8
8 MART ’ 14
1
http://www.hermetics.org/Hypatia.html
8 MART ’ 14
9
Hypatia İskenderiye’li filozof, matematikçi ve astronomdur. Babası filozof Theon İskenderiye, Mısır’da yaşamış Yunan bilgin ve matematikçidir.
İlk eğitimlerini aldığı babası, dogma
düşüncelere saplanmasına izin vermedi. Kendine saygısı olan bir kimse
tarafından son gerçek olarak hiçbir
bilginin kabul edilmemesi gerektiğini, düşünme hakkını hep kullanmasını, yanlış düşünmenin hiç düşünmemekten yeğ olduğunu öğretti. Hypatia Atina’da eğitimini aldıktan sonra
400 yılına doğru İskenderiye’ye döner ve İskenderiye Kütüphanesi’ndeki Platon Okulu’nda dersler vermeye
başlar. Doğayı; mantık, matematik ve
deney ile açıklamaya çalışır.
Hypatia bu okulda, içerisinde çeşitli inanca sahip öğrencilerine Platon
ve Aristo’nun öğretilerini kazandırdı.
Öyle ki bu öğrencileri arasında ileride
İskenderiye valisi olacak olan Orestes
ve Ptolemais’in piskoposu olacak
olan Synesius da vardı. Dönemin İskenderiyesi’nin çok kültürlü ve inançlı toplumunun içerisinde İskenderiye
Eklektik Okulu, Yeni Platoncu geleneği hangi inanca, felsefi tarza sahip
olursa olsun herkese açarak ve farklılıkları bir çatışma unsuru olarak algılamayı değil, çeşitli görünümlerde
olan temellerini aldıkları bir ve aynı
olan kaynağa yönelterek insanlık
tarihinin belleğindeki kadim bilgiyi
inisiyelerden filozoflara ve topluma
aktarma çabası gösteren bir felsefe okuludur. Hypatia, sahip olduğu
bilgileri cesurca ve kaygı duymadan
öğrencilerine anlatmaya, dönemim
önemli siyaset, bilim, din adamlarıyla görüşmeler yapmaya devam
10
8 MART ’ 14
ediyordu. Bu bilgiler görünüşte ayrı
olan inançların özündeki ortak bilgiye dayanıyordu.. 2
ve iffetli olarak anılmıştır. Günümüze
kendisi ile ilgili papirüslerin kopyaları
kalmıştır.
Hypatia’nın yaşadığı zamanda İskenderiye Roma’nın bir eyaletiydi. Şehir,
müze ve kütüphanesi ile ünlü zamanının kültür merkeziydi. İskenderiye,
felsefe okulu, kütüphanesi, müzesi
ve her şeyden önemlisi eklektik olarak adlandırdığımız geniş bir bakış
açısına sahip öğretisi ile tanınırdı.
Zaman içerisinde pek çok defa saldırıya uğramış, en son M.Ö. 391’de din
kavgalarının artması sebebiyle şehirde bulunan ünlü Serafis tapınağı ve
ardından kütüphane, içindeki çok
değerli eserleriyle birlikte yakılmış
ve kompleks diyebileceğimiz yapının
diğer bölümleri de çokça tahrip edilmiştir.
O yıllarda İskenderiye şehri (bu şehir
Büyük İskender tarafından kurulmuştur) içerisindeki önemli yapılardan
biri, dünyaca ünlü Serafis tapınağıydı. Bilindiği üzere Serafis, mitolojide
Tıp Tanrısıdır. Ama daha önce Büyük
İskender’in generali olan ve ölümünün ardından Mısır’a gelip kendini
firavun ilan eden Ptolemy, bu Tanrı
kültünü ilk yerleştiren firavundur. İlk
başta şehir, bu külte karşı çıkmıştır.
Ama firavun rüyasında bunun Osiris
tarafından kendisine söylendiğini belirtmiş ve tartışmaları sona erdirmiştir. Bunun üzerine şehirde muazzam
bir tapınak yaptırılmıştır. Bu tapınak
suni bir tepe üzerinde 100 basamakla çıkılan bir yapıydı. Pek çok yapıdan
meydana geliyordu. Bir tıp eğitimi
yuvası ve tedavi merkeziydi.
Hypatia oldukça zor ve kargaşa dolu
bir dönemde yaşamıştır. Genel eğitim seviyesinin düşük olduğu, mesafeleri aşmanın ve bilgi edinmenin oldukça zahmetli olduğu, kısacası tam
anlamıyla ortaçağın yaşandığı bir
dönemde ışık olmuştur. Hypatia, matematik, astronomi ile ilgili kitaplar
yazmıştır ki, bunlardan biri “Astronomik Kanun” adlı bir eserdir. Eski diye
adlandırılan bilgileri yeniden ortaya
çıkarmış ve onlara hayat vermiştir.
Öğrencilerine de bu bilgileri aktarmıştır. Plotinus’tan, Platon ve Aristo’nun ve halkın öğrenmek istediği
diğer eserleri şehrin ortasında halka
yorumlamış ve bu öğretilere yeniden hayat vermiştir. Her zaman adil
2 http://blog.milliyet.com.tr/hypatia-nin-hazin-oykusu-ve-yitirilen-degerler/Blog/?BlogNo=351633
Bu yapı, İskenderiye okulunun bulunduğu kütüphane ve müze, Hristiyanlık için önemli engellerdi. Theodisius, imparatordu. İskenderiye psikoposundan eski dine ait her şeyin
yok edilmesini istedi. Baş psikopos
Theophilius, elinde bir haçla ve ona
eşlik eden rahiplerle tapınağa gitti.
Tapınağın kollarını dışarı doğru çekip
parçalattı. Bu olayda pek çok tapınak
görevlisinin, hekimlerin öldüğü bilinmektedir. Aynı yere bir kilise dikilmiştir. Bu hareket, İskenderiye okulunun
üzerine bir baskı kurmuş ve ayrıca fanatizmi de kuvvetlendirmiştir. İskenderiye psikoposunun yerini almak
için baş piskopoz Timotheus ile rekabet halinde olan piskopoz Cyril’in
onun şehirdeki etkisinden ve liderlik
özelliğinden hiç hoşlanmadığını kaynaklardan öğreniyoruz. Piskoposun
şehirde rakibi sayılabilecek vali Orestes de, Hypatia’nın dinleyicileri arasındaydı. Piskopos Cyril, Hypatia’nın
sonunu hazırlarken, cemaati önce
Hypatia’nın değersiz olduğuna ikna
etmesi gerekiyordu. İncil’den yaptığı
alıntılardan yardım alıyordu (“Kadın,
sessizliği ve uysallığı öğrenmelidir.
Kadının ne ders vermesine ne de erkeğin üzerinde yetki sahibi olmasına
izin vermeyeceğim. Suskun olacak ve
sessiz kalacaktır. Çünkü önce Adem,
sonra Havva yaratılmıştır”). Cyril, Hypatia’nın ölümünü doğrudan emretti
veya halkı bunun için teşvik etti. Halkı
kışkırtmış ve Hypatia, halk tarafından
“dinsiz” ve “şeytan” olarak nitelendirilmiştir.
Böylece Hypatia yok oldu ve ölümüyle Yeni Platoncu okul sona erdi. Bazı
filozoflar Atina’ya gittiler, ama okullar İmparator Justinian emriyle kapatıldı. Yeni Platoncu hareketinin yedi
filozofu Hermias, Priscianus, Diogenes, Eulalius, Damaskias, Simplicius
ve Isidorus’un Justinian’ın zulmünden Uzak Doğuya kaçışıyla bilgelik
öğretisi kapanmıştı.3
• Hypatia, ölümünden bu yana unutulmayan bir isimdir. Adeta bir efsane haline gelmiştir. Bilim ve sanat
alanında sembol olmuştur. Zamanla
hakkında romanlar, oyunlar, şiirler
yazılmıştır. Feminist sanata da konu
3
http://dergi.aktiffelsefe.org/index.php?option=com_content&view=article&id=89:meral-en&catid=18:67&Itemid=26
h t t p : / / w w w. g i z l i m a b e t . c o m / t h r e a ds/10099-%C4%B0skenderiyeli-Hypatia
olmuştur.. Feminist sanatçı Judy Chicago, 1979’da San Francisko modern
sanat müzesi’nde açtığı heykel sergisinde Hypatia’yı o şiirlere konu olan
güzelliği ile değil de tüm görkemiyle
ünlü ve yetenekli kadınlarla birlikte
göz kamaştıran bir akşam yemeğinde
sunar. Voltaire göre Hypatia, “bağnazlığın masum bir kurbanı; öldürülmesi ise, yunan tanrılarıyla beraber,
sorgulama özgürlüğünün de ortadan
kalkışının bir simgesi”dir. Voltaire bir
aydınlanma filozofudur ve Hypatia
onun muhalifliğinde sembol olarak
kullandığı bir isimdir. Diğer yandan,
kendisine karşı bir grup içinde hep
“İskenderiyeli hayasız bir kadın öğretmen”, olarak kabul edilmiştir.
Eserlerinden günümüze ulaşabileni yoktur; fakat Sinesius ile yazıştığı
mektupların bir bölümü mevcuttur.
Bu mektuplarda Synesios, ona duyduğu hayranlığı ve bilimsel çalışmalarına duyduğu saygıyı bildirmektedir. 4
Çalışmaları: Aritmetik üzerine 13
ciltlik bir yorum/ Apollonius’un Konik’leri üzerine yorum/ Ptolemy’nin
“Almagest”i üzerine düzenleme/
Babası Theon’un yazdığı “Öklid’in
Elementleri” adlı eser üzerine düzenleme/ “The Astronomical Canon”
(Astronominin Kanunları) adlı kitabı.
Hypatia’nın bilime katkıları; gök cisimlerinin sınıflandırılmasında, hidrometre’nin bulunmasında, sıvıların
yoğunluk derecesinin belirlenmesinde ve daha birçok konuda etkili
olmuştur. 5
4 Hypatia, Alfred Seifert
5 http://tr.wikipedia.org/iki/%C4%B0skenderiyeli_Hypatia#Ya.C5.9Fam.C4.B1
Hypatia’nın hayali resmi Elbert Hubbard’un “Büyük Öğretmenlerin Evlerine Küçük Yolculuklar” (“Little Journeys
to the Homes of Great Teachers”, New
York, Roycrafters, 1908, alınmıştır. Gerçek Hypatia’nın portresi mevcut değildir.
• İnsan esasen ne erkektir ne de dişi.
Cinsiyetin farklı olmasının amacı,
cinse özgü biçim farkını oluşturmak
olmayıp yalnızca üremeye yarar…
“(Marie Le Jars de Gournay: Kadınlarla Erkeklerin Eşitliği Üzerine)
Kalıplaşmış toplumsal rollerimiz, cinsel rolümüzün cinsiyet faktörü ile
sınırlanarak doğru değerlendirilmemesi bunda da din, inanç üzerinden
destek alınmaya çalışılması Hypatia’nın da ölümüne neden olan zihniyettir.
Bu zihniyetle hala eve itilen, çalışmaları ciddiye alınmayan, bebek doğurmak, ev içi iş yapmak varlık sebebi
sayılan, hayatı, en temel insan hak-
8 MART ’ 14
11
“Beni meziyetlerimle ya da meziyetlerimin olmaması ile değerlendirin,
fakat beni şu büyük generalin, bu büyük bilginin, Fransa’da parlayan bir
yıldız veya meşhur bir yazarın eklentisi olarak görmeyin. Ben kendi doğrumla, tüm söyledikleri ve yaptıkları
ile sadece kendisine sorumlu olan büyük bir kişiyim. Henüz karşılaşmamış
olmama rağmen benden bilgisi daha
fazla olan metafizikçi veya filozoflar
olabilir. Ancak onlar da beşeri zafiyetleri olan insanlardır. Dolayısıyla,
tüm faziletlerimin toplamını aldığımda, itiraf etmeliyim ki, kimseden aşağı kalmamaktayım”6).
Fromm’un deyişiyle her bir insanın
insanlığı temsil etmesi, bireyselliğini
algılaması ve aynı zamanda kendisini
aşarak evrensellik deneyine ulaşması
daha yaşanabilir bir dünya için gereklidir. Kendi kişiliğine bütünsel olarak
önem veren, kendi seçme, yaratma
olanağını, değerlerini fark eden, kendisini seven bir insan diğer insanları
da aynı düşüncelerle kucaklayacaktır.
1508-1511 arasında Raffaello tarafından yapılan bu muhteşem freskte Hypatia
öldürülmeye götürülürken, Louis Figuier (1866)
ları kısıtlanan, erkeğin mülkiyeti sayılan kadınlar….. Erkek egemen toplumun benimsetmeye çalıştığı, kadın
üzerinde doğumundan itibaren kurduğu baskı, erkeklerin kadınlardan
daha üstün olduğu yaygın ve yanlış
yaklaşımı bugün hala değişmedi.
Günümüzde hala bir erkeğin kızı, karısı, kardeşi olan kadınlar toplumsal
1 122
88MART
MART’ ’1414
cinsiyet bakış açısının kurbanlarıdır.
Öyle ki yoğun çaba özveri ile kendini
ispatlayan kadınlar dahi böyle anılmaya devam etmiştir yüzyıllar boyu
(erkeklere ait bilim dünyasına girmek
için büyük çabalar harcayan Fransız
matematikçi, fizikçi ve yazar Emili du
Châtelet -1706-1749-hala Voltaire’in
sevgilisi olarak anılmaktadır ki ör-
nekleri pek çok çoğalmak mümkün.
Birlikte anıldığı kişi, filozof Voltaire
ise Emilie’yi övmek adına sarf ettiği
sözlerle adeta zamanın erkek egemen zihniyetinin baskınlığını yansıtır:
“Tek eksiği kadın olmak olan büyük
bir adam.” !!!
Emilie ise isyanını Prusya Kralı Büyük
Frederick’e şu sözlerle dile getirir:
Her türlü dış etken, otorite, baskı
karşısında insan sahip olduğu aklıyla hareket ederek kendini gerçekleştirmeli, bireyselliğini korumalı,
sürekli değişimi hedeflemelidir. Yani
farkında olmakla kendimizi değiştiririz. Kendi yaşamlarını ve içinde yaşadıkları dünyayı etkileyip değiştirmiş
olanlar farkındalıkları yüksek insanlardır. Farkında olan insan, ister istemez hem kendine hem de çevresine
katma değer oluşturabilir.
• Hypatia, “Katledilen Güzel Bir Kadın
6 sendikahttp://www.haberlink.com/haber.
php?query=83877#.UlgUDFOaZqM
Filozof” olarak hafızamıza “yazık” dedirten bir şekilde yerleşmemelidir.
Eğer Hypatia yaşıyor olsaydı, o, kendini bizim değerlendirdiğimiz gibi güzel, kadın, öldürülen zavallı! sıfatlarıyla mı değerlendirirdi, yoksa ruhun
cinsiyetsiz olduğunu ifade edip, özde
tüm sorunların ve ihtiyaçların “ortak
insan sorunları” olduğunu, bunları anlamak için felsefe yoluyla kendi
bütünlüğünü kurmaya çalıştığını mı
söylerdi? Doğru bildiğini yaşamaya
çalıştığını geri kalan şeylerin de yaşamında karşısına çıkan, değiştirebildiği veya değiştiremediği bazı olaylar
olduğunu mu söylerdi?7
Ya sizce? Bir matematikçi, bir filozof,
bir özgürlük, bir bilim savaşçısı, bir zavallı, bir büyücü, bir cadı, güzelliğiyle
insanları kandıran bir kadın? Sizce,
Hypatia kimdir?8
lıştığı düşünülüyordu. Böyle düşünen
bir grup bağnaz, Peter adındaki çete
liderleri ile birlikte Hypatia’nın evinin
önünde pusuya yattılar ve onu beklemeye başladılar. Hypatia eve geldiğinde ise onu kaçırıp Caesareum
adındaki bir kiliseye götürdükten
sonra tamamen soydular. Ardından
onu taşlayarak öldürdüler. Daha sonra Hypatia’nın parçalanmış bedenini
alıp Cinaron adındaki bir yerde yaktılar. —Socrates Scholasticus, Ecclesiastical History ”
SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıklanan ve re’sen göz önüne alınacak nedenlerle, itiraz konusu kovuşturmaya
yer olmadığına dair kararın kaldırılarak, yeni deliller yasal dayanaklar
göz önüne alınarak itibarın iadesi
amacıyla kamu davasının açılmasına
karar verilmesini arz ve talep ederiz.
DELİLERİMİZ: Hypatia’nın ölümü
hakkında bugün en güvenilir kaynak,
Socrates Scholasticus’un 439’da yazmayı tamamladığı “Historia Ecclesiastica” adlı yapıtıdır. Bu yapıta göre
olaylar Socrates Scholasticus’un anlatımı ile şöyle gelişir:
“...Hypatia’nın sık sık Vali Orestus
ile görüşmesi hoşa gitmiyordu. Hypatia’nın, Vali Orestus ile Piskopos
Cyril’in uzlaşmasını engellemeye ça7 sendikahttp://www.haberlink.com/haber.
php?query=83877#.UlgUDFOaZqM
http://blog.milliyet.com.tr/hypatia-nin-hazin-oykusu-ve-yitirilen-degerler/Blog/?BlogNo=351633
8 http://blog.milliyet.com.tr/hypatia-nin-hazin-oykusu-ve-yitirilen-degerler/Blog/?BlogNo=351633
Türkçe’de hakkında iki kaynak vardır:
1. Kadın Filozoflar/ Kabalcı yayınları,
2. İskenderiyeli Hypatia/ Maria Dzielska/.
Derleyen: Av. Hale Akgün
İstanbul Barosu Kadın Hakları
Merkezi Başkanı
8 MART ’ 14
13
İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi ve
Kadın Hakları Merkezi Koordinatörü Kadın Hakları Savunucusu Öncü Kadınlarımızdan
Av. AYDENİZ ALİSBAH TUSKAN
Kadınlarımızın insan hakları mücadelesinde senelerdir büyük bir
azimle emek veriyor, çalışmalarınızla bizlere örnek oluyorsunuz. Bu
alana gönül vermeniz hangi etkenlerle nasıl başladı? Çalışmalarınız
nelerdir?
Bu alanda çalışmaya ilk defa Türk Hukukçu Kadınlar derneğinde başladım.
Prof. Dr. Aysel Çelikel başkandı. Sınıf
ve dava arkadaşım Av. Nazan Moroğlu
genel sekreterdi. Onlarla birlikte kadınla ilgili çalışmalarımız sürdü. Sonra
Nazan Moroğlu başkan oldu. Arkadaşım başkan olduğu için ona var gücümle destek olup her şeye yardımcı
olmaya çalışıyordum. O zaman yedek yönetim kurulu üyesiydim. Tüm
arkadaşlarım benim başkan olmam
gerektiğini söyleyerek genel kurulda
oy birliği ile seçerek beni bu göreve
getirdiler. İşim çok zordu. Cumhuri14
8 MART ’ 14
Hazırlayan:
Av. Bahar Ünlüer Öztürk
İstanbul Barosu Kadın Hakları G. Sekreter
AV. AYDENİZ ALİSBAH TUSKAN, İstanbul doğumlu olup, 1973 İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Serbest avukat olarak sürdürdüğü meslek hayatında, 1996-2000 Türk Hukukçu Kadınlar Derneği
Başkanlığı, 2007-2009 Dönemi Ulusal Sivil Toplum Kuruluşları Sözcülüğünü yapmıştır. İstanbul Barosu Tüketici Hakları Merkezi Kurucu Başkanı ve Türkiye Baroları Kadın Hukuku Komisyonları kurucu
üyesidir. Uzun dönemler İstanbul Barosu Kadın Komisyon / Merkezi
Başkanlığı yapan Tuskan, TBB İstanbul Barosu delegeliği görevlerinde
de bulunmuştur. Halen İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyesidir. Aynı
zamanda İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi koordinatörü ve Adli
Yardım Birimlerinden sorumlu yönetim Kurumlu Üyesidir. Staj Eğitim
Merkezi ve Bahçeşehir Üniversitesi Toplum Akademisinde Tüketici
Hakları dersi vermektedir. Evlidir ve bir kızı bulunmaktadır.
Kendisine çalışmalarımıza verdiği koşulsuz destek ve zaman ayırdığı
için Teşekkür ederiz.
yetin ilk kadın hukukçularının kurduğu hocalarımın ve çok değerli hukukçu kadınların başkanlığından sonra
eksik ve yanlış yapmamak daha iyi
ve yapılmayanları yapmak için çok
uğraştım ve kendim bu görevi 4 yıl
sürdürdüm. Tüm kadın kuruluşlarıyla
ortak çalışmalar yaptık. Ayşen Önen
ve Ayla yurt dışı çalışmalarında bana
çok destek oldular. Yol arkadaşım Nazan Moroğlu, 2. Başkan Burçin Aybay
inanılmaz destek sundular. Hepsine
şükranlarımı sunuyorum. İKKB koordinatörü Prof. Dr. Necla Arat’la ortak
çalışmalarımıza devam ettik. Ayrıca
bu arada çalıştığım en önemli insanlardan ikisi Prof. Dr. Türkan Saylan ve
Prof. Dr. Türkel Minibaş’dır. Onları da
rahmet ve minnetle anıyorum. Bu ülkeye çok şey kattılar. Yerleri dolduru-
lamaz. Bu görev süresince İrtibat toplantısı Türkiye de yapıldı. Kadın kolları
çalışmaları, eğitimin 8 yıla çıkarılması
çalışmaları o denemdeki Refah partisi
iktidarı işimizi çok zorlaştırmıştı. Ama
göğüs verdik ve başardık. Temel eğitim 8 yıla çıkarıldı. Habitat da bunu
aleyhine örgütlenen kadınlar benim
için ‘’Laik kesimin kuvvetli savunucularından‘’ diyorlardı. Stantlarına
ülkemizi şikâyet eden sloganlar yazmışlardı. Türban taktıkları için zulüm
gördüklerini yazmışlardı. Ama İngilizceydi. Bende “Türkçesini yazın, bizi
gâvurlara mı şikâyet ediyorsunuz?”
diye onları eleştirince bazı yandaşları bana hak vererek özür dilediler.
300 kişilik derneğin sanki 3000 üyesi
varmış gibi çalışmalar yaptık. Ancak
bugün geldiğimiz noktada zaman zaman moralim bozuluyor. “Bu çalışmaları boşuna mı yaptık?” diyorum.
Sizin yetiştirdiğiniz kadın hakları
savunucuları hukukçular olarak bilinçsiz kesimden bizlere sürekli gelen soru “kadın hakları mücadelesi
veriliyorsunuz da erkek hakları mücadelesi niye verilmiyor” oluyor. Size
de bu soru sık sık yöneltiliyordur, söz
uçar yazı kalır diyerek, hepimiz adına
cevap olması adına bu kez de biz soralım; Neden erkek hakları çalışmaları yok da kadın hakları var?
Bu soru bence yanlış bir soru. Kadın hakları insan hakları bağlamında
olan haklardandır. Kadın insan olarak
haklarını yeteri gibi kullanamadığı
için Eğitimde Sağlıkta Ekonomi de
Siyasette erkekle aynı kulvar da koşamıyor. Hak ihlalleri en çok kadınlara yönelik. Bugün kadın haklarını
yalnız kadınların savunulmasıyla belli
bir yere gelmek mümkün değil. O
zaman bu haklar konusunda erkeklerinde birleşmesi onlara farkındalık
yaratması gerekli. Erkekler haklarını gereği kadar kullandığı için erkek
hakları çalışmaları yok. Ama mağdur
olan erkeklerde var. Ben 38 yıldır
avukatlık yapıyorum. Bir defa dayak
yiyip kolu kırılan erkek gördüm. Mahkeme kaleminde kızlar gülüyordu.
Ne oldu deyince adama güldüklerini
söylediler. Bende onlara hak verdim.
Kadın erkek eşit olmazsa o toplumda
eşit haklardan bahsetmek mümkün
olmaz. Bugün bu hakların ihlali söz
konusu. Kadın eğitimsiz. Feodal yapı
onları ikincil görüyor. Ne zaman bir
ülkeden kadın erkekle eşit olur haklarını kullanabilir yani aynı kulvarda birbirlerine yetişirler o zaman o toplum
kalkınır. Büyük Atatürk’ün söylediği
gibi ‘’ Bir toplumun yarısını ilerletip
8 MART ’ 12
15
dın eserleri kütüphanesine vermeyi
benden sonraki nesiller için gerekli
buluyorum.
yarısını geride bırakmak o toplumu
kalkındırmaz ‘’ Bu anlayışla Cumhuriyet döneminin en büyük devrimi
kadın devrimidir. Ancak o devrimdeki
ilerleme daha sonra olumlu ayrımcılık hayata geçirilemediği ve anlayış
değişikliği devam etmeyip kadına
ikincil görme anlayışı devam ettiğinden bugün istenilen noktada değiliz.
Devletin bir kadın politikası olmaması
da bunun başlıca sebeplerindendir.
Bu toplumun bir kadını olarak gerek
eğitim gerek mesleki hayatınızda
gerekse özel hayatınızda hiç cinsiyetçi engellerle karşılaştınız mı?
Cinsiyetçi engellerle belki karşılaştım
ama gereği kadar fark edemedim.
16
8 MART ’ 14
Ancak kendine güven duyan ve kendini ezdirmeyen bir kişiliğim olduğu
için belki bununla karşılaşmadım ya
da fark etmedim, ama etrafımdaki
kadınların karşılaştıkları onların yaşadıkları beni bu konularla daha fazla
ilgilenmemi sağladı. Ancak bunu kızım evde fark etmiş Anne bütün gün
kadın haklarını savunuyorsun ama
evde devamlı babama hizmet ediyorsun diye beni eleştirdi. O zaman düşündüm bizde erkek egemen anlayışı
daha etkin olarak yetiştirilmişiz. Ancak bu durumda bizimde hatalarımız
var. Evde erkeğe iş yaptırmamak gibi
bir öğreti ile yetişmişiz. İşte bunları
kırmak gerekiyor. Belki bu durumu biz
göremeyeceğiz ama bizden sonraki
nesil özgürlüğü ve eşitliğin yerleştiğini görecek diye düşünüyorum. Ancak
kız ve erkek çocuklarımızı her konuda
eşit yetiştirirsek bu dediklerim olur.
Aksi halde kız çocukları yine önlerine
engel konan hakları kısıtlanan olurlar.
Kıyafetleri bile farklı olursa bu onların
eşit olmadığını gösterecektir.
Kadınlarımız iş ve sosyal hayatta eşitliği tam olarak sağlayamadıkları hepimizin malumu ve sorunu hepimiz
biliyoruz çözüm sizce nedir? Eşitlik
için kanunların mı, sosyal bilinçlenme ile kadınların mı, erkeklerin mi
değişimi gerekiyor yoksa bu kapsamda hepsi birden mi gerekiyor?
Bu konuda tabi hepsi birden gerekli.
Çözüm bir toplum sorunu olduğu için
tüm toplumun katılımıyla olacaktır.
Aksi halde olmaz. Toplumsal cinsiyet
eğitimleri, erkek farkındalığı, kadın
isteklerinin teşviki artırılması, ekonomik olarak kadının görevlendirilmesi,
olumlu ayrımcılığın hayata geçirilerek
belirli süre eğitimde sağlıkta ekonomide siyasette hayata geçirilmesi ve
uygulanması gerekmektedir.
mak isteyip de yapamadığınız, çok
isteyip hayata geçiremediğiniz bir
hayaliniz, projeniz var mı?
Mesleki çalışmalarınızda veya sosyal alandaki çalışmalarınızda yap-
Ancak hedefim tüm yazılarımı ve
elimdeki belgeleri toparlayarak ka-
Hedeflediklerimi hemen hemen yapmaya çalıştım. Mutlaka daha iyi şeyler
yapabilirdim. Ancak belki elimden bu
kadarı geldi. Daha çok akademik çalışma yazmak isterdim. Daha çok kitap
ve yazı yazmak isterdim. Ancak elimden bu kadarı geldi.
Biz yakinen biliyoruz ki başarıyla
senelerdir süren bir meslek hayatınız, Baroda ve çeşitli kuruluşlarda
süren kadın hakları çalışmalarınız ve
tüm bunların yanında yine başarı ile
yürüttüğünüz yoğun bir Baro Yönetim Kurulu üyeliği çalışmalarınızı
sürdürmektesiniz. Bu enerjiyi size
veren Atatürk ilkeleri ile yetişmiş
cumhuriyet kadını olmak mı?
Evet Cumhuriyeti yaşayan ve Atatürk
hayranı bir anne ve babanın kızıyım.
İKBB olarak 4 yıl önce bir sergi açmıştık. Ailelerimizin 1950’ler de önceki
resimleri toparladık. Herkes aile resimlerini getirdi. Bu resim sergisinde
bu kadınlar ‘’Cumhuriyeti yaşayan ‘’
kadınlardı. Son bölümde bizlere ait
resimlerin üstüne ‘’ Cumhuriyeti Yaşatan ‘’ kadınlar diye yazdık. Evet, bu
toplumda ailem ve ülkem beni okut8 MART ’ 14
17
muşsa ben bu topluma borçluyum.
Bu borcumu topluma ve kadınları bilinçlendirme ve hak arama özgürlüklerine hizmet ederek ödemem gerekiyor diye düşünüyorum. Bu nedenle
bizim gibi kadınlar bu topluma borçludur. Bu borcu gönüllü çalışmalarla
yapmak zorundayız. Ben bu anlayışla
çalışıyorum. Cumhuriyeti kuranlara
kadınlar olarak minnettar olmalıyız. O
Cumhuriyet ki bizi vatandaş yapmış.
Av. Aydeniz Alisbah Tuskan’a
İnsan Hakları Ödülü
İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Av. Aydeniz
Alisbah Tuskan’a kadın hakları konusunda verdiği mücadeleden dolayı 2013 İnsan Hakları Ödülü verildi.
Ödül, Yardım Sevenler Derneğince 10 Aralık Dünya
İnsan Hakları Gününde, Şişli Kültür Merkezinde düzenlenen törenle verildi. Av. Aydeniz Alisbah Tuskan
kısa konuşmasında ödülü, istanbul Barosu Başkanı
Av. Doç. Dr.Ümit Kocasakal ve 10 Yönetim Kurulu üyesi adına aldığını ifade etti.
Özellikle genç hukukçu kadınların
kadın hakları mücadelesine gönül
vermeleri için onlara neler söylemek, bu konuda çalışma yapmak isteyenlere nasıl bir yol gösterirsiniz?
Genç Hukukçu Kadınlarımıza göstereceğim yol Atatürk’ün yoludur.
Atatürk ilkelerinden ayrılmadan Laik
hukuk sistemimizden vazgeçmeden
kız çocuklarının eğitimine önem vererek bu ilkelere bağlı nesiller yetiştirmeye özen göstermeleri tavsiyem
olacaktır. Halkın, mağdur kadınların,
hak arama özgürlüklerini kullanabilecekleri, onlara uygun bir sistem geliştirmek başvurularını alarak onlara
yardımcı olmak zorundayız. Meslek
içi eğitimlerine önem vermeliler yalnız para alacakları işi değil, gönüllü
yapacakları işlere de zaman ayırmalılar ve Bunları topluma hizmet etmek açısından yapmaları gerektiğine
inanmaları gerekiyor.
Son olarak, Avrupa Barolar ve Hukuk Birlikleri Konseyi (Council of
Bars and Law Societies of Europe-CCBE), insan haklarını savunma
yönündeki mücadeleleri nedeniyle
İstanbul Barosu Başkanı Av. Doç. Dr.
18
8 MART ’ 14
Ödülü Yardım Sevenler Derneği Beyoğlu Şubesi Başkanı Sayın Saadet Suyolcuoğlu takdim etti.
İstanbul Barosu KadınYönetim Kurulu Üyelerimiz; Av. Aydeniz AlisbahTUSKAN,
Av. Füsun DİKMENLİ, Av. Süreyya TURAN, Av. Özlem AKSUNGAR
Ümit Kocasakal ve İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyelerini, 2013
yılı CCBE İnsan Hakları Ödülü’ne
layık gördü. Ve yine size Yardım Sevenler Derneğince 10 Aralık Dünya
İnsan Hakları Gününde, kadın hakları konusunda verdiğiniz mücadelelerden dolayı 2013 İnsan Hakları
Ödülü verildi. Yine biliyoruz ki, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü savunduğunuz için Baro Yönetimi olarak sanık durumundasınız.
Bu tezatlar ülkesinde yine özellikle
gençlere umutlarını kaybetmemeleri için neler söylemek istersiniz.
Çok güzel sormuşsunuz.Bu konuda bilinç oluşturmak gerekiyor mesleğe ül-
keye adalete haklara sahip çıkmalıyız.
Avrupa Barolar ve
Hukuk Birlikleri
Konseyi’nden İnsan
Hakları ödülü
Evrensel hukuk kurallarını ve hukukun
üstünlüğüne inanmak ve onları savunmak gerekiyor. Laiklikle insan hak
ve özgürlüklerine sahip çıkmalıyız.
Bilgimizi paylaşmalıyız. Gençlere yardımcı olup onları bilinçlendirerek yetiştirmemiz onlara güven vermemiz
onları motive ederek görevlendirmeliyiz ve onlara inanmalıyız.
İşte Atatürk’ ülkeyi gençlere emanet
etmiş – Niçin çünkü onlar geleceğimiz.
Ben onun için merkezde görevli ve başarılı genç arkadaşlarımı tebrik ediyor
onların bizleri geçeceğine daha başarılı
olacaklarına inanıyorum.
Avrupa Barolar ve Hukuk Birlikleri Konseyi (Council of Bars and Law Societies of Europe-CCBE), insan haklarını
savunma yönündeki mücadeleleri nedeniyle İstanbul Barosu Başkanı Av. Doç. Dr. Ümit Kocasakal ve İstanbul
Barosu Yönetim Kurulu Üyelerini, 2013 yılı CCBE İnsan Hakları Ödülü’ne layık gördü.
8 MART ’ 12
19
Hukuki Açıdan
“Çocuk” - “Gelin”
ÇOCUK ile GELiN
“Çocuk” ve “Gelin” bir arada anılmaması gereken bu iki kavram, “Çocuk
Gelin” olarak birlikte anıldığında hukuksal ve toplumsal açıdan çözüm
bekleyen önemli bir soruna dikkat
çekilmektedir.
Uluslararası literatürde “erken evlilik
-early marriage”; “zorla evlendirme
-forced marriage”; “çocuk evlilikleri -child marriages”; “çocuk gelinler
-child brides” kavramları kullanılmaktadır. Son zamanlarda “motherhood
in childhood - çocuk anneler” insan
hakları bağlamında ele alınmakta, kız
çocukların yaşamını olumsuz etkileyen
bu soruna çözümler getirilmektedir.
Ülkemizde çocuk yaşta evlilik, bölgeler arası farklılık göstermekle beraber tüm bölgelerde yaygın olan
toplumsal bir sorundur ve daha çok
kız çocukları etkilemektedir. Örneğin,
20
8 MART ’ 14
Türkiye’de 2012 yılında sadece resmi
kayıtlara geçen 18 yaş altında evlendirilmiş kız çocuk sayısı 40.428 iken,
evli erkek çocuk sayısı 1903’tür. Görüldüğü gibi, çocuk gelin sayısı, çocuk
damat sayısının 21 katından fazladır.
Bu nedenle, ülkemizde çocuk yaşta
evlilik sorunu ele alındığında “Çocuk
Gelinler” kavramı kullanılmaktadır.
rın erken yaşta evlendirilme oranları
yüksektir. Örneğin çocuk gelin oranları Nijer’de % 61.9; Kongo Cumhuriyetinde % 74.2; Bangladeş’te % 51.3;
Afganistan’da % 53.7; Yemen’de % 52
iken gelişmiş ülkelerde erken yaşta
evlilikler oranı çok düşüktür, Almanya’da %1.2; İngiltere’de % 1.7; Kanada’da % 0.6; ABD’de % 3.9’dur.
Dünyada ve Türkiye’de Çocuk
Gelinler
Türkiye’de erken yaşta evlilikler yıllar
içinde giderek azalmasına rağmen
son dört yılda resmi rakamlara yansıyan çocuk gelin sayısının 181.000’i
aştığı görülmektedir. İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel
Müdürlüğünün verilerine göre 20082012 yılları arasında 18 Yaşının Altında Evlenenlerin sayısı ve cinsiyete
göre dağılımı şöyledir:
Çocuk gelinler sorunu, yoksulluk, ataerkil zihniyet, çok çocuklu aile yapısı,
kadının eğitimsizliği, kadının statüsünün düşüklüğü, toplumsal cinsiyet
ayrımcılığı gibi çok yönlü nedenlerden kaynaklanmaktadır.
Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu tarafından yayınlanan 2013 “Çocuk Anneler Raporunda” belirtildiğine göre,
gelişmekte olan ülkelerde her gün
yaklaşık 5 bini 15 yaşından küçük olmak üzere 39 bin kız çocuğu evlendirilmektedir. Erken evlilik nedeniyle
yılda ortalama 80 milyondan fazla
“çocuk gelin” eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalmaktadır. Kişi başına
düşen milli geliri düşük olan gelişmemiş ülkelerde, özellikle temel eğitim
fırsatına da erişememiş kız çocukla-
Çocuk Hakları insan haklarının somut içeriğini oluşturur. İnsanların
çocuk sayıldığı dönemde, zihinsel ve
bedensel gelişimi henüz tamamlanmamıştır. Bunun için çocukların özel
ilgi ve desteğe gereksinimi vardır.
Çocuk Hakları Sözleşmesine göre 18
yaşına kadar herkes “çocuk” sayılır ve
Sözleşmede çocuğun üstün yararının
gözetilmesi temel ilke olarak benimsenmiştir.
Av. Nazan Moroğlu
Evlenme
Yılı
Erkek
Kadın
2008
2.214
49.703
51.917
2009
2.072
47.859
49.931
2010
2.000
45.738
47.738
2011
1.860
42.700
44.560
2012
1.903
40.428
42.331
G. Toplam
10.049
226.428
236.477
Dini nikâhlar resmi kayıtlarda yer almadığından, çocuk yaşta evlilikler
“Gelin” kavramı, evlilik birliğinin bir
üyesi, evlilik kurumunun sorumluluğunu yüklenen kişi anlamına gelir.
hakkında doğru istatistiksel verilere
ulaşmak mümkün değildir.
Erken yaşta evlenen ve çok çocuk sahibi olan aileler de çocuklarını yine
erken yaşta evlendirmekte ve kararlı bir çözüm getirilmedikçe bu kısır
döngü sürüp gitmektedir. Oysa erken
yaşta yapılan evlilikler özellikle kız
çocuklarının toplumdaki eşitsiz konumunu pekiştirmektedir.
1997 yılında zorunlu eğitimin sekiz
yıla çıkarılması ile kız çocuklarının
okullulaşma oranları yükselmiştir.
Ancak 4+4+4 modeli kız çocuklarının
örgün eğitime devam edip edemeyeceklerine ilişkin kaygı yaratmaktadır.
Yeterli eğitim alamamanın yol açtığı
olumsuz sonuçlardan bir diğeri kız
çocuklarının erken yaşta evlendirilmeleridir.
“Çocuk Gelin”, “Çocuk Anne” olgusunu beraberinde getirmekte, erken
yaşta evlilikler kız çocuklarının cinsel
sağlık ve üreme sağlığı haklarını ihlal
etmekte ve anne-bebek ölümlerine
yol açmaktadır.
Bu nedenle, çocuk gelin sorununu
hukuk yoluyla önlemek amacıyla,
hem uluslararası sözleşmelerde
hem de iç hukukta evlilik birliğinin
kurulması tarafların özgür iradeleriyle yapılmasına ve “evlilik yaşının”
doldurulmuş olması koşuluna bağlanmıştır.
ULUSLARARASI BELGELER
Çocuk Hakları Sözleşmesi
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda
20 Kasım 1989 tarihinde kabul edilen
ve Türkiye’nin 1995 yılında onayladığı Çocuk Hakları Sözleşmesinin 1.
maddesinde 18 yaş altında herke-
sin “çocuk” olduğu kabul edilmiştir.
Sözleşme’nin 36. maddesinde “Taraf
devletler, esenliğine herhangi bir biçimde zarar verebilecek her türlü sömürüye karşı çocuğu korurlar” denilmektedir. Bu bağlamda, erken yaşta
evliliklerin çocuk açısından bir insan
hakkı ihlali olduğunu ifade edebiliriz.
BM İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi
10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş
Milletler Genel Kurulunda kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 16. maddesinde “Evlenme
sözleşmesi, ancak evleneceklerin
özgür ve tam iradesiyle yapılır” denilmektedir. Beyannamede belirli bir
evlilik yaşına açıklık getirilmemekle
beraber 16. maddenin 1. fıkrasında
“evlilik çağına varan her erkek ve kadın” kuralına yer verilmiştir.
BM Kadınlara Karşı
Her Türlü Ayrımcılığın
Önlenmesi Sözleşmesi
18 Aralık 1979 tarihinde Birleşmiş
Milletler Genel Kurulunda kabul edilen ve 3 Eylül 1981’de yürürlüğe giren
Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın
Önlenmesi Sözleşmesinin 16. maddesinde “Özgür olarak eş seçme ve özgürce kendi onayıyla evlenme hakkı”
tanımaları ve “Çocuğun erken yaşta
nişanlanması veya evlenmesinin
hiçbir yasal etkisi olmayacağı ve evlenme asgari yaşının belirlenmesi
ve evlenmelerin resmi sicile kaydının
zorunlu olması için..” yasal düzenlemeleri yapmaları önerilmiştir.
8 MART ’ 12
21
Birleşmiş Milletler Üçüncü
Dünya Kadın Konferansı
Kadının Gelişmesi İçin
Nairobi İleriye Yönelik
Stratejileri
15 – 26 Temmuz 1985 tarihlerinde
Kadın için Eşitlik, Kalkınma ve Barış
konularında Birleşmiş Milletler Kadın
On Yılının gözden geçirilmesi ve değerlendirilmesi amacıyla Nairobi’de
toplanan 3. Dünya Konferansında
kabul edilen strateji belgesinin 158.
paragrafında “Hükümetler, ergenlik
çağındaki (15-20) hamileliklerin ana
ve çocuk sağlığı üzerindeki olumsuz
etkilerini göz önünde tutarak, çocuk
yetiştirmeye başlama yaşını yükseltici politi­kalar geliştirmek zorundadırlar. Evlenme yaşının küçük olduğu ülkelerde bunun yükseltilmesi için çaba
harcanmalıdır…” denilmek suretiyle
çocuk gelin soruna çözüm getirme
görevinin başta Hükümetlere ait olduğu vurgulanmıştır.
konuları arasında 12 kritik alandan
biri KIZ ÇOCUKLAR başlığı altında
düzenlenmiştir. Pekin Eyleme çağrı
metninin bu bölümünde kız çocukların güçlendirilmesi, ayrımcılıkların
kaldırılması, eğitim, sağlık, beceri
kazandırma yönünde desteklenmesi,
erken yaşta evliliklerin önlenmesi
konularında stratejiler ve hedefler
belirlenmiştir.
BM Bin Yıl Kalkınma Hedefleri
2000 yılında Birleşmiş Milletler Genel
Kurulunda kabul edilen Bin Yıl Kalkınma
(Millenium Development Goals) hedefleri
arasında çocuk ölümlerini azaltmak, kadının güçlendirilmesi, anne sağlığını iyileştirmek, toplumsal cinsiyet eşitliği, herkes
için ilköğretimi sağlamak yer almıştır. Bu
hedefleri ulaşılması için ülkemizde yasal
düzenlemeler yapılmışsa da tam anlamıyla yaşama geçirilememiş, Bin Yıl Kalkınma
Hedeflerine ulaşılamamıştır.
Pekin Deklarasyonu
Dünya Kız Çocukları Günü –
Çocuk Gelinler
4-15 Eylül 1995 tarihlerinde Pekin’de toplanan Dördüncü Dünya
Kadın Konferansına katılan Hükümetler, 1995 Pekin Deklarasyonu ve
Pekin Eylem Planına konulan hedeflere bağlı kalmayı, ayrıca Pekin Eylem Platformunda yer alan 12 kritik
alanda ülkelerinde gelişme kaydetmeyi taahhüt etmişlerdir. Türkiye,
Ulusal Eylem Planını hazırlayarak
2000 yılına kadar taahhütlerini yerine getireceğini beyan etmiştir. Kadın
ve Yoksulluk; Eğitim; Sağlık; Şiddet;
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu,
2012 yılından itibaren 11 Ekim’lerin
‘’Dünya Kız Çocukları Günü’’ olarak
kabul edilmesine oybirliğiyle karar
vermişti. Birleşmiş Milletler 2012 yılı
Kız Çocuklar Gününün ana temasını
“Çocuk Gelinler” sorunu olarak belirlemiştir. Bir yıl boyunca Türkiye’de
“çocuk gelinler sorununa dikkat çeken ve çözüm yolları önerilen toplantılar” yapılmış, kadın kuruluşlarınca
uluslararası platformlara taşınmıştır.
22
8 MART ’ 14
İstanbul Sözleşmesi
Kadınlara Yönelik Şiddet Ve Aile İçi
Şiddetin Önlenmesi Ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011 tarihinde
İstanbul’da yapılan Avrupa Konseyi
toplantısında imzaya açıldığı için İstanbul Sözleşmesi olarak adlandırılmaktadır. Sözleşmede, erken yaşta
evlendirilmeler, çocuğa yönelik şiddet kapsamında değerlendirilmiştir.
Sözleşmeyi onaylayan devletler, çocuk evliliklerini ve zorla gerçekleştirilen evlilikleri önlemek; bu evliliklerin geçersiz kılınmasını, suç olmasını
sağlayacak hukuki ve diğer tedbirleri almakla yükümlü tutulmuşlardır
(Sözleşme md. 32. ve 37).
TÜRK HUKUKUNDA
Kanunlarımızda aşağıda değinileceği
üzere on sekiz yaşını doldurmamış
bireylerin çocuk olduğunu belirten
ortak bir tanım bulunmamaktadır.
Bu açıdan, hukukumuzda çocuk gelin olgusunun da yer aldığı kanuna
göre farklı yaş gruplarında nitelemek
mümkündür. Türkiye’de 1926 yılında
Medeni Kanunun kabulünden itibaren “evlilik yaşı” kuralı yasada yer
almaktadır.
Türk Medeni Kanunu
2002 tarihli Medeni Kanunumuzun
124. maddesinde yer alan hükme
göre, evlilik yaşı erkek ve kadın için
onyedi yaşın doldurulması koşuluna
bağlanmıştır. Ancak, hâkim olağanüstü durumlarda onaltı yaşını dol-
durmuş olan erkek veya kadının evlenmesine izin verebilir.
MK.nun “Aile cüzdanı ve dinî tören”
başlığını taşıyan 143. maddesinde
yer alan kurala göre “Evlenme töreni biter bitmez evlendirme memuru
eşlere bir aile cüzdanı verir. Aile cüzdanı gösterilmeden evlenmenin dinî
töreni yapılamaz..”
cukların cinsel istismarı” suçu sayılmıştır. 104. maddede “reşit olmayanla cinsel ilişki” suçunda onbeş yaşını
bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide
bulunan kişi, şikâyet üzerine cezalandırılır. Bu maddelerdeki “onbeş” yaş,
“onsekiz” yaş olarak değiştirilmelidir.
Çocuk Gelinlere Sorununa
Çözüm Önerileri
Medeni Kanunun 11. maddesinde
yer alan “erginlik 18 yaşın doldurulmasıyla başlar” hükmüne rağmen,
kanunda 17 yaşın doldurulması evlilik yaşı olarak belirlenmiş ve “evlenmenin kişiyi ergin kılacağı” kabul
edilmiştir. Ayrıca, MK.nun 12. maddesine göre, onbeş yaşını dolduran
küçük, kendi isteğiyle veya velisinin
rızasıyla mahkemece ergin kılınabilir.
Bu kurallar, Çocuk Hakları Sözleşmesine aykırıdır.
Günümüzde “çocuk gelinler” sorunuyla ilgili farkındalık oluşmasına;
çözüm getirmek üzere bilimsel araştırmalar, kamu araştırmaları yapılarak raporlar hazırlanmasına; sivil
toplum kuruluşlarınca etkili alan çalışmaları yapılmasına, bilinçlendirici
programlar yayınlanmasına rağmen
sorun devam etmektedir. 2012 yılında 18 yaş altında evlendirilen, resmi
kayıtlarda yer alan kız çocuk sayısı
hala çok yüksek olup 40.428’dir.
Çocuk Koruma Kanunu
Bu toplumsal soruna kalıcı çözüm
için okul öncesi eğitimden başlayarak
çocukların küçük yaştan itibaren bilgilendirmesi ve bilinçlendirmesi için
uzun soluklu çalışma yapılmasında
yarar vardır.
Çocuk Koruma Kanunu çocuğu,
“daha erken yaşta ergin olsa bile,
on sekiz yaşını doldurmamış kişi”
olarak tanımlamaktadır. Bu yasaya
göre 18 yaş altında herkes çocuktur
ve daha erken evlendirilen kız çocuk,
çocuk gelindir.
Türk Ceza Kanunu
2005 yılında yürürlüğe giren Türk
Ceza Kanununda çocuk ile ilgili farklı
yaş gruplarına yönelik eylemler suç
olarak düzenlenmiştir. Örneğin 103.
maddede onbeş yaşını tamamlamamış olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış “Ço-
• Evlilik yaşı 18 yaşın doldurulması
koşuluna bağlanmalı;
• TCK.da cinsel istismar mağduru
yaşı 15 yaştan 18 yaşa çıkarılmalı;
• Türkiye’nin taraf olduğu Çocuk hakları, kadın hakları başta olmak üzere
uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan taahhütler yerine getirilmeli;
• Çocuğa karşı işlenen suçlara veri-
lecek cezada haksız tahrik indirimi
yapılmamalı;
• Çocuğu koruyan yasaların ihlali halinde caydırıcı cezalar uygulanmalı;
• Milli Eğitim politikasını yeniden yapılandırmak üzere aynı partiye mensup beş milletvekili tarafından verilen
kanun teklifiyle getirilen ve üzerinde
tartışılamadan çıkarılan, uygulamada
sorunlara yol açan 4+4+4 şeklindeki
eğitim sistemi değiştirilmeli, kız çocuklarının okula devamında olumlu
destek oluşturan kesintisiz temel eğitime geçilmeli;
• Milli Eğitim Bakanlığınca “insan
hakları, çocuk hakları ve toplumsal
cinsiyet eşitliği” konusunda bir ders
müfredata alınmalı ve okulöncesi
eğitim aşamasından itibaren okutulmalı;
• 3 çocuk, 4 çocuk sahibi olanlara
vergi indirimi adı altında göstermelik
destekler yerine, anayasal hak olan
aile planlamasına ilişkin bilgi ve malzemenin yaygınlaştırılmasına yönelik
yasal alt yapısıyla birlikte bir kamu
politikası oluşturulmalıdır.
Çocuk gelinler sorunu her yönüyle
ele alınmalı, kız çocukların eğitimi,
okula devamları, istihdama katılımları desteklenmeli, ülkemizde sürdürülebilir kalkınmanın etkin bireyleri
haline gelmeleri sağlanmalıdır.
8 MART ’ 12
23
Kadına Yönelik Şiddet - Kıskançlık
OTHELLO SENDROMU
Psikolog E. Selin Uçal
Günümüzde, ilişkiler üzerine yapılan birçok araştırma,
kadına yönelik şiddetin, çoğunlukla ‘kıskançlıktan’ dolayı
meydana geldiğini saptamıştır.
James-Earl-Jones-as-Othello-and-Julienne-Marie-as-Desdemona_Courtesy-New-York-Shakespeare-Festival_lg
Kıskançlık, kaybetme korkusu ile ortaya çıkan, tehdit algısına karşı gelişen bir tepkidir. Descartes’a göre, “Kıskançlık,
sahip olduklarını koruma isteğinden kaynaklanan bir tür
korkudur.” Freud ise “Kıskançlık, her zaman mantıksızdır
ve bilinç denetimi altında değildir” demektedir.
Kıskançlık, çoğumuzun hayatının belli dönemlerinde karşı karşıya kaldığı bir duygudur. Kıskançlık duygusu insanlık
kadar gerçektir, yokluk durumundan bahsedemeyiz. “Hayatımda hiç kıskanmadım” diyene bakışımız bile kıskançlığın aslında kaçınılmaz ve doğal olduğu gerçeğini gösterir
bize, hatta kıskançlık makul düzeyde kabul edilir bir duygudur. Bizden daha iyi olan birini kıskanmamız rekabet
duygusunu geliştirir, motive edici özelliği vardır. İlişkilerdeki makul düzeydeki kıskançlığın birleştirici etkisi olduğu
da söylenir. Kıskançlık bazen bir sevgi göstergesi, bazen de
sevginin ölçütü olarak algılanır. Bu nedenle özellikle ilişiklerin genelinde ‘abartısısız’ kıskançlığa hoşgörü ile bakılabilir. Ancak unutulmamalıdır ki, makul düzeyde olmayan
kıskançlık her zaman zarar verir; tedavi edilmesi gereken
bir rahatsızlıktır.
‘Othello Sendromu’ adını, Shakespeare’in ünlü karakteri
Othello’dan almıştır. Teması kıskançlık olan bu eserde Othello, aldatılma şüphesi ile karısını ve kendisini öldürür.
Othello, dozunda olmayan kıskançlıkla ilgili bir örnek oluşturmuş ve bu sayede aşırı derecede olan patolojik kıskançlık, psikolojide “Othello Sendromu” olarak yerini almıştır.
Shakespeare’in eserinde olduğu gibi, patolojik kıskançlık, kaybetme korkusunun artması nedeniyele mantıksız
24
8 MART ’ 14
saplantılar ve sonrasındaki tepkilerle gelişir. Bu saplantılar kişinin kendi
iradesinin kontrolü dışında sürekli
olarak oluşan ve kolay kolay kovulamayan imge ya da dürtülerdir.
Aşırı düzeyde kıskançlık gösteren kişi,
sık sık eşinin ya da sevgilisinin kendisini aldattığını düşünür. Aldatıldığını
kanıtlamak adına eşini takip edebilir,
evden dışarı çıkmasını istemez, giydiklerine ve arkadaşlarına karışabilir
ve hatta partnerinin telefonlarını ve
bilgisayarını kontrol eder. Partnerindeki en ufak bir farklılık, aldatıldığının bir kanıtı olması için yeterlidir.
Bu duygu/saplantı öylesine yoğun bir
hale gelir ki, kişinin aldatıldığına dair
olan inancını, yapılan mantıklı açıklamalar, hatta gösterilen gerçek kanıtlar bile değiştiremez.
İlişkide yaşanılan kavgalar artar, şiddet bile görülebilir. Literatürde, kadına yönelik şiddetin de en önemli nedenlerinden birinin kıskançlık olduğu
saptanmıştır.
Peki… Erkeklerin bu aşırı derecedeki kıskançlıklarının ve kadına yönelik
uyguladıkları şiddetin nedenleri nelerdir?
Bu konu üzerinde yapılan psikoloji
dalındaki araştırmalar, erkekteki ‘öz-
güven eksikliğinin’ kıskançlık ve şiddet uygulamaya sebep oluşturduğunu kanıtlamıştır. Özgüveni eksik olan
kişi kendini yetersiz, güçsüz olarak
hissederken sürekli olarak partnerini
‘kaybetme korkusunu’ da beraberinde yaşayabilir. Bu tarz kişilerin kendilerine olan saygıları da düşüktür.
İlişkilerinde, sürekli olarak, inkar, küçümseme ve yalana yönelik davranış
biçimlerini sergileyebilirler. Empati
yetenekleri yoktur. Aynı zamanda,
bir kısmında ‘kişilik bozukluklarına’
rastlanabilmektedir. Özellikle şiddet
uygulayan erkeklerde, alkol, uyuşturucu, kumar gibi bağımlıklar da gözlenmektedir.
Kıskançlık ve şiddet eğilimi olan kişiler, daha çok küçüklüğünde ebeveyn
sevgisini yeterince görmemiş ve sürekli olarak eleştirilmiş olabilirler. Genellikle, şiddetin bulunduğu ailelerde
büyümüşlerdir. Büyüdüklerinde de,
kendilerini yetersiz-değersiz hissedebilirler ve kendilerine olan güvensizliklerini partnerlerine karşı kıskançlık
ve ya şiddet eğilimleri ile yansıtabilirler. Bu erkekler geçmişte, sıklıkla terk
edilme ve kayıplar yaşamış olabilirler.
Ayrıca, yaşamlarındaki duygusal baskı ve sorumluluklarından kaçmaya
yatkınlardır. İsteklerini gerçekleştir-
mek için harekete geçmekte zorlanabilirler. Bu nedenlerden dolayı ,birlikte oldukları, sevdikleri kişileri sürekli
kıskanıp şiddet uygulayarak bir çeşit
rahatlama yaşarlar. Buna ek olarak,
kendileri ile ilgili gerçekleri inkar,
karşısındakini küçümseme, yalana
yönelme şeklinde bir tutum içinde
olabilirler.
Kıskançlık ve şiddet eğiliminde olan
kişiler ile nasıl baş edebiliriz?
Bu tarz kişiler ile başa çıkmak için,
öncelikle karşılıklı konuşmayı denemek gerekmektedir. Böylelikle,
duygu paylaşımları yapılarak, karşılıklı güven oluşturularak yaşanılan
problemi çözmek için ilk adım atılmış
olunur. Kıskançlık sorunu yaşayan birine güven verilerek, empati yapması
sağlanabilirse zaman içinde davranış
biçimini değiştirebilir. Ancak şiddet
uygulayan bir erkeğin sorununu kabul etmesi ve değiştirmesi çok zordur. Bu yüzden kesinlikle konunun
uzmanlarından psikolojik destek alması gerekmektedir. Düzenli yapılan
görüşmeler ile kişinin zaman içinde
sorununun kökenini bularak bunu
aşmasını kolaylaşacaktır. Bu süreçte
aile ve/ya yakın çevredeki kişilerin
desteğinin çok büyük önem taşıdığı
göz ardı edilmemelidir.
8 MART ’ 14
25
AİLE İÇİ ŞİDDET OLGULARINDA
MULTİDİSİPLİNER YAKLAŞIM
Şiddet özellikle de kadına yönelik
şiddet tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de her geçen gün artan bir
problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Kadına yönelik şiddetin geniş
kapsamlı tanımı şöyle yapılabilir ;
Kadına yönelik şiddet’ terimi özel
hayatta ya da toplum içinde kadınların fiziksel, cinsel veya psikolojik
zarar görmesiyle sonuçlanan ya da
sonuçlanabilecek her türlü cinsiyete
dayalı şiddet eylemi anlamına gelir,
ki bu tür eylemlerle tehdit, zorlama
veya özgürlüğün keyfi kısıtlanması
da buna dahildir .”Bu tanım Avrupa
Birliği ülkelerinde operayonel olarak
kullanılan tanım olarak kabul edilmektedir.(1)
Son yıllardaki artışın aile-içi şiddetin
özellikle kadına yönelik şiddetin hızla
26
8 MART ’ 14
artması ve bunun yanında istismarı
bildiren kadın sayısında da artış olduğu görüşü kabul görmektedir. Ancak şiddet olgularında özellikle son
dönemde şiddetin öldürmeye kadar
varan düzeye çıkmış olması da olayın
ciddiyetini arttırmaktadır. Olgular ve
istatistikler çok yaşanan bir problemle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Yapılan çalışmalar, aile-içi
şiddetin sınır tanımadığını, dünyanın her yerinde, bir problem olarak
insanlığın karşısına çıktığını göstermektedir.
Şiddet olgularının çözüm çalışmalarında en önemli aşamanın multidisipliner ekip çalışması olduğu görülmektedir. Bu organizasyonu yapan
ülkelerdeki sonuçların olumlu olması
da kadına yönelik şiddet mağdurlarına destek ve yardım için atılması
gereken en önemli adımın bu olması
gerektiğini göstermektedir. (2)
Kadına yönelik şiddet olgularının teşhisi, tedavisi ve rehabilitasyonunda
sağlık personelinden başlayarak kolluk gücünün, sosyal hizmetlerin, hukuk insanları ile psikologların büyük
ve önemli rolleri vardır.
Prof. Dr. Oğuz POLAT
Adli Tıp Uzmanı
Şiddet mağduru kadınların büyük
oranda ilk karşılaştıkları kişi sağlık çalışanlarıdır. Bu konuda eğitim almamış personelle karşılaşan mağdurların büyük zorluklarla karşılaştıkları ve
aile içi şiddete uğrayan kadın hastaların tanısının konması ve sonraki tüm
süreçler yürütülmesinde sorunlar ile
karşılaşılmaktadır.
Kadına yönelik şiddet olgularında
şiddete maruz kalan kadının en büyük gereksinimi maruz kaldığı şiddete bağlı vücudunda meydana gelen
yaralanmaları ve ruhsal travmanın
tedavi edilmesi ile olay sonrasında
kalacak yer ve hukuksal prosedürün
sağlanmasıdır.
Kadına yönelik şiddet olgularında
oluşturulan multidisipliner ekipte şu
meslek gruplarının yer alması gerekmektedir :
•Sağlık personeli
•Polisler
•Hukukçular
•Psikologlar
•Sosyal Hizmet Uzmanları
Tüm bu meslek elemanlarına olayın
farklı aşamalarında görev düşmektedir. Hepsinin kendi tanımlanmış
görevlerini yapması sistemin doğru
işlemesindeki temel prensiptir.
Bu yüzden şiddet sonrası hastaneyle
başlayan sürecin iyi çalıştırılmasında
bu multidisipliner ekibin fonksiyonel
olarak çalışması çok önemlidir.
Şiddet mağduru kadın hastaneye
başvurduğunda, ilk karşılaştığı kişi
hekimdir. Bu hekim genellikle bu
konuda uzmanlığı olmayan biri olmakta, ilk öykü ve muayene sıklıkla
acil ya da poliklinik gibi hastanenin
en kalabalık ve yoğun bölümlerinde
yapılmaktadır. Bu bölümler fiziksel
ortam olarak şiddetin değerlendirilmesi için uygun olmayan yerlerdir.
Bu yerlerde şiddet mağduru kadının
ilk muayenesi yapılmakta, daha sonra kadın, gerekiyorsa beyin cerrahisi,
ortopedi, kadın-doğum gibi bölümlere ve hemen her zaman adli tıp ve
psikiyatriye yönlendirilmekte, buralarda hastadan öykü alınması ve fizik
muayene tekrar tekrar yapılmaktadır.
Bu süreç kadın için çok örseleyicidir.
Ancak genellikle olay bu kadarla da
kalmayıp, resmi rapor için kurbanın
bir kez de adli tıp ana bilim dalları
veya kurumunda muayene edilmesi istenmektedir. Buradaki ortamlar
kadının ikincil örselenmesine katkıda
bulunur.
Şiddet muayenesi yapan doktor için
anamnez çok önemlidir. Cinsel şiddetin uygulandığı durumlarda özellikle
kadın doğumcular bu konuda bilgi
almayı ihmal etmemeleri gereken
grubu oluşturmaktadırlar. Çünkü Adli
tıp ve diğer uzmanlık dallarına mensup doktorların çoğunun ancak kadın
olayı yaşadıktan sonra kadınla görüşmesine karşın kadın doğumcular için
hastalarıyla görüştüklerinde potansiyel grubu tespit edebilmek mümkün
olabilmektedir.
karşılaşmak ve onunla aynı ortamda
ifade vermek çok zor, hatta imkansız
olabilir . Özellikle de mahkemeye çıkana kadar geçen sürede ailenin ve
çevrenin baskıları, tacizci ve ailesinin
olası tehditleri kadını ifade vermekten alıkoyabilir. Bu nedenle mahkemede, ilk verilen ifadeyi reddetme,
ya da hiç konuşmama gibi sorunlarla
karşılaşılabilmektedir.
Şiddete maruz kalan kadınların muayenesi hem şiddete bağlı oluşan lezyonların tespiti hem de tanı ile tedavisi için önemlidir. Bu açıdan şiddet
mağdurunun ilk aşamada adli rapor
için adli tıp uzmanını, tanı ve tedavi
içinde acil doktorunu görmesi gerekmektedir. Adli rapor daha sonraki
adli prosedürün yürütülebilmesi için
çok önemli bir belgedir.
Kurumlar arasında işbirliğinin yetersizliği nedeniyle kadının yaşadığı
süreç, olayın kendisinden daha fazla
yıpratıcı olabilmektedir. Kurbana bu
ikincil istismarı yaşatmamak için kadına yönelik şiddet olgularında tıp,
sosyal hizmetler ve hukuk disiplinleri eşgüdüm içinde olmalıdır . Bu üç
sistem bir sac ayağı gibi düşünülürse,
herhangi birinde aksaklık olduğunda
dengenin bozulması kaçınılmazdır.
Adli süreçte de ilk basamağı oluşturan polisin bir çok olguda olayları
değerlendirirken kendi kişisel geleneksel bakış açısını işe katarak “kocandır döver de sever de” , “aile içindeki sorunları dışarıya duyurmayın,
aile namusunuza laf gelmesin” gibi
düşüncelerle aileyi yönlendirmesi
olayın adli sürecinin başlamasını engellemekte, adli süreç başlasa bile
polisin kadınla uygun görüşme tekniklerini bilmiyor olması kadının kendini sorgulanmış, hatta yargılanmış
hissetmesine neden olabilmektedir.
Mahkeme sürecinde de olayları tekrar tekrar anlatmak zorunda kalmak
ve hakimin karşısında ifade vermek
kadın için korkutucu ve yıpratıcıdır.
Ayrıca saldırganla mahkemede tekrar
Her sistemin kendi içinde de kadına yönelik şiddet konusunda bilgi,
deneyim ve uygulamalar konusunda yapılanması ve bu yapılanmanın
sürekliliği disiplinler arası işbirliği ile
sağlanmalıdır.
Ekipteki adli tıp uzmanı ise hastanın
adli muayenesi, kanıt toplama ve adli
bildirimlerin yapılması gibi konularda uzman olup olayın belgelenmesi
konusunda kilit personel konumundadır. Çünkü adli tıp uzmanının kişinin muayenesini yaparak verdiği adli
rapor daha sonra mahkeme aşamasında kadının şiddet gördüğünün en
büyük delilini oluşturmaktadır. Ekipte görüşme tekniğini bilen, muayene
yapıp kanıt toplama işlemlerini ger8 MART ’ 14
27
çekleştirebilen bir adli tıp uzmanının
olması, önemlidir.(3)
Bu muayene sonrasında kadının bir kez
daha, başka bir resmi kurum tarafından değerlendirilmesinin mahkeme
tarafından istenmesine gerek kalmaması için bulguların fotoğraflanması,
kanıt toplama kitleri kullanılarak gerekli tüm incelemelerin yapılması ve
bu kanıtların değerlendirileceği laboratuvar olanaklarının yeterli olması
yararlı olacaktır . Adli tıp uzmanı, adli
bildirimi gerçekleştirir ve gerektiğinde
adli süreçte bilirkişilik yapar.
Acil hekimleri de özellikle fiziksel
saldırıya maruz kalan kadının muayenesini yapan doktor olarak önemli
bir görevi üstlenirler. Olayın kadında
daha ağır yaralanmalara neden olduğu durumlarda kemik dokuda meydana gelen lezyonlar, kırık ve çatlaklarda ortopedistler ,iç organ yaralanmalarında genel cerrahlar tedavide
önemli roller üstlenmektedir. Olayın
niteliğine göre plastik cerrahlar , deri
uzmanları gibi farklı uzmanlık dallarına da gereksinim olabilmektedir.
Cinsel saldırı söz konusu olduğunda
ise kadın-doğum uzmanları önemli
roller üstlenmektedirler. Genital bölgelerdeki yaralanmalar kadar hamilelik
riski , genital yolla bulaşan hastalıklar
konusunda önlem almak ve tedaviyi
başlatmak için kadın-doğum uzmanları
görev yapmaktadır.
Ekipte bir hemşirenin olmasında da
yarar vardır. Örselenme durumlarında, muayene ortamının hazırlan28
8 MART ’ 14
ması, muayene ve testler sırasında
hekime destek, test materyallerinin
laboratuvara gönderilmesi gibi işleri hemşire üstlenebilir. Ayrıca hastanenin diğer bölümlerinde çalışan
hemşirelerin konuya ilişkin farkındalıklarının geliştirilmesi ve ekiplerinin
iletişimini sağlaması da hemşirenin
önemli bir görevidir.
Hastalarla 24 saat ilişki içinde olan
hemşireler, olguların saptanması konusunda en avantajlı konumdadırlar.
Yalnızca örselenmiş olguların değil,
örselenme riski taşıyan olgularda da
durumu erken fark edebilme şansı
en yüksek olan grup, hemşirelerdir.
Halbuki yurt dışı örneklerinde bu tip
olaylara maruz kalan kadınlar için
acilde küçük bir ayrı yer ayrılmaktadır. Burası diğer herkesten ayrı ve
izole bir yer konumunda olmaktadır.
Burada hemen muayenesi yapılmakta ve delil için elbiselerini ve biyolojik deliller için vücudundan örnekler
alınmaktadır. Sonra orada olan duşta
yıkanabilmektedir. Duş çok önemlidir,
çünkü cinsel saldırıya maruz kalan
her kadın öncelikle yıkanmak ister.
Bu onun hem ruhsal açıdan hem de
fiziksel olarak arınmayı sağlamaktadır.
Bu konuda duyarlılığı ve bilgisi olan
sağlık çalışanları kurbanın işlemlerini
çabuk ve doğru bir şekilde yaparak
onu rahatlatmakla yükümlüdür. Sonraki adli rapor aşaması ise kurbanın
daha sonraki mahkeme aşamasında
hak iddia edebilmesi için çok önemlidir. Yargı yavaş işlediğinden mahkemeye kadar olan sürede vücutta var
olan izlerin büyük olasılıkla kaybolması beklenir. Burada geçerli olacak tek
bulgu doğru yazılmış adli rapordur.(2)
Meslek grupları içinde polis bir çok
olayda şiddet mağduru gören ilk kişi
olabilmektedir. Özellikle kendini güvende hissetmeyen, yaşamının tehlikeye girdiği bu tip olgularda polise
büyük görevler düşmektedir. Polis
bu konuda eğitim almalı ve mağdur
kadına yaklaşım konusunda bilgili
olmalıdır. Özellikle aile kurumunun
korunması gerektiğine inanma ve bireyi ön plana almama gibi genel bir
kanıya sahip olmanın polisi kadını
tekrar evine şiddet gördüğü kocasına
geri yollama gibi bir davranış içinde
olmamalıdır.
Hukukçular burada en önemli görevi
üstlenmektedir. Çünkü eğer kanunlar
şiddet mağdurunu koruyamazsa o
zaman tüm önlemler boşa gitmektedir. Kanun ve yönetmeliklerin mutlaka bu olayları önleyici, caydırıcı olması ve şiddet mağduru kadını koruması
gerekmektedir. Ama bu yetmez. Eğer
bu kanun ve yönetmelikler bilinmezse o zaman uygulanamadığından bir
anlamı olmayacaktır. Mahkemelerde
hakim ve savcıların kanunların uygulayıcıları olmaları kadar mağdurları
koruma görevi üstlenen hukukçularında bu konuda bilgili ve bilinçli olmaları önemlidir.
Psikologlar bu tip olaylarda çok örseleyici olan ve etkisi uzun süreli olan
psikolojik travmanın saptanması ve
rehabilitasyonunda kilit personel durumundadırlar. Şiddete maruz kalan
mağdur kadının ruhsal travmayı atlatması kadar yeni bir yaşama başlama kararı aldığında ona destek olabilme ve güven aşılama boyutunda
da önemli görevi vardır.
Tüm şiddet olgularında olduğu gibi
kadına yönelik şiddet olgularında
da sosyal hizmet uzmanlarının çok
önemli rolleri vardır. Sosyal hizmet
uzmanları çevre faktörlerinin düzenlenmesinde, yaşama adaptasyonda ve rehabilitasyon sürecinde çok
önemli roller üstlenirler. (4)
Kanun ve yönetmeliklerin buna uygun olarak düzenlenmesi temel kuraldır ama bunların uygulayıcılar ve
yararlanacaklar tarafından da bilinmesi önemlidir. Aileyi koruma kanunu 1997 den beri var olmasına karşın
ne bundan yararlanabilecek kadınların ne de uygulayıcıların bunu bilmemesi işlevsel olmasını engellemiştir.
Ama asıl eğitimin şiddete müdahale
etme ve önleme görevini üstlenen
meslek grubu mensuplarına verilmesi gerekmektedir. Zincirin ilk halkasını
emniyet güçleri oluşturmaktadır. Polislerin bu tip olaylarda nasıl davranması gerektiğinin ve neler yapması
gerektiğinin eğitimle verilmesi sonraki süreçte de bu eğitimlerin yenilenmesi önemlidir.
Gözden kaçırılmaması gereken bir
durumda mağdurların adli süreçten
kaçmalarıdır. Yargıya yansımaması,
sadece tıbbi tedavi almak isteyen
kadınlara özellikle aile kurumunun
bireylerden önde geldiği doğu ve gü-
neydoğu illerinde sıklıkla rastlanmaktadır. Burada ihbar zorunluluğu etik
bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Hem olayların gün yüzüne çıkmasını sağlamasının yanı sıra hastanın
tedaviden kaçması gibi beklenmedik
sorunlara yol açmaktadır.
Ne yazık ki uygulamada adli raporlarda standardizasyon bulunmamakta,
eksiklikler yaşanmaktadır. Halbuki
adaletin doğru işleyebilmesi için, tıbbi
bulguların, tüm delillerin ve sonucun
gerekçeleri ile yazıldığı standart bir
rapor doğru sonuçları getirecektir.
Şiddet yaşandıktan sonra en önemli fonksiyon kadın sığınma evleridir..
Kadın sığınma evlerinin var olması
sadece olaydan sonra rehabilitasyon ve tedavi sürecini sağlamakla
kalmamakta aynı zamanda olayların
caydırıcılığını da sağlayan bir unsur
olmaktadır. Çünkü bu tip yerlerin
yaygın olarak var olması şiddet uygulayıcısının da daha dikkatli olmasını
sağlamaktadır.
disiplinli bir yaklaşımla değerlendirecek merkezler bulunmamaktadır.
Şiddetin önlenmesi ve engellenebilmesi için yapılması gerekenleri şiddete izin veren toplumsal görüşleri
değiştirmek, kişileri problem çözme
ve engelleme konusunda eğitmek,
ailenin eğitimini sağlamak, ateşli silahların satış ve kullanımını kısıtlamak şeklinde özetleyebiliriz.
Sonuç olarak kadına yönelik şiddet
toplumsal bir problemdir. Konunun
en ilgili ve kilit noktasında olan uzmanı olarak Adli Tıp uzmanlarının
bu konuda lider ve en çok etkinliği
gösteren kişiler olması gerekmektedir. Bu durum çocuklara yönelik
konularda da geçerlidir.
Kaynaklar;
Eğer çözüm kalıcı olacak ve süreklilik
içerecekse o zaman konu hakkında
bilgili ve bilinçli personelle olaya müdahale edilmeli ve mağdurların geçiş
döneminde her tür sorununa cevap
verecek sığınma evlerinin yaygın ve
büyük kapasitede olması sağlanmalıdır.
1. European Council Resolution
1512 (2006) Report of the Committee on equl opportunıtıes for
women and men 28/06/2008
Şiddet mağdurlarına yönelik özel
yaklaşımların olmaması sorunları
da birlikte getirmektedir. Bu da tanı
tedavi ve yasal süreçte önemli problemlere yol açmaktadır. Bazı girişimler olmakla birlikte mağdurları çok
3. Polat O (2013) Adli Tıp Bilirkişiliği,
Seçkin yayınları, Ankara
2. Polat O (2013); Klinik Adli Tıp,
6. Bası, Seçkin yayınları, Ankara
4. Polat O (2011) Kadına yönelik
Şiddette ekip çalışması, www.adlitip.org erişim: 25/01/2014
8 MART ’ 14
29
ACI ÇEKEN
MİNİK YÜREKLER!
Av. Elif Turnacı Çavuş
Her hayat bir hikaye, kimisi mutlu
kimisi mutsuz. Bazen mutlu hikayeler acı sonlarla bitse de başrol
kahramanının elinde aslında mutluluğu yakalamak. Cehennemin
içinden kaçan minik Halim’in gerçek hikayesi aşağıdaki. İsimleri değiştirilse de hepimizin hayatında aslında
Halimler, Ahmetler, Ayşeler…Bazen
umursamazlıktan bazense çaresizlikten görmezden geldiğimiz acı çeken
minik yürekler onlar….
Ben Halim, öğretmenime göre ismiyle tamamen zıt özelliğe sahip
Halim. Koşturmalarıma, asabiyetime ama en çok arkadaşlarıma vurmama kızan, içimde ne volkanlar
coştuğunu bilmeyen, belki de çok
iyi bilmesine rağmen çözüm bulamayan öğretmenimin.
5 yaşındayım henüz. Annemle çok
uzakta bıraktığımız köyümüzden,
bilmediğimiz bu çok büyük şehre
kaçalı uzun süre olmadı. Annem hamileydi kaçtığımızda. Kardeşin doğmadan gitmeliyiz buralardan diyordu. Benim yaşadığım kâbusları ona
yaşatmayacakmış, gittiğimiz yerde
babam bizi bulmayacağından hep
mutlu yaşayacakmışız.
30
8 MART ’ 14
sevindi bu habere. Artık o bulduğum
işe başlayabilirim dedi neşeyle. Önce
onun işyerine gittik sonra da beni ve
kardeşimi okula yazdırdı. Aynı bahçe
içindeki 2 binadan oluşuyordu okulumuz. Onun ki bebekler için olduğundan daha küçüktü.
Sonraki her sabah annem bizi okula
bırakarak işine koşturdu, akşamları
da tam tersi yöne koşturup durduk.
Çok yoruluyor annem, zayıfladı da
ama sanki daha neşeli, daha mutlu.
Bazen markette istediklerimi alamadığında yüzüne düşen o gölge dışında iyi görünüyor.
Mutlu Aile, Çizen: Zeynep Çavuş
Keyifle çıktım köydeki evimizden.
Annem yanımdaydı, birlikte çok
uzaklara gidiyorduk. O benim gibi
neşeli gözükmüyordu. Çantaları hazırlarken gözü hep kapıdaydı.
Babamın gelmemesi için mırıl mırıl
dualar okuyordu. Bense gelmesini
istiyordum babamın. O hiç sarılamadığım babama belki son kez sarılmayı denemek için. Beni yine iteklese
de denemek bile yeterdi. Gelmedi
babam, annemle birkaç parça eşyamızı koyduğumuz çantalarımızı alıp
çıktık evden.
Neydi bizi kaçıran anlayamadım önceleri... Babalardan kaçılmazdı ki…
Filmlerde güçlü kuvvetliydi babalar, hep neşeli ve mutlulardı. Benim
babamda güçlüydü ama onun gücü
hep canımızı acıtıyordu. Akşamları
babamın eve geliş saatlerinde anneme bir korku çöker, ben ne yapsam kızardı. Sonra babam gelir, ses
çıkarmadan yemek yerdik ama bu
sessizlik uzun sürmezdi., Annemin
feryatları tüm mahallede işitilirdi,
bende nasibimi alırdım çoğu zaman.
Gücü bittiğinde ya da nadir olarak
komşulardan biri gelip annemi kurtardığında tekrar sessizliğe kavuşurdu evimiz..
Sonra bir gün kadınlar geldi köyümüze. Süslü püslü şehirli kadınlar.
Erkekler dövemezmiş kadınları, yasalar varmış bizi koruyan. Çok güldüm söylediklerine… Ama annem
inandı bu kadınlara… Kaçarsak kurtulurmuşuz diye inandı.
Kaçtık ..Annemin aklına giren kadın-
lara benzeyen bir kadın avukata gittik
önce. Annemle uzun uzun konuştular . Önce dinlemeye çalıştıysam da
sonra odasındaki akvaryuma kaptırmışım, uzatılan çikolatanın kokusuyla
kendime geldiğimde annemle işleri
bitmişti. Her seferinde çikolata ikram
etmedi ama birkaç kez daha gittik
avukata. Son gittiğimizde neşe içinde
karşıladı bizi. Kimlik bilgilerimiz gizliymiş artık, korkmamam gerekiyormuş babamın bizi bulmasından. Ben
pek anlamadım ama annem de çok
Babam… Bizi hiç aradı mı bilmiyorum ya da hissetti mi yokluğumuzu.
Ama ben her sabah babalarıyla gelen çocukları gördüğümde içim yanarak özlüyorum onu. O çok mutlu
çocukların canlarını yakarak alıyorum babamdan intikamımı.
Öğretmenimize göre yaramazmışım
ben, ismiyle zıt özelliğe sahip Halimmişim.
8 MART ’ 14
31
KADINA YÖNELİK ŞİDDETE
ADLİ TIP YAKLAŞIMI
GİRİŞ
Kadına yönelik şiddet olguları son
yıllarda daha fazla bir biçimde kamuoyu gündeminde yer bulur bir
hale gelmiştir. Bu noktada ilgili profesyonellere sorulan soru şudur;
Gerçekten kadına yönelik şiddet artmakta mıdır, yoksa farkındalığımız
mı artmıştır ? Bu sorunun cevabını
iki biçimde vermek en doğrusudur.
Birincisi; şiddet olgusu tüm dünyayı
ilgilendiren, global bir problemdir ve
şiddet tipleri arasında birbirini etkileyerek geçiş söz konusudur. Ülkemizde her tür şiddet tipinin çok yoğun
olduğu bir coğrafyada yer almaktadır. Komşu ülkelerimiz arasında terör, iç savaş ya da ülkelerarası savaş
durumu olmayan ülke yok gibidir.
Durum böyle olunca da söz konusu
gerginlik ve kaos ortamı hayatın her
32
8 MART ’ 14
katmanına etki etmektedir. Ortam
gerildikçe kişilerin ekonomik seviyeleri bozulmakta, ekonomik seviye
bozuldukça gerginlik artmakta ve tahammül azalmakta, kişilerin tahammülleri azalınca da gerek kişilerarası
şiddet (trafikte, çeşitli ortamlarda)
ve gerekse de aile içi şiddet (yaşlıya
yönelik, eşe yönelik ve çocuğa yönelik) artış göstermektedir. Bu sebeple
şiddetin en ileri tipi olan adam öldürme tiplerinden eş-partner-kadın
cinayetlerin gazetelerde yer almadığı gün yok gibidir. Ancak yine de
“kadına yönelik şiddet artmaktadır”
denilebilmesi için bir bilim insanının
bunu objektif istatistiki veriler ile ortaya koyması gerekmektedir. Ancak
ülkemiz istatistik verilerinin de gerek
içerik ve yeterliliği ve gerekse de objektivite ve inandırıcılığı biz akademik alanda çalışan profesyonelleri
tereddüte düşürmektedir. Söz konusu veriler üzerinde bazen ülke imajı
ve siyasi gerekçeler ile oynanmakta,
bazen de söz konusu verilerin elde
edilişinde yöntem hataları yapılmaktadır. İstatistiki verilerin inandırıcılığını yitirmesi hususunda en ciddi örneklerden bir tanesi; bir gece yattığımızda milli gelirimizin kişi başı 5 bin
Prof. Dr. Nevzat Alkan
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi
Adli Tıp Anabilim Dalı
ABD doları, sabah uyandığımızda ise
bu değerin 10 bin dolara yükselmiş
olmasıdır.
Konuyla ilgili ikinci değerlendirme;
farkındalığımızın artması ile ilgilidir.
Gerçekten de son yıllarda hemen
hemen her TV kanalında yer bulabilen kadına yönelik programlar bu
konuda pek çok kadını cesaretlendirmiş, kendilerinin yalnız olmadıklarını
hissetmelerini sağlamış ve muhatap
oldukları şiddet karşısında da susmamaları ve bu yönde harekete geçmelerinin gerekliliği hususunda fikir
sahibi olmalarına sebebiyet vermiştir. Zaten bilimsel olarak bilinen bir
gerçektir ki; şiddet tatbik eden kişi
(fiziksel, psikolojik, ekonomik ve cinsel şiddetin her türü için bu geçerlidir) karşısında etkili bir reaksiyon ya
da şikayet görmediğinde bu şiddet
doz ve sıklığını arttırmaktadır. Her zaman pasif ve çekinik kişiler, reaksiyon
göstermekten ve şikayet için adli makamlara yönelmekten ürken kişiler
daha fazla düzeyde ve daha pervasızca şiddete maruz kalmaktadırlar.
Yine özellikle 01.06.2005 tarihinden
bu yana yürürlükte bulunan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’ da eski hukuki
düzenlemelere göre suç işleyenlerin
caydırılması hususunda daha etkili
cezalar öngörmüştür. Tüm bu gelişmeler kadına yönelik şiddetin daha
da görünür hale gelmesine sebebiyet
vermiştir.
Bu noktada üzerinde durulması gereken bir diğer husus da şudur; Ülkemizde kadına yönelik şiddetin tam
olarak ne olduğu da doğru olarak algılanmamaktadır. Kadına yönelik şiddet dendiğinde bu durum dört kategoride sınıflandırılmaktadır; Fiziksel,
psikolojik, ekonomik ve cinsel. Şiddet
mağduru bir kadın ile görüşme yapıldığında “eşinden şiddet görür müsün
sorusuna başlangıçta “hayır” diyen
bir kadın, konu detaylı olarak sorgulandığında aslında kendisine yönelik
yapılan pek çok hareketin içeriğinde
şiddet olgusunu barındırdığını fark
etmektedir. İşte bu durumun objektif
olarak ortaya konulabilmesine olanak
sağlamak maksadı ile adli tıp uzmanları mağdurlarla görüşme esnasında
çeşitli ölçekler tatbik etmektedirler.
Bu durum kişiye tatbik edilen şiddetin tipleri ve objektivitesi hususunda
büyük bir yarar sağlamaktadır. Bu
noktada bu amaçla kullanılan ölçeklerden bir tanesi şu şekildedir;
(Ek 1 Makale sonunda)
GENEL BİLGİLER
Kadına yönelik şiddet dört ana grupta
sınıflandırılır;
• Fiziksel şiddet,
• Psikolojik şiddet,
Türk Ceza Kanunu Madde 280
• Ekonomik şiddet,
Sağlık mesleği mensuplarının suçu
bildirmemesi
• Cinsel şiddet.
1. Kadına Yönelik Fiziksel Şiddet:
Kadına yönelik şiddetin birinci grubunu teşkil eden fiziksel şiddetin belirlenmesi, ortaya konması ve görünür
hale getirilmesi adli tıp uzmanları
açısından fazla bir zorluk arz etmez.
Burada tokat, tekme, kesici-delici alet
kullanımı gibi herhangi bir etmen söz
konusudur. Kadın uygun tıbbi öykü
verdiğinde ve travmada akut dediğimiz 3-5 günlük bir süre içerisinde gerçekleştirilmiş ise bu lezyonları ortaya
koymak, belgelemek ve görünür halde ilgililerin de anlayabilmesini sağlamak adli tıp çalışması bakımından
kolaydır. Ancak söz konusu travma
7-10 gün öncesinde meydana gelmiş
ve kadın geç başvuruda bulunmuş
ise bu durumda lezyonların ortaya
konması pek mümkün olmaz. Ancak
söz konusu durumda da ruh sağlığı
ve hastalıkları uzmanları ile ortak bir
çalışma ile travmanın varlığını ortaya
koymak mümkün olabilmektedir.
Adli tıp çalışanlarını kadına yönelik
fiziksel şiddet vakalarında sıkıntıya
sokan bir kanun maddesi söz konusudur. O madde de 5237 sayılı Türk
Ceza Kanunu’ nun 280. maddesinde
karşılığını bulmaktadır. Söz konusu
kanun maddesi şu şekildedir;
Madde 280- (1) Görevini yaptığı sırada bir suçun işlendiği yönünde bir
belirti ile karşılaşmasına rağmen, durumu yetkili makamlara bildirmeyen
veya bu hususta gecikme gösteren
sağlık mesleği mensubu, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Sağlık mesleği mensubu deyiminden tabip, diş tabibi, eczacı, ebe,
hemşire ve sağlık hizmeti veren diğer
kişiler anlaşılır.
Söz konusu kanun maddesi Hipokrat
andı ile mesleğe katılmış hekimler
ve diğer sağlık çalışanları üzerinde
olumsuz bir etki yaratmaktadır. Çünkü tüm dünyada sağlık çalışanlarının
görevi dil, din, ırk ayrımı gözetmeden
insanlara sağlık hizmeti sunmaktır.
Kadına yönelik şiddet vakalarında
eşinden şiddet görmüş 40 yaşında
bir kadın çeşitli gerekçeler ile (eşinden korkması, eşini şikayet etmek istememesi ya da diğer) bu durumun
bildirilmemesini talep ettiğinde, ona
sağlık hizmeti veren sağlık çalışanı
tarafından söz konusu madde kapsamındaki ihbar zorunluluğu sebebi ile
adli bildirimde bulunmakta ve konudan hukuk mercilerinin haberdar olması sağlanmaktadır. Bu durum pek
çok vakada şiddet gören eşin sağlık
kuruluşuna başvurmamasına, şiddet
tatbik eden kişinin eşini kırık-çıkıkçı8 MART ’ 14
12
33
ya ya da mahalledeki yetkisiz kişilere
götürmesine sebebiyet vermektedir.
Bu durum da sağlık hizmeti vermeyi
temel almış sağlık çalışanlarının, tıbbi
tedavi ve desteğe ihtiyacı olan kişilere sağlık hizmeti verememesine sebebiyet vermektedir. Bu biçimde bir
olaya karışmış ve hakkında adli bildirimde bulunulmuş bir failin, gözaltına
alınıp bırakılmasından sonra maruz
kaldığı bu durum için eşini suçlayıp
aynı gece onu öldürmesi, hiç aklımıza
getirtmek istemediğimiz ama her an
olabilecek ve meydana geldiğinde de
ilgili sağlık çalışanının hayatı boyunca
vicdan azabı çekeceği acı bir durum
olacaktır. İlgili kanun maddesinin kanun yapıcı tarafından yasalaştırılmasının amacı esasen PKK terör örgütü
ile mücadelede yaşanan ve sağlık
çalışanlarının içerisinde yer aldığı
olaylar ile ilgili olup, kanun yapıcının
suçla mücadelede sağlık çalışanlarını
da müzevir durumuna sokup, onları
da sorumlu ve görevli kılması esasen
polis devletine dönüştüğümüzün de
bir göstergesidir.
2. Kadına Yönelik Psikolojik Şiddet:
Bu kategorinin esasen tek başına görülmesi oldukça kısıtlı sayıda olguda
gözlemlenmektedir. Bu kategori çoğu
zaman kadına yönelik şiddetin diğer
kategorileri olan fiziksel ve ekonomik
şiddet ile bir arada olup, bazen tabloya cinsel şiddet de eklenmektedir.
Bu kategorinin ortaya konması ve
belirlenmesinde adli tıp uzmanları
her zaman ruh sağlığı ve hastalıkları
34
8 MART ’ 14
uzmanlarından yardım almaktadırlar.
Bu tür olgularda anılan birim çalışanları olgunun ortaya konulabilmesi
maksadı ile çeşitli testler ve ölçekler
tatbik etmekte, olgu ile uzun ve ayrıntılı görüşmeler yapmakta ve psikolojik şiddetin ortaya konması ve
çıkartılmasında önemli roller üstlenmektedir.
Bu tür olgulara özel yaklaşım sergilenebilmesi bakımından İstanbul
Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı
iki önemli avantaj ihtiva etmektedir.
Bunlardan birincisi; Türkiye’ de sadece İstanbul Tıp Fakültesi, Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı’ nda
travma vakalarına yönelik olarak özel
teşkil edilmiş Travma Birimi’ nin mevcudiyetidir. İkinci avantaj ise Anabilim
Dalımız bünyesinde bu tür olgular
için istihdam edilmiş bir kadın travma
doçenti psikoloğun ve bir de kadın
ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanının
bulunmasıdır.
Yeri gelmişken bir hususun belirtilmesinde fayda bulunmaktadır; Kadına yönelik şiddet ve özellikle de cinsel şiddet vakalarına sağlık hizmeti
veren ekiplerin öncelikli olarak kadın
cinsinden olması önem taşımaktadır.
Çünkü özellikle cinsel şiddet gibi olağan dışı ve zor vaka tiplerinde şiddete maruz kalan kişinin kendi cinsiyle
daha kolaylıkla iletişim kurması ve
hizmet alabilmesi bilinen bir tıp kuralıdır. Bu sebeple İstanbul Tıp Fakültesi, Adli Tıp Anabilim Dalı işleyişinde bu
tür vakaları değerlendiren üç kişilik
adli tıp ekibinin içerisinde (Öğretim
üyesi (Profesör veya doçent), uzman
hekim ve tıpta uzmanlık öğrencisi hekim) mutlaka bir kadın hekim bulunmaktadır. Ancak konuyu mağdura hukuki destek veren avukat bakımından
baktığımızda hizmet sunan avukatın
cinsiyeti önem arz etmemektedir. Bu
konuda önemli olan nokta avukatın
cinsiyeti olmayıp, avukatın kadına
yönelik şiddet konusunda yapılandırılmış hizmet içi eğitimden geçmiş ve
konuyla ilgili duyarlılaştırılmış olmasıdır. Bu sayede ilgili avukat sunacağı
profesyonel hizmetin yanında bu tür
olgulara temel yaklaşım prensipleri
ve ilkeleri ile donatılmış olmakta ve
olgulara da o dikkat ve özenle yaklaşmaktadır.
3. Kadına Yönelik Ekonomik Şiddet:
Bu kategori şiddetin de yalnız başına görülmesi ender olup, daha ziyade diğer şiddet tipleri ile kombine
biçimde gözlemlenmektedir. Bu tür
durumlara örnek olarak şu iki olgu
örneği verilebilir;
Olgu 1: Olgu 36 yaşında kadın. Bir
kamu hastanesinde hekim olarak
görevli. Ancak maaş kartı eşinde durmakta ve tüm harcamaları eşinin denetiminde.
Olgu 2: Olgu 40 yaşında kadın. Özel
bir bankada şube müdürü. Ancak
maaş kartı eşinde ve eşi kendisine
100 TL haftalık vermekte. Her ay da
söz konusu paranın nereye harcan-
dığı konusunda yaşanılan tartışmada
fiziksel şiddet görmekte.
Görüldüğü gibi yaşanan olgular gerçekten iç acıtıcı. Emre Yanıkkerem’
in az önceki ölçeği incelendiğinde
“kadına yönelik ekonomik şiddeti”
ortaya koymaya yarayan çok sayıda
başka soru tipinin de mevcut olduğu
görülecektir.
4. Kadına Yönelik Cinsel Şiddet:
Kadına yönelik şiddet tipleri içerisinde en trajik ve iç acıtıcı olanıdır. Bu
makalede bu tür şiddet olguları ve
bu tür olgulara adli tıp yaklaşımı üzerinde daha fazla durulacaktır.
Cinsellik bir içgüdüdür. Soyların devamı için gerekli bir motivasyondur.
Ancak insanlar zaman içerisinde toplum içerisinde yaşamaya başladıklarından toplumsal uyumu sağlamaya
çalışmışlar ve dolayısı ile hepimizin
toplum içerisinde kendimizi denetlememizi sağlayan super-ego (denetleyici üst benlik) gelişmiştir. İnsanların
donanımları azaldıkça içgüdüleri ile
yaşama ihtimalleri kuvvetlenmektedir. Toplum içerisinde uygun görülmeyen cinsel içerikli davranışları
ceza kanunları çeşitli şekillerde cezai
yaptırım ile düzenlemiştir. Bunlardan
bir bölümü de cinsel saldırılar olup
bu kısımda bu tür vakalara adli tıp
yaklaşımı irdelenecektir.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu önceki ceza kanununda yer bulmayan ve
oldukça da olumlu olarak değerlen-
dirdiğimiz bir düzenlemeyi ihtiva
etmektedir. Söz konusu düzenleme
kanunun 287. maddesinde mevcut
olup içeriği şu şekildedir;
Türk Ceza Kanunu Madde 287
Genital muayene
Madde 287- (1) Yetkili hakim ve savcı
kararı olmaksızın, kişiyi genital muayeneye gönderen veya bu muayeneyi
yapan fail hakkında üç aydan bir yıla
kadar hapis cezasına hükmolunur.
(2) Bulaşıcı hastalıklar dolayısıyla
kamu sağlığını korumak amacıyla
kanun ve tüzüklerde öngörülen hükümlere uygun olarak yapılan muayeneler açısından yukarıdaki fıkra
hükmü uygulanmaz.
Söz konusu düzenleme tarafımızca
çok olumlu karşılanmaktadır. Çünkü
ülkemizde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’ nun öncesi döneme ait kamuoyunda da önemli yankı bulan çok
acı olgular yaşanmıştır. Bu olgulardan bazıları şu şekildedir;
Olgu 1: Çorum’ da bir baba kızını gün
içinde kadın doğum uzmanına muayeneye götürmüş, kızının bakire olmadığı öğrenilmiştir. Baba aynı gece
kızını kesici delici alet vasıtası ile öldürmüştür.
Olgu 2: Erzurum’ da Çocuk Esirgeme Kurumu Yurdu Müdürü gündüz
üç kızı hekime kızlık zarı muayenesi
amacı ile götürmüş, kızlar aynı gece
intihar ederek yaşamlarını kaybetmişlerdir.
Olgu 3: Muğla’ da yine benzer olarak
yurtta kalan iki kız, kızlık zarı muayenesine götürülmüş ve kızlar gece
intihar ederek hayatlarını kaybetmişlerdir.
Bu biçimde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu öncesinde ülkemizde yaşanan
acı olaylardan sonra yapılan söz konusu düzenleme çok yerindedir. Bu
biçimde hiçbir kadın hukuki denetim
dışında muayeneye sevk edilemeyecek ve hatta hiçbir sağlık çalışanı da
böyle bir muayeneyi gerçekleştirip,
raporlandırmaya cesaret edemeyecektir. Biz de adli amaçlı genital muayene durumlarında her zaman hukuk
mercilerinden talimat yazılarını talep
etmekteyiz.
Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar
hali hazırda yürürlükte olan Türk
Ceza Kanunu’ nun 102-105. maddelerinde yer bulmaktadır. Söz konusu
düzenleme şu şekildedir;
Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar
Cinsel saldırı
Madde 102- (1) Cinsel davranışlarla
bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlal eden kişi, mağdurun şikayeti
üzerine, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin vücuda organ veya sair bir
cisim sokulması suretiyle işlenmesi
durumunda, yedi yıldan on iki yıla
kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu
fiilin eşe karşı işlenmesi halinde, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikayetine bağlıdır.
8 MART ’ 14
35
(3) Suçun;
a. Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda
bulunan kişiye karşı,
b. Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye
kullanılmak suretiyle,
c. Üçüncü derece dahil kan veya
kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı,
d. Silahla veya birden fazla kişi tarafından birlikte, İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilen cezalar yarı oranında artırılır.
(4) Suçun işlenmesi sırasında mağdurun direncinin kırılmasını sağlayacak ölçünün ötesinde cebir kullanılması durumunda kişi ayrıca kasten
yaralama suçundan dolayı cezalandırılır.
(5) Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması
halinde, on yıldan az olmamak üzere
hapis cezasına hükmolunur.
(6) Suç sonucu mağdurun bitkisel
hayata girmesi veya ölümü halinde,
ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına
hükmolunur.
Çocukların cinsel istismarı
Madde 103- (1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, üç yıldan sekiz
yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismar deyiminden;
36
8 MART ’ 14
a. Onbeş yaşını tamamlamamış
veya tamamlamış olmakla birlikte
fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş
olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış,
b. Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı
olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar, anlaşılır.
(2) Cinsel istismarın vücuda organ
veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda,
sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis
cezasına hükmolunur.
(3) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/12
md.) Cinsel istismarın üst soy, ikinci veya üçüncü derecede kan hısmı,
üvey baba, evlat edinen, vasi, eğitici,
öğretici, bakıcı, sağlık hizmeti veren
veya koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan diğer kişiler tarafından
ya da hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle veya
birden fazla kişi tarafından birlikte
gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı
oranında artırılır.
(4) Cinsel istismarın, birinci fıkranın
(a) bendindeki çocuklara karşı cebir
veya tehdit kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi halinde, yukarıdaki
fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.
(5) Cinsel istismar için başvurulan
cebir ve şiddetin kasten yaralama
suçunun ağır neticelerine neden olması halinde, ayrıca kasten yaralama
suçuna ilişkin hükümler uygulanır.
(6) Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması
halinde, onbeş yıldan az olmamak
üzere hapis cezasına hükmolunur.
(7) Suçun mağdurun bitkisel hayata
girmesine veya ölümüne neden olması durumunda, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.
Reşit olmayanla cinsel ilişki
Madde 104- (1) Cebir, tehdit ve hile
olmaksızın, onbeş yaşını bitirmiş olan
çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi,
şikayet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Cinsel taciz
Madde 105- (1) Bir kimseyi cinsel
amaçlı olarak taciz eden kişi hakkında, mağdurun şikayeti üzerine, üç aydan iki yıla kadar hapis cezasına veya
adlî para cezasına hükmolunur.
(2) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/13
md.) Bu fiiller; hiyerarşi, hizmet veya
eğitim ve öğretim ilişkisinden ya da
aile içi ilişkiden kaynaklanan nüfuz
kötüye kullanılmak suretiyle ya da
aynı işyerinde çalışmanın sağladığı
kolaylıktan yararlanılarak işlendiği
takdirde, yukarıdaki fıkraya göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. Bu
fiil nedeniyle mağdur; işi bırakmak,
okuldan veya ailesinden ayrılmak zo-
runda kalmış ise, verilecek ceza bir
yıldan az olamaz.
Söz konusu kanun maddelerinde
geçen ifadelerin adli tıbbi karşılıklarını ortaya koyabilmek maksadı ile
muayene ve değerlendirmelerimizde tüm Türkiye’ de standart formlar
kullanmaktayız. Söz konu formlar şu
şekildedir;
Ek-2 (Makale sonunda)
Ek-3 (Makale sonunda)
Anabilim Dalımızda cinsel saldırı ve
cinsel istismar olguları bir heyet tarafından değerlendirilmekte ve o
şekilde muayene edilmektedir. Söz
konusu heyette olgusuna göre Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı,
Çocuk Cerrahisi Uzmanı, Erişkin Ruh
Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı ve Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı ile adli tıp uzmanları yer almaktadır. Bu biçimde yapılan muayene ve
değerlendirme ileride çok önem taşıyacak tıbbi delillerin elde edilmesine
olanak sağlamakta ve olgunun da bu
süreçte daha az örselenmesine olanak vermektedir.
Konuyla ilgili olarak savcılık ve hakimlikler tarafından tarafımızdan değerlendirme yapılması en sık istenen
husus “Cinsel saldırı ya da istismar
eyleminin sonuçlarının mağdur açısından Türk Ceza Kanunu 102/5 ve
103/6. maddeleri kapsamında olup
olmadığı” ile ilgilidir. Açıkçası bu husustaki değerlendirme çok zor bir de-
ğerlendirme olup, zaman zaman adli
tıp uzmanlarının kamuoyunda töhmet altında kalmasına da sebebiyet
vermektedir.
Cinsel saldırı ve istismar olgularının
ne denli iç acıtıcı olgular olduğu hususunda konunun değişik yönlerini
de bünyesinde barındıran şu olgu
örneklerinin aktarılması uygun olacaktır;
Olgu 1: 5 yaşında bir erkek çocuk.
Erişkin bir erkek tarafından anal (dışkı yapılan yer) istismara (cinsel ilişki
gerçekleşmiş) uğruyor. İlk muayenemizde akut livata (anal cinsel ilişkinin
erken dönemi) bulguları net olarak
ortaya konmakta. Ancak çocuk cerrahinin klinik tecrübesi ile bağırsağın
son kısmının da (rektum) görülmesinin yarar sağlayacağı değerlendiriliyor. Söz konusu muayene çocuk için
elbette çok ızdıraplıdır ancak ele geçen bulgu (bağırsağın son kısmında
dikine uzanan dört adet yırtık) olgunun delillendirilmesi bakımından eşsiz değerdedir. Ancak elbette bu tür
muayeneler de çocukların hafızlarında hayatları boyunca silinmeyecek
izler bırakmaktadır.
Olgu 2: 17 yaşında bir kız çocuğu.
Son bir yıldır erkek arkadaşı ile cinsel
ilişkiye girmekte. Söz konusu süreci
de günlüğüne kaydetmekte. Bir gün
annesi söz konusu günlüğü okumakta. Konuyu babaya aktarmakta. Evde
çok büyük bir tartışma yaşanmakta. Kız ilaç içip, intihar etmekte. İlaç
içme olayı erken fark edildiğinden kız
derhal hastaneye kaldırılmakta. Dört
gün yoğun bakımda bilinç kapalı olarak kalmakta. Sonrasında kız hayati
tehlikeyi atlatmakta ve taburcu olmakta. Sonrasında kız ve ailesi erkek
çocuktan “cinsel istismar” sebebi ile
şikayetçi olmakta. İlgili mahkeme de
mağduru kliniğimize Türk Ceza Kanunu’ nun 103/6. maddesi uyarınca “kızın cinsel istismar eyleminden
dolayı beden ve ruh sağlığı bozulup
bozulmadığı” hususunda belirleme
yapılması istenmekte.
Olgu 3: Cinsel istismara uğrayan bir
olgu. Burada ilgili çocuk ve ailesi önce
yetkili savcı ve sonra da yetkili hakim
kararına rağmen genital muayeneye
rıza göstermiyor. İlgili adli tıp uzmanı
konuyla ilgili olarak “muayeneyi red
ediyor” biçiminde tutanak tutuyor.
Genital muayene gerçekleştirilmiyor.
İlgili hekim hakkında sonrasında savcılık iddianame hazırlıyor ve verilen
adli görevin yapılmaması iddiası ile
asliye ceza mahkemesinde yargılama
başlıyor. İlgili hekim ilk celsede “zorla
genital muayene yapılması tıp etiğine aykırıdır” diyor ve beraat ediyor.
İlgili savcı kararı temyiz etmiyor.
Olgu 4: Yine benzer olarak cinsel istismara uğrayan diğer bir çocuk olgu.
Yine çocuğun ve ailenin genital muayeneye rızası yok. İlgili savcı ve hakim kararı mevcut. Bu kez bu adli tıp
uzmanı hakkında savcılık iddianame
hazırlıyor. Dava sulh ceza mahkemesinde görülüyor. İkinci celsede hekim
8 MART ’ 14
37
beraat ediyor. Ancak bu kez ilgili savcı kararı temyiz ediyor. Biz de adli tıp
camiası olarak Yargıtay’ ın bu konuda
ne karara varacağını bekliyoruz.
Her iki olguda da yaşanan sıkıntı şudur; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi
Kanunu’na dayalı olarak çıkartılan
Beden Muayenesi, Genetik İncelemeler ve Fizik Kimliğin Tespiti Hakkında Yönetmelik çalışmasında da
yakından şahit olduğum üzere ceza
hukukçuları “hakim kararları zor gerektiren kararlardır, bir kimse genital
muayeneye rıza göstermiyor ancak
konuyla ilgili yetkili hakim kararı da
mevcut ise iki kişi kadının bacağından, iki kişide kadının kollarından
tutar, muayene o biçimde zorla gerçekleştirilir” şeklinde konuya yaklaşmaktadır. Hatta daha da ileri giden
görüşe sahip ceza hukukçuları “gerekirse muayene edilen genel anestezi ile uyutulur, muayene o biçimde
gerçekleştirilir” demektedir. Elbette
adli tıp uzmanlarının böyle insanlık
dışı bir muayenede görev almaları
söz konusu değildir. Sağlık bedensel
ve ruhsal tam bir iyilik halidir. Hipokrat’ tan bu yana hekimler hastalarına
önce zarar vermeyi amaçlar, sonrasında yarar sağlamaya çalışır. Bu biçimde zorla yapılacak bir genital muayene kesinlikle muayene edilenin
ruh sağlığı ve hatta ğerlendirmede;
“sezeryanın genel anestezi altında
yapılan bir ameliyat olduğu, muhtelif risk ve tehlikelerinin bulunduğu,
vaginal gebelik sonlandırılmasının
38
8 MART ’ 14
ise diğer duruma göre daha önemsiz
riskler ihtiva etmekte olduğu, bu sebeple tıbbi durum bakımından hangi
metot uygunsa o yolun tercih edilmesinin yerinde olacağı” yönünde
cevabi değerlendirmemiz.
Olgu 2: 16 yaşında biz kız çocuğu erkek arkadaşından gebe kalıyor. Ancak
aile ilişkiden haberli ve gerek kız ve
gerekse de aile erkekten şikayetçi
değil. Ceza da almasını istemiyorlar.
16 haftalık gebelik söz konusu. İlgili
savcılığa başvuruyorlar. Kızın müdafisi “şikayetimiz yok” diyor. O zaman
ilgili savcı da “konu Türk Ceza Kanunu
99/6 kapsamında değildir, gebeliğin
sonlandırılması uygun değildir” kararı veriyor. Aile kliniğimize başvuruyor. İlgili savcı ile görüşüyoruz. Önce
erkekten şikayetçi olunsa, gebelik
sonlandırılsa ve sonra da şikayetten
vazgeçilse diyoruz. İlgili savcı cevaben; “Hukukta şikayetten vazgeçme
vardır, vazgeçmeden vazgeçme yoktur, o sebeple o konu kapanmıştır”
cevabını veriyor.
SONUÇ
Türk Ceza Kanunu’nun 280. maddesi gözden geçirilmeli ve hatta iptal
edilmelidir. Bu sayede şiddet gören
kadınların her şiddet durumunda
bunu çekinmeden raporlatabilmesi
mümkün olabilecektir. Bu durum da
kadının ileride hukuki süreç için cesaretlendiği ya da imkan bulduğu bir
dönemde delil gösterebilmesi bakımından kendisine yarar sağlayacaktır.
Yine özellikle çocuk istismarcıları için
kimyasal kısırlaştırma ceza yönünden
seçenek bir yaptırım haline getirilmelidir. Söz konusu yaklaşımda kişiye
aylık olarak hormon iğnesi yapılmakta ve kişinin cinsel arzu ve yaklaşımları baskılanmaktadır. Bir faile 10 yıl
hapis cezası verileceğine 5 yıl hapis
cezası, kalan 5 yıl içinde (ya da daha
fazla) hapis cezası yerine seçenek
yaptırım olarak kimyasal kısırlaştırma tatbik edilebilmelidir. Türk ceza
hukukçularının “böyle bir ceza insanlara tatbik edilemez” biçimindeki argumanları, söz konusu uygulamanın
pek çok gelişmiş ülkede uygulamada
olduğunu göz önüne aldığımızda dayanaksızdır.
Yine kadına yönelik şiddet faillerinin
daha kadın eve dönemeden polis
merkezinden serbest kalarak eve dönebilmelerinin önü kesilmelidir. Yine
kanun gereği getirilen idari yaptırımların denetiminde daha sıkı ve caydırıcı davranılması konuya çözüm getirilebilmesi bakımından zorunluluk
arz etmektedir.
Konuyla ilgili son vurgulamak istediğim mesaj şudur; Cinsel saldırı mağduru çocukların önemli bir kısmında
failler çocuklar ile facebook üzerinden tanışmaktadırlar. Bu sebeple ailelerin çocuklarının internet kullanımı
konusunda dikkatli ve gerektiğinde de
kısıtlayıcı olmasında yarar vardır.
EK-1
KADINA YÖNELİK AİLE İÇİ ŞİDDETİ BELİRLEME ÖLÇEĞİ
1. Mülkiyet sahibi olma veya bankada yatırımlarımız
eşimin üzerinedir.
2. Eşim harcamalarımı kısıtlar.
3. Eşim para işlerini tekeline alır.
4. Eşim bir işe girmemi, çalışmamı istemez ve
çocuklara bakmam için evde kalmamı ister.
5. Eşim para harcamam konusunda hesap vermemi
ister.
6. İhtiyacım olduğu halde eşim bana karşı parayı
kısıtlar.
7. Eşim bir okula veya kursa gitmemi engeller.
8. Evde önemli kararları eşim verir.
10.Eşim bana günlük olaylar veya herhangi bir şey
açısından bilgi verir.
11.Eşim hissettiklerini, duygularını benimle paylaşır.
kıskanır
ve
Nadiren Ara sıra Sık Sık
Her
zaman
KADINA YÖNELİK AİLE İÇİ ŞİDDETİ BELİRLEME ÖLÇEĞİ
Asla
Nadiren Ara sıra Sık Sık
Her
zaman
29.Eşim kendini evin sahibi gibi görür.
30.Eşimin huylarından, tersliğinden korkar, sessiz
kalırım.
31.Bir şey yapacağım zaman eşim ne der kaygısı
yaşarım.
32.Eşim evi veya işyerimi kontrol amaçlı arar.
33.Eşim arkadaşlarıma kaba davranır, küçümser.
34.Eşim yanlış bir şey yapmış olsa dahi kendimi “ona
haklısın” demek zorunda hissederim.
35.Eşim bana küfür eder.
36.Eşim beni ayrılmakla tehdit eder.
37.Eşim kızmasın diye istemediğim halde onun
istediği şeyleri yaparım.
9.Eşim ona bir şey anlattığımda dinler.
12.Eşim arkadaşlarımı
kuşkulanır.
Asla
onlardan
38.Eşim bana lakaplar takar.
39.Eşim bana hakaret eder.
40.Eşim ters giden olaylardan dolayı beni suçlar.
41.Eşim beni diğer insanlar önünde küçük düşürür.
13.Eşim evde kadın erkek rolünü belirler.
42.Eşim beni yalnız iken aşağılar.
14.Eşim bana hizmetçi gibi davranır.
43.Eşim dışarıya
gerektiğine karışır.
15.Eşim benimle gerekmedikçe muhabbet etmez ve
somurtur.
çıkarken
nasıl
giyinmem
16.Ailemi görmek istediğimde eşimden izin alırım.
44.Eşim bana çirkin olduğumu, çekici olmadığımı
söyler.
17.Eşim hasta iken benimle ilgilenir.
45.Eşim beni davranışlarımdan dolayı eleştirir.
18.Eşim her zaman kendinin haklı olduğunu iddia
eder.
46.Eşim bana ev işlerinde yardım eder.
19.Eşim akşam yemeği, ev işi veya çamaşır yıkama
gibi işler vaktinde yapılmazsa sinirlenir.
48.Eşim yaptığım yada söylediğim şeylerden dolayı
benimle alay eder.
20.Eşimin duygularıma saygısı vardır.
49.Eşim bana “eğer değişirsen, istediğim gibi
olursan sana daha iyi davranırım” der.
21.Eşim bana sevgi, şefkat, duygusallık gösterir.
22.Eşim kıskançlık yapar.
23.Bir yere gideceğim zaman eşimden izin alırım.
24.Arkadaşlarımı görmek istediğimde eşimden izin
alırım.
47. Eşim bana çocuk bakımında yardım eder.
50.Eşimle
korkarım.
tartışırken
kavganın
sonuçlarından
51.Kendimi sinirli gergin hissederim.
52.Kendimi hapishaneymiş gibi hissederim.
25.Eşim dışarıdaki davranışlarıma karışır.
53.Kendimi yalnız hissederim.
26.Eşim aileme kaba davranır, küçümser.
54.Kendimi hissiz, duygusuz hissederim.
27.Eşim kendisi olmaksızın gerçekten başarılı
olamayacağımı ve kendime bakamayacağımı söyler.
55.Eşimle tartışırken kızmasından, sinirlenmesinden
korkarım.
28.Eşime karşı düşüncelerimi rahatlıkla ifade
ederim.
56.Eşim beni ev dışına atmak ile tehdit eder.
8 MART ’ 14
39
EK-2 (Kad n ar ç n)
C N SEL SALD IR I M U AYEN E R APOR U
60.Eşim kadın karşıtı şakalar yapar.
61.Eşim beni diğer kadınlarla kıyaslar.
62.Eşim cinsellik konusunda görüşlerime önem
verir.
63.Eşim kavga ettikten sonra cinsel ilişki ister.
64.Eşimle cinsel ilişkiden zevk alırım.
65.Eşim ben istemediğim halde beni cinsel ilişkiye
zorlar.
66.Eşim ben hastayken, sağlığım elverişli olmadığı
halde bana cinsel ilişkide ısrar eder.
67.Eşim bana bağırır.
68.Eşim beni itip kakar.
69.Eşim benimle sudan sebeplerle kavga der.
70.Eşim bana tokat atar.
71.Eşim tartışma anında evdeki eşyalara zarar verir.
72.Eşim tartışma anında benim için önemli bir şeye
(giysilerim gibi) zarar verir.
73.Eşim beni döver.
74.Eşim üzerime yürür.
75.Eşim beni tekmeler.
76.Eşim beni silah, bıçak gibi bir alet ile tehdit eder.
77.Eşim bana öldürmek istermiş gibi davranır.
78.Eşim kollarımı, ayak ve parmaklarımı büker.
79.Eşim tartışma sırasında kapı, cam kırar.
80.Eşim bana bir şeyler fırlatır.
81.Eşim bana sopa vb. bir nesne ile vurur.
82.Eşim saçımdan tutup çeker, başımı sarsar.
83.Eşimin şiddet uygulamasından dolayı tedavi
gerektirecek bir yaralanma aldım.
84.Eşim yastık ile başımı kapatıp, nefes almamı
zorlaştırır.
85.Eşim beni hareket edemeyecek hale getirir,
sıkıştırır.
86.Eşim beni gebe iken dövdü.
87.Eşim beni ısırır.
Ölçeğin toplam puanı üzerinden değerlendirme yapılacaktır.
Ölçek; likert tipi 1-5 puan arasında cevaplardan oluşmaktadır. Ölçekte her davranışın sıklığı şu şekildedir. 1: asla,
2: bir kere (nadiren), 3: birkaç kere (ara sıra), 4: bir çok
kez (sık sık), 5: her zaman. Ölçekten alınabilecek en yüksek
puan 435, en düşük puan 87’dir. Kadınların aldıkları toplam
şiddet puan ile sosyoekonomik ve doğurganlık özellikleri
arasındaki ilişki incelenebilir. Şiddet derecesi incelenmek
istendiğinde, standardizasyon uygulanabilir. Her kadının Ölçekten aldığı toplam puan, ölçekten alınabilecek en yüksek
tavan puana (435) bölünüp, 10 ile çarpılacaktır. Standardizasyon sonrası elde edilen puanlar, 1-10 puan arasında
değişmektedir. Standardizasyon sonrası puanlar; 0.00-2.00:
Çok düşük, 2.01-4.00: Düşük, 4.01-6.00: Orta, 6.01-8.00:
Yüksek 8.01-10.00: Çok yüksek olarak değerlendirilmiştir.
Yanıkkerem E, Saruhan A. 15-49 Yaş Evli Kadınların Aile İçi
Şiddete İlişkin Görüşlerinin ve Maruz Kalma Durumlarının
İncelenmesi, 3. Uluslararası Üreme Sağlığı Aile Planlaması
Kongresi, 20-23 Nisan 2003, Ankara, Serbest Bildiri ve Poster Birincilik Ödülü.
Çalışmanın yayınlandığı dergiler;
Yanıkkerem E, Saruhan A. 15-49 Yaş Evli Kadınların Aile İçi
Şiddet Konusunda Görüşlerinin ve Aile İçi Şiddete Maruz
Kalma Durumlarının İncelenmesi. Klinik Bilimler ve Doktor
Dergisi, 2005, 11(2):198-204.
Yanıkkerem E, Karadas G, Adıgüzel B, Sevil U. Domestic violence during pregnancy in Turkey and responsibility of
prenatal health care providers. American Journal of Perinatology, 2006; 23(2): 93-103.
C NS E L S A L DI RI MUA Y E NE RA P ORU
(Kadnlar için)
.............................................
.............................................
Muayene tarihi
GÖNDERLEN RESM KURUM
Rapor tanzim tarihi ve saati: ............ / ............./ ................... - ....................
Gönderen Makam
:
Resmî yaz tarihi, no :
Rapor no: ........................................................................
M UAYENE E DLENN
............................................................................................................................................
/
/
................... .................. ...............................
- ................................................................
ELK EDEN RESMÎ GÖREVLNN
Ad soyad, sicil no :
....................................................................................................
- ...................................
T.C. Kimlik no
:
............................................................................................................................................
Ad soyad
:
............................................................................................................................................
Baba ad
:
............................................................................................................................................
MUAYENEYE GÖNDERLME NEDEN
Do
um yeri ve tarihi :
.....................................................................
AÇIKLAMALARA baknz ............................................................................................................................................
Mesle
i
.......................................................................
:
M UAYENE E DLENN T IBB K ML
Geçerli kimlik belgesi olmayanlar için doldurulacaktr
:
-
/
/
................ ................ .........................
.........................................................................................................................................................................................................................................................................................................
.........................................................................................................................................................................................................................................................................................................
Bu Bölüm, muayene edilen kii tarafndan el yazs ile doldurulacaktr.
: ..............................................................................................................................................
:
: ................/ ............... / ...................................
Muayene saati
:
mzas:
8 MART ’ 14
C N S E L S A L D I R I M U A Y E N E R A P O R U
(Kadnlar için)
/
/
-
................. ................. ......................... .....................................
Muayene edilenin cevaplamasna bal konularda zorlamaya gitmeyiniz, ilgili ksm
cevap vermiyor/bilmiyor eklinde iaretleyiniz.
Muayene edilenin ad soyad
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
Saldr srasnda saldrgann ejakülasyonu .............................................. :
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
: ..............................................................................................................................................
Yaknlk derecesi
: ....................................................................
OLAYIN ÖYKÜSÜ
:
Merkezi Sinir S.
Bu bölümdeki bilgileri, muayeneye getirilen kiinin ifadelerine göre doldurunuz.
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
Tendon refleksi : ..................................................
/ dk
.....................................
Cevap vermiyor / bilmiyor
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
Cevap vermiyor / bilmiyor
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
Saldr srasnda silah ve/veya benzeri alet kullanm ........................ :
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
Daha önceden benzer saldr öyküsü ......................................................... :
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
Olay sonras ykanma / vajinal lavaj ............................................................ :
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
Olay sonras idrar yapma .................................................................................. :
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
Saldrya ba
l himen perforasyonu / vajinal kanama ........................ :
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
lk menstrüasyon tarihi ........................................ : ............../............../ .................
Hayr
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
PSKYATRK MUAYENE
Temel psikiyatrik muayene yapld
Temel psikiyatrik deerlendirmeyi / muayeneyi her vaka için yapp, olayn mahiyetine göre veya herhangi bir
psikopatolojik bulgu saptamanz durumunda ayrntl psikiyatrik muayeneye geçiniz veya psikiyatri konsültasyonu
isteyiniz. Bu durumda, rapora PSKYATRK MUAYENE/KONSÜLTASYON RAPORU formu ilave ediniz.
Belirgin bir psikopatolojik bulgu saptanmad.
Ayrntl psikiyatrik muayeneye gerek duyuldu. Bkz:Psikiyatrik Muayene/Konsültasyon Raporu
Psikiyatri konsültasyonu istendi. Bkz:Psikiyatrik Muayene/Konsültasyon Raporu
Evet
Son menstrüasyon tarihi ....................................... : ............./............./ ................
ALINAN MATERYAL
Muayene edilenden aldnz materyalleri iaretleyerek, tetkik sonuçlarna Raporun SONUÇ ksmnda yer veriniz.
Herhangi bir do
um kontrol yöntemi kullanyor mu ? ......................... :
Hayr
Evet
.....................................................................................................................................
Geçirilmi veya halen mevcut hamilelik öyküsü ? ................................ :
Hayr
Evet
Oral sürüntü
Dermal sürüntü
Trnak alt materyali
Giysi
.....................................................................................................................................
Geçirilmi veya halen mevcut veneryal hastalk öyküsü ? ............... :
Hayr
Evet
Vajinal sürüntü
Kan
Saç kl
Di
er ......................................................................
.....................................................................................................................................
Geçirilmi veya halen mevcut emosyonel hastalk öyküsü ? ......... :
Hayr
Evet
Anal sürüntü
Tükrük
Pubis kl
.....................................................................................................................................
Sank says .............................................................. : ........................................................................
Sank(lar)n ya ...... : ...............................................................................................................................................
Sank(lar) –– ma
dur ilikisi ............................... : ........................................................................................................................................................
ncelendi
ncelenmedi
Muhafaza altna alnd / aldrld
Bölümde, bütün ksmlarn doldurulmas gerekmemektedir. Olaya, iddiaya, talebe ve muayene bulgularna göre
Bu
gerekli görülenleri yapnz ve ilgili ksm doldurunuz.
:................/ ............... / ................................
D genital
organlar
Himen
Muayene saati
: ...........................................................
Psikiyatrik muayene / konsültasyon Raporu (................... Sayfa)
........................................................................................................................................................................................................................................................................
Konsültasyon Raporu (................... Sayfa)
........................................................................................................................................................................................................................................................................
Vajen
Perianal bölge
Anal mukoza
Anal sfinkter
tonusu
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
DER VÜCUT BÖLGELER
Boyun
Memeler
Ekstremiteler
Gluteal bölge
Gerek görülmedi
Gerek görüldü (Gerekçesini aada açklaynz)
Kesin rapor
Durumu bildirir geçici rapor
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
Varsa lezyon bulunan bölgeyi iaretleyip, özelliklerini tanmlaynz ve lezyonlar DYAGRAM üzerinde gösteriniz.
Yüz-az
........................................................................................................................................................................................................................................................................
Bu ksm, Genelge ve Rehberde belirtilen hususlar dikkate alarak doldurunuz. Tbbî terimleri ksaltma yapmadan tam
olarak yaznz. Bo kalan ksmlar çizerek iptal ediniz.
Talep edilmise veya gerek görülmüse, kiinin ALKOL MUAYENES sonucunu bu ksmda belirtiniz.
Bir baka sa
lk kuruluuna sevkine
Rektum
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
Saçl deri
Dier Numaralandrarak srayla belirtiniz .............................................................................................................................
SONUÇ
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
.....................................................................
EKLENEN KONSÜLTASYON RAPORLARI ve TIBB BELGE ÖRNEKLER
Varsa Rapora eklenen Vücut Diyagram, Konsültasyon Muayene Raporu, Psikiyatrik Muayene/Konsültasyon Raporu ve dier tbbî belge örneklerini belirtiniz.
Varsa lezyon bulunan bölgeyi iaretleyip, özelliklerini tanmlaynz ve lezyonlar DYAGRAM üzerinde gösteriniz.
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
Sayfa - 1 -
:
Cevap vermiyor / bilmiyor
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
mza
Duyu Organlar
Nabz
Yok
MUAYENE EDLENN KAYETLER
Bu Rapor, EK FORMLAR DAHL toplam ........ sayfa olup, her bir sayfa üç surettir
Kas skelet S.
: ....................................................
Yok
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
Ürogenital S.
: .................................................... Ik refleksi
: .................................................... Pupiller
Yok
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
Sindirim Sistemi
: .................................................... Tansiyon arteryel : ................................ mmHg
Solunum
Var
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
: ..............................................................................................................................................................................................................................................................................................................
Solunum Sistemi
Var
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
Tespit edilen dier bulgularla ilgili sistemi iaretleyiniz ve bulgular belirtiniz.
Kalp Damar S.
Genel durumu : .................................................... Bilinci
Var
Muayene tarihi
Tarih ve saat bilgilerini belirtmeyi unutmaynz ........................................................................................................................................................................................
-
Saldr srasnda fiziksel/sözel iddet/tehdit kullanm ....................... :
GENTAL, ANAL, PERANAL MUAYENE
MUAYENEYE ESAS OLAYLA LGL BLGLER
/
Saldr srasnda kondom kullanm ............................................................. :
MUAYENE BULGULARI
mzas:
(Kadnlar için)
/
................. ................. ......................... .....................................
MUAYENE BULGULARI (devam)
..............................................................................
Ad Soyad
Rapor tarihi ve no :
...............................................................................................................
Saldr srasnda kaydrc madde kullanm ............................................ :
Muayene edilenin giysileri ................................. :
Veli, vasi veya kanuni temsilcisinin (18 yandan küçüklerde veya vesayet altnda bulunanlarda)
:
SSTEM MUAYENELER
...........................................................
Olay öncesi alkol / ilaç kullanm .................................................................... :
Saldr srasnda anal/vajinal penetrasyon ............................................... :
Dier ..................................
MUAYENEY YAPAN VE RAPORU DÜZENLEYEN TABBN
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
Ad soyad
: ..............................................................................................................................................
mzas
:
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
Diploma no
: ..........................................................................
Kurum Mührü
:
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
mza
Bu Rapor, EK FORMLAR DAHL toplam ........ sayfa olup, her bir sayfa üç surettir
Sayfa - 2 -
Sayfa - 3 -
Bu Rapor, EK FORMLAR DAHL toplam ........ sayfa olup, her bir sayfa üç surettir
EK-3 (Erkek er ç n)
C NSEL SALDIRI M UAYENE RAPORU
C N S E L S A L D I R I M U A Y E N E R A P O R U
(Erkekler için)
.............................................
SALIK KURULUUNUN ADI
Muayene tarihi
GÖNDERLEN RESM KURUM
Gönderen Makam
:
Resmî yaz tarihi, no :
/
/
................... .................. ...............................
- ................................................................
ELK EDEN RESMÎ GÖREVLNN
Ad soyad, sicil no :
....................................................................................................
- ...................................
MUAYENEYE GÖNDERLME NEDEN
AÇIKLAMALARA baknz ............................................................................................................................................
:
M UAYENE E DLENN T IBB K ML
Geçerli kimlik belgesi olmayanlar için doldurulacaktr
Rapor no: ........................................................................
M UAYENE E DLENN
............................................................................................................................................
T.C. Kimlik no
:
............................................................................................................................................
Ad soyad
:
............................................................................................................................................
Baba ad
:
............................................................................................................................................
Do
um yeri ve tarihi :
.....................................................................
Mesle
i
.......................................................................
:
-
/
/
................ ................ .........................
.........................................................................................................................................................................................................................................................................................................
Bu Bölüm, muayene edilen kii tarafndan el yazs ile doldurulacaktr.
Dr. ....................................................................................................................................... tarafndan, yaplacak muayene ve tetkikler hakknda bana bilgi verildi. Muayenem ile gerekli
tetkiklerin yaplmasn ve ilgili raporun düzenlenmesini kabul ………………............................................……………… (ediyorum / etmiyorum)
Ad Soyad
: ..............................................................................................................................................
Rapor tarihi ve no :
...............................................................................................................
: ................/ ............... / ...................................
Muayene saati
/
-
Muayene edilenin cevaplamasna bal konularda zorlamaya gitmeyiniz, ilgili ksm
cevap vermiyor/bilmiyor eklinde iaretleyiniz.
:
...........................................................
Olay öncesi alkol / ilaç kullanm ................................................................... :
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
Saldr srasnda anal penetrasyon .............................................................. :
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
Saldr srasnda saldrgann ejakülasyonu ............................................. :
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
Saldr srasnda kaydrc madde kullanm ............................................ :
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
Saldr srasnda kondom kullanm ............................................................. :
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
Saldr srasnda fiziksel/sözel iddet/tehdit kullanm ....................... :
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
Saldr srasnda silah ve/veya benzeri alet kullanm ........................ :
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
Daha önceden benzer saldr öyküsü ......................................................... :
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
Olay sonras ykanma .......................................................................................... :
Var
Yok
Cevap vermiyor / bilmiyor
Geçirilmi veya halen mevcut veneryal hastalk öyküsü ? .............. :
Hayr
Evet
.....................................................................................................................................
Geçirilmi veya halen mevcut emosyonel hastalk öyküsü ? ......... :
Hayr
Evet
.....................................................................................................................................
Sank says .............................................................. : ........................................................................
mzas:
Muayene edilenin giysileri ................................. :
Sank(lar)n ya ...... : ...............................................................................................................................................
:................/ ............... / ................................
ANAL ve PERANAL MUAYENE
Perianal bölge
Muhafaza altna alnd / aldrld
Muayene saati
: ...........................................................
Anal sfinkter tonusu
Ad Soyad
: ..............................................................................................................................................
Yaknlk derecesi
: ....................................................................
Rapor tarihi ve no :
...............................................................................................................
(Erkekler için)
/
/
-
................. ................. ......................... .....................................
MUAYENE BULGULARI (devam)
PSKYATRK MUAYENE
Temel psikiyatrik muayene yapld
Temel psikiyatrik deerlendirmeyi / muayeneyi her vaka için yapp, olayn mahiyetine göre veya herhangi bir
psikopatolojik bulgu saptamanz durumunda ayrntl psikiyatrik muayeneye geçiniz veya psikiyatri konsültasyonu
isteyiniz. Bu durumda, rapora PSKYATRK MUAYENE/KONSÜLTASYON RAPORU formu ilave ediniz.
Belirgin bir psikopatolojik bulgu saptanmad.
Ayrntl psikiyatrik muayeneye gerek duyuldu. Bkz:Psikiyatrik Muayene/Konsültasyon Raporu
Psikiyatri konsültasyonu istendi. Bkz:Psikiyatrik Muayene/Konsültasyon Raporu
ALINAN MATERYAL
Muayene edilenden aldnz materyalleri iaretleyerek, tetkik sonuçlarna Raporun SONUÇ ksmnda yer veriniz.
Oral sürüntü
Kan
Saç kl
Anal sürüntü
Tükrük
Pubis kl
.....................................................................
Dermal sürüntü
Trnak alt materyali
Giysi
Di
er ......................................................................
.....................................................................
EKLENEN KONSÜLTASYON RAPORLARI ve TIBB BELGE ÖRNEKLER
Varsa Rapora eklenen Vücut Diyagram, Konsültasyon Muayene Raporu, Psikiyatrik Muayene/Konsültasyon Raporu ve dier tbbî belge örneklerini belirtiniz.
Psikiyatrik muayene / konsültasyon Raporu (................... Sayfa)
........................................................................................................................................................................................................................................................................
Konsültasyon Raporu (................... Sayfa)
........................................................................................................................................................................................................................................................................
SONUÇ
Bir baka sa
lk kuruluuna sevkine
Rektum
........................................................................................................................................................................................................................................................................
Bu ksm, Genelge ve Rehberde belirtilen hususlar dikkate alarak doldurunuz. Tbbî terimleri ksaltma yapmadan tam
olarak yaznz. Bo kalan ksmlar çizerek iptal ediniz.
Talep edilmise veya gerek görülmüse, kiinin ALKOL MUAYENES sonucunu bu ksmda belirtiniz.
Gerek görülmedi
Gerek görüldü (Gerekçesini aada açklaynz)
Kesin rapor
Durumu bildirir geçici rapor
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
Veli, vasi veya kanuni temsilcisinin (18 yandan küçüklerde veya vesayet altnda bulunanlarda)
:
Dier Numaralandrarak srayla belirtiniz .............................................................................................................................
Varsa lezyon bulunan bölgeyi iaretleyip, özelliklerini tanmlaynz ve lezyonlar DYAGRAM üzerinde gösteriniz.
Anal mukoza
Muayene edilenin ad soyad
..............................................................................
ncelenmedi
Bu Bölümde, bütün ksmlarn doldurulmas gerekmemektedir. Olaya, iddiaya, talebe ve muayene bulgularna göre
gerekli
görülenleri yapnz ve ilgili ksm doldurunuz.
MUAYENE BULGULARI
Muayene tarihi
ncelendi
C N S E L S A L D I R I MU A Y E N E R A P O R U
(Erkekler için)
/
................. ................. ......................... .....................................
Sank(lar) –– ma
dur ilikisi ............................... : ........................................................................................................................................................
.........................................................................................................................................................................................................................................................................................................
MUAYENE EDLENN RIZA BEYANI
:
OLAYLA BALANTILI BLG ve BULGULAR
.............................................
Rapor tanzim tarihi ve saati: ............ / ............./ ................... - ....................
Muayene edilenin ad soyad
..................................................................................................................................................................................
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
mzas:
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
MUAYENEYE ESAS OLAYLA LGL BLGLER
OLAYIN ÖYKÜSÜ
:
Bu bölümdeki bilgileri, muayeneye getirilen kiinin ifadelerine göre doldurunuz.
Tarih ve saat bilgilerini belirtmeyi unutmaynz ........................................................................................................................................................................................
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
DER VÜCUT BÖLGELER
Saçl deri
Yüz-az
Varsa lezyon bulunan bölgeyi iaretleyip, özelliklerini tanmlaynz ve lezyonlar DYAGRAM üzerinde gösteriniz.
Boyun
Gövde
Ekstremiteler
Gluteal bölge
Dier ..................................
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
MUAYENE EDLENN KAYETLER
: ..............................................................................................................................................................................................................................................................................................................
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
SSTEM MUAYENELER
Merkezi Sinir S.
Kalp Damar S.
Tespit edilen dier bulgularla ilgili sistemi iaretleyiniz ve bulgular belirtiniz.
Solunum Sistemi
Sindirim Sistemi
Ürogenital S.
Kas skelet S.
Duyu Organlar
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
Genel durumu : .................................................... Bilinci
: .................................................... Tansiyon arteryel : ................................ mmHg
Nabz
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
Solunum
: .................................................... Ik refleksi
Tendon refleksi : ..................................................
...................................................................................................................................................................................................................................................................................... ..........................................................................................................................................................................
: .................................................... Pupiller
: ....................................................
:
/ dk
.....................................
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
Bu Rapor, EK FORMLAR DAHL toplam ........ sayfa olup, her bir sayfa üç surettir
mza
Sayfa - 1 -
.................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................
Bu Rapor, EK FORMLAR DAHL toplam ........ sayfa olup, her bir sayfa üç surettir
40
Rapor tarihi ve no :
...............................................................................................................
En son cinsel iliki tarihi ..................................... : ............../............../ ................. Bu ilikide kondom kullanld m ? .................... :
Dr. ....................................................................................................................................... tarafndan, yaplacak muayene ve tetkikler hakknda bana bilgi verildi. Muayenem ile gerekli
tetkiklerin yaplmasn ve ilgili raporun düzenlenmesini kabul ………………............................................……………… (ediyorum / etmiyorum)
Ad Soyad
Muayene edilenin ad soyad
OLAYLA BALANTILI BLG ve BULGULAR
SALIK KURULUUNUN ADI
MUAYENE EDLENN RIZA BEYANI
A Ç I K L A M A L A R A
59.Eşim kadınları küçük görür.
L Ü T F E N
58.Eşim beni çocukları almakla tehdit eder.
D O L D U R U N U Z
57.Eşim beni terk etmekle tehdit eder.
G Ö R E
D O L D U R U N U Z
Her
zaman
G Ö R E
Nadiren Ara sıra Sık Sık
A Ç I K L A M A L A R A
Asla
L Ü T F E N
KADINA YÖNELİK AİLE İÇİ ŞİDDETİ BELİRLEME ÖLÇEĞİ
mza
3
Sayfa - 2 -
8 MART ’ 14
41
LAİKLİK KADIN
HAKLARININ TEMELİDİR
Av. Hale Akgün
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı
“Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir.
Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir”
(1930) M.K. Atatürk
Kadın hak ve özgürlükleri adına ulusal ve uluslararası önemli adımlara
rağmen halen kadınlar aleyhine
sosyal tutum ve hükümlere rastlanmaktadır. Asıl tehlike ise kökten
dinci akımlardan geliyor ve kadınları hedef alıyor. Laiklik devletin;
yönetimde, toplumsal yaşamın her
kesiminde, insan aklı, bilim temelleri üzerinde gerekli kurumları oluşturup geliştirerek ve sağlam güvenceler sağlayarak din dışı kalması
ve dini, kişisellik alanına itip orada
tutması kadının insan haklarının da
güvencesi olmaktadır.
Laiklik çağdaş toplumların ürettiği bir
kurumdur ve demokrasi ile iç içedir.
Tarihsel süreç içerisinde devlet ve
42
8 MART ’ 14
demokrasinin kurulması, önce dinseli
kamusaldan, sonra kamusalı özelden
ayırarak gerçekleşmiştir. Siyasi anlamı
üzerindeki tartışmalarda laiklik; siyasi kudretin dini kudretten ayrılmasını
ifade eder. Demokrasi; eşitlik, saydamlık ve özgürlük gibi belli sayıda
değer üzerine kurulu bir bütündür.
Teokratik devletten demokrasiye geçerken devlet otoritesiyle din otoritesi sınırlandırılmış, laiklik klasik demokrasinin gerekliliğinin bir icabı olmuştur. Buna göre kavram, çağdaşlaşma
ve insan hakları ile yakın bağlantılıdır.
Laik toplum düzeni, bütün din ve
inançların insanların eşit koşullarda
aynı kurallara uymak durumunda
bulundukları, hiç kimseye dinsel ayrıcalık ve üstünlük tanımayan toplum
düzenidir.1 Devlet, hukuk ve toplum
ilişkisinin “LAİKLİK VE DEMOKRASİ”
bağlamında anlamı ve işlevi ancak;
devletin ve toplumun hukuk önünde
eşitliği, dinsel alan ve dindışı alanda
hukukun eşit geçerliliği, toplumsal ve
1 “Laiklik ve Demokrasi” kolokyumu sunu metinleri s.240-241 İmge Yayınevi 1. Baskı 2001
siyasal alan ayrımının din açısından
anlamı, hukukun çelişkili kurallardan
arındırılması sorunlarıdır. Laiklik kavramını açıklarken Romalıların “bütün
ilimlerin anası” adını taktıktan tarihe
göz atmak, bu kapsamda laiklik olgusunun tarihsel süreçte gelişimini de
özetleyerek açıklamak daha doğru
yol olacaktır;
İnsan soyu geleceğine sahip çıkma
eğilimi ile bir “düşler ülkesi” olan
ütopyalar planlamıştır.
Antik Çağ’dan 18. Yüzyıl ortalarına
dek, birçok düşünür ve devlet adamı
“ideal devlet” tasarımları yapmıştır.
Bunlar aslında birer devlet tasarımı olmakla birlikte, devletin nasıl
işlemesi gerektiğinden çok, insancı
(hümanist) sorunları kendilerince çözümüne ağırlık veren düşüncelerdi.
İdeal devletin ideal topluma, ideal
toplumun ideal insana bağı olduğunu kabul etmişlerdi.2
2 Murat Özgen Ayfer; Adam Olmak, syf.23-33
Ankara 2004, Sim Matbaacılık Ltd.
Ütopya tam 400 yüzyıl Batı’da gözde
bir düşünce ve yazın dili olmuştur.
Gelecek adına bir şeyler öneren bu
çaba doğuda ise görülmedi. Yaşadığı zamanı eleştiren düşünürler olsa
da eleştiriler geçmiş iyi zamanlara
dönülmesi düşleri ile sınırlı kaldı.
Ütopyaların hepsinde de, zamandan
ve mekandan soyutlanmış bir yerde,
genellikle bir adada, ideal bir toplum
tasarlanıyor ve var olan düzen eleştirilerek, değiştirilmesi olanaksız da
görülünce düşe sığınılıyordu. 3
İdeal devlet konusu üzerinde başlı
başına imgesel ülkeyi tasarlayan yapıtlar, Platon’un “E Politeia e Perites Dikes” (devlet) adli çalışması ile
başlar. Platon’un yaşadığı dönemde
kesin bir sınıf ayrımı vardır. Atina’da
insan ya yurttaş ya da köledir ama
devletin oluşuma tarzı ve işleyişi demokratiktir. Din işleri ve devlet işleri
birbirinden ayrıdır fakat sonradan içiçe geçmiştir. Atina’da dini eleştirenler ağır cezalara uğradığından Platon
ideal devletindeki din anlayışını eleştiri sayılmayacak şekilde dinsel ilkeleri erdem ve doğruluk kavramları
üzerine oturtur.
Ütopyacı gelenekten bir ikincisine
geçmek için bir on beş yüzyıl gerekmiştir. Bu uzunca süre içinde ütopyacı düşün yerini dinci düş almıştır.
Yeryüzüne bereketi ve barışı getirecek olan tanrının saltanatına bel bağlamış inançlar altın çağ ile ilgili efsa3 Server Tanilli; Yaratıcı Aklın Sentezi (felsefeye Giriş), 1-11 baskı 1997-2004, Adam Yayınları
neler toplumun dışında bir toplum,
kimi zaman kilisenin dışında bir din
uygulaması olan keşişlik, ütopyacılığı
üstlendi. Yunan düşüncesinin yeniden dirildiği, hümanizma adı verilen
insancı düşünce akımlarının Avrupa’yı kapladığı Rönesans çağına giriş
ütopyacılığın ikinci dönemini oluşturur ki Thomas More’ dan Fransız
devrimine değin sürer.4
More “Ütopya” eserinde sosyal yaraları kurcalayarak halka hiç değer
vermeyen yasaları ve kiliseyi ele
geçirmiş toprak zengini soyluların
baskı rejimini eleştirmiş, din ile devlet işlerini ayrılması konusunda o
dönem için hayli ileri sayılan adım
atmış, birbirinden farklı birçok din
olduğundan ve insanların istediğini seçebileceğinden bahsetmiştir.
More inançların toleransla karşılanmasını insanlar arasında bu konuda
bölünme olmamasını savunur. Öyle
ki bunu sırf kitabında değil devlet ve
din adamı olarak da ortaya koyunca
kralın öfkesine uğrayacaktır. Thomas
More din ve devlet işlerinin ayrılması
konusunda o döneme göre hayli ileri
bir adım atmış olsa da vicdan özgürlüğünü eksik bırakmış, kendisinden
bir müddet sonra doğan Protestan
mezhepleri de vicdan özgürlüğünü
desteklememiş, bireyin istediği dini
ya da inancı seçmesine olanak tanımamıştır. More’den bir yüzyıl sonra
Farncis Bacon yeni “Atlantis”i, James
Harrington’da “Oceana”ı, Tommaso
Campanella ise “Güneş Ülkesi” adlı
eserleri yazar. Campanella’ de Güneş ülkesinde More’un aynı anlatım
tarzı ile ideal devleti anlatırlarken asıl
amacı, kültürel, politik, sosyal ve ekonomik bakımdan ideal bir devlet betimlemek değildir. Katolik kilisesi’nin
katı doğmalarına, Engizisyon ’a ve o
tarihlerde İtalya halkını ezen İspanyol
emperyalizmine karşı bir özgürlük savaşının önderliğini yürütmek istemiştir. Her ikisi de özgürlük peşinde koşmuştur çünkü Avrupa’da insan haklarının hiçe sayıldığı ortaçağ dönem
Rönesans’sın etkisi ile kapanmış,
bir uyanış başlamış olsa da insanlar
henüz haklarının ve özgürlüklerinin
bilincine varamamıştır. Kilise ve krallıklar bir egemenlik çekişmesi içine
girmişler ama halkın ezilmesi sona
ermemiştir. Capanelle dinsel yaşama
dair kurgulamasında Katolik kilisesinin savunduğu kör inançlara ve doğmalara bilerek karşı çıkmıştır. 5
4 Server Tanilli; Yaratıcı Aklın Sentezi (Felsefeye
Giriş), 1-11 baskı 1997-2004, Adam Yayınları
5 Murat Özgen Ayfer; Adam Olmak, syf.23-33
Ankara 2004, Sim Matbaacılık Ltd
8 MART ’ 14
43
Eski çağlardan beri din, insanların,
günlük yaşamında, toplumsal düzende ve devlet yönetiminde etkili oldu.
Din Avrupa’da da ortaçağ sonlarına
kadar her alanda söz sahibiydi. Papalar krallara hükmedebiliyor, papaz,
rahip ya da keşiş gibi din adamları
Hıristiyan dininin kurallarına göre
insanların yaşamını yönlendiriyorlardı. Batıda uzun yıllar boyunca yalnız
ruhani değil aynı zamanda cismani
bilcümle meşru otoritenin papalıktan kaynaklandığı görüşü egemen
olmuştur. Ortaçağa hakim Saint-Poul
öğretisi; her otoritenin Tanrıdan geldiğini haykırıyordu. Kamu gücünü
kullanan herkesin bu yetkisi Tanrı
tarafından meşrulaştırılmakta ve tartışılmaz olmaktaydı. Gerçekte dünyevi iktidarı en çok rahatsız eden şey,
kiliseyle olan ilişki değil, bu kilisenin
kullanabileceği otoriteydi. Bundan
kurtulmak için kraliyet iktidarı, iktidarın temellerinden önce araçlarını
sekülerleştirerek, kilisenin yürürlüğe
koyduğu mekanizmaları kendi yararına kullanma yollarını araştırdı. İktidarın temellerinden önce araçlarını
sekülerleşmesi gerçekten de laikliğe
giden bu uzun yolda önemli bir etap
oluşturmaktadır.
Emile Durkeim ‘a göre din; “kutsal
kavramlarla ilgili inanç ve tapınma
yöntemlerinden oluşan ortak sistemdir. Bunlara inananlar tek ve aynı tinsel toplulukta birleşir. Burada kutsal
kavram olarak anılan şeyin kökeni
sosyal niteliklidir. Böyle bir duygunun
oluşumunda birey değil, toplum yol
açar. Bu nedenle dininin temel ögesi
44
8 MART ’ 14
hukuksal açılardan farklı anlamlarda görünür. Felsefi anlamda, laiklik,
iman ve inanç yerine aklın egemenliğinin, sorgulayan ve araştıran bir
anlayışın kabul edilmesidir. Siyasal
açıdan laiklik, siyasal iktidarın dinden
ayrı olması, dinsel güce dayanmamasıdır. Hukuksal açıdan laiklik ise, din
ve devlet işerinin ayrılması, din kurallarına dayanılmaması, devletin din ve
inançlara karşı yansız olmasıdır.7
Galile engizisyon mahkemesinde (Joseph Nicolas’ın tablosu)
sayılan tanrı inancı bireysel olabilir
ama din bireysel değil toplumsal bir
olgudur. En ilkelinden kimilerince en
gelişmişine kadar, her din özgür düşüncenin ve inanç toleransının yeşeremediği dönemlerde bireyler ile
toplumun ilişkisini düzenlemiştir. İnsanın yaşamını düzenleyen, toplumsal sorunları çözümleyen, doğanın
bunların üzerindeki etkilerini ayarlayan bir tasarım ve inanç toplamı olmuştur.”
Din, beşeri varlık için anlam taşıyan
bir inanç sistemidir. Özgürlük olarak
sosyal alanda geçerli değerlerdir. Bu
nedenle siyasal düzleme taşınmaması gereklidir. Aksi durumda din siyasallaşır. Gerçekten devletin dini olamaz;
zira devlet, insanoğlunun kendisinin
gerçekleştirdiği örgütlenmeye verdiği isimdir. Din ise, insanın kendi yaratıcısını arayışıdır. Dinin devlet ala-
nına taşınması ölçüsünde, din hem
kutsallıktan hem de inanç olmaktan
uzaklaştırılır; menfaat, egemenlik ve
baskı aracı haline getirilir. Bu nedenle hukuk, dinsel etkinliklere de diğer
özgürlük kategorilerine uygulandığı
şekilde uygulanmalıdır. Dinin kamusal alana girmemesi, kamu gücüne
dayanmaması ya da kamuda, dinsel
kökenli bir düzenleme yapılmaması;
öte yandan devletinde dinsel alana
kamu düzeni ve güvenliğini bozucu
eyleme dönüşmedikçe karışmaması,
dinin ve dinsel eğitimin topluma ve
kişilerin vicdanlarına bırakılması anlamındadır.6
Devletin meşru temelinin tartışılmaya başlanması, laiklik hakkında da
çeşitli görüşlerin ileri sürülmesine
yol açmıştır. Laiklik, felsefi, siyasal ve
6
İbrahim Ö. Kaboğlu; “Laiklik ve Demokrasi”
kolokyumu sunu metinleri. İmge Yayınevi 1.
Baskı 2001
Laikliğin tanımının ne ölçüde eksiksiz yapılabildiğinin anlaşılabilmesi
için “olmazsa olmazları” na bakmak
gerekir. Laikliğin tüm öğeleri tanım
içinde yer almalı tersi ya da ilgili olmayanlar, dışında kalmalı ki, tanım
eksiksiz olabilsin. Devlet ve toplumsal kesimde DİNDIŞILIK; YANSIZLIK;
din kesiminde KİŞİSELLİK; insan aklı,
bilim temellerinde gerekli KURUMLAŞMA; bu alanda gerekli GÜVENCE.
Bunlardan biri bile eksik olsa laiklik
olmaz. Tüm bunlarla laiklik; “devletin; yönetimde, toplumsal yaşamın
her kesiminde, insan aklı, bilim temelleri üzerinde gerekli kurumları
oluşturup geliştirerek ve sağlam güvenceler sağlayarak din dışı kalması;
tüm inançlara, inançsızlığa karşı yansız/ aynı uzaklıkta bulunması ve dini,
kişisellik alanına itip orada tutmasıdır” diye tanımlanabilir.8
Bizde ise lâiklik özellikle İkinci Meşrutiyet zamanındaki batılılaşma ha7 Yılmaz Aliefendioğlu, “Laiklik ve Demokrasi”
kolokyumu sunu metinleri. İmge Yayınevi 1.
Baskı 2001
8
Turan Dursun; Din Bu-3, İslam Toplumu ve Laiklik, s.118, Kaynak Yayınları 2006-2013
Özgürlük tablosu, Fransız resim sanatının başyapıtlarından biri olarak kabul ediliyor.
Fransız romantik ressamlarından Eugene Delacroix tarafından yapılan tablo, 1830 senesinde Kral 10. Charles’in devrilişine yol açan üç günlük halk ayaklanmasının anısına
yapıldı. Tablo, tüm dünyada Fransız Devrimi’nin simgesi olarak kabul ediliyor..
reketiyle başlar ve Cumhuriyetin ilânından bir müddet sonra hukukî bir
müessese olarak anayasalarımıza ve
kanunlarımıza girer.
İslâm dini -bütün dinler gibi- kendisine inananların yaşayış tarzlarını da
düzenler, bir takım vecibeler, ibadet
şekilleri ve yasaklar koyar. Şüphesiz ki, her dinin kendisine göre bazı
dogmaları var ve bunlara tamamıyla
inanılmasını emreder, hatta bunların tartışılmasını dahi yasaklar. İslâm
Dini, bu açıdan, en müsamahalı, tefsire en çok cevaz veren bir din olmuşsa da, yine tartışılmaz bazı dog-
maları, yerine getirilmesi mecburî
bazı ibadet şekillerini ihtiva etmiştir
ve dini inanç sistemlerinde başka
türlüsü esasen düşünülemez. Ancak
ilk İslâm devletlerinin kurulmasıyla
birlikte, Dört Halife zamanında, dinî
lider aynı zamanda devlet başkanı
idi, yani ruhanî hükümranlıkla cisma-nî iktidar aynı şahısta birleşmişti.
Bu dönemden sonra ise, devlet başkanlığını eline geçiren aynı zamanda
halife oldu. Böyle olunca İslâm âleminde teokratik bir düzenin hâkim
olduğu şüphesizdir.
Yine de İslam alemi halifeliğini üstle8 MART ’ 14
45
nen Osmanlı İmparatorluğu başlangıçtan beri şeri hukuk yanında dünyevi kaynaklı örfi hukukun geniş bir
uygulama alanı bulması Osmanlının
laik olduğu sonucuna asla vardırmasa da laikliğe fazla yabancı kalmaması sonucunu doğurmuştur. Tanzimat
döneminde değişik din ve mezhebe
bağlı olanlara yasa önünde eşitlik
ilkesinin ve ibadet özgürlüklerinin
tanınması, Batıdan alınan yasaların
ve kurumların kabul edilmesi laik
devlet yönünde atılmış ilk adımlardır.
Ancak, devletin dinsel yapılanma ile
iç içeliği, teokratik yapısı da devam
etmiştir. Kurtuluş savaşı sırasında bir
yanda, bağımsızlık mücadelesinin,
egemenliğin halka ait olduğu görüşüne dayandırılması, öte yandan
Osmanlının teokratik yapısını temsil
eden Osmanlı padişahı halifesinin
işgal kuvvetlerinden yana tavır almasına duyulan tepki, laiklik görüşünü
kuvvetlendirmiştir. Süren bu teokratik düzen Cumhuriyetle birlikte saltanatla halifeliğin ayrılmasına kadar
sürer. Cumhuriyetin kabulünü müteakip, Atatürk’ün başlattığı inkılâpların ana hedefinin Türkiye’de lâikliğin
yerleştirilmesi olduğunu, söylemekte
hata yoktur. Diğer bütün reformlar,
adeta bir mozaiğin parçaları gibidir.
Laiklik yönünde ilk büyük adım saltanatın kaldırılmasıyla atılmıştır (1922).
Bunu sırasıyla; cumhuriyetin ilanı
(1923), aynı gün çıkarılan üç yasa;
halifeliğin kaldırılması/şeyhülislamlık ve evkaf vekaletinin kaldırılması/
46
8 MART ’ 14
eğitim birliği- tevhidi tedrisat (1924),
şeriye mahkemelerinin kaldırılması,
1928 de Anayasa da yapılan değişiklik ile devletin dini İslamdır ibaresinin
kaldırılması ile TBMM nin görevleri
arasında yer alan “ahkamıı şerriyenin tenfizi” ibaresinin çıkarılması,
milletvekili yeminin namus ve şeref
üzerine düznelenmesi, laiklik ibaresinin cumhuriyetin nitelikleri arasına
alınması (1937) olmuştur. Hukuk alanında ki boyutu ise; medeni kanun,
Borçlar Kanunu, Türk Ceza yasası,
Ticaret kanunu ve diğer yasaların kabulü ile tekke ve zaviyerin yasaklanması, harf devrimi olmuştur.
Laik Cumhuriyetimizin kurucusu
Mustafa Kemal Atatürk, halifeliği kaldırmasına tepki gösterenlere söyle
seslenmiştir;
“Açık ve kesin söylemeliyim ki,
Müslüman halkı bir halife korkuluğu ile uğraştırmayı ve kandırmayı
sürdürmek çabasında bulunanlar
yalnız ve ancak Müslümanların Türkiye’nin düşmanlarıdır. Böyle bir
oyuna kapılmak da ancak ve ancak bilgisizlik ve aymazlık belirtisi
olabilir. Bir halife fetvasının, ulus
ayağa kalkmak istediği zaman, ona
düşmanlardan daha alçakçasına
saldırdığını unutmayacağız. Tarihin
herhangi bir döneminde bir halife,
bu ülkenin alınyazısına karışmayı
aklından geçirirse hiç kuşku yok, o
kafayı koparacağız..”
ATATÜRK, kurtuluş mücadelesi tarihini anlattığı Nutuk’ta anlatımının
merkezine “ulusu” yerleştirmiş olup,
Nutukta anlatılan her şey ulusun bağımsızlığı ve egemenliği ile ilgilidir.
Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin en
başta gelen amacı, Osmanlı İmparatorluğunun ümmet yapısından, ulus
yapısına geçmek olmuştur. Ulus kavramı ise yurttaşlık kavramından ayrı
düşünülemez. Bu bakımdan Fransız
İhtilali’nin prensiplerinin temelini
oluşturan aydınlanma felsefesi ve özgürlük, eşitlik gibi kavramlar yeni bir
insan yaratma çabasına yol açmıştır.
Artık eskinin köhne dogmalarından
kurtulmuş, aklın ve bilimin egemen
olduğu, çağdaş, ilerici bir toplumsal
doku oluşturulmak istenmiştir. Çağdaş Türk ulusunun yaratılmasında,
eskinin kulluktan öteye gidemeyen
cemaat insanının yerini; aklını özgürce kullanan, bilimin yol göstericiliğinde hareket eden, birbirleriyle her
bakımdan eşit kadın ve erkeklerden
oluşan bir toplum yapısı hedeflenmiştir.
Server Tanilli “Yaratıcı Aklın Sentezi”
adlı kitabında İslam dünyasındaki
laiklik ve demokrasi gelişimi için şu
saptamaları yapmaktadır;
“İslam dünyası, bir bütün olarak birbiriyle iç içe olan laiklik ve demokrasi gelişmesine yabancı kalmıştır. Tek
bir ülkede, Türkiye’de laiklik ve demokrasi reformu yaşamıştır. Osman-
lı İmparatorluğunun 19.yüzyıldan
başlayarak, tarihimiz bir demokratikleşme ve laikleşme tarihidir; asıl
ivme”1923 Devrimi” yle gerçekleşir.
Atatürk’e göre; “lâiklik, yalnız din ve
dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü” de demektir.
Terslik, elbette bu süreçte değildir,
onu başka noktalarda aramalı. Dinci
düşünce demokratik arenaya çıkar
çıkmaz, ilk karşı durduğu değerler de
laik ve demokratik değerler oluyor;
ve sanayileşmeden yana olduğunu
söylerken bile, onun felsefesine ters
düşen ümmetçi ve şeriatçı bir toplumun mantığıyla düşünmektedir;
“milli ve manevi değerler ”perdesi
altında savunulan da yine ümmet
toplumunun değerleridir. Bu durumla mücadelenin seyrini belirleyecek
olan, başta demokratik ve laik güçlerin ısrarı olacaktır.”9
Müslümanlıkta yetki devri konusunu
ise Prf. Yaşar Nuri Öztürk söyle açıklamaktadır; “Laikliğin Türkiye’deki genel geçer tanımı olan “Din ile dünya
işlerinin ayrılması” hatalı ve tehlikelidir. Bu hatada ısrar edilmesinin, laikliği hukuk ve yönetim boyutundan
çıkarıp, bir devlet ideolojisine dönüştürüyor ve laikliğin belli kesimlerce
bir din gibi algılandığı da oluyor. Laiklik, İslam vahyi ile çelişen, çatışan
bir kavram değil; tam tersine, dinin
hayatımıza kazandırmak istediği
9 Server Tanilli; Yaratıcı Aklın Sentezi, 1-11 Baskı
(1997-2004) Adam Yayınları
değerleri koruyan ve yücelten bir
kavrayış. Buradaki ince nokta, “din
adına yetki kullanma” meselesinde.
Allah adına yetki kullanmak devri
peygamberlerle birlikte bitmiştir.
Hz. Muhammed son peygamber olduğuna göre, ondan sonra kimse çıkıp da Allah adına yetki kullandığını
ve yönettiğini ileri süremez. Durum
böyle olunca, kullanılan yetki ancak
halktan alınan yetkidir; yani dünyevi
bir yetkidir. Bugün laiklik karşıtlarının yararlandığı kaynak da bu bulanık alandan fışkırmaktadır. İslam
dininde ruhban sınıfı bulunmadığına
göre kullanılan yetki sadece dünyevidir ve yapısı gereği laiktir; yani kelimenin etimolojisine uygun olarak
halk adınadır, halkçıdır, halktan kaynaklanmaktadır. Tartışmayı bu doğru zemine oturtursak; Türkiye’de her
gün “milli irade” diyenlerin aslında
“laiklik” demiş olduklarını görürüz.
Hem halktan yetki alıp, hem “halka
ait” demek olan “laikliğe” karşı çıkmak epey garip bir çelişki oluşturmuyor mu?” 10
Mustafa Kemal ATATÜRK “Vatandaşlar İçin Medeni Bilgiler” kitabında ise
şöyle der;
“İnsan önce doğanın tutsağı idi; sonra, buna gökten güç ve yetki alan bir
takım insanlara tutsak olmak eklendi. İnsan toplulukları büyüyüp devlet
durumuna geldikçe, insanlar üzerindeki baskı da o ölçüde arttı. Devle10 Yaşar Nuri Öztürk; Kur’an Verileri Açısından
Laiklik, s.20-32 Yeni Boyut 2003 üçüncü baskı
tin başında bulunan adamın hakkı,
sınırsız ve koşulsuz, salt bir güç olarak kabul ediliyordu. Bireyin hakkı,
hükümdarın çıkarına olarak, tanrısal
hak içindeydi. Bu hakka dayanarak,
hükümdar uyruğundaki insanların
özgürlüğüne istediği gibi sahip olabilirdi. Bu bireyin hakkına saldırganlık
sayılmazdı... Hükümdarın gücü için,
dinlerin koyduğu sınırdan başka sınır tanınmıyordu. Hükümdarın yapmaması gereken şey, ancak Tanrının
yasakladığı şey olabilirdi... Doğanın
her şeyden üstün ve her şey olduğu
anlaşıldıkça, doğanın çocuğu olan
insan, kendinin de büyüklüğünü ve
onurunu anlamaya başladı... Artık
bundan sonra birey ile hükümdar ve
devlet arasında hak davası ve hak
savaşımı başlar... Bireysel haklar
kuramı, doğal hak düşüncesi, tanrısallık düşüncesi temelinden gökten
koparılarak yeryüzüne indirilmiştir...
Bireysel haklar düşüncesinin temeli
şöyle kuruldu: Her türlü hakkın kökeni bireydir. Çünkü gerçek özgür ve sorumlu olan yaratık yalnız insandır...”
Tarihsel süreçte kadının insan hakları kavramı gelişimine din ve laiklik
bağlamından bakacak olur isek şu
tespitleri yapabiliriz;
İlahi yasa ve beşeri yasa ayrımının
kökenleri 13. Yüzyıla uzanmakta ise
de, laik devlet ifadesini 18. Yüzyılda
Aydınlanma felsefesi siyasal düşüncesi ile özdeşleşen aklın ilerlemesinde bulur. Avrupa’da XV. ve XVI. Yüz8 MART ’ 14
47
yıllarda, monarşinin de desteklediği,
kilise ile burjuvazinin baskı düzeni,
kadınları aileye kapatmak ve onları eski rollerden yoksun kılmak için
katmerleşir. Gerçekten, Fransa’ da
hukukçular, ataerkil bir aile kurmak
amacıyla Roma hukuku kurallarını
aktarmayı sürdürürler. Orta sınıfın
kadınları çoğunlukça burjuva ahlakın
tanımladığı evle sınırlı bir modeli kabul ederler. Fransa’da burjuva sınıfından kadınlar, birey için haklar öneren
Rönesans’ın mesajına duyarlı olarak,
kadınları özel alan kavramına hapsetmek yolunda yeni kuralları serbestçe
protesto ettiler. XVII. ve XVIII. Yüzyıllar kadınların direniş dönemidir. Her
şey 1789 da insan haklarını ilan eden
devrimle başlar. Fransız devriminden
başlayarak insan hak ve özgürlükleri
adına açılan mücadele, kadının toplumdaki yerini sorgular.
Fransız düşünürü Jean Jacques Rousseau “Eşitsizlik Üzerine söylev”inde
eşitsizliği doğal eşitsizlik ve siyasal
eşitsizlik olarak ayırır. Doğal eşitsizlik bedensel özellikler farlılığıdır ki
Rousseau’ya göre bu önemli değildir.
Önemli olan siyasal-toplumsal eşitsizliktir. Toplumsal sınıflamanın sonucu olarak bireylerin toplumsal yerleri arasında ortaya çıkan ayrılıklardır.
Toplumsal cinsiyet kavramının temelindeki mantık da, kadınlık ve erkekliliğin belli tarihsel ve sosyoekonomik
koşullarda kurgulandığı dolayısı ile
siyasi irade ve eylemle cinsiyet kimliklerinin ve ilişkilerinin değişebile48
8 MART ’ 14
ceğidir. Evrensellik gösteren ataerkil
cinsiyet rejiminde güç ve mülke erişimin ideolojik ve yapısal olarak genelde erkeğin lehine işlemesi erkeği
egemen, kadının ise bağımlı ve ikincil
kılmıştır. Toplumsal cinsiyet kavramı
ile kadın ve erkek arasındaki eşitsizliğin doğal ve değişmez olduğu anlayışını sorgulama kadın hareketine
eşitlik mücadelesinde güç vermiştir.
Evrensel insan hakları çerçevesinin
fazlasıyla soyut, yasal ve kadınların
gündelik yaşamlarından uzak oluşu
kadın hakları kavramına şüphe ile
bakan çevrelerin güçlendirebilmektedir.11
tam yetkili tanrısının ortaya çıkışıyla
atılmış olur. Hristiyanlık ve İslam başlarda kadınların durumunu düzeltme
rolünde ise de, her üç ana dinde, kadınları ikincil yapan baskı, filiz haldedir ve serpilip boy atacaktır.”12
Server Tanilli, “Ne olursa Olsun Savaşıyorlar”adlı kitabında kadınların
tarihi süreçteki gelişimi konusunu şu
şekilde anlatmaktadır; “Kadınların
durumunun alçalması, ataerkil büyük dinlerin ortaya çıkışı ile tamamlanmıştır. Ki bu durum siyasal, ekonomik, teknik ve ideolojik değişikliklerin
toplumların yaşamını alt üst ettikten
ve kadın tanrıların Neolitik çağ’ın
başlarındaki tekelinin çökertilmesinden sonra yerleşip dal budak saldı.
Başlayan, ataerkil dinlerin dönemidir.
Erkek önce ana tanrıçaya yardımcı
rolündedir, onun oğlu, sevgilisi, erkek
kardeşi ya da kocası olarak, başlarda ona tabi durumdadır, sonra eşit
duruma gelir, giderek nesnelerin ve
insanların hükümran yaratıcısı olur.
Son adım ise, büyük ataerkil dinlerin
Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’unun 1927 Osmanlıca baskısının kapaktan sonra gelen ilk iki sayfası.
11 Feride Acar; Kadınların İnsan Hakları, Koç Üniversitesi Yayınları
Atatürk Nutuk’ta iki önemli noktanın altını çizmiştir. Birincisi Kurtuluş
Savaşının antiemperyalist boyutunu
dolayısıyla bağımsızlığın önemini,
ikincisi de çağdaşlaşmayı, evrensel
uygarlık değerlerine sahip olmanın
önemini.Bu nedenle Atatürk Kurtuluş Savaşı sonrasında Yeni Türk Devletini çağdaşlaştırmak için bir dizi uygarlık seferberliği başlatmıştır. Amacı
Türkiye’yi kendi ifadesiyle “muasır
medeniyetler seviyesine ulaştırmak,
hatta o seviyenin bile üstüne çıkarmaktır.”
Atatürk’e göre; “ilim ve tekniğin dı12 Server Tanilli; Ne olursa Olsun Savaşıyorlar,
s.20, Alkım yayınevi 2006
şında kılavuz aramak, dalgınlıktı, ilgisizlikti, doğru yoldan ayrılmaktı.”
Onun çağdaşlaşma modeli de bu
temele dayanır. O görmüş ve sezmiştir ki uygarlık savaşında her şeyden
esas ve önemli olan, çağdaşlaşmayı
önleyen düzeni ortadan kaldırmak,
insanca yaşamanın yollarını açan laik
ve demokratik bir toplum düzeni kurmaktır. Onun devrimlerini, tarihimizde kendisinden önce yapılmış devrim
hareketlerinden ayıran en önemli
kıstas, bu devrimlerin laiklik üzerine
oturtulmuş olmasıdır.
Atatürk’ün, kadın haklarına dönük
olarak çağdaşlaşma hareketlerinde
dikkati çeken en belirgin özellik ise,
kadın-erkek ayırımını ortadan kaldırarak hepsini ‘insan’ kelimesi içine
almış olmasıdır.
Atatürkçü çağdaşlaşmanın temelinde devlet olarak bağımsızlık, millet
olarak egemenlik, birey olarak hak ve
özgürlükler söz konusudur.
Kadın hak ve özgürlükleri adına ulusal ve uluslararası önemli adımlara rağmen halen kadınlar aleyhine
sosyal tutum ve hükümlere rastlanmaktadır. Asıl tehlike ise kökten dinci
akımlardan geliyor ve kadınları hedef
alıyor. Laiklik devletin; yönetimde,
toplumsal yaşamın her kesiminde,
insan aklı, bilim temelleri üzerinde
gerekli kurumları oluşturup geliştirerek ve sağlam güvenceler sağlayarak
din dışı kalması ve dini, kişisellik ala-
nına itip orada tutması kadının insan
haklarının da güvencesi olmaktadır.
Çağdaş, laik bir Türk kadını olan,
Uluslararası Hukukçu Kadınlar Fedarasyonu (FIFCJ) Başkan Yardımcısı Av.
Ayşen Önen kadın hakları ve laiklik
bağlamında şunları söylemektedir;
“Kadınlar bugün belli bir aşama kaydettilerse bunlar Atatürk ilke ve devrimleri sayesindedir. Çalışmalarımda
uluslararası platformlarda ismi en
az duyduğumuz en küçük ücra yerlerdeki ada ülkelere dahi gittiğimde
Atatürk’ten bize kazandırdıklarından, ilkelerinden bahsederim. Öyle
ki onlarda beni bir daha gördüklerinde ilk “Atatürk” derler. Kadına en
büyük güvenceyi veren, birey olarak
ta kendini güvencede hissettiren husus laikliktir. Laiklik olmazsa kadına
başka yerlerden ki bu din, örf, töre,
gelenek vb. olabilir, karışılacak ve
kendini birey olarak güvence de hissetmeyecektir. Laiklik bu nedenle kadın haklarının temelidir.”
Türkiye’nin Fransa’dan sonra yasal
olarak laikliği kabul etmiş ikinci Avrupa ülkesi olduğunu unutmamalıyız.
Cumhuriyetin temel ilkesinin laiklik
olmasını kabul eden ilk Avrupa ülkesi
ise Türkiye’dir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası’nda laikliğin değiştirilemez bir nitelik olarak yer almasının üzerinden yüz yıla yakın zaman
geçmiştir. Türkiye’de laikliğin benimsenmesi üç temel değerden kaynak
bulmuştur: Vicdan özgürlüğü, dinsel
inanç özgürlüğü ve tüm erkekler ile
kadınların eşitliği. Laik düzen içindeki
çağdaş Türk kadını, seçme ve seçilme
hakkının yanında; Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetsel, eğitsel, ekonomik
8 MART ’ 14
49
ancak hepsinin birden varlığıyla olanaklıdır. Bir kişinin özgür insan olarak
nitelenebilmesi için bunların tümüne birden sahip olması gerekir.
Mustafa Kemal Atatürk, NUTUK
s.199;
ve sosyal alanlarında yerini alma ve
her türlü görevi yapma olanağına da
sahiptir.
Bütün bunların dışında, laikliğin en
etkin koruyucusu kuşkusuz halkın
bilinci olmalıdır. Tüm dogmalardan,
ekonomik, dinsel ya da yönetsel arayışların baskılarından kurtulabilmiş
bir bilinç... Bilimle, akılla arınmış bir
bilinç...
İnsanlar arasında farklılıkların giderilmesi hemen hemen olanaksızdır. Bununla birlikte, tüm farklılıklara karşın
her insana kayıtsız ve koşulsuz olarak
eşit davranmak, her insanı diğerine
salt insan olduğu için eşit saymak olanaksız değildir. Bir toplumda nesnel
özgürlüklerin varlığından söz etmek
ırk, din, inanç, sosyal sınıf, düşünce
ve cinsiyet ayrımsızlığı gibi konuların
50
8 MART ’ 14
“Bunca asırlarda olduğu gibi, bugün
dahi milletlerin cehaletinden ve taassubundan istifade ederek bin türlü siyasi ve şahsi maksat ve menfaat
temini için dini alet ve vasıta olarak
kullanmak teşebbüsünde bulunanların dahil ve hariçte mevcudiyeti,
bizim bu zeminde söz söylememiz
ihtiyacını, ne yazık ki, henüz ortadan kaldırmıyor. İnsanlıkta din hakkındaki hissler ve bilgiler her türlü
hurafeden sıyrılarak hakiki ilim ve
fenlerin nurlarıyla saf ve mükemmel
oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine her yerde tesadüf olunacaktır.” 13
Nadir Nadi 1984 yılında ilk basısı
yayınlanan ve sözde aydınları, yarı
aydınları, yüreğinin kösesinde hala
birazcık yurtseverlik kalmış olanları,
hatta” ihanet” içindekileri uyarabilmek amacına dayalı acı bir çığlık olan
“Ben Atatürkçü Değilim” kitabının
önsözünde şöyle der;
geçmez. Bunlar düşüncelerini gizlememişler, dalkavukluğa sapmamışlar, bir köşeye sinip oturmamışlar,
Atatürk’e açıkça “seninle hemfikir
değiliz !” demişlerdir, diyebilmişlerdir. Bu itibarla Atatürkçü olmadıklarını saklamayan eski devrim muhaliflerini biz bugün de saygı ile anıyoruz.
Hepsi mert, soylu, samimi insanlardı.
Fikirleri yüzünden çok çektikleri halde, onlardan kimi, sonraları yanıldığını kabul etmiş ve hiç bir zorunluğu
olmadığı halde, Atatürk’ün ölümünden sonra bunu gene mertçe itiraftan çekinmemiştir. Fakat Atatürkçülüğe açıkça karşı çıkmaktan, karşı
çıkmadığı için de Atatürkçülük maskesi altında sinsi sinsi Atatürkçülüğü
soysuzlaştırmaya çaba gösteren günümüz yobazlarına ne dersiniz?”14
“Gerçeği gömmeniz boşuna, o toprağın altından yol alıyor. Bir gün, her
yandan fışkıracak.”
Emile Zola
“Yanılmış olmak hiçbir zaman ayıp
değildir. Atatürk hayatta iken, onun
başarmak istediği devrim atılımlarına karşı direnenleri düşüncelerinden
ötürü bugün kınamak aklımızdan
13 15-20 Ekim 1927, ATABE, c.20, s.229; Nutuk,c.
II,s.199
ADAM OLMAK
çevrende herkes şaşırsa bunu da senden bilse
sen aklı başında kalabilirsen eğer
herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya
yer bırakır
hem kendine güvenebilirsen eğer
bekleyebilirsen usanmadan
yalanla karşılık vermezsen yalana
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana
düşlere kapılmadan düş kurabilir
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer
ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye
yerinir
ikisine de vermeyebilirsen değer
söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz
kandırabilir diye safları dert edinmezsen
ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz
koyulabilirsen işe yeniden
Rudyard KIPLING
döküp ortaya varını yoğunu
bir yazı-turada yitirsen bile
yitirdiklerini dolamaksızın dile
baştan tutabilirsen yolunu
yüreğine sinirine dayan diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da
herkesin bırakıp gittiği noktada
sen dayanabilirsen tek
herkesle düşüp kalkar erdemli kalabilirsen
unutmayabilirsen halkı krallarla gezerken
dost da düşman da incitemezse seni
ne küçümser ne de büyültürsen çevreni
her saatin her dakikasına
emeğini katarsan hakçasına
her şeyiyle dünya önüne serilir
üstelik oğlum adam oldun demektir
Rudyard KIPLING
Çeviri: Bülent ECEVİT
14 Nadir Nadi; “Ben Atatürkçü Değilim” 1984 Çağdaş Yayınları
8 MART ’ 14
51
OLMASAYDIN
OLMAZDIK!
Tanzimattan-Cumhuriyete Kadın Hareketine kısa bir bakış
Av. Bahar Ünlüer Öztürk
İstanbul Barosu Kadın Hakları G. Sekreter
Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde
yaşanan Milli Mücadele ve Cumhuriyetin kuruluş dönemi.
Ülkemizin içinde bulunduğu giderek
kutuplaşan siyasi konjonktürden,
buna bütün dünyanın içinde bulunduğu güvensiz ortam da eklendiğinde, Feminizm de nasibini almış gözüküyor. Feministler bütün dünyada
olduğu gibi ülkemizde de ayrışmış
bölünmüş vaziyetteler. Bu ayrım onları öylesine hedeften ayırmış ki kendilerini “feminist” olarak dahi tanımlayamamaktalar. Oysa kabul etsinler
ya da etmesinler kadınların toplum
içindeki yer ve haklarını genişletmeyi
öngören her türlü öğreti ve eylemler
dizisi Feminizm olarak kabul edilmek52
8 MART ’ 14
tedir. Dünyadaki ayrımlarını bir tarafa bırakacak olursak, Türkiye’deki
kadın hareketinin günümüzdeki görünümüne baktığımızda, Radikal Feministler İslamcı Feministler Etnik temele dayanan feministler Ulusalcı Feministler …. Gibi ayrımlar yapıldığını
görüyoruz. Oysa tam da bu, egemen
erkek ideolojinin istediğiydi. Feminist
düşünce de, içine ayrılıkçı söylemlerle, ayrılıkçı tohumlar ekilerek hedefinden uzaklaştırılmaya çalışılıyor.
Her biri farkı şeyler söylerken hedef
aldıkları, acımasızca eleştirdikleri bir
dönem var, Şimdiden 100 yıl ötesi!
Cumhuriyetin Türk toplumunda yaşanan çok boyutlu bir devrim olduğu
nasıl tartışmasız ise Cumhuriyetin
en büyük kazanımının da Kadın konusunda kat ettiği mesafe olduğu o
kadar tartışmasız. Şeriat düzende o
güne dek dillendirilmeyen kadın-erkek eşitliğinin tanınması, Müslüman
Türk toplumunun sosyal ve hukuki
düzenini değiştirdi. Aile kurma, evlenme boşanma mirastan eşit pay
alma, çalışma hakkına sahip olma
mahkemelerde kadının şahitliğinin
kabul edilmesi, eğitimde kadın erkek
eşitliği, Kadının seçme ve seçilme
hakkı ve pek tabi ki genel olarak; Laik
düzen. Tüm bunlar ve belki burada
aklımıza gelmeyen başka birçok yenilik bu dönemde yaşandı. Belki birilerinin söylediği gibi armağan edildi,
belki de Türk kadınları kendi emekleri
ile elde ettiler.
Bu döneme dair bir grup feministten
gelen en büyük eleştiri ise Bu Kadın
devriminin kadınsız gerçekleştirildiği.
Peki, gerçekten de Türkiye de Kadın
devrimi kadınsız gerçekleştirilmiş olabilir mi? Bu sorunun cevabını netleştirebilmek için devrimden öncesine
Tanzimat’tan Milli mücadeleye kadın
hareketlerine kısaca göz atmak gerektiği kanısındayım.
Cumhuriyet öncesi döneminin ortamına ışık tutacak bir örnek olması
sebebiyle yazılı basının durumuna
bakacak olursak örneğin, Tanzimat
döneminde 13’e yakın gazete ve dergiden 2 si yalnızca kadınlarla ilgili iken
Meşrutiyet döneminde yayınlanan
27 gazete ve dergi kadınlarla ilgili idi.
Bu dönemde kadın meselesi sürekli
çok eşlilik, evlenme boşanma, eğitim,
çalışma, sosyal haklar şeklinde gündeme getirilmekteydi. Bu dönemde
kadın hareketinin karşısında şiddetle
duran aleyhte yazılar yayınlayan bir
çok dergi ve gazetede mevcuttu. Ancak bu döneme damgasını vuran Din
ve Kadın hakları konusu olmuştu. Zaten bu sebepledir ki Osmanlı imparatorluğunda kadın haklarıyla ilgili tar-
tışmaları ve fikri gelişmeyi sağlayan
propaganda ağırlıklı yayınlar genellikle gayrimüslimler tarafından çıkarılmış ve desteklenmiştir. Bu dönemde
Şeriatın kadınlar üzerinde kadın haklarının savunulması bakımından ciddi
baskısını açıkça görmekteyiz.
Sonra gelen savaşlar toplumu oldukça yıpratmış ve sıra pek tabi ki kadın
hareketine gelmemişti. 1.dünya savaşının mağlubiyeti, ardından itilaf
devletlerinin işgal planları, içerde
yaşanan huzursuzluk ve ayrılıkçı hareketler, mezalim karşısında daha
fazla sessiz kalamayan halk ve böylece hem kentlerde hem köylerde başlayan milli mücadele hareketi, kadın
hareketine farklı bir ivme kazandırdı.
Ayşe Çavuş, Kara Fatma, Tayyar Rahime gibi Bazı kadınlar kurdukları
çetelerle veya tek başlarına düşmana
karşı canları pahasına savaştılar. Bu
kadınların milli mücadeleye gösterdikleri ilgi, sağladıkları destek, Milli
birlik ve beraberliğin sağlanmasında, kamuoyu oluşturulmasında etkili
oldu.
Mili mücadelenin en önemli kadın
örgütlerinden biri 5 Kasım 1919 da
Sivas’ta kurulan Anadolu Kadınları
Müdafaa-i Vatan Cemiyetidir. Bu cemiyet ve daha sonra şubeleri Anadolu’da görev yapan milli mücadele
taraftarı memur aileleri ve yörenin
ileri gelen aileleri tarafından kurulan
bu kadın örgütü, ve Sonrasında Bu
kadınlar içinden siyasi teşkilatlanma
fikrini savunan Nezihe Muhittin başkanlığında kurulan Kadınlar Halk Fırkası milli mücadele döneminin kadın
örgütlenmeleridir.
Milli Mücadele Anadolu’daki Kadının
8 MART ’ 12
53
hasına sahip; 100 yıl öncesine bakıp
hala şaşkınlığımızı gizleyemediğimiz
bir önderdi yalnızca.
ve aile içindeki halini düzenleyen
Medeni Kanundu. Böylece kadının
dile getirdiği tek eşlilik, boşanma hakkının kadına da tanınması, çocukların
velayeti miras mal tasarrufu gibi konularda kadın erkek eşitliği yasal düzenlemeler de sağlanmış oldu.
Ve Sayın Türkan Saylan’ın söylediği
gibi bu cumhuriyete borcu olan, bir
Cumhuriyet kadını olarak söylemekten kendini alamadığım bir cümleyle
bitirmek isterim.
Bu zeminin üstünde kadınlar Cumhuriyetle birlikte eğitimde kadın-erkek
eşitliği, seçme ve seçilme hakkının
tanınması gibi hakları elde ettiler ve
böylece sosyal hayatta görünür olmaya başladılar.
Olmasaydın olmazdık!
Burada belki üzerinde biraz daha durulması gereken nokta kadınların siyasetteki varlığı/yokluğu olabilir.
cephesinden bizzat savaşa katılma
şeklinde devam ederken kentlerdeki
milli mücadele mitinglerini de unutmamak gerekir diye düşünüyorum.
Zira Kadının siyaset alanında ilk görünür olduğu yer bu mitinglerdir diyebiliriz neredeyse. Bu mitinglere katılan kadın sayısı küçümsenmeyecek
miktardaydı ve kadın konuşmacıları
bulunmaktaydı. Halide Edip, Sabahat Hayriye, Melek Münevver, Saime
Hanım ve ismini buradan sayamadığımız birçok kadın İstanbul’da çeşitli
semtlerde yapılan milli mücadele
mitinglerinde konuşmacı olmuşlar
katılımcılar üzerinde de derin etkiler
54
8 MART ’ 14
bıraktılar. Kadınlarımız bu dönemde
siyasi bilinçlenme dönemine girdiler
ve işgallere karşı tepkilerini direniş ve
savunma olarak belirlediler, böylelikle kadın siyaset arenasına milli mücadelenin oluşturduğu milli birlik ruhu
içinde cinsiyetçi ayrımcılıkları adeta
ezerek dahil oldu.
II. meşrutiyetle başlayan Kadın hareketinin dile getirdiği talepler, Cumhuriyet döneminde artık vücut bulmaktaydı. Cumhuriyetin ilk zaferi aslında
kadınlar tarafından meşrutiyetten bu
yana dile getirilen ancak egemen erkek ideolojinin dini söylemlerle bastırmaya çalıştığı Kadının toplumdaki
Cumhuriyette kadınların siyasette
görünür olmaya başladıkları dönem
30’lar ve sonrasıdır. Kadınlar, 1930
Belediye Seçimlerine katılma hakkını
elde ettiler, 1933 muhtarlık seçimlerine katıldılar, 1935 yılında milletvekili seçme ve seçilme hakkını elde ettiler. Örneğin V. Dönem yasama yılında
18 kadın milletvekili yer aldı. Bu kadınlar dönemin seçkin, eğitimli, batı
kültürünü benimsemiş ve Milli Mücadelede de görev almış kadınlardı.
1935-1960 yılları arasında toplam 72
kadın milletvekili görev aldı. Birçok
mesele hakkında ortak görüşler paylaşıp ortak hareket ettiler.! Ancak bu
kadınlarda siyasette yeterince etkin
olamadı seslerini gür çıkaramadılar.
Bunun patilerin oy kaygısı, erkek egemen ideolojiyle mücadele vb. birçok
sebebi olduğu ve ayrı bir çalışmanın
konusu olduğu muhakkak.
Aslında yalnızca siyasette değil ka-
dın kuruşlarının tüm faaliyetlerinde
1940’lardan sonra Cumhuriyetin ilk
yıllarında yaşanan coşkunun giderek
azaldığını görüyoruz. Çok partili siyasi hayata geçilmesi anti laik ve kadın
aleyhtarı faaliyetlerin hızlanması kadın kuruluşların toplum üzerindeki
yönlendiriciliklerini kaybetmelerine
sebep oldu. Ve günümüze kör topal
gelebilmiş zaman zaman alevlenmiş
zaman zaman kendi kabuğuna çekilmiş ama her daim adından bahsettiğimiz bir kadın hareketi var olmayı
başarabildi.
Buraya kadar kısaca özetlemeye çalıştığım ve eminim ki farkına varmadan
atladığımı birçok gelişme de göstermektedir ki; Türk kadını meşrutiyet
dönemi sonrasında şekil değiştiren
milli mücadele döneminde ve Cum-
huriyet dönemi devrimlerine kadar
hazırlığını yaptı ve mücadelesini verdi. Atatürk yalnızca açık görüşlü bir
önder olarak Türk Kadının hazır olduğunun farkına varmıştır. Burada
yanlış yapılan bir nokta varsa o da
Türk Kadın hareketinin Atatürk ile
başlamış olduğu tezidir. Atatürk’ün
de böyle bir iddiası bulunmamaktaydı. Mustafa Kemal Atatürk Kadınların
erkeklerle eşit haklara sahip olarak
sosyal ve siyasi hayatta katılmasını
sağlayacak kararların alınması için cesaretlendirmiş ve bunun için gerekli
düzenlemeleri ve ortamı Cesurca
oluşturmuştur!
Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte
başlayan toplumsal dönüşümün rüzgarına kadını da ortak edebilme de-
KAYNAKÇA:
Prof. Dr. Şefika Kurnaz; Yenileşme Sürecinde Türk Kadını, Doç. Dr. Şengül Hablemitoğlu; Toplumsal Cinsiyet Yazıları,
Dr. Leyla Kaplan; Cemiyetlerde ve Siyasi
Teşkilatlarda Türk Kadını, Zübeyde Terzioğlu; Türk Kadını Siyaset Sahnesinde,
Hüseyin Akyol; Aykırı Kadınlar, Günseli
Özkaya; Atatürk Dönemi Ankara, Ayşegül Baykan-Belma Ötüş Baskett; Nezihe
Muhittin ve Türk Kadını, Ayten Aygen;
Devrimin Üç Kadını, Prof. Dr. Necla Arat;
Feminizmin ABC’si
8 MART ’ 14
55
“Nasıl olur da insan kendine
uygun gördüğü rol uğruna, kendini
ortadan kaldırır? “
Simone de Beauvoir - Koşulların Gücü
S
imone de Beauvoir 9 Ocak 1908’de Paris’te Georges Bertrand ve Françoise (Brasseur) de Beauvoir
çiftinin bir çiftinin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Geleneksel bir ailenin büyük kızıdır. Otobiyografisinin
ilk bölümünde (Bir Genç Kızın Anıları) dinine ve ülkesine bağlı ataerkil bir ailenin sorumluluklarla donatılmış kızı
olarak yaşadığı dönemden bahseder. Kişiliğinin koyu katolik
annesinin ve bilinemezci babasının karşıtı olarak şekillendiği söylenebilir. Matematik ve felsefede Baccalauréat sınavını
geçtikten sonra Katolik Enstitüsü’nde matematik öğrenimi ve
Saınte Marie Enstitüsünde yabancı dillerde yazın eğitimi gör-
dü. Daha sonra Sobone’da felsefe eğitimi aldı. 1929’da seçkin
Ecole Normale Superieure’ye kayıt olan ve Sabone’da kurs
almakta olan Jean-Paul Sartre ile tanışır. Beavuvoir’un Ecole
Normele’de eğitim gördüğü yanlış ve yaygın olan bir bilgidir.
Ancak bu okuldaki Sartre ve felsefe gurubundaki diğer insanlar tarafından iyi tanınmaktadır. 1929’da felsefede Agregation
başaran en genç öğrenci olur. Sartre o yıl birinci olur, Simone
ise ikinci. Ancak herkes bilir ki de Beauvoir felsefede en iyi idi.
Sartre’a birincilik erkek olduğu için verilmişti. Sorbonne’da iken
hayatı boyunca bilinecek lakabı Castor (Cesur) edinecektir.
(http://tr.wikipedia.org/wiki/Simone_de_Beauvoir)
“iKiNCi CiNS”
Simone De Beauvoir
“Sadece erkek değildir kadını ezen. Kadın kendi hayatından sorumlu olmaktan
vazgeçerek kendi kendini de eziyor..”
Simone De Beauvoir
Simone de Beauvoir önce “Kadın:
Efsane ve Gerçek” adlı denemesini
yazar. Bu denemesinde erkeklerin
kadınları, erkekleri yanlış havalara,
izlenimlere sokan gizemli “diğer” ler
olarak gördüğünü iddia eder. Ve erkeklerin, bu “diğer “olma durumunu,
kadınları ve onların problemlerini
anlamadıklarına, onlara yardım etmediklerine hatta onlara uyguladıkları
baskılara bir neden olarak kullandıklarını iddia eder. Bu durumun tüm toplumlarda klişeleşmiş bir hal aldığını ve
her zaman hiyerarşiyi elinde tutanların güçsüzleri “diğer” olarak tanımladığını ve onları etraflarında dolaşan
karanlık gölgeler olarak nitelendirdiğini savunmuştur. Bu durumun
sınıflar arasındaki ilişkilerde, dinsel,
ırksal ayrımların mücadelesinde her
türlü karşıtlıkta görüldüğünü ama hiç
karşıtlıkta “diğer” nitelendirmesinin
ve “diğer”e yaklaşımın kadın-erkek
ayrımındaki kadar klişeleşmiş bir hal
almadığını, hayatın mevcut düzenine
gerekçe olarak gösterilmediğini söyler. De Beauvoir tarihte her zaman
kadının sapkın ve anormal canlılar
olarak görüldüğünü iddia eder. Bu
durum kadınların kendilerini normalden sapmış, dışta kalan ve normale
ulaşmaya çalışan canlılar gibi algılamalarını sağlayarak onlarını başarılarını sınırlandırmıştır.” der.1
1
http://tr.wikipedia.org/wiki/Simone_de_
Beauvoir
“Kadın olarak doğulmaz, kadın
olunur” yazarın İkinci Dünya Savaşı
sonrası 1949’da Fransa’da yayınlanmış “İkinci Cins” adlı eserinde ki bu
saptamasını üzerinden yarım yüzyıl
geçtikten sonra dahi hatırlamayan
yoktur. Bu eserinde Freudcu yönleri
ağır basan feminist bir varoluşçuluk
göze çarpar. Varoluşçulukta olduğu
gibi de Beauvoir temel prensip olarak var oluşun özden önce geldiğini
kabul eder ve “Kadın doğulmaz kadın
olunur.” prensibine ulaşarak bizi kadın
haline getiren şeyi tarihsel, sosyolojik,
antropolojik, psikolojik açıdan inceler.
Kadınların tarih boyunca kozmolojiler,
dinler, boş inançlar, ideolojiler, edebiyatların yarattığı kadın imgesiyle itilişe
itildiğini dolayısı ile bu durumun kadının doğasından değil tarihi süreçten
ileri geldiğini iler sürer.
Simone de Beauvoir’ın tarih çözümlemesini Zeynep Direk2 makalesinde
2
Zeynep Direk; Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet
çalışmaları, Koç Üniversitesi yayınları sf.40-44
söyle anlatır: “Beauvoir’a göre, anaerkil düzenlerde de toplum her zaman erildi, siyasi erk her zaman erkeğe aitti. Sadece erkeğin kadın üzerindeki otoritesi kadının doğurganlığına duyulan dehşet ve endişeden
sınırlanmıştı. Kadını erkeğe bağımlı
ancak onun üzerindeki tek gücü de
bu idi. Tarım kültüründen kopuşu
anaerkillikten ataerkilliğe geçiş sebebi olarak açıklar ve köleliğin ortaya çıkması ile kölelerin getirisinin
kadının getirisinden fazla olması
kadın kabilede ekonomik gücünü yitirmiştir. Kadın köle değil hizmetkar
olmuştur zira erkek kendi benzerini
köleleştirmiştir. Kadının durumu ise
kölenin durumundan farklıdır. Erkek
onu yaşamın, doğanın güçleri ile
karıştırmış, ona doğurganlığı zemininde büyülü güçler atfetmiş, ondan
korkmuş ve onu özsel veya esas olan
olarak ortaya koymuştur ancak bu
durumda da kadın tıpkı doğa gibi
sahip olunan ve sömürülen varlıktı.
8 MART ’ 14
57
Ona sahip olduğu ayrıcalığı, esas
olma halini veren erkekti. Erkek
doğa karşısında gücünü kazandığında uzun zamandır korktuğu bu varlığı alaşağı edecekti. Erkeğin biyolojik
ayrıcalıklarını ise doğurganlık farkına bağlamaz.”
Kitap kadının ikinci cinsiyet olma durumunun tarihsel, toplumsal, kültürel etkilerle oluşan kadın kimliği olduğunu ortaya koyarken, kadını üreten
şeyin doğa değil bütünüyle uygarlık
olduğu açılımlarında da çok iyi bildiğimiz “toplumsal cinsiyet” kavramını
görürüz. Tarihsel, toplumsal, kültürel
etkilerle oluşan ikinci cins kadın kimliğini yapılandıran tahakküm kadın
erkek arasındaki hiyerarşidir. Toplumsal cinsiyet kavramını tasvir eden
bu anlatımla bir cinsin diğeri üzerinde egemenlik kurması diğerini ezmesi ile bağlantılı görmüştür.
Fransa’da 30’lu yıllarda doğumları
çoğaltmaya yönelik görülmemiş bir
aile politikası uygulanmıştır. Öyle ki
doğum artış politikası ile eve bağlı kadın ideali hem sağ hem sol kesimde
güçlenir. İkinci dünya savaşı sonrası
yazılan kitabın “ana” adlı bölümünde ise kürtaj özgürlüğü savunulur,
analık içgüdüsüne karşı çıkılır. Kitapta
cinsellik üzerine yazdığı bölümler ise
henüz bu konulara çok kapalı olan
tüm toplumlarda büyük tepki çeker.
Oysaki kitaptaki fikirler ilk kez ileri
sürülen fikirler değildir. Ancak felsefeci olsa da bir kadın tarafından ileri
sürülmesi ve bu kadının o devirde
nikahsız birliktelik sürdürmesi (ünlü
filozof Jean Paul Sartre’nin yaşam
arkadaşı), Fransız kültür çevrelerinde
58
8 MART ’ 14
süren soğuk savaşta Sartre’nin tarafsız kalması hem kominist sol hem
sağ kesimde kitaba ve yazara tepkilerin abartılmasının başlıca nedenleri olmuştur. 3 İlerleyen zamanla ikinci
cins kitabındaki düşüncelerinin fazla
bireyci ve idealist kaldığını fark eden
yazar kadınların toplu mücadelesinin
önemine eğilmeye başlar.
Simone de Beauvoir’ın eşitlik talebini kadınlarında erkekleşmesi gerektiğini ima eden bir talep olarak da
algılayanlar bulunmaktadır. Ancak
Beauvoir aşkınlıkta aradığı farklılık
bir doğaya veya öze dayanan cinsiyet farklılığı değil, çeşitli tarzlarda
kadın olarak var olma halleridir. Yine
Beauvoir’ın anneliğe karşı olduğu
anneliği sorguladığı tezleri de tartışmaya açıktır. Ona göre kadının
doğayla ilişkisini yeniden kurmaya
çalışan, annelik duygusunu abartan
feministler kadını domestik rollere
mahkum etmektedirler. Geleneksel
kadın rollerinin yüceltilmesi ile kadının değersizleştirilmesi aşağılanması
madolyanun iki yüzü gibidir. Beauvoir’a göre, kadını radikal başkalık durumu doğurganlığı ile oluşmaz, doğurğanlığın anlamlandırılan boyutunda
oluşur. Öyle ki doğuran kadın kutsal
olduğu kadar tinsinç ve aşağı olur,
tanrıça ve hizmetkar olarak tarihten
dışlanır.4 Yine evlik kurumuna eleştirileri ise, ev , domestik yaşam varlığa hapsolmuşluğun mekanıdır. Erkek
evlilik kurumu vasıtası İle kendisi olmayana sahip olur, bu mantıkta ev-
lilk kurumunun neden kadının şiddet
gördüğü bir kurum olduğunu açıklar
zira şiddet Beauvoir’a göre radikal
başkalığın en apaçık olumlamasıdır.5
Bin sayfayı aşkın bu felsefi eser, çıkışının ilk haftasında yirmi binden fazla
satar. Önce kentli orta ve yüksek sınıf
kadınları etkileyen kitap, sonrasında
diğer dilleri de çevrimi ile yüzbinlerce kadını etkiler ve adeta bugün dahi
süren etki ile kadın hareketinin kutsal kitabı haline dönüşür. Hatta öyle
ki; İsviçre’de yasaklanır, Senatör Mc
Carthy’nin Amerika’sında okuyan kadın ve erkekler sorgulanır, İspanya’da
gizli satılır, Rusya ve Almanya’da kitabın çevirisinin yayını rejim değişiklikleri sonrası mümkün olur.6
Uluslararası Hukukçular Federasyonun İkinci Başkanı
Av. AYŞEN ÖNEN
Hazırlayan:
Av. Bahar Ünlüer Öztürk / Av. Afet Gülen Köse
Sayın Meslektaşımız Avukat Ayşen
Önen öncelikle sizi daha iyi tanıyabilmek adına biraz kendinizden ve
çalışmalarınızdan bahseder misiniz?
B
Simone de Beauvoir’in mücadelesi
sadece kadınların kurtuluşuna dair
olmamıştır. İnsan haklarına dair mücadele de vermiş savaşa, dünyanın
bloklara ayrılışına, diktatörlük ve totaliterliğe, sömürge savaşlarına da
sürekli karşı çıkmıştır7.
“Söz konusu olan tüm sistemdir ve talebimiz ancak radikal olabilir: Hayatı
değiştirmek.” Simone de Beauvior
Derleyen: Av. Hale Akgün,
Kadın Hakları Merkezi Başkanı
5 Zeynep Direk; Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet
çalışmaları, Koç Üniversitesi yayınları sf.44
3 Server Tanilli; “İnsanlığı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor”
S.312 Alkım Yayınevi 2006
6 Server Tanilli; “İnsanlığı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor” S.312 Alkım yayınevi 2006
4 Zeynep Direk; Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet ç
lışmaları, Koç Üniversitesi yayınları sf.36-43
7 Zeynep Direk; Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet
çalışmaları, Koç Üniversitesi yayınları
Türk Hukukçu Kadınlar Derneği 21 ve 22. Dönem yönetim kurulu
üyesi, Uluslararası Hukukçu Kadınlar Federasyonu (IFFC) II. Başkanı
Av. Ayşen Önen İle Uluslararası alanda çalışmalarını konuşmak üzere
görüştük. Kendisine katılımı ve katkılarından dolayı teşekkür ederiz.
eni de bu güzel çalışmanın
içine dâhil ettiğiniz için siz
genç meslektaşlarıma çok
teşekkür ederim öncelikle.
Ben Uluslararası Hukukçular Federasyonun ikinci başkanıyım.
Bir diğer söyleyişle birinci başkan
yardımcısıyım. Uluslararası Hukukçu Kadınlar Federasyonu Paris’ te
1928 yılında Beş Hukukçu kadın tarafından öncelikli olarak kendi mesleklerinde kadın olarak yaşadıkları
zorlukların çözümüne katkıda bulunmak amacıyla kurulmuş, fakat
sonrasında etkinlik yelpazesini giderek Kadın Hakları, Çocuk hakları
ve dünya barışının sağlanması için
gereken önlemlerin geliştirilmesi
konusunda genişleten ve halende
özellikle savaşlarla-şiddetin her boyutu ile mücadele eden, insancıl
hukukla ilgilenen birçok uluslararası
kuruluşta Unesco gibi Uluslararası
Ceza Mahkemesi gibi Avrupa Birliği,
Avrupa lobisi, Afrika’da Kurulmuş
İnsan Hakları ile uğraşan, tüm hukuki kuruluşlarda gözlemci sıfatıyla
veya bil fiil katılarak çalışmalar yapan çok büyük bir federasyondur.
8 MART ’ 14
59
Öyle ki Dünya ülkelerinin ¾’ü bu federasyona katılmış diyebiliriz. Aşağı
yukarı Afrika’nın tümü Avrupa, Güney Amerika ülkeleri ki Kadın Hakları
konusunda çok ileri ülkelerdir aktif
üyeleridir. 3 yılda bir genel kurul yapılır orada bir başkan ve Kıta esasına
göre başkan yardımcıları seçilmektedir. Bende Ülkemiz adına önce Avrupa kıtasını temsilen, ki Türkiye’nin ilk
Avrupa’ya dahil edilişlerinden biridir
bu, sonrada Asya kıtasını temsilen
2000 Yılından beri görevimi sürdürmekteyim.
IFFC bünyesinde Türkiye’nin Konumu nerededir? Diğer üye ülkeler
Türkiye’yi Avrupa’da mı Asya’da mı
görüyor?
Bu aslında verdiğimiz imaja göre değişiyor. Aslında imajımızda olaya göre
şekil alıyor. Ne Avrupa’da Ne de Asya’dayız diyemeyeceğim. Ben aslında
kendimi ve ülkemi Avrupa’da değerlendiriyorum. Eğer Türkiye’yi İnsan
Hakları gibi bir konuda istatistiki bilgilerle ele alırsanız Türkiye maalesef
Asya’nın da çok gerisinde olan bir ülke
imajı verebiliyor. Ama orada gelen sorular ve tartışılan sorunlar çerçevesinde kendinizi iyi ifade edebilirseniz,
Özellikle Atatürk Reformları ile hızlanan Türk kadının geldiği yeri anlatırsanız, Türkiye’nin yüzünü Cumhuriyetle
birlikte batıya çevirdiğini anlatıyor ve
karşınızdakilerinde anlamasını sağlıyorsunuz. Diğer ülke temsilcileri
birlikte değerlendirildiğimizde belki
görüntümüz Avrupalı ancak istatistiki
bilgileri vermeye çalıştığımızda maalesef görüntü ile aynı mesajı vere60
8 MART ’ 14
miyoruz. Benim çabam aslında 2000
yılından beri bizlerin aslında ne denli
ileri görüşlü-ileri görüş özlemi içinde
olan kadınlar olduğumuzu anlatmak.
Hedeflerimiz gerçekleştirmek adına
ne kadar istekli olduğumuzu anlatma
çabasındayım. İyi de anlattığımı sanıyorum zira Türkiye olarak IFFC içinde
iyi bir konumdayız. Bu Federasyonun
bizler için ne denli önemli olduğunu
Federasyonun önemini anlatarak izah
edebilirim sanırım.
IFFC, Uluslararası Konfederasyonların yapılmasında, raporların hazırlanmasında mutfak görevi görüyor.
IFFC çalışmaları dahlinde bize bir
takım konular veriliyor 3 yıl boyunca
o konu üzerinde çalışıyoruz. Çeşitli
ülkelerden raporları kombine ediyor
ve çalışmamızı Uluslararası kuruluşlara gönderiyoruz. Uluslararası Ceza
Mahkemesinin veyahut Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bizim çalışmalarımızı zaman zaman referans
alması da tabi bizi çok mutlu ediyor.
IFFC’nin çalışmalarının Türkiye’deki
yansımalarını nasıl yorumlarsınız?
Sizin Türkiye’de IFFC ye yönelik çalışmalarınız nelerdir?
Ben şahsen, IFFC’nin çalışmalarının
Türkiye ayağını çok kıymetli sevgili
Aydeniz Alisbah Tuskan, Nazan Moroğlu ve tüm çalışma arkadaşlarımın
çok güzel götürdüklerini ve götüreceklerine inanıyorum. Dolayısıyla
başından beri böyle tekitlerde almışımdır fakat benim hedefim, misyonum yurtdışında Çalışmalarımızı anlatmak. Yurt dışında Türk ve hukukçu
olan kadınların çok az temsil edildi-
ğini gördüm. Ama Türkiye de bu durum her alanda yaşanıyor. Mesela
ben de Türkiye de çağrıldığım yere
giderim ama yurt dışında Türk kadın
hukukçuların kendilerini ifade etme
alanı çok kısıtlı. İstanbul Barosunun
çok güzel çalışmaları oluyor. Ama
kadın hukukçu olarak bunun az olduğunu düşünüyorum. O nedenle ben
Türkiye’nin ayağını sizler gibi kıymetli
avukatlara bırakıp, daha çok yurt dışı
ile ilgileniyorum. Üstelik benim dışa
verdiğim imaj her zaman Türkiye’nin
sergilediği imajla resmi ideolojisi
diyelim paralel olmuyor maalesef.
Onun için de Türkiye içinde çok sıkı
çalışıp kendimi bir anlamda bağlamak istemiyorum açıkçası.
IFFC’de, Hukukçu Kadınlar Birliği yönetim kurulu üyesi olarak Türkiye’yi
temsil ederken, 98’de 4320 sayılı aile
içi şiddetin önlenmesine dair kanun
Türkiye’de yürürlüğe girmişti. Yasayı
Uygulayan da İstanbul Barosu Kadın
Komisyonuydu. Bu yasanın çıkışı, uygulaması, hedefleri ile ilgili O zaman
sevgili Aydeniz Alisbah Tuskan Türkçe sunumunu ben de yabancı dildeki
sunumunu hazırlamıştım ekip olarak
Ayla Gobila (Federasyon üyesi) Burçin Aybay (Hukukçu kadınlar başkan
yardımcısı) . Hep birlikte orada güzel bir şekilde Türkiye’yi temsil ettik.
4320 sayılı yasayı anlattık. O zamanlar ben oldukça yeniydim bu çalışmalarda sevgili Aydeniz Hanım’ın başkan olduğu zamanda çok desteğini
gördüm.
IFFC toplantılarında ve çalışmalarında Türkiye’yi temsil eden bir Kadın
Hukukçu olarak karşılaştığınız zorluklar oldu mu?
Şimdi yurtdışında IFFC toplantılarında anlık olarak bilgi aktaran konumundayım. Esasında Türkiye çok
sevilen bir ülke. Son olarak Roma’da
İtalyan hukukçularla bir toplantıdaydık Ondan evvel mesela aynı tarih
içerisin de Nice’e gittim. Lahey’de
yine uluslararası ceza mahkemesi
bir toplantısına gittim buralarda çok
olumlu tepkiler yorumlar da alıyorum. Sivil toplumu ve bu çalışmaları
çok da takdir ediyorlar ama kafalarının karışık olduğu muhakkak.
Çeşitli ülkelerden geliyor tabi bilgiler, sorular ama Türkiye de olan her
şey iletişim çağında saniyede bana
soru olarak gelebiliyor. Örneğin Arjantin den bir sual gelebiliyor. Mesela bana dün Mali den geldi pat diye
Türkiye’deki siyasi ortamla ilgili soru
geldi. Dünyadaki herkes her şeyden
haberdar. Mesela Portekiz’de istinaf Mahkemesi başkanı arkadaşım
yürütme yargının işlerine müdahale
ediyormuş doğru mu? Diye bir soru
sorabiliyor. Ben zaman zaman böyle
gelen sorulara cevap vermekte zorlanıyorum diyebilirim. Elimden geldiğince bilgi aktarıyorum. Bu iletişim
çağında sadece Türkiye ye kapanarak
bir sonuç elde edemezsiniz.
Türkiye’de yaşanan Siyasi ortamda
ki tartışmalardan mı bahsediyorsunuz?
Evet. İçimize kapanarak hiçbir konuda, hukuk konusunda da bir sonuç
elde edemeyiz. Çünkü hukuk homojen olmalı, yüksek çaptaki hukuk uygulamalarına erişmeye çalışmalıyız.
Yani şimdi şiddeti nasıl engelleyebiliriz? Şiddet ancak zihinsel dönüşümle
gidebilir. Ama zihinsel dönüşüm öyle
kısa süren bir eğitimle falan olmaz.
Zihinsel dönüşümün olması için dışarıya açılmanız lazım. Dışarıda neler
oluyor ki ülkenize aktarasınız.
Aslında şunu öğrendim kadına dair
sorun her yerde. Ülkeden ülkeye
şekli değişse de kadının sorunu aynı.
Mesela Fransa’da 4 kadından biri öldürülüyor diye bir zamanlar manşet
vardı, Afrika’da kadın sünneti sonra
Tam’da bu noktada; ülkemizin yapısını da değerlendirmeye katarak biz
kadın sorununu nasıl çözeriz?
Siz bir kadın hukukçu olarak Türkiye’de kadın sorununu nasıl ifade
ediyorsunuz?
Hangi konu hangi panel mülakat
olursa olsun daima Atatürk ilkeleri
ve özellikle kadın hakları konusunda
bize vermiş olduğu özgüvenimizin
temelini oluşturan yasal haklardan
bahsetmek ihtiyacında hissediyorum kendimi. Hiç bilmeyen aklınıza
gelmeyecek küçücük ülkelerde hayatlarında hiç Türk görmemişler tanımıyorlar, orda bile evvela Atatürk’ün
yaptıklarını anlatmaya çalışıyorum.
hem kadının hem erkeğin eğitimiyle
olur, ekonomiyle olur vs. Kadın eşit
bir birey olursa ancak kadına yönelik
şiddette de çözüm bulmuş oluruz.
Kadının birey olarak kendini güvende hissedebildiği ortam ise ancak bu
ülkede laiklik ilkesi ile sağlanabilir. Bu
ülke de laiklik ilkesi egemen olmasa
kadına başka kisvelerden yaklaşılır
kadını böyle etkilemeye çalışanlar
olabilir bu din motifli olabilir, örf adet
motifli olabilir. Böylece kadın bizzat
kendisi kendini eşit bir birey olarak
görmeyebilir. Onun için Laiklik kadın
haklarının vazgeçilmez unsurlarından biridir.
Yurt dışında bize laiklik ilkesi ile ilgili
en çok soru, kaynağı olması itibariyle
de en çok Fransa’dan geliyor. En son
Gezi olaylarında Fransız meslektaşlarım Neler oluyor Türkiye’de diye
sordular. Tüm tehlikesine rağmen
yaşadıklarımızı anlatmak mecburiyetindeydim. Aslında bir hukukçu
olarak da var olan hukuk düzenimizin
ne olduğu, Laik demokratik sosyal bir
hukuk devleti olduğumuzun Anayasamızda yer aldığı vurgusunu bıkmadan usanmadan yurt dışında dilim
döndüğünce anlatıyorum. Bunu anlatmak aktarmak ve korumak bizim
gibi entelektüel kadınların görevi
diye düşünüyorum.
Kadını ne zaman aileden soyutlayarak
yalnızca birey olarak algılayabilirsek o
zaman şiddette biter. Kadını erkekle
eşit bir birey haline getirmektir bizim
sorunumuz ve çabamız. Bu nasıl olur,
8 MART ’ 14
61
İnsan Hakları Merkezi kurucuları
Av. Burçin Aybay, Av. Işık Umur,
Hazırlayan:
Av. Ayfer Coşkun
Av. Bahar Ünlüer Öztürk / Av. Afet Gülen Köse
İstanbul Barosu Kadın Hakları Komisyonuna (şuan Merkez olarak
çalışmalarına devam eden) uzun
seneler emek vermiş üyelerindensiniz, kadın hakları merkezinin komisyon adı ile ilk dönemlerindeki
çalışmaları hakkında bilgi verir misiniz?
Av. Işık Umur: 1997 senesi idi, henüz komisyon kurulmadan önce
kadın hakları alanında Mor Çatı’da
çalışıyor idim, bir olay olduğunda İs62
8 MART ’ 14
tanbul Barosu’ndan ücretsiz avukatlık hizmeti şeklinde yardım alıyorduk
komisyon kurulmadan evvel de. Bu
çalışmalar ile aslında komisyonun alt
yapısı kurulmuştu.
Av. Burçin Aybay: 1997 yılında Yücel
Sayman başkanlığında kadın hakları
komisyonundan sorumlu sorumlu
üye idim, bu şekilde kadın hakları
alanında çalışmaya başladım.
Av. Ayfer Coşkun: Ben de 1998 yı-
lında Kadın Hakları Komisyon’unda
çalışmaya başladım. Tübakkom (Türkiye Barolar Birliği Kadın Komisyonu), İstanbul Barosu Kadın Hakları
Komisyonu başkanlığında 1999 yılında kurulduktan sonra ilk etkinlik
olarak Ceza Yasasını anlatmaya gittik, ilk etkinlik olarak Diyarbakır’a
sonra Denizli’ye, Urfa’ya gittik. 2002
de Batman’da ve daha pek çok ilde
“Yeni Medeni Yasa Bizlere Ne Kazandırdı” konusunda, kadın hakları konusunda bilimsel çalışmalar yaptık,
Kadın Hakları Komisyonun kurulmasını bu alandaki çalışmalarınızı
toplum nasıl karşıladı?
Av. Işık Umur: İlk dönemler komisyona katılım azdı, ancak biz komisyonun açılması ile mağdur kadınlardan
günde 300 telefona baktığımız olurdu. Mağduriyet yine çoktu ancak
bugünki gibi bir farkındalık yoktu.
Komisyonda çalışmalarımızda ücretsiz avukatlık yapar, gönüllü çalışırdık.
istiyorlar, ancak erkekler çok daha
fazla gaddarlaştı bu nedenle önce
erkeklerin eğitiminin kadın haklarında bir noktaya gelebilmemiz için çok
önemli olduğunu düşünüyorum.
içinde tüm ülkenin bilinçlendirilmesi gerektiğini bunun da ancak hem
devlet hem de sivil toplum tarafından birlikte yapılabileceğine inanıyorum.
Av. Ayfer Coşkun: Anadolu’da bir
toplantımıza Bakan Aysel Baykal da
davetliydi, öğlen ara verip yemeğe
çıktığımızda üç şalvarlı erkek bize
döpiyesli, pardesül olmamıza rağmen “Gahpeler” dedi, maalesef o
dönemde kadın hakları alanında çalışmak toplumda haz edilmiyordu.
Av. Işık Umur: Mor Çatıda çalışıyor
iken komisyon kurulmadan önce işbirliği ile aramızda çalıştık, o dönem
önümüze gelen bir vakıayı hatırlıyorum: Genç bir kadına aşık oluyor
genç bir adama, mutlu oluruz diyor kadın. Evleniyorlar 1 çocukları
oluyor, iki yıl sonra ikinci çocukları
oluyor, kavgalar şiddet ve dayaktan
sonra ağır darplar geliyor. Koruma
altına alınıyor, kadın sağlığına kavuştuktan sonra eşi kadını tekrara
götürüyor, kadına, çocuklara tekrar
şiddet uyguluyor. Kadının psikolojisi
bozuluyor ve çocuklara şiddet uyguluyor, bebek ölüyor. Kadın haklarını
korumazsak sağlıklı çocuklar, sağlıklı
aileler kuramayacağımızı, sadece kadının değil toplumun eksik kalacağını anlamamı sağlamıştı bu olay.
Av. Burçin Aybay: Kadın erkek eşitliğinin sağlanması için bir çok şey yapıldı ama yeterli olmadığı anlaşıldı,
örf adete körü körüne bağlı insanlar,
insan hakları bakımından eğitilirse
bu eğitimli insanlar da yönetime
gelirse bir şeylerin değişebileceğine inanıyorum. Sadece yasalar değil
uygulama da önemli, bu nedenle
uygulayıcıların da eğitimi çok önemli. Kadın erkek eşitliği konusunda
önce erkekleri eğitmek lazım.
Av. Burçin Aybay: Kadın Anadolu’da
da İstanbul’da da ikinci sınıftı, yasalarda da öyleydi, onun için bu konuya eğilmek ve insanlarımızı eğitmek
o gün de çok önemli idi.
Türkiye’de kadın hakları feminizm
deyince ne düşünüyorsunuz ?
Av. Burçin Aybay: Atatürk kadınlara
çok önem veriyordu tüm Avrupadan
önce seçme ve seçilme hakkına sahip olduk ancak Türkiye’de önceleri
hiç farkedilmiyordu kadının ihmal
edilmişliği. Kendi soyadımı bıraktığım zaman tuhaf oldum, bu hissiyat
dahi bende farkındalık yarattı ve bilinç yarattı bu konuda ne denli çalışmamız gerektiğini anladım.
Av. Ayfer Coşkun: Kadın hakları deyince yaşam hakkını korumak ön
planda, çünkü kadınlar haklarını
öğrenemeden öldürülüyorlar. Kadınlar biraz çalışıyor para kazanıyor,
bilinçleniyorlar, haklarını korumak
Kadınlar eşit olabilmek için toplum
hayatına girmeli, çalışmalı, evde
kalmamalı, cemiyette yer alarak
haklarımızı alabiliriz kimse bize haklarımızı vermeyecek, kadınlar kendi
güçlerinin farkında olmalı…
Kadın erkek eşitliğinin sağlanması
için neler yapılmalı, bu konuda ne
düşüyorsunuz?
Av. Ayfer Coşkun: Öncelikli olarak
erkeklerin eğitilmesi gerektiğini düşünüyorum. Erkek çocuğunun her
şeyi yapabilirim zihniyeti ile eğitilmemesi gerekiyor.
Av. Işık Umur: Devlet politikasının,
hükümet politikası olmaktan çıkıp,
sicil toplumla birlikte dayanışma
8 MART ’ 12
63
Pekin Deklarasyonu Eylem Planının
124. kısmında devletlere yüklediği yükümlülüklerden bir tanesi de;
“Şiddetin önlenmesine ve suçluların kanuni takibine önem vererek,
kadınlara yönelik şiddetin yok edilmesinde etkin olmalarını sağlamak
amacıyla yasalar kabul etmek ve/
veya uygulamak, düzenli olarak gözden geçirmek ve incelemek,....” şeklindedir.
cinsiyete duyarlı kapsamlı ve eşgüdümlü politikalar üretmenin; veri
toplamanın önemi; şiddeti önlemede
farkındalığı artırmanın, eğitimin, önleyici müdahale ve tedavi programlarının, özel sektör ve medyanın yeri;
koruma ve destekte uzman desteği,
sığınma evlerinin, 7-24 telefon yardım hatları, cinsel şiddet mağdurlarına verilecek desteği, aile içi şiddet
tanığı çocukları koruma ve desteğin
zorunluluğunu özellikle de birimlerin
koordineli çalışması gereği” hüküm
altına alınmıştır. Sözleşmenin 5. Bölümünde düzenlenen ‘Maddi Hukuk’
başlığında hukuk davaları ve başvuru yolları, tazminat, velayet, ziyaret
hakları, zorla evliliklerin hukuki sonuçları, psikolojik şiddet, taciz, fiziksel şiddet, tecavüz dahil olmak üzere
cinsel şiddet, zorla evlendirme, kadın
sünneti, zorla kürtaj ve zorla kısırlaştırma, cinsel taciz, yardım ve yataklık
etme ve girişim, sözde “namus” adına işlenen suçlar dahil olmak üzere,
kabul edilemez gerekçeler, cezai suçların tatbiki, yargı yetkisi, yaptırım ve
tedbirler, ağırlaştırıcı sebepler, diğer
tarafça verilen hükümler ve zorunlu
alternatif uyuşmazlık çözüm usulleri veya hükümlerinin yasaklanması
maddeleri ile yapılması gerekenler
belirtilmiştir.
Benzer şekilde “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve
Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa
Konseyi Sözleşmesi” aynı ilkeler daha
ayrıntılı olarak düzenlemiştir. Sözleşme ile, “Şiddetin önlenmesinin çok
yönlü bir çalışma olduğu, toplumsal
Çocuklara yönelik cinsel şiddet konusunda ise, 25.10.2007 yılında hazırlanan Avrupa Konseyi Çocukların
Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı
Korunması Sözleşmesi ile de “çocuklara karşı işlenen cinsel suçların önlenmesini, faillerin kovuşturulmasını
KADINA YÖNELİK ŞİDDET
BAĞLAMINDA CEZA MEVZUATINDA
DEĞİŞİKLİK ÖNERİSİ
Prof. Dr. Ayşe Nuhoğlu
Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun
Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar
başlıklı 6. Bölümünde değişiklik yapılması gerektiğinin gerek yürütme
ve yargı mercilerince ve gerekse sivil
toplum örgütlerince dile getirilmesiyle İstanbul Barosu Kadın Hakları
Merkezi (Av. Hale Akgün, Av. Gülen
Köse, Av. Bahar Ünlüer Öztürk, Av.
Sibel Kama) ile ortaklaşa bir çalışma yürüterek yasa değişiklik önerisi
hazırladık. Bu öneride sadece cinsel
suçlara ilişkin olmayıp, aynı zamanda kadına yönelik şiddetle mücadele
için Ceza Kanununun diğer maddelerinde ve diğer kanunlarda yapılması
gereken değişiklikleri de kapsamaktadır. Bu makalede yapılması önerilen değişiklikler incelenecektir.
Değişiklik önerisi hazırlanırken toplumun ihtiyaçları yanında özellikle ve
64
8 MART ’ 14
öncelikle uluslararası sözleşmelere
uyum amaçlanmıştır. Bu kapsamda
Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi
Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi), Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü
ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi ve diğer sözleşmeler gözönünde bulundurulmuştur.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun
20 Aralık 1993 tarihli ve 44/104 sayılı ‘Kadınlara Karşı Şiddetin Tasfiye
Edilmesine Dair Bildiri’nin Başlangıç
bölümünde: “Kadınlara karşı şiddetin, erkekler ve kadınlar arasındaki
eşitlikçi olmayan güç ilişkilerinin tarihsel bir göstergesi olduğunu ve bu güç
ilişkisinin erkekler tarafından kadınlar
üzerinde egemenlik kurulmasına ve
kadınlara ayrımcılık yapılmasına yol
açtığını ve kadınlara karşı uygulanan
bu şiddetin erkeklerle karşılaştırıldığında kadınları zorla bağımlı bir konuma sokan çok önemli toplumsal
mekanizmalarından biri olduğunu
kabul ederek,” ifadelerine yerverilmesi, kadına karşı şiddetin önlenmesinin
uzun bir süreç olduğunun kabul edildiğini göstermiştir. Süreç çok yönlü ve
uzun olmakla birlikte, aynı zamanda
“Kadına Şiddetin Önlenmesi” acil bir
gerekliliktir. Bu gereklilik 4-15 Eylül
1995 tarihinde toplanan Dördüncü
Dünya Kadın Konferansına yansımış
ve Pekin Deklarasyonu ve Eylem Planı
içinde yer almıştır. Pekin Deklarasyonu 29. maddesi ile “Kadınlara ve kız
çocuklarına yönelik her türlü şiddeti
önlemeye ve ortadan kaldırmaya”
yönelik hükmü koymuş, son derece
ayrıntılı düzenlediği eylem planında
da konuya açıklık getirmiştir.
ve çocuk mağdurların korunmasını
sağlayacak kapsamlı ve etkili tedbirlerin getirilerek çocukların cinsel
sömürü ve cinsel istismara karşı korunmasını” hedeflemiştir. Sözleşme
gereğince, “çocuklarla cinsel faaliyette bulunmak, çocuk fuhşu, çocuk
pornografisi, çocuğun pornografiye
katılımı, çocuğun bizzat katılımı olmasa bile, cinsel sömürü veya cinsel
eylemlere tanık olmasına kasten neden olma, çocukların cinsel amaçlar
için teşviki” suç olarak düzenlenmeli
ve yaptırımlar “etkin, makul ve caydırıcı” olmalıdır.
42. maddesinde “namus” kavramı
özellikle vurgulanmaktadır.
Bu kapsamda 5237 sayılı Türk Ceza
Kanunundaki düzenlemelere bakıldığında;
Öte yandan Türk Ceza Kanununda
kasten yaralama suçunun sadece
“üstsoy, altsoy, eş veya kardeşe karşı” işlenmesi ağırlaştırıcı sebep olarak öngörülmenin yanında, ayrıca
bu halde soruşturma ve kovuşturma
için şikayet aranmayacağı belirtilmiştir. Oysa İstanbul Sözleşmesi’nde, kadına yönelik fiziksel ve cinsel şiddet
eylemlerinin şikayete bağlı olmaması, uzlaşma kapsamında olmaması
gerektiği taraf devletlere bir yükümlülük olarak getirilmiştir. Dolayısı ile
TCK’nun 86/3. fıkrası bu yükümlülüğü tamamen karşılamamaktadır. Bu
halde kasten yaralama suçunun, kadına karşı cinsiyet ayrımcılığı nedeni
ile uygulanmış olması halinin uzlaşma kapsamında olmayan ve re’sen
kovuşturulan bir suç olarak düzenlenmesi gerekir.
Türk Ceza Kanunu’nun kasten öldürme
suçunun nitelikli hallerinin düzenlendiği 82. maddesinin k bendinde kasten
öldürme suçunun “töre” saikiyle işlenmesi ağırlatıcı sebep olarak öngörülmüştür. Ancak Kanunun Komisyondaki
görüşmelerinde ve öğretide “töre” saiki ile “namus” saikinin aynı kapsamda
olmadığı belirtilmektedir. Bu bakımdan
madde metni “namus” cinayetlerini
de kapsayacak şekilde değiştirilmelidir. Her ne kadar Yargıtay kararlarında
töre ve namus kavramlarının “aynı”
kavramlar olduğu, aynı hususu ifade
ettiği belirtilse de, konuyu yasal düzenlemeye kavuşturmak daha yerinde
olacaktır. İstanbul Sözleşmesinin 42.
maddesine uygun olarak bu fıkranın
namus cinayetlerinin tamamını kapsayacak şekilde değiştirilmesi yerinde
olacaktır. Zira İstanbul Sözleşmesinin
Kasten yaralama suçunun düzenlendiği
Türk Ceza Kanunu’nun 86. maddesine ek fıkra getirilerek, “kadına karşı
cinsiyet ayrımcılığı” nedeniyle işlenmesi hali eklenmelidir. Her ne kadar
maddede, suçun üstsoy, altsoy, eş veya
kardeşe karşı işlenmesi ağırlatıcı sebep
olarak düzenlenmişse de, bu düzenleme yeterli değildir. Zira cinsiyet ayrımcılığına dayalı fiziksel şiddetin sadece
bir kısmını eşe karşı uygulanan şiddet
oluşturmaktadır.
Türk Ceza Kanununda cinsel dokunulmazlığa karşı suçlara ilişkin olarak;
8 MART ’ 12
65
Cinsel saldırı ve istismar suçlarının
düzenlendiği Türk Ceza Kanunu’nun
102 ve 103. maddelerinde “suç sonucu mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulmasının” ağırlatıcı sebep
olarak düzenlendiği 102/5 ve 103/6.
fıkralar madde metninden çıkartılmalıdır. Bunun yerine suçların temel
cezasında artırım yoluna gidilmelidir.
Bu ağırlatıcı sebebin yürürlükten kaldırılması gereğinin birden fazla sebebi
bulunmaktadır; İlk olarak, mağdurun
beden veya ruh sağlığının bozulması
şeklinde bir ağırlatıcı sebebin varlığı
cezalandırmada orantısızlıklara yolaçmaktadır. Örneğin basit cinsel saldırı sonucu mağdurun beden ve ruh
sağlığı bozulması hali ile nitelikli cinsel saldırı sonucu mağdurun ruh veya
beden sağlığının bozulmaması halinde, ilkinde daha ağır cezalandırma
sözkonusu olmakta, basit cinsel saldırıyı gerçekleştirenin, nitelikli cinsel
saldırıyı gerçekleştirenden daha ağır
cezalandırılması sonucu doğmaktadır. İkinci olarak, hekimlerin belirtmiş
olduğu, cinsel suç mağdurunun ruh
sağlığının herhalukarda bozulacağına
ilişkin görüştür. Bu gerekçelere bir de
mağdurun ruh sağlığının bozulmasının tespitinin zorluğu eklenmelidir.
Ayrıca maddeye başka bir ağırlatıcı
sebep eklenerek, suçun “İnsanların
toplu bulunduğu yerlerde, bu halin
sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle” işlenmesi daha ağır yaptırıma
bağlanmalıdır. Zira bu halde suçun işlenmesi daha kolay olduğu gibi, failin
ve mağdurun tespiti, ele geçirilmesi
66
8 MART ’ 14
daha zor olmakta, suçun işlenmesi
de daha kolay olmaktadır. Bu halde
kalabalık karşısında mağdur kendini
savunamamakta, yığın psikolojisiyle
hareket eden kalabalık birbirinden
güç alarak hareket etmekte, mağdurda daha büyük bir korku meydana
getirmektedir. Ayrıca insanların toplu
bulunduğu, konser, açık hava toplantıları gibi yerlerde bu tür eylemlerin
gerçekleştirilmesi, kadınların bu tür
toplantılara gitmekten çekinmelerine, dolayısıyla sosyal hayattan uzak
kalmalarına da sebep olmaktadır.
ister yetişkin ister çocuk olsun 105.
madde uyarınca cezalandırılacağını
kabul edilmektedir. Kanun koyucunun amacı bu olmasa gerektir. Cinsel
taciz eyleminin çocuğa veya yetişkine
karşı işlenmesi halinde, her iki eylemin ağırlığının, failin kastının aynı
olduğu ve/veya failin suç işleme eğiliminin aynı olduğu söylemeyecektir.
Bu bakımdan çocukların vücut dokunulmazlığını ihlal etmeksizin gerçekleştirilen cinsel amaçlı eylemler, yine
çocuğun cinsel istismarı olarak 103.
madde uyarınca cezalandırılmalıdır.
Çocukların cinsel istismarına ilişkin Türk Ceza Kanunu’nun 102-105.
maddeleri ise Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi’ne uyumlu
hale getirilmelidir.
Türk Ceza Kanunu’nun 103. maddesi çocuklara yönelik pornografiyi
de kapsayacak şekilde yeniden düzenlenmelidir. Bilindiği üzere Türk
Ceza kanununda “pornografi” değil
“müstehcenlik” başlığı altında, Genel
Ahlaka Karşı Suçlar bölümünde, 226.
maddede bir düzenleme yapılmıştır. İşte Türk Ceza Kanunu’nun 226.
maddesinde düzenlenen çocuklara
karşı işlenen müstehcenlik eylemleri
çocuk istismarı olarak cezalandırılmalıdır. 103. maddeye getirilecek ek
fıkralar ile cinsel istismar deyiminin
Çocukların cinsel istismarına ilişkin
düzenlemelerde, özellikle 103. maddede esaslı değişiklikler yapılmalıdır.
Çocuklara karşı gerçekleştirilen cinsel
içerikli eylemler TCK 103. madde yanında 104, 105 ve 226. maddelerde
de düzenlenmiştir.
Öncelikle cinsel taciz suçunun düzenlendiği Türk Ceza Kanunu’nun
105. maddesinin uygulamasında
sorun olduğu belirtilmelidir. 105.
maddede düzenlenen cinsel taciz
suçunun mağdurunun çocuklarında
olabileceğine dair Kanunda bir açıklık bulunmamakta ise de, Yargıtay
içtihatlarında mağdurun bedenine
dokunulmaksızın, vücut bütünlüğü
ihlal edilmeksizin gerçekleştirilen bütün cinsel amaçlı eylemlerin, mağdur
“a) Onbeş yaşını tamamlamamış
veya tamamlamış olmakla birlikte
fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını
algılama yeteneği gelişmemiş olan
çocuklara karşı gerçekleştirilen her
türlü cinsel davranış,
b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen
başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar,
c) Bir çocuğa müstehcen görüntü,
yazı veya sözleri içeren ürünleri vermesi ya da bunların içeriğini göstermesi, okuması, okutması veya dinletmesi,
d) Bunların içeriklerini çocukların
girebileceği veya görebileceği yerlerde ya da alenen gösterilmesi,
görülebilecek şekilde sergilenmesi,
okunması, okutulması, söylenmesi,
söyletmesini de” kapsayacağı belirtilmelidir.
Türk Ceza Kanunu’nun 104. maddesindeki reşit olmayanla cinsel ilişki
suçu birçok bakımdan problemli bir
suç tipidir. Madde uyarınca, reşit olmayanlar (15-18 yaş arasındaki) rızaen
gerçekleştirilen cinsel ilişki cezalandırılmakta, ancak şikayet hakkı rızaen
ilişkiye giren mağdura! tanınmaktadır.
Öncelikle bu suçta kimin fail, kimin
mağdur olacağı sorunu mevcuttur.
Özellikle ilişkiye girenlerin her ikisinin
de çocuk olması durumu sorun olarak
karşımıza çıkmaktadır.
Öte yandan yaptırıma bağlanan eylem
TCK 102/2 ve 103/2. fıkralardan farklı
olarak “cinsel ilişki” eylemidir. Vücuda
sair bir cisim sokulmasıyla gerçekleştirilen eylemler veya fiili livatanın, “cinsel ilişki” olarak kabul edilip edilmeyeceği, dolayısıyla madde kapsamına
girip girmeyeceği madde metninden
anlaşılmamaktadır.
Maddede yapılacak düzenleme ile
15-18 yaş arası çocukla, çocuğun rızasıyla cinsel ilişkiye giren yetişkinin
cezalandırılması sağlanmalı, her ikisinin de çocuk olması hali cezasızlık
sebebi olarak öngörülmelidir1. Bu
halde Medeni Kanun hükümleri uyarınca evlenme ehliyetine sahip olmayanların, dini nikahla evlenmelerinin
önlenmesi için, “evlenmenin dinsel
törenini” yapma suçunun düzenlendiği TCK’nun 230. maddesine getirilecek bir fıkra ile evlenmenin dinsel
töreni yapılan tarafların 18 yaşından
küçük olması hali ağırlatıcı sebep
olarak öngörüldükten sonra, bir başka ağırlatıcı sebep olarak bu çocuklar
arasında cinsel ilişkinin gerçekleşmiş
olması öngörülmelidir. Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi yaş
sınırının cezai olarak artırım sebebi
kabul edilebileceğini net bir biçimde
açıklamıştır.
Ensest’e ilişkin olarak;
Türk Ceza Kanunu’nda, evlenmesi
yasak yetişkinler arasında rızaya dayalı cinsel ilişki (ensest) suç olarak
tanımlanmamıştır, suç olarak tanımlanması gerekir. Bu halde suçla korunan hukuki yararın ne olacağı sorunu
karşımıza çıkar. Yine kişilerin cinsel
dokunulmazlığı suçla korunan hukuki
yarardır. Her ne kadar rıza ile gerçekleştirilen bir ilişki sözkonusu olsa da,
1 İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi (Av.
Hale Akgün, Av. Gülen Köse, Av. Bahar Ünlüer Öztürk, Av. Sibel Kama) 104. maddenin 1.
fıkrasının olduğu gibi kalması görüşünü ileri
sürmüşlerdir. Maddenin olduğu gibi kalması halinde, maddeye 2. fıkra eklenerek “fail
mağdurdan üç yaştan daha büyük ise, şikayet
koşulu aranmaksızın, cezası iki kat artırılır”. düzenlemesinin getirilmesini önermişlerdir.
bu halde rızanın ne kadar özgür irade
ile verilmiş bir rıza olduğu tartışılabilir. Bu sebeple Kanuna 104A maddesi
eklenerek “Ensest” suçu tanımlanmalıdır.
Türk Medeni Kanunun 129. maddesi
evlenme engelleri başlığı altında aralarında evlenme yasağı olan kişileri
açıklamıştır. Medeni Kanunun 129.
maddesi “Aşağıdaki kimseler arasında evlenme yasaktır: 1. Üstsoy ile
altsoy arasında; kardeşler arasında;
amca, dayı, hala ve teyze ile yeğenleri arasında, 2. Kayın hısımlığı meydana getirmiş olan evlilik sona ermiş
olsa bile, eşlerden biri ile diğerinin
üstsoyu veya altsoyu arasında, 3.
Evlât edinen ile evlâtlığın veya bunlardan biri ile diğerinin altsoyu ve
eşi arasında.” şeklindedir. Akrabalık
sebebi ile evlenme yasağına girenler
arasındaki rızaya dayalı cinsel ilişkiyi
suç haline getirmek ensestin önüne
geçebilmek için çok önemlidir bu nedenle maddeye akrabalık sebebi ile
evlenme yasağına girenler arasındaki
rızaya dayalı cinsel ilişkinin cezalandırılmasına ilişkin bir fıkra eklenmelidir.
Ensest suçuna ilişkin madde önerilirken mukayeseli hukuk gözönünde
bulundurulmuş, aynı zamanda Türk
Medeni Kanununda yer alan evlenme yasağına tabi kişiler de kapsama
dahil edilmiştir. Ancak evlat edinen
ile evlatlık arasında evlenme yasağı
bulunmasına karşılık evlatlığı zaten
alt soy olması nedeni ile ayrıca ifade
edilmemiştir. Şöyle ki;
8 MART ’ 14
67
“Madde 104 A- (1) Her kim, altsoyundan biri ile cinsel ilişkide bulunursa beş yıl hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Birbirleri ile cinsel ilişkide bulunan kardeşler de beş yıl hapis cezası
ile cezalandırılır.
(3) Her kim, evlat edinen de dahil üst
soy ile cinsel ilişkide bulunursa dört
yıl hapis cezası ile cezalandırılır.
(4) Amca, Dayı Hala ve Teyze ile yeğenleri arasında cinsel ilişki dört yıl
hapis cezası ile cezalandırılır.
(5) Akrabalık ilişkisi sona erdirilmiş
olsa dahi bu hüküm uygulanır.”
Her ne kadar madde önerisinde yaş
belirtilmese de, cinsel ilişkide bulunulan mağdur 18 yaşından küçük ise
TCK 103, 18 yaşından büyük ve rızası
yoksa 102. maddelerde düzenlenen
suçlar söz konusu olacağından, eylem ensest olarak değerlendirilemeyecektir.
Hayasızca hareketlere ilişkin olarak;
Bilindiği üzere insanları rahatsız eden,
halkın huzurunu kaçıran bazı cinsel nitelikteki eylemler Ceza Kanunundaki
suç tanımlarına uymamaktadır. Örneğin metroda merdivenlerden çıkmakta olan bir kadının, eteğinin altında
mobil telefonunu yaklaştırarak erotik
fotoğraflar çeken birinin yakalanması
halinde veya masa başında oturan ve
hafif dekoltesi sebebiyle eğildiğinde göğüs dekoltesi görünen kadının
68
8 MART ’ 14
sadece göğüs kısmının fotoğrafının
çekilmesi hallerinde mağdurun kimliğinin tespitine imkan olmadığından,
şikayet hakkını kullanması sözkonusu olamayacağından, fail hakkında
TCK’nun 105 veya 134. maddeler
uygulanamayacaktır. TCK’nun 225.
maddesi belirtilen bu tür eylemleri
de kapsar şekilde yeniden tanımlanmalıdır. Buna göre,
“Hayasızca hareketler”
“MADDE 225. - (1) Alenen cinsel ilişkide bulunan veya teşhircilik yapan,
aleni yerlerde rıza dışı müstehcen fotoğraf çeken, görüntü kaydeden kişi,
bir yıldan dörtyıla kadar hapis cezası
ile cezalandırılır. Fotoğraf çeken ya
da görüntü kaydeden kişilerin bu
verileri ifşa etmesi halinde verilecek
ceza bir kat arttırılır.”
Fuhuş suçuna ilişkin olarak,
Yukarıda belirtildiği üzere Çocukların Cinsel İstismarının Önlenmesi
Avrupa Konseyi Sözleşmesi dikkate
alınarak TCK’nun 103. maddesi yeniden düzenlenmiş, 226. maddenin 1.
fıkrasının a ve b bentleri, 103. maddenin birinci fıkrasına c ve d fıkrası
olarak eklenmiş, eklenen bu bentler
226. maddeden çıkartılmıştır.
Fuhuş başlıklı 227. maddenin 1. fıkrasında, çocuğu fuhşa teşvik eden,
fuhşu kolaylaştıran, bu maksatla tedarik eden veya barındıran ya da çocuk fuhşuna aracılık eden kişiler için
öngörülen ceza ağırlaştırılmalı, ayrıca
çocuğun 15 yaşından küçük olması
hali ayrıca ağırlatıcı sebep olmalıdır.
103. maddeye cinsel istismarın, fuhuş kapsamında gerçekleşmesi halinde, fuhuş yapan çocuk kaç yaşında olursa olsun, rızasının varlığının
kabul edilemeyeceği belirtilmelidir.
Bilindiği üzere çocukla fuhuş halinde,
fuhuş yapan fail TCK’nun 103 veya
104. maddeleri uyarınca cezalandırılacaktır. Bu halde çocuğun rızasının
varlığı hükmedilecek yaptırımda etkili olacaktır. Ancak fuhuş yapan çocuğun yaşı kaç olursa olsun, eylemin
rıza hilafına gerçekleştiği kabul edilmeli ve yaptırım buna göre belirlenmelidir. Dolayısıyla 15-18 yaş arasın
çocuk, rızasıyla fuhuş yaparak cinsel
ilişkiye girmişse, eylemin 104 değil,
103. madde uyarınca cezalandırılması sağlanmalıdır.
Fuhşa sürüklenen kişinin tedavi ve
terapiye tabi tutulması, fuhşa sürüklenen kişinin kamu sağlığını tehlikeye
düşürecek olmasına bağlı olmalı ve
“Fuhşa sürüklenen kişi, kamu sağlığını tehlikeye düşürecek ise tedaviye
veya psikolojik terapiye tabi tutulabilir”. şeklinde düzenlenmelidir. Zira
fuhşa sürüklenen kişilere her türlü
ekonomik, psikolojik ve sosyal desteğin istemi halinde verileceği açıktır.
Düzenlemenin de bu şekilde olması
gerekir. Ancak bunu zorunlu hale
getirmek ve/veya fuhşa sürüklenen
kişinin rızası hilafına hükmetmek, fuhuş yapması suç olarak kabul etmek
anlamına gelecektir. Zira ceza hukuku uyarınca bir kişi hakkında ceza
veya güvenlik tedbirine hükmedebilmek için gerçekleştirdiği eylemin suç
olması gerekir. Maddedeki “terapi
veya tedavinin” ceza hukuku yaptırımı olmadığı iddia ediliyorsa, ceza
kanununda düzenlenmesinin hatalı
olduğu açıktır.
Hileli evlenme suçuna ilişkin olarak;
TCK madde 230/3. fıkradaki, “gerçek
kimliğini saklamak suretiyle bir başkasıyla evlenme işlemi yaptıran” şeklindeki suçun unsurları açık, belli değildir. Bu hükümdeki, ‘kimlik’ kavramı
ile neyin kastedildiği, hangi bilgilerin
saklanması halinde suçun oluşacağı,
kanunilik ilkesi de göz önüne alındığında açık, net bir şekilde “evliliğin
butlanı veya yokluğu sonucunu doğuracak bilgilerin saklanması” olarak
değiştirilmelidir. Bu bakımdan “(3)
Evlenmenin butlanı sonucunu doğuracak hususlarda gerçeği saklamak
suretiyle bir başkasıyla evlenme işlemi yaptıran kişi, üç aydan bir yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
şeklinde düzenlenmelidir.
TCK’nun 230. maddesinin 5 ve 6. fıkralarına evlenmenin dinsel törenini
yaptıranların çocuk olması hali ağırlatıcı sebep olarak öngörülmelidir.
Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali
Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali başlıklı 233. maddenin 3. fıkrası kanunilik ilkesine uygun hale getirilmelidir. Zira 3. Fıkra
uyarınca suçun oluşması için çocu-
ğun “güvenlik, sağlık veya ahlakının”
tehlikeye sokulması gerekir. Ahlakın
tehlikeye sokulması kavramı, muğlak
ve değişken bir kavram olduğundan
kanunilik ilkesine uygun değildir.
TCK’nun 233. maddesinin 3. fıkrası kanunilik ilkesine uygun değildir.
Gerçekten bu fıkraya göre , “velayet
hakları kaldırılmış olsa da, itiyadi sarhoşluk, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılması ya da onur kırıcı tavır
ve hareketlerin sonucu maddi ve manevi özen noksanlığı nedeniyle çocuklarının ahlak, güvenlik ve sağlığını
ağır şekilde tehlikeye sokan ana veya
baba” … cezalandırılacaktır. Çocuğun
“ahlakının tehlikeye sokulması” kavramı, kanunilik ilkesine aykırıdır. Nitekim Alman Ceza Kanunu’nun aynı
suçun düzenlendiği 171. paragrafında sadece “sağlığın bozulması” yaptırıma bağlanmıştır. Alman Ceza Kanunu’nun özen (yardım ve bakım) ve
eğitim yükümlülüğünü ihlali başlıklı
171. paragrafına göre, 16 yaşından
küçük birine karşı yardım, bakım ve
eğitim yükümlülüğünü ağır bir şekilde ihlal ederek korunanın suça yönelik bir yaşam tarzı sürmesi veya fuhşa
sürüklenmesi tehlikesine sebep olan,
ruhsal veya bedensel gelişimi ağır bir
şekilde tehlikeye sokan kişi, üç yıla
kadar hapis cezası veya para cezası ile
cezalandırılır. Alman Ceza Kanunu’ndaki düzenlemenin kanunilik ilkesine
uygun olduğu açıktır. Zira maddede
çocuğun “ahlaki gelişiminin tehlikeye sokulması” gibi belirsiz bir kavram
yerine daha somut, açık ve anlaşılabilir bir kavram olan “çocuğun suça
yönelik bir yaşam tarzı sürdürmesi
veya fuhşa sürüklenme tehlikesi”
kavramına yer verilmiştir. Alman Ceza
Kanunu’nun 171. Paragrafının eski
metninde çocuğun bedensel veya
ahlaki gelişiminin tehlikeye sokulması kavramları mevcuttu. Ancak Alman
Hukukunda bu kavramı uygulamada
aşılamaz yorum zorlukları çıkardığı
da kabul edilmekteydi. Bu nedenle
madde değiştirilirken kanunilik ilkesi
bakımından tartışılabilir olan kavramlar madde metninden ayıklanmıştır.
Genital muayene suçuna ilişkin olarak;
Genital muayene suçunun düzenlendiği TCK 287. madde açık bir şekilde
bekaret kontrollerini de kapsar şekilde düzenlenmelidir. Şayet bekaret
kontrolü suça ilişkin delil elde etmek
amacıyla, bir ceza muhakemesi faaliyeti çerçevesinde yapılmakta ise unsurları gerçekleştiğinde 287. maddede düzenlenen suç sözkonusu olmaktadır. Ancak delil elde etmek, şüpheli/sanığı tespit etmek amacı yoksa,
geçmiş dönemlerde yurt müdürlerinin yaptırdığı gibi veya anne baba tarafından sadece merak saiki ile yaptırılması hali ayrıca tanımlanmalı ve
yaptırıma bağlanmalıdır. 287. madde
Kanunda Adliyeye Karşı Suçlar kısmında düzenlenmiştir. Bu bakımdan
herhangi bir suçla ilişkilendirilemeyen bekaret kontrollerinin yaptırıma
bağlanması için ek fıkra getirilmelidir.
Bu arada madenin birinci fıkrasındaki
“ve” bağlacı da “veya” bağlacı olarak
düzeltilmelidir.
8 MART ’ 14
69
Zira bekaret kavramı kadına yönelik
şiddetin bir başka çeşididir. Kadınların
hayatında silinmesi güç izler bırakan
bekaret tabiri baz alınarak yapılan
uygulamalar, kadın bedeninin namus
adına denetim ve baskı altında tutulmasıdır. Bu nedenle bekaret kontrolü
adı altında ya da buna sebep olacak
uygulamaların kadının rızası dışında
yapılması da önlenmelidir. Maddeye
şöyle bir fıkra eklenmelidir;
“(3) Kişinin kendi istemi dışında herhangi bir sebeple bekaret kontrolüne gönderen veya bekaret muayenesi yapan kişi hakkında halinde üç
aydan bir yıla kadar hapis cezasına
hükmolunur.”
Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun
5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un
107. maddesine fıkra eklenerek cinsel dokunulmazlığa karşı suçlardan
mahkum olanların şartla salıverilme
süreleri uzatılmalıdır. Şöyle bir fıkra
eklenmesi önerilmektedir;
“Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlardan dolayı ağırlaştırılmış müebbet
hapse mahkum edilmiş olanlar 36
yılını müebbet hapis cezasına mahkum edilmiş olanlar 30 yılını, süreli hapis cezasına mahkum edilmiş
olanlar cezalarının 3/4’ünü infaz kurumunda çektikleri takdirde, koşullu
salıverilmeden yararlanabilirler”.
70
8 MART ’ 14
Ceza Muhakemesi Kanunu
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesine 15. fıkra eklenerek, hükmün açıklanmasının geri
bırakılması kurumunun kadına karşı
fiziksel ve cinsel şiddet içeren suçlarda uygulanamayacağı belirtilmelidir.
İstanbul Sözleşmesi (m. 45) kadına
karşı fiziksel ve cinsel şiddet içeren
eylemler nedeniyle uygulanan yaptırımların etkin ve caydırıcı olması gerektiğini belirtmektedir. Önerilen ek
fıkra;
“Bu maddenin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin hükümleri, kadına karşı cinsiyet ayrımcılığı
nedeniyle işlenen fiziksel ve cinsel
şiddet içeren suçlarda uygulanmaz.”
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 253
ve devamı maddelerinde düzenlenen uzlaşma hükümlerinin ve diğer
zorunlu alternatif çözüm süreçlerinin kadına yönelik şiddet içeren eylemlerde uygulanmayacağına ilişkin
düzenleme yapılmalıdır. Zira İstanbul Sözleşmesinin 48. maddesinde
“Sözleşme kapsamındaki her türlü
şiddete ilişkin olarak arabuluculuk
ve uzlaştırma da dahil olmak üzere,
zorunlu alternatif uyuşmazlık çözüm
süreçlerini yasaklamak üzere gerekli
hukuki veya diğer tedbirleri alır”. düzenlemesi mevcuttur. Bu halde cinsiyet ayrımcılığı nedeniyle uygulanan
şiddet suçlarında uzlaşma hükümlerinin uygulanmayacağı belirtilmelidir.
Önerilen düzenleme;
“Soruşturulması ve kovuşturulması
şikâyete bağlı olsa bile, etkin pişmanlık hükümlerine yer verilen suçlar ile cinsel dokunulmazlığa karşı
suçlarla, kadına ve çocuğa karşı cinsiyet ayrımcılığı nedeniyle suçlar ile
aile içi şiddet içeren suçlarda uzlaştırma yoluna gidilemez”.
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun
“kamu davasına katılma” başlıklı
237. maddesi değiştirilerek, Baroların Kadın ve Çocuk Hakları Komisyonlarının da Avrupa Konseyi Çocukların
Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi ve İstanbul Sözleşmesinin ilgili maddeleri uyarınca
müdahil olma hakkı tanınmalı, bu
suretle soruşturma ve kovuşturmanın etkinliği arttırılmalıdır. Önerilen
değişiklik;
“Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu
olanlar Türkiye Barolar Birliği, Barolar, Baroların Kadın ve Çocuk Hakları
birimleri gerekli gördükleri hallerde
kadın ve çocuk ve aile bireylerine yönelik olarak uygulanan şiddet veya
şiddet tehlikesi dolayısı ile ilk derece
mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler”.
15-18 YAŞ ARASI RIZAEN
CİNSEL İLİŞKİDE KİM SUÇLU?
Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar
kapsamında yaptığımız 9 Kasım 2013
tarihli panel ve öncesinde 30 Ekim
2013 tarihli yasa değişikliği önerisi
çalışmalarımız sırasında hemen her
madde de doktrin, uygulama ve Yargıtay ile benzer düşüncelerde buluşsak da 104. madde konusunda farklı
görüşler mevcuttu.
104. madde gelenekçi ve korumacı
yanımızla hukuk tekniğine uygun suç
ihdas edilmesi arasında derin sorunlar içeriyor. Madde, Reşit Olmayanla
Cinsel İlişki başlığı altında, “Cebir,
tehdit ve hile olmaksızın, onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikâyet üzerine,
altı aydan iki yıla kadar hapis cezası
ile cezalandırılır.” şeklinde.
Önemli bir çoğunluğumuz rıza ile de
olsa 15-18 yaş arası çocuklar arasında cinsel ilişkinin suç sayılması gerektiğini savundu. Korumacı ebeveyn
yanımız belki de haklı sayılabilecek
bir başkaldırı da bulundu.
Konu üzerine düşünmeye, yaşanmış örnekleri dinlemeye başlayınca,
madde içeriğini yeni baştan okuduk,
mevcut durumda,şikayet olmadığı
sürece rıza ile cinsel ilişkinin 15-18
yaş arasında suç olmadığını gördük
önce, yani ancak taraflardan biri şikayet de bulunursa suç oluşuyordu
daha da açığı zaten 15-18 yaş arasında rızaen cinsel ilişki özgürlüğü
bu anlamda yasa tarafından tanınmış
durumda.Diğer yandan cinsel ilişkinin işteş bir eylem olduğu ve rıza ile
gerçekleştiği düşünüldüğünde kimin
eylemin faili, kimin mağduru olduğu
ancak şikayet edenin kim olduğuna
bağlı olarak değişiyor.
Tüm tartışmalarımıza rağmenyasanın
gerekçesinde açıklandığı üzere bu
yaş grubundaki çocuklarda irade yeteneğinin normatif zayıflığı nedeniyle rızanın olup olmadığını anlayabilmenin zor olacağı kaygısı ile yasa değişikliği önerimizi; “Reşit olmayanla
cinsel ilişki Madde 104- (1) Cebir,
tehdit ve hile olmaksızın, onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikayet üzerine,
altı aydan iki yıla kadar hapis cezası
ile cezalandırılır. (2) Fail mağdurdan
üç yaştan daha büyük ise, şikayet
koşulu aranmaksızın, cezası iki kat
artırılır.” şeklinde sunduk.
Av. Afet Gülen Köse
Kadın Hakları Merkezi Başkan Yardımcısı
Bu şekilde 15-18 yaş arasındaki rızaen cinsel ilişkiyi 15-18 yaş arasında şikayete tabi olmak kaydı ile suç
olarak mevcut şekli ile kabul edip,
eylemin taraflarından birinin yetişkin
olması yani 3 yaş büyük olması halinde suçun cezasında arttırım nedeni
öngördük. Buradaki maksadımız çocuk gelinlerin azalması için, cezanın
caydırıcı olmasını sağlayabilmek idi.
Anayasa Mahkemesi 23.11.2005 tarihinde maddenin yaş farkına ilişkin
arttırım sebebi içeren ikinci fıkrasını
iptal etmiş olsa da Avrupa Konseyi
Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi yaş
sınırının cezai olarak artırım sebebi
kabul edilebileceğini net bir biçimde
belirttiğinden ve suçun basit halindeki cezanın çocuk gelinler sorununda
da caydırıcı bir etkiye sahip olmaması nazara alınarak ikinci fıkradakiarttırım maddesi düzenlenmiştir.
Yasa değişikliği önerimizde çalışma
grubumuza başkanlık eden değerli hocamız Prof. Dr. Ayşe Nuhoğlu1,
104. maddede suçun failinin ancak
1 Prof. Dr. Ayşe Nuhoğlu,‘Cinsel Dokunulmazlığa
Karşı Suçlar ve Değişik Önerilerin Değerlendirilmesi’ konulu 09.10.2013 tarihli panel T...liği.
8 MART ’ 14
71
ergin kişi olabileceğini öngören bir
değişiklik önerisi getirdi ve bu maddede değişiklik önerisi bakımından 2
farklı görüşümüz oldu.
Değerli hocamız‘Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar ve Değişik Önerilerin Değerlendirilmesi’ konulu
09.10.2013 tarihli paneldeProf. Dr.
Ayşe Nuhoğlu maddenin kapsamı gereği, rızanın olduğunu, cebir, şiddet
veya tehdit var ise her koşulda 103.
madde kapsamında suç olduğunu,
ancak rıza var ise her ikisi de çocuk
olan taraflardan şikayet edeni müşteki, diğer tarafı sanık addetmenin
hukuk mantığı içinde doğru olmadığını, dolayısı ile maddenin “1.Cebir
veya tehdit veya hile olmaksızın,
onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla
cinsel ilişkide bulunan ergin kişi,
şikayet üzerine iki yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 2.
Fail mağdurdan üç yaştan daha büyük ise, şikayet koşulu aranmaksızın, cezası iki kat artırılır..” şeklinde
olması gerektiğini ifade etmiş,Kadına Yönelik Şiddet Bağlamında Ceza
Mevzuatında Değişiklik Önerisiadlı
makalesinde, “Maddede yapılacak
düzenleme ile 15-18 yaş arası çocukla, çocuğun rızasıyla cinsel ilişkiye giren yetişkinin cezalandırılması
sağlanmalı, her ikisinin de çocuk
olması hali cezasızlık sebebi olarak
öngörülmelidir. Bu halde Medeni
Kanun hükümleri uyarınca evlenme ehliyetine sahip olmayanların,
dini nikahla evlenmelerinin önlen-
72
8 MART ’ 14
mesi için, “evlenmenin dinsel törenini” yapma suçunun düzenlendiği
TCK’nun 230. maddesine getirilecek
bir fıkra ile evlenmenin dinsel töreni yapılan tarafların 18 yaşından küçük olması hali ağırlatıcı sebep olarak öngörüldükten sonra, bir başka
ağırlatıcı sebep olarak bu çocuklar
arasında cinsel ilişkinin gerçekleşmiş olması öngörülmelidir. Avrupa
Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü
ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi yaş sınırının cezai olarak
artırım sebebi kabul edilebileceğini
net bir biçimde açıklamıştır.” diyerek değişiklik önerisinin gerekçesini
açıklamıştır.
Aynı panelde aramızda değerli Yargıtay
Üyeleri de vardı ve yine dergimizde de
makalesi yer alan Yargıtay Cumhuriyet
Baş Savcısı Namık Genel, “rıza ile meydana gelen cinsel istismar suçlarında
suçun iki süjesinin de çocuk olması
ve eylem sonrası evlenmelerin kanun tarafından himaye edilmemesi
gibi konuların” önemli mağduriyetlere sebebiyet verdiğini ve yasanın
bu anlamda değişmesi gerektiğini
ifade etti.Değerli Savcı Namık Genel2,
“Türk Ceza Kanunu’nda Düzenlenen
Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlarda
Temel Sorunlar” başlıklı makalesinde
“Nihayet yine çok önemli bir sorun
olarak 15 yaşından küçük mağdurlara yönelik olarak cebir, tehdit, hile
2 Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Namık
Genel,“Türk Ceza Kanunu’nda Düzenlenen
Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlarda Temel
Sorunlar” başlıklı makalesi.
veya kanunda aranan diğer şartlar
bulunmaksızın gerçekleştirilen cinsel
davranışlar sonucu oluşan çocuğun
cinsel istismarı suçlarında, eylemin
sonrasında ortaya çıkan evlenmelerin
hukuken koruma altına alınmamasıdır.” demiştir.
ahlak, genel adap, geleneksek değer
yargıları olmayıp, kişinin cinsel tercih
hak ve özgürlüğü olması nedeniyle
yeni TCK’da cinsel suçların koruduğu
hukuksal değer, bireyin özgürce cinsel tercihini belirlemesi olarak kabul
edilmiştir.4
Ancak sayın Savcı, 104. madde kapsamında cinsel ilişki kuran herkesin evlenme ile devlet korumasından faydalanmasını öngörmemekte, “Ancak
bu konu yeni yapılacak düzenlemede nazara alınmalı, bahsedilen husus rızayla gerçekleşen eylemlerde
ve mağdur ile fail arasında 5 yaştan
fazla bir farkın korunmadığı bir düzenlemeye ilişkin olmalıdır. Zira bu
türden bir yaş farkının korunmadığı
bir düzenlemede de ülkenin “çocuk
gelinleri” meselesinin önüne geçilemeyecektir.” demektedir.
Yasa koyucu, 104. madde hükmüyle
onbeş yaşını bitirmiş, ancak henüz
on sekiz yaşını bitirmemiş olan çocuğun, normal koşullarda gerçekleştirdiği davranışların hukuki anlam
ve sonuçlarını kavrama yeteneğine
sahip olmakla birlikte, davranışlarını
yönlendirme yeteneğinin yeterince
gelişmemiş olabileceği gerçeğinden
hareketle, irade yeteneğinin zayıflığı normatif olarak (yeni TCK mad.
31/3) kabul edilen bu yaş grubundaki çocuklarla, cebir tehdit ve hile olmaksızın gerçekleştirilen cinsel ilişkide varsayılan cebrin varlığını kabul
ederek, bu eylemi bireyin cinsel özgürlüğüne yönelik sayarak cezalandırmak suretiyle suç mağduru çocuğu korumayı amaçlamıştır. TMK’nun
16. maddesi hükmüne göre, ayırt
etme gücüne sahip küçükler kişiye
sıkı sıkıya bağlı hakları yasal temsilcilerinin rızasına gerek bulunmadan
kullanabilirler. Cinsel tercih hak ve
özgürlüğü de bu kapsamdadır. Bu
itibarla, bu suçun soruşturulması ve
kovuşturulması suçtan zarar görenin
şikayetine bağlı tutulmuştur.5
Doktrinde “Reşit Olmayanla Cinsel
İlişki Suçu”nda korunmak istenen
hukuki yarar tartışılmıştır:Bu suçta
bireylerin cinsel tercih hakları ve özgürlükleri korunmak istenmiştir.3
Bu suçla korunmak istenen hukuksal yarar, suçun düzenlendiği bölüm
başlığından da anlaşıldığı üzere kişinin bireysel cinsel tercih hak ve özgürlüğüdür. Günümüz çağdaş toplumunun değişmiş yapısı, cinsel suçların hukuksal değer görüşünü oldukça
değiştirmiş olup, bu değer artık Eski
TCK’nda benimsenen haliyle genel
3 Remzi Gündüz, Veysel Gültaş, Cinsel Suçlar,
Ankara,2013.
4 Parlar, Hatipoğlu, Ağır Ceza Davaları, Ankara,
2007.
5 Ünver, Yener, Özellikle Cinsel Suçlar Alanında
Olmak Üzere, Kadınlarla İlgili Ceza Hukuku
Görülmektedir ki, 15-18 yaş arasında TCK’da cinsel tercih hak ve özgürlüğü korunmuş, ancak şikayete bağlı
olarak bu suçun kovuşturulmasına
izin verilmiştir. 104. madde de cebir,
tehdit, hile olmaksızın rızaen birlikte
olduğu kabul edilen 15-18 yaş arası
çocuklardan birinin şikayet etmesi
halinde şikayet edeni mağdur, şikayet edileni mağdur yapan ve burada
15-18 yaş arasındaki çocuğun rızasından emin olunamayacağını söyleyip bir yandan da eylemin suç olmasını onun şikayetine bağlayan madde
metni bakıldığında konuyu inceleyen
doktrin, uygulama ve Yargıtay üyelerince hukuk tekniği açısından yerinde bulunmamaktadır.
caydırıcı bir etkiye sahip olmaması
nedeniyle,Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı
Korunması Sözleşmesi yaş sınırının
cezai olarak artırım sebebi kabul
edilebileceği net olarak açıklandığından,suçun ikinci fıkrasının hazırlanarak yaş farkınınarttırım maddesi
olarak düzenlenmesi *hem doktrin,
hem uygulama ve Yargıtay üyelerinin
ortak istemi olduğu dikkate alınarak* son derece önemlidir.
Şu halde kazuistik şekilde yasa ile
toplum dizayn etme çabası yerine,
15-18 yaş arasında kabul edilmiş cinsel tercih hak ve özgürlüğünün samimi olarak arkasında durup, bu yaş
grubunda rızaen cinsel ilişki halinde
cezasızlık sebebi öngörülmeli,15-18
yaş arası çocukla, çocuğun rızasıyla
cinsel ilişkiye giren yetişkinin cezalandırılması sağlanmalı,eğer 15-18
yaş arası çocuklar arasında cinsel ilişki yönünden rıza yok ise -cebir tehdit
hile var ise -TCK 103. maddenin işletilmesi ve uygulamadaki mağduriyetlerin önüne geçilmesi gerekmektedir. Diğer yandan Reşit Olmayanla
Cinsel İlişki suçununbasit halindeki
cezanın çocuk gelinler sorununda
Normlarındaki Değişim ve Türkiye’deki
Durum, Adalet Yüksekokulu, 20. Yıl Armağanı,
İstanbul 2001.
8 MART ’ 14
73
GÜNEŞLE YARIŞAN
Güneş batıyor pencereden, erik ağacının dalları arasından. Ayrı bir huzur
ayrı bir keyifti her akşam elinde ne iş
olursa olsun anılarla birlikte güneşi
batırıyor olmak.
Yıllar önce büyükanne ile yaşadıkları, kocaman bir göl üzerinde karadan
kopuk, kadınları fazlasıyla hayatın sillesini yemiş ama yine de etrafındaki
beşerle uyumlu yaşamayı kabullenen
ve başaran; mahalle bile denemeyecek o minicik, kendi halinde köyü gelirdi aklına her güneşi batırışında.
Güneşin karşı dağlardan yüzünü kızartmaya başladığında babaannesinin çaydanlığın altını yaktığı, yerde
kurulu küçük sofralarında çay bardaklarına atılan kaşıkların sesinin okul zili
gibi etrafı çın çın çınlattığı, her sabah
bu sesle okula gideceği günleri iple
çektiği günlerdi o günler.
Dizini kırıp sofraya otururdu, yılların yüzüne çizgilerini attığı, saçlarını ağartığı başını dağ kekiği motifli
yazmasıyla dadıklamış, elma yanaklı
Suna Nenesi ile her sabah. Keçileri
İhsan’ın peynirini pidelerinin üzerine sürerlerdi, o mis gibi saçta pişen
pidelerinin üzerine. Hergün balıktan
döndüklerinde İhsan ve maiyetini
ormanın yanındaki o küçük çayırda
74
8 MART ’ 14
otlatmayı ihmal etmez, envai çeşit
bitkiyi, börtü böceği hayallerine ortak
ederdi Barçın. Belki de o yüzden bu
kadar lezzetliydi İhsan’ın peyniri.
Ogün yine balığa çıkacaklardı küçük
sallarıyla, Beyşehir Gölü’ne. Yağmur
yağmaz şansları yaver giderse akşama tekir kedileriyle kendilerine katık
çıkacak, kalanını da pabuç parası yapacaktı nenesi ona.
Yörük Dede gelirmiydi acaba bu akşam güneş batmadan, belki ikisi birlikte batırırlardı güneşi yine öyküleri
eşliğinde Yörük dede’nin diye içi pır
pırdı.
Barçın her akşam göl kıyısındaki taşına, Dedegül dağlarının karlı doruklarında, bıçak gibi sırtlarında, taç gibi
örülmüş zirvelerinde güneşi yatırmaya otururdu. Mevsim yazsa kurbağa
sesleri ninni olurdu güneşin uykusuna, kışsa karabatak .
Yörük Dede’yi tanıdığı an, yine böyle
güneşin batarken gökyüzünü renkten
renge boyadığı ama çokçası kıpkızıl
bir akşamdı. “Elim hamursuzdu ama
kadın işine karıştım.” diyerek oturmuştu Yörük Dede yanına Barçın’ın
avucuna kuru bir deniz atını koyarak.
İrkildi önce Barçın. Bir, yanına oturan
Av. Gülcan Karayel
daha önce hiç görmediği yaşlı adama, bir avucundaki tuhaf yaratığa bakakalmıştı.
Korkma korkma yabancı değilim evlat, yıllar var ki gelirim ben buralara,
ta nerelerden akdenizin berrak sularından nice zahmetle topladıklarımı
içine attığım harçlığımdır sırtımda
taşıdığım şu erdem çuvalı diyerek
ağzı gemici düğümüyle bağlanmış
yanındaki çuvalı göstermişti. Yolum
sizin köyünüzden geçer, nenen de bilir beni, rüyasında beni gören göçüp
gitmişleri de bu adanın diyerek eliyle
göstermişti ormanın yanındaki mezarlığı.
Konuştukça beyaz sakalı da dans ediyordu çenesinde; O avucunda tuttuğun denizatıdır. Tek dik duranıdır
deniz hayvanlarının içinde. Ama başını öne öyle bir eğmiştir ki erdemli
bir at başı gibidir derken. Barçın bir
yandan ihtyarı dinliyor bir yandan
avucunda tuttuğu ve ilk defa gördüğü
şeye anlam vermeye çalışıyordu. Evet
başı bir at başı gibiydi. Ve sırtı balık
pulları ile değil kemik gibi düğmelerle kaplanmıştı bu at mı kurt mu tırtıl
mı olduğunu anlayamadığı canlının.
Devam etti yaşlı adam sözlerine zırh
gibi değil mi deyip parmağını denizatının gövdesinde gezdirerek. Ancak,
bu ağır zırhın altında bile bir peri kadar hafif ve zarif süzülürler. Bak bu
görmüş olduğun çuvalın içinde canlı
turuncudan, turkuvaz mavisine kadar daha binlercesi var dedi ve çözdü
düğümünü erdem çuvalının. Meraklı
iki peliği de daldı çuvalın içine altınsarısı başaklar gibi Barçın’ın. Avucunda tuttuğunun daha parlak ve renkli
olanından binlercesi vardı çuvalın
içinde. Nihayet; koca bir çığlığı dudaklarına sürüp eyy ama bunlar kıpraşıyor ve ne kadar değişik renkleri
var, bilye gibi diyerek konuşabilmişti
şaşkınlıkla. Evet dedi yaşlı adam yeni
çıktılar denizden gidecekler çoğusu ilaç olup insanoğunun boğazına,
süs olup akvaryumlarına, toz olup
can verecek yeni nesillerine. Bakma
böyle küçük olduklarına, aşkları çok
büyüktür bunların. Hani aşk; sana
bana nice arkadaşına canveren, doğurtan ve insanoğlunun dilinden bir
türlü düşüremediği. Seni anan doğurdu ama bunların babaları doğurur
çocuklarını. Tutunup bir yosuna 40
gün 40 gece hareketsiz beklerler minik bebeklerini doğurmak için. Kimisi
dayanamayıp can verir baba denizatlarının çoğukez. Sırf gönüllerini kazanmak, el üstünde tutmak için anne
denizatlarının; karınlarını gösterirler
hanım sen zahmet etme ben büyütürüm çocuklarımı dercesine. Hiç de
pişman olmazlar öyle arkadaşlarına
dert yanıp “elim hamursuzdu hanım
işine karıştım” diye. Yaşlı adam anlattıkça kıkırdıyordu Barçın duydukları
karşısında gözü bir yandan da, dedegül dağının karlı tacı arasında uykuya
dalmakta olan güneşte.
Ama lanetli olduğuna, kurutulmuşunun hatta resminin bile uğursuzluk
getirdiğine inanan insanlar da var
tabi diyerek kapatıp erdem çuvalının
ağzını oturmuştu birlikte güneşi batıracakları kayanın üzerine Yörük dede
O günden sonra Barçın boynuna kolye yaptığı kurutulmuş deniz atıyla
birlikte batıracaktı güneşini etrafı göl
ve gölün üzerinde bir ada olan köylerinin taşında.
Şaşırarak büyüdü bu adaköyünde, çoğusu sorgulayarak, çoğusu şüphe içinde. Buna sebep gördüğü rüyalardı ki
bunlarda Yörük dede el ayak çekilince,
çuvalındaki denizatlarından köydeki
her evin kapısına asılmış kepçelerin
içine birer ikişer koyup, köyün kedilerine de göz hakkı verip sırtında çuvalı küçük salına atlayıp kayboluyordu
gölün ortasında. Sal bazen denizatına
dönüşmüş taşıyordu küçük köylerine
el sallayan bu yaşlı adamı karşı kıyıya.
Şaşırıyordu çünkü köylerine gelen
belgeselcilere etrafımız, deniz, göl,
bir adanın içinde kıstırılmış kalmışız,
kış günü pek zor, yolsuzluk, sokaksızlık pek zor, yağmur yağar hava bozar,
Gedikli’ye geçemeyiz, çocuklarımız
okula gidemez der bir kadın, bebeğim yaşasaydı şimdi 20 yaşında olacaktı diyordu sal üstünde vaktinde
hastanede olamayan bir diğeri, bir
adam; çocuklarımız okul çağına gelince, şehirde; otobüs, apartman gördü
mü şaşırıyor diyordu, bir diğeri, buraya gelenler buraya cennet diyorlar,
kalıp bikaç gün gidiyola oysaki yaşasalar hayatımız pek zor diyordu .
Ama nasıl oluyordu da buna rağmen,-
bunca zorluğa rağmen,bu köyün topu
birden Yörük çadırının direği kadındır
diyordu, hatta kediler bile sırnaşırken
kadınların ayaklarına bunu dercesine,
herkes yaşlıya, kadına saygılı, yardımseverdi. Muzipti, hayalciydi, sevecendi.
Erdem, onur, yakıştırılabilirdi belki
dünyanın en anlamlı,en kutsal eylemini yapabilen, adına denizatı denilen bu küçük canlıya,ama hayat veren üzerinde yaşadığımız ve bunca
nimetine, bunca güzelliğine, bunca
bereketine, bunca imkanına rağmen
birbirimizi pek sevemediğimiz, anlayamadığımız, değerini bilemediğimiz
bu dünyanın, güneşini batırmak kadar hatta zirvede batırmak kadar anlamlı olabilecek eylemi, doğurabilen
kadınlar batırsınlar anlaşılmayı umud
ederek diye düşündü Barçın batırırken güneşini erik ağacının dalları
arasında telefonuna düşen mesajına
bakarak. Mağdur:Gül Dede. Yaş:15
Büyükçekmece çocuk büro amirliği
:suç: Cinsel istismar.
KAYNAKLAR
• Hepimiz olduğumuz yerde yaşıyoruz. Başka yerler, başka hayatlar da var. Tırnak içinde “Farkındalık” diyen kısa film: Mada
Adası -Musa Ak Belgeseli .
• TÜBİTAK Dergisi:Denizatı
8 MART ’ 14
75
TÜRK CEZA KANUNU’NDA DÜZENLENEN
CİNSEL DOKUNULMAZLIĞA KARŞI
SUÇLARDA TEMEL SORUNLAR
Özet
5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK),
cinsel suçların anlaşılması ve uygulanması bakımından 765 Sayılı
TCK’dan farklı ve yeni bir bakış açısı ortaya koymuştur. Bu farklı bakış
açısı, cinsel suçların anlaşılması ve
uygulanmasında netlik arz etmeyen
bir kısım sıkıntılı alanların oluşmasına neden olmuş, Yargıtay 5 ve 14.
Ceza Dairesi de içtihatlarıyla soruna
çözüm bulmaya çalışmıştır. Ancak
cinsel davranış kavramının içeriğinin
belirlenmesi, mağdurun eyleme rızasızlığı, mağdurun ruh sağlığının bozulup bozulmadığı, bir kısım eylemlerin
cinsel taciz suçu kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği,
basit cinsel saldırı ve istismar suçlarında bazı eylemlerin suç ve cezaların
oranlılığı ilkesine aykırı düşmesi, reşit
olmayanla cinsel ilişki suçunda mağdur ve failin belirlenmesi, ensest’in
bağımsız bir suç olarak kanunda düzenlenmemiş olması, rıza ile meydana gelen cinsel istismar suçlarında
suçun iki süjesinin de çocuk olması
ve eylem sonrası evlenmelerin kanun tarafından himaye edilmemesi
gibi konularda, yasa koyucunun arzu
etmediği sonuçların ortaya çıkmasının önüne geçilememiştir.
76
8 MART ’ 14
Anahtar Kelimeler:Cinsel Davranış,
Mağdurun Eyleme Rızasızlığı, Suç Ve
Cezaların Oranlılığı, Ensest, Eylem
Sonrası Evlenme, Ruh Sağlığının Bozulması, Cinsel Taciz, Reşit Olmayanla Cinsel İlişki,
GİRİŞ
Irza geçme, ırz ve namusa tasaddi,
reşit olmayanlarla cinsi münasebet,
söz atma ve sarkıntılık suçları 765 sayılı TCK’da”Adabı Umumiye veNizamı
Aile Aleyhine Cürümler”başlığı altında düzenlenmiş iken 5237 sayılı yeni
TCK’da cinselliğin artık bir bireysel
özgürlük değeri olarak kabul edilip
“Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar” başlığı altında düzenlenmiştir.
Bu yaklaşım farklılığının sonucu olarak kadın-kız ayrımı kaldırılmış, evlilik
içinde ırza geçme açıkça suç olarak
kabul edilmiş, evlenme vaadiyle kızlık
bozma suçuna yer verilmemiş, cinsel
suçlara maruz kalan ile evlenen sanık
ve diğer suç ortaklarının cezasız kalması ihtimali ortadan kalkmış, mağdurun cinsiyeti önemini kaybetmiş
ve cezanın belirlenmesinde bakireliğin kaybı beden ve ruh sağlığının bozulmasına neden olmamak kaydıyla
ölçü olmaktan çıkarılmıştır. Cinsel
saldırı suçunun bir özgürlük değerini
Namık Genel
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı
ihlal ettiği kabul edildiğinden, bu değerin evlenme ile tamir edilemeyeceği de kabul edilmiştir.
Doktrinde bölüm başlığının, “Cinsel
Özgürlüğe Karşı Suçlar” olarak belirlenmesinin gerektiği, zira bu suçların kişinin cinsel özgürlüğüne saldırı
oluşturan veya bu özgürlüğe aykırı
olan davranışlar olduğu, esasen kanun sistematiğine daha uygun bir bakış açısıyla eleştiri konusu olmuştur.1
5237 sayılı TCK Sistemi cinsel dokunulmazlığa karşı suçları; cinsel saldırı
(Md. 102), çocuğun cinsel istismarı
(Md. 103), cinsel ilişki (Md. 104) ve
cinsel taciz (Md. 105) adı altında dört
ayrı suç başlığı altında düzenleme
yoluna gitmiştir. Bu sayılanlardan ilk
ikisine ilişkin olarak kanun metninde
“cinsel davranış” olarak şekillenen
fiziki temas, reşit olmayanla cinsel
ilişki suçunda cinsiyet ayrımı gözetmeksizin iki kişinin cinsel birleşmesi
aranırken, cinsel taciz suçunda fiziki
teması içermeyen sadece cinsel içerikli sözler ve hareketler, ilgili suçların
maddi unsurlarının oluşması için gerekli ve yeterli sayılmıştır.
1
Erdener Yurtcan, Yargıtay Kararları Işığında
Cinsel Suçlar, İstanbul Barosu Yayınları, 1.
Baskı İstanbul, Nisan 2009, s.12.
TCK’nın 102/1 ve 103/1. maddelerinde organ sokma boyutuna varmayan
cinsel saikle yapılan ve fiziki teması
içeren davranışlar yaptırım altına alınırken, anılan kanun maddelerinin
ikinci fıkralarında cinsel saik içermesi
gerekmeyecek şekilde kanun metninde sayılan vücut boşluklarına yani
vajinal, anal veya oral yoldan organ
veya sair bir cismin ithal edilmesi gerekmektedir.
5237 sayılı TCK’nın sisteminde 765
sayılı TCK’dan farklı ve yeni bir bakış
açısıyla ele alınan cinsel suçların anlaşılması ve uygulanmasında netlik
arz etmeyen ancak Yargıtay’ın uygulamalarıyla bu boşluğu doldurduğu
kimi sıkıntılı alanlar oluşmuştur. Çalışmada bu konular üzerinde durulacaktır.
I.Cinsel Davranış Kavramının İçeriğinin Belirlenmesinde Ortaya Çıkan
Sorunlar
TCK’nın 102 ve 103. maddelerinin
metni ve gerekçelerinde, “cinsel davranış” kavramının ne olduğu üzerinde
durulmaması, “Cinsel dokunulmazlık,
kişilerin vücudu üzerinde cinsel davranışlarda bulunulması suretiyle ihlal
edilir” ifadesiyle yetinilmesi ve cinsel
davranış kavramının içeriğinin belirlenmesinin uygulamaya bırakılması,
“cinsel davranış” kavramının içeriğinin belirlenmesinde farklı uygulamaların ortaya çıkmasına sebebiyet
vermiştir. Bu durum, kimi zaman bazı
konularda kanunilik ilkesini zedeleyecek boyutta yorumlanmaya açık
olduğu gibi kimi zaman söz konusu
suçların basit hali için cinsel saiki arayan ölçütün suçun manevi unsuruyla
karıştırılması, kimi zaman da fiziki teması içeren davranışların sanığın dış
dünyaya yansıyan hareketlerine özgülenerek objektif şekilde mağdurun
cinsel dokunulmazlığına yönelip yönelmediğinin tespit edilebilmesinin
ihmali sonucunu doğurmuştur.
Kanunun cinsel dokunulmazlığa karşı
suçları inceleyen kısmının sistematiği, adı geçen suçların nitelikli hallerine ilişkin gerekçenin suçların basit
haline yapmış olduğu atıf dikkate
alındığında, kimi yazarların suçun
oluşumu için cinsel arzuların tatmini amacını arayan yorumları ile yine
kimi yazarların suçun maddi unsuru
ile kastı ve hatta saiki birbirine karıştıran cinsel davranış tanımına ilişkin
yorumlarının sorunu çözmekten öte
derinleştirdiği görülmektedir.
Bu meyanda suçun manevi unsurundan bahsetmekte de zorunluluk bulunmaktadır.
“Cinsel saldırı suçu kasten işlenebilen
bir suçtur. Ancak, bulunması gereken
kastın çeşiti konusunda öğretide üç
farklı görüş vardır: 1) Bu suçun genel kastla işlenebilen bir suç olduğu,
2) Suçun temel şeklinin özel, vücuda
organ veya sair cisim sokulması şeklinde işlenen nitelikli halinin ise genel
kastla işlenebilen bir suç olduğu, 3)
Cinsel saldırı suçunun her iki şeklinin
de özel kastla işlenebileceği. Bir suç
tanımının analiz edilmesinde bu kadar farklı görüşlerin ileri sürülebilmesi tanımın isabetli biçimde yapılma-
dığını göstermektedir… Suç tanımına
bakıldığında, cinsel saldırının her iki
şekli bakımından da bu suçta aranan
kast çeşitinin genel kast olduğu, cinsel tatmin özel kastına yer verilmediği
görülmektedir. Madde metninde saike yer verilmemiştir. Fail, hareketinin
cinsel hareket olduğunu bilmeli ve bu
hareketi isteyerek yapmalıdır. Hareketin cinsel istekleri tatmine yönelik
olması gerektiği madde metninden
anlaşılmamaktadır. Hükmün gerekçesinde ise suçun temel şekli bakımından gerçekleştirilen hareketlerin
objektif olarak şehevi nitelikte bulunmalarının yeterli olduğu, failin şehevi arzularının fiilen tatmin edilmiş
olması gerekmediği, nitelikli şeklinde
ise suçun temel şeklinin aksine nitelikli halin oluşabilmesi için gerçekleştirilen davranışın cinsel arzuların
tatmini amacına yönelik olmasının
şart olmadığı belirtilmektedir. Gerekçeye göre suçun temel şeklinde özel
kastın aranması, nitelikli şeklinde ise
genel kastla yetinilmesi gerekecektir. Yasa koyucunun hüküm metninin
tamamlanmasını bu ölçüde Gerekçeye bırakması isabetli olmamıştır.
Gerekçe hukuken yasa metnine dahil
bulunmadığından, hüküm kapsamını
bu yolla daraltmak veya genişletmek
mümkün değildir. Temel cinsel saldırıda özel kast aranması, failin cinsel
arzuları tatmin amacıyla eylemi gerçekleştirmediği hallerde suçun kasten yaralama veya hakaret sayılması
sonucunu doğuracaktır. Vücuda organ veya sair cisim sokmada ise cinsel arzuları tatmin amacı bulunmasa
da failin eylemi bilerek ve isteyerek
8 MART ’ 14
77
hareket etmiş olması bu suçun oluşması için yeterli görülecektir. Suçun
işlenmesinde sadece doğrudan kastın mı aranacağı yoksa olası kastın
da yeterli mi olacağı konusunda da
öğretide farklı görüşler bulunmaktadır.”2
5237 sayılı TCK’nın yürürlüğe girmesi ile birlikte cinsel suçlar bakımından dikkat edilmesi gereken failin
dış dünyaya yansıyan davranışlarının
“cinsel davranış” olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği hususudur.
Peki failin dış dünyaya yansıyan davranışlarının cinsel olup olmama içeriği nasıl belirlenecektir?
Burada suçun maddi unsuru ve cinsel davranış aşağıda sayılan üç halde
karşımıza çıkar:
1.Failin cinsel organları veya cinsel olmayan organları ile mağdurun cinsel
organlarına yönelik olarak gerçekleştirdiği fiziki teması içeren eylemler,
2.Failin cinsel organları ile mağdurun
cinsel olmayan organlarına yönelik
olarak gerçekleştirdiği fiziki teması
içeren eylemler,
3.Failin cinsel olmayan organları ile
mağdurun yine cinsel olmayan organlarına yönelik olarak gerçekleştirdiği fiziki teması içeren eylemler.
1 ve 2.hallerde ortaya çıkan durumlarda suçun maddi unsuruna ilişkin olarak bir belirleme yapmakta
2
78
Nur Centel, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nda
Cinsel Saldırı Suçu ve Cinsel Suçlar Değişiklik
Tasarısı’nın Değerlendirilmesi, TBB
Dergisi,Eylül 2012, Ankara s. 276-277.
8 MART ’ 14
bir zorluk bulunmamasına rağmen
3.halde sayılan durumlar için suçun
maddi unsurunun belirlenmesinde
cinsel davranışın nasıl tanımlandığına bağlı olarak ciddi bir karışıklık vardır. Uygulamada failin cinsel olmayan
bir organla mağdurun cinsel olmayan bölgesine yapılan müdahaleler,
“cinsel arzuları tatmin saiki” kriteriile
gerekçelendirilse de esasen manevi
unsur ile ilişkilendirilerek sorunun
çözümüne gidilmektedir.
Uygulayıcıların, suçun maddi unsuruna ilişkin olarak ve örnekteki şekilde de kimi zaman üstü örtülü olarak
manevi unsura ilişkin olarak ortaya
çıkan değerlendirmelerinin esasen
cinsel davranışın içeriğinin belirlenmemesi veya göz ardı edilmesi nedeniyle söz konusu husustaki eksikliğin
suçun manevi unsuruna ilişkin ve
sıklıkla da suçun saiki ile kapatılması
ihtiyacından kaynaklandığı ve suçun
maddi unsurunun manevi unsur ile
izah edilmesi gibi bir sonuca yol açtığı görülmektedir.Bu durumun ortaya
çıkmasında kanun metninin gerekçesinin önemli rol oynadığı açıktır. Zira
TCK’nın 102. maddesinin gerekçesinde bir yandan “Suçun temel şekline
ilişkin maddi unsuru, kişinin vücudu
üzerinde gerçekleştirilen, cinsel arzuları tatmin amacına yönelik fakat
cinsel ilişkiye varmayan davranışları içermektedir…” denmekte iken,
uygulamada bu tanımla aynı anda
ortaya çıkması mümkün olduğu gibi
tersinin deyani cinsel saikle birlikte
olmaksızın ortaya çıkmasının sıklıkla
mümkün bulunduğu şekilde gerekçenin devamında “ Suçun oluşması
için gerçekleştirilen hareketlerin objektif olarak şehevi nitelikte bulunmaları yeterlidir…” denilmek suretiyle uygulamada çoğu kez farkına bile
varılmayan sakıncalı sonuçlara yol
açılmıştır.
Zira kanunun metni, mağdurun cinsel dokunulmazlık alanını korumakta
ve failin bu konudaki saikini suçun
oluşumu için aramamaktadır. Bu
anlamda cinsel davranışı kavramını ortaya çıkabilecek hiçbir durumu
dışarıda bırakmayacak şekilde ve
zorunlu olarak oldukça somut ve ayrıntılı biçimde tanımlamakta zorunluluk bulunmaktadır. Buna görecinsel
davranış; failin cinsel organları veya
cinsel olmayan organları veya başka bir materyal ile mağdurun cinsel
organlarına yönelik olarak veya failin
cinsel organları ile mağdurun cinsel
olmayan organlarına yönelik olarak
gerçekleştirdiği fiziki teması içeren
eylemler ile failin cinsel olmayan organları veya herhangi bir materyal
ile mağdurun yine cinsel olmayan
organlarına yönelik olarak gerçekleştirdiği fiziki teması içeren ve halin
icabı veya söylenen sözler nedeniyle
mağdurun cinsel dokunulmazlık alanına yönelen eylemlerdir.
Bu tanım karşısında yukarıda (c) bendinde sayılan eylemlerin cinsel saldırı
veya cinsel istismar suçlarını oluşturup oluşturmayacağı konusunda belirleyici olabileceği, ancak bu sırada
yapılan yorumlarda suçun maddi
unsurunu oluşturan “cinsel davranış”
meselesi ile suçun manevi unsuruna ilişkin kastın ve daha ötesi saikin
karıştırılması tehlikesi yine mevcut
olabilecektir.Şöyle ki; Failin cinsel
olmayan organları veya herhangi
bir materyal ile mağdurun cinsel olmayan organlarına yönelik olarak
gerçekleştirdiği fiziki teması içeren
eylemler sırasında söylenen sözler esasen failin saikini izah etmeye
yönelik olarak ele alınmamalıdır.Bu
sözlerin veya halin icabının ele alınış
şekli, failin dış dünyaya yansıyan ve
fiziki teması da ve içeren hareketi ile
birlikte bir bütün halinde mağdurun
cinsel dokunulmazlık alanına yönelip yönelmediğinin belirlenmesinden
ibaret olmalıdır.
Mağdureyeve ailesine husumet besleyen bir failin bir nevi intikam isteğine bağlı olarak veyamağdureyi ve ailesini kızdırmak amacı veya mağdureyi tahkir amacı ile mağdurenin kürek
kemiğine elindeki alelade bir sopa ile
bir süre dokunup bu sırada da “Sen
ne güzel bir şeysin” şeklinde sözler
sarf ettiğini varsayalım.Fail burada
mağdurun cinsel olmayan bir bölgesine cinsel olmayan bir materyalle dokunmaktadır ve hiçbir şekilde şehevi
arzularını tatmin amacını gütmemektedir.Sanığınsaikimağdureyi ve ailesini tahkir etmektir.Cinsel arzuların
tatmini amacını suçun oluşumu için
gerekli gören anlayışta hiç şüphesiz
söz konusu eylem cinsel saldırı veya
istismar suçunu oluşturmayacaktır.
Ancak cinsel davranışın yukarıda anılan tanımı dikkate alındığında, sanık
fiziki teması içeren hareketi ve sözleri
bir bütün halinde mağdurenin cinsel
dokunulmazlık alanına yönelen cinsel
davranışı oluşturup bu suretle suçun
maddi unsuru tamamlanmakta ve
sanığın dış alemde ortaya çıkardığı
bu temas ve sözleri bilip istemesi ile
de suçun kasıt unsuru ortaya çıkmış
olmaktadır.Burada failin şehevi arzularını tatmin amacı taşıyıp taşımamasının bir önemi yoktur; durumun tartışılması ve sonuca bağlanması failin
reel aleme yansıyan davranışlarının
amacından bağımsız olarak ve objektif manada bu davranışın mağdurenin cinsel dokunulmazlık alanında ne
anlam ifade ettiği ile ilgilidir.
Buradan hareketle yinelemek gerekirse cinsel davranışın ne olduğu meselesinde açık bir tanım yapılması gerekliliğini göz ardı ederek suçun maddi unsuru ile kastı ve özel kastı birbirine karıştıran düşünceler olduğu ve
sorunun faili eyleme iten nedenden
bağımsız olarak mağdurun cinsel dokunulmazlık alanını ihlal eden “Cinsel Davranış” kavramının belirlenip
tartışılması ile çözülebileceği, bunun
sonrasında ise cinsel davranışı oluşturan eylemin bilinip istenmesi ile
suçun tüm unsurlarıyla oluştuğunun
kabulünde zorunluluk bulunduğu görüşündeyim.Zira cinsel davranışın ne
olduğunun belirlenmesinde zorluk ve
karmaşa yaratan failin cinsel olmayan
organları veya herhangi bir materyal
ile mağdurun yine cinsel olmayan organlarına yönelik olarak gerçekleştirdiği fiziki teması içeren ve halin icabı
veya söylenen sözler nedeniyle mağdurun cinsel dokunulmazlık alanına
yönelen eylemlerdesöylenen sözler,
suçun manevi unsurunun veya failin
saikinin belirlenmesi ile ilgili olmayıp
tamamen suçun maddi unsuru içinde
değerlendirilmesi gereken ve cinsel
davranış kavramı içinde ele alınması
gereken dış dünyaya ilişkin hareketler
olarak algılanması gerekmektedir.
II. Mağdurun Eyleme Rızasızlığı
Sorunu
Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda
fiilin hukuka aykırılığı konusu mağdurun rızasızlığından kaynaklanır.
Bu konuda ilgili kanun metinleri açık
bir tanım getirmemekle birlikte “hukuka aykırı davranış” tabiriyle konuyu çözümlemiştir. Ancak bu durum,
uygulamada sıklıkla karşımıza çıkan
şekilde mağdura yönelik ve mağdurdan habersiz şekilde ani fiziki temaslarda yetersiz kalmaktadır. Şöyle ki;
yolda yürüdüğü esnada arkasından
yaklaşan failin mağdurun bedenine
yönelik ani bir temasının söz konusu
olup eylemin bundan ibaret kaldığı
durumlarda, “Rıza” veya “Rızasızlık”
ne zaman ortaya çıkmıştır ya da ortaya çıkmış mıdır? Hiç şüphesiz bu
gibi durumlarda mantıken ve ahlâken
mağdurun tanımadığı bir kişinin bu
yöndeki eylemine rıza göstereceğinden bahsedilemez. Esasen özel daire
de konuyu kararlarına yansıtmamakla birlikte konuyu aynen bu çerçevede alıp zorunlu olarak “Varsayılan Bir
Rızasızlık” kabulüyle eylemi cezalandırma yoluna gitmektedir. Özel Daire,
söz konusu rızasızlığı, üstü örtülü olarak cebir kavramı içerisinde değerlendirmektedir.
Nitekim doktrinde de özel daire ile
paralel şekilde olan ve tarafımızca
kabul görmeyen görüşe göre; cebir,
8 MART ’ 14
79
mutlak(visabsoluta) ve zorlayıcı(viscompulsiva) kuvveti kapsamaktadır.
Burada mutlak bir kuvvete maruz
kalan kimsenin iradesi tamamen
devre dışı kaldığından, bu kimsenin
cinsel saldırıya rıza gösterdiğinden
bahsedilemez. Bu anlamda yolda
yürümekte olan mağdura ansızın
eliyle temas ederek cinsel arzuların
tatminine yönelik bir davranışta bulunan fail, cebirle bu suçu işlemiş sayılır. Zira mağdur, karşı koyamayacağı
bir cebrin etkisi altında fiile maruz
kalmıştır. Failin sinsice ve çok hızlı
bir şekilde kullandığı fiziksel kuvvet
sebebiyle, mağdurun bu fiile ilişkin
aksi yöndeki iradesini açıklama fırsatı
bile kalmamıştır.3Ancak diğer yandan
bu kabulün suç ve cezaların kanunla
belirleneceği ilkesine çok da uyduğu
söylenemez. Zira rıza veya rızasızlık
ancak fiilin işlenmesinden önce mağdurun psişik aleminde oluşması gereken bir kavramdır.
“Varsayılan Rızasızlık” kanunilik ilkesini zedeler. Bu sorun Uluslararası
Ceza Mahkemesi cinsel suç tanımlamalarında,açık ve isabetli bir şekilde
karşılanmıştır.UluslararasıCeza Mahkemesi, “Akayesu” davasında, cinsel
faaliyetin ırza tecavüz niteliğinde
olup olmadığının tespitine esas olacak kriterleri şu şekilde sıralamıştır;4
1. Mağdur veya üçüncü bir şahsa
3
4
80
Ahmet Caner Yenidünya, Mehmet Emin
Artuk, Ahmet Gökcen, Ceza Hukuku Özel
Hükümler, 11. Baskı, Ankara, 2011, s. 168.
Ahmet Hamdi Topal, Uluslararası Ceza
Yargılamalarında Cinsel Suçlar, On İki Levha
Yayıncılık, 1. Baskı, İstanbul, Ekim 2009, s.
181.
8 MART ’ 14
yönelik cinsel faaliyet, zor kullanma
veya zor kullanma tehdidi eşliğinde
gerçekleştirilmeli,
2. Mağdur veya üçüncü şahsa yönelik faaliyet, zor kullanma veya özellikle mağduru çaresiz kılan ya da mağdurun reddetme yeteneğini ortadan
kaldıran diğer şartlar eşliğinde gerçekleştirilmeli veya
3.Cinsel faaliyet, mağdurun rızası
olmaksızın gerçekleştirilmelidir.
Burada bahsi geçen “…mağdurun
reddetme yeteneğini ortadan kaldıran diğer şartlar eşliğinde…” ibaresinin kanun maddelerinin metinlerine
veya en azından gerekçesine yerleştirilmesinin sorunun çözeceği düşünülmektedir.
III.CinselSaldırı ve Çocuğun Cinsel
İstismarı Suçlarında Mağdurun Olay
Nedeniyle Ruh Sağlığının Bozulup
Bozulmadığının Belirlenmesine İlişkin Sorunlar
Hangi hallerin beden veya ruh sağlığını bozacağı kanunda gösterilmemiş, uygulamaya bırakılmıştır. Bu durum karşısında bu ağırlaşmış hallerin
hekim raporu ile saptanması, duraksama halinde Adli Tıp Kurumu’ndan
veya Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun
7 ve 23. maddelerine göre teşekkül
eden yükseköğretim kurumlarından
görüş alınması gerekmektedir.
Ruh sağlığındaki bozulmanın kalıcı
olması gerekir. Yargıtay 14. Ceza Dairesince, Adli Tıp & İhtisas Kurulu’nun
veya Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun
7 ve 23. maddelerine göre teşekkül
eden yüksek öğretim kurumlarından alınan raporlarda genel olarak
ve çoğunlukla; raporun hükme esas
alınabilmesi için “ruh sağlığındaki”
bozulmanın kalıcılığına işaret eden
kayıt bulunup bulunmaması bozma
nedeni yapılmazken kimi bazı kararlarda bu hususa atıf yapılarak ruh
sağlığındaki bozulmanın kalıcı olması
gereğine işaret edilmiştir.
“Adli Tıp Kurumunun bilinen istikrarlı
uygulamalarına göre de, mağdurenin ruh sağlığındaki bozulmanın cezada artırım nedeni olabilmesi için
eylem sonucunda mağdurenin ruh
sağlınının bozulup bozulmadığına
ilişkin tespitin, suç tarihinden itibaren en az 6 ay geçtikten sonra Adli
Tıp Kurumu ilgili ihtisas kurulu ya da
Adli Tıp Kurumu Kanununun 7, 23
ve 31. maddeleri gereğince usulüne uygun şekilde teşekkül ettirilmiş
Yükseköğrenim Kurumları veya birimlerine bağlı hastanelerden rapor
alınarak yapılması ve bu bozulmanın
kalıcı olup olmadığının saptanması
gerektiği gözetilmeden, 18.08.2011
tarihinde gerçekleşen olay nedeniyle
mağdurenin “Travma Sonrası Stres
Bozukluğu + Depresif Bozukluk” tanısıyla ruh sağlığının bozulduğuna dair
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp
Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından düzenlenen söz konusu 6 aylık
süreden önce yapılan muayenesine
istinaden 17.01.2012 tarihinde düzenlenen rapora dayanılarak verilen
cezanın TCK’nın 103/6. maddesiyle
artırıma tâbi tutulması suretiyle eksik incelemeyle hüküm kurulması…”
şeklindeki kararıyla bu hususa vurgu
yapmıştır.5
Yine benzer bir kararında “Mağdurenin ruh sağlığının bozulduğuna dair
Manisa Ruh Sağlığı Hastalıkları Hastanesinin 04.08.2010 tarihli raporundan sonra Ege Ünv. Tıp Fak. Çocuk
Psikiyatrisi Anabilim Dalı tarafından
düzenlenen 21.06.2011 tarihli raporda, olay sonrasında mağdurede ortaya çıkan ve uzunca bir süre devam
eden ruhsal etkilenme belirtilerinin
düzelmiş olduğu ve ruh sağlığında
olayla bağlantılı olabilecek kalıcı bir
bozulma olmadığı belirtildiği halde,
Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunun
30.11.2011 tarihli raporunda olay
nedeniyle mağdurenin ruh sağlığının bozulduğunun bildirilmesi karşısında, raporlar arasındaki çelişkinin
giderilmesi için bu konuda Adli Tıp
Kurumu Kanununun 15. maddesine
göre Adli Tıp Kurumu Genel Kurulundan nihaî rapor alınması gerektiği gözetilmeden, eksik incelemeyle
yazılı şekilde hüküm kurulması…”
demek suretiyle mahkeme kararını
bozma yoluna gitmiştir.
Bununla birlikte Adli Tıp Kurumu 6.
İhtisas Kurulu çoğunlukla raporlarında kalıcılık vurgusuna yer vermemektedir. Zira, saptanan ruh sağlığı
bozukluğunun yaşam boyu sürüp
sürmeyeceğinin söylenebilmesinin
ilgili bilim dallarının araştırma yöntemleri bakımından neredeyse imkansız olduğu ifade edilmektedir. Bu
5
Yargıtay 14. Ceza Dairesi, 13/03/2013 gün
ve 2013/2649 sayılı kararı, Adalet Bakanlığı
UyapPortalı.
hususun tolere edilmesi bakımından
Adli Tıp İhtisas Kurulu, ruh sağlığı bozukluğunun tespitinin, yetişkin mağdurlarda en az bir yıllık, çocuk mağdurlar yönünden ise en az altı aylık
süreden sonra yapılması gerektiğini
belirtmiş olup Yüksek Daire de uygulamalarını bu yönde istikrarlı hele
getirmiştir.
Uygulamanın bu şekliyle olayın ilk
şokunun atlatılmasından sonra olaya
bağlı semptomların ilerleyen sürelerde kaybolup kaybolmadığı tespit
olunmakta, bu suretle ruh sağlığındaki bozulmanın kalıcılığı probleminin aşılmak istendiği görülmektedir.
Ancak uygulamanın bu haliyle bile
sorunun giderildiği söylenemez. Kalıcılık meselesi bir yana ruh sağlığı
bozulmasının, cezanın nitelikli hali
olarak düzenlenmesinin uygulamada
defalarca görüldüğü üzere mahzurları bulunmaktadır. Söz konusu mahzurları aşağıda kısaca özetleyebiliriz.
1.Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulu’nun Teşekkülü Sorunu
2659 Sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun 7. maddesinde Adli Tip İhtisas Kurullarının oluşumu şu şekilde
düzenlenmiştir;
Madde 7(Değişik fıkra: 19/02/2003 4810 S.K./7. md.)
Adli Tıp Kurumunda altı ihtisas kurulu bulunur. Aşağıdaki ihtisas kurulları, bir başkan ve adli tıp uzmanı iki
üye ile;......
f) Altıncı Adli Tıp İhtisas Kurulu birer;
•
•
•
•
•
•
•
Kadın Hastalıkları ve Doğum,
Radyoloji,
Üroloji,
Ruh Sağlığı ve Hastalıkları,
Çocuk Psikiyatrisi,
Adli Antropoloji,
Çocuk Cerrahisi,
Uzmanlarından oluşur.
Aynı kanunun 23. maddesinde Adli
Tıp Genel Kurulunun ve İhtisas Kurullarının çalışma şekilleri şu şekilde
düzenlenmiştir;
Madde 23
A)(Değişik paragraf: 19/02/2003
- 4810 S.K./20. md.) Adli Tıp Genel
Kurulu, Adli Tıp Kurumu Başkanının
başkanlığında adli tıp ihtisas kurulları
başkan ve üyeleri ile 6’ncı maddenin
ikinci fıkrası uyarınca Genel Kurula
katılması gereken adli tıp ihtisas dairesi başkan veya vekilinin iştiraki ile
toplanır.
Genel Kurula İhtisas Kurulları Başkan
ve üyelerinin en az üçte ikisinin iştiraki zorunludur.
Kararlar çoğunlukla alınır. Başkanın
yokluğunda Başkan Yardımcısı, onun
da yokluğunda en kıdemli İhtisas Kurulu Başkanı Genel Kurula Başkanlık
eder.
B) Adli Tıp İhtisas Kurullarının Çalışması:
Adli Tıp İhtisas Kurulları Başkanının
başkanlığında işin niteliğine göre en
8 MART ’ 14
81
az dört üye ile toplanır ve oyçokluğu
ile karar alır. Oyların eşitliği halinde
Başkanın bulunduğu taraf oy çokluğunu sağlamış sayılır.
Üyelerden birinin özürlü olması veya
yokluğu halinde eksiklik diğer kurullardan alınacak üye ile tamamlanır.
Şu kadar ki tetkik edilecek konu, ilgili
uzman üye hazır bulunmadıkça müzakere edilemez.
Yargıtay 14. Ceza Dairesi, ruh sağlığı
bozulmasına ilişkin raporlarda tek
Adli Tıp Uzmanının heyete katılımını yeterli görmekte olup heyette iki
Adli Tıp Uzmanının bulunması gerektiği yolunda yapılan itiraz da Yargıtay
Ceza Genel Kurulunca reddolunmuştur. Kanımızca bu yorum Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun 7 ve 23. maddelerinin birlikte değerlendirilmesi gereğine uygun düşmemektedir. Zira, anılan Kanun’un kurulun çalışma şeklini
düzenleyen ve başkan dışındaki dört
üyenin katılımını yeterli gören 23.
maddesi nazara alınarak ve 7. maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesi
gözetilmeden sadece buradan hareketle bir sonuca varılması gereği söz
konusu ise, ruh sağlığı bozukluğunun
tespitine ilişkin heyetlerin oluşumunda olayın mağdurunun yaşına göre
psikiyatrist veya çocuk psikiyatristinin katılımından sonra kanunun 7-f
maddesinde sayılan uzmanlarından
herhangi üçünün katılımı yeterli olacaktır. Diğer bir anlatımla bu durumda tek bir adli tıp uzmanının katılımı
dahi gerekmeyecektir. Dolayısıyla
Yüksek Dairenin son kararlarında tek
adli tıp uzmanının katılımını yeterli
82
8 MART ’ 14
ve bununla birlikte gerekli gören kabulünün yasal dayanağının bulunmadığı düşünülmektedir.
Yüksek Daire’nin son kararlarındaki yorumun doğal ve zorunlu sonucu olarak; adli tıp kurumu 6. İhtisas
Kurulu’nun tek adli tıp uzmanının
bulunmasının dahi gerekli olmadığı
bir kurulca sadece konunun uzmanı
tek bir üyenin katılımı ile ancak diğer
dört üyenin konunun tamamen dışında olan üyelerin katılımı ile sağlıklı
ve bilimsel bir sonuca varılmasının
mümkün olmayacağı açıktır.
Keza anılan kanunun amacı da bu
değildir: Zira, 2659 sayılı Kanun’un
7. maddesinin ikinci cümlesi, aynı kanunun 23/B maddesi ile birlikte nazara alınarak yorumlandığında, başkanın da katılımı ile en az beş kişiden
oluşan heyette konunun uzmanı bir
üyenin dışında en az iki adli tıp uzmanının katılımını da zorunlu görmekle,
konuya vakıf olan ve heyette çoğunluğu sağlayan en az üç uzmanın varlığını kararın verilmesinde etkin kılmak
istediği anlaşılmaktadır.Zira; Adli tıp
uzmanları, Kanun’un 7/f maddesinde sayılan diğer uzmanlardan farklı
olarak hukuk ve tıp uygulamalarının
kesiştiği bir alanda eğitim görüp bu
alanda uzmanlaşmış olmakla bu konuda yetkinliğe sahip kişilerdir.
Psikiyatri uzmanı ve iki adli tıp uzmanınca yapılacak ortak çalışma ve
değerlendirme ile adli tahkikat dosyasının ve suçun hukuki unsurlarının
kriminal bir bakış açısını içerir şekilde ve psikiyatri biliminin gerekleri de
yerine getirilmek suretiyle harmanlanıp bunun sonucuna göre mağdurların ruh sağlığının bozulup bozulmadığının tespitinde zorunluluk
bulunmaktadır. Diğer bir anlatımla
TCK’nın 102/5 ve 103/6. maddelerinde aranın ruh sağlığı bozukluklarının
tespitinde beş kişilik heyette konuya
vakıf olan en az üç kişinin bulunması
kanunun lafzı ile amacına uygun düşmektedir.Bu konuda Yargıtay Başsavcılığınca yapılan itiraz Yüksek Genel
Kurulca reddolunmuştur.
Durumun son haliyle, tek bir psikiyatrist veya çocuk psikiyatristinin katılımı sağlandıktan sonra üç veya dört
üyenin tamamen başka branşlardan
olması halinde dahi kurul toplanıp
çözümü özel bir uzmanlık isteyen bir
konuda görüş bildirebilecek ve sonuç
olarak cezanın önemli ölçüde artması bu rapora bağlanabilecektir.
2.Ruh Sağlığı Bozukluğuna İlişkin
Semptomların Tespitinin Rastlantısallığı Sorunu
Ruh sağlığının bozulduğunu gösteren
semptomlar farklı zaman ve uyarıcılara bağlı olarak zaman zaman ortaya
çıkabilmekte zaman zaman ise ortadan
kaybolmaktadır. Örneğin tesadüfen
suçun işlenmesinden yedi ay sonra
muayeneye gönderilen ve burada
olaya bağlı ruh sağlığı bozuklukları
gözlemlenen mağdurda, aslında yine
tesadüfi olarak 6 ay 15. gün veya 11.
ayda gönderilmiş olması durumunda
bu semptomlar görülmeyebilmektedir.
Diğer bir ifadeyle zaman zaman kimi
bazı uyarıcılara bağlı olarak alevle-
nen belirtiler zaman zaman ortadan
kaybolabilmektedir. Bu şekilde mağdurenin muayene edildiği zamanların
değişkenliğine bağlı olarak rastlantısal olarak ruh sağlığının bozulup bozulmadığı konusunda farklı raporlar
çıkabilmekte veya farklı olayların
mağdurelerinin yine muayene tarihlerine ve belirtilerin farklı zamanlarda
ortaya çıkıp farklı zamanlarda kaybolabilmesine göre bir olayın mağdurunda tespit edilebilen ruh sağlığı
bozukluğu diğer bir olayda tespit edilemeyebilmektedir. Bunun da ceza
adaleti yönünden sakıncalarını belirtemeye bile gerek duymuyoruz.
3. Ruh Sağlığı Bozukluğunun Nereden Kaynaklandığı Sorunu
Özellikle uzun süredir ve farklı zaman
ve kişilerce istismar veya saldırıya
uğrayan mağdurlarda ruh sağlığının
ne zaman ve hangi sanığın eylemine
bağlı olarak bozulduğunun saptanması da yine ihtisas kurulunun bu
konudaki açıklamalarına göre neredeyse imkansızdır. Bu durumda olaya
katılımı hangi aşamada, hangi nicelik
ve nitelikte bulunursa bulunsun tüm
sanıkların aynı kefeye konup kasıtları ve eylemlerinin anti sosyal niteliği
çok farklı olmakla birlikte aynı cezaya tabi tutulmaları sonucunu doğurmaktadır.
4. Ruh Sağlığı Bozukluğunun Kalıcılığının Tespiti Sorunu
Biraz önce izah olunduğu üzere ruh
sağlığındaki bozulmanın kalıcılığının
tespiti sorunu ise her birinden bağımsız ve en önemli sorun olarak varlığını korumaktadır.
5. Ruh Sağlığı Bozukluğunun Tespitinde Yorum Sorunu
Ruh sağlığı bozukluğunda uzmanlık
alanı aynı olan bilirkişilerin aynı konudaki yorumlamalarının zaman zaman
çok önemli ölçüde değişiklik arz ettiği
gözlemlenmektedir. Bu olaya çarpıcı
bir örnek vermek gerekirse;
Bir vakıada alınan raporlarda sırasıyla;
a.ÜniversiteHastanesininÇocuk Ruh
Sağlığıve Hastalıkları Ana Bilim Dalı
Tarafından Düzenlenen Rapor
“Patolojik düzeyde anksiyete ve depresyon saptandı. IQ : 77 (Sınır Zeka)
Kognitif fonksiyonlarının, aile bütünlüğüne karşı tehlike olarak algıladığı
konularda ailesine karşı ifade vermekten çekinmeye yetecek düzeyde
olduğu, Ailesinden ayrılmış olmaktan
dolayı üzgün olduğu, aile bütünlüğünün şu aşamada sürdürülememesinden kendini sorumlu tuttuğu ve annesini özlediği, bu durumda (kendisi
de konu hakkında çelişkili ifade verdiğinden) kendisinde var olan patolojik
düzeydeki anksiyete ve depresyonun
hangi olayla bağlantılı olduğunun kesin olarak belirtilemeyeceği, ifadesini
aile bütünlüğünün tekrar sağlanması
için değiştirmesinin ihtimal dahilinde
olduğu, ifade değişikliğinin adli makamlarca değerlendirilmesinin uygun
olacağı,” şeklindedir.
b. İhtisas Kurulu Tarafından Düzenlenen Rapor (Muayene:19.09.2008)
“Mağduresi bulunduğu olaydan kaynaklanmış beden ve ruh sağlığını bo-
zacak mahiyet ve derecede patolojik
araz tespit edilemediği, dava dosyasının tetkikinde kişi hakkında Uludağ
Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ruh
Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalınca düzenlenmiş 18.07.2008 tarihli
raporda tespit edildiği bildirilen ve “
hangi olaya bağlı olduğu kesin olarak
belirtilemeyeceği bildirilen patolojik
düzeydeki anksiyete ve depresyon
olarak tarif edilen ruhsal bulguların
kurulumuzun 19.09.2008 tarihli muayenesinde zail olduğunun anlaşıldığı, bu duruma göre mağdurenin 2008
Ocak-Şubat ayları ile 25.04.2008
günü mağduresi bulunduğu olay
sonucunda ruh ve beden sağlığının
bozulmadığı oybirliğiyle mütalaa olunur.” şeklindedir.”(kurul; 1 adet ruh
sağlığı uzmanı, 2 adet adli tıp uzmanı
ile farklı uzmanlıkları bulunan 3 kişiden müteşekkil; Çocuk Psikiyatristi
yok)
c. ATK Genel Kurulu Tarafından
Düzenlenen
Rapor
(Muayene
04.06.2009)
“Ruh sağılığını bozacak mahiyet ve
derecede olan “ Travma Sonrası Sttes
Bozukluğu” denilen psikiyatrik bozukluğun tespit edildiği, bu duruma
göre; Büşra Çeliker’in 2008 Ocak-Şubat ayları ile 25.04.2008 günü mağduresi bulunduğu “ beden ve ruh
sağlığını bozacak şekilde zincirleme
şekilde çocuğa cinsel saldırı ve bu
suça yardımcı olmak” olayı nedeniyle ruh sağlığının bozulduğu oy çokluğuyla mütalaa olunur.”(Muhalefet;‘Mağdurenin uğradığı amca dayağı, yurtta kalma, annesinden uzak kal8 MART ’ 14
83
ma, meydanın olayı çocuğu rahatsız
edecek şekilde ele alışı gibi olayların
da etkisinin bulunduğu, muayenede
tespit edilen bulguların hangi olaya
bağlı olduğunun ayırdının yapılamayacağını’ belirtmişlerdir.)
Esasen her cinsel saldırının mağdur
üzerinde psikolojik bir travma yaratacağı şüphesiz ise de, bu durum mağdurların yaşı, ruhsal, sosyal ve kültürel yapılarına göre göreceli bir nitelik
arzetmesine nazaran, hangi hallerin
ruh ve beden sağlığını bozduğu hususunun saptanması hukuki olmaktan ziyade tıbbi bir olgudur. Tüm bu
değerlendirmelerin ışığı altında esas
olarak hukuki bir kavram olarak uygulamaya yerleşmesi mümkün görünmeyen ruh sağlığı bozukluğu meselesinin kanun metninden çıkarılmasında büyük yarar bulunmaktadır.
Genel yaklaşımın da bu yönde olduğu
memnuniyetle izlenmektedir.
IV.Bir Kısım Eylemlerin Cinsel Taciz
Suçu Kapsamında Değerlendirilip
Değerlendirilemeyeceği Sorunu
5237 sayılı TCK’nın yürürlüğe girmesinden sonra uygulamada ortaya çıkan kimi eylemlerin cinsel taciz suçu
kapsamında kalmasının yeterliliği bir
sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.
Uygulamada öyle durumlar ortaya
çıkmaktadır ki, bu hususlar uluslararası metinlerde açıkça “çocuğun
cinsel yönden istismarı” niteliğinde
bulunduğu halde kanundaki düzenleniş şekli itibariyle cinsel taciz suçu
kapsamında kalmaktadır. Örnek vermek gerekirse mağdur çocuğa porno
84
8 MART ’ 14
bir dergi verip okutan veya porno bir
yayın izletip bunun eşliğinde kendi
kendini tatmin eden sanığın eylemi
“cinsel taciz” suçu kapsamında kalacaktır. Bu nedenle kanun metnine
aşağıdaki şekilde bir fıkranın eklenmesinin kanunun ruhuna ve uluslararası metinlerdeki istismar tanımına
uygun olacağı değerlendirilmektedir;
“Bir çocuğa müstehcen görüntü, yazı
veya sözleri içeren ürünleri veren,
bunların içeriğini gösteren, okutan,
okuyan, dinleten ve buna eşlik eder
şekilde mağdura fiziki temasta bulunmadan cinsel davranışlarda bulunan
kişi,”
V.Basit Cinsel Saldırı ve Çocuğun Basit Cinsel İstismarı Suçlarına Vücut
Veren Kimi Eylemlerin Suç ve Cezaların Oranlılığı İlkesine Aykırı Düşmesi Sorunu
765 sayılı TCK’nın 415 ve 421/2. maddelerinde tanımlanan “Irza Tasaddi”
ve “Sarkıntılık” suçlarının karşılığı olarak düzenlenen 5237 sayılı TCK’nda
TCK’nın 102/1 ve 103/1 maddelerindeki “basit cinsel saldırı” ve “çocuğun
basit cinsel istismarı” suçlarına vücut
veren kimi eylemlerin suç ve cezaların oranlılığı ilkesine aykırı düşmesi
de ayrı bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.
Eski TCK sisteminde ani hareketli
olarak işlenen ve fiziki teması içeren
eylemlerde sarkıntılık suçunun temadi eder şekilde ve belli bir süreye
yayılan fiziki teması içeren eylemlerin
ise ırza tasaddi suçunu oluşturduğu
ve bu düzenlemenin de uygulamada
başarılı bir şekilde anlaşılarak uygulandığı gözlemlenmekle birlikte eski
yasada iki ayrı suç olarak düzenlenen
eylemler yeni TCK.’nun sisteminde,
mağdurun çocuk veya erişkinliğine
bağlı olmak kaydıyla basit cinsel saldırı ve çocuğun basit cinsel istismarı
kapsamında anlaşılmış ve Yargıtay 5.
ve 14. Ceza Daireleri tarafından istikrarlı bir şekilde uygulanmıştır.
Diğer yandan doktrinde bedeni temas içeren ani hareketler ve kesiklik
gösteren davranışların, cinsel saldırı
ve istismar suçunu oluşturmayacağı,
bu durumun oluşması için hareketlerin çokluğu ve belli bir devamlılığın aranması gerektiği6, keza TCK’nın
105. maddesi sadece 765 sayılı TCK
anlamında söz atma suçunun karşılığını oluşturmadığı aynı zamanda bazı
durumlarda sarkıntılık teşkil eden fiillerin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği ileri sürülmüştür.7
Yargıtayın istikrarlı kararları doğrultusunda uygulamaya yerleşen anlayışın
ise mahzurları görülmüş ve farklı durumda bulunup, eyleminin anti-sosyal boyutu diğerine göre çok daha
farklı bulunan failler aynı cezaya tabi
tutularak hakkaniyete çok da uygun
olmayan sonuçlara yol açılmıştır. Örneğin mağdura bir kez dokunan veya
yanağından bir kez öpen failin duru6
7
Osman Yaşar, H. Tahsin Gökcan, Mustafa
Artuç, Türk Ceza Kanunu (6 Cilt) Yorumlu –
Uygulamalı, Adalet Yayınevi, 3. Cilt, Şubat,
2010, Ankara, s. 3251
Ahmet Caner Yenidünya, Mehmet Emin
Artuk, Ahmet Gökcen, Türk Ceza Kanunu Şerhi
(Özel Hükümler) (5 Cilt), Seçkin Yayınevi, 1.
Baskı,Nisan 2009, Ankara, s. 2683.
mu, mağduru çırılçıplak soyup organ
sokma haricinde her türlü cinsel davranışı sergileyen failin hukuku ile aynı
rejime tabi tutulmuştur. Daha da ötesi eski kanuna göre eylemi sarkıntılık
olan sanığın, mağdurun ruh sağlığının bozukluğunun tespit edilmesi halinde organ sokma suretiyle çocuğu
istismar eden sanıkla aynı cezaya tabi
tutulması, yeni kanun uygulamasında
sıkça rastlanan bir durum olarak karşımıza çıkmıştır.
O halde, eski kanun sistemindeki sarkıntılık suçunu karşılayacak bir düzenlemenin ayrı bir suç olarak kanuna
eklenmesi veya cinsel taciz suçunun
düzenlendiği TCK’nın 105. maddesine ayrı bir fıkra olarak eklenmesinin
yerinde olacağı düşünülmektedir.
Ancak son dönemde bu hususla ilgili
tekliflerde tartışılan şekliyle “…ani ve
kesik kesik hareketler…” tanımının bir
yandan sorunu çözerken diğer yandan yeni sorunlar çıkarması oldukça
mümkün görünmektedir. Zira “... ani
ve kesik kesik hareketler…” kavramı,
eylemin muhtemel ortaya çıkış şekilleri ve zamana yayılışının sınırları yönünden her bir uygulayıcı yönünden
farklı şekilde yorumlanmaya oldukça
açık bir kavramdır. Bunun yerine eski
uygulamada yerleşen ve kanun metninin düzenleniş amacını en iyi şekilde karşılayacak “Sarkıntılık” kavramının kanun metnine yerleştirilmesinin
yararlı olacağı değerlendirilmektedir.
VI. Reşit Olmayanla Cinsel İlişki Suçunda Mağdur ve Failin Belirlenmesi ile Kanun Metninin Tanımı Sorunu
TCK’nIn 104/1. maddesinde düzenlenen reşit olmayanla cinsel ilişki suçunda; hem fail hem de mağdurun
reşit olmadığı, esasen her ikisinin de
hem mağdur hem sanık sıfatını taşıdıkları ve çoğu zaman cinsel ilişkinin
tarafı olan erkeğin de 18-15 yaş aralığında olması durumunda ortaya çıkan diğer bir sorundur.
Bu suçta fail mağdura karşı, cebir,
tehdit, hile kullanmamış olmalıdır. Bu
hallerden biri dahi olayda gerçekleştiğinde, fiil rızaî cinsel ilişki olarak nitelenemez. Yasama tekniği açısından,
fıkrada yer alan üç kavramın “ve”
bağlacı ile bağlanması doğru değildir,
bu bağlantının “ veya” ile kurulması
gerekirdi.8
Yargıtay, uygulamada yasama tekniği
açısından ortaya çıkan bu sorunu kanun metninin gerekçesi ve amacını
doğru algılayarak çözme yoluna gitmiştir. Uygulamada sıkça rastlanan
şekilde; suçun aynı zamanda mağduru olan ve 15-18 yaş aralığındaki erkek cinsiyetli fail ve/veya ailesi
şikayetçi olmadığı için kamu davası
açılmamakta, kimi zamanlarda suçun
mağduru olarak algılanmadığı için
mağdur sıfatıyla şikayet ve beyanları
alınmayıp, bu husus açılması mümkün kamu davalarının açılmaması
yoluyla ihmal edilmektedir. Bu hususun eski TCK’ndaki alışkanlıklardan
kaynaklanan ve esasen cinsiyetçi bir
8
Yurtcan, age, s. 84-85.
yaklaşım olduğu söylenebilir. Zira, kadın failin suçun mağduru olduğu söz
konusu kamu davalarında suçun sanığı olan erkek de esasen 18 yaşından
küçük olmakla 5395 Sayılı Kanun ve
Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesine göre mağdurdur. Anılan suçun
tipik şekli zorunlu iştirak gerektiren
işteş bir fiili tanımlamaktadır. Bu meyanda 18 yaşından büyük failler için
bir sorun bulunmamakla birlikte izah
olunan nedenlerle bazı zamanlarda kadından sadece birkaç ay büyük
sanıkların cezalandırılması kanunun
düzenleniş amacına, yasanın sistematiğine ve hakkaniyete aykırı düşmektedir.
Bu hususta aşağıdaki düzenlemenin,
çocuk kavramının ulusal ve uluslararası hukuktaki tanımına daha uygun
olacağı ve aynı zamanda hakkaniyete
uygun sonuçlar doğuracağı düşünülmektedir;9
1. Cebir veya tehdit veya hile olmaksızın, onbeş yaşını bitirmiş olan
çocukla cinsel ilişkide bulunan ergin
kişi, şikayet üzerine iki yıldan üç yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2. Fail mağdurdan üç yaştan daha büyük ise, şikayet koşulu aranmaksızın,
cezası iki kat artırılır.
VII.Ensest’in Kanun’da Bağımsız Bir
Suç Olarak Tanımlanmaması Sorunu
Bir diğer sorun ensest ilişkilerin
9
Ayşe Nuhoğlu, İstanbul Barosu Kadın Hakları
Merkezince düzenlenen ’Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar ve Değişik Önerilerin Değerlendirilmesi’ Konulu Panelde Sunulan Tebliğ,İstanbul, 9 Kasım 2013
8 MART ’ 14
85
TCK’da bağımsız bir suç olarak tanımlanmamasında karşımıza çıkmaktadır. Kamu davalarına konu olan ve
uygulamada sıkça rastlanan şekilde
aile içi ensest ilişkilerde “cinsel davranışın” hukuka aykırılık unsurunun
ortaya konmasında oldukça güçlük
çekilmektedir. Zira yasanın mevcut
haliyle ensestin cezalandırılabilmesi
için TCK’nın 102 ve 103. maddelerinde aranan manada cebir, tehdit, hile
veya bilincin yitirilmesine neden olmak veya bilincin kapalı olmasından
yararlanması gerekir.
“Cinsel saldırı suçunun düzenlenmesinde cebir, tehdit, hile veya mağdurun iradesine etki edecek haller
unsur olarak gösterilmemiştir. Ancak
gerekçede, cinsel saldırı suçunun
özelliğinin, bu suçu oluşturan fiillerin
mağdurun iradesi dışında gerçekleştirilmesi olduğu belirtilerek, mağdura
karşı cebir veya tehdit ya da hile kullanılabileceği gibi; mağdurun bilincini
yitirmesine neden olma veya uyku
hali dolayısıyla bilincinin kapalı olmasından yararlanma suretiyle de suçun
işlenebileceği gösterilmiştir. Kanaatimizce bu örneklere “psikolojik baskı”
da eklenmeliydi. Bir çok cinsel saldırı
psikolojik baskıya başvurularak işlenmekte, ancak bu durum cebir, tehdit
veya hile kapsamında görülmeyerek
eylem suç sayılmamaktadır.
Cebir, mağdur üzerinde maddi güç
kullanmaktır. Suçun işlenmesi sırasında mağdurun direncinin kırılmasını
sağlayacak ölçünün ötesinde cebir
kullanılması durumunda ayrıca kasten yaralama suçundan dolayı cezaya
hükmedilecektir.
86
8 MART ’ 14
Cebir mağdur üzerinde gerçekleştirilmelidir. Mağdurun yakınları üzerinde
gerçekleştirilerek onun fiile rızasını
sağlamayı amaçlayan cebir mağdura
karşı tehdit sayılır. Mağdurun yakınlarına yönelik beyanlarda cinsel saldırı
suçunun vasıtası olan tehdit niteliğindedir. Tehdit, mağdurun kendisinin
veya yakınlarının ağır ve haksız bir
zarara uğratılacağı bildirilerek korkutulmasıdır. Bu zarar bildirimi, yaşama,
vücuda, malvarlığına yönelik olabilir.
Hile, mağdurun aslında yapmayacağı
bir davranışı aldatılarak yapmaya yöneltilmesidir. Mağdur failin kullandığı
hileli vasıtalarla veya başka nedenlerle de cinsel saldırıya karşı koyamayacak durumda bulunabilir. Bu durumlarda rıza göstermiş olsa bile rıza geçerli olmayacaktır. Mağdurun beden
veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda olmasından yararlanılarak cinsel saldırının işlenmesi
daha ağır cezayı gerektirecektir.” 10
Oysa ki bu suçlarda azımsanamayacak sayıdaki vakıalarda ortada cebir,
tehdit, hile veya diğer haller bulunmamakta, fail manevi bir cebir veya
nüfuz ile söz konusu suçu işlemekte,
rızayı bu şekilde elde etmektedir. Söz
konusu durumlarda mağdurun vazgeçtiği husus kendisini bu ilişkiye iten
failden kaynaklanan dış etkenlerin
yanında çok ağır kalmaktadır. Elbette
Yüksek Yargıtay ahlaken korunamayacak bu durumu zor kavramı içinde
değerlendirip, esasen kanunilik ilkesine pek de uygun olmayacak biçimde
sorunu üstü örtülü biçimde ve cebir10 Nur Centel, age, s.273-274.
tehdit kavramını kullanmaktan ziyade mağdurun savunmasızlığını ve en
yakın aile bireylerinden gördüğü gayri ahlaki muameleyi “ Zor” kavramı
ile ifade edip olayı bu kavram içinde
eritmek suretiyle çözmek zorunluluğunda kalmıştır. Yapılması gereken
ise aşağıda gösterilen şekilde bir
düzenlemenin ivedilikle uygulamaya
konmasıdır;
“Ensest11;
Her kim, altsoyundan biri ile cinsel
ilişkide bulunursa ……….hapis cezası
ile cezalandırılır.
Birbirleri ile cinsel ilişkide bulunan
kardeşler de ……….cezası ile cezalandırılır.
Her kim, üst soy ile cinsel ilişkide bulunursa ………..cezası ile cezalandırılır.
Amca, Dayı Hala ve Teyze ile yeğenleri arasında cinsel ilişki ………..cezası ile
cezalandırılır.
Akrabalık ilişkisi sona erdirilmiş olsa
dahi bu hüküm uygulanır.
VIII.Rıza ile Meydana Gelen Cinsel İstismar Suçlarında Suçun İki Süjesinin
de Çocuk Olması ve Eylem Sonrası Evlenmelerin Kanun Tarafından Himaye
Edilmemesi Sorunu
Nihayet yine çok önemli bir sorun
olarak 15 yaşından küçük mağdurlara yönelik olarak cebir, tehdit, hile
11 Ayşe Nuhoğlu, İstanbul Barosu Kadın
Hakları Merkezince düzenlenen ’Cinsel
Dokunulmazlığa Karşı Suçlar ve Değişik
Önerilerin Değerlendirilmesi’ Konulu Panelde
Sunulan Tebliğ,İstanbul, 9 Kasım 2013
veya kanunda aranan diğer şartlar
bulunmaksızın gerçekleştirilen cinsel
davranışlar sonucu oluşan çocuğun
cinsel istismarı suçlarında, eylemin
sonrasında ortaya çıkan evlenmelerin hukuken koruma altına alınmamasıdır. Hatta zaman zaman bu
eylemlerde mağdur 14 yıl 11 ay 29
günlük iken erkek fail 15 yaşından
birkaç ay büyük olmakta, aslında tarafların her ikisinin de çocuk olduğu
bu gibi durumlarda çocuklardan biri
korunup, diğeri çok ağır cezalara maruz bırakılmaktadır.
Esasen evlenmenin gerçekleşip gerçekleşmediğine bakılmaksızın rızayla
meydana gelen eylemlerde eğer 15
yaşından küçük mağdurun ayırtım
gücünün bulunduğunun saptanması
halinde ve yukarıda 104. maddede
izah olunan nedenlerle suçun her iki
sujesinin çocuk olması nazara alınarak suç ihdas edilip edilmeyeceği hususunun tartışılmasında büyük fayda
vardır. Bu noktada Medeni Kanun
hükümleri nazara alınarak kanunun
15-18 yaş aralığına bağladığı sonuçların 12-15 yaş aralığı yönünden yeni
bir değerlendirmeye muhtaç olduğu
da gözden uzak tutulmamalıdır.
765 Sayılı TCK’da bu husus koruma
altına alınmıştı. Ancak anılan Kanun,
mağdurun eyleme rızasının olup olmadığını ve mağdur ile fail arasındaki
yaş farkına bakılmaksızın zorla ırzına
geçilen mağdurların da tecavüzcüleri
ile evlenmek zorunda bırakılmaları sonucunu doğurmuştu. Ancak bu
konu yeni yapılacak düzenlemede
nazara alınmalı, bahsedilen husus
rızayla gerçekleşen eylemlerde ve
mağdur ile fail arasında 5 yaştan
fazla bir farkın korunmadığı bir düzenlemeye ilişkin olmalıdır. Zira bu
türden bir yaş farkının korunmadığı
bir düzenlemede de ülkenin “çocuk
gelinleri” meselesinin önüne geçilemeyecektir.
SONUÇ
5237 sayılı TCK’da yer alan cinsel suçlarla ilgili değişiklik yapılmasına dair
kanun teklifi üzerine TBMM Adalet
Komisyonu’nun 4 Nisan 2011 tarihinde kabul ettiği “Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun
Teklifi” metni gündeme gelmiştir.
Söz konusu metinde cinsel suçların
nitelikli hallerinde ceza artırımına,
basit hallerinde ise ceza indirimine
gidilmesi, TCK’nın 102/5 ve 103/6.
maddelerinin kanun metninden çıkartılması, basit cinsel saldırı suçunda “suçun ani hareketlerle ve kesik
kesik hareketlerle işlenmesi halinde”
ceza indiriminin öngörüldüğü bir eklemenin yapılması, 102. maddenin
üçüncü fıkrasında öngörülen ağırlaştırıcı nedenlerin artırılması, cinsel
suçlardan mahkum olanların koşullu salıverilmelerinin farklı bir rejime
tabi tutulması ve kimyasal kastrasyonu içerecek şekilde tedaviye tabi
tutulmaları gibi hususlar düzenlenmiştir. Söz konusu teklif bir çok yönden olumlu olmakla birlikte yukarıda
izah olunmaya çalışılan ve söz konusu suçlara ilişkin kimi temel sorunları
çözmekten uzak görünmektedir.
linde, suçun önlenmesinde yeni tedbirler alınmadığı müddetçe cezaların
artırılmasının Cinsel Dokunulmazlık
alanının tam olarak korunmasına katkı sağlamayacağı açıktır.
Genel olarak 5237 sayılı TCK, 765
Sayılı TCK’dan ayrılan yeni bir bakış açısı getirmiş, ancak eski kanun
sisteminde yer alan ve gerek teori
gerekse uygulamada çok iyi anlaşılıp uygulanan kimi bazı kavram ve
kurumlara yer vermeyerek, zaman
zaman adaletsiz, zaman zaman da
çelişkili uygulamalara yol açılmıştır.
Keza cinsel suçlar; ispatı, algılanışı ve
sonuçları itibariyle diğer tüm suçlardan ayrılan farklı bir yere sahiptir. Bu
bakımdan konunun tüm uygulamacılar bakımından çok iyi anlaşılması,
bireyleri ve toplumu derinden sarsan
bu suçların sübûtu bakımından aşılması çok güç sorunların yanına bir
de ispatlanan eylemlerin nitelendirilmesi ve buna ilişkin sonuçların adil
bir şekilde tespiti sorununun eklenmemesi gerekmektedir. Yine önemle
vurgulamak gerekirse; ağırlıklı olarak
savunmasız çocukların, ekonomik ve
sosyal yönden güçsüz kadınlar ile akıl
hastalarının en önemli risk grubunu
oluşturduğu bu suçlarda ve çocuk
istismarı ile ensestin giderek arttığı
son zamanlarda mevzuatın yukarıda
bahsedilen gerekçelerle geniş bir tartışmaya açılarak gözden geçirilmesi
ve mevzuatta yapılacak değişikliklerin yanı sıra, sosyal alanda yeni ve etkili tedbirlerin alınması gerektiği de
gözden uzak tutulmamalıdır.
Tasarının bu haliyle kanunlaşması ha8 MART ’ 14
87
ATALAR’DAN SÖZLER
Hazırlayan: Av. Nilüfer Ay
Toplumsal yaşanmışlıkların birer ifadesidir, deyimler ve atasözleri.Ve bu nedenle toplumun kadın erkek rollerine
ve cinsiyete bakışını özetler aslında birkaç kelime ile. Yorumsuz olarak, kadınlarla ilgili bazı atasözlerini sunuyorum
sizlere Kadın Hakları Merkezinin, Kadınlar günü dolayısıyla çıkarılan bu dergisinde….
Anasına bak, kızını al, kenarına bak
bezini al.
Bez alırsan Musul’dan, kız alırsan
asilden.
At alsın baslıdan, kız alsın çarlıdan.
Avrat düzdügü evi Tanrı yıkmaz,
avrat bozdugu evi Tanrı yapmaz.
At beslenirken, kız istenirken.
Avrat ev yapar, avrat ev yıkar.
Bir kızı bin kisi ister (de) bir kisi alır.
Al kibar kızını, islerin bulana bulana,
al çitak kızını gezsin eylene eylene.
Avrat malı başa tokmaktır.
Bir eve bir baca, bir kadına bir koca.
Avrat var, arpa unundan as yapar;
avrat var, bugday unundan kes
yapar.
Çocuklu kadın, kargalı çınar.
Alma delinin kızını soya çeker.
Alma soysuzun kızını, sürer
anası(nın) izini.
Avratla atı emanet verme.
Ana ile kız, helva ile koz.
Avratla oglana sırrını deme.
Ana kızına taht kurar, kız bahtı
kocadan arar.
Avrattan vefa, zehirden şifa.
Ananın bahtı kızına.
Ananın çıktıgı dala kızı salıncak
kurar.
88
Avradı eri saklar, peyniri deri.
At ile avrata inan olmaz.
Avradın kazdıgı kuyudan su çıkmaz.
Avradın saçı uzun olur, aklı kısa.
Anasını babasını dinlemeyen evlat,
kocasını saymayan avrat, üzengi ile
yürüyen atı kapında tutma hiç durma
sat.
Bir iyi sarap ve bir dilber avrat iki
tatlı zehirdir.
At ile avrat yigidin bahtına.
Bahtım olsaydı anamdan kız
dogardım.
Bir anaya bir kız, bir kafaya bir göz.
Çocuksuz kadın meyvesiz agaca
benzer.
Çobana verme kızı, ya koyun
güttürür ya kuzu
Çirkin karı evin toplar, güzel karı
dügün gezer.
Dişi kus yapar yuvayı, içini dışını
sıvayı sıvayı.
Deli kız deli gelin olur.
Deli kız evde kalmaz, delikli boncuk
yerde kalmaz.
Erkek arslanarslan da
disiarslanarslandegil mi?
Kız anadan ögrenir sofra düzmeyi, er
atadan ögrenir sıra gezmeyi.
Kadının samdanı altın olsa mumu
dikecek erkektir.
Erkek kus gezer havaî havaî, disi kus
yapar yuvayı.
Kız anasından görmeyince sofrayı
kaldırmaz.
Kadınsız ev olmaz.
Erine göre bagla basını, tencerene
göre kaynat asını
Kız besikte çeyiz sandıkta/Kız
kucakta, çeyiz bucakta.
El agzına bakan (erkek) karısını tez
bosar.
Kız kıskıda gelin baskıda.
Erkegin eli kınası, kadının yüz karası.
Erkegin kalbine giden yol
midesinden geçer.
Erkegin nefsi birdir, kadınınki
dokuzdur.
Kızı kim severse güveyin odur, oglun
kimi severse gelinin odur.
Kızın uzun saçlısı, tarlanın ufak taslısı.
Erkeginseytanı kadındır.
Kızını dövmeyen dizini döver.
Erkek aslan disisinden kuvvet alır.
Kadın eli kasık sapından kararır.
Erkek fedakâr kadın cefakâr gerek.
Kadın erkegin esi, evin günesidir.
Erkek sel, kadın göl.
Kadın kalbi merhamet kaynagıdır.
Gökyüzünde dügün var deseler
kadınlar merdiven kurmaya kalkar
Kadın kocasının çarıgı, anasının
sarıgıdır.
Gül dalından odun, beslemeden
kadın olmaz.
Kadın malı hamam tokmagıdır.
Halayıktan kadın olmaz, gül
agacından odun.
Her kadın evinin hem hanımı, hem
halayıgıdır.
İyi ipek kendini kırdırmaz, iyi kadın
kendini dövdürmez.
İyi kadının kocası cüppesinden
bellidir.
Kadın kadının kurdudur.
Er dayıya, kız halaya.
Kızın var, sızın var.
Atla, avratta ugur vardır.
Bir ev (gemi) donanır, bir çıplak (kız)
donanmaz.
Erkegin nefsi birdir, kadınınki
dokuzdur.
Kızını dövmeyen dizini döver.
Avradı ar zapteder, er degil.
Bir evde iki kız, biri çuvaldız biri biz.
Evi ev eden kadındır.
8 MART ’ 14
Kızı kendi havasına bırakırlarsa ya
davulcuya varır, ya zurnacıya /
Kız alan gözle bakmasın, kulak ile
isitsin.
Kadın var kardan soguk, kadın var
kardan sıcak.
Kadını sırdas eden tellal aramaz.
Keseye kadın eli girerse bereket
gider.
Kırk yılda bir kadının sözü
dinlenmelidir.
Oğlan doguran övünsün, kız doguran
dövünsün.
Oğlan doğurdum, oydu beni; kız
doğurdum, soydu beni.
Oğlunu seven hocaya, kızını seven
kocaya verir.
Onbeşindeki kız, ya erde gerek, ya
yerde.
Oğlan atadan öğrenir sofra açmayı;
kız anadan öğrenir biçki biçmeyi.
Pekmezi küpten al, kadını kökten al.
Tarlanın taslısı, kızın saçlısı, öküzün
baslısı.
Kadın vardır vezir eder; kadın vardır
rezil eder
Kadın yüzünden gülen, ömründe bir
kere güler.
Kadını erkek degil, âr ve namus
bekler.
Kadının (cahilin) sofusu seytanın
maskarasıdır.
Kadının biri âlâ, ikisi beladır.
Kadının fendi erkegi yendi.
Kadının kırk çeragı var, biri sönse biri
yanar.
8 MART ’ 12
89
DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE
CİNSİYET AYRIMI AÇISINDAN
KADIN İSTİHDAMI
I. GİRİŞ
Kadınların erkeklerle aynı haklara
sahip olup olmadıkları sorusu belki
de insanlık tarihi kadar eskidir. Hatta
tek tanrıya inanılan dinlerde bile bu
husus tartışmalıdır. Hz. Havva’nın Hz.
Adem’in köprücük kemiğinden yaratıldığına inanıldığında bu sorunun cevabı da kendiliğinden verilmiş olmaktadır. Oysa 21.yy’da uygar ülkelerde
dahi bu tartışmanın devam ettiğini
görmek düşündürücüdür. Oysa ulu
önder Atatürk’ün dediği gibi her toplum kadın ve erkekten oluşur. Biri olmazsa diğeri de olmaz. O halde birini
diğerine eşit görmemek, kadını ikinci sınıf insan kabul etmek toplumun
yarısı ileriye giderken diğer yarısının
geri kalması sonucunu doğurur ki kabul edilemez. Biz bu tebliğde kadının
erkekle eşit düzeyde olduğu düşüncesinden hareketle onun toplumumuzdaki çalışma hayatındaki statüsü
üzerinde duracağız.
II. İSTATİSTİKLER
Dünyada ve Türkiye’de kadın istihdamının hacmine, çalışılan işin kalitesine, elde edilen ücretin yüksekliğine
baktığımızda kadınların hemen hemen her kalemde erkek çalışanların
gerisinde kaldığını görüyoruz. ILO
90
8 MART ’ 14
Küresel İstihdam Eğilimleri 2013 Raporuna göre küresel ölçekte işsizliğin
olumsuz etkilediği grupların başında
gençler sonra da kadınlar gelmektedir. Gençlerde 2012’de işsizlik oranı %
12.6 olmuştur. Ekleyelim ki, bu oran
AB ülkeleri arasında % 23’tür. Ülkemizde gençler arasında işsizlik oranı
ise 2012 yılında kadınlarda % 25.6,
erkeklerde % 17.6 olarak belirlenmiştir. Buna karşılık dünyada 82.7 milyon işsiz kadın bulunmaktadır. İşsizlik
oranı kadınlarda % 8.3’tür. İstihdam
edilen kadınların da yarıdan fazlası
düşük ücretlerle, kötü ve güvencesiz şartlarda çalışmaktadır. Kadın istidamı oranı Türkiye’de % 29, OECD
ülkelerinde % 57, Avrupa Birliği’ne
(AB) dahil ülkelerde % 55’tir. AB’de işsizlik oranı % 12 ise de bu oran kadın
ve erkekler arasında hemen hemen
aynıdır (Economist, Jan 11, 2014 ve
TİSK Raporu, 3). Dünyadaki toplam
işsiz (çalışırken işsiz kalanlar) oranı
2012’de 197.3 milyona ulaşmıştır. Ülkemizde 2012’de işsizlik oranı erkeklerde % 8.5 iken bu oran kadınlarda %
10.8 olmuştur.
Kadınlarda işsizliğin ve kayıtdışılığın
yüksek olmasının nedenleri başlıca
eğitim düzeyinin ve beceri düzeyinin
düşük olmasıdır. Buna sebep, kadın
işgücünün erkek işgücüne oranla
3. Toplumdaki rolünün başlıca
anne olma, çocuk bakma ve ev
işleri ile uğraşmak olduğu yolundaki genel kanaat,
Prof. Dr. A. Can Tuncay
Bahçeşehir Üniversitesi, Hukuk Fakültesi
daha değersiz ve daha verimsiz olduğu yolundaki geleneksel tutucu düşüncedir.
Türkiye toplumsal cinsiyet uçurumunun en yüksek olduğu ülkelerden biridir. Türkiye’de kadınların toplam işgücüne katılım oranı % 30’dur. Bu oran
dünya ülkeleri sıralamasında sonlarda yer almaktadır. Avrupa’da ise en
yüksek katılım % 82 ile İzlanda’da, en
düşük katılım % 43 ile Malta’dadır.
Dünya Ekonomi Forumu 2013 Raporuna göre, Türkiye 136 dünya ülkesi
arasında yapılan sıralamaya göre cinsiyet ayrımında 120nci sıradadır. Kadınların toplam işgücüne katılmama
nedenleri içinde en önemlisi ücretsiz
ev işlerinde çalışıyor olmalarıdır ki bu
oran % 61’dir. İşgücü piyasasında yer
alan kadınların % 20’si vasıfsız, düşük
ücretli işlerde çalışırken % 31’i tarım
ve hayvancılık alanında çalışmaktadır.
Ülkemizde kadınların işgücüne katılım oranının düşük, vasıfsız işlerde
çalışan kadın oranının yüksek olmasının nedenlerini başlıca 5 grup altında
özetleyebiliriz.
Kadınlar arasındaki,
1. Düşük eğitim düzeyi,
2. Beceri yetersizlikleri,
4. Kadın işgücünün erkeğe oranla
daha değersiz olduğu konusundaki yaygın düşünce,
5. Kadın çalıştırmanın sık sık iş kesintilerine uğraması ve bunun
sonucu olarak maliyet artışına
sebep olması.
III. ÇALIŞAN KADINI KORUYUCU
DÜZENLEMELER
Dünyada olduğu gibi ülkemizde de
kadın çalışanları koruyucu çok sayıda
düzenleme kabul edilmiştir. Uluslararası düzeyde kadını koruyucu düzenlemelerin başında ILO sözleşmeleri
gelmektedir. Bunların bir kısmı TC
tarafından onaylanıp iç hukukumuza dahil edilmiş, bir kısmı ise henüz
onaylanmamıştır.
1. Uluslararası Düzeyde
ILO’nun Eşit Değerde İş İçin Erkek
ve Kadın İşçiler Arasında Ücret Eşitliği Hakkında 100 sayılı Sözleşmesi
(1951), ILO’nun 102 sayılı Sosyal Güvenliğin Asgari Normları Hakkında
Sözleşmesi (1952), 108 sayılı İş ve
Meslek Bakımından Ayrım Hakkında
ILO Sözleşmesi (1958). Bu sözleşmeler Türkiye tarafından usulüne uygun
olarak onaylanmış ve iç hukukumuza
dahil edilmiş sözleşmelerdir. Türkiye’nin henüz onaylamadığı sözleşmelere gelince; bunlar 156 sayılı Aile
Sorumlulukları Olan Kadın ve İşçilere
Eşit Davranılması Hakkında Sözleşme
(1981), 175 sayılı Kısmi Süreli Çalışma Sözleşmesi (1994), 177 sayılı Ev
Eksenli Çalışma Sözleşmesi (1996),
183 sayılı Analık Hakkının Korunması
Sözleşmesi (2000) ve 189 sayılı Ev İşçileri İçin İnsana Yakışır İş Sözleşmesi
(2011) (Uluslar arası kaynaklarla ilgili
olarak bak. M. Onaran Yüksel, Türk
İş Hukukunda Kadın-Erkek Eşitliği,
İstanbul 2000, 41 vd.). Ekleyelim ki,
ILO’nun Uzmanlar Komitesi ülkelerden gelen şikayetleri inceleyip genel
kurula rapor sunar ve bu raporlar genel kurulda tartışılır. Komite’nin 2013
yılı raporunda Türkiye’nin 100 ve 111
sayılı sözleşmelere tam uymadığı
sözleri yer almaktadır.
Bir de cinsiyet eşitliğini vurgulayan
ve kadınlara karşı ayrımcılık yapılmasını yasaklayan Birleşmiş Milletler
sözleşmeleri vardır. Bunların başında
BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin (1948) eşitlikle ilgili 2nci maddesi, Uluslararası Medeni ve Siyasal
Haklar Sözleşmesi’nin (1966) cinsiyet eşitliği ile ilgili 3üncü maddesi
ve özellikle Kadınlara Karşı Her Türlü
Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi
(CEDAW) (1979) gelir.
Ayrıca Avrupa Konseyi’nin kabul ettiği İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunması Hakkında Sözleşme’nin (1950) ayrımcılık yasağı ile
ilgili 14üncü maddesi, 1961 tarihli
Avrupa Sosyal Şartı’nın (1996’da değiştirilmiştir) 8 ve 20nci maddeleri de
kadını koruyucu hükümler içerir. Her
iki sözleşme de TC tarafından onaylanmıştır.
Bu düzenlemelere ilgili Avrupa Birliği sözleşmeleri ve yönergeleri de
eklenebilirse de henüz AB üyesi olmadığımız için bunlar üzerinde fazla
durmak istemiyoruz (Bu konuda bak.
N. Moroğlu, Uluslararası Belgelerde
Kadın Erkek Eşitliği, İstanbul Barosu
Yayını, İstanbul 2005).
2. Ülkemizdeki Düzenlemeler
Anayasa md. 50’ye göre «Kimse, yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan
işlerde çalıştırılamaz. Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği
olanlar çalışma şartları bakımından
özel olarak korunurlar». AY’nın eşitlik
ile ilgili düzenlemesine gelince «Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir.
Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür». İkinci
fıkraya 7.5.2010 tarihinde eklenen
cümleye göre «Bu maksatla alınacak
tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak
yorumlanamaz». Böylece kadınlara
pozitif ayrımcılık yapılması Anayasa
ile sağlanmış bulunmaktadır.
4857 sayılı İş Kanununa gelince, md.
5 çalışma yaşamında eşitlik konusunu genel anlamda düzenleyen ilk hüküm niteliğindedir. Anılan maddeye
göre «İş ilişkisinde dil, ırk, cinsiyet,
siyasal düşünce, felsefî inanç, din ve
mezhep ve benzeri sebeplere dayalı
ayırım yapılamaz». İşK. md. 74 analık
ve doğumda çalışma yasağı getirmiştir1. Madde 72, kadınların yeraltında
1
Doğumdan önce 8 ve doğumdan sonra 8 olmak üzere toplam 16 haftalık doğum izni süresinde kadın işçiye ücret ödenmez, bu süre
esnasında işçi SGK’ndan geçici iş göremezlik
ödeneği alır (Bak. 5510 sK. md. 18/d).
8 MART ’ 12
91
çalışmalarını yasaklamıştır. Önceki iş
kanunlarında yer alan kadınlara gece
çalıştırma yasağı getiren hükme, günümüz şartlarıyla bağdaşmadığı için
AB düzenlemelerinden kaldırıldığından 4857 sayılı Kanun’da da yer verilmemiştir (Bak. md. 73).
Öte yandan İşK. md. 24/II(b) ve (d)
işyerinde cinsel tacizi işçi için haklı
nedenle fesih nedeni saymıştır. Madde 18, cinsiyet farklılığını geçerli fesih nedeni saymamış, aksi durumda
işçiye feshin iptali ile işe iade davası
açma hakkı tanınmıştır (İşK. md. 20).
Basın İşK.nun 16ncı maddesinin son
fıkrası kadın gazetecinin hamileliğinin
7nci ayından itibaren doğumun 2nci
ayı sonuna kadar izinli sayılacağı, yanı
sıra bu sürede yarım ücret alacağını
öngörmüştür.
1475 sayılı önceki İşK.nun yürürlükte
bırakılan tek maddesi olan (md. 14)
kıdem tazminatıyla ilgili hükmüne
göre kadın işçiye evlendiği tarihten
itibaren bir yıl içinde istifa etmesi
halinde işveren tarafından kıdem
tazminatı ödenmektedir. Pozitif ayrımcılığın tipik örneğini sergileyen bu
madde işverenlerin yakınmalarına,
radikal feminist görüş sahiplerinin de
başka bir açıdan eşitsizliği vurguladığı
için eleştirilerine neden olmaktadır.
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel
Sağlık Sigortası Kanunu’nun 41inci
maddesi hizmet akdiyle çalışan kadınlara doğumdan sonra ücretsiz
doğum ve analık izni sürelerinin iki
yılını en çok iki doğumla sınırlı olarak borçlanabilme olanağı getirmiştir.
92
8 MART ’ 14
657 sayılı Kanun ise kadın memura
istekleri üzerine 24 aya kadar aralıksız izin verilebileceğini öngörmüştür
(md. 108/B). 5510 sK. md. 41/I(a)
bu sürelerin de borçlanılabileceğini
öngörmektedir (C. Tuncay/Ö. Ekmekçi, Sosyal Güvenlik Hukuku Dersleri,
16.bası, İstanbul 2013, 601 vd.).
Nihayet muhtelif kanunlarda kadın
işçi çalıştırmayı teşvik amacıyla bazı
düzenlemeler yapılmıştır. 4447 sayılı
İşsizlik Sigortası Kanununa 15.5.2008
tarih ve 5763 sayılı K.la eklenen geç.
md. 7 son iki yıl içinde 29 yaşından
küçük erkek ve 18 yaşından büyük
kadınları işe alan işverenlerin sigorta
prim puanlarının 5 yıl içinde her yıl
azalan biçimde (% 20-% 3) İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanmasını öngörmüştür.
Yine İşsizlik Sigortası Kanununa
13.2.2011 tarih ve 6111 sK.la eklenen geç. 10uncu maddeye göre
31.12.2015 tarihine kadar işe alınan
ve fiilen çalıştırılan 18 yaşından büyük, 29 yaşından küçük erkekler ile 18
yaşından büyük kadınlar için işverene
ait sigorta prim tutarı maddede öngörülen şartlarla ve süreler boyunca
İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanacaktır. Kısaca özetlemek gerekirse kadın ve genç istihdamına verilen sigorta prim teşvikleri Temmuz 2008’de
başlamış, çıkarılan kanunlarla kadın
ve genç istihdamına verilen teşviklerin yapısı zamanla değiştirilmiş ve
faydalanma süresi Aralık 2015’e kadar uzatılmıştır. Ancak Şubat 2011’de
yürürlüğe giren 6111 sayılı Kanun düzenlemesi ile yapılan son değişiklikle
teşviklerin kapsamı 29 yaş üzeri erkeklerin bir kısmını da kapsayacak şekilde genişletilmiş ve teşvikler sadece
kadın istihdamını artırmaya yönelik
olmaktan çıkmış, daha genel bir nitelik kazanmıştır. Bu düzenlemelerin
yanı sıra bölgesel teşviklerin bir kısmı
da istihdam teşvikleri içermektedir.
2004 yılında yürürlüğe giren ve ilk
başta Aralık 2012’ye kadar yürürlükte
kalacağı öngörülen 5084 sayılı Kanun
birtakım bölgesel teşvikleri düzenlemiştir. 5084 sayılı kanunun getirdiği
teşvikler Aralık 2012 sonunda sona
ermiş, ancak 2012/3305 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile bölgeler yeniden tanımlanarak istihdam teşvikleri
yeniden düzenlenmiştir (Bahçeşehir
Üniversitesi Betam Araştırma Notu
13/151: www.bahcesehir.edu.tr. Erişim tarihi: 11.2.2013. Ayrıntılı bilgi
için bkz. Tuncay/Ekmekçi, 179 vd.).
Sosyal Güvenlik mevzuatında zaman
zaman başka istihdamı teşvik tedbirleri de öngörülmüş ise de bunlarda
kadın işçi-erkek işçi ayrımı yapılmamıştır.
Bu vesile ile belirtelim ki, özellikle İş
Hukukunda kadın istihdamına yönelik
pozitif ayrımcılık hükümleri kadınların çalıştırılmasını teşvik şöyle dursun
(örneğin evlenerek işten ayrılan kadına kıdem tazminatı ödenmesi, çocuklu kadın işçileri için kreş açma zorunluluğu, doğum ve analık izinleri) kadının iş bulmasını zora sokmaktadır.
Zira çalışan kadını koruyan, ona ayrıcalık tanıyan hükümlerin işçilik maliyetini artırdığı, işin normal seyrini
sekteye uğrattığı iddia edilmektedir
(Bak. S. Dedeoğlu, Eşitlik mi Ayrıcalık
mı? Türkiye’de Sosyal Devlet, Cinsiyet
Eşitliği Politikaları ve Kadın İstihdamı,
Çalışma ve Toplum, 2009/2, 53).
3. Çalışma Hayatı Açısından Kadının
Erkeğe Oranla Farkları ve Gerçekler
Uygulamada cinsiyet eşitliğini savunan belli başlı iki yaklaşım bulunmaktadır. Bunlardan birine «feminist
yaklaşım», diğerine «realist yaklaşım» adı verilir (Karş. Dedeoğlu, 97).
Feminist yaklaşım, kadının fiziksel ve
biyolojik farklarını görmezden gelerek kadınla erkeği her alanda bir
tutar. Örneğin ABD’de maden işyerlerinde, ağır ve tehlikeli işlerde dahi
kadınların çalıştırılmasına bir engel
yoktur. Kadın askerlik de yapar, boks
ya da halter sporu da yapar. Realist
yaklaşım ise kadının fiziksel ve biyolojik farklılıklar dışında eşitliği savunur.
Her iki yaklaşım da kadınların işgücüne katılımının kolaylaştırmaya çalışmakta ise de realist yaklaşım daha
gerçekçidir. Feminist yaklaşımın biraz
ütopik olduğu söylenebilir.
Gerçekten kadın biyolojik olarak erkekten daha güçsüzdür. Ağır, yıpratıcı
ve güce dayanan işlerde kadınların
çalıştırılması sakıncalıdır. Kaldı ki,
kadın hamile kalan, doğuran, çocuk
dünyaya getiren insandır. Bu dönemlerde çalışamaz. Ev işi ve çocuk
bakımı batı toplumlarında daha az
olmakla beraber tüm dünyada kadınlara özgüdür. Buna yaşlı bakımını
da ekleyebiliriz. Ev işi, çocuk ve yaşlı
bakımı Asya, Güney Amerika, Güney
Avrupa ülkelerinde hemen hemen
tamamen kadınların üstüne kalmıştır.
Buna «Latin Çemberi» adı verilmektedir (Dedeoğlu, 43).
Kadınların özellikle doğu toplumlarında eğitim düzeylerinin erkeğe
oranla daha düşük olması, onların
aile ve toplum içindeki geleneksel
rolleri (anne olma, çocuk bakımı, ev
işçiliği vs.), iş hayatlarının kısa ve kesintili olması, erkeğe oranla fiziksel
olarak daha güçsüz olmaları, onları
daha kolay, fazla mesleki bilgi ve güç
istemeyen işlerde çalışmak zorunda
bırakmaktadır. En önemlisi de kadın
işgücünün erkeğinkine oranla daha
değersiz olduğu konusundaki yaygın
kanaat. Bu durum kadın işi-erkek işi
ayrımının ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Bunun sonucunda da kadınların yaptığı işler kamuoyunda genelde daha
değersiz sayılır ve onlara düşük ücret
ödenir. Oysa bugünün şartlarında, hele
21.yy’ın eşitlik, özgürlük anlayışı içinde
kadın işi-erkek işi ayrımını, bu demode
anlayışı silmek gerekmektedir.
Bu nedenle ILO (Uluslararası Çalışma
Örgütü) 1951 yılında Eşit Değerde
İş İçin Erkek ve Kadın İşçiler Arasında Ücret Eşitliği Hakkında 100 sayılı
Sözleşmeyi kabul etmiştir. Türkiye tarafından 1966 yılında bir kanunla kabul edilen bu Sözleşme, ücretin işin
kadın tarafından mı, erkek tarafından
mı yapıldığına ya da işlerin aynı olup
olmadığına göre değil, işlerin eşit
değerde olmasına göre belirlenmesi esasına dayandırmıştır (md. 2, 3).
Kavramsal olarak aynı (eşit) iş aynı
meslek türüne dahil aynı tanınma
sahip, her iki cins tarafından da yapı-
labilen iş demektir. Aynı (eşit) değerde iş ise aynı koşullar altında yapılan,
aynı derecede ustalık, çaba, bilgi, güç
ve sorumlulukla yapılan iş demektir.
Değerlendirme objektif ve bilimsel
usullerle (job evaluation) yapılır ve
ortaya her işin bir ekonomik değeri
çıkar. O zaman ücreti belirlemek işin
kadın ya da erkek tarafından yapılmış
olmasına göre değil, hangi değerde olduğuna göre yapılır. İşin değeri
farklı ise ücreti de farklı olur, iş ister
erkek ister kadın tarafından yerine
getirilsin fark etmez (Bak. C. Tuncay,
İş Hukukunda Eşit Davranma İlkesi,
İstanbul 1982, 192 vd.).
Aslında ücret eşitliği hem aynı hem
de aynı değerde iş için cinsiyet farkı gözetilmemesi demektir. Nitekim
1997 tarihli Avrupa Birliği Sözleşmesi
ücret eşitliğini hem aynı hem de aynı
değere sahip işçi için öngörmüştür
(md. 141).
Ülkemizde kadın işi-erkek işi ayrımı
ve anlayışı devam etmektedir. Bunun sonucu olarak kadınlar daha çok
«atipik» işlerde yani kısa süreli, geçici, belirli süreli, çağrıya dayalı ya da
evlerde yapılan işlerde çalıştırılmaktadır. Bu işler (hele kadın tarafından
yapılıyorsa) daha az güvenceli, daha
düşük ücretli işlerdir. Daha da öteye
araştırmalara göre kadınlar, gençler
ve göçmenler daha çok eğreti işlerde
(precarious works) çalıştırılmaktadır.
Bunlar belirsiz, istikrarsız, kötü şartlara sahip, sosyal korumadan yoksun,
enformel, insan sağlığı açısından risk
taşıyan işlerdir (Bak. O. Karadeniz,
Türkiye’de Atipik Çalışan Kadınlar ve
Yaygın Sosyal Güvencesizlik, Çalışma
8 MART ’ 14
93
ve Toplum, 2011/2, 89). Atipik işlerde çalışan kadınlar genelde yoksul,
düşük gelir düzeyine sahip kesimlerden gelmektedir. Araştırmalar
göstermektedir ki, eğreti istihdam
ile yoksulluk birbirini etkileyen iki
temel olgudur. Nitekim kişiler yoksul
oldukları için eğreti işlerde çalışmak
zorunda kaldıkları gibi eğreti işlerde
çalıştıkları için de yoksul kalabilmektedirler (Karadeniz, 94).
Kadın istihdamı açısından tarımda
daha dezavantajlı bir durum ortaya
çıkmaktadır. Zira kadınlar genelde
tarım sektöründe ücretsiz aile işçisi
olarak çalıştırılmaktadır. Kadın evde
hem çocuğa, anaya babaya bakar,
yemek yapar, temizlik yapar, hem de
gider tarlada çalışır. Bunlar için kendisine kırk para ödenmez, sosyal güvencesi de yoktur. Bu durum evlerde
yapılan çalışmalar açısından da pek
farklı değildir. Türkiye’de evde yapılan çalışmaların % 92’sinin kadınlar
tarafından yerine getirildiği hesaplanmıştır. İşin vahim tarafı kadınların
çoğunluğunun bu durumu normal
saymakta oluşları ve kabullenmeleridir (Karadeniz, 106-110).
4. Bazı Avrupa Ülkelerindeki ve
ABD’deki Düzenlemeler
a) Birleşik Krallık
Hemen hemen tüm Avrupa ülkelerinde cinsiyet ayrımına karşı çıkan
düzenlemeler yapılmış ise de bazılarında bu konu son yıllarda genel
eşitlik kanunlarıyla düzenlenmeye
başlanmıştır. Nitekim Birleşik Krallık’ta çalışma hayatında kadın erkek
ayrımına ilişkin en büyük mücadele
94
8 MART ’ 14
ücret eşitsizliğine karşı verilmiştir.
Bu ülkede yıllarca sırf kadın oldukları
için aynı işi yapsalar da kadınlara erkekler karşısında daha düşük ücret
ödenmiştir. Zira bu ülkede kadın işgücünün erkek işgücüne oranla daha
değersiz olduğu inancı hakimdir. Ücret eşitliğinin sağlanmasına ilişkin ilk
önemli düzenleme 1970 tarihli Ücrette Eşitlik Kanunu (Equal Pay Act)
ile yapılmış fakat bazı sosyal nedenlerle bu kanun beş yıl sonra Cinsiyet
Ayrımına İlişkin Kanunla (Sex Discrimination Act 1975) aynı anda yürürlüğe sokulmuştur. EPA ücret, SDA ise
ücret dışı konularda (iş şartları, işe
alınma, işte yükselme, iş akdinin feshi, sosyal yardımlar gibi) ayrımın yapılmasına ilişkin hükümler içermekte
ise de yer yer her iki kanun arasında
kesişen ve çelişen hükümlere rastlanmıştır. Son olarak her iki kanun
hükümleri 2010 yılında kabul edilen
Eşitlik Kanunu içinde toplanmıştır
(Bak. G. Pitt, Employment Law, 8th.
Ed., London 2011, 207-208). Belli
başlı tüm ayrımcılık hallerini ortadan
kaldırmayı hedefleyen bu Yasa AB
normlarına (yönergelere) uyum sağlamak için İşçi Partisi iktidarının son
günlerinde kabul edilmiştir. Yasa ırk,
cinsiyet, aynı cinsle birlikte yaşama,
cinsiyet değiştirme, analık, engellilik,
yaş, din ve inanç nedeniyle iş ilişkisinde ayrımcılık yapılmasını yasaklamaktadır (Pitt, 27 vd.).
b) Almanya
Almanya’da ise 2006 yılında kabul
edilen Genel Eşitsizlik K. (Allgemeines Gleichbehandlungsgesetz) ile
sadece cinsiyet ayrımı değil belli
başlı tüm ayrımcılık sebepleri yasaklanmaktadır. Yasada 2009 yılında
yapılan değişiklik ile AB’nin ayrımcılığa karşı çıkarılan 2000/43, 2000/78,
79/7 ve 2006/54 sayılı yönergelerine
uyum sağlanmıştır. Ayrımcılık sebepleri olarak sadece ırk, etnik köken,
cinsiyet, din ve inanç, dünya görüşü,
engellilik, yaş ve cinsel tercih sayılmıştır. Yasa ile hem bu nedenlerle kişilerin zarar görmesi engellenmekte
hem de bu yüzden zarar gören kişiye
tazminat hakkı tanınmaktadır. Yasa
hem «doğrudan ayrımcılık» hem de
«dolaylı ayrımcılık» hallerini yasaklamaktadır (Bak. A. Junker, Grundkurs
Arbeitsrecht, 12. Aufl., München
2013, No. 161).
Bu vesile ile doğrudan ve dolaylı ayrımcılık kavramları üzerinde kısaca
bilgi vermek istiyoruz. Şöyle ki;
Doğrudan ayrımcılık bir kişiye sırf
cinsiyetine özgü bir niteliğine (hamilelik, doğum gibi) dayanılarak iş
ilişkisini ilgilendiren her konuda eşit
konumdaki diğer cinsiyet grubuna
mensup bir kişiye göre keyfi olarak
farklı davranmak (onu mağdur etmek) anlamına gelir (Onaran Yüksel,
96-99). Örneğin bir kişiye sırf cinsiyet
farklılığı nedeniyle aynı işi görseler de
diğer cinsiyete mensup kişiye oranla
daha az ücret ödemek doğrudan cinsiyet ayrımcılığıdır.
Dolaylı ayrımcılığın tanımı ise oldukça zor ve tartışmalıdır. Yine de dolaylı ayrımcılık bir uygulamanın farklı
cinslere görünüşte eşit davranıldığı
görüntüsü altında olsa bile aslında
belli bir cinse mensup olanları kayırıp
diğer cinse mensup olanları mağdur
etmesi anlamına gelir (Onaran Yüksel, 102, 106). Örneğin bir işletmede
ağırlıklı olarak kısmi süreli çalışma
sistemi uygulanmakta ve bu işlerde
genelde kadınlar çalıştırılmakta iken
kısmi çalışanlara düşük ücret ödenmesi halinde kadın işçilere karşı dolaylı ayrımcılık yapılmış olur (Bu konuda ayrıca bak. G. Burcu Yıldız, İşverenin Eşit İşlem Yapma Borcu, Ankara
2008, 75 vd.).
c) Fransa
Fransız Hukukunda ise henüz genel
bir eşitlik kanunu kabul edilmiş değildir. Buna karşılık Fransız İş Kodunda cinsiyet ayrımına ilişkin önemli
hükümlere yer verilmiştir. Örneğin
hamileliğini doktor raporu ile belgeleyen kadın işçiye ihbar süresine uymak zorunda kalmaksızın ve işverene
herhangi bir tazminat ödenmeksizin
işten ayrılma hakkı tanınmıştır (İş
Kodu md. L. 1225-34). Bunun gibi,
kadın işçi doğumdan sonra ve analık izninin veya evlat edinme izninin
bitiminde çocuğunu yetiştirmek için
en azından 15 gün önceden işverenini bilgilendirmek suretiyle veya
doğumdan veya evlat edinilenin eve
gelmesinden 2 ay sonra ihbar süresi
vermeksizin iş sözleşmesini feshedebilir (İş Kodu md. L. 1225-66) (Jean
Pélissier/Gilles Auzero/Emmanuel
Dockès, Droit du travail, Paris 2013,
365-366). İş Kodu md. 1225-67 gereği ise, bu şekilde, yani analık veya
evlat edinme izninin sonunda iş
sözleşmesini fesheden kadın işçiler,
feshi izleyen bir yıl içinde tekrar işe
alınmak için başvurabilirler ve bir yıl
boyunca niteliklerine uygun işlere
alımda önceliğe sahiptirler (Pélissier/
Auzero/Dockès, 197.). Doğum tarihinde en az 1 yıllık kıdemi olması şartı ile, kadın işçi daha uzun bir annelik izni (congé parental d’éducation)
alabilmekte veya 3 yıla kadar part-time çalışabilmektedir. Kadın işçi söz
konusu annelik izni (congé parental d’éducation) süresince annelik
görevinin gerektirdiği işler dışında
herhangi bir işte çalışamamaktadır
(İş Kodu md. L. 1225-53) (Pélissier/
Auzero/Dockès, 368). Doğum izninin
veya annelik izninin (congé parental
d’éducation) bitiminde kadın işçi eski
işine veya eski işinin boş olmaması
halinde eski işi ile aynı-benzer bir işe
tekrar alınmalıdır. İş sözleşmesinin
askıya alınmış olmasının ücretinde
herhangi bir olumsuz etkisi yoktur
(Pélissier/Auzero/Dockès, 368-369).
Bununla birlikte hamile kadın işçilerin korunması esas olarak, iş sözleşmelerinin feshinin engellenmesi ile
sağlanmaktadır (Pélissier/Auzero/
Dockès, 366). Buna göre, hamile olduğu doktor raporu ile sabit olan kadın işçilerin iş sözleşmelerinin feshedilmesi yasak olduğu gibi kullansınlar
kullanmasınlar yasal olarak sahip
oldukları tüm askı süresi boyunca
ve bu sürenin bitiminden itibaren 4
hafta boyunca da iş sözleşmelerinin
fesih yasaktır. Bu sürede, fesih bildirimi yapılamaz, yapılsa bile işlerlik
kazanmaz (İş Kodu md. L. 1225-4).
Fesih bildiriminde feshin analık izninden sonra hüküm ifade edeceği
belirtilmiş olsa bile fesih geçersizdir.
Geçersiz fesih karşısında kadın işçi
tekrar işine geri dönmek isterse ve
bunu talep ederse, işveren onu işe
geri almak ve geçersiz fesih nedeniyle yoksun kaldığı ücretlerini ödemek
zorunda kalacaktır. Fakat kadın işçi
işine geri dönmeyi talep etmez ise,
işveren geçersiz fesih nedeniyle yoksun kalınan ücretleri, ihbar ve kıdem
tazminatı ile feshin geçersiz niteliğinden kaynaklanan zararı ödemeye
mahkûm olacaktır (Pélissier/Auzero/
Dockès, 371-372).
İş Kodu md. L. 1225-29 uyarınca doğumdan önce ve sonra toplamda
8 haftalık süre boyunca ve doğumu
izleyen 6 hafta boyunca kadın işçileri
çalıştırmak yasaktır.
Aile ve Sosyal Politikalardan sorumlu eski Bakan Fatma Şahin geçen yıl
verdiği bir demeçte kadın istihdamını
artırmaya yönelik olarak Fransız modelinin esas alınacağını ifade etmiştir
(Milliyet, 14.12.2013). Bakana göre
kadınlara esnek çalışma olanağı getirilirse (örneğin kadına doğum sonrası
part-time çalışma olanağı getirilerek
bu statünün çocuk okula başlayıncaya kadar devam etmesi, esnek çalışma modellerinin teşvik edilmesi gibi)
kadın istihdamı artacaktır. Ancak bu
uygulamaya Fransız modeli demek
ne derece doğru olur tartışılır.
Bu vesile ile belirtelim ki, Fransa’da
«Kadın-Erkek Eşitliği Kanunu» tasarısı (Project de Loi Pour L’Égalité Entre
Les Femmes et Les Hommes) Senato
tarafından kabul edilerek geçtiğimiz
yılsonu (18.9.2013) Meclise sunulmuştur.
d) Belçika ve İspanya
Belçika’da ise kadın-erkek ayrımcılığı
8 MART ’ 14
95
ile mücadele etmeye yönelik Kanun,
10 Mayıs 2007 tarihinde yürürlüğe
girmiştir. Belirtelim ki, bütün ayrımcılık kriterlerini kapsayan, genel bir
eşitlik ya da ayrımcılık karşıtı kanun
yapma önerisi bu ülkede henüz kabul görmemiştir. Bunun nedeni ise
Birlik müktesebatının tüm ayrımcılık
kriterleri için aynı rejimi getirmemesi
nedeniyle belli bazı ayrımcılık kriterleri açısından yönergelerin kısmen
iç hukuka aktarımında güçlükler yaşanmasıdır (Nathalie Wuiame, La
nouvelle loi sur l’égalité entre hommes et femmes: http://www.sdj.be/
admin/docs/nouvelle_loi_egalite_
homme_femme_JDJB267.pdf).
İspanya’da, Kadın-Erkek Eşitliği Kanunu 15 Mart 2007 tarihinde kabul
edilmiştir.
e) ABD
Amerika Birleşik Devletleri eşitlik ilkesiyle en çok ilgilenen ülkelerden
biridir. Nitekim 1776 Bağımsızlık Bildirgesinde ‘tüm insanların eşit yaratıldığını gerçek kabul ediyoruz’ sözleri yer almaktadır. Mamafih eşitlik
konusu bu ülkede kadın erkek eşitliğinden ziyade tarihsel nedenlere
bağlı olarak ırkların eşitliği bazında
ele alınmıştır. Nitekim 1865 AY değişikliği ile kölelik yasaklanmış, 1870’te
tüm kölelere vatandaşlık hakkı tanınmıştır. Yasal ve anayasal düzenlemelere rağmen ırk ayrımı ABD’de yakın
zamana kadar tartışma konusu olmuştur. Amerikan Kongresi 1964’te
ırk ayrımının her türünü yasaklayan
Yurttaş Hakları Yasasını (Civil Rights
Act) kabul etmişse de Yüksek Mahkeme bu soruna hep tutucu yaklaşmış96
8 MART ’ 14
tır. 1972’de Anayasaya cinsiyet eşitliği maddesi eklenmek istenmişse de
eyaletlerin onayı 2/3 çoğunluk barajına ulaşamayınca kadük olmuştur
(European Commission, Comparative Study of Anti-Discrimination and
Equality Law of US, Canada, South
Africa and India, Legal and Social
Context 2013, 14 vd.).
Güney Afrika’daki gelişme de aşağı yukarı ABD’dekine benzer. Çünkü
uzun yıllar acımasız bir ayrımcılık
politikası (apartheid) güdülen bu
ülkede beyaz insan her türlü hak ve
özgürlüğe sahipken kıtanın yerlisi siyahlara köle gibi davranılmaktaydı.
Siyah kadın, aile, mülkiyet ve iş hukuku alanında beyaz kadına oranla iki hatta üç misli kötü muamele
görmekteydi. 20. yüzyılın sonlarında
başlayan yoğun protestolar ve kanlı ayaklanmalar sonucu bu politika
terk edilmiştir. Bu nedenle 1997 tarihinde yürürlüğe konulan yeni Anayasa bu ülkede kötü geçmişi onaran,
demokratik değerlere, sosyal adalet
ilkesine, temel insan haklarına vurgu yapan ve tüm vatandaşların eşit
haklara sahip olduğunu garanti altına
alan hükümlere yer vermiştir (Comparative Study of Anti-Discrimination
and Equality Laws, Justice, European
Commission, 18-19).
5. Kadın İstihdamını Arttırmaya
Yönelik İdari Önlemlerimiz (Başbakanlık Genelgesi)
Başbakanlık 25.5.2010 tarihinde Kadın İstihdamının Arttırılması ve Fırsat
Eşitliğinin Sağlanması Hakkında bir
Genelge yayınlamıştır (2010/14) (RG.
25.5.2010, Nr. 27591).
Bu Genelgede kadın istihdamına ilişkin sorunların tespiti ve giderilmesine yönelik çalışmalar yapmak üzere
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı
müsteşarının başkanlığında ilgili diğer bazı bakanlık müsteşarları, DPT
müsteşarı, ilgili bazı kamu kurum ve
kuruluşları ile TİK başkan ve genel
müdürleri ile TOBB, TESK ve işçi ve
işveren konfederasyonları ve üniversite temsilcilerinden bir ‘Kadın İstihdamı Ulusal İzleme ve Koordinasyon
Kurulu’ oluşturulması öngörülmüştür. Devamında özetle kamuda fırsat
eşitliğinin sağlanıp sağlanmadığını,
kamu ve özel sektörde cinsiyet eşitliği ile ilgili hükümlere uyulup uyulmadığının izlenmesi ve denetlenmesi,
kamu kurum ve kuruluşlarının hazırlayacakları stratejik plan, performans
ve faaliyet raporlarına kadın-erkek
eşitliği yaklaşımını ve istatistiki verileri eklemeleri, kamu kurum ve kuruluşlarında işe girişlerde görev alma
ve yükselmelerde cinsiyete dayalı
ayrımcılık yapılmaması, eşitlik ilkesine dikkat edilmesi, cezaevindeki kadınlar ile dul kalmış kadınların sosyal
hayata katılımlarının teşvik edilmesi,
ev eksenli çalışan kadınlara ilişkin
düzenli istatistiki bilgiler toplanması, araştırmalar yapılması, 4857 sK.
hükümleri uyarınca kamu ve özel
işyerlerinde kreş ve gündüz bakım
evlerinin açılıp açılmadığının denetlenmesi öngörülmektedir.
Başbakanlık Genelgesinin bir etkisi
midir, yoksa bu yönde yapılan yoğun
çabaların sonucu mudur bilinmez
ama son yıllarda kadın istihdamının
ülkemizde arttığı gözlenmiştir. Nitekim kadın istihdamını son beş yılda
% 25 artmıştır. Şöyle ki, 2009’da 6.2
milyon olarak saptanan kadın işgücü
2013 Ağustosunda 7.7 milyona ulaşmıştır. Bu açıdan kadınlar ve erkekler
arasındaki fark biraz olsun azalmıştır (Cem Kılıç, 1.12.2013 Basın: kadın istihdamı artıyor ama eşitsizlik
artıyor). İlginçtir ki, Türkiye kadın
yöneticiler sayısında dünyada 8inci
sırada yer almaktadır. Yöneticilerin
% 31’inin kadın olduğu saptanmıştır
(Milliyet, 1.1.2014).
6. Kadın İstihdamını Arttırmaya Yönelik Önlem ve Önerilerimiz
Bu yöndeki önerilerimizi yukarıda yapılan açıklamaların ışığı altında aşağıdaki gibi sıralamak istiyoruz:
•Kadınların eğitim seviyesi yükseltilmeli, okula gitme teşvik edilmeli,
•Beceri ve yetiştirme kursları açılmalı,
•Kadının ücretsiz ev işçisi olduğu
yönündeki yaygın kanaat silinmeli;
fakat kadının biyolojik farklılıkları
da göz önünde tutulmalı,
•Kadın işgücünün de erkeğinki kadar değerli olduğu kabul edilmeli,
•Kadının güçsüz bir cinsiyet grubu
olduğu kanaati terk edilmeli,
•Fırsat eşitliğine önem verilmeli,
•Kadın çalıştırmanın maliyet arttırıcı
etkisi devlet yardım ve katkılarıyla
hafifletilmeli,
•Prim ve vergi teşviklerine devam
edilmeli ve oranları düşürülmeli,
•İşyerlerinde kadın kotaları uygulanmalı,
•Serbest çalışan kadınlara ucuz kredi, doğum yapan kadınlara ucuz ya
da faizsiz kredi verilmeli,
•Atipik çalışma türlerinin sayısı ve
tanımı İşK.nda artırılmalıdır. Özel
istihdam büroları aracılığı ile işe
alınma düzenlenirse kadınlar istihdama daha çok katılır. Kısacası
çalışma mevzuatı daha esnek hale
getirilmelidir.
•Uzaktan çalışma, iş paylaşımı, evde
çalışma gibi diğer atipik çalışma
türleri de iş kanunlarında düzenlenmeli,
•Teşvik uygulamaları daha anlaşılır
ve sade olmalı. Çok dağınık, detaylı ve kanunlarla çelişen genelgeler
terk edilmeli,
•Psikolojik tacize uğramanın iş sözleşmesini haklı fesih nedeni olması
iş kanunlarında kabul edilmeli,
•Bazı Avrupa ülkelerinde yapıldığı
gibi bir Genel Eşitlik Kanunu çıkarılmalı,
•Türkiye Cumhuriyeti, ILO’nun özellikle 183 sayılı Anneliğin Korunması Sözleşmesi ile 156 sayılı Aile
Sorumlulukları Olan İşçiler Sözleşmesini bir an önce onaylamalıdır.
SONUÇ: Kadın cinayetlerinin, aile
içi şiddetin, kadına kötü davranmanın, çocuk gelinlerin sayısının tavan
yaptığı bir ülkede kadın istihdamının
önünün açılmasını beklemek hayalden öteye geçemez. Ülkemizde
kadının en az erkek kadar saygın ve
korunmaya değer ve kadınla erkeğin
eşit haklara sahip olduğu anlaşıldığı
zaman tam anlamıyla demokratik ve
uygar bir toplum haline geleceğiz demek kanımca yanlış olmaz. Kadınla
erkeğin eşit haklara sahip olduğunu
anlamak ve kabul etmek bir eğitim
ve kültür sorunudur. O halde ülkede
batılı anlamda eğitime önem vermek
birinci önceliğimiz olmalıdır. Tebliğimizi ulu önder Atatürk’ün şu anlamlı
sözlerine yer vererek bitirmek istiyoruz: «Tanrı’nın yaratma gücü insanları iki cins olarak yaratmıştır. Bunların
biri olursa ötekinin de olması şarttır.
Hazret-i Adem ile Hazret-i Havva’nın
nasıl yaratıldıkları ile ilgili kuramlar
birbirine uymaz. (…) Şuna inanmak
gerekir ki, yeryüzünde gördüğümüz
her şey kadının eseridir. (…) Bir toplum, iki cinsten yalnız birinin çağın
gereklerini elde etmesiyle yetinirse,
o toplum yarıdan fazlasıyla zayıf kalır.
Bir ulus ilerlemek ve uygarlaşmak isterse özellikle bu noktayı temel olarak
kabul etmek zorundadır. Bizim toplumumuzun başarısızlığı kadınlarımıza
ilgisizliğimizden kaynaklanmaktadır.
(…) Bu nedenle, bir toplumun bir
üyesi etkin öteki üyesi boş durursa,
o toplum felç olmuş demektir. (…)
Bir toplum, bir ulus erkek ve kadın
denen iki cinsten oluşur. Olanağı var
mıdır ki, bir topluluğun bir bölümünü
ilerletelim, ötekini önemsemeyelim
de, topluluğun tümü ilerlesin? Olanağı var mıdır ki, bir topluluğun yarısı
topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça
öteki yarısı göklere yükselebilsin?»
(Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler, Çağdaş Yayınları, 6.bası, İstanbul 1991, 85-88).
8 MART ’ 14
97
BOŞANMA VE BOŞANMANIN
ÇOCUK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Boşanma bir ailenin başına gelebilecek sarsıcı olaylardan biridir ve beraberinde etki bırakacak bir dizi değişikliği de getirir. Yapılan araştırmalara
göre, artık günümüzde her iki evlilikten biri boşanma ile sonuçlanıyor ve
evliliklerin yarısı ilk 7 sene içerisinde
sona eriyor. Bu istatistiksel veriler,
boşanmanın ciddi bir sosyal konu olduğunu şüphe göstermez bir şekilde
göstermektedir.
Anne ve babası boşanmış çocukların
gelişimleri sırasında, diğer çocuklara
oranla daha fazla psikolojik sorunlar
yaşadıkları görülmüştür. Bu yüzden,
giderek daha fazla çift, aileyi dağıtmanın doğru olup olmayacağını
sorgulamaktadır. Hatta, kimi çift, en
azından çocuklar büyüyüp evden
ayrılana kadar kişisel isteklerini, hayallerini bir kenara bırakıp evliliği
sürdürmeyi düşünmektedir. Fakat,
yapılan araştırma sonuçları ; çocukların iyiliği için bir arada kalmanın çok
nadir işe yaradığını göstermektedir.
Bazen bir arada kalmak, çocuklara
anlaşmayan anne babaların boşanmasından daha çok zarar verebilmektedir. Kasıtlı sessiz kalmalardan,
sürekli bağrış cağrışlardan, fiziksel
şiddet göstermeye kadar çeşitli an98
8 MART ’ 14
laşmazlıklara tanık olmuş çocuklar,
boşanmış aile çocuklarından daha
uyumsuzdur. Kısacası, bazen bir evlilik sorununu çözmenin tek yolu evliliği sona erdirmek olabilir.
Günümüzde evliliklerin sona ermesi sık rastlanan bir olay olduğu için,
bir çok çocuk- çok küçük olanlar hariç- boşanma kelimesini bilmektedir.
Eğer evliliğiniz bir süredir gergin ve
mutsuzsa, çocuklarınızın bir şeylerin
yolunda gitmediğinin farkında olmaları büyük bir olasılıktır. Ama buna
rağmen, boşanma hakkında az çok
bir şeyler bilmek ve sürekli anne-babanın kavgalarına tanık olmak bile
bir çok çocuğu, anne babasının ayrılıyor ya da boşanıyor olduğu haberine hazırlamaz. Olay patladığı zaman
çocuklar gerçekten sarsılır. İstismar
eden biri bile olsa, bir ebeveynden
ayrı olmak çocukları korkutur. Düşünüldüğünde boşanma, basit anlamda evlilik sözleşmesinin sona ermesidir. Ancak ruhsal açıdan değerlendirildiğinde; aile birliğinin bozulmasına
yol açan ve bütün aile üyelerini, hatta yakın çevredeki kişileri dahi sarsabilen karmaşık bir olgudur.
Boşanma süreci içinde yaşanan ger-
Psikolog E.Selin Uçal
ginlikler ve çatışmalar, çocuğun içe
kapanmasına, anne babası tarafından sevilmediğini düşünmesine,
gerginliklerin sorumlusu olarak kendisini görmesine neden olur. Bu sürecin son noktası olan boşanma ise
çocuğun bu düşüncelerinde haklı
olduğunun göstergesi olarak ortaya
çıkar ve yoğun suçluluk duygusuna
yol açabilir.
İster saldırganlık ya da hırçınlık, uyku
ve yeme bozukluğu, alt ıslatma, dikkat problemleri ve okul başarısızlığı
şeklinde olsun boşanma; çocukta bir
takım uyum ve davranış bozukluklarına neden olmakta ve çocuğun gelişimini olumsuz etkilemektedir. Bu
olumsuz etkilerin en aza indirilmesi
ancak anne ve babanın olumsuz tutumlarından kaçınmaları ile mümkündür. Asıl boşanmadan sonra,
anne ve babalara sorumluluk düşmektedir. Bu dönemde çocuk yalnız
kalmamalıdır. Genelde boşanma işlemi gerçekleştikten sonra, özellikle
çocuklar küçük yaşta ise velayet anneye verilmektedir. Bu yüzden baba,
çocuğun erkek figüründen uzaklaşmaması için çocuğu ile bağını her zaman sıkı tutmalıdır.
Çocukların, evliliğin sonlanmasına ve
artık birlikte yaşamayacak olmalarına rağmen, anne ve babalarının yine
onların ebeveynleri olacağını bilmeye
ihtiyaçları vardır. Uzun süren çocuğa kimin bakacağı tartışmaları veya
çocuğa bir tarafı seçme konusunda
baskı yapılması çocuk için zedeleyici
olabilir ve boşanmanın verdiği zararı
arttırabilir.
Anne-babanın çocuklarının iyiliği
için ve geleceği konusunda uyumlu
olmaları ve bunu devam ettirmeleri
önemlidir. Eğer çocuklar endişe belirtileri gösterirse profesyonel yardım
da alınması yapılacak en doğru hareketlerdendir.
ÇALIŞAN KADIN ve
ÇOCUK İLETİŞİMİ
Bu gün ülkemizin geldiği durum ekonomik olarak kadınların da iş dünyasının içinde olmalarını gerekli kılıyor.
Yaşam şartlarının değişmesi, çağımızın getirdiği ihtiyaçlar bir yandan
kadının iş yaşantısındaki rolünü arttırırken diğer yandan annelik görevini
daha güç bir duruma sokmasına sebep oluyor.
Kadınların çalışma hayatlarında daha
aktif rol almaları tabi ki çocuklu kadınlar için zor ve problemli bir hale
gelebiliyor. Hatta bazılarımız ‘iyi
anne’ olmayı evde kalıp çocukları ile
zaman geçirmek, ev işleriyle ilgilenmek olarak bile algılayabiliyor. Oysa
ki, psikoloji alanında yapılan birçok
araştırma, şayet anne duygusal boyutta gereken sevgi, ilgi ve bakimi
gösteriyorsa, çocuğun sağlıklı bireyler olması için bir engel veya sebebin
olmadığını kanıtlamıştır. Hatta buna
ek olarak, çalışan annelerin çocuklarının daha bağımsız, güçlü, sorumluluk sahibi, ve başarı odaklı bireylere
dönüştükleri gerçeği görülmüştür.
Çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar ise, çocukluk döneminde sevilip
sevilmemek, istenip istenmemek çocukların beynine sürekli yazıldığı ve
çocuk ilk yaşlarında ‘annem’ ve ‘ben’
demeye başladığı gerçeğini bulmuştur. Bu yüzden, özellikle çocukluklarının ilk dönemlerinde anne ilgisi ve
şefkati daha da önemli olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.
Özellikle çocuğun kişilik ve duygusal
gelişimi açısından ilk 4 sene çok büyük önem taşıyor. Fakat, tabi ki bu durum doğum sonrası işlerine dönmek
zorunda kalan annelerce çözümsüz
bir problem olarak algılanmamalıdır.
Buradaki kritik nokta, çocuğa sevgi ve
güven duygularını verebilecek başka
bir bireyin, çocukla beraber, anne
yokken olup ilgilenmesidir. Bu kişi
ister baba olsun, ister anneanne ya
da bakıcı, önemli olan çocuğa ihtiyaç
duyduğu duygusal yakınlığı verebilmesidir.
Peki, çalışma hayatına dönen anne,
içinde bulunduğu durum ve zorunlulukları nasıl paylaşmalıdır?
Bu noktada annenin çocuğu büyük
kişi gibi kabul edip açıklamalarını bu
doğrultuda yapmasıdır. İşte burada
en az annenin tutumu kadar babanın
tutumu çok büyük değer taşır. Baba
elinden geldiğince anneye yardim etmeli ve annenin söylediklerini en iyi
şekilde desteklemelidir. Çocuğun ilk
zamanlarda üzülüp tepki göstermesi normaldir. Fakat zamanla anne ve
babasının onu gerçekten sevip önem
verdiğini görüp bu durumu kabullenecektir.
Burada değer taşıyan başka bir konu
ise ,annenin çocuğuyla geçirebileceği zamanın kalitesidir. Kaliteli zaman
geçirmek nitelikli bir beraberlik yaratmaktır. Birlikte geçirilen zaman içinde, anne ve çocuk arasında gerçek
bir ilişki kurabilmektir. Anne sürekli
olarak çocuğu ile konuşmak, paylaşmak, oyunlar oynayıp onu çok sevdiğini söyleyip bunu hal ve tavırları ile
belli etmelidir.
Çocuğa bir annenin verebileceği en
büyük hediye her gün kısa da olsa
bir zaman dilimini nitelikli ve sürekli
olarak geçirmektir. Emin olun çocuk
zamanla annesinin çalışmasına tolere
edecektir.
8 MART ’ 14
99
AİLEDE ÇOCUKLARIN
DUYGUSAL ZEKA GELİŞİMİ
Çocukların duygularına önem vermeyen ve duygusal ihtiyaçlarına karşılık
vermeyen anne ve babalar, onların
duygusal gelişimlerine engel olurlar.
Duygusal zeka karşı tarafı anlama,
algılama, ve aynı zamanda da kişinin kendi duygularını ifade edebilme
becerisidir ve insan yaşamında çok
önemlidir. Yapılan araştırmalar, bireylerin hayatlarını yönlendirmede,
mutlu ve başarılı olmalarında zekanın
(IQ) etkisinden çok duygusal zekanın
önemli olduğunu göstermektedir.
Bunun başlıca nedeni , düşünme yeteneğinin zeka ile sınırlı olup, istek ve
motivasyonun duygusal zekanın birer
getirisi olmasından kaynaklanmasıdır. Duygusal becerisi olan çocuklar
hayatlarının her evresinde başarılı
olmaya adaylardır. Bu yüzden çocuklara duygusal zeka becerisinin kazandırılması, çocukların hayatlarındaki
engelleri aşmaları ve hayal kırıklıkları
ile kolay başa çıkabilmeleri için çok
büyük önem taşımaktadır.
Ebeveynlerin çocuklarına özel zaman
ayırmaları, onları sevdiklerini, onları
önemsediklerini belirtmeleri, onlarla
iyi ilişkiler içinde olmaları, çocukların
özgüvenlerini geliştirmelerini ve başkaları ile daha verimli ilişkiler kurmalarını sağlayacaktır.
Çocuklar, bebekliklerinden itibaren
sağlıklı sağlıksız, doğru ya da yanlış
pek çok şeyden etkilenerek büyürler.
Çevrelerinden gelen tepkilere göre
kendileri ve başkaları ile ilgili çeşitli
duygu ve düşünceler edinir ve bunlara göre, değişik davranış biçimleri
geliştirirler. Bu nedenlerden dolayı
duygusal zekanın ilk okulunun ‘aile’
olduğunu söylemek çok doğrudur.
Anne-babanın davranışları çocuğun
duygusal yaşantısında derin ve kalıcı
etkiler yaratır.
100
8 MART ’ 14
Aile içinde duygusal gelişimlerine
karşılık verilen, duygu ve hisleri kritik edilmeden dinlenilen, sevgi gören çocuklar, kendi anne-babalarına
güven duyacak ve bir sıkıntıları olduğunda bunu onlarla çekinmeden
paylaşacaklardır. Aynı zamanda, çocukların kendilerini tanımaları, seçim sahibi olmaları ve öz iradelerinin
gelişimi için ebeveyninlerinin onlara
seçme hakkını vermeleri, bu çocukların etrafında olan bitenlerle ilgili
hislerinin gelişimine yardımcı olacaktır. Böylelikle, çocukların öz-bilinçleri
de gelişecektir ve bu yeteneğe sahip
olan çocuklar kendi duygu ve düşüncelerini daha iyi anlayacak ve kontrol
edebileceklerdir.
Kendi farkındalıkları gelişmiş olan çocuklar, çevrelerindeki insanlarla olan
ilişkilerinde de başarıya erişecekler
ve başkaları ile sağlıklı ilişkiler kurabileceklerdir.
Bunlara ek olarak, anne ve baba çocuklarına mümkün olduğunca mutlu
ve eğlenceli bir aile ortamı yaratmaya
çalışmalıdırlar. Bunun nedeni, çocukların duygusal sağlıklarının ve etkili
düşünme/öğrenme yeteneklerinin
birbirleri ile yakından ilişkili olmasıdır. Çocuklara, gerginliğin, korku ve
hayal kırıklıklarının çok yaşanmadığı,
huzurlu, neşe ve mutluluğun olduğu,
güven içinde hissedip yaşadıkları bir
ortamın sağlanması bu çocukların
günümüzün mutlu, üretken, bağımsız ve başarılı bireylerine dönüşmelerini sağlayacaktır.
Özet olarak söylemek gerekirse, çocuğun duygusal zekasının gelişebilmesi için, doğduğu günden itibaren
sevgiden ve ilgiden yoksun kalmaması gerekiyor. Sıcak, güvene dayalı ilişkilerin yaşandığı bir ailede büyüyen
çocuklar, duygusal zekaları gelişmiş
bireylere dönüşüyorlar. Başkalarının
duygularının ne anlama geldiğini anlama konusunda zorluk çekmiyorlar
ve diğer insanlara karşı kendi duygularını nasıl ifade edebileceklerini
öğreniyorlar. Bunlara ek olarak, duygusal açıdan sağlıklı yetişen çocuklar
yaşamları boyunca daha az davranış
problemleri yaşıyorlar. Başkalarının
bakış açılarını anlayıp olumlu ilişkiler
inşa edebiliyorlar.
ÇOCUKLARDA CİNSEL
DOKUNULMAZLIĞA
KARŞI SUÇLAR
ÖNERİLEN DÜZENLEME
• TCK da çocukların cinsel dokunulmazlığına karşı işlenen suçlarla
ilgili düzenlemelerin sadece failin
cezalandırılmasına odaklı olmayıp
• ‘Çocuğun korunmasına ilişkin’ düzenlemelere de yer verilmelidir.
• Bunlar önlemeye ilişkin düzenlemeler olup
• 1.Önleyici tedbirler
• 2.Mağdura sağlanacak destekler
• 3.İstismar şüphesi halinde kullanılabilecek müdahale biçimlerini
kapsamalıdır.
1. ÖNLEYİCİ TEDBİRLER
• Çocuklara ilişki içinde çalışan kişilerin işe alımına ilişkin sınırlamalar ve eğitimlerine ilişkin koşullar
• Çocukların gelişen kapasitelerine
uygun olarak,cinsel sömürü ve
istismar risklerine ve kendilerini
koruma yollarına ilişkin bilgi eddinmelerini sağlamak üzere eğitilmeleri
• Kamuoyunu biliçlendirme, çocuklara yönelik suçları özendirici
yayınları engeleme dahil olmak
üzere kamsal tedbirler
• Çocukları cinsel sömürü ve istismardan koruma ve bunları önleme amacı ile sivil toplum tarafından yürütülen,uygun olduğu
hallerde fon kurma yolunu da içeren,proje ve programlara finansman sağlama.
• Çocuğa hizmet veren kuruluşlar
arasında işbirliğine ve koordinasyona dayalı bir erken uyarı sistemi
kurulması,
• Kişisel verilerin korunmasına saygı
göstererek, çocukların cinsel sömürü ve istismarı olgusunu gözlemleme ve değerlendirme amacı ile ulusal ve yerel seviyede ve
sivil toplumla işbirliği içinde veri
toplamak için mekanizmalar veya
irtibat noktaları oluşturulması.
• Çocuklara karşı cinsel nitelikli mükerrer suç riskini önleme ve engeleme amacı ile,bu suçtan hüküm
giymiş kişiler için cezaevi içinde
ve dışında uygulanabilir etkin müdahale programları ve tedbirlerin
sağlanması.
• Çocuklara yönelik cinsel suçlardan mahkum olanların takibinden sorumlu kurumlar ile sağlık
hizmetleri ve sosyal hizmetler ve
adli makamlar arasında ortaklık
ve işbirliği türlerinin gelişmesi
Av. Aşkın Topuzoğlu
İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi
2. MAĞDURA SAĞLANACAK
DESTEKLER
• Cinsel istismarın önlenmesinde
en etkili yöntemlerden biri de
mağdurların adalete erişimini kolaylaştırmaktır.
• Böylece risk altındaki çocuklar,riski mümkün oan en kısa sürede bertaraf edebilecek,olaya adli
makamların el koyması yeni eylemler bakımından da caydırıcı
olacaktır.
• Bu nedenle önlemeyi amaçlayan
yasaların,mutlaka mağdurların
korunmasına ve desteklenmesine,yardım görmesine ilişkin
yöntemleri de içermelidir. Bu düzenlemeler aşağıda belirttiğimiz
hususları kapsamalıdır.
• Mağdurlar,yakın akrabaları ve
bakımından sorumlu kişiler için
gereken desteği sağlamak amacı
ile,etkin sosyal programlar oluşturulması ve bu amaçla hizmet
verecek multidisipliner yapıların
kurulması.
• Mağdurun yaşı belirli değilse,yaşının tahkiki süresince mağdura
çocuklar için sağlanan koruma ve
yardım tedbirlerinin tanınması.
8 MART ’ 14
10 1
• Mağdurlara adli süreçte danışmanlık ve rehberlik yapacak servislerin kurulması
• Çocuklarla ilişki içinde çalışan
meslek erbapları için bir çocuğun
cinsel sömürü veya cinsel istismar
mağduru olduğuna inanmak için
makul nedenlerin olduğu herhangi bir durumu çocuk korumadan
sorumlu makamlara bildirme yükümlülüğü getirilmesi ve bu yükümlülüğün yerine getirilmesine
engel oluşturabilecek meslek sırrına ilişkin mevzuatın bu amaçlauyumlu biçimde yeniden düzenlenmesi.
• Gizlilik ve anonimliğe saygı içinde
telefon ve internet yardım hatları
gibi bilgi servisleri oluşturulması
• Mağdurların kısa veya uzun süreçte fiziksel ve psikososyal iyileşmelerine yardım etmek için
bakım,tedavi koruma hizmetleri
veren kuruluşların kurulması.
İSTİSMAR ŞÜPHESİ HALİNDE
KULLANILABİLECEK MÜDAHALE
BİÇİMLERİ
• Çocuğun anne babası veya bakımından sorumlu kişi, çocuğun
cinsel sömürüsü veya istismarına
karışmış ise, varsayılan failin uzaklaştırılması veya mağdurun kendi
aile ortamından çıkarılması olasılığını içerir. Bu çıkarılmanın şartları ve süresi çocuğun yüksek menfaatine uygun şekilde belirlenir.
• Mağdurun ve mağdura yakın olan
kişilerin tedavi amaçlı yardımlar102
8 MART ’ 14
dan, özellikle acil psikolojik bakımdan yararlanmalarının sağlanması.
ÖNERİLER
•Önlemeye ilişkin düzenlemeler
yapılmalıdır.
•Çocuklara yönelik cinsel istismar
yasada açıkça tanımlanmalıdır.
•Cinsel istismar 18 yaşından küçüklere yönelik her türlü cinsel
davranışı kapsayacak biçimde düzenlenmelidir.
•ENSEST ayrı bir suş olarak tanımlanmalı ve düzenlenmelidir.
•Erken yaşta evlendirme cinsel istismar suçu kapsamında düzenlenmelidir.
•Rızaya dayalı cinsel ilşki sadece
yaşıt küçükler arasında kabul edilmelidir.
•Sanık infaz süresi içinde psikolojik
tedaviye tabi tutulmalıdır.
•Şartla salıverilme kararı uzman
görüşü alındıktan sonra infaz hakimliğince verilmelidir.
•TEKERRÜR, cezanın ağırlaştırılması ve koşullu salıvermenin engellenmesi sebebi sayılmalıdır.
•Çocuklara yönelik cinsel istismar
suçlarından sabıkalı olanların çocukla ilgili işlerde çalıştırılmaları
yasaklanmalıdır.
•Mağdurun tedavisi ve adli süreçlerde desteklenmesine ilişkin düzenlemeler öngörülmelidir.
•Soruşturma ve kovuşturma aşamaları için ikincil mağduriyeti
önleyecek biçimde düzenlemeler
yapılmalıdır. Örn. SORUŞTURMALARDAN SORUMLU KİŞİLERİN,
BİRİMLERİN, YADA SERVİSLERİN
ÇOCUKLARIN CİNSEL SÖMÜRÜ
VE İSTİSMARI İLE MÜCADELE
ALANINDA UZMANLAŞMIŞ OLMALARI, BU AMAÇLA EĞİTİLMİŞ
OLMALARI, BU BİRİM VE SERİSLERİN MALİ KAYNAKLARA SAHİP
OMALARI GİBİ.
• Çocukların cinsel sömürü ve istismardan sadece failin cezalandırılması yolu ile koruma
•Terk edilmiş bir yasama anlayışı
olup,
•Devletin çocuğun korunmasına ilişkin uluslararasısözleşmeler ile de
düzenlenen, önleyici tedbirleri alma
yükümlülüğü ile de bağdaşmaz.
•Cezalar, yürütme için önleme ve
koruma konusunda aktif yükümlülüklerinin tarif edildiği bir yasal
düzenleme ortamında adil ve anlamlı olur.
CEDAW KOMİTESİ TAVSİYE
KARARI İNCELEMESİ
ÇALIŞMA YAŞAMINDA CİNSİYET AYRIMCILIĞI, MOBBİNG;
TOPLUMSAL CİNSİYET AYRIMCILIĞI İÇEREN SAVUNMA VE YARGILAMA
İkinci Dünya Savaşının ardından dünya barış ve güvenliğinin korunması
için 1945 yılında Birleşmiş Milletler
Örgütü kurulmuş ve insan haklarına
verdiği önemi 1948 yılında yayınladığı “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”1 ile ortaya koymuştur. Kadın-erkek eşitliğinin kabul edildiği bu
beyanname, “kadın” çalışmalarında
bir başlangıç olmuştur. Çalışmalar,
1946 yılında, “Birleşmiş Milletler
Ekonomi ve Sosyal Konseyi” içinde
“Kadının Statüsü Komisyonu”nun
“İnsan Hakları Komiyonu “ile eşit derecede kurulması ile devam etmiştir.
Birleşmiş Milletler 1975 Meksika I,
1980 Kopenhag II, 1985 Nairobi III,
1995 Pekin IV olmak üzere dört kadın konferansı düzenlemiş ve kadınların sorunları ile çözüm önerilerini
gündeme getirmiştir. “Kadın Statüsü
Komisyonu” bu konferanslar çerçevesinde programlar hazırlamış, kadın
haklarının bir çok beyanname içine
girmesini sağlamıştır.
Birleşmiş Milletler ve Sivil Toplum Örgütleri tarafından yapılan çalışmalar
sonucunda “kadın”ların insan haklarını kullanmaları için yeni önlemler
1
GEMALMAZ M. Semih; Uluslarüstü İnsan Hakları Belgeleri, 2. Bası, İstanbul 2000, Türkiye
bildiriyi 27.05.1979 tarih ve 7217 sayılı RG yayınlamıştır.
Av. Sibel Kama
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Üyesi
Raporları” ve “Komite Tavsiyeleri”
dir. Türkiye CEDAW ‘ı 1985 yılında
imzalamış ve aynı yıl onaylamıştır.
3232 sayılı kanun gereği Sözleşme
1986 yılında yürürlüğe girmiştir.
alınması gerektiği saptanmıştır. 1967
yılında geniş, fakat hukuki bağlayıcılığı olmayan bir beyanname olan
DEDAW2 ile kadın hakları alanında
yeni bir gelişmenin temeli atılmıştır.
Bunu, 18 Aralık 1979 tarihinde kapsamlı ve hukuken bağlayıcılığı olan ve
3 Eylül 1981 tarihinde yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler (BM) Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)3 izlemiştir.
Sözleşme, kadınlara karşı ayrımcılığı
bütün alanlarda yasaklaması ve devletleri eşitliği hukuksal ve gerçek düzeyde sağlamakla yükümlü kılması
bakımından “Kadının İnsan Hakları
Belgesi “niteliğindedir. İlk zamanlar,
Sözleşmeye aykırı davranışların engellenmesi için öngörülen usul ”Ülke
2
Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Beyannamesi
3
CEDAW nedir?,httpwww.frauen.bka.gv.atDocView.axdCobid.28274 (18.01.2014)
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 6
Ekim 1999 tarihinde, Sözleşmede
belirlenen kadının insan hakları ihlallerini daha etkili denetleyebilmek
amacıyla “Ek İhtiyari Protokolü” hazırlamış ve protokol 22 Aralık 2000
tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Ek İhtiyari Protokolü 2000 yılında
imzalamış, 2002 yılında onaylamış
ve protokol 4770 sayılı kanun gereği
2003 yılında yürürlüğe girmiştir. 4
Ek İhtiyari Protokol, Sözleşmede belirlenen kadın hakları ihlallerini denetlemek bakımından iki ek yöntem
getirmektedir. Bunlardan ilki, Kişisel
Başvuru Yöntemi (iletişim prosedürü), diğeri ise İnceleme Yöntemidir. 5
4
3232 sayılı “Kadınlara Karşı Her Türlü
Ayrımcılığın Önlenmesine Dair Sözleşme”nin
Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair
Kanun”, Kabul Tarihi:11. Haziran 1985, Resmi
Gazete ile Yayın ve ilanıı:26 Haziran 1985-Sayı
18792 ,. Bakanlar Kurulu 24 Temmuz 1985 gün
ve 85/9722 sayılı kararla onaylamış, 14 Ekim
1985 tarih ve 18858 sayılı Resmi Gazetede
yayınlanarak, Sözleşme 19 Ocak 1986
tarihinde yürürlüğe girmiştir.
5
“Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine İlişkin İhtiyari Protokol”ün Onaylanması Hakkında Karar”B.K.K.
8 MART ’ 14
10 3
Kişisel Başvuru Yöntemi , birey ve
gruplara,” Sözleşmede Belirlenen
Hakları” devlet, özel bir kişi, bir kuruluş veya şirket tarafından ihlal edildiği
ve bu ihlal ulusal yargı yolu ile yeterince cezalandırılmadığı durumlarda
Komiteye başvuru hakkı vermektedir.
Komiteye başvuru, Anayasa Mahkemesine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru yolları ile benzerdir.
Başvurunun kabul edilebilmesi için, Taraf Devletin Ek İhtiyari Protokolü onaylamış olması, Aynı başvurunun daha
önce Komite veya başka uluslararası
bir soruşturma çerçevesinde incelenmemiş veya halihazırda incelenmiyor
olması, Sözleşme hükümlerine aykırılık
olması, Başvurunun temelsiz veya yetersiz dayanaktan yoksun olmaması,
Hakkın kötüye kullanımı niteliğinde
olmaması, İhlalin, protokolün Taraf
2002/4703, T.26 Ağustos 2002, R.G. 18 Eylül
2002 , S.24880, 4770 sayılı kanunla onanmış,
29 Ocak 2003 yürürlüğe girmiştir.
104
8 MART ’ 14
Devlet tarafından onaylanmasından
sonra olması gerekmektedir. Yine, diğer başvurulara benzer şekilde, İç hukuk yollarının tüketilmiş olması gerekir.
İç hukuk yollarının makul olmayan bir
şekilde uzamış olması veya etkili sonuç
alma ihtimalinin zayıf olması durumlarında da başvuru kabul edilmektedir. (MADDE :4) Başvurucu, telafisi
mümkün olmayan zararları önlemek
bakımından “geçici önlemler” de talep edilebilecektir. (Madde:5)Ancak
“Komite”, Anayasa Mahkemesi veya
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden
farklı olarak bir “mahkeme” değildir.
Bu nedenle kararları mahkeme hükmü
niteliğinde değildir, tazminat veya ceza
içermez. Komite, sadece “ihlali belirleyecek” ve Taraf Devlete bu konuda
“tavsiyelerde” bulunacaktir. Daha sonra ise konuyu ülke raporları ile takip
edecektir. Başvurucunun “Komitenin
İhlal Tespitine” dayanarak, “tazminat”
ve “ceza” için Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesine başvurması mümkündür.
İkinci yöntem ise Komiteye, tehlikeli veya sistematik kadın hakları ihlali
olduğunda kendiliğinden araştırma,
soruşturma ve gerektiğinde Taraf
Devlete “öneride bulunma yetkisi”
veren araştırma prosedürüdür.
Ek İhtiyari Protokol ile “Komite”ye
verilen, Sözleşme hükümlerinin ihlali
yolundaki tespit hakkı, sadece bireysel veya gruplar halindeki kadınların
hak ihlalini değil, başvurmayan yığınların da haklarını görünür kılmaktadır. “Komite” kararlarında kadınların
çeşitli alanlarda uğradığı ayrımcılığı
her türlü yönü ile incelemekte ve
farklı bakış açıları getirmektedir. Kadın hakları ihlallerinde, eşitlikçi olmayan mevzuat kadar, hatta daha da
önemli olan husus, “İÇSELLEŞTİRİLMİŞ KALIP YARGILARDIR.” Bu içselleştirme, ayrımcılığın fark edilmesini ve
kavranmasını zorlaştırmakta, kadınları ve sorunlarını adeta “görünmez”
kılmaktadır. Böylece kadınların sorunları “çözümsüz” kalmaktadır. “Komite”, incelemelerinde, “Kadın Yaşamının” çeşitli alanlarında bulunan
kalıp yargıları, basmakalıp klişeleri,...
ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle
“Komite”ye yapılan başvurların ve
“Komite” tavsiyelerinin yaygınlaştırılması, mahkemeler dahil her alanda
kullanılması kalıpların yıkılmasında
önemli olacaktır.
Bu çerçevede, “Komite”nin, Türkiye’den yapılan, “İş ve Çalışma Hayatında Kadın-Erkek Eşitliğine Aykırılığın
tespiti” konulu başvuru sonucu verdiği “Tavsiye” kararını değerlendirmeye
sunmak istiyorum. Tavsiye kararında,
iş hayatında karşılaşılan hak ihlalinin
tespiti kadar ilgi çeken bir husus,
“Komite”nin “cinsiyet ayrımcı savunmalara karşı tutumu”dur. Kadınlar,
haklarını elde etmek için mahkemeler dahil başvurdukları çeşitli merciilerde “cinsiyet ayrımcı” “savunma” ve
“suçlamalarla” karşılaşmaktadır. Pratikte, bu tür iddialar dikkate alınarak,
araştırmaya konu edilmektedir. Kadın,
taciz veya tecavüze uğradığında, “rızasının olmadığını”, şiddete uğradığında “tahrik etmediğini”, boşanmada zaman zaman “ev işlerini düzenli
yaptığını”,... ispatlamak durumunda
kalmaktadır. “İffetsizlikle Suçlanma
Korkusu” kadının, hemen her hak
aramasında, Demoklesin kılıcı gibi
başında durmaktadır. Bu durum, Kadınları yasal haklarını ararken, küçük
düşürülme, adının çıkması, iftiralara
uğrama korkusu içinde bırakmakta
ve hak aramalarına engel olmaktadır.
İşte bu nokta, pek çok kadının hak
arama mücadelesine hiç girmediği ve
mücadeleden vazgeçtiği yer olmaktadır. Oysa, CEDAW hükümleri gereği,
kadınlar haklarını elde etmek için, erkeklerden farklı olarak, bu acılara katlanmak zorunda değildir. Kadına karşı,
“cinsiyet ayrımcılığı içeren” iddiaların
yargılama esnasında ayıklanması, kadınları hak arayışında eşit bir konuma
sokacaktır.
CEDAW uygulamalarını denetleyen
Komitenin, Başvuru Sahibi R.K.B. nin
Taraf Devlet Türkiye aleyhine yaptğı
başvuru üzerine yaptığı inceleme ve
CEDAW/C/51/D/28/20106 sayı ile verdiği tavsiye, gerek Kadının İş Hayatı ve
Yargı mekanizması içinde karşılaştığı
“cinsiyet ayrımcı “uygulamayı ve bu
noktadaki BASMAKALIP ÖNYARGILARI
ortaya çıkarması ve gerekse “savunmada cinsiyet ayrımcı söylemlere dayalı
savunma ve araştırma yapılmasını hak
ihlali olarak değerlendirilmesi” bakımından çok önemlidir. Komitenin
konu ile ilgili tavsiyelerinin davalarda
uygulanması, Kadınları “hak arama”
konusunda özgürleştirecektir.
Kararı incelemesi, önce Başvuru sahibi R.K.B.nin olayının kısa özeti, daha
sonra Yerel mahkeme aşamasının kısa
özeti, mahkeme kararı, Yargıtay uygula6
T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Kadın
Statüsü Genel Müdürlüğü resmi web sitesinde kararın Türkçe tam metni mevcuttur. httpwww.aile.gov.tr/tr (18.01.2014)
ması ve son olarak “Komite Tavsiyesi”
sırası izlenerek yapılacaktır.
Olayı özetlediğimizde; Başvuru sahibi
R.K.B., hem kadın, hem de erkeklere
hizmet veren bir kuaförde kasiyer, ön
muhasebe personeli ve makyöz olarak çalışırken, iş akti, “bir müşterinin
hakkında şikayette bulunduğu “gerekçesi ile işveren tarafından sona
erdirilmiştir. İş akti sona erdirildikten
sonra, Yöneticilerden biri, iş yerinden
ayrılmadan önce, tüm haklarını aldığına dair bir belge imzalamasını, aksi
taktirde “diğer erkeklerle ilişkilerine
dair söylenti yayacağını” belirtmiş,
“Evli bir kadın” olan başvurucu, “çok
korkmakla”, birlikte belgeyi imzalamamıştır.
Haklarını alamayan R.K.B.,Vekil aracılığı ile yetkili İş Mahkemesine başvurarak, kıdem v.s. tazminatlarını
talep etmiştir. İşveren, cevap dilekçesinde kısaca “Başvuru sahibinin
bir çok defa iş etiğine ters düşen
davranışlarından dolayı uyarıldığını
ve bu davranışlara yönelik açıklama
yapmadığını, ““iş yerinde karşı cinsten şahıslarla cinsel eğilimli olduğu
görülen ilişkiler sergilediğini,” “kendi
faaliyet alanında, çalışanların, ahlaka
aykırı en ufak hareketten kaçınmalarının hayati öneme sahip olduğunu”
belirterek, iş aktinin feshinin haklı olduğunu iddia etmiş ve davanın reddini istemiştir.
Taraf tanıkları dinlenmiş, R.K.B. nin
kocası, ilişkisi olduğu söylenen kişinin
“aile dostları” olduğunu, kuaförde
çalışan evli erkeklerin çoğunun evlilik
dışı ilişkisi olduğunu, eşinin bunlardan tiksinti ile bahsettiğini belirtmiş-
tir. Diğer bir tanık, işverenin haklarını
aldığına dair belgeyi imzalamazsa
R.K.B. yi ... isimli bir erkekle ilişki yaşamakla suçlayacağı tehdidinde bulunduğunu, tüm bu olayların yöneticilerden birisinin Davacıdan “evinin
anahtarlarını” istemesi ve Davacının
vermemesi ile başladığını düşündüğünü söylemiştir.
Davalı tanıkları ise, Davacının ... ile
ilişkisi olduğunu, bunun işini etkilediği, ..., kadınlarla ilgilenirken Davacının kıskançlık belirtileri gösterdiğini,
müşteri ve meslektaşlarını rahatsız
ettiğini, yine Davacının ... ile beraber
dışarı yemeğe gittiğini, bu nedenle işe geç geldiğini, bir müşterinin
R.K.B. nin iş arkadaşı ile “uygunsuz
ilişki yaşadığı” na dair şikayette bulunduğunu belirtmiştir. Davacıdan,
ev anahtarını isteyen Yönetici, yaptığı
şahitlikte bu hususun kendi özel hayatına ilişkin olduğunu, dava ile ilgisi
olmadığını savunmuştur.
R.K.B. işverenin sözleşmesini “karşı
cinsten şahıslarla cinsel eğilimli olduğu görülen ilişkiler sergilemesi” nedeni ile fesh edildiğini yeni öğrendiğini belirterek, kadın-erkek eşitliğine
aykırı işten çıkarılması ile ilgili ek bir
dava açmıştır. Bu davada, İş Kanunu
madde 5 de “işyerinde toplumsal
cinsiyet ayrımcılığı yasağı” bulunduğunu; ilişkisi olduğu iddia edilen kişi
halen çalışırken kendisinin işten atılmasının İş kanunu 5. Maddesi uyarınca “işyerinde toplumsal cinsiyet
ayrımcılığı yapıldığının “göstergesi
olduğunu belirterek tazminat istemiş, her iki dava birleştirilmiştir.
R.K.B. bu davalara ek olarak, “karşı
8 MART ’ 14
10 5
cinsten şahıslarla cinsel eğilimi olduğu görülen ilişkiler sergilediğine” dair
fesih bildirimi hazırlayan yöneticiler
hakkında Cumhuriyet Savcılığına şikayette bulunmuş, aleyhlerine dava
açılmış ve “iftira” suçundan mahkumiyet kararı almış, bunu İş Mahkemesine sunmuştur.
İş Mahkemesi, işverenin, başvurucunun “karşı cinsten şahıslarla cinsel
eğilimi olduğu görülen ilişkiler sergilediğine” dair herhangibir somut
kanıtı bulunmadığını; “... ile beraber
yemek yemek ve işe birlikte gelip,
gitmek “gibi eylemlerin iş etiğini ihlal
ettiği ve iş sözleşmenin sona erdirilmesini haklı kıldığı iddiasının kabulünün mümkün olmadığını belirterek,
Davacıya kıdem ve ihbar tazminatı
ödenmesine karar vermiştir.
Ancak, İş Mahkemesi başvurucunun
sözleşmesinin feshinde “cinsiyete
dayalı ayrımcılık” yapılmasına dayanarak İş Kanunu madde 5 kapsamında istenen tazminat talebine dair
birleşen davayı red etmiştir. Kararını
çeşitli gerekçelere dayandırmıştır.
Öncelikle, başvurucunun “kadın”
olması sebebiyle işten çıkarıldığını
söylemenin mümkün olmadığını, ilişki yaşadığı iddia edilen ... nin halen
çalışıyor olmasının cinsiyete dayalı
ayrımcılığı kanıtlamaya yeterli olmadığını belirtmiştir. Devamla, işveren
iddia etse dahi bu tür bir ilişkiyi ispatlayamadığını, Davacının da ilişkiyi
kabul etmediğini belirtmiş, Davacının
bu iddialarla ilgili farklı hukuki sebeplerle dava açabileceğini ancak “eşit
davranma ilkesine” aykırılık nedeni
ile dava açamayacağını vurgulamıştır.
106
8 MART ’ 14
Yine, Mahkeme, tanık ifadelerinde
“karşı cinsten şahıslarla “denilerek
çoğul ifade kullanıldığını, işverenin
başvuru sahibinden açıklama istediğini, Başvuran aleyhinde müşterinin
şikayeti olduğunu, kuaförde özellikle
kadınların işe alındığını belirtmiş ve
bunları “eşit davranma yükümü” ile
ilgili bir ayrımcılık olmadığına dair
delil kabul etmiştir. Karar temyiz edilmiş, Yargıtay, Sözleşme kapsamında,
cinsiyete dayalı ayrımcılık yapıldığına
ilişkin iddialara herhangibir gönderme veya açıklama yapmaksızın kararı
onamıştır.
R.K.B., CEDAW 2/a maddesinin ihlal
edilerek, İş Kanunu 5. Maddesinde
kadın-erkek eşitliği kabul edilmesine
rağmen, cinsiyete dayalı ayrımcılıkla
ilgili ileri sürdüğü iddiaların dikkate alınmadığı; yine Sözleşmenin 5/a
maddesinin ihlal edilerek, mahkeme
kararında geçmişten gelen çizgilerin
takip edildiğini; toplumsal önyargı ile
hareket edilerek, başvuru sahibinin
ahlakının ve mahremiyetinin işvereni
tarafından kadın olduğu için sorgulanıp, erkek çalışanların davranışlarının
hiç bir zaman ahlak açısından incelenmediğini; erkek çalışanların gayrimeşru hareketleri gözardı edilirken,
başvuru sahibinin gayrimeşru hareketleri olduğu iddiası ile işine son verildiğini; İş Mahkemesinin, başvuru
sahibinin işten çıkarılmasını, yalnızca
işveren başvuru sahibinin karşı cinsten şahıslarla cinsel eğilimi olduğu
görülen ilişkiler yaşadığına dair somut bir kanıt göstermediği için, hukuka aykırı bulduğunu; Sözleşmenin
11/1 a ve d fıkraları uyarınca mağdur
olduğunu, işverenin kendisine tüm
haklarından yararlandığına dair kağıt
imzalatmak istediğini, imzalamadığında diğer erkeklerle ilişkisi olduğuna dair söylenti yayacağı tehdidi
ile cinsiyete dayalı ayrımcılığa –mobbing- uğradığını, bunun mahkemece
ve Yargıtayca dikkate alınmadığını,
son olarak da Taraf Devletin Sözleşmenin 1/a maddesini ihlal ile Sözleşmenin bir çok hükmünün ihaline izin
verdiği gerekçeleri ile Komiteye başvurmuştur.
Komite, yerel mahkemede, işveren
tarafından yapılan “toplumsal cinsiyete ilişkin önyargı içeren” savunmanın, İş Kanunu’nun 5. Maddesindeki”
eşit davranma ilkesini” ihlal ettiğini
belirtmektedir. Komite, işbu maddeye göre, çalışanın eşitlik ilkesinin
ihlal edildiğine dair güçlü bir ihtimal
bulunması durumunda, “iddia edilen
ihlalin gerçekleşmediğinin ispatlanması yükünün işverene ait olduğu”
görüşüne varmıştır.
Komitenin başvuru ile ilgili olarak
esasa ilişkin değerlendirmesi :
Komite, İş Mahkemesi’nin işveren
adına sunulan kanıtın toplumsal cinsiyet açısından önyargılı ve ayrımcı
doğası konusunda hiç bir noktada
olumsuz bir yorumda bulunmamış
olmasını endişe ile karşıladığını belirtmiştir. Mahkeme, işverenin eşit
davranma ilkesine aykırı olarak
Başvuru Sahibine karşı cinsiyete dayalı ayrımcılık teşkil eden bu savunmasını doğrudan reddetmek yerine
işverenin sunduğu kanıtları ve erkek çalışanlar ..., ...nun değil yanlızca “kadın” çalışan olan başvuru
sahibinin ahlaki bütünlüğünü incelemiştir. Ceza Mahkemesinden farklı
olarak İş Mahkemesi ve Yargıtay hiç
bir zaman işverenin sunduğu kanıtları “tamamen Başvuru sahibinin özel
hayatı ile ilgili olduğu” gerekçesiyle
reddetmemiştir. Komite, işbu davada mahkeme sürecinin, basmakalıp
algılar teşkil eden daha çok evlilik
dışı ilişkilerin kadınlar için daha
ağır olduğu, erkeklerin evlilik dışı
ilişki yaşamasının kabul edilebilir
olduğu, kadınlar içinse bu durumun
kabul edilemez olduğu ve yanlızca
kadınların “ahlaka aykırı en ufak
hareketten dahi kaçınmaları gerek-
Komite başvurucunun yasalarda bir
yetersizlik olduğu yönünde itirazı
olmadığını; Taraf Devletin, mevzuatta cinsiyete dayalı ayrımcılığı cezalandırdığı; kadın ve erkeklerin eşit
haklara sahip olması ve bu hakları
kullanmak için eşit araçlara sahip olması için tüm yasal tedbirleri aldığını
belirtmiştir.
Komite, İş Mahkemesinin, işverenin
cevap dilekçesinde ve fesih bildiriminde Başvuru sahibinin işten çıkarılmasına yönelik temel iddiasının,
Başvuru sahibinin “karşı cinsten şahıslarla cinsel eğilimli olduğu görülen
ilişkiler sergileyerek, söylentiye yol
açtığı”, olduğunu belirler. Mahkemenin bu doğrultuda yaptığı araştırmada, Yönetici, Başvurucunun ....
ile ilişkisi olduğunu, bunun taraflar
evlenmeden önce başladığını, sonra devam ettiğini belirtmiş; Davacı
tanıkları ise Davacının ahlaki bütünlüğüne tanıklık etmenin yanı sıra Davacının, erkek çalışanların evlilik dışı
ilişkilerini iğrenç bulduğunu belirttiğini tespit etmiştir.
tiği” algıları temelinde gerçekleştiği
görüşüne varmıştır.
Komite, Sözleşmenin tam olarak uygulanmasının yanlızca Taraf Devletlerin doğrudan ve dolaylı ayrımcılığı önleme ve kadınların de facto konumlarını iyileştirmek değil, aynı zamanda
kadınlara karşı ayrımcılığın temel
sebeplerinden birisi olan toplumsal
cinsiyete ilişkin basmakalıp fikirleri değiştirmek ve dönüştürmek ve
haksız yere toplumsal cinsiyetle ilgili basmakalıp fikirlerin oluşmasını
engellemelerini de gerektirdiğini
vurgulamaktadır. Komite toplumsal
cinsiyetle ilgili basmakalıp düşüncelerin yasaların ve hukuk sisteminin de
içinde bulunduğu çeşitli araç ve kurumlarla devam ettirildiğini ve bu tür
düşüncelerin Devletlerce hükümetin
tüm kol ve kademelerinde ve özel
sektör aktörleri tarafından devam
ettirildiği görüşüne varmıştır. Mahkeme ve Yargıtay toplumsal cinsiyet
yönünü hiç ele almadan erkeklerin
evlilik dışı ilişki yaşamalarının kabul
edilebilir olduğu düşüncesiyle kadın ve erkeklerin rolleri hakkındaki basmakalıp düşünceleri devam
ettirmiştir. Komite bu nedenle Taraf
Devletin Sözleşmenin 5/a maddesini
ihlal ettiği hükmüne varmıştır.
Komite, Başvurucuya uygulanan
“mobbing” i de değerlendirmeye
almış ve Başvuru sahibine yapılan
baskı, tehdit ve tacizin doğasının,
kadın olması ve evli bir kadın olmasından kaynaklanmasının “eşit
davranma ilkesine” aykırı olduğunu; Ayrıca, aynı zamanda işverenin
taciz de dahil olmak üzere cinsiyete
dayalı ayrımcılıktan kaçınma yükümünün iş sözleşmesinin sona ermesiyle sonlanmadığı hususlarına
vurgu yapmıştır.
Sonuç olarak, Komitenin tavsiye kararı kadına ilişkin bir önyargıyı ortaya çıkarmaktadır. Toplumda, gerçek eşitliğe aykırı olarak “Erkek ve
Kadınların ahlaki davranışları farklı
ölçütlerle”
değerlendirilmektedir.
Kadınlarda sıkı sıkıya sorgulanan evlilik dışı ilişki, Erkeklerde özel hayat
kabul edilmektedir. Bu “basmakalıp”
düşünce kadınların hak arama çabasında, erkekten farklı olarak “ahlaklılığını” tartışmayı ve ispatlamayı
gerektirmekte, hak aramalarını ve
haklarına kavuşmalarını kısıtlamaktadır. Bu tür “cinsiyet ayrımcı “iddia
ve savunmaların dikkate alınmaması,
kadını haklarını kullanmada erkekle
eşit duruma getirecektir. Yine, Komitenin, çalışanın, eşitlik ilkesinin ihlal
edildiğine dair güçlü bir ihtimal göstermesi durumunda, ispat yükünün
işverene geçeceği ve iş akti sona erdikten sonra da ayrımcılık yasağının
devam edeceği tespitleri kadınları,
erkek ayrımcı doğası olan iş yaşamına girme, çalışma ve ayrılmada özgürleştirici niteliktedir.
KAYNAKÇA:
GEMALMAZ, M.Semih : Temel Belgelerde İnsan Hakları,
İstanbul 1994
MOROĞLU, Nazan: Uluslararası Belgelerde Kadın Erkek
Eşitliği, İstanbul, 2005
ÖZDAMAR, Demet: Türk Kadın Hukuku Mevzuatı, Ankara
2009
İNTERNET ADRESLERİ:
httpwww.frauen.bka.gv.atDocView.axdCobid.28274
(18.01.2014)
httpwww.aile.gov.tr/tr (18.01.2014)
8 MART ’ 14
10 7
ŞİDDETLE MÜCADELEDE ULUSAL
MEKANİZMALAR ŞİDDET ÖNLEME VE
İZLEME MERKEZİ (ŞÖNİM)
(ŞİDDET MAĞDURU KADINLARIN SOSYO DEMOGRAFİK ÖZELLİKLERİ
VE YAŞADIKLARI ŞİDDETİN SOSYOLOJİK ANALİZİ)
Şiddet her geçen gün çeşitli şekillerde, günlük yaşantımız içindeki yerini
genişletmektedir. Bunu somut olarak medyanın yayınları aracılığı ile
her gün ve her saat görebilmekteyiz.
Yaşantımızın bir parçası olarak lanse
edilen şiddete, karşı çıktığımız kadar,
artan oranda varlığını sürdürmesine
de bazen bilinçli, bazen de bilinçsiz
olarak katkıda bulunmaya devam
ediyoruz.
Bu bilinçsizliğin nedeni, şiddet kavramının bir yönünün hala bizim tarafımızdan sosyal inşa süreci içerisinde
olması; diğer bir nedeni ise içeriğinin
muğlak olmasına ve karşımıza değişik
kılıklarda çıkmasına bağlıdır.
Ancak, her ne şekilde ve her ne amaçla olursa olsun, şiddetin yıkıcılığı yadsınamaz. şiddet kavramının anlam
genişlemesine uğraması sürecinin
hızlanmasının asıl, toplumdaki bireylerin tek tek her birinin zihinlerinde
yaşanacak dönüşümle gerçekleşeceği de açıktır. Tek tek bireylerin nesne
ya da özne olarak, başka bir deyişle
“mağdur” ya da “fail” olarak, onur
kırıcı bir tavrın dahi şiddet olarak adlandırıldığını bilme noktasına gelmeleri halinde şiddetin bu yeni tanımıyla
artık sosyal bir olgu olarak kavramsallaştırılabilmesi mümkün olacaktır.
Yaşanılan ataerkil toplum ve dünya ya1 08
8 MART ’ 14
pısı içinde kendilerini gerçekleştirmeye
çalışan kadınların, özellikle de şiddetin
daha çok mağduru oldukları göz önüne
alındığında, şiddetle mücadelede girişilecek her aşamada kadının ön planda
olması ve toplum içerisindeki yeri ve
statüsünün de irdelenerek, toplumsal
cinsiyet eşitliği temelinde mekanizmaların işleyişlerinin sağlanması gerekliliği
apaçık ortadadır. Şiddet sosyal bir olgu ve toplumsal
bir sorundur. Bu gerçeklikten yola
çıkıldığında toplumsal yaşamın her
alanında şiddetle mücadele mekanizmalarının geliştirilmesi gereği ve gerçeği görülmeye başlanmıştır.
‘Şiddete Sıfır Tolerans’ tanıyan yeni
şiddetle mücadele mekanizmalarının, aynı zamanda içselleştirilmesi ve
yaşamsal boyutta her kişiye ulaşabilmiş olması gerekmektedir.
Daha önce Medeni Kanun ve Türk
Ceza Kanununda kadına yönelik şiddet aile içerisinde yer almakta ve
Şahsa karşı suçlarda değil mala karşı
işlenen suçlar içerisinde değerlendirilmekteydi. Yapılan değişikliklerle suçun aile içerisinde işlenmesi söz konusuysa cezalar arttırılmış, yeni çıkarılan kanun ile ise tamamen şiddetle
mücadelede özellikle kadına yönelik
şiddetle ilgili önleme ve koruma tedbirleri netleşmiştir.
Dr. Pelin FEYMİ, Sosyolog
Yeni şiddet kanunun uygulanmasında
ve gereken hizmetlerin sunulmasında; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası,
Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, özellikle “Kadınlara
Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin
Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye
İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”
ve yürürlükteki diğer kanuni düzenlemeler esas alınmış olması; şiddet
mağdurlarına verilecek destek ve
hizmetlerin sunulmasında temel insan haklarına dayalı, kadın erkek eşitliğine duyarlı, sosyal devlet ilkesine
uygun, adil, etkili ve süratli bir usul
izlenmesi; şiddet mağduru ve şiddet
uygulayan için alınan tedbir kararlarının insan onuruna yaraşır bir şekilde
yerine getirilmesi; kadınlara yönelik
cinsiyete dayalı şiddeti önleyen ve
kadınları cinsiyete dayalı şiddetten
koruyan özel tedbirlerin ‘ayrımcılık
olarak yorumlanamaz’ ilkelerine dayandırılması önemlidir.
Bu temel ilkeler çerçevesinde kanunda ‘kadına yönelik şiddet’, ‘şiddet’,
‘ev içi şiddet’, ‘şiddet uygulayan’ ve
‘şiddet mağduru’ tanımlarının, yine
uluslararası sözleşmelerdeki tanımları da kapsayan geniş bir şekilde
tanımlanmış olması ‘şiddet’ olgusu
üzerindeki muğlaklığı yazı üzerinde
giderecek yöndedir.
Kanunda Şiddet: Kişinin, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan
zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle
sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfî
engellenmesini de içeren, toplumsal,
kamusal veya özel alanda meydana
gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve
davranış; Kadına yönelik şiddet: kadınlara, yalnızca kadın oldukları için
uygulanan veya kadınları etkileyen
cinsiyete dayalı bir ayrımcılık ile kadının insan hakları ihlaline yol açan
ve Kanunda şiddet olarak tanımlanan
her türlü tutum ve davranış; Ev içi
şiddet: Şiddet mağduru ve şiddet uygulayanla aynı haneyi paylaşmasa da
aile veya hanede ya da aile mensubu
sayılan diğer kişiler arasında meydana gelen her türlü fiziksel, cinsel,
psikolojik ve ekonomik şiddet olarak
tanımlanmıştır. Bu tanımlar şiddet olgusunun anlam genişlemesine katkı
sağlayacak niteliktedir.
Ancak uluslararası yasalar incelendiğinde, etkin yasalar ve mekanizmaların oluşturulması için belirlenen
genel şartlara (İlkkaracan,P.:2012) bu
Kanun ne kadar uyuyor diye incelendiğinde;
1. Kadına karşı Şiddet konusunda çalışan tüm guruplar ve kurumlarla
etkin bir koordinasyon ve ortak
çalışma.
Kanun bunu içeriyor ancak bir yıllık uygulamada koordinasyon ve
mevzuat uyumsuzlukları vb. nedenlerle sorunlar yaşanmakta.
2. Yasanın kadına karşı şiddetin, top-
lumsal cinsiyet ayrımcılığından
kaynaklanadığını ve bir kadının insan hakkı ihlali olduğunu net olarak belirtmesi
Kanun bunu net olarak belirtiyor
ve bu sosyolojik açıdan çok önemli bir gelişme.
3. Yasanın, kadına karşı şiddetin hiçbir şekilde tolere edilemeyeceğini
ve bu şiddeti önlemenin devletin
görevi olduğunu açıkça belirtmesi
Kanun bunu net olarak bildiriyor
ve ilgili bakanlık bunu slogan haline getirmiş durumda.
4. Şiddet mağdurlarının gerek yasal
süreç, gerekse uygulamada hiçbir
şekilde “tekrar” mağdur edilmelerinin önüne geçilmesi.
Kanun bunu öngörmesine karşın
bunu hayata geçirecek kurumsal
ve sosyal mekanizmaların olmadığı ya da verimli çalışmadığı görülüyor.
5. Her adımda şiddete uğrayan kadınların güçlendirilmesinin ana
amaç olması ve kendi özgür iradeleriyle karar vermelerinin hedeflenmesi
Kanun ilke olarak bunu benimsemiş olsa da bunu gerçekleştirecek
araç ve mekanizmaların uygulamaları ve birbirleriyle koordinasyonunu belirleyecek yönetmelik
vb. henüz bulunmadığından işlememektedir.
6. Yasanın ve planlanan her önlemin farklı konumlardaki kadınlara
uygunluğunun ve etkinliğinin göz
önüne alınması – Örn. Farklı etnik
gurup, sınıf ya da yaştaki kadınlar,
engelli kadınlar, lezbiyenler, göçmen kadınlar, azınlıklar
Kanun bu farklılıkları gözetmekte
ve ayrımcılık yapmamaktadır. Ancak uygulamada yabancı uyruklu
kadınlara her kurumun kendi iç
mevzuatı engel teşkil ettiğinden
sosyal ve ekonomik destek sistemleri kullanılamamaktadır.
7. Yasanın, uygulamayı kontrol ve
koordine edecek bir mekanizmanın kurulmasını da içermesi ve
sağlaması
Kanunun 14 ve 15. Maddeleri
bunun için Şiddet Önleme ve İzleme Merkezlerinin kurulmasını
öngörmüştür. Şu anda 14 İlde pilot uygulaması süren merkezlerin
henüz bir uygulama yönetmeliği
bulunmadığı için kanunun belirlediği amaçlara yönelik ortak bir
çalışma standardı uygulanamamakta olduğundan, verimliği ya
da işlevselliği konusunda ortak fikir birliğine ulaşılabilecek net bilgi
bulunmamaktadır.
8. Yasanın uygulamasının sürekli
kontrol altında tutularak gerekli
reformların yapılmasının sağlanması
Yasanın uygulanmasının üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçmiş
ve ilgili bakanlık tarafından yasanın uygulanmasına ilişkin yasa
uygulayıcıların verdikleri kararlar
kayıt altına alınmaktadır. Sürecin
aksaklıklarıyla ilgili henüz net bir
istatistik açıklanmamıştır.
9. Yasanın en etkin şekilde uygula8 MART ’ 14
10 9
nabilmesi için, tüm ilgili örgütleri
ve kurumları kapsayan, toplumsal
cinsiyet duyarlılığı olan ve verimli
bir koordinasyon içinde çalışacak
bir mekanizmanın oluşturulması
Kanun bunu öngörmekte ve bunun için iki mekanizma önermektedir. Yasanın uygulamalarını
izlemek ve koordine etmekler
yükümlü Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi (ŞÖNİM) ve Vali ya
da ilgili Vali yardımcısının başkanlığında toplanan ve İlde ilgili tüm
kamu ve özel kurum ve kuruluşlarının en üst düzeyde temsilcileri
olan ve İl’de şiddeti önlemeye ve
şiddete yönelik farkındalık yaratma çalışmalarını koordine edip
izleyen Koordinasyon Değerlendirme Kurulu. Ancak henüz tam
olarak çalışan bir uygulama yok.
Dünya’dan iyi örneklere bakıldığında (İlkkaracan,P.:2012); İspanya
“Toplumsal Cinsiyet Şiddetine Karşı
Bütünsel Koruma Organik Yasası”
(2004), Dünyadaki en kapsamlı ve
bütünsel bakış açısına sahip 60 sayfadan oluşan bir yasa. Yasanın ana
amacı kadına karşı şiddetin sona ermesini sağlamak. Kadına karşı şiddeti
önlemenin devletin görevi olduğunu
net olarak belirten yasa; toplumsal
bilinç yükseltme, duyarlılık sağlama
ve çeşitli kurum personelinin eğitimi
konusunda net önlemler alınmasını
sağlıyor.
Kadınlara ve çocuklara yalnızca şiddetten korunma değil, aynı zamanda
sürekli maddi yardım, konut, eğitim
ve iş olanakları sağlıyor.
Dünya örnekleri incelendiğinde iki
110
8 MART ’ 14
tür mekanizma göze çarpmaktadır(İlkkaracan,P.:2012): Birincisi, ‘Şiddete Müdahele Koordinasyon Merkezleri’ (ABD, Duluth, Minnesota:
Domestic Abuse Intervention Project
(DAIP); Almanya, Berlin: Berliner Interventionsstelle gegen Gewalt gegen Frauen (BIG); Avusturya, Viyana:
Domestic Abuse Intervention Center). Bu merkezler kadına karşı şiddet
konusunda çalışan aktivistler tarafından kurulmuş ve halen onlar tarafından yönetilen, finansmanı devlet tarafından sağlanan merkezler. Genel
olarak görevleri şiddet yasasının kurguladığı sistemin işleyişinin izlenmesi
ve koordinasyonu sağlamak. İkincisi
ise, ‘Tek Adım Merkezleri’. Müdahele koordinasyon merkezlerine oranla
çok daha yerel (örn. Yerel belediye
bazında) hizmet veren merkezlerdir.
Sisteme müdahaleden çok, sosyal
hizmet amaçlı şiddete uğrayan kadın
ve çocuklarına tek bir adımla, tek bir
merkezden tüm yardımın en acil şekilde verilmesinin sağlayan; hukuki
danışmanlık, psikolojik danışmanlık,
kolluk hizmetleri (tutanak ve şikayet), yargıya başvuru (kadın isterse),
sağlık hizmetleri, konut yardımı ve
maddi yardım, koruma önlemleri vb.
hizmetleri veren ve koordine eden
merkezlerdir. En iyi örnekleri İngiltere ve ABD’dedir.
Türkiye’de 6284 Sayılı yasa çerçevesinde kurulan Şiddet Önleme ve
İzleme Merkezleri (şu anda içlerinde Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa ve
Adana’nın bulunduğu 14 İl’de pilot
uygulama olarak kurulmuştur). Şiddete Müdahale Merkezi ve Tek Adım
Merkezinin verdiği tüm hizmetleri
bünyesinde toplamıştır. Henüz pilot
çalışma olduğu için verimlilik ve işleyişte yaşanan aksaklıklarla ilgili veri
bulunmamaktadır.
YASAL MEVZUATIN UYGULANMASINDA OLUŞAN MEKANİZMA VE
KURUMLAR (ŞÖNİM, İlk Kabul Birimi, Kadın Sığınmaevi)
6284 sayılı Ailenin Korunması ve
Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine
Dair Kanun’un 14. ve 15. maddeleri
uyarınca; “Şiddetin önlenmesi ile koruyucu ve önleyici tedbirlerin etkin
olarak uygulanmasına yönelik destek
ve izleme hizmetlerinin verileceği,
çalışmalarını yedi gün / yirmi dört
saat esası ile yürütecek Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri kurulacaktır.» denmektedir.
Bu Merkezlerde; Şiddetin önlenmesi
ve verilen tedbir kararlarının etkin
olarak uygulanmasının izlenmesine;
şiddet mağduru ve şiddet görme
ihtimali bulananlar ile Korunan kişilere; şiddet uygulayan veya uygulama ihtimali olan kişilere yönelik
psikolojik, sosyal, hukuki, ekonomik
olarak güçlendirilmesi odaklı destek hizmetleri verilmektedir. Teşkilat
yapısına bakıldığında, İllerde Aile ve
Sosyal Politikalar İl Müdürlüklerine
bağlı oldukları, altlarında ise İlk Kabul Birimi, Kadın Sığınmaevleri ve Alo
183 Sosyal Destek Hattının yer aldığı
görülmektedir.
ŞÖNİM’lerin çalışma İlkelerine bakıldığında: Tek kapı sistemi ile çalışır
(Mağdur başvurduğu birimden ilgili tüm hizmetleri alır); 7/24 çalışma esası ile çalışır; Müracaatın
alınması ve 8 saat içinde durum tespiti yapılarak müdahalenin belirlenir;
İnsan onuruna yaraşır etkili ve süratli
hizmet sunar; Kadının ekonomik, psikolojik, hukuki ve sosyal olarak güçlendirilmesi odaklı çalışmalar yapar;
Tedbir kararlarının alınması, devamı,
değiştirilmesi, kaldırılması için müracaat eder; Koruyucu ve önleyici
tedbirlerin takibini yapar; Rehberlik
ve danışmanlık hizmetleri verir; Veri
toplama ve değerlendirme yapar
denmektedir.
Bu ilkeler çerçevesinde ŞÖNİM’lerde
bulunması gereken birimler olarak
Polis İrtibat Birimi, Psiko-Sosyal Destek Birimi, Hukuki Destek Birimi, Bilgi
İşlem ve Alo 183 Hattı, Revir ve Hemşire Odası, Eğitim ve Sivil Toplum
Kuruluşları Birimi, İŞKUR ve Belediye
İrtibat Birimi, Güvenlik, Danışma ve
Bekleme Bölümü, Dinlenme ve Çocuk Oyun Odası, Çok Amaçlı Salon,
Banyo ve WC olarak belirlenmiştir.
Bursa KOZA ŞÖNİM üzerinden örnekleme yaparsak iş adımları şöyledir:
• Mağdur/failin İlk Kabulünü yapan
danışma elemanının, kişiyi meslek elemanına yönlendirmesi
• Meslek elemanı başvuran kişi ile
yüz yüze görüşme yapılarak görüşme raporunun hazırlanması,
ilgili testlerin uygulanarak kişi ile
birlikte uygun hizmet modeline
karar verilmesi ve Uygulama Destek Planının hazırlanması
• Şiddet mağdurunun ve failin değerlendirilmesi sürecinde ya da
kendi talebi doğrultusunda gerektiği takdirde 6284 sayılı Kanun
kapsamında ilgili tedbirlerin alınmasına yönelik işlem başlatılması,
• Şiddet mağdurunun panik butonu hakkında bilgilendirilmesi
ve gerek görüldüğü halde panik
butonu talebi ile ilgili işlemlerin
başlatılması, (Hukuki destek birimi ve emniyet birimine yönlendirilmesi)
• Yapılan mesleki çalışmaları gizlilik
ilkesine uygun olarak dosyalanması, Yapılan plan doğrultusunda
mağdur/failin ilgili birimlere yönlendirilmesi
Merkez dışında ancak bağlı olarak
çalışan birimler ise Kadın İlk Kabul ve
Sığınmaevleridir.
İlk Kabul Birimlerinin çalışma esasları; KOZA ŞÖNİM kararıyla kadın ve
varsa yanındaki çocuklarının Birime
geçici kabulünü yapar, ilk gözlemlerini yapar, tıbbi kontrol ve tedavi sürecini başlatır, psiko-sosyal ve ekonomik durum tespitini yapar, iki haftaya
(15 gün) kadar barınma hizmeti verir
ve gerekli durumlarda sığınma evlerine kadın ve çocuklarını yönlendirip
yerleşmelerini sağlar.
Sığınmaevlerinin çalışma esasları;
İlk Kabul Birimi ya da doğrudan ŞÖNİM’den tedbir kararı ile kadın ve
varsa yanındaki çocuklarının kabulü
ve 6 ay süreyle barınmalarının sağlanması (gerekirse süre sığınmaevi
kurul kararı ile uzatılabilir), şiddetten
koruma, kadına psiko-sosyal, hukuki,
ekonomik destek sağlama ve güçlendirmedir.
BURSA İLİ ÖRNEĞİ
Bursa’da şiddet mağduru kadınlar ve
çocuklarına yönelik yatılı hizmet veren dört sığınmaevi bulunmaktadır.
Toplam kapasite 95’tir. Ayrıca tüm sığınmaevlerine hizmet veren Valiliğe
Kadın İlk Kabul Birimi 20 kişi kapasiteyle hizmet vermektedir.
Kadın İlk Kabul Birimi 2011 yılından
beri kadınlara hizmet vermekte olup,
bugüne kadar (27 Aralık 2013) toplam 436 çocuğuyla beraber 1337
kadın hizmet almıştır. Kadınların 15
güne kadar ilk kaldıkları ve ilk destek
hizmetlerinin verilip yönlendirmelerinin yapıldığı birimdir. Bu kadınların
877’si İldeki kadın sığınmalara yönlendirilmiştir.
Aile ve Sosyal Politikalara bağlı Kadın
Sığınmaevi 20 kişilik kapasiteyle hizmete başlamış bugün ise 35 kadına
hizmet verme kapasitesindedir. Bugüne kadar yaklaşık 600 civarında
kadına hizmet vermiştir.
Büyükşehir Belediyesi Kadın Sığınmaevi Eylül 2011’de hizmete girmiş
olup, 20 kadın ve 20 çocuk kapasitesi
ile ihtiyaç sahiplerine hizmet sunmaktadır. Kadın Sığınmaevinde şu
ana kadar (27 Aralık 2013) ise 190
Kadın ve 166 Çocuk hizmetten faydalanmıştır.
Diğer ilçe belediyeleri (Nilüfer ve Yıldırım) 20’şer kişilik kapasiteyle 2009
yılından beri kadınlara hizmet vermektedir. Bugüne kadar toplam 300
kadın hizmet almıştır.
İl’deki tüm kadın sığınmaevleri, Aile
ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü
8 MART ’ 14
111
«KOZA Şiddet Önleme ve İzleme
Merkezi (ŞÖNİM))» ile işbirliği halinde şiddet mağduru kadın ve çocuklarına hizmet verilmektedir. 6284 sayılı
kanun (Aile İçi Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun) gereği Sığınmaevine
yönlendirmeler bu merkezden yapılmaktadır.
ŞÖNİM’de kadınla beraber kendisine
en uygun hizmet modeli belirlenir ve
kadının sığınmaya ihtiyacı varsa Kadın İlk Kabul Birimine yönlendirilir.
Kadın İlk Kabul Biriminde kalma süresi 15 güne kadardır. Kadın ve çocuklarının ilk güvenlik, barınma, yeme
ve sağlık ihtiyaçlarının karşılandığı ve
kadının durumuna uygun sığınmaevi
ya da diğer hizmet modellerine yönlendirildiği geçici hizmet birimidir.
Sığınmaevi hizmeti süresi 6 aydır ve
gerekli durumlarda uzatılır. Burada
kadın ve çocuklarına tüm sağlık hizmeti, psiko-sosyal destek, eğitim, iş
ve sosyal yaşam desteği, sosyo-kültürel hizmetler, okul öncesi eğitim
hizmetleri, güvenlik hizmetleri ile
izleme ve değerlendirme hizmetleri
verilmektedir.
İl’deki Kadın sığınmaevleri ve İlk Kabul Birimi çalışanları her ay düzenli
olarak sırayla ev sahipliği yaparak
payşaım toplantısı yapmakta ve ortak
alınan kararları uygulamaktadırlar.
ŞÖNİM’LERDE İŞLEMEYEN YÖNLER,
NEDENLERİ VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
Şiddet mağduru kadınların şiddet
gördükleri zaman yasal süreçleri
kullanmaya başladıklarında kolluk
kuvvetleri, adli tıp, savcılık, sosyal
112
8 MART ’ 14
hizmetler vb. her adımda aynı süreçleri tekrar tekrar yaşayarak mağduriyetlerinin ve yaşadıkları şiddetin artması hem ilgili sivil oluşumlar, kadın
çalışmaları ve ilgili kamu kurum ve
kuruluşlarca olmaması gereken bir
durum olarak ortak aklı getirmiştir.
Bunun yanı sıra kadın ve çocukların
güçlenmesini sağlayacak şekilde sosyal, psikolojik, hukuki ve ekonomik
destek mekanizmalarının herkes
tarafından standart şekilde erişilip
kullanılabilmesi için mekanizmaların
oluşturulması gerekliliği de vurgulanmıştır.
Şiddet mağduru kadın ve çocuklara yönelik bu ortak aklı destekleyen
yeni şiddet yasasının uygulamada yaşanılan sorunlar nedeniyle amacına
ulaşmada sıkıntılı olduğu gözlenmiştir. Bunun somut aracı olan ve pilot
uygulama olarak çalışan mekanizma
ise ŞÖNİM’lerdir.
ŞÖNİM’leri analiz ederken 7 Başlıkta
ele alabiliriz:
1.ŞÖNİM’lerin Dünya örnekleri içerisinde yapısının irdelenmesi:
SORUN:
Dünya’da iyi örnekler ele alındığında şiddetle mücadeleye yönelik iki tür uygulama mekanizması bulunmakta: Şiddete Müdahale Koordinasyon Merkezleri ve
Tek Adım Merkezleri. Birincisi Şiddet
Yasasının doğrudan uygulanmasını
izleyen ve koordine eden merkezler
iken; ikincisi, şiddet mağduruna doğrudan erişip sosyal hizmet ve güçlendirme mekanizmalarını işleten merkezlerdir. ŞÖNİM hedef ve işlevlerine
bakıldığında bu iki mekanizmanın
işleyişini üstlenen bir yapı olduğu görülmektedir.
Şu ana kadar geçen bir yıllık süreçte 14 ilde farklı bir işleyiş ve yapının
olması işleyişin değerlendirilmesine
olanak vermemekle birlikte, genel
görünüm Bakanlığın ortak olarak temelde uygulama ağırlığının Şiddete
Müdahale Koordinasyon Merkezi niteliğinde olduğu gözlenmektedir.
NEDENİ: Dünya’daki en iyi örneklerin
bir sentezi olarak kapsamlı bir yasa
ve bunun uygulamada koordinasyon
birimi olarak denetleme ve uygulamanın aynı çatı altında planlandığı
bir yapı olması sorunun nedenidir.
Bunun temel nedeni ise ŞÖNİM uygulama yönetmeliğinin çıkmaması ve
yasanın uygulama yönetmeliğinin de
işlevsel olamamasından kaynaklandığı düşünülmektedir.
ÇÖZÜM: Birinci koşul, ŞÖNİM’lerin
uygulama yönetmeliğinin ivedilikle
çıkartılması ve çıkacak olan yönetmeliğin, ilgili kurumların iç mevzuat
ve yönetmeliklerine aykırı durumlar
söz konusu ise düzenlemelerin de
eşzamanlı yapılması; ikinci koşul ise,
ŞÖNİM’ler verilen denetleme ve uygulama hizmet sentezinin işlevsel
olabilmesi için gerekli alt yapı, koordinasyonu sağlayacak ilgili birimlerle
network ağı ve yönetmelik çerçevesinde görev tanım, yetki ve sorumluluklarının sınırlarının belirlenmesi ve
işbirliği kanallarının bürokrasi olmaksızın işleyeceği yapının oluşturulmasıdır.
2. ŞÖNİM’lerin İşleyişi ve Yönetmeliği:
SORUN: ŞÖNİM’lerin yapılandırılmalarında içinde yer alacak birimler
belirlenmiş ve standartları olması
hedeflenmiş, ancak bu birimlerin
işleyişi, görevli personelin nitelik ve
görev tanımları, birbirleriyle olan ilişkileri belirlenmemiş olduğundan, bu
birimler ya işletilememekte ya da 14
il kendi olanak ya da yorumuna göre
içini doldurmaktadır. Sonuçta bu durum kuruluş amacındaki standardı
yakalayamama ve amaca ulaşamamayı, verimsizliği, işlevsizliği beraberinde getirmektedir.
NEDENİ: Bunun nedeni olarak yine
Yasanın uygulama yönetmeliğine
eşgüdümlü olarak ŞÖNİM Yönetmeliğinin de çıkartılmış olması gerekliliği
bu aksaklıklarla göz önüne serilmektedir.
Bunun yanı sıra mağdura yaklaşım,
şiddet mağduru ve şiddet uygulayana aynı merkezden hizmet verilecek
olması, ancak bunun biçim ve yöntemlerinin belirlenmemiş olması ve
İngiltere haricinde (ki burada şiddet
uygulayana yönelik ayrı mekanizmalar söz konusu) dünya örneği de bulunmaması, Şiddet yasasında dile getirilen ilkelerin uygulamada karşılığını
bulamadığı ya da bulamayacağı anlamına gelmektedir. Bir yıllık uygulama
bunun göstergesi durumundadır.
ÇÖZÜM: Yasanın da hedeflediği gibi
şiddet mağduru kadına ve çocuklarına yönelik verilecek hizmetin bir
standardının olması ve kadının daha
fazla mağdur edilmesinin ve şiddetle daha fazla karşılaşmasının önüne
geçilmesi için; ŞÖNİM’lerin teknik ve
personel alt yapısının kurumlar arası
işbirliği ve çalışmaya uygun hale getirildikten; iş ve görev tanımları yapılarak hizmet içi eğitimleri tamamlandıktan sonra hizmete açılmasıdır.
Şiddet, kadının insan hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği kadın çalışmaları yapan kişilerin ve kurumların
temelde benimsemesi ve ilke olarak
eğitimini alıp uygulamada kullanması
gereken temel unsurlardır.
Kanun ile uygulama yönetmeliği
bunlara vurgu yapmaktadır. Ancak
uygulamada ŞÖNİM’lerde çalıştırılan personelin özellikle de yönetici
ve uzman meslek elemanlarının bu
özel alanlardan eğitim almadıkları ve
dolayısıyla kadın bakış açısından yoksun bir hizmet sundukları sonucunu
doğurmuştur.
Son bir yıllık deneyim şiddet mağdurlarının daha çok mağdur edilmemeleri ve hizmetin amacına uygun ve
sürdürülebilir olması için, ŞÖNİM’lerde çalışacak tüm personelin bu özel
alanlarda eğitimden geçtikten sonra
görevlendirilmeleri gerekliliği uygulamada ortaya çıkmıştır.
3. ŞÖNİM’lerin Pilot Uygulamalarının
işleyiş bakımından incelenmesi ve diğer ilgili kurum ve kuruluşlarla koordinasyon görevinin irdelenmesi: SORUN ve NEDENİ: ŞÖNİM’ler tam
anlamıyla Amerika örneğinde olduğu
gibi bir ‘tek kapı’ sistemi olmamakla
birlikte, ‘tek kapı’ymış gibi bir yapı
olarak içerisinde yer alacak birimler
planlanmıştır. Neden …’-mış’ gibi;
çünkü içerisinde ilgili diğer kurumla-
rın irtibat birimleri bulunması öngörülmüş (kolluk, sağlık, İŞKUR, hukuk,
Belediye, STK gibi.) ancak bu birimlerin kendi kurumlarını temsilen işlev görmelerinin (Yasanın uygulama
yönetmeliği çıkmadan öncesinde ve
de sonrasında), her kurumun çalışma network ağının ŞÖNİM içerisinde
alt yapı eksikliği nedeniyle mümkün
olamayacağı görülmüş ve her kurumun kendi iç mevzuat, yönetmelik
ve uygulamalarında düzenleme ve
uyarlamalar yapılmaması nedeniyle
mümkün olamamıştır. Geçen bir yıllık
süreçte yasa ve yönetmeliğin sadece
zorunlu olarak işletilmeye çalışıldığı,
koordinasyonun asla sağlanamadığı
‘-mış’ gibi bir uygulamanın her kurum ve kuruluş tarafından yapıldığı; ŞÖNİM içerisinde bu kurumların
temsil edilmesinin hiçbir işlevinin olmadığı açıkça görülmekte ve mağdur
daha çok mağdur edilir hale gelmektedir.
Buna örnek olarak emniyet birimi ve
adli birim verilebilir. ŞÖNİM’ler de
yer alan kolluk biriminin görev tanımı
yapılamamış ve irtibat ve kolaylaştırıcılık görevini yerine getirememiştir.
Sadece Samsun ŞÖNİM örneğinde
kadının tüm ifade alma ve yasa çerçevesinde tedbir kararlarına yönelik
işlemlerin başlatılarak adli tıpla ilgili
ve diğer refakat işlemlerinin yapılması, Savcının ifade alması vb. işlemler
tek kapı sistemi gibi yapılmaktadır.
Ancak bu sistem ŞÖNİM’in sadece
bir merkez karakol durumuna getirmiş, kadınların sosyal, psikolojik, ekonomik ve hukuksal güçlendirilmesi,
yönlendirilmesi, danışmanlık hizmetlerinin verilip izleme süreçlerinin ya8 MART ’ 14
113
pılamadığı görülmüştür.
Diğer ŞÖNİM’lerde ise çoğunlukla
ilk 8 aylık süreçte emniyetten 7/24
hizmet verecek şekilde polis memuru görevlendirilmiş, ancak bu görevli polisler ise bina dışında hizmet
vermemekte, kadınların ifadelerini
almamakta sadece diğer kolluk kuvvetlerine mağduru yönlendirmekte
aracılık etmekteydiler. Ki bu süreç
şiddet mağduru kadının eskisi gibi
yine benzer adımlardan geçmesi anlamını taşımaktaydı. Kolluk kuvvetleri
için tek olumlu yanı kadın ve çocukları 7/24 getirecekleri açık bir hizmet
binasının olması idi. Son 4 aydır ise
emniyet personelini ŞÖNİM’lerden
çekmiş ve yönlendirme yapıp irtibat
sağlayacak ve mesai saatleri içerisinde çalışacak tek personel bırakmıştır.
Bu da tek kapı sisteminin işlemediğinin kurumlar arası sorumluluk paylaşımında dahi yürümediğinin açık
göstergesi olmuştur.
Adli boyutta örnek verirsek: ŞÖNİM’lerde Hukuki Destek Birimlerinin olması öngörülmüş ancak avukat
ataması yapılamadığı için 14 İl’de
gerçekleştirilememiştir. Ancak Bursa’da Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğüne atanan avukat ŞÖNİM’de
görevlendirilmiş ve süreç deneyimlenmiştir. Bu süreçte de görülmüştür
ki, Hukuki olarak ŞÖNİM’de verilmesi
gereken desteğin içeriğinin ne olduğunun bilinmemesi, Adli Yardım
Büroları ve Aile Mahkemeleri arasındaki koordinasyonda işlevsiz kaldığı,
kadının mahkemeyle ilgili süreçlerinin takip ve desteğini kurum avukatı olduğu için gerçekleştiremediği,
114
8 MART ’ 14
sadece danışmanlık yönlendirme
işlemlerinin sağlıklı yürütülebildiği
gözlenmiştir.
Yasa gereği kadın adına mahkemeden
talep edilebilecek olan tedbir kararı
çıkarılması, kaldırılması ve değiştirilmesine ilişkin yapılan girişimler ise
Aile Mahkemelerince kabul görmemiş ve matbu bir şekilde tedbir kararlarının her kadına uygulandığı, uzatma, kaldırma ve değişiklik taleplerinin
reddedildiği gözlenmektedir. Yasa verilen tedbir kararlarının işlevselleği,
yerinde verilip verilmediği vb. kontrol
amacıyla mahkemelerce istenecek bir
yıllık takip izleme süreç raporlarının
tutulmasını ŞÖNİM’lere vermektedir.
Ancak bu güne kadar mahkemelerden bu talep gelmemiştir. Bu da şiddet yasasının uygulanmasının rutine
bindiğinin diğer bir göstergesi olarak
görülebilir.
Adli boyutta işlemeyen diğer bir durum, ‘T...ligat’larla ilgili gizlilik ilkesidir.
Aile mahkemeleri 6284’e göre işlem
yapsa da, eğer davanın diğer mahkemelerle de (örneğin sulh ceza gibi)
birleştirilmesi gibi durumlar söz konusu olduğunda şiddet mağdurunun
kimlik ve yerinin şiddet uygulayana
T...liğinin gizlenemediği görülmüştür. Bu da mevzuatların yeni yasayla
uyumlu hale getirilmediğinin ve getirilmediği sürece de işlevsiz olacağının bir göstergesidir. ÇÖZÜM: Çözüm yine ŞÖNİM uygulama yönetmeliğinin ivedilikle çıkartılması ve ilgili kurumların da kendi
iç mevzuat ve uygulamalarını yeni
yasayla uyumlu hale getirecek dü-
zenlemeleri yapmalarıdır. Bakanlığın
izleme-koordinasyonla görevli kıldığı
ŞÖNİM’ler ancak bu zorunluluk yerine geldikten sonra istenilen amaca
hizmet edebilecektir. Bu da sivil toplum tarafından ademi merkeziyetçi,
denetçi, dayatmacı ve anti demokratik bir yapılanma olarak bu güne
kadar elde edilen kazanımları yok sayan olarak tanımlanan ŞÖNİM’lerin;
‘ortak akıl’ olarak hedeflenen hizmet
standardına erişmesinde katkı sağlayacaktır.
4.ŞÖNİM’lerin Şiddete yönelik veri
toplama ve veri tabanı oluşturma:
SORUN: Şiddet üzerine yapılan çalışmalarda yıllardır en zorlanılan konu,
doğru ve yeterli istatistiksel bilgiye
ulaşılamaması ya da tutulamaması
olmuştur. Yasanın önemli getirilerinden biri bunun artık düzenli kayıt altına alınmasını öngörmesidir. Bununla
ilgili olarak ASP Bakanlığı geç de olsa
bir veri tabanı programı hazırlatmış
ve temel işlevi olarak da son yaklaşık
bir yıllık süreci kayıt altına alınması
olarak sergilemiştir. Kısacası Bakanlık
veri tabanının kontrolünü yapmakta
bunu yasanın uygulanışında yeterli
görmektedir. Ancak veri tabanı incelendiğinde Şiddet yasasının da temel
ilkelerinden biri olan gizlilik ve şahısların bilgilerinin korunmasında yeterli düzeyde olmadığı görülmektedir.
Burada iki sorun daha ortaya çıkmaktadır. Birincisi aile vurgusunun
doğal olarak altını çizen bir aile Bakanlığı içerisinde yer alan Kadının
Statüsü Genel Müdürlüğünün kadını
bir ‘özne’ olarak görebilmekte hala
sorun yaşadığının görülmesi ve bu
nedenle de uygulamada kadını güçlendirici mekanizmaların çalıştırılamaması ya da görmezden gelinmesi
sonucunu doğurmaktadır (Örneğin
ŞÖNİM’ler içerisinde kadın STK’ların
da bulunması öngörülmesine rağmen hala yer verilmemesi gibi). İkincisi ise, şiddet mağduru olan kişilerin
kimliklerinin ve süreçlerinin devlet
eliyle ifşa edilmiş olması ve dolayısıyla mağduriyetin derinleşmesidir. Bu
ifşa yasal zorunluluğa rağmen ilgili
diğer kurumların da (nüfus, milli eğitim, sağlık gibi) halen devam ettirdiği
bir süreçtir.
NEDENİ ve ÇÖZÜM: Yasanın uygulama yönetmeliği çıkmasına karşın ilgili
kurumlara uygulamaya geçmekte
yaptırımın gerçekleştirilmemesi ya
da koordinasyon ve eşgüdümde Bakanlığın yetersiz kalmasıdır. Çözüm
ise, üstenci bir yaklaşımla hazırlanmış olan yasanın yaşatılabilmesi için
tüm diğer yasa ve mevzuatlarla eş
zamanlı ve eşgüdümlü olarak düzenlemelerin gerçekleştirilmesidir.
5.ŞÖNİM’lerin 6284 çerçevesinde
alınan kararların kayıt altına alması,
izleme sürecinin değerlendirilmesi:
SORUN: Şiddet yasasının getirdiği
en önemli yenilik, hızlı karar alınmasını ve işleme konulmasını sağlamak
amacıyla kolluk ve mülki amirlere
verilen tedbir alma yetkisidir. Ancak
uygulamada görülmüştür ki, alınan
kararlar matbu olarak çıkartılmakta
ve mağdurun ihtiyacına ya da talebine yönelik olmamaktadır. Bu da süreçte yasanın, mağdurlar tarafından
suistimal edildiği görüntü ve söylemine yol açmıştır. Bu durum mahke-
melerce alınan kararlarda da kendini
yoğun olarak göstermektedir.
insiyatifinde kalmış ve uygulamaya
geçirilmemiştir.
Bununla beraber veri tabanı için alınan kararların ŞÖNİM’lere ivedilikle
bildirilmesi gerekliliğidir. Bu durum
ilgili bu taraflarca hala bilinmemekte ve takip izleme süreci hiçbir ŞÖNİM’de işlememektedir. Bu da Yasanın temel hedefinin gerçekleştirilmediğini göstermektedir.
ÇÖZÜM: Yasada öngörülen ve Valilik
koordinatörlüğündeki mekanizma
çalıştırıldığında bu önemli toplumsal
görevin, ortakların ildeki dinamikleri
harekete geçirerek daha etkin olacağı düşünülmektedir.
NEDENİ: Yasanın uygulanması ve izlenmesinde görevli ASP Bakanlığının
eş zamanlı ve eşgüdümlü olarak multi-disipliner bu alanı koordine edememesidir. Diğer dünya örneklerinde şiddet yasaları ve mekanizmalar,
on yıllarca süren deneyim değişim
ve uygulamaların sonucunda oluşturulmuş ve uygulamaya geçildiğinde
koordinasyon ve uyum sorunları neredeyse olmayan bir alt yapı üzerine
inşa edilmişken, bizde süreç sonuçtan başlamıştır. Bu da sürecin sancılarının süreceğinin göstergesidir.
6.ŞÖNİM’lerin Şiddete yönelik toplumu bilinçlenme görevi:
SORUN: Bu mekanizmayı Bakanlık
tek merkezden kontrol etmeye çalışmakta ancak oldukça yetersiz kalmaktadır. Ayrıca her ilin bir toplumsal yapısı ve gerçekliği bu genel üstenci bakışla ne şiddet mağduruna,
ne uygulayana ne de toplumun diğer
kesimlerine ulaşabilme gerçeğinden
bilimsel olarak da uzaktadır.
NEDENİ: Bu görevin yerine getirilmesinde Yasa, mekanizma olarak
İllerde Valiliklerin koordinasyonunu
ön gören üst kurullar oluşturulmasını öngörmesine karşın bu da İllerin
7.ŞÖNİM’lerin altında kurgulanan
İlk Kabul Birimi, Kadın Sığınmaevi
İşleyişieri ve Koordinasyonları:
SORUN: ŞÖNİM bulunan her İlde İlk
Kabul Birimi bulunmamaktadır, ki bu
şiddet mağduru kadınlar ve çocukları
için mutlaka olması gereken bir ara
istasyondur. İlk kabul birimlerinin yasal bir dayanağı ve dolayısıyla yönetmeliği olmaması ise çok önemli bir
handikap oluşturmaktadır.
İllerde kadın sığınmalar sadece Bakanlığa bağlı olmayıp, yerel yönetimler ve STK’lara da bağlı faaliyet
göstermektedir. Yeni yasa her nereye
bağlı olursa olsun tüm sığınmaevlerinin koordinasyonunu ŞÖNİM’lere
vermiştir. Genel olarak bakıldığında
şiddet mağdurlarının tek kapı sistemi gibi işlemlerinin yürütüldüğü ve
tekrar tekrar mağdur olmayacakları
bir sistem, ortak aklın ürünüdür. Ancak uygulama ve yeni yasa sonrası
yeniden düzenlenen sığınmaevleri
yönetmeliği incelendiğinde tek kapı
sisteminin işlemesi bir yana, kadınların tüm süreçlerinin takip edilip, güçlendirme çalışmalarının yapıldığı ve
kadının uzun süre yaşam alanı olan
yapılar kadınlar lehine yetkisiz kılınmıştır. Henüz ŞÖNİM yönetmeliği çıkmadığı halde, kadın sığınmaların tüm
8 MART ’ 14
115
işleyiş ve karar alma süreçleri ŞÖNİM’lere bağlanmıştır. Bu süreç Bakanlık birimlerinin yerel yönetimlerin
işleyiş ve uygulamalarına mevzuatları dışında bir müdahale anlamına gelmiş ve işleyişte idari sorunlara neden
olmuştur. Kadınlar açısından bakıldığında ise, yine kadınların ‘özne’ olamamaları ile sonuçlanmıştır.
NEDENİ: Bu durumun nedenlerinin;
hazırlanan yönetmeliklerin kurumların iç mevzuatları göz ardı edilerek ve
yeni yasanın kadın açısından yorumlanması ilkesini de göz ardı ederek
hazırlanmış olmaları; eşgüdümlü ve
eşzamanlı olarak uygulama yönetmeliklerinin birlikte çıkartılmamış olması olduğu düşünülmektedir.
ÇÖZÜM:
Burada çözüm olarak, yine yeni yasaya atıfta bulunularak, ŞÖNİM’lerin sadece bir koordinasyon görevi olduğu ve bu haliyle
sığınmaevlerinde iç işleyiş ve kadın
hakkında kararlara müdahale yerine,
sadece süreç takibi, kurumlararası
kolaylaştırıcılık, bilgi toplama ve izleme birimi olarak ortak veri tabanını
sığınmaevlerine açma ve bilgilerin
zamanında doğru olarak girilmesi görevini üstlenmesi ve bunu bir kontrol
ve yönetme görevine dönüştürmemesi önerilmektedir.
BURSA’DA KADINA YÖNELİK ŞİDDET İSTATİSTİKLERİ
Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün 2008 yılı Kadına Yönelik Aile
İçi Şiddet Araştırması sonuçlarına
göre eşi veya birlikte yaşadığı kişiler
tarafından görülen; fiziksel şiddet
%39, cinsel şiddet %24, ekonomik
şiddet %23, duygusal şiddet %44’tür.
116
8 MART ’ 14
BM verilerine göre, dünya genelinde
hayatında en az bir kere eş şiddetine maruz kalan kadın oranı %59 ve
bunların ülkelere göre dağılımı ise: Finlandiya %19, Brezilya %33, Danimarka %20, Peru %43, Meksika %22,
Avustralya %25, Almanya %29’dur.
Bursa’da Haziran 2012-Eylül2013 tarihleri arasında ŞÖNİM ve Kadın İlk
Kabul Biriminden Hizmet alan şiddet
mağduru kadınlar üzerinden elde ettiğim verilere göre: TOPLAM 789 KADIN ve 386 ÇOCUĞUNA ulaşılmıştır.
Bu kadın ve çocuklardan %90 İlimizde
bulunan 4 sığınmaevinden durumuna uygun olanlarına yerleştirilmiştir.
Şiddete uğradığında
kadının hissettikleri
%
Fiziksel ağrı
45
Bedenin çeşitli bölgelerinde
acılı yanma, uyuşukluk
40
Titreme
45
Değersizlik
55
Öfke, kızgınlık
60
Kadınların
%35’i Bursa’lı ve yaş ortalaması
25’tir.
%50’si ilkokul mezunu, %14’ü lise ve
üstü eğitimlidir
Suçluluk
75
Pişmanlık
70
%80’i evli ve ilk evliliği,
%60’ının evliliği 5 yıldan fazladır
%80’i gelir getirici bir işte çalışmıyor
%85’i çocuk sahibi (ortalama 3 çocuk)
%80’i eşlerinden şiddet görmüş
(%80 fiziksel, %80 duygusal ve sözel, %70 ekonomik, %40 cinsel şiddet)’tür.
Bu kadınların ‘şiddet algıları’na bakıldığında;
Ağlama arzusu
70
Eşyaları kırmak, dökmek,
fırlatmak istemek
25
Kendine zarar verme arzusu
30
Eşine zarar verme arzusu
18
Şiddet mağduru kadınların yaşadıkları şiddet türleriyle, şiddet algıları
arasında anlamlı ve doğrusal bir ilişki
gözlenmiştir.
Kadınların hemen hepsi yaşadıkları
fiziksel şiddetle dorudan ilişkili olarak
fiziksel şiddet içeren davranışları şiddet olarak algılarken, benzer şekilde
duygusal ve sözel şiddet içeren cümlecik ve olayları da aynen yaşadıklarını beyan ettikleri boyutta şiddet olarak algıladıkları görülmüştür.
Sonuç olarak şiddet mağduru kadınlar şiddeti her boyutuyla yaşamışlar
ve bu yaşadıklarını da şiddet olarak
adlandırabilmektedirler. Bu şiddetle
baş edebilmek için önemli bir süreçtir. Şiddetle baş etme aşamasında ise
çeşitli boyutlarda sorun yaşamakta
olup, bununla ilgili danışmanlık ve
yönlendirme alma konusunda istekli
oldukları gözlenmiştir.
TOPLUMSAL BOYUTUYLA
ŞİDDETİN ÖNLENMESİNE YÖNELİK
BİREYSEL VE TOPLUMSAL OLARAK
YAPILABİLECEKLER İÇİN ÖNERİ
Genel kültürümüz içerisinde şiddeti makul gösteren sosyal yaşamda
uygulamamızı olağan hale getiren
unsurlara eleştirel bakabilmeliyiz
(‘hamurumuzda şiddet var’, ‘’dayak
cennetten çıkmadır’, ‘öğretmenin
vurduğu yerde gül biter’, ‘eti senin
kemiği benim’ gibi).
Kadına yönelik şiddetle baş edebilmenin önünde toplumsal cinsiyet
eşitsizliklerinin yattığını düşünmekteyim ve bununla mücadeleye yönelik ‘5E Yöntemi’ önermekteyim:
1.Eğitim, hayatımızda toplumsal yaşam içerisinde şiddete karşı olarak
geliştirmemiz ve desteklememiz gereken ortam, olumlu sosyalleşme sürecini destekleyen ve şiddeti makul
gösteren öğelerden arınmış, TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİNE DUYARLI bir eğitim.
2.Estetik bir çevre, kendini geliştirmeye fırsat tanıyan insanca yaşama
koşullarına sahip, yaşanabilir bir çevre.
3.Empati, kendimizi karşıdakinin
yerine koyabilme becerisine sahip
olma.
YARARLANILAN KAYNAKLAR
•6284 Sayılı Kanun ve Kanun Yönetmeliği
•Kadın Konukevlerii Yönetmeliği
•FEYMİ, Pelin (2013) Bursa İli Şiddet
Analizi Raporu: Kadın İlk Kabul ve
ŞÖNİM’den Hizmet Alan Kadınlar
Üzerine Sosyolojik Analiz
•İLKKARACAN, Pınar (2012) ‘Kadına
Karşı Şiddete Karşı En İyi Örnekler’,
KİHEP Paylaşım Toplantısı Sunumu
4.Etik/toplumsal ahlak, doğru ve
yanlışı ayırt edebilen, vicdanlı, iç denetimini ve kontrolünü sağlayabilen
ahlak gelişimini desteklemek.
5.Eşitlik, yaşadığımız toplumda her
bireyin eşit hak, hukuk ve özgürlüğe
sahip olduğu bilincinde olup bunu
yaşamın her alanına yansıtmak. Toplumsal yaşamda hak-hukuk-adalet
kavramlarının anlamlarını olumluya
çevirmek, çevrilmesi için bireysel ve
toplumsal çaba göstermek. Özgürlüklerin sınırsız olmayıp, karşımızdaki
bir diğer kişinin özgürlüğünün başladığı yerde sınırlandığı bilincine varabilmek ve çocuklarımızı bu bilinçle
yetiştirmek.
SON SÖZ YERİNE
“Felaket başa gelmeden evvel önleyici ve koruyucu tedbirleri düşünmek lazım; Geldikten sonra düşünmenin yararı yoktur” M.Kemal ATATÜRK.
8 MART ’ 14
117
İSTANBUL BAROSU
ADLİ YARDIM VERİLERİ
ŞÖNİM VERİLERİ
1. 2013 yılında başvuran kadınların % 32’si bekar, % 66 evli, % 2’si diğer (boşanma
davası olan, nişanlı, dul vs)
2013 YILI İSTATİSTİK
2012 YILI İSTATİSTİK
2013 Adli Yardıma Toplam Başvuru Sayısı
15602
2013 Adli Yardıma Toplam Başvuru Sayısı 10894
6284 Koruma Kararı
2709
6284 Koruma Kararı
1726
Boşanma Davası
5582
Boşanma Davası
4565
Nafaka-Nafakanın İcrası Nafaka Artırımı
1728
Nafaka-Nafakanın İcrası Nafaka Artırımı
1370
Nafakanın İptali
66
Nafakanın İptali
42
Nafakanın Ödenmemesinden Doğan
Ceza
266
Nafakanın Ödenmemesinden Doğan
Ceza
251
Velayet
85
Velayet
78
Mal Rejimi
122
Mal Rejimi
77
Ayrılık Davası
1
Ayrılık Davası
5
Babalık Davası
92
Babalık Davası
41
2. Başvuran kadın ve çocuk toplam sayısı:4.919, bunların 2.769'u kadın, 1.587’si çocuk: 4.356’sı kadın sığınma evine yönlendirilmiş
4.919-4.356= başka hizmetler almış.
3. İstanbul aile ve sosyal politikalar il müdürlüğüne bağlı 10 tane konuk evleri var, 2 tanesi ön kabul merkezi, 8 belediyenin ise ayrıca sığınma evi var.
4. kadınların başvuru nedenleri:
1.436’sı şiddet nedeniyle
192’si güvenlik
850 barınma
86 danışmanlık
588’i sığınma nedeni ile gelmiş.
5. 25296 kadına 6284 Sayılı Yasa kapsamında karar verilmiş.
4 kişi geçici maddi yardım almış
17 kadının kimliği değiştirilmiş
510 kadın sağlık tedbirinden faydalanmış.
6. verilen hizmetlere bakıldığında ;
2.769 u sığınma evine yönlendirilmiş
151'i hukuki yardım almış, 9'una ayni yardımda bulunulmuş, 24'üne kira eşya yardımında bulunulmuş, 543'ü para yardımı almış, 18'i işkura yönelndirilmiş, 8'ine de
kreş hizmeti verilmiştir.
7. 8 belediye sığınma evlerinin toplam kapasitesi:170
İl müdürlüğüne bağlı 10 konukevinin toplam kapasitesi: 263
118
8 MART ’ 14
8 MART ’ 14
119
İSTANBUL BAROSU
KADIN HAKLARI MERKEZİ
Av. Hale Akgün
Merkez Başkanı
FAALİYETLERİMİZ
HUKUKİ DESTEK FAALİYETİ
Av. Aydeniz Alisbah Tuskan
Merkez Koordinatörü
Av. Afet Gülen Köse
Merkez Başkan Yardımcısı
Av. Bahar Ünlüer Öztürk
Merkez Sekreteri
Üyelerimiz
Av. İnci Göktepe
Av. Sibel Kama
Av. F. Nazan Sönmez
120
8 MART ’ 14
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi; kadınların aile hukuku kapsamında sorunlarına aile içi şiddet de dahil olmak
üzere hukuki çözüm aramak amacıyla adli yardım birimlerinden yararlanma kıstaslarında olan kadınlara gerekli destek
için Baronun Adli Yardım Birimi ile koordineli çalışmalarına devam etmiştir. Adli Yardım avukatlarının eğitimini de
üstlenmiştir.
İstanbulda çeşitli yerlerde faaliyetlerine devam eden Adli yardım bürolarına 2013 yılında Ümraniye’de açılan adli
yardım büromuz da eklenmiştir.Böylelikle 8 ayrı ilçede İstanbul Barosunun Adli Yardım Bürosu olmuştur. Bu sekiz ayrı
büroda ve ayrıca Yeşilköyde bulunan Şönim’de Kadın Hakları Eğitiminden geçmiş avukatlar kadınların aile hukuku
kapsamındaki hukuki sorunlarına destek olmaktadırlar.
8 MART ’ 14
12 1
FAALİYETLERİMİZ
FAALİYETLERİMİZ
ADLİ YARDIM FAALİYETİ
KADIN HAKLARI MERKEZİ’NİN DÜZENLEDİĞİ PANELLER
Gerek Meslektaşlarımızı gerekse tüm kamuoyunu yaşanan hukuka aykırı uygulamalar, olması gerekenler konusunda
aydınlatmak amacıyla ;
Kadınların aile hukuku veya ceza hukukuna ilişkin taleplerle ile ilgili Baronun adli yardım birimince atanan adli yardım avukatlarının meslek
içi eğitimlerinigerçekleştirmekamacıyla 2013
yılında Akademisyen ve Uygulamacıların panelist olarak katıldığı 6 ayrı eğitimsemineri Kadın
Hakları Merkezimiz tarafından düzenlenmişti.
Bu eğitimseminerlerinde toplamda 830 avukat
eğitimden geçmişti.
8 Mart 2013 de Dünya Kadınlar
Günü nedeniyle İstanbul Kadın
Kuruluşları Birliği (İKKB) ile ortaklaşa
toplantı düzenlendik.
Önümüzdeki dönemde de ihtiyaç
ölçüsünde adli yardımdan görev
alan avukatlarımızın eğitimi için
seminerler düzenlenmeye devam
edecektir
122
8 MART ’ 14
26 Nisan 2013 tarihinde “Kadın
Cinayetleri” konulu panel
düzenledik..
8 MART ’ 14
12 3
FAALİYETLERİMİZ
FAALİYETLERİMİZ
KADIN HAKLARI MERKEZİ’NİN DÜZENLEDİĞİ PANELLER
KADIN HAKLARI MERKEZİ’NİN DÜZENLEDİĞİ PANELLER
30 Nisan 2013 tarihinde Şönim yetkilisi Nermin Fügen Özer’in sunum
yaptığı “Şiddeti Önleme ve İzleme
Merkezlerine ilişkin değerlendirme” toplantısı düzenlendi. Bu toplantıda Şönime Başvuruların sayısı,
profili, başvuru sonrasında ne şekilde hangi kurumlara yönlendirildikleri hakkında istatistiki bilgiler verildi.
14 Temmuz 2013 tarihinde Sağlık Hukuku Komisyonu ile ortaklaşa “Kadının Vücut Bütünlüğü Üzerine Hukuki ve
Tıbbi Yaklaşımlar” konulu panel düzenlendi.
124
8 MART ’ 14
9 Kasım 2013 “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar ve Değişik Önerilerin Değerlendirilmesi”
konulu panel düzenlendi.
25 Kasım 2013 “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Kurumların Görevleri ve 6284 Sayılı Yasa ve Uygulama Sorunları” konulu panel düzenlendi.
8 MART ’ 14
12 5
FAALİYETLERİMİZ
KADIN HAKLARI MERKEZİ’NİN DÜZENLEDİĞİ PANELLER
24 12 2013 “İstihdamda cinsiyetler arası
eşitlik ve bu kapsamında iş mevzuatında
yapılması gereken değişiklikler” konulu
panel düzenlendi.
FAALİYETLERİMİZ
2013 YILI YAYIN FAALİYETİ
KADIN HAKLARI
MEVZUATI” KHM
koordinatörü YK üyesi
Av. Aydeniz Alisbah
Tuskan tarafından
yayına hazırlanarak
kitap haline getirilmek
sureti ile baromuzca
yayınlanmıştır.
Mevzuatımızda
kadına yönelik kanuni
düzenlemelerin yer
aldığı Şiddete Hayır
broşürü gözden
geçirilip mevzuattaki
güncellemeler yapılarak
yeniden yayınlanmıştır
126
8 MART ’ 14
Kadın Hakları Adli
Yardım Seminerleri”
adı altında KHM’mizce
düzenlenen 2013 yılına ait
adli yardım avukatlarına
yönelik eğitim semineri
çözümleri mevzuat eklemeli olarak yayınlanmıştır.
“Kadının Vücut Bütünlüğü Üzerine
Hukuki Ve Tıbbi Yaklaşım” İstanbul Barosu
Kadın Hakları Merkezi’nin
İstanbul Barosu Sağlık Hukuku Merkezi İle 14 Temmuz 2012 Günü Ortaklaşa
Düzenlediği Kadının Vücut
Bütünlüğü Üzerine Hukuki
Ve Tıbbi Yaklaşım Panel
Notları Kitap Olarak İstanbul Barosu Yayınları Arasından Yayımlandı.
8 MART ’ 14
12 7
FAALİYETLERİMİZ
FAALİYETLERİMİZ
GENEL ÜYE TOPLANTILARI
BAROLAR BİRLİĞİ KADIN HUKUKU KOMİSYONU (TUBAKKOM) TOPLANTILARI
2013 yılı boyunca adli tatil dönemi dışında her ayın 1. ve 3. Salı günleri
Genel üye toplantısı yapılmıştır.
128
8 MART ’ 14
İstanbul Barosu Tubakkom’un daimi yönetim kurulu
üyesi bulunup 2013 yılında Gerek Ankara’da gerekse
üye çeşitli Baroların ev sahipliğinde çeşitli illerde ( Adana, Aydın, Zonguldak, Kayseri vs.) her ay yapılan tüm
yürütme kurulu ve Genel Üye toplantılarına İstanbul
Barosunu temsilen katılarak çalışmalarında ve ortak
basın açıklamalarında bulunmuştur.
8 MART ’ 14
12 9
BASIN AÇIKLAMALARI
BASIN AÇIKLAMALARI, 17 Temmuz 2013
SON ZAMANLARDA YAŞANAN
KADIN HAKLARI İHLALLERİNİ KINIYORUZ
18 Ocak 2013
“KEFALETTE EŞİN RIZASINA GETİRİLECEK DÜZENLEME”
hakkında görüş ve eleştirilerimizi içeren basın bildirisi
21 Ocak 2013
“ÜREME SAĞLIĞI YASA TASARISI”
hakkında görüş ve eleştirilerimizi içeren basın bildirisi,
08 Mart 2013
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi, İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği
“8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ” ortak bildirisi
01 Nisan 2013
“AİLE KONUTU ŞERHİNDE TAPU MÜDÜRLÜKLERİNE GÖNDERİLEN GENELGE İLE
MAHKEME KARARI ARANMASI YANLIŞINDAN DÖNÜLMÜŞTÜR” başlıklı bildiri
yayınlanmıştır.
Ülkemizde son zamanlarda gittikçe
sıklaşan insan onuruna yakışmayan ve hukuka aykırı uygulamalar,
Kadının İnsan Hakları ihlallerini de
artırmıştır. İnsan Haklan Evrensel
Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi, Kadınlara Karşı Her Türlü
Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi
(CEDAVV) başta olmak üzere çeşitli
Uluslararası Bildirgeler, Anayasamız
ve ulusal mevzuatımızla korunan Kadının İnsan Hakları konusunda taraf
olduğumuz Anayasamızın da üzerinde olan sözleşmelerdir.
Ancak tüm bunlara rağmen kadınlara karşı kadın olmalarından kaynaklanan cinsiyetçi söylem, eylem ve
davranışlar tüm ulusal ve uluslararası hukuk normlarına aykırıdır. Bu
zihniyeti KINIYORUZ.
Bir erkek milletvekilinin görevini yapan kadın gazetecileri hedef alan
kadın olmaları nedeniyle onları aşağılayan, cinsiyetçi bakışla söylenen
sözleri kadınlar olarak kabul etmek
1 30
8 MART ’ 14
mümkün değildir. Bu durum İnsan
haklan bağlamında kadın hakları ihlalidir.
Kadınlar son günlerde şiddete uğramakta, palayla dövülmekte, aile
meclisi kararıyla öldürülmektedir.
Yine, siyasetçiler tarafından aşağılanan, güvenlik güçlerince cinsel saldırıya uğrayan kadınlardır. Bu haksızlıklar onların hak etmediği eşitliğe ve
insan Hakları’na aykırılık oluşturan
eylem ve söylemlerdir.
İnsan Haklan Evrensel Bildirgesi,
“insan haklarının anayasası” olarak
tanımlanır. İnsanın doğuştan sahip
olduğu kişisel hak ve özgürlükler tanımlanmış, her insanın yasa önünde
eşit olduğu, işkenceye, kötü muameleye ve onur kırıcı davranışlara tabi
tutulamayacağı ilan edilmiştir. Tüm
bunlara rağmen Toplumda kadına
yönelik bu davranışların çok olması
ve cinsiyetçi bakış açısının kadınları
ikincil anlayışta görmesinin yaygınlaştığı ortamlar çoğalmaktadır.
Bu gün çocuklarını bir hiç uğruna
kaybedip, bu acıyı yaşayan analardır.
Sokakta tekmelenen kadınlardır. Çalıştıkları sırada hakarete uğrayan kadın gazetecilerdir. Gözaltına alınanlara uygulanan şiddet ve cinsel saldırıya uğrayan yine kadınlardır Her insan
gibi kadınların bu müdahale ve saldırılara karşı yasalar ve sözleşmeler
bağlamında korunma hakları vardır
Bütün bu olaylarla ilgili İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi olarak
kadına karşı yapılan tüm bu ayrımcılık ve kadın hakları ihlallerini kınıyor, toplumda kadınlara karşı bu
eylem ve söylemlerin değişmesi için
tüm toplumda konuyla ilgili anlayış
değişikliğine gidilmesi ve eşitliğin
toplumda benimsenmesini kadınlar olarak tüm yetkililerden özellikle
topluma örnek olacak siyasetçilerden istiyor, buna aykırı davranan siyasetçileri KINIYORUZ.
8 MART ’ 14
13 1
BASIN AÇIKLAMALARI, 9 Eylül 2013
BASIN AÇIKLAMALARI, 28 Ağustos 2013
KADIN ERKEK TÜM BİREYLER EŞİT OLARAK DOĞAR EŞİT HAKLARA SAHİPTİR
KADINA KARŞI ŞİDDET
İNSAN HAKLARI İHLALİDİR
“Aile İçi ve Kadına Yönelik Şiddeti
Küçümseme” şeklindeki beyanları
kınıyoruz. Diyanet İşleri Başkanı’nın
söylediği gibi toplumumuzun şefkati
– merhameti ve maneviyatı bu cinayetleri önleyememiştir. Bu cinayetler
son 7 yılda % 1400 artmıştır.
Kendi toplumumuzun sorunlarını
görmezden gelen, kadın cinayetlerini
önemsemeyen bir Diyanetin “kadına
karşı şiddetle” ilgili hangi anlayışta
olduğu bu söylemle açıkça görülmektedir.
İmzaladığımız uluslararası anlaşmalar
ve yasalarımıza aykırı olan şiddeti Suriye’deki katliamla mukayese etmek
kendi sorunlarımızı görmezden gelmektir. Sadece Suriye’deki yaşanan
katliamı kınamak kadına yönelik şiddeti meşrulaştırmaktadır.
Toplumda bir çığ gibi büyüyen şiddetin ve kadına yapılan baskının, küçümsenmesi bir din adamının düşüncesi ve söylemi olmamalıdır.
1 32
8 MART ’ 14
Din adamı ve eğitimcilerinin şiddetle
ilgili anlayışları bu olduğu takdirde
şiddeti önlemek ve bunu engellemek
toplumun ve kadınların işini daha
zorlaştırır. Tüm bu söylemleri bu nedenlerle şiddetle kınıyor, her türlü
şiddetin karşısındaki anlayışın topluma anlatılması ve toplumdaki anlayış
değişikliğinin bu nedenle çok önemli
olduğuna inanıyoruz.
Sadece yasa çıkartarak değil, uygulamadaki zihniyet değişikliğinin de gerçekleştirilmesinde eğitimli din adamlarının görüşlerinin toplum için çok
değerli ve önemli olduğuna inanıyoruz. Ancak, bu gelişmeler biz kadınları toplumda güçlendirecek insan hakları ihlallerinin önüne geçebilecektir.
Öte yandan, Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu’nun bir kadın hakimin
özel hayatı nedeniyle, meslekten ihraç kararı üzerine bu genç hukukçu
arkadaşımızın kendi canına kastetme olayı toplumun her kademesinde
erkek egemen anlayışın ve kadınlar
üzerindeki baskının ne kadar etkin olduğunu göstermektedir.
Yukarıda açıkladığımız nedenlerle İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi
olarak, kadına yönelik her türlü eylem ve söylemleri bu nedenle yapılan
baskıları kınıyor,her türlü şiddete hayır diyoruz.
Kadına yönelik şiddete ilişkin imza
attığımız uluslararası sözleşmelerin
ve mevzuatta yapılan değişikliklerin
ortak amacı, kadına yönelik şiddeti
durdurmaktır. Ancak gün geçmiyor
ki ülkemizde kadına yönelik şiddete
ait akıl almaz haberler medyada yer
almaya artarak devam ettiği gibi sadece ilişkiye taraf olan kişilerin değil
kurumların da kadını ötekileştirmeye
yönelik ayrımcı sözleri devam ediyor.
Kadınlara karşı ayrımcılık, kadın haklarının anayasası kabul edilen Cedaw
sözleşmesinde “Kadınların medeni
durumlarına bakılmaksızın, yaşamın
her alanında insan haklarının tanınmasını; kullanılmasını; yararlanılmasını engelleyen, ortadan kaldıran - cinsiyete dayalı her türlü ayrım, dışlama
veya sınırlama- olarak tanımlanmıştır.
Kadına karşı ayrımcılığın önlenebilmesi için taraf devletlere her iki cinsten
birinin aşağılığı veya üstünlüğü fikrine
veya kadın ile erkeğin kalıplaşmış rollerine dayalı ön yargıların, geleneksel
ve diğer bütün uygulamaların ortadan kaldırılmasını sağlamak amacıyla
kadın ve erkeklerin sosyal ve kültürel
davranış kalıplarını değiştirilmesi görevini yüklemiştir.
Yine Avrupa Konseyi Sözleşmesini ilk
imzalayan ve onaylayan devlet olarak;
kadınlara yönelik şiddetin toplumsal
cinsiyete dayalı şiddet şeklindeki yapısal niteliğinin ve bu şiddetin, erkeklerle kıyaslandığında kadınları ikincil
konuma zorlayan temel sosyal mekanizmalardan birisi olduğunun bilincinde olarak kadına yönelik şiddeti önle-
133
8 MART ’ 14
meyi taahhüt etmiş bulunmaktayız.
Diyanet İşleri Başkanlığı görevlisi Din
İşleri Yüksek Kurulu’nun üyesi “Kadın bir süstür… dolayısıyla değerlidir
ve korunması gerekir,.. bunu sadece
eşine yöneltmelidir” şeklindeki açıklaması, bizatihi ayrımcılığın dolayısı ile
de kurumlar tarafından kadına yönelik
şiddetin ta kendisidir. Kadını birey olarak değil yalnızca ailede var olabilen,
erkeğe aidiyeti olan, sahibi olduğu,
erkeğin bir uzantısı ve korunması gereken bir cins olarak ele alan zihniyet
ürünü bu söylem, kadını “eşit insan
haklarına sahip” bir birey olarak insan
hakları kapsamında korunmasından
değil aksine sahiplenilmesi, sakınılması, sakınması gereken meta yerine
koymaktadır. Kaldı ki ülkemizde kadına şiddetin en önemli sebeplerinden
biri; erkeğin, evlilik içinde kadının eşi
ile aynı yönde olmayan düşünce ve
hayat biçimine, evliliğin sona ermesi
halinde ise kadının ayrı bir yaşamının
olmasına şiddetle karşı çıkmasıdır.
Aslında bu söylemle insan neslinin iki
cinsi olmakla dolayısı ile de eşit olarak
evrensel insan haklarına sahip olması
gereken kadının özgürlüklerini kısıtlarken erkeğinde, nefis ve iradeden
yoksun insanı erdemlerini kontrol
edemeyen olduğu beyan edilmektedir. O nedenle bu söylem her iki cinse
karşı da küçük düşürücüdür.
Diyanet İşleri Başkanlığı yetkilisinin
tam da Türkiye’deki mantalitede yer
alan bu sorunu destekler tarzdaki sözleri, Devlet olarak ayrımcılığı önleme-
miz gerekirken kurumlar aracılığı ile
ülkemizi kadına yönelik ayrımcılığı ve
dolayısı ile şiddeti destekler duruma
düşürmektedir.
Diyanet İşlerinin kurulma amacına bakıldığında, “Laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin
dışında kalarak vemilletçe dayanışma
ve bütünleşmeyi amaç edinerek (Anayasa md. 136), İslam Dini’nin inanç,
ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri
yürütmek, din konusunda toplumu
aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek. (633 S.K. md.1) gösterilmiştir.
Dolayısı ile halkımızı bu esaslar çerçevesinde din konusunda bilgilendirme
amaç ve misyonu olan Diyanet işlerinin
görevini ifa ederken akdettiğimiz ve iç
hukukumuzda yer alan ve anayasamızın 90. maddesi uyarınca anayasa ile
çelişen hallerde dahi üstünlüğe sahip
bulunan uluslararası sözleşmeler ile
taahhüt ettiğimiz yükümlülükleri yerine getirebilmemiz, kadına yönelik
şiddetin önlenebilmesini sağlayabilmemiz için önce devlet ve kurumlar
nezdinde eylem ve söylemlerimizde
kadının insan haklarına daha özenli ve
saygılı olmak zorundayız.
Yukarıda açıkladığımız nedenlerle İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi
olarak, Diyanet İşlerinin devam eden
kadına yönelik her türlü eylem ve söylemlerini ve bu nedenle toplumumuza
yapılan baskıları kınıyor, her türlü şiddete hayır diyoruz.
8 MART ’ 12
13 3
BASIN AÇIKLAMALARI, 01 Ekim 2013
KADIN İSTİHDAMINI OLUMSUZ ETKİLEYECEK
ÇALIŞMALAR ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER
VE ANAYASA KAPSAMINDA KADININ İNSAN
HAKLARI İHLALLERİNDENDİR İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi
olarak, “Kadınını İstihdamına” ilişkin
yasal değişikliklerin yapımı esnasında
başta “CEDAW “ olmak üzere uluslararası sözleşmelerin dikkate alınması
gerektiğini, TBMM Plan ve Bütçe Alt
Komisyonunda Gelir Vergisi Kanunu
ile ilgili yasa tasarısının Devletin taraf
olduğu uluslararası anlaşmalara ve
Anayasa ve kanun hükümlerine aykırı olduğu, geri çekilmesi gerektiği;
böylesi düzenlemelerin esasında kadın-erkek eşitsizliğini daha da artıracağı ve kadın istihdamını gözle görülür bir şekilde düşüreceğini öngörüyor, tartışmaların toplumda kadının
eşitlik mücadelesine zarar verdiğini
belirterek, tüm bu çalışmalar kadının
insan haklarına yönelik cinsiyetçi ayrımcılıktır diyoruz. Ülkemizde gün geçmiyor ki, yasa koyucunun yine kadını ötekileştiren,
mağdur eden düzenlemeleri tasarı
1 34
8 MART ’ 14
haline getirilmesin ve kurumlar tarafından kadını toplumda ikincilleyen
sözler edilmesin.
Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan ve “Kadının İnsan Hakları” olarak bilinen “Kadınlara Karşı Her Türlü
Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi”
Türkiye tarafından 1985 yılında imzalanmıştır. Sözleşmenin 11. Maddesi Taraf Devletlere çalışma alanında
kadınlara karşı ayrımı önlemek için
bütün uygun önlemleri alma yükümlülüğü getirmektedir. Sözleşme, çalışma hakkının temel insan haklarından
olduğunu belirterek, Taraf Devletlere
kadının bu hakkını kullanabilmesi için
eşit seçim, eşit çalışma olanakları, özgürce meslek ve iş seçme hakkı, terfi,
iş güvenliği, hizmetin tüm koşul ve
avantajlarından yararlanma, mesleki
eğitim görme, sosyal yardımlar dâhil eşit ücret, ücretli izin, emeklilik,
işsizlik, hastalık, sakatlık ve yaşlılık
ve diğer çalışamama hallerinde sosyal güvenlik hakkı, güvenli koşullarda
çalışma hakkı, sağlığını ve doğurganlığını koruma hakkı konusunda düzenlemeler yapma ve bunları hayata
geçirme yükümlülüğü vermiştir. Yine
madde 2. Fıkrasında “evlilik ve analık
nedeni ile kadınlara karşı ayrımcılığın
önlenmesi için hamilelik ve analık izni
sebebiyle veya evliliğe bağlı sebeplerle işten çıkarılmasının yasaklanmasını, iş, kıdem ve sosyal haklarını
kaybetmeksizin ücretli olarak analık
izni ve haklarını alma, özellikle çocuk
bakımevleri ağları kurarak ve geliştirerek sosyal destek verme, hamilelikte özel koruma sağlama” yükümlülükleri getirmiştir.
Devletler bu yükümlülükleri sadece kâğıt üzerinde yerine getirmekle,
yani yasaları değiştirmekle değil, aynı
zamanda bunları hayata geçirmekle
de yükümlüdür. Bu durumda yasalar
yapılırken “samimi” olunması, Sözleşme hükümlerinin hayata geçirileceği
teşviklerin yasalarda yer alması zorunludur.
Hükümet tarafından hazırlandığı söylenen ve bir süredir kamuoyunda
tartışılan “Kadın İstihdam Paketi” bu
bakımdan çok önemlidir. İş çevrelerinde “bu düzenlemelerin paketinin
işverenlere ek maliyetler getireceği,
bunun kadın istihdamında kadınların
aleyhine olacağı gibi haklı endişeler
dile getirilmiştir.
Yeni tasarı ile kadına verilecek doğum izni sürelerinin artırılması, süt
izinlerinin artırılması devlet memuru
kadınlara yarı zamanlı çalışma gibi
düzenlemeler getirilmektedir.
Tüm bu getirilmek istenen düzenlemeler hem kadın istihdamını artırmak
hem de aile düzenini sağlamak adına
yapılan çalışmalar olarak nitelendirilse
de aile düzenini sağlamanın yalnızca
kadına yüklenen görev olarak yorumlanmaya devam ettiğini görmekteyiz.
Çocuk bakımımın yalnızca kadına yüklenmesi açık bir şekilde cinsiyet ayrımcılığıdır ve bizim de taraf olduğumuz
Uluslararası sözleşmelere aykırı bir
yorumdur. Yine CEDAW (Kadına Karşı
Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi)
“anneliğin sosyal bir görev olarak anlaşılmasını ve çocukların yetiştirilmesi
ve gelişiminde kadın ve erkeğin ortak
sorumluluğunun tanınmasını” öngörmektedir.
Tüm bu yapılmak istenen düzenlemeler ile anne olmak isteyen her kadın
istihdamdan uzaklaştırılmakla tehdit
edilmektedir. Yapılması gereken anneliğin ve –babalığın- sosyal bir görev
olduğunun anlaşılarak, kadına ve erkeğe doğum ve sonrası sağlıklı bir izin
dönemi tanımak ve bu sürecin sonunda kadını sistemin dışına atmakla
tehdit etmek yerine izni kullanan kadının ya da erkeğin yerinin hazır olduğunun güvencesini vermek, İş yerlerinde kadın kotası uygulamak, Devlet
eliyle mahallelerde kreşler açmak, iş
yerlerine kadın istihdamı şartı-ayrımı
olmaksızın kreş açma zorunluluğu
getirmek, özel kreş teşviki sağlamak
ve bunlara benzer politikalar geliştirmektir.
de çalışanlara ödenen ücretler, gider
olarak indirilemeyecektir” şeklinde
bir madde bulunması, Devletin kadın
istihdamını artırmak konusunda yaptığı çalışmaların samimiyetine gölge
düşürmektedir. Böyle bir maddenin
birçok kadının kayıt dışı çalışmasına
yol açacağı açıktır. Yine tasarı iş ve
meslek hayatında ayrımcılığın önlenmesine yönelik maddeler içeren ILO
Sözleşmesine, İş Kanunu’nun 5. Maddesine ve Anayasanın 10. Maddesine
açıkça aykırıdır.
Aynı şekilde TBMM Plan ve Bütçe Alt
Komisyonunda Gelir Vergisi Kanunu
ile ilgili yasa tasarısı “eşine ait işyerin-
8 MART ’ 14
13 5
BASIN AÇIKLAMALARI, 25 Kasım 2013
KADINI ÖZGÜRLEŞTİRMEK ÖNEMLİ ANCAK ONA ÖZGÜRLÜĞÜ
ÖĞRETMEK VE HER İKİ CİNSİDE EĞİTMEK GEREK
Ülkemizde kadına şiddet önlenemediği gibi artarak devam etmektedir.
Kadınların insan haklarının temeli
olan yaşam hakkı başta olmak üzere
ekonomik, sosyal, kişisel yaşamında
özgürlüğü ihlal edilmektedir. Haklarının bilincinde olmayan kadın da onu
ikinci sınıf insan konumuna düşüren
zihniyetleri kadına özgürlük olarak algılamaktadır.
“SORUN YASALARDA DEĞİL UYGULAMADA, TOPLUMDA KADININ İNSAN
HAKLARI KONUSUNDAKİ BİLİNÇ EKSİKLİĞİNDE”söylemini ise sürekli tekrar ediyoruz. Etmeye de devam edecek görünüyoruz. Ayrıca konu ile ilgili
erkek farkındalığı da gittikçe önem
kazanıyor.
Gerek tarafı olduğumuz uluslararası
sözleşmelerde gerekse iç hukuk mevzuatımızda kadına yönelik şiddet: Kadınlara, yalnızca kadın oldukları için
uygulanan veya kadınları etkileyen
cinsiyete dayalı bir ayrımcılık ile kadının insan hakları ihlaline yol açan
ve şiddet olarak tanımlanan her tür1 36
8 MART ’ 14
lü tutum ve davranış” olarak, Şiddet
ise: Kişinin, fiziksel, cinsel, psikolojik
veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan
veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı
ya da özgürlüğün keyfi engellenmesini de içeren, toplumsal, kamusal veya
özel alanda meydana gelen fiziksel,
cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranış» tanımlanmıştır.
Devlet siyaseti ve politikası, hükümetlerin değişimi ile değişebilecektir
ancak değişmez olan, tüm devletler
için ortak hedef ve yüküm olarak insan hakları yönünde ileri gitmektir.
Bunun da en temel yolu imzalanan
uluslararası sözleşmelerin iç hukuka
aktarılabilmesidir.
Devletler bu yükümlülükleri sadece
kağıt üzerinde yerine getirmekle değil, aynı zamanda bunları hayata geçirmekle de yükümlüdür. Bu durumda yasalar yapılırken “samimi” olunması, uluslararası sözleşme hüküm-
lerinin hayata geçirileceği teşviklerin
yasalarda ve uygulamada yer alması
zorunludur. Ki Anayasamızın 90/5
maddesinde “uluslararası sözleşme
hükümleri ile iç hukuk kurallarının
çelişmesi durumunda uluslararası
sözleşme hükümlerinin uygulanacağını” açıkça belirtmiştir.
Bu kapsamda Devlet kurumlarının,
hükümetlerin kadını ötekileştiren uygulamaları, söz ve davranışları, mağdur eden düzenlemeleri de uluslararası hukuk ve iç hukuka aykırıdır, “Kadının insan haklan ihlalidir”, kadına
şiddettir. Kadına şiddeti, uygulamada
ki sorunlar, dolayısı ile de zihniyette bağlarken öncelikle kadının insan
haklarının korunması yönündeki zihniyet değişimini sağlayacak olan devletin katkısını sorgulamak gerekmektedir.
BM insan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa insan Hakları Sözleşmesi, CEDAW
(Kadınlara Karşı Her türlü Ayrımcılı-
ğın Önlenmesi Sözleşmesi), BM bildirgeleri ve özelikle İstanbul Sözleşmesi’nin (Kadınlara Yönelik Şiddet
ve Aile içi Şiddetin Önlenmesi ve
Bunlarla Mücadeleye ilişkin Avrupa
Konseyi Sözleşmesi) aşağıdaki maddeleri kapsamında devlete yüklediği
sorumluluklar şunlardır:
Madde 5/1 - Devlet yükümlülükleri
ve gereken özeni gösterme sorumluluğu: Taraf Devletler kadına yönelik
herhangi bir şiddet eylemiyle ilişkilenmekten kaçınır ve devlet adına
hareket eden devlet yetkililerinin,
görevlilerinin, organlarının, kurumlarının ve diğer aktörlerin bu yükümlülüğe uygun davranmalarını sağlar.
Madde 12/I Taraf Devletler, kadınların aşağı bir cins olduğu veya erkekler ile kadınlar için alışılagelmiş
rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan önyargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü uygulamaları
yok etmek amacıyla kadınların ve
erkeklerin sosyal ve kültürel davranış
kalıplarının değiştirilmesi için gerekli
tedbirleri alır.
Madde 12/4. Taraf Devletler, tüm
toplumu, özellikle erkekleri ve erkek
çocukları bu Sözleşme kapsamına giren bütün şiddet biçimlerinin önlen-
mesine aktif bir şekilde katkıda bulunmaları için teşvik etmek amacıyla
gerekli tedbirleri alır.
Madde 12/5. Taraf Devletler, kültür,
örf ve adet, din, gelenek veya sözde
“namus”un bu Sözleşme kapsamında yer alan şiddet eylemlerinin bir
gerekçesi olarak kabul edilmemesini
güvence altına alır.
Madde 12/6. Taraf Devletler, kadınların güçlenmesi için program ve faaliyetleri arttırmak amacıyla gerekli
tedbirleri alır.
RAK NİYE GÖRMEKTEYİZ....!!!???
BUNUN CEVABINI 25 KASIM CUMA
GÜNÜ YİNE KONUŞACAK, TARTIŞACAK ve ÇÖZÜMLERİN NASIL HAYATA
GEÇİRİLECEĞİNİ DÜŞÜNECEĞİZ...
TÜM DÜNYA KADINLARI İÇİN ŞİDDETSİZ GÜNLER DİLEYEREK TÜM
DEVLETLERİN, KADINA YÖNELİK
ŞİDDET KONUSUNDA, ÖNLEMLERİNİ ACİLLEŞTİRMESİNİ İSTİYORUZ...
Madde 14/1 Eğitim, Taraf Devletler,
kadın erkek eşitliği, kalıplaştırılmayan toplumsal cinsiyet rollerini, karşılıklı saygıyı, kişiler arası ilişkilerde
şiddetten kaçınma temelinde çatışma çözümünü, kadına yönelik cinsiyete dayalı şiddet ve kişisel bütünlük
hakkı meselelerinin resmi müfredat
içerisinde ve eğitim sürecinin her
düzeyinde öğrencilerin gelişim kapasitelerine uygun olarak öğretim materyallerinin içerisine dâhil edilmesi
için uygun olan durumlarda gerekli
adımları atar.
DEVLETLERE BU YÜKÜMLERİ YÜKLEMEKTE İKEN UYGULAMADA
BUNLARIN AKSİNİ HALEN VE ARTA-
8 MART ’ 14
13 7
FAALİYETLERİMİZ
BASIN AÇIKLAMALARI, 05 Aralık 2013
MERKEZ ÜYELERİNİN KATILDIĞI DİĞER FAALİYETLER
5 ARALIK SEÇME VE SEÇİLME HAKKI YILDÖNÜMÜ
Cumhuriyet Devrimleriyle Türk Kadınları sosyal, kültürel, hukuki haklarıyla birlikte birçok Avrupa Ülkesinden önce, seçme ve seçilme hakkını
kazanmışlardır. Kadınlarımız bu haklar sayesinde toplumda büyük ölçüde erkeklerle eşit haklara sahip olmuşlardır. Cumhuriyetin ilk yıllarında
bu hakların hayata geçirilip uygulanması ne kadar hızlı olmuşsa bu gün
özellikle seçilme hakkının kullanımı,
siyasetçilerin demokrasi anlayışı sayesinde siyasette ve karar mekanizmalarında kadınların bulunması noktasında hala yeterli yol alınamamıştır.
Oysa Demokratik rejimde siyaset belirli bir kesimce değil tüm kesimlerce
yapılmalıdır. Kadının yönetimde eksik
temsili sadece kadın sorunu değil
demokrasi sorunudur. Siyasi temsilde kadın oranları artmasının kadının
insan haklarında da ilerleme sağlayacağı aşikardır. Günümüzde ise kadınlarımız halen en temel insani haklarının mücadelesini vermek zorunda
kalmaktadır. Oysa ki kadın bakış açısı
ve yaratıcılığıyla yeniden şekillenecek olan yerel ve genel yönetimler
yaratarak Türkiye’nin daha fazla demokratikleşmesini, sürdürülebilir bir
1 38
8 MART ’ 14
kalkınma gerçekleştirebilmesini, bir
işgücü oluşturulmasını, insan haklarına saygıyı sağlayacaktır.
muar dizgesi’’ denilen uygulama
ile her yerde seçilebilir sırada
kadınlar yer alabilmelidir.
Anayasamız devlete kadın erkek
eşitliğini sağlamakla yükümlü kılmıştır. Yine T.C. Anayasası 67. Madde
“Seçim kanunları, temsilde adalet ve
yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak şekilde düzenlenir” demektedir. Bu kapsamda öncelikle;
• Toplumda kadın-erkek eşitliği olgusu güçlendirmek için kadınlarda bir bilinç oluşumu sağlanmalı,
buna paralel olarak da kadınlar
desteklenerek yerel düzeylerden
başlayarak örgütlenme bilincine
sahip olan bireyler haline getirilmelidir.
• Her alanda cinsel ayrımcılıkla
mücadele sadece kadın sorunu
olarak görülmemeli, demokrasi
ve katılım için kadınlar yok farz
edilmemeli, parti içi demokrasi işletilmelidir. Eşit hak ve eşit katılım
olmalıdır.
• Anayasamızdan da öncelikli
uluslararası sözleşmelerden Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi
(CEDAW) 4. maddesi gereğince
de geçici önlem olarak cinsiyet
kotasına tüm parti tüzüklerinde
mutlaka yer verilmelidir. Siyasi
partilerin tüzükleri, seçim yasaları bu kapsamda anayasa tarafından güvenceye alınmalı, ‘’fer-
• Kadınlar gerçek demokrasi için
bu yolda mücadeleyi sürdürmelidir.
• Kadın erkek eşitliğine inanan
tüm siyasi partileri ve inanmasa
da iç hukuk ve ulusal mevzuat
gereği yükümü olan tüm partileri; olumlu ayrımcılığı yani kadın
kotasını hayata geçirmeye, kadın
kotasına eşitsizlik olarak bakma
bilinçsizliğinden vazgeçmeye ve
demokratikleşmeye çağırıyoruz.
PANELİST/ EĞİTMEN OLARAK KATILIMLAR
• 3 Mart 2013’de İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi’ni temsilen Av. Bahar Ünlüer Öztürk Tokat Kültür ve Dayanışma Derneği’nde “Kadına Karşı Şiddet ve Başvurulabilecek
Hukuki Yollar” konulu panele konuşmacı olarak katılmıştır.
• 7 Mart 2013’de Av. Aydeniz Alisbah Tuskan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde düzenlenen “Türkiye’de Kadın Olmak” konulu panele konuşmacı olarak katıldı.
• 8 Mart 2013’de Av. Aydeniz AlisbahTuskan İstanbul Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesi
Prof. Dr. Altan Gülhan Özerkan Konferans Salonunda düzenlenen “Kadına Yönelik Şiddetin Psikolojik ve sosyal Boyutları” panele konuşmacı olarak katıldı.
• 8 Mart 2013’de Avcılar Endüstri Meslek Lisesine “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” dolayısıyla yapılan konferansa konuşmacı olarak Av. Afet Gülen KÖSE katılmıştır.
• 8 Mart 2013’de Av. Nedime Uğraş Marmara Soroptomist Kulübü Derneğinin Ümraniye
Mustafa Kemal Mahallesi SHÇEK Toplum Merkezinde düzenlediği “Kadın Hakları – Kadına Yönelik Şiddet ve Aile içi Şiddetin Önlenmesi Yasası” hakkındaki panele konuşmacı
olarak katılmıştır
• 10 Mart 2013’de Av. Aydeniz Alisbah Tuskan Cumhuriyet Kadınları Derneği Fatih Şubesinin düzenlediği “Emekçi Kadınlar Günü”, paneline konuşmacı olarak katılmıştır.
• 11 Mart 2013’de Av. Aydeniz AlisbahTuskan Maltepe Üniversitesince düzenlenen “Kadına
Yönelik Şiddet ve İnsan Hakları” paneline konuşmacı olarak katılmıştır.
• 13 Mart 2013’de Av. Aydeniz AlisbahTuskan Türk Hukukçu Kadınlar derneğince Caddebostan Kültür Merkezinde düzenlenen “Kürtaj ve Gebelik Tahliyesi” konu panele konuşmacı
Av. Afet Gülen Köse katılımcı olarak katılmıştır.
139
8 MART ’ 14
8 MART ’ 14
13 9
FAALİYETLERİMİZ
FAALİYETLERİMİZ
MERKEZ ÜYELERİNİN KATILDIĞI DİĞER FAALİYETLER
MERKEZ ÜYELERİNİN KATILDIĞI DİĞER FAALİYETLER
MEDYA KATILIMLARI
• 15 Mart 2013’de Av. Aydeniz AlisbahTuskan Saat 10.00’da Aydın Üniversitesinde düzenlenen “Aile İçi ve Kadına Yönelik Şiddet” paneline konuşmacı olarak katılmıştır.
• 03 Mayıs 2013 de Av. Aydeniz AlisbahTuskan Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde
düzenlenen Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu kapsamında “Mülteci ve Sığınmacıların Sorunları” başlıklı panele konuşmacı olarak katılmıştır.
• 10 Mayıs 2013 de Adana’da Adana Tabip Odası ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesince
düzenlenen “I.Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Sempozyumu”na Aydeniz AlisbahTuskan
konuşmacı olarak katılmıştır.
• 28 şubat 2013, 8 mart 2013, 13 Nisan 2013 tarihlerinde İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezini temsilen Av.
Afet Gülen KÖSE TV 8’de Avukatınıza Sorun programına konuşmacı olarak katılmıştır.
• 08. Mart 2013 tarihinde Av. Hale Akgün Kanal D 32 . Gün programına Kadın Hakları Günü kapsamında katılmıştır.
• 1 Ağustos 2013 tarihinde Av.Aydeniz Alisbah Tuskan CNN Türk TV'nin ana haber bültenine katıldı. Cinsel suçlarda cezaların ağırlaştırılması yetmeyeceği teziyle görüş bildirmiştir.
• 08. Temmuz 2013 Kanal B de İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezini temsilen Av. Hale Akgün toplum ve insan
programına konuk olmuştur.
• 29 Temmuz 2013 tarihinde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) ile Konrad AdaneuerStiftung (KAS) ortaklaşa düzenlenen "Gazetecilik ve Nefret Söylemi " konulu TGC Basın
Müzesi’nde gerçekleştirilen panele Av. Afet Gülen KÖSE ve Av. Sibel KAMA katılmıştır
• 20 Kasım 2013 tarihinde İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezini temsilen Av.A.Gülen Köse TR 1 TV ye kadın
hakları sorunları konusunda değerlendirme yapmak üzere katılmıştır.
• 25 Ekim 2013 tarihinde Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Kadınları Derneği'nde gerçekleşen
panele Av. Afet Gülen KÖSE katılmıştır.
• 5 Ekim 2013 tarihinde İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezini temsilen Av. Afet Gülen KÖSE Karadeniz TV’de
Habere Doğru programına konuşmacı olarak katılmıştır.
• 6 Aralık 2013 tarihinde Beşiktaş Belediyesi Kent Konseyi Kadın Meclisi'nin Açık Kapı Günleri Hukuk Okuryazarlığı programında Av. Afet Gülen Köse konuşmacı olarak katılmıştır.
• Merkez Üyelerimiz TRT 1 Radyo kanalında Filiz Yentürk’ün hazırlayıp sunduğu programda her pazartesi Boşanma davalarına genel bakış, Boşanma davalarında Nafaka – Tazminat, Velayet hakkı ve çocuk haklarına genel
bakış, Mal rejimleri, Aile İçi Şiddet konularında başlıkları ile Nisan ve Mayıs aylarında toplamda 7 ayrı programa
konuşmacı olarak katılmışlardır.
• Av. Hale Akgün, Av. A. Gülen Köse merkezimizce her ay düzenlene Adli Yardım Eğitim seminerlerine eğitmen olarak katılmışlardır.
• İstanbul Barosu Staj Eğitim Merkezinde üyelerimiz Av. A Gülen Köse ile Av. Sibel Kama
6284 Sayılı Kanun uluslararası Kadın Hukuku Sözleşmeleri konulu derslere eğitmen olarak
katılmışlardır.
140
8 MART ’ 14
• 03.10.2013 tarihinde Uzman TV de 6284 sayılı yasa hakkında Av Afet Gülen Köse sorulara yanıt vermiştir
• 02.12.2013 Av.AydenizAlisbahTuskan Kanal B TV ana haber bülteninde Dünya Ekonomik Forumunun Cinsiyet
Uçurumu Raporuna göre, kadın istihdamında Türkiye’nin 136 ülke arasında 127. Sırada olması durumunu değerlendirilmiştir.
• Çeşitli yazılı medya organlarının talepleri ile gündem konuları ile ilgili av. Hale Akgün, Av. Gülen Köse tarafından
hukuki açıklamalarda bulunulmuştur
8 MART ’ 14
141
FAALİYETLERİMİZ
• 23 Kasım 2013 tarihinde Beşiktaş Kent Konseyi Kadın Meclisi tarafından “Kadına Yönelik Şiddet ile İlgili Farkındalık
Yaratma” amacı ile Ortaköy’de düzenlenen Flash-mob çalışmasına İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezini temsilen
Av. Sibel Kama katılmıştır.
MERKEZ ÜYELERİNİN KATILDIĞI DİĞER FAALİYETLER
• Av. Hale Akgün’ün 28.11.2013 tarihinde Türkiye Adalet Akademisi ve İsveç Raul Wallenberg İnsan Hakları
Enstitüsünün birlikte yürüttüğü çalışmalar kapsamında düzenlendiği “Kadın-Erkek eşitliğine ilişkin Uluslararası
Normlar ve İçtihatlar Işığında Ulusal Hukuktaki gelişmeler” konulu çalıştaya Baromuzu temsilen katılmıştır.
Diğer Katılımlar
• 29 Kasım 2013 tarihinde KAHİRE+20 Ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Çalışma Platformu nun toplantısına
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezini temsilen Av.Sibel Kama Katılmıştır.
• 3-7 haziran tarihlerinde Kadın Hakları Merkezi olarak Merkez Yürütme Kurulu üyelerimiz Gezi olaylarında kadınlara
yönelik gözaltılar sırasında yaşanan sıkıntılar nedeniyle CMK nöbetinde tüm gün hazır bulunmuşlar, görev
almışlardır.
• 24-26 haziran tarihlerinde Beşiktaş Kent konseyi Kadın Mecilsinin düzenlediği Beşiktaş ve Erlaner “Kardeş Şehir”
ilişkilerinin 10. Ylında ortaklaşa düzenlenen “kadının insan hakları”konferans dizisine İstanbul Barosu Kadın Hakları
Merkezini temsilen Av.Sibel Kama Av. Afet Gülen Köse katılmışlardır.
• 05.12.2013 tarihinde Beşiktaş Kent Konseyi Kadın Meclisi ile TÜKK’ün hazırladığı Seçme Seçilme Hakkının 79.
Yılında KADIN VE SİYASET” konulu, Milletvekili Candan Yüceer ‘in konuk olduğu panele İstanbul Barosu Kadın
Hakları Merkezini temsilen Av.Sibel Kama Katılmıştır.
• Av. Aydeniz Tuskan Yardımseverler Derneği’nin 2013 yılı İnsan Hakları Ödülü’ne Layık görüldü.
• 16-21 Ağustos 2013 tarihlerinde Kadir Has Üniversitesinde Türk Üniversiteli Kadınlar Derneğinin ev sahipliğini
yaptığı Geleceğe Ulaşmada Kadınların Rolü: Eğitim, Şiddet, Kadının İnsan Hakları, Kadın ve Kentlileşme konulu
31. Uluslararası Üniversiteli Kadınlar Federasyonu (IFUW) Konferansına İstanbul Barosu Kadın Hakları merkezini
Temsilen Av. Afet Gülen Köse katılmıştır.
• 20 Ağustos 2013 tarihinde İstanbul barosu Kadın Hakları Merkezinin ev sahipliği ile IFUW katılımcılarının Çağlayan
Adliyesi Şiddeti önleme Merkezinin ziyaretleri sağlandı ve ayrıca İstanbul Barosunun Çağlayan Adliyesindeki
biriminde bilgilendirme toplantısı düzenlenmiştir.
• Çeşitli tarihlerde düzenlenen Beşiktaş Kent konseyinin toplantılarına İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezini
temsilen atanan Av. Sibel Kama katılmıştır.
• Ağustos-Eylül 2013 tarihlerinde İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezini temsilen Av. Sibel Kama Beşiktaş Kent
Konseyinin düzenlemiş olduğu Forumlarakatılmıştır.
• Üyesi bulunduğumuz İKKB aylık toplantıları ile çeşitli tarihlerde ki etkinliklerine katılındı.
• 23-24 Eylül de Kadınların Ev içi Şiddetten Korunması Matra Projesi Seminerine İstanbul Barosu Kadın Hakları
Merkezini temsilen Av.Fatma Nazan Sönmez ve Av.Sibel Kama katılmışlardır.
• 29 Eylül 2013 tarihinde Av. Sibel Kama TMMOB Kadın Kurultayı İstanbul Yerel Çalıştayı’na katılmıştır.
• 5 Kasım 2013 Ümraniye Adli Yardım Bürosunun açış törenine İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezini temsilen
üyelerimiz katılmışlardır.
142
8 MART ’ 14
8 MART ’ 14
143
144
8 MART ’ 14