close

Enter

Log in using OpenID

Zeynep Büşra ÜNSAL

embedDownload
AYLIK EDEBİYAT DERGİSİ EKİM 2014 YIL:1 SAYI: 7
ÇAYA EDEBİYAT ATANLARIN DERGİSİ
ÇAYA EDEBİYAT ATANLARIN DERGİSİ
23 EKİM 2014 SAYI: 7
KÜNYE
YAZARLAR
Genel Yayın Yönetmeni
ALEYNA ÖNAL
Durmuş YALÇIN
CEMRE BEDİR
Sorumlu Yazı İşleri Müdürleri
DURMUŞ YALÇIN
Cemre BEDİR
GÜLCE YILDIRIM
Eyüp TEKİN
Neriman TULGAR
HALİL İBRAHİM ÖRGEN
MEHMET GÖKDOĞAN
MERVAN SÖYLEMEZ
Editör
MİNE YALÇIN
Zeynep Büşra ÜNSAL
RÜMEYSA ARSLAN
Tasarım
SAFURA BERİKA ARSLAN
SÜMEYRA AYHAN
EDEBİYAT KIRAATHANESİ
Yazışma adresi:
[email protected]
Dergimizde yayımlanan yazıların her türlü telif
hakları yazarların kendisine ve/veya temsilcisine
aittir. Yazarların izni alınmadan kopyalanması
veya kullanılması yasaktır.
[email protected]ıraathanesi
YAVUZ SELİM SOYDAŞ
YEŞİM ÜNSAL
ZEYNEP BÜŞRA ÜNSAL
www.ekiraathane.jimdo.com
@ekiraathanesi
Ekiraathane
ekiraathanesi
Zeynep Büşra ÜNSAL
[email protected]
Irmağın yatağını değiştirmeliyiz! Zor
olduğunu biliyorum ama mümkün. Irmaklar,
iyiye güzele akmalı, insandan insana yol
olmalı… Gelin okuyalım olabilecek olanları.
Olanlar ne kadar zavallı olabilecek olanların
yanında, okuyup anlamalı!
Bir kelime düşünün, aklınıza ilk ne
gelirse, söyleyin şimdi içinizden bağıra bağıra,
anlamını bulana ya da yitirene kadar söyleyin.
“İnsan”ı düşünün ve söyleyin içinizden bağıra
bağıra, dağlara çarpsın sesiniz, çarpıp geri
dönsün size, anlam bulana ya da yitirene kadar,
göğe yükselsin ve sonra insin yere, yağmurla
sohbet edip, rüzgârla dans etsin, bulutlara selam
versin, güneşte yanıp denizde kendine gelsin,
göğe yükselsin ve sonra yere insin. İnsan, insan
olana kadar bu süreç devam etsin.
Tanımlamalı şimdi bütün tanımları. En
baştan. Herkesin bildiğini herkes bilene kadar
tanımlamalı. Ve herkese hitap eden soru
sorulmalı. İnsan?
…
Cevaplarınız, cevaplarımız olana
kadar sormalı. Herkesin bildiğini, herkes
bilene kadar tanımlamalı.
…
Tasavvuru mümkün olmayan bir
mavilik görüyorsunuz her gün. Aklınızın
almadığı o mavilik yüreğinize doluyor, her
yerde ve her şekilde çıkabiliyor karşınıza, bazen
güneşle selamlıyor sizi, bazen ayla… Mahrum
bırakmıyor sizi hiçbir zaman kendinden,
mahrum bırakılsa da her şeyden. İşte tam da bu
yüzden uzun zamandır merak ettiğim şeyler var.
Benim yanıtlarım yanıt olmuyor sorumlarıma…
“En çok kirlenen şey nedir?” ve
“Gökyüzünün bir sahibi var mı?”
bkz. Nuri PAKDİL, Bir Yazarın Notları L,
Ankara: Edebiyat Dergisi Yayınları, 1999.
1
Aynı göğün çocuklarıyız, gideceğimiz başka bir
dünya yok, varsa söyleyin, söyleyin ki bilelim.
Benim bildiğim gökyüzünün hepimize ait olduğu,
hepimize aitlikten kastım, paylaşılabilir olduğu,
kimsede tapusunun olmadığı.
Nerden bakarsak bakalım, nasıl görürsek görelim
aynı şeyi görüyoruz, tasavvur edilemeyen bir
2
…
“İnsanın en çok kalbi temiz olmalıdır.
Tüm organlarımıza buyuran bir güç var onda.
Anlatmaya,
yorumlamaya
gücümüzün
yetmediği bir giz birikimi bu. İnsanı kalbinden
tutamadınız mı, görün, nasıl kayıp gidecek
elinizden!” 1 diyor Pakdil, demek ki en çok
kirlenen şey kalp, kalplerimiz kirlendiği için
oluyor bütün olanlar ve olamıyor olabilecek
olanlar. Bu yüzden ırmağın yatağını
değiştirmeliyiz!
Ve insan, her şeyin sahibi olan insan,
her şeye sahip olmaya çalışan insan…
Gökyüzünü bile tapulamaya çalışan insan…
Sorular soruları doğuruyor zihnimde,
nedenler nasıllar birbirini kovalıyor sürekli,
yanıtlarım artık karşılamıyor sorularımı, o
yüzden size soruyorum bütün bunları. Ben
bilmiyorum, bildiklerim hiçbir işe yaramıyor,
insanlar neden bu kadar yabancı, aynı göğün
çocukları 2 olmamıza rağmen neden bu kadar
yabancıyız
birbirimize?
Ay
hepimizi
kucaklayacak kadar zenginken biz birbirimizi
neden kucaklayamıyoruz? Güneş mahrum
bırakmazken kendinden bizi, neden bizi, bize
mahrum bırakıyoruz? Olabilecek olan o kadar
güzel şey varken biz neden olanlara kucak
açıyoruz?
…
Bildiklerinizi bilmek istiyorum, bildiklerinizi
herkesin bilmesini istiyorum. Yanıtlarınız
değiştirecek dünyayı.
…
Sorularımın sorularınız, yanıtlarınızın
yanıtlarımız olduğu bir dünya düşlüyorum
şimdi, sizinle gerçek olacak bir düş. Bir sonraki
sayıda görüşünceye dek çayınızın ve çayınızın
yanında edebiyatın eksik olmaması dileğiyle…
mavilik. Bazen kızıllığa bürünüyor bazen bulutlarla
beyazlığa. Ama gökyüzü olmaktan bir şey
kaybetmiyor. Peki, biz insan olarak kendimizden
ödün veriyoruz? Olaylara, durumlara ya nesnelere
göre insan oluyoruz?
Yazar arkadaşlarımın ve benim çektiğim “Aynı
gökyüzün çocuklarıyız” konulu fotoğraflarla
karşıladık sizi bu sayımızda. Nerden, nasıl bakarsak
bakalım, kim olursak olalım hepimizin baktığı yer
aynı, bunu anlatmayı amaçladık.
5 Kayıp Karakter | Öykü | Yavuz Selim Soydaş
7 Enin Sonu | Şiir | Cemre BEDİR
8 Yoksun | Deneme | Aleyna ÖNAL
9 Aşkın Bilinmezliği | Deneme | Aynur ÇETİN
10 Fikirler ve Çatışmalar Üzerine | Deneme | Mehmet GÖKDOĞAN
11 İsmin Aşk Hali | Öykü | Yavuz Selim SOYDAŞ
13 Vuslat Acısı | Şiir | Tayfun ERGEN
5 Aşk Tutulması | Şiir | Aleyna ÖNAL
6 Bir Tutam Gökyüzü | Şiir | Cemre BEDİR
8 Eflatun, Şems-i Tebrizi, Mevlana ve Nietzsche'den Örneklerle Değişim Üzerine | Deneme |
Mehmet GÖKDOĞAN
9 Aşkın Bilinmezliği | Deneme | Aynur ÇETİN
10 Fikirler ve Çatışmalar Üzerine | Deneme | Mehmet GÖKDOĞAN
11 İsmin Aşk Hali | Öykü | Yavuz Selim SOYDAŞ
13 Vuslat Acısı | Şiir | Tayfun ERGEN
EDEBİYAT KIRAATHANESİ
KAYIP KARAKTER
Yavuz Selim SOYDAŞ
işlemişti.
1997…
Ahşap
pencerenin
kenarına
dirseklerini dayamış elleri yüzünde dışarıyı
izliyordu. Cama vuran yağmur tanelerinin
birkaç
parçaya
bölündükten
sonra
aşağılarda yeniden birleşmesini dikkatle
takip etti. Buğulanmış camda elleriyle açtığı
boşluktan yağmurun dünyayı yıkayışını
izlemekle meşguldü, sessiz sedasız.
odunun çatırtısı eşliğinde kendi kendine
radyoda
haber
saatiydi.
Ne
anlatıldığını çok anlamıyordu. “Başbakan
bugün katıldığı toplantıda… Ünlü iş adamı
projelerini…” O daha çok yağmurun
sesindeydi. Yerdeki su birikintilerine vuran
yağmurun suyu sıçratışını izlerken sesini
hayal etmeye çalışıyordu...
hayatında sahip olduğu tek kişi. Saat beş
başlamasından
anlamıştı
gelmek üzere olduğunu, hızla fırlayıp
camda beklemeye başlamıştı. Ona bir
sürprizi vardı, heyecanının sebebi buydu
aslında.
Nihayet
açık
kahverengi gömleğinin rengi daha koyu
görünüyordu şimdi. Elinde ağzını sıkı
sıkıya bağladığı bir poşet vardı. Bugün de
çocuğuna eli boş gelmiyordu, en sevdiği
şeyi almıştı. Her babanın gelişi gibi işte, tam
bir baba gibi...
Heyecanla babasının yanına koştu,
gülmeden konuşmaya gayret edecekti...
Baba elbiselerini değiştirip odaya geldi,
kollarını iki yana açıp çocuğunu hasretle
kucakladı. Üzerine o kadar titriyordu ki bir
an olsun yalnız bırakmak istemiyordu ama
mecburdu
çalışmaya.
Çocuğun
annesi
aralarından ayrılalı bir yıl olmuştu. Yine
böyle yağmurlu bir günde kapatmıştı
gözlerini. Parası olmadığı için çocuğunu
okuldan almak zorunda kalmıştı. Her
Beklediği biri vardı heyecanla,
haberlerinin
ıslanmış
sürprizini ona belli etmemek için hiç
Odanın ortasındaki sobada yanan
konuşan
Sırtındaki
sarılışında
bunları
hatırlıyordu.
Kader
tekerrür etmeye devam ediyordu…
Çocuk artık zamanı geldi diye
düşünmüş olacak ki babasının bacaklarına
sarıldı. ”Baba bak sana ne göstereceğim”
dedi gözleri parlayarak. Başını yukarı
kaldırdı iki yana ayrılmış uzun saçları
o
görünmüştü.
Çamur
olmuş patika yolda bata çıka geliyordu.
Ayağında 3 yıl önce aldığı altı delinmiş eski
kunduraları vardı. İşte kullandığı ipler ve
hamal sırtlığı da elindeydi. Şemsiyesi
yoktu, yağmur orta boydaki düz saçlarını
başına yapıştırmış, saçının yanlarından
sızan sular sık ve uzun sakallarının içine
omuzlarına
döküldü.
İri
kahverengi
gözlerinin içi gülüyordu. Baba dizlerinin
üzerine çöktü, ellerini kızının omuzlarına
koydu. Küçük kız arkasında saklı yumruk
yaptığı elini usulca açtı. İçinde minik bir diş
vardı. Baba gözlerini kaldırdığında kızının
yüzündeki kocaman gülümsemeyi gördü.
Gamzeleri kaybolana kadar açılmış gülen
surattaki ağızda bir şey eksikti. O aydınlık
5
EDEBİYAT KIRAATHANESİ
dişlerdeki gülüşün içindeki küçücük bir
sırtındaki yük değil küçük bedeninin
boşluk, bir karanlık adamı yıllar öncesine
içindeki kocaman yüreğiydi aslında.
götürmeye yetmişti…
Yazarlar, hayatın insanın sırtına
yüklediği yüklerden bahsederken o yükün
22yıl önce…
Oturmuş
karıncaları
izliyordu,
karıncanın birini göstererek “benim babam
da böyle güçlü işte” demişti. Parlak kırmızı
ayakkabılara doğru
yürüyen karıncayı
izlerken. Ayakkabıyı takip ederek kızın
yüzünü bulduğunda bugün ki küçük kızda
da olan aynı gülümsemeyle ona bakıyordu.
Gülerken
mendilin
küçülmüş
arasından
gülüşündeki
gözleri,
çıkardığı
eksiklikle
dişi
onu
zorluklarla
hiç
tesadüf değildi. Çocukluktu belki, ne demek
olduğunu bile bilmediği duygulardı ama
aşkın en güzel hali çocuk haliydi.
mücadeleden
sonra
hayata
teslim olmuş, kendi haline bırakmıştı.
Annesinin hastalığı hızla ilerlerken Mehmet
de büyüyordu. Annesi ile ayrılık vakti
geldiğinde evlilik çağı gelmişti. Aynı yerde
birlikte çalıştığı bir arkadaşının kardeşi ile
evlendi. Annesi ne evlendiğini ne de küçük
bir kızı olduğunu görebilmişti.
ve
unutmamıştı. Kızına aynı ismi vermesi de
”Hayatımı yazsam roman olur”
derdi hep. Gerçekten de öyleydi, roman gibi
yaşadı hayatını. Hiçbir zaman da yazmadı.
Ama hayatını yazan birisi vardı ondan
habersiz.
Küçük
bir
kız
çocuğunun
kahramanı olarak, mutluluğu kızının küçük
Babası onu okuldan aldığı günden
sonra o kasabaya bir daha hiç gitmedi. O
kızı da görmedi, ama kızın dediği gibi
olmuştu. Dişi gömdüğü günden bu yana
gerçekten de hiç unutmamıştı. Bambaşka
bir hayatı yaşasa da…
ellerinde bularak yaşadı. Yaşamaya da
devam ediyordu. Kızını omuzlarına aldı, tek
odalı küçük evin içinde tur atıyorlardı.
Çocuğun gülüşündeki eksiklikse yalnızca
dişlerindeydi.
Küçük elleriyle babasının yüzünü
sımsıkı sarmıştı: ”Heeeeeyy benim babam
Onlu yaşlarda…
en güçlüüü” çığlıklarındaki masumiyeti ise
On yaşındayken babası öldüğünde
yağmuru bile kıskandırıyordu. Kaderin
annesine bakmak zorunda kalmıştı. Okula
tekerrürüyse sadece adamın anlayabildiği
da gitmiyordu. Ne de olsa baba mesleği
dildendi.
diyerek hamal sırtlığını sırtladı gücü
yetmediği
6
tarifini en iyi yapabilecek kişiydi. Birkaç yıl
halde.
Taşıyamadığı
şey
“Bazen küçük bir çocuğun iki
dudağının arasındadır mutluluk…”
EDEBİYAT KIRAATHANESİ
ENİN SONU
Eli cebinde yürüyenler,
Yalnız olmasa da
Gezerler sokak sokak
Hatıralarını;
Aylardan Ağustos'sa
Yalnız hissederler
İç cepte hüzün,
İkindi sonraları.
Neler dönüyor oysaki
Aynı gökyüzü altında.
Gözlerde eksik etek ümitler,
İplikçi pasajında;
Gülüşler ki çıplak, cenaze bekler.
Hayat diz çökünce ardı sıra
Ufuktaki yalnızlığa ve Eylül;
Peşi sıra, ufukta sonbahar anılır,
Diğer sarkan mevsimler ve
Bir peygamber,
Hüzün vahyedilirken yalnızlığa.
Sarkacakmış gibi bakar
Gökteki yıldızlara
Gecenin güzeline denk gelen;
Daha çok sarılır
Şarkı söyleyen dudaklara
İnsan yalnızken.
Ne kadar da yeter insana
Gelen bir kadın sesi
İhtiyaçken.
Ölüm,
Geriye kalan ıslak imza
Hasret hasret
Biten bir taksitten.
CEMRE BEDİR
7
EDEBİYAT KIRAATHANESİ
YOKSUN
Gece, yağmur ve şişe…
Karanlığın gökten yere kadar ulaştığı bir karartı var yine. Damlalar cana vuruyor ökyüzünden
her inişlerinde. Şişeler dolusu hüzün devriliyor dibi görülene dek, panzehircesine. Seni
unutmak için değil çabam, acılarımı hatırlamamak. Hatırlamamak için, boş hayallerin
kurulduğu boş odalarda kafayı bulmak. Sonra, yeniden kaybetmek bir kumarcasına.
Sana tutunmadan, uyutularak geçti umutlarım, şimdi söyledim unutmadan. Hatırlamamaktan
utanmam. Çaresizliktir yüzümü yüzünden sakındıran. Damlaların cana vurduğu her an
gözyaşlarımda boğulur hatıran. Buharlaşmış cama yazdığım baş harflerde aradan süzülen
yağmur damlası mıydı BİZ’i ayıran? Yoksa camın buğusu kayboldu da mı sonumuz oldu,
hatırlayamam.
…
Gündüz ve geceye karşı sayıklarım ismini. Yankılanır her harfi yalnızlığıma nispet gibi.
Suskunluk bürür yavaş yavaş bedenimi. SEN ve BEN, hep iki ayrı kelime miydik sahi? Yoksa
yollar hep bir ayrımdan mı oluştu unutturmak için birbirimizi. BİZ olmak zor değildi. Hayat,
tüm yaşanmışlıkları unutturdu ezberlememişiz gibi. Bizi kader istemedi nedensizce. Ama
alfabe içinde üç harfte kaybolmak vardı yolları bilmezcesine…
Sokak lambası altında bağdaş kurdum, seni beklercesine. Tavanım gökyüzü, yıldızlar
dileklerim; kaymadı hiçbiri, düşmedin geceme, kabul olmuyor istekler, yoksun yine.
Yoksun diye kapanmıyor gözlerim bu gecede. Yoksunum sesinden ve sarmadı kolların
bedenimi, görmedim suretini.
Gündüzler kayıp, gecelere karıştı güneş, kayboldu zifiri siyahta, kayboldu suskunlukta,
odalarda yankılandı, yağmur altında kaldı.Gündüzler sensiz; olmadığın için benim kimsesiz.
Gözler kapalı, dualar sayılı, gülüşler bayat, dünden kalma umutlarla yollarda saydığım
adımlarıma birde sen bak.
YOKSUN YANIMDA SEN, BENDE YOKSUNUM SENDEN.
ALEYNA ÖNAL
8
EDEBİYAT KIRAATHANESİ
ERİK DALI
Bir kırık erik dalı,
Masumca eğmiş başını da
Küsmüş erken gelen güze.
Daha avuçlarında kıpkırmızı erikler,
Tadına doyulmamış baharları var.
Dünden kalmış çocuk sesleri
Yarına gebe neşeli şarkılar çalar.
Ah o şair düşürdü ya kalemine eylülü,
Ekimin gözü şimdiden kapıda
Oysa daha bitmemiş haziran akşamları
Gitar sesine ısınan kumsallar var.
Baharın nazlı salınışını özler
Erik dalına takılı kalmış uçurtmalar.
Gülce YILDIRIM
9
Fotoğraf: Safura Berika ARSLAN
EDEBİYAT KIRAATHANESİ
10
EDEBİYAT KIRAATHANESİ
HER ŞEHRİN BİR HİKÂYESİ VARDIR
Güvercinler uçuyor mu yoksa biz uçuyoruz onlar duruyor mu? O çocuk, işte orada ki
çocuk ellerini açmış koşuyor onlara doğru, yakalayamayacağını bilmeyerek. Annesi bakıyor
sadece ve gülümsüyor. Onu güldüren güvercinler mi yoksa güvercin gibi kanat çırpmaya
çalışan oğlu mu bilmiyorum. Ben de bir kenarda durmuş onları izliyorum. Çocuk güvercinleri,
annesi çocuğunu bende çocuğun annesini izliyorum. Acaba ben kim tarafından izleniyorum?
Nerden bakmalı, nerden bakmalı ki, görebilmeli, her şeyi ve herkesi...
İşte bu şehrin hikâyesi de böyle, anne, çocuk ve güvercinler... Ben geçiyordum sadece.
…
Bu sıcakta kimse olmaz diyordum içimden ama metro çıkışında durup baktığımda
karıncalar gibi insanları gördüm. Hepsinde bir telaş, bir koşturmaca. “Bu neyin acelesi böyle,
nereye gidiyorsunuz?” diyemedim. Nereye gideceğimi biliyordum, ama gitmek istediğim yere
nasıl gideceğimi bilmiyordum. Eskisi gibi soramıyordum da kimseye, ya da sormak
istemiyordum, bilmiyorum öyle işte. Hiç kaybolmamıştım, buna güveniyordum ve
kaybolmamak için Allah’a sığınıyordum.
Gideceğim yer beni mi bekliyor, yoksa ben mi bekliyorum gideceğim yeri bilmiyorum.
Her kavuşma da bir bekleyen ve beklenen vardır ya hani, ben hangisiyim diye merak
ediyorum.
Etrafa göz gezdiriyorum, güneş tam tepede ama buna rağmen insanlar her yerde.
…
Eskiden yaptığım hiçbir şeyi yapmıyordum belki ama bu sefer bir şey değişti ve
karıncalar nereye ben oraya dedim, kaybolup olmayacağımı bilmeden. Gideceğim yeri oraya
ben koymuşum gibi kimseye sormadan, kimseye bakmadan yürüyordum. Yerdeki sarı işaretlere
bakıyor ve göğü görüyordum. Gözlerim görmese bu şeritler bana her şeyi gösterecek mi acaba?
Yoksa onların gösterdiği kadarını görmeye mecbur mu olacağım, gözlerim olmayınca?
Muamma…
Şerit hala devam ediyor ve yürüyorum. Sol köşede bir simitçi, teyzenin birine yol tarif
ediyor ve konuşmalarında dikkatimi bir şey çekiyor, gideceğim yerden bahsediyorlar, evet, evet
doğru duydum, gideceğim yerden bahsediyorlar. Şeritler işe yarıyormuş meğerse her türlü işaret
bu uzun sarı çizgide… Şimdi teyzenin peşine düşme vakti. Postacı yürüyüşü modunda
ilerliyorum, biraz casus biraz da saklambaç oynayan çocuk gibi. Teyze önde ben arkada ama
durun bir dakika, teyze, caminin önünde bekleyen amcaya doğru yöneliyor, bir şeyler
konuşuyorlar sonra ayrılıyorlar, teyze ilerlemeye devam ediyor. Ben durur muyum hiç, teyze
nereye ben oraya, sarı çizgiden sonraki kılavuzum teyze artık. Köşeyi dönüyoruz ve kalabalığa
merhaba diyoruz, doğru yolda olduğuma eminim, çünkü karıncalar etrafta. Teyzeye
yaklaşıyorum şimdi, aynı hizadayız, göz göze geliyoruz, gülümsüyorum ve muhabbet başlıyor.
Teyzem anlatıyor tatlı diliyle, biraz önceki amca eşiymiş meğerse gideceğimiz yer kalabalık
olur diye buradaki camide abdest alacakmış ve namaza kadar orada olacakmış...
Dar bir sokakta ilerliyoruz, karıncalar gibi, istikamet belli ama durun bir dakika herkes
oraya mı gidiyor yani? İnanılmaz, herkes aynı yöne doğru gidiyor, gitmek ne kelime akıyor.
Yetişmemiz gerek, vakit geliyor.
11
EDEBİYAT KIRAATHANESİ
…
Bahçedeki bütün banklar dolu, banklarda oturanlardan daha fazlası ayakta ve doldurmuş
avluyu. Her yaştan binlerce insan ve her yerde kanat çırpan binlerce güvercin, güvercinlere
doğru koşan çocuk ve çocuğun annesi ve bir de köşede durmuş onları izleyen ben. Çok hızlı
geçiyor zaman burada ve bu anda. Daha 1 dakika bile geçmemişken yıllardır buradayım ve
buralıyım gibi. Çocuk ve güvercinler yıllardır burada gibi, güvercinler aşina çocuğa, çocuğun
yaptıklarına. Anne, aşina çocuğunun güvercinlere olan merakına…
Herkes o kadar buralı ki, bütün misafirler ev sahibi. Buranın hikmeti de bu galiba.
Burada yabancılık çok yabancı.
…
Biraz önceki teyze ve amca tam karşımda, amca saatini işaret ediyor ve o işarete iştirak
ediyoruz. Kalabalıkla birlikte kalabalığa karışıyoruz.
…
Bu kadar kalabalık bir cemaati ilk defa görüyorum, “Safları sıkılaştırın!” burada anlam
buluyor bende, iğne atsam yere düşmeyecek çünkü. Elhamdülillah! Hikâyemin kahramanı
annenin yanında yer buluyorum kendime. Bir Cuma vakti, Hacı Bayram Veli’de kalbimizin
sahibiyle buluşuyoruz, aynı anda kanat çırpan güvercinler gibi…
Zeynep Büşra ÜNSAL
12
GÜZELLEME
Gökkuşağı içmiş
Nerde bir yalnızlık olsa
Gülüşleri vardı,
İrkilirdim
Aynalar da mücella sayılmaz
Aynalar,
“Her serzeniş
Algısız duvarlardı
Aşka kargıştır” derim.
Söz söylerim
Ve aşka arz ederim
Kutsal bir ittifakı
Bölüşen dişler
Ve ayrılık müsveddesi
Aşığım,
Terk edişler
Her sözümü aşka bağlarım
Her şey
Ve şairim,
Yapabildiğin kadardı
Ağlarsam başka ağlarım
Ellerim
Sen şiirdin
Kör salkımlar topladı
İçtikçe susardı şiirlerim
Ödünç kalabalıklar
Her şiir, her aşk, her şair
Biriktirdim
Senindir,
Şairdim,
Arz ederim…
Yavuz KORKMAZ
‘KOŞULSUZ’ KABUL
Garip bir tren yolculuğu… -Sıradışı- Onlarca, üstü başı kir pas içinde çocuk. Karınları
aç, paraları yok. Kıyafetleri “pis” de olsa, karınları aç da olsa, kimse onlarla oyun oynamasa
da, yüzlerinde bir gülümseme, dillerinde bir şarkı... Ne kadar savaştan çıkmış olsalar da…
“Sıcak sıcak simit” diye bağırıyor biri vagonun koridorunda. Yakın koltuklardan bir
yolcu simit alırken; duran simitçinin sepetine takılıyor hepsinin gözleri ve sonra elleri boş bir
şekilde bir koltuğa üç-beşi oturarak dışarıyı seyretmeye koyuluyorlar tekrar. Herkes bu “pis “
çocukların gürültüsünden rahatsız, kulaklarında kulaklıkla yolculuklarına devam ediyor.
Ve trenin başka bir yerinde başka bir topluluk. Diyarbakırlılar. Bir kaç tanesi 20’li
yaşlarda delikanlı, bir dede, birkaç tane kadın ve yine bir sürü “pis” çocuk… Türkü söylüyorlar
bağırarak vagonun içinde. (“Sarhoş olacaklar”) Yolcular uyuyamamaktan şikâyetçi. Ama kimse
“onlar”a bulaşmak istemiyor. Tiksinmiş ve huzursuz suratlarıyla yüzlerini pencereye çevirip
görmezden geliyorlar. Orta yaşlarda bir adam “Ya sabır!” diyor kendi kendine…
Konuşuyor Diyarbakırlı olan iki genç kendi aralarında. “Teröristlere söyle, örgüte
katılacağım, dağa çıkacağım ben!”. Öteki cevap vermiyor. Sessizliğin üstüne devam ediyor
diğeri; “Gel biraz muhabbet edelim, severim muhabbeti.” diyor. Karşısındaki gencin yine
umrunda değil, gözleri pencereden dışarıları seyretmekle meşgul…
Sonra trenin duraklarının birinde bir yolcu oturuyor, konuşmaya hevesli olanın yanına
ve muhabbet etmeye başlıyorlar. “Benim adım Soner, ya senin ki?” diyor yeni binen yolcu.
“Ali” diye cevap veriyor genç. “Nerelisiniz, nereye gidiyorsunuz?” derken konuşmaya
başlıyorlar. Soner ne üstüne başına bakıyor onların, ne küfürlü ağızlarına… Aradığı ve bulduğu
tek şey Ali’nin gözleri ve sözlerindeki samimiyet sadece… Ali çalışmaya gittiği yer olan
Eskişehir’ e davet ediyor Soner’i. Uyuyan kuzeni Cüneyt’i çağırıyor. Muhabbet etmek için
bulduğu adamı gösteriyor. “Kalk, biraz toplum içine karış!”. “Topluma kazandıralım bunu.”
diyor tekrar Soner’e dönerek. Cüneyt Ali’ye göre biraz daha sessiz olsa da dâhil oluyor
muhabbete... Arada bir dertli dertli türkü söylerken Ali, akıllarına jilet geliyor ve konu kendini
jiletlemekle devam ediyor. Soner soruyor Cüneyt’e: “ Kendini jiletliyor musun?”…
“Moralim bozulduğunda.” diyor Cüneyt, omzundan bileğine kadar gösterip “Buradan
buraya kadar jiletliyorum.” diyor, “Rahatlıyor musun?” diye soruyor Soner ve “Kan aktıkça
rahatlatıyor.” diye cevap veriyor Cüneyt. Soner Cüneyt’in bu durumuna yorum yapmadan
hacamattan bahsediyor; ”Vücutta toplanan pis kan alınıyor ve bunun psikolojiye etkisi var
gerçekten, tıpta kullanılıyor”. Ankara’da inip aktarma yapacak olan bu insanlara, “Ankara’da
kalacak mısınız?” diye soruyor Soner. “Bir şeye ihtiyacınız var mı?” diyor. Gezdiği yerleri
anlatırken “Tiflis’i biliyor musun?” diyor Ali’ye. “Gürcistan’a gideceğim, orda çadır kurup,
yaşayacağım.”. Cüneyt bu sene çadır kurmadıklarından bahsediyor, “Tek kişilik çadır al
kendine.” diyor Soner, çadırın rahatlığından bahsediyor…
Soner tren Ankara’ya varmak üzereyken oradaki çocuklarla da oynamayı ihmal etmiyor.
Minicik çocuklarla “çak yapıyor”. Onların “pis “ ellerine çarpıyor ellerini, gülüyor çocuklar…
Başlarını okşuyor o da onlara bakıp gülümsüyor…
“Bilmem ki nasıl olunur insan, -insan gibi insan- ?
Bilmem ki nasıl koşulsuz kabul edilir her insan…
Bilmem ki nasıl oynanır üstü başı “pis” çocuklarla
Bilmem ki nasıl muhabbet edilir sarhoş bir “terörist”le…
Bilmem ki nasıl insan olunup da sorulur;
Beş-On dakika önce tanıdığın “ne idüğü belirsiz” insanlara ‘bir ihtiyacın var mı?’ diye…”
Rümaysa Arslan
BAZEN
Bazen özler insan
Nisan yağmuru gibi arasira
Dolunay gibi sene de bir
Bazen özlesin insan hiç olmazsa ömrunde bir...
Bazen bekler insan
Sesinden uzanan bir eli
Yüregini serinletecek umidi
Bazen beklemeli insan hasretini çektiklerini...
En çok ta gider insan
Unutur özlemeyi, bilmeden beklemeyi
Vefayi veda sanarak.
Aslında gidecektir insan geldiği yollardan...
Sümeyra AYHAN
Bazen
Bazen sevdiklerimiz için yapabileceğimiz hiç bir şey kalmıyor.
Sadece üzülmek geliyor insanın elinden ...
Anlayamıyorsun sevdiklerini; dinleyemiyorsun...
"Olsun be bu da geçer" bile diyemiyorsun...
Acı olan da bu ya; onun içine ateş düşüyor belki ama seninkine kocaman kor .
Bunu bile anlatamıyorsun…
Mine YALÇIN
Meğer suyla değil aşkla büyürmüş fesleğen
Ah sevgili Leyya !
Yorgunum, suskun ve yenik
Heybemde, dizlerinde uyuyabilmenin saadeti
Leyya’m! Bir Harut sihri gibi dolanıyor
Gamzelerin gülmelerime
Aylardan nisandı. Dışarıda baharın habercisi böcekler, eşsiz senfonilerini oluşturmuşlardı
yine.Kim bilir belki de yitip giden onca güzelliğin ardından yas tutuyorlardı.
Baharın bu tatlı sabahına uyanmanın verdiği hazla doğruldu yatağından M. Yanağının
kenarına ilişmiş akşamdan kalma bir gülüş vardı. Bu gülümseme adeta günün özeti gibiydi.
Her zaman yaptığı gibi ilk işi perdeleri çekmek oldu. Perdeleri çekmesiyle derin bir nefes
çekişi aynı ritimde idi. Saksıdaki fesleğene gözü ilişti bir ara.Kaç gündür onu ihmal ettiğini
hatırladı. Hatta renginin bu kadar solmasından da kendisinin sorumlu olduğunu düşündü.
Kendisini affettirmenin tek yolu fesleğene bolca su vermek olduğunu düşündü.
Odanın duvarları boydan boya tablolar, resimler, sanatçılar ve yetmişli yıllarda kalma
sloganvari sözlerle doluydu. Sevdiği şiirleri,dizeleri küçük kâğıtlara yazmış ve düzenli bir
şekilde asmıştı. Zaman değiştikçe şiirler ve şairler de değişmişti. İsyan, keder, işçi kokan
dizeler yavaş yavaş aşk ve bireyselliğe kaymıştı. Değişiyor insan. Değişmeli ama istendik bir
şekilde olmalıydı bu. Yeniye en yeniye, en güzele, keşfedilmemişe.
Tuhaftı bu sabah M. Bütün gün Leyya’nın etkisinde kalmıştı. Sonra dudağındaki akşamdan
kalma gülümseyişi hatırladı. Bir daha güldü yalnız bu sefer daha sesli bir şekilde. Masasının
başında kendisini uzun uzun düşünürken buldu. Kafasının içinde dağınık, iç içe girmiş bir
sürü hayal ve düşünceler uçuşuyordu. Kendi kendine bahaneler üretiyor, rastlantısalolasılıklar oluşturuyordu. Neden olmasın ki? Bugünü dünden ayıran en önemli şey yarına dair
olan hayallerimiz değil miydi zaten?
Bakışlarıdalmış gözbebekleri büyümüş, elleriyle başını destekleyerek bir şeyler
düşünüyordu. Nefes alışverişi hızlanmıştı. Yüzünde kontrol edemediği bu mutluluk, bir
uçurumun kıyısını andırıyordu. Leyya, onun uçurumuydu şimdi. Öyle bir uçurum ki intihara
cezbettiren.Öyle bir uçurum ki uçuruma kanat açtıran. Bir rastlantı olamazdı bu karşılaşma.
Oysa bu güne kadar hiç bir ilahi güce de inanmamıştı. Tesadüf mü tevafuk mu? Ne tuhaf bir
şey şu aşk diye düşündü. Sizi, ret ettiklerinize bile inandırmak zorunda bırakıyor. Leyya aşktı.
Yeni bir yalvaç bulmuştu sanki M.. Bırakın eteklerinden öpmeyi, onunla aynı iklimde
yaşamaya bile razıydı şimdi. Keskin bir bağlayış, bütün rastlantılardan uzak mutlak bir imandı
M’nin bu hisleri.
Daha önce hiç tatmadığı, semtinden bile geçmediği bu aşklanma, aşkın ne olduğunu bile
bilmeden aşklanma. Bu sadet, bu tarif edilemeyen ikindi mutluluğu. Hangi coğrafyadan
ödünçtü, hangi iklimlerden kopup gelmişti, yarım kalmış hangi hayatın devamıydı diye
düşünüyordu.
O güne kadar duyduğu bütün hikâyelerdeki kahramanlar yerine koyuyordu kendisini.
Sürgünler,göçler, remiller ve oyunu bozan bu gizli sır. Aşk bu aşk! Zindanlardan, kuyulardan
saraylara uzayan bir yol.Durduk yere bileklerin kesilemeyeceğini, bıçakların sinelere
saplanamayacağını şimdi anlamıştı. Bütün kutsal kitaplardaki mesajlar hep aşk üzereymiş
- meğer suyla değil aşkla büyürmüş fesleğen- çarmıha gerilmek, kudüs yokuşlarında göğe
yükselmek aşkmış hep.
İçinden bu tarifsiz duygular peşin sıra geçerken bir yandan da kendisinin nasıl böyle
değiştiğini düşünüyordu. Acaba Leyya’nın da sabahları ilk işi pencereyi açmak mıydı? Benim
gibi saksıda ilgisizlikten kurumaya yüz tutuğu bir fesleğeni var mıydı? Olsaydı iyi anlaşırdı
herhalde çiçeklerimiz!
Sonra yüzünü keskin bir acı, hüzün bastı birden. Niçin seninle şimdi ele ele değiliz. Şu
pencere dibinde camlara niye ismimizin baş harflerinden şekiller yapamıyoruz-hem bak
yağmur da yağıyor- şu fesleğeni beraber koklayamayacaksak ne anlamı kalır kokuların?
Şarkılar seni söylemeyecekse, şu uzun uzadıya parklarda seninle yürüyemeyeceksek,
gittiğimiz lokantalarda siparişi verip sabırsızca yemeği bekleyemeyeceksek..ahh Leyyla..
Leyya’yı ilk bu odada görmüş, tanımıştı ama harf harf tanımıştı. Tam da bu masanın üzerinde
olmuştu her şey. Burada vurulmuştu, burada titremişti. Bu oda sanki başka bir gezegendi.
Bütün adımları onu hep buraya taşımak istiyordu. Ne zaman bu iklime ayak basmaya kalkışsa
yüzüne bir ciddiyet bürünüyordu. Nefesi kesiliyor, alnında ter, tesbih taneleri gibi diziliyordu.
Bu hayal âleminden ve düşünceler buhranından ayılır gibi oldu bir ara. İşte tam karşısında
duruyordu Leyya, bütün ihtişamıyla bütün güzelliğiyle. Her zaman bıraktığı yerdeydi.
Masasının başucuna koymuş ve ayracını da en son okuduğu yerde bırakmıştı. Masasına
oturdu ve kaldığı yerden okumaya devam etti..
Görse Züleyha hicab ederdi zülüflerinden
Ah Leyya’m gözlerin ki;
Arkadan yırtıyor Yusuf’un gömleğini.
Mervan SÖYLEMEZ
ÖZLER GİBİ
Üstüme yağan yağmurlar
Derin yaralar açar tüm damlalar
Sanki eski bir film izler gibi
Gözlerim eskisi gibi ama sanki daha az özler gibi
Sisler her yerde
Ya da benim kalbimden gelir
Soluksuz bedenimden senin için sesler gelir
O sesler sanki seni özler gibi
Soğuk hem de kasvetli
Üstümden atamadığım bir ağırlık var
Kalbim zorlanır her adın geçişinde
Gözlerim buğulanır
Gözler, kalp seni özler gibi
Emin olamıyorum artık senden benden
Yani biz diyemiyorum fark edersen
Ki et artık anla ki her şey sana dönük
Bu mısralar daha uzun çünkü sabrım daha yenik
Mısralar sanki seni özler gibi
Halil İbrahim ÖRGEN
Author
Document
Category
Uncategorized
Views
13
File Size
1 704 KB
Tags
1/--pages
Report inappropriate content