SAYI-2-Tıklayınız

KARATAY
SANAT-EDEBİYAT
YIL:1 SAYI:2 * MART-2014
ÖZEL DOSYA: AŞK
Sahibi :
Bekir ÇAKAL
Yazı İşleri Müdürü:
Mustafa CEYLAN
0535 622 43 16
[email protected]
www.edebiyatbiz.com
Genel Yayın Müdürü
Harun YİĞİT
BU SAYIDA
1-Editör……….Mustafa CEYLAN-…………….…..…………2
2-Sanat eseri ve Sanatçı-M.Şevket Atalay………….…3
3-Tadı Yok-Türk Öğer Koç.……………………………….…..4
4-İçimizdeki Çocuk-Rukiye Orhan………………………..5
5-Sen Yıktın ….Halil Soyuer…………………………..……..6
6-Sonsuz Uyku*Rahime Kaya………………….…………...7
7-Uzun İnce Bir Yoldayım-Aşık veysel……………….….8
8-Kahraman Analarımız-Ahmet Özdemir……….……9
9-Yaramı Sar Git…….Nuri Can……………………………..10
10-Yere Tükürdü-Ökkeş Öztürk………………….…….. 10
11-Tarihi Değerlerimiz –Ali İrşi…………….………….….11
12-İçimdeki Çocuk Yusuf Bozan……………..…………..13
13-Geçilmez Çanakkale-Mustafa Ceylan…………….13
14-Sarıkamış destanı’ndan Harun Yğit……………….14
15-Çocuklarımız ve Kitap-Ayşe Sönmez Bulut……15
16-Mart Ayında Edebiyat………………………………..….15
17-Bir Öykümüz Var-Ahmet Ünal çam…………..…..16
18-Cemil Meriç Bugün Yaşasaydı-Elif Şafak………..17
19-Tutuklamayın ozanları-Ceyhun Atuf Kansu……18
20-Aşık Sarıca Kız-Hayrettin İvgin…………………….…18
19-Bir ozanın Halktan-Osman Dağlı……………………21
20-Röportaj-Fecrin Nur Öngören……………………….21
21-Antalyalı Genç ıza Mektup-A.Hamdi Tanpınar.24
22-Bir Ayrık Out Konuştu-Ahmet Tufan Şentürk…26
23-Özel Dosya/Türklerde Müzikle Tedavi……
(Yrd. Do. Dr. Pınar Somakçı)……………………………….27
İLETİŞİM :
KARATAY MEDRESESİ
MÜZE-CAFÉ
Karadayı Sokak No:3, 07020 Antalya
TEL: 0242 248 48 08
www.karatayfm.com
Dergimiz, basın meslek ilkelerine uymaya söz
vermiştir.
Dergimiz, Antalya Karatay Medresesi Müze Café
Kuruluşunun kültür ve sanata yönelik bir çalışması
olup, ücretsizdir. Dergimize gönderilen her türlü
esere telif hakkı ödenmez. Yayınlanan eserlerin
hukuki sorumluluğu eser sahibine aittir.
Gönderilen eserler iade edilmez.
*
1
ANTALYA’DA
SANATIN
YENİ ADRESİ
KARATAY
MEDRESESİ…
EDİTÖR -
Mart ayında;
Mustafa CEYLAN
Gelişim Sanat tarafından kent merkezi içindeki
bazı otobüs duraklarına kitap konulması
eylemine devam edildi. Ayrıca, “Bizim
zamanımızda Aşk Uykudaydı” Türk Öğer
Koç’un imzası ile yayınlandı.
Ayrıca;
Merkezimizde;
Karatay Sanat Edebiyat Dergimizin ikinci sayısı
ile huzurlarınızdayız.
Mart ayı, arada bir bahar esintisi ile Antalya
güzelliğine güzellikler katmaya devam ediyor.
Beklenen yağmurlar yeterince yağmadı, ama,
erkenci ağaçların çiçeklenmiş manzaraları ile
Akdeniz’in maviliği, seçim ve propaganda
araçlarının çıkardığı gürültüleri senenin üçüncü
ayını doldurmaya yetti bile…
Mart ayında şairler için gündem dopdoludur. 8
Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, 18 Mart
Çanakkale zaferimiz başta olmak üzere, bir çok
konu gündemimizdedir.
Bu ay içerisinde aramızdan ayrılıp Hakk’a
yürümüş olan şair ve yazarlarımızdan bazıları
: A.Kadir, Ömer Seyfettin, Kemalettin Kamu,
Çetin Emeç, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Vâlâ
Nurettin, Salah Birsel, Yusuf Ziya Ortaç, Turhan
Selçuk, Pertev Naili Boratav, Yaşar Nabi Nayır,
Jülide Gülüzar, Ceyhun Atuf Kansu, Falih Rıfkı
Atay, Aşık V eysel, Samiha Ayverdi, Şevket
Süreyya Aydemir, Halit Ziya Uşaklıgil, Mithat
Cemal Kuntay, Munis Faik Ozansoy…
28 Şubat 1 Mart tarihleri arasında AnsanAntalya Sanatçılar Derneği’miz tarafından
düzenlenen 14.Öykü Günleri ve 19 Şubat günü
de rahmetli Cevat Uyanık’I anma günlerini 2022 Şubat arasında da 17.Altın Portakal Şiir
sempozyumu ve etkinliklerini ajandamıza iz
bırakan çalışmalar olarak not eyledik.
2
Her Cuma günü saat 14:00 de Pir Sultan Abdal
Derneği’ nimizin korosu,
Her Perşembe günü saat 20:00’ de “Kaleiçinde
Doğanlar ve Kaleiçini Sevenler”in Türk Sanat
Müziği Korosu,
Her Cumartesi günü saat 14:00 de Türk halk
Müziği Ata grubu;
Ve her Pazar günü saat 11:00’ de Neyzen
Mustafa Coşkun Hocamızın ney kursu
öğrencileriyle buluşmalarımız devam etti ve
devam da edecek.
Giderek, şairlerimiz ve yazarlarımızdan imza
günleri, resim ve el sanatları sergileriyle
çalışma ve çabalarımız çeşitlenerek ve artarak
devam edecek demiştik. İşte bu ay, Fecrin Nur
Öngören kardeşimizin onuncu sanat yılını ve
“Kördüğüm” isimli romanının imza gününü de
gerçekleştireceğiz. Bunun yanı sıra, “Burdur
türküleri
ve Efsaneleri”nden türkülerle
tadımlık
Halil
Erdem
kardeşimizin
çalışmalarından esintiler sunmaya çalışacağız.
İnternet ortamında www.edebiyatbiz.com
veya www.edebiyat.biz adresi ile yayınlarımıza
başlamış bulunuyoruz.
Gelecek sayılarda
esenlikler diliyorum.
Saygılarımla…
buluşmak
umuduyla,
SANAT ESERİ VE SANATÇI
M. Şevket Atalay
Ne
kolay
sözcüğünü.
kullanıyoruz
"sanatçı"
Oysa kolay hak edilir bir tanımlama
değildir sanatçı diye nitelendirilebilmek.
Başka ülkelerde ve başka dillerde de bu
kadar kolaylıkla kullanılıyor mu, hem
başka bir ülkede hiç yaşamadığımdan
hem de başka bir dil bilmediğimden
bilemiyorum. Bu yüzden ülkemizde ve
dilimizde kullanışıyla ilgilidir yazacaklarım.
Ülkemizde şarkı türkü söyleyen
sanatçıdır eli biraz kalem tutan da.
de
İtirazım var sanatçı sözcüğünün böyle
cömert dağıtılmasına. İtirazımın nedeni
"sanat eseri" ve "zanaat eseri" kavramları
arasındaki farkta gizli.
Bir yapıtın "sanat eseri" olarak kabul
edilmesindeki birinci ayrım farklı olmasıdır.
Farklılık, estetik beğeni gibi ayıraçlarla
birlikte ortaya çıkan yapıtı bu niteliğe taşır.
Kuşkusuz ki "zanaat eseri" 'de bir ustalık
içerir. Ancak zanaat eserinde tekrar vardır.
Bir tahta kaşığın sapını ortalamak hiçte
kolay değildir. Ama bir kaşık ustası her
gün ortalar onlarca kaşığın sapını.
Bir müzik eserinin bestesi ve varsa güftesi
bir "sanat eseri" olarak değerlendirilebilir.
Kuşkusuz ki icrası da önemlidir. Ama bir
müzik eserinin defalarca icra edilmesi icra
edenlere sanatçı sıfatını kazandıramaz.
Bir
müzik
eserinin
icra
edilmesi
zanaatkârlık
veya
biraz
daha
Türkçeleştirilmiş
haliyle
sanatkârlıktır.
Müzisyen
ve
şarkıcı
dostlarımız
alınmasınlar. Elbette ki içlerinde senelerce
eğitimini almış olanlar kadar çekirdekten
yetişerek müziği ustalıkla icra edenler
çoktur. Sadece şunun altını çizmek
3
istiyorum. Her gün onlarca kaşığın sapını
ortalayan bir ustanın sanatçıyım diye
dolaştığına şahit olmadım.
Müzik özelinde sanatçı nitelendirmesini
besteci ve güfteci için kullanılabilir. Yeter ki
yapıtları farklılık, estetik gibi nitelikler
taşısın ve kuşkusuz ki beğenilsin. Diğer
sanat dallarında da böyle değil midir?
Resim sanatını ele alalım. Osman Hamdi
Bey bir sanatçıdır. Yaptığı resimler içinden
"kaplumbağa terbiyecisi" adlı eseri binlerce
kez başkaları tarafından tekrar edilmiştir.
Bu gün bir çok resim kursunda öğrencilere
çizdirilir durur. Otel odalarına malzeme
almak için Çin'e giden arkadaşlarım
anlatmıştı
fabrika
şeklinde
resim
atölyelerini. Her birinde yüzlerce zanaatkâr
götürdüğünüz fotoğraflardan istediğiniz
ebatlarda yağlı boya tablolar yapıyormuş.
Yani
bir
gün
içerisinde
yüzlerce
"kaplumbağa terbiyecisi" resmi. Oysa bu
resmi "sanat eseri" yapan yukarıda
saydığım niteliklerdir. Osman Hamdi Bey
yaptığı eserlerle hak etmiştir sanatçı
nitelendirmesini.
Aynı
resmi
tekrarlayanlara da sanatçı dersek Osman
Hamdi Bey'e haksızlık etmiş olmaz mıyız?
Peki ya edebiyat. Şiir, roman, öykü,
deneme. Her şiir yazana sanatçı denilebilir
mi? Ya da yazılan her şiir sanat eseri
midir?
Sanatın edebiyat bölümüne gelindiğinde
bir soluklanıp biraz daha düşünmek gerek.
Zanaatkâr nitelendirmesi
içinde kullanılabilir mi?
edebiyatçılar
Sanıyorum ki kullanılabilir. Yazımın üst
bölümlerinde müzisyenlere dokundururken
tekrardan bahsetmiştim. Kuşkusuz ki
edebiyatta zanaatkârlık kavramını müziğin
icrasından
ayırmak
gerek.
Burada
anlatmak istediğim adı, ambalajı değişik
eserlerde kendini tekrarlamak.
Bir romancının üçüncü, dördüncü, beşinci
romanlarını
okuduğunuzda
diğer
eserleriyle aynı kurguyu aynı kokuyu
hissediyorsanız ne demek istediğimi
anlamışsınızdır.Elbette ki bir edebiyatçının
da kendine özgü bir tarzı bir stili olmalıdır.
Ama bu stil içerik olarak tekrarlanıyorsa
zanaatkârlık başlamış demektir. Ne yazık
ki zaman zaman sevdiğim yazarların farklı
eserlerini
okuduğumda
buna
şahit
olduğumu düşünüyorum.
Yazarlık ta, diğer sanat dallarında olduğu
gibi bir "sanat eseri" meydana getirirken
sihri yakalamaktır. Bazı yazarlar sahip
oldukları sihirsel yetiyi geliştirmek yerine
tekrarlamayı tercih ediyor. Bunu bilinçli mi
yapıyorlar yoksa edindikleri şöhretin
geldiği yolun kestirmesine mi kaçıyorlar
bilemiyorum. Belki de sihir ellerinden uçup
gitmiştir, zanaat ürünlerini şöhretlerinin
ardına gizliyorlardır.
Edebiyat alanında sihir yakalamak zor iş.
Geliştirmek daha da zor.
TADI YOK
Tanımlar anlamlarını toplumsal
hareketlilik içerisinde değiştirirken
(sahipsizleşirken) sorunların ve
çözümlemelerin paylaşımı meleklerin
cinsiyetinin tartışmalarına dönüyor.
Sanat ve Sanatçının tanımına ihtiyaç
duymadan, sanatçı kisveliğiher geçen
gün köklerini daha da derinlere salıyor.
Bana göre ile başlayan kavramsallık
anlayışları araştırmacılığın, gerçeği
arayışların önünü tıkıyor…
Sanatçısı uyanmayan toplumun
uyanması çok zor…
ne desem boş, tadı yok hiçbir şeyin
resimlerin şiirlerin öykülerin romanların
salatalığın domatesin patlıcanın
güzel görünen hormonlanan her şeyin
başkalaşmış her şey savaşlar barışlar
öpüşmeler dudaklar
her şeyde silikon tadı her şeyde
pudra…
Türk Öğer KOÇ
4
“ İÇİMİZDEKİ ÇOCUK ”
Rukiye ORHAN
Yoğun geçen bir günün akşamı koltukta
elimde çay bardağımla uyuyakaldım.
Kumsalda yalınayak bir haldeyim.
Dalgaların köpükleri ayaklarımı gıdıklıyor,
denizden gelen yosun ve tuzun kokusunu
hissediyorum. Kumsalda en saf ve en güzel
duygularla
yürüyorum.
Öfke,
kin,
nefret,stres yok... Ümit, huzur ve sevgi
var... Karşımda küçük bir çocuk
görüyorum. Kumdan kaleler yapıyor. O
çocuk yalnız ve neşesini kaybetmeyecek,
onunla oynayacak ve saflığını yaşatacak
birisini bekliyor... Yaklaştıkça o çocuğu
tanıyorum, benim benim çocukluğum ...
Yanına
oturuyorum
ve
çocuğa
sarılıyorum.. Konuşuyoruz ..."Sen benim
içimdeki en saf, en temiz duygularımsın,
sen neşemsin " diyerek sarılıyorum..
Kokluyorum
ve
ağlıyorum..Kumdan
kaleleri birlikte tamamlıyoruz, dalgalara
doğru koşuyoruz, kumlara resimler
çiziyoruz. Elini tutuyorum, öpüyorum ve
vedalaşıyoruz. Kendi çocukluğumdan özür
diliyor ve Onu yalnız bırakmamaya söz
veriyorum.
Ağır
adımlarla
oradan
uzaklaşıyorum.
Gözlerimi
açtığımda
bardağımda yarımkalan çayım soğumuştu.
Koltuktan kalkarken yüreğimde huzur
şarkıları
mırıldanıyordu..
İçimizdeki
çocuğu daima yaşatabildiğimiz sürece
sevgi ve huzuru da yaşatacağımıza
inanıyorum..
Arada
bir
olsa
da
çocukluğumuza dönelim...
5
SONSUZ UYKU
Gölgeye sığınırken yeryüzü
Bir çocuk ağlıyor
Güneşe karşı
Elleri
Kâğıt toplayan kadının eteklerinde
Salya sümük
Bir lokma ekmeğe
Düşlere kaldı özgür dünya
Durdu adım
Büyüdü uyku
Sen ekmek ara çocuğum
Büyükler silah kapmaca oyununda
11 Mart 2014
Rahime KAYA
Kahraman Analarımız
Ahmet ÖZDEMİR
Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece
Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece
Uykuda dahi yürüyom
Kalmaya sebeb arıyom
Gidenleri hep görüyom
Gidiyorum gündüz gece
Bağımsızlık Savaşı'nın verildiği günlerdi.
Yurdun bir çok yöresi gibi, İnegöl toprakları da
facia geçirmişti. Domaniç Dağları'ndan inen
bir köylü kadını, düşmana yol göstererek
vatana ihanet etmiş olan öz oğlunu silâhıyla
vurarak bizzat cezalandırmıştı. Olay şöyle
olmuştu:
Bir Yunan fırkası, Domaniç, Sultan Dağları
üzerinden geçip Kütahya üzerine yürümüştü.
Karargâh Kumandanı Nâzım Bey şehit
olmuştu. İnegöl halkı yediden yetmişine kadar
düşmana karşı koymaya hazırdı. Silah
bulamayanlar, taş, odun, demir parçalarıyla
vatanı korumaya gidiyorlardı...
O sırada Domaniç Dağları'nın bu yiğit kadını
da yirmi yıl boyunca bütün bir gençliğini
harcayarak yetiştirdiği oğlunun eline silahını
vermişti. Ona aşıladığı vatan sevgisinden emin
bir halde, gururla, İnegöl'e düşmanın karşısına
göndermişti.
Kırkdokuz yıl bu yollarda
Ovada dağda çöllerde
Düşmüşüm gurbet ellerde
Gidiyorum gündüz gece
Şaşar Veysel işbu hale
Gah ağlayan gahi güle
Yetişmek için menzile
Gidiyorum gündüz gece
AŞIK VEYSEL
6
Ama, dağdan inen bu saf köylü çocuğu, hain
bir jandarma onbaşısının oyuncağı olmuştu.
Yaptığı işin kötülüğünü bilmeden düşmana
haber taşımıştı.
Gel gör ki, köyünde oğlunu, yurdunun
kurtuluşu için dua ederek bekleyen bu talihsiz
anaya, uğursuz haber ulaşmıştı:
"Oğlun casusluk etti!"
Kadın bir an duraklamadan silahlarını
kuşanarak atına binip yola düşmüştü. Kuytu
ormanlar, yalçın kayalar aşarak bir yıldırım
hızı ile İnegöl'e inmişti. Oğlunun bulunduğu
yere varmış, kendisini görmek üzere geldiğini
söylemişti:
Anasının gelişine sevinen oğlu, elini öpmek
için koşa koşa yaklaşmaktaydı. Atının üstünde
dimdik bekleyen kadın, kara feracesinde
sakladığı silâhı çekmiş, tek kurşunla oğlunu
toprağa sermişti... Atının başını çevirerek
arkasına bakmadan, bir kasırga hızıyla dönüp
kaybolmuştu.
Evet... Aslanın dişisi de aslandır. Bu büyük
Ulus'un kızları, kadınları, anaları erkekler
kadar ulusal güç içinde yer almıştı.
Çabalarıyla, kahramanlıklarıyla, Kurtuluş
Savaş'ımızın zaferle sonuçlanmasında büyük
pay sahibi olmuşlardı.
O analarımız, bacılarımız ki, "Biz de varız"
demişlerdi. Üstlendikleri görev, cephe
gerisinden silah, mermi, ilaç, yiyecek, erzak
sağlamak ve ulaştırmakla sınırlı kalmamıştı.
Onlar, aynı zamanda kahramanca çarpışarak
"Ulusal Güç"ümüze güç katmıştı...
O analarımız, bacılarımız ki, yavrularını,
"Ya şehid ol, ya gazi" ninnileriyle
kundaklayıp büyütmüş, onları davul zurna
eşliğinde kutsal göreve, askere uğurlamıştı.
O analarımız, bacılarımız ki, cephaneleri
sırtıyla, kollarıyla, bulursa kağnılarla savaş
alanlarına taşımışlardı. Yağan karın altında
üstlerine örtmedikleri yorganlarını, «Milletin
malıdır, nemlenirse bozulur» kaygısıyla
mermilerin üzerine örtmüşlerdi. Çıplak
ayakla karın üzerinde cepheden cepheye
koşarken: «Memleketim düşman çizmesi
altında, benim içim yanıyor, ayaklarımın
üşüdüğünü mü duyarım» demişlerdi.
O analarımız, bacılarımız ki, yaralıları tedavi
etmekten, yiyecek-giyecek taşımaya,
propaganda yapmaya kadar maddi manevi her
türlü özveriye katlanmıştı. Acılara, yokluklara
karşın, zorlukların üstesinden gelmişlerdi.
O analarımız bacılarımız ki, bebesini
komşusuna bırakmış, kimisi cephane
yollarında, ateşin ortasında doğum
yapmıştı. Her şeylerini düşmandan
kurtuluşa adamışlardı.
O analarımız bacılarımız ki, bununla
yetinmemişti. Düşmanın zulmüne karşı
eşinin, kardeşinin, babasının yanında
cephede açık savaşta da yer almıştı. Kimi
zaman mahallenin, köyün erkeklerinden de
önce düşman üzerine atılmışlardı.
O analarımız, bacılarımız ki, yavrularının
7
şehitlik haberleri geldiğinde, soğuk kanlılığını
korumuş, onlarla gurur duymuştu. Şehit olmak,
erkekler kadar, kadınlarımız için de geçerliydi.
Onlar da cephede silah silaha, göğüs göğüse
savaşmış, şehit olmuşlardı.
Akhisar-Sındırgı sınırındaki Koca Yayla'da
geri çekilen Türk askerlerinin karşısına yirmi
bir yaşındaki Gördesli Makbule çıkmıştı.
Onları geri çekildikleri için kınamış ve
konuşmasıyla cesaret ve moral vermişti.
Bununla da kalmamış silahı alarak düşman
üzerine atılmıştı. 17 Mart 1922 günü şehit
düşmüştü.
YERE TÜKÜRDÜ
Yürüyordu kendi halinde
İtin biri takılı verdi…
Şöyle döndü baktı yüzüne
İnsanlık içinde eriyiverdi
Yere tükürdü.
Kuma gömmüş kafayı devekuşları
Mezopotamya’da Bağdat önünde…
Apolet içinde canlılar gördü.
Kaldırdı başını göklere baktı,
İndirdi başını Yere tükürdü.
Dayanamadı olup bitene,
İnsanlığa lânet etti, haykırdı.
“Bunlar insan ise ben neyim?” diye…
Elini cebine sokup yürüdü
Eğdi başını Yere tükürdü.
Ökkeş ÖZTÜRK
MasalcıMasalcı-Ali İRŞİ
TARİHİ DEĞERLERİMİZ
Sizlere “Tarih” denilince akla gelen şeyi
anlatmaya
çalışacağım.
Çünkü
dünden
dünyanın ilk kurulduğu güne kadar uzanan bir
süreci değerlendirme herhalde kolay olmasa
gerek… Tarih denilen şeyi önünüze rastgelen
yüz kişiye sorun; alacağınız yanıtta her ağızdan
farklı ama birbirine yakın şeyler duyarsınız.
Fakat ayrıntı sorduğunuzda aynı oranda yanıt
alamazsınız. Size uzun bir yanıt verecek olanlar
bu konuyla ilgilenmiş olanlardır. Onlar da
çoğunlukla –bu konunun üzerinde önemle
durulmadığı için– iç geçirerek konuşurlar.
Günlük yaşantısını dar bir çerçeveye göre
geçiren kişiye göre tarih bir olayın gününü,
ayını ve yılını bildiren söz ya da gün; bir
konuyu, geçmişi ve gelişimi içinde inceleyen
anlatıdır. Bu konuyla yeterince ilgilenmiş
kişilere göre ise Tarih, geçmişteki insan
topluluklarını, bu toplulukların yaşayışlarını,
birbirleriyle ilişkilerini, kültür ve uygarlıklarını,
yer ve zaman göstererek, anlatan bilim dalıdır.
Tarihçi de kimi zaman bu olayların neden ve
sonuç ilişkisi içerisinde yer ve zaman
göstererek, belgeler ışığında açıklamaya, bunu
açıklarken de objektif olmaya çalışır (Bunun
aksini yapan kendi inanç ve etnik duygularıyla
konuları değiştirenleri gerçek tarihçi olarak
görmediğim için onları bu sınıfa koymuyorum)
ve geçmişteki olaylara ilişkin tüm bilgileri,
olayların vuku bulduğu dönemin koşullarını göz
önüne alarak anlatmaya çalışır. Tarih, yaşanan
olayların bir daha yaşanabilmesi gibi bir olasılık
olmadığından diğer bilimlerden farklıdır.
Dolayısıyla geçmişten bu güne kadar yaşanan
bunca olayların bize kazandırdıkları ve
bıraktıkları yok mu? Elbette var.
Tarihten ders alırız, almamız gerekir. Değilse
eski bir düşünürün dediği gibi ”Ders alınmazsa
tarih tekrarlanır.” Bir de tarihten bize kalan
emanet eserler var ki bina “Tarihi Eser”
diyoruz. Peki, Tarihi Eser nedir? Tarihçi
anlatımıyla Tarihi eser “Geçmiş uygarlıklardan
kalan kalıntı ve eserlere verilen genel bir addır.
8
Eski uygarlıklardan kalan her kalıntının bir
değeri vardır. Tarihi eserler eski uygarlıkların
kültürü, yaşantısı, inanışları ve ilgili dönemin
dokusu hakkında bilgiler verir.
Tarihi eser denilince akla müzeler, kitaplar,
kazılar ve eski dönemlerde yaşamış insanlardan
günümüze gelen var oluş nedeni veya bazen
ne olduğu bilinmeyen varlıkların araştırılması
gelir. Tarihi eserlerle asırlar öncesine kadar
gidip, şehirleşme özelliklerini, giyim kuşam
şekli ve yaşam tarzlarını görür, din, örf ve
adetleri, sanatları hakkında bilgi ediniriz Bu
yüzden de tarihi eserlerin ortaya çıkarılması ve
onların muhafazası toplumun geleceği için
büyük önem taşır.
Arkeoloji ise toprağın ve suyun altında kalmış
olan tarihi eserleri ortaya çıkarır. Arkeolojik
kazı tahmin ettiğinizden daha zor bir iştir. En
küçük bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak için
iğneyle kuyu kazmaktan daha zordur. Bu uzun
süreli uğraş gerektiren işin parasal kaynağını
ancak devlet ya da onun kadar parasal kaynağı
olan güçlü kurumlar üslenir. Bir de bu eserleri
restore işi var ki o başlı başına büyük bir iştir.
Bu işin zorluğunu anlatmaya kalksak “Bu iş
koca bir futbol sahasında dağılmış bir yaz-boz
işini yapmaya benzer.” Sizlerin dikkatini
çekmeye çalıştığım bunca anlatıdan sonra
“Bizlere düşen nedir?” diye sorduğunuzu işitir
gibiyim. Bu nedenle soruyu yanıtlarken
öncelikle bu iş için gönüllü olarak bir araya
gelmemiz gerektiğidir. Önce bunun önemini
herkese anlatarak başlamalıyız. Şunu iyi bilin ki
sizin bildiğinizi herkesin bildiğini, herkesin
duyarlılığının sizin kadar olduğunu sanmayın.
(Şimdiki sözlerimin gerçekliğini bunca yıllık
deneyimlerden biliyorum.) Aydınım diyenlerin
hatası şu ki “Ya her şeyi ben bilirim,
havasındadır, ya da herkes biliyor, herkes
kendiliğinden gelir” diye düşünerek yeterince
hareket etmez. Bu konuda adeta kapı kapı
dolaşılması gerektiğini söyleyebilirim. Ancak bu
kadar uğraştan sonra insanlardan destek
isteyebiliriz. Şimdi ise desteği nereden
isteyeceğimiz konusuna geldi. Pek tabii ki
öncelikle en yakınımızdan… Yani eşimizden
kardeşimizden, arkadaşımızdan,komşumuzdan,
mahallelimizden, aynı kasaba, ilçe ve ilimizden
el birliği yapmanız gerektiğini söyleyebilirsiniz.
Onlara öncelikle en yakındaki sorunlardan
başlamak üzere uzak sorunlara kadar
bahsedebilir, onların da yanınızda bulunmasını,
sizinle birlikte doğruları teşvik etmesini,
yanlışlara karşı çıkmasını ve bu eylemlerin
içinde el ele, kol kola olmalarını isteyebilirsiniz.
Buraya kadar toplum olarak nasıl hareket
etmemiz gerektiğini anlattım, şimdide ivedilikle
yapılmak istenen ve gerek adı geçen yere ve
gerekse ülkemize zarar verecek yakın bir
sorundan bahsedeceğim. Adı geçen yer
Phaselis Antik kentinin bulunduğu yarımada,
iki plaj ve her attığınız adımda asırla önce ne
aşkların yaşandığı, nice olayların geçtiği yere
yapılmak istenen turistik oteldir. Herkes biliyor
ki böyle bir olay orayı mahvetmekten başka bir
işe yaramayacaktır.
düşünüyorum. Bu günlerde seçim atmosferi ile
bu konu gündeme gelmeyebilir belki ama bana
göre bu seçimden daha önemlidir. Çünkü
seçimde Ahmet gider Mehmet gelir ama
Phaselis giderse bir daha geri gelmez. Haydi
ANTALYA, Haydi İNSANLIK GÖREV BAŞINA !
Memleketimizde otel yapılacak başka hiç
bir yer kalmamış gibi buraya otel yapmak
fikri kadar burayı baltalayıcı şey olamaz.
Phaselis Antik kenti bize tarihi mirastır.
Bu miras bize onu satma veya kiralama
hakkını vermeyen ve olduğu gibi bizden
sonraki nesle devretmemiz gereken bir
mirastır.
Yusuf Bozan
Bu bir devir-teslimdir ki bunun bir yerde
kesilmesine evet demeye kimsenin hakkı
yoktur. Buna karşı çıkmak vatan savunmasıdır.
Halkın hakkıdır, daha doğmamış nesillerin
hakkıdır. Bizler bu dünyadan göçüp onlar
geldiği zaman arkamızdan bizi lanetle
anmalarını
istemiyorsak
onların
hakkını
savunmak hem vatanseverlik hem de insanlık
görevidir. Burada değil otel yapımına piknik
yapılmasına hatta denize bile girilmesine izin
verilmemelidir. (Çünkü bizde piknik yapmak,
denize gitmek demek oranın kirletilmesi
demektir. -Haksız mıyım?-) Buna karşı çıkarken
hem öyle bina yapılmaya başladıktan, bir kısım
inşaatlar yapıldıktan sonra değil, çivi bile
çakılmadan bu karşı çıkış yapılmalıdır ki sonuç
kesin olsun. (Çünkü bir-çok yerde yargı
durdursa bile geri dönüş –maalesef- olmuyor.)
Bunun için derim ki öncelikle konuyu yakından
takip etmek üzere Kemer halkı tarafından
acilen “Phaselis Antik kentini koruma heyeti
veya benzeri bir birlik oluşturulmalıdır.” Bu
birlik öncülüğünde yürütülecek olan çalışmanın
başarıya ulaşması daha kolay olacaktır diye
9
“ İçindeki Çocuk ”
Mavilerin denizi Ege'de,
Belki bir yakamoz alır;
Alınganlığını, kırılganlığını.
İçindeki çocuk da büyür bir gün.
Artık o korur!
Seni ve seninle olanları.
Diyerek, takvimleri kalbinden delen benim.
Yağız atın topuğun yollara çelen benim…
Son nefesime kadar, orucum ben orucum
Mermi kaç okkadır ki, yeter kınalı avcum? !
İkiyüz altmış okka, bu basit bir mesele,
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, gemileri ortadan bölen benim.
Suları tutuşturup bir anda silen benim…
Tetiği çeken eller, Kılıçarslan elidir,
Tebessümle açılan şehit çiçekleridir;
Mor sümbüllü dağlarım yâdele olur kale
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, kan kırmızı şafakta gülen benim.
Kızılırmak misali yanan, bükülen benim…
Arıburnu kahraman, Conkbayırı Atatürk
Nusret’te her bir mayın vallahi Müslüman-Türk!
Kefenimin rengidir kükreyen her şelâle
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale! ,
Diyerek, yurt uğruna cephede ölen benim.
Bin melek kanadıyla göğe çekilen benim…
Geçilmez Çanakkale..!
Gelibolu dediğim Anadolu kapısı
Seddülbahir mutlaka İstanbul’un tapusu
Tepelerle Marmara benziyor bir pergele
“Ya Allah, Ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, düğün diye cepheye gelen benim,
Kartal kanatlarımla göğe yükselen benim…
Öksüzler çeşmesinden alıp ta abdestini
Şu mübârek toprakta namazın kılan benim.
Kopsa da kıyametler, olsa da bin zelzele…
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, süngü süngü düşmana dalan benim,
Şu mübârek siperde namazın kılan benim…
“Aynalı bir çarşı var Çanakkale içinde”
Eşi, benzeri yoktur, Hint’te,Yemen’de, Çin’de…
Kaç cephede ders verdim, gelen yedi düvele
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, düşmanıma korkular salan benim.
Çarpışıp göğüs göğse kılıcın çalan benim….
Gücüm var Seyitlerde hazreti Hamzaların,
Söylerim türküsünü cümle yıldırımların.
Şehitlik şeref bana, kanımla açsın lâle
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, dua dua mahşeri bulan benim.
Cennetin kapısında okunan destan benim…
Şimşeğim, fırtınayım, geçerim kasırgayı
Bağdaş kurdum güneşe, taç yaptım başa ay’ı;
Tarih denen hadise yalan yanlış meş’ale
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
10
Peygamber’in övdüğü milleti, Batı bilmez,
Türk’ün olduğu yerde asla Ezan eksilmez
Kan dökülür toprağa, can verilir hilâle
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, yüreklere arştan dökülen benim…
Işık ışık ufuktan gene sökülen benim…
Mustafa CEYLAN
Bir kurşun değse ısıtırdı donan elini
Allahuekber yorganına sardık ne yazık
Doksan bin gönülde yatan gelini
SARIKAMIŞ DESTANI’NDAN
Harun YİĞİT
Bölüm : 3
Üç kıtanın ortasında dağım ben
Bulutlardan daha üstte bu başım
Yırtıcı kuş çığlığıdır, ses bende
Şahinlerle kartallarla gardaşım
Esaretin zincirini erittim
Boz toprağı kan dökerek yeşerttim
Yüreğimle kahramanlar dirilttim
Bu vatana hizmet etmek telaşım
Topuklarım sis, kar, buzdur biline
Bir şehidim Azrail’in eline
Sıra dağlar ortasında bölüne
Yazsın tarih düşmanlarla savaşım
Derem vardır, boz bulanık su akar
Yamaçlarım kardelenle hoş kokar
Mehmetlerim; hele sabır, dinsin kar
Sarıkamış dağlarıyla bir yaşım
Aman dağlar, yaman dağlar, oy dağlar
Ben derdimi yağan kara sunamam
Yad yabanın paylaşımı dünyayı
Enver Paşam, nedendir; anlatamam
Üç kıtanın tek kilidi Bardız ey!..
Ben bu sözden gerisini anlamam!
Hatıralar bölük pörçük tek çözüm
Saraya bak, güya her şey tastamam
Homurtulu bir mevsimde şom filler
Ateş, barut… Bende ise bir kamam…
Emperyalizmin Pazar Paylaşımı işte…
11
Ve
Alıp
Masaya
Yatırdılar
Hasta adamı.
Ellerinde neşter
Başladılar kesmeye
Rus, Fransız ve İngiliz!
Bin dokuz yüzün başlarında
Dünyayı paylaştılar bu üçü
Sanayi devrimini geç yapanlar
Kaptırdılar bütün fırsatları
Almanlar ve İtalyanlar
Kıvırmaya başladılar.
İkiyüzlü İtalya
Üç devin yanında
Saf tuttu hemen
Osmanlı’yı
İttiler
Alman denilen
Ateşten kucağa
Kucağa düşen hasta
Hastalığına bakmadan
Bakmadan sağına soluna
Uzandı
İlâç diye sunulan zehire;
İçti,
İçti,
İçti…
………………………..
Her yokluğun son adresi
Soğuk, ayaz ve de buz, kış
Düşünceli, çıkmaz sesi
Sarıkamış, Sarıkamış
Güneşi var sırt ısıtmaz
Dumanı var dağdan kalkmaz
Teli kopmuş ağlayan saz
Sarıkamış, Sarıkamış
Bir istasyon, bir ince yol
İki hangar, üç karakol
Sen ağlama içime dol
Sarıkamış, Sarıkamış
Kayıp ettim mataramı
Sarmadın hiç şu yaramı
Sürecek gurbet akşamı
Sarıkamış, Sarıkamış
İçim türkü, dışım ağıt
Benizler var beyaz kâğıt
Askerime verdim öğüt
Sarıkamış, Sarıkamış
*
…………………………………………..
Kar beyazdır Sarıkamış’ta güller
Kar beyazdır renklerin cümlesi
Çakır Hasan, Seyitlerin Mıstafa ve Ben
Bir Sarıkamış beyazıyız şimdi
Kardelen yeşilinin beyaz dudağı
Kar çiçekleridir yağar üstümüzden…
Bu dağda ceren değil
Gezse gezse ölüm gezer
Nişanlım saçından kesip koymuş
Kâkülünü mektuba
Kokusu yâr kokusu seher vaktinin
Dün bir asker düştü kar çukuru içine
Tutmak istedim
Yetişemedim
“Yürü, durmak yok” dedi çavuşum
Öldü mü, sağ mı?
Dönüp bakamadım bile…
Kar beyazdır bu yaylanın gelinliği
Kudret boyasından almış rengini
Bir elim tüfeğimde
Öbür elim buz kesmiş
Yürü gündüzden geceye bu dağda
Yürü düşman üstüne yürü
Yayan…
Dayan!..
Dayan ey dizlerim dayan…
Harun YİĞİT
12
Çocuklarımız ve Kitap
Ayşe Sönmez Bulut
Çocuklar, toplumun ümidi ve geleceğidir.
Onlar ne kadar iyi yetişirlerse, toplum da o
kadar sağlam ve güvenlidir. Bu bakımdan
çocuk eğitimi, bütün milletlerin önemle
üzerinde durduğu bir konudur. Eskiden
okullar ve ders kitapları çocuğun eğitimi
için yeterliydi. Ders dışı kitaplar ise
gereksiz sayılırdı. Bugün ise eğitimin ders
kitaplarının dar çerçevesini çoktan aştığı,
iyi seçilmiş kitap ve dergilerin, çocuk
eğitiminde
çok
faydalı
olduğu
anlaşılmıştır. Ders dışı kitapların, çocuğa
bilgi kazandırdığı gibi kişilik gelişiminde
de
rol
oynadığı
gözlemlenmiştir.
Bugün
okullarımızın
öğrencilere
kazandırmaya
çalıştığı
en
önemli
alışkanlık, kitap sevgisi ve okuma zevkidir.
Buna alışan çocuk bir daha bırakmaz. Bir
kez bunu yapabilsek çocuğun eğitimi
büyük oranda başarılmış sayılır. Çünkü
kitap, bilim ve tekniğin gelişmesinde
olduğu
kadar
insan
hayatının
şekillenmesinde de en önemli rolü üstlenir.
Kitap, zaman ve mesafe tanımayan iyi bir
öğretmen ve bilgi hazinesidir. Kitabı
açtığımızda yüzlerce yıl önce yaşamış
insanlarım buluşları, duygu ve düşünceleri
ile karşı karşıya geliriz. Binlerce kilo metre
uzaktaki
insanların
yaşayışlarını
öğrenebiliriz. Kitap, aynı zamanda iyi bir
arkadaş, güzel bir dilenme aracıdır.
Sevdiğimiz bir şiiri, bir öyküyü, bir anıyı
okurken duyduğumuz zevk ve huzuru
başka hiçbir yerde bulamayız. Kitaplar en
yakın dostlarımızdır. İyiyi, doğruyu güzeli
bize kitaplar öğretir. Onlar bizim dünyaya
açılan pencerelerimizdir. O pencereyi
daima açık tutmak yani okumak gerekir.
Ders dışı kitapların faydalı olabilmesi için
öğretmen ve aileler şu noktalara dikkat
etmelidirler:
1- Çocuklara vereceğimiz kitabı mutlaka
iyi seçmeliyiz. Her kitap iyi ya da faydalı
olmayabilir. Ünlü bir düşünürün dediği
gibi “İyi kitap çok iyi, kötü kitap çok
13
kötüdür.” Çocuklarımızı kötü kitabın
etkisinden korumanın yolu kitap seçerken
dikkatli
olmaktır.
2- Kitap, ilgi ve seviyesine uygun
olmalıdır. 5. sınıf öğrencisinin zevkle
okuduğu bir kitap, 3. sınıf öğrencisine dil
ve konu bakımından ağır gelebilir.
3- Kitap, çocuğa korku, kin dehşet,
karamsarlık gibi karanlık ve olumsuz
duygular aşılamamalıdır. Ona hayatı
sevdiren, ümit ve cesaret veren kitaplar
olmalıdır.
4- Konuları çocuğu, düşünmeye ve
araştırmaya
yöneltmelidir.
5Çocuğun
okuduğu
kitaplardaki
kahramanlara benzemeye çalışacağı göz
önüne alınarak, acıma, iyilik, kahramanlık
ve fedakârlık örnekleri gelenek ve
göreneklerimize
uygun
kitaplar
seçilmelidir.
6- Dili ve anlatımı çekici olmalı, çocuğu
sıkmamalıdır.
Kitap, çocuğu etkileyen çok güçlü bir
etkendir. Severek, benimseyerek, kişilere
benzemeye çalışarak okuduğu bir kitapta,
istediğimiz şekilde yönlendirebilir, kötü
davranışlardan koruyabiliriz. O bakımdan
çocuklara, bir yandan güzel kitapları
tanıtırken bir yandan da okuma sevgisi
verebiliriz. Ancak evde anne babayı hiç
kitap okurken görmeyen bir çocuğa kitap
okuma alışkanlığı kazandırmak zor
olacaktır. Anne ve babalar akşamları en
azından bir yarım saatini kitap okumaya
ayırmalıdır.
Düşünsenize,
televizyon
kapanmış, sessiz bir ortam, herkesin elinde
bir kitap….
Bundan daha huzur verici bir an olabilir
mi?
Şimdi çocuklarımız bilgisayar başından
kalmamak için kitapta olanlar burada da
var deseler de aynı şey değil. “Kitapsız
büyüyen çocuk, susuz yetişen ağaca benzer
“ sözü boş yere söylenmiş bir söz değildir.
Unutmayalım ki okumayı öğrenmeyen
başka şeyleri öğrenir. Okuma sevgisi
dünya hazinlerine değişilmez. İnsan bir
kitabı her açışında yeni bir şey öğrenir.
Bol kitaplı güzel bir gelecek dileğiyle…
MART AYINDA EDEBİYAT
EDEB YAT
1 MART
1874: Recaizade Ekrem doğdu.
1985: A. Kadir öldü.
2 MART
1930: D.H. Lawrence Fransa'nın Vence kentinde
öldü.
1944: Edip Cansever'in yayımlanan ilk şiiri,
İstanbul dergisinde.
3 MART
1756: William Goldwin doğdu. Frankeştayn yazarı
Mary Shelley'nin babası
4 MART
1995: Şair, sinema yazarı ve ressam Mustafa Irgat
öldü. Aktör ve şair Cahit Irgat ile yazar, çevirmen
ve İngiliz edebiyatı "duayen"imiz Mîna Urgan'ın
oğluydu.
8 MART
1944: Hüseyin Rahmi Gürpınar öldü. (Tuhaf bir
tesadüf: Dünya Kadınlar Günü, çocukluğu kadınlar
arasında geçen ve romanlarında kadınları çok iyi
anlatan bu yazarımızın doğumgününe rastlıyor.)
1977: Öykücü (Van, Kısa Lodos Hikâyeleri), iç
hastalıkları uzmanı ve psikiyatr (Şizofreni), Sait
Faik'in yakın arkadaşı ve doktoru Fikret Ürgüp,
İstanbul'da öldü. 1914'te yine İstanbul'da doğmuştu.
Dosdoğru Günlük'ü yıllar sonra çıktı.
9 MART
1967: Nâzım Hikmet'in gençlik ve Moskova'ya
Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'ne
(KUTV) giden uzun yolda yolculuk arkadaşı,
gazeteci ve yazar Vâlâ Nurettin Vâ-Nû öldü.
1965'te çıkan Bu Dünyadan Nâzım Geçti'de o
günleri ve sonrasını anlatmıştı.
11 MART
1892: Enis Behiç Koryürek doğdu.
1962: Yusuf Ziya Ortaç öldü.
5 MART
12 MART
1916: Dada Zürih'te ortaya çıktı.
1913: Guillaume Apollinaire, tek deneme kitabı
olan Kübist Ressamlar / Estetik Düşünceler'i (YKY,
1996) yayımladı. Bu kitap kübist ressamlar
konusunda hâlâ en önemli kaynaklardan biri, belki
de birincisi.
1922: Yönetmen ve şair Pier Paolo Passolini doğdu.
6 MART
1920: Öykücü Ömer Seyfettin öldü. 22 Şubat günü
hastalanmış, o gece evinde kaldığı (daha önce
meşhur "Geliniz Canip Bey..." mektubunu yazdığı
ve Selanik'te Genç Kalemler'i birlikte çıkardığı)
arkadaşı Ali Canip'in annesi ona ıhlamur
kaynatmıştı. Kadıköy Kuşdili'ndeki Mahmutbaba
Mezarlığı'na gömülen Ömer Seyfettin'e mezarında
da rahat yoktu: 1940'lı yıllarda, mezarlığın yerine
tramvay garajı yapılacağı için, Ali Canip ve birkaç
arkadaşı Ömer Seyfettin'in kemiklerini Asri
Mezarlık'a naklettiler. Başucuna tekrar dikilen
taşındaki yazı, eski harflerle olduğu için örtüldü.
Bunları yazan Ali Canip "1920 yılında kerametimiz
yoktu ki kitabeyi yeni harflerle yazdıralım"
diyordu. (Bu arada, tramvay garajı sonradan İETT
Taşıt Müzesi oldu; nihayet 1990'lı yıllarda müze de
kaldırıldı ve yerine İtfaiye taşındı.)
1935: Tarihçi İbnürrefik Ahmet Nuri (Sekizinci)
öldü.
1948: Şair Kemalettin Kamu öldü.
7 MART
1936: Georges Perec doğdu.
14
13 MART
1970: Adalet Cimcoz öldü.
14 MART
1604: Kınalızade Hasan Çelebi öldü.
1883: Karl Marx öldü.
1941: Şair Metin Altıok doğdu.
15 MART
1971: Cevat Fehmi Başkut öldü.
1981: Yaşar Nabi Nayır geçirdiği mide kanaması
sonucunda öldü. İlk sayısını 15 Temmuz 1933'te
çıkardığı Varlık dergisi 2001 yılında 68 yaşına
girecek. 16 MART
1694: Mutasavvıf şair Niyazi-i Mısri öldü.
1933: Sedat Simavi haftalık magazin (ve edebiyat)
dergisi Yedigün'ün ilk sayısını çıkardı. Hüseyin
Cahit Yalçın, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri
Güntekin, Nurullah Ataç , Mahmut Yesari, Sadri
Ertem, Murat Sertoğlu gibi tanınmış yazar ve
gazetecilerin yanısıra gençlerin de yazı, şiir, öykü
ve romanlarının, Hikmet Feridun Es ve Naci
Sadullah Danış'ın röportajlarının, Ramiz Gökçe ve
Münif Fehim'in illüstrasyonlarının yayımlandığı
dergi, son sayısının çıktığı 17 Ağustos 1950'ye
kadar 17 yıl -yüksek bir tirajla- gündemde kalmayı
başaracaktı.
27 MART
17 MART
29 MART
1978: Unutulmaz "Kızamuk Ağıdı"nın şairi Ceyhun
Atuf Kansu öldü.
1868: Maksim Gorki doğdu.
18 MART
1892: Ruşen Eşref Ünaydın doğdu.
19 MART
1797: Fransız şair ve oyun yazarı Alfred de Vigny,
Loches'da doğdu.
1889: Yakup Kadri Karaosmanoğlu doğdu.
1945: Halit Ziya Uşaklıgil öldü. d. 1866
1883:
Cumhuriyet
döneminin
önemli
öykücülerinden Memduh Şevket Esendal doğdu.
Öğretmenlik, elçilik ve CHP genel sekreterliği gibi
devlet memurluklarında bulunacak, bu yüzden
öykülerinde M.Ş., M.Ş.E., Mustafa Yalınkat ve
Oğulcuk gibi çeşitli imzalar kullanacaktı.
20 MART
1966: Kızıltuğ ve Kolsuz Kahraman'ın yazarı,
Karaoğlan'ın fikir babası Abdullah Ziya Kozanoğlu
öldü.
1971: Falih Rıfkı Atay öldü.
1984: İlhami Bekir Tez öldü.
1984: Kerime Nadir öldü.
1988: Şair Emin Ülgener öldü.
21 MART
30 MART
1942: Hüseyin Suat Yalçın öldü.
1631: Azmizade Halet öldü.
1973: Âşık Veysel öldü.
1956: Mithat Cemal Kuntay öldü.
1721: Tobias Smollett doğdu.
22 MART
1832: Goethe öldü.
1971: Salih Zeki Aktay öldü.
1842: Stendhal öldü.
1876: Ziya Gökalp doğdu.
24 MART
1904: Şair İsmail Safa öldü. Romancı Peyami
Safa'nın babasıydı.
1935: İsviçreli öykücü Peter Bichsel doğdu.
25 MART
1611: Evliya Çelebi doğdu.
1820: Anne Bronté doğdu.
26 MART
1892: Walt Whitman öldü.
15
BİR ÖYKÜMÜZ VAR
ANNENİN GÖZYAŞLARI
Ahmet Ünal ÇAM
Orta yaşlı kadın, evin içinde telaşlı bir haldeydi.
Eşyaların yerini değiştiriyor, örtüleri düzeltiyor,
arada bir mutfağa gidip pişmekte olan yemeğe
bakıyor, tekrar salona dönüyordu. Sokaktan gelen
her seste pencereye koşuyor, her duyduğu kapı
zilinde de, başkasının zili olduğunu anlayıp
üzülüyordu.
Başka şehirde iş bulan oğlu, hem uzak yerde
olduğundan hem de izin alamadığından 2 aydır
gelememişti. Orta yaşlı kadın, büyük bir özlemle
oğlunun gelmesini ümit ediyor, kulağı zil sesinde,
ayak sesinde telaşla bekliyordu.
Her anneler gününde, çocuğunun ona “Anneciğim,
annler günün kutlu olsun” diyerek, boynuna
sarılmasına öyle alışmıştı ki, sanki oğlu kapıdan
giriverecek ve koşup boynuna sarılacaktı, sonra da
onun için hazırladığı tatlılardan yiyecekti. Oysa oğlu
geleceğini söylememişti ki. Kadın, boynu bükük
düşündü, “-ya gelmezse, ya izin alamadıysa.” İçini
özlem dolu bir alevin yalayıp geçtiğini hissetti.
Kadın sabahtan hazırlığa başlamıştı.. Telaşlı halini
gören eşi, sorup durmuştu;” Bu telaşın niye?” diye
ama cevabını bir türlü alamamıştı. Sonunda da
kadın; “Bu gün evde işim çok, sen git-gez biraz”
diye ısrar ederek, eşini rica-minnet dışarı çıkarmıştı.
“Ya, telaşımın nedenini anlarsa, ya saatlerce
beklediğim halde oğlum gelmezse” diye
düşünmüştü. “Gelmezse” düşüncesiyle bir daha
yüreği titremişti.
Saatler geçip gidiyordu, öğlen olmak üzereydi;
“Gelemiyorsan, bir telefon et bari, ‘anneciğim’
de..” İçinde sıkıntı armaya başlamıştı; “-Anneler
16
gününü kutlamak için bir telefon bile etmeyecek mi
acaba? Ben böyle bekliyorum ama o belki
hatırlamadı bile. ‘Gözden ırak olan, gönülden de
ırak olur’ sözü anneler için de geçerli olur mu hiç.
Olamaz canım, bir telefon eder en azından. Hoş
telefon yetmez, özledim yavrumu, kara gözlerini,
yaramaz gülüşünü. Hıh.. yaramaz, dediğimi duysa
yine darılır, ‘Beni çocuk gibi sevme’ der. Sanki nasıl
seveceksem…”
Çocuğunu düşündükçe, onunla konuştuğunu
düşündükçe yüzü gülüyor, farkında olmadan bir
anda neşeleniyordu. Sonra duvardaki saate gözü
takılıyor, yeniden durgunlaşıyordu. “Gelmeyecek,
telefon bari etse..” diye düşündü istemeye
istemeye. “Sesini bari duymuş olurum”.
Tam böyle düşünürken, cep telefonunun sesiyle
irkildi, omuzlarında bir yorgunluk, bakışlarında bir
burukluk telefona uzandı., ekranına baktı, arayan
oğluydu.
Sevinmeli miydi? sevinemedi. …acaba …acaba
gelemeyeceğini söylemek için mi aramıştı.
Telefonda kutlayıp geçecek miydi anneler gününü,
sarılamayacak mıydı yavrusuna?
Açtı telefonu;
-Alo..
-Alo, nasılsın anneciğim?
-Sağol yavrum, sen nasılsın?
-İyiyim anneciğim.
-Ne yapıyorsun, işler nasıl?
-Biraz zor oldu ama alıştım, hem bu şehre, hem de
işe alıştım.
-Öyle mi yavrucuğum.
Söylemiyordu işte ne telefonda kutluyordu, ne de
gelmiyeceğini söylüyordu. Sonunda dayanamayıp
sordu;
-İzin aldın mı yavrum?
-Evet anneciğim, izin aldım. Sen nerden bildin.
-Nerden mi, anneler günü için izin almadın mı?
-Ha, anneler günü doğru ya. Anneler günün kutlu
olsun anneciğim.
-Sen sen.. bunun için izin almadın mı?
-Ah anneciğim, çok sevdiğim, benim için çok önemli
bir bayanı görmeye gideceğimi söyledim. Şefim de
izin verdi. Şimdi onun yanına gidiyorum.
Orta yaşlı kadın durakladı, sesine hakim olmaya
çalıştı.
-Öyle mi, nasıl biriymiş bu?
-Anneciğim, emin ol bana, senin daha önce yaptığın
yemeklerden daha lezzetlisini, daha önce yaptığın
tatlılardan daha tatlısını yapmıştır, beni bekliyor
şimdi.
-Ben… şey… tamam yavrucuğum. Şey, umarım o da
seni seviyordur.
-Sevdiğine eminim anne, zaten bu ilk iznimi sırf onu
görmek için aldım. Babam nerde anne?
-Dışarıdaydı yavrum. Hah.. kapı çalıyor, sanırım
baban geldi.
-Tamam anne selam söyle, ben de mis gibi
kokuların geldiği, dünya da en çok değer verdiğim
bir dünya güzelinin kapısındayım.
-Tamam yavrum, söylerim. Sonra yine ara yavrum.
Allah’a emanet ol.
Telefonu kapattı. Oysa ne kadar özlemişti oğlunu,
ne kadar görmek istiyordu. Kapıya eli uzanırken,
gözünden süzülen yaşlara engel olamıyordu.
Kapıyı açtığında, boynuna atılan oğlunun “-Canım
anneciğim, anneler günün kutlu olsun!” diye
bağırması sanki bir rüya sahnesiymiş gibi geldi.
Oğlu; “-Anneciğim, seni sevindirecek bir sürpriz
yapayım dedim, lütfen ağlama” dese de, annesi
sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
17
Cemil Meriç bugün yaşasaydı
Elif Şafak
Siyasi gündem, toplumsal hareketlilik ve
huzursuzluk derken, Türkiye’de siyaset hep
gölgeliyor edebiyatı, sanatı ve felsefeyi.
Kayboluyor nüanslar. Keza bunca toz duman
arasında bir düşün adamının ölüm yıldönümü de
geldi geçti. Sessizce. Yeterince tartışılmadan,
konuşulmadan, okunmadan, hatırlanmadan...
Ben doğrusu merak ediyorum, bugün bu ortamda
yaşasaydı ne yazardı, nelere parmak basardı? Ne
sağa ne sola, ne bir kampa ne bir gruba kolayca mal
edilebilecek, eşiklerin, ara kategorilerin, gri
tonların,
nüansların
insanıydı.
Bugünün
kutuplaşmalarına ne derdi acaba?
Cemil Meriç okumaya başladığımda lise sondaydım.
Hakkını vererek okumam ise üniversite yıllarıma
rastlar. Bu Ülke’yi okumak muazzam bir etki
bırakmıştı bende. “Bu sayfalarda hayatımın bütünü,
yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün
tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen
mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti,
kemiğimin kemiği” dediği Bu Ülke. Söylediği her
şeye katılmıyordum belki ama katılıp katılmamanın
önemi yoktu ki. Dürüstlüğü, entelektüel ahlakı alıp
götürüyordu okuru. Yitirdiğimiz bir geleneğin belki
de son halkasıydı Cemil Meriç. Kaleminin
mürekkebini sadece bilgi ve akılla değil, bir de
vicdanla dolduran bir düşünsel geleneğin...
Çok yönlüydü. Roman okumaya vakti olmayan,
“ciddi” yazılarla uğraşan aydınlardan değildi. Onun
gözünde bilgi bir bütündü. Edebiyat sosyolojisinden
siyaset felsefesine, dinler tarihinden kültürel
okumalara kadar çeşitli alanlarda yazı ve bağlar
kurdu. Bugün bir üniversitede ders veriyor olsa
belki de disiplinlerarası bir oluşumun başını
çekerdi.
Daha evvel okuduğum düşünürlere benzemeyen
bir yanı vardı Meriç’in. Doğu’dan ve Batı’dan aynı
anda alıyordu sanki ilhamını, geçmişten ve
bugünden ve bir de abartısız bir karamsarlıkla
yorumladığı gelecekten aynı anda... Zeki ve
şüpheci, mütevazı ama bir o kadar mağrur, “buralı”
18
ama bir o kadar bağımsız, yalnız ve yalnızlığından
korkmayan bir adam... Cemil Meriç’in nasıl biri
olduğunu, nasıl yaşadığını ne zaman düşünmeye
kalksam gözümün önüne bir resim gelirdi o
yıllarda...
Sade döşenmiş bir evin kuytusunda, bahçeye bakan
bir odasında, kitap üstüne kitap yığılmış bir masa
başında, eğilmiş açık duran bir kitaba, parmakları
sabitlenmiş bir paragrafın üzerinde, sanki korkmuş
cümleleri yitirmekten, kaçmasın diye sıkı sıkı
sarılmış söz dizinine, kaybolmuş kelimelerin
arasında, çalışıyor adam...
Fonda, geri planda onu seven bir kadın var. Kadın
sabırla bekliyor okumasının bitmesini, yemeğini
getirmeyi. Kadın bekliyor, yemek soğuyor, bir gölge
düşüyor odaya. Kararıyor ortalık. Ne gariptir ki
okumaya bu kadar düşkün olan Cemil Meriç,
ömrünün uzun senelerini gözleri görmeden geçirdi.
Etrafındakiler
okudular
ona.
O
dinledi.
Okuyabilmek için başkalarına muhtaç olmak onu
nasıl yaralamış olmalı..
veriyorum okuyucu... Nihayet bütün dünya
kelimelerden ibaret. Ama sende ne varsa kelimede
de o var. Kelime, narsistin kendisini seyrettiği dere.
Çok bakma, içine düşersin…”
“Batı” ile “Doğu” iki ucuz kelimeden, basmakalıp
genellemeden ibaret değildir Meriç için. Batı’nın ve
Doğu’nun düşünce sistematiklerini kıyaslar,
birbirlerinin aynasında eksiklerini görmelerini
sağlar. Bir yandan Hint’e uzanır, İran’a, Doğu
felsefesine. Bir yandan Fransız edebiyatını ve
felsefesini bilir, yazılarına sindirir. Bu iki farklı
epistemolojiden iki farklı su çeker. Birbirine
harmanlar.
“İki yol var insanlık için,” demişti Cemil Meriç. “Ya
kendi kendini imha etme noktasına gelecek ya da
gerçekten insanlaşacak.”
Nasıl olacak bu “gerçekten insanlaşma?” Bugün
yaşasaydı umut görür müydü acaba?
TUTUKLAMAYIN OZANLARI
Bir ozanı tutuklamak
Tutuklamaktır ana dilini
Gökyüzünü yoksunlamak Türkçeden
Kırmaktır en taze dalı su yürürken
Bir ozanı tutuklamak
Tutuklamaktır ana sözcüğünü
Dili büyüten güneşli kapı önlerinde
Konuşurken gelen geçenle
Bir ozanı tutuklamak
Tutuklamaktır yaşamın pınarını
Bir ulusun yağmurlarını biriktiren
Ve akıtan zamanın dağ eteğinden
Bir ozanı tutuklamak
Nisan başlangıcında bir daldan
Üreyen bir gül haberini
Dondurmaktır ve sürdürmektir zemheriyi
.
Ama ben en çok Cemil Meriç’in kelimelere olan
aşkından etkilendim belki de. Öyle seveceksin ki
kelimeleri, yetecekler sana, der. Kelimeleri rastgele
kullanmaz. Araçsallaştırmaz. “Kelimeleri sana
19
Ozanı tutuklayan toplum, tutuklar kendisini
Bir büyük hapishanedir artık orası
Devlet adamı da tutukludur orda bir bakıma
Muş ovasında ot biçen bir köylüyü de..
Ceyhun Atuf Kansu
SAZIN TELİ-GÖNÜL DİLİ
Deşifre: Zuhal TÜRKKAHRAMAN
Redaksiyon: Hayrettin İVGİN
GİZDE BULDUM BEN KENDİMİ
ÂŞIK SARICAKIZ (İLKİN MANYA)
1948 yılında Eskişehir’de doğdu. Annesinin adı
Lâtife, babasının Mehmet’tir.
İlk ve ortaokulu Ankara’da okuduktan sonra,
Konya Öğretmen Okulu’na girdi. Öğretmen
olarak ilk atandığı yer Ankara’nın Ömerler
Köyü İlkokuludur. Daha sonra çeşitli okullarda
öğretmen olarak görev yapmıştır.
Öğretmen okulunda atletizm çalışmış ve aletli
jimnastikte birkaç kez Türkiye birinciliği elde
etmiştir..
Saz çalmak merakı daha ilkokul sıralarında
başlamış, öğretmen okulunda gelişmiştir. İlk
defa 1970 yılında yapılan Konya Âşıklar
Bayramı’na katılmıştır. Karacaoğlan, Yunus
Emre, Pîr Sultan Abdal gibi eski ozanları
okumuş ve incelemiştir.
Tip olarak sarışın olduğu için mahlasını
Sarıcakız olarak almıştır. Şiirlerinde bu
mahlasını baştan bu yana kullanmaktadır.
Pek çok festival, şenlik ve şölene katılmış,
Türkiye’nin en ünlü âşıkları ile tanışmıştır. 1996
yılında başladığı Arif Sağ Bağlama Okulu’na,
iki yıl devam etmiş ve bağlama çalmasını
geliştirmiştir.
Bir 45’lik plağı, dört tane kaseti bulunuyor.
Kadın âşıklar üzerine yapılmış bir araştırması
“Halk Şiirinde Ana Sesi” adıyla kitap olarak
yayımlanmıştır.
Hakkında yapılmış bir kitap 2006 yılı içinde
yayımlanmıştır.
Öğretmenlikten emekli olan Âşık Sarıcakız,
İstanbul’da ikamet etmektedir.
20
Bu alem bu yer içinde
Gizde buldum ben kendimi
Koca dünya üzerinde
Bizde buldum ben kendimi
Çektiğim her bir çilemi
Al eline yaz kalemi
El yaşarken zevk alemi
Közde buldum ben kendimi
Gönül razı yaşamadan
Bazı bazı yaşamadan
Bahar-yazı yaşamadan
Güzde buldum ben kendimi
Bir yol güldür, biri diken
Makbul olur zahmet çeken
Kolay yollar da var iken
Tozda buldum ben kendimi
Gönül tufan, gönül boran
Budur beni hepten saran
Bir ulu dergaha varan
İzde buldum ben kendimi
Artık şu ömür yarıca
Yer dolandım, yer arıca
Bunca yer varken
Sarıcakız’da buldum ben kendimi.
Aşik SARICAKIZ
FECRİN NUR
ÖNGÖREN
Bir ozanın halktan
Bir ozanın halktan ayrı yaşamı
Balığın karaya düşmesi demek
Kesesine bağlı sanat adamı
Çıkar pazarının yosması demek
Şöhreti ünvanı zirvede olsa
Kıral sarayında ödüler alsa
Kavgada halkından geride kalsa
Tilkinin köşeye pusması demek
Tarafsız sanatçı sorumsuz insan
Yozlaşır asalak yaşar her zaman
Halka söylediğin tutmayan ozan
Rüzgarın kayaya esmesi demek
Meydanı boş bulsa ucuz kahraman
Saray dalkavuğu yamandır yaman
Yağma sofrasında karnın doyuran
Yem kuşunun faka basması demek
Maksudi mazlumun sesi olmayan
Yoksul çilesine gönül vermeyen
Velhasıl gücünü halktan almayan
Karlı dağın kuru çeşmesi demek
Ozan MAKSUDİ(Osman DAĞLI)
ROMANCILIĞI
ÜZERİNE RÖPORTAJ
S.1)Niçin roman yazmayı tercih
ettiniz? İlk romanınıza yazarken
hangi duygular içindeydiniz?
C.1)Annem kanser hastasıdır. Ben,
orta halli bir ailenin çocuğuyum.Bu
nedenle tedavi için her ay Ankara’ya
giderken büyük zorluklar yaşıyordum.
Bir
gün,
tedavi
olduğumuz
hastahanede yarım kalmış bir bina
dikkatimi çekti. Bu binanın hangi amaç
için yapıldığını ve niçin böyle yarım
kaldığını sorduğumda, o binanın bizler
gibi tedavi için gelen hasta yakınlarının
konaklaması
için
yapılmaya
başladığını, ancak, ödeneksizlikten
yarım kaldığını söylediklerinde, bağış
yapacak kadar param olmadığını
düşünüp üzüldüm. Orada, o an karar
verdim. “Roman yazacağım ve o
inşaata
romanlarımın
gelirini
bağışlayacağım”
diye. İşte, ilk
romanım olan “Sonbahar Korkusu” nu
bu duygularla yazdım.
S.2)Linda, Zafer ve Zafer’in Karısı
dersek, cevabınız ne olur?
21
C.2)Taşradan şehre taşınmış bir çiftin,
şehir yaşantısını yakalama telaşıdır.
Kentin sancılı yaşantısıdır. Dul bir
hanımdır Linda… Zafer ve karısının
yolu Linda ile kesişir. Yaşantılarında
tahmin edemeyecekleri büyük bir
değişim meydana gelir.
S.3).Kahramanlariniz
aşka
ve
yaşama dair düşüncelerini eğitici ve
öğretici bir üslupla mı anlatırlar?
Kahramanlarınızla
ruh
kökünüz
arasında bir bağ var mıdır?
C.3) Romanlarımda halkın konuştuğu dili
kullanıyorum. Halkın içinden yaşamları
irdeleyip kaleme almayı tercih ettiğim için
okurlarım,
mutlaka
ya
kendi
yaşantılarından ya da çevrelerindeki
herhangi bir dostlarının yaşantılarından
kareler buluyorlar.
Sırf bu sebepten,
yazarken bir çok konuda dikkatli olmaya
çalışıyorum. Okurla bütünleşen, kendi
farkındalıklarını seren bir anlayış ve dil
tercihimdir. Enteresan bir şey daha
söyliyeyim, Romanlarımı yazarken hiçbir
kurguya
dayandırmadan
yazıyorum.
Anlıyacağınız, yazmaya başladığımda
kitabın sonunu ben de bilmiyorum.
Böylece yazarken o anki ruh halim
doğrultusunda yazdığımdan; romandaki
karakterlerle hem ağlıyor, hem mutlu
oluyor hem de yazıyorum. Bazen annem
odama girdiğinde beni ağlar görürse “Niçin
ağlıyorsun? Onlar gerçek değil ki kızım!”
diye söylenebiliyor.
S.4)Antalya ve kadın dersek ne
dersiniz?
C.4)Antalya’mızı Türkiye’ nin diğer
şehirlerimizle
kıyasladığımızda,
Antalya’ mız kadınlar için bir özgürlük
şehridir. Şehrimiz oldukça güvenli bir
şehirdir. Kadınlarımızı her alanda
çalışırkeni
gezerken,
alışveriş
yaparken, müzikte, siyasette; sanatın
her dalında görebiliriz.
S.5)Türk romanı nereye gidiyor?
C.5)Bir halk tabiri vardır, “ağzı olan
konuşuyor” diye. İşte bugün herşeyin
parayla ölçüldüğü bir de eline kalemi
alan herkesin roman yazdığı bir
dönemi yaşıyoruz. Bu, elbetteki çok
acı. Lâkin daha acı olan; bazı
yayınevleri demeyelim de matbaalar
kitap
basıp
yazarın
eline
tutuşturuveriyor. Onlar da kitaplarını
eline alıp tencere, tava satar gibi
22
pazarlamaya
çalışıyorlar.
Çok
üzülüyorum. Diğer taraftan, çok kaliteli,
edebî, değeri yüksek romanlar da
basılıyor. Bunların öne çıkması bence
sadece tesadüf. Her dalda olduğu gibi
bu camiada da ya paranız olacak, ya
da sosyal bir çevreniz.
C.10)Evet.
S.6)Roman
başlayanlar
nelerdir?
C.12)Nermin Bezmen Kurt Seyit ve
Suna.
yazmaya
yeni
için
tavsiyeleriniz
ana
son
ana
C.7) Daha once bahsettiğim gibi bir
kurguya dayalı olarak yazmıyorum.
Aslında bu kitabımda da ana karakter
kadındı. Kitap bitene kadar yine ana
karakteri kadın sanıyordum. Kitap bitip
son okumada farkettimki ana karakter
bir erkek olmuş. Bunu ben değil, roman
kendi kendini yönlendirmiş
S.8)Fecrin Nur Öngören adı, bir
mahlas mı, yoksa gerçek adınız
mıdır?
C.8)Gerçek adımdır.
S.9)Kördüğüm kitabınızın kapağı?
C.9)Aşk üçgeni içindeki entrikalar.
S.10)Kitaplarınızda
kendi
yaşantınızdan kesitler var mıdır?
23
C.11)Timmeh cinsi bir papağandır ve 7
yıldır bizimledir.
S.12)Sizi etkileyen bir roman?
-Teşekkür ederiz.
C.6)Yazma eğilimi olan herkesin once
“roman yazıyorum” diye başlaması
taraftarı değilim. Sadece tavsiyem çok
okusunlar. Bu arada da ilk olarak
günlük tutmaya başlasınlar. Sonra
küçük hikâyelerle devam edip zaman
içerisinde kendilerini geliştirebilirler.
S.7)Diğer iki romanınızda
karakter kadın iken, niçin
romanınız “Kördüğüm” de
karekteriniz erkek?
S.11)Yakup kimdir?
-Ben teşekkür ederim.
Antalyalı Genç Kıza Mektup
Ahmet Hamdi Tanpınar
Mektubunuza vaktinde cevap veremedim.
Maalesef kâtibim yok. Halbuki şair, muharrir ve
üniversite hocası olarak işim epey fazla. Lise
sınıflarını, vaktiyle efsanevî denebilecek uzak
bir çağda, yani 1918-1919 yılları arasında,
benim gibi Antalya'da okuyan ve beni merak
eden bir genci hiçbir şekilde bekletmek
istemezdim.
Edebiyatı gerçekten seviyor musunuz?
Eserlerimle temasınız var mı? Buralarını
bilmiyorum. Mektubunuzda beni layıkıyla
okuduğunuzu gösteren bir emareye
rastlamadım. Yalnız, lise talebesisiniz ve
Antalya'dasınız. Yani 1918-1919 yılları
arasında aşağı yukarı benim yaşadığım hayatı
yaşıyorsunuz. İşte size bunun için yazıyorum.
Bulunduğunuz memleketin, belki de orada
doğdunuz, hayatımda mühim bir yeri vardır.
Sizin sahillerinizde, o denize bakarak, o lodos
dalgalarını seyrederek, benim gençliğimde
şimdikinden çok az verimli olan meyve
bahçelerinde dolaşırken ilk şiirlerimi tasavvur
ettim ve edebiyattan başka bir şey
yapamayacağımı anladım. Yavaş yavaş bir
hülya adamı oldum. Hayatımı herhangi bir
antolojide bulabilirsiniz. 1901'de doğdum.
Babam kadıydı. Bu yüzden çocukluğum daha
ziyade onun Anadolu'da tayin olduğu yerlerde
geçti. İstanbul'da iki memuriyet arasında
kalıyorduk. Ergani madeninde üç yaşımda iken
bir gün kendime rastladım. Çok karlı bir gündü.
Ben sıcak ve buğulu bir camdan karla örtülü
bayıra bakıyordum. Sonra birdenbire kar tekrar
yağmaya başladı. Bir çeşit çok lezzetli bir
hayranlık içinde kalmıştım. Bu ânı her karlı
günde hatırlar ve yağmasını beklerim.
24
Ergani'den sonra Sinop'a gittik (1908-1910).
Orada denizle dost oldum. Çocukluğumun en
büyük zevki bir berzahta kurulu şehrin iki
yanındaki deniz kıyısında oynamaktı. Tophane
tarafında (asıl ticaret limanı) bir yerde Delibaş
diye bir ustanın gemi imalâthanesi vardı. Ben
yedi, sekiz yaşımda bu geminin gönüllü işçileri
içindeydim. Fakat arka taraftaki kumlukta
dalgaların gelişini seyretmekten hoşlanırdım.
Sonradan Şile ve Kilyos'a benzediğini
öğrendim. Hiçbirisi kumluk sahilde dalgaların
birbiri ardınca çığlar halinde gelişi kadar güzel
olamaz. Siirt'te uzak dağlara akşam
saatlerinde çöken yalnızlığı ve yıldızlı geceleri
tanıdım. Yazları çok sıcak olan bu memlekette
damlarda yatardık. Yıldızlı gece beni büyülerdi
sanki. Sonsuzluk dalga dalga vücudumu ve
ruhumu doldururdu. Bir Sümer rahibi gibi
muhayyilem hep yıldızlarla meşguldü. Sırrın
içinde yüzerdim. Buna akşam saatlerinde uzak
dağların o korkunç yalnızlığını, o ezici morluğu
ilave edin. Kerkük'te yine damlarda yatardık
(1913-1914). Yine gece ve yıldızlar. Şimdi
kaybettiğimiz bu şehre on üç yaşımda
gelmiştik. Üç evde oturduk. Üçünün de geniş
bahçeleri vardı.
Antalya'ya 1916 sonbaharında geldik. Epeyce
büyümüştüm. Tek başıma, geceleri deniz
kıyısında veya kayalıklarda,
Hastahanebaşı'nda gezmek hakkım vardı.
Karanlık epeyce inip de kayaların gölgesi beni
korkutana kadar orada kalırdım. Denizin iki
manzarası beni çıldırtırdı. Biri bu kayaların
sahile bakan yerinde sabah ve akşam
saatlerinde durgun denizin ışığıyla dipteki taş
ve yosunlarla aldığı manzara, biri de öğle
saatlerinde güneş vuran suyun elmas bir havuz
gibi genişlemesi. Bunlar benim muhayyilem
için büyük manaları olan şeylerdi. Bu manalar
sade güzel değildiler, bana bir türlü
çözemediğim bir hakikati veya sırrı
anlatıyorlardı. Bir gün İstanbul'a tahsile
gönderecekleri gün, Hastahanebaşı'na giden
bu manzara ile bir daha karşılaştım. Fakat
büsbütün başka şekilde. Dostlarım Ali Kemahlı
ile Nail'in evlerine gidiyordum. Bu evle yandaki
evin arasındaki boşluktan yine güneşin bütün
bir saltanat içinde dinlendiği durgun denizi
gördüm. Hiçbir şey insana bu kadar yakın ve
buna rağmen ezici şekilde güzel olamazdı.
Manzara, söylediğim gibi, benim için yeni
değildi. Gideceğim evin denize bakan herhangi
bir yerinden Nail ile dama oynadığımız
taraçadan da görebilirdim. Fakat o anda yeni
bir şey gibi görüyordum. Bir iki dakika
büyülenmiş gibi bu manzaraya baktığımı
hatırlıyorum. Denizin ve aydınlığın dersi miydi?
Böyle olsa bile o anda zihnimde herhangi bir
vuzuh yoktu. Sadece mühim bir şey olduğunu
biliyordum. Zaten gördüklerimi zihnî hayatıma
nakledebilecek bir bilgim yoktu. O devirlerde
bu şiire adamakıllı kendimi vereceğim devirdi.
Çocuk denecek seviyede ve sadece roman
okumayı seven bir adamdım. Bununla beraber,
çözülmesi gereken psikolojik bir muamma
karşısında bulunduğumu ve bunun benim
gördüğüm şeyle kaynaşan şey arasında
halledileceğini sezdim. Bu manzaranın sırrını
çözebilsem, çözersem, çözebilirsem kendim
için her şeyi halletmiş olacağıma kani idim.
Fakat henüz çare ve fırsatlara sahip değildim.
Bu ancak büyülenme kelimesiyle
anlatılabilecek bir histi. Fakat galiba bu da
yetmez, hakikat şu ki, üzerimde bir türlü
çözemediğim bir sır, gelecek zamana ait bir
ders tesiri yapıyordu.
1921 yılında tekrar Antalya'ya tatil için
döndüğüm zaman bir gün yine Hastahanebaşı
yolunda iki evin arasında tekrar güneşle
birleşmiş, güneşin havuzu ve sarayı olmuş bu
su ile karşılaştım. Manzara sadece
muhteşemdi. Fakat bu güzellik bana acayip bir
ölüm düşüncesi arasından geldi. Hiçbir şey bu
kadar insana yakın, buna rağmen bu kadar
ezici, ondan ayrı olamazdı. Bu, şiire adamakıllı
kendimi verdiğim sene idi. Bir çok şair
okumuştum. Yahya Kemal'i, Haşim'i
tanıyordum. Zannederim ki, o gün kendi
şiirimin benim dışımda örneğini gördüm. Bunu
gerçekten anladım mı? Bir insan kendisini
ancak hayatının küçük meselelerinden
sıyrıldığı yahut onları zihnî bir şekle soktuğu
zaman bulabilir. Talihimiz içimizde çok gizli bir
yerdedir. Fakat ona erişebilmemiz için çok
şeylerden kurtulmamız lazımdır. Bu, bende çok
geç oldu. 1921 yılında ise, ben henüz bu
çağda değildim. Dilin dışında hiçbir şeyin
üzerinde duramıyordum. Aynı günlerde, yine
bulunduğumuz memlekette denizin bir başka
manzarasıyla karşılaştım. Güvercinlik denen
deniz mağarasını gördüm. Bu mağara suyun
hücûmuyle, açılıp kapanan aydınlığıyle benim
için mühim bir şey oldu. Dediğim gibi,
gördüklerimi henüz küçük bir keşif haline
getirecek seviyede değildim. Fakat estetiğimin
temeli olan rüya fikri, biraz da bu mağaraya
bağlıdır. Huzur romanımda Antalya'dan bahis
vardır. Hastahanebaşı'ndaki kayalar,
güvercinlik ve deniz, Mümtaz'ın iç hayatının
adeta örgüsünü yaparlar. Fakat dikkatli
okumak, gizli bağları bulmak lazımdır. Bütün
roman bu iç zemin üstüne düşer. İstanbul
denizi ve Boğaziçi geceleri gene bu senelerde
gelir. Fakat asıl hayaller dünyanın bir tarafını
çocukluğumun yıldızlı geceleri ve insana yalnız
nefsinin ve aczinin sembolü dağlar, bir tarafını
deniz üzerine anlattıklarım teşkil eder. Bunlar
benim şiirlerimin "algebre" tarafıdır diyebilirim.
25
Yıldızlı gece ve denize, dağın içimizde
uyandırdığı yalnızlık duygusundan gittim.
Deniz insanla durmadan konuşur. Bununla
beraber yalnızlık duygusu benden gitmiş
değildir. Bittabi bu manzaraları bu şekilde
örebilmem için hayata İstanbul gibi bir deniz
şehrinden bakmam gerekirdi. Şiirde ve fikirde
ilk ve galiba yüzünü gördüğüm son hocam
Yahya Kemal oldu. Haşim'i daha evvel okumuş
ve sevmiştim. Bu iki şair bana kendilerinden
evvelkileri unutturdular. Yahya Kemal'in
derslerinden -fakülte hocamdı- ayrıca eski
şiirlerin lezzetini tattım. Gâlib'i, Nedîm'i, Bâkî'yi,
Nâilî'yi ondan öğrendim ve sevdim. Yahya
Kemal'in üzerimdeki asıl tesiri şiirlerindeki
mükemmeliyet fikri ile dil güzelliğidir. Dilin
kapısını bize o açtı. Bazıları bu tesiri başka
türlü görüyorlar. Hakikatte estetiğimiz ayrıdır.
Yalnız millet ve tarih hakkındaki fikirlerimde bu
büyük adamın mutlak denecek tesiri vardır.
Beş Şehir adlı kitabım onun açtığı düşünce
yolundadır, hatta ona ithaf edilmişti. İki
defasında da bu kitap bulunduğum yerde
basılmadı ve ben bu ithafı yapamadım. Bende
asıl büyük tesir, Fransız şiirinden ve bu şiirin,
Baudelaire-Mallarme-Valery kolundan geliyor.
Fakat bu çizgi de tam değildir. Gerard de
Nerval diye çok mühim bir Fransız şairini,
Hoffmann ve Edgar Allan Poe'yu, Faust'u ile
Goethe'yi, Dede Efendi'yi, Mozart ve
Beethoven'i, Bach'ı, sevdiğim Fransız ve
İtalyan ressamlarını, Fransız "impressioniste"
ressamların mühimini, bazı modernlerin payını
da ayırmak lazımdır. Nihayet bütün bunlara
bence an sevdiğim romancı olan Marcel
Proust'u da ilave etmek gerekir. Asıl estetiğim
Valery'yi tanıdıktan sonra (1928-1930)
yıllarında teşekkül etti. Bu estetiği veya şiir
anlayışını rüya kelimesi ve şuurlu çalışma
fikirleri etrafında toplamak mümkündür. Yahut
da musıkî ve rüya, Valery'nin, "velev ki,
rüyalarını yazmak isteyen adam bile azami
şekilde uyanık olmalıdır," cümlesini, "en uyanık
bir gayret ve çalışma ile dildeki bir rüya halini
kurma," şeklinde değiştirin, benim şiir
anlayışım çıkar.
"Ne içindeyim zamanın" şiiri, şiir halini,
kozmosla insanın birleşmesini nakleder ki, bir
çeşit murakabe (içine dalma) ve rüya halidir.
Görüyorsunuz ki, hakikî romanın tesadüfleri ve
tuhaflıkları ile alâkası yoktur. Zaten rüyanın
kendisinden ziyade, benim şiir anlayışımda,
bazı rüyalara içimizde refakat eden duygu
mühimdir. Asıl olan duygu bu duygudur. Musikî
burada işe girer. Çünkü bu duygu musikîşinas
olmamak şartıyla musikî sevenlerde bu sanatın
uyandırdığı hisse benzer. Bunu,
yaşadığımızdan başka bir zamana gitmek diye
tarif edebilirim. Başka türlü ritmi olan ve
mekanla, eşya ile içten kaynaşan bir zaman.
İkinci şiir "Boğazda Akşam", şiirin örgüsünü
anlatır. Bu şiirde realite olarak tek bir bulut
vardır. Akşamla bu bulut değişir, fakat biraz
kavis olur ve ölür. Attığı çığlıklar camlarda
tutuşur, fakat biraz sonra tekrar bir yıldız olarak
gelir, Boğaz sularında yüzer. Böylece bir bulut,
bir obje etrafında bir atmosferin kurulması
hikayesi. Burada musikî ile bir benzerlik vardır.
Musikî durmadan değişir. Değişerek aleminizi
içimizde kurar.
Bunların dışında şiirin yapısı, yahut neticeye
bizi vardırarak çalışmanın kendisi gelir. Bence
şiir bir şekil meselesidir. Şekil her şeyden evvel
dilin vezin ve kafiye ve şiire ait diğer kaideler
yavaş yavaş bizde şahsî bir teknik haline
gelirler. Ve dile bu sayede, evvelâ kendi
sesimiz, ve biraz da o yolla ve onunla beraber
benliğimiz, iç hayat tecrübelerimiz girer. Sesten
çok bahsettim; çünkü insan biraz da sestir.
Sesimiz nabzımızla değişir. Alelade konuşma
anında bile -eğer çok umumi bir şeyden
bahsetmiyorsak- sesimiz daima değişir.
Hislerimiz, heyecanlarımız, bütün iç varlığımız
sesimizdedir. Çığlık şiirin yapısıdır. Bütün
mesele dili bir sesin kendisi yapmaktır. Bu,
adım adım, yani mısra mısra olur. Şu halde her
mısra şekildir. Sanatta hocalarımdan biri olan
ve şiirlerini çok beğendiğim Stephane
Mallarme mısraı, "bir çok kelimeden yapılmış
hususi bir dalgalanması olan tek ve uzun bir
kelime," diye tarif eder ki, çok doğrudur. Valery
ise, şairde kulağın daima uyanık bulunması
gerektiğini söyler ki, aynı şeydir. Çünkü
kulağımız şiir işlerinde en büyük kontroldür.
Bence şiir meselelerinde en güç şey, insanın,
kulağıyla tam bir işbirliği yapmasıdır. O hem
sizin olmalı, hem de sizi idare edecek kadar
dışarınızda, hâttâ tarafsız olmalı. Ancak bu
şekilde şiir nağme olur. Bizi his ve
heyecanlarımıza esir olmaktan kulağımızın
dikkati kurtarır. O yavaş yavaş şiirle aramıza
girer, eseri geçici hislerimizin ifadesi olmaktan
kurtarır. Dilin hamuruna gerektiği gibi şekil
vermemizi temin eder. Şiir hakkında bu tarz
düşünen, onu sonunda insandan ayıran bir
adamın niçin roman yazdığını şimdi bana
sorabilirsiniz. O zaman size derim ki, şiir,
söylemekten ziyade bir susma işidir. İşte o
sustuğum şeyleri hikaye ve romanlarımda
anlatırım. Onun için mümkün olduğu kadar
kapalı alemler olmasını istediğim şiirlerimin
anahtarlarını roman ve hikayelerim verir.
Şiir ve sanat anlayışımda Bergson'un zaman
telakkisinin mühim bir yeri vardır. Pek az
okumakla beraber o da borçlu olduğum
26
insanlardandır. Fakat 1932 yıllarında
Schopenhauer ve Nietzsche'yi çok okuduğumu
da hatırlatayım. Rüya meseleleri beni Freud ve
psikanalistlere götürdü.
İşte sanatım hakkındaki fikirlerimi öğrendiniz.
Ne kazandınız? Orasını bilmem. Kendime
gelince... İnsan o kadar mühim değildir. Ben
herkes gibiyim.
Bu mektubu biraz da çocukluğuma göndermiş
gibiyim. Bilmem liseniz hâlâ eski yerinde, yani
Ambarlı'da mı? Sizinle konuşurken, sizi hep
orada tasavvur ettim. Bana vaktiyle olduğum
genç adamı hatırlattınız. Onun heyecan ve
coşkunluğunu yaşadım. Size teşekkür ederim.
Arkadaşlarınıza ve hocalarınıza selam ve
dostluklarımı, başarı dileklerimi söyleyin.
Minnettarım. Mesut ve çalışkan olun, aziz
yavrum.
BİR AYRIK OTU KONUŞTU
Ben bir ayrık otuyum dostlar
Ne buğday amcam, ne pirinç dayım
Mısırla akraba bile değilim
Bir yeşermeye göreyim:
Kızmasınlar halim duman
Canıma kastederler, yapabilseler
Ama nafile kurumam !
Gülüyorum çabasına kişioğlunun
Şükür toprağın cömertliğine
Havaya, suya, bulutlara şükür
Bir onlar şikâyetçi değiller benden
Ne istedim sanki kendilerinden?
Çiğnediler ayakları altında
Ezdiler başımı, sustum
Çıkarıp attılar kızgın güneşe
Yaktılar cayır cayır, ses çıkarmadım
Söyleseler bari kabahatimi
Ne ettim sanki kişioğluna
Ne istedim sanki kendilerinden?
İnat olsun diye yeşereceğim
Kuru taş üstüne atsalar bile
Özümde yaşama gücü, kökümde kuvvet
Yeşilin en güzeli yapraklarımda
Egemenliğimi tanıtacağım
Beni kötü gören cümle dostlara...
Ahmet Tufan Şentürk
TÜRKLERDE MÜZİKLE TEDAVİ
Yrd. Doç. Dr. Pınar SOMAKCI
T.C. Haliç Üniversitesi Konservatuvar Türk
Musikisi Bölümü
1. Giriş
Müzik, eski zamanlardan beri insanlar
üzerinde önemli bir yer işgal etmiş tir.
İnsanlar üzüntülerini, sevinçlerini,
kahramanlıklarını, heyecanlarını, sevgilerini
vb çoğunlukla müzik sanatını kullanarak
ifade etmeye çalışmışlardır.1
Müzik insanları bir hipnoz hali oluşturarak
etkilemiş ve kitlelere zaman zaman yön
vermiştir. Özellikle müzik, duyguları
yoğunlaştıran bir özelliğe sahip
olduğundan, pek çok medeniyetlerde dini
duyguların güçlenmesinde, hastalıkların
tedavisinde oldukça yaygın bir yöntem
olarak kullanılmıştır.
2. Türklerde Müzik
Türklerde müzik, Türk tarihi kadar eskiye
gitmektedir. Bazı tarih ve müzik bilim
adamları en az 6000 yıldan beri devam eden
bir Türk müziği tarihinden bahsetmektedir.
Bu nedenle tarih sırasına göre Türklerde
müzik ve müzikle tedavi;
1. Orta Asya Türk Kültüründe
2. İslam Medeniyetinde
3. Selçuklu ve Osmanlılarda olmak üzere üç
başlık altında incelenmesi uygun
görülmüştür.
2.1. Orta Asya Türk Kültüründe Müzik
Orta Asya Türk Kültürü en az M.Ö. 1700
yıllarına kadar uzanan yaklaşık 6000 yıllık
uzun bir süreyi içermektedir.
Mehter takımında görülen (M.Ö.1134249)
Çevgan Ortaçağda mucuk, buncuk, çagana
diye bilinip, Ruslara, Lehlere, Ksiezye Turecki,
İsveçlilere Turkist Klockspel, İngilizlere, Jinling
Johnnie adlarıyla geçmiştir.
27
M.Ö. 8.yüzyılda önce dümbelek, düdük, çan,
gong, çeng çeşitleri ile uzun saplı bağlama tipi
çalgılar kullanılmıştır. Sonra tekkelerde halile,
zilli maşa, şakşak gibi aletler kullanılmıştır.
Daha sonra ise parmak zili, mehter zili, kaşık,
kayrak ortaya çıkmıştır.Yine M.Ö.8.yüzyılda
Batı Türkistanda pipa(bipa) denilen bir Türk
çalgısı Çinlilerce keşfedilmiş, Ortaçağda ise ud
ve onun değişik boylardaki ailesi ortaya
çıkmıştır.2
Üflemelilerden borular Türklerde çok eskiden
beri kullanılmıştır. Ortaçağın başlarında
muynuz, nefir aletleri görülmüştür. Yine bu
çağda kaval, pişe, ney kul lanılmıştır. Tulum
yakın doğu menşelidir. Çift dilli zurna oldukça
eskidir. Çıpçığ (bir ağız orgu) 816.yüzyıllar
arasında kullanılmıştır.
Ritm aletlerinden, def (12.yüzyılda), tümrü
(14.yüzyılda), daha sonra mazhar, daire,
bendir, zenbez adlı aletler görülmüştür. Davul,
Türklerde en yaygın olan müzik, ilan ve işaret
aletidir. Çeşitli zamanlarda çeşitli adlarla
kullanılmıştır.3
Asya Hunları çeng’i çok sevmiştir, ilkçağın
yatugan’ı sonraları santur ve kanun’u
oluşturmuştur.
Türklerde telli çalgıların en eskisi bağlamadır.
İlkçağda kopuzlar, ortaçağda tanbur, tar ailesi,
şudurgu, ravza (ırızva) sonraki yüzyıllarda
bağlama ailesi(bozok, şarkı, karadüzen) olarak
kullanılmıştır.
11. yüzyılda egeme, ıklığ, rebab, tanbur,
keman, kemençe(klasik ve karadeniz) yay ile
seslendirilmiştir.
Bir oktavlık müzikal aralığın sekize değil de
altıya bölünmesi ve neticede bir oktav içinde
yedi değil de beş ses aralığının kullanılması,
batıda “pentatonizm”, Türklerde “beşseslilik”
diye adlandırılmaktadır. Beşsesliliğin Orta
Asya’dan Dün yaya yayıldığı ve pek çok yerde
devam ettiği gözlenmektedir. Örneğin; Urfa,
Erzu rum, Safranbolu köylerinde, Konya,
Cihanbeyli, Niğde ve Eskişehir’de beşseslilik
unsuruna rastlanmaktadır. KazakKırgız,
İdilUral, Kırım, Yakut, Karaçay Türkleri müzikal
eserlerinde tam beşlilik, Özbek, Doğu
Türkistan, Kafkas, Azerbeycan, Türkmen
Türkleri müzikal eserlerinde yarım beşseslilik
görülmektedir.4
Orta Asya uygarlığı, eski dünyanın dört bir
yanına yayılırken, her yerleşim yerinde de
varlığını sürdürmüştür. 9. ve 11.yüzyıllarda
yoğunlaşan göçlerle artan bir kültür akımı,
Karadeniz’in kuzey ve güney yollarından batıya
doğru sürekli taşınmış, eski dünyanın kavimleri
ile tanıştırılmıştır.Bunun örneklerini pek çok
eski seyahatnamelerde görmek mümkündür.
2.1.1. Orta Asya Türk Kültüründe
Müzikle Tedavi
Orta Asya döneminde kullanılan kopuz veya
saz tedavi edici, iyi ruhları çağıran, kötü ruhları
kovan önemli bir çalgı olarak kullanılmıştır.
Ayrıca Altaylar ve kuzeyinde davullar da hasta
tedavisinde ve dini törenlerde özellikle
“şamanlar” tarafından kullanılmıştır. Şaman
herşeyden önce kendine özgü tekniğiyle, ruhu
göklere yükselten veya yer altına indiren
bedenin vücuttan ayrıldığını hissettiren bir
trans (aşkın) ustasıdır. Kendisi davul çalarak
ruhları hükmü altına alır, ölülerle, şeytanlarla,
cin ve perilerle irtibat kurarak hastalara şifa
dağıtırdı.
Daha sonra İslam dini tesiri ile “Baksı” adını
alan tedavi eden hekimler Altay, Kaşgar, Kırgız
Türklerinde ortaya çıkmıştır. Baksı, seans
süresince müzik, şiir, taklit ve dansı sanatkar
bir biçimde birleştirerek hastayı iyileştirmeye
çalışmıştır. Kendisinden tamamen geçtiği
zaman(trans) yaptığı dansın özellikle iyileştirici
bir güce sahip olduğuna inanılmıştır. 5
Yine Özbekistan’da da pek meşhur olmasa da
halkın içinde “Kinne Yöyücü” ler yani nazar
değen insanları tedavi edenler olmuştur.
Onların da tedavi leri, yine şarkı söyleyerek
veya dans ederek şeytanı kişinin ruhundan
kovmayı he defleyerek olmuştur.6
2.2. İslam Medeniyetinde Müzik
İslamdan önce, Arapların çoğunluğu deve,
koyun sürülerini besleyerek gö çebe bir hayat
sürerek çadırlarda yaşamıştır. Bu yüzden güzel
sanatların özellikle şiir kolunda ilerlemişlerdir.
Sonra şiire yakın olarak müzik doğmaya
başlamıştır. Araplarda terennüm iki türlü
olmuştur;biri “gına,şarkı” denilen şiiirin müzik
28
ile söylenmesidir, diğeri ise, “tagbir” denilen
nesir halindeki sözlerin terennümüdür. Böylece
dini olmayan musiki doğmuştur.
İslamlığın başlangıcında, musikiye karşı bir
direnme gösterilmiştir. Şarkı söylenmek pek
hoş karşılanmamıştır. Bunun sebebi, müzik ve
şarkının insanı zevk ve sefaya yöneltmesi, dini
vazifeleri ihmale götürmesi, ve cinsel istekleri
teşvik etmesi olarak düşünülmesindendir.
Daha sonra Peygamberin Kuranı Kerim’i güzel
okuyanlara karşı memnuniyet duyması ile
insanların müziğe karşı bakış açısını yavaş
yavaş değiştirmiştir. İslamın ilk çağında Kuran
ses perdeleri pek az olan minör gamından
oluşan sade melodiler ile okunmuştur. Fakat
zamanla güzel sesli kişiler ülkelerinin müzik
özelliğini taşıyan melodilerle süslemeye
başlamışlardır.7
Yavaş yavaş musikinin cazibesine tutulan
devlet büyükleri arasında şarkı söylemek, çalgı
çalmak moda olmuştur. Böylece musiki derece
derece ilerleyerek Abbasiler çağında daha
üstün bir düzeye ulaşmıştır. Abbasiler
döneminde yaşamış ünlü Türkİslam bilgini ve
filozofu Farabi yazmış olduğu Kitab ül Musiki
adlı ese rinde müziği nazari açıdan açıklamış,
müzik aletleri hakkında bilgi vermiştir.
Türklerin İslamiyeti kabulü, 9. Yüzyılın
sonlarına rastlamaktadır.İslamiyetten önce
büyük göçlerle batıya taşınan bu eski kültür,
kendi kültürleriyle kaynaşmış ve değişik müzik
türlerinin doğmasına sebep olmuştur.
Türkİslam kül türü içinde esaslı bir yer edinen
musiki özellikle saray ve tekkelerde,
mehterhane çevresinde gelişmesini
sürdürmüştür. Bu gelişmelerin merkezini
ağırlıklı olarak mevlevihane ve enderun
oluşturmuştur. Mevlevi ve diğer tarikat
mensupları ara sında büyük bestekarlar
yetişmiş, hem dini hem din dışı musikinin
gelişmesi ve ilerlemesi gözlenmiştir. Bektaşilik
tarikatı içinde halk müziği varlığını
sürdürmüştür.
2.2.1.İslam Medeniyetinde Müzikle
Tedavi
İslam Medeniyeti tarihinde özelikle tasavvuf
ekolü mensupları(sufiler) mü zikle uğraşmış,
kullanmış ve savunmuşlardır. Sufiler, akli ve
asabi hastalıkların müzik ile tedavi edildiğinden
bahsetmişlerdir.
Bu dönemde yaşamış büyük Türkİslam alimleri
ve hekimleri Zekeriya Er Razi (854932), Farabi
(870950) ve İbn Sina (9801037) müzikle
tedavinin bilhassa müziğin psişik hastalıkların
tedavisinde ilmi esaslarını kurmuşlardır.
Farabi, “Musikiulkebir” adlı eserinde müziğin
fizik ve astronomi ile olan ilişkisini açıklamaya
çalışmıştır.
Türk Müziği makamlarının ruha olan etkileri
Farabi’ye göre şöyle sınıf landırılmıştır:
1. Rast makamı: İnsana sefa(neşehuzur) verir.
2. Rehavi makamı: İnsana beka(sonsuzluk
fikri) verir.
3. Kuçek makamı: İnsana hüzün ve elem verir.
4. Büzürk makamı: İnsana havf(korku) verir.
5. Isfahan makamı: İnsana hareket kabiliyeti,
güven hissi verir.
6. Neva makamı: İnsana lezzet ve ferahlık
verir.
7. Uşşak makamı: İnsana gülme hissi verir.
8. Zirgüle makamı: İnsana uyku verir.
9. Saba makamı:İnsana cesaret,kuvvet verir.
10. Buselik makamı: İnsana kuvvet verir.
11. Hüseyni makamı: İnsana sükunet, rahatlık
verir.
12. Hicaz makamı:İnsana tevazu
(alçakgönüllülük) verir.
Farabi Türk müziği makamlarının zamana göre
psikolojik etkilerini de şu şekilde göstermiştir:
1. Rehavi makamı: yalancı sabah vaktinde etkili
2. Hüseyni makamı: sabahleyin etkili
3. Rast makamı: güneş iki mızrak boyu etkili
4. Buselik makamı: kuşluk vaktinde etkili
5. Zirgüle makamı: öğleye doğru etkili
6. Uşşak makamı: öğle vakti etkili
7. Hicaz makamı: ikindi vakti etkili
8. Irak makamı: akşam üstü etkili
9. Isfahan makamı: gün batarken etkili
29
10. Neva makamı: akşam vakti etkili
11. Büzürk makamı: yatsıdan sonra etkili
12. Zirefkend makamı: uyku zamanı etkilidir. 8
Büyük İslam bilgini ve filozoflarından İbn Sina
(9801037) Farabi’nin e serlerinden çok
yaralandığını ve hatta musikiyi de ondan
öğrenerek tıp mesleğinde uyguladığını ifade
etmiş ve şöyle demiştir: “Tedavinin en iyi
yollarından, en etkili lerinden biri hastanın aklî
ve ruhî güçlerini artırmak, ona hastalıkla daha
iyi müca dele etmek için cesaret vermek,
hastanın çevresi sevimli, hoşa gider hale
getirmek ona en iyi musikiyi dinletmek ve onu
sevdiği insanlarla biraraya getirmektir.”
İbn Sina’ya göre “ses” varlığımız için zaruridir.
Ahenkli bir düzen içersin de, belirli bir şekilde
ayarlanmış olan sesler, insan ruhu üzerinde
çok derin tesirler yapar. Sesin etkisi insan
sanatı ile zenginleştirilir. Yine İbn Sina’ya göre,
ses tonu değişiklikleri insanın ruh hallerini
belirtir. Müzik bestelerini bize hoş gösteren i
şitme gücümüz değil, o besteden çeşitli
telkinler çıkaran idrak yeteneğimizdir. Bu nun
için seslerin düzenli olarak birbirine ahengi,
besteleri, ahenkli vuruşların dü zenli ve
kaideye uygun oluşları, insanı derinden derine
cezp eder.9
Sonuç olarak, İslam medeniyeti
döneminde, ErRazi, Farabi, İbn Sina gibi
Türkİslam hekimleri, psikolojik hastalıkların
tedavisinde; ilaç ve müzikle tedavi
yöntemlerini kullanmışlar, bu yöntemler,
gerek Selçuklu gerekse Osmanlı hekimleri
tarafından tatbik edilerek 18 yüzyıla kadar
geliştirilmiştir. 10
2.3. Selçuklu ve Osmanlılarda Müzik
İslamiyetten önceki Asya Türk
Musikisindeki beşseslilik, dini tesirle
birlikte değişmeye başlamış ve bir gamda
sekiz ses kullanılmaya başlanmıştır. Bu
müzik yavaş yavaş Selçuklu müziğini ve
bununla yakın ilgisi olan Mevlevi Müziğini
oluş turmuştur. 13.yüzyılda yaşayan
Safiyüddin Urmevi büyük Türkİslam bilgini
ola rak karşımıza çıkar. Safiyüddin, Türk
Musikisi sistemini ilmi şekilde ortaya koy
muş, santur, nüzhe, mugni gibi çalgıları icat
etmiştir.
Safiyüddin’den sonra, 1360-1435 yılları
arasında yaşamış Hoca Abdülkadir
Meragi’den doğunun yetiştirdiği en büyük
bestekar, musiki bilgini, hanende, sa zende
olarak söz edilir. 1207 yıllarında doğmuş
olan Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled
Anadoluya gelirken mevlevi kültürünü
oluşturan ney, rebab, çeng, kudüm, halile,
mazhar gibi çalgıları getirmiştir. Musikiye
zamanla Itri, İs mail Dede Efendi gibi dahi
bestekarlar girmiştir. Dini motifler yerini
yavaş yavaş sosyal konulara terk etmeye
başlayınca Türk Sanat Müziği, Mevlevi
müziği ortaya çıkmıştır. Mevlana, özellikle
rebab, ney gibi çalgılara önem vermiştir. 11
Bir taraftan Mevlevi ve Klasik Türk Müziği
devam ederken, diğer taraftanHoca Ahmet
Yesevi’nin şiirleriyle ve Bektaşi nefesleriyle
kopuz ve bağlama eşliğinde icra edilen Türk
Halk Müziği’nde türkü, uzun hava, atışma,
bozlak vb form ları oluşmuştur.
Selçuklulardan Osmanlılara geçen askeri
gayelerde kullanılan Mehter Mü ziğinin
yeniçeri ocağına takdiminde Hacı Bektaşi
Veli’nin rolü olduğu söylenmek tedir. Bu
musiki türünde kös, davul, nakkare, kudüm,
zurna, nefir, nısfiye, zil, zilli maşa vb
kullanılmıştır.12
Osmanlı sarayında II. Murat, II. Beyazıt, IV.
Murat, II. Mustafa, III. Ah met, III. Selim, II.
Mahmut gibi bir çok değerli musikişinastlar
yetişmiştir.Yine bu dönemde Itri, İsmail
Dede Efendi, Hafız Post, Recep Efendi,
Zekai Dede, Emin Dede, Nayi Osman Dede,
Ebubekir Ağa, Kantemiroğlu gibi meşhur
üstatlar yetişmiştir.
2.3.1. Selçuklu ve Osmanlılarda
Müzikle Tedavi
Türklerde ilk ciddi müzikle tedavi Osmanlı
devleti zamanında görülmekle beraber, Orta
Asya’da Anadolu öncesi zamanda Baksı adı
verilen Şaman müzis yenler tarafından,
çeşitli hastalıklar için tedavi çalışmaları
yapılmıştır. Hala bu faaliyetlerini sürdüren
Baksılar Orta Asya Türkler arasında
yaşamaktadırlar.13
Bir Selçuklu Türk’ünün yaptırdığı Şam’daki
Nurettin Hastanesinde İbn Sina, müzikle
30
akıl hastalığının tedavisini uygulamıştır. İbn
Sina’nın tesirleri Osmanlı devrinde de
devam etmiştir.
Osmanlı saray hekimi Musa bin Hamun, diş
hastalığı ve çocuk psikoloji hastalıklarını
iyileştirmede müzikle tedavi yöntemini
kullanmıştır.
İbn Sina’nın meşhur eseri “El Kanun
fi’ttıbbi” adlı eserini tercüme eden Tokatlı
Mustafa Efendinin talebesi Hekimbaşı
Gevrekzade Hasan Efendi (18.yy) yazdığı
eserinde İbn Sina’nın eserinden çok
faydalandığını ifade etmiştir.
Hekimbaşı, Gevrekzade Hasan Efendi
”Emrazı Ruhaniyeyi Negamaı Mu sikiye”
adlı eserinde, çocuk hastalıklarına hangi
makamın iyi geldiğini şöyle bah setmiştir:
Irak Makamı: Çocuktaki menenjit hastalığına
faydalıdır.
Isfahan Makamı: Zeka, zihin açıklığı verir ve soğuk
algınlığı ve ateşli hastalıklardan korur.
Zirefkend Makamı: Felç ve sırt ağrısına iyi gelir,
kuvvet hissi verir.
Rehavi Makamı: Tüm baş ağrılarına, burun
kanamasına, ağız çarpıklığına, felç ve balgam
hastalıklarına iyi gelir.
Büzürk Makamı: Beyin, kulunç ağrılarına iyi gelir,
kuvvetsizliği ortadan kaldırır.
Zirgüle Makamı: Kalp, beyin hastalığı, menenjit,
mide harareti, karaciğer ateşine iyi gelir.
Hicaz Makamı: İdrar yolu hastalıklarına iyi gelir.
Buselik Makamı: Kalça, baş ağrısı ve göz
hastalıklarına iyi gelir.
Uşşak Makamı: Ayak ağrıları ve uykusuzluğa iyi
gelir.
Hüseyni Makamı: Karaciğer, kalp hastalıklarına,
nöbet, gizli hummalara iyi gelir.
Neva Makamı: Bluğ çağına ulaşmış çocuğa, kalça
ağrısına, gönül sevinci ne iyi gelir diye ifade
etmiştir.
Enderun hastanesinde, çocuk yaştaki
talebelerin müzikle tedavi edildiğini,
1675 de Baron Topkapı Sarayını tarif ettiği
eserinde belirtmiştir. Musiki üstadı
Safüyiddin günün belli vakitlerinde rastgele
makamların icra edilmeyeceğini, bu
vakitlerde belli makamların icra edilmesinin
insan ruhunu dinlendireceğini, insanı
huzura kavuşturacağını şöyle ifade etmiştir:
1. Rehavi makamı, fecirden önce
2. Hüseyni makamı, tan yerinin ağardığı zaman
3. Rast makamı, kuşluk vaktinde
4. Zirgüle makamı, öğle vaktinde
5. Hicaz makamı namaz arasında
6. Irak makamı ikindi vaktinde
7. Isfahan makamı, gün batarken
8. Neva makamı, akşam vaktinde
9. Büzürk makamı, yatsı
10. Zirefkend makamı, uyku vaktinde
Her ne kadar günün belli vakitlerinden, belli
makamlarından söz edilmişse de, ayrıca
günün yirmi dört saatinin dörde bölerek, bu
zamanlarda hangi makamla rın okunup,
dinleneceği de araştırılmıştır. Ayrıca
makamların hangi uluslara ne etkisi yaptığı,
astrolojiyle bağlantısı da bazı hekimlerce
araştırılmış ve incelenmiştir.
Makam ve fasılların çeşitli uluslar
üzerindeki etkileri olduğunu kabul eden
eski Türk hekimlerine göre:
1. Hüseyni makamı Araplara
2. Irak makamı Acemlere
3. Uşşak makamı Türklere
4. Buselik makamı Rumlara daha çok
dinletilmiştir
Duygusal olarak makamların insan
üzerindeki tesirleri hekimlerce şöyle
açıklanır:
1. Irak makamı insana tat ve çeşni
2. Zirgüle makamı uyku
3. Rehavi makamı ağlama
4. Hüseyni makamı güzellik
5. Hicaz makamı alçak gönüllülük
6. Neva makamı yiğitlik
7. Uşşak makamı gülme hisleri verir. 14
Astrolojik olarak da yine her burcun bir
makamı bulunmuştur.
Eski Türk hekimlerinden Şuuri’nin “Tadili
Emzice” adlı kitabında musikinin bütün
hastalık ve ağrılara iyi geldiğini ilim ve fen
adamlarının desteğini ala rak beyan
etmiştir.
3. Sonuç ve Öneriler
Bu çalışmada Türklerde müzik ve müzikle
tedavi, tarihi bir perspektif içer sinde ele
31
alınmış, günümüze kadar Türk
Medeniyetlerindeki gelişmeler üzerinde
inceleme ve araştırma yapılmıştır.
Bu incelemeler ışığında aşağıdaki
sonuçlara varılmıştır:
1. Müzikle ruhi tedavi yöntemi çok eski
dönemlerde Orta Asya Türk Kültürü
içersinde başlamış, çok yönlü görevleri
olan kişiler tarafından uygulanmış,
günümüzde de uygulanmasına
rastlanmaktadır.
2. Türkİslam Dünyasındaki müzikoterapi
faaliyetlerinin ve özellikle has tanelerde
müzik kullanarak tedavi yöntemlerinin ilk
defa 9.yy’da başladığı ve
18.yy’a kadar bu konuda büyük ilerlemeler
olduğu görülmüştür.
3. Müzikterapide, ülkelerin milli otantik
müziklerinin etkili olduğu, hasta lığın
çeşidine göre değişik makam ve
enstrümanların fayda sağladığı dikkati çek
mektedir.
4. Güvenç’in belirtttiği gibi, pentatotik asıllı
olan, improvize ve sezgi im kanı yüksek
olup, bünyesindeki koma seslerin çokluğu
sebebiyle çok yönlü bir ifade gücüne sahip
olan Türk Müziği gittikçe psikoterapide
önem kazanmaktadır. Çeşitli ülkelerde
yapılmakta olan araştırmalar, 1993 de
İstanbul’da gerçekleştirilen “II. Uluslararası
Müzikoterapi ve Etnomüzikoloji”
sempozyumunda sunulan bildi riler bu
düşünceyi desteklemektedir.
Bu makalede ele alınan müzikoterapi
düşünce ve uygulamaları bugün ye niden
günümüz teknolojisi ile incelenip tekrar
değerlendirilebilir.
Selçuklu ve Osmanlı hekimlerinin ısrarla
üzerinde durdukları; makam mizaç,
makamvakit, makamastroloji ilişkileri daha
bilimsel yaklaşımlarla ve kli nik deneylerle
yeniden ele alınabilir.
Müzik sadece bir takım hastalarda terapi
aracı olarak kullanılmakla kal mayıp,
koruyucu olarak ta insanlara büyük faydalar
sağlayabilir. Örneğin kent ya şantısındaki
stresli insan tipi için, fabrikada işçilerin iş
üretim miktarını artırabil mek için ve hatta
hayvanların süt ve yumurta gibi üretimlerini
artırabilmek için seçilecek uygun müzik
türleri olumlu etkiler yaratabilir.
9 Bekir Grebene, Müzikle Tedavi, Sanem Matbaa,
Ankara, 1978, s:26.
KAYNAKÇA
11 Rahmi Oruç Güvenç, Türklerde ve Dünyada Müzikle
Ruhi Tedavinin Tarihçesi ve Günümüzdeki Durumu,
İstanbul Üniversitesi basılmamış doktora tezi, İstanbul,
1985, s:2122
Ak, Şahin, Avrupa ve Türk İslam Medeniyetinde
Müzikle Tedavi Tarihi Gelişim ve Uygulamaları, Öz
Eğitim Yayınevi, Konya, 1997. Grebene, Bekir, Müzikle
Tedavi, Sanem Matbaa, Ankara, 1978.
Güvenç,Rahmi Oruç, Türk Musikisi Tarihi ve Türk
Tedavi Musikisi, Metinler Matbaa, İstanbul, 1993.
10 Arslan Terzioğlu, Türk–İslam Psikiyatrisinin ve
Hastanelerinin Avrupa’ya Tesirleri, Bifaskop Yayınevi,
İstanbul, 1972, s.2426.
12 Nazmi Yılmaz Öztuna, Türk Musikisi Ansiklopedisi,
Milli Eğitim basımevi, İstanbul,1976, s.23
13 Rahmi Oruç Güvenç, Türklerde ve Dünyada Müzikle
Ruhi Tedavinin Tarihçesi, s:24
Güvenç, Rahmi Oruç, Türklerde ve Dünyada Müzikle
Ruhi Tedavinin Tarihçesi ve Günümüzdeki Durumu,
İstanbul Üniversitesi basılmamış doktora tezi, İstanbul,
1985.
14 Şahin Ak, Avrupa ve Türk İslam Medeniyetinde
Müzikle Tedavi, s:129
Korlaelçi, Murtaza, İbni Sinada Müzik, Erciyes
Üniversitesi Yayınları, Kayseri,1984.
KAYNAK:e-tarih.org
Ögel, Bahaddin, Türk Kültür Tarihine Giriş, Kültür
bakanlığı Yayınları, Ankara,1991.
Öztuna, Nazmi Yılmaz, Türk Musikisi Ansiklopedisi,
Milli Eğitim basımevi, İstanbul, 1976.
Terzioğlu, Arslan, Türk–İslam Psikiyatrisinin ve
Hastanelerinin Avrupa’ya Tesirleri, Bifaskop Yayınevi,
İstanbul, 1972.
Yiğitbaş, Sadık, Musiki İle Tedavi, Yelken Matbaa,
İstanbul, 1972.
DİPNOTLAR
1 Şahin Ak, Avrupa ve Türk İslam Medeniyetinde
Müzikle Tedavi Tarihi Gelişim ve Uygulamaları, Öz
Eğitim Yayınevi, Konya, 1997, s:5.
2 Şahin Ak, Avrupa ve Türk İslam Medeniyetinde
Müzikle Tedavi, s:5859.
3 Bahaddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Kültür
bakanlığı Yayınları, Ankara,1991,s:204.
4 Şahin Ak, Avrupa ve Türk İslam Medeniyetinde
Müzikle Tedavi, s:77.
5 Rahmi Oruç Güvenç, Türk Musikisi Tarihi ve Türk
Tedavi Musikisi, Metinler Mat baa, İstanbul, 1993,s:10.
6 Şahin Ak, Avrupa ve Türk İslam Medeniyetinde
Müzikle Tedavi, s:88.
7 Şahin Ak, Avrupa ve Türk İslam Medeniyetinde
Müzikle Tedavi, s: 9798.
8 Sadık Yiğitbaş, Musiki İle Tedavi, Yelken Matbaa,
İstanbu, 1972, s:34.
32
_________________________