HDK-P Yeniden Yapılanırken

HDK-P Yeniden
Yapılanırken
Devrimci Cephe - KADIR SÖNMEZ
Gezi Haziranı’ndan bu yana sağlanan güçlü birikim bütün siyasal yapıları zorunlu bir
yeniden yapılanma sürecine yönlendiriyor. HDK-P de, sürecin bu niteliği itibariyle
gündemine bir yeniden yapılanma kongresi almış durumda. Sömürücü ve sömürgeci TC,
bütün gerçekliğiyle Türkiye metropollerinde ve Kürdistan’da halkların demokratik
istemlerine karşı en şiddetli saldırılarla yöneliyorken ve Ortadoğu’daki dengelerde
yeniden ciddi kaymalar yaşanıyorken HDK-P bir yeniden yapılanma kongresini
yaşayacak.
Oldukça kritik bir dönemde, oldukça kritik bir kongre... TC’ye karşı emekçi halkların
yürüttüğü demokratikleşme mücadelesinin önemli bir aşamasını oluşturacak bu kongre,
bütün bu karmaşa içinde potansiyel avantajların doğru değerlendirilmesi durumunda
mücadelenin gelecek süreçlerini oldukça olumlu etkileyecek bir moment olarak
karşımızda duruyor. Kongreye ilişkin kimi tartışma içeriklerindeki hafiflikleri bir uyarı
olarak alırsak, bu momentin hakkının iyi verilmesinin Türkiyeli demokrasi güçlerinin
önemli bir sorumluluğu olduğunu hatırlatmak bizim için bir zorunluluk oluşturuyor.
HDK-P Matrisi
Konumuza ilişkilendirebilmek için kimi yanlışları göze alarak bir tanımlama yapacak
olursak, matris, çoklu değerler içeren bir büyüklüğü, bilinmeyenlerin kendi doğrusal/basit
denklemleri içinde ve diğerlerinin de bir fonksiyonu olarak ya da tersi, bir yüksek dereceli
bir fonksiyonu bilinmeyenlerin doğrusal denklemleri üzerinden çözümleyen özel bir
matematik paragrafıdır.
Önümüzdeki kongre momentinde de, benzer bir şekilde, HDK-P’yi doğru
şekillendirebilmek ve mücadele sürecinde doğru mevzilendirebilmek için HDK-P’nin
içereceği farklı ülkesel paradigmaların, bu paradigmaların iç dizgelerinin ve bu
paradigma ve dizgelerin kesişim ve çaprazlıklarının oluşturduğu siyasal bir matrisin,
kendi tarihi ve gelişimi açısından doğru ve bu anlamda doğrusal bir çözümünün
üstesinden gelmemiz gerekiyor.
Siyasal süreçte yeni bir düzlem oluşmaktayken, bütün sınıfların ve onların iç eğilimlerinin
bu düzleme kendi renklerini egemen kılma çabası sınıflar mücadelesinin doğal bir
gereğidir. HDK-P de yeniden yapılanırken, Türkiye ve Kürdistan demokrasi güçlerince
ortaklaşılacak bir biçim önerisiyle ortaya çıktığı için, her iki ülkeden değişik siyasal
programları olan alt sınıfların ve bu sınıfların iç eğilimlerinin bu sürece yaklaşım
farklılıkları hızla siyasal tartışma alanına dökülüyor.
İki ayrı ülkenin farklı siyasal programları ve farklı siyasal düzeyleri var. Ve bunları bir
siyasal potada sürdürülebilir ve yeterince kapsayıcı bir ortak faaliyet, örgüt ve program
içinde buluşturabilmek gerekiyor. Zor ve karmaşık görünüyor. Kongreye ilişkin
tartışmalardan da bu anlaşılıyor. Ancak paradigmalar ve dizgeler kendi iç bağlamlarında
düzgün yerleştirildiğinde, neyi nasıl oluşturmak gerektiğine ilişkin bir sadeleşmeye
gidebildiğimizde pek de öyle olmadığını görebiliyoruz. Göstermeye çalışalım.
HDK-P Hangi İhtiyacın Ürünüdür?
İlk olarak HDK-P’nin bir siyasal varlık olarak hayatımıza niçin ve nasıl girdiği üzerinde
net bir fikrimiz olmalıdır. Türkiyeli tartışmacıların Emek ve Özgürlük Bloku, HDK ve
ardından HDP gibi bildik kronolojik aktarımın ötesinde ele almadığı bu konuyu Kürt
özgürlükçülüğü bütün netliğiyle tarif ediyor: [1] HDK-P, Türkiyeli demokratik sol, sosyal
demokrat toplum muhalefetinin yapılandırılmasına duyulan küresel ve ülkesel ihtiyacın
bir gereğidir ve HDK-P’yi, HDK-P’den beklentilerimizi ve bu siyasal şekillenme için
bizlerden beklenileni belirleyen bu temel çerçevedir.
HDK-P, Türkiye’de 90’dan beri görüldüğü haliyle ama AKP/RTE iktidarında fazlaca
hissedilmeye başlanan ve de Gezi Haziranı sonrasındaki süreçte artık can yakıcı bir
şekilde kendini gösteren demokratik muhalefet boşluğuna doğmuştur. CHP’nin bu
boşluğu doldurmaktan uzak, aksine gün be gün bu boşluğu büyüten gerçeği karşısında
Türkiye egemen siyasetinde demokratik sol, sosyal demokrat bir yeniden yapılanma
ihtiyacı kendini bütün şiddetiyle göstermektedir Ve Devrimci Cephe yazılarında işlendiği
gibi [2] HDK-P’nin yeniden yapılandırılması bu siyasal boşluğu doldurmak üzere
projelendirilmiştir.
Solcularımıza bu gerçeğin ağır geldiği, tartışmalarını onu görmezden gelerek
yürütmelerinden bellidir. Onlar “devrim cephesi”, “birleşik cephe” gibi, değişik türden öz
örgüt kombinasyonlarını, “bir adım ileri...” kurgularıyla tartışacak kadar lenincilik oyununa
kendilerini kaptırmış durumdalar. Oysa olay çok daha yaldızsız ama çok daha gerçektir:
Bugüne kadar devlet sınıflarının modernizmine tâbi sosyal demokrasinin emek eksenli
yeniden yapılandırılmasıdır. Bu haliyle, Türkiye’deki demokratik sol muhalefet
boşluğunun doldurulmasının en az demokratik sol, sosyalist kesimler kadar doğrudan
uluslararası ve yerel egemenlerin de bir ihtiyacı olduğunun altı çizilmelidir, çünkü birinci
olarak, statüko dolduramadığı takdirde, toplumsal muhalefetin bu boşluğu kontrol dışı
doldurması ve devrimci bir toplum hareketine dönüşmesi önemli bir sistem tehdidi
durumundadır. Gezi Haziranı bunu göstermiştir. İkinci olarak, bölge dengelerinin kendine
sağladığı özerk alanı sonuna kadar istismar eden AKP/RTE iktidarına uluslararası
sistem mutlaka bir alternatif geliştirmek ihtiyacı hissetmektedir. Bölgedeki oynak siyasal
dengeler nedeniyle AKP/RTE’ye mahkûmiyet artık uluslararası finans kapitalizme açık
bir yük halindedir. Ne ki AKP/RTE’yi dengeleyecek muhalif bir siyasal yapı yoktur.
Sonuçta Türkiye’de ikili bir sosyal demokratik süreç işlemeye başlamıştır. Birincisi
Baykal’ın tasfiyesiyle kentli küçük burjuvazi CHP’de göreli ideolojik ve siyasal
yenilenmeler sağlamaya yönelmiştir. İkincisi Kürt halk hareketinin batılı siyasal
nüfuzunun demokratik sol bir örgütlenmenin kitle temeli olarak istihdam edilmesi
tasarlanmıştır. Seçimler sonrasında CHP ve Türkiyeli küçü kburjuva sosyalizminin
ittifakının her hangi bir siyasal umut yaratmaktan uzak olduğu görülünce de HDK-P
projesi oldukça önem ve öncelik kazanmıştır. Ve şimdi burjuvazi ve halklar zeminindeki
bütün siyasal eğilimler bu süreci kendi sınıfsal ve siyasal istekleri doğrultusunda
şekillendirmeye, etkilemeye çalışmaktadır.
Biliyoruz, İmralı’dan empoze edildiği haliyle HDP’nin kurulması Türkiyeli demokratik
muhalefetin üçüncü bir siyasal çizgi olarak gelişebilmesi için önerildi. Bu öneri Özgürlük
Hareketinin kurmayları tarafından Almanya’nın iki partili sağ muhafazakâr örgütlenmesi
örneği üzerinden olumlandı. Ama ardından öneri BDP’nin HDP’ye katılması şeklinde
tashih edildi. İki partili değil, tek partili sistem, gündemleşti. Nokta... Niyesi, niçini
açıklanmayan bu içerik değişikliğinin yarattığı kargaşayı Kürt ulusal muhalefetinin
değişik kesimlerinin rahatsızlıklarını dile getirmesiyle izledik. Biz de bu sistemin hem
Kürdistan’daki mücadeleyi gerileteceğini, hem de Türkiyeli demokrasi mücadelesinde
ciddi komplikasyonlar yaratacağı için eleştirdik, vb...
Ancak burada açıklanmaya asıl muhtaç konu, uluslararası ve yerel burjuva muarızlarının
da desteklediği bu projeye AKP/RTE’nin niçin izin/icazet verdiğidir. Gizli saklı değildir, bu
projenin gerçekleşmesi, Öcalan tarafından gündeme getirilmesiyle ve Kürt siyasal
ağırlığının doğrudan bu projenin pratikleşmesinde seferber edilebilmesiyle mümkün
olmuştur. İmralı tecrit sisteminden AKP/RTE’nin kendi aleyhine olacak ve doğrudan
karşıtlığına muhatap olacak bir projenin normal ilişkiler itibariyle dışarıya çıkması
düşünülemez. HDK-P üzerine yapılan tartışmalarda daima akılda tutulması gereken
birinci konu, bu projenin İmralı’da “devlet heyeti” ve Öcalan arasındaki mutabakata
dayalı olduğudur.
AKP/RTE’nin Evdeki Hesabı
AKP/RTE’nin böyle bir projeye niçin yöneldiğine ilişkin soru ne kadar önemliyse cevabı
da o kadar basittir; AKP/RTE, Kürt halk muhalefetiyle kuracağı denge üzerinden kendi
iktidarını güçlendirmek amacındadır. Yeni demokratik sol oluşumla kentli küçük
burjuvazinin CHP ya da Gezi Meclislerinde organlaşan muhalefetini kontrol altına almayı
düşünmektedir. Bu kesimlerin muhalefetini kontrol altına almak için nasıl Radikal
gazetesi üzerinde, Fenerbahçe üzerinde egemenlik kurmaya çalıştıysa bu kez de bir
siyasal parti aracılığıyla kontrol ve yönlendirme imkânına sahip olmaya niyetlenmiştir.
Aslına bakacak olursanız, işbirlikçi Kürt milletvekilleri ve aydınlarının, gelecek saldırıları
savuşturmak için cansiperane bir şekilde kendilerini önüne atıyor olmaları bile böyle bir
projeyi karpuz kabuğu misali Erdoğan’ın aklına getirmeye yeterli olacak ya da gönül
rahatlığıyla onaylatacak düzeydedir.
Diğer taraftan, AKP, ateşkes döneminde oyalayıcı taktiklerle Kürt özgürlük
mücadelesinin Hakkâri ve Diyarbakır gibi kilit kentlerinde oyunu artırmayı başardı. Kürt
halk hareketinin ulusal kimliği üzerine çekilecek bir şalla, Kürdistan’da ümmetçi ideoloji
ve ticaret burjuvazisi üzerinden siyasal ağırlığı güçlendirmenin çok daha kolay olacağı
görüldü. Ayrıca Kürt muhalefetinin doğrudan kendi kimliğine ait olmayan sembol ve
şahıslar üzerinden temsilinin yaratacağı yabancılaşma ve uyumsuzlukların Kürdistan’da
Kürt siyasal nüfuzunun çözülmesine, bunun giderek Barzani örgütlenmesi altında
toplanmasına ya da o çizgiye dönüşmesine yol açacağı da kolay görülebilir bir durumdu.
Kentli modernist kesimlerin muhalefetinin de kontrol altında giderek etkisizleştirilmesi
halinde son seçimlerde sahil kasabalarında görülmeye başlanan yırtılmaların
yaygınlaşmasına yol açabilecekti. Cumhurbaşkanlığı, seçimler vb.. iktidarı
kalıcılaştıracaktı. AKP/RTE’nin HDK-P örgütlenmesine cevaz vermesinin aşikâr nedeni
bunlardı.
Ve Kürt Çarşısı
Peki, Kürt halk mücadelesinin aleyhine işleyecek böyle bir programa Öcalan tarafından
onay verilmesi ne demektir? Burada, Türkiye sol hareketinin dikkatini, daha önce de Kürt
özgürlük hareketinin kimi siyasal momentlerini doğru kavrayabilmek için yaptığımız gibi
“Apocu Siyaset Tarzı” kavramına yeniden çekmek isteriz. En olumsuz koşullarda ayakta
kalabilmenin en aşırı esnekliği olarak tanımlanabilecek bu tarz doğrudan Öcalan’ın
Ankara ve Şam süreçlerine ilişkin kavramlaştırılmıştır ve İmralı koşulları için fazlasıyla
geçerlidir. Burada şu soru sorulmalıdır; tamam, Öcalan Avrupa’ya çıkışında da Kürt
ulusunun TC içinde “demokratik cumhuriyet” diye tanımladığı eşit haklar içinde
yaşamasını mücadelenin yeni paradigması haline getirmeye başlamıştı ama gene de
özgür siyaset yapma koşullarında, diyelim Kandil’de olsaydı, bütün barışçı ve çözüm
yanlısı zorlamalarına karşın Demokratik Konfederalizm bayrağını dalgalandıracağı
demokratik özerk Kürdistan alanının özgün siyasal partisinin varlığından vazgeçer
miydi? TC’nin demokratik ulus zemininde yeniden yapılandırılması programı için olsun,
Kürt devrimci demokratik toplum muhalefetinin doğrudan örgütlenme biçimlerinden,
DTK’nın siyasal parti tezahürlerinden vazgeçer miydi? Geçebilir miydi? Geçilir mi?
Kürt özgürlük hareketinin kurmayları, önderliklerini AKP/RTE tutsaklığı altında boş
düşürmemek adına BDP’nin HDK’ya katılmasını, bütün itirazların üstesinden gelecek bir
kuvvetle desteklediler. Ve bunu, Kürt devrimiyle yoldaşlık duygusu taşıyanların ikili parti
yapılanmasının yanlışlarına ilişkin eleştirilerini bile ağır bir şekilde mahkûm etme
pahasına yaparlarken görüldü ki, Kürt özgürlük hareketi Apocu siyaset tarzının istinat
boşluğunu kendi siyasal gerçekliğine göre almaktaydı. Keser döndü, sap döndü, gün
geldi hesap döndü; tek partili sisteme geçişte konulan nokta noktalı virgül halini aldı;
ortaya yeniden ikili parti sistemi çıktı. Bir tarafta Türkiye’de HDK-P, Kürdistan’da şimdilik
BDP, sonra DBP...
İşte, AKP/RTE sömürgeciliğinin Kürt halkı üzerinde şiddetini yoğunlaştırması,
başdanışman
Y.
Akdoğan’ın
sabah
akşam
değerlendirmelerinde,
HDP
örgütlenmesindeki zemin kaymasına ilişkin öfkesini yansıtmaktan kendini alamaması ve
bu duruma karşı Kürt gericiliğini ve işbirlikçi Kürt burjuvazisini tahrik etmeye çalışması
Kürt özgürlük kurmaylarının Apocu siyaset tarzının içindeki manevra genişliğini
mükemmel okuması ve projeyi başkalaştırması nedeniyledir.
HDK-P’nin oluşması ve BDP’nin ona katılması şeklindeki proje artık HDK-P ve DBP
olarak iki partili sisteme dönüşmüştür. HDK-P’nin yeniden yapılandırılması sürecini
Türkiyeli demokrasi güçleri bu gerçeği bilince çıkartarak şekillendirmelidir. Son aşama
itibariyle Kürt özgürlük hareketince iki partili sistemin defalarca ilanına karşın hala
konuyu Kürt sorununun Türkiye demokrasi mücadelesine yıkılması ve haliyle Kürt ulusal
programına yönelik gündem ve enerji yığılmasının Türkiyeli mücadeleyi gerileteceği gibi
bir itiraz üzerinden tartışmakta olanların iyi niyetinden kuşkulanılmalıdır. Kürt
özgürlükçülüğü dolaylı süreçleri terk ederek doğrudan özerkliğe yoğunlaşıyorken bu tarz
eleştiriler, hele batının mücadelesi üzerinde ulusalcı bir blokaj oluşturacağına dair
endişeler ileri sürmek sosyal şoven yaklaşımların kendini açığa vurmasıdır.
Oysa KÖH’ün başkalaştırma hamlesi iki müthiş olumlu gelişmenin önünü açmış
durumdadır. Birincisi, Kürt devrimci halk inisiyatifine, sivil Kürt siyasetinde özellikle barış
sürecinde kesifleşen işbirlikçi Kürt burjuvazisinin ağırlığını tasfiye etmenin yolunu
açmıştır. Yeni yapılanma gereği DBP, Özerk Kürdistan’ı inşayla iştigal edecek, “Ankara
siyaseti” ile ilgisi olmayacaktır. Dolayısıyla, MİT’e teşekkür eden, Erdoğan’a göğsünü
siper eden işbirlikçi Kürt siyasetçilerin özerk Kürdistan’ın siyasal yapıları ve halk
inisiyatifleri üzerindeki ağırlıkları kalkacaktır. İşbirlikçi Kürtler, Roboski’de, Paris’te,
Gever’de Kürt katliamını görmezden gelip MİT ve Erdoğan ilişkisini kutsarken Kürt
halkının siyasal inisiyatifi Rojava’daki IŞID saldırısının MİT operasyonu olduğunu deşifre
eden Kürt devrimci aydınına, Serhat’ta “an şoreş an şoreş” pankartıyla yürüyen devrimci
Kürt gençliğine geçecektir. Bu sömürgeci “çözüm” oyunları sürecinde iyice olgunlaşan
Kürt burjuva yapılanmasına karşı Kürt devriminin bir Kültür Devrimi inisiyatifi
geliştirmesinin yolunu açacaktır. Gelişmeler, sömürgeci TC’ye karşı mücadelede bir
taraftan da bu iç yola girildiğini de göstermektedir.
KÖH’ün hamlesindeki ikinci stratejik olumluluk metropoldeki Kürt siyasal nüfuzunun
Türkiye gündemine göre devrimci demokratik tarzda yeniden yapılandırılma yolunun
açılmasıdır.
Kürt devriminin “Türkiyelileşmek” kavramı etrafında geliştirdiği ve Türkiye ve
Kürdistanı’ndaki mücadeleyi birleşik ve tek yönelimli gören mücadele anlayışı, hem
mücadelenin siyasal ağırlığının Kürt özgürlükçü kitlelerinde olmasından hem de Kürt
hareketinin organik gündeminin ulusal kurtuluş programına endeksli olmasından dolayı
metropollerdeki Kürt siyasal nüfuzunun da esas olarak ulusal mücadele etrafında
oluşmasını getirmiştir. Tek partili demokrasi mücadelesi ise bu şekillenmeyi iyice
kurumlaştıracaktı. Bir ulusun başka ülkelerdeki üyelerini ulusal program etrafında
örgütlemesinin, o ulusun emekçilerinin zararına ve sömürgeci burjuvazinin yararına
olacağını Lenin’in öğretilerinden biliyoruz. Bu nedenle Devrimci Cephe, bu tarz
örgütlenme ve mücadelenin Bundcu[3] bir yönelme olacağını ve bundan Türkiyeli işçi ve
çalışan sınıfların sorunlarının çözümüne ciddi siyasal katkılar sağlanamayacağını
belirtmişti[4].
Şimdi ise Kürt devrimi, iki partili sistemle hem metropollerdeki Kürtler üzerindeki siyasal
nüfuzunu sömürgecilik sorunlarının yanı sıra metropolün sömürü sorunları üzerinden de
geliştirebilecektir ve hem de böylece Türkiyeli ve Türkiye gündemli bir demokrasi
mücadelesine metropoldeki Kürt işçi ve çalışanlarının, devrimci gençliğinin ve
kadınlarının daha organik ilişkilenmesinin yollarını açacaktır.
Bugüne kadar Türkiye’nin demokrasi mücadelesini tümüyle Kürt sorunun çözümüne
bağlı gören ve bu çözümün doğal olarak Türkiye’yi demokratikleşmeye zorlayacağını
belirten Kürt hareketi artık sorunu ısrarlı bir sıklıkta iki yanlı koymaya yönelmiştir. Siyasal
çizgi artık şöyle ifade edilmektedir; Kürt sorunu çözülmeden Türkiye’ye demokrasi
gelmez, Türkiye demokratikleşmeden Kürt sorunu çözülmez![5]
Açıktır ki Kürt devriminin bu iki stratejik alan belirlemesine, yani iki partili bir siyasal
faaliyet çerçevesine ve ikili bir siyasal program zeminine yönelmesinin iki temel nedeni
vardır. Birincisi; AKP/RTE’nin temsil ettiği islamcı yeni Türk burjuvazisinin sınıfsal
kaderinin Kürdistan’ı sömürge olarak tutmaktan başka hiçbir yolu olmadığının çözüm
süreci pratiğinde yeniden ortaya çıkmasıdır. AKP/RTE iktidarının Kürt devriminin ve Kürt
halkının barış adına gösterdiği bütün tahammül ve esnekliklerini istismar etmesine
müsaade etmenin gelecek açısından hiçbir umut ve yarar ihtimali taşımaması Kürt
özgürlükçülüğünün, Kürdistan’da, Türkiyeli demokrasi mücadelesinin seyrine bağlı
olmaksızın demokratik özerkliği fiilen inşa etme sürecine yönelmesini gerekli kılmıştır.
Bu Kürdistan’a yönelik özerk bir programdır.
İkili parti sistemine geçerlik kazandıran bir diğer neden ise, Gezi Haziranı’nda Türkiyeli
demokrasi mücadelesinin potansiyel gerçeğinin somutlanması olmuştur. 90’dan beri
oportünizmin ve revizyonizmin bütün devrimci damarlarını ve geleneklerini tüketmek için
elinden geleni yaptığı Türkiye siyasal gerçeğinin bütün olumsuzluklara karşın çok ciddi
ve stratejik bir devrimci potansiyel taşıdığını Kürt devrimi de somut olarak görmüş ve
siyasal planlamalarını bu gerçeği dikkate alarak yenilemiştir.
Sonuçta Kürt devrimi, Türkiyeli demokrasi potansiyelini atılgan, kitlesel ve sürekli bir
siyasal gerçeklik halinde mayalayabilmek için metropollerdeki Kürt devrimci
dinamizminin organik istihdamına duyulan ihtiyaca karşılık olmak üzere HDK-P’nin
yeniden yapılandırılması imkânını Türkiye devrimci hareketinin istek ve beklentilerine
uygun olarak getirip önümüze koymuştur.
Kürt devriminin HDK-P örgütlenmesine bakışında bu nitelikleri itibariyle hiçbir sorun
yoktur, aksine HDK-P’nin önün koyduğu “anti tekel, antifaşist ve anti şoven”[6] ilkeler
henüz Türkiye solcusunun tartışmaya bile yanaşamadığı kadar demokratik cumhuriyetçi
ve devrimci demokratik bir muhteva “fazlalığı” içermektedir. Bu çerçeve ve ileri sürülen
ilkelerin uzanımlarıyla HDK-P’yi, elbette yasal faaliyetin kısıtlamaları göz önünde
tutularak ve ama burjuva meşruiyetin sınırlarını da zorlamayı ihmal etmeyen bir
demokratik cumhuriyet programına kavuşturmak önümüzdeki kongrenin bir görevi
olmalıdır.
Oysa bu görev ve sorumluluğu benimsiyor görünüp de ayak diretenler var. Kürt
devriminin HDK-P örgütlenmesine asla sorun yüklemeyen, üstelik başlangıcın
sorunlarını ortadan kaldırıp önünü açan yaklaşımına karşın Türkiye solunun HDK-P
örgütlenmesine yönelik itirazları BDP’nin HDP’ye katılması ve haliyle Kürt devriminin
metropol siyasetini bloke edecek bir ağırlık oluşturması üzerine şekilleniyor.
Burada yukarıda tartıştığımız kimi konulara değişik yönlerden bir kez daha yaklaşmak
zorundayız.
“Apocu Siyaset Tarzı”, Kürdün Taktik “Esnek”liği, Türk Solunun “Sekter”liği…
Türkiye solunun HDK-P üzerine tartışmalarının içeriği, sol piyasada sağcılıklarıyla bilinen
koca koca adamların “sol çocukluk” yapması gibi komedi unsurları taşıyor olsa da esas
olarak trajiktir. HDK-P üzerine yapılan tartışmalar ve ileri sürülen argümanlar, Türk
solunun, içinde bulunduğu pratik süreçleri algılama yeterliğinde, Kürt hareketini tanıma
beceresinde ve de konuları kavramsallaştırma yeteneğinde oldukça sorunlu olduğunu
bize gösteriyor.
Türkiye solu her şeyden önce Apocu Siyaset Tarzı’nı anlayamamıştır, ancak anlamak
zorundadır, çünkü somutumuzda, tümüyle HDK-P’nin içinde devineceği bir alana ait bir
tarzdır; tümüyle egemenin egemenlik alanında, o egemenliğin geniş ölçülerdeki ön
kabulünü ve uzlaşmayı esas alarak sürdürülen bir altta güreş tarzıdır. Ve Türkiyeli ve
Kürdistanlı muhalif insan malzemesinin böyle bir altta güreş taktiğine uyum gösterme
yetenekleri açısından aralarında ciddi farklar vardır.
Kürt devriminin başarısında mücadele kararlılığı kadar taktik esnekliğinin de önemli bir
payı olduğunu hemen herkes kabul eder. Buna karşılık, Türkiye devrimci hareketinin
esnek olmayan, katı ve sekter tutumlarının onun gelişememesinin temel faktörlerinden
biri sayanlar, keza, hiç de az değildir. Kürt devriminin esnekliğiyle, örneğin gün itibariyle
sömürgeci TC bayrağına sahip çıkabilmesiyle, Türkiyeli devrimcinin katılığı, sekterliği,
örneğin geri çekilme taktikleri konusundaki başarısızlığı, iki ülke devrimcileri arasında,
birincinin diğerine göre daha becerikli, daha sağduyulu olmasından kaynaklı değildir. İki
ülke devrimcilerinin tarihsel şekillenişlerinin gereğidir. Dağlı, göçebe geçmişiyle esneklik
toplumsal bir Kürt karakteri değildir. Ama bunun yerine tarihinin ondaki politik
şekillenişidir. Kürt devrimcisi, yüz yıllardır yaşamını sürdürebilmesi egemenin egemenlik
alanında kendisine ait alanlar yaratabilmesiyle mümkün olan ezilen bir halkın
devrimcisidir. Halkının yaşamsal güdüleri onda siyasal melekeler haline dönüşmüştür.
Türkiye devrimcisi ise egemen ulus devrimcisidir; belirleyicilik ve hükmedicilik ilişkileri
içindeki gelişiminin sosyal ve siyasal ilişkilerinde kendini dışa vurmaması düşünülemez.
Kürt devrimcisi, onca fırtınayı atlatarak her aşamada küçük de olsa kazanımlarla uzun
erimde ciddi aşamalar kat etmiştir. Türkiye devrimcisi ise fırtınalarda hep batmıştır ama
çıksa da çıkmasa da neredeyse bir inat hareketi olarak azami varlığını sürdürme
iddiasından asla vazgeçmemiştir. Kürt muhalifin esneklik yeteneği, egemenle ilişkisinde
egemeninin kalıbına girmeyi kolay bir eşik kılarken Türkiyeli muhalif egemenlik
ilişkilerinin katılığındadır, ya egemen olur ya kırılır.. ve bu yüzden kırıla kırıla kayda
değer kalıcı bir kurumlaşma oluşturmayı başaramaz. Bu yüzden Kürtler bu yönüyle
kendi tarihlerini ihanetler tarihi olarak tanımlarken, Türkiyeliler yenilgiler tarihi olarak
tanımlar. Kürt siyasetçi nihayetinde hiç devletleşememiş bir halkın temsilcisidir, Türk
siyasetçi hiç devletsiz olmamış bir tarihin.. Bu gerçekliğin bilincinde olunması verili anda
meselelere taktik yaklaşımda yakınlaşmayı kolaylaştırıcı olacaktır. Ve elbette Kürt
siyasetinin kendi iç eğilimlerini kavrayabilmenin de..
Kürt Devriminde Önderlik Tandemi
HDK-P üzerine tartışma yürütenlerin, içinde bulunduğumuz günlerin anlamayı ve
anlatmayı kolaylaştıracak verileri itibariyle Kürt özgürlük hareketinin önderlik/öncülük
kurumu üzerine özellikle eğilmesinde yarar vardır, çünkü HDK-P bu özgün
kurumlaşmanın işleyiş diyalektiğinin bütün varyantlarının yansıdığı ve daha da
yansıyacağı bir alandır.
Öcalan’ın tutsak edilmesiyle gerileyen Kürt özgürlük mücadelesinin 1 Haziran 2004
kararlarıyla yeniden yükselişe geçmesi Kürt devriminde ikili bir önderlik sisteminin
gelişmesine yol açtı. Öcalan’ın bir halk önderi olarak geliştirdiği genel perspektif ve
çözümlemelerini mücadelenin imbiğinden geçirip gerilla ve devrimci halk insiyatifi
üzerinden uygulamaya sokan dağ yapısı, yaygın kodlamasıyla Kandil, pratik siyasal
önderlik olarak şekillendi. Öcalan’ın fesih ettiği PKK’yi dağ yapısı yeniden kurdu ve
teslis, “önderlik, yönetim ve halk” olarak kuruldu.
Yakın dönemin taktik hamlelerinde, Öcalan, konumu gereği üçüncü döneme ait barış
sürecini zorlayan bir politik esneklik gösterirken gerilla dördüncü dönem stratejik atılımı
kararları alarak uygulamaya sokuyordu. TC’nin yaklaşımları karşısında sıkça yer
değiştiren bu iki tarz özellikle 2006’dan itibaren bir tandem[7] mekanizması halinde
çalıştı. Düşmanın umursamazlıkları halinde gerilla mücadeleyi yükseltti, düşmanın
çaresizlikleri karşısında Öcalan barış sürecini zorladı, vb.. Ancak özellikle 2013
Newrozu’ndan itibaren açılan süreçte ateşkes, barış, müzakere ve çözüm söylemi
gerillayı gözlemci durumuna çekerken, Kürt sivil siyaset temsilcilerini öne çıkardı.
İmralı’nın barış tarzı ve Türk devletinin kendi kabullerine uygun yol vermesiyle barış
sürecinde Kürt özgürlükçülüğünün siyasal tandemi bu kez İmralı ve Kürt burjuvazisi
arasında kuruldu.
Kürt burjuvazisinin barış/çözüm adına en uç noktada gösterdiği esneklik ve statüko
uyumu siyasal öncülük hakkını onun tarihsel işbirlikçi karakteriyle buluşturdu. Kuzeyin
Kürt burjuvazisi, zaten tarihsel bağları olan Barzani’yle AKP/RTE arasında kurulan
tüccar-rantiye ittifakında kendine yer bulmak için sömürgeci TC statükosuna yönelik
şerhlerini neredeyse bütünüyle kaldırdı.
AKP/RTE iktidarının Roboski, Paris, Gever katliamlarına karşın, IŞİD saldırılarını
düzenlemesine karşın, Rojava’yı hendeklerle kuşatmasına karşın ve en önemlisi ne
barış ne de çözüm yolunda en ufak bir adım atmamasına karşın Kürt burjuvazisi, salt
siyasal egemenliğini ve sermaye birikimini sürdürebildiği için ateşkesin sürmesini yeterli
sayan işbirlikçilik siyaseti geliştirdi. Bu süreç zarfında Kürt devrimcinin feda eyleminden
Gezi Haziranı’na kadar statükoya karşı olan her inisiyatif karşısında attığı kulak
tırmalayıcı çığlık hep “provokasyon” oldu. “Provokasyon” işbirlikçi Kürt burjuvazisinin
ihanetçi çizgisinin sloganı haline geldi. Ama 2013 Newroz’undan bu yana geçen uzun ve
hırpalayıcı bir yıllık süreç sonrasında Kürt özgürlükçülüğünün asıl dinamiği olan gerilla
ve devrimci halk inisiyatifi yeniden gündeme ağırlığını koydu. Şimdi tandemin yeniden
kendisiyle kurulmasını dayatıyor. Bundan böyle, halkının davasına sahip çıkan her Kürt
öge ve Kürt halkıyla dayanışma içinde olan her Türkiyeli devrimci demokrat, nasıl
önceden baş müzakereci olarak Öcalan adres gösterildiyse, aynen öyle, kendisi de bu
talebini dile getirdiği üzere Kandil’i de doğrudan müzakereci olarak TC’ye kabul ettirmek
yükümlülüğündedir.[8] Bu haliyle, Türkiye demokrasi güçlerinin, BDP’nin HDP’ye
katılması nedeniyle işbirlikçi burjuva tandemin politikaları üzerinden önümüzdeki
dönemin devrimci demokratik mücadelesine ve bu koşullar çerçevesinde HDK-P’nin
yeniden yapılanmasına dair itirazlar geliştirmesinin hiçbir nesnel, öznel gerekçesi
olamaz. Aslına bakacak olursanız geride kalan dönem de böyle bir itiraz için gerekçe
oluşturamaz, çünkü Gezi’ye Kürt burjuvazisi provokasyon derken Kürt devriminin öncü
kurmayı Kürt halk güçlerini Gezi direnişine katılmaya çağırmaktaydı. Kürt burjuvazisi,
MİT’e teşekkür ederken Kürt devriminin kurmayı MİT’in provokasyonlarına karşı halkını
ve mücadeleyi uyarmaktaydı. Kürt burjuvazisi Erdoğan’a siper olurken Kürt devriminin
öncü kurmayı RTE’nin Kürt meselesinin çözümüne ilişkin hiçbir niyet ve samimiyet
taşımadığını, aksine Kürde karşı savaş hazırlığı içinde olduğunu söylemekteydi. Kürt
burjuvazisi Rojava için Erdoğan’dan inayet dilenirken Rojava devrimine en büyük saldırı
ve kumpasların uygulayıcısının da, destekçisinin de, çatıcısının da RTE olduğunu Kürt
öncü kurmayı deşifre etmekteydi.
Ulusal bir mücadelenin yayılım genişliği itibariyle sadece Kürt özgürlükçülüğü içindeki
burjuva sesleri işitmek, diğerlerine sağır kalmak ancak Türk tarafında burjuva saflarda
olmanın bir sonucu olabilir. Bizim kulağımıza esas olarak Kürt devriminin sesi geliyor.
Kürt burjuvazisinin neden olduğu parazitlerini gidermek için ise sadece Kürt devriminin
değil kendi devrimimizin de yükselmesi gerektiğini biliyoruz.
Türkiye solu Kürt özgürlükçülüğündeki bu sınıfsal farklılaşmayı, ulusal mücadele
zeminindeki sınıfsal yırtılmayı görmeli ve yönetsel tandemlerin diyalektiğini
çözebilmelidir.
Farklı tandem ve siyaset tarzının imkan aralığında devrimci demokrasi için geçerli olanı
ayrıştırmak konusunda ilkesel alışkanlıkları Türkiye soluna yardımcı olacaktır, yeter ki
kendisi Kürt toplumsal hareketi içindeki siyasal/sınıfsal farklılaşmaları izleyebilsin.
Türkiyeli demokrasi güçleri, enternasyonalist yaklaşımın sadece Kürt devriminin içindeki
sınıf mücadelesine destek olmakla sınırlı kalamayacağını bilmek zorundadır. Aynı
zamanda, Apocu siyaset tarzının istinat boşluklarını hesaba katmak, en azından Kürt
devrim kurmaylarınca alınan boşlukları görerek mevzilenmek zorundadır. Aksi takdirde
batıdaki demokrasi mücadelesini de kilitleyecek şekilde Kürt devrimi üzerinde işbirlikçi
burjuva egemenliğin gücünü korumasında ve geliştirmesinde suç ortaklığı yapmış
olacaktır.
HDK-P’nin Siyasal Alanı
Kürt özgürlükçülüğünün devrimci hattına göre pozisyon alındığı takdirde mücadeleyi
Türkiye gündemiyle yoğunlaştırmak esas görevine odaklanmak HDK-P içindeki Türkiyeli
güçler açısından daha kolay olabilecektir. Türkiye gündemine yoğunlaşmak HDK-P
politikalarını yukarıda anlatılan soyut düzeylerin sapmalarından da koruyucu olacaktır.
Kürt devrimi sınırları belirlemiştir: “HDP kolay diyerek kendisini Kürdistan’a
taşımamalıdır.“[9] HDK-P batıda örgütlenecek ve demokrasi mücadelesini batının
emekçi sınıflarına göre şekillenecektir. Bu nedenle sadece Kürt burjuvazisinin işbirlikçi
politikalarına karşı teşhir ve tecridin değil aynı zamanda Türkiye solunun da işbirlikçi
siyasetçilerine karşı yönelmek zorundadır. HDK-P örgütlenmesinde ne U. Uras’ın ne de
S. Sakık’ın siyasal bir etkisi olamaz. HDK-P’nin sömürücü ve sömürgeci olgarşiye karşı
ezilenlerin ve emekçilerin bir sınıf mücadelesi aygıtı olması gerektiği unutulmamalıdır.
II. Kongreci Türk “Çocuk”ları
Türk solunun dile getirdiği eleştiri ve endişelerin en geniş ifade zemini örgütlenmedir.
Eleştirilerin genel bir dökümünü yaptığınızda şöyle bir tablo karşınıza çıkıyor; Bir
taraftan “cephe” meselesine getirilen kominternci yorumlarla HDK-P’nin örgüt hukukuna
ilişkin yapısal olmazları ileri sürülüyor, diğer taraftan farklı stratejileri, eşitsiz
gelişkinlikleriyle iki mücadele düzeyini birbirine eklemlemenin siyasal zorluklarına
teknik/tüzük/hukuk düzeyli çözümler tartışılıyor, işin izinden çıkılamayınca da bu iş
olmaz, olmamalı diye kestirip atılıyor. Tabi bu arada HDK-P projesine daha mesafeli
duranlardan belki de mecburi bir özeleştirinin intikamını almak istercesine, “eskiden biz
Kürtleri kendimize tâbi kılmak isterdik, şimdi Kürtler bizi kendilerine tâbi kılmak
istemesin; Türkiye siyasası bize kalsın” şeklinde basitleştirebileceğimiz itirazlar da ileri
sürülmüyor değil[10]. Buradaki uç yaklaşım aslında genel görünümü netleştirmeye
yardımcı olmaktadır. Türkiye solu, HDK-P örgütlenmesine ilişkin tartışmalarını, tüzüksel
sorunları ilkeler düzeyine çıkaran keyifli bir “bir adım ileri iki adım geri” bolşevizmiyle
yürütürken hukuksal/tüzüksel egemenliğin Kürt devriminden yana yapılandırılmasına
ilişkin endişelerinde “Türk” kimliğini açığa vurduğunun farkında bile değildir.
Tartışmalardaki “çocukluk”un nedeni ortadadır. Uzun yıllardır yasalcı marksizm içine
gömülü olması nedeniyle, HDK-P’nin biraz güçlü, biraz sahici bir siyaset yapma imkânını
ortaya çıkarması Türkiye solunu hemen geçmişinin özlemli “öz örgüt” çerçeveli
tartışmalarına girmesine yol açmış görünüyor.
Örneğin A. Altınörs[11] ve M. Sayın[12] zıt pozisyonlarına ortak hareket noktasından
ulaşıyorlar; her ikisi de HDK-P’yi “cephe” örgütlenmesi kriterleriyle ele alıyorlar. A.
Altınörs, HDK-P’de bir “devrim cephesi” yaratmayı mümkün ve gerekli –hatta sanki
yaratılmış gibi- görürken, M. Sayın Kürt egemenliğinin HDK-P’de aşılamaz büyük
sorunlara yol açacağını, “birleşik cephe” hukukları üzerine getirdiği referanslarla ileri
sürüyor.
Bunlar, yasalcı Marksistlerin “cephe” örgütlenmelerinin ölçeklerini kendi siyasal
konumlanmalarına göre çekiştirmelerinin ortaya çıkardığı biçimsiz, bozuk kritiklerdir.
HDK-P ne bir “devrim cephesi”dir, ne bir “birleşik cephe”dir ve bileşenleri itibariyle ne
biri, ne diğeri olabilir. Birincisi, kuram ve tarihsel pratik itibariyle her iki cephe modeli de
proletaryanın öz örgütünün doğrudan katılımıyla oluşur. İkincisi sisteme dayatılacak
devrimci zorla ilişkilidirler. Kürt intikalinin niteliğini belirlemek bizim işimiz olmasın ama
Türkiye solunun katılımında bu gereklerin yerine getirilmediği açıktır. HDK-P içinde bu
tarz iddia sahibi olan bileşenler açısından, örneğin AA’nın katılımı açısından bile bu
geçerlidir çünkü HDK-P yasallığı ve yasaları esas alan bir örgütlenmedir. Sistemin
yasalarının dışına çıkmayı esas almayan, hatta doğrudan bu yasaların dışında
kurulmayan yapıların “devrim cephesi” oluşturması, sadece devrim kavramına yüklenilen
revizyonist anlamlar itibariyle mümkün olabilir. AA’nın HDK-P kongresine neredeyse hiç
eleştirisiz ve büyük bir imanla yüksek manalar yüklemesi meseleye HDK-P zeminindeki
dar çıkarlar açısından yaklaştığının ve buradaki yeterli “kazanç”ı, küçük dükkânın
ötesindeki sorunları önemsizleştirecek kadar önemsediğini gösterir. Türkiye solunun
klasik küçük burjuva kalitesine bir örnek olmaktan başka bu yaklaşımın
değerlendirilmeye değer bir özelliği yoktur.
Kürt ve Türkiyeli siyaset birleşikliğini birleşik cephe adıyla irdelemek ise bir başka
ilginçliktir. Birleşik Cephe’leri sınıflar arası ittifaklar şeklindeki dar bir kalıba sokmaktan
uzak dursanız bile neticede bu örgütlenmeler de öz örgütlerin işidir. Öz örgütler ittifaklar
içindeki yerini karşısındakinin inayetini davet eden dilekçelerle elde etmezler. Bu itibarla
yaygın bir şekilde tartışıldığı gibi Kürt muhalefetiyle ile Türkiye solu arasındaki denge bir
tüzük meselesi, bir hukuk meselesi değildir. Yani üst yapısal bir belirlenim meselesi
değildir ve çünkü alt yapısındaki örgütlenme ve mücadele düzeyleri eşitsizliklerine dayalı
bir mesele değildir. Bu ittifak ve dengeleri, iki devrim cenahının birbirine tarihsel
ihtiyaçları meselesidir. Bu nedenle, M. Kayaoğlu’nun[13] dediği tarzda, büyük olanın
büyüklük hukukunu dayatması ve bunu tüzelleştirmesi normaldir demek konuya tüccarca
yaklaşmaktır, ama bu da bize gelmez diye eklemek ise yaklaşımın Türklük kuyruğudur.
Tarihen birbirine ihtiyacı olan güçler, verili bir anın büyüklükleri itibariyle değil tarihsel
süreç içindeki hacimleri itibariyle birbirleriyle ilişkiye geçerler. Birincisi dar görüşlü
oportünistlerin, ikincisi önderlik vizyonu sahiplerinin yaklaşımıdır. Yani Kürt devriminin
Türkiye devrimine ihtiyacı varsa dengelerini ve ittifak politikalarını karşısındaki örgütlerin
düşük ölçeklerine göre değil, örneğin 70’lerin, 80’lerin devrimci atılganlığına, örneğin
Gezi’de ortaya çıkan milyonluk kitle basıncına göre değerlendirir. Kürt devrimi açısından,
kitaba el basarak söylemek mümkündür ki, Gezi olmadan da, Haziran 2004
kararlarından beri bu böyleydi. Gezi olduktan sonra iyice böyledir. Burada Türkiye
solcusuna düşen Kürt devriminin bu ilkesel yaklaşımını kendi düşük ve düşkün siyasal
kimliğini yaşatmak üzere istismar etmek değil, kendi devrimci değerlerini ve Gezi
Haziranı’nı Türkiye demokratik muhalefetinin daimi bir organı haline getirmek; bunun için
de metropollerdeki proleter, küçük burjuva, kürt, alevi, kadın, genç devrim dinamiklerini
HDK-P aracılığıyla istihdam etmeyi başarmaktır. Bu nedenle, HDK-P zemininde verili
anın ölçekleri üzerinden rasyonaliteler geliştirenlere, Türk’ün teorisinin tüccarın
politikasına cuk oturduğuna dair bugünkü rejimden daha başka bir kanıta ihtiyacımız
olmadığı söylenmelidir.
Keza, samimi olmak gerekirse, en azından başlangıç süreçleri itibariyle Kürt devriminin
sivil siyaset üzerindeki guvernörlüğünün, hele ki tartışmaların ortaya çıkardığı bu
düzeyden sonra, tüzelleştirilmesi –örneğin benimsenmiş bir ağırlıklı oy plasmanı- Türk
solcusunun ilkesel sekterlikleriyle yapıyı erken kırılmalara götürmesinin önüne
geçebilmek için bile düşünülmelidir. Çatı partisinin çatılmasını geciktiren Türk direnç
HDK-P’nin zaafa uğratılmasını kolaylaştıran bir mayın olarak Türk solcusunun tarzında
HDK-P’ye içkin olacaktır. Önlemi Kürt devrimindedir.
Burada BDP’nin katılmasının Kürt mücadelesinin bütün önceliklerini ve sorunlarını HDKP’ye yüklediğine ilişkin anlayış yanlışlığına bir kez daha değinmek gereklidir. Kürt
devrimi kendi mücadelesinin esas ve tam ifadesini demokratik özerklik olarak tanımlamış
ve bu hedef doğrultusunda sivil kurumsal siyaset alanında iki partili bir sisteme
yönelmiştir. Kürdistan’da özerklik inşasına ait programı üstlenmek DBP’ye ait olunca
HDK-P’nin Kürt özgürlükçülüğüne yapacağı katkı metropol kitlelerinin Kürt halkının bu
ihtiyacına katılımını sağlamak olarak sadeleşmektedir. Ancak bu program metropol
kitlelerinin demokrasi taleplerini yükseltmek ve iktidara taşımak gibi devasa bir programa
dahildir. Bunu bir ağırlık olarak görmek egemen ulus solculuğudur ve metropol siyasetini
demokrasi mücadelesinin anti sömürgeci kapsamından arındırmak, kısacası sosyal
şoven bir politik zemine oturmaktır.
Sonuç
İlgilisi için birinci konu HDK-P’nin ortaya çıkış öznelliğini iyi kavrayabilmektir.
Tüzük/hukuk tartışmalarından önce, HDK-P’nin yeniden yapılanma sürecinin Türkiyeli
demokratik toplum muhalefetinin sivil kurumsal boşluğuna doğduğunu ve Kürt
siyasetinin bu boşluğun doldurulmasına duyduğu stratejik ihtiyacın bir yansıması
olduğunu bilmek önemlidir.
Türkiye solcuları, önümüzdeki HDK-P kongresine tüzük ve hukuk gibi tali çerçevelerden
ziyade mücadele içindeki alanlarımızı doldurmanın imkanları açısından bakmayı
öncelemelidir. Esas sorun bu zemindeki perspektif ve tarz olgunluğuna ulaşmaktır.
Bunlar sağlandıktan sonra tüzük ve hukukun şekillendirilmesi yol alırken bile
gerçekleştirilebilir, çünkü her ne kadar pratik gündemimize yeni geliyorsa da yapılacak
olanlar mücadelenin oldukça geride kalan aşamalarından beri bellidir. Kürt ve Türkiyeli
demokrasi güçlerinin eş değer bir ağırlıkta temsil edildiği ve kararların ağırlıklı oyla (2/3)
alındığı bir kongre etrafında şekillendirilmesinin tüzüksel çerçeveli önermesi Devrimci
Cephe birikiminin 2003 tarihli önerisidir[14]. İki partili sivil siyaset kurumlaşması ise 2010
tarihli önerisidir. Yani bu örgütsel aşamaların devrimci demokratik niteliğine ilişkin zaman
öncesi verilmiş devrimci cirolar mevcuttur. Bu da göstermektedir ki, mücadelenin yol
göstericiliğinde biçimsel doğrulara ulaşmak mümkündür, yeter ki bu biçimsel doğruları
mücadelenin içinden çekip çıkaracak perspektif olgunluğu olsun..
Kuşkusuz ki, arka plandaki bütün birikimine karşın her yeni başlangıcın sıkıntıları,
uyumları, uyumsuzlukları olacaktır. Sorunları soyutta yakalamak olayca açığa
çıkarmakla aynı değildir. Ama olayca ortaya çıktığında şaşkın olmayı engeller. Biz
sıkıntıları aşmak için bir; beklentileri mütevazıleştirmeyi, iki; mücadeleyi keskinleştirmeyi
öneriyoruz.
Yaşasın HDK-P!
[1]Cemil Bayık, http://yeniozgurpolitika.blogspot.de/2014/04/cemil-baykhdp-toplumsalihtiyactr.html
Adil Bayram, http://www.ozgurgundem.com/index.php?haberID=105657&haberBaslik=Ortak+siyasal+platform&action=
haber_detay&module=nuce&authorName=Adil+BAYRAM&authorID=20
Sabri Ok, http://rojevakurdistan.org/roeportaj/13781-sabri-ok-hdp-gercek-demokrasiicin-avantajd-r
[2]Kadir Sönmez, HDP ve Türkiye’de Demokratik Sol Yapılanmada Yeni Aşama,
Devrimci Cephe;
http://devrimcicephe.org/index.php?option=com_content&view=article&id=573:kadirsoenmez&catid=36:bak-acs&Itemid=37
[3]Rusya örneğinde, Yahudi proletarya üzerinde özerk egemenlik çizgisi
[4]Kadir Sönmez, agy
[5]KCK, AKP’nin Amed Çalıştayı üzerine bildiri, 9 Haziran 2014
[6]Adil Bayram, agy
[7]Ali Efe, Türk Solunun Özgürlük Hareketine Bakışı Üzerine, Devrimci Cephe dergisi
s2, Aralık 2012,
http://www.devrimcicephe.org/index.php?option=com_content&view=article&id=247%3A
kuert-halk-oezguerluek-suerecini-derinletiriyor-ya-da-tuerk-solunun-kuert-oezguerluekhareketine-bak-uezerine&catid=44%3Adc-say-2&Itemid=55
[8]Bedri Kadri Ongan, Kürt Sivil Siyasetinde Perspektif Sorunları, Devrimci Cephe,
http://www.devrimcicephe.org/index.php?option=com_content&view=article&id=574:kuer
t-sivil-siyasetinde-perspektif-sorunlar&catid=72:kuert-sorunu-hakkndametinler&Itemid=63
[9]Adil Bayram, agy
[10]Ferda Koç, sendika.org, Eylül 2013
[11]A. Altınörs, HDP: Ittifak Partisi mi, Kitle Partisi mi,
http://www.atilimhaber.org/2014/05/17/hdp-ittifak-partisi-mi-kitle-partisi-mi/
[12]Mahir Sayın, Bir mücadele Cephesi Olarak HDP, http://siyasihaber.org/yazilar/birmucadele-cephesi-olarak-hdk-hdp-mahir-sayin
[13]Metin Kayaoğlu, HDP: Olmayacak Dua veya Simya,
http://siyasihaber.org/dosya/yeni-hdp-olmayacak-dua-veya-simya-metin-kayaoglu
[14]T.Doğan, Savaş ve Devrim, Haziran dergi, Mart 2003